Yazar: #tarih

  • Sansür memurunun saltanatı

    Osmanlı gazeteciliği daha ilk adımlarını atarken otoritenin çatık kaşlarıyla karşılaşmıştı. Ama yine de 2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) yayınların izinle çıkabildiği, sıkı sansüre tabi tutulduğu, matbaaların anında kapatıldığı bir rejime rağmen, hızla serpilip gelişmeyi başardı.

    ÖZGÜR TÜRESAY

    Osmanlı basınıyla siyasi iktidarlar arasındaki gerilimli ilişkinin ta­rihi, gazeteciliğin yeni geliştiği yıllara uzanır. 1866’da Girit kri­zi, basınla ilk çatışmadır. Na­mık Kemal, Tasvîr-i Efkâr’da, İstanbul Rumlarının krizde ta­kındığı tavrı ve gerekli tutumu almayan hükümeti eleştirir. Ardından 1867’de Ali Suavi’nin çıkardığı Muhbir gazetesinin Girit krizi ve Belgrad kalesin­den çekilen birlikler konu­sundaki yorumları hükümetle gerilimi tırmandırır. Ziya Bey Muhbir’de, bir meclis olması halinde, hükümetin böyle ka­rarlar alamayacağını yazar. Ba­sın kontrolden çıkmıştır. Muh­bir kapatılır.

    Fuad ve Âli Paşalar 12 Mart 1867 tarihli kararname-i âli ile yeni bir basın rejimi kurarlar. Hükümet artık gazeteleri ka­rarname yoluyla kapatabile­cektir. Ali Suavi, Namık Kemal ve Ziya Bey Paris’e kaçarak Ye­ni Osmanlılar adıyla ve basın yoluyla muhalefetlerini Avru­pa’da sürdürürler. Onlar yurt­dışındayken Osmanlı basını ni­telik değiştirir ve gelişir.

    Nişan G. Berberyan’ın karikatürü 8 Şubat 1876’da Hayal’de yayımlandığında derginin yayıncısı Teodor Kasap, 3.5 yıl hapse mahkum oldu. Karikatürün altındaki diyalog şöyle: – Nedir bu hal Karagöz? – Kanun dairesinde serbesti Hacıvat! (Turgut Çeviker Koleksiyonu)

    1873’te artık pek çok gaze­te ve dergi yayımlanmaktadır. Sürgünden dönen Yeni Osman­lılar çevresinin yayımladığı İb­ret, Sirac, Hadika gazeteleri ile bir mizah dergisi olan Diyojen muhalif bir çizgidedir. Gaze­teler ardarda kapanır. Namık Kemal’in Vatan yahut Silist­re oyununun Veliaht Murad Efendi’yi tahta çıkarmaya yö­nelik bir harekete dönüşmesi üzerine, Nisan 1873’te Namık Kemal ve çevresi Kıbrıs, Rodos ve Akkâ’ya sürülürler. Osmanlı basınında bir dönem daha ka­panmıştır.

    Ebüzziya Tevfik, gazete­si Hadika’nın 14. sayısında (26 Kasım 1872) basının 1860- 1872 arasındaki bilançosunu çizen bir tablo yayımlar. Tablo gazeteleri dört kategoride ele alır: Hâlen yayımlananlar (ber­hayat olanlar), bir süre sonra kapatılacağı öngörülenler (has­ta olanlar), artık çıkmayanlar (vefat edenler) ve çıkma izni bile edinemeyenler (cenîn-i sâkıt).

    Her gazetenin adının kar­şısında Hadika’nın deyimiyle “yaralanma” yani alınan ka­patılma cezalarının sayısı be­lirtilmiştir. Halen yayımlanan gazetelerin sayısı, biri resmî (Takvîm-i Vekayi), üçü yarı resmî (Takvîm-i Ticâret, Rûz­nâme, Basîret) ve altısı bağım­sız (Hakayıkü’l-vekayi, İbret, Hadîka, Diyojen, Letâif-i Âsâr, el-Cevâib) olmak üzere 10’dur. Hadika’nın hükümetin sözcüsü olmakla suçladığı Hakayıkü’l-vekayi dışındaki beş bağımsız gazete, toplam 15 kez kapatıl­mıştır. Vefat edenlerin sayı­sı 24’tür. Hastalar yedi tane­dir: Tasvîr-i Efkâr, Mecmua-i Fünûn, Rûznâme-i Mecmua-i Maârif, Mirat, Hülâsatü’l-ah­bâr, Terakkî ve Mümeyyiz. Çık­ma izni bile edinemeyenler, ya­ni gazetenin deyimiyle “düşük” yüzünden yayın hayatına atıla­mayanlar ise İstikbâl, Sirâc ve Lisân-ı Sıdk’tır.

    Tablonun sonundaki birkaç satırlık yorum basın-hükümet çekişmesinin gazetecilerce na­sıl algılandığını gösterir: “Şu cedvele imâle-yi nigâh olunur­sa [tabloya bakılırsa] muha­rebeden kurtulmuş bir asker taburuna benzediği görülür. Şehîdlerle ümidsiz hâldeki ya­ralılar birleştirilirse sağ kalanı rub‘-ı mikdârıdır [dörtte biri­dir].”

    Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü

    Fransız Le Petit Journal dergisinde Bosna krizine dair bir karikatür. Bulgaristan bağımsızlığını ilan edip Bosna-Hersek Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edilirken 2. Abdülhamid çaresiz (18 Ekim 1908). 2. Abdülhamid, Osmanlı aleyhinde Avrupa gazetelerinde çıkan eleştirileri cevaplamak için Matbuat-ı Ecnebiye Müdürlüğü’nü kurmuştu.

    2. Abdülhamid döneminde (1876-1909) basın bir kez daha nitelik değiştirdi. Artık siyasi gazetecilik yapılmadığından, edebî ve kültürel konulara eği­len dinamik bir basın dünyası doğdu. 1890’ların sonuna doğ­ru 2. Abdülhamid siyasi olma­yan basını bile kabul edeme­mekteydi. Bu dönemde ön san­sür iktidarın basın üzerindeki hâkimiyetinin baş yöntemiydi. Gazete ve dergiler, yayımlaya­cakları yazıları sansür heyetine yolluyor, sansür memurları uy­gun görmedikleri paragrafları, cümleleri vs. işaretleyerek ge­ri gönderiyorlardı. Bu konuda yazılı bir kural olmadığı halde, bazı kelimelerin (Murad, Yıl­dız, burun gibi) “yasak” olduğu söylentisi gazeteciler arasında yayılmıştı; bu gibi söylentile­rin nedeni çoğu zaman kraldan çok kralcı kesilen sansür me­murlarıydı.

    Şemseddin Sami gibi ev hapsine mahkum edilenlerin yanısıra Ebüzziya Tevfik, Las­tik Said Bey, Süleyman Nazif, Malumatçı Baba Tahir, Avan­zade Mehmed Süleyman gibi isimler uzak vilayetlere sürül­dü. Basının eski günlerine dön­mesi ancak Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in yeniden ilanıyla mümkün olacaktı.

    Yasaklanan Dua Fotoğrafı

    Gazeteci Ahmet İhsan Tokgöz, anılarında 1905 yılında atanan 2. Abdülhamid’in son matbuat müdürü, basın camiasının “kılkuyruk” adını taktığı Ebûlmukbil Kemal döne­mindeki sansür uygulamasıyla ilgili bir anısını şöyle anlatır: “Ha­midiye yani Kağıthane suları yeni akıtılmış ve çeşmeler açılmıştı. Doktor Besim Ömer Paşa sular üzerine bir makale yazmıştı. Yaşlı bir adamın çeşme başında dua edişini gösterir artistik bir renkli resim, makaleyle birlikte basılacaktı. Sansür buna sual işareti koyunca ben şaşırdım. Baş sansör Kara Kemal Bey’e bir yazı yazdım, gelen cevap şudur: Azizim, çeşme resmi çok güzel ve dua her insanın gözünde kuşkusuz ki kutsaldır. Ancak bu günlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, gazetelerde neyi bırakıp neyi çıkaracağımı belirlerken şaşkınlığa düşüyo­rum. İşte o kötü düşüncelilerin bu güzel resmi görür görmez, ‘Hah, bunu bu biçimde burada yayımlamak, üstü kapalı olarak işimizin duaya kaldığını anlat­maktır’ diye saçmalayacaklarını yakından bildiğimden sual işareti kullanmıştım”.

