Yazar: #tarih

  • Felaketle başlayan ve yaşarken yazılan…

    Türkiye, 6 Şubat Pazartesi günü saat 04.17’de meydana gelen depremle sarsıldı. Merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan 7.7 büyüklüğündeki deprem Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, Elazığ ve Hatay’ı vurdu. (26 Şubat itibarıyla) kimliği belirlenen 44 bin 374 insanımız depremlerde hayatını kaybederken 184 kişi hakkında da tutuklama kararı verildi. Kahramanmaraş depremleri yarattığı yıkım, yardımların ulaştırılmasındaki gecikmeler ve siyasi tartışmalarla olduğu kadar siyasetin çok üstüne çıkan, genç-yaşlı herkesi ortak bir acıda birleştiren sivil dayanışmayla da tarihe yazıldı.

    Türkiye’nin en uzun günü

    1.GÜN 6 ŞUBAT 2023 PAZARTESİ

    Ülkemiz 6 Şubat’a, sabaha karşı 04.17’de merkezüs­sü Kahramanmaraş’ın Pazar­cık ilçesi olan depremin habe­riyle uyandı. Boğaziçi Üniver­sitesi Kandilli Rasathanesi ve AFAD, depremin büyük­lüğünü önce 7.4 olarak açık­layıp ilerleyen saatlerde 7.7 olarak revize etti. Avrupa-Ak­deniz Sismoloji Merkezi (EM­SC) ise depremin Gaziantep merkezli, 7.8 büyüklüğünde olduğunu duyurdu. Yerden 7 kilometre derinlikte meyda­na geldiği tespit edilen dep­rem, yaklaşık 1 dakika sürdü; Kahramanmaraş, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Diyarba­kır, Şanlıurfa, Adana, Adıya­man, Hatay ve Kilis’te etkili oldu; 10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkiledi; 16 ülkede hissedildi; Suriye’nin İdlip, Halep, Hama, Lazkiye, Tartus ve Rakka vilayetlerinde de yı­kıma neden oldu.

    Depremin ardından nere­deyse 1 saat boyunca AFAD deprem verileri haricinde resmî bir açıklama yapılmaz­ken, ilk açıklama İletişim Başkanlığı’ndan geldi. Ardın­dan İçişleri Bakanı Süley­man Soylu tarafından “Bütün ekiplerimiz teyakkuz hâlinde. Dördüncü seviye alarm orta­ya koyduk. Bu, 1 yardımı da içeren bir alarm­dır” açıklaması yapıldı. Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Er­doğan da “İlgili tüm birimleri­miz AFAD koordinasyonunda teyakkuz hâlindedir” dedi. Erdoğan ayrıca “Depremden etkilenen 10 ilimize mevcut valiliklerimizin yanısıra on­larla birlikte çalışacak 10 va­li daha görevlendirilmiştir. TSK ve belediyelerimiz başta olmak üzere afet çalışmala­rında eğitime sahip kurum­larımız göreve çağrılmıştır” dedi. Soylu, cep telefonları­nın zorunlu durumlar dışın­da kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyor ve Tür­kiye’nin birçok noktasından arama kurtarma ekiplerinin deprem bölgelerine sevk edil­diğini aktarıyordu. Yetkililer hasarlı binalara girilmemesi, arama-kurtarma ekipleri için yolların açık tutulması uyarı­larında bulunuyordu.

    Depremlerin ardından ilk saatlerde İstanbul’dan 968’i arama-kurtarma gönüllüsü 1.075 kişilik, Azerbaycan’dan ise 370 kişilik ekipler deprem bölgesine doğru yola çıkar­ken, diğer ülkelerden de tazi­ye ve destek mesajları ileti­liyordu. Saat 07.00 civarında Millî Savunma Bakanlığı’n­dan yapılan açıklamada “TSK İnsani Yardım Tugayı un­surları ile AFAD’ın talepleri kapsamında nakliye uçakla­rı göreve hazırdır. Taleplerin karşılanması için koordinas­yona başlanmıştır” denirken, İstanbul ve Ankara Büyükşe­hir belediyelerinden de böl­geye ekiplerin sevk edildiği açıkladı.

    Deprem bölgesindekiler ise kimi yalınayak, kimi pija­malarıyla evlerinden fırlamış; molozların arasında, buz gibi havada enkaz altındakilere sesleniyordu. O anları anla­tanlar, kimsenin ne yapacağı­nı bilmediğini, çaresizce ağla­maktan başka pek bir şey ya­pamadıklarını söylüyor. Hava ağardıkça facianın boyutları da ortaya çıkıyordu, ancak te­lekomünikasyon hatlarının çökmesi nedeniyle özellik­le bazı şehirlerden haberler Türkiye’nin geri kalanına çok gecikmeli olarak ulaşıyordu. GSM operatörlerinin kapasi­te artırdığı söylense de sorun devam ediyordu.

    Denetime tabi kamu bi­naları depremde yerle bir ol­muş; İskenderun, Antakya ve Adıyaman’daki devlet hasta­neleri, Hatay’daki polis evi, pisti yarılan Hatay Havalima­nı ve otoyollar kullanılamaz hâle gelmişti. Kızılay Başkanı Kerem Kınık “Yollarda 50 met­relik fay kırığına araçlar düştü. Yollarda kar ve buz var. Viya­düklerde çok ciddi hasarlar var” diyerek vatandaşları yardım için yola çıkmadan önce sabırlı olmaya çağırmıştı. Kahraman­maraş ve Gaziantep sivil uçuş­lara kapatılmıştı. Enerji Bakanı Fatih Dönmez, deprem nede­niyle 30 trafo merkezinde hasar olduğunu açıklamış; BOTAŞ, deprem bölgelerine doğalgaz akışının durdurulduğunu belirt­mişti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam saatlerinde yaptığı açık­lamada depremler nedeniyle 7 gün süreyle millî yas ilan edildi­ğini duyurdu. Türkiye genelin­de tüm okullar 13 Şubat’a kadar tatil edildi; YÖK Başkanı, dep­remden etkilenen 10 ildeki yük­seköğretim kurumlarında bahar yarıyılı eğitim ve öğretim dö­nemine ara verildiğini bildirdi. Tüm spor ve kültür-sanat etkin­likleri durduruldu. TBMM’nin Genel Kurul çalışmalarına 1 hafta ara verildiği duyuruldu.

    İkinci deprem

    Bölgede yaşayanlar sabaha karşı saatlerde meydana gelen ilk depremin ardından ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Saat 13.24’te bu sefer merkezüssü Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir başka deprem oldu. Yine yerin 7 kilometre derinliğinde yaşanan deprem, Ankara’dan Karadeniz’e geniş bir bölgede hissedildi. İkinci depremde, ilk depremde hasar gören bi­nalardan yıkılanlar oldu. Artçı sarsıntılardan da büyüklüğü 6.0’nın üzerine çıkanlar vardı. İskenderun Limanı’nda kon­teynerlerin bulunduğu nokta­da da yangın çıkmıştı.

    Hava kararırken bölgeden gelen haberlerde havanın çok so­ğuk ve yağışlı olduğu; battaniye, gıda, ısınma, barınma ihtiyaçla­rını karşılayamadıkları; insanla­rın kendi imkanlarıyla yakınla­rını kurtarmaya çalıştığı duyu­luyordu. Arabası olanlar şehrin dışına çıkmaya çalışırken yollar kilitlenmişti. Akaryakıt istas­yonlarında kilometrelerce uza­nan kuyruklar vardı. Enkaz al­tında olanlar için de kurtulanlar için de zor bir gece başlıyordu.

    Cüneyt Özdemir’in Youtu­be yayınına katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in 60 bin nüfuslu bir ilçenin “yarısının yok oldu­ğunu” söylemesi, ardından TİP Hatay Milletvekili Barış Atay’ın “Hatay Türkiye’nin bir ili değil mi sorusunu soruyorum. Değil yardım hiçbir şey gelmemiş. En­kaz altındakileri kendi imkan­larıyla kurtarmaya çalışanların çalışmalarının doğru olup olma­dığını söyleyecek bir görevli bile yok. Burada bir kurum, bir erk, AFAD yok, çaresizce yıkılmış binalara bakan insanlar var. Bu­rası terk edilmiş durumda” söz­leri afet karşısında çaresizliğin boyutlarını gösteriyordu. Bölge­den bildiren muhabirlerin ha­berlerinde depremzedelerin gün boyunca 112 ve 155’e ulaşmaya çalıştığı, ama başaramadığı; su ve sıcak çorba bile olmadığı söy­leniyordu.

    Saat 04.30 itibarıyla artçı­ların sayısı, büyüklüğü 3.9-5.2 arasında değişen 243 sarsıntı­ya ulaşmıştı. Kahramanmaraş depremleri, hem büyüklük hem de yarattığı tahribat bakımın­dan 1939’da yaşanan Erzincan depreminin ardından Türki­ye’nin yaşadığı en büyük dep­rem olmuştu.

    Kurtarma görevlileri İskenderun’da çöken bir binanın bulunduğu alanda arama yaparken İskenderun Limanı’ndan dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Burak Kara

    Afet bölgesinden yükselen soru: Devlet nerede?

    2.GÜN 7 ŞUBAT 2023 SALI

    Türkiye depremin ardından ikinci güne gözlerini açar­ken, deprem bölgesinde birçok vatandaş geceyi sıfırın altı­na düşen karlı havada sokakta geçirmişti. Bazıları kenti terk ederken, yıkılan evlerinin altın­da yakınları kalanların yaktık­ları ateşlerin etrafında endişeli bekleyişi sürüyordu.

    Özellikle ilk anda hasarın büyüklüğü anlaşılamayan Ha­tay’da bulunanlar, belki de ha­yatlarının en zor gecesini geçir­mişlerdi. CHP Hatay Millet­vekili Mehmet Güzelmansur, Hatay ilçe ve köyleri dahil bin 500 binanın yıkılmış olabile­ceğini, Antakya’daki binaların %90’ının kullanılmaz olduğunu söylüyordu. İskenderun Limanı hâlâ yanıyordu. 25 saatin ardın­dan kameraların karşısına ge­çen Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu.

    Bu sırada yardım çalışmala­rının “sistemsizliğine” yönelik eleştiriler de yükselmeye başla­mıştı. Yiyecek, barınma, ısınma büyük sorundu. Bölgede mik­rofon uzatılan hemen herkes AFAD ekiplerini görmemekten yakınıyor, tekrar tekrar “dev­let nerede?” sorusunu soruyor­lardı.

