Yazar: #tarih

  • Marilyn Monroe Kore’de Türk pilotlarla

    Tam 60 yıl önce 4 Ağustos 1962’de hayatını kaybeden, ölümü üzerin­deki sis perdesi hâlâ tam olarak aydın­latılamayan Marilyn Monroe, dünyanın gelmiş geçmiş belki de en ünlü modeli, şarkıcısı, aktrisiydi. Monroe, Kore Savaşı’nın bitiminden 6 ay sonra, 16-19 Şubat 1954’te bir dizi gösteri-konser için Kore’ye gitmişti. O sırada 4. Kore Tugayı’na bağlı Türk askerleri de orada görev yapıyordu. Onunla birlikte fo­toğraf çektirme şansını ise Türk tugayı personeli içerisinde sadece topçu tabu­runda görevli, keşif uçaklarını kullanan pilotlar yakalayacaktı. Monroe, Kimpo Havaalanı’na indiğinde, bu alanda üslenen Türk karacı pilotlar Amerikalı askerî polisleri atlatıp yıldızın etrafını sarmıştı. İlk defa dergimizin Mart 2012 sayısında yayımlanan bu fotoğrafta, Pilot Üsteğmen Cavit Özata ve diğer Türk subayları, Monroe ile beraber…

    TUNCA ÖRSES ARŞİVİ

  • İtalyanlara sattığımız Osmanlı tarihî mirası

    1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra, yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak gibi malzemeler, fetihten beri askerî depo olarak kullanılan Aya İrini’ye kaldırılmıştı. 1800’lü yılların ortalarına doğru bir kısmı hediye edilen, bir kısmı hurda fiyatına Avrupalılara satılan bu orijinal malzemeden büyük bir koleksiyon, bugün Floransa’daki özel bir müzede sergileniyor.

    ARZU TUTUK ALTUNAY

    Floransa’nın hemen dışın­da, neredeyse bir orman büyüklüğündeki parka, güneş batarken soluk soluğa ulaştım ve müzenin kapıları kapanmadan içeri giren son zi­yaretçi olmayı başardım. Mas­kem, aşı kartım tamdı ve İtal­yanca konuşan gruba katıldım.

    Müzenin koleksiyonu, Stibbert ailesine ait büyük malikanenin odalarında sergi­leniyor ve bu özel müze sadece kendi rehberi ile gezilebiliyor. Benim ilgimi çeken kısım­lar hemen başlangıçtaki oda­lar olduğu için rehberimizden izin aldım. Herkes gittikten sonra bu nefes kesen serginin ortasında Osmanlılara ait yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kı­lıç, kalkan, cirit, mızrak ve bu­nun gibi şaşkınlık verici askerî malzeme ile başbaşa kaldım.

    Atı ve silahlarıyla aslına uygun şekilde yeniden giydirilmiş tam teşkilat bir sipahi.

    Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, ganimet alın­mış, savaş hatırası olarak ko­runmuş bu kıymetli silah ve eşya İstanbul’dan Floransa’ya, Stibbert ailesinin özel kolek­siyonuna nasıl eklenmiş? Bu­nu anlamak için Kostantiniy­ye’nin fethine gitmemiz gerek. Şehrin Osmanlı hakimiyetine geçmesiyle Aya İrini Kilisesi cebehane olmuş; silahların ko­runduğu, askerî malzemenin yığıldığı ve savaş ganimetleri­nin toplandığı bir depo olarak kullanılmaya başlanmış. Yeni Saray’ın surlarının dahilin­de bulunmasından dolayı da “iç cebehane” olarak tanım­lanmış. Kışlaları yapının he­men yakınında olan Cebeci­ler, buranın muhafızlığıyla ve silahların bakımını yapmakla görevlendirilmiş. Tahta çıkan her padişah, sarayı ve işleyişi­ni tanımak için burayı ziya­ret etmiş ve ganimet silahların özellikleri konusunda bilgilen­dirilmiş. Padişahlar bu eser­lerin korunması konusunda buyruklar da vermiş.

    Peki zaman içinde büyüyen bu koleksiyonda neler varmış? Fatih’in kılıcı, Timurlenk’in pazı bandı, İskender’in kılıcı, Yeniçeri kazanları-kudümleri, Acem silahları ve okları, de­mir toplar, barutluklar, Abdül­hamid’e İtalyan kralının verdi­ği mızrak, İstanbul ve Gala­ta arasındaki zincir, muhtelif top-tüfek-revolver, Venedik ve Girit kılıçları, kalkan, yatağan ve daha birçok kıymetli askerî malzeme…

    Geçmişten gelen ordu Birbirinden bağımsız zamanlarda toplanmış farklı askerî malzeme müzenin büyük bir odasında sergileniyor.

    Aya İrini, 1726’da Dar-ül Esliha (Silahlar evi) adını al­mış. Bu yeni düzenleme bu­günkü anlamda gerçek bir mü­ze olmasa da, ilk defa bu gibi objelerin sergiye açılması açı­sından önemli bir adım. Ay­rıca Dar-ül Esliha’nın politik mesaj veren sembolik öneme sahip objelerin toplandığı bir merkez oluşturması da mo­dern müzecilik için bir kilo­metre taşı.

    Vaka-i Hayriye’den (1826) bir süre sonra Yeniçeri Oca­ğı’nın kaldırılması ile idam edilen askerlerden kalan bir­çok tüfek, tabanca, kılıç, yata­ğan ve benzeri silah ile diğer askerî donanım bir depolama yeri olarak Aya İrini’ye hibe edilmiş. Bu sıralarda bina­nın “kubbelerine kadar silah­la dolduğu” rivayet ediliyor. 1839’da Aya İrini, Dar-ül Es­liha yerine “Harbiye Anba­rı” olarak anılmaya başlamış. Bina bir süre bu şekilde depo olarak kullanıldıktan sonra si­lahların Aya İrini’de tutulma­sında faydadan çok zarar gö­rülmeye başlanmış. Bir isyan hâlinde, kullanımda olmayan bu silahların isyancılar tara­fından ele geçirilme ihtimali gereksiz bir risk olarak görül­müş. Eski silahların yeni ordu için de bir işe yaramayacağı düşünülmüş ve depodaki as­kerî eşyanın parça parça dağı­tılmasına başlanmış.

