Yazar: #tarih

  • Yahudi mülteci gemilerinin Türkiye’den geçen rotası

    Serdar Korucu’nun kitabı Yahudilerin göç dalgasının Avusturya’nın Nazi Almanyası tarafından ilhakıyla kitlesel olarak yükseldiği 1938’den başlıyor. 1945’e kadar Avrupa Yahudilerinin Filistin’e ulaşma çabaları ve bu rota üzerinde kritik konuma sahip Türkiye’nin “mültecilerle imtihanı” bütün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

    Hitler 1933’te iktidara geldiğinde, Almanya’da 520 bin olan Yahudi sayısı 1938’de 350 binin altına düşmüş, Yahudiler başta Fransa ve ABD olmak üzere farklı ülke­lere göç etmek zorunda kalmış­tı. 1938’de Nazi Almanyası’nın ilhak ettiği Avusturya’daki Yahudiler de ülkeden ayrılma­ya başlayınca mülteci sorunu uluslararası bir mesele hâline geldi. Yahudilerin bir bölümü Filistin’e gitmeye, Filistin’i kontrol eden Londra ise mülte­cilere kota uygulayarak göç akı­nını durdurmaya çalışıyordu.

    resim_2024-09-01_155557325
    TÜRK BASININDA YAHUDİ MÜLTECİLER: 1938-1945
    SERDAR KORUCU

    Avrupalı Yahudiler için hayat 2. Dünya Savaşı’nın başlama­sıyla daha da zorlaştı. 1940’ta Fransa’nın, 1941’te Yugoslav­ya’nın Naziler tarafından işgal edilmesi mültecilerin Akde­niz’den Filistin’e ulaşmasını büyük oranda engelleyecekti. Artık Avrupa’dan Filistin’e kaçacak Yahudilerin tek çaresi Karadeniz yoluyla Akdeniz’e inmekti; Türkiye anahtar ülke konumundaydı. Ancak Yu­nanistan düşünce Türkiye de mültecilerin Karadeniz yoluyla Akdeniz’e geçişine izin verme­meye başladı. Sadece Yahudi toplumunun girişimleriyle bazı gemilerin geçişine izin verili­yordu.

    Serdar Korucu’nun Türk Basınında Yahudi Mülteciler: 1938-1945 adlı kitabının merke­zini Avrupalı Yahudilerin deniz yoluyla Türkiye üzerinden transit geçişleri oluşturuyor. Kitapta aktarılan kayıtla­ra göre 1934’ten 1944 Aralık ayına kadar Yahudi mültecileri taşıyan gemilerin Türkiye’den 69 transit geçişinde 38 bin 542 kişi varış noktasına ulaşırken 1.393 kişi ölmüş ya da yolculuğu tamamlayamamış.

    Kitapta Türkiye’den ge­çen Yahudi mülteci gemileri denilince akla ilk gelen ve yüzlerce Yahudi’ye mezar olan Struma (1942), Salvador (1940) ve Mefkûre (1944) gemilerinin yanısıra basında ancak küçük birer haber olabilmiş gemilerin de izleri sürülüyor. Limanlarda beliren her bir gemi, Türkiye’de 1930’lardan beri yükselişte olan Yahudi karşıtlığının kendine ifade alanı bulmasına vesile olmuş. Korucu kitabında, Yahu­di mültecilerle ilgili dönemin gazete ve mizah dergilerinde yer alan, bazıları Nazi basınıyla yarışır seviyedeki haber, yorum ve karikatürlere de yer veriyor. Tan gibi az sayıdaki gazete ve Sabiha Sertel gibi birkaç duyarlı gazeteci sayılmazsa, dönemin Türk basınına büyük oranda Yahudi karşıtı yaklaşımın ege­men olduğu anlatılıyor.  

    resim_2024-09-01_155602585
    Yüzlerce Rumen ve Bulgar Yahudi’yi Filistin’e götürmek için yola çıkan Selahattin vapuru İstanbul’a yanaşıyor. 1944.

