Yazar: #tarih

  • Osmanlıları çürüten devleti yiyip bitiren illet ‘RÜŞVET HELVASI’NIN TADI… (Tarihçi Naima)

    Osmanlı belgeleri, devleti içten içe yiyip bitiren rüşvet ve yolsuzluk hastalığının hiç geçmediğini, hatta zamanla neredeyse devletle bütünleştiğini ortaya koyuyor. İlan edilen fermanlar, sert ikazlar ve önlemler, nizamnameler, ettirilen yeminlere rağmen devlet görevlilerinin para yemesinin önüne geçilememiştir.

    Osmanlı Devleti daha ku­ruluşunun ilk asrında rüşvet illetiyle yüzleş­mişti. Yıldırım Bayezid devrinde (1389-1402) kadıların rüşvetle iş görmeye başlamaları üzerine, öfkesine hâkim olamayan padi­şahın bu kişileri Yenişehir’de bir konakta toplayıp hepsini birden yakmaya teşebbüs ettiği rivayet olunur. Neşrî Tarihi’nde anla­tıldığına göre rüşvetçi kadılara uygulanmak istenen bu dehşet verici cezayı, araya giren devlet adamlarının yönlendirdiği “Yıl­dırım’ın soytarısı” engellemiştir. Anlatılana göre bu soytarı, Yıldı­rım’ın huzuruna çıkıp, “kendi­sini Bizans’a elçi olarak gönder­mesini” diler. Yıldırım, “bunu niçin istersin” diye sorunca da; “Kadıları ortadan kaldırdığınız­da ahalinin davalarına kim ba­kacak? Oradan rahipler getirip ahalinin davalarını gördürmek için” der. Soytarının ne demek istediğini anlayan Yıldırım “peki ne yapmak gerekir” diye sorun­ca Vezir-i Azam Ali Paşa devreye girer ve kadıların affedilmesi­ni, maaşlarının artırılmasını ve böylelikle rüşvete tevessül etme­yeceklerini söyler (Neşrî Tarihi, C. 2, s. 337). Ne var ki rüşvet ve yolsuzluğun kadıların, valilerin, paşaların maaşının, gelirinin ar­tırılmasıyla ortadan kalkmaya­cağı, rüşvetin Yıldırım’dan sonra da Osmanlı Devleti’ni içten içe yiyip bitiren bir hastalık hâline geleceği tabii anlaşılacaktı.

    Sultan 3. Selim’in rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesine dair Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya kendi elyazısıyla yazdığı hatt-ı hümayun. 16 Şubat 1792. (BOA, TSMA.E, 784/21)

    Osmanlı belgelerinde “ir­tikâb ve irtişâ”, yani “yolsuzluk ve rüşvet” şeklinde beraberce zikredilen bu beladan kurtulma­nın çarelerini aramak için za­man zaman layihalar, raporlar hazırlanmış; padişahlar bu layi­halara istinaden adaletnâmeler, fermanlar yayınlamışlarsa da rüşvet ve yolsuzluğun önü alına­mamıştır.

    Kanunî Sultan Süleyman ve oğlu Sultan 2. Selim döneminde kanunnâmeler ve adaletnâme­lerle rüşvetin önüne geçilmeye çalışılmıştı. 2. Selim saltanatının daha başında, 1568’de vilayetler­deki vali ve kadılara gönderdi­ği bir emirde; ilan etmiş olduğu adaletnâme ile emredilen husus­lara dikkat edilmeyip rüşvetin, yolsuzluğun, haksız ve kanunsuz uygulamaların devam ettiğini ifade ettikten sonra; valileri ve kadıları ikaz ederek idarecilerin çeşitli isimler altında ahaliden para toplamamasını, mahkeme­lerde davalara müdahale edil­memesini, reayaya zulmedilme­mesini, haksızlık ve yolsuzluğun önlenmesini emretmiş; emre uymayanların şiddetle cezalan­dırılacağını bildirmişti. Bu şid­detli ikaz ve tehditlerine rağmen 2. Selim iki yıl sonra 1570’de taş­radaki vali ve kadılara yeniden emirler göndermiş; zenginlerin himaye olunup fakirlere zulme­ dilmemesi, herkese adalet üzere davranılması, görüle­cek yolsuzlukların müseb­biplerinin şiddetle cezalan­dırılacağını bildirmek zorun­da kalmıştı (BOA, Mühimme Defteri, 7/1619).

    Osmanlı padişahları rüş­vet alınıp-verilmesini yasak­layıcı emirler yayınlasalar da, rüşvetin ve yolsuzluğun Sa­ray ve çevresinden başlaya­rak aşağıya doğru bütün dev­let bürokrasisine nüfuz ettiği şüphe götürmez bir gerçek­tir. Herkes tarafından “fena, çirkin” bir iş olarak görülen rüşvet, bazen isim değiştire­rek “caize” ve “hediye” gibi daha masum, “meşru” isimler altında da hükmünü sürdür­müştü.

    Osmanlı devlet geleneğin­de beylerbeylik, valilik, san­cakbeyliği gibi yüksek memu­riyetler; kazaskerlik, müftü­lük, kadılık, naiblik, müderrislik gibi ilmiye sınıfının makam ve mansıplara yapılan tayinler kar­şılığında, padişah ve sadrazam başta olmak üzere tayin olunan kişiden “caize” adı altında pa­ra almak eski bir adetti. Devlet kapısında bir makama, rütbe­ye, mansıba tayin için bekleyen paşalar, beyler, kadılar, efendiler fazlalaşınca, tayin işlerinde para dönmesi kaçınılmazdı. Devle­tin yönetici kademesinde veya sarayda tanıdığı olanlar iltimas­la, olmayanlar rüşvetle kendi­lerini makam ve mansıba tayin ettirmeye çalışmaktaydı. O hâle gelinmişti ki bütün mülkî, askerî ve ilmî memuriyetler arttırma ile açıkça satılıyordu ve hangi memuriyet için ne kadar rüşvet verildiği herkesin malumuydu.

    Rüşvetin başka kılığa girmiş hâli olan, “caize alınması” gele­neğine dair Naima Tarihi’nde anlatılan ilginç bir hadise vardır ve şöyle nakledilir.

    “Bu sıralarda devlet hazine­sinde sıkıntı vardır diye memu­riyetlere tayin karşılığında alı­nan paraları [caize] Sadrazam Melek Ahmet Paşa kabul etme­yip Hazine’ye gelir kaydedilme­si için deftere yazılması bida­tini [yeniliğini] çıkardı. Yakın zamanlara dek ‘rüşvet alır’ diye, rüşvet suçuyla nice vezir ve paşa katlolunup, niceleri dahi azlolu­nup rezil olmuş iken devletin za­yıflığı ve ahvalinin karışıklığı öy­le bir dereceye vardı ki, o suç sa­yılan iş [caize adı altında alınan rüşvet] devletin dayanağı kılındı. Gerçi bu durum ilk bakışta Sad­razam Melek Ahmet Paşa’nın doğruluğuna ve namuslu olu­şuna verildi. Fakat tayin işini gören memurlar aldıkları pa­ranın ancak 10’da 1’ini deftere kaydettiklerinden işin sonu fe­sada vardı. Böyle bir bidatin ah­maklık eseri olduğu anlaşıldı” (Naima Tarihi, C. 5 s. 2061).

    Adı rüşvet veya caize ol­sun, makam ve mansıpların para karşılığı alınıp satılması, işin ehline ve liyakatlı olanına verilmesinin önüne geçmiş­tir. Rüşvetle makam-mev­ki sahibi olununca, vali ise vilayetteki ahaliden haksız kanunsuz olarak para tahsi­liyle, kadı ise adaletin tecelli etmesi gereken mahkemede parayı veren lehine karar çı­karmakla kendisine menfaat devşirdi.

    Sultan Abdülmecid’in, çıkarılan nizamname hükmünce rüşvet ve yolsuzluk yapılmaması, yapanlar hakkında kanunda yer alan cezanın
    uygulanacağına dair genelge şeklinde bütün vilayetlere gönderilen matbu hatt-ı hümayunu. 23 Eylül 1850 (BOA, C.DH, 30/1473).

    Rüşvetin en fazla olduğu, en çok paranın döndüğü yer tabii devletin en tepesiydi. Sarayda padişahlar, hanım ve valide sultanlar, darüssa­ade ağaları, padişah hoca­ları ve musahipleri rüşvet çarkının içindeydi. Padişaha olan yakınlıkları ve nüfuzları sebebiyle rüşvetle iş yaparak ciddi servet sahibi olanla­rı vardı. “Nefesi kuvvetli” bir hoca olarak Sultan İbrahim’in psikolojik rahatsızlıklarının te­davisi için saraya getirilen; padi­şahı manevi olarak rahatlatması neticesinde önce padişah hoca­lığına sonra Anadolu Kazasker­liğine yükselen ve “Cinci Hoca” lakabıyla tanınan Hüseyin Efen­di bunlardan biriydi. Cinci Hoca, Anadolu Kazaskeri olarak kadı tayinlerinden ve Sultan İbra­him nezdindeki nüfuzunu kulla­nıp diğer makam ve mansıplara tayin ettirdiği kişilerden aldığı rüşvetlerle hatırı sayılır bir ser­vet edinmişti. Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesiyle hâmisiz kalan Cinci Hoca’dan, yeni padi­şahın cülûs töreninde askere ve­rilecek bahşiş için 200 kese akçe istenmişti. Cinci Hoca parası olmadığını ileri sürerek istenen meblağı vermeye yanaşmadı. Ya­kalanıp hapse atıldı. Ölüm tehdi­di ve işkence ile paralarının yeri söyletildi. Nakit ve mülk olarak servetinin 3.000 keseden fazla olduğu anlaşıldı (Naima Tarihi C. 4 s. 1868).

    Osmanlı bürokrasisinde, sadrazamdan başlayarak aşağı­ya doğru memuriyetlere tayinde rüşvet belirleyiciydi. Rüşvetle işe başlayan, görevini rüşvetle sürdürmekteydi. Belgelere bakıl­dığında, rüşvetin en çok kayda geçtiği makam maalesef kadılık makamıdır. Haklı haksızı ayır­mak, adaleti sağlamakla görevli kadı ve naipler rüşvet karşılı­ğı hüküm vermekte, suçlu olanı suçsuz göstermekteydi. 1710’da Urfa kazasında müftülük yapan Abdullah Efendi’nin rüşvet kar­şılığı suçsuz kişilerin katline fet­va verdiği sabit olunca memle­ketine sürgün edilmesine karar verilmişti (BOA, Mühimme Def­teri 117/27).

