20.yüzyılın ilk büyük değişimi, 1950’lerde Demokrat Parti döneminde başlayan imar hareketiydi. Bu dönemde Osmanlı başkentinin anıtsal ahşap mimarisi “köhne” bulunarak peşpeşe yıkılmış; ancak binlerce yıllık kimliği de büyük zarar görmüştü.
İki dünya savaşı sırasında yeni projelerden uzak kalan İstanbul, 20. yüzyılın ilk büyük değişimini 1950’lerde Demokrat Parti (DP) döneminde yaşadı. İstanbulluların çoğu, ferah caddelerin açıldığı, “köhne ve harap” olarak nitelendirilen yapıların peşpeşe yıkıldığı imar hareketinden memnun görünüyordu. DP iktidarının şehri baştan aşağı imar etme hedefiyle başlattığı sürecin İstanbul’un yüzyıllar içinde oluşan kimliğine büyük zarar vereceğini düşünen pek yoktu. Kentin anıtsal ahşap mimarisi de yavaş yavaş yokolacaktı.
1950’lerdeki imar hareketlerinin sembol projelerinden biri de Tarihî Yarımada’da açılan Vatan ve Millet caddeleriydi. Daha sonra Adnan Menderes ve Turgut Özal isimleri verilen bu iki cadde aynı dönemde açılan başka bulvarlar gibi kentin “modern” yüzünü temsil ediyordu.
3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’in hayata veda edişleri, Türkiye piyano sahnesinde bir perdenin kapanışı oldu. Fransız ekolü takipçisi Sarıca ile Rus ekolünün temsilcisi Karamürsel, tarzlarında ayrışsalar da müzik sevgileri, müthiş birikimlerini paylaşmaktaki cömertlikleri, tevazu ve nezaketlerinde ortaklaşıyorlardı.
Piyanonun 3 büyük ismi, Wilhelm Kempff, Rudolf Serkin ve Claudio Arrau’nun 1991’in Mayıs ve Haziran aylarında 35 günlük bir zaman dilimi içerisinde peşpeşe ölümü, bir piyano geleneğinin de sonu olmuştu. Bugün müzikseverler romantik piyano geleneğinin sembolik bitişini bu hadiseler ile anıyor ve asla unutmuyor. 3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’i kaybedişimiz de Türkiye’nin yorumcu geleneğindeki sembolik bitişi temsil etmesi bakımından bundan farklı anılmayacak ileride.
Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel, önce Avusturya asıllı meşhur piyano hocalarımızdan Ferdi Statzer ile çalışmışlardı. Daha sonra Sarıca, efsanevi Fransız pedagog Marguerite Long’un akademisinde bizzat Marguerite Long ile müzik çalışmalarına devam etmiş; Karamürsel ise benzersiz bir müzik okulu olan Çaykovski Konservatuvarı’na geçmişti. Aldıkları eğitimin kendilerine sağladığı müthiş birikimi, her daim ülkemizin konser salonlarında sergilemiş ve öğrencileriyle paylaşmışlardı.
Ayşegül Sarıca (üstte) piyanoda Fransız ekolünün, Arın Karamürsel (altta) ise Rus ekolünün temsilcisiydi.
Her ikisi de özellikle romantik dönem bestecilerinde parlayan sanatçılarımızın bir diğer ortak özelliği de Türk bestecilerin eserlerini, kimisini ilk defa olarak konserlerinde seslendirmiş olmalarıydı. Sarıca bilhassa Mozart, Beethoven ve Schubert repertuarında dinleyicileri büyülerken; Karamürsel’in Beethoven kadar Scriabin, Mussorgsky gibi Rus bestecilerine getirdiği yorumlar da eşsizdi. Sarıca’nın Mozart ve Beethoven konçerto kayıtları; Karamürsel’in ise Beethoven ve Mussorgsky albümü, müzisyenliklerinin zirvesini oluşturdu. Her ikisi de benzer dönemlerde, dünyadaki önemli piyano akımlarını ve öğretilerini takip etmiş, eğitimlerini yurtdışında almış olsalar da Sarıca, her zaman tuşesi ve duygulanımı ile Fransız ekolünü takip ederken; Karamürsel, tamperamanı, heyecanı ve tekniği ile Rus ekolünün temsilcisi olmuştu.
Hem Ayşegül Hanım hem de Arın Hanım, bugün neredeyse kimsede kalmamış bir tevazu ve nezaketin temsilcileriydi. Kendileriyle çalışma şansını yakaladığım birkaç seferde yardımseverliklerine ve içten ilgilerine birinci elden şahitlik ettim. Karşılarında müzik yapmaya çalışan birini gördükleri anda, içlerindeki müzik sevgisini yansıtmalarını, gösterdikleri ciddiyet ve çabayı tarif edebilmek pek güç. Ayşegül Hanım’ın muzip, neşeli, her daim pozitif tavırlarını; Arın Hanım’ın sevgili dostları Alisa Kezherhadze ve Ivo Pogorelich ile anılarını unutmak da zor…
Hayatlarının merkezine katıksız bir müzik sevgisini yerleştirmiş, birikimleriyle günümüz piyanistlerinin hemen hepsini geride bırakmış bu iki özel müzisyenin yeni kuşak piyanistlere ilham olması dileğiyle…
Kendine özgü uzun cümleleri, incelikli üslubu ve sinema tarihine hâkimiyetiyle sinema yazarlığı alanında müstesna bir yere sahip olan Sungu Çapan, 1 Nisan’da öldü. Bir 68 kuşağı mensubu olarak hayatı boyunca politik çizgisini korumuş, basın ve sinema camiasında “bilge” bir kişilik olarak tanınmış ve gençlere hep destek olmuştu.
Yaş itibarıyla yetişemediğimiz ama okuduklarımızdan, izlediklerimizden öğrendiğimiz ve gıptayla baktığımız, öykündüğümüz bir dönemdi ‘68. Değişim isteğinin bütün dünyada dillendirildiği ve Fransa’da zirvesini bulduğu bir hareket… Sungu abimiz ise bütün bu dönemin yaşayan, yanıbaşımızda duran canlı bir kanıtıydı. Yıllar geçse, takvimler eskise de o, hayatı boyunca aynı çizgiyi, aynı profili korudu, yaşadı ve yaşattı.
Varlık gösterdiği asıl alanda, yani sinema yazarlığındaki maharetine gelince… Sungu Çapan kendine özgü uzun cümleleri, bakışaçısı ve sinema tarihine hâkimiyetiyle mesleğimiz için özel bir ses ve soluktu. İnternetin olmadığı, bilginin, birikimin kişisel hafızalar vasıtasıyla daha çok insana ulaştığı geçmiş dönemlerde bir tür “bilge” sıfatıyla yazıp çizerdi; ancak dostluğunu paylaştığınızda o sıfatın getirebileceği kibir, üstten bakış, mesafeli duruş gibi tehlikeli vasıflardan hiçbirinin onda olmadığını görürdünüz.
Abimizdi ama bunu hiçbir zaman hissettirmez; sıcak, sevecen, hemen durumu eşitleyen kişiliğiyle sıkı bir dostunuz olurdu. Kendimi yetiştirme dönemi saydığım üniversite yıllarında okuduğum ve hayran olduğum bir kalemin yıllar sonra dostluğunu kazanmak, basın gösterimlerinden festivallere onca anıyı, muhabbeti paylaşmak benim ve aynı ortamları paylaşan diğer arkadaşlarım için büyük bir kazanç ve özel bir gurur vesilesiydi.
Derin bir futbol tutkusu vardı. “Güzel oyun”un tutkulu entelektüellerinden biriydi. Birçok maçı izler, konuşur, bizlerle paylaşırdı. Hatta bazen festivallerde birlikte maç izlediğimizde önceki kuşaklara ait bilgileri de ondan edinirdim.
Bu konuya ilişkin bir anıyı nakledeyim: Ekim 2003, Altın Portakal dolayısıyla Antalya’dayız. O hafta futbolda Şampiyonlar Ligi maçları var ve Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea ile oynadığı maçı kaldığımız otelde izliyoruz. İzleyiciler arasında rahmetli Ömer Kavur da var. O yıllarda entelektüellerin futbola mesafeli yaklaştığını bildiğim için bu manzara bana ilginç geliyor. Aramızdaki lakabıyla “Sungu Baba”nın durumu izahı ise şöyle: “Sen ne diyorsun, Ömer gençken santrfor oynardı”.
Grafik tasarımı okumuştu, iyi bir grafikerdi; sinemaya olduğu kadar rock müziğe de hâkimdi. Fransız Yeni Dalga sineması, İtalyan sineması özel ilgi alanlarıydı. Bir yazar, dost ve abi olarak hepimize dokundu, değdi, derin izler bırakıp gitti. Yeri dolmayacak elbet. Bize düşense onu unutmamak, unutturmamak…
Fransız Yeni Dalga ve İtalyan sinemasına özel ilgi duyan sinema yazarı Sungu Çapan, futbol ve rock müzik üzerine yazılarıyla da tanınıyordu. Fotoğraf: ŞAHAN NUHOĞLU, birartibir.org
Türkiye’de ilk defa 12 Mayıs 1916’da, şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın yerinde bulunan İttihatspor sahasında öğrencilerin beden eğitimi gösterilerinden oluşan “Jimnastik Şenlikleri” yapılmıştı. Her yıl bahar aylarında tekrarlanan şenlikler 1928’de “İdman Bayramı”na dönüştü. Samsunlular da 1926’dan beri Mustafa Kemal Paşa’nın kente geldiği 19 Mayıs’ı “Gazi Günü” olarak törenlerle kutluyordu. Samsun’daki kutlamaların adı 1935’te “Atatürk Günü” olarak değiştirilmiş, bundan esinlenen Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray kulüpleri de 24 Mayıs 1935’te Fenerbahçe Stadı’nda bir “Atatürk Spor Günü” düzenlemişti. Aynı yıl toplanan Spor Kongresi’nde Beşiktaş kulübünün önerisiyle “19 Mayıs’ın Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanması” kabul edildi. 20 Haziran 1938’de çıkarılan kanunla 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı resmî millî bayramlar arasına girdi.
1937 yılı törenlerine hazırlanan kız öğrenciler Taksim Stadı’nda prova yapıyor.
Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan, 1921’de kabul edilen yasa ile Hâkimiyet-i Milliye (Ulusal Egemenlik) Bayramı ilan edilmişti. O yıl bayram, pek çok cephede savaş sürmesine rağmen yurdun dörtbir köşesinde coşkuyla kutlanmıştı.
Bugün ayrılmaz şekilde kaynaşmış olan Ulusal Egemenlik ve Çocuk bayramları ise henüz ayrı olarak kutlanmaktaydı. Himaye-i Etfal Cemi- yeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) “kimsesiz vatan çocuklarını” sevin- dirmek, yardım toplamak ve sorunlarına dikkati çekmek için 1927’den önce 23 Nisan’ı “Çocuk Günü” olarak ansa da ilk kapsamlı Çocuk Bayramı kutlamaları 1927’de başlamıştı. “Çocuk Bayramı”, Mustafa Kemal Paşa’nın desteği ile 1929’da “Çocuk Haftası” adıyla 7 güne çıkarılmış ve kutlamalarda Türk Ocakları’na aktif rol verilmişti. 1929’da “Çocuk Haftası” kutlamalarında Türk Ocağı bahçesinde çocuklar…
1980’lerin ortalarından itibaren tanımlanan “nefret dili”, son yaşadığımız deprem felaketinden sonra medyada ve sosyal medyada etkili oldu, oluyor. Bir tarafta geleneksel medyanın analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak dili. Diğer tarafta sosyal medyada anonimliğe izin veren iletişim sürecinin ayrımcı, saldırgan veya nefret söylemini yayan örnekleri barındırması.