  • Kılıç kalemi hep kesti ama fikirler öldürülemedi

    Ülkeyi yönetenler için basın, kontrol altında tutulmazsa serseri mayına dönüşebilecek bir güçtü. Kontrol mekanizmaları çok erken dönemde geliştirildi. İktidara gelmeden önce basın özgürlüğünden dem vuranların, iktidara geldikten sonra eski yöntemleri benimsedikleri görüldü. Buna karşılık basın, bazen iktidarla tam işbirliği yaptı, bazen zorla boyun eğdirildi, bazen de sesini yükseltti. İki güç arasındaki iplerin kopma noktasına geldiği kriz anlarıyla 120 yıllık dönemin özeti. Arşivimizden basın ve sansüre ilişkin seçmeler…

  • Halkın gözü kulağı, iktidarların iki dudağı

    Türkiye’de iktidarın yazılı basınla ilişkisi her zaman biraz sancılı oldu. Gazetelerin kuruluşundan başlayarak, gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet dönemlerinde devleti yönetenler yazılı basına atfettikleri güçten kendi paylarına düşeni alma telaşında oldular. Bu çekişme yakın tarihlere kadar sürdü: Sansürler uygulandı, gazeteler toplatıldı, basın kuruluşları kapatıldı, hatta bu “savaş” mülkiyet yapılarına müdahale boyutuna dek vardı.

    BÜLENT ÇAPLI

    Dördüncü kuvvet ba­sın, yazılı çağında kalıcı kanaatlerin oluşturul­masında tek başına o kadar da etkin değildi. İlk ezber radyo ta­rafından bozuldu, devlet-med­ya ilişkilerinde ilk kırılma onun hayatımıza girmesiyle yaşan­dı. Türkiye radyonun sesiyle 1927’de Atatürk’ün çağını aşan bir öngörüsüyle kurulan Telsiz Telefon Türk A.Ş.’nin yayıncı­lığa başlamasıyla tanıştı. Bu bir devlet teşebbüsü değil, 10 yıllık imtiyaza sahip özerk bir kuru­luştu. Böylece Türkiye gelişmiş ülkelerle aynı zamanda yakala­dı radyonun yükseliş dönemi­ni. Halk okuryazar olmayı ve her gün para ödemeyi gerektirme­yen, üstelik kullanırken başka işler yapma özgürlüğü tanıyan elektronik medyanın bu “ilk sü­rüm”ünü sevmişti.

    Fakat radyonun “özgür” gün­leri fazla uzun sürmedi. 1937’ye gelindiğinde radyo, devletin se­sine dönüştürüldü. Millî Şef dö­neminde “devletin ağzı, milletin kulağı” olarak anıldı. Ispat kanu­nu gibi uygulamalarla yazılı bası­na boğucu bir baskının uygulan­dığı Demokrat Parti döneminde ise -özellikle 58’den sonra- radyo tam bir politik propaganda aracı haline getirildi. Partinin yandaş­larını politize etme amacıyla ku­rulan Vatan Cephesi’ne katılan­ların isimlerinin saatlerce yayın­lanması, iktidar destekçilerini bile bıktırdı.

    İlk televizyon denemesi TRT’nin 1964’te kurulmasından önce İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu, deneme yayınlarıyla Türkiye’nin ilk kez ekranla tanışmasını sağlamıştı.

    1960 askerî müdahalesinin ardından esen özgürlük rüzga­rıyla yayıncılık faaliyetinin an­cak “özel, özgür ve özerk” bir kurum tarafından hayata geçi­rilebileceği gerçeği ortaya çıktı. Böylece 1964’te TRT kuruldu. Devletin medya algısı bağımsız­lık lehine bir kere daha değiş­mişti. İTÜ’nün ayrı bir başlık altında ele alınmayı hak eden ye­rel-deneysel televizyon yayıncı­lığını dışarıda tutarsak, Türki­ye TRT’nin ilk dört yılı boyun­ca televizyonculuk konusunda tuhaf bir körleşme yaşadı. Oysa, Amerika’da televizyon patlamış, görsel iletişimin altın çağı başla­mıştı. Türkiye radyoda yakalayıp sonradan boşa harcadığı fırsatı televizyonda daha baştan kaçı­rıyordu.

    Ama TRT ismindeki ikinci T’yi 1968’de hatırladı ve Türki­ye televizyon yayıncılığı konu­sunda 1971’e kadar sıradışı bir üç yıl geçirdi. Tarafsız yayıncı­lık anlayışıyla hazırlanan belge­seller, eğitici yapımlar, tartışma programları ekranlara alışılma­dık bir özgürlük havası getirdi. 12 Mart 1971 muhtırasına kadar devam eden bu “devr-i saadet” 1972’deki anayasa değişikliğin­de TRT’nin özerkliğini kaldıran 133. Madde’yle son buldu.

    Devletin medya ile yaptığı yeni “mesafe ayarlaması”nın gü­nümüze kadar devam eden so­nucu, TRT’nin devlet yayıncısı algısından kurtulamaması oldu. TRT işini “devlet ciddiyeti”yle yaparken siyasal iletişimde ka­tılımcılık, çokseslilik, tarafsızlık derslerinden hep sınıfta kaldı. Devlet-medya ilişkilerinde yeni bir kırılmanın yaşanacağı 1991 yılına kadar bu durum böyle de­vam etti.

    Kırılma, özel televizyonların baskısıyla geldi. Önce ilerde Star adını alacak Magic Box Alman­ya’dan, ardından Show TV Fran­sa’dan, Kanal 6 ise İngiltere’den yayına başladı ve ezberler bir kez daha bozuldu. Türkiye’de ne devletin ne milletin alışık olduğu sıradışı içerikler, şaşırtıcı üslup­lar, afallatıcı formatlar ekranla­rın “korsan konuk”ları oldular. Televizyon kanallarına özel rad­yolar katılmakta gecikmedi.

    1993’te yurtdışı frekanslarını kullanarak yayın yapan özel rad­yolar Çiller hükümeti tarafından kapatılınca geniş çaplı protes­to eylemleri başladı. Taksilere, toplu taşıma araçlarına, evle­re, işyerlerine siyah kurdeleler bağlayan halk, özel radyoların kapatılmasını ülke çapında yan­kı uyandıran kitlesel bir eyleme dönüştürmeyi başardı. “Radyo­mu istiyorum!”, “Siyah Kurdele”, “Konuşan Türkiye!” isimleriyle anılan toplumsal eylemler ikti­darı geri adım atmaya mecbur bıraktı.

    Köylere televizyon kampanyası TRT’nin köylere televizyon kampanyası kapsamında 22 Ağustos 1972’de hak sahiplerine TV cihazları teslim ediliyor (üstte). Televizyon öncesi, radyo ise özellikle Demokrat Parti döneminde 1958 sonrası, politik propaganda aracı olarak kullanılıyordu (altta).

    Avrupa’da daha önceleri ger­çekleşen bir gelişme 90’lardan itibaren Türkiye’de de yaşanma­ya başladı. O güne kadar basın dışı sektörlerde sermaye biriki­mi yapan işadamları, ilgilerini medyaya yöneltti. El değiştiren gazeteler, radyolar, televizyon­lar; inşaat şirketleri ve finans kuruluşlarıyla birlikte holding­lerin çatıları altında toplandı. Artık çok katmanlı mülkiyet ya­pıları içerisinde yer alan medya, showroom ve vitrinlerini yani özellikle televizyonlarını kısmen de gazetelerini siyasal iktidar­la pazarlık kozu olarak kullandı. Devletin ekonomide büyük ağır­lığı vardı; devir ihaleler, teşvik­ler devriydi. Siyasal iletişimin ağır topları olan yüksek “rating”li kanallar­la pazarlığa oturmak siyasal iktidarların da işine geldi. Üstelik “frekans tahsis ihaleleri” mevzuatını da düzenleyen 1994 yasası, elektronik medyayı “sağ­duyuya davet etme” konusunda hükümetlerin elini iyiden iyiye güçlendirmişti. Artık iktidar­ların damak zevkine uygun ya­yınları servis etmeyen kanallar, oyunun dışında kalma tehdidi altındaydılar.