    Deprem bölgesini ziyaret eden CHP Genel Başkanı Ke­mal Kılıçdaroğlu, paylaştığı videoda “Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalan­mayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyase­tinin sonucudur” diyordu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz da Pazartesi sabah saatlerinden beri yaptığı payla­şımlarda, madencilerin bölgeye gitmek için hazır olduğunu, bir an önce uçakla götürülmeleri gerektiğini söylüyordu.

    Öte yandan 1 gün önce Şan­lıurfa’ya giden Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Her şey kontrol altında” demişti. Nebati, “Burada sıkıntı, sosyal medyadan yayılan yanlış haber­ler… Bunun ciddiye alınmaması, AFAD’dan ve valilik tarafından yapılan bilgilendirmeyi dikkate almaları hususunda vatandaş­larımızdan yardım diliyoruz” açıklamasını yapmıştı.

    Kritik bir an: Twitter kapatıldı

    3.GÜN 8 ŞUBAT 2023 ÇARŞAMBA

    AFAD’dan sabah saat 07.45 sularında yapılan açıkla­mada, Kahramanmaraş mer­kezli depremlerde can kaybı sayısının en az 12.873’e, yaralı sayısının ise 62.937’ye yükseldi­ği; 6.044 binanın yıkıldığının te­yit edildiği bildirildi. Suriye’deki ölü sayısı ise 2.802’ye yüksel­mişti.

    Türkiye deprem bölgesine yardım göndermek için sefer­ber olmuştu. Ancak yardımların dağıtılması ve kurtarma/destek çabalarının koordinasyonu ko­nusunda sorunlar halen devam ediyordu.

    ❱❱ Saat 16.00 itibarıyla pek çok kullanıcı, arama-kurtarma ça­lışmalarında yoğun olarak kul­lanılan Twitter’a erişmekte zorluk yaşandığını bildirmeye başladı. AFAD merkezinden ko­nuşan Cumhurbaşkanı Yardım­cısı Fuat Oktay ise durumun “teknik bir sorun”dan kaynak­landığını iddia etti, “Şu anda afeti yönetiyoruz. İlgili kurumlarımız var onlarla değerlen­direbilirsiniz” dedi. Şirketin, “dezenformasyon yasası” kap­samında hükümetle daha fazla işbirliği taahhüdünde bulunma­sının ardından gece 01.00 itiba­rıyla Twitter’ın erişime açıldığı duyuruldu.

    ❱❱ Sosyal medyada yayılan ve Hatay T Tipi Kapalı Ceza İn­faz Kurumu’nda çekildiği iddia edilen görüntüler üzerine Ada­let Bakanlığı Ceza ve Tevkifev­leri Genel Müdürlüğü (CTE) yazılı bir açıklama yayımlaya­rak, cezaevindeki firar girişimi­ne yapılan müdahale sırasın­da 12 adli hükümlü ve tutuklu­nun yaralandığını, hastaneye sevk edilen yaralılardan 3’ünün hayatını kaybettiğini bildirdi. Açıklamanın gelmesinden ön­ce, gazeteci Cüneyt Özdemir’in ulaştığı Adalet Bakanlığı Basın Danışmanı, görüntülerin Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kuru­mu’nda değil, Kahramanmaraş Türkoğlu 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildi­ğini; “isyan”ın bastırılması sıra­sında can kaybı yaşanmadığını söylemişti.

    ❱❱ Adıyaman’da deprem bölge­sinde inceleme yapan Ulaştır­ma Bakanı Adil Karaismailoğ­lu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, çalışmalardaki aksak­lıkları dile getiren depremzede­lerin giderek büyüyen tepkisi üzerine araçlarına binip bölge­yi terketmek zorunda kaldı. Bir gün önce, kendisini protesto edenleri dinlerken gülümsediği için tepki gören Vali Çuhadar’ın yerine geçici olarak Ordu Valisi Tuncay Sonel, Adıyaman’da gö­revlendirildi.

    AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Defol” dedi. Reyhanlıoğlu’nun kardeşinin Kahramanmaraş Tapu Kadastro Müdürlüğü görevini yürüttüğü öğrenildi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan, Kahramanmaraş ve Hatay’ı ziyaret etti. Erdoğan, tüm depremzedelere 10 biner li­ra yardım yapılacağını, hedefin 10 ilde 1 yıl içinde yeni konutlar inşa etmek olduğunu söyledi. Erdoğan, “Böylesi büyük felake­te hazırlıklı olabilmek mümkün değildir” dedi. Arama- kurtarma ve koordinasyona yönelik eleş­tirilere de “Bununla ilgili olarak bazı haysiyetsiz, namussuz kişi­ler kampanya yaparak ‘Hatay’da asker, jandarma, polis göreme­dik’ gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar” diye konuştu. Konuş­tuğu bir depremzedeye “Olan­lar hep oldu. Bunlar kader pla­nının içinde olan şeyler” dedi. Erdoğan, aynı ifadeyi Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faci­ası sonrası da kullanmıştı.

    ❱❱ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Hatay Havalimanı’nın yeniden uçuşla­ra açılması için çalışmalara baş­ladıklarını ve hafriyat atıklarını temizlediklerini; İzmir Büyük­şehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, bölgeye gönderilecek yardımların toplanmaya devam ettiğini; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu ise Hatay İskenderun Limanı’ndaki yangının söndü­rülmesi için ekiplerinin yoğun şekilde çalıştığını duyurdu.

    ❱❱ AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğ­lu, Maraş’a yaptığı ziyaret sıra­sında İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu’na bağırarak “Ne geziyor­sun Türkiye’yi? Sen İstanbul’a bak. Defol İngiliz uşağı” dedi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Yardımcı­sı Fuat Oktay, CHP’li beledi­ye başkanlarına yönelik olarak “‘Bizim belediyemiz gitti orada­ki yangını söndürdü, bizim be­lediyemiz geldi oradaki yangını onardı’. Siz kimsiniz ya?” söz­lerini kullandı. Oktay “Devletin yapamadığını bir tane beledi­yenin bir tane aracı mı yapa­cak? Biz zaten havalimanındaki çalışmaları yapıyoruz. Siz kim­siniz ki havalimanında çalışma yapasınız? Zaten bu bizim koor­dinasyonumuz içerisinde yürü­yen bir konu” dedi.

    ❱❱ Depremlerden 48 saat sonra Borsa İstanbul’da işlemler dur­duruldu. Borsa İstanbul bir gün önce yapılan bütün işlemlerin iptal edildiğini açıkladı ve 5 iş­günü boyunca borsanın kapalı kalacağını duyurdu.

    Adıyaman’da depremzedelerin tepkisi üzerine Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, bölgeyi terk etti.

    OHAL ilanı, seçim tartışmaları

    4.GÜN 9 ŞUBAT 2023 PERŞEMBE

    Depremden sağ kurtulanlar bir yandan enkaz altındaki yakınları için mücadele ederken bir yandan da özellikle geceleri iyice zorlaşan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Hatay’da barınma hâlâ en büyük sorun­du. 15 ilçesi ve yüzlerce köyü bulunan Hatay’da özellikle köy­lerde muhtarlardan çadır talep­leri geliyor, cenazeler kaldırım kenarlarında bekletiliyordu. Hijyen ve tuvalet gibi temel ge­reksinimler ve iletişim sıkıntı­sı içinse bir çözüm bulunabil­miş değildi. AFAD, Şanlıurfa’da arama-kurtarma çalışmaları­nın tamamlandığını, buradaki ekiplerin çalışmaların sürdüğü diğer illere sevkedildiğini du­yurdu. Şanlıurfa, Kilis’ten sonra arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı ikinci kent oldu. Elbistan’da “arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı­nı” söyleyen Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz, depremzede­lerden gelen itirazlar üzerine paylaşımını sildi.

    ❱❱ BM yardımlarını taşıyan 6 kamyondan oluşan ilk konvo­yun Hatay’ın Reyhanlı ilçesin­deki Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Bab el-Hava Sınır Kapısı üzerinden Suri­ye’ye geçirildiği duyuruldu.

    ❱❱ Kuzey Kıbrıs Başbakanlığı, Adıyaman’da İsias otelinin en­kazında, toplam 35 kişinin can­sız bedenine ulaşıldığını, otel­deki arama-kurtarma faaliyet­lerinin sona erdiğini duyurdu. Otelde Gazimağusa Türk Maa­rif Koleji kız ve erkek voleybol takımlarından oluşan 39 kişilik kafilenin yanısıra 43 kişilik de rehber grubu kalıyordu. Adıya­man’dan KKTC’ye getirilen 8 öğrenci, 1 öğretmen ve 3 veli ol­mak üzere 12 kişi için devlet tö­reni düzenlendi.

    ❱❱ İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu, bir yıllık maaşını dep­remzedelere bağışladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, 3 aylık maaşını bağışlayacağını açık­larken, CHP, HDP ve İYİ Parti milletvekilleri 1aylık maaşları­nı bağışladıklarını duyurdu. AK Parti milletvekillerinin de bir maaştan az olmayacak şekil­de yardımda bulunacakları ifa­de edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AFAD’a 1 mil­yon liralık yardımda bulundu.

    ❱❱ Depremden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edilme­sine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Genel Kuru­lu’nda AK Parti, MHP ve BBP’li milletvekillerinin oylarıyla ka­bul edildi, muhalefet tezkereye destek vermedi; sürenin 1 aya düşürülmesi için önerge verdi.

    Kahramanmaraş depremlerinin ardından 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildi (altta). Ardından seçim tarihiyle ilgili tartışmalar başladı. Günün en acı haberlerinden biri bir voleybol turnuvasına katılmak üzere Adıyaman’a gelen öğrencilerin cansız bedenlerine Isias Otel enkazında ulaşılması oldu (üstte).

    ❱❱ Gaziantep’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “yağmalama” olayları­na OHAL yetkileriyle müdaha­le edileceğini belirtti; “Hedefi­miz 1 yıl içinde yıkılan binaların yerine konutlarımızı zemin artı 3-4 kat olmak üzere üzere yap­mak” dedi.