    Padişahlar tarafından sık­lıkla rüşvet, yolsuzluk, kanu­na aykırı uygulamalar, ahaliye zulüm ve baskı yapılması gibi devlet mekanizmasını tahrip edici, adaletin tesisini önleyici kanunsuz ve haksız durumlar, hüküm ve fermanlarla vilayet ve sancaklara bildirilerek önlenme­ye çalışılmıştı. 1717’de Sultan 3. Ahmed, Anadolu ve Rumeli’deki beylerbeyi, vali, sancakbeyi, kadı ve naiplere gönderdiği emirde, ahaliye zulmedilmeyip hakları­nın korunması hususunun çok mühim olduğunu; bu konuda son derece dikkatli olunması gerektiğini; adaletin hakkaniye­te uygun dağıtılması, usulsüz ve kanunsuz işlem yapılmaması ge­rektiğini; yol ve beldelerde emni­yet ve güvenliğin sağlanmasını, vergi tahsilinde kimseye zulme­dilmemesini, rüşvet alınmama­sını bildirmişti (BOA, Mühimme Defteri, 126/981). Ancak rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için pa­dişah tarafından verilen sert ve ikazlarla dolu emirler; hazırla­nan layiha ve raporlara istina­den padişah tarafından çıkarılan adaletnâmeler; yazılan kanun­namelere rtağmen rüşvetin önü alınamamıştır. Devlet çarkının içinde aşağıdan yukarıya doğru herkes, Tarihçi Naima’nın tabi­riyle “rüşvet helvası”nın tadına varınca bundan kendini kurta­ramamış; bu “tat” zincirleme bir şekilde devletin vücudunu sarıp sarmalamıştı.

    27 Şubat 1855 tarihinde çıkartılan, rüşvet veyolsuzluğun engellemesine dair tedbir ve cezaları içeren yedi sayfalık “Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layihası”nın ilk sayfası. (BOA, A.DVN. MKL, 73/11)

    Ortada ve aşikar olarak gö­rülen sorunun giderilmesi için yasaklamalar getirilmesine rağ­men, rüşvet ve yolsuzluk illeti ortadan kaldırılamamıştı. Soru­nun tanımlanması ve alınma­sı gereken tedbirler konusunda “Celalilik”ten gelme İpşir Mus­tafa Paşa ile Sultan 3. Selim’in benzer şeyleri söylemesi ilginç­tir.

    Sadrazamlık da yapmış olan İpşir Mustafa Paşa, 1651’de Ha­lep valiliği esnasında yönetimde bazı düzenlemeler ve yenilik­ler getirmiş, “ıslah-ı âlem” adı verilen bu yenilikleri içeren bir nizamname hazırlatmıştı. Bu nizamnameye göre; hiçbir dev­let makamı ehliyetli ve liyakatli olmayana verilmeyecek; rüşvet ve caize kaldırılacak; beylerbe­yi, sancakbeyi ve kadılar tayin edildikleri yerde 3 yıl hizmet et­meden azledilip başka yere tayin edilmeyecek; sikke tashihiyle bütün din ve devlet işleri şer’ ve kanuna uygun icra edilecekti.

    Sultan 3. Selim de tahta çık­tıktan hemen sonra Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya yazdığı 16 Şubat 1792 hatt-ı hümâyûnda, devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzettiği rüşveti ortadan kaldırmanın gerekliliği­ni ve bu yolda alınması gereken tedbirleri anlatmaktadır:

    “Benim vezirim,

    Bu devletin nizamları bozu­lup bu hâlleri alması pek çoktur. Bilhassa vezirlerin işe yarayan­ları ve yaramayanları şimdiden birbirinden ayrılıp sonra her bi­rinin makam ve mevkii hâl ve şanlarına göre verilmelidir. Yani hangi vezir hangi eyalete elverir tahkik olunup tevcihten sonra birkaç sene görev yapmadıkça azlolunmamalıdır ki makamını mukataası gibi bilip fukarasını rencide eylemeyeler.

    Ve makam ve mansıplar rüşvet ile satılmamalıdır. Şim­di mütareke içindeyiz, bunların tevcihlerine şimdi girişmeyip şimdilik hâlleriyle istihdam ey­leyesin. Hangisi hangi mahal­le elvereceğine ve içlerinden işe yaramayıp tekaüt edilecekleri anlayıp tarafıma dahi bildiresin.

    Biri dahi Devlet-i Aliyye’nin bünyesini yiyip bitiren bir illet derecesinde olan rüşvet kâfiridir ki memleket harap oluyor, bu da­hi şimdiden külliyen kaldırılma­lıdır ve gizli veya açıkça alanla­rın haklarından gelinmelidir. Bu aralar bazı konularda yolsuzluğa meyyal kimselerin açgözlülükle rüşvet almaya cesaretlerini his­sediyorum. Araştırıp böyle kâfir şeye cesaret edenleri ortadan kaldırıp cezalarının verilmesi­ne ve bugünden sonra bir madde için 1 kuruş rüşvet alınmaması­na dikkat edesin.

    Bu emrimi dinlemeyip amel etmeyenleri Allah kahreyleye âmin” (BOA, TSMA.E, 784/21).

    Rüşveti devletin bünyesini yiyip bitiren bir hastalığa benzeterek ortadan kaldırılmasını isteyen Sultan 3. Selim

      1839 Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu ile bürokrasiye yeni bir nizam getirilmeye çalışıl­dı. Bu cümleden olarak, devlet memurlarının yemin ederek işe başlatılmaları usulü getirildi. Bu yeminlerinde padişah başta ol­mak üzere sadrazamdan en kü­çük memura kadar her görevli kanunlara bağlı kalacaklarına, kanunsuz iş yapmayacaklarına, rüşvet almayacaklarına yemin etmişlerdi. Bu yemine rağmen Sadrazam Hüsrev Paşa rüşvet suçundan yargılanarak kürek ce­zasına çarptırılmıştır. Rüşvet ve yolsuzluk o derece yer etmişti ki bundan tamamen kurtulmak ne­redeyse mümkün değildi.

      Devlet yine de rüşvetle mü­cadele için teşebbüslerde bulun­maya devam etmiş; 1848’de Sul­tan Abdülmecid rüşvet ve haksız kazanç hakkında mazbata hazır­latmış; bunlara tevessül edenle­rin devletine ve milletine ihanet içinde olduğu belirtilmiştir. Ya­saklanan rüşvetin, “hediye” adı altında isim değiştirerek devam ettirilmeye çalışılması üzerine, “hediye”nin ölçüsü ve mikta­rı belirlenerek bunun üzerinde olanların rüşvet kabul edileceği ilan olundu. Aynı zamanda, me­muriyete başlayacaklara yemin etme usulü de getirilerek Sultan Abdülmecid tarafından “Hedaya Memnuiyeti ve Tahlif Nizam­namesi” (Hediyelerin Yasaklan­ması ve Yemin Nizamnamesi) hazırlanarak yürürlüğe konul­du. Göreve başlayacak memurlar mülkiye, ilmiye, askeriye sınıf­larından hangisine mensup ise, her sınıf için aralarında küçük farklılıklar olan bu yemin metni­ni okuyup yemin etmedikçe gö­reve başlatılmadı.

      Mülkiye memurların yemin metni şöyleydi:

      “Padişahıma ve devletime sadakatten ayrılmayacağıma ve her ne nam ve anlam ile olursa olsun rüşvet almayacağıma ve padişahımın izniyle kabulü caiz olan resmi hediyelerden başka yasaklanmış olan hediyeyi kabul etmeyeceğime ve devlet malını yemeyip israf etmeyeceğime ve hiç kimseye ettirmeyeceğime ve gerçekten gerekli olduğu ortaya çıkmadıkça devletin hazinesine masraf getirmeye izin vermeye­ceğime ve gerçekten icap etme­dikçe sırf birilerinin hatırı için memur istihdamına lüzum gös­termeyeceğime…” (BOA, MVL.d, 436 s.8).

      Rüşvet ve yolsuzluğa karşı kanun ve ceza ile mücadelede önemli adımlar atan Sultan Ab­dülmecid döneminde 27 Şubat 1855 tarihinde “Men-i İrtikâba Dair Ceza Nizamname Layihası” (Yolsuzluğun Engellenmesine Dair Ceza Nizamnamesi Layiha­sı) hazırlanmıştır. “Rüşvet, dev­let malını yemek, hediye almak” başlıkları altında ayrıntılı olarak ele alınan ve 30 maddeden olu­şan nizamnamede suçların ta­nımı yapılarak verilecek cezalar belirlenmiştir. (BOA, A.DVN­MKL, 73/11).

      Maalesef kanunlarla men edilmesine, önemli cezalarla caydırıcı hâle getirilmeye ça­lışılmasına rağmen rüşvet ve yolsuzluk önlenememiştir. Öte yandan şöyle de bir durum var­dır: Osmanlı tarihinde rüşvet ve yolsuzlukla servet kazananların hemen hepsi bu zenginliklerinin sefasını süremeden feci akıbet­lere uğramışlar, bu şekilde edin­dikleri para hayatlarına malol­muştur.

      Tarihçi Naima, yazdığı tarih kitabında rüşvet ve yolsuzluğa bulaşanlara dair şöyle der: “Akçe verip makam ve mansıp alanın hiçbirisi hayrını görmeyip çoğu gözden düşüp berbat oldu. Rüş­vet uğursuzluğu, lanet halkası gibi boğazlarına geçip asılı kaldı” (Naima Tarihi, C.4 s.1823).

    1. Rüşvet ve yolsuzluk

      İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her medeniyette, her siyasi ve dinî yapıda, devlet işleri için ahaliden toplanan paraları gaspettiler. Doğu’da ve Batı’da, krallar ve sultanların etraflarındaki ayrıcalıklı kesimin aldığı rüşvetler, muazzam kişisel servetlerin kaynağını oluşturdu. Çok öne çıkanlar cezalandırıldı ama özellikle Osmanlı toplumunda yıllar içerisinde gelenekselleşen bu mekanizma, “işini bilen” idarecilerin önünü alamadı. Dünden bugüne, “yiyor ama çalışıyor” mekanizması…

      Dergimizin Ocak 2018 sayısında, tarih boyun­ca rüşvet ve yolsuzlukla ilgili ayrıntılı bir dosya hazırla­mıştık. O tarihten bugüne, top­lumları kemiren bu “gelenek” çok daha yeni, elektronik ve sofistike boyutlar kazandı ama, işin “tamamen duygusal” yönü, özellikle iktisadi sıkıntı ve kriz­lerin artmasıyla iyice kuvvet­lendi.