    ACAYİP YARATIKLAR SÖZLÜĞÜ

    resim_2024-09-01_155607172

    ANONİM

    “Biz, okuyana ve işitene, dünyanın dört bir yanını gezmeden bütün yaratılanla­rın acayipliklerini aktarmak için bu kitabı hazırladık”. Bu satırlar, yazarı belirsiz olan, 15. yüzyılda Eski Anadolu Türkçesi ile yazılmış Acâyibü’l-Mahlûkât ve Garâyibü’l-Mevcûdât adlı eserden. Gamze Çelik Başa­ran tarafından kapsamlı bir biçimde günümüz Türkçesine aktarılan eser, sözlük formatı­na getirilmiş ve Acayip Yara­tıklar Sözlüğü ismini almış. Tıp ve astronominin yanısıra mitlerin, hadislerin ve men­kıbelerin kaynaklık ettiği eser­de cinlerden devlere, evrenin nasıl oluştuğundan ejderha ve simurg gibi garip hayvanlara kadar o dönem insan aklının almayacağı yüzlerce madde yer alıyor.  

    SESSİZ DÖNEM TÜRK SİNEMA TARİHİ-2

    ALİ ÖZUYAR

    resim_2024-09-01_155610570

    Daha önce Türk sinemasının Osmanlı dönemindeki yolcu­luğunun izini süren Ali Özuyar, Sessiz Dönem Türk Sinema Tarihi-2’de hikayeyi kaldı­ğı yerden sürdürüyor. Türk sinemasının 1923-1931 yılları arasındaki durumu, dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları bağlamında ayrıntılı bir şekilde anlatılarak sessiz dönem Türk sinema tarihi tamamlanıyor. Film şirketleri, filmlerin ithalatı, dağıtımı, gösterimi ve yeni açılan sine­maların yanısıra seyircinin ilgisi, oyuncular, sinemacıla­rın sorunları ve başarılarının da masaya yatırıldığı kitabın sonunda, dönemin önde gelen sinemacılarıyla yapılmış, bazıları ilk kez Latin harfleriyle yayımlanan söyleşilere de yer verilmiş.

    Daha önce Türk sinemasının Osmanlı dönemindeki yolcu­luğunun izini süren Ali Özuyar, Sessiz Dönem Türk Sinema Tarihi-2’de hikayeyi kaldı­ğı yerden sürdürüyor. Türk sinemasının 1923-1931 yılları arasındaki durumu, dönemin siyasi, sosyal ve ekonomik koşulları bağlamında ayrıntılı bir şekilde anlatılarak sessiz dönem Türk sinema tarihi tamamlanıyor. Film şirketleri, filmlerin ithalatı, dağıtımı, gösterimi ve yeni açılan sine­maların yanısıra seyircinin ilgisi, oyuncular, sinemacıla­rın sorunları ve başarılarının da masaya yatırıldığı kitabın sonunda, dönemin önde gelen sinemacılarıyla yapılmış, bazıları ilk kez Latin harfleriyle yayımlanan söyleşilere de yer verilmiş.

    CUMHURİYET’İN YÜZ GÜNÜ

    resim_2024-09-01_155614329

    EMRAH SAFA GÜRKAN

    Prof. Dr. Emrah Safa Gürkan’ın kitabı, yorgun bir imparator­luğun yüzlerce yıldır yapa­madığını yapacak genç bir cumhuriyetin doğuşunun hikayesi. Aksayan planların, kaygan ittifakların, saklanan niyetlerin, ama en nihayetinde tartışmasız bir zaferin öyküsü. Kitaptan anlaşılan şu ki bir büyük liderin önderliğinde genç-yaşlı binlerce insanın çabasıyla yaratılan ve 100. yılına girdiğimiz cumhuriyeti varetmek, bir mucizeden çok daha fazlasını gerektirmişti. Gürkan, Kurtuluş Savaşı’nı ve cumhuriyetin ilk yıllarını siyasi hassasiyetlerden uzak bir şekilde anlatmaya çalıştı­ğını ve bunu farklı gündemle­rin rekabet ettiği dinamik bir süreç olarak işlemek istediğini dile getiriyor.

  • 2001 krizinin gölgesinde dünya çapında bir ekonomist

    Türkiye 2. milenyuma enflasyon ve işsizlik rakamlarındaki yükselişle girmişti. Şubat 2001’deki “Anayasa krizi” ise ekonomiyi anafor gibi dibe çeken dalganın başlangıcı olmuştu. O sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, ekonominin dümenine geçmeyi kabul ederek Türkiye siyasi-ekonomik tarihinde derin bir iz bırakacaktı.