    ❱❱ Reuters’a konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisi, deprem­lerin yarattığı yıkımın, 14 Ma­yıs’ta seçim yapmanın önünde çok ciddi zorluklar çıkardığını söyledi. İYİ Parti Lideri Meral Akşener de seçimlerle ilgili “14 Mayıs’a yetişeceğini sanmıyo­rum. 18 Haziran’a kalacağını sa­nıyorum” dedi.

    ❱❱ CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AFAD’ın 23 Ka­sım 2022’de Düzce’de meyda­na gelen depremdeki yetersiz­liklerine dair kurum içerisinde hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP, “AFAD’ın dep­remde görevlerini zamanında ve gerektiği gibi yerine getire­memesinin nedenlerinin araştı­rılması” için TBMM’ye önerge verdi.

    Deprem öldürmez, bina öldürür

    5.GÜN 10 ŞUBAT 2023 CUMA

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan Adıyaman’da önünde depremzede çocuklarla birlikte yaptığı konuşmada “Ça­dırlarda kalmak istemeyen va­tandaşlarımızın 1 yıl kira bede­lini ödemek suretiyle konutlara geçmelerini sağlayacağız” diye konuştu. OHAL ilan edilmesi­nin gerekçelerinden birini “Ma­alesef bazı kendini bilmezler soygun yapıyorlar, marketleri soyuyorlar, işyerlerine saldırı­yorlar” sözleriyle açıkladı.

    ❱❱ Kahramanmaraş’ta etrafı enkazla çevrilmesine rağmen sapasağlam ayakta kalan İnşa­at Mühendisleri Odası (İMO) binası “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünün doğruluğu­nun kanıtı oldu.

    ❱❱ Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Meh­met Yaşar Coşkun, Sırbistan’a gitmek üzere geldiği İstan­bul Havalimanı’nda gözaltına alındı.

    ❱❱ 17 Ağustos 1999 depremini soruşturan savcılardan Ali Öz­gündüz, suçluların yakalanma­sı açısından deprem bölgesinde enkazlar kaldırılmadan önce yı­kılan binalardan numune alın­ması ve projeye aykırılıkların tespit edilmesinin önemine dik­kati çekti.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, “Afet Bölgelerinden Çöplerin Uzak­laştırılması” başlıklı bilgi no­tunda felaketin yaşandığı böl­gede çöp toplama alanlarının haşarat ve kemirgenlerin üreme alanları olduğuna vurgu yaptı ve bu alanlara hızla müdahale edi­lerek bulaşıcı hastalıkların ön­lenmesi çağrısında bulundu.

    Arama-kurtarma ve yeniden imar

    6. GÜN 11 ŞUBAT 2023 CUMARTESİ

    Diyarbakır’da konuşan Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitelerin yaza kadar uzaktan eğitim vereceğini, KYK yurtlarının depremzedele­re açılacağını söyledi. Öğrenci­ler, akademisyenler ve muhale­fet karardan dönülmesi çağrısı yaptı. Erdoğan, Şanlıurfa’da “Ki­mi alanlarda bazı gecikmeler, aksaklıklar yaşanmıştır fakat devletimizin depremzede vatan­daşlarımızın yanında olmak için verdiği samimi mücadeleyi kim­se inkar edemez” dedi. Erdoğan, “Bazı şehirlerimizi başka yerler­de yeniden inşa edecek, bazıla­rının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Sizlerden 1 yıl süre istiyorum” sözlerini kullandı.

    Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu.

    ❱❱ Depremlerde kimsenin ha­yatını kaybetmediği Hatay’ın Erzin ilçesinin belediye başka­nı Ökkeş Elmasoğlu, kaçak ya­pılanmaya müsaade etmediğini vurguladı. Erzin’deki binalarda sadece sıva çatlakları oluştuğu görüldü.

    ❱❱ Iğdır’da bulunan Alican Sınır Kapısı, 35 yıl aradan sonra Er­menistan’ın yardım göndermesi için açıldı. Günlerdir Türkiye’de olan kurtarma ekibi ise Adıya­man’da 1 kişiyi hayata döndür­dü.

    ❱❱ AFP’ye konuşan Avusturya yetkilisi, “güvenlik gerekçesiy­le” Türkiye’ye yolladıkları yar­dım ekiplerini geri çekeceklerini söyledi. Alman arama-kurtarma ekipleri de Hatay’daki güvenlik durumuyla ilgili kendilerine ula­şan bilgiler nedeniyle faaliyet­lerine ara verdi. İçişleri Baka­nı Süleyman Soylu, Almanya ve Avusturya’yı Türkiye’ye iftira at­makla suçladı.

    ❱❱ Adana’da yıkılan bazı bina­ları inşa eden firmanın sahi­bi Hasan Alpargün, Lefkoşa’da; Gaziantep’te depremde yıkılan Bahar Apartmanı’nın hafriya­tında yapılan incelemede ihmali bulunduğu belirlenen müteah­hit İbrahim Mustafa Uncuoğ­lu, İstanbul’da gözaltına alındı. Rönesans Rezidans’ın müteah­hidi Mehmet Yaşar Coşkun ise tutuklandı.

    ❱❱ Adıyaman’daki CNN Türk muhabiri Serdar Er naklen ya­yın sırasında saldırıya uğradı.

    ❱❱ Dünya Sağlık Örgütü (WHO) depremlerin insanların hayatın­da uzun dönemli büyük sağlık etkileri olacağını açıkladı. Dep­remi “krizin üstüne kriz” olarak tanımlayan WHO, bölgede ya­şayan 23 milyona yakın kişi­nin bundan etkilenebileceğini belirtti.

    Sorumlular, soruşturmalar…

    7.GÜN 12 ŞUBAT 2023 PAZAR

    ❱❱ Yaklaşık 50 bin firmayı tem­sil eden TÜRKONFED’in ha­zırladığı rapor, hayatını kay­bedenlerin sayısının 72.663’e kadar çıkabileceğini söyledi. Raporda depremlerin 84.1 mil­yar dolarlık mali hasar yarata­cağı da hesaplandı.

    ❱❱ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, depremde yıkılan binalarla ilgi­li sorumluluğu olduğu değer­lendirilen 134 şüpheli hakkın­da işlem yapıldığını, 3’ünün tu­tuklandığını, 7’sinin gözaltında olduğunu, 7 şüpheli hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduğu­nu duyurdu. Bozdağ, 114 kişinin gözaltına alınmak üzere aran­dığını dile getirdi. Adıyaman’da yıkılan çok sayıda binanın mü­teahhidi olduğu belirlenen Ya­vuz Karakuş ve Sevilay Kara­kuş, İstanbul Havalimanı’nda Gürcistan’a kaçmaya çalışırken yakalandı. Yavuz Karakuş, her şeyi “usulüne göre” yaptıklarını o yüzden vicdanının rahat oldu­ğunu söyledi.

    Yurtdışına çıkmaya çalışırken yakalanan müteahhit Yavuz Karakuş, “Vicdanım rahat” dedi.

    ❱❱ Güvenlik tehditleri nedeniyle deprem bölgesindeki kurtarma faaliyetlerine ara veren Avus­turya Savunma Bakanlığı, Türk ordusunun kendilerini koruma­ya başlaması üzerine çalışmala­rına geri döndüklerini açıkladı. 25 kişilik sivil İsrail ekibi de “ya­kın güvenlik tehdidi” nedeniyle özel jetle Türkiye’den ayrıldı.

    ❱❱ Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, deprem bölgele­rini ziyaret eden ilk Avrupalı ba­kan oldu. Dendias, “Türkiye ve Yunanistan ilişkileri yumuşat­mak için bir depremi daha bek­lememeli” diye konuştu.

    ❱❱ Yardım kampanyaları başla­tan, bir konteyner kent kuraca­ğını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, depremlerin ardından Türkiye’yi ziyaret eden ilk lider oldu. Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yapılmadı.

    ❱❱ Arama-kurtarma çalışma­larına katılmak üzere Meksi­ka’dan getirilen kurtarma kö­peği “Proteo” hayatını kaybetti. Meksika Savunma Bakanlı­ğı’nın açıklamasında “Büyük yol arkadaşımız, köpeğimiz Proteo’yu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türki­ye’deki kardeşlerimizin aran­ması ve kurtarılmasında Mek­sika delegasyonunun bir üyesi olarak görevini yerine getirdin. Kahramanca çalışman için te­şekkür ederiz” denildi.

    ❱❱ Sanatçı Haluk Levent, kuru­cusu olduğu Ahbap Derneği’nde depremzedeler için toplanan ba­ğışların 1 milyar lirayı geçtiğini belirterek, bundan sonra bağış­ların AFAD’a yapılmasını istedi.

    ❱❱ Babala TV moderatörü Oğuzhan Uğur hakkında Kah­ramanmaraş ve Hatay’da baraj duvarlarının çatladığı yönün­deki paylaşım gerekçe göste­rilerek “Halkı yanıltıcı bilgi­yi alenen yayma” suçlamasıy­la resen soruşturma başlatıldı. Oğuzhan Uğur, konuya dair yaptığı açıklamada “Haberi bir Bakanlık yetkilisi teyit ettiği için ekiptekiler paylaşmışlar! Yalan olduğu ortaya çıkınca da hemen silmişler. Yazışma gör­selleri mevcut” demişti.

    ❱❱ Hatay’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü binası hakkında yı­kım kararı çıkarılması, şehir­de usulsüz biçimde inşa edilen yapılara dair delillerin karartıl­ması şüphelerini gündeme ge­tirdi. Avukat Bedia Büyükgediz, yıkılan binaların imar ve yapı denetim izinlerine dair delil ni­teliğindeki evrakların güvenli bir yere nakledilmesinden önce binanın yıkımına başlandığını kaydetti. Yıkım, bölgeye giden gönüllü avukatlar tarafından engellendi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlı­ğı twitter hesabından açıklama yayımlayarak, avukatların dile getirdiği iddiaların “mesnetsiz” olduğunu, tüm resmî evrakların dijital ortamda da bulunduğu­nu belirtti.

    Afet boyunca çok aktif çalışan Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent.

