Yazar: #tarih

  • ‘Yeter ki 90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun…’

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışı yaygınlaştı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    SUHA ÇALKIVİK

     Cumhuriyet bayramın­da töreni canlı yayında anlatan bir televizyon spikeri, “resm-i geçit” yani “geçit resmi” veya “geçit tö­reni” diyeceği yerde -i sesini uzatarak “resmî geçit” töreni diyor; ardından “devlet erkâ­nı” yerine, -k’yi kalın söyleye­rek “devlet erkanı” çıkıyor ağ­zından.

    1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dedi­ğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildi­ği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosu­na alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televiz­yon kanallarının açılmasının ardından talebi karşılamak amacıyla 96 saatlik eğitimler­le spikerlik sertifikası veren özel eğitim kurumları açıldı. Bu kurumlarda eğitim veren kişilerin mesleki deneyimleri ve uzmanlık düzeyleri sürek­li tartışma konusu oldu. Ya­yın kuruluşlarının spiker veya sunucu seçimlerindeki ölçüt, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışıydı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.

    Radyo ve televizyonlar­da doğru, güzel ve anlaşılır Türkçe kullanımına dair yapı­lan araştırmalarda saptanan dil yanlışlarının %26.4’ünün yer aldığı “Söyleyiş Yanlışla­rı” bölümü şu başlıklar altında değerlendirilmiştir: Kısa söy­lenmesi gerekirken uzun söy­lenen sesler; uzun söylenmesi gerekirken kısa söylenen ses­ler; kalın söylenmesi gerekir­ken ince söylenen sesler; ince söylenmesi gerekirken kalın söylenen sesler; ses düşmesi; ses değiştirme; ünlü daralma­sı; yumuşak söylenmesi gere­ken seslerin sert söylenmesi; “e” sesinin açık söylenmesi; ağız özellikleriyle konuşma; yabancı dillerden giren ke­limelerin yanlış söylenmesi; vurgu ve duraklama yanlışları.

    Ses, spikerlik mesleği için başlangıçta en önemli unsur olarak görülür. İyi bir ses ren­gi, kalıtsal bir armağandır. Bir spiker veya sunucunun ön­celikle radyo ve televizyonda konuşmaya uygun yani mik­rofonik bir sese sahip olması gerekir. Herkesten farklı, daha iyi, pürüzsüz ve işlenmeye uy­gun bir sesinin olması, o sesin işlenebilmesi, geliştirilebil­mesi için önem taşır. Spiker­liğe uygun bir ses, eğitim sü­resi içinde doğru nefes alma, söyleyiş, boğumlama, tonlama ve vurgulama çalışmaları ile şekillendirilir. Bu ses eğitimi, kişide varolan yetenekle birle­şir ve spikeri sunum yapmaya hazır duruma getirir.

    Turgut Özakman bir spike­rin en önemli özelliklerinden biri olarak kabul ettiği kültürlü sesi şöyle tanımlamıştır: “Kül­türlü ses demek, arkasında çok iyi bir eğitimin bulunduğu ses demek; çünkü o bazı kelimele­rin doğrusunu bilir. O eğitim, o okumuşluk, sanatla, kültürle, genel olarak hayatla yoğrulma­nın sese yansımasıdır. O yan­sıma yoksa, o ses ham sestir. O sesten hiçbir şey olmaz. Ko­nuşması da gürültü olur”.

  • Kusursuz fırtınaya doğru üç tarihsel dönemeç

    İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kavramsallaştırılan gıda rejimleri sistemine göre, 1870 sonrası üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları ve bunları şekillendiren hegemonya biçimlerini kapsayan üç ayrı dönem mevcut. Sömürgecilik, “Yeşil Devrim” ve şirket gıda rejimi bu dönemlerin öne çıkan itici güçleri… Bugün yaşadığımız şoklar ise yeni bir paradigma üzerine düşünmeyi zorunlu kılıyor.

    FATİH ÖZDEN

    Son yıllarda önce pan­demi, arkasından Rus­ya-Ukrayna arasındaki savaş, gıda güvencesi mese­lesini çok daha kritik bir hâle getirdi. Bir de üzerine küresel bir özellik taşıyan ekonomik ve ekolojik kriz eklendiğinde buna “kusursuz fırtına” diye­biliriz.

    Bu noktaya bir anda gelin­medi. Gıda krizlerinin tarihi­ni yüzlerce hatta binlerce yıl önceye götürebiliriz. Ancak bugün yaşadığımız ve güncel gıda krizi olarak adlandırabi­leceğimiz sürecin tarihselliği­ni mevcut tarım-gıda sistemi üzerinden düşünmek hem ko­nuya analitik ve sistematik bir çerçevede yaklaşmayı hem de çözümler üzerine düşünmeyi kolaylaştırabilir. Gıda rejim­leri analizi bize böyle bir çer­çeve sunmaktadır. İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kav­ramsallaştırılan gıda rejimle­ri, tarım-gıda sisteminde 1870 sonrası kapitalist sermaye bi­rikim dönemlerine eşlik eden üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları, yazılı ve/ veya yazılı olmayan kuralla­rı, düzenlemeleri ve bunları şekillendiren hegemonya bi­çimlerini kapsayan üç ayrı dö­nemde incelenmektedir.

    Britanya hegemonyasında kolonyalizmin hakim olduğu 1870-1914 dönemi birinci gıda rejimi olarak adlandırılmak­tadır. Bu dönemde yerleşimci sömürge ülkelerinden yapılan tropikal ürün, tahıl ve hayvan ithalatı, Avrupa’nın kolonyal güçlerinin ucuz işgücü yarat­masının bir aracı olarak be­nimsenen ucuz gıda politika­sının yerleşiklik kazanmasın­da belirleyici olmuştur.

    ABD’den gelen süt tozları 1947-1973 arası dönemde, Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin üçüncü dünya ülkelerine yönelik gıda yardımı programları öne çıkar. Bu program kapsamında Türkiye’de okullarda ABD’den gelen süt tozları dağıtılmıştı.

    Birinci Dünya Savaşı, 1929 Büyük Ekonomi Buhranı ve arkasından yaşanan İkin­ci Dünya Savaşı sonrası olu­şan yeni ekonomik ve politik atmosfer ikinci gıda rejimi­ne kapı aralamıştır. 1947’den 1973 ekonomik krizine kadar olan dönemi kapsayan ikinci gıda rejimini niteleyen temel özellik tarım-gıda sistemin­de ABD merkezli yaşanan ge­lişmelerdir. Bunların başın­da Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin özellikle üçüncü dünya ülkelerine yö­nelik gıda yardımı programları gelmektedir. Yine bu dönemde tarım teknolojilerinde meyda­na gelen gelişmelere paralel yürüyen yüksek verimli hibrit tohum çeşitlerinin geliştiril­mesi, bu tohumlarla uyumlu sentetik tarım kimyasallarının kullanımının artması gibi ge­lişmeler yaşanmış ve bu süre­ce dönemin politik atmosferi­nin de etkisiyle “yeşil devrim” adı verilmiştir.

    Başta önemli verim artışla­rı sağlayan “yeşil devrim”, gü­nümüzde verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlı­ğı üzerinde yarattığı olumsuz etkiler yanında sebep olduğu sosyo-ekonomik dönüşümün sonuçları açısından da tartış­ma konusu olmuştur. İkinci gı­da rejimini niteleyen diğer bir özellik ise araştırma, üretim ve ticaret aşamalarında dev­letin belirleyici rolünü yavaş yavaş ulusötesi bağlantılara da sahip şirketlerin almaya baş­lamasıdır. Bu durum sonraki yani üçüncü gıda rejiminin de temel belirleyicisi olacaktır.