    Türkiye’nin 19 Şubat 2001 günü Millî Güvenlik Kurulu toplantısında ya­şanan “Anayasa kitapçığı krizi” üzerine patlak veren ekonomik kriz sonrasında tanıştığı; kimi­lerinin çok eleştirdiği; kimileri­nin ise “kurtarıcı” hatta “Mesih” gözüyle baktığı Kemal Derviş 8 Mayıs’ta 74 yaşında yaşamını yitirdi.

    Derviş, Arnavut kökenli bir Türk iş insanıyla Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen’in sekreterliğini de yapmış Alman bir annenin çocuğu olarak, 10 Ocak 1949’da İstanbul’da dünyaya gelmişti. Büyükada’da geçirdiği çocukluk ve genç­lik yıllarından sonra London School of Economics’te lisans ve yüksek lisans eğitimini, ardından da 1973’te Princeton Üniversitesi’nde ekonomi üze­rine doktora eğitimini tamam­lamıştı.

    Doktorasını bitirir bitirmez Ankara’ya gelmiş, 1973-1976 arasında bir yandan Hacettepe ve ODTÜ İktisat bölümlerinde öğretim üyeliği yaparken, bir yandan da CHP Genel Başka­nı ve Başbakan Bülent Ece­vit’e ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında danışmanlık yapmıştı.

    resim_2024-08-24_010506970
    Kemal Derviş, Bakanlık döneminin ardından, 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP listelerinden milletvekili de seçilmişti.

    Siyasete ilgisi, belki de ailevi köklerinden geliyordu; zira altıncı göbekten büyük büyük dedesi Halil Hamid Paşa da 1782’de Sultan 1. Abdülhamid tarafından tarihinin en ka­ranlık dönemlerinden birini yaşayan ülkenin sadrazamlık koltuğuna mali ve idari reform­ları hayata geçirmek üzere ge­tirilmiş; ancak 3 yıl geçmeden sürüldüğü Bozcaada’dan kesik başı İstanbul’a gönderilmişti!

    Derviş’in Türkiye siyasetiyle ilk imtihanı da çok uzun sür­memiş, 1980 darbesine giden süreçte ülkedeki şiddet olayla­rının artması ve siyasi istikrar ortamının bozulmasıyla Derviş de yeniden ABD’ye dönmüştü. 1978’de “Dış Ticaret ve Plan­lama” üzerine teziyle Princeton’dan doçentlik unvanını alan 29 yaşındaki Derviş, uzun yıllar görev yapacağı Dünya Banka­sı’nda çalışmaya başlamıştı. Burada kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. 1982’de En­düstri Stratejileri ve Politikaları Daire Başkanlığı’na, 1986’da Dünya Bankası’nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu baş ekonomistliği görevine getirilmişti. Bu görevi sürdürdüğü dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası bir paradigma değişikliğine sürük­lenen Doğu Bloku ülkelerinin pazar ekonomisine geçiş süre­cinde görev almıştı. 1996’da ise Atilla Karaosmanoğlu’nun ar­dından Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine yükselen ikinci Türk olmuştu.

    Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de içine düştüğü mali krizler, Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki 22 yıllık kariyerini sonlandırarak ülkeye geri dönmesine yolaçtı. Döne­min başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildi; o dönemde “Derviş Reformları” olarak da ünlenen “Güçlü Ekonomi Programı”nı ortaya koyan ekibin lideri oldu.

    resim_2024-08-24_010541444
    Kemal Derviş, 2001 ekonomik krizinin ardından kendisini Türkiye’ye davet eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile…

    Derviş’in ekonomi politikası, dönemin koalisyon hükümeti­nin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tara­fından da sürdürüldü. Böylece mali (fiskal) disiplin ile birlikte kamu gelir-gider dengesi sağ­landı, enflasyonla beraber risk primi düştü ve Türkiye ekono­misine güven geldi.

