1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışı yaygınlaştı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.
SUHA ÇALKIVİK
Cumhuriyet bayramında töreni canlı yayında anlatan bir televizyon spikeri, “resm-i geçit” yani “geçit resmi” veya “geçit töreni” diyeceği yerde -i sesini uzatarak “resmî geçit” töreni diyor; ardından “devlet erkânı” yerine, -k’yi kalın söyleyerek “devlet erkanı” çıkıyor ağzından.
1990’lara kadar spikerlik eğitiminde “TRT ekolü” dediğimiz, yüzlerce aday arasından seçilenlerin aylarca eğitildiği, kursların sonunda yapılan sınavlarda başarılı olan iki ya da üç kişinin spiker kadrosuna alındığı bir sistem vardı. 90’larda özel radyo ve televizyon kanallarının açılmasının ardından talebi karşılamak amacıyla 96 saatlik eğitimlerle spikerlik sertifikası veren özel eğitim kurumları açıldı. Bu kurumlarda eğitim veren kişilerin mesleki deneyimleri ve uzmanlık düzeyleri sürekli tartışma konusu oldu. Yayın kuruluşlarının spiker veya sunucu seçimlerindeki ölçüt, o yılların deyişiyle “90-60-90 olsun, Türkçesi noksan olsun” anlayışıydı ve Türkçe söyleyiş yanlışları artmaya başladı.
Radyo ve televizyonlarda doğru, güzel ve anlaşılır Türkçe kullanımına dair yapılan araştırmalarda saptanan dil yanlışlarının %26.4’ünün yer aldığı “Söyleyiş Yanlışları” bölümü şu başlıklar altında değerlendirilmiştir: Kısa söylenmesi gerekirken uzun söylenen sesler; uzun söylenmesi gerekirken kısa söylenen sesler; kalın söylenmesi gerekirken ince söylenen sesler; ince söylenmesi gerekirken kalın söylenen sesler; ses düşmesi; ses değiştirme; ünlü daralması; yumuşak söylenmesi gereken seslerin sert söylenmesi; “e” sesinin açık söylenmesi; ağız özellikleriyle konuşma; yabancı dillerden giren kelimelerin yanlış söylenmesi; vurgu ve duraklama yanlışları.
Ses, spikerlik mesleği için başlangıçta en önemli unsur olarak görülür. İyi bir ses rengi, kalıtsal bir armağandır. Bir spiker veya sunucunun öncelikle radyo ve televizyonda konuşmaya uygun yani mikrofonik bir sese sahip olması gerekir. Herkesten farklı, daha iyi, pürüzsüz ve işlenmeye uygun bir sesinin olması, o sesin işlenebilmesi, geliştirilebilmesi için önem taşır. Spikerliğe uygun bir ses, eğitim süresi içinde doğru nefes alma, söyleyiş, boğumlama, tonlama ve vurgulama çalışmaları ile şekillendirilir. Bu ses eğitimi, kişide varolan yetenekle birleşir ve spikeri sunum yapmaya hazır duruma getirir.
Turgut Özakman bir spikerin en önemli özelliklerinden biri olarak kabul ettiği kültürlü sesi şöyle tanımlamıştır: “Kültürlü ses demek, arkasında çok iyi bir eğitimin bulunduğu ses demek; çünkü o bazı kelimelerin doğrusunu bilir. O eğitim, o okumuşluk, sanatla, kültürle, genel olarak hayatla yoğrulmanın sese yansımasıdır. O yansıma yoksa, o ses ham sestir. O sesten hiçbir şey olmaz. Konuşması da gürültü olur”.
İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kavramsallaştırılan gıda rejimleri sistemine göre, 1870 sonrası üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları ve bunları şekillendiren hegemonya biçimlerini kapsayan üç ayrı dönem mevcut. Sömürgecilik, “Yeşil Devrim” ve şirket gıda rejimi bu dönemlerin öne çıkan itici güçleri… Bugün yaşadığımız şoklar ise yeni bir paradigma üzerine düşünmeyi zorunlu kılıyor.
FATİH ÖZDEN
Son yıllarda önce pandemi, arkasından Rusya-Ukrayna arasındaki savaş, gıda güvencesi meselesini çok daha kritik bir hâle getirdi. Bir de üzerine küresel bir özellik taşıyan ekonomik ve ekolojik kriz eklendiğinde buna “kusursuz fırtına” diyebiliriz.
Bu noktaya bir anda gelinmedi. Gıda krizlerinin tarihini yüzlerce hatta binlerce yıl önceye götürebiliriz. Ancak bugün yaşadığımız ve güncel gıda krizi olarak adlandırabileceğimiz sürecin tarihselliğini mevcut tarım-gıda sistemi üzerinden düşünmek hem konuya analitik ve sistematik bir çerçevede yaklaşmayı hem de çözümler üzerine düşünmeyi kolaylaştırabilir. Gıda rejimleri analizi bize böyle bir çerçeve sunmaktadır. İlk olarak Harriet Friedman ve Philip McMichael tarafından kavramsallaştırılan gıda rejimleri, tarım-gıda sisteminde 1870 sonrası kapitalist sermaye birikim dönemlerine eşlik eden üretim-tüketim ilişkilerini, kurumsal yapıları, yazılı ve/ veya yazılı olmayan kuralları, düzenlemeleri ve bunları şekillendiren hegemonya biçimlerini kapsayan üç ayrı dönemde incelenmektedir.
Britanya hegemonyasında kolonyalizmin hakim olduğu 1870-1914 dönemi birinci gıda rejimi olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde yerleşimci sömürge ülkelerinden yapılan tropikal ürün, tahıl ve hayvan ithalatı, Avrupa’nın kolonyal güçlerinin ucuz işgücü yaratmasının bir aracı olarak benimsenen ucuz gıda politikasının yerleşiklik kazanmasında belirleyici olmuştur.
ABD’den gelen süt tozları 1947-1973 arası dönemde, Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin üçüncü dünya ülkelerine yönelik gıda yardımı programları öne çıkar. Bu program kapsamında Türkiye’de okullarda ABD’den gelen süt tozları dağıtılmıştı.
Birinci Dünya Savaşı, 1929 Büyük Ekonomi Buhranı ve arkasından yaşanan İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni ekonomik ve politik atmosfer ikinci gıda rejimine kapı aralamıştır. 1947’den 1973 ekonomik krizine kadar olan dönemi kapsayan ikinci gıda rejimini niteleyen temel özellik tarım-gıda sisteminde ABD merkezli yaşanan gelişmelerdir. Bunların başında Soğuk Savaş döneminin de etkisiyle ABD’nin özellikle üçüncü dünya ülkelerine yönelik gıda yardımı programları gelmektedir. Yine bu dönemde tarım teknolojilerinde meydana gelen gelişmelere paralel yürüyen yüksek verimli hibrit tohum çeşitlerinin geliştirilmesi, bu tohumlarla uyumlu sentetik tarım kimyasallarının kullanımının artması gibi gelişmeler yaşanmış ve bu sürece dönemin politik atmosferinin de etkisiyle “yeşil devrim” adı verilmiştir.