    Güvenlik, iletişim ve yine seçim

    2.HAFTA

    ❱❱ Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, normal takvime göre 18 Haziran’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parla­mento seçimlerinin yapılması­na imkan kalmadığını, seçim­lerin “ivedilikle” ileri bir tari­he ertelenmesini istedi. Arınç, genel seçimleri 2024 yerel se­çimleriyle birleştirmek, 2023 Kasım ayına ertelemek ve tüm siyasi partilerin uzlaşacağı bir tarih belirlemek olmak üzere üç seçenek önerdi. Muhalefet öneriye “sivil darbe” sözleriyle karşı çıktı; Anayasa değiştiril­meden seçimleri ileri tarihe er­telemenin mümkün olmadığını söyledi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kahramanmaraş merkezli dep­remlerde hayatını kaybedenle­rin sayısının 35.418’e ulaştığını duyurmasının hemen ardından Mart başı itibarıyla 30 bin ko­nutun inşaatına başlanacağını duyurdu. Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Naçizane tavsiyem bu bölgenin tümün­de mikro-bölgeleme çalışma­sı yapmadan yerleşim alanları için yer seçilmemeli ve inşaata başlanmamalı. İnşallah bu sefer sesimi yetkililere duyurabili­rim” dedi.

    ❱❱ Türkiye Barolar Birliği Baş­kanı Erinç Sağkan, güvenliğin sağlanmasına ilişkin ciddi za­fiyet yaşandığına işaret eder­ken çeşitli hırsızlık ve yağma iddialarının gündeme geldi­ğini, ayrıca bu suçların faili olduğu ileri sürülen kişilere işkence ve kötü muamele ya­pıldığı yönünde görüntülerin yayımlandığını söyledi; önlem almaya çağırdı.

    Bülent Arınç seçimlerin ertelenmesi için üç formül önerdi.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, ara­ma-kurtarma ve enkaz kal­dırma çalışmalarında havada uçuşan asbestin ciddi sağlık sorunları yaratabilecek tehli­keler barındırdığı uyarısında bulundu.

    ❱❱ Eski CHP Genel Başka­nı Deniz Baykal’ın cenazesi­ne katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı.

    ❱❱ Güney Kore milletvekilleri, maaşlarının %3’ünü Türkiye ve Suriye’deki depremzedelere bağışlama kararı aldı.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan’ın talimatıyla Elazığ’ın da deprem bölgesi ilan edildiği duyuruldu.

    ❱❱ Depremzedelere ve deprem bölgesine maddi destek sağla­mak için Türkiye, Kuzey Kıb­rıs ve Azerbaycan’dan 213 te­levizyon ve 562 radyonun ka­tılımıyla yapılan ortak yayınla “Türkiye Tek Yürek” kampan­yası düzenlendi. Merkez Ban­kası 30 milyar TL, Ziraat Ban­kası 20 milyar TL, VakıfBank 12 milyar TL, Halkbank 7 mil­yar TL bağışladı. Türkcell 3.5 milyar lira, Cengiz Holding 2.5 milyar lira bağışlayacağı­nı açıklarken Cumhurbaşka­nı Erdoğan, yayına bağlanarak “Yurtiçinden ve yurtdışından AFAD hesaplarına gelecek her kuruş, depremzedelerimiz için kullanılacaktır” dedi. Yayın sonunda toplam 115 milyar 146 milyon 528 bin TL bağış toplandı.

    ‘Türkiye Tek Yürek’ ortak yayınında Merkez Bankası’nın 30 milyar TL’lik bağışı, soru işaretlerine neden oldu.

    ❱❱ Geliri depremzedelere ba­ğışlanan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da aralarında olduğu kulüplerin dayanışma gösterdiği UEFA Avrupa Kon­ferans Ligi play-off turundaki Trabzonspor-Basel maçı, bor­do-mavili ekibin 1-0’lık galibi­yetiyle sonuçlandı. Maç öncesi arama-kurtarma çalışmaların­da görev alanları selamlayan bir koreografi sergilendi..

    ❱❱ İstanbul Valiliği, deprem riski taşıdığı tespit edilen 93 okulun tahliye edileceğini bil­dirdi. Aralarında Pertevni­yal ve Vefa liseleri gibi tarihî okulların da bulunduğu 93 riskli okuldan 76’sının yıkılıp yeniden yapılacağı, 17’sinin ise güçlendirileceği belirtildi.

    ❱❱ ABD Dışişleri Bakanı Ant­hony Blinken, depremler so­nucu yıkıma uğrayan bölgele­ri ziyaret etmek ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüş­mek üzere Türkiye’ye geldi. Gündemde depremin yanısıra Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği de vardı. Cumhurbaş­kanı Recep Tayyip Erdoğan, Blinken’la Esenboğa Havali­manı’nda görüştü.

    Deprem sonrası ilk maçta dostluk mesajları Deprem sonrasında gelirleri afetzedelere bağışlanacak ilk maç için Basel karşısında sahaya çıkan Trabzonspor’la birlikte bütün takımların taraftarları omuz omuza tribündeydi.

    ❱❱ 20 Şubat’ta Hatay’ın Defne ilçesinde saat 20.04’te yaşa­nan 6.4 büyüklüğünde depre­min ardından Samandağ ilçe­sinde de saat 20.07’de 5.8 bü­yüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi; 6 kişi hayatını kaybetti. Hatay Samandağ Be­lediye Başkanı Refik Eryılmaz, çadır olmadığı için insanların evlerine dönmek zorunda kal­dığını bildirdi.

    ❱❱ Reuters haber ajansı, ban­kacılardan edindiği bilgilere dayandırdığı haberinde, Tür­kiye Cumhuriyet Merkez Ban­kası’nın deprem felaketinden sonra iki hafta içinde Türk Li­rası’nın değerini sabit tutmak için rezervlerden 7 milyar Do­lar harcadığını bildirdi.

    ❱❱ Bilgi Teknolojileri ve İle­tişim Kurumu, Ekşi Sözlük’e erişimi engelledi.

    Hatay’da iki deprem daha 20 Şubat’ta Hatay iki depremle daha sarsıldı, 6 kişi hayatını kaybetti.
  • Önlenebilir felaket, felakete yolaçan siyaset

    Yıllardır “geliyorum” diyen deprem, bütün iddiasına rağmen devletin hazırlıksızlığının yadsınamaz bir kanıtı oldu. Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedikçe, önümüzdeki İstanbul depreminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabullenmiş olmuyor muyuz?

    Doğal ve toplumsal afet­ler, genellikle yaşadığı­mız dünyanın ipliğini pazara çıkarır. Dünya nimet­lerinin bir avuç insanın elin­de yoğunlaşması, nasıl eko­nomik ve sosyal politikaların ürünüyse, felaket anlarında­ki çaresizlik de aynı politika­ların ürünüdür. Dünya, Co­vid-19 salgını sırasında buna şahit oldu. En zengin ülkeler­de bile maske gibi basit ihti­yaçlara ulaşılamadığı; yaşlılar başta milyonlarca insanın bir çırpıda gözden çıkarılabildiği günler yaşandı. Gelişmiş ül­kelerin dahi bu denli çaresiz kalması, önceden böyle bir du­ruma karşı herhangi bir ön­lem almamış olduklarını açığa çıkardığı gibi, uzun zamandır dibine dinamit döşenen sosyal devletin iflasının da işaretiydi. Halbuki SARS, MERS, Ebola, Zika derken 2002’den başla­yarak Covid-19’a kadar öne çı­kan salgın hastalıklarla felaket “geliyorum” demişti.

    İngiltere’den Brezilya’ya iktidarlar sürü bağışıklığı mo­delini önerirken “bu da gelir, bu da geçer” tavrıyla sergi­ledikleri vurdumduymazlık, başta yoksullar olmak üzere milyonlarca insanın ölümüne neden oldu; her şeyin ticari­leştirildiği bir dünyada, öteki dünyaya gidişin ne kadar ko­lay hâle geldiğini gösterdi. Şu anda hâlâ pandeminin ülkeler bazında reel olarak ne kadar maddi, manevi, insani kayba yolaçtığı bilinmiyor (asgari 7 milyon can kaybı dense de ka­yıtların yetersizliğinden ötürü bu rakamın 14-24 milyon ol­ması muhtemel. Oysa sözgeli­mi konu silah ticareti olunca veriler çok net!).

    Kahramanmaraş’ta arama kurtarma ve enkaz kaldırma çalışmaları.

    Yıllardır davul-zurnayla “geliyorum” diyen deprem ko­nusunda da durum farklı değil. Bütün iddiasına rağmen başta devlet olmak üzere neredeyse tüm kurumların yetersizliğine ve eğretiliğine yakından şahit olduğumuz günlerden geçi­yoruz. “Geç müdahale” başlı başına yeterince trajik, ama önceden herhangi bir önlem alınmadığını görmek sunu­labilecek herhangi bir maze­reti de inandırıcı olmaktan çıkarıyor. Durumun “kontrol altında” olduğuna dair alışıl­dık resmî söylem; 10 binlerce ölüm, topyekun bir insani yı­kım ve yoksulluğun karşısında iyiden iyiye gayrıinsanileşti­ğini gösterdi. İnsanların acı­ günah keçisi bulma peşinde toplumun en korumasız, zayıf kesimlerini suçlamak; üç-beş kişinin densizliğinden hare­ketle yağmacılık bahanesiyle göçmen düşmanlığı yapmak; devletten çok önce cansipa­rane çalışmaya başlayan si­vil-yerel örgütlenmeleri he­def hâline getirmek, tam da suçluların telaşının sonucuy­du. Depremi görmezden gelen zihniyet, beceriksizliğini mas­kelemek için muhtaç olduğu günah keçilerini keşfetmekte çok mahir olduğunu gösterdi. Üç yağmacı, beş Suriyeli, bir miktar sosyal medya kullanı­cısı olmasa işler yolundaydı!

    Deprem vergilerinden imar izinlerine, yerine getirilmeyen her vecibe için cezalandırılan yurttaş, “doğal afet” diye tak­dim edilen depremde de ancak yardımlarla yetinmek zorunda kaldı. Oysa kentlerin planlan­masından toplumun biçim­lendirilmesine, bu felakette rol oynayan her nokta, sosyal ve siyasal tercihlere dayalıy­dı. Felaket, dünyanın ben­zer konumdaki başka ülkele­ri deprem tahribatını asgariye indirmeyi başarmışken bunu yapmayanların tercihleriyle büyüdü. Deprem önlemlerinin maliyetine, insanlık tarihine geçecek bir fecaat olan “imar barışı” affından elde edilen ge­lir hesabını da eklemek müm­kün.

