Tam 60 yıl önce 4 Ağustos 1962’de hayatını kaybeden, ölümü üzerindeki sis perdesi hâlâ tam olarak aydınlatılamayan Marilyn Monroe, dünyanın gelmiş geçmiş belki de en ünlü modeli, şarkıcısı, aktrisiydi. Monroe, Kore Savaşı’nın bitiminden 6 ay sonra, 16-19 Şubat 1954’te bir dizi gösteri-konser için Kore’ye gitmişti. O sırada 4. Kore Tugayı’na bağlı Türk askerleri de orada görev yapıyordu. Onunla birlikte fotoğraf çektirme şansını ise Türk tugayı personeli içerisinde sadece topçu taburunda görevli, keşif uçaklarını kullanan pilotlar yakalayacaktı. Monroe, Kimpo Havaalanı’na indiğinde, bu alanda üslenen Türk karacı pilotlar Amerikalı askerî polisleri atlatıp yıldızın etrafını sarmıştı. İlk defa dergimizin Mart 2012 sayısında yayımlanan bu fotoğrafta, Pilot Üsteğmen Cavit Özata ve diğer Türk subayları, Monroe ile beraber…
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra, yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak gibi malzemeler, fetihten beri askerî depo olarak kullanılan Aya İrini’ye kaldırılmıştı. 1800’lü yılların ortalarına doğru bir kısmı hediye edilen, bir kısmı hurda fiyatına Avrupalılara satılan bu orijinal malzemeden büyük bir koleksiyon, bugün Floransa’daki özel bir müzede sergileniyor.
ARZU TUTUK ALTUNAY
Floransa’nın hemen dışında, neredeyse bir orman büyüklüğündeki parka, güneş batarken soluk soluğa ulaştım ve müzenin kapıları kapanmadan içeri giren son ziyaretçi olmayı başardım. Maskem, aşı kartım tamdı ve İtalyanca konuşan gruba katıldım.
Müzenin koleksiyonu, Stibbert ailesine ait büyük malikanenin odalarında sergileniyor ve bu özel müze sadece kendi rehberi ile gezilebiliyor. Benim ilgimi çeken kısımlar hemen başlangıçtaki odalar olduğu için rehberimizden izin aldım. Herkes gittikten sonra bu nefes kesen serginin ortasında Osmanlılara ait yay, ok, zırh, barut, fişek, kavuk, kılıç, kalkan, cirit, mızrak ve bunun gibi şaşkınlık verici askerî malzeme ile başbaşa kaldım.
Atı ve silahlarıyla aslına uygun şekilde yeniden giydirilmiş tam teşkilat bir sipahi.
Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, ganimet alınmış, savaş hatırası olarak korunmuş bu kıymetli silah ve eşya İstanbul’dan Floransa’ya, Stibbert ailesinin özel koleksiyonuna nasıl eklenmiş? Bunu anlamak için Kostantiniyye’nin fethine gitmemiz gerek. Şehrin Osmanlı hakimiyetine geçmesiyle Aya İrini Kilisesi cebehane olmuş; silahların korunduğu, askerî malzemenin yığıldığı ve savaş ganimetlerinin toplandığı bir depo olarak kullanılmaya başlanmış. Yeni Saray’ın surlarının dahilinde bulunmasından dolayı da “iç cebehane” olarak tanımlanmış. Kışlaları yapının hemen yakınında olan Cebeciler, buranın muhafızlığıyla ve silahların bakımını yapmakla görevlendirilmiş. Tahta çıkan her padişah, sarayı ve işleyişini tanımak için burayı ziyaret etmiş ve ganimet silahların özellikleri konusunda bilgilendirilmiş. Padişahlar bu eserlerin korunması konusunda buyruklar da vermiş.
Peki zaman içinde büyüyen bu koleksiyonda neler varmış? Fatih’in kılıcı, Timurlenk’in pazı bandı, İskender’in kılıcı, Yeniçeri kazanları-kudümleri, Acem silahları ve okları, demir toplar, barutluklar, Abdülhamid’e İtalyan kralının verdiği mızrak, İstanbul ve Galata arasındaki zincir, muhtelif top-tüfek-revolver, Venedik ve Girit kılıçları, kalkan, yatağan ve daha birçok kıymetli askerî malzeme…
Geçmişten gelen ordu Birbirinden bağımsız zamanlarda toplanmış farklı askerî malzeme müzenin büyük bir odasında sergileniyor.
Aya İrini, 1726’da Dar-ül Esliha (Silahlar evi) adını almış. Bu yeni düzenleme bugünkü anlamda gerçek bir müze olmasa da, ilk defa bu gibi objelerin sergiye açılması açısından önemli bir adım. Ayrıca Dar-ül Esliha’nın politik mesaj veren sembolik öneme sahip objelerin toplandığı bir merkez oluşturması da modern müzecilik için bir kilometre taşı.
Vaka-i Hayriye’den (1826) bir süre sonra Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile idam edilen askerlerden kalan birçok tüfek, tabanca, kılıç, yatağan ve benzeri silah ile diğer askerî donanım bir depolama yeri olarak Aya İrini’ye hibe edilmiş. Bu sıralarda binanın “kubbelerine kadar silahla dolduğu” rivayet ediliyor. 1839’da Aya İrini, Dar-ül Esliha yerine “Harbiye Anbarı” olarak anılmaya başlamış. Bina bir süre bu şekilde depo olarak kullanıldıktan sonra silahların Aya İrini’de tutulmasında faydadan çok zarar görülmeye başlanmış. Bir isyan hâlinde, kullanımda olmayan bu silahların isyancılar tarafından ele geçirilme ihtimali gereksiz bir risk olarak görülmüş. Eski silahların yeni ordu için de bir işe yaramayacağı düşünülmüş ve depodaki askerî eşyanın parça parça dağıtılmasına başlanmış.