Başta önemli verim artışları sağlayan “yeşil devrim”, günümüzde verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlığı üzerinde yarattığı olumsuz etkiler yanında sebep olduğu sosyo-ekonomik dönüşümün sonuçları açısından da tartışma konusu olmuştur. İkinci gıda rejimini niteleyen diğer bir özellik ise araştırma, üretim ve ticaret aşamalarında devletin belirleyici rolünü yavaş yavaş ulusötesi bağlantılara da sahip şirketlerin almaya başlamasıdır. Bu durum sonraki yani üçüncü gıda rejiminin de temel belirleyicisi olacaktır.
Şirket gıda rejimi olarak da adlandırılan üçüncü gıda rejimi; 1973’de petrol fiyatlarının yükselmesiyle açığa çıkan ve yeni bir birikim krizine dönüşen sürecin ardından, kapitalizmin kendisine yeni birikim alanları yaratma hamlesi olarak gündeme gelen, 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarının etkisiyle şekillenmektedir. Dünya Ticaret Örgütü ve 1995’de imzalanan Tarım AnTlaşması üçüncü gıda rejimi döneminin bu anlamda öne çıkan kurumsal ve hukuksal altyapısını oluşturur.
Verim uğruna… “Yeşil Devrim” süreci boyunca yüksek verimli hibrit tohumlar, sentetik tarım kimyasalları hayatımızın bir parçası oldu. Bugün verim uğruna doğal varlıklar, iklim ve insan sağlığı üzerinde yaratılan olumsuz etkiler tartışılıyor.
Antlaşmayla birlikte ülkeler hem ülke içi tarım desteklerini azaltmak ve mümkün olduğunca üretimden bağımsız bir yapıya kavuşturmak hem de tarım ürünlerinin uluslararası ticaretinin kolaylaştırılması adına gümrük vergilerini indirmek yönünde taahhüt altına girmişlerdir. Bu dönemde çeşitli taraflarca anlaşmaya getirilen en büyük eleştirinin; anlaşmanın, ülkeleri ulusal tarım politikalarını belirleme açısından savunmasız bırakacağı yönünde olduğu söylenebilir. İç desteklerin azaltılması ve gümrük vergilerinin indirilmesi, tarımsal üretiminde ve ticaretinde rekabet edebilirliği ön plana çıkarmış, bu da üretim ve ticarette sermaye ve emek yoğun ülkelerin ayrışması sürecini derinleştirmiştir.
Devletin temel aktör konumundan düzenleyici pozisyona geçtiği üçüncü gıda rejimi döneminde girdi ve ürün ticaretinde özellikle ulusötesi firmaların/şirketlerin piyasalardaki hakimiyeti dikkati çeker.
İçinden geçtiğimiz günlerde tarım-gıda sistemimizin hem ülke olarak hem de küresel düzeyde şoklarla daha sık test edilmeye başlaması farklı bir paradigmaya geçişi gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda alternatif tarım-gıda sistemleri üzerine oluşan literatürde sıklıkla karşılaştığımız gıda hakkı, gıda adaleti, gıda egemenliği, agroekoloji gibi kavramlar ufuk açıcı olabilir.
Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan besinimiz oldu. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faaliyetlerin tümünü tek bir kavramın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Meta hâline gelen gıda, artık besinle eşanlamlı değil, çünkü artık her gıda besleyici değil. Tarladan laboratuvara gıdanın geçmişi ve geleceği…
OYA AYMAN
Avcı toplayıcılıktan tarım toplumuna geçeli yaklaşık 12 bin yıl oldu. Geçen yüzyılın ortalarına kadar belli bir azınlık hariç tüm dünya nüfusu kendi bulunduğu coğrafyadan besleniyordu. Her şey mevsiminde tüketilirdi; yazın taze sebze ve meyveler, kışın ise yazdan kurutulmuş, fermente edilmiş, mağaralarda, toprak altında saklamaya uygun yiyecekler… Yavaş ve zorlu ulaşım koşulları özellikle taze yiyeceklerin uzun mesafelere ticaretini engelliyordu. Gıdaya ulaşmayı tehdit eden yalnız iki unsur vardı: Savaşlar ve doğal afetler sonucu yaşanan kıtlık…
Binlerce yıldır gıdamız aynı zamanda yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan besinimiz oldu. Sanayileşme, teknoloji ve kentleşmeyle birlikteyse insan türü olarak yaptığımız faaliyetlerin tümünü tek bir kavramın içine doldurduk: Tüketim. Böylece gıdayı da tüketir olduk. Yiyeceğimizi üretenle aramızdaki mesafe giderek açıldı. Temel ihtiyaç odağından sapmış hızlı tüketim kültürü, hayatımızı kolaylaştıran teknolojik yeniliklerle birleşince yiyecekle ilişkimiz kökünden değişti. Yiyecekleri saklamada kolaylık sağlayan buzdolabı aynı zamanda ihtiyaç fazlası gıda tüketimini körükledi. Fosil yakıtların sağladığı ulaşım kolaylığı sonucu artan gıda ticareti, tarım ve gıdada kullanılmaya başlanan sentetik kimyasallar ve katkı maddeleri çok miktarda gıdanın üretilebilmesini ve depolanmasını mümkün kıldı. Ama ne açlık önlenebildi ne de insanın doymak bilmez iştahı… Günümüzde dünyada üretilen gıdanın üçte biri heba oluyor. Çöpe giden gıdaların, ona erişme güçlüğü çeken insanların karnını doyurulabileceği gerçeğine rağmen henüz bu adaletsizliği çözebilecek bir mekanizma kurulamadı.
Mısırlılar, büyük ölçekte tarım uygulayan ilk halklar arasındaydı. Bu havza sulamanın gelişmesiyle mümkün olmuştu.
Her ne kadar TDK’da “gıda”nın tanımı ”besin” olarak açıklansa da iki kelime farklı anlamlar taşıyor. Her gıda tüketimi beslenme anlamına gelmiyor. Bir başka deyişle, gıda olarak tanımlanan her şey besleyici olmayabiliyor. Hatta bazı gıdalar yaşamımızı tehdit ediyor. Defalarca tarım zehri püskürtülmüş elma, sulanırken ağır metallere maruz kalmış pirinç, depolama sırasında böcek zehriyle ilaçlanmış fasulyeler bizi de zehirliyor. Tuz yerine nitrat ve nitrit, şeker yerine glikoz kullanılıyor. Binlerce yıldır tuza ve meyve şekerine alışık olan organlarımız bu kimyasallara tepki veriyor. Dolayısıyla gıdamız sağlıklı yaşamak bir yana bizi hasta edebiliyor. Beslenme ile kronik hastalıklar arasında doğrudan bağlantı var. Öyle ki, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, çocuk ölümlerinin üçte birinden fazlası kötü beslenmeyle ilişkilendiriliyor.
Tabağımızdaki yemeği ne kadar tanıyoruz? Yeterince besleyici mi? Kim tarafından nasıl ve ne zaman üretildi? Nereden ve hangi yollarla soframıza geldi? Depolama koşulları nasıldı? İçinde katkı maddeleri var mı, varsa bedenimiz bu maddelerle barışık mı? Her gün midemize indirdiğimiz ve artık parçamız olan yiyeceklerle lezzet, görüntü, fiyat, hijyen, moda diyetler dışında nasıl bir bağ kuruyoruz? Bu sorular bizi, yediklerimizle kurduğumuz bağın nasıl değiştiğine dair bir yolculuğa çıkarıyor.