SUHA ÇALKIVİK
Hayatım boyunca büyük depremlere tanık oldum. İlki 1967 Adapazarı depremiydi. Cumartesi günleri yarım gün mesai vardı o zamanlar. O Cumartesi babamın işyerinden çıkıp yaşadığımız lojmana doğru yürürken büyük bir sarsıntıyla yere kapaklandık. Üst dişlerim kırıldı ve diz kapaklarım yara bere içinde kaldı. Yanımda yatan babamın göğsü kırmızıya bulanmıştı; kanaması var zannederek üzülmüş, ağlamaya başlamıştım. Oysa elindeki domatesler ezilmiş kırmızıya bulamıştı giysilerini; sadece küçük sıyrıkları vardı. 1.95 m. boyundaki devasa babamın, yere düşmesine rağmen ağzından bir küfür ya da öfke sözcüğü çıkmamıştı. Yanıbaşımızdaki caminin minaresi apartmanımızın üstüne devrilmişti. Evimiz yaşanamaz durumdaydı. 6 ay boyunca askerî sahra çadırında yaşamak zorunda kalmıştık. Dev kazanlarda pişen karavanalar, çadırların rutubet kokusu ve gazyağı lambalarının titreyen cılız ışıkları…
6 Şubat 2023 sabaha karşı 10 ilimizde yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler, beni 4 yaşımın travmasına götürdü. Büyük fay hatlarının geçtiği bir coğrafyada yaşamanın bir sonucu olarak depremlerle sarsılan hayatlar yaşıyoruz.
Büyük afetlerin sonrasında toplumun değişik katmanlarında, siyaset veya medya çevrelerinde hedef gösterici, yaftalayıcı, nefret söylemi ve nefret suçuna zemin hazırlayıcı, kışkırtıcı ifadelere rastlarız maalesef. “Nefret” sözcüğü, “yalandan nefret ederim” ya da “bamya yemeğinden nefret ederim” gibi beylik cümleler dışında dilime pek uğramamıştır. “Nefret”, sözlük anlamıyla bir kimsenin kötülüğünü ve mutsuzluğunu isteme, tiksinme olarak tanımlanır. İnsanlar birçok şeyden nefret edebilirler. Örneğin, lağım farelerinden, matkap sesinden, pembe renkli yatak takımlarından nefret edilebilir. Ancak nefret, “biz” tanımının dışında açıkladığı insan kitlelerine yani ötekine karşı olduğunda durum aynı değildir. Yani lağım farelerinden ya da matkap sesinden nefret etmekle, örneğin, etnik kökene dayalı nefret aynı şey değildir.
Afet sırasında enkaza mikrofon uzatan ya da depremzededen mikrofon kaçıran basın mensupları gördüğümüz gibi, VOA’dan Mahmut Bozarslan gibi enkazın altına bakılması için kamerasını ekiplere veren gazeteciler de gördük.
1980’lerin ortalarından itibaren ABD medya çevrelerinde ortaya atılan “nefret söylemi” kavramı 1997’de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Tavsiye Kararı’nda şu şekilde tanımlandı: “Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi”.
Nefret söylemi, demokratik bir toplum ve barış kültürünün kurulması ve sürdürülmesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Nefret söylemi, bir birey veya gruba ırk, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, din, mezhep, siyasi tercih, felsefe, sosyoekonomik durum, fiziksel özellikler, fiziksel yetersizlik veya hastalık temelinde ayrımcılık yapmak olarak tanımlanmaktadır. Homofobik nefret söylemi, etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemi, cinsiyetçi nefret söylemi, dinsel nefret söylemi, siyasal nefret söylemi ve çeşitli hastalıklara ve engellilere karşı nefret söylemi olmak üzere farklı alanlarda karşılaşıyoruz bununla.
Popüler anlamda nefret söylemi içeriklerine, en belirgin biçimiyle futbol medyasında rastlıyoruz. Futbol medyasına, “kan, heyecan, korku, savaş, patlamak, gerginlik, provokasyon, hayat duracak, düşman, kan davası, yürek dayanmaz, kızışmak, daha kötü olacak, daha iyi olmayacak, ölmeye geldik vb.” düşmanlaştıran sözler damgasını vurmuştur. 2012-2019 arasında yayımlanan ve adının açılımını Açık Mert Korkusuz olarak duyuran AMK isimli gazete, çağrıştırdığı sövgü sözü ile çeşitli kültür gruplarını yakalayarak tiraj artırmak için bu ismi seçmiştir.
Yeni medya ortamında da 2000’lerin başından itibaren homofobi, transfobi, etnik milliyetçilik, mizojini (kadın düşmanlığı) ve her türlü nefret söylemi katmerli olarak işlenmeye başlandı. “Travesti Bursa”, “i… Ankaragücü” gibi sosyal medya gruplarına rastladık. Etnik kökene dayalı ve ırkçı nefret söylemine İsrail takımlarıyla yapılan maçlardan sonra atılan manşetlerde sık sık tanık olduk. Galatasaray’ın 2009’da UEFA Avrupa Ligi rövanş maçında eşleştiği Maccabi Netanya takımını yenmesinden sonra bir spor gazetesi “Aslanım, Netanya’ya çok güzel koydu” başlığını kullanmıştı. 2011’de Mavi Marmara baskını ile gündeme gelen Türkiye-İsrail siyasi krizi sonrası Beşiktaş’ın İsrail takımı Maccabi Tel Aviv’i yendiği maçın ardından bir spor gazetesi “Kol gibi geçirdik” başlığıyla çıkmıştı. Haberin spotunda da “Mavi Marmara baskınında vatandaşlarımızı katleden ve siyasi kriz yaşadığımız İsrail’e en güzel yanıtı Beşiktaş verdi. (…) Osmanlı tokadını İsrail’in suratında patlattı” yazılmıştı.
Nefret söyleminin medyada ayrımcılık yapan diline 2011’de Van depremi sırasında da tanık olmuştuk. Bir televizyon kanalında haber spikeri, “Türkiye bugün bir başka acı haberle sarsıldı. Her ne kadar Türkiye’nin doğusundan, Van’dan gelmiş olsa da bu haber hepimizi gerçekten derinden sarstı ve üzdü” dediğinde gözlerimiz fal taşı gibi açık kalmıştı.
Yardıma giderkenırkçılığa çarptı Türkiye’de yaşayan bir Suriyeli’nin TikTok üzerinden deprem bölgelerine yardım götürmek için yola çıktıklarını anlattığı video, daha sonra “Suriye sınır kapılarının açılmasını fırsat bilen insan kaçakçıları, Suriyelileri Türkiye’ye taşıma hizmeti veriyor” diye paylaşıldı.
Nefret söylemi üzerine çalışan biliminsanları, “küfür veya hakaret içeren her ifade, nefret söylemi olarak görülemeyeceği gibi içinde hiçbir küfür, hakaret veya kötü söz olmayan herhangi bir ifade de nefret söylemi içerebilir” görüşünü savunur. Hrant Dink Vakfı’nın nefret söylemine ilişkin çalışmasında, Türkiye’ye özgü dil ve kültür farklılıklarını da dikkate alarak belirlemiş olduğu nefret kategorileri şöyle sıralanmış:
. Abartma / Yükleme / Çarpıtma
. Küfür / Hakaret / Aşağılama
. Düşmanlık / Savaş söylemi
. Doğal kimlik ögesini nefret aşağılama unsuru olarak kullanma / Simgeleştirme
Yine Hrant Dink Vakfı tarafından hazırlanan Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı Söylem 2018 Raporu’na göre hakkında en çok nefret söylemi üretilen gruplar şöyle sıralanmış: Yahudiler, Ermeniler, Suriyeliler, Yunanlar, Gayrimüslimler, İngilizler, Fransızlar, Araplar…
Medya ve deprem
1999 Marmara depreminden bu yana Türkiye’de yürütülen geleneksel yayıncılık faaliyetleri üzerine yapılan akademik iletişim araştırmalarında, televizyon kanallarının deprem risk iletişimine dair içerik geliştiremedikleri saptanmıştır. Büyük depremlerden sonra yapılan yayınlarda estetize edilmiş, hikâyeleştirilmiş hatta bir yanıyla politize edilmiş kısmi bilgilen dirmelerin yapıldığı gözlenmektedir. İletişimbilimciler deprem sonrası dolaşıma sokulan haberlerin üçte birinin “hikayeleştirme/dramatizasyon” temasına dâhil edildiğini belirtiyor. Deprem anına yönelik görüntüler, ürküntü yaratan yıkıntı görselleri, enkazdan gelen imdat çağrıları, çığlıklar ve olay anına ait kurtarma ekiplerinin sesleri, “enkaza mikrofon uzatan” ya da canlı yayınlarda depremzedelerin yardım çağrılarında “mikrofonunu saklayan” bazı muhabirlerin mizansen kokan ve depremzedelere hor bakan röportajları, içe işleyen enstrümantal (ney ve duduk ağırlıklı) müzikler ve korku ile paniğin öne çıktığı bu özel “deprem sunum biçimi”, depremin farklı formlarda estetize edildiğini ortaya koymaktadır. Geleneksel medyanın mevcut yayıncılık politikası; analitik, sorgulayıcı ve özeleştiri yapmaktan uzak, merkezî otoritenin sahadaki çalışmalarını sorgusuz sualsiz tanıtmaya yönelik, kamunun halkla ilişkiler faaliyeti görünümündedir. “Biz” dışındaki herkesi “öteki” ya da “onlar” bakışıyla “potansiyel birer düşman” olarak gören bir dil, geleneksel medyanın neredeyse tamamına hâkimdir.
Nefret söylemi çalışmalarına ülkemizde öncülük eden ve farkındalık yaratılmasını sağlayan Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, mevcut iktidar-medya ilişkilerini irdeleyerek şu saptamada bulunmuştur: “… çatışma ve kriz zamanlarında devletin medyadan, kendi icraatını haklılaştıran ve meşrulaştıran bir tür ‘vatansever medya’ beklentisi vardır”.
Depremlerin ardından çalışmalara destek olmak için Türkiye’ye gelen İsrail Arama Kurtarma Ekibi’nin ülkelerine dönmesinin ardından çıkan haberlerden…
6 Şubat 2023 depremlerinden sonra arama-kurtarma çalışmaları için ekiplerini gönderen 63 ülkeden biri olan Ermenistan kurtarma ekibinin Adıyaman’daki çalışmaları, çoğu haber kanalı tarafından görmezden gelindi, ülkenin ismi bile anılmadı. Arama-kurtarma çalışmalarında en etkin ekiplerden olup depremzedelere yönelik yardımlar ve hastane kurulması çalışmalarıyla göze çarpan İsrail ekipleri çoğu yerde yok sayıldı. Deprem bölgesini ziyaret eden bazı politik figürlerin basın açıklamalarında muhalif seslere karşı siyasal nefret söylemine dair dile döktükleri nitelemeleri, yakıştırmaları; yağma ve hırsızlık vakalarında düzensiz göçmenlerin potansiyel suçlular olarak hedef gösterilmeleri ve LGBTİ+’ların deprem bölgesinde barınma alanlarında karşılaştıkları nefret dili ve linç edilme korkusuyla oralardan uzaklaşmak zorunda kalmaları; afetlerin yaşandığı dönemlerde nefret söyleminin ulaştığı boyutu göstermektedir. Ülkemizde geleneksel medyanın ve daha çok sosyal medyanın yeniden ürettiği nefret söylemi, elbette sokağa da katmerli bir şekilde yansımaktadır.
Geleneksel medyanın geneline hâkim olan tek seslilik ve merkezî otoriteye duyulan güvensizlik; haber ve bilgi akışının çarpıtılarak sunulacağına dair yaygın görüş; kitleleri sosyal medyaya ve de özellikle Twitter’a yönlendirdi. Enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanların konumlarının bildirilmesi, ihtiyaç listelerinin duyurulması, yardıma gereksinim duyulan noktaların çoğaltılarak hızla paylaşılması, Twitter’ı öne çıkardı. Hatta muhalif kanaat önderleri ve gazetecilerin takipçi yoğunluğundan rahatsız olan kamu otoriteleri bu mecrada bir gün boyunca bant daraltması ile iletişimi engellemeye bile kalktılar. Ancak bu mecranın anonimliğe izin veren iletişim süreci de kullanıcılarının son derece benmerkezci ve aşırı özgüven ile ortaya koydukları ayrımcı, saldırgan veya sert dil de yer yer nefret söylemini pekiştirebilmektedir.
Nefret söyleminin bir süredir sosyal medya platformlarında hızla yayılmaya başlaması, zaten bu alanda hizmet sunan şirketlerin gündemindeydi. İletişimbilimciler nefret söylemini daha iyi anlamak için bu söylemleri kimlerin ürettiğine de bakılması gerektiğini belirtiyor. İdeolojik sebeplerle ya da ekonomik kazanç nedeniyle nefret söylemi içeriğini üreten ve bunu yaygınlaştıran profesyonel grupların da varolduğunu vurguluyorlar. Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, “nefret söylemi ile mücadele ederken ifade özgürlüğünün korunmasının önemini” vurguluyor ve “sosyal medya platformlarında kullanılan algoritmaların yanlı olma riski taşıdığını” belirtiyor.
Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, Susan Benesch, Dr. Zeynep Burcu Vardal, Dr. Bahadır Avşar, Mehmet Varış, Dr. Hakan Irak ve Hrant Dink Vakfı’na teşekkür ederiz.
1999 Marmara depremi sırasında Gölcük Deniz Ana Üssü’nde görev yapan Deniz Kurmay Albay Celalettin Güllapoğlu; felaketin hemen ardından Donanma Tabii Afet Koordinatörü olarak hizmet verdi. Güllapoğlu Hoca’nın hadisenin hemen ardından almaya başladığı notlar, günümüze de ışık tutuyor.
CELALETTİN GÜLLAPOĞLU
Bugünlerde yaşadığımız deprem felaketi ve müdahale durumu, öncekileri yeniden anımsamayı ve çıkarılan derslerden gerçekten yararlanılıp yararlanılmadığının irdelenmesini-belgelenmesini zorunlu hâle getirdi. Zira en gerçekçi belgelendirme, yaşanmışlıklarla yapılabilir. Çıkarılan dersler derlenmeli, senaryo ve tatbikatlarla güncellenmelidir.
Celalettin Güllapoğlu’nun 1999 Depremi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşturduğu albüm.
Tabii afet yönetiminin sihirli sözcüğü “koordinasyon”dur. Yurt çapındaki bir örgütlenmede Başbakanlık yönetim merkezi olmalı, ilgili devlet birimleri yatay ve dikey biçimde ilişkilendirilmeli, yetki ve sorumluluklar bu birimlere paylaştırılmalıdır. 17 Ağustos 1999 tarihinde hazırlıksız olarak bir depremle karşılaşıldığında, yukarıda belirtilen sistem çerçevesinde eyleme geçilerek uygun ve etkili reaksiyon gösterilebilmiştir. Koordinasyonun en iyi yönetileceği yerler kriz merkezleridir. Kriz merkezlerinin müşterek iletişiminin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır. İletişim aksaklıklarına karşı yedek seçenekler hazır tutulmalıdır. Tüm bunların gerçekleştirilmesi, can kayıplarını en aza indirecektir.
1999 depreminde, sadece ilk gün, 17 Ağustos’ta yaşananlara-yapılanlara kısaca bakalım:
03:02 Zonguldak’tan İmralı’ya kadar uzanan hatta ve Eskişehir’e kadar uzanan iç bölgelerde meydana gelen depremde, merkez üssünü oluşturan Gölcük ilçesinde ağır hasar meydana geldi. Elektrik ve muhabere kesildi.
03:08 Donanma Komutanı, Tabii Afet Yardım Planı’nın yürürlüğe sokulmasını emretti.
03:20 Donanma Komutanı, depremi Deniz K.K.’ğına rapor etti, yardım istedi.
03:25 Gemilerin personelinin %90’ının üs içinde depremde çöken binalarda arama- kurtarma çalışmalarına başlamaları için emir verildi.
03:25 TÜPRAŞ’ta yangın çıktı.
03:30 Üs bölgesinde arama kurtarma çalışmalarına başlandı.
04:15 Komuta makamı hariç 45 kişiden oluşan Tabii Afet Koordinasyon Merkezi kuruldu.
08:25 Kurtarma ekiplerince enkazdan çıkarılan vatandaşların, Gölcük Deniz Hastanesi’ne getirilmesine başlandı. Ağır yaralılar, kurulan bir ambulans nakil zinciriyle, tedavi edilmek üzere limandaki 3 fırkateyn, 6 hücumbot, sahil güvenlik botları ve 8 helikopterle İstanbul, Bandırma ve Ankara’daki hastanelere nakledilmeye başlandı (Yaralı tahliye faaliyetlerine aynı gün öğleden sonra iki sivil deniz otobüsü de katıldı). Bu tahliyenin hızla yapılması, Gölcük’teki askerî ve sivil hastanelerde boş kapasite oluşturdu. İlk aşamada 130 kişi bu yöntemle tahliye edildi; akşam ssatlerinde bu sayı 686’ya ulaştı.
14:25 Başbakana, Deniz K.K. tarafından Acil İşlem Merkezi’nde brifing verildi. Bu faaliyetler, dakika dakika kayıt altına alındı. Sırasıyla, can kurtarma, depremzedelerin beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, kurtarılanlara ilk müdahalenin yapılması, hasta-yaralıların nakli, asayiş ve güvenliğin kontrol altına alınması öncelikli hedefler olarak saptandı ve gerçekleştirilmeye başlandı. Can kurtarma ve müdahalelerde garnizon içindeki ve dışındakilere aynı anda ulaşılması esas alındı.
Bölgedeki tüm elektrik, su, telefon ve altyapı sistemlerinin de çalışmaz hâle gelmesinden ötürü, çalışmalar çok zor koşullarda, diğer askerî birliklerden takviyelerle sürdürüldü. Hasta ve yaralı naklindeki akışı hızlandırmak amacıyla, garnizon kapılarından tüm giriş-çıkışlar serbest bırakıldı. Yaralı sevkinde kullanılan deniz ve hava araçları, dönüşlerinde yardım teçhizatı, sıhhi malzeme ve sağlık ekipleri getirdi.
17:30 Hava Kuvvetleri uçakları, Cengiz Topel Deniz/ Hava Üssü’ne çadır, gıda, sıhhi malzeme ve kurtarma araçları intikal ettirmeye başladı.
17:50 Tabii Afet Bölge Komutanı olan Donanma Komutanı emrine tahsis edilen 8. Mekanize Piyade Tugayı Gölcük ilçesinde; 65. Mekanize Piyade Tugayı Değirmendere’de; 19. Piyade Tugayı Yalova bölgesinde; 2. Zırhlı Tugay Gölcük’te görev aldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve yabancı ülkelere ait 9 seyyar hastane kuruldu.
1999 Depremi sonrası Kocaeli Gölcük’te arama kurtarma çalışmalarına katılan askerler…
Sonraki saatler… Yerleşim noktalarındaki arama ve kurtarma çalışmaları, afet bölgesinde görev yapan tugaylarımızla birlikte yabancı profesyonel ekipler ve uzman vatandaşlarımızın işbirliğiyle gerçekleşmeye başladı. Felaketin ilk aşamasından itibaren, yardımların bölgeye ulaşmasından önce Deniz İkmal Merkezi’nin elindeki gıda malzemeleri vatandaşlara dağıtılmaya başlandı. Gemiler fırınlarını çalıştırarak ekmek üretti ve ilk adımda yaklaşık 12.500 ekmek vatandaşlara dağıtıldı. Donanma lojistik gemileri, İzmir’den gelen askerî su gemileri, Denizcilik İşletmeleri’ne ait gemilerin de katılımıyla günde 1.000 tondan fazla içme suyunun dağıtımına başlandı.
Kızılay ve dış yardımlarla sağlanan ve tesis edilmeye başlayan 5.500’ü aşan çadırda, 15.000’i aşkın kişiye kampet ve battaniyelerle geçici barınma sağlandı. Çadır bölgelerinde sağlık ekiplerince tedaviler, aşılama ve koruyucu sağlık hizmetleri gerçekleştirildi. Bölgenin ve deniz ortamının zemin, jeolojik etüt, hidrografik etüt çalışmaları başlatıldı.
Sonraki günler… Sağduyulu vatandaşların ihbar ve uyarmalarıyla, birçok yağmacı, stokçu, hırsız ya da toplumun moral ve direncini kırmayı hedefleyen kişi suçüstü yakalanarak tutuklandı. Koordinasyon faaliyetleri, kaymakam, belediye başkanları ve askerî yetkililerin haftada 3 defa yaptıkları toplantılarla gerçekleştirildi. Tüm bölgede enkaz altında kimsenin kalmadığından emin olunduktan sonra, planlı olarak enkaz kaldırma çalışmaları gerçekleştirildi. Yaklaşık 3 hafta sonra durum büyük ölçüde normalleşme aşamasına getirildi.
İstanbul tarihinde bilinen büyük depremler arasında, Osmanlı döneminde yaşanan üçü öne çıkar. 1509, 1766 ve 1894 depremleri, 1999’da İstanbul’u da etkileyen Marmara depremine kadar halkın ve devletin hafızasına kazınmış; arşiv belgelerindeki kayıtlar felaketleri tarif ve izaha çalışmıştı. Gerçekler ve senaryolar…
1509 DEPREMİ
514 yıl önce, 12 Ağustos 1509’da İstanbul’da meydana gelen depremde 10 bin civarında insanın hayatını kaybettiği hesaplanıyor. Toplam nüfusun en çok 200 bin kişi olduğu tahmin edilen şehirde, halkın yaklaşık %10’u deprem sonucunda öldü veya yaralandı. Binlerce ev, yüzlerce cami, mescit, dükkan yıkıldı, İstanbul surları harap oldu.
45 gün boyunca meydana gelen artçı depremlerin korkusundan İstanbul halkı evlerine giremedi; dışarıda çadır ve örtü altında kaldı. Deprem tsunamiye de sebep oldu; Marmara Denizi kabarıp İstanbul ve Galata surlarını aşarak şehir içinde bazı yerleri su altında bıraktı.
Solakzâde Tarihi, 1509 depremini dört sayfa hâlinde ayrıntılı bir şekilde aktarıyor.
O tarihte Osmanlı tahtında bulunan Sultan 2. Bayezid deprem korkusuyla İstanbul’dan ayrılıp Edirne’ye gitti (ancak deprem burada da padişahı bulmuş ve şehirde şiddetli bir deprem yaşanmıştır). “Küçük Kıyamet” diye adlandırılan 1509 depreminde büyük ölçüde tahrip olan İstanbul’un hâlini ve Sultan 2. Bayezid’in depreme verdiği tepkiyi ayrıntılı bir şekilde Solakzâde Mehmed Hemdemî’nin kaleme aldığı Solakzâde Tarihi’nden takip etmek mümkündür. Solakzâde Tarihi 321-324 sayfalarında anlatılan 1509 İstanbul depreminin bugünkü Türkçesi şöyledir:
“1509 senesinin Eylül ayında, bir rivayete göre 12 Ağustos 1509 gecesinde Rum memleketlerinde ‘Küçük Kıyamet’ diye bilinen büyük deprem meydana gelmiştir. O zamana kadar böyle bir deprem ne olmuştu ve ne de tarih kitaplarında yazılmıştı. Yer ve gök sarsılıp makam ve mekan birbirine geçip kırkbeş gün aralıksız sarsıntılar devam etti. Halk çatı altına girmeyip bahçelerde açık yerlerde yattı. Zelzele sadece İstanbul’da değil belki etraftaki her yerde hissedildi. Edirne’de dahi nice nice evler yıkıldı. Anadolu havalisindeki Rum vilayetinde Çorum nam kasabanın iki mahallesi yere geçti, mescitleri ve minareleri yerlebir oldu.
İstanbul merkezinde 109 mescit ve 1.070 hane harap olduğundan başka 5 bin erkek, kadın ve çocuğun ölmesine sebep oldu. Şehir içinde ayakta minare kalmadı. Kostantiniyye surunun iki kat duvarı, kara tarafında Eğrikapı’dan başlayıp Yedikule’ye kadar yıkıldı. Buradan geçerek deniz tarafından Narlıkapı’dan başlayıp İshak Paşa Kapısı’na varınca yer yer yıkılıp ancak temelleri yerinde kaldı.
Topkapı Sarayı’nın deniz tarafı Hastalar Kapısı’ndan Kayıklar Kapısı’na varınca yer yer yıkıldı. Bahçekapısı dedikleri mahal harabe oldu. Avratpazarı yakınında 1.900 yıldan beri ayakta olan İsa Kapısı yıkılıp yerlebir oldu. Bütün şehir surundan yaklaşık 20 kilometre yer harap olup yere döküldü. Görülen bu üzücü ve hüzünlü durum insanların belini büktü.