    Şirket gıda rejimi olarak da adlandırılan üçüncü gıda reji­mi; 1973’de petrol fiyatlarının yükselmesiyle açığa çıkan ve yeni bir birikim krizine dönü­şen sürecin ardından, kapita­lizmin kendisine yeni biri­kim alanları yaratma hamlesi olarak gündeme gelen, 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarının etkisiyle şekil­lenmektedir. Dünya Ticaret Örgütü ve 1995’de imzalanan Tarım AnTlaşması üçüncü gıda rejimi döneminin bu an­lamda öne çıkan kurumsal ve hukuksal altyapısını oluşturur.

    Verim uğruna… “Yeşil Devrim” süreci boyunca yüksek verimli hibrit tohumlar, sentetik tarım kimyasalları hayatımızın bir parçası oldu. Bugün verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlığı üzerinde yaratılan olumsuz etkiler tartışılıyor.

    Antlaşmayla birlikte ülke­ler hem ülke içi tarım destek­lerini azaltmak ve mümkün ol­duğunca üretimden bağımsız bir yapıya kavuşturmak hem de tarım ürünlerinin uluslara­rası ticaretinin kolaylaştırıl­ması adına gümrük vergileri­ni indirmek yönünde taahhüt altına girmişlerdir. Bu dönem­de çeşitli taraflarca anlaşmaya getirilen en büyük eleştirinin; anlaşmanın, ülkeleri ulusal tarım politikalarını belirleme açısından savunmasız bıraka­cağı yönünde olduğu söylene­bilir. İç desteklerin azaltılması ve gümrük vergilerinin indi­rilmesi, tarımsal üretiminde ve ticaretinde rekabet edebi­lirliği ön plana çıkarmış, bu da üretim ve ticarette sermaye ve emek yoğun ülkelerin ay­rışması sürecini derinleştir­miştir.

    Devletin temel aktör konu­mundan düzenleyici pozisyo­na geçtiği üçüncü gıda rejimi döneminde girdi ve ürün tica­retinde özellikle ulusötesi fir­maların/şirketlerin piyasalar­daki hakimiyeti dikkati çeker.

    İçinden geçtiğimiz günler­de tarım-gıda sistemimizin hem ülke olarak hem de küre­sel düzeyde şoklarla daha sık test edilmeye başlaması farklı bir paradigmaya geçişi gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda al­ternatif tarım-gıda sistemleri üzerine oluşan literatürde sık­lıkla karşılaştığımız gıda hak­kı, gıda adaleti, gıda egemenli­ği, agroekoloji gibi kavramlar ufuk açıcı olabilir.

  • Tüketim kültürü yayılırken, besin ‘gıda’ya dönüşürken…

    Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan besinimiz oldu. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faaliyetlerin tümünü tek bir kavramın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Meta hâline gelen gıda, artık besinle eşanlamlı değil, çünkü artık her gıda besleyici değil. Tarladan laboratuvara gıdanın geçmişi ve geleceği…

    OYA AYMAN

    Avcı toplayıcılıktan ta­rım toplumuna geçeli yaklaşık 12 bin yıl oldu. Geçen yüzyılın ortalarına ka­dar belli bir azınlık hariç tüm dünya nüfusu kendi bulunduğu coğrafyadan besleniyordu. Her şey mevsiminde tüketilirdi; yazın taze sebze ve meyveler, kışın ise yazdan kurutulmuş, fermente edilmiş, mağaralarda, toprak altında saklamaya uy­gun yiyecekler… Yavaş ve zorlu ulaşım koşulları özellikle taze yiyeceklerin uzun mesafelere ticaretini engelliyordu. Gıdaya ulaşmayı tehdit eden yalnız iki unsur vardı: Savaşlar ve doğal afetler sonucu yaşanan kıtlık…

    Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdür­memizi sağlayan besinimiz ol­du. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faali­yetlerin tümünü tek bir kavra­mın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Yiyeceğimizi üretenle aramız­daki mesafe giderek açıldı. Te­mel ihtiyaç odağından sapmış hızlı tüketim kültürü, hayatı­mızı kolaylaştıran teknolojik yeniliklerle birleşince yiyecek­le ilişkimiz kökünden değiş­ti. Yiyecekleri saklamada ko­laylık sağlayan buzdolabı aynı zamanda ihtiyaç fazlası gıda tüketimini körükledi. Fosil ya­kıtların sağladığı ulaşım kolay­lığı sonucu artan gıda ticareti, tarım ve gıdada kullanılmaya başlanan sentetik kimyasallar ve katkı maddeleri çok miktar­da gıdanın üretilebilmesini ve depolanmasını mümkün kıldı. Ama ne açlık önlenebildi ne de insanın doymak bilmez iştahı… Günümüzde dünyada üretilen gıdanın üçte biri heba oluyor. Çöpe giden gıdaların, ona eriş­me güçlüğü çeken insanların karnını doyurulabileceği gerçe­ğine rağmen henüz bu adalet­sizliği çözebilecek bir meka­nizma kurulamadı.

    Mısırlılar, büyük ölçekte tarım uygulayan ilk halklar arasındaydı. Bu havza sulamanın gelişmesiyle mümkün olmuştu.

    Her ne kadar TDK’da “gı­da”nın tanımı ”besin” olarak açıklansa da iki kelime fark­lı anlamlar taşıyor. Her gıda tüketimi beslenme anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, gı­da olarak tanımlanan her şey besleyici olmayabiliyor. Hatta bazı gıdalar yaşamımızı tehdit ediyor. Defalarca tarım zehri püskürtülmüş elma, sulanırken ağır metallere maruz kal­mış pirinç, depolama sırasın­da böcek zehriyle ilaçlanmış fasulyeler bizi de zehirliyor. Tuz yerine nitrat ve nitrit, şe­ker yerine glikoz kullanılıyor. Binlerce yıldır tuza ve meyve şekerine alışık olan organları­mız bu kimyasallara tepki veri­yor. Dolayısıyla gıdamız sağlık­lı yaşamak bir yana bizi hasta edebiliyor. Beslenme ile kronik hastalıklar arasında doğrudan bağlantı var. Öyle ki, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, çocuk ölümlerinin üçte birin­den fazlası kötü beslenmeyle ilişkilendiriliyor.

    Tabağımızdaki yemeği ne kadar tanıyoruz? Yeterince besleyici mi? Kim tarafından nasıl ve ne zaman üretildi? Ne­reden ve hangi yollarla sofra­mıza geldi? Depolama koşulla­rı nasıldı? İçinde katkı mad­deleri var mı, varsa bedenimiz bu maddelerle barışık mı? Her gün midemize indirdiğimiz ve artık parçamız olan yiyecekler­le lezzet, görüntü, fiyat, hijyen, moda diyetler dışında nasıl bir bağ kuruyoruz? Bu sorular bi­zi, yediklerimizle kurduğumuz bağın nasıl değiştiğine dair bir yolculuğa çıkarıyor.

    İneklere serenadla başlayan deneyler Bir kadın topluluğu olan Ingenues, 1930’da Wisconsin’deki Madison Üniversitesi mandırasında ineklere serenat yapıyor. Bu, müziğin rahatlatıcı seslerinin ineklerin süt üretimini artırıp artırmadığını bulmak için yapılan bir deneyin parçasıydı.
    Yiyecek bir hızlı tüketim ürününe dönüştükçe, deneyler de artacaktı.