    Yerden tavana askerî malzeme Kılıçlar, kalkanlar, miğferler Stibbert ailesine ait malikanenin odalarını yerden tavana kadar dolduruyor.

    Aya İrini’yi dolduran bin­lerce silah depodan çıkarılıp hurda demir fiyatına Avrupa­lılara satılmış. Vapurlar do­lusu Yeniçeri silahları Avru­pa’ya nakledilmiş. Bir şekilde önemli görülen bir takım silah ve eşya kalabilmiş (bunların birçoğu bugün üzerlerindeki Harbiye Anbarı işaretiyle ta­nınabilmektedir).

    Sultan Abdülaziz ve 2. Ab­dülhamid dönemlerinde Aya İrini’de bulunan kıymetli si­lah-eşyanın bir kısmı da bazı Avrupa hükümdarlarına he­diye edilmiş, muhtelif yerlere nakledilmiş. İngiliz Morning Chronicle gazetesi 20 Haziran 1842 tarihli sayısında İstan­bul’daki büyük cephanelikten getirilmiş insan ve at zırhla­rıyla bazı başka eşyadan olu­şan koleksiyonun iki gün sü­recek açıkartırma öncesinde Oxenham Rooms’da sergilen­mekte olduğu haberini veriyor. Bunlar çok nadir eserler kabul edildiğinden, İngiliz hükü­metinin de bunları inceleyip Tower of London’daki millî koleksiyon için parçalar almak niyetinde olduğu belirtiliyor.

    Bu hadise İstanbul’da ata­şelik de yapmış, diplomat ve gezgin Robert Curzon (1810- 73) tarafından şu şekilde kay­dedilmiş: “O yıllarda Kons­tantinopolis’te salgın hastalık vardı ve hastalıklı bir kargo­yu yüklemekten çekinen diğer gemilerin aksine bir Cenova gemisi bu silahlara talip ola­rak bunlardan gemilerinin al­dığınca bir miktarı hurda fiya­tına aldı. Cenova’ya vardıkla­rında yükü rıhtıma boşalttılar ve bunlara kimse talip olma­dı. Büyük bir kısım çocuklar tarafından oyun eşyası olarak götürüldü. Pek çok eski miğfer de çevrede yaşayan fakir yaşlı insanlar tarafından tencere ve çaydanlık olarak kullanılmak üzere toplandı. Kalanlar deni­zin tuzlu suyu ve kırılmalar­la yıpranmaya devam ederken bir Cenova beyefendisi tara­fından satın alınmıştır. Ben de bunları bu kişide buldum ve izin verdiği kadarını satın al­dım ancak kısa bir süre sonra kendisi zırhları dönemlerine uygun olarak düzenleme ko­nusundaki başarısız girişim­lerinden öyle bezdi ki satmayı düşündüğünden çok daha faz­lasını elden çıkarmaya karar verdi. Bazı parçalar Milano’da­ki bazı kişiler tarafından alın­dı, diğerleri İtalya’nın değişik bölgelerinden alıcı buldu. Geri kalanlar ise İngiltere’ye getiril­di” (Hewitt, 1859, s. 116- 117).

    Dönemin askerlerinin giydiği zırhlar, kullandıkları koruyucu kıyafetler Floransa’daki Stibbert Müzesi’nin görülmeden geçilmeyecek parçaları…

    Peki, Stibbert ailesi bu eş­yaya nasıl sahip oldu? O za­manda da simsarlar var mıy­dı? Müthiş bir servete sahip bu kişiye, bu eserlere ulaşa­bileceği bilgisi nasıl gitti? İs­tanbul’a hiç gelmiş miydi? Ta­mamen para sahibi olmanın getirdiği bir tesadüf ile mi sa­hip oldu yoksa bu envanter ile önceden bir ilgisi var mıydı da duyunca toplamaya girişti?

    Frederic Stibbert (1839- 1906), 19. yüzyılda Floran­sa’nın en tanınan simaların­dan biri. Dedesi Giles Stib­bert, East Indies şirketinin ordusunda generalmiş ve aile servetinin oradan geldiği bi­liniyor. Anglo-İtalyan kökenli ailede büyüyen Frederic, eği­timini İngiltere’de tamamla­dıktan sonra Floransa’ya geri dönmüş ve son derece ak­tif, seyahatlerle dolu bir ha­yat yaşamış. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına gitmiş ve oradan dönerken birçok de­ğerli objeyi yanında getirmiş. Uluslararası bir eser toplayıcı olarak hayatını bu işe adamış. Rönesans dönemine ait müt­hiş bir koleksiyon da oluştur­muş ve bu da ailesine ait bu güzel evde sergilenmekte. Bi­zim Osmanlı silahlarına nasıl sahip olduğu, bu haberin ona nasıl ulaştığı ise meçhul.

    Floransa’da iken Stibbert Müzesi’ne biraz daha erken saatte gidilmeli ve bu müthiş tarih-sanat arşivinin üzerine, yandaki devasa parkta da bir yürüyüş yapılmalı.

  • Türkiye’nin ilk müzesi yeni çehresiyle yeniden

    150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesi sonrası, kapılarını yeniden açtı. Konuklarına düşünme-değerlendirme-öğrenme fırsatı tanıyan müze “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor. Müze müdürü Rahmi Asal’ın değerlendirmeleri…

    ALP E. AKSUDOĞAN

    Tarihî Yarıma­da’nın Topkapı Sarayı kompleksi Osmanlı tarihini, Gülha­ne Parkı canlılığıyla gün­delik hayatı yaşatır. İkisinin arasında kalan İstanbul Arkeo­loji Müzeleri de (İAM) sakinliği ve vakarıyla, yüzyıllar öncesin­den günümüze, üzerinde yer al­dığımız coğrafyanın hem tarihi­ni hem de kültürünü ziyaretçile­rin bilgisine ve gözlemine sunar. Ulu ağaçların gölgesindeki bah­çesi hem ziyaretçilere gördük­lerini sindirme ve dinlenme im­kanı verir, hem de zaman zaman İstanbul’un özel konser alanla­rından biri olarak dünyaca ün­lü sanatçıları olağanüstü bir at­mosferde ağırlar.