    Ekonomi bilimi tarafından net bir şekilde tanımlanmış olan “ortodoks” ekonomi prog­ramının başarılı ile uygulan­ması sürecinde, Merkez Banka­sı ve bağımsız denetim-gözetim kurumlarına yasal olarak verilen ve siyasi otoritenin doğrudan müdahale etkisini azaltan Derviş dönemi reform çalışmalarının önemli katkıları vardı. Ancak siyaseten alınması zor ekonomik kararların siyasi irade tarafından alınabilme­si, ekonomik başarıyı getiren birincil neden olmuştu.

    Derviş’in sosyal demokrasi, küreselleşme alanlarında yap­tığı çalışmalar incelendiğin­de, küresel ekonomik düzene koşulsuz destek veren “saf pi­yasacı” bir ekonomist olmadığı görülür. Onu, bağımsız düzen­leyici ve denetleyici kurumların yardımıyla, kamu gücünün doğrudan piyasanın işleyişine karışmadığı ama etkili olduğu; adaletli bir gelir dağılımı ve fır­sat eşitliğini ulaşılması gereken ana hedefler olarak gören bir ekonomist diye değerlendirmek daha doğrudur.

    resim_2024-08-24_010608595
    Foreign Policy, 2005’te Derviş’i “Dünyanın en etkili 100 entelektüeli” listesine almıştı.

    Derviş, teknokrat Bakanlık döneminden sonra siyasete doğrudan katılma kararı aldı. Ekonomi programı tamamlan­madan, dolayısıyla sonuçları tam olarak alınmadan erken se­çim ortamına giren Türkiye’de, Başbakan Bülent Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olarak 3 Ka­sım 2002 seçimlerinde İstan­bul’dan milletvekili seçildi.

    Siyasi kariyerinde istediği başarıyı yakalayamayan Der­viş, 2005’te milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday oldu. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından UNDP Başkanı olarak atandı ve 2009’a kadar bu görevi sür­dürdü. 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Entelektüeli” listesinde 67. sırada yer alan Derviş, tüm üs­tün meziyetlerine rağmen, bir daha Türkiye siyasetinde etkili bir görev üstlenemedi.

  • Dünya güzeli Halis’ten yaz ortasında kayak pozu

    Keriman Halis 1932’de Dünya Güzellik Kraliçesi seçildiği Belçika’dan dönüşünde devlet töreniyle karşılanmış ve bir anda Türkiye’nin en ünlü popüler kültür figürü olmuştu. Aynı sıralarda Uludağ’da da hummalı bir çalışma vardı. O zamana kadar Bursalıların yazın nemli havadan kurtulmak için gittiği Uludağ, bir kayak merkezine dönüştürülmeye çalışılıyordu. Kayak sporunu topluma tanıtmak ve özendirmek için de 1933-1935 yıllarında Keriman Halis’in de aralarında olduğu çok sayıda ünlü kişi Uludağ’da ağırlanacaktı. 21 Haziran 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bursa’yı ziyaret eden Keriman Hanım’ın Dağ Sporları Kulübü’ne üye olduğunu, ardından Uludağ’a çıkıp kayak dersi aldığını yazıyordu. Fotoğraftan, kar yüksekliğinin kayak yapmaya yetmeyeceği belli olsa da Keriman Hanım’ın poz vermesine yettiği anlaşılıyor.

    Bu ilginç kare, günümüzde iklimin nasıl değiştiğinin de ıspatı gibi. Artık Uludağ’da Haziran ayında bu miktarda kar görmek mümkün değil. Durum o kadar vahim ki, kış ortasında bile kayak yapılacak kadar kar yağmayabiliyor.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayın Fotoğrafı
  • ‘Bardağın yarısı dolu, devam!’ diyebilmek için…

    SUNUŞ

    Tarih bize elverişsiz koşullara, ümitsiz ve karanlık dönemlere rağmen -hatta belki de en çok bu dönemlerde- “akılda kötüm­ser olsa bile iradede iyimser” kalanların tarihin akışını değiştirebileceğini gösteriyor. Türkiye’nin yakın tarihinde de bu örnekler az değil. Karalama çabalarına rağmen “eşit va­tandaşlık” hakkı için mücadele eden Türk süfrajetlerinden yol­suzluklara karşı ışıklarını sön­düren milyonlara, Hitler’e selam vermeyi reddeden sporcula­rımızdan dünyanın en büyük gücünün karşısına dikilen savaş karşıtlarına, sandıkta demok­rasiden yana oy kullananlardan suikastların gelenek hâline geldiği topraklarda “Hepimiz Hrant’ız” diyebilen 100 binlere… Ve tabii 100 yıl öncesinden bu­güne hâlâ Türkiye’nin hem siya­si-coğrafi hem de insani-duygusal koordinatlarını şekillendirmeye devam eden, en ümitsiz anlarda bile “Yeniden ayağa kalkabiliriz” dedirten Millî Mücadele’ye…

