Yazar: #tarih

  • Kaybolan İstanbul’un izinde

    Sadece birkaç yüz bin kişinin yaşadı­ğı bir İstanbul. Yeşilin bol, denizin pırıl pırıl, insanların en güzel kıyafetle­riyle dolaştığı bir şehir… Gökdelenlerin yerinde ahşap köşkler, kasırlar, yalılar; sokakların ilk otomobille tanışma­sına henüz birkaç yıl var. Levanten oldukları tahmin edilen İstanbullu bir ailenin 1903 tarihli fotoğraf albümü 20. yüzyılın başındaki bu şehrin artık hafızalarda bile yaşamayan hatırasına bir kapı açıyor.

    Jean-Louis Bacqué-Grammont tarafından Fransız Anadolu Araştırma­ları Enstitüsü’ne (IFEA) kazandırılan albümde, aile üyelerinin Büyükada ve Boğaziçi kıyılarında çektiği fotoğraf­lar bulunuyor. IFEA, bu fotoğraflarla 1991’de, Mimar Sinan Üniversitesi’nde “Aranıyor: Geçmişin Derinliklerinde Kaybolmuş İstanbullu X Ailesi” adlı bir sergi de düzenledi. Genç bir çiftin An­kara’da bir eskiciden buldukları albüm, çift mercekli aygıtlarla bakıldığında üç boyutlu görüntüler veren çifte fotoğraf camlarına basılmış. Tek ipucu ise kutu­lardan birinin üzerinde yazan “Prinkipo 1903” kaydı.

    SALT ARAŞTIRMA, IFEA FOTOĞRAF ARŞİVİ

  • Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!

    Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.

    Yüz yıl önce yaşanan Bü­yük Taarruz ve Başko­mutan Meydan Muha­rebesi’ne ilişkin internet üze­rinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olma­dığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yön­lendirme bulunmuyor. 1980’le­rin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasın­da coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve zi­yaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğin­den fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik dü­zenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.

    Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Toklusivrisi

    Sadece Büyük Taarruz saha­sında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anla­yış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, mu­harebe sahasının en can alıcı ye­rine gösterişli, pahalı, “müteah­hit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seç­mek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hat­ta Halep, Trablus gibi eski Os­manlı topraklarını da temsil et­mesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar ver­mek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanla­rı hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…

    Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmiş­te buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen form­da bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne ba­kıyor!

    Ancak “Çiğiltepe Şehitli­ği” olarak adlandırılan bu ya­pının en büyük zararı, sahada­ki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taar­ruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yayla­sı’nda sürülerini yayan köylü­ler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzey­batısında, muharebeler sırasın­da silah arkadaşlarınca defnedi­len 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükle­ri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitli­ği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla bir­likte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil et­meyen “temsilî şehitlik” yüzün­den, Çiğiltepe şehitleri hakettik­leri saygıdan mahrum kalıyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Şaphane

    Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şe­hitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzler­ce isim, listelerden rastgele se­çilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torun­larıyla buluşmayı bekliyor.

    Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçi­lere sunulan ikinci önemli nok­tanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebe­ler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Be­lentepe-Kalecik Sivrisi direnek­lerinin temsil ettiği, 20 kilomet­re uzunluğundaki hatta aramış­tır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki di­renekler bunlardır. Ancak ziya­retçilerin bu direneklere, mev­zilere kendi başlarına ulaşma­ları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlen­dirme tabelaları, hepsi Çiğilte­pe’dedir. Bunun nedeni 57. Tü­men komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıka­ya-Erkmen mevzileri ziyaretçi­lere öncelikli olarak gösterilme­lidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirledi­ği öncelikler dikkate alınmalı­dır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek ye­rine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Ko­rusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçiril­melidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.

    Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren ço­ğu rehberin de bilmediği önem­li bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunan­ların yelpaze şeklinde planladı­ğı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli mu­harebeler görmüş bir yerdir. Yu­nan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam ola­maz. Buna rağmen bu siperle­re giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendire­cek, burayı Büyük Taarruz an­latımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Belentepe

    Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare ye­ri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe ida­re yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Or­du’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikle­ri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtların­dan başlayarak Güzelim Da­ğı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Ka­zuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Se­yitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Ta­arruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!

    Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan bir­liklerinin barınak/zeminlik ya­pıları, topçu sütreleri, Kazuçu­ran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedil­miş durumdadır. Oysa Yunanla­rın asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler bu­radadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Bü­yük Taarruz sahasındaki en ko­runmuş, en temsil edici örnek­lere evsahipliği yapmıştır, yap­maktadır.

    Şaphane Dağı’nın duru­mu aslında çarpıcı ve acık­lı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuş­tur! İstasyon kulelerinin etra­fında müstahkem hatları, ma­ğara koruganları, rasıt noktala­rını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hı­zıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla bir­likte “nefis” bir görüntü oluş­turmaktadır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Çiğiltepe

    Yunan ikinci savunma hat­tının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenci­liği Afyon’da diğer her tür faali­yete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliye­tine devam etmektedir. Burada­ki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.

    Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Baş­komutan Meydan Muharebe­si için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcut­tur. Farklı kurumların yetkisin­deki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; ku­rumlararası sinerji oluşturula­maması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalar­da etkili bir koruma sağlama­dığı gibi yeni yanlışlara yolaç­maktadır.

    Ziyaretçi planlaması yapılır­ken stratejik önem ve kronolo­jik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeri­dir. Yanlış bilinenlerin düzelti­leceği, bilinmeyenlerin öğreni­leceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sa­halarda bilginin en doğru şek­liyle aktarılması en önemli so­rumluluktur.

    Bu nedenle tarihimizin dö­nüm noktaları olan bu muhare­be sahalarında bilimsel araştır­ma, uygulama ve ziyaretçi yö­netiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda ol­ması şarttır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Tınaz Tepe
  • Büyük Taarruz büyük komutan

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…

    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı
    (Nâzım Hikmet)

    1.GÜN: 25 AĞUSTOS

    Kocatepe’ye doğru…

    Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantı­da taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağus­tos’ta Akşehir’de tekrar bi­r araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarih­ten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaş­maya başladı. 25 Ağustos öğ­len 12.30’da Batı Cephesi Ko­mutanı İsmet Paşa, cephe ge­nel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçla­rına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komu­tasındaki 1. Ordu birlikleri, Af­yon güneydoğusundaki Akar­çay ile Ahır Dağları arasında­ki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordu­su ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uza­nan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    2.GÜN 26 AĞUSTOS

    Önce top sonra süngü

    Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun top­çu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli ola­rak Yunan savunma hattı­nın gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedefleri­ne doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim te­pelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hü­cumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınazte­pe, Beytepe ve Kırcaaslante­pe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğil­tepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tı­naztepe tekrar Yunanların eli­ne geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cep­hesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Bü­yük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe he­nüz yarılmamıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    3.GÜN 27 AĞUSTOS

    Yunan cephesi yarılıyor

    2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan ye­dek kuvvetlerinin büyük bölü­münün güneye, esas muhare­be sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mus­tafa Kemal Paşa ve komuta he­yeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeni­den taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zama­nında alamayan 57. Tümen ko­mutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu nok­tadan itibaren Yunan cephe­si yarıldı ve Yunan birlikle­ri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve sa­at 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çe­kilen Yunan birliklerine taar­ruza devam etti.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    4.GÜN 28 AĞUSTOS

    Tüm cephelerde taarruz

    Başkumandanlık ve Ba­tı Cephesi Karargahı Af­yon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden de­vam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar isti­kametine doğru çekilerek bu­radaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu bir­likleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolor­dusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz sal­dırıları yaptı. Böylelikle düş­manın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muhare­belerin kaderine etki etme im­kanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    5. GÜN: 29 AĞUSTOS

    Düşman kuşatma altında

    Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatma­ya başladı. 1. Ordu birlikleri­nin diğer kısmı ise Dumlu­pınar’daki düşman mevzi­lerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuv­vetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdü­ler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesi­ni ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’da­ki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyi­ne geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    6. GÜN: 30 AĞUSTOS

    Başkumandan

    Meydan Muharebesi

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize

    (Nazım Hikmet)

    Afyon’da bulunan Mus­tafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahı­na gelerek, kuşatma altında­ki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e ka­dar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düze­ni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni top­lanmıştı. 4-5 km.’lik bir açık­lık hariç, tüm Yunan kuvvet­leri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişi­lik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak sa­vaşdışı kaldı. Aralarında Triko­pis’in de bulunduğu 10 bin ci­varında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvet­lerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivi­lin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, has­ta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    7. GÜN: 31 AĞUSTOS

    ‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’

    Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.