      “Tarih boyunca büyük ser­vetlerin temel kaynakları savaş ganimeti, sömürgelerin/fethe­dilen yerlerin sürekli yağma­lanması veya devletten yetki ve ayrıcalık elde etmek şeklinde tezahür etmiştir. Devlet ma­kamlarına tayin edilmek veya iktidar erkini bizzat veya veka­leten kullananlara yakın olmak, servet ve ayrıcalık getirmiştir… Nice devlet adamı, kendisinin ve çevresinin çıkarı için ahaliyi ezen vergiler salmış, ödeyeme­yenler her türlü eza-cefa çek­miştir. Elde edilen muazzam servetler rakiplerin ve hüküm­darların fazla dikkatini çekin­ce, bu kişilerin kellesi gitmiş, servetleri de hükümdara veya ihtiyaç hâlinde hazineye irat kaydedilmiştir… Çoğu ülkede kamu görevleri parayla satıl­mış, göreve gelenler de verdik­leri rüşvetin fazlasını çıkarmak için acımasızca soyguna giriş­miştir. Ormana sığınan Robin Hood’dan tutun da dağa çıkan Anadolu eşkıyalarına kadar sa­yısız hikayenin arkasında, acı­masız vergi ve haksız müsadere (el koyma) vardır. Din adamla­rı da usulsüz servet ediniminde diğerlerini aratmamıştır. Kar­dinaller ve piskoposlar arasın­da, devlet yönetiminden pay ve makam sahibi olarak efsane­vi servet edinenler saymakla bitmez.. Hükümdarlar onları, onlar da hükümdarı kullanır­dı. Yiyen, yedirmek zorunda­dır. Eski Türk geleneğinde de beyler ve vezirler topladıkları artığın bir kısmını çevrelerine taşırarak paylaşmak zorunday­dı. Bunu yapmazlarsa itibarsız­laşır ve konumlarını muhafaza edemezlerdi. Krallar ve sultan­lar bu nedenle etraflarında ay­rıcalıklı bir kesim oluşturdular ve onlar da kendi yakın çevrele­rini beslediler. Bu ortaklık, sis­temin sürekliliğinin en büyük garantisi oldu. Modern toplum­da işler biraz zorlaştı ama, riske rağmen kötü niyetliler her za­man işlerini yürütmenin yolu­nu buldu”.

    2. Teŋri oglı: Göklerin oğlu 7. yüzyıldan sesleniyor…

      23 Ağustos 2022’de, 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu. Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeren buluntular, henüz araştırmalar sürmekle birlikte Türklerin tarihi için çok önemli.

      HATİCE ŞİRİN

      Orhon Yazıtları denilince Türklerin Moğolistan’da kurduğu ikinci büyük devletin (2. Köktürk Kağanlı­ğı) resmî kronikleri sayılan Bil­ge Kağan, Kül Tigin ve Tonyu­kuk anıtları akla gelir. Bunların dışındaki yazıtlarla, uzmanlar dışında spesifik olarak ilgilenen olmaz. Orhon’un, Moğolistan’da­ki 4.000 ırmaktan en uzununun adı olduğu, Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtlarının Orhon vadisin­de bulunmasından ötürü böyle adlandırıldığı ve bu ırmağın geç­tiği “aymag”larda (Moğolca idari bölge) en az 50 Türkçe yazıt da­ha keşfedildiği de pek bilinmez.

      Moğolistan genelinde son 10 yılda 90 civarında yeni yazıt bulunmuş; böylece daha önce­ki bulgularla ülke sınırlarındaki Türkçe yazıt sayısı 200’e ulaş­mıştır. Güney Sibirya’nın Tuva, Hakas ve Altay, Özbekistan’ın Fergana, Kırgızistan’ın Talas ve Çin’in Doğu Türkistan bölgele­rinde bulunanlarla birlikte ka­dim Türk dönemine ait 500’ün üzerinde Türkçe yazıt olduğunu belirtelim. Üstelik bunların ço­ğu, üç ünlü kağanlık yazıtı gibi salt savaşların ve siyasi mani­festoların konu edildiği metinle­ri içermez; içlerinde “ölümüyle eşinden ve çocuklarından ayrıl­manın teessürünü haykıran bir koca”nın mezartaşından tutun da sevgiliye ithafen yazılmış ka­ya grafitilerine kadar konu çe­şitliliğini haiz yazıtlar bulunur. Yazıtların çokluğu ve çeşitliliği­ne dayanan A. N. Bernştam, S. E. Malov, D. D. Vasilev gibi Rus bili­minsanları, eski Türkler arasın­da okuryazarlık oranının yüksek olduğu, hatta 2. Köktürk çağında çeşitli runik yazı ekol merkez­lerinin kurulduğu yorumunu yaparlar. Yazının imtiyazlı aris­tokrat ve ruhban sınıfının teke­linde tutulduğu Batı dünyasının aksine, Bozkırlı Türkler yazıt­larını yalnızca Tanrı’ya ithafen veya soylular için değil, geniş okuyucu çevreleri için de yaz­mışlardır. S. Frederick Starr’ın sözleriyle “Erken dönemlerde göçebe Türkler arasındaki okur­yazarlığın seviyesini saptamak olanaksız olmakla birlikte, günı­şığına çıkan bulgular seviyenin hiç de düşük olmadığına işaret etmektedir”.

      2019’dan beri Moğolistan’daki Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Kağanlığı’nın kurucusu Elteriş Kağan’ın anıt kompleksinin bulunduğu duyuruldu.

      Kamuoyunun pek ilgisine mazhar olmayan bu tür küçük yazıtların tek satır, hatta tek sözcük içeren metinlerinden, çığır açıcı linguistik ve kültürel sonuçlara ulaşılabilir. Örneğin, yakınındaki dağın adıyla anılan Tevş Yazıtı, Rus ve Moğol arke­ologlar A. P. Okladnikov ve N. Ser-Odjav’ın başkanlığındaki bi­lim heyetince 1949’da bulunma­saydı, Türkçe “tugrag” (tuğra) sözcüğünün en eski kaydı Dîvâ­nu Lugâti’t-Türk olarak kala­caktı. Bu yazıtın keşfi, sözcüğün tarihini 300 yıl geriye götürdü­ğü gibi, Türklerde devleti temsil eden hükümdarlık alametinin 8. yüzyıldan bu yana kullanıldı­ğını kanıtlar. 8. yüzyılda tugrag urmak (‘tuğra vurmak’) olarak kullanılan ibarenin Osmanlı dö­neminde yerini tuğra çekmek’e bırakması, urmak ‘yazı yazmak’, çekmek ‘yazıya işaretler koy­mak’ anlamları da taşıdığından tesadüfi değildir.

      Bu türden küçük yazıtların içerikleri gibi, bulunuş öyküleri de insanlarda pek merak uyan­dırmaz. Bu durum, geçici de olsa şöhret yakalayıp adını duyur­mak isteyen bir takım kişiler­ce farkedilmiş olacak ki son yıl­larda sosyal medya aracılığıyla, tarihte derin iz bırakmış bir hü­kümdarın mezarını veya büyük bir yazıt kompleksini tek başına bulduğunu duyuranları görmeye başladık. Bunlar arasında Antik dönem Anadolu petrogliflerin­deki bazı sembolleri Eski Türk­çeye göre okuduğunu, hatta epik bir hükümdar karakterinin “me­zarı”nı bulduğunu iddia edenlere bile rastlamaktayız. Bu denli ka­rışık bir durumda gerçek bilgiyi ayıklamak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmek, biliminsanları­nın işini zorlaştırmaktadır.

      Nomgon’da bulunan ve basına “Elteriş (Kutlug) Kağan Yazıtı” olarak tanıtılan anıt, kazı ekibinin verdiği bilgilere göre Türkçe (Runik harfli), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içeriyor.

      İşte bu ciddi çalışmalardan birinin sonuçları, geçen ay Mo­ğolistan’dan geldi. 23 Ağustos 2022’de merkezi Kazakistan’da olan Uluslararası Türk Aka­demisi ve Moğolistan Bilimler Akademisi Arkeoloji Enstitü­sü’nce 2019’dan beri Nomgon vadisinde yürütülen ortak kazı çalışmalarında, 2. Köktürk Ka­ğanlığı’nın kurucusu Ėltėriş Ka­ğan’ın anıt kompleksinin bulun­duğu duyuruldu. Bu konu Ulus­lararası Türk Akademisi’nin 2016’da Şiveet Ulan’da kazılar yapıp toprak altında kalan bazı bulguları günışığına çıkarmak suretiyle önemli bir çalışmaya imza atması ile başlamıştı. As­lında Moğolistan’ın Bulgan ay­magındaki Şiveet Ulan, ilk defa Ağustos 1912’de Finlandiyalı Türkolog G. J. Ramstedt’in keş­fedip bilim dünyasına duyurdu­ğu büyük bir anıt kompleksiy­di. Nomgon anıt alanındaki yeni kazı çalışmaları da daha önce Moğol arkeolog Dovdoyn Bayar tarafından 2007’de başlatılmıştı. Bayar’ın 2010’daki ani ölümün­den sonra, çalışmalarını Türk Akademisi ve Moğolistan Arke­oloji Enstitüsü devraldı.

      Nomgon kompleksinin bu­lunduğu Arhangay aymagda, da­ha önce 1. Türk Kağanlığı’na ait bir yazıt, Bozkır Uygur Kağan­lığı’na ait üç yazıt ve dönemle­riyle ilgili tartışmaların sürdüğü 20’den fazla yazıt keşfedilmişti. Bunlardan en eskisi Bugut (584- 587), Erken Orta Asya’nın lingua franca’sı Sogd alfabesiyle, Sogd­ça ve Brahmi hece yazısıyla Mo­ğolca yazılmış iki dilli bir yazıt; en yenisi 1. Karabalgasun (yak­laşık 821) ise Türkçe, Sogdça ve Çince metinler içeren üç dilli bir yazıttır.

      Nomgon’da bulunan ve bası­na Ėltėriş (Kutlug) Kağan Yazıtı olarak tanıtılan anıt da kazı eki­binden Napil Bazılhan’ın verdiği bilgiye göre Türkçe (Runik harf­li), Sogdca (Sogd harfli) ve henüz hangi dille yazıldığı bilinmeyen Brahmi harfli metinler içermek­tedir. Ėltėriş (Kutlug) Kağan’a ait olduğu iddiası, Darhan Kıdı­rali başkanlığındaki kazı ekibi tarafından birkaç nedene dayan­dırıldı. Birincil kanıtlar, Türk­çe ve Sogdca metinlerde “kutlug kagan” ibaresinin yer alması ve kazılardan bir sunak taşının çık­ması olarak sunuldu.

      Napil Bazılhan, anıt komp­leksindeki balballar (öldürülen düşmanları temsil eden taş sü­tunlar) üzerine nakşedilmiş 5 adet Aşina (Köktürk hanedanlı­ğının soy adı) damgasını da ikin­cil kanıt olarak sundu. Yaklaşık yüzde 60’ı kazılan 49×41.5 met­relik alandan, Ėltėriş’e ait oldu­ğu düşünülen başı gövdesinden ayrılmış bir heykel; karnında iki yavru olan bir aslan heykeli; 48 balbal; kırık koç heykelleri; üze­rinde figürler bulunan keramik parçaları; yazıtın kaidesi olan kaplumbağa heykeli ve nihayet bir yazıtın tepelik kısmı çıkarıl­dı. Toprak altından çıkan kısmın en az iki katı büyüklüğünde ol­duğu tahmin edilen yazıtın ana gövdesi ise henüz bulunamadı.