    Bu sorun halihazırda da Tür­kiye’nin elinde pimi çekilmiş bir elbombası gibi duruyor. Dev­let-medya ilişkisindeki nihai kı­rılma, muhtemelen bu bomba­nın sosyal medya denen yeni ak­törün “kışkırtmaları” sonucunda patlamasıyla yaşanacak ve belki de bir süre veya yıllar sonra yine bir tarih dergisine başka bir ma­kale konusu olacak.

    Bülent Çaplı’yla NTV Tarih’in Temmuz 2013 tarihli yayımlanmayan son Gezi sayısı için yaptığımız söyleşiden derlenmiştir.

  • Yasaklar gerçeğin önünde ne kadar durabilir?

    Bu topraklarda matbuat kurulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlamda belirlenen ilkeler çerçevesinde özgür olamadı. Ancak son dönemde önce medyadaki el değiştirmeler, ardından internet medyasının üzerinde artan baskılar ve son olarak başta gazeteciler olmak üzere birçok kesimin “sansür yasası” olarak andığı yasa değişikliği duruma yeni bir boyut katıyor. 20 yıllık sürecin özeti ve yeni yasanın getirecekleri…

    FARUK EREN

    Yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti Anaya­sası’nın 28. madde­si şöyle başlar: “Basın hürdür, sansür edilemez”. Şöyle devam eder: “Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlaya­cak tedbirleri alır!” İktidarın internet medyasına ilişkin dü­zenlemesi Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik tartışmaları bir defa daha gün­deme getirdi. İktidarın “de­zenformasyon yasası” dediği düzenlemeyi başta gazeteci­ler olmak üzere birçok kesim “sansür yasası” olarak anıyor.

    İnternet’ten önce

    Bu topraklarda matbuat ku­rulduğundan bu yana basın, hiçbir zaman evrensel anlam­da belirlenen ilkeler çerçeve­sinde özgür olamadı. Ayrıca Osmanlı Devleti zamanında başlayan gazeteci cinayetle­ri, cumhuriyet döneminde de sürdü ne yazık ki. Tabii gaze­teciler sadece “öldürülerek terbiye” edilmeye çalışılmadı. En yaygın uygulama yargı eliy­le cezalandırmaydı. Örneğin seçim vaatleri arasında basın özgürlüğü de bulunan Demok­rat Parti’nin 10 yıllık iktidarı, bugünkü AK Parti dönemine kadar, gazetecilerin cumhu­riyet tarihinde en çok kovuş­turmaya uğradığı, tutuklandığı dönem oldu.

    Büyük bir çelişki ama, ga­zeteciler en önemli haklarına bir askerî darbeyle sahip oldu: 1960 darbesi! Ünlü 212 Sayılı Basın-İş Yasası, gazetecilere o zamana kadar görülmemiş büyük avantajlar sağlıyordu. Tabii yasa daha çıktığı andan itibaren gazete patronlarının hedefi haline geldi. Zamanla gazete (daha sonraki yıllarda medya) patronlarının isteği, iktidarların desteğiyle budan­dı ve neredeyse tamamen de­ğiştirildi. Artık adı da 5953 Sa­yılı Yasa.

    Murathan Mungan, Latife Tekin, Lale Mansur, Orhan Pamuk ve Orhan Alkaya, 1994 yılında Özgür Ülke gazetesine bombalı saldırı düzenlenmesi sonrası İstiklal Caddesi’nde gazete satarken…

    İnternet çağı

    Sadece gazetelerin ve devlet radyosu ile televizyonunun olduğu dönem çabuk değişti. Türkiye’de 1940’larla 1970’ler arasındaki dönemde doğanlar, insanlık tarihinin belki de en radikal teknolojik dönüşümü­ne tanıklık etti ve onu bizzat yaşadı. 90’lı yıllardan itibaren internet önemli bir yer edindi ve medya da buna göre şekil­lendi. Bugün ülkemizde kağı­da basılan gazetelerin, TV ek­ranındaki kanalların internet medyası var. Ve bu mecralar­dan okuma-izleme oranları, gazete tirajlarından, TV kanal­larının izlenme oranlarından çok daha fazla (TV kanalları­nın hâlâ özel bir durumu var ama o bir dizi dijital platform da onların pabucunu dama at­mak üzere).

    Sansüre giderken

    Bugünkü siyasal iktidar önce­sinde “merkez medya” tabir edilen yapı, oldukça problem­li durumdaydı. Gazete, TV patronlarının yolsuzlukla­rı, iktidarlarla girdikleri kirli ilişkiler ayyuka çıkmıştı. İkti­dara geliş sürecinde “merkez medya”dan büyük destek alan AK Parti iktidarları dönemin­de, medya sahipliği ve med­ya gruplarında önemli deği­şiklikler yaşandı. Yazılı-bası­lı medya ile TV kanalları çok büyük bir oranda tamamen siyasi iktidarların kontrolü­ne girdi. Ancak milyonlarca lira harcanan, büyük bölümü kamu kaynakları tarafından sübvanse edilen gazeteler ve haber kanalları etkisini yitirdi. Net satışlar ile okunma-izlen­me oranlarında trajik düşüşler meydana geldi.

    Yeni Medya

    Bu süreçte yüzlerce gazete­ci işsiz kaldı. Hatta bir dönem siyasi iktidara destek veren gazetecilerle bile “yollar ayrıl­dı”. Ancak artık eskiden oldu­ğu gibi devasa dağıtım ağları­na, devasa baskı makinelerine ve o makineleri çalıştıranlara, büyük stüdyolara, pahalı ka­meralara, uydu kiralarına ihti­yaç çok azalmıştı. Dijital med­ya, klasik yayın organlarından çok daha fazla takip edilir ol­du. Artık insanların çoğu ha­ber almak için bu mecralara “bakmaya” başladı. İnternet’e doğan kuşak ise zaten konvan­siyonel medyadan tamamen uzak durmuştu. Onlar için ha­ber kaynağı, esas olarak sosyal medya platformlarıydı.

    İnternet yasası

    Bugün adına “dezenformasyon yasası” denilen yasa, özellikle elektronik ortam için bir dizi düzenleme getiriyor. Gerçek­ten de internet üzerinden ya­pılan yayınlar için bir yasal düzenleme gerekiyordu. Bura­daki kimi siteler, sosyal med­ya platformları yalan bilginin, dezenformasyonun yayılma­sına hizmet edebiliyor. Bu ne­denle haberin doğruluğunu test eden çeşitli platformlar kuruldu. Birçok ülke bu konu­da yasal önlemler de aldı. An­cak bu durumun basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlamanın bir bahanesi olarak kullanılması tabii farklı.

    Muhalefetin protestosu Yasa görüşmeleri sırasında muhalefet vekilleri “Yalan haber kime göre, neye göre”, “Sosyal medyama dokunma”, “Basınsız basın yasasına hayır” pankartları açtı.

    Havuç-sopa ilişkisi

    Türkiye’de medyanın maruz kaldığı siyasi baskılar herke­sin malumu. Uluslararası say­gın kurumların yayınladıkla­rı raporlarda Türkiye, basın ve ifade özgürlüğü alanında sicili en kötü ülkelerden biri. Son çıkan yasa, basın ve ifade özgürlüğü alanını daha da da­raltıyor.