    ŞAHİN ALDOĞAN

    Eylül 1921’de biten Sakar­ya Meydan Muharebe­si’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ül­kenin mevcut bütün kaynak­larını kullanabilecek hâle gel­mişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıka­rılmıştı…

    O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içle­rine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Af­yon’a ulaşıyordu. Yunan kuv­vetleri iki yolu da elde tutuyor­du. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dö­nen ve Ahır Dağları-Toklusiv­risi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Sö­ke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlar­dı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruz­da, Yunanlılar hem Bursa-Es­kişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önem­li görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzi­lerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzile­rinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzile­ri de hazırlanmıştı. Burada bi­rinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp de­vam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Af­yon-Uşak demiryoluna yakın­dı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar ve­rirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması ola­nakları elde edilecekti. Savun­ma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı ola­caktı).

    Türk başkomutanlığı so­nucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hat­tı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliy­di. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskür­tülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dö­nük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarru­zu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böyle­likle Ahır Dağları doğusunda­ki boşluktan kuşatma olanak­ları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin ne­ticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi em­rindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğu­su, Eskişehir doğrultusunda­ki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mü­rettep süvari tümeni ayrılmıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Fahrettin (Altay) Paşa ko­mutasındaki 5. Süvari Kolor­dusu da sol kanatta kuşatmay­la görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamam­layan Batı Cephesi Komutan­lığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kri­tik bir müdahalede bulunmuş­tur. Batı Cephesi Komutanı İs­met Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalka­cağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergi­si, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).

    26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkur­may başkanı ve batı cephesi ko­mutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gö­zetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe baş­layacaktı. Ancak yoğun sis yü­zünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamam­landı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından im­ha ateşine geçildi. Tahrip ate­şinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan top­çusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ileri­sinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayı­sıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gedik­lerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye baş­ladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Der­viş) bunun batısındaki mevzi­leri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçir­diler.

    En güçlü tahkimatlardan bi­rinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çe­kiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı ta­arruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldı­lar. 1. Ordu’nun karşı taarruzla­rı sürerken, 5. Süvari Kolordu­su da Ahır Dağları’nın yamaçla­rındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’n­da, Çayhisar batısında toplan­maya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldı­rıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusun­da düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mev­zilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyor­lardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmen­tepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonun­da Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Sa­at 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptet­mekle görevli 57. Tümen komu­tanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçireme­miş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.

    Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tü­meni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Sü­vari Kolordusu da batıya çeki­len düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdur­maya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçir­di ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.

    Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer isti­kametinde Afyon-Kütahya-Es­kişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itiba­ren batı-kuzeybatı istikame­tinde çekilmeye başladılar.

    Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dum­lupınar güzergahından ge­çen üçüncü savunma hattın­da toplanmaya çalışıyorlar­dı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekil­melerine engel olacaktı. 1. Or­du da düşmanı batıdan kav­rayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Sü­vari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta müret­tep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tü­meni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tü­men de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.

    1. Kolordu, Dumlupınar yö­nünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam edi­yordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tü­menleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye baş­ladılar.

    Toklusivrisi’ndeki mukave­met ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlu­pınar mevzilerine güçlükle çe­kilebilmişti.

    Büyük Taarruz büyük komutan
    Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.

    30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafer­tepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tü­meni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümen­ler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torba­sı içine alınmışlardı. Kuşatı­lan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısın­dan; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Ko­lordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeyba­tıdan kuşatılan Yunan tümen­lerinin çekilme yollarını kapa­mıştı.

    Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâl­de kesin neticeli bir muhare­be vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muhare­be güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş mey­danında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edil­miş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Mu­rat Dağı yönünde Kızıltaş De­resi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anado­lu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerin­de Türk kuvvetleri, başta Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fe­dakârlıkları, feragatleri ve da­yanma güçleriyle yakın tarihi­mizin rotasını değiştirdiler.

    TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?

    1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.

    2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvet­lerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yo­ğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.

    3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunan­lıları paniğe sevketti.

    4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.

    5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.

    6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.

    YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?

    1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kade­mesi birlik içinde değildi.

    2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan mu­harebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.

    3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.

    4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve ida­reye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER

    Büyük Taarruz İstanbul’da başladı

    Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.

  • Aşiret devleti deyip geçmek…

    İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, “Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması” gibi bir mittir. 13. yüzyıl ortasından itibaren 250 yıl ayakta kalmış Altın Orda devletine kuzey yollarından gelen ve uzun zaman bu bölgenin asıl ahalisini oluşturmuş olan gruplar pek vurgulanmaz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır.

    Eskiden kalma kültürel ögeler sözkonusu olunca, bizde hep Horasan erenlerinden sö­zedilir. Anadolu’ya Asya kültürü böylece do­ğudan gelir. Karadeniz’i kayıkla aşanlar olsa bile bunlar kuzeyden gelmiş sayılmaz! İstanbul’un ah­şap mimarisinin ne kadar da Volga boyu mimari­sine benzediğini de algılamayız (üstelik onlar çok daha süslü bir ahşap işçiliği sergiler).

    Benzer bir şekilde Volga boyu ve genel olarak Rusya yerleşimlerinin İstanbul’un halicine (Kağıt­hane deresi ve Marmara) benzediğini hiç hesaba katmayız. Aslında belki de İstanbul’un kuzey yönü ile iliş­kilerini Ortodoks Kilisesi çerçevesinde düşünebiliriz; an­cak İslâmiyet’in Anadolu’da yayılmasından sonrasında -Batı kültürü öncesinde- etkiler Doğu’dan gelmiştir; hatta Arap dünyası bile Horasan erenlerinin yerini alamaz. Öte yandan kuzeyde İslâmiyet’i Karhanlılardan önce kabul etmiş olan Volga Bulgarlarının adı bile geçmez. Bütün bunlar bizim ger­çekler ve varsayımlar arasındaki ilişkiyi yeniden düşünme­mizi sağlar. Bu türden örnekler hiç de az değildir; üstelik bu tür yaklaşımlar sadece bize ait değildir.

    Örneğin Horasan’ın uzantısı gibi gördüğümüz İpek Yolu da genellikle Çin’den başlatılır. Aslında yollar Çin’den başla­maz ama 19. yüzyıldan beri gezginler, coğrafyacılar, tarihçi­ler böyle alışmışlardır. Japonlar ise yolu Japonya’dan başla­tır. Görüldüğü gibi İpek Yolu’nun doğudan başlaması da, Çin Seddi’nin Türklere karşı yapılmış olması gibi bir mittir.

    İpek yollarına “uygarlıklararası yollar” diyen David Ch­ristian’ın bahsettiği göçebeler ve köylüler arasındaki ku­zey-güney yolları, Eski ve Ortaçağ’da çok yaygın değildi. Bu yollar 16. yüzyıl sonrasında Moskova’nın bir çekim noktası olarak ortaya çıkması ile gittikçe yaygınlaşmış, Sibirya’dan elde edilen kürkler ile Baltık Denizi’ne kadar uzanmıştır. Ba­tı-doğu yönündeki şimdiki Trans-Sibirya demiryolu ise ta­rihteki yolların daha kuzeyinden, hepsi de nehir kavşağı olan yerleşimlerden geçerek Baykal gölü güneyine, oradan da Moğolistan’a varır. Bu güzergahın yaygın olarak kullanılma­sı, ancak 16. yüzyılda Rusya’nın Sibirya’yı kendi topraklarına katmasından sonra artmıştır.