Yerden tavana askerî malzeme Kılıçlar, kalkanlar, miğferler Stibbert ailesine ait malikanenin odalarını yerden tavana kadar dolduruyor.
Aya İrini’yi dolduran binlerce silah depodan çıkarılıp hurda demir fiyatına Avrupalılara satılmış. Vapurlar dolusu Yeniçeri silahları Avrupa’ya nakledilmiş. Bir şekilde önemli görülen bir takım silah ve eşya kalabilmiş (bunların birçoğu bugün üzerlerindeki Harbiye Anbarı işaretiyle tanınabilmektedir).
Sultan Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde Aya İrini’de bulunan kıymetli silah-eşyanın bir kısmı da bazı Avrupa hükümdarlarına hediye edilmiş, muhtelif yerlere nakledilmiş. İngiliz Morning Chronicle gazetesi 20 Haziran 1842 tarihli sayısında İstanbul’daki büyük cephanelikten getirilmiş insan ve at zırhlarıyla bazı başka eşyadan oluşan koleksiyonun iki gün sürecek açıkartırma öncesinde Oxenham Rooms’da sergilenmekte olduğu haberini veriyor. Bunlar çok nadir eserler kabul edildiğinden, İngiliz hükümetinin de bunları inceleyip Tower of London’daki millî koleksiyon için parçalar almak niyetinde olduğu belirtiliyor.
Bu hadise İstanbul’da ataşelik de yapmış, diplomat ve gezgin Robert Curzon (1810- 73) tarafından şu şekilde kaydedilmiş: “O yıllarda Konstantinopolis’te salgın hastalık vardı ve hastalıklı bir kargoyu yüklemekten çekinen diğer gemilerin aksine bir Cenova gemisi bu silahlara talip olarak bunlardan gemilerinin aldığınca bir miktarı hurda fiyatına aldı. Cenova’ya vardıklarında yükü rıhtıma boşalttılar ve bunlara kimse talip olmadı. Büyük bir kısım çocuklar tarafından oyun eşyası olarak götürüldü. Pek çok eski miğfer de çevrede yaşayan fakir yaşlı insanlar tarafından tencere ve çaydanlık olarak kullanılmak üzere toplandı. Kalanlar denizin tuzlu suyu ve kırılmalarla yıpranmaya devam ederken bir Cenova beyefendisi tarafından satın alınmıştır. Ben de bunları bu kişide buldum ve izin verdiği kadarını satın aldım ancak kısa bir süre sonra kendisi zırhları dönemlerine uygun olarak düzenleme konusundaki başarısız girişimlerinden öyle bezdi ki satmayı düşündüğünden çok daha fazlasını elden çıkarmaya karar verdi. Bazı parçalar Milano’daki bazı kişiler tarafından alındı, diğerleri İtalya’nın değişik bölgelerinden alıcı buldu. Geri kalanlar ise İngiltere’ye getirildi” (Hewitt, 1859, s. 116- 117).
Peki, Stibbert ailesi bu eşyaya nasıl sahip oldu? O zamanda da simsarlar var mıydı? Müthiş bir servete sahip bu kişiye, bu eserlere ulaşabileceği bilgisi nasıl gitti? İstanbul’a hiç gelmiş miydi? Tamamen para sahibi olmanın getirdiği bir tesadüf ile mi sahip oldu yoksa bu envanter ile önceden bir ilgisi var mıydı da duyunca toplamaya girişti?
Frederic Stibbert (1839- 1906), 19. yüzyılda Floransa’nın en tanınan simalarından biri. Dedesi Giles Stibbert, East Indies şirketinin ordusunda generalmiş ve aile servetinin oradan geldiği biliniyor. Anglo-İtalyan kökenli ailede büyüyen Frederic, eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Floransa’ya geri dönmüş ve son derece aktif, seyahatlerle dolu bir hayat yaşamış. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılışına gitmiş ve oradan dönerken birçok değerli objeyi yanında getirmiş. Uluslararası bir eser toplayıcı olarak hayatını bu işe adamış. Rönesans dönemine ait müthiş bir koleksiyon da oluşturmuş ve bu da ailesine ait bu güzel evde sergilenmekte. Bizim Osmanlı silahlarına nasıl sahip olduğu, bu haberin ona nasıl ulaştığı ise meçhul.
Floransa’da iken Stibbert Müzesi’ne biraz daha erken saatte gidilmeli ve bu müthiş tarih-sanat arşivinin üzerine, yandaki devasa parkta da bir yürüyüş yapılmalı.
150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesi sonrası, kapılarını yeniden açtı. Konuklarına düşünme-değerlendirme-öğrenme fırsatı tanıyan müze “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor. Müze müdürü Rahmi Asal’ın değerlendirmeleri…
ALP E. AKSUDOĞAN
Tarihî Yarımada’nın Topkapı Sarayı kompleksi Osmanlı tarihini, Gülhane Parkı canlılığıyla gündelik hayatı yaşatır. İkisinin arasında kalan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de (İAM) sakinliği ve vakarıyla, yüzyıllar öncesinden günümüze, üzerinde yer aldığımız coğrafyanın hem tarihini hem de kültürünü ziyaretçilerin bilgisine ve gözlemine sunar. Ulu ağaçların gölgesindeki bahçesi hem ziyaretçilere gördüklerini sindirme ve dinlenme imkanı verir, hem de zaman zaman İstanbul’un özel konser alanlarından biri olarak dünyaca ünlü sanatçıları olağanüstü bir atmosferde ağırlar.