    Her düzenlemede oldu­ğu gibi, son çıkan yasada da maddelerin arasına “iyi şey­ler” yerleştirildi.. Yasaya gö­re artık internet medyasında çalışanlar gazeteci sayılacak, basın kartı alabilecek, hatta Basın İlan Kurumu’nun dağıt­tığı resmî ilanlardan pay alabi­lecek. Ancak basın kartlarının bağlı olduğu İletişim Başkan­lığı’nın kimi uygulamaları, “ki­min gazeteci sayılacağına ki­min gazeteci sayılmayacağına” dair çok tartışmalı, hatta ka­bul edilemez kararlar da içe­riyor. Yılların gazetecilerinin kazanılmış hakkı olan “sürek­li basın kartı” keyfiyetle iptal edilebiliyor.

    Yasanın en çok tartışma çı­karan maddelerinden biri 29. Madde. Bu madde ile Türk Ce­za Kanunu’na “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” cümlesi eklendi. Artık internet sitele­rinde ya da sosyal medya plat­formlarında “halkı yanıltıcı bilgiyi yayanlar” 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanabile­cek, hatta tutuklanabilecek.

    Peki “halkı yanıltıcı bilgi”­nin ne olduğuna, hangi habe­rin doğru, hangi haberin yanlış olduğuna kim karar verecek? Yaşadıklarımız, buna kimin karar vereceğini bize gösteri­yor.

    Yeni yasanın tepki çeken yönlerinden biri de sosyal medya platformlarından “uygun bulunmayan” içeriklerin kaldırılmasına imkan tanıması… Basın meslek örgütleri, sosyal medya üzerindeki artan baskıya karşı da seslerini yükseltiyor.

    Enflasyon ne kadar?

    TÜİK (Türkiye İstatistik Ku­rumu) her ay iktisadi veri­ler paylaşıyor; bunların ara­sında enflasyon oranı da var. Bir grup iktisatçının kurdu­ğu Enflasyon Araştırma Gru­bu (ENAG) ise gerçek enflas­yonun TÜİK’in açıkladığının çok üstünde olduğu fikrinde. Resmî kurumlara göre ENAG yalan söylüyor. Bu konuda açılmış bir dava da var. Bu dava ilginç; zira mahkeme­ler gerçek enflasyonu bulma­ya çalışacak! Ancak bu aşa­mada ENAG verilerini haber yapmak, paylaşmak bir “suç” sayılabilir. Yeni yasayla, bu ve­rilerin paylaşılmasını engelle­nebilir.

    Yasanın bir başka problem­li yanı ise sosyal medya plat­formlarının neredeyse kapatıl­ma noktasına gelmesi. “Uygun bulunmayan” içerikleri kaldır­mayan sosyal medya platform­larının bant aralığı yüzde 90 oranında daraltılacak ki bu fi­ilen kapatma anlamına geliyor.

    Türkiye bir seçim sürecin­de. Geçen günlerde RTÜK’ün çeşitli medya kanallarına ver­diği ekran karartma cezası ve çıkan son yasa, önümüzdeki seçim süreciyle ilgili bir mesaj veriyor. Yukarıdaki enflasyon örneğiyle bitirelim. Yasak kon­sa da, iktisadi verilerin haber yapılması, paylaşılması engel­lense de, sonuçta yurttaşlar çarşıya-pazara gidiyor; hakiki enflasyon oranını görüyor. Ya­saklar bunu engelleyebilir mi?

    *Faruk Eren: DİSK Basın-İş Genel Başkanı

  • Riskli işyeriydi ‘cinayet mahalli’ oldu

    Zorunlu çalıştırma dönemi bitince sendikal örgütlenmeye hız veren işçilerin koşulları, “kömürün altın çağı” denilen 1960-1980 arasında nispeten iyileşmişti. Ancak 1980 sonrası taşeronlaşma, facia boyutunda iş cinayetlerini de beraberinde getirdi.

    İBRAHİM SARIKAYA

    Kömür madeni havzaları­nın 1947 sonrası tarihi üç döneme ayrılabilir. İlki 1947’den 1960’a kadar olan, ma­denlerde zorunlu çalıştırılma ve yasal olarak kaldırılan iş mükel­lefiyeti uygulamasının kısmen devam ettiği dönem; ikincisi 1960-1980 arası, kömür üreti­minin “altın çağı” diyebileceği­miz dönem; üçüncüsü 1980’den bugüne kadar olan ve taşeron ocakların yaygınlaşarak, iş ci­nayetlerini artırdığı ve kömür ocaklarını deyim yerindeyse bi­rer “cinayet mahalli”ne çevirdi­ği dönem. Birinci dönemin tarih açısından ilk önemli olayı 1948 yılında Çatalağzı Termik Sant­ralinin kurulmasıdır. 1937’de ku­rulan Karabük Demir Çelik Fab­rikası’nın kömür ihtiyacını kar­şılayan Zonguldak Taşkömürü Havzası, 1948’den itibaren Çata­lağzı Termik Santrali gibi bir bü­yük kuruluşun kömür ihtiyacını da karşılamaya başladı.

    Bu dönemin diğer özelliği de kömür ocaklarının bir dizi işçi örgütlenmesine sahne olmasıy­dı. 3512 sayılı Cemiyetler Kanu­nu’nun 1946’da değiştirilmesiy­le, önce Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Derneği, ardın­dan 1947 yılında Ereğli Kömür Havzası Maden İşçileri Sendika­sı kuruldu. Sendika 15.000 ma­den işçisini örgütledi ve erte­si yıl Zonguldak Maden İşçileri Sendikası adını aldı. Bu sendi­kanın da katılımı ile irili ufaklı 7 sendika 1958 yılında birleşti ve merkezi Zonguldak’ta bulu­nan 40 bin üyeli Türkiye Kömür Madenleri İşçileri Federasyonu kuruldu.

    Maden işçisi bulamayan Osmanlı Devleti, 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi ile bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.

    Hem sendikal faaliyetler hem de iç tüketimi artırma­ya yönelik ekonomi politikaları 1960 sonrasında işçi ücretleri­nin yükselmesine ve yaşam ko­şullarının kısmen iyileşmesine yol açtı. 1965’te üretimi kömüre bağımlı bir başka büyük kuru­luş, Ereğli Demir Çelik Fabrika­sı açıldı. Yeni fabrikalar açılıp talep arttıkça kömür üretimini de artırmak gerekiyordu. Zon­guldak Havzası’ndaki kömürün kırık faylı ve saçaklı yapısı, ma­kineli üretimin önünde ciddi bir engel olduğu için üretim her dö­nem emek ağırlıklıydı. Yani üre­timi yükseltmenin yolu makine yatırımlarını değil işçi sayısını artırmaktı. İşçi sayısının artma­sı sendikaların elini güçlendir­di, zira gerçekleşecek bir grev, demir-çelik fabrikası, termik santral gibi stratejik ve hayati sektörlerin faaliyetlerini aksa­tabilirdi. Bu durum kömürün altın çağının sonu kabul edilen 1980’e kadar devam etti.

    Gelişmiş Avrupa ülkeleri ar­tık kömürden uzaklaşıyor, alter­natif enerji kaynakları arıyordu. Evet, kömür altın çağını geride bırakmıştı ama sanıldığının ak­sine dünya kömür üretimi artı­yordu. Bunun sebebi üretimin coğrafya değiştirmesiydi. Or­taya çıkan “yeni kömür harita­sı”nda kömür üretimi Avrupa gibi emek gücünün pahalı, işçi sınıfının diğer bölgelere göre örgütlü olduğu bölgelerden As­ya-Okyanusya hattına kaydı.

    Bu durum üretim maliyet­lerinin ve dünya kömür fiyat­larının düşmesine sebep oldu. Yeni kömür haritası, taşkömü­rü tarihi için de çok önemli bir dönüm noktasıydı. Artık kömür ithal etmek, üretmekten daha ucuzdu. Hâl böyle olunca emek­li olan işçinin yerine yenisini almayan Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun (TTK) üretimi gi­derek azaldı, zamanla sermaye döngüsü açısından daha “önem­siz” hale geldi. Bundan sonra sendikalar da yavaş yavaş eski güçlerini yitirdiler.

    İnsanlığın en kara sayfaları Ümit Kıvanç’ın objektifinden 1980’lerde Zonguldak maden işçileri.