    Bütün bunların yanında pek sözü edilmeyen, ancak Avrasya’yı doğu-batı yönünde kateden, da­ha çok göçebelerin kullanmış olduğu göç yolları da vardır. Tarihsel anlamda bunlar yerleşik alanlar­da bulunmadıkları ve tarihçiler tarafından kayde­dilmemiş oldukları için pek ilgi görmezler. Aslın­da 4. – 9. yüzyıllar arasındaki “Kavimler Göçü”nü gerçekleştirenler de bu yollardan yararlanmışlardır. Yollara doğudan bakarsak, Yenisey boyu ve kolları­nı takiben bugünkü Tuva Cumhuriyeti başkenti Kı­zıl’dan kuzeybatıya, bugünkü Minusinsk (Minusa ve Yenisey kavşağı) üzerinden daha da batıya, Urallara doğru uzanan güzergahları görürüz. 12. yüzyılda ise Kubilay Han’ın hassa alayı kumandanının Ölberli Kıpçaklarından olan ata­ları, bugünkü İç Moğolistan’dan hareketle Uralların güneyin­deki Saksin üzerinden daha da batıya gitmişler ve bugünkü Ukrayna’yı yurt edinerek o bölgenin İslâm kaynaklarında buranın “Deşt-i Kıpçak” adını almasına vesile olmuşlardı. 13. yüzyılda ise Çinggis Han hâkimiyetini tanımayan kabileler de bu yollardan batıya kaçmışlardı. Nehir yollarını ve araziyi iyi bilen bu boylar, daha önce çeşitli yönlerden ulaşan Kıp­çaklar ve diğerleri ile beraber, daha sonra da Cöçi Han ordu­su ile gelenlerle birleşerek Altın Orda halkını oluşturmuş­lardır. Altın Orda’da ve onları izleyen hanlıklarda varlıklarını sürdürmüş Kongrat, Uygur, Böyrek, Karluk, Kıpçak, Mangıt­ların yanında; bugünkü Başkurdistan’da Halyot, Katay, Ba­rın, Kanglı gibi gruplar da Ortaasya ve Kafkaslar yoluyla de­ğil hep bu kuzey yollarından batıya gelmişlerdir.

    Biz yerleşik tarihçiler olarak Altın Orda devletine idareci sınıf ve yayıldığı topraklar açısından baktığımız için, kuzey yollarından gelenleri ve uzun zaman bu bölgenin asıl aha­lisini oluşturmuş olan grupları görmüyoruz. Bunlar bizim “aşiret devleti” diye beğenmediğimiz (!) yapılardır. Bu böl­gede orduya dayanan “Göktürk modeli” ile değil de, boylara dayanan “Uygur modeli” ile Altın Orda’yı 250 yıl yaşatanlar, Çinggis Han evladı arasında en uzun ömürlü siyasi yapıyı kurmuşlardır. Bizde ve dışarıdaki genel kanaat, göçebelerin kurduğu “aşiret devletleri”nin derme-çatma ve geçici olduk­ları yönündedir. Böyle değildir.

  • Kelime, kimlik ve tarih

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleştirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda sözcüklerin oynadığı rol merkezî önemde. Yeni medya düzeninde yapılan dil yanlışları, yazım yanlışları, anlatım bozuklukları, söyleyiş yanlışları…

    Yazar Mark Twain şöy­le diyor: “Doğruya yakın sözcükle doğru sözcük arasında, büyük fark vardır; ateş böceği ile ateş arasındaki fark kadar”.

    Duygu ve düşünce dünya­sını zenginleştirme yolunda en önemli etken, sözcük dağarcığı­nın geliştirilmesi. Düşüncenin berraklığı, kullanılan dilin ber­raklığında karşılığını bulurken, sözcük dağarcığımız düşünce­ye ışık tutar, ona nefes verir. Söz varlığının kısıtlı olması, bildiği­miz sınırlı sayıdaki sözcüğü sü­rekli kullanıp durmak; yapılan söyleşilerde, doğaçlama konuş­malarda bizi zor durumda bı­rakır. Konuşmanın akıcılığını sağlamak, asalak sözcükler de­diğimiz parazit sesler ve sözler çıkarmamak ve düzgün cümle­ler kurabilmek ancak zengin bir sözcük dağarcığıyla mümkün.

    Eğitim-öğretim sürecinde sözcük dağarcığının zenginleş­tirilmesinin önemi yadsınamaz. Özellikle tarih, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimi gibi “sözel”e dayalı alanlarda…

    Tarih eğitimi ve sözcük da­ğarcığına dair önemli bulgulara yer veren bir araştırma, Dr. Öğr. Üyesi Erhan Metin tarafından, ortaöğretim tarih öğretmenle­ri arasında yapılan araştırma­dır. Liselerde görev yapan tarih öğretmenlerinin; tarih ders ki­taplarının dilinin dışında, kul­landıkları deyimler, analojiler ve esprilerle kendine özgü ayrı bir dil oluşturdukları görülmüştür. Makalenin değerlendirmesinde, tarih öğretmenlerinin genel ola­rak “tarihsel bir konuyu anlatır­ken ortalama 292 farklı kelime­den oluşan son derece sınırlı bir dağarcık ile seslendikleri” vur­gulanmıştır.

    Gündelik yaşantıda kullanı­lan dil ile akademik dilin inşaın­da, medyanın -özellikle sosyal medyanın- rolü inkâr edilemez. 2013-2018 arasında RTÜK ve TDK işbirliği ile “Radyo ve Tele­vizyonlarda Türkçenin Kullanı­mı” üzerine yapılan araştırma­larda, yayın kuruluşlarındaki söz varlığını tespit etmek için daha çok haberlerden oluşan, toplam 24.247 kelimelik bir yazılı metin temin edilmiş; yayınlarda kulla­nılan söz varlığının son derece sınırlı olduğu, seyirci/dinleyi­cilere 500-1.000 kelime ile ses­lenildiği tespit edilmiştir. Oysa TDK üzerinden bakıldığında güncel sözlük açısından 616.767 Türkçe kelime varlığından söz edebiliriz…

    Sözcük dağarcığımızı zen­ginleştirmek için farklı yöntem­ler mevcut. Bu yöntemlerden biri, karşılaştığımız her yeni söz­cüğü bir yere not etmek veya ay­nı anlama gelen sözcükleri kay­detmek. Bir başka önemli nokta da öğrencilere, sözlüğün yalnız­ca bakılan değil aynı zamanda okunan bir eser olduğu bakışını kazandırmak.

    Yeni medya düzeninde ya­pılan dil ve yazım yanlışlarını, kaba ve argo sözler ile cinsiyet­çi kullanımlar gibi genel başlık­lar altında toplayabiliriz. Editör, muhabir, sunucu ve spikerlerin dili doğru kullanmaları için on­lara kurum içi eğitimler sunma­lıyız. Türkçeyi başıboşluktan kurtararak keyfî kullanımların önüne geçmek, medyada yanlış kullanımların zamanla birtakım galat söyleyişler hâline gelip dile yerleşmesini önlemek, dilimize sahip çıkmanın gereğidir.

  • ‘Açılırken şimdi şafak Türk vatanı kurtulacak’

    Yazar, şair, dilbilimci ve bürokrat Sâmih Rifat, Millî Mücadele sırasında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi idi. Onun günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtı meşhurdur. Ancak Büyük Taarruz’u ve “Kızıl Arslan” dediği Mustafa Kemal’i konu alan şiiri ilk defa gün ışığına çıkıyor.

    Sâmih Rifat Bey (1874- 1932) -dergimizin Mart/ Nisan 2022 sayısında konu ettiğimiz gibi- Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kad­rosu içinde yeralmış müstesna yazar, şair, dilbilimciydi. Ne­fesleriyle tanınmış önemli bir bürokrattı.

    Piyade Kaymakam Hasan Rifat Bey’in oğluydu. Büyük­babası Hurşit Bey de Türk ve Batı müziğiyle ilgilenen ama­tör bir musikişinastı (Beş dil bildiği, özellikle Macarcayı yüksek seviyede konuştuğu için Macar Hurşit Bey laka­bıyla anılır). Sâmih Rifat’ın kardeşleri ise bestekar ve mu­sikişinas Ali Rifat (Çağatay) ile gazeteci-yazar Cevat Rifat (Atilhan) ve Muzaffer Rifat Beylerdir.

    Sâmih Rifat’ın dört evla­dı vardır. İlk eşi Saliha Ha­nım’dan Tanburi Hatif Bey ve Zeynep Hanım, ikinci eşi Ferik Enver Paşa’nın kızı Mü­nevver Hanım’dan da Hüsnü Aşk Hanım ile avukat, şair Ali Oktay Rifat.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin
    kurucu kadrosu içinde
    yer almış Sâmih Rifat ve
    Büyük Millet Meclisi kimliği
    (altta).

