Sadece birkaç yüz bin kişinin yaşadığı bir İstanbul. Yeşilin bol, denizin pırıl pırıl, insanların en güzel kıyafetleriyle dolaştığı bir şehir… Gökdelenlerin yerinde ahşap köşkler, kasırlar, yalılar; sokakların ilk otomobille tanışmasına henüz birkaç yıl var. Levanten oldukları tahmin edilen İstanbullu bir ailenin 1903 tarihli fotoğraf albümü 20. yüzyılın başındaki bu şehrin artık hafızalarda bile yaşamayan hatırasına bir kapı açıyor.
Jean-Louis Bacqué-Grammont tarafından Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’ne (IFEA) kazandırılan albümde, aile üyelerinin Büyükada ve Boğaziçi kıyılarında çektiği fotoğraflar bulunuyor. IFEA, bu fotoğraflarla 1991’de, Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Aranıyor: Geçmişin Derinliklerinde Kaybolmuş İstanbullu X Ailesi” adlı bir sergi de düzenledi. Genç bir çiftin Ankara’da bir eskiciden buldukları albüm, çift mercekli aygıtlarla bakıldığında üç boyutlu görüntüler veren çifte fotoğraf camlarına basılmış. Tek ipucu ise kutulardan birinin üzerinde yazan “Prinkipo 1903” kaydı.
Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.
Yüz yıl önce yaşanan Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’ne ilişkin internet üzerinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olmadığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yönlendirme bulunmuyor. 1980’lerin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasında coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve ziyaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğinden fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik düzenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.
Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.
Toklusivrisi
Sadece Büyük Taarruz sahasında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anlayış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, muharebe sahasının en can alıcı yerine gösterişli, pahalı, “müteahhit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seçmek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hatta Halep, Trablus gibi eski Osmanlı topraklarını da temsil etmesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar vermek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanları hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…
Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmişte buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen formda bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne bakıyor!
Ancak “Çiğiltepe Şehitliği” olarak adlandırılan bu yapının en büyük zararı, sahadaki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taarruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yaylası’nda sürülerini yayan köylüler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzeybatısında, muharebeler sırasında silah arkadaşlarınca defnedilen 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükleri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitliği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla birlikte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil etmeyen “temsilî şehitlik” yüzünden, Çiğiltepe şehitleri hakettikleri saygıdan mahrum kalıyor.
Şaphane
Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şehitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzlerce isim, listelerden rastgele seçilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torunlarıyla buluşmayı bekliyor.
Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçilere sunulan ikinci önemli noktanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebeler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Belentepe-Kalecik Sivrisi direneklerinin temsil ettiği, 20 kilometre uzunluğundaki hatta aramıştır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki direnekler bunlardır. Ancak ziyaretçilerin bu direneklere, mevzilere kendi başlarına ulaşmaları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlendirme tabelaları, hepsi Çiğiltepe’dedir. Bunun nedeni 57. Tümen komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıkaya-Erkmen mevzileri ziyaretçilere öncelikli olarak gösterilmelidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirlediği öncelikler dikkate alınmalıdır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek yerine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Korusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçirilmelidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.
Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren çoğu rehberin de bilmediği önemli bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunanların yelpaze şeklinde planladığı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli muharebeler görmüş bir yerdir. Yunan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam olamaz. Buna rağmen bu siperlere giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendirecek, burayı Büyük Taarruz anlatımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.
Belentepe
Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare yeri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe idare yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Ordu’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikleri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtlarından başlayarak Güzelim Dağı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Kazuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Seyitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Taarruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!
Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan birliklerinin barınak/zeminlik yapıları, topçu sütreleri, Kazuçuran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedilmiş durumdadır. Oysa Yunanların asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler buradadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Büyük Taarruz sahasındaki en korunmuş, en temsil edici örneklere evsahipliği yapmıştır, yapmaktadır.
Şaphane Dağı’nın durumu aslında çarpıcı ve acıklı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuştur! İstasyon kulelerinin etrafında müstahkem hatları, mağara koruganları, rasıt noktalarını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hızıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla birlikte “nefis” bir görüntü oluşturmaktadır.
Çiğiltepe
Yunan ikinci savunma hattının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenciliği Afyon’da diğer her tür faaliyete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliyetine devam etmektedir. Buradaki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.
Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcuttur. Farklı kurumların yetkisindeki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; kurumlararası sinerji oluşturulamaması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalarda etkili bir koruma sağlamadığı gibi yeni yanlışlara yolaçmaktadır.
Ziyaretçi planlaması yapılırken stratejik önem ve kronolojik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeridir. Yanlış bilinenlerin düzeltileceği, bilinmeyenlerin öğrenileceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sahalarda bilginin en doğru şekliyle aktarılması en önemli sorumluluktur.
Bu nedenle tarihimizin dönüm noktaları olan bu muharebe sahalarında bilimsel araştırma, uygulama ve ziyaretçi yönetiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda olması şarttır.
Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…
Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı (Nâzım Hikmet)
1.GÜN: 25 AĞUSTOS
Kocatepe’ye doğru…
Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantıda taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağustos’ta Akşehir’de tekrar bir araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarihten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaşmaya başladı. 25 Ağustos öğlen 12.30’da Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, cephe genel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçlarına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komutasındaki 1. Ordu birlikleri, Afyon güneydoğusundaki Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordusu ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uzanan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.
2.GÜN 26 AĞUSTOS
Önce top sonra süngü
Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun topçu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli olarak Yunan savunma hattının gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedeflerine doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim tepelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hücumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınaztepe, Beytepe ve Kırcaaslantepe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğiltepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tınaztepe tekrar Yunanların eline geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cephesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Büyük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe henüz yarılmamıştı.
3.GÜN 27 AĞUSTOS
Yunan cephesi yarılıyor
2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan yedek kuvvetlerinin büyük bölümünün güneye, esas muharebe sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeniden taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zamanında alamayan 57. Tümen komutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu noktadan itibaren Yunan cephesi yarıldı ve Yunan birlikleri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve saat 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çekilen Yunan birliklerine taarruza devam etti.
4.GÜN 28 AĞUSTOS
Tüm cephelerde taarruz
Başkumandanlık ve Batı Cephesi Karargahı Afyon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden devam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar istikametine doğru çekilerek buradaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu birlikleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolordusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz saldırıları yaptı. Böylelikle düşmanın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muharebelerin kaderine etki etme imkanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.
5. GÜN: 29 AĞUSTOS
Düşman kuşatma altında
Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatmaya başladı. 1. Ordu birliklerinin diğer kısmı ise Dumlupınar’daki düşman mevzilerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuvvetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdüler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesini ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’daki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyine geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.
6. GÜN: 30 AĞUSTOS
Başkumandan
Meydan Muharebesi
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize
(Nazım Hikmet)
Afyon’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahına gelerek, kuşatma altındaki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e kadar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düzeni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni toplanmıştı. 4-5 km.’lik bir açıklık hariç, tüm Yunan kuvvetleri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişilik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak savaşdışı kaldı. Aralarında Trikopis’in de bulunduğu 10 bin civarında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvetlerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivilin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, hasta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.
7. GÜN: 31 AĞUSTOS
‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’
Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.
ŞAHİN ALDOĞAN
Eylül 1921’de biten Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ülkenin mevcut bütün kaynaklarını kullanabilecek hâle gelmişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıkarılmıştı…
O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içlerine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Afyon’a ulaşıyordu. Yunan kuvvetleri iki yolu da elde tutuyordu. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dönen ve Ahır Dağları-Toklusivrisi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Söke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlardı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruzda, Yunanlılar hem Bursa-Eskişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önemli görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzilerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzilerinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzileri de hazırlanmıştı. Burada birinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp devam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Afyon-Uşak demiryoluna yakındı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar verirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması olanakları elde edilecekti. Savunma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı olacaktı).
Türk başkomutanlığı sonucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hattı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliydi. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskürtülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dönük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarruzu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böylelikle Ahır Dağları doğusundaki boşluktan kuşatma olanakları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin neticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi emrindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğusu, Eskişehir doğrultusundaki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mürettep süvari tümeni ayrılmıştı.
Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu da sol kanatta kuşatmayla görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamamlayan Batı Cephesi Komutanlığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kritik bir müdahalede bulunmuştur. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalkacağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergisi, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).
26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkurmay başkanı ve batı cephesi komutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gözetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe başlayacaktı. Ancak yoğun sis yüzünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamamlandı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından imha ateşine geçildi. Tahrip ateşinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan topçusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ilerisinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayısıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gediklerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye başladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Derviş) bunun batısındaki mevzileri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçirdiler.
En güçlü tahkimatlardan birinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çekiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı taarruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldılar. 1. Ordu’nun karşı taarruzları sürerken, 5. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları’nın yamaçlarındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’nda, Çayhisar batısında toplanmaya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldırıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.
Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusunda düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mevzilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyorlardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmentepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonunda Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Saat 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptetmekle görevli 57. Tümen komutanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçirememiş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.
Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tümeni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Süvari Kolordusu da batıya çekilen düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdurmaya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçirdi ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.
Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer istikametinde Afyon-Kütahya-Eskişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itibaren batı-kuzeybatı istikametinde çekilmeye başladılar.
Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dumlupınar güzergahından geçen üçüncü savunma hattında toplanmaya çalışıyorlardı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekilmelerine engel olacaktı. 1. Ordu da düşmanı batıdan kavrayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Süvari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta mürettep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tümeni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tümen de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.
1. Kolordu, Dumlupınar yönünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam ediyordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tümenleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye başladılar.
Toklusivrisi’ndeki mukavemet ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlupınar mevzilerine güçlükle çekilebilmişti.
Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.
30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafertepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tümeni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümenler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torbası içine alınmışlardı. Kuşatılan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısından; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Kolordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeybatıdan kuşatılan Yunan tümenlerinin çekilme yollarını kapamıştı.
Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâlde kesin neticeli bir muharebe vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muharebe güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş meydanında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edilmiş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Murat Dağı yönünde Kızıltaş Deresi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anadolu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerinde Türk kuvvetleri, başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fedakârlıkları, feragatleri ve dayanma güçleriyle yakın tarihimizin rotasını değiştirdiler.
TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?
1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.
2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvetlerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yoğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.
3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunanlıları paniğe sevketti.
4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.
5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.
6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.
YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?
1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kademesi birlik içinde değildi.
2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan muharebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.
3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.
4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve idareye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.
BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER
Büyük Taarruz İstanbul’da başladı
Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.
İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, “Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması” gibi bir mittir. 13. yüzyıl ortasından itibaren 250 yıl ayakta kalmış Altın Orda devletine kuzey yollarından gelen ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan gruplar pek vurgulanmaz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır.
Eskiden kalma kültürel ögeler sözkonusu olunca, bizde hep Horasan erenlerinden sözedilir. Anadolu’ya Asya kültürü böylece doğudan gelir. Karadeniz’i kayıkla aşanlar olsa bile bunlar kuzeyden gelmiş sayılmaz! İstanbul’un ahşap mimarisinin ne kadar da Volga boyu mimarisine benzediğini de algılamayız (üstelik onlar çok daha süslü bir ahşap işçiliği sergiler).
Benzer bir şekilde Volga boyu ve genel olarak Rusya yerleşimlerinin İstanbul’un halicine (Kağıthane deresi ve Marmara) benzediğini hiç hesaba katmayız. Aslında belki de İstanbul’un kuzey yönü ile ilişkilerini Ortodoks Kilisesi çerçevesinde düşünebiliriz; ancak İslâmiyet’in Anadolu’da yayılmasından sonrasında -Batı kültürü öncesinde- etkiler Doğu’dan gelmiştir; hatta Arap dünyası bile Horasan erenlerinin yerini alamaz. Öte yandan kuzeyde İslâmiyet’i Karhanlılardan önce kabul etmiş olan Volga Bulgarlarının adı bile geçmez. Bütün bunlar bizim gerçekler ve varsayımlar arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlar. Bu türden örnekler hiç de az değildir; üstelik bu tür yaklaşımlar sadece bize ait değildir.
Örneğin Horasan’ın uzantısı gibi gördüğümüz İpek Yolu da genellikle Çin’den başlatılır. Aslında yollar Çin’den başlamaz ama 19. yüzyıldan beri gezginler, coğrafyacılar, tarihçiler böyle alışmışlardır. Japonlar ise yolu Japonya’dan başlatır. Görüldüğü gibi İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması gibi bir mittir.
İpek yollarına “uygarlıklararası yollar” diyen David Christian’ın bahsettiği göçebeler ve köylüler arasındaki kuzey-güney yolları, Eski ve Ortaçağ’da çok yaygın değildi. Bu yollar 16. yüzyıl sonrasında Moskova’nın bir çekim noktası olarak ortaya çıkması ile gittikçe yaygınlaşmış, Sibirya’dan elde edilen kürkler ile Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır. Batı-doğu yönündeki şimdiki Trans-Sibirya demiryolu ise tarihteki yolların daha kuzeyinden, hepsi de nehir kavşağı olan yerleşimlerden geçerek Baykal gölü güneyine, oradan da Moğolistan’a varır. Bu güzergahın yaygın olarak kullanılması, ancak 16. yüzyılda Rusya’nın Sibirya’yı kendi topraklarına katmasından sonra artmıştır.
Bütün bunların yanında pek sözü edilmeyen, ancak Avrasya’yı doğu-batı yönünde kateden, daha çok göçebelerin kullanmış olduğu göç yolları da vardır. Tarihsel anlamda bunlar yerleşik alanlarda bulunmadıkları ve tarihçiler tarafından kaydedilmemiş oldukları için pek ilgi görmezler. Aslında 4. – 9. yüzyıllar arasındaki “Kavimler Göçü”nü gerçekleştirenler de bu yollardan yararlanmışlardır. Yollara doğudan bakarsak, Yenisey boyu ve kollarını takiben bugünkü Tuva Cumhuriyeti başkenti Kızıl’dan kuzeybatıya, bugünkü Minusinsk (Minusa ve Yenisey kavşağı) üzerinden daha da batıya, Urallara doğru uzanan güzergahları görürüz. 12. yüzyılda ise Kubilay Han’ın hassa alayı kumandanının Ölberli Kıpçaklarından olan ataları, bugünkü İç Moğolistan’dan hareketle Uralların güneyindeki Saksin üzerinden daha da batıya gitmişler ve bugünkü Ukrayna’yı yurt edinerek o bölgenin İslâm kaynaklarında buranın “Deşt-i Kıpçak” adını almasına vesile olmuşlardı. 13. yüzyılda ise Çinggis Han hâkimiyetini tanımayan kabileler de bu yollardan batıya kaçmışlardı. Nehir yollarını ve araziyi iyi bilen bu boylar, daha önce çeşitli yönlerden ulaşan Kıpçaklar ve diğerleri ile beraber, daha sonra da Cöçi Han ordusu ile gelenlerle birleşerek Altın Orda halkını oluşturmuşlardır. Altın Orda’da ve onları izleyen hanlıklarda varlıklarını sürdürmüş Kongrat, Uygur, Böyrek, Karluk, Kıpçak, Mangıtların yanında; bugünkü Başkurdistan’da Halyot, Katay, Barın, Kanglı gibi gruplar da Ortaasya ve Kafkaslar yoluyla değil hep bu kuzey yollarından batıya gelmişlerdir.