Sultan Mehmed Cami-i Şerifi’nin (Fatih Camii) dört büyük sütununun başı çatladı ve sağ tarafında demir kiriş eğrilip sol tarafında ona karşı olan demir kiriş eğildi ve bir rivayette kubbesi eğilip sonradan tamir olundu derler. İmaret ve Bimarhane’nin nice kubbeleri yıkıldı ve Fatih Medresesi’nin üç kubbesi yere indi. Ve bazı medreselerin birer, ikişer, üçer kubbeleri yerlebir oldu. Bunlardan başka Padişah hazretlerinin yeni yaptırdıkları cami ki, hâlâ Sultan Bayezid Camii diye bilinen meşhur mabedin kubbesi dağılıp parça parça oldu.
‘Aşıklar gönlü gibi viran şehir’
Solakzâde Tarihi’ne göre 1509 depreminde şehrin içinde ayakta minare kalmamıştı. Solakzâde Mehmed Hemdemî, şairane bir ifadeyle şehri “âşıklar gönlü gibi zelzeleden viran” sözleriyle tarif etmişti.
Nihayet Sultan 2. Bayezid için Topkapı Sarayı bahçesinde bir çatma oda tedarik olundu. Tam 10 gün padişah bu oda içine girip orada kaldı. İstanbul gibi mâmur bir şehir, âşıklar gönlü gibi zelzeleden viran olunca padişah mekan değiştirmeye karar verip Edirne şehrine gitti. Allah’ın hikmeti, aynı senenin 23 Ekim gecesi Edirne’de de bir zelzele oldu ki İstanbul’da meydana gelen zelzelenin aynıydı. Aynı şekilde 16 Kasım günü öncekilere denk bir zelzele daha meydana geldi. İnsanlar hayret içinde kaldı. 27 Kasım günü acayip ve eşi benzeri görülmedik bir yağmur, tıpkı bir tufan gibi yağıp Tunca Nehri suların yükselmesiyle taşıp nice sağlam binalar ve meskenler harap ve viran olup yerlebir oldu. Edirne şehri kurulalıdan beri görülmemiş bir tufan o günlerde yaşandı.
Bu hadiseyi de atlattıktan sonra Padişah 2. Bayezid ‘ayak divanı’ ferman edip devletin büyük-küçük âyan ve erkânı padişahın huzurunda kurulan divanda toplandı. Sultan Bayezid hareminden çıkıp divana varınca, vezirler ve ümerâyı hiddetle azarlayıp buyurdular ki, ‘Zulüm ve fesadınız, eziyet ve zalimliğiniz yüzünden mazlumların âhı Allah’ın gazabına sebep olmuştur. Bu felaket zalimliğiniz yüzünden meydana geldi’ dedi. Bu şekilde her birini paylayıp sonra fermanlarıyla İstanbul hisarının ve sair yıkılmış olan yerlerin tamiri için müşavere olundu. Bunun üzerine karar verildi ki, yirmi evden bir adam ve ev başına yirmişer akçe takdir edilerek güvenilir bir adam tayin ettiler. Şehzadelerin sancağından alınmayıp diğer Anadolu memleketlerinden otuz yedi bin adam ve Rumeli’den yirmi dokuz bin adam çıkarılıp, üç bin kadar da usta ve neccar getirtip ve nice nice üstadlar da getirildi. Bunlardan başka üç bin müsellem ve sekiz bin yaya kireç yapmak için toplandı. Bu şekilde hazırlandıktan sonra 29 Mart 1510’da başlanıp 1 Haziran 1510 tarihinde tamamlandı. Böylece sadece İstanbul suru değil, Galata Hisarı, Kızkulesi ve Yenihisar karşısındaki kaleyi, Çekmece Köprüsü, Silivri Kalesi toplam altmış dört günde tamir ve inşa edildi”.
19. yüzyıl başından Bartlett imzalı bu gravürde, Hücum Kapısı yakınlarındaki hasarlı bir kule.
1766 DEPREMİ
22 Mayıs 1766 Perşembe sabahı gün doğduktan yarım saat sonra yaklaşık iki dakika süren müthiş bir deprem İstanbul ve civarında büyük tahribata sebep oldu. 4 binden fazla insanın öldüğü tahmin edilen depremde, kargir ve ahşap binaların çoğu, başta Fatih Camii olmak üzere şehirdeki ibadethaneler yıkıldı veya hasara uğradı. Ağustos ayına kadar yaklaşık iki buçuk ay aralıklarla tekrar eden deprem artçıları halkı dehşet içinde bıraktı; evlere giremeyen ahali çadırlarda yaşadı.
İstanbul’da ev, han, dükkan, cami, mescit, medrese ve diğer resmî yapılardaki hasar o kadar büyük oldu ki zararın giderilmesi şehrin yeniden imar ve inşaı için İstanbul’daki yapı ustaları ve inşaat amelesi yeterli olamayacağından Anadolu ve Rumeli’den neccar (marangoz), taşçı, duvarcı vs. her sınıftan inşaat ustaları talep edildi.
30 Mayıs 1766 tarihinde Kayseri mutasarrıfı ve kadısına gönderilen belgede, İstanbul’da meydana gelen büyük depremden dolayı yıkılan binaların tamiri için İstanbul’daki ustalar yetersiz kalacağından Kayseri’de bulunan hamamcı ve neccar taifesinin; yine aynı belgede Görice ve Arnavud Belgradı ve o bölgelerdeki kazalarda bulunan duvarcı ustalarının; Gelibolu ve Midilli’deki neccar ve diğer bina ustalarının acilen İstanbul’a gönderilmesi emredilmişti (BOA, C.BLD, 13/641).
1766 İstanbul depremi, Vakanüvis Vâsıf Ahmed Efendi’nin kaleme aldığı Vasıf Tarihi c.1 s.177’de şöyle anlatılmaktadır:
“22 Mayıs 1766 Perşembe günü güneşin doğuşundan yarım saat geçmiş iken iki dakika kadar süren şiddetli bir zelzele İstanbul ve civarında vuku buldu. Depremin şiddetinden kargir ve ahşaptan yapılmış evler, dükkanlar ve sair mahallerin ekserisi hasar görüp bazıları yıkılıp harap oldu. Çok sayıda insan toprak ve enkaz altında kaldı. İnsanlar korku içinde hayret ve dehşete kapıldı. Bu büyük afetten birkaç gün sonra Cuma namazı kılınırken bir deprem daha oldu. Öncekinden daha hafif ise de halkı korkuya düşürmüştü. Bu depremler Ağustos ayına kadar ara ara devam etmiş olduğundan, ahalinin çoğu açık mahallerde çadırlar içinde kalmış, evlerine girememiştir. Padişah depremzede ahaliye para yardımında bulunarak gece ve gündüz dua etmelerini tavsiye etmişti. Zelzeleden harap olan bina ve mekanların tamiri için hareket geçilip, yıkılan Fatih Camii’nin tamiri için padişah kendi hazinesinden para vermişti. Sultan Selim, Şehzade, Süleymaniye, Nuruosmaniye, Laleli, Valide, Ayasofya Camileri haricinde, bazı camilerin minareleri, bazılarının kubbeleri yıkılmış; kale duvarları çökmüş, Küçük ve Büyük Çekmece, Burgaz, Çorlu, Karıştıran dahi yerle bir olmuştu”.
Vâsıf Ahmed Efendi 1766 depreminin artçı sarsıntılardan ötürü üç ay ahalinin çadırlarda kaldığını aktarıyor (solda). Bir yandan da devam eden inşa faaliyetleri için Rumeli ve Anadolu’dan inşaat ustaları isteniyordu (sağda).
İstanbul’daki bu depremden yaklaşık iki buçuk ay sonra 5 Ağustos 1766 Salı günü Gelibolu-Bolayır bölgesinde de şiddetli bir deprem meydana geldi. Bu depremde Bolayır’da bulunan Gazi Süleyman Paşa Camii’nin minaresi yıkılıp çatısı çökmüş; Gelibolu kasabası ve civarında ev, dükkan, cami, mescit, medrese, imaret binalarında önemli hasarlar meydana gelmişti.
İki buçuk aylık bir ara ile meydana gelen bu iki depremle, muhtemelen günümüzde Marmara Fayı olarak bilinen yaklaşık 250 kilometrelik fay hattının önce doğu sonra batı kısmının kırıldığı anlaşılmaktadır. Daha önce 1509 İstanbul depreminde de benzer durum yaşanmış, iki-üç ay arayla iki deprem meydana gelmişti.
1894 DEPREMİ
10 Temmuz 1894 Salı günü öğle vakti 12.27’de, İstanbul’da 1 dakika kadar süren şiddetli bir deprem oldu. Bilinen tarih boyunca İstanbul’un yaşadığı son büyük deprem olan 1894 tarihli depremde can kayıpları 1.000 kişinin üzerine çıktı.
Sultan 2. Abdülhamid derhal meydana gelen depremde zarar gören muhtaç durumdaki ahaliye yardımda bulunulması, yaralananların belediye hastanelerine nakledilerek tedavi edilmeleri gibi hususları görüşüp karar almak üzere Şehremini Rıdvan Paşa başkanlığında bir komisyon kurdurdu. Ayrıca Depremzedelere Yardım Komisyonu kurularak yapılan bağış ve yardımların toplanması, bu bağış ve yardımların organize bir şekilde dağıtılarak halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına çalışıldı.
Padişah deprem sonrası İstanbul’daki binaların belediye mühendislerince kontrol edilip sağlam olmayan binaların tespit edilmesini ve bir can kaybına yol açmaması için bu şekilde hasar görmüş çürük binaların belediye tarafından yıktırılmasını emretmişti. Kısa zamanda bu emir uygulanmış, hasarlı binaların yıkımına başlanmıştı. Ancak Şehremaneti (Belediye) mühendisleri tarafından binaların kontrolleri esnasında, mühendisler tarafından bina sahiplerinden para talep edildiği; vermedikleri takdirde sağlam binalarına çürük raporu verecekleri; tam tersi olarak da para karşılığı çürük binalara sağlam raporu vererek yıkılmaktan kurtardıklarına dair söylentiler çıkması üzerine; padişahın emriyle mühendislerden kendilerine bu şekilde yolsuz ve usulsüz muamele ile para talep edilenlerin mahkemeye müracaat ederek dava açmaları hususunda gazetelere ilan verildi. 25 Temmuz 1894 günü Tercüman-ı Hakikat gazetesinde “Deprem sebebiyle muayene olunmakta olan bazı binalardan sağlam olanları çürük ve çürükleri güya sağlam ve tehlikesiz gösterilmekte olduğu duyulup bu gibi istenmeyecek hallerin yaşanması hiçbir zaman kabul edilemeyeceği ve hükümetçe yapılacak tahkikatta bu gibi bir durum ortaya çıkarsa yapanlar hakkında kanuni işlem yapılacağı ve bu şekilde bir muamele ile karşılaşanlar için mahkeme kapılarının açık olduğu ilan olunur” şeklinde bir duyuru yayımlandı.
Şehrin ortası afet yeri 1894 depreminden sonra bölgede yaşayanlar, Galata Mevlevihanesi’nin bahçesine çadır kurmuştu.
Deprem korkusuyla yaşayan halkın bu korkusunu artırıcı “falan gün deprem olacak” şeklinde bazı söylentilerin çıkması üzerine, 17 Temmuz 1894 tarihinde yine gazeteler aracılığıyla hükümet ağzından, “Depremin yeniden meydana geleceğine dair yalan haberler çıkararak halkın aklını karıştıran kişilere itibar edilmemesi, bu rivayetlerin külliyen esassız safsatadan ibaret olduğu, artık herkesin işiyle gücüyle meşgul olması gerektiği” duyuruldu.
Depremle ilgili söylentiler sadece İstanbul’da değil, Avrupa basınında da komplo teorileri şeklinde haber yapıldı. Bugün deprem üzerine ortaya atılan “Haarp silahı” veya “depremi tetikleyen petrol kuyuları” gibi iddialara benzer bir haber Peşte’de yayımlanan Pester Lloyd gazetesinde çıktı. 28 Ağustos 1894 tarihli gazete haberinde, Mühendis Herbert Tredanfer tarafından kayaları delmek için bir burgu icat olunduğu; 15 Temmuz 1894 tarihinde Konstantinos isimli bir vapurla Marmara Denizi’nde demir atılarak işe başlandığı; açılmakta olan delik 54 bin kademe (yaklaşık 16.000 metre) ulaştığında 10 Temmuz günü İstanbul’da deprem olduğu; geminin bundan sonra Marmara’dan ayrılarak kaybolduğu yazmaktaydı.