    Sâmih Rifat, Koca Mus­tafa Paşa Rüştiyesi’ni bitirip özel öğrenim görerek, Fars­ça, Arapça, Fransızca öğrendi. Trabzon ve Konya vilayetle­rinde valilik, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Eğitim Bakanlığı Telif ve Tercüme Kurulu üye­liği, Türk Dil Kurumu Başkan­lığı görevlerinde bulundu, mil­letvekilliği yaptı.

    Şiirleri Resimli Gazete, Ha­zine-i Fünûn, Maarif, Mektep, İttifak, İkdam, Sabah dergi­lerinde-gazetelerinde yayım­landı.

    Millî Edebiyat akımı içinde yer alarak Türkçenin öztürk­çeleşmesini savundu. Şiirle­rini ilk yıllarda klasik divan edebiyatı tarzında, sonrasında nefes tarzında hece ölçüsüyle yazdı. İkdam gazetesinde Ser­vet-i Fünunculara karşı çıktı, tartışmalara katıldı.

    Ölümünden iki sene son­ra, hayatı ve eserleri üzerine Sadettin Nüzhet Ergun tara­fından Sâmih Rifat, Hayatı ve Şiirleri (İstanbul, 1934) isimli bir kitap çıkarıldı. Bu eser, şi­irleri ve hayatı hakkında geniş bir incelemenin sonucudur. Kitapta 19 divan, 4 nefes, 29 modern tarz, 4 millî edebiyat, 7 vatan şiiri olmak üzere 63 şiir bulunur.

    Sâmih Rifat’ın Bektaşili­ğe mensubiyeti nedeniyle pek çok şiiri, nefesi Bektaşi der­gahlarında hâlâ okunur.

    Milliyetçi, vatanperver, Türk Ocakları’nın önde ge­lenlerinden Sâmih Rifat, aynı zamanda çok iyi bir hatipti. 31 Mart Ayaklanması’nda Ça­nakkale’de ortaya atılmış, bir nutuk söyleyerek isyan eden askerlerin Hareket Ordusu’na katılmasını sağlamıştır.

    Onu Millî Mücadele sıra­sında da Mustafa Kemal’in sadık bir takipçisi olarak gö­rürüz. Sâmih Rifat’ın geniş kitlelerce tanınan, bilinen ve ezbere okunan en ünlü şiiri, asıl adı “Akdeniz Kıyıların­da” olan, günümüzde Akdeniz Marşı (veya Gelibolu Marşı) ismiyle bilinen yapıtıdır. Şa­ire Leyla Saz Hanım tarafın­dan bestelenen bu manzum eserin birkaç kıtası, pek çoğu­muz tarafından ezbere bilinir. Millî günlerde bando eşliğin­de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    “Taarruz gecesi Karahisar’da ” şiirinin elyazısıyla yazılmış orijinali.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    de de çalınan bu marşın 9 kı­talık tam metnini içeren belge, Anadolu Matbaa İşçileri Der­neği tarafından Ankara’da Ye­nigün Matbaası’nda bastırılıp halka ücretsiz olarak dağıtılan el ilanı şeklindedir.

    Marşın günümüzde okudu­ğumuz sözleriyle bu belgedeki sözleri arasında farklar var­dır. Ancak şiirin yayımlandığı bildirinin altında Sâmih Rifat imzasının bulunuşu, eserin şa­ire ait olduğunu tescil etmek­tedir.

    Şiirin meşhur kıtaları şun­lardır:

    “…

    Yaslı gittim şen geldim;

    Aç koynunu ben geldim.

    Bana bir yudum su ver,

    Çok uzak yerden geldim.

    Korkma açıl şen yurdum,

    Dağlara ordu kurdum.

    Açık denizlerine

    Süngümle kilit vurdum.

    Rüzgârlardan atım var

    Şimşekten kanadım var

    Göğsümde al yazılı

    Gazilik beratım vâr

    Yürü ey şanlı Gazi!

    Kılıcı kanlı Gazi!

    Seni Meriç bekliyor

    Büyük ünvanlı Gazi!..”

    Eski Türk dili kaynakla­rı hakkında da araştırmalar yürütmüş olan Sâmih Rifat Bey’in evrak-ı metrukesi ara­sında pek çok yayımlanmamış şiiri bulunmaktadır.

    Sâmih Rifat evrakı arasın­dan çıkan beyaz renkli 5 say­falık dosya kağıdında, Millî Mücadele’de kaleme alınmış olduğu tahmin edilen bir man­zume vardır. Uzunca, destansı bu şiir, Afyonkarahisar’ı, Bü­yük Taarruz’u ve o geceleri an­latmaktadır. Kuvayı Milliyeci­lerin İzmir’e ulaşma çabaları­nı ve kavuşmalarını Ankara’ya müjdeleyen, betimleyen des­tan; Nâzım Hikmet’in muh­teşem eseri “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki gibi Mustafa Kemal’i savaşın en büyük kah­ramanı olarak gösterir ve onu “Kızıl Arslan” diye tanımlar.

    “Yaslı gittim şen geldim, aç koynumu ben geldim” sözlerini hemen herkesin bildiği “Akdeniz Marşı ve altında Sâmih Rifat imzası…

    Taarruz gecesi Karahisar’da -Kızıl Arslan-

    ‘Yürü atlı !.. Atını sür

    Ankara’ya müjde götür!

    Savaşımın son günüdür

    Belirirken yarın şafak

    Türk vatanı kurtulacak!

    Yürüyorum dünden beri

    Düşmanların yok haberi

    Aştım, geçtim tepeleri

    Açılırken şimdi şafak

    Türk vatanı kurtulacak

    Önde giden Kızıl Arslan

    Seslenecek bir kayadan

    Onun Yürü!… Dediği an

    Doğacak bir kanlı şafak

    Artık vatan kurtulacak…’

    • Ölüm antropolojisi ve ötekim ile konuşmalar

      Enis Batur “Kapitalist Cehennem, her türlüsünü olduğu gibi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplıyor. Dünya tarihinde ölüm kültürünün yaşayan izleri…

      Mezarlıklara girip çıktı­nız sık sık, kendi mezarınıza epey yer peylediniz metinle­rinizde, zaten ıslık çalmadan labirentinde dolaşıyorsunuz çoktandır. Şimdi tam nere­sindesiniz?

      # Sessizlik Kulelerinden birine doğru, yol üstünde, belki biraz kenara çekilmiş, önümü arka­mı kollayarak, özetle durakalka. Böyle söyleyince pek ‘şairane’ oluyor, şaire yakışmaz; gene de Sessizlik Kulesi şu yaşımda ba­na en uygun metafizik ve kültü­rel seçenek olarak görünüyorsa, bunda Covid-19 salgını nede­niyle başvurulan fast gömme usullerinin payı düşük: Nice­dir, patlayan nüfus hareketleri nedeniyle “dik gömme” konusu gündemde. Kapitalist Cehen­nem, her türlüsünü olduğu gi­bi Ölüm kültürünü de silmekte herhangi bir sakınca görmüyor; öyle olunca da muhafaza kaygısı biz imansızlara kalıyor!

      Aral gölüne, Nukus’a mı uzanacak yeni vasiyet adre­siniz?!

      # Böyle soruya şöyle yanıt: Ce­hennem Kapısından kuzeye doğru ilerleyin! Şakayı bıra­kalım ama, her ne kadar ölü­mün şakasına da açık olsam da, Müzdakhane Kabristanı’nı doğuran geleneğin temel yak­laşımı gerçekten ciddi seçenek: Karakalpak mezarlarının ölü­lerin üstünü açık(ta) ve kuşla­ra cesetleri bırakma düşüncesi külliyen doğal değil mi? Mo­dernleşme süreci Parsîleri bile şapşallaştırdı gerçi, yok ölüye ağız örtüsü takılmalı mı, yok ayarlar çapraz mı tutulmalı; bence abes türevler.

      Urbain’den yola çıkarak mezarlıklara odaklandığı­nızda bir ‘yok kültür’e gidiş­ten dem vurmuştunuz.