    Laboratuvarlarda üretilen yiyecekler

    Gıda adını verdiğimiz yiyecek­ler artık laboratuvarda çalı­şan mühendislerin de konusu. Sentetik kimyasallar nedeniy­le besin değerlerini kaybetmiş toprakta yetiştirilen domates­ler, katkı maddeleri ya da GDO teknolojileriyle ”besleyici” hâle getiriliyor! Oysa sentetik kim­yasallardan kurtarılarak onarı­lan toprakta besleyici domates­ler yetiştirmek çok daha ucuz ve kolay bir yol. Her şeyi stan­dartlaştırıp kontrol etmek iste­yen türümüz gıdayı da değiş­tirip standartlaştırıyor. Artık gıdalar da meta. Dedelerimizin parayla ölçülemeyecek kadar kutsal saydığı tohumların bile sahibi var. Yüzyıllardır çift­çilerin elinde anonim olarak seçilip ekilerek en dayanıklı olanları günümüze ulaştırılan tohumlar, mülkiyete konu edi­lip şirketler tarafından patent­lenebiliyor. Hibrit (tek sefer­lik verim veren) tohumlardan yetişmiş, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi görünen mısır ko­çanları, bünyesine tanımadı­ğı genler aktarılmış fasulyeler, bezelye tozundan yapılmış an­tep fıstığı tozu görünümlü tat­lılar…. 18. yüzyılda İstanbul’da bir mandıra sahibine ”süt tozu” deseniz, dalga geçtiğinizi dü­şünür, sizi ”bayramlık ağzımı açtırma” diye tersleyebilirdi. Ama günümüzde gıda endüst­risi hemen her şeyin tozunu çı­karmış durumda!

    Beslenmesine dikkat eden­ler ”gıdamız gerçek mi, içinde sağlığa zararlı bir katkı mad­desi var mı” diye soruşturuken gıda mühendisleri 3D teknolo­jisiyle suni et üretti. Amazon ormanlarını hayvan beslenme­si için yetiştirilen soya ve mı­sır tarlalarına açmak üzere yok eden zihniyet, yakında yakacak orman, açacak tarla bulamaya­cağını ve bildiğimiz anlamda etin üretiminin maliyetlerini karşılayamayacağını düşünü­yor olsa gerek ki suni ete ya­tırım yapılıyor. Yoksa birileri soyalı etleri yerken endüstri­yel barınaklarda birer köle gibi hapsedilmiş hayvanlar da rahat nefes alsa, diye düşündüklerini sanmam!

    Peki vitaminlerle zengin­leştirilmiş, koruyucularla hem­hal olmuş hazır çorbalar anne­mizin güvendiği çiftçilerden aldığı malzemelerle yoğurduğu tarhanadan daha besleyici ola­bilir mi? Mış gibi yapan gıda­lar bizi beslemiyor ama onları cicili bicili reklamlarla allayıp pullayan gıda endüstrisi fosil yakıtlardan, kimyasallardan, hayvanları köleleştiren tesis­lerden, suni olarak iklimlendi­rilmiş seralardan, gıdanın nasıl üretildiğini bilmemizi engelle­yen karmaşık tedarik zincirle­rinden, lezzet, güzel görüntü, uzun ömür vadeden katkı mad­delerinden, laboratuvarlarda değiştirilen genlerden besleni­yor. Çoğu çiftçi ertesi yıla eke­cekleri tohumları seçip sakla­mak yerine piyasanın dayattığı hibrit tohumlarla yetiştiricilik yapıyor. Böylece hem üretici­ler hem de tüketiciler petrol, tarım zehirleri, sentetik gübre­lerle tohum üreten şirketlere bağımlı kılınıyor.

     Siyah-beyaz fotoğraflarda kalan meyveler 1940’larda Karadeniz Ereğlisi’nde çekilmiş bu fotoğrafta, bugün bulması pek zor hâle gelen Osmanlı çilekleri sepetleri dolduruyor.

    Reklamların ötesindeki biyolojik çeşitlilik

    Besin değeri, geleneksel mutfak kültürü gibi geçmişin hikaye­lerinden ve yaşanmışlıklardan beslenmesi gereken konular ise daha çok gıda endüstrisinin po­püler aktörlerinin kârını artıra­cak bir tanıtım malzemesi ola­rak boy gösteriyor. Atalık barda­cık inciri, Osmanlı çileği, üryani eriği de soyu tükenmek üzere olan kutup ayıları, pandalar gibi şefkat bekliyor.

    Oysa hem biyolojik hem de kültürel çeşitlilik, yiyecek­lerimizin ve beslenmemizin garantisi. Yaşamın sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için gezegenimizdeki devasa besin ağındaki farklı türlerin birbi­rinden beslenmesi gerek. Kir­lilik, iklim değişikliği ve tek tipleşen beslenme kültürünün gıdamızın geleceği üzerin­de kurduğu baskının farkında olanlar, en çok sarılmamız ge­reken şeylerin atalık tohum­lar, çeşitlilik, toprağın ve suyun canlılığını koruyan küçük çift­çiler olduğunu söylüyor. Onlara sahip çıkmazsak büyük olası­lıkla soyları tükenecek.

    Gıdamıza güvenemiyoruz; etiketlere, kontrollere, sertifi­kalara ihtiyaç duyuyoruz ama etiketlerdeki “doğal”, “temiz” ifadeleri yanıltıcı olabiliyor; “iyi”, “organik” gibi belli kriter­lere göre kontrol edilip sertifi­kalanmış ürünlerle dahi güven sorunu yaşayabiliyoruz.

    Soyu tükenmekte olan atalık tohumların yerini ise yavaş yavaş laboratuvarda yetiştirilen etler alıyor

    Bir yanda sentetik gıdalar üreten, tohumların genleriy­le oynayan, topraksız ürün ye­tiştirenler diğer yanda toprağı onaran, yerel tohumları eke­rek çoğaltan, yerel ve katılım­cı sistemler kurarak çevresel ve sosyal maliyeti düşürmeye çalışanlar… Fast food zincirle­ri, pişirmeye hazır yiyecekler, anlayamadığımız içerikler, her gün bir yenisi çıkan diyetler, frutaryenlikten (sadece meyve ve tohumlara dayalı diyet) kli­mataryenliğe (iklim krizini ter­sine çevirmeye odaklanan bes­lenme) kadar geniş bir yelpaze­ye yayılan beslenme biçimleri, helal gıdalar, glutensiz mönü­lerle dolu kargaşada gıdamıza ne olduğunu anlamaya çalışı­yoruz.

    Bu karmaşadan sağ salim çıkmak için hem yediklerimiz­le hem de yiyeceğimizi yetiş­tirenlerle yeniden bağ kurma­mız, tabağımızdaki yiyecek­lerin hikayesini öğrenmemiz gerekiyor. Şimdi, tıpkı binlerce yıl önce atalarımızın yaptığı gi­bi konfor alanlarımızdan çıkıp besinimiz için emek vermenin zamanı.

  • Dünyayı aç bırakan krizin Kuzey ve Güney hâli

    Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) bu yıl yayımladığı rapor, dünyanın şimdiye kadar yaşadığı en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğunu ortaya koydu. Rapora göre küresel olarak açlıktan etkilenen insan sayısı 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 milyon arttı ve 2021’de 828 milyona yükseldi. Ulusal kalkınmacılık döneminden neoliberalizm çağına, krizin taşlarını döşeyenler.