Biz yerleşik tarihçiler olarak Altın Orda devletine idareci sınıf ve yayıldığı topraklar açısından baktığımız için, kuzey yollarından gelenleri ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan grupları görmüyoruz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Bu bölgede orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de, boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı 250 yıl yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır. Bizde ve dışarıdaki genel kanaat, göçebelerin kurduğu “aşiret devletleri”nin derme-çatma ve geçici oldukları yönündedir. Böyle değildir.
Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…
Yazar Mark Twain şöyle diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.
Duygu ve düşünce dünyasını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığının geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin berraklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünceye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiğimiz sınırlı sayıdaki sözcüğü sürekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuşmalarda bizi zor durumda bırakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler dediğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümleler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.
Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…
Tarih eğitimi ve sözcük dağarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenleri arasında yapılan araştırmadır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders kitaplarının dilinin dışında, kullandıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel olarak “tarihsel bir konuyu anlatırken ortalama 292 farklı kelimeden oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vurgulanmıştır.
Gündelik yaşantıda kullanılan dil ile akademik dilin inşaında, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Televizyonlarda Türkçenin Kullanımı” üzerine yapılan araştırmalarda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kullanılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyicilere 500-1.000 kelime ile seslenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…
Sözcük dağarcığımızı zenginleştirmek için farklı yöntemler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni sözcüğü bir yere not etmek veya aynı anlama gelen sözcükleri kaydetmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnızca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.
Yeni medya düzeninde yapılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyetçi kullanımlar gibi genel başlıklar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için onlara kurum içi eğitimler sunmalıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.
Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.
Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Nefesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.
Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyükbabası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen amatör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey lakabıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve musikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.
Sâmih Rifat’ın dört evladı vardır. İlk eşi Saliha Hanım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Münevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içinde yer almış Sâmih Rifat ve Büyük Millet Meclisi kimliği (altta).
Sâmih Rifat, Koca Mustafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Farsça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetlerinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üyeliği, Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevlerinde bulundu, milletvekilliği yaptı.
Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürkçeleşmesini savundu. Şiirlerini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Servet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.
Ölümünden iki sene sonra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tarafından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şiirleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.
Sâmih Rifat’ın Bektaşiliğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi dergahlarında hâlâ okunur.
Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde gelenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Çanakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.
Onu Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak görürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyılarında” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şaire Leyla Saz Hanım tarafından bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğumuz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğinde de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
“Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
de de çalınan bu marşın 9 kıtalık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Derneği tarafından Ankara’da Yenigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.
Marşın günümüzde okuduğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar vardır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şaire ait olduğunu tescil etmektedir.
Şiirin meşhur kıtaları şunlardır:
“…
Yaslı gittim şen geldim;
Aç koynunu ben geldim.
Bana bir yudum su ver,
Çok uzak yerden geldim.
Korkma açıl şen yurdum,
Dağlara ordu kurdum.
Açık denizlerine
Süngümle kilit vurdum.
Rüzgârlardan atım var
Şimşekten kanadım var
Göğsümde al yazılı
Gazilik beratım vâr
Yürü ey şanlı Gazi!
Kılıcı kanlı Gazi!
Seni Meriç bekliyor
Büyük ünvanlı Gazi!..”
Eski Türk dili kaynakları hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi arasında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.
Sâmih Rifat evrakı arasından çıkan beyaz renkli 5 sayfalık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir manzume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Büyük Taarruz’u ve o geceleri anlatmaktadır. Kuvayı Milliyecilerin İzmir’e ulaşma çabalarını ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen destan; Nâzım Hikmet’in muhteşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kahramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.
“Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…
Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…
– Mezarlıklara girip çıktınız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinlerinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam neresindesiniz?
# Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arkamı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda bana en uygun metafizik ve kültürel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nedeniyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nicedir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!
– Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adresiniz?!
# Böyle soruya şöyle yanıt: Cehennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bırakalım ama, her ne kadar ölümün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yaklaşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölülerin üstünü açık(ta) ve kuşlara cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Modernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.
– Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığınızda bir ‘yok kültür’e gidişten dem vurmuştunuz.
# Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yapmaksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağlamında. Nereden nereye gelindi kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Hayat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan iskelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygarlıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yüzüğüyle gömülmüş. İçinde yaşadığımız dönemde buna yer var mı?
Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.
– Nereden nereye gelindi diyorsunuz.
# 4 bin yıl kadar önce papirüslere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Kitabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğramayı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığını hazırlaması derin bir ders.
– Kanat Hareketleri’nin içindeki “Fayum Portreleri” şiirleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dilediğiniz işareti mi?
# Fayum portreleri ile sözgelimi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğrafların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sınıfsal-biyolojik künyesini taşıması; ikincisi, iki farklı kültürün buluşmasından bir üçüncüye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!