      # Öyle. İyisi kötüsü ayrımı yap­maksızın, kültür de karşı-kültür de değer taşıyor mezarlık bağla­mında. Nereden nereye gelin­di kaygısı boşyere değil: Ölüm’e ilişkin kayıplar olduğu gibi Ha­yat’ın kendisinden eksilmiyor mu? Korsika’da yeni bir Etrüsk mezarı bulundu kazılarda. Genç ölmüş bir kadına ait bulunan is­kelet. Yanında kap-kacak türü eşyalar bulunması kadim uygar­lıklarda sık rastlanan bir durum. Ama burada, fazlası görülmüş: Genç kadın küpeleri ve altın yü­züğüyle gömülmüş. İçinde ya­şadığımız dönemde buna yer var mı?

      Ölülerin kayığı Güneş tanrısı Ra, 1. Ramses’in mezarındaki Kapılar Kitabı’nda kayığıyla yeraltı dünyasında seyahat ederken tasvir edilmiş.

      Nereden nereye gelindi di­yorsunuz.

      # 4 bin yıl kadar önce papirüs­lere döşenen, birbuçuk yüzyıldır “Mısır’ın Ölüler Kitabı” olarak adlandırılan Işığa Erişme Ki­tabı, güneş tanrısının kayığıyla gecenin içinden geçiş seferinin log-book’undan buraya. Arada Fayum portrelerine uğrama­yı unutmaksızın. Olağanüstü örnekleridir portre sanatının. Mısır ile Roma’nın buluşması, o melez alaşım benim gözümde olgun sanatın anahtarı niteliğini taşıyor. Kişinin sağlığında ona ölümünde eşlik edecek karşılığı­nı hazırlaması derin bir ders.

      Kanat Hareketleri’nin için­deki “Fayum Portreleri” şi­irleri, Son Kare’de fotoğraflı mezartaşlarından hareketle yazdıklarınız: Yüz, ölümün hayattan silememesini dile­diğiniz işareti mi?

      # Fayum portreleri ile sözgeli­mi Bülbülderesi mezarlığındaki “dönme” taşlarındaki fotoğraf­ların iki temel ortak yanı var. Birincisi, kişinin toplumsal-sı­nıfsal-biyolojik künyesini taşı­ması; ikincisi, iki farklı kültü­rün buluşmasından bir üçüncü­ye erişmiş olmaları. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıy­la can(lılık) yüklenir. Zaman geçecek, aynı yaşta kalacaktır. Yanlış anlamayın, işi “Peak’in Darien”e, Cobbe’un yaklaşımına götürecek elbette değilim!

      Irak Kürt bölgesinde ya­pılan yeni bir kazı sonucu­nu değerlendiren uzmanlar, bulunan 70 bin yaşındaki Neandartal’e ait kafatası ve kemik kalıntılarının gömül­dükleri görüşündeler. Homo sapiens’i önceleyen bir dav­ranış ölü gömmek.

      # İnsanbilimciler güçlü ışık tu­tuyorlar ölüm kültürüne. Çok genç ölen Robert Herz, Ölümün Kollektif Temsili üzerine Çalış­malara Katkı’sında (1907), Gra­bowsky gibi öncülerin Tiwak hakkındaki araştırmalarından yola çıkarak yazdıkları, Malez­ya takımadalarının yerli kabile­lerinde ölüm/cenaze ritüelinin modern dünyanın yalapşap tö­renlerindeki baştansavmacılık­la kıyaslanamayacak karmaşık özelliklerini yüzümüze çarpar. Cesedin duruma göre haftalar, aylar, bazı örneklerde yıllar bo­yu hanede ya da hane yakınında tutulması; “geçici tabut”tan sı­zan ifrazatın her gün toplanma­sı; kalıntıların ruhunun bekçilik yaptığına ve asal ruhun hemen ötedünyaya geçemediği için yer­yüzünde oyalandığına ilişkin inanç; ikinci ve nihai bir cenaze töreni gerçekleşene dek bütün gündelik yaşama etkir. Öyle ki, Herz, Bali adasındaki bir kabi­lenin iki cenaze töreni arasın­da yerleşim yerini terkettikleri­ni yazar.

      Bugün böyle yaşanamaz şüphesiz.

      # Bugün öyle yaşanamadığı için böyle ölündüğünü hesaba kat­malıyız. Biraz acımasız görüne­bilir: Bana nasıl yaşadığınızı an­latın, sizi nasıl bir ölümün bek­lediğini söyleyeyim. Doğruluk payı yüksek denklem.

      Hep aynı yaşta Fayum portreleri, Mısır ile Roma’nın buluşmasından bir üçüncü kültür doğuruyor. Yüz, taşın ya da tahtanın üstünden bir tür kabartma tekniği kullanımıyla yükleniyor ve zaman geçse de aynı yaşta kalıyor.

      Geçmişin ritüellerini özlü­yor musunuz yoksa?!

      # Duyarlığımda, düşünme tar­zımda nostaljik bir damar yok­tur diyemem, gene de geçmişin kendisini değil bazı işaretlerini arıyorumdur; fark önemli. Söz­gelimi 1950’li yılların ırkçı Ame­rika’sının nesini özleyebilirim? Chrysler ve Buick’lerini, Chev­rolet ve Oldsmobile’lerini -bir daha o ayar canavarlar yapıla­madı! Ölüm ritüellerinde nitelik kaybı gözlemleniyor: Kapitalist düzen ölüyü de bir tüketim me­taı olarak gördü, onu bir harca­ma alanına dönüştürmekle kal­madı, üstüne üstlük hızlandırdı. Bir defa daha “ah! kimsenin vak­ti yok durup ince şeyleri anla­maya” hikayesi.

      “İnce şeyler” arasına katı­yor musunuz ölümü, cenaze törenlerini, gömme âdetle­rini?

      # Hem de incenin incesi şey­lerdir! Adli tıp hekimi ve tarih­çi Philippe Charlier’ye medya köçekliği yaptığı için bir parça içerliyorum gerçi, ama önem­li adımlar attı ölümün “statü”sü bağlamında. En yeni kitabı Ritu­els (2020) üzerine konuşmasını dinliyordum; epeydir okunduğu­nu söyledi ölülerin; fiilin böyle kullanılması birden karanlık bir noktaya ışık düşürdü zihnimde.

      Siz “bu durumu nasıl oku­malıyız?” türünden sorula­rında “okumak” fiilini kul­lanan ekran gazetecilerine içerleyenlerden değil miy­diniz?

      # Hem de nasıl içerliyorum! Charlier, ölünün yakın tarihe gelesiye, kapağı sıkısıkıya kapalı bir kitap gibi karşımızda durdu­ğunu ifade ediyor. Ya da, Voy­nich gibi sökülememiş bir yazı. Teknik düzlemde yaşanan çok hızlı gelişmeler adli tıbbın işini doğrudan etkiledi; deyim yerin­deyse kapağın kilidi açıldı, yazı sökülmeye başlandı. Kalıntılar ciddi ipuçları veriyor. Dolayısıy­la basmakalıp bir eğretileme gö­revi yüklenmiyor ‘okumak’ fiili burada. Arkeolojik kazılarda el­de edilen bulgular süreci hızlan­dırdı. Yeni aygıtlar o çerçevede de etkin. Herculanum’daki kas­katılaşmış gövdede beyin kalın­tıları bulundu sözgelimi. Gent’te kemiklerle yapılmış bir duvara ulaşıldı kazıda. Sibirya’da bu­lunan bir iskelete “kuş-adam” adı takıldı, çünkü gömü yerinde çok sayıda kuş gagasına ve kafa kemiğine rastlandı. 20 yıl ka­dar önceydi, MNAAO’da “Ölü­mün Haberi Olmaz” sergisinde -ki Apollinaire’in ürpertici şii­rinden esinle koyulmuştu adı, “süslü” kafatasları yeralmıştı. Mezarlıkta ölülerini unutma­manın tek yolu ‘taş ziyareti’nden geçmiyormuş bazı kültürlerde. Modena’da, nekropolda elele tu­tuşmuş hâlde bulunan iskelet “çift”ini görmüş müydünüz?

      Siz bir ölü/m koleksiyonu oluşturmuşsunuz anlaşılan!