      Kırık parçanın tepelik kıs­mında lotus çiçeği, dikdörtgen prizma biçimli alt kısmında da 19 satırlık Runik alfabeli Türk­çe metin saptandı. Runik Türk yazısı uzmanı Napil Bazılhan, bilimsel yayın çalışmalarının sürdüğünü belirterek, 19 satırlık metnin 12 satırını kamuoyu ile paylaştı. Okunan kısımda tam bir cümle yoktu.

      Nomgon anıt kompleksinin Elteriş Kağan’a ait olduğuna dair sunulan kanıtlardan… Karnında iki yavrusuyla aslan heykeli (üstte), sunak taşı (üstte, sağda). Aşina hanedanlığının dağ keçisi damgası (altta).

      Metinde ud yıl tokuzunç ay (sığır yılı dokuzuncu ay), teŋri oglı (göğün oğlu), kutlug kagan türük…, tümen tümen… (onbin­lerce, sayısız), işig küçüg bėr…. (hizmet et…) gibi bölük-pörçük ifadeler bulunuyordu.

      Yazıtın bize anlattıkları Sunak taşı ve kaplumbağa kaide, kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, alanın bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek. Başı gövdesinden ayrılmış heykelin büst kısmı ve başlık özellikleri Höşöö Tsaydam’da bulunan Kül Tigin’in büstünü andırmaktadır. Yazıtın tepelik kısmında Budizmin kutsal çiçeği lotus figürü yer alır. Kaynaklardan, 1. Köktürk kağanlarından Tatpar’ın (Bumın’ın oğlu) Budist olduğunu, 2. Köktürk kağanlarından Bilge Kağan’ın ise Budizmi yücelttiğini öğrendiğimize göre, böyle bir sembol şaşırtıcı değildir. Çin İmparatoru Wudi 574’te Budizmi yasakladığında, Budist üstat Jinagupta ve başka Budist keşişlerin 1. Köktürk Kağanı Tatpar’ın himayesine girip burada 10 yıl geçirmesi, Kapgan ve Ėltėriş döneminde Türklerin Budizme en az 100 yıldır aşina olduklarını gösterir.

      Peki fragman hâlindeki bir metinde geçen “kutlug kagan tü­rük” ifadesine dayanılarak, anıt alanının Ėltėriş Kağan’a ait oldu­ğu kesinlikle söylenebilir mi? Bir yazıt uzmanı olarak bu iddia için çok erken olduğu kanaatinde­yim. Üstelik daha önce „Kutlug“ anısına dikildiği öne sürülen başka yazıtlar da oldu. Bunlar­dan biri 1891’de Orhon Yazıtla­rı’nın 160 km güneyinde bulu­nan Ongin’di. İddianın dayanağı, yazıtta geçen “Kapgan ve Ėltėriş Kağan ülkesinde doğdum” cüm­lesi; iddianın sahibi Vasiliy V. Radloff’tu. Radloff 1899’da bu yanlışını düzeltti, ama Ongin Ya­zıtı 1960’lı yıllara kadar bazı aka­demik çevrelerde “Ėltėriş Kağan yazıtı ve bilinen en eski tarihli Türkçe metin” ününü korudu. Dolayısıyla Nomgon Yazıtı’ndaki “kutlug kagan” ibaresi de yanıltı­cı olabilir.

      “Kut” sözcüğü Batı dillerin­deki “charisma”, Osmanlı döne­mindeki “sahib kıran” gibi “Tan­rı tarafından bahşedilen erk, güç ve yetenek”i karşılar. Günü­müzde „kutlu“ olarak kullanı­lan „kutlug“ ise kadim Türklerde üst düzey bir sandır ve hüküm­dar elkaplarında yer alır. Tıpkı 2. Köktürk Devleti’nin kurucu kağanı gibi, Bozkır Uygur Ka­ğanlığı’nın da birçok hükümda­rı (Kutlug Kül Bilge Kagan, Alp Kutlug Bilge Kagan, vd.) bu un­vana sahipti. „Kutlug“un ayrı­ca, bir generalin (Kutlug Tarkan Seŋün), bir mahkeme başkanı­nın (kutlug yargan), soylu ka­dınların (yeŋgem kutlug tegin, anam tuglug kutlug aga gibi), hatta Budist Uygurca metinlerde Buda’nın (Kutlug Burhan) ve Bo­dhisattva’nın (Kutlug Bodisatv) ad ve unvanlarında yer aldığını görürüz.

      Bir başka problem, elimizde­ki kadim Türkçe yazıtların hiç­birinde Ėltėriş Kağan’ın „Kut­lug“ unvanıyla anılmamasıdır. Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyu­kuk, Ongin ve Çoyr yazıtların­da ondan hep „Ėltėriş“ olarak sözedilir. „Kutlug“, Çin kaynak­larında geçer (Aşina gutulu=Aşi­na Kutlug). Kül Tigin Yazıtı’nın Çince yüzünde Ėltėriş’in baba­sının „guduolu xiejin“ (kutlug ėrkin) olarak kaydedilmesinden yola çıkan Şanghay Jiao Tong Üniversitesi’nden Chen Hao, „kutlug“un ad değil, babadan oğula geçen bir unvan olduğunu söyler.

      Bir Türk hakanının taşa kazınan izleri Sunak taşı (üstte) ve kaplumbağa kaide (altta), kağan için düzenlenmiş anıt komplekslerinde bulunduğu için, Nomgon anıt kompleksinin bir Türk kağanına ait olma ihtimali çok yüksek.

      İlginç olan noktalardan biri de „Ėltėriş“in ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi Bügü’nün de (Kapgan) Çin kaynaklarındaki elkaplarından birinin „guduolu“ (kutlug) olmasıdır. 2. Köktürk Devleti kurulduktan sonra Aşina „Kutlug“, „Ėltėriş“ unvanını; kar­deşi Bügü ise « Kapgan“ (kapan, yakalayan) unvanını alır. „Ėltė­riş“ iki sözcükten oluşur. İlki „ėl“ günümüzde il (vilayet) olarak kullandığımız, kadim Türkçe­de „ülke, memleket“ anlamı­na gelen sözcüktür. İkincisi ise, kökü „çiçek dermek“ ifadesinde kalan „düzenli biçimde birara­ya getirmek“ anlamlı fiilin türe­vidir. „Ėltėriş“in literal karşılığı „ülkeyi biraraya getiriş“tir. Şayet Nomgon’daki anıt alanının kesin olarak „Ėltėriş“ anısına yapıldı­ğı kanıtlanırsa, burada bulunan yazıt, „Ėltėriş“in kutlug sanıyla kaydedildiği yegane metin ola­rak tarihe geçecektir.

      Yazıt metnindeki „teŋri og­lı“ tamlaması “Tanrı oğlu” değil, “göğün oğlu” anlamındadır ve Çince „tianzi“den anlam tercü­mesidir. „Tianzi”, Zhou Hane­danlığı’ndan (MÖ 1046-MÖ 771) itibaren Çin imparatorlarının hükümdarlık unvanıdır. 6. yüz­yılda Japon imparatorlarının da Çinceden alıp kullanmaya baş­ladıkları “göğün oğlu” unvanı, Türkolog Alexander Vovin’e gö­re, Asya Hunları adıyla bilinen Xiong-nu liderleri tarafından da benimsenmişti.

      İsenbike Togan’ın, “göğün oğlu (tianzi) ve onun yeryüzün­deki temsilcisi olan hükümdar, bütün ‚göğün altındakiler’i, yani yerli ve yabancıları ahenk için­de tutamazsa, ‚göğün vekaleti’ni kaybetmiş olurdu. Bu da hakim sülalenin meşruiyetini temelden tehdit eden bir tehlikeydi” söz­leri, bu unvanın kapsamını an­lamamızı sağlayabilir. Bu arada Çince „tianzi“ sözcüğü, Tonyu­kuk yazıtında dönemin Türkçe­sine uyarlanmış „tėnsi“ biçimiy­le geçer ama burada unvan değil, bir dağın adıdır.

      Sosyal medyada bu yazıtın „Türk“ adının geçtiği ilk Türkçe metin olup olmadığı yönünde bir polemik de sürmektedir. Kadim Türk yazıtlarında Türk sözcüğü­nün geçtiği en eski metin, Tat­par Kağan anısına dikilen Bugut yazıtının (584-587) Sogdca yü­züdür. Bugut’taki kaydı, Sogd­ca ve diğer İrani diller uzmanı Yutaka Yoshida’nın çevirisine göre “Bu yasa taşını Türklerin Aşina soyundan olan kağanlar dikti” cümlesinde yer alır. Tarihi net olarak saptanabilen Türk­çe yazıtlarda ise Türk etnonimi ilk defa 732 tarihli Kül Tigin’de görülür. Nomgon vadisi yazıtı, gerçekten de “Ėltėriş“e aitse, ya­zıt metninde geçen „ud yıl“ (sığır yılı) 689’a tekabül eder. Ancak bu tarihin ne vesileyle verildiği­ni bilmiyoruz. Bu ya bir savaş ya bir ölüm ya da yoğ (cenaze töre­ni) tarihidir. Bundan sonraki sı­ğır yılları 701 ve 713’tür. „Ėltėriş“ 691’de öldüğüne göre, onun ölüm veya yoğ töreni tarihi olamaz. Çin kaynaklarında 689’un doku­zuncu ayına ilişkin önemli bir bilgi yoktur; ama 701’e tekabül eden sığır yılının sekizinci ayın­dan 702’nin ikinci ayına kadar Türklerin Çin sınırındaki bölge­leri yağmaladıkları, Tibetliler­le koalisyon kurup Longyou’da onlarca kaleyi ve Liang vilayetini kuşattıkları kayıtlıdır. Bahsedi­len sığır yılının 701, hatta 713 ol­ması durumunda, Türk etnoni­minin geçtiği en eski Türkçe ya­zıt olma ihtimali yüksektir.

      Nomgon yazıtının kimin anısına dikildiğinin net olarak belirlenmesi, Sogd ve Brahmi yazılı kısımların çözülüp karşı­laştırılmasına ve ana gövdenin bulunmasına bağlıdır. Yazıt iddia edildiği gibi Ėltėriş Kağan’a ait olabileceği gibi, „Ėltėriş“in ölü­münden sonra tahta çıkan (692) ve 24 yıl hüküm süren kardeşi Kapgan için de dikilmiş olabilir.