    150 yıllık tarihiyle dünya­nın en seçkin müzeleri arasın­da yer alan İAM bünyesindeki Klasik Müze (Ana Bina), 2012 sonlarında başlatılan depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesinin ta­mamlanmasıyla, yeni­den kapılarını ziyaret­çilerine açtı. Hayata geçirilen projede, yüksek düzeyde kalite, sadelik ve simetri seviyesine sa­hip olmak; arkeolojik mirası en üst seviyedeki kurulum kalite­siyle korumak; müzeyi Türki­ye’nin zengin arkeolojik mirası­nı sergileyecek güçlü bir eğitim aracı niteliğiyle tasarlamak te­mel ilkeler oldu. Bu ilkelerin son derece başarılı bir şekilde uygu­landığı anlaşılıyor. Klasik Müze, rahat ve hoş bir ziyaret sağlaya­rak konuklarına düşünme, de­ğerlendirme ve öğrenme fırsatı tanıyor; “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor.

    Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal (sağda) devletin desteğiyle dünya kalitesinde bir düzenleme yapıldığını ifade ediyor.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal’ın “her zi­yarette yeni bir şey keşfediliyor, farklı bir yer dikkati çekiyor” ifadesi, müzenin ziyaretçi dostu yönünü öne çıkarıyor. Antik Çağ hayatının hemen her aşaması­nın gözlemlenebildiği, çocuk­lara ve gençlere hitap etmenin önplana alındığı Klasik Müze, yeni tasarımıyla nitelikte ağır, teşhirde hafif. Tematik salon­larda ziyaretçilere gördüklerini canlandırma imkanı veren sesli ve görüntülü bölümleriyle, bilgi aktarımının pekiştirildiği bir ta­rih yolculuğuna çıkılıyor.

    Müzenin incisi İskender Lahdi Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil dünyanın en kıymetli arkeolojik eserlerinden…

    Rahmi Asal, yenilenen mü­zede özellikle görsel malzeme kullanımına büyük önem ver­diklerini, uzun ve detaylı bir hazırlık süreci yaşandığını, bi­limsel-arkeolojik kriterlere gö­re hazırlanan bu malzemelerin uluslararası bir işbirliğiyle orta­ya çıkarıldığını söylüyor. Müze­nin incisi “İskender Lahti”nin nakliyesiyle ilgili görsel malze­mede yer alan Asir adlı geminin doğru canlandırılması için 6 ay gemi modeli üzerinde çalışıldı­ğını keyifle anlatıyor.

    Atatürk’ün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni ziyareti, 10 Şubat 1936.

    Üst katta yer alan Troya salonları üzerinden “arkeolo­ji, bilim ve metodoloji” teşhi­rinin yapıldığını, bu bölümlere öğrencilerin ve gençlerin yakın ilgi gösterdiğini belirtiyor Rah­mi Asal. Troya salonunda yer alan “arkeolojik kesit”in birebir ölçekte olduğu ve İngiltere’de yapıldığı bilgisini verirken, ay­nı salonda eski vitrin ve teşhir yöntemlerine de yer verildiğini aktarıyor. Yeni tasarımda özel­likle büyük ve sığ vitrinler tercih edildiğini, böylelikle ziyaret­çinin objeyle yakınlaşmasının sağlandığını belirtiyor.

    Klasik Bina’nın klasik bölü­mü olan Sidon Kral Nekropo­lü salonları, her zamanki gibi ziyaretçileri bambaşka bir ev­rene taşıyor. Ziyaretçilerin son derece etkilendikleri Sidama­ra Lahti de görülmeden geçil­meyecek unsurlardan. 1901’de müzeye gelen yaklaşık 30 ton ağırlığındaki bu görkemli lahit, önce yerine koyulup etrafına bina inşa edilen bir eser. Rah­mi Asal, müzenin kurucusu ve ilk Türk müdürü Osman Ham­di Bey salonundaki teşhir ko­nusunda sıkıntı yaşadıklarını üzüntüyle aktarırken, bulabil­dikleri materyalin azlığından yakınıyor.

    Geleceğin arkeologları Arkeoloji Müzeleri özellikle öğrencilerin ziyaretlerini önemsiyor ve teşvik ediyor. Yeni tasarımda da genç kuşakların algısı esas alındı.

    İstanbul Arkeoloji Müzele­ri’nin Klasik Müze restorasyo­nu ve teşhir-tanzim projesinde emeği geçenlere teşekkür eden Asal, başta Bakanlık ile Kül­tür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü olmak üzere tüm mercilerin büyük destek verdik­lerini; dünya kalitesinde bir ça­lışma ortaya konulması için tüm imkanların seferber edildiğini; ortaya çıkan sonucun da bu sa­yede gerçekleştiğini ifade ediyor.

    Ülkemizde arkeolojiye olan ilgi giderek artarken, nitelik­li müzelerin sayısı da çoğalı­yor. Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de kendini yenileyerek dünyanın elit müzeleri arasındaki yerini pekiştirmeye devam ediyor.

    Tanrılar – Tanrıçalar salonu

    3 ana birimden oluşuyor

    • Arkeoloji Müzesi (Klasik Müze)

    • Eski Şark Eserleri Müzesi

    Koleksiyonlar, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi; Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslâm öncesi çağlarına ait eserler.

    • Çinili Köşk Müzesi

    Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden çini ve seramik örnekleri.

  • Ölümsüz film müziklerinin unutulmaz bestecisi

    “Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.

    Yunan müzisyen Van­gelis Odysseas Papat­hanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unu­tulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğun­dan beri, annesinin piyanosu­nun melodilerinden tabak-ça­nak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünya­sı vardı. Kendisine daha son­ra Oscar heykelciğini kucak­latacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemler­le hiçbir eğitim almadan öğ­renmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı bo­yunca nota kağıtlarının kenar­larına çizimler yapmaya de­vam etmişti.

    Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child ad­lı grup için yaptığı besteler­le başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk de­fa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkma­mıştı. 1975’te “pop müziği ar­tık sıkıcı bulduğunu” söyleye­rek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Ara­baları” filmi için yaptığı bes­teyle Oscar aldıktan sonra yıl­dızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçala­rı 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Po­lanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yük­selecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüz­lerce besteyi tasnif etmeye bi­le ömrü vefa etmemişti. 79 ya­şında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.

    Ne karmakarışık uzun saç­ları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı bes­teden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldı­ğı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Ku­pası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Ro­setta”da, NASA’nın 2001’de­ki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.

    Çok sevdiği arkadaşların­dan biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyano­sunun başında dua edercesi­ne bastığı tuşlara, her şeyi tut­kuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tut­ku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.

  • Kumsalda bir şair, bir ressam, bir avukat

    Kıyı uzunluğu 515 kilometreyi bu­lan, 6 tarafı denizlerle çevrili nadir kentlerinden biri İstanbul. Bir zaman­ların “plajlar şehri” bugün müsilajıyla, kolibasiliyle meşhur ne yazık ki… 1920’li yıllarda Ekim Devrimi’yle gelen Beyaz Rusların kamplarda kaptıkları bitlerden deniz banyosuyla kurtulmak istemesi vesile olmuş. “Deniz hamam­ları”nın ahşap kutularının içinden kadınlı-erkekli kumsallara taşan deniz sefaları da bugün ancak fotoğraflarda kalmış.

    Cumhuriyet sonrası altın çağını ya­şayan İstanbul plajlarından bugün ha­len kullanılanlar da var. Şimdilerde ka­dınlar plajı olarak hizmet veren Rumeli Kavağı’ndaki Altınkum Plajı, 1934’te şair Yahya Kemal Beyatlı (solda), ilk kadın ressamlarımızdan Melek Celal Sofu ve eşi ünlü avukat Hasan Celal Sofu’yu misafir etmiş. Şirket-i Hayriye, 1 Temmuz 1930’da açılan plaja vapur seferi başlatmış. Plajın ünü artsa da, gi­dip gelmenin 4 saat sürdüğü Altınkum o zamanlar çok daha yakın yerlerden de denize girebilen İstanbulluların pek rağbet ettiği bir yer olmamış.

    DOĞAN PAKSOY KOLEKSİYONU

  • ‘Tespih taneleri’nden biri…

    2 Nisan’da bu hayata veda eden Mıgırdiç Margosyan, yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir Anadolu’yu tanıttı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Doğup büyüdüğü Diyar­bakır’ı, orada yaşayan Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Kelda­nileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşan­tısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, 2 Nisan’da İstanbul’da haya­ta veda etti. 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek ma­hallesinde (Gâvur mahallesi) doğan Margosyan, oğullarının anadilini daha iyi öğrenmesini isteyen ailesi tarafından İstan­bul’daki Ermeni ruhban okulu­na gönderilmiş; hayatı boyun­ca yazdığı hemen tüm öyküler­de, roman ve köşe yazarlarında bu iki şehir arasından dünyaya açılan, kelimelerden malul bir köprü kurmaya çalışmıştı.

    İÜ Edebiyat Fakültesi Fel­sefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Üsküdar Selamsız’da’ki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlük ve öğret­menlik yapan Margosyan, daha sonra ticarete atılsa da edebi­yata hiç ara vermedi. Diyarba­kır’ı, özellikle de 1940’lı, 1950’li yıllarda Diyarbakır’daki sıra­dan insanların günlük yaşam­larını onun rengarenk kale­minden okumak bir ayrıcalıktı. Yalnızca Ermenileri değil, gele­nekleri, kederleri ve sevinçle­riyle bütün bir yöreyi tanıtırdı okurlarına. Öykülerinin büyü­sü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Margosyan, Marmara Ga­zetesi’nde yayımlanan Erme­nice öykülerinin bir bölümü­nü Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) adıyla kitaplaştırmış (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara ve­rilen Eliz Kavukçuyan Edebi­yat Ödülü’nü almıştı. Gâvur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tes­pih Taneleri (2006) adlı Türkçe kitaplarının yanında, Ermeni­ce Dikrisi Aperen’i de yazmış; Evrensel, Agos, Yeni Yüzyıl ve Yeni Yaşam gazetelerindeki yazılarını Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna ve Kürdan isimleriyle kitaplaştırmıştı. Yazarın, dünyanın yaratılış hi­kayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Se­yir Defteri ise 2016’da yayım­lanmıştı.

    Kafa Radyo, Rauf abisiz kaldı

    Kafa Radyo ailesinin Rauf abisi, deneyimli gazeteci, radyocu, ha­vacılık muhabiri Rauf Gerz’i çok acı bir kazada kaybettik. 4 Nisan’da tutkuyla bağlı ol­duğu motorsikletiyle TEM Otoyolu Sultangazi mevkiin­de ilerleyen Gerz, solundaki otomobilin aniden direksi­yonu kırmasıyla bariyerlere vurdu ve henüz 56 yaşında hayatını kaybetti. Dünyanın pek çok ülkesinde teker dön­düren Gerz, motor sözkonu­su olduğunda her zaman gü­venliğe öncelik verirdi.

    Kafa Radyo’da yayınla­nan “Sırası Gelmişken” adlı programının son bölümünde “Sebepsiz yere tek bir gün bile mutsuz olmaya hakkı­mızın bulunmadığına inanı­rım” diyen Rauf Gerz’i gü­leryüzü, nezaketi, insana ve doğaya olan sevgisiyle anı­yor; tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Unutulmayacak.  

  • Son 68’linin gidişiyle Sol’un bir devri kapandı

    Le Monde’un deyimiyle “radikal solun tarihsel siması”, eski Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) liderlerinden, siyasetçi Alain Krivine 81 yaşında yaşamını yitirdi. 1968 Mayıs’ının önderlerinden biri olan Krivine, 1999-2004 arasında Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştı.