      # Benim herhangi bir koleksi­yon oluşturacak gücüm olmadı hiç. “Dosya”larım olur, yılların içinde işaretler toplarım. Gizlisi saklısı yok elbette, bir ikonagraf yanım olduğu açık. Gördüğüm­de ayırırım –ayırmak işimin ca­nalıcı cephelerinden biri. Bakın size bu bağlamda ilgimi çekmiş birkaç kare göstereyim: MÖ 5. yüzyıla ait Varna’da bulunmuş iskelet; MÖ 50’den kalma, atla­rıyla birlikte ölmüş Galyalı sü­variler; 1915’te topluca gömül­müş İngiliz askerleri: Hepsini birer “sayfa”sı olarak görebiliriz Ölüm Kitabı’nın.

      ‘Modena âşıkları’ 4-6. yüzyıllardan kalma iki iskelet, elele gömülmüş olduğu için 2009’da onları bulanlar “Modena âşıkları” adını taktı. Araştırmacılar daha sonra kasıtlı olarak elele gömülmüş iki iskeletin de erkek olduğunu belirledi

      “Biz”den örnek vermiyor­sunuz. İskeletler, kemikler üstünde çalışmayı mekruh saymış bir kültüre ait oluşu­muzla mı ilgili bu?

      # Bu inanış tarzıyla ilişkim ol­masa da, anlarım. Kabul edile­mez bulduğum, hangi döneme, inanca, kültüre ait olursa olsun kalıntılara yönelik kayıtsızlık, saygısızlık, horgörmelerdir. Çok değil 25 yıl kadar önce, Kon­ya’da, güya türbe onarımı çalış­maları yürütülürken, Alaaddin Camii’nin höyüğündeki Selçuk­lu sultanlarının kemikleri orta­lıkta, sokak köpeklerine bırakıl­mış, ertesinde ‘toplanabilenler’ rastgele ‘birleştirilip’ yeniden gömülmüştü. Biz bu bağışlan­ması olanaksız vandallığı yaşa­dık ve gömerek unutmayı yeğle­dik. Selçuklular, Anadolu’nun en yüce kültürlerinden birini yarat­mışlardı, borç öyle ödendi! Asıl mekruh olan bu zihniyet.

      Yanılmıyorsam, sizin Os­manlılardan çok Selçuklu­lara estetik düzlemde bir hayranlığınız var. Ahlat’a, Karamürsel Hersek’e sefer­lerinize ilişkin metninizi okumuştum.

      # Taşlara saplantım, taş işçiliği­ne sevdamı tetiklemişti. Bugüne dek, Doğu’da ve Batı’da karşıma çıkan örnekleri sınır olarak gö­rürsek, en görkemli işler Selçuk­luların mührünü taşıyor. Me­zartaşları için de geçerli öznel değerlendirmem. Benim 1970 yazında oldukça dağınık halde ziyaret ettiğim Ahlat mezarlığı “sahih” bir görünümdeydi, yan­lış anlamadıysam epey “düzeltil­miş” taşlar. Günümüzün büyük mezarlıklarında, “büyük kent”­lerimizde estetik bir patetik tab­loda eriyip gitmiş.

      30 yıl önce Milliyet gaze­tesindeki köşenizde Maçka Mezarlığı konusunda alarm sesi çıkaran bir yazınız çık­mıştı. Bilebildiğim kadarıyla “mezarlık” ile “ziyaret” keli­meleri arasında hısımlık var, hâlâ ziyaret ediyor musunuz taşları?

      # Maçka Mezarlığı bugün de bakımsız durumda, aradaki tek fark kapısına zincir vurulmuş olması! Arasıra, başka yazarlar da üzerinde durdular; özellik­le Atatürk’ün İsviçre’de intihar ettiği varsayılan manevî kızı Zehra Aylin orada gömülü ol­duğu için. Oysa mezarı kayıptır. Mehmet Rauf da Şeyh Mezarlı­ğı’ndadır. Terkedilmiş, yokedil­meyi bekleyen, kırık dökük bir mekan. Yakınlarım dağılmış İs­tanbul mezarlıklarına. Babaan­nem ve amcam Karacaahmet’te, anam ve babam, anamın ailesi Zincirlikuyu’da, Yusuf Atılgan sırf sevdiği için Bülbüldere’de; Latin mezarlığında ve Ermeni mezarlığında arkadaşlarım, ta­nıdıklarım var. Ve yazar dostlar: Âşiyan’da, Büyükada’da, Edir­nekapı şehitliğinde Bruno Taut, Fenâri dergâhında Hüseyin Hâ­ki Efendi, tanıdıklarım-tanış­madıklarım, bilirsiniz sık sık Si­mavnalı Bedrettin ile Halil Şerif Paşa’ya da uğrarım ben…

      Konya Ahlat’ın Selçuklu sakinleri Konya Ahlat’taki Selçuklu Mezarlığı, “düzeltmeler”in ardından sahih görünümünü de yitirmiş. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndeki alan dünyanın en büyük Türk-İslâm Mezarlığı…

      Biliyorum, yurtdışında da mezar ziyaretleri yapıyorsu­nuz ayrıca. Görmek istediği­niz hangi mezarlar, mezar­lıklar var dilek kutunuzda? Siz ki Benjamin’in boş meza­rı için epey yol teptiniz, bek­lettiğiniz hedefler oluyor mu haritada?

      # Türkiye’de Özdemirci Mezar­lığı’nı görmek istiyorum, balbal­lara elimle dokunmak. İtalya’da, 12. yüzyıldan kalma Camposan­to’yu, bir de modern mezarlık San Catoldo’yu ziyaret etmeyi tasarlıyorum. Oldukça yapılma­sı zor bir sefer: Filipinlerin Lu­zon adasında boşlukta tabutla­rın yüzdüğü mezarlığa yolum düşebilseydi!

      Mezarlıklarla ilgili okudu­ğunuz hangi metinler üzeri­nizde izler bıraktı? Bir “seç­ki” yapmayı düşünseniz, ne­leri seçerdiniz?

      # Fazlasıyla geniş bir alandan sözediyoruz, konuya o türden bir hakimiyetim yok benim. Bu­na karşılık, “dosya”larımı andım ya az önce; bir tanesinde birara­ya getirdiğim, benim kuşağımın yazarlarının metinleri duruyor: Samih Rifat, Edhem Eldem, Ek­rem Işın, Aksel Tibet imzalı ya­zılar. Dilerseniz bir sonraki söy­leşide sözedelim onlardan.

      Arada yolumuzu kesmezse Ölüm!

      # Yeri gelmişken… Bayılıyorum Türkçede “ölümlü dünya” deyi­şinin olmasına.

      DEVAM EDECEK…

    • Devletin sağladığı bir haktan uzaktan baktığı bir hizmete

      Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle birlikte sağlık alanında da bir atılıma girişildi. Bu dönemde halkın sağlığının korunması; sağlıklı, güçlü bireyler yetiştirilmesi için eğitimli hekimlerin yetiştirilmesine büyük önem verildi. 1980’lerde başlatılan neoliberal politikaların 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirilmesi ile sağlık, devletçe “sağlanan” temel bir haktan, devletin sadece “planladığı ve denetlediği” bir hizmete dönüştürüldü.

      Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldığında Millî Mücadele’nin de dönüm nokta­sı oldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından önce çalışan hekimlerin isimleri tes­pit edilmeye çalışıldı ve ülke ge­nelinde 1323 çalışanla yeni bir yapılanmaya gidildi; koruyucu sağlık hizmetlerinin yürütülme­si için hükümet tabipliği ve sağ­lık müdürlüğü kuruldu. Teda­vi hizmetlerinin belediyeler ve özel idareler tarafından yerine getirilmesi, yoksul hastaların hükümet tabipleri ve diğer ku­ruluşlar tarafından ücretsiz te­davi edilmesi öngörülmüştü.

      1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılı açılış konuşmasında Mus­tafa Kemal, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yüksel­diğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlen­dirilmesi, ölümlerin azaltılma­sı, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağ­lıklı, güçlü bireyler yetiştirilme­siydi. Cumhuriyet ilan edildik­ten sonra ise Dr. Refik Saydam, Sağlık Bakanı oldu. Tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstan­bul’da bulunan yegâne Tıbbi­ye’den yılda ancak 100 hekim yetişebiliyordu ve 1927’de 1059 hekim ile 13.000 kişiye bir he­kim düşüyordu.

      Halkın sağlığı için


      1928’de ilk Sağlık Bakanı Dr.
      Refik Saydam’ın çabalarıyla
      kurulan Umumi Hıfzısıhha
      Kurumu’nda deney
      yapanlar.