    Kader planlama teşkilatı

    Tarih ve siyaset insanlara de­rinden bir şeyler anlatıyor; fe­laketin nasıl önlenebileceğine ilişkin sorgulamalara kapı açı­yor. Bu sorgulamayı kısıtlayan devlet müdahalesi ve hakimi­yet ilişkileriyse, acıyı dindir­me kisvesi altında gerçekli­ği çarpıtmanın binbir yolu­nu keşfetmeyi becerebiliyor. Felaketi insan iradesinin dı­şında, toplumsal pratiklerden azade ilahi bir kaçınılmazlık olarak sunmak, bu yollardan biri. En kestirme yöntemi de gerçekliği karartma, çarpıtma ve geleceğe ilişkin uluorta va­atler…

    Fredric Jameson “medya, iletişim ve enformasyonun hâ­kim olduğu geç kapitalizm, da­ha eski olan mafya kapitalizmi aşamasının, hatta kapitalizm öncesi kişisel ve klan tahak­kümü kalıntılarının yerini al­maktadır” derken, hayat-me­mat meselelerinin en kritik noktası olan, doğal olmaktan öte insan türünün geleceğini tehlikeye sokan insani, top­lumsal felaketler için de ge­çerli bir tanı koyuyordu.

    Felaket karşısında yurt­taş, savaştakinden de çaresiz­dir. Ne de olsa devlet savaşa hazırdır ve hatta bir gece an­sızın gelebilir (!). Herhangi bir devletin askerî harcamalarıyla afetlere ayırdığı payı kıyasla­mak ise devletin insana ver­diği değeri göstermek açısın­dan yeterlidir. Geçen yılla bu yıl arasında bütün kalemlerde giderler artarken AFAD’ın pa­yının neden küçüldüğünü sor­gulamak bile yeterlidir.

    Geliyorum diyen felaket Kahramanmaraş depremlerinin yarattığı faciada, kentlerin planlanmasından toplumun biçimlendirilmesine pek çok etken rol oynamıştı.

    Kadere inananlar için “ka­der planlama teşkilatı”nın iş­leyişini kör deneyimlerle öğ­renmenin sonu yoktur. Ancak sermaye birikimi ile kader arasındaki ilişki de insafsızdır. Tarım ve hayvancılığı çöker­tip, tarlaları inşaat sektörüne sunmanın kaderle ne ilgisi ola­bilir?

    Eski dünyanın evleri yıkı­lıp pek matahmış gibi birbirine benzetilen, daha doğrusu hiçbir şeye benzemeyen evler yükse­lirken ortaya çıkan kimliksiz standartlaşmada betonun özel bir yeri var.

    Betonistan cenneti

    Uçuşu olmayan havaalanları, geçişi olmayan otobanlar ve da­ha nicelerinin yanında masum addedilen konut piyasasının merkezinde, milleti olmayan ve sınır tanımayan bir şey var: Beton! Aslında ne yerli ne millî. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrası­nın bu lokomotif sektörü, emlak piyasasında dillere destan skan­dallara yolaçsa da cazibesinden bir şey kaybetmiyor. Deprem­lerde seyrettiğimiz beton yığın­ları, vaadettikleri gibi göklere uzanmıyor; piyasayı alabildi­ğine harladıktan sonra görev­lerini yerine getirmiş olmanın huzuruyla çöküşün, cinayetin aracına dönüşüyor. Yaşamı tat­sız-tuzsuz kılan beton yığınla­rının içindeki metaller koroz­yona uğruyor, kuma dönüşüyor. Betonla kurulan sözde ilerici mimari, her şeyi, hiçbir şey hâ­line getiriyor. İkide bir ahaliyi rüşvete tahrik eden imar afları ise, sözde kuralları bypass eden yıkımın kolaylaştırıcısı hatta daha da ötesi müsebbibi olarak öne çıkıyor.

    Türkiye birçok ölçüm­de yaya kalsa da, kişi başına düşen müteahhit açısından herhalde dünya birincisidir. Biliminsanların aşağılandı­ğı, eğitimin çöktüğü bir ülke­de az-buz bir kazanım değil­dir bu! Tabii inşaatla, betonla büyüme kararını müteahhitler değil siyasiler alır; tercihler ve teşvikler oradan gelir.

    Öte yandan benzer geliş­mişlik düzeyindeki deprem ülkelerinde önemli mesafeler alınmış olması, depremin yal­nızca millî gelir düzeyine bağ­lanamayacağını gösterir. Ör­neğin uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle her yıl 30-40 bin ki­şinin öldüğü Meksika’da eko­nomik vaziyetin pek parlak ol­madığı belliyken deprem kar­şısında önlem alınabilmiştir.

    Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedik­çe, önümüzdeki İstanbul dep­reminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabul etmiş olmuyor muyuz?

    Hatay’ın Antakya ilçesinde bulunan Rönesans Rezidans.

    Mevzuat hazretleri

    Açlık, ekolojik felaket gibi deprem de bir anda insanları tarihin dışına sürükler. O gü­ne kadar tutunmaya çalıştığı dünyanın berhava olduğunu gören insan, bir anda gerçek dünya ile yüzleşir: İnsanlıktan çıkış! Örneğin Afrika’nın kı­tasal olarak tarihten çıkışı da, doğal gibi gözüken yıkımlara bağlanır ama, aslında açıkça insan denen türün ürünüdür.

    Sınai ve teknolojik ölçütle­re göre bizden kat kat yukarı­da olan Japonya’da yaşanan Fukuşima faciası (11 Mart 2011) bir başka örnektir. Bu­radaki tehlike, amatör olarak eski şiirlerle de ilgilenen bir jeolog tarafından 1980’lerin­de sonunda keşfedilmişti. Fu­kuşima yakınlarındaki Sendai Üniversitesi’nde çalışan Ko­ji Minoura, 10. yüzyıla ait bir şiiri okurken okyanusun sa­hilden 4 kilometre içerideki bir tepeye uzandığına dair bir dörtlüğe rastladı: “Gözyaşla­rımızın ıslattığı giysilerimizin kolları / Sue kentinde / Çam tepelerinin üzerinden / Okya­nusun dalgaları kırılırken dahi / Aşkımızın payidar olacağı­nın tanığıydılar” diyordu şiir. Hemen araştırmaya başlamış, 10 yıl boyunca alarm zilleri­ne basmış, ama nafile… Yakla­şan felaketi 2002’de Journal of Natural Disaster Science’da yayımlansa da yetkili ve etki­li çevreler kulak asmamış. 11 Mart 2011’de, Çernobil’in ar­dından dünyanın gördüğü en ağır nükleer felaket, Tohoku depreminin ardından başlayan tsunaminin Fukuşima sant­ralini istila etmesiyle yaşan­dı. Dalgalar 14 metreye kadar çıkınca jeneratörler de dahil olmak üzere tüm santral su­lar altında kaldı. Kısa sürede bazı reaktörlerde kısmi eri­menin kanıtları ortaya çıktı; hidrojen patlamaları sonucu 3 reaktörü barındıran binala­rın tepe kısımları havaya uçtu; yangınlar başladı. Radyasyon sızıntısı korkusuyla 170-200 bin kişi tahliye edildi. Santral­deki işçiler aşırı radyasyona maruz kaldı. Japonya Nükle­er Güvenlik Kurumu, nükleer sızıntının tehlike derecesini Uluslararası Nükleer Olay Öl­çeği’ne göre 7’ye yani Çernobil reaktör kazasıyla aynı seviye­ye çıkardı.

    Tokyo Electric Power Company, maliyeti düşür­mek için santrali kıyıya yakın yapmıştı. Tabii hükümetin de onayıyla… Bilim ve sanayide dünyanın sayılı ülkelerinden biri olarak gösterilen Japonya, böyle bir trajediye maruz kal­mış; nizam-intizam meselesi de risklerin bertaraf edilme­sinde etkili olmamıştı.

    Kahramanmaraş merkezli depremlerde ortaya çıkan enkaz, bir hak olması gereken barınma ihtiyacının ranta teslim edilmesinin sonucunu da yansıttı.

    Kadere kurban edilen

    Kör talih ve lanet arasına sı­kışmış bir kadercilik karşısın­da mevcuda lanet etmek de çözüm olmuyor. Dayanışma­nın her çeşidi felaketten sonra kurbanların bir miktar nefes almasını sağlasa da, hamiyet­perverlik bir sonraki yıkımın önüne geçemiyor. Medyanın 7/24 neyi, ne kadar yansıttığı tartışmalı yayınları, deprem­zedelerin kurbanı oldukları şeyin gerçekten ne olduğunu açıklamaktan uzak kalıyor.

    Aslında işi bilenler, kasır­ga, deprem gibi doğal afetle­rin gücünü, yolaçtığı yıkım ya da can kaybı sayısının belirle­mediğini; bunun kent planla­masından demografiye, yok­sulluktan temel toplumsal hizmetlere erişime uzanan imkanlara bağlı olduğunu; ya­ni kısacası toplumsal koşulla­rın belirleyici olduğunu söylü­yorlar. Güvenlik ve korunma­nın, önceden alınan tedbirlere, planlama ve onarıma yönelik kamu politikalarına bağlı ol­duğu artık ayan-beyan ortada.

    Yardımlar elbette yıkımlar­dan sonra vazgeçilmez. Ancak bunlar, gayrısiyasi tarafsızlık kisvesi altında sistemin gü­nahlarına pansuman yapmaya yöneldiğinde fazlasıyla politik hâle gelir. Depremin araçsal­laştırılması, insanların temel ihtiyaçları arasında yer alan barınmanın (tıpkı, eğitim, sağ­lık ve beslenme gibi) hoyratça kâr mantığına terkedilmesi­nin kaçınılmaz sonuçları baş­ka bir soruyu da akla getiriyor: Devletin asgari iddiası yurt­taşın can ve mal güvenliğini sağlamak iken bütün bunla­ra seyirci kalması yaşadığımız dünyanın bir garabeti midir? Eğer öyleyse, temel toplumsal ihtiyaçların, depremde oldu­ğu gibi, insani değerlere dayalı bir dayanışmayla giderilebile­ceğini söylemek neden hayal­cilik olsun?

  • Kaçmadılar… 1.000 kişiyi kurtardılar

    Kaçmadılar… 1.000 kişiyi kurtardılar

    Aralık 1939’da 7.9 şiddetinde bir depremle sarsılan Erzincan, Türkiye tarihinin en ağır yıkımlarından birine sahne oldu. O depremde, 33 bine yakın insanımız öldü, 100 binden fazla ev yıkıldı. Ağır kış koşullarında ısınmak için kullanılan sobaların devrilmesiyle yangınlar çıktı. Karlar altındaki şehrin dış dünyayla bağlantısı kesildi. Gelen yardımların iletilememesi şehirde tam bir can pazarının yaşanmasına neden oldu.