      UZMAN GÖRÜŞÜ

      Moğolistan coğrafyasında Türklerin izlerini aramak…

      … ancak ve ancak hem devletimizin hem de üniversitelerimizin destek ve çabalarıyla mümkün. Yaklaşık 100 yılı aşkın süredir devam edegelen saha çalışmaları yeterli değildir. Bundan sonraki arkeolojik ve bilimsel araştırmalar, Türklerin tarihine ilişkin çok daha fazlasını ortaya koyacaktır.  

      Moğolistan coğrafyası, Hun, Köktürk ve Uygurlar başta olmak üzere pek çok Türk devlet ve topluluğuna evsahipliği yap­mış önemli bir merkezdir. Bilim dünyasının bu coğrafyaya duy­duğu ilgi Rus Coğrafya Cemiyeti tarafından 1889’da Orhun vadisine araştırma için gönderilen Mihayloviç Yadrintsev başkanlığındaki heyetin Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarını keşfetmesiyle ivme kazanmaya başlamıştır.

      Moğolistan’ın yetkili makamla­rından aldığımız bilgiye göre, her yıl bu coğrafyada uluslararası işbirlik­leriyle 60-90 arasında kazı ve yüzey çalışması yapılıyor. Yüzey araştır­maları ve kazılarla bilim dünyasının ilgisine sunulan eserler başta Hun, Köktürk ve Uygurlar olmak üzere bozkır topluluklarıyla ilgili pek çok hususun aydınlatılmasına zemin ha­zırlıyor. Ancak yine de 100 yılı aşkın süredir devam eden saha çalışma­larının yeterli olduğunu söylemek güçtür. Türkiye’deki üniversitelerin Moğolistan coğrafyasındaki kazı çalışmalarına beklenen düzeyde ilgi duymadığını üzülerek ifade etmek isterim. TİKA tarafından organize edilen Bilge Kağan ve Tonyukuk anıt alanları kazılarıyla birkaç yüzey araştırmasına verilen destek bir ta­rafa bırakılacak olursa devletimizin bölgedeki Türkiye merkezli bilimsel çalışmalara kurumsal desteğinden sözetmek güçtür. TİKA birincil görevi olmamasına rağmen konuyla ilgili talepleri değerlendirmekte ve çalışmalara mümkün olduğunca destek sağlamaktadır.

      Türkiye’deki akademik çevrele­rin beklentisi, konuyu asıl sahiplen­mesi beklenen Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve TÜBİTAK gibi kurumlarla Türkiye üniversitelerinin daha fazla zaman kaybetmeden bu coğrafyada çalışmalar yapması ve yapılan çalışmalara destek olmasıdır. Yakın zamanda Türk Tarih Kurumu’na yapılan kazı destek müracaatının “kurumun yurtdışı kazılara destek verememesi” sebe­biyle reddedilmesi anlaşılabilir bir durum değildir. Türk tarihini araştır­makla mükellef bir kurumun sadece yurtiçindeki kazılara destek vermesi kabul edilemez. İlgili mevzuatın de­ğiştirildiğine, artık yurtdışı kazıların da desteklenebileceğine dair TTK Başkanı Prof. Dr. Birol Çetin’den aldığımız bilginin uygulamaya yan­sıması, bölgede bilimsel çalışmalar yapma bakımından Türkiye’nin 100 yıllık eksikliğine son verecek bir adım olacaktır.

      Türk Dil Kurumu’nun yapması gereken de bölgede neredeyse her yıl Türk yazı dilinin en eski dönemle­rine ait yeni keşifler olduğu gerçeğini görerek sahada çalışacak ekipler oluşturması; alana sadece bulunan yazıtları yayımlayan değil yeni ya­zıtlar bulunmasına zemin hazırlayan bir kurum olarak da katkı sunması­dır. Türkiye’de bilimsel çalışmalara zemin hazırlayan ve destek veren bir kurum iddiasındaki TÜBİTAK’ın da Moğolistan coğrafyasına kayıtsız kalmaması gerektiğini düşünüyoruz. Eski Türk yazıtları alanında son 100 yılın en önemli keşiflerinden birisi olarak değerlendirilen Nomgon vadisindeki keşfin Moğolistan tara­fını oluşturan Moğolistan Bilimler Akademisi ile TÜBİTAK arasında 10 yıl önce imzalanan ikili işbirliği protokolü kullanılarak, bölgede Türkiye merkezli önemli çalışmalar yapılabilir. Kurumun, Moğolistan coğrafyasındaki kazı sürecini çok daha yakından, bilimsel veriler ile biliminsanlarını referans alarak ve aktif şekilde desteklemesi, her türlü idari-siyasi-yapısal meselelerden azade olarak değerlendirilmelidir.

      Nomgon’dan çıkan kaplumbağa kaide

      Üniversiteler neden ilgisiz?

      Türkiye’deki üniversitelerin bölge­deki varlığının (ya da yokluğunun) sorgulanması; böylesine önemli ve önü açık bir sahada varlık göstere­memelerinin sebeplerinin analiz edilmesi şarttır. Zannımızca bölgede çalışma yapamamamızın iki temel sebebi vardır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hiç şüphesiz Türkiye üniversitelerinin arkeoloji bölümle­rinin eksik yapılandırılması, Türk dö­nemi eserlerinin çalışılabileceği Türk Arkeolojisi, Orta Asya Arkeolojisi gibi anabilim dallarının kurulmamış olmasıdır. Bu eksiklik, bir taraftan o coğrafyada çalışabilecek biliminsan­larının yetiştirilmesine engel olmuş, diğer taraftan da yeni projeleri değerlendirebilecek yetkinlikte yeterli biliminsanı bulunamaması sonucunu doğurmuştur.

      Bahse konu eksikliğin gideril­mesine yönelik atılan önemli bir adım İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi bünyesinde kurulan Türk- İslâm Arkeolojisi bölümüdür. İlgili bölüm, 2019’da Türkiye’den bir üniversi­tenin Moğolistan coğrafyasındaki ilk kazısını gerçekleştirerek bir ilke imza atmıştır. Bu tarihten sonra da Moğolistan’daki kurumlardan ortak kazı teklifi alınmış, ancak kaynak bulunamaması sebebiyle yeni kazılar yapılamamıştır. Türkiye Cum­huriyeti devletinin ilgili kurumlarının mevzuatları gereği destekleyeme­diği kazıların sponsorlar aracılığıyla yapılabileceği malumdur; ancak maalesef Türkiye’de bu türden kazıları destekleme eğiliminde olan sivil toplum kuruluşları ve firmalar yok denecek kadar azdır. İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, birkaç yıldır Moğolistan coğrafyasında yürüttü­ğü işbirlikleri yaptığı kazı ve yüzey araştırmalarıyla Türkiye’deki diğer üniversitelere örnek teşkil edebile­cek noktaya ulaşmıştır. Üniversite­miz, Moğolistan’ın en eski ve köklü üniversitesi olan Moğolistan Devlet Üniversitesi ile ortak bir Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü kurmuş (İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü), bu enstitü vasıtasıyla Moğolistan coğrafyasında kendisine alan açmıştır.

      2019’da kurulan İKÇÜ-MUIS Türkoloji Araştırmaları Enstitüsü, Türk ve Moğol biliminsanlarından meydana gelen ekipler oluşturmuş ve bunlarla hem Türkiye’de hem de Moğolistan’da önemli çalışmalar yapmıştır, yapmaktadır. Önceki ak­tivitelerin yanısıra, bu yılın Haziran ayında Van-Aladağ bölgesinde bir yüzey araştırması yapılmış; tarihi kaynaklarda bahsedilen ancak şu ana kadar yeri tespit edilememiş olan Hülagü Han’ın inşa ettirdiği yazlık sarayın izi sürülmüştür. Türk ve Moğol biliminsanlarından oluşan ekip, tarihî bir keşfe imza atarak bah­se konu sarayın yerini tespit etmiştir. Moğolistan’da yüzyılın keşfi olarak nitelendirilen ve 1 ay boyunca ülkenin gündeminden düşmeyen bu önemli keşfin Türkiye’de yeterince ilgi görmediğini üzülerek ifade etmek isteriz.

      2016-2018 arasında Moğolistan Devlet Üniversitesi Türkoloji Anabi­lim dalında görev yapmış; 2016’dan günümüze kadar Moğolistan’da kazı ve yüzey araştırmaları yapan bir bili­minsanı olarak, bu coğrafyanın yeni keşiflerle her geçen gün adından söz ettireceğini; keşfedilmeyi bekleye­nin bugüne kadar keşfedilenden çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye bilim çevreleri Türk dili, kültürü ve tarihine dair yeni keşifler yapmak istiyorsa bu coğrafyada çalışan biliminsanları ve resmî kurumlar desteklenmeli, mevcutlara yenileri eklenmek suretiyle Moğolistan coğrafyasındaki bilimsel varlığımız perçinlenmelidir. Moğolistan, devlet kurumları ve akademik birimleriyle bizden gelecek her türlü akademik işbirliği ve ortaklık tekliflerine açıktır.

    3. Türkçenin ‘level’ atlaması bu ‘kombin’le hiç olmuyor

      Son yıllarda eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin etki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçınılmaz. Ancak dil, “kendi kendini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You! kitabını hatırlamadan edemiyor insan.

      SUHA ÇALKIVİK

      Her gün şu başlıklar al­tında e-postalar yağıyor üzerimize:

      “Copy Trading ile tanışın”, “High Level sinerji yaratmaya devam ediyoruz”, “Meet-Up seri­mizin ikincisini düzenleyeceğiz”, “Oyunda level atlıyoruz”…

      Acı olan durum, kanıksadık artık bu ucube dili. Yıllar önce Macaristan’da Debrecen Üniver­sitesi’ne gittiğimde aynı okulun İngiliz Dili ve Edebiyatı bölü­münde öğrenci olan Macar ar­kadaşım, “Türkçenin nasıl bir sesi var, merak ediyorum?” dedi. “Belki de dünyanın en güzel şi­irleri Türkçe yazılmıştır” dedim ama, Yunus Emre’yi, Karacaoğ­lan’ı, Nâzım Hikmet’i bilmiyor­du arkadaşım. “Shakespeare’den şöyle bir Türkçe tercüme örneği vereyim” diyerek Can Yücel çe­virisi ile ezberimdeki 66. Sone’yi okudum:

      “Vazgeçtim bu dünyadan,

      dünyamdan geçtim ama,

      Seni yalnız komak var,

      o koyuyor adama”.

      (“Tired with all these,

      from these would i be gone,

      Save that, to die,

      i leave my love alone”).

      Şiirin bu son dizelerini oku­mamla birlikte, o tek kelime Türkçe bilmeyen kişi, o kadar duygulandı ki gözleri dolarak “bu nasıl güzel bir dil, nehir gibi akan lirik bir iç sesi var” demişti. Ben de dilimize bu kadar değer verdiği için mutlu olmuş, kendi­mi şanslı hissetmiştim.