Bu haberi 2 Eylül 1894 tarihinde Sultan 2. Abdülhamid’e bildiren Başkatip Süreyya Paşa, “Her ne kadar bu habere gerçek gözüyle bakılamaz ise de bu haber Pester Lloyd gibi önemli bir gazete tarafından yayımlanmış olduğundan tamamen gözardı edilemeyeceği ve araştırılması gerektiğini” arzetti.
Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapılan tahkikatın neticesi padişaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporunda şöyle yazmaktadır: “Yapılan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir vapurun Marmara Denizi’ne gelip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurtdışı ile yapılan telgraf görüşmelerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadığı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”
Anlaşılan gazetede çıkan haber padişahta da merak uyandırmış, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından yapılan tahkikatın neticesi padişaha arzedilmişti. 14 Eylül 1894 tarihli tahkikat raporunda şöyle yazmaktadır: “Yapılan araştırma ve incelemeler neticesinde bu şekilde bir vapurun Marmara Denizi’ne gelip demirlemiş olduğuna dair bir ize rastlanmadığı, yurtdışı ile yapılan telgraf görüşmelerinde bu konuda telgraf merkezlerinde kayıt olmadığı, gazetenin meydana gelen deprem üzerinden böyle bir muammalı esrarengiz haber yapmış olabileceği…”
Sultandan gazetelere ilan Belediye mühendislerinin yolsuzluk yaptığı söylentileri üzerine Sultan Abdülhamid’in emriyle şikayetçilerin mahkemeye başvurmasına yönelik ilan, 1894 depreminden iki hafta sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlandı.
2. Abdülhamid’in çabası
2. Abdülhamid depremden hemen sonra, 14 Temmuz1894’te Londra Sefiri Rüstem Paşa’ya bir telgraf göndererek “depremi bir-iki saat önceden haber veren bir alet olduğunun” haber alındığını, Londra’da böyle bir alet varsa satın alınarak kullanmasını bilen bir kişi ile birlikte gönderilmesini istedi. Rüstem Paşa İngiltere’de deprem konusunda oldukça geniş bilgisi olan ve bu hususta Japonya’da çalışmalar yapmış Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Edwing ile irtibata geçti. Ancak Edwing’in, depremi önceden haber veren bir aletin olmadığını, depreme dair bu zamana kadar imal edilen “sismograf” aletinin yalnızca meydana gelen depremi kaydedip şiddetini tespit etmeye yönelik olduğunu bildirmesi üzerine, padişahın emriyle Avrupa’dan depremi kaydeden sismograf ile bir deprem uzmanı getirilmesine teşebbüs edildi. Bu hususta Viyana, Roma, Paris ve Londra sefaretlerinin yaptıkları araştırma neticesinde Roma’dan sismograf aleti satın alındı. Bu aleti kullanmak ve Osmanlı Devleti’nin hizmetinde İstanbul Rasathane’sinde Jeodinamik Şubesi Direktörü unvanıyla görev yapmak üzere deprem uzmanı Profesör Agamemnon ile sözleşme yapıldı. Profesör Agamemnon ile sismograf aleti ve ekipmanı 1895’in Ocak ayında İstanbul’a geldi.
İstanbul’da meydana gelen depremin mahiyetini anlamak üzere Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis de padişahın talebi üzerine 22 Temmuz’da İstanbul’a ulaştı. İstanbul Rasathanesi Müdürü Kombari (Coumbary) Efendi ile birlikte deprem bölgesini ve Adalar’ı dolaşan Eginitis, gözlem ve incelemelerinin sonucunu içeren raporu 15 Ağustos 1894’te padişaha sundu. 15 sayfa ve bir haritadan oluşan bu rapor özetle şöyleydi:
“… Deprem 10 Temmuz 1894 günü öğlen 12.24’te üç şiddetli zelzele ile başlamıştır. Birinci depremden bir-iki saniye önce kaldırım üzerinden süratle birçok araba geçiyormuş gibi yer altından şiddetli sesler duyulmuştur. Bu birinci deprem yatay hareketli olup evlerdeki en hafif eşyayı bile yere düşürmemiştir. Dört-beş saniye süren birincinin ardından meydana gelen ikinci deprem çok şiddetli olup, yatay ve helozonik bir şekilde şiddeti gittikçe artarak 8-9 saniye sürüp önemli tahribata sebep olmuştur. Bu ikinci depremde de birincide olduğu gibi yeraltından sesler gelmiştir. Nihayet üçüncü deprem ikincinin devamında meydana gelip yatay dalgalı olmuştur. Bu deprem sırasında yeryüzü dalgalı bir deniz üzerinde imiş gibi sallanmıştır. Üçüncü deprem ikincisinden hafif olup 5 saniye sürmüş ve bunda da yeraltından sesler gelmiştir. Çok az aralıklarla peşpeşe meydana gelen bu üç sarsıntı toplamda 17-18 saniye sürmüştür. Depremin yönü kuzeydoğu-güneybatı istikametinde olmuştur.
Depremde yıkılan Kapalıçarşı’da bir hayli yaralı saatlerce enkaz altında kalmış ve hükümet tarafından gönderilen memurların yardımıyla çıkarılıp kurtarılmıştır. Küçük bir çocuk saatlerce ezilmiş annesinin kucağında kalmış olduğu hâlde canlı olarak bulunup kurtarılmıştır. İstanbul’daki evlerin çoğunun ahşap olması zararın az olmasını sağlamıştır. İstanbul’daki binaların diğer mahaller gibi tamamen kârgir olmaması memnuniyet vericidir. Yoksa daha çok yıkım olacaktı. Ahşap binalar depreme hayret edilecek derecede dayanmışlardır. Kötü yapılmış olan eski ahşap evler bile sağlam kalmış iken, yanlarında olan gösterişli yapılmış güzel ve yeni, hatta demirle bağlanmış olan kârgir binalar yıkılmıştır.
Ahşaptan sonra en çok dayanan binalar tuğla ile yapılanlardır. Tuğla ile yapılan duvarlar elastik ve sağlam olmakla kolay dağılmazlar. Büyükada’da tuğla ile yapılan bir evin ortası taştan olup, taştan yapılan kısmın yıkılıp tuğladan olan kısmın sağlam olduğu görülmüştür. Bu durum tuğla ile inşa olunarak demirlerle bağlanan binaların depreme dayandıklarını ispat eder”.
Sultan 2. Abdülhamid’in talebi üzerine İstanbul’a gelerek incelemelerde bulunan Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis, depremin etkilediği alanları harita üzerinde üç bölge hâlinde işaretlemişti.
Üç önemli mıntıka
Atina Rasathanesi Müdürü Eginitis bir harita üzerinde depremin etkilediği alanları işaretlemiş, depremden etkilenen alanı üç mıntıkaya ayırarak şu saptamaları yapmıştı:
“1. Depremin merkezini teşkil eden ve en fazla etkilenen birinci mıntıka, Çatalca’dan İzmit Körfezi ve Adapazarı’na kadar uzayan 175 kilometrelik bir alandır. Bu mıntıka en çok hasarın görüldüğü yerdir. Adapazarı, İzmit, Gebze, Kartal, Adalar, Üsküdar, İstanbul, Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Yalova, Karamürsel, Sapanca’nın içinde bulunduğu bu mıntıkada sağlam binalar yıkılmıştır.
2. İkinci mıntıka İznik, Akhisar (Pamukova), Lefke, Yenişehir, Demirtaş, Mudanya, İmralı Adası, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Tekirdağ, Çorlu, Ereğli, Silivri, Terkos, Beyoğlu, Büyükdere, Beykoz olup bu mıntıkada yalnızca kötü inşa olunmuş bazı binalar yıkılmış, genellikle binalarda hafifçe çatlaklar oluşmuştur.
3. Üçüncü mıntıka Bursa, Bilecik, İnegöl, Vezirhanı, Gölpazarı, Geyve, Taraklı, Hendek, İncirli, Sungurlu, Şile, Karadeniz’in bir kısmı, Istranca, Midye, Vize, Saray, Lüleburgaz, Tekirdağ, İnecik, Marmara Denizi’nin bir kısmı, Marmara Adası, Bandırma, Erdek olup, deprem şiddetli olmuş ise de bazı eşyayı yere düşürmüş veya yerinden oynatmış, binalara hasar vermemiştir”.
Fatih mahkemede! Evliya Çelebi Seyahatnâme’de çok çarpıcı bir “öykü”ye yer verir. Fatih Sultan Mehmed, kendi adını taşıyan caminin mimarı Atik Sinan’dan, yapının Ayasofya’dan daha kısa yapılmasının hesabını sorar. Mimar, “çok zelzele olduğu için” deyince iki eli de kesilir. Mahkemeye giden mimar padişahtan davacı olur ve Fatih duruşmaya davet edilir!
Ve acı gerçek Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca, mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak gerçek bambaşkadır: Atik Sinan 1471’de bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür.
HATİCE ŞİRİN
Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’daki ilk şiddetli deprem haberini anonim bir Tevârih-i Âl-i Osman’dan almaktayız: “Hicretin sekiz yüz doksandördünde safer ayının onüçüncü gününde kuşluk vaktinde (16 Ocak 1489) şehr-i İstanbul içinde bir azim zelzele vakı oldu. Nice minareler yıkılup harab oldu”.
“Küçük Kıyamet” olarak tanımlanan 1509 depremini ise Matrakçı Nasuh şöyle tarif eder: “Hak Teala sonsuz kudretiyle kıyamet korkusunun benzerini bütün insanlara yaşattı. Öyle büyük bir deprem meydana geldi ki, onun gürültüsünden var oluş ve yok oluş alemi titredi, sağlam yapılı unsurların bünyeleri döküldü”.
İstanbul depremlerini yazan müverrihler, bu iki kısa tasvirden anlaşılacağı gibi genellikle hasar ve ölümlerin yalınkat bilançolarını verirken, yıkıma sebep olan insan faktörüne değinmezler ve mesuliyeti her zaman kadere yüklerler.
Bu konuya değinen az sayıda müelliften Evliya Çelebi (1611- 1682), Seyahatnâme’nin 1. cildinde çok çarpıcı bir “öykü” anlatır. Bilindiği gibi gerçeklik payı olan her vaka, sözlü gelenekteki anlatılardan beslenerek Evliya Çelebi’nin kaleminde kurgusal bir metne dönüşür.
Tarihsel verilerin ayrıntılarını doğrulamadığı bu öykü, İstanbul’daki cami inşaları ile kiliselerin camiye dönüştürülmesi hakkındaki bölümler arasında, Fatih Camii başmimarı ile Ebü’l-feth’in (Fatih Sultan Mehmed) mahkemelik olduğu bir vakayı içermektedir. Evliya’nın kurmaca anlatısına göre “gazub padişah”, Fâtih Camii ve Külliyesi’ni yapan başmimarı paylayarak şöyle der: “Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek inşa etmedin de her biri birer Rum haracı değerindeki sütunlarımı kesip camimi alçak ettin?” Bunun üzerine mimar özür dileyerek: “Padişahım, İslambol’da zelzele çok olduğundan, cami ebediyen kalsın diye iki sütunu üç ölçek kesip Ayasofya’dan alçak ettim” der. Padişah, “özrü cürmünden eşeddür deyü” (özrü kabahatinden büyük) merhamet göstermeksizin mimarbaşının iki elini bilekten keser.
Ertesi gün mimarbaşı, eşini-dostunu yanına alıp şeriat mahkemesinin yolunu tutar ve padişahtan şikayetçi olur. Molla Efendi, Fatih’e derhal bir kethüda gönderip mahkemeye çağırır. Padişah kemerine bozdoğan topuzunu takıp molla huzuruna gelir; selamını verip sadr-ı âlîde oturmaya niyetlenirken molla şunu söyler: “Oturma beyim, hasmınla yanyana ayakta bekle”.
Sinan Ağa Mescidi
Fatih-Hafız Paşa Caddesi’ndeki Kumrulu Mescit’te (Sinan Ağa Mescidi) bulunan Mimar Atik Sinan’ın baştaşı (Ekrem Hakkı Ayverdi, Osmanlı Mimârîsinde Fâtih Devri 855-886 (1451-1481) ve bugünkü levha.