    Sadece tek duvarı ayakta kalan cezaevi binasındaki mahkumlarsa, bu ortamda kaçmak yerine kurtarma çalışmalarına omuz verdiler. 1.000’den fazla insanı kurtardılar; onları kendi barakalarında misafir ettiler; paltolarını depremzedelerle paylaştılar. Daha sonra özel bir af kanunuyla 241 mahkumun cezaları affedildi. Depremin ardından, o dönem Life dergisinde fo­to muhabir olarak çalışan ve ABD’nin ilk kadın savaş fotoğrafçısı olan Margaret Bourke-White da bölgeye gitti, bu fedakar mahkumları görüntüledi.

  • Eşsiz Uygur vesikaları ve bozkırdaki medeniyet

    Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Dunhuang Mağaraların ve çevresinde bulunan Türkçe vesikalar, yerleşik hayata geçiş aşamasındaki Uygurlar’la ilgili zengin bilgiler sağlıyor, içerdiği detaylı hukuki düzenlemeler ile “tipik göçebe” algısının kırılmasında da rol oynuyor. Belgeler aynı zamanda, Dil Devrimi öncülerine, Türkçeleştirme sürecinde esin kaynağı olma özelliği de taşıyor.

    HATİCE ŞİRİN

    Sir Aurel Stein 20. yüzyıl başlarında tarihî İpek Yolu’nun ünlü rotaları Miran ve Dunhuang ekspedisyonlarından topladığı 500 sandık civarında elyazmasını yüzlerce devenin sırtına yükledi. Bunları önce Hindistan’a, ardından da gemi ambarlarında British Library’ye getirdiğinde, ortaya çıkan verilerin Türk Dil Devrimi’nin mimarlarına esin kaynağı olacağını tahmin edemezdi.

    Taklamakan Çölü’nün kumlar altındaki antik vaha kentlerinde, aynı tarihlerde başka bilim heyetleri de bölgeyi tarıyor, buldukları yazmaları ülkelerinin kütüphanelerine aktarıyordu. Bulgular arasında Runik, Soğd, Brahmi, Tibet ve Süryani harfleriyle yazılmış binlerce Eski Türkçe fragman vardı. Bunlar, milattan sonra 80’de Moğolistan’daki devletleri yıkılınca Çin’in kuzeybatısındaki Turfan havzasına göç edip orada şehir devletleri kuran Manihaist, Budist ve Hırıstiyan Uygurlar’a aitti.

    Tüm bu Türkçe vesikalar; budizm ve manihaizme ait çeviriler, Aisopos masalları, İncil tercümeleri, şiirler, mektuplar, astronomi ve tıp belgeleri gibi çok geniş bir konu külliyatını kapsar. İçlerindeki ayrıntılı hukuk belgeleri, Batılı bilim insanlarını halen şaşırtmaya devam eder. Bunlar askerî birliklere verilen yemek makbuzlarından evlat edinme vesikalarına; vasiyetlerden ipotek senetlerine; tapu belgelerinden kölelik azatnamelerine kadar uzanan konuları içerir ve her birinin özel adları var dır. İçeriklerindeki titizlik, toplumun en alt tabakasındaki kişilerin bile “hak bilinci”- ne sahip olduğunu gösteren bir şikayetnamede somutlaşır: Koço şehri harabelerinde bulunan bir ötüg bitig’te (dilekçe) birinde, Pintung adlı bir Türk köle, Çinli yargıçların olduğu bir heyete efendisini şikayet eder. Efendisi, Budist keşiş olma seviyesine ulaşacak kadar kutsal kitap okuduğunda onu azat edeceğini söyler ve azatnameyi de hazırlar. Ancak “belgeyi kaybettim” deyip Pintung’u bir başkasına satma planları yapar. Üstelik de belgenin kaybından köleyi sorumlu tutar. Pintung, epeyce uzun olan dilekçesini “Beylerim, beni yüreğinizle anlayıp merhametle karar verin” diye bitirir.

    Eski Uygurca senetlerde bir yük eşeğinin 10 günlük ki­ralama bedelinin ödenmeme­si veya eşeğin kaybı durumun­da dahi, kiracıya uygulanacak cezai müeyyide açıktır: Kiracı, ödemeyi yapmazsa eşeğin sa­hibine hisseli tarlasının ekim gelirlerini vermekle yüküm­lüdür. Eşeğin kaybolması du­rumundaysa ödeme, 5 yaşın­dan büyük olmayan başka bir eşekle yapılacaktır.

    Vesikalardaki detaylar hay­rete şâyândır: Alınan borçların aylık faizleri kuruşu kuruşuna hesaplanır. Borçlunun kaçma­sı durumunda borçtan hangi aile üyesinin sorumlu olaca­ğı belirgindir. Sözleşmelerin hepsi en az iki tanık huzurun­da düzenlenir; tanıkların adla­rı yazılıp mühürleri basılır.

    Kadim Türk kağanları, Çin, Bizans ve Sasaniler’le olan dinamik siyasi ilişkilerin ya­nısıra, 4. yüzyıldan beri kağıt ve mürekkep kullanan Soğd kültürüyle girift bir etkileşim içindeydi. Kendilerine ait bir devletleri olmayan, İpek Yolu boyunca koloniler kurup hu­kuk ve bürokrasi anlayışlarını, yazı ve kültürlerini bu koloni­ler vasıtasıyla yaygınlaştıran Soğdlar’a, ilk Türk kağanlı­ğından itibaren devlet kade­mesinde meşru idari roller verilmişti. Yetenekli Soğd bü­rokratlar hem ticaret anlaş­malarına hem de barış ortamı sağlanmasına aracılık ediyor­lardı.

    İpek Yolu’nda bir kaşif Sir Aurel Stein (ortada köpekli olan), araştırma ekibi ve Yolcu Bey adlı köpeğiyle Turfan’da… (British Museum arşivi)

    Türk elitleri, dilleri Erken İç Asya’nın lingua franca’sı olan Soğdlar’ın alfabelerine ve inanç sistemlerine kucak aç­mışlar; ilk yazıtlarını Budist armoniyle Soğdca ve Brahmi harfleriyle Moğolca yazdır­tacak kadar çoğulcu olmayı başarmışlardı. Böylece, içle­rinden, “otlak ve su peşinde koşan tipik göçebeler” stere­otipini kırıp yerleşik dünyaya hızla uyum sağlayan büyük bir kitle ortaya çıktı. Tokuz Oguz­lar arasından çıkan bu kitle, daha Moğolistan’daki çağla­rında kent yaşamının provala­rını yapan Uygurlar’dı.

    Runik harflerle kağıda yazılmış Eski Türkçe fal kitabı Irk Bitig’den bir fragman, British Museum…

    Uygurlar döneminde va­ha kentlerindeki refah düzeyi, ipek, at, yeşim taşı, baharat, kürk ve diğer ürünlerden el­de edilen gelirle Avrupa liman kentleriyle kıyaslanamayacak ölçüde üst düzeye erişmişti. Bunu Çinli elçi Wang Yan-de, 10. yüzyıl sonundaki üç yıl­lık Uygur seyahatinin rapor­larında somutlaştırır: Uygur­lar yemeklerini altın ve gümüş kaplarda yiyor; samur kürkü, ipek ve keten giysiler giyiyor­du. Koyunlarını Kıtaylar’a, sığırlarını Tatarlar’a güttüre­cek kadar zenginleşmişlerdi. Geceleri kopuz çalıp piyesler sahnelerken kımız içip sarhoş oluyorlar ve 100 yaşının üstü­ne kadar yaşıyorlardı.

    Budist tüccarlar gittikleri her yere ve döndükleri şehirlerine maldan daha önemli olan bir şey daha taşımışlardı: Bilgi. Bunun göz kamaştıran semeresi, mez­kur vaha kentlerinin kumları al­tından ve Bin Buda diye de bili­nen Dunhuang mağaralarından çıkıp Batı dünyasına ulaştı.

  • Para, paramparça

    Para, paramparça

    Sunuş

    FFse3tuXoAM_d-M

    Tarımsal üretimin ilk defa gerçek bir ekonominin temel unsurunu, yani ihtiyaç fazlasını oluşturduğu günden bu yana insanlık, gelecek için biriktiriyor, borçlanıyor, elindekini başkasıyla takas ediyor. Yazı, birikimleri kayda geçirmek için ortaya çıktı. Borç, inanç, devlet ve para her zaman elele yürüdü. Yöneticilerin hataları yüzünden çıkan krizler, kimi zaman işsizlik kimi zaman pahalılıkla halkı vurdu. Paranın değer kaybı ise arkasından toplumsal isyanlar ve siyasal buhranları getirdi. Üstelik geçmişte krizlerin etkisi yaşandığı bölgeyle sınırlı kalırken, küresel sistemde artık göz açıp kapayana kadar bütün dünyaya yayılabiliyor. Ekonominin sadece Türkiye’de değil bütün dünyada gündemin birinci sırasına çıktığı bugünlerde, geçmişteki krizlere nasıl girilip, nasıl çıkıldığını, insanların hangi refleksleri gösterdiğini hatırlamanın tam zamanı.

    Osmanlı döneminden Cumhuriyet yıllarına, Türkiye’den dünyaya, paranın değerindeki dalgalanmalar, ekonomik krizlere verilen tepkiler ve geçmişten alınabilecek ekonomi dersleri…

    2022 geride kalırken ‘ekonomi a la turca’

    Sultan Fatih’ten bu yana borç ve enflasyon

    Osmanlı döneminde (1550-1800) ekonomi

    Dünyada hiperenflasyon dönemleri

  • Fatih’in mirası madalyon 542 yıl sonra Türkiye’de!

    İngiltere’de geçen sene sonuna doğru Christie’s Müzayede Evi tarafından ortaya çıkarılıp satışa sunulan Fatih madalyonu, İBB tarafından tekrar ülkesine kazandırıldı.

    Constanza de Ferrera tarafından 1481’de yapılan ve Christie’s Müzayede Evi’nin 27 Ekim 2022’de yapmış olduğu müzayedede satışa çıkarılan Fatih Sultan Mehmet madalyonu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Türkiye’ye kazandırıldı.