      Türkçenin, kullanıldığı ge­niş coğrafya gereği, çok sayıda dille etkileşimde olup o dillerle kelime alışverişinde bulunma­sı doğaldır. Önceleri Arapça ve Farsçanın çok fazla etkisi olsa da özellikle Tanzimat Dönemi’nde Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmış. İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alıntı kelime­ler bir dönem etkisini hissettir­miş, daha sonra diplomatik ve ekonomik ilişkiler gereği, gözde dil Fransızca olmuş. Son yıllar­da eğitim-öğretim alanındaki tercihler ve iletişim araçlarının etkisiyle Türkçe, İngilizcenin et­ki alanına girdi. Dillerin yaşayan birer varlık olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmaları kaçı­nılmaz. Ancak dil, “kendi ken­dini ayakta tutan canlı bir varlık değildir” denir. Türkçede karşılı­ğı olmasına rağmen kitle iletişim araçlarında o sözcüklerin yerine yaygın şekilde yabancı sözcükle­rin kullanımı, dilimizin söz varlı­ğını tehdit ediyor. Ayrıca yabancı sözcüklerin Türkçe yapım ekle­riyle kullanımı ise başlı başına önemli bir dil yabancılaşması so­runu yaratıyor. “Blurla-, fiberle-, fiksle-, fonla-, fulle-, likela-, tag­le-, trolle, volümle- vb.” örnek­lerle karşılaşınca Ferhan Şensoy ustamızın İngilizce Bilmeden He­pinizi I Love You! kitabını hatır­lamadan edemiyor insan.

      Dillerin ölümüne dair yazı­lan, “evde çocuklara öğretilme­yen bütün diller tehlike altında” cümlesi çok çarpıcıdır. İngiliz dilbilimci David Crystal önü­müzdeki yüzyılda bugün dünya­da kullanılan dillerin yarısının öleceğini ve buna göre her ay or­talama iki dilin ölmekte oldu­ğunu yazmıştı. Aman bu gidişle Türkçeyi öldürmeyelim!

    4. 12 Eylül darbesinin 42. yılında Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi

      Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi, darbenin 42. yılında açıldı. Müze, 80 Darbesi sürecinde işlenmiş insanlığa karşı suçların kaydını tutuyor ve hak ihlallerini görünür kılıyor.

      Research Institute on Tur­key’nin (Türkiye Araştır­maları Enstitüsü) kolektif hafıza çalışmalarının bir araştırması olarak dijital ortamda hayata ge­çirilen Tarihsel Adalet için Bel­lek Müzesi, 12 Eylül 1980 darbe­sinin 42. yılında İstanbul Moda Sahnesi’nde düzenlenen bir açı­lış etkinliğiyle faaliyete başladı. Darbe sürecinde insanlığa karşı işlenen suçların kaydını tutarak hak ihlallerini görünür kılma­yı amaçlayan Bellek Müzesi, 12 Eylül’den bugüne devam eden adalet mücadeleleri ve geçmiş­le yüzleşme pratiklerine Sözlü Tarih, Dava Dosyaları ve Bellek Nesneleri koleksiyonlarını kap­sayan bir dijital insan hakları ar­şiviyle ışık tutuyor.

      www.bellekmuzesi.org adre­sinden erişilebilecek olan Bel­lek Müzesi koleksiyonlarında, devrimci mücadelenin yükseli­şinden öğrenci hareketlerine ve sendikal örgütlenmeye, kadın­ların siyasi mücadelesinden an­ti-faşist direnişe kadar birçok ta­nıklığın yanında darbenin kolek­tif belleği, askerî rejim ve onun hukuk sistemi, insan hakları ih­lalleri, adalet mücadelesi, ulus­lararası dayanışma, cezasızlık, yüzleşme ve hesap sorma pra­tiklerine dair bilgiler yer alıyor.

      Bellek Müzesi’nin daimi ko­leksiyonlarında 142 dijital, 75 fizikî dava dosyası, binlerce say­falık hukuki belge, 30 ayrı ba­ğışçıdan edinilen 30 bin bellek nesnesi, 250 saati aşan 100 sözlü tarih kaydı, 518 fizikî belge, 65 gazete ve 150 kitap yer alıyor.

      İstanbul’un kara surları yeniden kentle buluşuyor

      İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı’na bağlı İBB Miras ekipleri, İstanbul Kara Surla­rı Açık Hava Müzesi çalışmala­rının ilk bölümünü tamamladı. Mevlanakapı ve Silivrikapı Ka­ra Surları Ziyaretçi Merkezleri Eylül ortasında yapılan bir açı­lışın ardından İstanbul’a yeni­den kazandırıldı. Açılışa katılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, restore edip, “Ziyaretçi Merke­zi” hâline getirdikleri Mevla­nakapı Karakolu’nun eski du­rumunun içler acısı olduğuna dikkati çekti; surlar bölgesinde yaşayan vatandaşların, geçmiş dönemdeki bakımsız hâl nede­niyle kendilerini güvende his­setmediğinin altını çizdi.

      16 asırdır İstanbul’a açı­lan sur kapılarından biri olan Mevlanakapı ve ona eşlik eden Mevlanakapı Karakolu’nun hem fonksiyonel olarak kamu­sal kullanım kazanması hem de turizm planlarının bir par­çası olarak kentin gelişme ve savunma sistemlerine yönelik bilgi aktarım merkezi olarak hizmet vermesi amaçlanıyor. Bu çerçevede 19. yüzyılda Mev­lanakapı ve çevresinin güven­liğini sağlamak için inşa edilen ancak uzun yıllardır kaderine terk edilmiş, pek çok tahribata uğrayan, çatısı ve sur cephe du­varı yıkılan karakol, kapsamlı bir restorasyon süreci geçirdi. Bina güçlendirmesinin ardın­dan yıkık duvar ve çatılar inşa edildi, özgün pencereler tekrar yapıldı. Aslına uygun olarak restore edilen karakol bina­sı, etkinlik alanlarıyla kültü­re, sanata evsahipliği yapacak bir yaşam alanı hâline getirildi. İBB Miras ekiplerinin 7 bin ton çöp ve moloz topladıktan sonra ziyarete açtığı surlar, 3 günde 25.000 ziyaretçi aldı.

    5. Bir torba kemiğin dayanılmaz ağırlığı

      Diyarbakır Sur’da 2 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecindeki çatışmalarda yaşamını yitiren Hakan Arslan’ın kemikleri 7 yılın ardından babasına bir torba içerisinde teslim edildi. Arslan’ın kemikleri, bir süredir bir kutu içerisinde dosyayla ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.

      Ağustos ayının sonunda bazı haber sitelerinde bir fotoğraf yayımlandı. “Giriş yoktur” yazılı bir tabela­nın asılı olduğu demir bir ka­pıdan elinde beyaz bir poşetle ihtiyar bir adamın çıkışını gös­teriyordu fotoğraf. Omuzları çökmüş, yüzünün çizgileri de­rin yarıklar oluşturmuş bu ada­mın elindeki torbanın içerisin­de 7 yıl önce, 2 Aralık 2015’te Diyarbakır Sur’da ilan edilen sokağa çıkma yasağı sonrası çı­kan çatışmalarda hayatını kay­beden oğlu Hakan Arslan’ın ke­mikleri vardı. Hakan Arslan 22 Ocak 2016’da ölmüş, ancak ce­nazesi yıllarca bulunamamıştı. Erzurum’un Karayazı ilçesine bağlı Çavuşköy’de oturan Ars­lan ailesi, çocuklarının cenaze­sini almak için 19 kez Diyarba­kır’a gelmiş; Savcılık’a ve ilgili diğer devlet kurumlarına baş­vurmuşlardı. Sonuç çıkmamış­tı. Ta ki Hasırlı Mahallesi’nde­ki Katolik Kilisesi ve Hasırlı Mescidi arasındaki alanda ka­zı çalışması yürüten ekipler, 7 Şubat 2021’de Hakan Arslan’a ait olabileceği düşünülen ke­mikleri bulana dek…

      Kasım 2021’de yüzde 95 Hakan Arslan’a ait olduğu be­lirlenen kemikler İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan Diyarbakır Adliyesi’ne gönderildi. Ars­lan’ın kemikleri, babasına tes­lim edilmeden önce dosyay­la ilgilenen savcının odasında bekletiliyordu.

      Diyarbakır Barosu, savcı hakkında HSK’ya bir şikayet dilekçesi verdi. Baronun dilek­çesinde, “İnsancıl hukuk kap­samında, cenazenin teslimi ve gömülmesinin insani ölçütler gözetilerek gerçekleştirilmesi elzemdir. Ancak baba Ali Rıza Arslan’a kutu içerisinde cena­zenin teslim edilmesi hukuken ve vicdanen doğru değildir” de­niyordu.

    6. Boğaziçi Arşiv Merkezi kapatıldı kurumun hafızası varillerle taşındı

      Geçen ay Boğaziçi Üniversitesi Rektörü Naci İnci’nin kararıyla, üniversitenin kurumsal hafızası için olduğu kadar Türkiye’deki arşivcilik çalışmaları için de büyük önem taşıyan Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi binası apar-topar boşaltıldı. Merkezde bulunan belgeler taşınma esnasında bir kısmı zarar gördü.

      Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Naci İnci, geçen ay kurumsal hafıza ve Türkiye’deki arşivci­lik çalışmaları için önemli bir yeri olan, üniversitenin Arşiv ve Dokümantasyon Merke­zi’ni boşaltma kararı aldı. İnci, Güney Kampüs’teki merkezin bulunduğu 100 yaşının üzerin­deki binadaki Bizans Araştır­maları Enstitüsü ve Müşteri İç Görü Merkezi’ni de Kuzey Kampüs’e kaydırdı. Merkezin idari sorumlusu Prof. Dr. Cen­giz Kırlı, kısa bir süre önce de Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürlüğü görevin­den alınmıştı. Kırlı, karardan kimsenin haberi olmadığını söyleye­rek, “Merkezin kapatılması­na ilişkin bir gerekçe verilme­di. Merkez kapatılarak kütüp­haneye bağlandı. Bu karardan ne bizim ne de kütüphanenin haberi vardı” dedi. Ayrıca mer­kezde bulunan arşiv belgele­rinin, bilgisayar ve tarayıcının taşınması için gerekli detayla­rı ve bunun için belirli bir süre gerektiğini bildirdiğini paylaş­tı; ancak sosyal medyaya yansı­yan fotoğraflarda, özel güvenlik görevlilerinin varillere ve kova­lara doldurduğu belgelerin za­rar gördüğü anlaşıldı.