    Buna rağmen itiraf etmek gere­kir ki, bu örneklerin hepsi bizim için “yaşayan bir tarih” oluştura­madı. Zamanın, baskıların, kişisel çıkarların, kutuplaşmaların, gün­delik hesapların aşındırdığı bir­likte mücadele etme ve ümitvar kalma iradesi yıkıldığında, herkes kendi köşesine çekildi.

    Bu ay, sürdürülebilir zafer­lerle “şanlı hezimetler” arasın­daki gel-gitli yakın tarihimizde, hayalkırıklıkları ve ümidin izini sürüyoruz. “Bardağın yarısı dolu, devam!” diyebilmek için… Eminiz ki Mustafa Kemal Paşa da bugün­kü Türkiye’ye baksa bunu söylerdi.

    Bardağın yarısı dolu
    Manisa Turgutlu’da bir bayram kutlaması, Turgutlu Kent Müzesi.
  • Eski başkentin hediyesi Sarayburnu Atatürk heykeli

    İstanbul, cumhuriyetin ilanı ile 330 yılından beri taşıdığı başkent unvanını Ankara’ya devretmiş, ama cumhuriyeti ve kurucusunu coşkuyla benimsemişti. 1926’da istanbulluların Mustafa Kemal Paşa’ya ilk hediyesi, Sarayburnu’na dikilen heykeli olacaktı.

    resim_2024-08-25_195708175
    Heykelin, Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Samsun’a doğru yola çıktığı noktaya yapılması anlamlıydı. Ayrıca heykelin yapıldığı alan, kentin ilk umuma açık parkı olduğu için heykel yapmaya müsait başka yer de pek yoktu.

    TBMM’nin 1920’de Ankara’da kurulması ve 1923’te Ankara’nın Cumhuriyet’in başkenti olması, ardından 1924’te hanedanın sürgün edilmesi, 330 yılından beri başkent olan İstanbul için radikal değişikliklerdi. Hâlâ ülkenin en büyük kenti, en güçlü kültür merkezi olsa da artık yönetim merkezi olma özelliğini kaybetmişti. Kent, işgal günlerinde yaşadığı aşağılamanın etkisinden kurtulamamış; uzun yıllar süren savaşların sonunda mülteci akınına uğramıştı.

    Buna rağmen kent halkı, cumhuriyeti ve kurucusunu coşkuyla benimsedi. Bu coşkunun hatıralarından biri de Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel tarafından yapılıp, 3 Ekim 1926’da Sarayburnu’nda açılan Atatürk heykeliydi. Bu heykel, ilk Atatürk anıtı olmasının yanında genç cumhuriyetin eski başkenti İstanbul’u modern heykellerle süsleme iradesinin de ilk adımıydı.

  • Doğu dünyasında ilk Batı sarayı yakın tarihin en önemli tanığı

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı’ydı. Yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık eden saray, görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan Osmanlı devletinin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi.

    Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılda sömürgeleri ile zenginleşen ve büyük bir gelişme gösteren Avrupa ülkelerine yetişebilmek için bu ülkelerin kurumsal yapısını örnek almaya çalışıyordu. Devletle birlikte başkent de değişmiş; asırlardır devam eden geleneklerle şekillenen şehir, hızla ve kalıcı olarak başka bir çehreye bürünmüştü. İstanbul’un Avrupa üslubunda yapılarla tanıştığı bu yüzyıldaki değişimi, en somut olarak saray ve askerî tesisler tanımlamıştı.