– Irak Kürt bölgesinde yapılan yeni bir kazı sonucunu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömüldükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir davranış ölü gömmek.
# İnsanbilimciler güçlü ışık tutuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalışmalara Katkı’sında (1907), Grabowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malezya takımadalarının yerli kabilelerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap törenlerindeki baştansavmacılıkla kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar boyu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sızan ifrazatın her gün toplanması; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yeryüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabilenin iki cenaze töreni arasında yerleşim yerini terkettiklerini yazar.
– Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.
# Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba katmalıyız. Biraz acımasız görünebilir: Bana nasıl yaşadığınızı anlatın, sizi nasıl bir ölümün beklediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.
Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.
– Geçmişin ritüellerini özlüyor musunuz yoksa?!
# Duyarlığımda, düşünme tarzımda nostaljik bir damar yoktur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Sözgelimi 1950’li yılların ırkçı Amerika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chevrolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapılamadı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim metaı olarak gördü, onu bir harcama alanına dönüştürmekle kalmadı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” hikayesi.
# Hem de incenin incesi şeylerdir! Adli tıp hekimi ve tarihçi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önemli adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Rituels (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğunu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.
– Siz “bu durumu nasıl okumalıyız?” türünden sorularında “okumak” fiilini kullanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miydiniz?
# Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durduğunu ifade ediyor. Ya da, Voynich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerindeyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıyla basmakalıp bir eğretileme görevi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgular süreci hızlandırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kaskatılaşmış gövdede beyin kalıntıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bulunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl kadar önceydi, MNAAO’da “Ölümün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şiirinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutmamanın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tutuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?
– Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!
# Benim herhangi bir koleksiyon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğümde ayırırım –ayırmak işimin canalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atlarıyla birlikte ölmüş Galyalı süvariler; 1915’te topluca gömülmüş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.
‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi
– “Biz”den örnek vermiyorsunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşumuzla mı ilgili bu?
# Bu inanış tarzıyla ilişkim olmasa da, anlarım. Kabul edilemez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Konya’da, güya türbe onarımı çalışmaları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuklu sultanlarının kemikleri ortalıkta, sokak köpeklerine bırakılmış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlanması olanaksız vandallığı yaşadık ve gömerek unutmayı yeğledik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yaratmışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.
– Yanılmıyorsam, sizin Osmanlılardan çok Selçuklulara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e seferlerinize ilişkin metninizi okumuştum.
# Taşlara saplantım, taş işçiliğine sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak görürsek, en görkemli işler Selçukluların mührünü taşıyor. Mezartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yanlış anlamadıysam epey “düzeltilmiş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”lerimizde estetik bir patetik tabloda eriyip gitmiş.
– 30 yıl önce Milliyet gazetesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çıkmıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” kelimeleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?
# Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellikle Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü olduğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlığı’ndadır. Terkedilmiş, yokedilmeyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İstanbul mezarlıklarına. Babaannem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, tanıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edirnekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâki Efendi, tanıdıklarım-tanışmadıklarım, bilirsiniz sık sık Simavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…
Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…
– Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsunuz ayrıca. Görmek istediğiniz hangi mezarlar, mezarlıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş mezarı için epey yol teptiniz, beklettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?
# Türkiye’de Özdemirci Mezarlığı’nı görmek istiyorum, balballara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposanto’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılması zor bir sefer: Filipinlerin Luzon adasında boşlukta tabutların yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!
– Mezarlıklarla ilgili okuduğunuz hangi metinler üzerinizde izler bıraktı? Bir “seçki” yapmayı düşünseniz, neleri seçerdiniz?
# Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Buna karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde biraraya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ekrem Işın, Aksel Tibet imzalı yazılar. Dilerseniz bir sonraki söyleşide sözedelim onlardan.
– Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!
# Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyişinin olmasına.
Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle birlikte sağlık alanında da bir atılıma girişildi. Bu dönemde halkın sağlığının korunması; sağlıklı, güçlü bireyler yetiştirilmesi için eğitimli hekimlerin yetiştirilmesine büyük önem verildi. 1980’lerde başlatılan neoliberal politikaların 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirilmesi ile sağlık, devletçe “sağlanan” temel bir haktan, devletin sadece “planladığı ve denetlediği” bir hizmete dönüştürüldü.
Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldığında Millî Mücadele’nin de dönüm noktası oldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından önce çalışan hekimlerin isimleri tespit edilmeye çalışıldı ve ülke genelinde 1323 çalışanla yeni bir yapılanmaya gidildi; koruyucu sağlık hizmetlerinin yürütülmesi için hükümet tabipliği ve sağlık müdürlüğü kuruldu. Tedavi hizmetlerinin belediyeler ve özel idareler tarafından yerine getirilmesi, yoksul hastaların hükümet tabipleri ve diğer kuruluşlar tarafından ücretsiz tedavi edilmesi öngörülmüştü.
1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılı açılış konuşmasında Mustafa Kemal, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yükseldiğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlendirilmesi, ölümlerin azaltılması, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı, güçlü bireyler yetiştirilmesiydi. Cumhuriyet ilan edildikten sonra ise Dr. Refik Saydam, Sağlık Bakanı oldu. Tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstanbul’da bulunan yegâne Tıbbiye’den yılda ancak 100 hekim yetişebiliyordu ve 1927’de 1059 hekim ile 13.000 kişiye bir hekim düşüyordu.