    Evrensel imparator olma vizyonuyla hareket eden Fatih Sultan Mehmet, hükümdarlığının erken dönemlerinden itibaren Batı’dan ünlü sanatçıları Osmanlı topraklarına davet etmiş; Gentile Bellini ve Costanzo de Ferrara gibi sanatçılar İstanbul’a gelerek portre ve madalyon çalışmaları yapmışlardı. Bu madalyonların şimdiye kadar New York’taki Metropolitan, Oxford’daki Ashmolean ve Londra’daki Victoria ve Albert Müzelerinde olmak üzere sadece üç örneğinin bulunduğu biliniyordu. Londra’da 27 Ekim 2022’de yapılan müzayedenin katalogunun yayımlanmasıyla birlikte dördüncü madalyonun varlığı da ortaya çıkmıştı.

    Henüz şehzadeliği döneminde madalyonları yapılmaya başlanan 2. Mehmet’in bu madalyonu, ince işçiliği ile diğerlernden ayrılıyor. Bronz madalyonun bir tarafında padişahın çok daha ayrıntılı ve net bir portresi, diğer yüzünde ise iki küçük yapraksız ağacın olduğu yumuşak kayalı zemin üzerinde ata biner şekilde Fatih figürü tasvir edilmiş. Fatih bir eliyle atının yularını diğeriyle kılıcını tutmakta. Madalyonun portreyi barındıran önyüzünde Latince “Bizans (şehrinin) İmparatoru Osmanoğlu Sultan Mehmet”, diğer yüzünde ise “Asya’nın (Anadolu) ve Ebediyetin (Bizans-Roma) Hükümdarı Mehmet At Üstünde Sefere Giderken” yazıları bulunuyor.

  • Sirkeci Postanesi’ndeki hayalet

    Yapımı 1903-1909 arasında tamamlanan, Mimar Vedat Tek’in ilk eseri Sirkeci Büyük Postane (Posta ve Telgraf Nezareti Binası), dış cephesinin güzelliği kadar, içeride kullanılan mobilyaların zarafetiyle de dönemin estetik anlayışını yansıtmaya devam ediyor. Çektiği fotoğraflar ile yaşadığı dönemin sosyo-kültürel hayatını kayıt altına alan foto muhabiri Faik Şenol’un yakaladığı bu karede, Türkiye’nin en büyük postane binasında “hayalet kız”ın önünde durduğu işlemeli masanın bir replikası halen aynı yerde. Masanın orijinali ise aynı bina içindeki PTT Sirkeci Müzesi’nde sergileniyor.

    FAİK ŞENOL ARŞİVİ

  • Mimar Ayasofya’yı aşamadı Fatih’in şerrinden kaçamadıt

    Fatih mahkemede! Evliya Çelebi Seyahatnâme’de çok çarpıcı bir “öykü”ye yer verir. Fatih Sultan Mehmed, kendi adını taşıyan caminin mimarı Atik Sinan’dan, yapının Ayasofya’dan daha kısa yapılmasının hesabını sorar. Mimar, “çok zelzele olduğu için” deyince iki eli de kesilir. Mahkemeye giden mimar padişahtan davacı olur ve Fatih duruşmaya davet edilir!

    Ve acı gerçek Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca, mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak gerçek bambaşkadır: Atik Sinan 1471’de bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür.

    HATİCE ŞİRİN

    Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’da­ki ilk şiddetli deprem haberini anonim bir Tevârih-i Âl-i Osman’dan almaktayız: “Hicretin sekiz yüz doksandör­dünde safer ayının onüçüncü gününde kuşluk vaktinde (16 Ocak 1489) şehr-i İstanbul için­de bir azim zelzele vakı oldu. Ni­ce minareler yıkılup harab oldu”.

    “Küçük Kıyamet” olarak ta­nımlanan 1509 depremini ise Matrakçı Nasuh şöyle tarif eder: “Hak Teala sonsuz kudretiyle kıyamet korkusunun benzeri­ni bütün insanlara yaşattı. Öyle büyük bir deprem meydana geldi ki, onun gürültüsünden var oluş ve yok oluş alemi titredi, sağlam yapılı unsurların bünyeleri dö­küldü”.

    İstanbul depremlerini yazan müverrihler, bu iki kısa tasvir­den anlaşılacağı gibi genellikle hasar ve ölümlerin yalınkat bi­lançolarını verirken, yıkıma se­bep olan insan faktörüne değin­mezler ve mesuliyeti her zaman kadere yüklerler.

    Bu konuya değinen az sayıda müelliften Evliya Çelebi (1611- 1682), Seyahatnâme’nin 1. cil­dinde çok çarpıcı bir “öykü” an­latır. Bilindiği gibi gerçeklik payı olan her vaka, sözlü gelenekteki anlatılardan beslenerek Evliya Çelebi’nin kaleminde kurgusal bir metne dönüşür.

    Tarihsel verilerin ayrıntıları­nı doğrulamadığı bu öykü, İstan­bul’daki cami inşaları ile kilisele­rin camiye dönüştürülmesi hak­kındaki bölümler arasında, Fatih Camii başmimarı ile Ebü’l-fet­h’in (Fatih Sultan Mehmed) mahkemelik olduğu bir vakayı içermektedir. Evliya’nın kurma­ca anlatısına göre “gazub padi­şah”, Fâtih Camii ve Külliyesi’ni yapan başmimarı paylayarak şöyle der: “Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek inşa et­medin de her biri birer Rum ha­racı değerindeki sütunlarımı ke­sip camimi alçak ettin?” Bunun üzerine mimar özür dileyerek: “Padişahım, İslambol’da zelzele çok olduğundan, cami ebediyen kalsın diye iki sütunu üç ölçek kesip Ayasofya’dan alçak ettim” der. Padişah, “özrü cürmünden eşeddür deyü” (özrü kabahatin­den büyük) merhamet göster­meksizin mimarbaşının iki elini bilekten keser.

    Sinan Ağa Mescidi


    Fatih-Hafız Paşa Caddesi’ndeki Kumrulu Mescit’te (Sinan Ağa Mescidi) bulunan Mimar Atik Sinan’ın baştaşı (Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimârîsinde Fâtih Devri 855-886 (1451-1481) ve bugünkü levha.

    Ertesi gün mimarbaşı, eşi­ni-dostunu yanına alıp şeriat mahkemesinin yolunu tutar ve padişahtan şikayetçi olur. Molla Efendi, Fatih’e derhal bir kethü­da gönderip mahkemeye çağı­rır. Padişah kemerine bozdoğan topuzunu takıp molla huzuruna gelir; selamını verip sadr-ı âlîde oturmaya niyetlenirken mol­la şunu söyler: “Oturma beyim, hasmınla yanyana ayakta bekle”.

    Teatral biçimde ilerleyen öykünün buraya kadar olan bö­lümü bile Evliya Çelebi’nin -ve belki de mensup olduğu münev­ver çevrenin bir sözcüsü olarak-hayalindeki bilimsel rasyonalite ve adalet anlayışını yansıtması açısından epeyce değerli bir kur­gudur. Depreme dayanıklı olsun diye alçak tutulan iki sütuna kar­şılık imparatorluğun heybetini yeterli ölçekte simgeleştirmediği için kesilen iki el, alegorik biçim­de aklın mutlak otorite tarafın­dan cezalandırılmasıdır.

    Evliya Çelebi’nin olanı de­ğil de olması gerekeni tasarladı­ğı öyküsünün devamında, kendi camisi Ayasofya’dan sönük kal­dığı için şöhret bulamayacağı endişesiyle işlediği suçu süklüm püklüm itiraf edip “Emir şer‘-i şerîfindir” diye boynunu büken bir sultan vardır. Onun karşısın­da ise “Şöhret cami alçak olsa da ibadete engel değildir; senin taşın cevâhir dahi olsa kıymeti yine bir taştır; yetişmiş bir in­san melekten yücedir” diyerek dersler veren ve Kayser-i Rum’a ceza kesen bir adalet temsilcisi yer alır.

    Evliya tarafından “Böyle bir pâdişâh-ı azîmü’ş-şân iken bâb-ı şerî’ate gelüp itâ’at etdi” cüm­lesiyle bitirilen sahne, okurlara hem hukuk önünde herkesin eşit olduğu bir devlet tahayyül ettirir hem de ilim ve fen erbabına hak ettiği değerin verildiği bir sistem düşü kurdurur.

    Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün ol­madığı bir sistemde Evliya Çe­lebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca mah­keme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak tarihî gerçek bam­başkadır: Friedrich Giese’nin ya­yımladığı Anonim Osmanlı Ta­rihi’ne (1491) göre, azat edilmiş bir gayrimüslim olan bu mimar (Sinan-ı Atik), 1471’in bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüş­tür. Anonim tarihteki Kostanti­niyye efsanesi, katlinin sebe­bini kubbeyi taşıyan sütunlar­dan ikisinin kısaltılmasına veya sultanla mimar arasındaki mali anlaşmazlıklara ve rüşvet söy­lentilerine bağlarken; Stefanos Yerasimos, mimarın Ayasofya’ya eşdeğer ya da daha muhteşem bir eser yaratmakta başarısız kalmasıyla ilişkilendirir.

    Fatih Camii, bu hadiseden yaklaşık 3 asır sonra, 22 Mayıs 1766’daki İstanbul depreminde tamamen yıkılan tek İstanbul camisi olarak tarihe geçer. Evli­ya Çelebi’nin ideal bir devlet dü­şünü yansıttığı ütopik karakter­deki öyküsü ise, günümüzde ori­jinalinden ve amacından her gün biraz daha uzaklaştırılarak po­pülizme kurban edilir. Onun mü­balağalı bir üslupla, lirik ve iro­nik ifadeler eşliğinde inşa ettiği gizli detayların üstünkörü bir okumayla anlaşılması pek müm­kün değildir. Seyahatnâme’deki bu kurguyu, hamasi bir üslupla tarihî gerçeklik gibi takdim eden kimi köşe yazarları, Evliya’nın dramasını depremin vurduğu bi­na misali enkaza dönüştürdükle­rinin farkında değillerdir.