    19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’ın 180 yıl önce, 1843’te yapımına başladığı Dolmabahçe Sarayı’ydı. Sultan 2. Mahmut’un dünyaya açılma niyetiyle temelini attığı yapı, oğlu Abdülmecid tarafından 12 yıl sonra tamamlanacak; yeni sahil sarayı 7 Haziran 1856’da açılacaktı. Böylece İmparator Konstantinos’tan beri Akdeniz’in idari merkezi olan Suriçi’ndeki saray, Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşınacaktı. Bakanlıklar ise Suriçi’nde kalacaktı. Sultanahmet Meydanı’nın etrafında bugün farklı amaçlarla kullanılan eski Bakanlık yapılarını görmek hâlâ mümkün.

    Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir dönüşümü simgeliyordu Dolmabahçe Sarayı. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, sanayi imparatorluklarıyla rekabetin gölgesinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki izdüşümüydü.

    1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan edecek; 6. Mehmed Vahideddin’in bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmeden önce ayak bastığı son ülke toprağı Dolmabahçe Sarayı rıhtımı olacak; Mustafa Kemal Atatürk son nefesini burada verecekti.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 195402
    resim_2024-08-25_195422776
    2.000 yıldır Tarihî Yarımada’da yerleşik bir kentin hükümdar sarayı, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyine, Boğaziçi kıyısına taşınmıştı. Dolmabahçe Sarayı, Osmanlıların dünyaya açılma arzusunun simgesiydi.
  • Lale Devri çiçeklerle bezedi ama 1766 depremi un-ufak etti

    18. asırda Lale Devri’yle başlayan değişim, 1755’te tamamlanan Nuruosmaniye Külliyesi’yle doruk noktasına ulaşmıştı. Tâ ki 1766 depremi, şehri devasa bir yıkımla karşı karşıya bırakana dek. İstanbul’u yeniden ayağa kaldıran adı az bilinen 3. Mustafa olacaktı.

    Bu yüzyıldaki ilk değişim dönemi Lale Devri’nde başladı. Kuzey Hindistan’dan Batı Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyanın etkileri Osmanlı başkentini zenginleştiriyordu. Aynı dönemde kentte anıtsal çeşme ve sebiller, kütüphaneler, hiçbiri günümüze ulaşamayan saraylar ve köşkler inşa edildi. Kuş evleri, çiçek süslemeleri Osmanlı başkentinin zarif bezemeleri olarak yapıların cephelerinde görülür oldu.

    Yüzyılın ortalarında Nuruosmaniye Külliyesi inşa edildi; yapının açılışı 5 Aralık 1755’te yapıldı. Aslında 1. Mahmut’un adını yaşatacak yapının temeli 19 Ocak 1749’da atılmış; neredeyse bitmek üzereyken sultan ölmüştü. Yerine geçen kardeşi 3. Osman, onu türbesine defnettirmedi; yapının Mahmudiye olacak adını da Nuruosmaniye Camii olarak değiştirdi. Bir yandan kendi ismini yaşatmayı amaçlıyor bir yandan yapının ismi “Osmanlı’nın nuru” olarak da anlaşılsın istiyordu. Ancak Nuruosmaniye türbesine gömülmek kendisine de kısmet olmayacaktı.

    İstanbul bu yüzyıldaki büyük bir değişimi de 1766 depreminden sonra yaşadı. Deprem ağır bir hasar bırakmıştı. Şehri, askerî zaferleri olmadığı için adı bugün az bilinen Sultan 3. Mustafa yeniden ayağa kaldıracaktı. Depremde hasar gören birçok eski yapı onarıldı, ağır hasarlı olan kimileri de yeniden inşa edildi. Yıkılan Fatih Camii’nin yeniden inşaı bu anlamda çok simgesel bir örnek oluşturdu.

    resim_2024-08-25_195318422
  • 6 minareli cami ve imparatorluğu saran şöhreti

    Sakin geçen 17. yüzyıl, İstanbul’un simgelerinden birini bağrından çıkardı. 19 yaşındaki Sultan 1. Ahmed’in Mimar Sedefkâr Mehmed Ağa’ya yaptırdığı Sultanahmet Camii, sonraki 400 yıl boyunca kente gelenlerin ilk ziyaret ettiği yerlerden biri oldu.