150 yıllık tarihiyle dünyanın en seçkin müzeleri arasında yer alan İAM bünyesindeki Klasik Müze (Ana Bina), 2012 sonlarında başlatılan depreme karşı güçlendirme, restorasyon ve teşhir-tanzim projesinin tamamlanmasıyla, yeniden kapılarını ziyaretçilerine açtı. Hayata geçirilen projede, yüksek düzeyde kalite, sadelik ve simetri seviyesine sahip olmak; arkeolojik mirası en üst seviyedeki kurulum kalitesiyle korumak; müzeyi Türkiye’nin zengin arkeolojik mirasını sergileyecek güçlü bir eğitim aracı niteliğiyle tasarlamak temel ilkeler oldu. Bu ilkelerin son derece başarılı bir şekilde uygulandığı anlaşılıyor. Klasik Müze, rahat ve hoş bir ziyaret sağlayarak konuklarına düşünme, değerlendirme ve öğrenme fırsatı tanıyor; “yeni, yalın ve çağdaş olma”yı dolu dolu hissettiriyor.
Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal (sağda) devletin desteğiyle dünya kalitesinde bir düzenleme yapıldığını ifade ediyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Rahmi Asal’ın “her ziyarette yeni bir şey keşfediliyor, farklı bir yer dikkati çekiyor” ifadesi, müzenin ziyaretçi dostu yönünü öne çıkarıyor. Antik Çağ hayatının hemen her aşamasının gözlemlenebildiği, çocuklara ve gençlere hitap etmenin önplana alındığı Klasik Müze, yeni tasarımıyla nitelikte ağır, teşhirde hafif. Tematik salonlarda ziyaretçilere gördüklerini canlandırma imkanı veren sesli ve görüntülü bölümleriyle, bilgi aktarımının pekiştirildiği bir tarih yolculuğuna çıkılıyor.
Müzenin incisi İskender Lahdi Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil dünyanın en kıymetli arkeolojik eserlerinden…
Rahmi Asal, yenilenen müzede özellikle görsel malzeme kullanımına büyük önem verdiklerini, uzun ve detaylı bir hazırlık süreci yaşandığını, bilimsel-arkeolojik kriterlere göre hazırlanan bu malzemelerin uluslararası bir işbirliğiyle ortaya çıkarıldığını söylüyor. Müzenin incisi “İskender Lahti”nin nakliyesiyle ilgili görsel malzemede yer alan Asir adlı geminin doğru canlandırılması için 6 ay gemi modeli üzerinde çalışıldığını keyifle anlatıyor.
Atatürk’ün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni ziyareti, 10 Şubat 1936.
Üst katta yer alan Troya salonları üzerinden “arkeoloji, bilim ve metodoloji” teşhirinin yapıldığını, bu bölümlere öğrencilerin ve gençlerin yakın ilgi gösterdiğini belirtiyor Rahmi Asal. Troya salonunda yer alan “arkeolojik kesit”in birebir ölçekte olduğu ve İngiltere’de yapıldığı bilgisini verirken, aynı salonda eski vitrin ve teşhir yöntemlerine de yer verildiğini aktarıyor. Yeni tasarımda özellikle büyük ve sığ vitrinler tercih edildiğini, böylelikle ziyaretçinin objeyle yakınlaşmasının sağlandığını belirtiyor.
Klasik Bina’nın klasik bölümü olan Sidon Kral Nekropolü salonları, her zamanki gibi ziyaretçileri bambaşka bir evrene taşıyor. Ziyaretçilerin son derece etkilendikleri Sidamara Lahti de görülmeden geçilmeyecek unsurlardan. 1901’de müzeye gelen yaklaşık 30 ton ağırlığındaki bu görkemli lahit, önce yerine koyulup etrafına bina inşa edilen bir eser. Rahmi Asal, müzenin kurucusu ve ilk Türk müdürü Osman Hamdi Bey salonundaki teşhir konusunda sıkıntı yaşadıklarını üzüntüyle aktarırken, bulabildikleri materyalin azlığından yakınıyor.
Geleceğin arkeologları Arkeoloji Müzeleri özellikle öğrencilerin ziyaretlerini önemsiyor ve teşvik ediyor. Yeni tasarımda da genç kuşakların algısı esas alındı.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Klasik Müze restorasyonu ve teşhir-tanzim projesinde emeği geçenlere teşekkür eden Asal, başta Bakanlık ile Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü olmak üzere tüm mercilerin büyük destek verdiklerini; dünya kalitesinde bir çalışma ortaya konulması için tüm imkanların seferber edildiğini; ortaya çıkan sonucun da bu sayede gerçekleştiğini ifade ediyor.
Ülkemizde arkeolojiye olan ilgi giderek artarken, nitelikli müzelerin sayısı da çoğalıyor. Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri de kendini yenileyerek dünyanın elit müzeleri arasındaki yerini pekiştirmeye devam ediyor.
Tanrılar – Tanrıçalar salonu
3 ana birimden oluşuyor
• Arkeoloji Müzesi (Klasik Müze)
• Eski Şark Eserleri Müzesi
Koleksiyonlar, Anadolu ve Mezopotamya’nın Yunan öncesi; Mısır ve Arap Yarımadası’nın İslâm öncesi çağlarına ait eserler.
• Çinili Köşk Müzesi
Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden çini ve seramik örnekleri.
“Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.