    Alain Krivine’in kendi si­yasal geleneğinin ötesin­de binlerce insanın katıl­dığı cenazesi, Fransa’da başkan­lık seçimlerinin arifesinde sanki Sol’un bir devrinin kapandığını gösteriyordu. Hüzünden ziyade bir tür melankoli ve özlem hü­küm sürüyordu. Mezarı başında yakınlarının yaptığı konuşma­lar, militan hayatının ötesin­de, insan yanını öne çıkarıyor­du. İroniyi etkileyici bir şekilde kullanan belagatli bir hatip olan Alain’den aktarılan anektodlar orada bulunanları yakınlaştırı­yordu. Ne de olsa “Mezartaşına ne yazılmasını isterdin” sorusu­na “Bu daha başlangıç, mücade­leye devam” diyen bir iyimserin ardında saf tutmuşlardı.

    Alain Krivine, 19. yüzyı­lın sonunda Yahudi aleyhtarı pogromlardan sonra Fransa’ya göçeden Ukraynalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta örgütlendiği Komünist Partisi’nin Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmeme­sine karşı çıktı ve Cezayir ba­ğımsızlığı mücadelesine aktif olarak katıldı -bu yüzden baba ocağının önünde plastik bom­ba patlatılacaktı. Bu mücade­le içinde hayatını değiştirecek olan Troçkistlerle tanıştı. Ko­münist Öğrenciler Birliği’nin (UEC) önde gelen simaların­danken Cezayir darbesine tep­ki olarak kurulan Antifaşist Üniversite Cephesi’nin (FUA) oluşumunda önemli rol oyna­dı. Vietnam Savaşı’na karşı ey­lemlerde önemli pay üstlene­cek olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) kuruldunda da ön saftaydı.

    Krivine, 68’in barikatla­rında, grevlerinde yakın arka­daşları Daniel Bensaïd, Henri Weber, Charles Michaloux ve Ernest Mandel ile birlikte ta­rihe damga vuracak bir yolcu­luğa çıkmıştı. 1969 ve 1974’te Cumhurbaşkanlığına aday oldu. “Oyların % 99’unu hep kaçır­dım” diyecekti daha sonra. Rou­ge adıyla günlük bir gazete de yayımlamışlardı. 1973’te aşırı sağ Yeni Düzen Partisi’nin top­lantısına engel olmaya kalkınca 69’da kurdukları Komünist Bir­lik kapatıldı ve Alain hapsedildi. Yürütülen kampanya ile serbest bırakıldı. Uzun yürüyüş çoktan başlamıştı. Artık ölene kadar iş­çi hareketinden asker komite­lerine, feminist hareketlerden lise ve öğrenci seferberlikleri­ne, enternasyonalist gösteri­lerden ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelelere, belgesiz göçmen­lere verilen destekten barınma hakkı eylemlerine Alain hazır ve nazırdı. Avrupa Parlamento­su’na üye olduğunda da emekli­liğini kazandıktan sonra da ön plandaydı. Her zaman ulaşıla­bilir, her zaman “yoldaşlara yar­dım etmeye”, bir girişimi parlat­mak için etkileyici irtibat liste­sini kullanmaya…

    Son yolculuğu da bu irtibat listesinin son satırlarıydı. Belki de onu en iyi anlatan İngiliz si­nemacı, dostu Ken Loach’un şu sözleri: “Alain, kendimi bildim bileli Fransız siyasetinin mer­kezî bir figürüdür… Yargısı her zaman güvenilir, iyi bir arkadaş oldu. Fransa’da bir kampanya veya siyasi grubu desteklemem istenirse, tavsiye almak için Ala­in’e dönerdim. Paris’te bir film gösterime çıktığında, bir kahve­yi paylaşır ve dünyanın iflahını keserdik. Dost olarak Alain, sa­dık ve cömertti. Büyük bir miras bırakan harika bir adamdı”.  

    Yazarımız Masis Kürkçügil, 2012’de NTV Tarih’e yazdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı dosyası için Paris’te Alain Krivine ile görüşmüştü.
  • Fidanları koparsalar da bahar yine gelir…

    Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürümesinin üzerinden 50 yıl geçti. Gezmiş ve Aslan 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra idam­larının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları arasında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde olduğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

    Deniz Gezmiş, Ankara’nın Ayaş ilçesinde öğretmen bir ailenin çocuğu olarak 17 Şubat 1947’de doğmuştu. 1966’da girdiği İstanbul Hukuk Fakültesi’nin gençlik lider­lerinden olan Gezmiş, 68’de üniversite işgalinde, 6. Filo protestolarında, Samsun’dan İstanbul’a Mustafa Kemal Yürüyüşü’nde en öndeydi. 1969 Haziran’ında Filistin gerilla kamplarında kalan Gezmiş; Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Türkiye Halk Kur­tuluş Ordusu’nu (THKO) kurmuş; 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin kaçırılması eyleminde, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan’la birlikte yakalanmıştı.

    YURDAER ACAR’IN 20 EYLÜL 1969’DA GÜNAYDIN GAZETESİ İÇİN DENİZ GEZMİŞ İLE YAPTIĞI RÖPORTAJDAN.

  • Bir fotoğrafın izinde Lusine / Hatice Hanım’ın olağanüstü hikayesi

    “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Babaannesinden bu cümleyi işiten ve eldeki tek fotoğraftan yola çıkarak bilinmeyen bir aile hikayesinin peşine düşen Gülşen Avcı; şaşırtıcı gerçeklere ve hiç tanımadığı akrabalarına ulaştı. Bir “peşe düşme” hikayesinin aşamaları, metot bilgisi ve yakın tarihimizin acı sayfalarından doğan umut.

    GÜLŞEN AVCI

    Tam 20 yıl önce, üniversi­tede okuduğum dönem­de babaannemden duy­duğum şu cümle beni oldukça şaşırtmıştı: “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştir­miş”. Şaşırmamın nedeni, böy­le bir şeyin o zamana kadar hiç konuşulmaması, aileden kimse­nin bu konuyu açmamış olma­sıydı. Daha fazlasını öğrenmek için babaanneme sorular sor­muş, elimizde fazla bilgi olma­dığını öğrenince üzülmüştüm. Hatice Hanım’ın gerçek ismini bile bilmiyorduk. Elimizde sa­dece Hatice Hanım ve en bü­yük oğlu Ali Avcı’nın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiklerinde çekildiğini bildiğimiz bir fotoğ­raf vardı.