    İstanbul’un 17. yüzyılı nispeten sakin bir dönem oldu ama kimi etkileyici anıtlar da ortaya çıktı. İstanbul’un fethinden sonra Hipodrom bir meydan olarak kalmıştı. Anıtlar, heykeller korunmuştu. Türkler onlara tılsımlı anlamlar yüklediler ve bunları enteresan hatıralar olarak sakladılar. Zamanla meydanın etrafında saraylar inşa edildi.

    1609’da oldukça genç yaştaki Sultan Ahmed bu bölgeye büyük bir cami yaptırmak istedi. Ulema karşı çıktı, “İhtiyaç yok” dediler. Fakat sultan ısrar etti ve caminin yanında medreseden sıbyan mektebine, hamamdan imarete, hastaneden çeşme ve sebillere kadar birçok yapı inşa ettirdi. Muhtemelen kendisinin tasarlattığı türbe ise onun ölümünden sonra yapıldı. Külliye ve türbe, Ayasofya’nın karşısına, Hipodrom’un hemen bitişiğindeki kısma ve hatta Hipodrom’un ve İmparatorluk Sarayı’nın kalıntıları üzerinde inşa edildi. Böylece ziyaretçilerinin daha çok olması umut ediliyordu.

    Hem süslemede hem mimari ayrıntılarda Osmanlı uygarlığının zirvesi olan Sultanahmet, yapılır yapılmaz şehrin simgesi hâline geldi. 6 minareli cami hikayesi, imparatorluğun her köşesine ulaştı. Osmanlı coğrafyasındaki evlerden kamu yapılarına kadar birçok yerde bu caminin imgesini taşıyan işaretler, tasvirler kullanıldı. 1665’te tamamlanan ama hâlâ Yeni Cami adıyla andığımız muhteşem anıt da Osmanlılarda valide sultanın gücünü ve zenginliğini göstermesi açısından önemliydi.

    resim_2024-08-25_195215076
    Bizans Hipodromu, Osmanlıların At Meydanı ve sonrasında Sultanahmet Meydanı… Kaynaklara göre hipodrom 193-211 arasında hüküm süren Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılıyor ve bir diğer Roma İmparatoru Konstantin döneminde yenileniyor. Sultan 1. Ahmed, 6 minareli Sultanahmet Camii’ni bu meydanın bitişiğine yaptırıyor.
  • Muhteşem bir yüzyılda muhteşem anıtlar inşa edildi

    İstanbul’da Osmanlı dönemiyle birlikte hükümdarlar, devlet ve din adamları şehri yavaş yavaş imar etmeye başladı. En büyük dönüşüm ise 16. yüzyılda Kanunî devrinde yaşandı. Süleymaniye başta olmak üzere, zirveyi temsil eden 596 eser inşa edildi.

    Kanunî’nin tahtta kaldığı 45 yıl boyunca İstanbul inanılmaz bir değişim ve gelişim yaşamıştı. İmparatorluğun siyasi, askerî, ekonomik alanda zirvede olduğu bu yarım yüzyıl, Osmanlı sanatı ve mimarisinin de altın çağı olmuştu. Mimar Sinan gibi bir büyük ustanın öncülük ettiği mimarlık ve sanat hamlesi sırasında, İstanbul içerisinde 19 ayrı yapı tipinde (cami, mescit, medrese, mektep, darülkurra, darülha-dis, darüşşifa, tabhane, türbe, han-kervansaray, hamam, tekke, zaviye, imaret, çeşme, köprü, su kemeri, saray vb.) 596 eser inşa edilmişti.

    Kanunî önce, babası Yavuz Selim’in külliyesini tamamlamıştı. Daha sonra çok sevdiği şehzadesi Mehmet’in beklenmedik ölümü karşısında onun hatırasını yaşatacak Şehzade Mehmet Camii ve külliyesini inşa ettirmişti (Gülru Necipoğlu bu eseri Kanunî ve Hürrem’in evlatları için bir yaptırdıkları bir yas anıtı olarak değerlendirir). Bu inşaat sırasında sultan biricik kızı Mihrimah için de Üsküdar sahilinde bir külliye yaptırmıştı. Bir diğer evladı Cihangir için 1560 dolaylarında bugün adını verdiği semtte bulunan küçük yapıyı yaptırmıştı. (Diğer iki kardeşin külliyeleri yanında Cihangir’in yapıları her türlü iddiadan uzak tek kubbeli, tek minareli sıradan bir yapıdır. Cihangir kardeşlerinin seviyesine ancak 19. yüzyılda yapılan yenilemelerde çifte minare ile kısmen ulaşabilmiştir).