Teatral biçimde ilerleyen öykünün buraya kadar olan bölümü bile Evliya Çelebi’nin -ve belki de mensup olduğu münevver çevrenin bir sözcüsü olarak-hayalindeki bilimsel rasyonalite ve adalet anlayışını yansıtması açısından epeyce değerli bir kurgudur. Depreme dayanıklı olsun diye alçak tutulan iki sütuna karşılık imparatorluğun heybetini yeterli ölçekte simgeleştirmediği için kesilen iki el, alegorik biçimde aklın mutlak otorite tarafından cezalandırılmasıdır.
Evliya Çelebi’nin olanı değil de olması gerekeni tasarladığı öyküsünün devamında, kendi camisi Ayasofya’dan sönük kaldığı için şöhret bulamayacağı endişesiyle işlediği suçu süklüm püklüm itiraf edip “Emir şer‘-i şerîfindir” diye boynunu büken bir sultan vardır. Onun karşısında ise “Şöhret cami alçak olsa da ibadete engel değildir; senin taşın cevâhir dahi olsa kıymeti yine bir taştır; yetişmiş bir insan melekten yücedir” diyerek dersler veren ve Kayser-i Rum’a ceza kesen bir adalet temsilcisi yer alır.
Evliya tarafından “Böyle bir pâdişâh-ı azîmü’ş-şân iken bâb-ı şerî’ate gelüp itâ’at etdi” cümlesiyle bitirilen sahne, okurlara hem hukuk önünde herkesin eşit olduğu bir devlet tahayyül ettirir hem de ilim ve fen erbabına hak ettiği değerin verildiği bir sistem düşü kurdurur.
Padişahın yargılanması bir yana, şahit olarak mahkemeye çıkarılmasının bile mümkün olmadığı bir sistemde Evliya Çelebi’nin akıl ve adalet arayışını temsil eden bu kurmaca mahkeme sahnesi tatlıya bağlanarak biter. Ancak tarihî gerçek bambaşkadır: Friedrich Giese’nin yayımladığı Anonim Osmanlı Tarihi’ne (1491) göre, azat edilmiş bir gayrimüslim olan bu mimar (Sinan-ı Atik), 1471’in bir Eylül gecesi, deniz kıyısındaki izbe bir zindanda dövülerek öldürülmüştür. Anonim tarihteki Kostantiniyye efsanesi, katlinin sebebini kubbeyi taşıyan sütunlardan ikisinin kısaltılmasına veya sultanla mimar arasındaki mali anlaşmazlıklara ve rüşvet söylentilerine bağlarken; Stefanos Yerasimos, mimarın Ayasofya’ya eşdeğer ya da daha muhteşem bir eser yaratmakta başarısız kalmasıyla ilişkilendirir.
Fatih Camii, bu hadiseden yaklaşık 3 asır sonra, 22 Mayıs 1766’daki İstanbul depreminde tamamen yıkılan tek İstanbul camisi olarak tarihe geçer. Evliya Çelebi’nin ideal bir devlet düşünü yansıttığı ütopik karakterdeki öyküsü ise, günümüzde orijinalinden ve amacından her gün biraz daha uzaklaştırılarak popülizme kurban edilir. Onun mübalağalı bir üslupla, lirik ve ironik ifadeler eşliğinde inşa ettiği gizli detayların üstünkörü bir okumayla anlaşılması pek mümkün değildir. Seyahatnâme’deki bu kurguyu, hamasi bir üslupla tarihî gerçeklik gibi takdim eden kimi köşe yazarları, Evliya’nın dramasını depremin vurduğu bina misali enkaza dönüştürdüklerinin farkında değillerdir.
Yerbilimciler başta olmak üzere biliminsanları, afet öncesinde de bizi uyarmaktan asla vazgeçmemişti. Özellikle 2020’de yaşanan Elazığ depreminden bu yana, bu bölgede büyük bir depremin kapıda olduğunu söylüyorlardı. Kahramanmaraş’ta 1513’te büyük bir deprem meydana gelmişti. Fayın depremi tekrarlama periyoduna bakıldığında sürenin yaklaştığı görülüyordu. Bir tarafta Hatay’a, diğer tarafta Malatya, Elazığ ve Bingöl’e giden fayın kesiştiği noktada riskin yüksek olduğu söyleniyordu.
Bilim Akademisi üyesi, jeolog Naci Görür, “Elazığ depremi olduğu zaman Elazığ doğrultu atılımlı oldu. Bu depremin kırığı Malatya’ya kadar geldi. Malatya’dan Kahramanmaraş’a kadar olan kısmı kırılmadı. Her doğrultu atılımlı fay kırıldığı zaman kırılmayan yerine enerji transfer eder. Bu basit gerçeğe bilimsel gerçeğe dayanarak dedik ki; ‘Şimdi Maraş bölgesi tehdit altına girdi dikkatli olun!’” diyordu. Çözüm önerisi ise şuydu: “Afet Bakanlığı kurun, ona iyi bir bütçe verin, liyakatlı kadroları oluşturun. Yerel yönetimlerle beraber deprem dirençli kentler yapın”. Ve devam etti: “1999 depreminden sonra hızla, istekle, durmadan işe başlasaydık, 23 senede tüm Türkiye’yi depreme dirençli kentler haline getirirdik”.
AFAD VE TSK
BAKANLARIN AÇIKLAMALARI, EKİPLERİN BÜYÜK FEDAKARLIĞI
6 Şubat’ta sabaha karşı Kahramanmaraş merkezli ilk depremin hissedilmesinin ardından, görüntüler ulaşmaya başladıkça tüm Türkiye yıkımın boyutlarıyla sarsıldı. Ancak özellikle 1999 depremini hatırlayanların umudu, arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye kısa sürede ulaşacağı, enkazdan çıkarılanların çadırlarına yerleştirilip, yılın en soğuk günlerini geçiren bölgede ısınma, gıda, tedavi gibi ihtiyaçlarına hızla ulaşacağı yönündeydi. Afet durumlarında hızlı organize olma kabiliyetine ve deneyimine sahip ordu, madenciler, Kızılay, arama-kurtarmada uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşları gibi yardımları planlayıp organize etmekten sorumlu olan AFAD’dan da beklenti büyüktü.
10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkileyen afetle ilgili AFAD’ın açıklamalarına göre, ilk günün sonunda bölgede görevlendirilen toplam arama kurtarma personeli sayısı 9.698, AFAD Gönüllüsü ve Destek Ekiplerinden personel sayısı 9.876, araç sayısı 216, iş makinesi sayısı 1.511’di.
İkinci günün sonuna gelindiğinde bu rakamlar AFAD, PAK, Jandarma, DAK, Millî Savunma Bakanlığı, UMKE, İtfaiye, Millî Eğitim Bakanlığı, Güven, STK ve Gönüllüler, Güvenlik, yerel destek ekiplerinden görevlendirilen personel ile uluslararası arama kurtarma ekiplerinden oluşan 60.217 kişiye çıkmıştı.
Üçüncü gün personel sayısı, 98.153 kişiye yükselmişti. Dördüncü gün ise saha personeli sayısının da yükselmesiyle 120.344 kişinin bölgede görev yaptığı açıklanmıştı. AFAD’ın açıklamalarına göre sahada görevli personel, depremlerden 10 gün sonra 16 Şubat’ta 253.016 kişi ile en yüksek noktasına ulaşmıştı. Ancak o sırada enkazdan sağ olarak kurtarılma ihtimali artık çok düşmüştü. İlk günlerde yıkılmış binaların altından yakınlarının sesini duyanlar, çok uzun süredir sessizliği dinliyor; artık en azından yakınlarının cansız bedenlerine ulaşmak istiyorlardı. Tabii bir de soğukla, açlıkla mücadele ederken kendilerine uzanan bir yardım eli görmek…
Arama-kurtarma ekipleri sahada büyük fedakarlıklarla bu ihtiyaçları karşılamaya çalıştı. Tüm Türkiye gerek nakdi gerek ayni yardımlarla onlara destek olmak için seferber oldu. Ancak AFAD’ın bölgedeki koordinasyon konusunda yetersiz kalması, gecikmeler, yeteri kadar askerin sahaya çıkarılmaması gibi ağır eleştiriler de yapıldı.
20 Şubat’ta Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki deprem daha yaşanmadan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan 1 milyon 684 bin vatandaşın barınma ihtiyacının giderildiğini açıklarken, depremlerin ardından Hatay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz halen “Vatandaşlarımız çadır istiyor. Bugüne kadar havalar çok kötüydü, bazı insanlar hasarlı evlerine girmek zorunda kaldı. İnsanları bu şekilde ölüme terk etmenin anlamı yok” diyordu.
Cumhurbaşkanı bundan 10 gün önce, 10 Şubat’ta Adıyaman’da yaptığı açıklamada bir eksiklik olduğunu kendisi de ifade etmişti. “Müdahaleleri istediğimiz hıza ulaştıramadık. Depremin yıkım etkisi 10 il ve 500 km’lik alana yayıldığı için işimiz maalesef çok zor oldu. Buna bir de bölgedeki kamu görevlilerinin kendisinin ya da ailesinin yıkım altında kalması eklenmiştir. Bölgede sert bir kış yaşanıyor olması da bir diğer engel olarak önümüze çıkmıştır. Yolların bir kısmı da ciddi bir trafik yüküne maruz kalmıştır” diyordu.
13 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise eleştirilere “AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’dür. Takdir edilir ki 7.300 personelle Türkiye’deki bu büyük afeti veya herhangi bir afeti yönetebilmek mümkün değildir” diye cevap vermiş, AFAD’ın bir koordinasyon kurumu olduğunu söylemişti. Soylu, 17 Şubat’ta bir televizyon programına çıktığında da “O sabah saat 08.15’de deprem bölgesine indik. 9.15’de Gaziantep’teydik” diyerek ilk saatleri anlatıyor; ardından daha önce 97 bin deprem tatbikatı yaptıklarını, 620 bin AFAD gönüllüsü yetiştirdiklerini aktarıyordu. Ancak ordunun sahaya indirilmemesiyle ilgili eleştirilere değinmemiş, “Jandarma ve polis koordineli çalıştı” demekle yetinmişti.
Türkiye, günlerce arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı her insanda onlarla birlikte güldü, her kayıpta birlikte ağladı.
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ise 20 Şubat’ta konuştu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırlığının dakika dakika takip edilebileceği bir kronoloji verdi. Buna göre, Pazarcık depreminin olduğu 04.17’den 13 dakika sonra saat 04.30’da Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay, askerî birliklerden rapor istemiş; Ankara, Mamak’taki TSK İnsani Yardım Tugay Komutanlığı’na “Hazır ol” emri verilmişti. Saat 04.50’de bölgedeki askerî birliklere komuta eden Malatya’daki 2. Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak görevinin başında, bölgedeki birliklerden ilk raporları almaya başlamıştı. Saat 05.10’da Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak ilk raporunu vermiş; kendisi ve komuta kademesinin Hatay’a “hareket edeceğini arz etmiş”, Cumhurbaşkanı “uygun bulmuştu”. Saat 07.00’de iki askerî ambulans uçağı Ankara, Etimesgut havaalanında harekete hazır hâle gelmişti. TCG İskenderun, Bayraktar ve Sancaktar çıkarma gemilerine “seyre hazır” emri verilmişti (AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’ün yetersiz oluşu Süleyman Soylu tarafından dillendirilirken; Hulusi Akar depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta “Bütün bölgede 7.500 civarında Mehmetçik çalışmalarını sürdürmekte” demişken; depremin ardından, 33 dakika içinde hazır olduğu açıklanan Malatya’daki 2. Ordu Komutanlığı’nın emrinde 120.000 asker varken ve Millî Savunma Bakanlığı’nın 2021 Faaliyet Raporu’na göre TSK’nın personel sayısı, 390.960’sı askerî personel olmak üzere toplam 430.577’yken ve teçhizatı, akaryakıtı, iş makineleri, uçar ve yüzer birlikleri, sahra hastaneleri ve mutfakları varken, bu konu bir süre daha tartışılacak).