      Kırlı, Merkez’in işlevi­ni şöyle anlatıyordu: “Boğazi­çi’nin 1863’e kadar yani Robert Koleji’nin kuruluşuna kadar bir geçmişi var. Merkez, okulla ilgili belgeleri topladı ve kata­loglandırdı. Robert’le ilgili bel­geler Colombia Üniversitesi’n­deydi ve merkez, dijital olarak bu belgeleri Türkiye’ye getirdi. Okulda eski hocaların notları, mektupları ve çalışmaları bu­lundu. Onlar derlendi ki bunla­rın başka örneği yok. Merkez, kurum hafızasının inşa edilme­si için önemliydi”.

      Kırlı, 2013’te çalışmalarına başlayan ve 2015’te resmen ku­rulan, ağırlıklı olarak gönüllü emek üzerinden işleyen mer­kezin sadece okul için değil, Türkiye için de önemli olduğu­nu belirtiyordu: “Özel bağışlar da aldık. Örneğin Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun arşivini aldık. İlk kadın arkeolog Jale İnan, Adalet Ağaoğlu, Naziler­den kaçan Alman hocalar… 20- 25 bin belgeden söz ediyoruz”.

      Kırlı, “Tepeden inme bir kararla apar topar merkezi kapatırsanız güven zedelenir ve insanlar da arşivini bağış­lamaktan çekinir. Bağışçılar beni arıyor ‘Size bağışlamıştık arşivleri ne oluyor’ diye” dedi. Kırlı’ya göre, arşivlerle ilgile­necek filolojik yetkinliklere sahip kişilerin işe alınması ge­rekiyor, çünkü belgelerin için­de Osmanlıca, İngilizce, Fran­sızca ve Latince dokümanlar da var.

      Rektörlük kararıyla boşaltılan Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’nde bulunan tarihî belgeler varillerle taşınırken bir kısmı hasar gördü.
    7. Yeni Dalga’nın putkırıcısı: Sinemayı yıktı, baştan kurdu

      Sinemaya sürekli yeni bir perspektiften bakmayı asla bırakmayan, ölene kadar üreten, Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcisi usta yönetmen Jean- Luc Godard, 13 Eylül 2022’de 91 yaşındayken yaşamaktan “sıkıldı”. Onsuz bir sinemayı hayal etmek çok zor olsa da, bu yeri dolmaz yönetmenin filmleri daha uzun yıllar yeni sinemacılara rehberlik edecek.

      SEVİN OKYAY

      Aslında bizi vedalar ko­nusunda uyarmış sa­yılırdı. 2021 Mart’ının başında Hindistan’daki Ulus­lararası Kerala Film Festiva­li’nde uzun bir konuşma ya­pan (85 dakikaymış) Jean-Luc Godard (JLG), elindeki iki se­naryo bitince kendini emekli­ye ayıracağını duyurdu. Neye uğradığımızı şaşırdık! Godard, Yeni Dalga’nın yıldızıydı. Eli­mizde kalmış tek genç asiydi. Ve gerçek bir öncüydü. Oysa o sıralar, bir buçuk yıl sonra ona ağıtlar yakacağımız, hayli ileri yaşına rağmen aklımızdan bile geçmiyordu. Zaten onsuz bir sinema düşünmek de zordu.

      “Film hayatımı –evet, film yapma hayatımı– yazdığım iki senaryoyla sonlandırıyorum” demişti. “Ardından da, ‘hoşça kal, sinema’ diyeceğim”. Se­naryolardan biri Avrupa kamu hizmetleri kanalı Arte ile çeki­liyordu, diğerinin adı ise “Fun­ny Wars”du. Ancak bir sonraki Eylül’ün ortasında, İsviçre’de Rolle’deki evinde bizimle büs­bütün vedalaşacağını sanmam ki düşünmüş olalım. Vazgeçil­mez kalın çerçeveli gözlükle­ri ve ağzından düşmeyen si­garası ya da purosuyla, çeşitli rahatsızlıkları yüzünden ölme hakkını kullanmayı seçti; genç Jean-Luc’ün de yapabilece­ği gibi…

      Uzun süredir hukuk danış­manı olan Patrick Jeanneret, yaptığı şeyleri yapamaz hâle gelince ölmeyi istediğini söy­lüyor. Karısı Anne-Marie Mié­ville ise kestirmeden gitmiş: “Hasta değildi, canı sıkıldı”. Bunu anlıyoruz işte.

      İflah olmaz bozguncu! Vazgeçilmez kalın çerçeveli gözlükleri ve hınzır bakışlarıyla, Jean-Luc Godard, sinemada da hayatta da her daim yeninin peşinde alışıldık olan her şeyi yıkmaktan çekinmedi. Kendi arzusuyla çekilmeyi seçtiği hayatı da buna dahildi…

      1930’da Paris’te doğan Je­an-Luc Godard, 1960’lara ve sonrasına damgasını vuran Fransız Yeni Dalgası’nın (La Nouvelle Vague) öncü isimle­rinden biriydi. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macronna Twitter’da “Yeni Dalga si­nemacılarının putkırıcı olanı” diye veda etti. Godard, döne­minin yönetmen ve film ku­ramcılarından André Bazin, François Truffaut, Eric Roh­mer, Jacques Rivette ve Clau­de Chabrol gibi isimlerle Pa­ris’te Cahiers du Cinéma der­gisine yazılar yazdı. “A Bout de Souffle”, “Une Femme est Une Femme”, “Pierrot le Fou”, “Vivre sa Vie”, “Le Mépris”, “Bande à Part” gibi filmler­le tanındı. Pek çok ödülün ya­nısıra 2010’da Akademi Onur Ödülü’ne de layık görüldü.

      1950’de Gazette du Cinéma ve 1952’de Cahiers du Ciné­ma için yazdığı yazılarla hem saygın bir film uzmanı hem de Yeni Dalga’nın önderlerin­den biri olarak kabul edildi. İlk kısa filmi “Opération Beton”u 1954’te yaptı. 5 yıl sonra ise adını Yeni Dalga dahilinde, ül­kesinde ve uluslararası sine­ma çevrelerinde duyuran, bu­gün de unutulmamış olan “A Bout de Souffle” (Nefes Nefe­se) ile yükseklere bir çıta dik­ti. O yıllarda sinemayı seven ve bilen bu genç eleştirmenler artık kendi filmlerini yapmak istiyorlardı ama paraları yok­tu. Küçük bir mirasa konan Claude Chabrol onlara yardım ediyordu. Hâli vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan Go­dard ise ailesinden, arkadaşla­rından ve işyerlerinden, aslın­da mümkün olan her yerden para tırtıklayarak hem kendi film yapıyor, hem de Cahiers tayfasına film yapmaları için yardımcı oluyordu. 2007’de Guardian’ın onunla yaptığı bir söyleşide, “Film izlemek ve film yapmak için para çalıyor­dum” diyecekti.

      Kameranın isyanı Godard, elinde kamerasıyla 7 Mayıs 1968’de öğrenci eylemlerini filme alıyor.

      Daha sonra “Breathless” adıyla Richard Gere’li bir Amerikan versiyonu da yapı­lan “A Bout de Souffle”un ba­şarısında, Yeni Dalga’nın sa­vunduklarını uygulamalı ders olarak gösteren yönetmenin iki genç başrol oyuncusu Je­an-Paul Belmondo ile Jean Seberg’in gençleri etkileyen sihrinin de payı vardı şüphe­siz. Ancak sokaklara inmiş o sinema enerjisi, atlamalar, sı­ra bozmalar, hakim sisteme olabilecek her noktada karşı çıkmalar ve göz kamaştıran doğallık, iki kelimeyle Yeni Dalga, Godard’ın öncülüğünde yükseldi. Keşfetmekten, yeni­yi bulmaktan asla vazgeçme­yerek çok sayıda film yapan Godard film eleştirmeni, aka­demisyen ve sinemacı olma­nın ötesinde, 1972’deki “Tout va Bien”e kadar “Dziga-Ver­tov” grubu ile birlikte üretim ve dağıtım sistemini prole­taryaya yayma amacını güden “sosyalist sinema”nın savunu­cusu bir siyasi eylemci olarak da adını duyurdu. Sevmediği­miz dönemleri mutlaka vardır ama, onun emsalsiz sinema anlayışının ürünleri hâlâ yeni ve sinemaseverler için büyük değer taşıyor.

      Bağımsız Amerikalı sine­macı Hal Hartley, hayran ol­duğu Godard ile 1994’te yap­tığı bir söyleşide, Fransız yö­netmenin öz-portresi “JLG”ye giderken yanında bir arkada­şını da götürdüğünden söze­diyor: “Ben filmlerinizi çok beğenirim ama o çok azını görmüştü. Martin Donovan, sıkça birlikte çalıştığım bir aktör. Sürekli güldü”. Godard da gülüyor. Hartley, “Sinema­dan çıktığında sizin Groucho Marx’tan bu yana gördüğü en komik kişi olduğunuzu düşü­nüyordu” diye ekleyince üstat, “Bence bu bir iltifat” demiş.

      Sağı-solu belli olmayan bir sanatçı işte. Groucho Marx gi­bi olmayı gülerek kabul ediyor. Kapısına vurduğunda o kapıyı açıp seni bağrına basabilir, bir tekmede merdivenlerden aşa­ğı da yuvarlayabilir. Çok eski arkadaşı Agnès Varda uzaklar­dan kalkıp da onun Rolle’deki evine yemek saatinde geldi­ğinde uzun uzun kapıyı çaldığı hâlde açmamış. Sonunda Var­da geri dönmüş ama tatlı çö­reklerini de kapıya bırakmış. Bu anekdotu da son dönemin­deki kişisel belgesellerinin bi­rinde nakletmiş.

      “A Bout de Souffle”un efsanevi başrol oyuncuları Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg.

      Bir de şahsi anektod. Ne olsa yaşım buna müsait. Yıl­lar, yıllar önce Ankara’daki bir Yeni Dalga retrospektifin­de; Godard’ın “Le Carabiniè­res”inin (Jandarmalar) gös­teriminde görevliler maka­raları karıştırıp da ilk yarıda ölen iki adam ikinci yarıda ölü olduklarını bilmiyormuş gibi ortada dolaşmaya başlayınca, filmin çoğu genç olan izleyici­leri durumu rahatlıkla kabul etmişlerdi: “Godard bu, vardır bir bildiği”. Demek ki “sinema, kahramanlarını koruyor” diye düşünmüştüm. Ne de ol­sa filmlerde kronolojik sırayı sevmeyen, her fırsatta bozan da JLG’nin kendisiydi.

      André Bazin, genç yoldaş­ları Godard ve François Truf­faut’nun (ki naçizane en sev­diğimdir) bir kamera-stilo ile yazarmışçasına kameralarıyla filmi yazdıklarını söylemişti. Yeni Dalga ise (Fransız Yeni Dalga’sı) 1950’lerin sonundaki kimi genç film yönetmenleri­nin fevkalade bireysel üslup­larının ortak adıydı. Godard, Louis Malle, Chabrol, Truf­faut, Alain Resnais, Eric Ro­hmer, Agnès Varda ve Jacqu­es Demy’nin çoğu Cahiers du Cinéma kökenliydi. Dergi bazı yönetmenlerin aslında filmle­rine o filmin yazarı sayılacak kadar hakim olduklarını savu­nan “auteur” teorisini benim­semişti. Dönemdaşları olan Fransızlar ve hatta Krzysztof Kieślowski gibi Fransız olma­yan yönetmenler bu ilkeleri yüzyılın sonuna taşıdılar.