      Sağlık politikasının ilkeleri, sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi, koruyucu hekimlik ile tedavi edici hekimliğin birbi­rinden ayrışması, tıp fakültele­rinin kurulması ve sıtma, frengi, verem gibi bulaşıcı hastalıklar ile mücadele edilmesiydi. Sivas, Kayseri, Ankara, İstanbul, Erzu­rum ve Diyarbakır’da Sağlık Ba­kanlığı’na bağlı Numune Hasta­neleri kuruldu. 1925’te Trahom­la Savaş Kanunu çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan trahomla mücadele­ye başlandı; aynı yıl Sıtma Sava­şı Kanunu da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İc­rasına Dair Kanun ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı Umumi Hıf­zıssıhha Kanunu çıkarıldı.

      1933 üniversite reformuy­la yeniden organize edilen İs­tanbul Tıp Fakültesi senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı 1625 olmuştu. Tıbbiye, İstan­bul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerektiği gibi bu kez de Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gere­kiyordu.

      Yeni bir tıp fakültesi memle­ketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakan­lığı tarafından 3228 sayılı An­kara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Ka­sım 1937’deki açılış konuşma­sında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklamıştı. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata vedası ve ardından gelen 2. Dünya Sa­vaşı’yla yeni üniversite planları uzun bir süreliğine ertelendi.

      2. Dünya Savaşı’nın ardın­dan dünyada refah devletinin gelişmesi kamu hizmetlerinin kapsamını da genişletmiş; sağ­lık, eğitim, barınma ve sosyal güvenlik gibi hizmetler sosyal devletin temel hizmetleri olarak kabul edilmişti.

      Bugüne miras kalan bir altyapı


      1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve
      bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı.
      Saydam, Atatürk (solda) ve İnönü’yle (sağda)…

      Bizde, 224 sayılı Sağlık hiz­metlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’nun 1961’de kabul edil­mesiyle birlikte sağlık hizmet­lerinin, halkın ihtiyaçlarını kar­şılayacak şekilde sürekli, yaygın ve entegre olarak sunulması amaçlanırken sağlık evleri, sağ­lık ocakları, ilçe ve il hastaneleri açılarak sağlık hizmetlerinin su­numunda kademeli bir yapılan­maya gidildi. Nusret Fişek sos­yalleştirme kanunun hazırlayı­cısı ve öncüsüydü.

      1980’lerle birlikte sosyal devlet anlayışı yerini neoliberal küreselleşme anlayışına bırakır­ken Dünya Bankası ve IMF sağ­lık yapılanmasını yeniden şekil­lendirecek programları günde­me getirdi. 1982 Anayasası ile devletin sağlık alanında üstlen­diği görevler yeniden tanım­landı, sosyal devlet anlayışı, dü­zenleyici devlet anlayışı ile yer değiştirdi. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri devletçe “sağ­lanan” temel bir hak iken, 1982 Anayasası’nda devletçe “planla­nan ve denetlenen” bir hizmete dönüşmüştü.

      Dünya Bankası 1987’de çı­kardığı “Gelişmekte Olan Ülke­lerde Sağlık Hizmetlerinin Fi­nansmanı” ve 1990’de çıkardı­ğı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Özel Sektör Aracılığıyla Sağlık Hizmetlerinin Güçlendirilme­si” raporları ile gelişmekte olan ülkelere “sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi” ve “genel sağlık sigortasına geçilmesi” önerisin­de bulundu. OECD’ye göre “Tür­kiye’nin diğer orta gelirli ülkele­re kıyasla geri kalmış olan sağlık sonuçları, sağlık hizmetlerine erişimdeki hakkaniyetsizlikler, sağlık hizmetlerinin finansmanı ve sunumunda verimsizliğe yo­laçan, mali sürdürülebilirliği za­yıf parçalı yapı ve düşük hizmet kalitesi sorunlarının çözümü” için “Sağlıkta Dönüşüm Progra­mı” tasarlanmıştı.

      Sağlık alanında yapılması planlanan reformların 16 Kasım 2002 tarihinde açıklanan Acil Eylem Planı kapsamında “Her­kese Sağlık” adı altında temel prensipleri belirlenmiş ve Sağ­lık Bakanlığı, 2003’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nı uygu­lamaya koymuştu. Sağlık ala­nındaki temel hedefler: “Sağlık Bakanlığı’nın yeniden yapılan­dırılması, genel sağlık sigorta­sı, sağlık kurumlarının tek çatı altında toplanması, hastanelerin özerkliği, aile hekimliği uygula­masına geçiş, özel sektörün sağ­lık alanına yatırım yapmasının özendirilmesi” idi. Sonuç olarak, 1980’lerde başlatılan neolibe­ral politikalar 2003’te açıklanan “Acil Eylem Planı” çerçevesinde “Sağlıkta Dönüşüm Programı” ile hayata geçirildi. Sağlığın ka­musal bir hak olmaktan çıkarı­larak sağlık hizmetinin piyasaya açılması bu hizmeti bireyin sa­tın alma gücüne bağlayacaktı.

      Pandeminin kahramanları Pandemi süresinde fedakarlıkları alkışlanan sağlık emekçileri, itibarsızlaştırmadan, çalışma koşullarından ve şiddet tehdidinden dolayı umutsuzluk içinde olduklarını söylüyor.

      Bu bağlamda, 2006’da sos­yal güvenlik kuruluşları “Sosyal Güvenlik Kurumu” adı altın­da birleştirildi. Aynı yıl “Genel Sağlık Sigortası” kuruldu. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığı’na devredildi. SGK sağlık hizmeti­ni kamu ve özel sektörden satın almaya başladı. “Ek ve Tamam­layıcı Özel Sigorta” uygulaması­na geçildi. Sağlık Bakanlığı’nın örgüt yapısı değiştirildi ve doğ­rudan hizmet sunumundan çe­kildi. Türkiye Kamu Hastaneleri Birliği kuruldu. Hastane Birlik­leri, CEO’lar tarafından yönetil­meye başlandı.

      Sağlık ocakları kapatılarak yerine “Aile Sağlığı Merkezleri” kuruldu. Aile hekimine, kayıtlı kişi başına ödeme yapılıyor ve ASM giderleri aile hekimi tara­fından karşılanıyor.

      Sağlık çalışanları devlet me­muru statüsünden sözleşmeli/ güvencesiz çalışmaya ve taşeron çalıştırmaya geçiş yaptı. Kamu sektöründe çalışan hekimler için ödeme yöntemi değişti; bi­rinci basamak için kişi başına ödeme, kamu hastanelerinde maaş + performans ödemesi ge­tirildi.

      Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte Acil Servis başvuru­ları arttı ve Türkiye, dünyada nüfusundan fazla acil başvuru­su olan tek ülke oldu. Sağlık hiz­metlerinin kalitesinin düşmek­te olduğu da bir başka gerçek: Günümüzde Türkiye; doğumda beklenen yaşam ümidi, bebek ölüm hızı, sağlık hizmetlerine erişim, aşılama oranları, bulaşı­cı hastalıklar, tarama program­ları ve sağlık hizmetine özgü kalite göstergelerinde gelişmiş ülkelerin gerisindedir.

      Neoliberal yaklaşım için sağ­lık alanı sadece “iktisadi” bir an­lam taşır. Oysa sağlık, bir toplu­mun sosyal, ekonomik ve kültü­rel tüm bileşenleriyle birlikte ele alınması gereken çok boyutlu bir kavramdır. Yürürlükteki sis­tem ise sağlık hizmetinin niteli­ğini ölçmemektedir. Bu sistem­de ekip çalışması gözardı edile­rek, hekim ne kadar çok hastaya bakarsa o oranda ödüllendirilir. Ancak bir hekimin çok sayıda hastaya bakması her bir hastaya ayrılan zamanın azalması anla­mına gelir; dolayısıyla yanlış, ge­reksiz tanı ve tedavileri artırma riski taşır.

      Cumhuriyet hükümetleri yıllar boyunca tifo, tifüs, kolera, tüberküloz, çiçek, trahom gibi nice salgın hastalıklarla amansız bir mücadeleye girişmişti.