İneklere serenadla başlayan deneyler Bir kadın topluluğu olan Ingenues, 1930’da Wisconsin’deki Madison Üniversitesi mandırasında ineklere serenat yapıyor. Bu, müziğin rahatlatıcı seslerinin ineklerin süt üretimini artırıp artırmadığını bulmak için yapılan bir deneyin parçasıydı.Yiyecek bir hızlı tüketim ürününe dönüştükçe, deneyler de artacaktı.
Laboratuvarlarda üretilen yiyecekler
Gıda adını verdiğimiz yiyecekler artık laboratuvarda çalışan mühendislerin de konusu. Sentetik kimyasallar nedeniyle besin değerlerini kaybetmiş toprakta yetiştirilen domatesler, katkı maddeleri ya da GDO teknolojileriyle ”besleyici” hâle getiriliyor! Oysa sentetik kimyasallardan kurtarılarak onarılan toprakta besleyici domatesler yetiştirmek çok daha ucuz ve kolay bir yol. Her şeyi standartlaştırıp kontrol etmek isteyen türümüz gıdayı da değiştirip standartlaştırıyor. Artık gıdalar da meta. Dedelerimizin parayla ölçülemeyecek kadar kutsal saydığı tohumların bile sahibi var. Yüzyıllardır çiftçilerin elinde anonim olarak seçilip ekilerek en dayanıklı olanları günümüze ulaştırılan tohumlar, mülkiyete konu edilip şirketler tarafından patentlenebiliyor. Hibrit (tek seferlik verim veren) tohumlardan yetişmiş, hepsi aynı tornadan çıkmış gibi görünen mısır koçanları, bünyesine tanımadığı genler aktarılmış fasulyeler, bezelye tozundan yapılmış antep fıstığı tozu görünümlü tatlılar…. 18. yüzyılda İstanbul’da bir mandıra sahibine ”süt tozu” deseniz, dalga geçtiğinizi düşünür, sizi ”bayramlık ağzımı açtırma” diye tersleyebilirdi. Ama günümüzde gıda endüstrisi hemen her şeyin tozunu çıkarmış durumda!
Beslenmesine dikkat edenler ”gıdamız gerçek mi, içinde sağlığa zararlı bir katkı maddesi var mı” diye soruşturuken gıda mühendisleri 3D teknolojisiyle suni et üretti. Amazon ormanlarını hayvan beslenmesi için yetiştirilen soya ve mısır tarlalarına açmak üzere yok eden zihniyet, yakında yakacak orman, açacak tarla bulamayacağını ve bildiğimiz anlamda etin üretiminin maliyetlerini karşılayamayacağını düşünüyor olsa gerek ki suni ete yatırım yapılıyor. Yoksa birileri soyalı etleri yerken endüstriyel barınaklarda birer köle gibi hapsedilmiş hayvanlar da rahat nefes alsa, diye düşündüklerini sanmam!
Peki vitaminlerle zenginleştirilmiş, koruyucularla hemhal olmuş hazır çorbalar annemizin güvendiği çiftçilerden aldığı malzemelerle yoğurduğu tarhanadan daha besleyici olabilir mi? Mış gibi yapan gıdalar bizi beslemiyor ama onları cicili bicili reklamlarla allayıp pullayan gıda endüstrisi fosil yakıtlardan, kimyasallardan, hayvanları köleleştiren tesislerden, suni olarak iklimlendirilmiş seralardan, gıdanın nasıl üretildiğini bilmemizi engelleyen karmaşık tedarik zincirlerinden, lezzet, güzel görüntü, uzun ömür vadeden katkı maddelerinden, laboratuvarlarda değiştirilen genlerden besleniyor. Çoğu çiftçi ertesi yıla ekecekleri tohumları seçip saklamak yerine piyasanın dayattığı hibrit tohumlarla yetiştiricilik yapıyor. Böylece hem üreticiler hem de tüketiciler petrol, tarım zehirleri, sentetik gübrelerle tohum üreten şirketlere bağımlı kılınıyor.
Siyah-beyaz fotoğraflarda kalan meyveler 1940’larda Karadeniz Ereğlisi’nde çekilmiş bu fotoğrafta, bugün bulması pek zor hâle gelen Osmanlı çilekleri sepetleri dolduruyor.
Reklamların ötesindeki biyolojik çeşitlilik
Besin değeri, geleneksel mutfak kültürü gibi geçmişin hikayelerinden ve yaşanmışlıklardan beslenmesi gereken konular ise daha çok gıda endüstrisinin popüler aktörlerinin kârını artıracak bir tanıtım malzemesi olarak boy gösteriyor. Atalık bardacık inciri, Osmanlı çileği, üryani eriği de soyu tükenmek üzere olan kutup ayıları, pandalar gibi şefkat bekliyor.
Oysa hem biyolojik hem de kültürel çeşitlilik, yiyeceklerimizin ve beslenmemizin garantisi. Yaşamın sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için gezegenimizdeki devasa besin ağındaki farklı türlerin birbirinden beslenmesi gerek. Kirlilik, iklim değişikliği ve tek tipleşen beslenme kültürünün gıdamızın geleceği üzerinde kurduğu baskının farkında olanlar, en çok sarılmamız gereken şeylerin atalık tohumlar, çeşitlilik, toprağın ve suyun canlılığını koruyan küçük çiftçiler olduğunu söylüyor. Onlara sahip çıkmazsak büyük olasılıkla soyları tükenecek.
Gıdamıza güvenemiyoruz; etiketlere, kontrollere, sertifikalara ihtiyaç duyuyoruz ama etiketlerdeki “doğal”, “temiz” ifadeleri yanıltıcı olabiliyor; “iyi”, “organik” gibi belli kriterlere göre kontrol edilip sertifikalanmış ürünlerle dahi güven sorunu yaşayabiliyoruz.
Soyu tükenmekte olan atalık tohumların yerini ise yavaş yavaş laboratuvarda yetiştirilen etler alıyor
Bir yanda sentetik gıdalar üreten, tohumların genleriyle oynayan, topraksız ürün yetiştirenler diğer yanda toprağı onaran, yerel tohumları ekerek çoğaltan, yerel ve katılımcı sistemler kurarak çevresel ve sosyal maliyeti düşürmeye çalışanlar… Fast food zincirleri, pişirmeye hazır yiyecekler, anlayamadığımız içerikler, her gün bir yenisi çıkan diyetler, frutaryenlikten (sadece meyve ve tohumlara dayalı diyet) klimataryenliğe (iklim krizini tersine çevirmeye odaklanan beslenme) kadar geniş bir yelpazeye yayılan beslenme biçimleri, helal gıdalar, glutensiz mönülerle dolu kargaşada gıdamıza ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Bu karmaşadan sağ salim çıkmak için hem yediklerimizle hem de yiyeceğimizi yetiştirenlerle yeniden bağ kurmamız, tabağımızdaki yiyeceklerin hikayesini öğrenmemiz gerekiyor. Şimdi, tıpkı binlerce yıl önce atalarımızın yaptığı gibi konfor alanlarımızdan çıkıp besinimiz için emek vermenin zamanı.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) bu yıl yayımladığı rapor, dünyanın şimdiye kadar yaşadığı en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğunu ortaya koydu. Rapora göre küresel olarak açlıktan etkilenen insan sayısı 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 milyon arttı ve 2021’de 828 milyona yükseldi. Ulusal kalkınmacılık döneminden neoliberalizm çağına, krizin taşlarını döşeyenler.