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194119
    Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı Süleymaniye’nin başına koymuş ve 7 yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış.
    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194129
    1930’lu yıllarda uçaktan çekilen bir hava fotoğrafında Süleymaniye (Namık Görgüç).

    Sultan 1550-1557 arasında kendi adını taşıyacak dev külliyesini inşa ettirmişti. Osmanlı döneminin en büyük vakfına sahip olan külliye, Fatih Külliyesi’nden sonra ikinci büyük yapı topluluğudur. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda yıllık bu yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıtlardandır.

    kanuni png
    Kanuni Sultan Süleyman

    Kanunî, Süleymaniye’nin ardından eşi Hürrem Sultan için Haseki adlı külliyeyi inşa ettirdi. Camii tek kubbeli ve tek minareli gayet mütevazı bir yapıdır. Bunların yanısıra sadrazamların ve vezirlerin külliyeleri de dikkati çekicidir. Piri Mehmet Paşa, Makbul İbrahim Paşa, Ayas Mehmet Paşa, Rüstem Paşa, Kara Ahmet Paşa, Sokollu Mehmet Paşa…

    Büyük değişim ve dönüşümün en önemli ismi şüphesiz Mimar Sinan’dır. Sinan, bütün büyük inşaat projelerinde vardır. En önemli eserlerini Kanunî ve ailesi için hazırlamıştır. Bu dönem İznik çinilerinin, Uşak halılarının, hat sanatının, revzen/vitray sanatının, kündekarinin en parlak örneklerinin üretildiği çağdır. Kanunî kendi dönemini, dünya tarihinin en etkileyici sanat ortamlarından biri haline getirmeyi başarmıştır.

    Ekran görüntüsü 2024-08-25 194636
  • Kentin sınırları genişliyor, yapılar statü değiştiriyor

    İstanbul’un son 20 yılı yaşlanan Osmanlı devri konutlarının iyice azalmasına şahitlik etti. Osmanlı Arşivi gibi kurumlar kentin çeperlerine taşınırken, müze olarak hizmet veren bazı kiliseler, cami oldu. Yenikapı dolgu alanı kent konturlarını değiştirdi.

    Son 20 yıl, artık iyice yaşlanan Osmanlı devri konutlarının sayısının her gün biraz daha azalmasına sahne oldu. Özellikle Dünya Miras Alanı olan Zeyrek ve Süleymaniye bölgelerindeki muhteşem ahşap konutlar büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu alanlar adeta çöküntü alanı hâline geldi.

    Metro, Marmaray ve Avrasya Tüneli çalışmaları bir taraftan tarihî bölgenin trafik ve ulaşım sorununun çözümüne katkı sağlarken bir taraftan da bu bölgeyi yoğun bir ulaşım merkezi hâline getirdi. Bu sırada Yenikapı, Sirkeci, Cağaloğlu, Vezneciler gibi bölgelerde altyapı çalışmaları sı­rasında büyük arkeolojik kazılar yapıldı. Bu çalışmalarda İstanbul tarihi ile ilgili muhteşem bilgilere ulaşıldığı gibi çok sayıda kültür varlığı da müzelere kazandırıldı. Bir yandan da kentte Yenikapı Meydanı gibi güney bölümünde kent konturlarını değiştiren büyük bir dolgu alan oluşturul­du. Birçok yapı restore edilirken 20. yüzyılda yok olan bazı küçük cami ve mescitler eski belgelere dayanarak yeniden inşa edildi.

    Osmanlı Arşivi gibi bazı ku­rumlar, Suriçi’ndeki eski bölgele­rinden kentin çeperlerine taşındı. Osmanlı döneminde cami hâline getirilen, cumhuriyetin ilk yılla­rında müze yapılan bazı kiliseler, yeniden cami hâline getirildi. Cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilmiş bir grup saray da yeni düzenlemelerle Cumhurbaşkan­lığı’na bağlandı.

    resim_2024-08-25_200235539