      Tıp eğitimi verilen sağlık ku­rumları da Sağlıkta Dönüşüm Programı’ndan etkilenmekte ve işleyişlerini eğitim ve araştır­madan ziyade kazanç sağlaya­cak hizmet faaliyetlerine kay­dırmaktadırlar. Sağlık hizmet­lerini piyasaya açmaya ve sağlık kurumlarını kâr amaçlı işletme­ler olmaya zorlayan Sağlıkta Dö­nüşüm Programı, aynı zaman­da emeğin değersizleştirilme süreci olmuştur. Sağlık çalışan­larına yönelen şiddet eylemleri “Sağlıkta Dönüşüm Programı” sonrasında dramatik bir artış göstermiştir. Piyasa eksenli ya­pılandırma, sağlık alanında ka­mu-özel ayrışmasını da berabe­rinde getirmiştir.

      Sonuç olarak hekimlerin ve hastaların içinde yaşadığı or­tak toplumsal koşullar, karşılık­lı tahammülsüzlüğe ve gerilime neden olmaktadır; bu gerilim çözülmek yerine yönetilmek yo­luna gidildiğinde, sisteme olan öfkenin hekimlere karşı şiddete dönüşeceği tahmin edilebilir bir durumdur.

      Fatma Özlen

    • Tek kareyle Türkiye’nin bütün hâlleri

      Muhlis Bey, Mithat ve Mirsat, Arap Kadri, Canavar Koyun Orhan, Press Bey gibi unutulmaz tiplemelerin çizer babası Latif Demirci’yi henüz 61 yaşındayken kaybettik. Hayatın tam ortasından çizgileri ve kutuplaşmanın en ağır olduğu dönemlerde bile herkese dokunabilen mizahıyla, eleştirdiklerimize bile sevecen bir şekilde yaklaşabileceğimizin kanıtıydı.

      MIZAHÇILARDAN
      SAYGI DURUŞU

      Leman’ın 8 Haziran 2022
      sayısının kapağı…

      Latif Demirci, 11-12 yaşla­rında bir çocukken alıp eline karikatürlerini, üze­rinde ütülü kısa pantolonu, Çev­re Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Yıl 1973. Altan Erbulak’ın kari­katürleriyle ortalığı kasıp kavur­duğu yıllar. Demirci “Herhalde birkaç senedir karikatürle yatıp kalktığım için kendimi onun­la meslektaş zannetmiştim” di­ye hatırlıyor o günü. Erbulak da onu kırmayıp, çizdikleriyle ilgili yorumlarını iletmiş bir sene bo­yunca. İlk ustasından sonra 14 yaşındayken Oğuz Aral okulu ve Gırgır günleri başladı. 47 yıl hiç durmadan üreterek geçecek bir kariyerin ilk günleri…

      Fırt’ta “Tarzan”, Gırgır’da esprilerini Behiç Pek’in buldu­ğu “Muhlis Bey” ve ardından “Arap Kadri” tipleriyle artık ge­niş kitlelerce tanınır hâle geldi. Bir yandan haftalık karikatür dergilerine çizerken bir yandan da Yeni Gündem, Nokta, Pano­rama, Gazete Pazar, Söz gibi si­yasi yayınlarda gündemin ağır havasını dağıtıyordu o günlerde. “Ağlanacak hâllere güldürmek” onun özel yeteneğiydi. Kuru­culuğunu yaptığı Hıbır ve onun devamı HBR Maymun dergi­lerinin kapanmasından sonra, gazete çizerliğiyle birlikte yal­nız buraya yönelmişti zaten. Aralarda çizdiklerini derleyip albüm hâline getirmiş; Natio­nal Geoglathif ile hayvanlarla insanların ilişkilerini, Çeviren Latif Demirci ile dünya resim sanatını kendi tarzıyla birleş­tirmişti.

      Neredeyse 20 yıl boyun­ca her gün, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden biri­nin, Hürriyet’in baş sayfasında, okurların ilk gördüğü kişi ol­mak, eleştiriyi kırıp dökmeden dillendirmek, herkesin ağladı­ğı bir gün acı da olsa yüzlere bir gülümseme yerleştirmek, bunu yaparken de mesleğin namu­suna halel getirmemek için çok hassas bir terazide ölçülen bir zarafete, çok keskin bir zekaya ve neredeyse bütün bir haya­tı adayacak noktada çalışkan­lığa ve ne olursa olsun biraz da iyimserliğe ihtiyaç vardı. Bun­ların hepsini biraraya getirebi­len nadir insanlardan biri ola­rak, dünya çapında bir sanatçı olarak hafızalarımızda kayıtlı kalacak Latif Demirci. Ve böyle insanların önünde hiçbir gücün duramayacağının kanıtı olarak yaşayacak…

    • ‘Bekle beni yine geleceğim kahpe Bizans’ın yiğit güzeli’

      Aşk filmlerinin unutulmaz jönü; tarihî dramanın Kara Murat’ı, Köroğlu’su, Battal Gazi’si; fantastik sinemanın Dünyayı Kurtaran Adam’ı; Gurbet Kuşları’nın Selim’i… Yeşilçam ışıklarının en parlaklarından, kahraman denince ilk gözümüzün önüne gelenlerden Cüneyt Arkın’ı 28 Haziran’da kaybettik. Her türde filmleri, kahramanlık destanlarıyla büyüyen üç kuşağın anılarıyla “Yıkılmayan Adam” ölümsüzlüğe kavuştu.

      Kim çocukken eline aldığı bir tahta parçasını kılıç yapıp “Ben tek, siz hepi­niz” diye hayalî Bizans askerle­rine hücum etmemiştir? Biraz büyüyünce kendisini hoşlandı­ğı kıza beğendirmek için ayna karşısında Cüneyt Arkın’ın “üç numaralı bakışı”nı prova etme­miştir? Yetişkinlik yaşlarımız­da kimimizde intikam peşinde­ki “Yaralı Kurt”tan, kimimizde “Maden”in işçi lideri İlyas’tan ilhamlar yok mudur?

      Türkiye’nin hikayesiyle birlikte gelişen ve dönüşen Ye­şilçam’ın büyük yıldızlarına, başka kimselere kolay kolay gösterilmeyen bir sevgi ve say­gıyla bağlı olmamızın ardın­da, belki de kim olduğumuz üzerinde bu kadar belirleyici olmaları yatıyordur. Klasik ta­birle “Bizi biz yapanlar”dandı Cüneyt Arkın da…

      Arkasında bıraktığı mirası, hayatının yalnızca tek bir döne­mine bakarak özetlemek müm­kün değil. 1963’te Halit Refiğ’in kapısını çalıp oyuncu olmak is­tediğini söyleyen doktor Fahret­tin Cüreklibatır da odur; yıllarca aşk filmleriyle genç kızların rü­yalarını süsleyen mavi gözlerin sahibi de… Maraş Katliamı’nın fitilini yakan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde “Allahsızlı­ğı Yayma Kürsüsü Başkanı”na haddini bildiren de odur; komü­nizm propagandası yapıldığı ge­rekçesiyle rejisörü hâkim önüne çıkarılan “Yıkılmayan Adam”ın başrolünde boy gösteren de… Onunla en çok özdeşleşen ta­rihî rolleri millî hassasiyetle­re yaslansa da 1972’de Yılmaz Güney’den siyasi nedenlerle geri alınan Altın Koza, “Yaralı Kurt”taki performansıyla ken­disine verilince geri çevirmesini bilmiştir. Cüneyt Arkın’ı bun­lardan hangisiyle hatırlayaca­ğınız biraz da sizin meşrebinize kalmış.

      Ama iş çalışkanlığına, mes­leğine saygısına gelince orada pek az tartışmaya yer var. Dok­torluğu bırakıp, aksiyon sahne­lerini hakkıyla canlandırabil­mek uğruna bir sirkte akrobasi eğitimi almak, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmek pek az ör­neğini gördüğümüz titizlik gös­tergeleriydi. En tehlikeli sahne­lerde dahi dublör kullanmaması nedeniyle vücudunda kırılma­dık kemik kalmamıştı. Filmleri­nin etkisi bir yana, mesleğe gös­terilen bu özen, arkasından en çok hatırlananlardan olacak…

      Yönetmenliğini Remzi Jöntürk’ün üstlendiği 1969 yapımı “Malkoçoğlu Cem Sultan” filminde Cüneyt Arkın.