FAİK GÜR
Dünyada açlık çeken insanların sayısı yükseliyor. Üstelik gıda fiyatlarında da son dönemde tekrar yükseliş kaydediliyor. Açlık çeken insanların büyük bir kısmı savaş veya iklimdeki değişimlerden daha çok etkilenen bölgelerde yaşıyor. Tüm bunlar ciddi bir küresel gıda sorununa işaret ediyor. Gıda krizi üzerine konuşmaya başlamadan önce, sık karşılaşılan bir terminoloji sorununa değinmek gerek: Gıda güvencesi ve gıda güvenliği.
“Gıda güvencesi”, İngilizcedeki “food security” teriminin karşılığı. Buradaki “security” kelimesi Türkçeye genellikle “güvenlik” olarak çevrildiğinden “food security” de “gıda güvenliği” olarak tercüme ediliyor. Halbuki gıda söz konusu olduğunda süreç bir “güvence” sürecidir. Aynen iş güvencesinde olduğu gibi… Dolayısıyla buradaki doğru kullanım, “gıda güvencesi” olmak zorundadır. Gıda güvenliği ise “food safety” için doğru bir çeviri olur. “Safety” sözcüğü gıdanın sağlıklı olup olmadığı ile ilgilidir.
Cumhuriyet döneminde tarım 1923’te zirai üretimi artırmak için atılan ilk adımlardan biri, tarım makinelerinin ithalatından alınan vergileri kaldırarak Ziraat Bankası vasıtasıyla üretim makinelerinin ithalatını desteklemeye başlamaktı. Bu dönemde öşür vergisinin kaldırılması da önemli bir adımdı.
Gıda güvencesiyle ilgili güvenilir verileri raporlarla dünyaya sunan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), bu yıl yayımladığı “Dünyada Gıda Güvenliği ve Beslenme 2022” raporunda dünyanın şimdiye kadar yaşanan en ciddi gıda krizinin eşiğinde olduğunu ortaya koydu. Rapora göre, küresel olarak açlıktan etkilenen insan sayısı, 2020’den bu yana yaklaşık 46 milyon ve COVID-19 salgınının patlak vermesinden bu yana 150 milyon artarak 2021’de 828 milyona yükseldi. Burada pandeminin uzun zamandır yaşanmakta olan sorunları apaçık ortaya seren bir rol üstlendiğini görüyoruz. Pandeminin geçtiğini varsaydığımız bir dönemde yayımlanan FAO 2022 raporu, pandemi öncesi azalma eğilimi görülen açlık ve yetersiz beslenme verilerinin tersine döndüğünü gösteriyor.
Bunun nedenlerine baktığımızda, küçük üreticiliğin egemen olduğu Küresel Güney’deki tarımsal yapılar ve bu yapıların gıdanın sıradan bir meta olarak görüldüğü dünya ekonomisi ile olan ilişkisi önümüze çıkıyor. 1990 sonrası, tarım destekleme politikalarının giderek azalmasıyla bu ilişki giderek zayıfladı. Kalkınmacı kamu politikası anlayışı yerini piyasa yoluyla kalkınmacı olduğunu söyleyen neoliberal politikalara bırakırken, küçük üretici hazırlıksız bir hâlde piyasayla karşı karşıya kaldı; tarım girdi fiyatları ve tarımsal ürün fiyatları arasında bir kapana girdi ve tarımsal faaliyeti terk etmeye başladı. Bu da özellikle Küresel Güney’de yapısal bir sorun oluşturuyor. Örneğin Türkiye’de bu dönemde küçük üreticilik 3 milyonun altına inmiş; tarımdan kopuş hız kazanmış ve hem kırsalda hem de kentte birleşik bir mutlak yoksulluk oluşmuş. Küçük üreticiler desteklenmediği takdirde de üretim ve tedarik zincirlerinin kırılganlığı devam edecek.
Atatürk Orman Çiftliği deneyimi Atatürk Orman Çiftliği, 1925’te Ankara’nın batısında ki Yenimahalle’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından parça parça ve farklı bireylerden satın alınarak kurulmuş; Türk tarımına öncülük etmeyi amaçlamıştı (altta). Köy Enstitüleri de haftalık 44 saatlik ders programının 11 saatini tarım faaliyetlerine ayırıyordu.
Rapor her şeyin birbirine bu kadar bağlı olmasının büyük bir sorun olduğunu gösteriyor. Metaların sınırsız dolaşıma girmesini destekleyen neoliberal politikalar evreninde gıda, sıradan bir meta muamelesi gördüğünde, küreselleşmiş sorunları çözmek de giderek zorlaşıyor. Pandemi, bize, özellikle gıda ve tarım bağlamında, bunun ne kadar riskli olduğunu göstermiş oldu. Savaş da aynı işlevi görüyor.
Biraz geriye gidelim… 1980’den bu yana etkinlik kazanan küresel iktisadi politikalardaki değişikliklerin bir sonucu, dünya toplam tarım üretiminde bir artış olmuştu. Ama bu aynı zamanda bölüşüm ilişkilerinde inanılmaz bir bozukluğu da beraberinde getirmiş ve yoksulluk derinleşmişti. 1970’lerin sonunda ulusal kalkınmacılığın bitişi ile başlayan neoliberal dönem bu iki hususu tartışmasız bir şekilde ortaya koyacak gelişmelerle dolu. Hem neoliberal dönem hem de ulusal kalkınmacılığın olduğu 1980’ler öncesi dönem esasen üretim merkezciydi. Üretimin tamamen piyasaya bırakılması noktasında bir kayma diye de bakabiliriz bu dönüşüme. Piyasa üretimi artırır denir. Evet doğru, üretim arttı ama açlık ve yetersiz beslenmeyle birlikte…
Eski ulusal kalkınmacılık paradigması, iyimser bir dönem yaratmış olsa da yarattığı çevre sorunları ile eleştiri yağmuruna tutulmuştu. Biyoçeşitlilik konusu bu eleştirilere imkan sağlayan bir çerçeve sundu örneğin. Kalkınma gerçekleştirmek istiyorsunuz ama bunu sürdürülebilir olarak yapmadığınız zaman kalkınmanın özü olan yerelde üretilen değerin yerelde kalması konusunu es geçiyorsunuz. Ayrıca, topografyayı geri dönülmez şekilde bozuyorsunuz. Tohum çeşitliliğini giderek azaltıyorsunuz. Özellikle büyük firmaların bu konudaki performansı üzerine yazılmış bilimsel makaleler mevcut.
Ulus-devletlerden oluşan uluslararası sistemi, “anarşik” bir ortam olarak tanımlayan yaklaşımlar vardır. Bu yaklaşımları kapitalizmin gelişme dinamikleri ile beraber değerlendirdiğimizde ulaştığımız örneklerden biri Ukrayna krizi oluyor. Ayırt edici iki yönü var bu krizin. İlki, bir ülkenin dünya ticaretine konu olan ürününe el konuyor. İkincisi, el konulamayan kısımlarının da ihraç edilmesinin önünde zorluklar ortaya çıkıyor. Aracılık faaliyetleri kısmi çözüm üretse de durumun riski ortada. Savaş durumundan kaynaklı bir kriz diyebilirsiniz buna ama tarım ürünlerinin doğrudan “silah” gibi kullanılması bilinmeyen bir şey değil. Meselenin özü, gıdayı sıradan bir meta olarak değerlendirmenin riskini göstermesi.