İTFAİYECİLER
İNSANLAR KAÇARKEN KOŞARAK YARDIMA GELENLER
Alevlerle savaşma deneyiminin verdiği cesaretle deprem bölgesindeki arama-kurtarma çalışmalarında umut olan; yüzlerce insanı tekrar günışına kavuşturan; Türkiye’nin dörtbir yanından itfaiyeciler kurtarma çalışmalarına ciddi bir katkıda bulundu. Depremlerin ardından sadece Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı itfaiye arama kurtarma ekibi 432 kişiyi enkazdan sağ olarak çıkardı. Depremden etkilenen bölgelerde yaşayan bazı itfaiyeciler henüz kendi ailelerini görmeden enkaza koştu; bazıları yaralarını ekip arkadaşlarından saklayıp çalışmaya devam etti. Kimileriyse kilometrelerce öteden geldiler; aralarında 1999 Depremi’nde bölgede çalışan Düzce, Kocaeli, Sakarya ekipleri de vardı. 6-7 gün uyumadan, dinlenmeden çalışan, tuttukları her elde biraz daha güç bulan; bazen gördükleri acı manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamayan itfaiyeciler “Enkazda bir canlıya ulaştığımız zaman o sevinçle 24 saat dinlenmiş gibi oluyoruz” dediler. Gaziantep’te depremin 129. saatinde enkazın altından çıkardığı kediyi sahiplenerek “Enkaz” adını veren Mardin İtfaiyesi’ne bağlı İtfaiye Eri Ali Çakas, güvercinleri dahi yıkık yuvalarında bırakmayan Konya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri ve enkazdan çıkardıkları 2 milyon doları tereddütsüz yetkililere teslim eden Gaziantep İtfaiyesi ve ilk günden itibaren koordine olarak enkazların altıdan 557 kişinin sağ kurtarılmasını sağlayan 1.324 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye arama kurtarma ekipleri unutulmayacaklar arasına yazıldı.
Hiçbir talimat beklemeden hazır hâle gelen madenciler, bir afette daha hızlı organize olma becerilerini gösterdiler.
SAĞLIK GÖREVLİLERİ
FELAKETI UMUDA ÖLÜMÜ HAYATA…
Depremlerin ardından herkesin gözü arama-kurtarma çalışmalarındaydı; ancak kurtarılanların hayata tutunması için durup dinlenmeden, çok zor koşullar altında çalışan bir grup daha vardı: Sağlıkçılar. Depremin vurduğu hemen bütün şehirlerde, depreme en dayanıklı binalardan olması beklenen hastanelerden yıkılan olmuş; 448 sağlık görevlisi enkaz altında yaşamını yitirmiş; 528 sağlıkçı yaralanmıştı. Bölgeye Türkiye’nin ve dünyanın her köşesinden yardıma gelen sağlık görevlileri hemen işe koyulmuş; bazıları birkaç saat içerisinde çok sayıda sahra hastanesi kurmuştu. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre 10 ildeki sağlık tesislerine dışarıdan gelenlerle birlikte bölgede görev yapan sağlıkçıların sayısı 140 binin üzerine çıktı. İçlerinde gönüllü olarak bölgeye gelen tıp fakültesi öğrencileri de vardı, kilometrelerce yolu otostopla kateden hemşireler de…
Bu sağlık birimleri, yaralıları tedavi etmekten doğum yaptırmaya, salgın hastalıkları önlemeden ölülerin teşhisine çok kritik görevler üstlendi. Yalnız insan sağlığı için değil, veteriner kliniklerinde hayvanların kurtarılması için de çalıştılar. Hastanelerin ve yaralıların son durumunu anlatan deprem bölgesi tabip odası başkanları, ambulans hizmetinin yetersiz olduğunu, hastanelerin hasar gördüğünü, otopsilerin “yığıldığını”, sağlık çalışanlarının insan üstü bir çabayla çalıştığını aktardı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, deprem bölgesine gönüllü giden çok sayıda sağlık çalışanı olduğunu ama sağlık malzemelerinin eksikliği nedeniyle müdahalede zorlandıklarını belirtti. Türk Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise günlerce aralıksız çalışan meslektaşlarının yerini almak için yaptıkları yardım taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi.
Belediyelere bağlı itfaiye ekipleri, arama kurtarma çalışmaları sırasında binlerce insanın hayata yeniden dönmesini sağladı.
SİVİL TOPLUM
DAYANIŞMANIN UMUT VEREN YÜZLERİ
Deprem süresince sivil toplum kuruluşları, pek çok kişi için güvenilir, hızlı, şeffaf ve yararlı bir alternatif olarak öne çıktı. Bu örgütlerin bürokratik engellere takılmadan hızla organize olabildiklerini; otonom bir şekilde, yönlendirme beklemeden harekete geçebildiklerini; beklenmedik zor sorunlara demokratik çözümler bulabildiklerini; işbirliği içinde çalışabildiklerini; bizden/onlardan demeden yardım eli uzatabildiklerini ve sonuçta arkalarına aldıkları halk desteğinin sağladığı meşruiyetle tek başına bir güç olabildiklerini gördük. Felaket anının travmasını başkalarına faydalı bir iş ortaya koyarak, gerçek anlamda bir kamu hizmeti üretme isteğiyle atlatan gönüllülerin belki de hiç amaçlamadan ortaya bir alternatif olarak çıkması, zaman zaman siyasetçilerin hedefi hâline gelmelerine de neden oldu.
Ancak tamamen enformel ve kendiliğinden hareket eden gönüllülerden dernek, vakıf gibi formel örgütlere, meslek odalarından taraftarlara, cemaatlerden mahalle gruplarına, AHBAP’tan İHH’ye, BaBaLa Tv’den İhtiyaç Haritası’yla birlikte hareket eden DasDas’a, belgelerin başında nöbet tutan avukatlardan çocuklara sinema kuran öğretmenlere, aşevleri açan Michelin yıldızlı şeflerden köylere erzak götüren motokuryelere, setlerini kapatıp karavanlarını deprem bölgesine getiren sinemacılardan sosyal medya fenomenlerine sivil dayanışma, başka bir müşterek iradenin mümkün olduğunu hatırlattı. Gerek deprem bölgesinde gerekse yaşadıkları şehirlerde seferber olan, enkaz kaldıran, giydiren, doyuran, barındıran, güldüren kadın-erkek, genç-yaşlı herkes bu büyük felaketin umut veren yüzleri oldu.
140 binin üzerinde sağlık çalışanı, depremin yaralarını sarmak için çok zor koşullarda çalıştı.
SOSYAL MEDYA / MEDYA
BASININ ZOR SINAVI
“Savaşta ilk kayıp hakikattir” sözü 2 bin 500 yıl önceye gidiyor. Refleksleri zayıflamış/zayıflatılmış geleneksel medyanın teyit etme ve doğru bilgiyi yaygınlaştırma hızının, sosyal medyaya yetişemediği doğal afetleri de buna eklemek gerekir. Sosyal medyadan yapılan çağrılar çok sayıda canın kurtarılmasını, yardım ulaşmayan bölgelere ulaşmak için halkın koordine olmasını, ana akım haber kanallarında deprem bölgesi dışına ulaşmayacak seslerin duyulmasını sağladı. Deprem haberlerinin ilk duyulduğu anlarda bazı illerden veri akışının kesilmesiyle ortaya çıkan sessizlik, yıkımın ilk habercisi oldu. Deprem bölgelerinde 23 basın mensubunun hayatını kaybetmesinin ardından, yerel medya 5 Şubat tarihinde donup kaldı. Yalnız Adıyaman’da 11 gazeteci, Yunus Emre Doğan, Kemal Öner, Hidayet Özdemir, Ruhi Akan, Burak Alkuş, Aynur Göksu, Fatih Bayın, Mehmet Ünsal, Yaşar Hamurcu, Zübeyir Pektaş, Muhammed Akan yaşamını yitirdi.
Ancak teyit edilmemiş haberler doğru bilgiden daha hızlı yayıldı; başka afet bölgelerine ait görüntüler; “depremi Amerikalılar yaptı” gibi komplo teorileri ve sansasyonel iddialar panik yarattı, vakit kaybettirdi, kutuplaşma ve ayrıştırmaya hizmet etti, dolandırıcılara kapı açtı. Yapay zeka ile oluşturulmuş görüntüler, dezenformasyona ve karmaşaya eşlik etti. Erişime engellenmiş sitelere girmeyi sağlayan VPN kullanımı, engellemenin ardından ülke çapında %186 arttı. Bu süre zarfında enkaz altından mesaj gönderenlerle iletişimin kesilmesi, hayatların riske atılmasına kapı açtı.
Yalan haberin antidotunun sorumlu habercilik olduğu, afet haberciliğiyle ilgili uzmanlaşmış muhabirlerin varlığının ne kadar kritik bir önem taşıdığı bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyunun depremzededen mikrofon kaçıran haberciyle, onun sesini-ihtiyacını ulaştırmaya çalışan, acısını görmezden gelmeden olabildiğince fazla veriyi kamuoyuna iletmeye uğraşan gazeteci arasında yaptığı ayrıma; giderek artan öfkenin kutuplaşmış toplumun “düşman” addettiği muhabirlere yansımasına tanık olundu. Kolluk kuvvetlerinin habercinin güvenliğini sağlayarak işini yapmasını kolaylaştırmak yerine, zorlaştırdığı, engellediği durumlar da bildirildi.
RTÜK, “özgürce kanaat oluşumunu engelleme” gibi yeni bir gerekçeyle Halk TV, Tele1 ve Fox TV’ye bir dizi ceza verdi. Avesta Yayınları ve Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in web sitesine, ayrıca Erbil’den yayın yapan Rudaw ve Botan International’a erişim engellendi. Provokatif paylaşım gerekçesiyle pek çok gözaltı ve tutuklama yapıldı. Twitter hesabından çalışmaların yetersiz olduğunu belirten paylaşımlar yapan siyaset bilimci Özgün Emre Koç, ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakılırken, gazeteci Merdan Yanardağ ve Enver Aysever için “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Urfa’nın Birecik ilçesinde yıkılan bir binayı görüntüleyen Mezopotamya Ajansı muhabiri Mahmut Altıntaş ve JINNEWS muhabiri Sema Çağlak gözaltına alındı.
Kahramanmaraş depremlerinin akıllarda kalacak medya simgesi, “mucize kurtuluş” haberciliği olarak da tarihe geçti. Afetten önce kamuoyunu uyarma ve hazırlama, afet sırasında mucize ile gerçek arasında denge kurma sorumluluğunun yerine getirilmediği nice örnek yaşandı. Zaman zaman naklen yayınlarda arama-kurtarma çalışmalarının sekteye uğratıldığı gelişmelere tanık olundu. Gerçekler zaten dramatize edilmeye gerek bırakmayacak kadar ağırken, kimi yayınların arkasına konan müzikler, travmaları derinleştirecek afetzede görüntüleri ve kimi gazetelerin sorumsuz yayınları acıları derinleştirdi.
SPORCULAR/TARAFTARLAR
EZELİ REKABETTEN EBEDİ DOSTLUKLARA
6 Şubat sabahı korkunç yıkımın henüz tam olarak idrak edilemediği anlarda, spor dünyasından ilk olarak Volkan Demirel’in yardım çığlığı duyuldu. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan, millî takımda 63 maça çıkan dünün futbolcusu, bugünün teknik direktörü ağlayarak görev yaptığı Hatay’a dikkati çekti. Onun ve eşi Zeynep’in çağrısı sosyal medya sayesinde yankı buldu; milyonlara ulaştı. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli demeden kişiler, kulüpler, kurumlar her koldan örgütlenmeye başladı. Yine bir dönem Galatasaray’da forma giyen Gökhan Zan, doğduğu şehir olan Hatay’ın dörtbir yanından paylaşımlarla durumun aciliyetini milyonlara duyurdu.
Bu yardım seferberliği sadece İstanbul’a değil, ülkenin dörtbir köşesindeki kulüplere de yayıldı. Pazar günü Süper Lig maçına sahne olan Hatay’ın stadyumu aşevi olarak kullanıldı, Konyaspor’un stadyumu depremzedelere tahsis edildi. Federasyonlar da yardım kampanyalarında yerini aldı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu’nun bölgeye gönderdiği offroad araçları, tırlarla girilmeyen bazı köylere ulaşılmasını sağladı.