    İthal etmek üretmekten da­ha ucuza mal oluyorken üre­time devam etmenin tek şartı, en önemli maliyet kalemini ya­ni işçi ücretlerini düşürmek­ti. Devlet bunu sağlamak için 1980’lerin sonundan itibaren madenleri özelleştirmek istedi. Ancak sendikaların gücü özel­leştirmenin önündeki en büyük engeldi. Bunun üzerine, bir çe­şit arka kapıdan özelleştirme olan rödovans sistemi günde­me geldi. Fransızca kökenli rö­dovans kelimesi “bir şeyi kul­lanmanın karşılığında ödenen vergi” demektir. Bugün daha çok madencilik sektöründe, bir maden sahasının belirli bir sü­reliğine, alt sözleşme yoluyla bir şirkete belirli bir para karşılı­ğında verilmesi anlamına gelir. Yani maden jargonunda rödo­vans taşeron sistemidir.

    Zonguldak’ta ilk rödovans sözleşmesi 1988’de yapıldı. Fakat rödovanslı sahalarda üretim 1992’de başladı. Taşe­ron sistemi, kaçak ocakların yaygınlaşmasına da sebep ol­du. Genelde maden işçilerinin kendi bahçesinde ya da emek­li işçilerin şehrin dışına doğru uzanan dağ yamaçlarında yer­yüzüne yakın kömür damar­ları bulup orada üç beş kişiyle üretim yapmak için açtıkları ocaklara “kaçak ocaklar” de­nir. Ama taşeronların üretim hedefini daha ucuz maliyetle sağlamak için kendi sahaların­da kaçak ocaklara izin verme­si, neoliberal döneme özgü yeni bir durumdu ve kaçak ocakla­rın sayısını muazzam miktarda artırmıştı.

    Soma faciası sonrasında #tarih, ilk sayısının kapak dosyasında geçmişten bugüne maden kazalarını işlemişti.

    Kaçak ocaklar Havza’da kö­mürün bulunduğu 1840’lı yıl­lardan beri varlığını sürdürüyor. Bu ocaklarda üretim 19. yüzyıl koşullarında yapılır, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin esamesi okun­maz. Aydınlatma için uzatma kabloları ve akü, kimi zaman ısınmak için soba dahi kullanıl­maz. Kaçak ocaklar, madenci­lerin işsiz kaldıkları dönemde hayatlarını idame ettirebilmek için mecburen başvurdukları bir yoldur.

    Taşeronlaşmanın getirdiği sorunlar yalnız Zonguldak böl­gesindeki madenler için değil, sözgelimi Türkiye tarihinin en büyük iş cinayetinde gördüğü­müz gibi Soma için de geçerli. Aslında Soma’da kağıt üzerinde taşeron yok. Taşeron sistemini sürdürenler “dayıbaşı” denilen kişiler. Bu tabir eskiden büyük toprak sahiplerine mevsimlik tarım işçileri bulan simsarlar için kullanılıyordu. Maden için yapılan da aynı şey. Bulduğu iş­çilerin üretim sürecindeki bütün sorumluluğu ve kontrolü dayıba­şılara ait. Dayıbaşılar bunun kar­şılığında -sözleşmede gözüken ustabaşı maaşına ek olarak- şir­ketten para alıyor.

    Bu yazı #tarih’in Haziran 2014 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır.

  • Madencinin ‘kader planı’ hep kömür karası yazıldı

    Bartın’ın Amasra ilçesindeki Türkiye Taşkömürü Kurumu’na ait maden ocağında 14 Ekim’de meydana gelen patlama 41 maden işçisinin canına mâl oldu; ailelerini tarifsiz bir acıyla bıraktı. Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömürün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değildi Amasra. Maden işçilerinin yıllar içerisinde değişen çalışma koşulları, değişmeyen “kaderleri”…

    Bartın’ın Amasra ilçesin­deki Türkiye Taşkömü­rü Kurumu’na ait ma­den ocağında 14 Ekim’de mey­dana gelen patlama, Türkiye’yi daha önceden de tanıdığı bü­yük bir acıyla yüzleştirdi: 41 madenci arkalarında eşlerini, kimisi kundakta bebeklerini, anne-babalarını, arkadaşları­nı bırakarak, bir daha geri çık­mamak üzere toprağın altına girdi. Yine bir takım elbiseliler selinin omuzlarında taşındı cenazeler, resmî açıklamalar arka arkaya geldi. Kurtarma çalışmaları sürerken maden­de çalışan Çinli mühendise “Ailenizle nasıl hasret gide­riyorsunuz? Çocuklarınız da mühendis olacak mı?” soru­larını soran muhabirleri bile gördük bu sefer. Madenciler ise kendilerine uzatılan mik­rofonları “Konuşmaya iznimiz yok” diyerek yutkunarak geri çevirdiler. Hayatını kaybeden işçilerin yakınlarından konu­şanlar “Sansür yaparlar, siz yapmayın” diyerek başlıyor­lardı söze.

    2014’te Soma’da “işin fıt­ratı” olan Amasra’da “kader planı” oldu. “İşçilerin cena­zesine 24 saat içerisinde ula­şıldığı için” şükredildi. “Ka­der planı”nın arkasında ihmal olup olmadığını soranlara ise cevap Cumhurbaşkanlığı’na bağlı İletişim Başkanlığı’nın yeni “Dezenformasyon Bülte­ni” aracılığıyla verildi. Bülte­ne göre, Amasra’daki maden kazasına ilişkin “Sayıştay Ra­porlarındaki Öneriler Dikka­te Alınmadı İddiası”, “Soma ve Ermenek Kazalarından Sonra Gerekli İyileştirmeler Yapıl­madı İddiası”, “Kurum Degaj Yönergesi Uygulanmadı İddia­sı”; “haftanın yalan haberleri” arasındaydı. Bültende Sayış­tay raporlarının “yanlış okun­duğu” iddia edilerek, “Öneriler dikkate alınmış, hatta mev­zuatın gerektirdiğinden fazla tedbir alınmıştır” deniyordu.

    Okan Akgül, Şaban Yıldırım ve Mehmet Bulut’un cenaze töreninde aileleri uzun süre tabutun başından ayrılamadı (Fotoğraf: İbrahim Yayan)

    Yerin üzerindekilere tarih boyunca çağ atlatan kömü­rün, yerin altındakilere aynı cömertlikle davranmadığı ilk örnek değil Amasra faciası… 1992’de 262 maden işçisini yi­tirdiğimiz Zonguldak Kozlu, 2014’te 301 işçinin yaşamı­nı yitirdiği Soma, ondan 6 ay sonra Ermenek’te su baskı­nı sonucu madende mahsur kalarak hayatını kaybeden 18 maden işçisi yakın geçmişi­mizden acısı hâlâ taze birkaç örnek…

    Biraz daha geriye gittiği­mizde ise değil ölenlerin isim­lerine, sayılarına bile ulaşa­mıyoruz. Kömür madenleri 1940’da devletleştirilmeden önce Türkiye’deki maden ka­zalarıyla ilgili düzenli bir ka­yıt tutulmamış. Tahminî bir rakam söylemek bile imkan­sız. 1941’den itibaren tutulan çeşitli kayıtlardan ve hazır­lanan raporlardan 1941-2014 arası yaklaşık 4 bin madenci­nin iş kazalarında öldüğünü, 100 binden fazlasının yaralan­dığını söyleyebiliyoruz. Ancak bu rakamlar da pek güvenilir değil, zira madenci ölümle­ri, özellikle kaçak ocaklardaki ölümler her zaman kayıtlara geçmemiş.

    Medyascope muhabiri İbrahim Yayan’ın sorularına karşılık arama ve kurtarmaya katılan maden işçileri “Biz açıklama yapamıyoruz. Lütfen şeflerimizle konuşun” cevabını verdi (üstte). İçişleri Bakanı Süleyman Soylu basın açıklaması sırasında (altta).
  • Eurovision’un değişmez sesi bir dönemin son temsilcisi…

    1975-2012 arasında aralıklarla Eurovision Şarkı Yarışması’nın sunuculuğunu üstlenen, “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a bir dönemin popüler kültür efsanelerine imza atan ünlü spiker Bülend Özveren, 18 Ekim’de öldü. Özveren ayrıca “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu.