Halkın sağlığı için
1928’de ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam’ın çabalarıyla kurulan Umumi Hıfzısıhha Kurumu’nda deney yapanlar.
Sağlık politikasının ilkeleri, sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi, koruyucu hekimlik ile tedavi edici hekimliğin birbirinden ayrışması, tıp fakültelerinin kurulması ve sıtma, frengi, verem gibi bulaşıcı hastalıklar ile mücadele edilmesiydi. Sivas, Kayseri, Ankara, İstanbul, Erzurum ve Diyarbakır’da Sağlık Bakanlığı’na bağlı Numune Hastaneleri kuruldu. 1925’te Trahomla Savaş Kanunu çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan trahomla mücadeleye başlandı; aynı yıl Sıtma Savaşı Kanunu da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu çıkarıldı.
1933 üniversite reformuyla yeniden organize edilen İstanbul Tıp Fakültesi senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı 1625 olmuştu. Tıbbiye, İstanbul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerektiği gibi bu kez de Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gerekiyordu.
Yeni bir tıp fakültesi memleketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakanlığı tarafından 3228 sayılı Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Kasım 1937’deki açılış konuşmasında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklamıştı. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata vedası ve ardından gelen 2. Dünya Savaşı’yla yeni üniversite planları uzun bir süreliğine ertelendi.
2. Dünya Savaşı’nın ardından dünyada refah devletinin gelişmesi kamu hizmetlerinin kapsamını da genişletmiş; sağlık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlik gibi hizmetler sosyal devletin temel hizmetleri olarak kabul edilmişti.
Bugüne miras kalan bir altyapı
1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı. Saydam, Atatürk (solda) ve İnönü’yle (sağda)…
Bizde, 224 sayılı Sağlık hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’nun 1961’de kabul edilmesiyle birlikte sağlık hizmetlerinin, halkın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde sürekli, yaygın ve entegre olarak sunulması amaçlanırken sağlık evleri, sağlık ocakları, ilçe ve il hastaneleri açılarak sağlık hizmetlerinin sunumunda kademeli bir yapılanmaya gidildi. Nusret Fişek sosyalleştirme kanunun hazırlayıcısı ve öncüsüydü.
1980’lerle birlikte sosyal devlet anlayışı yerini neoliberal küreselleşme anlayışına bırakırken Dünya Bankası ve IMF sağlık yapılanmasını yeniden şekillendirecek programları gündeme getirdi. 1982 Anayasası ile devletin sağlık alanında üstlendiği görevler yeniden tanımlandı, sosyal devlet anlayışı, düzenleyici devlet anlayışı ile yer değiştirdi. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri devletçe “sağlanan” temel bir hak iken, 1982 Anayasası’nda devletçe “planlanan ve denetlenen” bir hizmete dönüşmüştü.
Dünya Bankası 1987’de çıkardığı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı” ve 1990’de çıkardığı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Özel Sektör Aracılığıyla Sağlık Hizmetlerinin Güçlendirilmesi” raporları ile gelişmekte olan ülkelere “sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi” ve “genel sağlık sigortasına geçilmesi” önerisinde bulundu. OECD’ye göre “Türkiye’nin diğer orta gelirli ülkelere kıyasla geri kalmış olan sağlık sonuçları, sağlık hizmetlerine erişimdeki hakkaniyetsizlikler, sağlık hizmetlerinin finansmanı ve sunumunda verimsizliğe yolaçan, mali sürdürülebilirliği zayıf parçalı yapı ve düşük hizmet kalitesi sorunlarının çözümü” için “Sağlıkta Dönüşüm Programı” tasarlanmıştı.
Sağlık alanında yapılması planlanan reformların 16 Kasım 2002 tarihinde açıklanan Acil Eylem Planı kapsamında “Herkese Sağlık” adı altında temel prensipleri belirlenmiş ve Sağlık Bakanlığı, 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nı uygulamaya koymuştu. Sağlık alanındaki temel hedefler: “Sağlık Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması, genel sağlık sigortası, sağlık kurumlarının tek çatı altında toplanması, hastanelerin özerkliği, aile hekimliği uygulamasına geçiş, özel sektörün sağlık alanına yatırım yapmasının özendirilmesi” idi. Sonuç olarak, 1980’lerde başlatılan neoliberal politikalar 2003’te açıklanan “Acil Eylem Planı” çerçevesinde “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirildi. Sağlığın kamusal bir hak olmaktan çıkarılarak sağlık hizmetinin piyasaya açılması bu hizmeti bireyin satın alma gücüne bağlayacaktı.
Pandeminin kahramanları Pandemi süresinde fedakarlıkları alkışlanan sağlık emekçileri, itibarsızlaştırmadan, çalışma koşullarından ve şiddet tehdidinden dolayı umutsuzluk içinde olduklarını söylüyor.