Yunan müzisyen Vangelis Odysseas Papathanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unutulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğundan beri, annesinin piyanosunun melodilerinden tabak-çanak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünyası vardı. Kendisine daha sonra Oscar heykelciğini kucaklatacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemlerle hiçbir eğitim almadan öğrenmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı boyunca nota kağıtlarının kenarlarına çizimler yapmaya devam etmişti.
Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child adlı grup için yaptığı bestelerle başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk defa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkmamıştı. 1975’te “pop müziği artık sıkıcı bulduğunu” söyleyerek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Arabaları” filmi için yaptığı besteyle Oscar aldıktan sonra yıldızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçaları 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Polanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yükselecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüzlerce besteyi tasnif etmeye bile ömrü vefa etmemişti. 79 yaşında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.
Ne karmakarışık uzun saçları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı besteden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldığı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Kupası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Rosetta”da, NASA’nın 2001’deki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.
Çok sevdiği arkadaşlarından biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyanosunun başında dua edercesine bastığı tuşlara, her şeyi tutkuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tutku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.
Kıyı uzunluğu 515 kilometreyi bulan, 6 tarafı denizlerle çevrili nadir kentlerinden biri İstanbul. Bir zamanların “plajlar şehri” bugün müsilajıyla, kolibasiliyle meşhur ne yazık ki… 1920’li yıllarda Ekim Devrimi’yle gelen Beyaz Rusların kamplarda kaptıkları bitlerden deniz banyosuyla kurtulmak istemesi vesile olmuş. “Deniz hamamları”nın ahşap kutularının içinden kadınlı-erkekli kumsallara taşan deniz sefaları da bugün ancak fotoğraflarda kalmış.
Cumhuriyet sonrası altın çağını yaşayan İstanbul plajlarından bugün halen kullanılanlar da var. Şimdilerde kadınlar plajı olarak hizmet veren Rumeli Kavağı’ndaki Altınkum Plajı, 1934’te şair Yahya Kemal Beyatlı (solda), ilk kadın ressamlarımızdan Melek Celal Sofu ve eşi ünlü avukat Hasan Celal Sofu’yu misafir etmiş. Şirket-i Hayriye, 1 Temmuz 1930’da açılan plaja vapur seferi başlatmış. Plajın ünü artsa da, gidip gelmenin 4 saat sürdüğü Altınkum o zamanlar çok daha yakın yerlerden de denize girebilen İstanbulluların pek rağbet ettiği bir yer olmamış.
2 Nisan’da bu hayata veda eden Mıgırdiç Margosyan, yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir Anadolu’yu tanıttı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.
Doğup büyüdüğü Diyarbakır’ı, orada yaşayan Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Keldanileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşantısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, 2 Nisan’da İstanbul’da hayata veda etti. 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek mahallesinde (Gâvur mahallesi) doğan Margosyan, oğullarının anadilini daha iyi öğrenmesini isteyen ailesi tarafından İstanbul’daki Ermeni ruhban okuluna gönderilmiş; hayatı boyunca yazdığı hemen tüm öykülerde, roman ve köşe yazarlarında bu iki şehir arasından dünyaya açılan, kelimelerden malul bir köprü kurmaya çalışmıştı.
İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Üsküdar Selamsız’da’ki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlük ve öğretmenlik yapan Margosyan, daha sonra ticarete atılsa da edebiyata hiç ara vermedi. Diyarbakır’ı, özellikle de 1940’lı, 1950’li yıllarda Diyarbakır’daki sıradan insanların günlük yaşamlarını onun rengarenk kaleminden okumak bir ayrıcalıktı. Yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir yöreyi tanıtırdı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.
Margosyan, Marmara Gazetesi’nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümünü Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) adıyla kitaplaştırmış (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’nü almıştı. Gâvur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tespih Taneleri (2006) adlı Türkçe kitaplarının yanında, Ermenice Dikrisi Aperen’i de yazmış; Evrensel, Agos, Yeni Yüzyıl ve Yeni Yaşam gazetelerindeki yazılarını Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna ve Kürdan isimleriyle kitaplaştırmıştı. Yazarın, dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Seyir Defteri ise 2016’da yayımlanmıştı.
Kafa Radyo, Rauf abisiz kaldı
Kafa Radyo ailesinin Rauf abisi, deneyimli gazeteci, radyocu, havacılık muhabiri Rauf Gerz’i çok acı bir kazada kaybettik. 4 Nisan’da tutkuyla bağlı olduğu motorsikletiyle TEM Otoyolu Sultangazi mevkiinde ilerleyen Gerz, solundaki otomobilin aniden direksiyonu kırmasıyla bariyerlere vurdu ve henüz 56 yaşında hayatını kaybetti. Dünyanın pek çok ülkesinde teker döndüren Gerz, motor sözkonusu olduğunda her zaman güvenliğe öncelik verirdi.
Kafa Radyo’da yayınlanan “Sırası Gelmişken” adlı programının son bölümünde “Sebepsiz yere tek bir gün bile mutsuz olmaya hakkımızın bulunmadığına inanırım” diyen Rauf Gerz’i güleryüzü, nezaketi, insana ve doğaya olan sevgisiyle anıyor; tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Unutulmayacak.
Le Monde’un deyimiyle “radikal solun tarihsel siması”, eski Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) liderlerinden, siyasetçi Alain Krivine 81 yaşında yaşamını yitirdi. 1968 Mayıs’ının önderlerinden biri olan Krivine, 1999-2004 arasında Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştı.