    Hatice Hanım’ın başka ya­kını olup olmadığı, şu anda ha­yatta olan bir akrabamız olup olmadığı sorusu aklıma ara ara düşerdi. Elimizde başka hiçbir bilgi olmadığını sandığımdan hep umutsuzluğa kapılır, ama yine de bir gün bir şekilde bir bağlantı bulacağımı düşünür­düm.

    Covid-19 salgını çoğumu­zu olumsuz yönde etkilerken, bazılarımız için ise beklenme­dik olaylara vesile oldu. Sürekli evlerde olduğumuz bu dönem­de, Hatice Hanım yine aklıma düşmüş, içimdeki merak iyice baskın hale gelmişti. Son bir umut olarak annemden, Hatice Hanım’ın oğlu Ali Avcı’nın eşi Emine Avcı ile iletişime geçme­sini istemiştim. Emine Avcı’dan aldığımız bilgiye göre Hati­ce Hanım’ın asıl ismi Nüsü idi ve amcasının oğlu o dönemde Markiz Pastanesi’ni işletiyordu.

    Yıllardır aradığım bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir ol­ması beni oldukça şaşırtmıştı; hatta bu bilginin doğruluğun­dan şüphe bile etmiştim. Ta­rihi ile ilgili biraz bilgi sahi­bi olduğum Markiz Pastanesi ile ilgili tüm detaylar internet­te vardı. Hızlı bir araştırma ile Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın, oğlu Jirayr Ohanyan Çakır’ın ve to­runu Majak Ohanyan Çakır’ın

    isimlerine ulaştım. Majak Bey’i sosyal medya aracılığı ile bulup kendisine Dolmabahçe Sarayı önündeki fotoğrafı gönderdim ve kısaca hikayeden bahset­tim. Yaklaşık 1 saat sonra Majak Bey’den gelen yanıt çok şaşır­tıcıydı:

    “Gülşen Hanım tüylerim diken diken oldu. Bende de bir mektup var, dedemin kuzinin­den. Ben çok aradım ama ulaşa­madım hiçbir bilgiye. Bu yolla­dığınız resim 1954 yılı gibi san­ki. Nüsü’nün yanındaki benim büyükannem, Gülşen Hanım telefon numaram xxx, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Ta­nışmamız lazım, zira aynı kanı taşıyoruz”.

    Hemen telefona sarıldım ve Majak Bey’i aradım. Telefon­da konuşurken bile hâlâ böyle bir şeyin olduğuna inanamıyor­dum. Kendisinde büyükbabası Avedis Bey’den kalan bazı mek­tuplar olduğunu, arayıp bulaca­ğını ve göndereceğini söyledi.

    Her şeyin başladığı kare

    Hatice Hanım (soldan ikinci) ve en büyük oğlu Ali Avcı (en sağdaki) yer aldığı fotoğraf, Hatice Hanım’ın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiğinde çekilmiş. 1953 tarihli karedeki Hatice Hanım’ın gerçek isminin Lusine, bir yanındaki kişinin kardeşi Ohanes, diğer yanındakinin de kuzeni Avedis Bey’in eşi Mari Hanım olduğu sonradan ortaya çıkacak. Fotoğrafın arkasına Ali Avcı tarafından “3.6.1953, İstanbul, Dolmabahçe Sarayı, Ali Avcı” yazılmış. Önde oturan ve hemen arkasındaki hanımların kimliği bilinmiyor.

    Ertesi gün Majak Bey’den fotoğraf ve mektuplar eşliğinde gelen e-posta şöyleydi:

    “Biraz nostalji yapma za­manı. Tekrar tekrar okumuşum bu mektupları; buluşmaların­da emeği geçen herkese teşek­kür ederim, nur içinde yatsınlar. 1950’li yıllarda büyük babam Avedis o zamanki koşullarda bunu başarmış. Buna benzer o kadar çok hikayeler gördük, duyduk, basında okuduk, ancak bize de nasipmiş şükürler olsun.

    Sevgiyle kalın.

    Majak”

    Ben de Majak Bey gibi mek­tupları tekrar tekrar okudum, yıllardır eksik olan bir parçam sanki yerine oturmuş gibiydi. Mektuplarda yazanlar, fotoğ­raflar ve aile üyelerinin bana aktardığı bilgiler ışığında Nü­sü/Hatice Avcı’nın hikayesi ta­mamlanmıştı.

    Lusine Ohanyan (Nüsü, Lusine’nin kısaltması) 1910’lu yıllarda Amasya-Merzifon’da yaşayan bir Ermeniydi. Lusine Hanım’ın amcasının oğlu Ave­dis Ohanyan da (Çakır) o dö­nemde Merzifon’da ikamet edi­yordu. O yıllarda Şanlıurfa’da yaşayan büyük dedem Mehmet Rıza Avcı, askerlik görevini yap­mak üzere Merzifon’a gönderi­liyor. Mehmet Rıza Bey, malum elim olayların en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde Lusi­ne Hanım’ın güzelliğinden çok etkileniyor ve birlikte Urfa’ya dönerek burada evleniyorlar. Evlendikten sonra Lusine Ha­nım’ın ismi Hatice olarak deği­şiyor. Mehmet Rıza Bey ve Lu­sine/Hatice Hanım’ın 4 erkek 2 kız, 6 çocukları oluyor. Dördün­cü çocukları, babamın babası, dedem merhum Ahmet Cevdet Avcı (1929-2015). Lusine/Hati­ce Hanım’ın Merzifon’daki an­ne-babasının akıbeti konusun­da maalesef bir bilgimiz yok.