Mevcut tarım politikalarının işe yaramadığını artık kabullenmek zorundayız. Ayrıca küçük üreticiliğin kurumsal yapı altında bir güç oluşturması ve piyasayla ilişkiye girmesinin yolunu bulmak gerekiyor. Küçük üreticiliğin, kooperatif benzeri kurumsal şemsiyeler altında faaliyet göstermesi bu dönüşüme hizmet edebilir. Çözüm, kamu politikalarının yeniden tasarlanmasında.
1. Dünya Savaşı’nda Kafkasya cephesinde esir düşen Türk askerleri, en zorlu koşullarda varoluş savaşını sürdürdü. 10 binlerce esir arasında siviller, yaşlılar, hatta çocuklar bile vardı. Direnişin, onurun, dayanışmanın tarihi…
BİNGÜR SÖNMEZ
Sarıkamış-Kafkas Cephesi hakkında erken Cumhuriyet döneminde uzun bir suskunluk dönemi yaşanmış; sonrasında şehitler konusu açılmış ancak esirlerden pek söz edilmemiştir. Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferanslarında bile şehitlerden bahsedilirken, “Sibirya’ya kaç esir gitti; bu insanların kaçı asker kaçı sivil idi; hangi esir kamplarında kaldılar; kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi” konuları açıklığa kavuşturulmamıştır.
Gerek Kızılay gerekse Kızılhaç tarafından kayıtları tutulan subaylar hakkında bazı bilgiler elde etmek mümkün ise de er ve sivil esirlerin sayısı/durumu bugün bile karanlıktadır. Subayların esaret yaşamları hakkında az da olsa varolan hatıralardan bilgi edinilmiş olmasına rağmen, er ve sivil esirlerin çektiklerini ancak tahmin edebiliyoruz.
Esir kampları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun 1997 tarihli doktora tezindeki bilgiler ve çok az sayıdaki esaret anılarının yanısıra son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un araştırmalarından da çok değerli veriler elde edilmiştir.
Türk kabaresi hatırası Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’nda Türk kabaresi hatırası. 10 Ağustos 1920 tarihli karede, “Kadın Dersi” adlı piyeste sahne alanlar: 1- Ecz. Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) İsmail Efendi 2- Piyade Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Lütfi Efendi 3- Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mahir Efendi, 4- Zabit Vekili Necmettin 5- Piyade Zabit Vekili Muhuddin 6- Zabit Vekili Fehmi Efendi
Kızılay Cemiyeti’nin Genelkurmay Harp Tarihi Kurulu’na (Akçura’nın raporuna dayanarak) Rusya’daki Türk esirlerin sayısını 60.000 olarak belirtmesine rağmen, Cemil Kutlu 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da bulunan Türk sivil esirlerinin sayısını 100.000’in üzerinde olarak tahmin etmiştir. Ancak bu esirlerin ne kadarının subay, er veya yöreden toplanan masum siviller olduğu bilinmemekte Paşa, yurda döndükten sonra Genelkurmay’a verdiği raporda, “Osmanlı-Rus hududu civarındaki köylerin ahalisinden 3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dâhil, kadın-erkek Türklerin tutuklanarak Sibirya’nın muhtelif köşelerine sürüldüğünü” ifade etmiştir.
Prof. Dr. Yücel Yanıkdağ’ın araştırmalarına göre Rusya’daki Osmanlı esirlerinin %43’ü esaretleri sırasında yaygın olarak uygulanan kötü muamele, ihmal, hastalık, yetersiz beslenme ve soğuk hava koşulları nedeniyle yaşamlarını yitirmiştir.
Rusya 1. Dünya Savaşı sırasında farklı ölçülerde en az 223 esir kampı açmıştır. Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivostok, Irkutsk, Omsk gibi büyük kamplar olduğu gibi, Krasnoyarsk, Vetluga gibi küçük kasaba kampları da mevcuttur. Orta Sibirya’da, Yenisey Nehri’nin kenarında 30. ve 31. Sibirya Avcı Alayları ve 8. Sibirya Topçu Tugayı için yapılan, ancak tamamı cepheye gittiği için boş kalan Krasnoyarsk kışlasının esirlere tahsis edilmesi, barınma açısından büyük avantaj sağlamıştır. Hemen hepsi kurmay subay, harita mühendisi, ziraat mühendisi gibi özel yetişmiş ve dil bilen subaylar, esaret yaşamının tüm zorluklarına rağmen yaşama umudunu yitirmemişler; sosyal ve kültürel etkinliklere imza atmışlar; bir gazete çıkardıkları gibi orkestra kurmuşlar ve tiyatro oyunları sergilemişlerdir.
Hatıra-ı Esâret: Osmanlı Musiki Yurdu 25 Mayıs 1918’de Sibirya’daki Krastoyarmo (Krasnoyarsk) esir kampında çekilmiş fotoğraf ve arkasındaki bilgiler: Hatıra-ı Esâret Osmanlı Musiki Yurdu / Musiki Yurdu Azaları 1- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Mustafa Efendi 2- Kemancı Mülâzım-ı Sânî (Teğmen) Raşid Efendi 3- Boru Muallimi …… 4- Kemancı Macar ….. 5- Kemancı Mülâzım-ı Sânî Şükrü 6- Kemancı Macar Mülâzım-ı Evvel (Üsteğmen) Şilre (?) Efendi 7- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Efendi 8- Mandolinci Zabit Vekili Mehmet Vasıf Efendi 9- Kemancı Zabit Vekili Aziz Efendi 10- Mandolinci Yüzbaşı Mehmet Nuri Efendi 11- Mandolinci Mülâzım-ı Sânî Hamdi Efendi 12- Klavteci Mülâzım-ı Sânî Tevfik Efendi 13- ……….. Zâbit Vekili Raci Efendi 14- ……….. 15- ………… Zâbit Vekili Asaf Efendi 16- Klavteci Macar Zabit Vekili Korniç (?) Efendi
Yaklaşık 400-500 Türk subayın ve 100-150 kadar da erin savaş esiri olarak bulunduğu büyük kamplardan biri olan Krasnoyarsk, belki de kültürel anlamda askerlerin en aktif oldukları kamptı. Esirlerin tiyatro oyunu sahneledikleri, konser verdikleri Tahsin İyibar ve Doktor Şehidullah Fikri (Altan) Efendi’nin anılarında detaylı olarak anlatılmıştır. Doktor Yusuf İzzettin Efendi de Sibirya’da Yedi Yıl adlı anılarında, Dauria (Pervaya Reçka) Esir Kampı’ndaki tiyatro faaliyeti hakkında ayrıntılı bilgi verir:
“Bilhassa Avusturyalılar arasında çok kıymetli müzik ve tiyatro sanatkarları vardı. Bunlar bir kışlanın geniş alt salonunu oldukça mükemmel bir tiyatro haline ifrağ etmişlerdi (dönüştürmüşlerdi). Yer amfiteatr haline getirilmiş, güzel bir sahne yapılmıştı. Burada opera, operet, piyes, komedi, vodvil gibi her nevi tiyatro eserleri oynanıyordu (…) Müzik kısmına diyecek hiçbir şey yoktu. Ecnebi arkadaşlar arasında çok kıymetli musikişinaslar vardı. Kıyafetler daima mükemmel bir surette hazırlanıyordu. Bütün çaresizliklere rağmen bulunup buluşturuluyor, hele tarihî eserler için yapılması cidden müşkül olan birçok kostümler ortaya atılıyordu. Ekserisi meslek itibarı ile artist olan ihtiyat zabitleri, muvaffakiyetle oynuyorlardı. Kadın rollerine yine erkekler çıkıyorlardı. Ses, jest itibari ile bunların adeta kadından farkları olmuyordu. Dekorasyon işleri de fevkalade idi. Ecnebi arkadaşların tiyatro sahnesindeki bu muvaffakiyetlerini görmekle biz de imreniyorduk”.