    Bir nesil, hatta birkaç ne­sil, Türkiye’nin Eurovi­sion macerasını onun sesiyle özdeşleştirdi. “Oylar yine komşuya gitti”den “Mer­haba, iyi akşamlar… Şiş ke­bap”a Türkiye’nin popüler kül­tür hafızasında kendine has bir yer edindi Bülend Özveren bu macera sayesinde. Yıllarca heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hisleri­ni kelimelere döktü. Eurovi­sion’a katıldıkları yıllarda he­nüz genç ve deneyimsiz olan, bugünse birer stara dönüşmüş pek çok müzisyen, onun güven verici sunumu sayesinde ken­dilerinden emin adımlarla çık­tılar sahneye.

    Oylar üzerinden uluslararası siyasetin inceliklerine, tarihten kalma anlaşmazlıklara, coğra­fi yakınlıklara ve tabii Avrupa’da yaşayan göçmenlere dair yaptığı yorumlar unutulmazlar arası­na girdi. Sonunda Riga’da Sertab Erener’in seslendirdiği “Ever­yway That I Can” ile tarihimizin ilk Eurovision birinciliğine ka­vuştuğumuzda TRT mikrofonla­rı aracılığıyla kurduğu “Ben yıl­lardır bu anı bekliyordum sevgili seyirciler” cümlesi de…

    Bülend Özveren ismi Eurovi­sion’la anılsa da aslında televiz­yonculuk tarihine geçen başka işler de yapmıştı. 1965’te TRT mesaisine başlayan usta sunucu, “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Jo­ker” programlarıyla da tanını­yordu. 1943’te İstanbul’da dün­yaya gelen Özveren, liseyi Saint Benoît Fransız Lisesi ile Galata­saray Lisesi’nde okumuş İstan­bul Üniversitesi, Hukuk Fakülte­si’nden mezun olmuştu.

    Sevincin ve hüsranın sesi Bülend Özveren, yıllarca Eurovision için heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Sonunda Sertab Erener birinciliği Türkiye’ye getirdiğinde “Ben yıllardır bu anı bekliyordum” diyecekti.

    SACHEEN LITTLEFEATHER (1946-2022)

    Akademi nihayet özür diledi ama aradan 50 yıl geçmişti

    1973 Oscar ödül töreninde Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünü reddetmek üzere sahneye çıkan Amerikan yerlisi oyuncu Sa­cheen Littlefeather, 2 Ekim’de 75 yaşında hayatını kaybetti.

    Bundan iki hafta önce Aka­demi, Amerikan yerlilerine karşı eğlence sektöründe yer alan önyargıları eleştirmek üzere sahneye çıktığında yuhala­malar, ırkçı sözlerle karşılaşan ve ünlü Western yıldızı John Wayne tarafından sahneden indirilmek istenen Sacheen Lit­tlefeather’dan 50 yıl sonra özür dilemek için Los Angeles’ta özel bir etkinlik düzenlemişti. Littlefeather, “Biz yerliler çok sabırlı insanlarızdır, sadece 50 yıl beklemek zorunda kaldım. Espri yeteneğimizi her zaman canlı tutmamız gerek, hayatta kalmamızın yolu bu” demişti.

    Akademi, bir süredir meme kanseriyle mücadele eden Littlefeather’ın ölümünü kendi sözleriyle duyurdu: “Ben gittiğimde, gerçeğinizi savun­duğunuz her defasında benim sesimi, uluslarımızın ve halkı­mızın sesini de yaşatacağınızı daima hatırlayın. Ben Sacheen Littlefeather olarak kalacağım. Teşekkür ederim”.

  • Başarıyı çok geç yakaladı bir daha da bırakmadı

    90’lı yıllara damgasını vuran “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinde her bölümde bir cinayeti çözen Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury, 11 Ekim’de 96 yaşında yaşamını yitirdi. Londra doğumlu yıldız, filmleriyle üç defa Oscar ödülüne aday olmuş; ayrıca 2013’te Oscar ödüllerinde yaşam boyu başarı ödülünü almıştı.

    Bir dönem 1984-1996 arasında TRT ekran­larında da 264 bölümü yayınlanan “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinin yıldızı, her bölümde bir cina­yetin esrar perdesini kaldı­ran, ustaca kurduğu oyunlarla katilin suçunu itiraf etmesini sağlayan Jessica Fletcher ka­rakterini canlandıran Ange­la Lansbury, 96 yıllık uzun ve üretken bir hayatın sonunda uykusunda hayata gözlerini yumdu. Çocukluk ve gençlik yılları tek kanallı televizyonda onu izleyerek geçen pek çok kişi sanki ailelerinden birini kaybetmiş gibi hissetti. Daha genç nesiller ise, onu “Güzel ve Çirkin”deki Bayan Potts ro­lüyle keşfetmişti.

    Yaklaşık 70 yıla yayılan, kusursuz performanslarla süs­lenmiş kariyerinin arkasında ise yetenek ve azmini besle­yen iniş-çıkışlarla dolu bir hi­kaye vardı. 1925’de İrlandalı aktris Moyna Macgill ve poli­tikacı Edgar Lansbury’nin ço­cuğu olarak Londra’da dünya­ya gelen Lansbury’nin hayatı­nı şekillendiren ilk deneyim, dokuz yaşındayken babasının mide kanseri yüzünden ölme­si olmuştu. Okula olan ilgisi azaldıkça sinemaya sığınan Lansbury, filmlere âşık olmuş; ailesi 1940’ta savaştan kaçıp ABD’ye taşındığında oyuncu­luğa adım atmıştı.

    90’lı yıllarda TRT’de de yayımlanan “Cinayet Dosyası”nın Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury…

    1944’te bir psikolojik ma­nipülasyon öyküsü olan “Gas­light”taki hizmetçi Nancy ro­lü, ona ilk Oscar adaylığını getirmişti. 40’tan fazla film­de yaşının çok üstünde, kötü karakterleri canlandırdıktan sonra başrollerde görünme­ye başlaması için 1960’lı yıl­ları beklemesi gerekmişti. 41 yaşında “Mame”in başrolünü üstlenerek ilk Broadway Tony ödülünü kazandı, ancak Holl­ywood uyarlamasında aynı ro­lü Lucille Ball’a kaptırdı.

    70’lerde Malibu’daki ev­lerinin yanması ve kızı De­idre’nin serikatil Charles Manson’la yakın ilişkisi ne­deniyle aile Hollywood’dan elini ayağını bir süre çekse de 1971’de uzun süredir bekledi­ği fırsat Disney’in “Bedknobs and Broomsticks”inde başrol teklifiyle geldi. Lansbury’nin amatör dedektif Jessica Flet­cher rolüyle dünya çapında tanınmasını sağlayan dizi ise “Murder, She Wrote” (1984- 96) oldu.

    Lansbury, her sezon için bir tane olmak üzere 12 dalda Emmy’ye aday gösterilerek bir rekora da imza attı. Ancak ni­hayet bu olana dek 59 yaşına gelmişti. Lansbury 90’lı yaşla­rında halen oyunculuğa devam ediyordu.

  • Türkiye Gazi’yi uğurluyor

    Atatürk 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda vefat ettikten sonra, naaşı 16 Kasım’da sarayın muayede salonuna yerleştirilen katafalka kondu; onu son defa selamlamak isteyen onbinler saraya koştu. 19 Kasım’da bayrağa sarılı tabut, Yavuz zırhlısı ile İzmit’e, oradan da trenle Ankara’ya nakledilerek Etnografya Müzesi’ndeki geçici istira­hatgahına yerleştirildi. İstanbullular Yavuz zırhlısı gözden kaybolana kadar Gazi’yi yaşlı gözlerle uğurladılar. İzmit’ten Ankara’ya uzanan demiryolunun iki yanı da Gazi’yi taşıyan treni görmek isteyen insanlarla dolmuş, halk başkente doğru ilerleyen trendeki büyük devlet adamını saygıyla selamlamıştı.