      Cannes’da kargaşa 68 isyanında Godard, François Truffaut’yla 1968 Cannes Festivali’nin iptal edilmesine neden olan protestolara öncülük etti. Sahnede çıkan arbedede en önde…

      Luc Besson, Patrice Lecon­te, Laurent Cantet ve Claire Denis sinemalarıyla Godard’ın ve Yeni Dalga’nın ilkelerini 21. yüzyıla götürdü. Yeni Dalgacı­lar konularını gölgelediği id­dia edilen yepyeni, pırıl pırıl bir teknik kullandı. Bir filmin hem ticarî, hem sanatsal başa­rı kazanabileceğini kanıtladı­lar. Sadece Fransa ile kalma­yıp, pek çok ülkenin sineması­na da o ülkenin adıyla anılan “yeni dalgalar” armağan etti­ler. Torino’daki bir retrospek­tifte filmlerinin çoğunu gör­müş olduğum yaratıcılarının huzurunda (başta Věra Chy­tilová olmak üzere) izlediğim Çek Yeni Dalgası ya da Prag Baharı’nı, Fransa’dan sonra ilk sıraya koyarım.

      Ezcümle, yeri dolmaz bir sinemacıyı kaybettik!

      Dostoyevski’nin Ecinniler’inden uyarlanan “La Chinoise”dan bir sahne.

      ARDINDAN NELER DEDİLER?

      Büyük yönetmenlerin vedası: ‘Onun gidişiyle yoksullaştık’

      Sinemanın bugününü şekillendiren önemli yönetmenler, çalışmayı hiç bırakmayan 91 yaşındaki Godard’ın ardından, onun kendileri üzerindeki etkisini anlattı. Mike Leigh’ten Martin Scorsese’ye, Claire Denis’den Abel Ferrara’ya…

      Onun filmlerini ilk kez 1960 Londra’sında 17 yaşında bir Salford’lu olduğu yıllarda izleyen ve Godard’ın ilk filminin onu gerçekten “Ne­fessiz” bıraktığını söyleyen İngiliz yönetmen Mike Leigh, bu kaybın ardından “nostaljik bir hüzün”le başbaşa kaldığını ifade ediyor. Martin Scorsese ise kimsenin onun kadar cü­retkar olmadığını hatırlatıyor, “‘Nefes Nefese’den itibaren bir filmin ne olduğunu ve nere­lere uzanabileceğini yeniden tanımladı” sözleriyle. “Onun filmlerini izlerken bir andan diğer âna, hatta bir kareden diğerine ne bekleyeceğinizi bilemezsiniz” derken onu canlı hissetmek için Godard’ın film­lerinin şimdi daha da gerekli olduğunu belirtiyor.

      Avrupa’nın en iyi (ve korkusuz) yönetmenlerinden biri saydığım Claire Denis “Ar­kadaşlarıma benim yaşadığım ama Jean-Luc’un terk etmiş olduğu bir dünyada yaşamayı hayal edemem derdim. Varlığı bana cesaret veriyordu. Filmle­ri bana sinema inancı aşılama­dı (çünkü zaten inanıyordum) ama kıt yeteneklerimle bile yolumu nasıl bulacağımı gös­terdi” diyor.

      Paul Schrader ise “Sine­mada Godard’dan önce ve Godard’dan sonra vardır. 15 yıl boyunca kendi Rubik kübü hâline gelene kadar sinemayı demonte etti, yeniden monte etti ve yeniden demonte etti” sözleriyle anıyor onu.

      Kelly Reichardt, Andy Warhol’dan önce ve sonra dünyanın farklı göründüğünü söyleyenlere Godard’ı düşü­nerek hak veriyor: “Öyle üret­kendi ve öyle uzun bir ömrü oldu ki! Suyunu içmeye devam ettiğimiz derin bir kuyu”.

      “Nefret verici” bulunmak­ta Pasolini ile yarışan ve onun çırağı olmakla iftihar eden Abel Ferrara, “Film yapmaya 1967’de 16 yaşındayken baş­ladım ve Hollywood dışında da filmler olduğunu keşfettim” diyor. “Bir seferinde büyük bir yöntemeni yer yutar, nesi varsa izler ve ilerlerdim ama onu hiç geçip ilerleyemedim” derken, eşsiz Terence Davies Godard yalnızca o zamanki yönetmenler üstünde değil, yeni senarist ve yönetmenler üzerindeki gücünü de vurgu­luyor: “Etkisi ve vahşi tutkusu çok yukarıda kalıyor bize göre. Ancak onu anar ve bu yansıyan görkemin tadını çıkarabiliriz. Gidişiyle yoksullaştık”.

      John Boorman ise Can­nes’da filmi olduğu zaman basın toplantılarının nasıl tıklım tıklım dolduğunu hatırlıyor: “Filmler hakkında konuşurken, yaparken olduğundan daha iyiydi ama büyük bir yenilikçiy­di. Film sanatını sınırlarına, hat­ta o sınırların ötesine uzattı”.

    8. ‘Gazi Paşa Hazretleri’nin Manisa’yı teşrifleri hâtırası’

       Mustafa Kemal’in cumhuriyetin ilanından sonra Manisa’ya ilk gelişi. Gazi ilk olarak 26 Ocak 1923’te Manisa’ya gelmiş ve büyük bir ilgi ve tazahüratla karşılanmıştı. Cumhuriyetin ilanından iki sene sonra ise şehre trenle gelen Mustafa Kemal’in yanında Ali Said, Fahreddin ve Ali Hikmet paşalarla milletvekilleri hazır bulunmuştu. Mustafa Kemal Manisa’ya geldiğinde şapka takıyordu ve yanında yine şapkalı Belediye Başkanı Bahri Sarıtepe vardı. Yaptığı konuşmada “… Felaketler insan­ları, akılları başında olan milletleri daima azimkar hamlelere sevkeder ve işte siz de o hamleleri yapmaktasınız… Azminizin çok az zamanda çok feyizli neticeler vereceğine emin olarak sizi tekrar hürmetle selam­larım…” demişti.

      AHMED HAMDİ

    9. ‘Bir virgül dilimin ucunda, Ezik ve kekremsi, Her bütüne meydan okuyan’

      Türkçede virgüle benzeyen ilk işaret 14. yüzyılda Şeyyad Hamza’nın Yusuf ve Züleyha mesnevisinde mısralar arasında kullanılmış olmakla birlikte, noktalama işaretleri Tanzimat dönemine kadar süsleme amaçlıdır. Köken Yunancadan, kelime Fransızcadan.

      SUHA ÇALKIVİK

      Virgül “her bütüne meydan okur”. Virgü­lün unutuluşu, kimi cümlelerde anlam bulanıklı­ğına neden olur. Diplomatik metinlerde bir virgül yüzün­den uluslararası krizler bile doğabilir. Kısacık bir cümlede virgülün yeri değiştirildiğin­de anlam kayması meydana gelebilir. Yazı dilinde virgül, dilin cümle içerisindeki seyri­ne yön vererek bilgi akışını ve odaklanmayı denetleyen fono­lojik bir belirleyicidir. Virgül, konuşma dilindeki yarım du­rakların yazı dilindeki karşı­lığıdır.

      Türkçede virgüle benzeyen ilk işaret 14. yüzyılda Şeyyad Hamza’nın Yusuf ve Züleyha mesnevisinde mısralar arasın­da kullanılmış olmakla birlik­te, noktalama işaretleri Tanzi­mat dönemine kadar süsleme amaçlıdır. Şemsettin Sami’nin Türkçede noktalama işaretleri hakkında bilgilere yer verdi­ği Usûl-i Tenkit ve Tertip adlı eserinde virgüle karşılık ola­rak “fasıla” yazılır ve 16 madde ile kullanım yerleri sıralanır; Hakkı Baha’nın Usûl-i Tenkit adlı eserinde ise 35 madde ile yerleştirme kuralları belirlen­miştir. Tanzimat dönemi me­tinlerinde “ve”, “ki” bağlaçla­rından önce ve sonra virgül kullanılması Fransızca imla­nın etkisine bağlanabilir.

      Virgül kelimesinin köke­ni Fransızca. Diğer Batı dil­lerinde ise Yunanca kökenli “comma” olarak geçiyor. Çoğu Fransızca olan noktalama te­rimlerinden bazıları (virgül, parantez, apostrof ) dilimizde uzun zaman olduğu gibi kulla­nılmış; sonraları virgül dışın­da neredeyse tümü günümüze kadar Türkçeleştirilmiş ama “virgül” terimi hiç terk edil­memiştir.

      Temel eğitimde öğrencile­rin noktalama işaretleri ara­sında noktalı virgülden sonra en çok yanıldıkları işaret vir­güldür. Oysa bazı edebî me­tinler üzerinden noktalama işaretlerinin kullanım yerleri bulmacalı ve eğlenceli bir dille aktarılabilir. Oğuz Atay’ın “Ne Evet Ne Hayır!” adlı öyküsü, virgül kullanılmaması ile biri­cik bir metindir:

      “Bütün problemleri ele ala­rak uzun bir araştırmalardan en ince teferruatına kadar iğ­neden ipliğine kadar düşün­düm ele aldım niyetimi gayet ciddi kurdum (bazı yerler­de virgül koymak gerektiğini hissediyorum, fakat nedense bunu yapmak elimden gelmi­yor)”

      Virgülün şiirimizde başka bir yeri vardır.

      İlhan Berk virgüle düşkün­dür:

      “Salt duruşuyla vardır vir­gül, duruşunu, bir onu öne sü­rer, onu önerir bir:

      – BÖYLE VARIM!

      Der gibidir. Yani hep baş aşağı, hep uysal, alımlı, güven­li, kardeş. Gerçi duruşunu ters yüz ettiği, başkaldırdığı olur ama o durumda da yine o du­ruşu öne geçer: yalın, kusur­suz, güzel.”

      Ülkü Tamer’in Virgülün Başından Geçenler kitabını Cemal Süreya, “ironinin altın­daki katıksız sevinç” diye nite­lemiştir. Ülkü Tamer kitabına dair şu yorumu yapar: “Virgül, noktalama işaretlerinin en al­çakgönüllüsüdür. Böbürlen­melerden, caka satmalardan hoşlanmayanların simgesi.” Ülkü Tamer hayata veda etti­ğinde ardından şu mesaj ya­yımlanmıştı: “Şiirin de virgü­lün de boynu bükük kaldı.”