Tiyatro olarak sahnelenmek üzere elde Türkçe bir piyes olmadığı için, Yusuf İzzettin Efendi, Hüseyin Rahmi’nin Mürebbiye ve Metres romanlarını birer ufak piyes haline getirmiş, bunlar başarıyla sahnelenmiştir.
1961’in son günü İstanbul Saraçhane’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği tarafından cumhuriyet tarihinin ilk işçi mitingi düzenlendi. 100 bine yakın kişinin katıldığı miting, sembolik öneminin yanında kitleselliği ile de işçi hareketinin 1960’lardaki mücadelesinin dönüm noktası olmuştu. 1961 Anayasası’yla tanınan sendika kurma, toplu sözleşme ve grev hakları, yasal düzenleme yapılmadığı için daha önce fiilen hayata geçirilmemişken; Saraçhane’nin ardından Kavel Direnişi’yle 1963’te grev ve toplu sözleşme hakkını düzenleyen yasalar çıkarılmıştı. Eylemde işçilerin geçim sıkıntılarını yansıtan “Herkesin sahanında et kaynar, işçinin sahanında dert kaynar”; “Asgari ücreti azami ücret olmaktan grev kurtarır”; “Maluliyet aylığı 120, ev kirası 150 lira” gibi pankartlar öne çıkmıştı.
DEPO PHOTOS
1930’LARDA BİR YILBAŞI GECESİ
Yeni yılın eşiğinde gülen gözler
Eski seneyle, yeni yılın birleştiği 31 Aralık akşamı, şehirleri aydınlatan lambaları, hediyeleri, eğlenceleriyle umudun, yeni hayallerin, hedeflerin, temiz bir sayfa açmanın sembolü. Cumhuriyetin ilk yılbaşı balosunun düzenlendiği Pera Palas, 1930’lu yıllarda bu kutlamalardan birine evsahipliği yapmış. En şık kıyafetleriyle gözlerinin içi gülen bu genç çift de bu karede ölümsüzleşmiş.
CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ
5 OCAK 1935
Mahmutpaşa’da bayram hazırlıkları
Yıl 1935… Ramazan/Şeker Bayramı, Ocak ayına denk gelmiş; Noel ve yılbaşı yortularının hemen ardından kutlandığı için özellikle İstanbul’da her dinden insanın birlikte bayram etmesine yol açmıştı. Ay başında memur maaşlarının da dağıtılmasıyla, esnaf da bayram edenlere katılmıştı; özellikle Mahmutpaşa çarşısı ana-baba gününe dönmüştü. Öyle ki bayram hazırlıklarıyla meşgul insanlarla esnafı gösteren bu fotoğrafları yayımlayan Cumhuriyet gazetesi, şekerci dükkanlarının Büyük Harp’teki fırınları hatırlattığını söylüyordu.
Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz. Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilir.
SUHA ÇALKIVİK
Sözcüklerin cümle içinde yanlış yerde kullanılması şeklinde görülen anlatım bozukluğuna sözdizimi yanlışlığı diyoruz. “Gaz maskesiz binaya girmeyin” cümlesinde “gaz maskesiz” ifadesi yanlış yerde olduğu için binada gaz maskesi bulunması gerektiği anlamını çıkarırız. Oysa cümle, “binaya gaz maskesiz girmeyin” şeklinde kurulmalıdır. Sözdizimine gösterilen özen, iletimizin hedef tarafından doğru algılanması bakımından önem taşıyor şüphesiz.
Sözdizimi (Fransızcası ile sentaks) doğal dillerdeki cümle kurma ilkelerini inceleyen ve cümle kurma esnekliğini ele alan dil bilimi dalıdır. Türkçe sözdiziminin en belirgin özelliği, kelime gruplarında ve cümlede ana ögenin genellikle sonda bulunmasıdır. Cümlede yargı bildiren öge yüklemdir ve cümle, yüklem üzerine kurulur.
“İkinci Yeni” örneğinde görüldüğü gibi edebî topluluklar bilinçli olarak sözdizimi sapmaları yapabilirler. Bu, ürettikleri edebî eserin estetiğiyle doğrudan ilgilidir.
Ece Ayhan “Ala Ala Hey”de,
“Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara
Yukarda parçalanmış yüzleri
Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp”
… derken, şiir okurunun genellikle “alıştığı sözdizimini” istemesinden rahatsızlık duyduğunu, bu bakımdan “işinin zor” olduğunu söylemiştir. Onlarca sözdizimi sapmasına rastladığımız Ece Ayhan şiirinde, sıfatları isimlerden sonra kullanma eğilimi ağır basar (Bakışsız Bir Kedi Kara kitabının isminde, “kara” sıfatının isimden sonra kullanılması gibi). Bu elbette Türkçenin sözdizimine aykırı bir durumdur. Ancak Ece Ayhan bu bilinçli sözdizimi bozumunu, “yerleşik sözdizimi ile yazılmayacak her şeyi sözdiziminden yararlanarak dile getirmek” olarak değerlendirmiştir. İkinci Yeni şairleri, sözdiziminde ve dil bilgisi kurallarında yaptıkları değişiklikleri, şiir dilinde yenilik olarak sunmuşlardır.
Edip Cansever’in, “Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”;
Cemal Süreya’nın, “Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürken”;
İlhan Berk’in, “Ben seni çıkarım, belki o balkonları”;
Turgut Uyar’ın, “herkes sevinç duydular yeni bir çiçeğin kokusuna”
… dizeleriyle karşılaşıldığında ilk anda şaşkınlığa uğrar ve tahminlerle anlamlandırmaya çalışırız. Oysa İkinci Yeni şiiri, geleneksel dil yürütmeleriyle çözülemez. Anlaşılması güç imgelerin kurulması, özel bir söz varlığına yer verilmesi ve sözdizimindeki sapmalar, bu şiirin en belirgin özellikleridir.
Ece Ayhan’ın sözdizimi ile bitirelim: “Bence bildiğimiz ‘insan’ sözcüğü bir ‘fiil’dir hem gerçekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zamanlarda bu ‘insan’ fiilini çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizimi ve yeni bir dil bilgisiyle”.
1969’da Günaydın gazetesinde Başbakan Demirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazetenin arasında 12 Mart 1971 darbesine kadar süren bir kriz yarattı.
15 Kasım 1969’da Günaydın’ın Ankara baskısında çıkan Başbakan Demirel’in eşiyle ilgili bir haber, iktidarla gazete arasında kriz yarattı. Sözkonusu habere göre, Nazmiye Demirel’in kunduracısı Osman Nuri Tepe’nin öldüğü trafik kazası aslında bir cinayetti. Ölenin kardeşi, olayı ağabeyinin Nazmiye Demirel’le tanışıklığına bağlıyordu; ama bu bağın ne olduğu imalar ve dolambaçlı ifadelerle dolu haberden tam anlaşılmıyordu. Ertesi gün haberi yazan Necdet Onur ve yazı işleri müdürü Rahmi Turan gözaltına alındı, gazete binası kurşunlandı, gazetenin patronu Haldun Simavi’nin evindeki mürebbiye Brenda, İngiliz casusu olduğu gerekçesiyle sınırdışı edildi.