    FAİK GÜR

    Dünyada açlık çeken in­sanların sayısı yükseli­yor. Üstelik gıda fiyat­larında da son dönemde tekrar yükseliş kaydediliyor. Açlık çe­ken insanların büyük bir kısmı savaş veya iklimdeki değişim­lerden daha çok etkilenen böl­gelerde yaşıyor. Tüm bunlar ciddi bir küresel gıda sorununa işaret ediyor. Gıda krizi üzerine konuşmaya başlamadan önce, sık karşılaşılan bir terminoloji sorununa değinmek gerek: Gıda güvencesi ve gıda güvenliği.

    “Gıda güvencesi”, İngilizce­deki “food security” teriminin karşılığı. Buradaki “security” kelimesi Türkçeye genellikle “güvenlik” olarak çevrildiğin­den “food security” de “gıda gü­venliği” olarak tercüme ediliyor. Halbuki gıda söz konusu oldu­ğunda süreç bir “güvence” süre­cidir. Aynen iş güvencesinde ol­duğu gibi… Dolayısıyla buradaki doğru kullanım, “gıda güven­cesi” olmak zorundadır. Gıda güvenliği ise “food safety” için doğru bir çeviri olur. “Safety” sözcüğü gıdanın sağlıklı olup ol­madığı ile ilgilidir.

    Cumhuriyet döneminde tarım 1923’te zirai üretimi artırmak için atılan ilk adımlardan biri, tarım makinelerinin ithalatından alınan vergileri kaldırarak Ziraat Bankası vasıtasıyla üretim makinelerinin ithalatını desteklemeye başlamaktı. Bu dönemde öşür vergisinin kaldırılması da önemli bir adımdı.

    Gıda güvencesiyle ilgili gü­venilir verileri raporlarla dün­yaya sunan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), bu yıl yayımladığı “Dünya­da Gıda Güvenliği ve Beslen­me 2022” raporunda dünyanın şimdiye kadar yaşanan en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğu­nu ortaya koydu. Rapora göre, küresel olarak açlıktan etki­lenen insan sayısı, 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 mil­yon artarak 2021’de 828 milyo­na yükseldi. Burada pandemi­nin uzun zamandır yaşanmak­ta olan sorunları apaçık ortaya seren bir rol üstlendiğini gö­rüyoruz. Pandeminin geçtiği­ni varsaydığımız bir dönemde yayımlanan FAO 2022 raporu, pandemi öncesi azalma eğilimi görülen açlık ve yetersiz beslen­me verilerinin tersine döndüğü­nü gösteriyor.

    Bunun nedenlerine baktığı­mızda, küçük üreticiliğin ege­men olduğu Küresel Güney’deki tarımsal yapılar ve bu yapıların gıdanın sıradan bir meta olarak görüldüğü dünya ekonomisi ile olan ilişkisi önümüze çıkıyor. 1990 sonrası, tarım destekleme politikalarının giderek azalma­sıyla bu ilişki giderek zayıfladı. Kalkınmacı kamu politikası an­layışı yerini piyasa yoluyla kal­kınmacı olduğunu söyleyen ne­oliberal politikalara bırakırken, küçük üretici hazırlıksız bir hâl­de piyasayla karşı karşıya kaldı; tarım girdi fiyatları ve tarımsal ürün fiyatları arasında bir ka­pana girdi ve tarımsal faaliyeti terk etmeye başladı. Bu da özel­likle Küresel Güney’de yapısal bir sorun oluşturuyor. Örneğin Türkiye’de bu dönemde küçük üreticilik 3 milyonun altına in­miş; tarımdan kopuş hız ka­zanmış ve hem kırsalda hem de kentte birleşik bir mutlak yok­sulluk oluşmuş. Küçük üretici­ler desteklenmediği takdirde de üretim ve tedarik zincirlerinin kırılganlığı devam edecek.

    Atatürk Orman Çiftliği deneyimi Atatürk Orman Çiftliği, 1925’te Ankara’nın batısında ki Yenimahalle’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından parça parça ve farklı bireylerden satın alınarak kurulmuş; Türk tarımına öncülük etmeyi amaçlamıştı (altta). Köy Enstitüleri de haftalık 44 saatlik ders programının 11 saatini tarım faaliyetlerine ayırıyordu.

    Rapor her şeyin birbirine bu kadar bağlı olmasının büyük bir sorun olduğunu gösteriyor. Metaların sınırsız dolaşıma gir­mesini destekleyen neoliberal politikalar evreninde gıda, sıra­dan bir meta muamelesi gördü­ğünde, küreselleşmiş sorunları çözmek de giderek zorlaşıyor. Pandemi, bize, özellikle gıda ve tarım bağlamında, bunun ne kadar riskli olduğunu göster­miş oldu. Savaş da aynı işlevi görüyor.

    Biraz geriye gidelim… 1980’den bu yana etkinlik kaza­nan küresel iktisadi politikalar­daki değişikliklerin bir sonucu, dünya toplam tarım üretiminde bir artış olmuştu. Ama bu aynı zamanda bölüşüm ilişkilerin­de inanılmaz bir bozukluğu da beraberinde getirmiş ve yok­sulluk derinleş­mişti. 1970’lerin sonunda ulusal kalkınmacılığın bitişi ile başla­yan neoliberal dönem bu iki hususu tartışma­sız bir şekilde ortaya koyacak gelişmelerle dolu. Hem neolibe­ral dönem hem de ulusal kalkın­macılığın olduğu 1980’ler ön­cesi dönem esasen üretim mer­kezciydi. Üretimin tamamen piyasaya bırakılması noktasın­da bir kayma diye de bakabiliriz bu dönüşüme. Piyasa üretimi artırır denir. Evet doğru, üretim arttı ama açlık ve yetersiz bes­lenmeyle birlikte…

    Eski ulusal kalkınmacılık paradigması, iyimser bir dönem yaratmış olsa da yarattığı çevre sorunları ile eleştiri yağmuruna tutulmuştu. Biyoçeşitlilik ko­nusu bu eleştirilere imkan sağ­layan bir çerçeve sundu örne­ğin. Kalkınma gerçekleştirmek istiyorsunuz ama bunu sürdü­rülebilir olarak yapmadığınız zaman kalkınmanın özü olan yerelde üretilen değerin yerelde kalması konusunu es geçiyor­sunuz. Ayrıca, topografyayı geri dönülmez şekilde bozuyorsu­nuz. Tohum çeşitliliğini giderek azaltıyorsunuz. Özellikle büyük firmaların bu konudaki perfor­mansı üzerine yazılmış bilimsel makaleler mevcut.

    Ulus-devletlerden oluşan uluslararası sistemi, “anarşik” bir ortam olarak tanımlayan yaklaşımlar vardır. Bu yakla­şımları kapitalizmin gelişme di­namikleri ile beraber değerlen­dirdiğimizde ulaştığımız örnek­lerden biri Ukrayna krizi oluyor. Ayırt edici iki yönü var bu kri­zin. İlki, bir ülkenin dünya tica­retine konu olan ürününe el ko­nuyor. İkincisi, el konulamayan kısımlarının da ihraç edilmesi­nin önünde zorluklar ortaya çı­kıyor. Aracılık faaliyetleri kısmi çözüm üretse de durumun riski ortada. Savaş durumundan kay­naklı bir kriz diyebilirsiniz buna ama tarım ürünlerinin doğru­dan “silah” gibi kullanılması bi­linmeyen bir şey değil. Mesele­nin özü, gıdayı sıradan bir meta olarak değerlendirmenin riskini göstermesi.