    TUNCA ÖRSES KOLEKSİYONU

  • Tolkien’in hayalî evreni ve onu besleyen tarihî ırmaklar

    2022’nin en yüksek bütçeli dizilerinden “Yüzüklerin Efendisi: Güç Yüzükleri” 2 Eylül’de Prime Video’da seyircilerle buluştu. Yayın hayatına rekorla başlayan diziyi Amazon’un hizmet verdiği 240 ülke ve bölgede ilk 24 saat içinde 25 milyon kişi izledi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizi, Tolkien’in iki romana bağlı olarak yazdığı ek metinlere dayanıyor. Tolkien evreninin tarihsel dayanakları ise çok çeşitli…

    THE LORD OF THE RINGS:
    THE RINGS OF POWER-2022
    UYARLAMA: J. R. R. TOLKIEN
    GELİŞTİRENLER: J.D. PAYNE,
    PATRICK MCKAY
    YÖNETMEN: WAYNE YIP,
    J. A. BAYONA, CHARLOTTE
    BRÄNDSTRÖM
    OYNAYANLAR: MORFYDD
    CLARK, ISMAEL CRUZ
    CORDOVA, MARKELLA
    KAVENAGH

    Merakla beklenen “Yüzüklerin Efen­disi: Güç Yüzükleri” dizisi, ilk sezonuyla Amazon Prime Video’da yayına girdi. Romandan binlerce yıl önce geçen dizide, Tolkien hayran­larını mutlu edecek pek çok malzeme var. Galadriel ve Elrond karakterleri (her iki­si de Orta Dünya’da ölümsüz olan iki elf), evrimsel olarak Hobbit’lerin öncülü oldukla­rı ortaya çıkan Harfoots adlı klan ve diziye adını da veren ikonik semboller: Güç Yüzük­leri.

    Dizinin çıkış noktası, Tol­kien’in Yüzüklerin Efendi­si’nin son bölümü için yazdı­ğı ve Orta Dünya’nın “İkinci Çağ” tarihini özetleyen bir ek… Bu dönem, meşhur yü­züklerin dövüldüğü, Lord Sa­uron’un iktidara yükseldi­ği, Númenor ada krallığının güçlendiği (ve sonra düştüğü), elflerin ve insanların Orta Dünya’nın ruhu için savaş­mak üzere biraraya gelmek zorunda kaldığı bir devir. Hem yasal hem de kreatif zo­runluluklar nedeniyle (Tol­kien’in İkinci Çağ’ın derin­liklerine indiği, ölümünden sonra yayımlanan metinlerin hakları Amazon’da değil) dizi­nin yazarları; zaman dilimle­rini sıkıştırarak, yeni karak­terler yaratıp, bazı hikaye çiz­gilerini yeni baştan çizerek diziyi değiştirmek ve süsle­mek durumunda kalmışlar.

    Dizi ilerledikçe, Tolkien’in vizyonuna ne derece sadık kalındığıyla ilgili pek çok tar­tışma çıkacağı kesin; ancak zaten bu vizyonun ne kadar orijinal olduğu tartışması da uzun zamandır uzmanları meşgul ediyor. Kesin olan bir şey var: Dizi, geçen yüzyılın ortasında Oxford’da yaşamış yazarın hayalgücünü bugüne aktarmak için devasa bütçesi­nin satın alabileceği (şimdiye kadar çekilmiş en yüksek büt­çeli dizi olduğu bildiriliyor) bütün sinematik cümbüşten yararlansa da aynı zamanda kahramanlık ve trajedilerle, cüceler, elfler ve tabii büyülü yüzüklerle örülmüş çok eski bir tarihin efsanelerine de da­yanıyor.

    Genç Galadriel’i canlandıran Morfydd Clark.

    Tolkien’in, Wagner’in “Ni­belungs Yüzüğü” operasında­ki meşhur yüzükten ilham al­dığı zaman zaman dile getiri­len bir teoridir. Alman besteci bu libretto üzerinde çalışma­ya, Tolkien’in 1937’de yüzük­leri ilk kez okuyucuyla tanış­tırdığı Hobbit’i yayımlama­sından neredeyse 100 yıl önce başlamıştı. Tolkien bu ben­zerliği inkar etmiş; yayıncısı­na şöyle yazmıştı: “Her iki yü­zük de yuvarlak; benzerlikleri burada sona eriyor”. Biyog­rafisinin yazarı John Garth’a göreyse “Bu tartışmalı bir nokta, çünkü güç ve yozlaştı­rıcı etki gibi başka benzerlik­ler de var”.

    Yine de Yüzüklerin Efen­disi üçlemesinin ilk bölümü olan Yüzük Kardeşliği 1954’te ilk çıktığında Tolkien’in bu “sorunlu” besteciyle arasına bir mesafe koymak istemesi anlaşılır bir durum. Özellik­le 2. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı bir mektupta “o kü­çük, cahil Adolf Hitler”e “asil Kuzey ruhunu mahvettiği, saptırdığı, yanlış uyguladığı ve sonsuza kadar lanetle anıl­masına sebep olduğu” için ne kadar öfkelendiğini düşün­düğünüzde… Nazi liderinin Wagner’e yakınlık duyması, Tolkien’i onunla taban tabana zıt kutuplara itmek için yeter de artardı bile.

    Genel kanı, hem Tol­kien’in hem de Wagner’in aynı kaynaklardan, özellik­le de İskandinav destanların­dan ilham aldıkları yönün­dedir. İngiltere’de 19. yüzyıl akademisyenleri ve arkeo­logları Vikinglere itibarını iade ettikten sonra, insanlar İskandinavlarla ilgili her şeye karşı büyük bir iştah duyma­ya başlamıştı. Hatta Kraliçe Victoria’nın Tanrı Odin’in so­yundan geldiği ve tüm Hano­ver kraliyet ailesinin Ragnar Lodbrok, nam-ı diğer Ragnar Hairy-Breeches ile akraba oldu­ğu bile iddia edilmişti. 1892’de doğan Tolkien için ise bu sap­lantı, çocukluğunda Andrew Lang’in Kırmızı Peri Kitabı’nı okuyup ejderha avcısı Sigurd’un hikayesine âşık olmasıyla baş­lamıştı.

    Yalnız Orklar Tolkien’in İlk Çağı’nın sonundaki Gazap Savaşı’nda Orklar, neredeyse yok olma noktasına gelmişti. İkinci Çağ’da geçen dizide ise onları daha yalnız ve dağınık hâlde, ama çok daha korkutucu planlarda izliyoruz.

    Oxford Üniversitesi dokto­ra araştırmacısı Grace Khu­ri, Birmingham’daki King Edward’s Koleji’ndeki ergenlik yıllarında Tolkien’in İskandi­nav destanlarını orijinal Or­taçağ İzlandacası ile okumaya başladığını, hatta 1911’de oku­lun Edebiyat Topluluğu’na bu konuyla ilgili bir bildiri sundu­ğunu söylüyor. “Ayrıca en yakın arkadaşlarına coşkulu Eski İs­kandinav ve Ortaçağ okumaları yapardı” diye ekliyor.

    Khuri’nin İskandinav mito­lojisinin yazar üzerindeki etki­sini ele alan tezi, Tolkien’in de mezunu olduğu Oxford’un ya­zara ilişkin yazılmasını onay­layacak kadar titiz bulduğu ilk tez çalışması.

    Tolkien, Oxford’da başlan­gıçta “Klasikler” bölümündey­di, ancak Cermen dillerine olan ilgisi onu eski İngiliz edebiyatı ve filolojisinin okunduğu İn­gilizce bölümüne geçmeye yö­neltmişti.

    Zaten dindar bir Roman Katoliğiydi. Bu yıllarda sayfa­larında büyücülerin, trollerin dolaştığı Sir Gawain ve Yeşil Şövalye; kahramanının ejder­halarla savaşmak için insa­nüstü yeteneklerini kullandı­ğı Beowulf gibi Hıristiyanlık öncesi inanışların tortularıyla dolu metinlerle de ilgilenmeye başladı.