    Lusine/Hatice Hanım’ın ku­zeni Avedis Bey, Merzifon’daki olaylardan sonra komşularının yardımı ile İstanbul’a kaçıyor ve ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde çalışmaya başlıyor. Daha sonra Şişli’de Nis Çay Bahçesi’ni iş­letiyor ve son olarak da 1940’ta İstiklal Caddesi’ndeki Markiz Pastanesi’ni açıyor. Mevsimle­ri simgeleyen seramik panolarla ünlü dekoru, huzurlu ortamı ve yüksek ürün kalitesi ile Mar­kiz Pastanesi zamanın tanın­mış edebiyatçılarının uğrak ye­ri haline geliyor. Şu anda hayal etmek çok zor olsa da Markiz’in kapısından içeri adımınızı attı­ğınızda sizi karşılayan atmos­feri gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Avedis Bey fuları ile kasada oturuyor, bir gözüyle pastaların, çikolataların kalite­sini ölçerken, diğer gözüyle gar­sonları denetliyor. Bir köşede Haldun Taner kendi deyimiyle “kalabalık içinde yalnız olabil­mek imtiyazına yalnız burada sahip bir şekilde, Hachette ki­tabevinden aldığı yabancı der­gilere” gözatıyor. Diğer köşede ise oldukça şık hanımefendiler ve şapkalı beyefendiler leziz çi­lekli milföy pastasının tadına bakıyorlar.

    Avedis Ohanyan Çakır


    Ünlü Markiz Pastanesi’ni
    kuran ve burayı 1980’lere
    kadar işleten Avedis Bey,
    Lusine/Hatice Hanım’in
    kuzeniydi.

    1950’lerin başında Mar­kiz Pastanesi ünlü konukları­nı ağırlamaya devam ederken, Avedis Bey, kuzeni Lusine Ha­nım’ı soruşturmaya başlıyor. O zamanki ismi Türk Petrol ve Madeni Yağlar A.Ş. olan Tur­cas’taki bir arkadaşı aracılığı ile İskenderun’daki Türk Petrol ça­lışanı Mehmet Nizipli’ye ulaşı­yor. Elimizdeki bir belge, Meh­met Nizipli’nin Avedis Bey’e 28 Nisan 1953 tarihinde yazdığı mektup ve ekinde gönderdiği Lusine/Hatice Hanım’ın en bü­yük çocuğu Ali Avcı tarafından yazılmış olan mektup. Mehmet Nizipli mektubunda Lusine/ Hatice Hanım’a ulaştığını belir­tiyor, Türk Petrol’deki arkada­şına selam iletmeyi de unutmu­yor. Ali Avcı ise mektubunda yıllar sonra “böyle bir gaibin bu­lunacağı”na olan şaşkınlığını di­le getiriyor ve annesinin merak ettiği soruları sıralıyor.

    1953’teki trajik cümleler Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderilen mektup. Lusine/Hatice Hanım, evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.

    Diğer bir mektup da, bizzat Lusine/Hatice Hanım tarafın­dan kuzeni Avedis Bey’e 9 Ma­yıs 1953 tarihinde gönderiliyor. Lusine/Hatice Hanım mektu­bunda ailesinden bahsediyor; Avedis Bey’in teyit amaçlı sor­duğu soruları yanıtlıyor; kardeşi Ohanes Bey’i çok arattırdığın­dan ancak bulamadığından bah­sediyor; evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadde­rata boyun eğdim” diyor.

    Lusine/Hatice Hanım’ın İstanbul’a oğlu Ali Avcı ile git­tiğini, burada kardeşi Ohanes Bey ile buluştuğunu, 3 Haziran 1953 tarihli Dolmabahçe Sarayı önünde çekilen, benim araştır­malarıma vesile olan fotoğraf­tan anlıyoruz. Bu buluşmada Avedis Bey, kuzini Lusine/Ha­tice Hanım’a isterse İstanbul’a yanlarına taşınabileceğini söy­lüyor; o ise “Benim ailem ve ço­cuklarım var, olmaz” diye cevap veriyor.

    Urfa seyahati ve başsağlığı


    Lusine/Hatice Hanım (en
    soldaki) Urfa’da (1953). Bu
    buluşmadan 4 yıl sonra,
    Avedis Bey’in eşi Mari
    Hanım vefat etti. Lusine/
    Hatice Hanım, Cumhuriyet
    gazetesi aracılığıyla
    öğrendikleri bu vefat haberi
    için kuzeni Avedis Bey’e
    taziye mektubu iletti.

    Bu buluşmadan 4 yıl sonra, 1957 yılında, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat ediyor. Lusi­ne/Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendik­leri bu vefat haberi için kuze­ni Avedis Bey’e taziye mektu­bu iletiyor. Ali Avcı da başsağ­lığı dileklerini mektuba ekliyor. Daha sonra Ohanes Bey kardeşi Lusine/Hatice Hanım’ı ziyarete Urfa’ya gidiyor.

    Dedem Ahmet Cevdet Avcı 1960’ta evlendiğinde annesinin hayatta olmadığını biliyoruz. Buradan yola çıkarak Lusine/ Hatice Hanım’ın 1957-1960 ara­lığında vefat ettiğini düşünüyo­ruz. Avedis Bey ise 1980’e kadar tam 40 sene Markiz Pastane­si’ni kalitesinden ödün verme­den işletiyor ve maalesef zorlu bir bina tahliye sürecinden son­ra pastaneyi kapatmak zorunda kalıyor. Hafızasındaki acı olay­lara ve yaşadığı olumsuzluklara rağmen, “Türkiyem için malım da canım da feda olsun” diyerek 1980’de Türk Silahlı Kuvvet­leri Güçlendirme Vakfı’na 300 milyon TL bağışlıyor. Markiz’in kapanmasından bir süre sonra 1983’te vefat ediyor.

    İz sürücüler Gülşen Avcı ve Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın torunu Majak Ohanyan Çakır.
  • Eski paraya karşı yeni para: Yaldızlı çağın çürümüşlüğü

    “Downton Abbey”in yaratıcısı Julian Fellowes, HBO yapımı yeni dizisi “The Gilded Age” ile aşağıdakiler-yukarıdakiler çatışmasını 20. yüzyıl İngiltere’sinden alıp bu defa 19. yüzyıl sonu Manhattan’ına taşıyor. Kapı komşusu iki aile üzerinden zenginlik ve sınıf meselelerine keskin bir bakış.