    Mevcut tarım politikaları­nın işe yaramadığını artık ka­bullenmek zorundayız. Ayrı­ca küçük üreticiliğin kurumsal yapı altında bir güç oluşturması ve piyasayla ilişkiye girmesinin yolunu bulmak gerekiyor. Kü­çük üreticiliğin, kooperatif ben­zeri kurumsal şemsiyeler altın­da faaliyet göstermesi bu dönü­şüme hizmet edebilir. Çözüm, kamu politikalarının yeniden tasarlanmasında.

  • Tutsaklığa karşı, sanat ve kültürle direndiler…

    1. Dünya Savaşı’nda Kafkasya cephesinde esir düşen Türk askerleri, en zorlu koşullarda varoluş savaşını sürdürdü. 10 binlerce esir arasında siviller, yaşlılar, hatta çocuklar bile vardı. Direnişin, onurun, dayanışmanın tarihi…

    BİNGÜR SÖNMEZ

    Sarıkamış-Kafkas Cephe­si hakkında erken Cum­huriyet döneminde uzun bir suskunluk dönemi yaşan­mış; sonrasında şehitler konu­su açılmış ancak esirlerden pek söz edilmemiştir. Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferanslarında bile şehitlerden bahsedilirken, “Si­birya’ya kaç esir gitti; bu insanla­rın kaçı asker kaçı sivil idi; hangi esir kamplarında kaldılar; kimler esir kamplarında yaşamını yi­tirdi, kimler dönebildi” konuları açıklığa kavuşturulmamıştır.

    Gerek Kızılay gerekse Kızıl­haç tarafından kayıtları tutulan subaylar hakkında bazı bilgiler elde etmek mümkün ise de er ve sivil esirlerin sayısı/durumu bu­gün bile karanlıktadır. Subayla­rın esaret yaşamları hakkında az da olsa varolan hatıralardan bilgi edinilmiş olmasına rağmen, er ve sivil esirlerin çektiklerini an­cak tahmin edebiliyoruz.

    Esir kampları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmet­li Cemil Kutlu’nun 1997 tarihli doktora tezindeki bilgiler ve çok az sayıdaki esaret anılarının ya­nısıra son yıllarda Alfina Sigbe­tulina, Esin Güven ve Tülin Uy­gur’un araştırmalarından da çok değerli veriler elde edilmiştir.

    Türk kabaresi hatırası
    Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’nda Türk kabaresi hatırası. 10 Ağustos 1920 tarihli karede, “Kadın Dersi” adlı piyeste sahne alanlar:
    1- Ecz. Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) İsmail Efendi
    2- Piyade Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Lütfi Efendi
    3- Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mahir Efendi,
    4- Zabit Vekili Necmettin
    5- Piyade Zabit Vekili Muhuddin
    6- Zabit Vekili Fehmi Efendi

    Kızılay Cemiyeti’nin Genel­kurmay Harp Tarihi Kurulu’na (Akçura’nın raporuna dayana­rak) Rusya’daki Türk esirlerin sayısını 60.000 olarak belirt­mesine rağmen, Cemil Kutlu 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da bulunan Türk sivil esirlerinin sayısını 100.000’in üzerinde ola­rak tahmin etmiştir. Ancak bu esirlerin ne kadarının subay, er veya yöreden toplanan masum siviller olduğu bilinmemekte­ Paşa, yurda döndükten sonra Genelkurmay’a verdiği raporda, “Osmanlı-Rus hududu civarın­daki köylerin ahalisinden 3 ya­şındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dâhil, kadın-erkek Türklerin tutuklanarak Sibir­ya’nın muhtelif köşelerine sürül­düğünü” ifade etmiştir.

    Prof. Dr. Yücel Yanıkdağ’ın araştırmalarına göre Rusya’daki Osmanlı esirlerinin %43’ü esa­retleri sırasında yaygın olarak uygulanan kötü muamele, ihmal, hastalık, yetersiz beslenme ve soğuk hava koşulları nedeniyle yaşamlarını yitirmiştir.

    Rusya 1. Dünya Savaşı sıra­sında farklı ölçülerde en az 223 esir kampı açmıştır. Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivos­tok, Irkutsk, Omsk gibi büyük kamplar olduğu gibi, Krasno­yarsk, Vetluga gibi küçük kasa­ba kampları da mevcuttur. Orta Sibirya’da, Yenisey Nehri’nin kenarında 30. ve 31. Sibirya Avcı Alayları ve 8. Sibirya Topçu Tu­gayı için yapılan, ancak tama­mı cepheye gittiği için boş kalan Krasnoyarsk kışlasının esirlere tahsis edilmesi, barınma açısın­dan büyük avantaj sağlamıştır. Hemen hepsi kurmay subay, ha­rita mühendisi, ziraat mühendi­si gibi özel yetişmiş ve dil bilen subaylar, esaret yaşamının tüm zorluklarına rağmen yaşama umudunu yitirmemişler; sosyal ve kültürel etkinliklere imza at­mışlar; bir gazete çıkardıkları gi­bi orkestra kurmuşlar ve tiyatro oyunları sergilemişlerdir.

    Hatıra-ı Esâret: Osmanlı Musiki Yurdu
    25 Mayıs 1918’de Sibirya’daki Krastoyarmo (Krasnoyarsk) esir kampında çekilmiş fotoğraf ve arkasındaki bilgiler:
    Hatıra-ı Esâret Osmanlı Musiki Yurdu / Musiki Yurdu Azaları
    1- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mustafa Efendi
    2- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Raşid Efendi
    3- Boru Muallimi ……
    4- Kemancı Macar …..
    5- Kemancı Mülâzım-ı Sânî Şükrü
    6- Kemancı Macar Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) Şilre (?) Efendi
    7- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Efendi 8- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Vasıf Efendi 9- Kemancı Zabit Vekili Aziz Efendi 10- Mandolinci Yüzbaşı Mehmet Nuri Efendi 11- Mandolinci Mülâzım-ı Sânî Hamdi Efendi 12- Klavteci Mülâzım-ı Sânî Tevfik Efendi 13- ……….. Zâbit Vekili Raci Efendi 14- ………..
    15- ………… Zâbit Vekili Asaf Efendi
    16- Klavteci Macar Zabit Vekili Korniç (?) Efendi
     

    Yaklaşık 400-500 Türk su­bayın ve 100-150 kadar da erin savaş esiri olarak bulunduğu bü­yük kamplardan biri olan Kras­noyarsk, belki de kültürel anlam­da askerlerin en aktif oldukları kamptı. Esirlerin tiyatro oyunu sahneledikleri, konser verdikleri Tahsin İyibar ve Doktor Şehidul­lah Fikri (Altan) Efendi’nin anı­larında detaylı olarak anlatılmış­tır. Doktor Yusuf İzzettin Efendi de Sibirya’da Yedi Yıl adlı anıla­rında, Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’ndaki tiyatro faaliye­ti hakkında ayrıntılı bilgi verir:

    “Bilhassa Avusturyalılar ara­sında çok kıymetli müzik ve ti­yatro sanatkarları vardı. Bunlar bir kışlanın geniş alt salonunu oldukça mükemmel bir tiyatro haline ifrağ etmişlerdi (dönüş­türmüşlerdi). Yer amfiteatr ha­line getirilmiş, güzel bir sahne yapılmıştı. Burada opera, operet, piyes, komedi, vodvil gibi her ne­vi tiyatro eserleri oynanıyordu (…) Müzik kısmına diyecek hiç­bir şey yoktu. Ecnebi arkadaşlar arasında çok kıymetli musiki­şinaslar vardı. Kıyafetler daima mükemmel bir surette hazırla­nıyordu. Bütün çaresizliklere rağmen bulunup buluşturuluyor, hele tarihî eserler için yapılması cidden müşkül olan birçok kos­tümler ortaya atılıyordu. Ekse­risi meslek itibarı ile artist olan ihtiyat zabitleri, muvaffakiyet­le oynuyorlardı. Kadın rollerine yine erkekler çıkıyorlardı. Ses, jest itibari ile bunların adeta ka­dından farkları olmuyordu. De­korasyon işleri de fevkalade idi. Ecnebi arkadaşların tiyatro sah­nesindeki bu muvaffakiyetlerini görmekle biz de imreniyorduk”.