Alain Krivine’in kendi siyasal geleneğinin ötesinde binlerce insanın katıldığı cenazesi, Fransa’da başkanlık seçimlerinin arifesinde sanki Sol’un bir devrinin kapandığını gösteriyordu. Hüzünden ziyade bir tür melankoli ve özlem hüküm sürüyordu. Mezarı başında yakınlarının yaptığı konuşmalar, militan hayatının ötesinde, insan yanını öne çıkarıyordu. İroniyi etkileyici bir şekilde kullanan belagatli bir hatip olan Alain’den aktarılan anektodlar orada bulunanları yakınlaştırıyordu. Ne de olsa “Mezartaşına ne yazılmasını isterdin” sorusuna “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyen bir iyimserin ardında saf tutmuşlardı.
Alain Krivine, 19. yüzyılın sonunda Yahudi aleyhtarı pogromlardan sonra Fransa’ya göçeden Ukraynalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta örgütlendiği Komünist Partisi’nin Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmemesine karşı çıktı ve Cezayir bağımsızlığı mücadelesine aktif olarak katıldı -bu yüzden baba ocağının önünde plastik bomba patlatılacaktı. Bu mücadele içinde hayatını değiştirecek olan Troçkistlerle tanıştı. Komünist Öğrenciler Birliği’nin (UEC) önde gelen simalarındanken Cezayir darbesine tepki olarak kurulan Antifaşist Üniversite Cephesi’nin (FUA) oluşumunda önemli rol oynadı. Vietnam Savaşı’na karşı eylemlerde önemli pay üstlenecek olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) kuruldunda da ön saftaydı.
Krivine, 68’in barikatlarında, grevlerinde yakın arkadaşları Daniel Bensaïd, Henri Weber, Charles Michaloux ve Ernest Mandel ile birlikte tarihe damga vuracak bir yolculuğa çıkmıştı. 1969 ve 1974’te Cumhurbaşkanlığına aday oldu. “Oyların % 99’unu hep kaçırdım” diyecekti daha sonra. Rouge adıyla günlük bir gazete de yayımlamışlardı. 1973’te aşırı sağ Yeni Düzen Partisi’nin toplantısına engel olmaya kalkınca 69’da kurdukları Komünist Birlik kapatıldı ve Alain hapsedildi. Yürütülen kampanya ile serbest bırakıldı. Uzun yürüyüş çoktan başlamıştı. Artık ölene kadar işçi hareketinden asker komitelerine, feminist hareketlerden lise ve öğrenci seferberliklerine, enternasyonalist gösterilerden ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelelere, belgesiz göçmenlere verilen destekten barınma hakkı eylemlerine Alain hazır ve nazırdı. Avrupa Parlamentosu’na üye olduğunda da emekliliğini kazandıktan sonra da ön plandaydı. Her zaman ulaşılabilir, her zaman “yoldaşlara yardım etmeye”, bir girişimi parlatmak için etkileyici irtibat listesini kullanmaya…
Son yolculuğu da bu irtibat listesinin son satırlarıydı. Belki de onu en iyi anlatan İngiliz sinemacı, dostu Ken Loach’un şu sözleri: “Alain, kendimi bildim bileli Fransız siyasetinin merkezî bir figürüdür… Yargısı her zaman güvenilir, iyi bir arkadaş oldu. Fransa’da bir kampanya veya siyasi grubu desteklemem istenirse, tavsiye almak için Alain’e dönerdim. Paris’te bir film gösterime çıktığında, bir kahveyi paylaşır ve dünyanın iflahını keserdik. Dost olarak Alain, sadık ve cömertti. Büyük bir miras bırakan harika bir adamdı”.
Yazarımız Masis Kürkçügil, 2012’de NTV Tarih’e yazdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı dosyası için Paris’te Alain Krivine ile görüşmüştü.
Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürümesinin üzerinden 50 yıl geçti. Gezmiş ve Aslan 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları arasında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde olduğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.
Deniz Gezmiş, Ankara’nın Ayaş ilçesinde öğretmen bir ailenin çocuğu olarak 17 Şubat 1947’de doğmuştu. 1966’da girdiği İstanbul Hukuk Fakültesi’nin gençlik liderlerinden olan Gezmiş, 68’de üniversite işgalinde, 6. Filo protestolarında, Samsun’dan İstanbul’a Mustafa Kemal Yürüyüşü’nde en öndeydi. 1969 Haziran’ında Filistin gerilla kamplarında kalan Gezmiş; Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan’la birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nu (THKO) kurmuş; 4 Mart 1971’de dört ABD’li erin kaçırılması eyleminde, erlerin serbest bırakılmasından sonra Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan’la birlikte yakalanmıştı.
“Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Babaannesinden bu cümleyi işiten ve eldeki tek fotoğraftan yola çıkarak bilinmeyen bir aile hikayesinin peşine düşen Gülşen Avcı; şaşırtıcı gerçeklere ve hiç tanımadığı akrabalarına ulaştı. Bir “peşe düşme” hikayesinin aşamaları, metot bilgisi ve yakın tarihimizin acı sayfalarından doğan umut.
GÜLŞEN AVCI
Tam 20 yıl önce, üniversitede okuduğum dönemde babaannemden duyduğum şu cümle beni oldukça şaşırtmıştı: “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Şaşırmamın nedeni, böyle bir şeyin o zamana kadar hiç konuşulmaması, aileden kimsenin bu konuyu açmamış olmasıydı. Daha fazlasını öğrenmek için babaanneme sorular sormuş, elimizde fazla bilgi olmadığını öğrenince üzülmüştüm. Hatice Hanım’ın gerçek ismini bile bilmiyorduk. Elimizde sadece Hatice Hanım ve en büyük oğlu Ali Avcı’nın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiklerinde çekildiğini bildiğimiz bir fotoğraf vardı.