10 Şubat 1970, Günaydın.
23 Kasım’da Günaydın “Bu Baskı Niye ve Kime?” başlığıyla çıktı. O günden sonra aylarca birinci sayfasını Demirel’e ayırdı. Necati Zincirkıran anılarında söz konusu haber için “Böyle bir haberi koymak elbette bir gaftı…” diyecekti ama gazete, olay olduğu sırada haberden geri adım atmadı, günlerce devam ettirmeye çalıştı. 8 Şubat 1970’te oklarını Demirel ailesinin yolsuzluklarına çevirdi. Manşetler çok etkileyiciydi. Necati Zincirkıran devamını şöyle anlatıyor: “Bu talihsiz olay sonrasında Demirel aleyhinde başlattığımız büyük kampanya (…) sonucu iktidar sarsıntı geçirdi. 12 Mart Muhtırası ile Demirel alaşağı edildi. Aslında bu isteyerek yaptığımız bir şey değildi…”
Gazeteci Ahmet Kahraman ise kavganın sözkonusu haberden önce başladığını, asıl sebebinin Haldun Simavi’nin yurtdışından getirttiği ve gümrükte el konulan klozetini kurtarmak için yardım istediği Demirel’in ters cevap vermesi olduğunu yazmış ve kavgayı “helâ taşı kavgası” olarak adlandırmıştı.
1971 darbesinin ardından
12 Mart 1971 darbesinin ardından çok sayıda gazeteci de tutuklandı ve bazı gazete ve dergilere kapatma cezası verildi. Tutuklanan gazetecilerin çoğu 1974’te af çıkana kadar cezaevinde kaldı. Eylül ayında anayasadaki gazete ve dergilerin ancak yargıç kararıyla toplatılmasını öngören madde değiştirildi ve savcılara da toplatma yetkisi verildi. Yeni yasa maddesi, tek parti ve DP dönemlerinin basın yasalarındaki yoruma açık maddeleri hatırlatan ifadelerle doluydu. Politik kutuplaşmanın arttığı ve toplumun iki kampa bölündüğü 1970’li yıllar, enteresan bir şekilde büyük basının politikadan uzaklaştığı, gazeteci Orhan Koloğlu’nun “apolitik olmayı meziyet gibi sunuyorlardı” diye tanımladığı bir dönem oldu. Ancak 1970’li yılların ikinci yarısındaki politik şiddet gazetecileri de vurdu. Gazeteciler Cemiyeti’nin verdiği rakamlara göre sadece 1978- 1980 yılları arasında sekiz gazeteci öldürüldü.
Bunlardan biri de 1 Şubat 1979’da evine dönerken arabasının içinde kurşunlanarak öldürülen Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’ydi. Türk basınına “çifte kontrol” ve çağdaş haber yazma teknikleri başta olmak üzere birçok yenilik getiren, kitle gazeteciliğine seviye kazandıran, kendi ekolünü yaratan ve kendisinden önce birkaç kez yayına başlayıp başarısız olan Milliyet’i Türkiye’nin en büyük gazetelerinden biri yapan İpekçi, öldürüldüğünde 50 yaşındaydı.
27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyan Millî Birlik Komitesi, 4 Ocak 1961’de 212 Sayılı Kanun’u çıkardı. Yasa, gazetecinin haklarını düzenliyordu. Bu durum gazete patronlarının hoşuna gitmemişti. Dokuz büyük gazetenin patronları, iktidara cephe alarak üç gün boyunca gazete çıkarmayacaklarını ilan ettiler.
AYŞEGÜL PARLAYAN
Demokrat Parti iktidarının son dönemlerinde iktidarla aralarındaki gerilim had safhaya ulaşan muhalif gazeteler 27 Mayıs 1960 darbesini sevinçle karşıladı. Hatta bazı DP yandaşı gazeteler bile bir anda darbe yanlısı olmuştu. Gazeteci Oktay Ekşi, DP’ye yakın olan Hürriyet’in darbe haberini nasıl aktardığını şöyle anlatıyor: “O günkü nüsha asıl basılan gazete değildir. Asıl basılan gazete yok edilmiştir. O gazetede Menderes’in Eskişehir’de yaptığı konuşma manşete çekilmiştir. Hürriyet, ‘Türkiye’nin önü açık’ gibi bir manşetle çıkacakken geceyarısı darbe olunca basılan gazetelerin hepsi toplanmış, yakılmış ve ‘Ordumuz yönetime el koydu’ gibi bir manşetle çıkmıştır”.
Yönetime el koyan Millî Birlik Komitesi’nin ilk işlerinden biri DP dönemindeki anti-demokratik basın yasasını kaldırmak oldu. Ardından resmî ilan dağıtımını düzene sokmak için Basın İlan Kurumu kuruldu, 4 Ocak 1961’de ise gazetecilerin haklarını ve işverenle ilişkilerini düzenleyen 212 Sayılı Kanun çıkarıldı.
10 Ocak 1961, Hürriyet
Gazetecilere tanınan yeni haklar patronları kızdırmıştı. 10 Ocak 1961’de Akşam, Cumhuriyet, Dünya, Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Vatan, Yeni İstanbul, Yeni Sabah gazetelerinin patronları, üç gün boyunca gazete çıkarmayacaklarını ilan etti. Bu eylem “Dokuz Patron Boykotu” olarak tarihe geçti. Gazetecilerin büyük bölümü ise, patronlarına karşı iktidarın desteğini yanlarına aldı. Yürüyüşler yaptılar ve boykot süresince 12, 13 ve 14 Ocak’ta Basın gazetesini çıkardılar.
12 Ocak 1961, Basın gazetesi.
Temmuz’da kabul edilen 1961 Anayasası ile örgütlenmenin ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller kısmen kaldırılınca, politik yayıncılık atılım yaptı. Çok sayıda solcu, ülkücü ve İslâmcı yayın piyasaya çıktı. Bu dönemin bir özelliği de dağıtım ağının genişlemesi oldu. Gameda (Gazete Mecmua Dağıtım Ltd Şti) ve Hür Dağıtım, artık gazete ve dergileri en ücra köşelere kadar taşıyordu. Bazı gazeteler Ankara, İzmir, Adana ve Erzurum’da matbaalar kurup o bölgeye dağıtılacak gazeteleri buralarda bastılar. 1960’lı yıllar aynı zamanda basın teknolojisinin büyük gelişme gösterdiği yıllardı. 1968’de yayına başlayan Günaydın gazetesi, daha temiz baskı sağlayan ofset tekniğiyle hazırlanan ilk gazete oldu. Diğer büyük gazeteler de bu sisteme geçtiler.
Yüksek teknoloji yüksek yatırım gerektiriyordu. Yatırım yapacak durumda olmayan patronların gazetelerinin bir bölümü kapanırken bir bölümü basın sektörü dışından sermaye sahiplerine satıldı.