    Tiyatro olarak sahnelenmek üzere elde Türkçe bir piyes ol­madığı için, Yusuf İzzettin Efen­di, Hüseyin Rahmi’nin Müreb­biye ve Metres romanlarını birer ufak piyes haline getirmiş, bun­lar başarıyla sahnelenmiştir.

  • Cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi

    1961’in son günü İstanbul Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi düzenlendi. 100 bine yakın kişinin katıldığı miting, sembolik öneminin yanında kitleselliği ile de işçi hareketinin 1960’lardaki mücadelesinin dönüm noktası olmuştu. 1961 Anayasası’yla tanınan sendika kurma, toplu sözleşme ve grev hakları, yasal düzenleme yapılmadığı için daha önce fiilen hayata geçirilmemişken; Saraçhane’nin ardından Kavel Direnişi’yle 1963’te grev ve toplu sözleşme hakkını düzenleyen yasalar çıkarılmıştı. Eylemde işçilerin geçim sıkıntılarını yansıtan “Herkesin sahanında et kaynar, işçinin sahanında dert kaynar”; “Asgari ücreti azami ücret olmaktan grev kurtarır”; “Maluliyet aylığı 120, ev kirası 150 lira” gibi pankartlar öne çıkmıştı.

    DEPO PHOTOS

    1930’LARDA BİR YILBAŞI GECESİ

    Yeni yılın eşiğinde gülen gözler

    Eski seneyle, yeni yılın birleştiği 31 Aralık akşamı, şehirleri aydınlatan lambaları, hediyeleri, eğlenceleriyle umudun, yeni hayallerin, hedeflerin, temiz bir sayfa açmanın sembolü. Cumhuriyetin ilk yılbaşı balosunun düzenlendiği Pera Palas, 1930’lu yıllarda bu kutlamalardan birine evsahipliği yapmış. En şık kıyafetleriyle gözlerinin içi gülen bu genç çift de bu karede ölümsüzleşmiş.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    5 OCAK 1935

    Mahmutpaşa’da bayram hazırlıkları

    Yıl 1935… Ramazan/Şeker Bayramı, Ocak ayına denk gelmiş; Noel ve yılbaşı yortularının hemen ardından kutlandığı için özellikle İstanbul’da her dinden insanın birlikte bayram etmesine yol açmıştı. Ay başında memur maaşlarının da dağıtılmasıyla, esnaf da bayram edenlere katılmıştı; özellikle Mahmutpaşa çarşısı ana-baba gününe dönmüştü. Öyle ki bayram hazırlıklarıyla meşgul insanlarla esnafı gösteren bu fo­toğrafları yayımlayan Cumhuriyet gazetesi, şekerci dükkanlarının Büyük Harp’teki fırınları hatırlattığını söylüyordu.

    SELAHATTİN GİZ KOLEKSİYONU

  • Sözdizimi yanlış olunca: ‘Ben çok denizde yüzerim’

    Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz. Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilir.

    SUHA ÇALKIVİK

    Sözcüklerin cümle içinde yanlış yerde kullanılması şeklinde görülen anlatım bozukluğuna sözdizimi yanlış­lığı diyoruz. “Gaz maskesiz bi­naya girmeyin” cümlesinde “gaz maskesiz” ifadesi yanlış yerde olduğu için binada gaz maske­si bulunması gerektiği anlamı­nı çıkarırız. Oysa cümle, “binaya gaz maskesiz girmeyin” şeklinde kurulmalıdır. Sözdizimine gös­terilen özen, iletimizin hedef ta­rafından doğru algılanması bakı­mından önem taşıyor şüphesiz.

    Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cüm­le kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bu­lunmasıdır. Cümlede yargı bil­diren öge yüklemdir ve cümle, yüklem üzerine kurulur.

    “İkinci Yeni” örneğinde gö­rüldüğü gibi edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapma­ları yapabilirler. Bu, ürettikleri edebî eserin estetiğiyle doğru­dan ilgilidir.

    Ece Ayhan “Ala Ala Hey”de,

    “Bütünleyemez mi sanıyor­sunuz çalışır bir şiir kara

    Yukarda parçalanmış yüzleri

    Türkiye mezarlığının derin­liklerinden çıkarıp”

    … derken, şiir okurunun ge­nellikle “alıştığı sözdizimini” is­temesinden rahatsızlık duydu­ğunu, bu bakımdan “işinin zor” olduğunu söylemiştir. Onlarca sözdizimi sapmasına rastladığı­mız Ece Ayhan şiirinde, sıfatları isimlerden sonra kullanma eğili­mi ağır basar (Bakışsız Bir Kedi Kara kitabının isminde, “kara” sıfatının isimden sonra kullanıl­ması gibi). Bu elbette Türkçenin sözdizimine aykırı bir durum­dur. Ancak Ece Ayhan bu bilinçli sözdizimi bozumunu, “yerleşik sözdizimi ile yazılmayacak her şeyi sözdiziminden yararlana­rak dile getirmek” olarak değer­lendirmiştir. İkinci Yeni şairleri, sözdiziminde ve dil bilgisi kural­larında yaptıkları değişiklikleri, şiir dilinde yenilik olarak sun­muşlardır.

    Edip Cansever’in, “Sizi gör­müyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”;

    Cemal Süreya’nın, “Denge­sini uzun bıyıklarına borçlu yü­rürken”;

    İlhan Berk’in, “Ben seni çıka­rım, belki o balkonları”;

    Turgut Uyar’ın, “herkes se­vinç duydular yeni bir çiçeğin kokusuna”

    … dizeleriyle karşılaşıldığın­da ilk anda şaşkınlığa uğrar ve tahminlerle anlamlandırmaya çalışırız. Oysa İkinci Yeni şiiri, geleneksel dil yürütmeleriyle çözülemez. Anlaşılması güç im­gelerin kurulması, özel bir söz varlığına yer verilmesi ve sözdi­zimindeki sapmalar, bu şiirin en belirgin özellikleridir.

    Ece Ayhan’ın sözdizimi ile bitirelim: “Bence bildiğimiz ‘in­san’ sözcüğü bir ‘fiil’dir hem ger­çekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zaman­larda bu ‘insan’ fiilini çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizi­mi ve yeni bir dil bilgisiyle”.

  • Nazmiye Hanım’ın kunduracısı olayı

    1969’da Günaydın gazetesinde Başbakan Demirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazetenin arasında 12 Mart 1971 darbesine kadar süren bir kriz yarattı.

    15 Kasım 1969’da Günay­dın’ın Ankara baskısın­da çıkan Başbakan De­mirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazete arasında kriz yarattı. Sözkonusu habere gö­re, Nazmiye Demirel’in kun­duracısı Osman Nuri Tepe’nin öldüğü trafik kazası aslında bir cinayetti. Ölenin kardeşi, olayı ağabeyinin Nazmiye De­mirel’le tanışıklığına bağlıyor­du; ama bu bağın ne olduğu imalar ve dolambaçlı ifadeler­le dolu haberden tam anlaşıl­mıyordu. Ertesi gün habe­ri yazan Necdet Onur ve yazı işleri müdürü Rahmi Turan gözaltına alındı, gazete binası kurşunlandı, gazetenin patro­nu Haldun Simavi’nin evinde­ki mürebbiye Brenda, İngiliz casusu olduğu gerekçesiyle sı­nırdışı edildi.