Hatice Hanım’ın başka yakını olup olmadığı, şu anda hayatta olan bir akrabamız olup olmadığı sorusu aklıma ara ara düşerdi. Elimizde başka hiçbir bilgi olmadığını sandığımdan hep umutsuzluğa kapılır, ama yine de bir gün bir şekilde bir bağlantı bulacağımı düşünürdüm.
Covid-19 salgını çoğumuzu olumsuz yönde etkilerken, bazılarımız için ise beklenmedik olaylara vesile oldu. Sürekli evlerde olduğumuz bu dönemde, Hatice Hanım yine aklıma düşmüş, içimdeki merak iyice baskın hale gelmişti. Son bir umut olarak annemden, Hatice Hanım’ın oğlu Ali Avcı’nın eşi Emine Avcı ile iletişime geçmesini istemiştim. Emine Avcı’dan aldığımız bilgiye göre Hatice Hanım’ın asıl ismi Nüsü idi ve amcasının oğlu o dönemde Markiz Pastanesi’ni işletiyordu.
Yıllardır aradığım bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir olması beni oldukça şaşırtmıştı; hatta bu bilginin doğruluğundan şüphe bile etmiştim. Tarihi ile ilgili biraz bilgi sahibi olduğum Markiz Pastanesi ile ilgili tüm detaylar internette vardı. Hızlı bir araştırma ile Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın, oğlu Jirayr Ohanyan Çakır’ın ve torunu Majak Ohanyan Çakır’ın
isimlerine ulaştım. Majak Bey’i sosyal medya aracılığı ile bulup kendisine Dolmabahçe Sarayı önündeki fotoğrafı gönderdim ve kısaca hikayeden bahsettim. Yaklaşık 1 saat sonra Majak Bey’den gelen yanıt çok şaşırtıcıydı:
“Gülşen Hanım tüylerim diken diken oldu. Bende de bir mektup var, dedemin kuzininden. Ben çok aradım ama ulaşamadım hiçbir bilgiye. Bu yolladığınız resim 1954 yılı gibi sanki. Nüsü’nün yanındaki benim büyükannem, Gülşen Hanım telefon numaram xxx, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Tanışmamız lazım, zira aynı kanı taşıyoruz”.
Hemen telefona sarıldım ve Majak Bey’i aradım. Telefonda konuşurken bile hâlâ böyle bir şeyin olduğuna inanamıyordum. Kendisinde büyükbabası Avedis Bey’den kalan bazı mektuplar olduğunu, arayıp bulacağını ve göndereceğini söyledi.
Her şeyin başladığı kare
Hatice Hanım (soldan ikinci) ve en büyük oğlu Ali Avcı (en sağdaki) yer aldığı fotoğraf, Hatice Hanım’ın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiğinde çekilmiş. 1953 tarihli karedeki Hatice Hanım’ın gerçek isminin Lusine, bir yanındaki kişinin kardeşi Ohanes, diğer yanındakinin de kuzeni Avedis Bey’in eşi Mari Hanım olduğu sonradan ortaya çıkacak. Fotoğrafın arkasına Ali Avcı tarafından “3.6.1953, İstanbul, Dolmabahçe Sarayı, Ali Avcı” yazılmış. Önde oturan ve hemen arkasındaki hanımların kimliği bilinmiyor.
Ertesi gün Majak Bey’den fotoğraf ve mektuplar eşliğinde gelen e-posta şöyleydi:
“Biraz nostalji yapma zamanı. Tekrar tekrar okumuşum bu mektupları; buluşmalarında emeği geçen herkese teşekkür ederim, nur içinde yatsınlar. 1950’li yıllarda büyük babam Avedis o zamanki koşullarda bunu başarmış. Buna benzer o kadar çok hikayeler gördük, duyduk, basında okuduk, ancak bize de nasipmiş şükürler olsun.
Sevgiyle kalın.
Majak”
Ben de Majak Bey gibi mektupları tekrar tekrar okudum, yıllardır eksik olan bir parçam sanki yerine oturmuş gibiydi. Mektuplarda yazanlar, fotoğraflar ve aile üyelerinin bana aktardığı bilgiler ışığında Nüsü/Hatice Avcı’nın hikayesi tamamlanmıştı.
Lusine Ohanyan (Nüsü, Lusine’nin kısaltması) 1910’lu yıllarda Amasya-Merzifon’da yaşayan bir Ermeniydi. Lusine Hanım’ın amcasının oğlu Avedis Ohanyan da (Çakır) o dönemde Merzifon’da ikamet ediyordu. O yıllarda Şanlıurfa’da yaşayan büyük dedem Mehmet Rıza Avcı, askerlik görevini yapmak üzere Merzifon’a gönderiliyor. Mehmet Rıza Bey, malum elim olayların en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde Lusine Hanım’ın güzelliğinden çok etkileniyor ve birlikte Urfa’ya dönerek burada evleniyorlar. Evlendikten sonra Lusine Hanım’ın ismi Hatice olarak değişiyor. Mehmet Rıza Bey ve Lusine/Hatice Hanım’ın 4 erkek 2 kız, 6 çocukları oluyor. Dördüncü çocukları, babamın babası, dedem merhum Ahmet Cevdet Avcı (1929-2015). Lusine/Hatice Hanım’ın Merzifon’daki anne-babasının akıbeti konusunda maalesef bir bilgimiz yok.