Bu bağlamda, 2006’da sosyal güvenlik kuruluşları “Sosyal Güvenlik Kurumu” adı altında birleştirildi. Aynı yıl “Genel Sağlık Sigortası” kuruldu. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredildi. SGK sağlık hizmetini kamu ve özel sektörden satın almaya başladı. “Ek ve Tamamlayıcı Özel Sigorta” uygulamasına geçildi. Sağlık Bakanlığı’nın örgüt yapısı değiştirildi ve doğrudan hizmet sunumundan çekildi. Türkiye Kamu Hastaneleri Birliği kuruldu. Hastane Birlikleri, CEO’lar tarafından yönetilmeye başlandı.
Sağlık ocakları kapatılarak yerine “Aile Sağlığı Merkezleri” kuruldu. Aile hekimine, kayıtlı kişi başına ödeme yapılıyor ve ASM giderleri aile hekimi tarafından karşılanıyor.
Sağlık çalışanları devlet memuru statüsünden sözleşmeli/ güvencesiz çalışmaya ve taşeron çalıştırmaya geçiş yaptı. Kamu sektöründe çalışan hekimler için ödeme yöntemi değişti; birinci basamak için kişi başına ödeme, kamu hastanelerinde maaş + performans ödemesi getirildi.
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte Acil Servis başvuruları arttı ve Türkiye, dünyada nüfusundan fazla acil başvurusu olan tek ülke oldu. Sağlık hizmetlerinin kalitesinin düşmekte olduğu da bir başka gerçek: Günümüzde Türkiye; doğumda beklenen yaşam ümidi, bebek ölüm hızı, sağlık hizmetlerine erişim, aşılama oranları, bulaşıcı hastalıklar, tarama programları ve sağlık hizmetine özgü kalite göstergelerinde gelişmiş ülkelerin gerisindedir.
Neoliberal yaklaşım için sağlık alanı sadece “iktisadi” bir anlam taşır. Oysa sağlık, bir toplumun sosyal, ekonomik ve kültürel tüm bileşenleriyle birlikte ele alınması gereken çok boyutlu bir kavramdır. Yürürlükteki sistem ise sağlık hizmetinin niteliğini ölçmemektedir. Bu sistemde ekip çalışması gözardı edilerek, hekim ne kadar çok hastaya bakarsa o oranda ödüllendirilir. Ancak bir hekimin çok sayıda hastaya bakması her bir hastaya ayrılan zamanın azalması anlamına gelir; dolayısıyla yanlış, gereksiz tanı ve tedavileri artırma riski taşır.
Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmişti.
Tıp eğitimi verilen sağlık kurumları da Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan etkilenmekte ve işleyişlerini eğitim ve araştırmadan ziyade kazanç sağlayacak hizmet faaliyetlerine kaydırmaktadırlar. Sağlık hizmetlerini piyasaya açmaya ve sağlık kurumlarını kâr amaçlı işletmeler olmaya zorlayan Sağlıkta Dönüşüm Programı, aynı zamanda emeğin değersizleştirilme süreci olmuştur. Sağlık çalışanlarına yönelen şiddet eylemleri “Sağlıkta Dönüşüm Programı” sonrasında dramatik bir artış göstermiştir. Piyasa eksenli yapılandırma, sağlık alanında kamu-özel ayrışmasını da beraberinde getirmiştir.
Sonuç olarak hekimlerin ve hastaların içinde yaşadığı ortak toplumsal koşullar, karşılıklı tahammülsüzlüğe ve gerilime neden olmaktadır; bu gerilim çözülmek yerine yönetilmek yoluna gidildiğinde, sisteme olan öfkenin hekimlere karşı şiddete dönüşeceği tahmin edilebilir bir durumdur.
Muhlis Bey, Mithat ve Mirsat, Arap Kadri, Canavar Koyun Orhan, Press Bey gibi unutulmaz tiplemelerin çizer babası Latif Demirci’yi henüz 61 yaşındayken kaybettik. Hayatın tam ortasından çizgileri ve kutuplaşmanın en ağır olduğu dönemlerde bile herkese dokunabilen mizahıyla, eleştirdiklerimize bile sevecen bir şekilde yaklaşabileceğimizin kanıtıydı.
MIZAHÇILARDAN SAYGI DURUŞU Leman’ın 8 Haziran 2022 sayısının kapağı…
Latif Demirci, 11-12 yaşlarında bir çocukken alıp eline karikatürlerini, üzerinde ütülü kısa pantolonu, Çevre Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Yıl 1973. Altan Erbulak’ın karikatürleriyle ortalığı kasıp kavurduğu yıllar. Demirci “Herhalde birkaç senedir karikatürle yatıp kalktığım için kendimi onunla meslektaş zannetmiştim” diye hatırlıyor o günü. Erbulak da onu kırmayıp, çizdikleriyle ilgili yorumlarını iletmiş bir sene boyunca. İlk ustasından sonra 14 yaşındayken Oğuz Aral okulu ve Gırgır günleri başladı. 47 yıl hiç durmadan üreterek geçecek bir kariyerin ilk günleri…
Fırt’ta “Tarzan”, Gırgır’da esprilerini Behiç Pek’in bulduğu “Muhlis Bey” ve ardından “Arap Kadri” tipleriyle artık geniş kitlelerce tanınır hâle geldi. Bir yandan haftalık karikatür dergilerine çizerken bir yandan da Yeni Gündem, Nokta, Panorama, Gazete Pazar, Söz gibi siyasi yayınlarda gündemin ağır havasını dağıtıyordu o günlerde. “Ağlanacak hâllere güldürmek” onun özel yeteneğiydi. Kuruculuğunu yaptığı Hıbır ve onun devamı HBR Maymun dergilerinin kapanmasından sonra, gazete çizerliğiyle birlikte yalnız buraya yönelmişti zaten. Aralarda çizdiklerini derleyip albüm hâline getirmiş; National Geoglathif ile hayvanlarla insanların ilişkilerini, Çeviren Latif Demirci ile dünya resim sanatını kendi tarzıyla birleştirmişti.