    10 Şubat 1970, Günaydın.

    23 Kasım’da Günaydın “Bu Baskı Niye ve Kime?” başlığıy­la çıktı. O günden sonra aylar­ca birinci sayfasını Demirel’e ayırdı. Necati Zincirkıran anı­larında söz konusu haber için “Böyle bir haberi koymak el­bette bir gaftı…” diyecekti ama gazete, olay olduğu sırada ha­berden geri adım atmadı, gün­lerce devam ettirmeye çalıştı. 8 Şubat 1970’te oklarını Demi­rel ailesinin yolsuzluklarına çevirdi. Manşetler çok etkile­yiciydi. Necati Zincirkıran de­vamını şöyle anlatıyor: “Bu ta­lihsiz olay sonrasında Demirel aleyhinde başlattığımız büyük kampanya (…) sonucu iktidar sarsıntı geçirdi. 12 Mart Muh­tırası ile Demirel alaşağı edil­di. Aslında bu isteyerek yaptı­ğımız bir şey değildi…”

    Gazeteci Ahmet Kahraman ise kavganın sözkonusu ha­berden önce başladığını, asıl sebebinin Haldun Simavi’nin yurtdışından getirttiği ve gümrükte el konulan klozetini kurtarmak için yardım istediği Demirel’in ters cevap verme­si olduğunu yazmış ve kavgayı “helâ taşı kavgası” olarak ad­landırmıştı.

    1971 darbesinin ardından

    12 Mart 1971 darbesinin ardından çok sayıda gazeteci de tutuklandı ve bazı gazete ve dergilere kapatma cezası verildi. Tutuklanan gazetecilerin çoğu 1974’te af çıkana kadar cezaevinde kaldı. Eylül ayında anayasadaki gazete ve dergilerin ancak yargıç kararıyla toplatıl­masını öngören madde değiştiril­di ve savcılara da toplatma ye­tkisi verildi. Yeni yasa maddesi, tek parti ve DP dönemlerinin basın yasalarındaki yoruma açık maddeleri hatırlatan ifadelerle doluydu. Politik kutuplaşmanın arttığı ve toplumun iki kampa bölündüğü 1970’li yıllar, ente­resan bir şekilde büyük basının politikadan uzaklaştığı, gazeteci Orhan Koloğlu’nun “apolitik olmayı meziyet gibi sunuyor­lardı” diye tanımladığı bir dönem oldu. Ancak 1970’li yılların ikinci yarısındaki politik şiddet gazete­cileri de vurdu. Gazeteciler Cemi­yeti’nin verdiği rakamlara göre sadece 1978- 1980 yılları arasın­da sekiz gazeteci öldürüldü.

    Bunlardan biri de 1 Şubat 1979’da evine dönerken ara­basının içinde kurşunlanarak öldürülen Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’ydi. Türk basınına “çifte kontrol” ve çağdaş haber yazma teknikleri başta olmak üzere birçok yenilik getiren, kitle gazeteciliğine se­viye kazandıran, kendi ekolünü yaratan ve kendisinden önce birkaç kez yayına başlayıp başa­rısız olan Milliyet’i Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri yapan İpekçi, öldürüldüğünde 50 yaşındaydı.

  • Dokuz patron boykotu

    27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyan Millî Birlik Komitesi, 4 Ocak 1961’de 212 Sayılı Kanun’u çıkardı. Yasa, gazetecinin haklarını düzenliyordu. Bu durum gazete patronlarının hoşuna gitmemişti. Dokuz büyük gazetenin patronları, iktidara cephe alarak üç gün boyunca gazete çıkarmayacaklarını ilan ettiler.

    AYŞEGÜL PARLAYAN

    Demokrat Parti iktidarı­nın son dönemlerinde iktidarla aralarındaki gerilim had safhaya ulaşan mu­halif gazeteler 27 Mayıs 1960 darbesini sevinçle karşıladı. Hatta bazı DP yandaşı gazete­ler bile bir anda darbe yanlısı olmuştu. Gazeteci Oktay Ekşi, DP’ye yakın olan Hürriyet’in darbe haberini nasıl aktardığını şöyle anlatıyor: “O günkü nüsha asıl basılan gazete değildir. Asıl basılan gazete yok edilmiştir. O gazetede Menderes’in Eskişe­hir’de yaptığı konuşma manşete çekilmiştir. Hürriyet, ‘Türki­ye’nin önü açık’ gibi bir manşet­le çıkacakken geceyarısı darbe olunca basılan gazetelerin hepsi toplanmış, yakılmış ve ‘Ordumuz yöneti­me el koydu’ gibi bir manşetle çıkmıştır”.

    Yönetime el koyan Millî Birlik Komite­si’nin ilk işlerinden biri DP dönemindeki anti-demokratik basın yasasını kaldırmak oldu. Ardından resmî ilan dağıtımını düze­ne sokmak için Basın İlan Kurumu kuruldu, 4 Ocak 1961’de ise gazetecilerin haklarını ve işverenle ilişkilerini düzenle­yen 212 Sayılı Kanun çıkarıldı.

    10 Ocak 1961, Hürriyet

    Gazetecilere tanınan yeni haklar patronları kızdırmıştı. 10 Ocak 1961’de Akşam, Cumhuri­yet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin patron­ları, üç gün boyunca gazete çı­karmayacaklarını ilan etti. Bu eylem “Dokuz Patron Boykotu” olarak tarihe geçti. Gazetecile­rin büyük bölümü ise, patron­larına karşı iktidarın desteğini yanlarına aldı. Yürüyüşler yap­tılar ve boykot süresince 12, 13 ve 14 Ocak’ta Basın gazetesini çıkardılar.

    12 Ocak 1961, Basın gazetesi.

    Temmuz’da kabul edilen 1961 Anayasası ile örgütlen­menin ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller kısmen kal­dırılınca, politik yayıncılık atı­lım yaptı. Çok sayıda solcu, ül­kücü ve İslâmcı yayın piyasaya çıktı. Bu dönemin bir özelliği de dağıtım ağının genişlemesi oldu. Gameda (Gazete Mecmua Da­ğıtım Ltd Şti) ve Hür Dağıtım, artık gazete ve dergileri en ücra köşelere kadar taşıyordu. Bazı gazeteler Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum’da matbaalar kurup o bölgeye dağıtılacak gazeteleri buralarda bastılar. 1960’lı yıllar aynı zamanda basın teknoloji­sinin büyük gelişme gösterdiği yıllardı. 1968’de yayına başlayan Günaydın gazetesi, daha temiz baskı sağlayan ofset tekniğiyle hazırlanan ilk gazete oldu. Diğer büyük gazeteler de bu sisteme geçtiler.

    Yüksek teknoloji yüksek ya­tırım gerektiriyordu. Yatırım yapacak durumda olmayan pat­ronların gazetelerinin bir bölü­mü kapanırken bir bölümü ba­sın sektörü dışından sermaye sahiplerine satıldı.