Lusine/Hatice Hanım’ın kuzeni Avedis Bey, Merzifon’daki olaylardan sonra komşularının yardımı ile İstanbul’a kaçıyor ve ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde çalışmaya başlıyor. Daha sonra Şişli’de Nis Çay Bahçesi’ni işletiyor ve son olarak da 1940’ta İstiklal Caddesi’ndeki Markiz Pastanesi’ni açıyor. Mevsimleri simgeleyen seramik panolarla ünlü dekoru, huzurlu ortamı ve yüksek ürün kalitesi ile Markiz Pastanesi zamanın tanınmış edebiyatçılarının uğrak yeri haline geliyor. Şu anda hayal etmek çok zor olsa da Markiz’in kapısından içeri adımınızı attığınızda sizi karşılayan atmosferi gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Avedis Bey fuları ile kasada oturuyor, bir gözüyle pastaların, çikolataların kalitesini ölçerken, diğer gözüyle garsonları denetliyor. Bir köşede Haldun Taner kendi deyimiyle “kalabalık içinde yalnız olabilmek imtiyazına yalnız burada sahip bir şekilde, Hachette kitabevinden aldığı yabancı dergilere” gözatıyor. Diğer köşede ise oldukça şık hanımefendiler ve şapkalı beyefendiler leziz çilekli milföy pastasının tadına bakıyorlar.
Avedis Ohanyan Çakır
Ünlü Markiz Pastanesi’ni kuran ve burayı 1980’lere kadar işleten Avedis Bey, Lusine/Hatice Hanım’in kuzeniydi.
1950’lerin başında Markiz Pastanesi ünlü konuklarını ağırlamaya devam ederken, Avedis Bey, kuzeni Lusine Hanım’ı soruşturmaya başlıyor. O zamanki ismi Türk Petrol ve Madeni Yağlar A.Ş. olan Turcas’taki bir arkadaşı aracılığı ile İskenderun’daki Türk Petrol çalışanı Mehmet Nizipli’ye ulaşıyor. Elimizdeki bir belge, Mehmet Nizipli’nin Avedis Bey’e 28 Nisan 1953 tarihinde yazdığı mektup ve ekinde gönderdiği Lusine/Hatice Hanım’ın en büyük çocuğu Ali Avcı tarafından yazılmış olan mektup. Mehmet Nizipli mektubunda Lusine/ Hatice Hanım’a ulaştığını belirtiyor, Türk Petrol’deki arkadaşına selam iletmeyi de unutmuyor. Ali Avcı ise mektubunda yıllar sonra “böyle bir gaibin bulunacağı”na olan şaşkınlığını dile getiriyor ve annesinin merak ettiği soruları sıralıyor.
1953’teki trajik cümleler Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderilen mektup. Lusine/Hatice Hanım, evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.
Diğer bir mektup da, bizzat Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderiliyor. Lusine/Hatice Hanım mektubunda ailesinden bahsediyor; Avedis Bey’in teyit amaçlı sorduğu soruları yanıtlıyor; kardeşi Ohanes Bey’i çok arattırdığından ancak bulamadığından bahsediyor; evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.
Lusine/Hatice Hanım’ın İstanbul’a oğlu Ali Avcı ile gittiğini, burada kardeşi Ohanes Bey ile buluştuğunu, 3 Haziran 1953 tarihli Dolmabahçe Sarayı önünde çekilen, benim araştırmalarıma vesile olan fotoğraftan anlıyoruz. Bu buluşmada Avedis Bey, kuzini Lusine/Hatice Hanım’a isterse İstanbul’a yanlarına taşınabileceğini söylüyor; o ise “Benim ailem ve çocuklarım var, olmaz” diye cevap veriyor.
Urfa seyahati ve başsağlığı
Lusine/Hatice Hanım (en soldaki) Urfa’da (1953). Bu buluşmadan 4 yıl sonra, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat etti. Lusine/ Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendikleri bu vefat haberi için kuzeni Avedis Bey’e taziye mektubu iletti.
Bu buluşmadan 4 yıl sonra, 1957 yılında, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat ediyor. Lusine/Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendikleri bu vefat haberi için kuzeni Avedis Bey’e taziye mektubu iletiyor. Ali Avcı da başsağlığı dileklerini mektuba ekliyor. Daha sonra Ohanes Bey kardeşi Lusine/Hatice Hanım’ı ziyarete Urfa’ya gidiyor.
Dedem Ahmet Cevdet Avcı 1960’ta evlendiğinde annesinin hayatta olmadığını biliyoruz. Buradan yola çıkarak Lusine/ Hatice Hanım’ın 1957-1960 aralığında vefat ettiğini düşünüyoruz. Avedis Bey ise 1980’e kadar tam 40 sene Markiz Pastanesi’ni kalitesinden ödün vermeden işletiyor ve maalesef zorlu bir bina tahliye sürecinden sonra pastaneyi kapatmak zorunda kalıyor. Hafızasındaki acı olaylara ve yaşadığı olumsuzluklara rağmen, “Türkiyem için malım da canım da feda olsun” diyerek 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na 300 milyon TL bağışlıyor. Markiz’in kapanmasından bir süre sonra 1983’te vefat ediyor.
İz sürücüler Gülşen Avcı ve Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın torunu Majak Ohanyan Çakır.
“Downton Abbey”in yaratıcısı Julian Fellowes, HBO yapımı yeni dizisi “The Gilded Age” ile aşağıdakiler-yukarıdakiler çatışmasını 20. yüzyıl İngiltere’sinden alıp bu defa 19. yüzyıl sonu Manhattan’ına taşıyor. Kapı komşusu iki aile üzerinden zenginlik ve sınıf meselelerine keskin bir bakış.