Neredeyse 20 yıl boyunca her gün, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden birinin, Hürriyet’in baş sayfasında, okurların ilk gördüğü kişi olmak, eleştiriyi kırıp dökmeden dillendirmek, herkesin ağladığı bir gün acı da olsa yüzlere bir gülümseme yerleştirmek, bunu yaparken de mesleğin namusuna halel getirmemek için çok hassas bir terazide ölçülen bir zarafete, çok keskin bir zekaya ve neredeyse bütün bir hayatı adayacak noktada çalışkanlığa ve ne olursa olsun biraz da iyimserliğe ihtiyaç vardı. Bunların hepsini biraraya getirebilen nadir insanlardan biri olarak, dünya çapında bir sanatçı olarak hafızalarımızda kayıtlı kalacak Latif Demirci. Ve böyle insanların önünde hiçbir gücün duramayacağının kanıtı olarak yaşayacak…
Aşk filmlerinin unutulmaz jönü; tarihî dramanın Kara Murat’ı, Köroğlu’su, Battal Gazi’si; fantastik sinemanın Dünyayı Kurtaran Adam’ı; Gurbet Kuşları’nın Selim’i… Yeşilçam ışıklarının en parlaklarından, kahraman denince ilk gözümüzün önüne gelenlerden Cüneyt Arkın’ı 28 Haziran’da kaybettik. Her türde filmleri, kahramanlık destanlarıyla büyüyen üç kuşağın anılarıyla “Yıkılmayan Adam” ölümsüzlüğe kavuştu.
Kim çocukken eline aldığı bir tahta parçasını kılıç yapıp “Ben tek, siz hepiniz” diye hayalî Bizans askerlerine hücum etmemiştir? Biraz büyüyünce kendisini hoşlandığı kıza beğendirmek için ayna karşısında Cüneyt Arkın’ın “üç numaralı bakışı”nı prova etmemiştir? Yetişkinlik yaşlarımızda kimimizde intikam peşindeki “Yaralı Kurt”tan, kimimizde “Maden”in işçi lideri İlyas’tan ilhamlar yok mudur?
Türkiye’nin hikayesiyle birlikte gelişen ve dönüşen Yeşilçam’ın büyük yıldızlarına, başka kimselere kolay kolay gösterilmeyen bir sevgi ve saygıyla bağlı olmamızın ardında, belki de kim olduğumuz üzerinde bu kadar belirleyici olmaları yatıyordur. Klasik tabirle “Bizi biz yapanlar”dandı Cüneyt Arkın da…
Arkasında bıraktığı mirası, hayatının yalnızca tek bir dönemine bakarak özetlemek mümkün değil. 1963’te Halit Refiğ’in kapısını çalıp oyuncu olmak istediğini söyleyen doktor Fahrettin Cüreklibatır da odur; yıllarca aşk filmleriyle genç kızların rüyalarını süsleyen mavi gözlerin sahibi de… Maraş Katliamı’nın fitilini yakan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde “Allahsızlığı Yayma Kürsüsü Başkanı”na haddini bildiren de odur; komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle rejisörü hâkim önüne çıkarılan “Yıkılmayan Adam”ın başrolünde boy gösteren de… Onunla en çok özdeşleşen tarihî rolleri millî hassasiyetlere yaslansa da 1972’de Yılmaz Güney’den siyasi nedenlerle geri alınan Altın Koza, “Yaralı Kurt”taki performansıyla kendisine verilince geri çevirmesini bilmiştir. Cüneyt Arkın’ı bunlardan hangisiyle hatırlayacağınız biraz da sizin meşrebinize kalmış.
Ama iş çalışkanlığına, mesleğine saygısına gelince orada pek az tartışmaya yer var. Doktorluğu bırakıp, aksiyon sahnelerini hakkıyla canlandırabilmek uğruna bir sirkte akrobasi eğitimi almak, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmek pek az örneğini gördüğümüz titizlik göstergeleriydi. En tehlikeli sahnelerde dahi dublör kullanmaması nedeniyle vücudunda kırılmadık kemik kalmamıştı. Filmlerinin etkisi bir yana, mesleğe gösterilen bu özen, arkasından en çok hatırlananlardan olacak…
Yönetmenliğini Remzi Jöntürk’ün üstlendiği 1969 yapımı “Malkoçoğlu Cem Sultan” filminde Cüneyt Arkın.