Kariyerine İtalya’da devam eden Merih Demiral’ın kendi inisiyatifiyle meslektaşlarıyla görüşmesi üzerine Cristiano Ronaldo, Lionel Messi, Kylian Mbappé, Harry Kane, Erling Haaland ve Kevin de Bruyne gibi süper yıldızların imzalı formaları açıkartırmayla satılmasına başlandı. NBA’deki temsilcilerimizden Furkan Korkmaz da takım arkadaşlarından James Harden ve Joel Embild’in formalarını açıkartırmaya koydu. 2005’te oynanan Fenerbahçe derbisinin son bölümünde kaleyi koruyan Beşiktaş’ın eski forveti Daniel Pancu’nun eldivenleri yine depremzedelerin yararına satıldı. “Asla yalnız yürümeyeceksin” tezahüratıyla da marka olan Liverpool’la Everton 13 Şubat’ta oynadıkları derbi maçında giyilen formaları yine Türkiye ve Suriye’de depremden etkilenenler yararına açıkartırmayla satışa sunuldu. Semih Saygıner’in ilk dünya şampiyonluğunu kazandığı istekasından Mete Gazoz’un Olimpiyat altınını aldığı oka birçok obje, Socrates derginin kurduğu sitede depremzedeler yararına açıkartırmaya çıkarıldı.
Deprem bölgesinde görev yapan çok sayıda gazeteci, basın kartları olmadığı gerekçesiyle haber yapmalarının engellendiğini bildirdi.
Sporun kayıpları
Hatayspor’lu Christian Atsu, kaldığı otelin enkazından kurtarılamadı. Ölen binlerce insan arasında, sporcuların adları da akıllara kazındı. Kahramanmaraş İstiklal Spor 4 futbolcusunu
Hakan Doğan, Taner Kahriman, Saruhan Bolat ve Burhanettin Sever’i kaybetti. ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi takımlarından Çankaya Üniversitesi’nde forma giyen 30 yaşındaki millî basketbolcu Nilay Aydoğan; Tekvando Millî Takımı antrenörlerinden Cemal Toman ile eşi Songül Toman; Hatayspor’da malzemeci olarak görev yapan Onur Akdeniz; Yeni Malatyaspor’un 28 yaşındaki kalecisi Ahmet Eyüp Türkaslan; İskenderunspor’un kaleci antrenörü Uğur Kurt ve atletik performans antrenörü Halil İbrahim Ölmez; Rasus Kimya Hatay Voleybol Takımı’ndan Gözde Öztürk, Dilek Mucuk ve Ahsen Baş; Malatya Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Mehmet Can Ağırbaş, Emincan Kocabaş ve Murat Çiloğulları; Merinos Voleybol’un 27 yaşındaki smaçörü Betül Çoban Çakır ve voleybolcu eşi Bedrettin Çakır; güreşçiler Ahmet Taş, Mehmet Eskisarılı, Ali Gürsoy ve Aslan Ekiz, Eray Şimşek, Halil İbrahim Erdine, Hasan Sarıtürk, Ozan Datlı ve Ahmet Durman; Adana Tenis Dağ ve Su Sporları Kulübü sporcuları Yağız Uçurum ve Yağmur Uçurum; Kahramanmaraş Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde tenis antrenörü olarak görev yapan Tuba Pidecioğlu; millî hentbolcu Cemal Kütahya; binici Semanur Baysal ve Turgutlu Belediyesi Espor oyuncusu Gizem Harmankaya…
Turnuva için Adıyaman’a gelen 39 kişilik Gazimağusa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol kafilesinden 34’üne kaldıkları otel mezar olurken, adları “Melekler Takımı” olarak yazıldı.
Trabzonspor’un, gelirini depremzedelere bağışladığı Basel maçını izlemek için kente akın eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarlar, bordo mavililerle buluşup, kucaklaştı.
ULUSLARARASI YARDIMLAR
SINIRLARIN ÖTESİNDEN TÜRKİYE’YE UZANAN ELLER
Kahramanmaraş depremlerinin ardından arama kurtarma çalışmalarına katılmak için afet bölgesine koşanlar arasında sınır ötesinden gelen ekipler de vardı. 15 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre 100 ülke yardım teklifinde bulunmuş, 76 ülkeden 7.606 kişi sahadaki çalışmalara destek olmuştu. O tarih itibarıyla 712 kişinin daha yurtdışından gelmesi bekleniyordu. Bu ekipler içinde mühendisler, askerler, itfaiyeciler, sağlık ekipleri, arama kurtarma köpekleri vardı. Ayrıca birçok ülke yüklü miktarda maddi yardımda bulunmuş; bağış kampanyaları düzenlenmişti.
6 Şubat’taki depremlerin ardından Türkiye’ye yardım gönderen ilk ülke 370 personel ile bölgeye ulaşan Azerbaycan ekibi oldu. Avrupa Birliği, tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Türkiye için düzenlerken Avrupa’dan Türkiye’ye ilk ziyaret ilişkilerin son dönemde gergin olduğu Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’dan geldi. Dendias iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için depremlere gerek olmaması dileğini paylaştı.
Gerilimin yüksek olduğu İsrail ve Ermenistan’ın dışişleri bakanları da Türkiye’yi ziyaret ederek normalleşme sürecinin hızlanacağı işaretini verdi. Yardım kampanyaları başlatan, 10 bin evlik bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ise depremler sonrası Türkiye’ye gelen ilk uluslararası lider oldu. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, iki yıldır görevde olmasına rağmen depremlerin ardından ilk defa Türkiye’ye ayak bastı; deprem bölgesini helikopterle inceledi. Çin, Hindistan, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Irak, Pakistan, Kanada, Tayvan, İskandinav ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanısıra savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’dan da destek ve yardımlar ulaştı. Sahra hastaneleri kuranlar, maaşlarını bağışlayan milletvekilleri, ulusal yas ilan edenler, saygı duruşunda bulunanlar, binalarını kırmızı-beyazla aydınlatanlar hafızalara yazıldı.
1999 depreminde de özellikle Yunanistan, Ermenistan ve İsrail’in yardımları karşısında kamuoyunda sevinçli bir şaşkınlık oluşmuş, gazetelerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu varmış!” manşetleri minnettarlıkla birlikte önceden varolan önyargıları da eleştirmişti.
DÖRT AYAKLI KAHRAMANLAR
PROTEO, KÖPÜK, ŞİLAN VE DİĞERLERİ
Depremlerin ardından birçok ülkeden kurtarma ekipleri peş peşe afet bölgelerine gelirken, bir kısmı yanlarında felaket süresince büyük rol oynayan arama kurtarma köpeklerini de getirdi. Türkiye’den ekiplerin arasında da özel olarak insan kokusunu tespit etmek için eğitilmiş köpekler vardı. Eğitimli kurtarma köpekleri, insanlardan 10 bin kat daha iyi koku alma ve 50 kat daha iyi işitme özellikleriyle yüzlerce kişinin kurtarılmasına vesile oldu. AFAD ekipleriyle çalışan Köpük, cam kırıklarıyla yaralanan patilerine rağmen tek başına 5 kişiyi tespit etti. Sarıyer Belediyesi’nin Şilan’ı 16 saat aralıksız çalışıp 3 kişiyi kurtardıktan sonra yorgunluktan adeta baygın düşmüşken fotoğraflandı. Türkiye’de yasaklı ırklar listesine alınan Leo adlı pitbull ise 135. saatte 1 kişinin kurtarılmasını sağladı. Kurtarma çalışmaları sırasında hayatını kaybeden Meksika ekibi (SEDENA) üyesi “yoldaş” Proteo ise hiç kuşkusuz hem milletlerarası hem türler arası dayanışmanın sembolü oldu.
KARANLIĞIN İÇİNDE UMUT HİKAYELERİ
SİVİL TOPLUM
Depremin dehşeti, hayatta ve uzakta olanlarımıza da nasıl ve ne zaman çıkılabileceği belli olmayan koyu bir karanlık gösterdi. Ancak felaketin kalbinden çıkan öyle insanlar vardı ki, en karamsar anlarda nezaketleri, neşeleri, dirayetleriyle bir gün gelip yeniden gülebileceğimizi, bu yarayı sarabileceğimizi hatırlattı.
EN ZOR ANDA NEZAKET
Hatay’da depremin 4. gününde enkazdan çıkarılmayı bekleyen kadının “Teşekkür ediyorum, hiç tanımadığınız insanlar için buradasınız. Allah razı olsun, Allah sizi düşürmesin. Hiçbir tanıdığınız düşmesin bu duruma. Tam ümidimi kesmiştim biliyor musun? Dedim artık bırakın uyuyacağım ben, üşüdüm. Zaten kimse de gelmedi. Üzerimizden geçip gidiyorlardı. Burası tehlikeli diye girmek istemediler herhalde. Onlar da haklı” sözleri unutulmayacaklkar arasına kaydedildi.
KURTARILDI VE YARDIM ETMEK İSTEDİ
Hatay’da yıkılan binanın enkazında arama-kurtarma çalışması yapan ekipler, depremden 24 saat sonra göçük altından 26 yaşındaki Hatice Şeren’i kurtardı. Şeren, henüz sedyedeyken “Hiçbir yerimde hasar yok. Burada kalıp annemin, babamın çıkmasına yardımcı olayım” dedi. Genç kız hastaneye sevk edilirken ekipler, Hatice’nin ailesini de kurtarmak için çalışmaları sürdürdü. Depremin dördüncü günü 83. saatte kurtarılan 23 yaşındaki Onur Mermer de “Hastanede 4-5 saat tedavi gördükten sonra taburcu olup eve gittim. Fakat, yakınlarım enkaz altında olduğu için dayanamayıp enkaz yerine geldim. Enkazlarda akrabalarım, arkadaşlarım ve yakınlarım vardı. Enkazdaki çalışmalara yardım ediyorum” dedi.
MUHABBET KUŞUNU BIRAKMADI
Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk, depremden 55 saat sonra, elinde tuttuğu muhabbet kuşuyla enkazdan sağ çıkarıldı. Yaklaşık 3 saatlik çalışmanın ardından ulaşılan Berat, ambulansa götürüldüğü sırada teyzesini görünce sağlık ekiplerinden durmalarını istedi ve muhabbet kuşunu, yanına çağırdığı teyzesine verdi. Teyze, yeğeninden aldığı kuşu önce bağrına bastı, sonra da çevreden bulduğu ekmekten yedirdi, şişe kapağından su içirdi. Hatay’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan tıp fakültesi öğrencisi Kerem Çetin de arama kurtarma ekiplerinden önce kedisi Çilek’in kurtarılmasını rica etti, her ikisi de sağ salim çıkarıldı.
İLK AKLINA GELEN KİTAPLARIYDI
Antakya ilçesi Ürgen Paşa Mahallesi Altınevler Sitesi’nin enkazından çıkarılan yaralı 19 yaşındaki Gürkan Öztürk, ambulansla taşınırken sağlık görevlisinin “En çok neye üzüldün” sorusuna “Depremde her şey gitti, kitaplarıma yazık oldu. YKS’ye 5 ay kaldı. Ona çok üzüldüm, çünkü sınavda onlar bana lazım. Taburcu olur olmaz sınava çalışmaya başlayacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine sağlık görevlisi, gencin kitaplarının temin edileceğinin sözünü verdi.
ENKAZDAN SİGARASIYLA ÇIKTI
Adıyaman’da depremin 3. gününde arama kurtarma ekipleri tarafından enkaz altından çıkarılan 58 yaşındaki Soner Tuğtekin’in elindeki sigara ile molozların arasından çıktığı anlar sosyal medyaya yansıdığında, özellikle tiryakiler onu çok iyi anlamıştı. Tuğtekin, enkaz altında kaldığı süre boyunca yanında yalnızca su ve sigara olduğunu; çok sigara içmekten çakmağının gazı bitince kumandanın pillerini parçalayıp, kablolarını birbirine çarptırarak ateş çıkardığını söyledi. “Yardım için bağırıyorduk. Cevap gelince sigaraları art arda yakmaya başladım. Elimde de çıktığımda o yüzden sigara vardı. Hastaneye gitmek istemedim çünkü Hatice’mi bırakmak istemedim. Hastaneye gidince verdikleri serumu bırakıp enkaz alanına gittim. Eşimin cansız bedeninin çıkarıldığı 4. güne kadar kaldırımda yattım” sözleriyle anlatmıştı hikayenin gerisini…
‘MUAYENE OLMADAN İÇMEM’
Hatay’da depremden 72 saat sonra aynı binanın enkazından 4 kişi kurtarıldı. Enkazdan annesiyle birlikte çıkarılan 5 yaşındaki kız çocuğunun, ekiplerin su isteyip istemediği sorusuna, “Yok daha muayene olmadım” yanıtını vermesi nadir gülümseme anlarından oldu.