DEFNE AKMAN
New York, 1880’lerin tüm ihtişamı ve yozlaşmışlığıyla ekranlara taşındı. “Downton Abbey”nin yaratıcısı Julian Fellowes, HBO’da yayınlanan yeni dizisi “The Gilded Age”de bizleri sanayinin patladığı, şirketlerin büyüdüğü, gayretli girişimcilerin yanısıra sendikaların da güçlendiği, demiryolu grevlerinin başladığı zamanlara götürüyor.
Dizi, adını Amerikalı yazar Mark Twain’in Charles Dudley Warner ile birlikte yazdığı 1873 tarihli The Gilded Age’den (Yaldızlı Çağ) alıyor. Mark Twain romanına bu adı vermişti; çünkü yüzeyi parıltılı görünmekle birlikte alttan alta çürümeye başlayan bir dönemi anlatmak istiyordu.
“The Gilded Age”in merkezinde Beşinci Cadde’de birbirleriyle karşılıklı yaşayan iki komşu aile var. Köklü bir aileye mensup Agnes van Rhijn (Christine Baranski) ve Ada Brook (Cynthia Nixon), Agnes’in rahmetli kocasından kalan, tıka basa eşyayla dolu büyük bir evde yaşamakta. Yeğenleri Marian Brook (Louise Jacobson) babasının ölümünün ardından beş parasız kalınca, zengin halalarının yanına yerleşiyor. Agnes ve Ada’nın tam karşısına ise yeni edindikleri servetle adeta mini bir saray inşa eden demiryolu zengini Russel ailesi taşınıyor. Eski New Yorklu Agnes ve Ada’nın o güne kadar katı sosyal geleneklere uygun olarak sürdükleri sessiz sakin hayatları, demiryolu kodamanı George Russell (Morgan Spector), onun sosyeteye girmeye kararlı karısı Bertha (Carrie Coon) ve Pensilvanyalı yeğenleri Marian’ın gelişi ile değişiyor.
‘Hırsız baronlar’ “Hırsız baronlar” tabir edilen dönemin yeni zenginleri, yalnızca iş dünyasında değil sosyal hayatta da kıyasıya rekabet etmek zorundaydı. Şaşaa, aristokratlarla aşık atmak isteyen Russel ailesinin tüm hayatını tanımlayan sözcük.
Russel ailesi fiziken yeni evlerine taşınıyorlar belki ama bu asla tam anlamıyla bir yerleşme değil; zira New York sosyetesinin kapıları onlara ve diğer “yeni insanlar”a kapalı. Bertha Russel istediği kadar yırtıcı ve iddialı olsun bu çevreye giremez. Doğru davetlere gitmek öyle kolay değil! Eski New Yorklular, Hollanda kökenli Fish, Astor, Schermerhorn ve Stuyvesant gibi ailelerden oluşuyor. Morgan, Rockefeller ve Russel aileleri ise bu cam tavanı kırmaya çalışanlar.
Julian Fellowes’un önceki dizisi “Downton Abbey” 20. yüzyıl İngiltere’sinde zengin bir aileye odaklanırken, “The Gilded Age” farklı bir dönem ve kıtada geçmesine rağmen yine benzer karakter tipleri ve temalar barındırıyor. Aşağıdakiler-yukarıdakiler, bu defa19. yüzyıl Manhattan’ında. Burada da tıpkı Downton Malikanesi’nde olduğu gibi uşaklar, hizmetçiler ve aşçıların hikayeleri var. Şimdilik sınıflararası ilişkiler uyumlu görünse de Bertha ve George Russel’ın karanlık bir yanı olduğu kesin. George, şantaj ve rüşvetle iş yapmaktan rahatsızlık duymuyor; karısı Bertha’da sosyal hayatta basamakları çıkarken benzer yöntemler izliyor.
Dizinin geçtiği dönemde ABD artık sanayi ve ekonomi bakımından dünyanın en güçlü ülkesi konumunda. Bir zamanlar Avrupa’nın arka bahçesi gibi görülen kıta, artık göçmen akınına uğruyor. Yeni zengin elit ise, rakiplerini geride bırakabilmek için şiddet, sindirme, sendika dağıtma dahil her türlü eyleme hazır. Gösterişli davetler, bir semt büyüklüğünde malikaneler, ve her türlü savurganlık burada. George Russel karakteri ise sanayi önderi ya da “hırsız baron” olarak bilinen, çelik, petrol ve nakliye alanında tekel oluşturarak zenginleşen girişimcilerin bir temsili.
New York’un yerlisi misiniz? Christine Baranski ve Cynthia Nixon’ın canlandırdığı Ada ve Agnes, Hollanda kökenli iki kız kardeş. Kız kardeşler ABD’ye çok önceden yerleşmiş, ayrıcalıklı sınıfı temsil ediyor
Böylece bir yandan eski para-yeni para çatışmasını, diğer yandan George Russel nezdinde kodamanların yollarına kim çıkarsa ezerek, servetlerini nasıl arttırdığını izliyoruz. Bununla birlikte aşağıdakiler-yukarıdakiler kalıbı üzerinden gelir eşitsizliğinin ne denli görünür hâle geldiği de yansıtılıyor.
Yayımlandığı ilk hafta eleştirmenlerin “Downton Abbey”le kıyaslayarak düşük not verdikleri dizinin izleme payı ikinci hafta yükseldi. “The Gilded Age”, kostümler, set tasarımı ve hikaye anlatımı bakımından son derece özenli bir ekibin ürünü. “Downton Abbey”den sonra yayımlanması ve “kostüm-drama” olması ise lezzetini azaltmıyor. 1880’ler New York’unun zenginler dünyasında, sosyal sınıflar meselesine keskin bir bakış.
19. yüzyıl New York’unda göçmenler uzun saatler boyunca karın tokluğuna çalışıyordu.