Aziz Nesin’lik olay
27 Mayıs 1960’ı birçok gazeteci heyecanla karşılamıştı ama iktidarın el değiştirmesi, gazeteci tutuklama uygulamasını yok etmemişti. Bu dersi ilk öğrenen, 27 Mayıs’ı sonuna kadar destekleyen Aziz Nesin olacaktı. 1 Mart 1961’de CHP’nin eski genel sekreteri Kasım Gülek, Tanin gazetesini çıkarmaya başladı. Aziz Nesin de burada yazıyordu. Ancak bir yazısı Millî Birlik Komitesi’nin hiç hoşuna gitmemişti. 18 Mayıs 1961’de yazı işleri müdürü İhsan Ada ile birlikte tutuklandı. Ertesi gün Kasım Gülek, Tan gazetesinde ilginç bir açıklama yayımladı: “Dün nezaret altına alınan muharrir Aziz Nesin’in bir hafta önce gazetemizle ilişkisi kesilmiştir. Esasen (…) bu yazarın son zamanlarda gazetemiz için yararlı olmadığına kanaat getirmiştik…” Aziz Nesin ve İhsan Ada sonunda bu davadan aklandılar.
1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı.
Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara gelmiş; yeni Basın Kanunu ile gazetecilere birtakım liberal haklar sağlamıştı. 13 Haziran 1952’de “Basın Mesleğinde Çalışanlar ile Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetleri Tanzim Eden Kanun”la da gazetecilere sosyal güvenlikleri verildi. Ama bu bayram havası uzun sürmedi. 1952’de “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Cürümler” kanunu ile gerginlikler başladı. Bunu 6-7 Eylül 1955 Olayları’nın ardından basına karşı alınan önlemler izledi. Mahkumiyetler yoğunlaştı. Pulliam Davaları havayı büsbütün bulandırdı.
HIFZI TOPUZ
16 ay hapse mahkum olan Vatan gazetesinin sahibi Ahmet Emin Yalman, İstanbul’a teslim olmaya giderken…
Vatan gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim adlı kitabında şunları anlatıyor: “Amerika’da Indianapolis ve Arizona Republic gazetelerini çıkaran Eugene Pulliam eski bir dostumdu. 1958’de eşiyle Türkiye’ye geldi ve Menderes her an telefon edebilir diye üç gün Hilton’daki odasından kımıldamadı. Nihayet bir akşam şu haber geldi: ‘Başbakan yarın vapurla İzmir’e gidiyor, vapurda sizinle konuşacak.’ Pulliam ve eşi vapura koşarak mülakat istiyorlar. Menderes, ‘Böyle bir görüşme isteğinden haberim yok’ diyor. Kızan gazeteciler, Amerika’ya dönüşte hakkımızda iki zehirli yazı yazıyorlar. Ben bunları Türkçeye çevirdim ve bir de başyazı yazdım. Gazete ve dergiler bizden alıp sütunlarına geçirdiler. Hepimiz hakkında davalar açıldı.”
72 Amerikan gazetesinde yayımlanan bu yazıyı Dünya, Ulus, Vatan ve Kervan gazeteleri, Kim, Akis ve Altı Ok dergileri yayımladılar. Pulliam, yazısında Türkiye’deki politik gelişmeleri tehlikeli olarak niteliyordu. Başlıklardan biri de “12’ye Çeyrek Var”dı. Bir kıyamettir koptu. Yazıyı basan gazeteler hakkında davalar açıldı.
Eugene Collins Pulliam, (1889-1975).
1959 yılı boyunca gazetelerde bu konuyla ilgili haberler görünüyordu: Ulus iki ay, Akis bir ay çıkmayacak (27 Mayıs 1959). Ahmet Emin Yalman, Naim Tirali ve Selami Akpınar’ın 1-3 yıl hapsi istendi. Falih Rıfkı Atay, Bedii Faik, Yekta Ragıp Önen’in duruşmalarına devam edildi (29 Mayıs 1959). Kim mahkum oldu. Şahap Balcıoğlu 16 ay hapis yatacak, dergi bir ay kapanacaktı (16 Temmuz 1959). 17 Aralık’ta Vatan, 24 Aralık’ta Kim kapatıldı. Arka arkaya Şahap Balcıoğlu, Selami Akpınar, Naim Tiralı ve Ahmet Emin Yalman hapse girdi. Milliyet yazarı Abdi İpekçi de 31 Temmuz 1959’da şu açık mektubu yazmıştı: “Sayın Pulliam, lütfen bir daha Türkiye hakkında yazı yazmayınız. Gerçi sizin oralarda herkes düşünüp yazmakta serbesttir, basın hürdür. Ama bizim buralarda basının hâlâ hür olduğunu zanneden bazı meslektaşlarımız var. Onlar bunları iktibas ediyorlar. Aradaki fark şimdilik 6 yıl, 7 ay, 16 gün hapis, 19 bin 888 lira para cezası ve üç gazetenin kapatılıp yüzlerce gazetecinin işsiz kalması.”
2 Mayıs 1959, Vatan.
Boş beyaz sütunlar basının fiyakasıydı
1954-60 arası açılan 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkumiyet kararı çıkmıştı. 1960’a doğru her gün sıkıyönetimden gazetelere talimat geliyor, basın o sütunları boş bırakarak tepki gösteriyordu (Mütareke döneminde de aynı yöntem benimsenmişti). Nail Güreli şöyle anlatıyor: “Sıkıyönetimden telefonlar geliyordu ‘bunları koymayın’ diye. Yerine başka haberi koymak mümkünken, yasak geldiğini belirtmek için, o haberin olduğu sütunlar frezeyle kazınır, beyaz bırakılırdı. ‘Geç geldi. Değiştirmeye imkan yok’ denilirdi.” Bedii Faik de şöyle diyor: “İlk biz başlamıştık beyaz sütun çıkarmaya. Doğan (Nadi) telefon etti, ‘Noluyor niye beyaz çıktı?’ diye. Ben de gülerek ‘bizim sizin gibi imkanlarımız yok son anda yazı koyamadık’ dediğimde çok hoşuna gitmişti. Onlar da beyaz çıkarmaya başladı. Bu bir fiyakaydı. Beyaz yerler sansüre uğradığımızın, eziyet gördüğümüzün işaretiydi.”
1960 yılında iktidarla basın arasında ipler tamamen koptu. Bazı gazeteler iktidarı protesto için Menderes’in mitinglerine, Meclis’te yaptığı konuşmalara geniş yer vermeme kararı aldı. Başbakanın sözleri ne kadar önemli olursa olsun ilk sayfada tek sütun olarak yer alacak veya iç sayfalarda görünmeyen bir yere konacaktı.
DP iktidarı buna Nisan ayında savcı ve hakimlerin yetkisine sahip Tahkikat Komisyonu kurarak yanıt verdi. Hem muhalefetteki CHP’yi hem basını tamamen baskı altına almak amacıyla kurulan ve DP milletvekillerinden oluşan komisyona, yayın yasaklama, yayın organlarının basım ve dağıtımını durdurma ve her türlü belgeye el koyma yetkisi veriliyordu. Komisyon, el koymak istediği belgeler için istediği her kurumu ve evi izinsiz basma yetkisine de sahipti. Ancak DP iktidarı Tahkikat Komisyonu’nu dilediği gibi kullanma fırsatı bulamadan 27 Mayıs Darbesi oldu ve Türkiye yeni bir döneme girdi.