    DEFNE AKMAN

    New York, 1880’lerin tüm ihtişamı ve yozlaşmışlı­ğıyla ekranlara taşındı. “Downton Abbey”nin yaratıcı­sı Julian Fellowes, HBO’da ya­yınlanan yeni dizisi “The Gil­ded Age”de bizleri sanayinin patladığı, şirketlerin büyüdüğü, gayretli girişimcilerin yanısı­ra sendikaların da güçlendiği, demiryolu grevlerinin başladığı zamanlara götürüyor.

    Dizi, adını Amerikalı yazar Mark Twain’in Charles Dudley Warner ile birlikte yazdığı 1873 tarihli The Gilded Age’den (Yal­dızlı Çağ) alıyor. Mark Twain romanına bu adı vermişti; çün­kü yüzeyi parıltılı görünmek­le birlikte alttan alta çürümeye başlayan bir dönemi anlatmak istiyordu.

    “The Gilded Age”in mer­kezinde Beşinci Cadde’de bir­birleriyle karşılıklı yaşayan iki komşu aile var. Köklü bir aileye mensup Agnes van Rhijn (Ch­ristine Baranski) ve Ada Brook (Cynthia Nixon), Agnes’in rah­metli kocasından kalan, tıka ba­sa eşyayla dolu büyük bir evde yaşamakta. Yeğenleri Marian Brook (Louise Jacobson) baba­sının ölümünün ardından beş parasız kalınca, zengin halaları­nın yanına yerleşiyor. Agnes ve Ada’nın tam karşısına ise yeni edindikleri servetle adeta mi­ni bir saray inşa eden demiryo­lu zengini Russel ailesi taşını­yor. Eski New Yorklu Agnes ve Ada’nın o güne kadar katı sosyal geleneklere uygun olarak sür­dükleri sessiz sakin hayatları, demiryolu kodamanı George Russell (Morgan Spector), onun sosyeteye girmeye kararlı karısı Bertha (Carrie Coon) ve Pensil­vanyalı yeğenleri Marian’ın ge­lişi ile değişiyor.

    ‘Hırsız baronlar’ “Hırsız baronlar” tabir edilen dönemin yeni zenginleri, yalnızca iş dünyasında değil sosyal hayatta da kıyasıya rekabet etmek zorundaydı. Şaşaa, aristokratlarla aşık atmak isteyen Russel ailesinin tüm hayatını tanımlayan sözcük.

    Russel ailesi fiziken yeni ev­lerine taşınıyorlar belki ama bu asla tam anlamıyla bir yerleş­me değil; zira New York sosye­tesinin kapıları onlara ve diğer “yeni insanlar”a kapalı. Bert­ha Russel istediği kadar yırtı­cı ve iddialı olsun bu çevreye giremez. Doğru davetlere git­mek öyle kolay değil! Eski New Yorklular, Hollanda kökenli Fish, Astor, Schermerhorn ve Stuyvesant gibi ailelerden olu­şuyor. Morgan, Rockefeller ve Russel aileleri ise bu cam tavanı kırmaya çalışanlar.

    Julian Fellowes’un önce­ki dizisi “Downton Abbey” 20. yüzyıl İngiltere’sinde zengin bir aileye odaklanırken, “The Gilded Age” farklı bir dönem ve kıtada geçmesine rağmen yine benzer karakter tipleri ve temalar barındırıyor. Aşağıda­kiler-yukarıdakiler, bu defa19. yüzyıl Manhattan’ında. Burada da tıpkı Downton Malikanesi’n­de olduğu gibi uşaklar, hizmetçiler ve aşçıların hikayeleri var. Şimdilik sınıflararası ilişkiler uyumlu görünse de Bertha ve George Russel’ın karanlık bir yanı olduğu kesin. George, şan­taj ve rüşvetle iş yapmaktan ra­hatsızlık duymuyor; karısı Bert­ha’da sosyal hayatta basamak­ları çıkarken benzer yöntemler izliyor.

    Dizinin geçtiği dönemde ABD artık sanayi ve ekonomi bakımından dünyanın en güçlü ülkesi konumunda. Bir zaman­lar Avrupa’nın arka bahçesi gibi görülen kıta, artık göçmen akı­nına uğruyor. Yeni zengin elit ise, rakiplerini geride bırakabil­mek için şiddet, sindirme, sen­dika dağıtma dahil her türlü ey­leme hazır. Gösterişli davetler, bir semt büyüklüğünde malika­neler, ve her türlü savurganlık burada. George Russel karakte­ri ise sanayi önderi ya da “hır­sız baron” olarak bilinen, çelik, petrol ve nakliye alanında tekel oluşturarak zenginleşen giri­şimcilerin bir temsili.

    New York’un yerlisi misiniz? Christine Baranski ve Cynthia Nixon’ın canlandırdığı Ada ve Agnes, Hollanda kökenli iki kız kardeş. Kız kardeşler ABD’ye çok önceden yerleşmiş, ayrıcalıklı sınıfı temsil ediyor

    Böylece bir yandan eski pa­ra-yeni para çatışmasını, diğer yandan George Russel nezdinde kodamanların yollarına kim çı­karsa ezerek, servetlerini nasıl arttırdığını izliyoruz. Bununla birlikte aşağıdakiler-yukarıda­kiler kalıbı üzerinden gelir eşit­sizliğinin ne denli görünür hâle geldiği de yansıtılıyor.

    Yayımlandığı ilk hafta eleş­tirmenlerin “Downton Abbey”le kıyaslayarak düşük not verdik­leri dizinin izleme payı ikin­ci hafta yükseldi. “The Gilded Age”, kostümler, set tasarımı ve hikaye anlatımı bakımın­dan son derece özenli bir ekibin ürünü. “Downton Abbey”den sonra yayımlanması ve “kos­tüm-drama” olması ise lezze­tini azaltmıyor. 1880’ler New York’unun zenginler dünyasın­da, sosyal sınıflar meselesine keskin bir bakış.

    19. yüzyıl New York’unda göçmenler uzun saatler boyunca karın tokluğuna çalışıyordu.