    Dizinin takdiri hak eden kostüm çalışmasından detaylar.

    Usta bir sentezci

    Tolkien’in ilk satın aldığı İs­kandinav eserlerinden biri, o zamanlar yalnız tek bir İn­gilizce çevirisi mevcut olan, William Morris ve İzlandalı akademisyen Eiríkur Magnús­son’un hazırladığı ve ilk kez 1870’te yayımlanan Völsun­ga destanıydı. Destanda yeni­den biçim verilmiş bir kılıç ve “Andvaranaut” olarak bilinen altın bir yüzük vardı. Bu yü­zük, tanrıların susamuru şek­line girdikten sonra yanlışlıkla oğlunu öldürdükleri bir adama ödedikleri fidyenin parçasıydı. Yüzük çalınıyor, sonra lanet­leniyor ve böylece başka bir İskandinav yüzüğü, Odin’in Draupnir’i, kendisini çoğalta­biliyordu. Her iki yüzük de cü­celer tarafından dövülmüştü.

    Bu anlatılarda yüzükler ge­nellikle gücü temsil eden birer metafor olarak kullanılmıştı. Yüzüğü biriyle paylaşmak, bir mülkiyet hakkını paylaşmak de­mekti. Garth’ın belirttiğine gö­re, lordların hizmetkarlarını yü­zükle ödüllendirdiği feodal bir Cermen geleneği de vardı. Tüm yüzükler parmağa takılmak için de yapılmamıştı. Khuri’ye göre, İzlanda destanı Eyrbyggja’da bir kol yüzüğü, tanrılar ve in­sanlar arasında sihirli bir söz­leşme hâline gelmişti.

    Khuri, İskandinav metinle­rinin Tolkien ve çağdaşları için özel bir anlamı olduğunu öne sürüyor. “İskandinav efsane ve mitlerinde öne çıkan kasvetli kahramanlık, hanedan trajedi­si ve kıyamete dair tasavvurlar, özellikle de 1. Dünya Savaşı sı­rasında ve sonrasında impara­torlukların ve krallıkların hızla çöküşe doğru ilerlediği bir dö­nemde, Tolkien ve çağdaşları­nı etkilemişti”. Bu etki, yüzük sembolizminin çok ötesine uza­nıyordu. Uzun beyaz sakalı, ge­niş kenarlı şapkası, asası ve pe­leriniyle Gandalf, bir başka bil­gelik ve bilgi yayıcısı olan Odin’i hatırlatıyordu. Adı, Hobbit’teki cücelerin birçoğu gibi, mitolojik bir şiir olan “Voluspá”daki cüce lakapları listesinden alınmış­tı: Durin, Thorin, Fili, Kili, Oa­kenshield.

    Genç Galadriel Morfydd Clark, Peter Jackson’ın çektiği “The Lord of The Rings” üçlemesinde Cate Blanchett tarafından canlandırılan Galadriel karakterine hayat veriyor.

    Ve bir de Frodo vardı. Khu­ri, “İsmi, Eski Norsça fróðr ve Eski İngilizce Frōda (bilge) ke­limelerinden türetilmişti ve Tolkien bu ismin Eski Frizye dilindeki yazılışını seçmişti” di­ye açıklıyor. “İronik bir şekil­de, Danimarka kralı Fróði, Tol­kien’in mütevazı kahramanının tam zıttıdır, çünkü bir efsanede (Grottasöngr’de anlatılır), aç­gözlülüğü yüzünden, sihirli bir öğütme taşıyla ona bir hazine yapsınlar diye iki dev kadını kö­leleştirdiği yazar. Bazı açılar­dan, Frodo’nun Yüzük’ü elinde tutmaya yönelik büyü kaynaklı dürtüsü, bu açgözlülüğün sönük bir yankısıdır; bu açgözlülük onun durumunda doğuştan ge­len herhangi bir defosundan zi­yade Yüzük’ün gücü tarafından tetiklenir (ve hikayenin çok geç dönemlerine kadar bu büyüye direnebilir)”.

    Garth, Tolkien’in dehası­nın yeterince takdir edilmeyen yönlerinden birinin de “usta bir sentezci” olma becerisi oldu­ğuna inanıyor. “İnsanlar aynı anda hem onun tüm fikirlerini Kuzey mitlerinden aldığını hem de hiçbir etki olmadan hepsini kendisinin bulduğunu düşünü­yor. İşin doğrusu Tolkien, ilham kaynaklarını pek çok yerden toplamıştı”. Garth’ın son kitabı JRR Tolkien’in Dünyaları: Orta Dünya’ya İlham Veren Yerler’de (The Worlds of JRR Tolkien: The Places that Inspired Midd­le-earth) açıklamaya çalıştığı gi­bi, pusulanın dört yönünden de etkiler vardı. Örneğin Doğu’dan Büyük İskender’in Ortaçağ ef­saneleri ve Mısır aşkı kitaba girmişti. Üzerine en az araştır­ma yapılan da Güney’den gelen, Tolkien’in çağında çok baskın olan klasik etkileriydi. Örneğin yazar, Númenor’u şekillendi­rirken Atlantis efsanesi de rol oynamıştı ve Amazon dizisinin kilit unsurlarından biri olan çö­küş öyküsü, Platon’un kibir yü­zünden yıkılan bu deniz impa­ratorluğuyla ilgili hikayesinden yola çıkılarak oluşturulmuştu. Platon’un Devlet’inde de bir yü­zükten, “Gyges’in Yüzüğü”nden bahsedilir ve Tolkien’inki gibi bu yüzük de takana görünmez­lik bahşeder.

    Tolkien’in bir Kelt şifa tan­rısı olan Nodens’e ait bir Ro­ma-Kelt tapınağından haberdar olduğunu kesinlikle biliyoruz. “Cüce Tepesi” olarak adlandırı­lan ve İngiltere’nin Dean Orma­nı’ndaki Lydney Parkı’nda bulu­nan bu tapınak, ilk olarak 1928- 1929 arasında arkeolog Tessa ve Mortimer Wheeler tarafından kazılmıştı. Tolkien’in kendisi de kazıda çalışmış, özellikle bir yüzük hırsızının uğradığı laneti anlatan Latince yazıtları ince­lemişti.

    Hoffman’ın 1876 yılında Wagner’in “Der Ring des Nibelungen” operası için yaptığı set tasarımlarından biri. Operanın, Tolkien’in ilham kaynaklarından olduğu söylense de yazar bunu reddediyor.

    Tolkien’in hayalî evreninin ardındaki saik, kendi geleneğin­de eksik olduğunu düşündüğü şeyleri telafi edebilecek, hay­ranlık duyduğu diğer mitoloji­lerle boy ölçüşebilecek özel bir “İngiliz” mitolojisi yaratmaktı. Kültür yağmacılığıyla ilgili aşırı derecede ihtiyatlı davranılan bir dönemde, onun hikayesi, doğru kullanıldığında diğer kültürler­den ödünç alınan öğelerin, sa­hiplenmek değil, bu anlatıların yeniden ve yeniden anlatılma konusundaki en temel arzuları­nı onurlandırmak anlamına ge­lebileceğini gösteriyordu. Bunu o kadar iyi başarmıştı ki hayalî evreni senaristlerin de dahil ol­duğu diğer yazarlar tarafından yağmalanmak üzere kendi başı­na bir mitoloji hâline gelmişti.

    Bu arada, sıkı Tolkiensever­lerin yüzüklerin kadim sembo­lizmine bir başka anlam katma­nı daha eklediğini de not etmek gerek. Garth’ın dediği gibi, “Bazı hayranların ‘hepsini biraraya getirip, karanlıkta birbirine bağ­lamak’ için Tek Yüzük’ün repli­kalarıyla evlenmeleri şaşırtıcı”.

    24 Ağustos’ta BBC Culture’da Hephzibah Anderson imzasıyla yayımlanan “The surprising ancient roots of The Lord of the Rings” adlı makaleden tercüme edilmiştir. Çev: Deniz Kaynak