  • İhtiyatlı ve ‘efendi’ bir tonla 90’ların kraliyet skandalları

    1940’lardan beri Kraliçe Elizabeth’in tahttaki yolculuğunu, arkaplanda İngiltere’yi ve dünyayı sarsan kritik olaylar ve dedikodularla birlikte işleyen “The Crown”un beşinci sezonu Netflix’te. Kraliçe’nin ölümü ve Prens Charles’ın tahta geçmesinden 2 ay sonra yayınlanan bu sezon, dünya kamuoyunun hâlâ hatırladığı bir döneme odaklanıyor. Gerçekler ve kurgular.

    DEFNE AKMAN

    Netflix’in “olay” dizisi “The Crown”, İngiltere kraliçesi 2. Elizabet­h’in 1940’larda tahta çıkmaya hazırlanmasını takiben ikti­dara gelmesini, hükümdarlığı süresince ülkede ve dünyada yaşanan önemli siyasi, askerî, ekonomik ve romantik olayla­rın öyküsünü anlatıyor. Yazar/ yapımcı Peter Morgan’ın kra­liyet ailesini ameliyat masa­sına yatırıp kıtır kıtır kestiği dizi, gerçek olaylardan ilham alıyor. Her sezon arkaplan­da maden grevleri, felaketler, ekonomik sallantılar olurken, lüks hayatlar yaşayan aile üye­lerinin siyasi entrikalar, aşklar ve bunalımlar arasında gidip gelmelerini tüm dünya bayıla bayıla izliyor. Dizinin beşin­ci sezonu iki yıllık bir aradan sonra Kasım 2022’de platfor­ma yüklendi; Kraliçe’nin Eylül 2022’de hayatını kaybetmesi­nin hemen ardından.

    Bu sezon, Elizabeth Debicki, Lady Di’yi tüm kırılganlığı, muzipliği ve cazibesiyle canlandırıyor (solda). Kraliçe Elizabeth ve Prens Philip arasında ise soğuk rüzgarlar esiyor.

    90’lı yıllarda geçen bu se­zonda, parçalanmaya yüz tut­muş bir ailenin portresini gö­rüyoruz. Karşımızda tatsızla­şan bir evlilik, mitlere meraklı bir kamuoyu ve ne olursa ol­sun değişmeyen katı kuralla­rı olan bir aile var. Yaklaşık 30 yıldır tahtı elinde tutan krali­çe geçmişin kalıntılarına tu­tunmaya çalışırken, Charles hem annesi hem de karısıyla savaş hâlinde. Prens Philip ye­ni maceralar peşinde ve Diana bıktırıcı bir hayatın içine hap­solmuş durumda.

    “The Crown” yıllar geçtik­çe, kahramanlar yaşlandıkça onları canlandıracak oyuncu kadrosunu değiştiren bir di­zi. Dolayısıyla yeni yüzler var. Daha önce Claire Foy ve Olivia Colman’ın hayat verdiği krali­çe, artık 60’lı yaşlarının sonun­da. Kamuoyunda yerle bir olan kraliyet imajını toparlamaya çalışan 2. Elisabeth’i Imelda Staunton canlandırıyor. Pren­ses Diana’ya Elizabeth Debic­ki, Charles’a ise Dominic West hayat veriyor. West bizlere çok daha karizmatik, güçlü bir prens portresi sunmuş. Diğer yandan Debicki, Diana’yı en­dişeli, hüzünlü bakışlarıyla, tüm çekingenliği, tedirginli­ği ile yansıtmakta. Salim Daw, Mısırlı iş insanı Mohamed al-Fayed, Khalid Abdalla ise daha sonra Diana’nın hayatın­da önemli bir yer edinecek Do­di rolünde. Diğer dikkate değer isimler arasında, önce Windsor Dükü için çalışan, daha son­ra Mohamed al-Fayed’in sınıf atlama macerasında ona yar­dımcı olacak Bahamalı uşak Sydney Johnson rolünde Jude Akuwudike ve Prenses Anne olarak Claudia Harrison sayı­labilir.

    Kraliçe, 40. yıl konuşmasında, üç çocuğunun da evliliklerinin parçalandığı, Windsor Kalesi’nin yandığı 1992 senesini, felaketler yılı anlamına gelen annus horribilis olarak anmıştı (üstte). 60’lı yaşlarının sonundaki Kraliçe’yi bu sezon Imelda Staunton canlandırıyor (altta).

    “The Crown”ın yeni sezo­nu asla evlenmemesi gereken iki insanın boşanma hikayesi mi? Tarihî bir kayıt mı? Yoksa prenses masallarına merak­lı insanlar için yeni bir hika­ye mi? Belki de hepsi. Beşin­ci sezon Charles ve Diana’nın ayrılması ve nihayetinde bo­şanmasına odaklanıyor. Dola­yısıyla bol bol tarafların bir­biri ardına basına yaptıkları intikam açıklamalarını görü­yoruz. Charles’ın Camilla Par­ker-Bowles (Olivia Williams) ile erotik telefon konuşması­nın basına sızdırılması, Dia­na’nın şaibeli gazeteci Martin Bashir (Prasanna Puwanara­jah) ile meşhur röportajı da bu savaşın bir parçası.

    Dönemin önemli siyasi ve kültürel olaylarına bakacak olursak… İngiltere’nin Hong Kong üzerindeki egemenliği­nin Çin’e devredilmesi ve sö­mürgecilik tarihinde bir say­fanın kapanması; Elisabeth’in 44 yıl boyunca kullandığı özel yatı Britannia’nın ıskartaya çıkarılması; Prens Charles’ın dönemin başbakanı Tony Blair ile kulis yapması; Romanov­lar’ın naaşlarının bulunması… Hepsi var.

    Tahta çıkacağı günü iple çeken Prens Charles yapılan kamuoyu yoklamalarına ayan beyan yorum yapıyor. “Kraliçe Viktorya sendromu” olarak ta­bir edilen görüşlere ilişkin ola­rak annesinin geçmişe ve gele­neklere takılı kalarak modern monarşinin değişen talepleri­ne ayak uyduramadığını ifade ediyor. Kraliçe ise Rusya Lideri Boris Yeltsin’le görüşüyor. Bu görüşmeler yıllar içinde fark­lı ilgi alanları geliştirerek ayrı düşen kocası Philip (Jonathan Pryce) ile aralarındaki soğuk savaşla paralel olarak veriliyor. Avrupa’daki neredeyse tüm ha­nedanların birbiriyle akraba olmasından dolayı Romanov­lar’la da bağı olan kraliçe, ata­larının anısının onurlandırıl­ması için neredeyse bir bölüm boyunca Yeltsin’le müzakere yürütüyor. Diğer yandan Prens Philip, o yıllarda Lady Romsey olarak tanınan, çocuğunu kay­beden yaslı anne Penny Knat­chbull’u (Natacha McElhone) teselli ediyor.

    Prens Charles ve Lady Diana İtalya seyahatlerinde mutlu çift pozları veriyor. Dizi (solda), gerçek pozları (sağda) son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.

    Ancak maalesef gerçek hi­kayenin çok daha civcivli ve olaylı olduğunu bildiğimiz için bu sezon eskilere nazaran da­ha donuk. Windsor hanedanı­nın hayalgücünden yoksun ya­ramazlıkları ve aile üyelerinin karşılıklı atışmalarını anlatan “The Crown” 2016’dan beri yayında. 3. Charles’ın krallı­ğına denk gelen bu sezon, en ihtiyatlı olanı. İlginç olan şu ki bu kadar çatışma sanki çok es­kiden, farklı bir zamanda geç­miş gibi anlatılıyor. Halbuki yaşı 40’ı geçmiş insanların ço­ğu bunlara birebir tanık oldu­lar. Dizinin aileyi fazla rencide etmeden seyirciyi eğlendirme çabasını anlamakla birlikte, “fazla efendi” bir ton tuttur­duğunu görmek lazım. Ka­rakterlerin kontrolden çıkıp, birbirlerine çirkin yüzlerini gösterdikleri anlar pek ekrana gelmiyor.

    Gelelim dizide ilgiyle iz­lediğimiz ama aslında doğ­ruluğu kanıtlanmamış bir takım anlara. Prens Charles hiçbir zaman Başbakan John Major ile Kraliçe Elizabeth’in tahttan çekilmesini konuştu­ğu gizli bir toplantı yapmadı. Prens Philip’in Diana’yı And­rew Morton ile birlikte aile­nin sırlarını döktüğü bir kitap çıkarmasına ilişkin uyarma­sı yine yüzde yüz doğrulanmış bir bilgi değil. Prensesin yıkı­lan evliliğini BBC’ye anlattığı röportaj yayınlanmadan önce, gelip kraliçeye bilgi vermesi de tam olarak doğru değil. Zira yayından hemen önce ilgililer­le haber yolladığı biliniyor.

    “The Crown”, 2023’te ya­yınlanması beklenen altıncı sezonuyla sona erecek. Pren­sesin 1997’deki trajik ölü­mü, ardından ülke ve dünya çapında başlayan yas, krali­yet ailesinin sert eleştirileri duymayarak kulağını tıkama­sı, Prenses Margaret’ın ölü­mü, Kraliçe’nin altın jübilesi, milenyum paniği, Avustralya Olimpiyatları, 11 Eylül saldırı­sı ve Afganistan’ın işgali altın­cı sezonda görmeyi beklediği­miz ana hadiseler arasında.

  • Enseyi karartmayan Türkler

    1.400 yıldır her türlü zorluğa-çileye rağmen diz çökmeyen; İstiklal Harbi’yle beraber yeniden yeni bir millet olan insanların öyküsü…

    SUNUŞ

    Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına…

    Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın Kronik Yayınları’ndan çıkan kitabı Türklerin Tarihi, “büyük bir mirasa, güçlü bir yapılanmaya ve tarihî bir zenginliğe sahip bir millet”in Ortaasya’dan Anadolu coğrafyasına, oradan Avrupa’ya uzanan macerasını, en önemli dönüm noktalarıyla ele alıyor. Yaklaşık 1.400 yıldır süren bu varoluş ve egemenlik mücadelesinde parlak-tayin edici başarıların yanısıra çok ızdıraplı kayıplar ve izleri yıllarca silinmeyecek, kuşaktan kuşağa taşınacak acılar da var. İşte bu ağır, kimi zaman korkunç denebilecek koşullarda, dönemlerde bile enseyi karartmayan, umutsuzluğa kapılmayan; Anadolu’ya ilk gelişten Çanakkale muharebelerine ve İstiklal Harbi’ne uzanan bu büyük macerada tarihte iz bırakanlar…