    Aziz Nesin’lik olay

    27 Mayıs 1960’ı birçok gaze­teci heyecanla karşılamıştı ama iktidarın el değiştirmesi, gazeteci tutuklama uygula­masını yok etmemişti. Bu dersi ilk öğrenen, 27 Mayıs’ı sonuna kadar destekleyen Aziz Nesin olacaktı. 1 Mart 1961’de CHP’nin eski genel sekreteri Kasım Gülek, Tanin gazetesini çıkarmaya başladı. Aziz Nesin de burada yazıyordu. Ancak bir yazısı Millî Birlik Komitesi’nin hiç hoşuna gitmemişti. 18 Mayıs 1961’de yazı işleri müdürü İhsan Ada ile birlikte tutuklandı. Ertesi gün Kasım Gülek, Tan gazetesinde ilginç bir açıklama yayımladı: “Dün nezaret altına alınan mu­harrir Aziz Nesin’in bir hafta önce gazetemizle ilişkisi kesilmiştir. Esasen (…) bu yazarın son zaman­larda gazetemiz için yararlı olmadığına kanaat getirmiştik…” Aziz Nesin ve İhsan Ada sonunda bu davadan aklandılar.

  • 12’ye çeyrek var krizi

    1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı.

    Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde ikti­dara gelmiş; yeni Basın Kanunu ile gazetecilere birta­kım liberal haklar sağlamıştı. 13 Haziran 1952’de “Basın Mes­leğinde Çalışanlar ile Çalıştı­ranlar Arasındaki Münasebet­leri Tanzim Eden Kanun”la da gazetecilere sosyal güvenlikleri verildi. Ama bu bayram havası uzun sürmedi. 1952’de “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlene­cek Cürümler” kanunu ile ger­ginlikler başladı. Bunu 6-7 Eylül 1955 Olayları’nın ardından ba­sına karşı alınan önlemler izle­di. Mahkumiyetler yoğunlaştı. Pulliam Davaları havayı büsbü­tün bulandırdı.

    HIFZI TOPUZ

    16 ay hapse mahkum olan Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman, İstanbul’a teslim olmaya giderken…

    Vatan gazetesi sahibi Ah­met Emin Yalman Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim adlı kitabında şunları anlatıyor: “Amerika’da Indianapolis ve Ari­zona Republic gazetelerini çıka­ran Eugene Pulliam eski bir dos­tumdu. 1958’de eşiyle Türkiye’ye geldi ve Menderes her an telefon edebilir diye üç gün Hilton’da­ki odasından kımıldamadı. Ni­hayet bir akşam şu haber geldi: ‘Başbakan yarın vapurla İzmir’e gidiyor, vapurda sizinle konuşa­cak.’ Pulliam ve eşi vapura koşa­rak mülakat istiyorlar. Mende­res, ‘Böyle bir görüşme isteğin­den haberim yok’ diyor. Kızan gazeteciler, Amerika’ya dönüşte hakkımızda iki zehirli yazı yazı­yorlar. Ben bunları Türkçeye çe­virdim ve bir de başyazı yazdım. Gazete ve dergiler bizden alıp sütunlarına geçirdiler. Hepimiz hakkında davalar açıldı.”

    72 Amerikan gazetesinde yayımlanan bu yazıyı Dünya, Ulus, Vatan ve Kervan gazetele­ri, Kim, Akis ve Altı Ok dergileri yayımladılar. Pulliam, yazısın­da Türkiye’deki politik gelişme­leri tehlikeli olarak niteliyordu. Başlıklardan biri de “12’ye Çey­rek Var”dı. Bir kıyamettir koptu. Yazıyı basan gazeteler hakkında davalar açıldı.

    Eugene Collins Pulliam,
    (1889-1975).

    1959 yılı boyunca gazeteler­de bu konuyla ilgili haberler gö­rünüyordu: Ulus iki ay, Akis bir ay çıkmayacak (27 Mayıs 1959). Ahmet Emin Yalman, Naim Ti­rali ve Selami Akpınar’ın 1-3 yıl hapsi istendi. Falih Rıfkı Atay, Bedii Faik, Yekta Ragıp Önen’in duruşmalarına devam edildi (29 Mayıs 1959). Kim mahkum oldu. Şahap Balcıoğlu 16 ay ha­pis yatacak, dergi bir ay kapa­nacaktı (16 Temmuz 1959). 17 Aralık’ta Vatan, 24 Aralık’ta Kim kapatıldı. Arka arkaya Şa­hap Balcıoğlu, Selami Akpınar, Naim Tiralı ve Ahmet Emin Yalman hapse girdi. Milliyet yazarı Abdi İpekçi de 31 Temmuz 1959’da şu açık mektubu yazmıştı: “Sayın Pul­liam, lütfen bir daha Türkiye hakkında yazı yazmayınız. Ger­çi sizin oralarda herkes düşü­nüp yazmakta serbesttir, basın hürdür. Ama bizim buralarda basının hâlâ hür olduğunu zan­neden bazı meslektaşlarımız var. Onlar bunları iktibas edi­yorlar. Aradaki fark şimdilik 6 yıl, 7 ay, 16 gün hapis, 19 bin 888 lira para cezası ve üç gazetenin kapatılıp yüzlerce gazetecinin işsiz kalması.”

    2 Mayıs 1959, Vatan.

    Boş beyaz sütunlar basının fiyakasıydı

    1954-60 arası açılan 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkumiyet kararı çıkmıştı. 1960’a doğru her gün sıkıyö­netimden gazetelere talimat geliyor, basın o sütunları boş bırakarak tepki gösteriyordu (Mütareke döneminde de aynı yöntem benimsenmişti). Nail Güreli şöyle anlatıyor: “Sıkıyönetimden telefonlar geli­yordu ‘bunları koymayın’ diye. Yerine başka haberi koymak mümkünken, yasak geldiğini belirtmek için, o haberin olduğu sütunlar frezeyle kazınır, beyaz bırakılırdı. ‘Geç geldi. Değiş­tirmeye imkan yok’ denilirdi.” Bedii Faik de şöyle diyor: “İlk biz başlamıştık beyaz sütun çı­karmaya. Doğan (Nadi) telefon etti, ‘Noluyor niye beyaz çıktı?’ diye. Ben de gülerek ‘bizim sizin gibi imkanlarımız yok son anda yazı koyamadık’ dediğimde çok hoşuna gitmişti. Onlar da beyaz çıkarmaya başladı. Bu bir fiyakaydı. Beyaz yerler sansüre uğradığımızın, eziyet gördüğü­müzün işaretiydi.”

    1960 yılında iktidarla basın arasında ipler tamamen koptu. Bazı gazeteler iktidarı protesto için Menderes’in mitinglerine, Meclis’te yaptığı konuşmalara geniş yer vermeme kararı aldı. Başbakanın sözleri ne kadar önemli olursa olsun ilk sayfada tek sütun olarak yer alacak veya iç sayfalarda görünmeyen bir yere konacaktı.

    DP iktidarı buna Nisan ayında savcı ve hakimlerin yetkisine sahip Tahkikat Komisyonu kurarak yanıt verdi. Hem muhalefetteki CHP’yi hem basını tamamen baskı altına almak amacıyla kurulan ve DP milletvekillerinden oluşan komisyona, yayın yasaklama, yayın organlarının basım ve da­ğıtımını durdurma ve her türlü belgeye el koyma yetkisi veri­liyordu. Komisyon, el koymak istediği belgeler için istediği her kurumu ve evi izinsiz basma yetkisine de sahipti. Ancak DP iktidarı Tahkikat Komisyonu’nu dilediği gibi kullanma fırsatı bulamadan 27 Mayıs Darbesi oldu ve Türkiye yeni bir döne­me girdi.