Yazar: #tarih

  • ‘Cemiyet’ olamayan toplum cemaatlere mahkum kalır…

    Millî Eğitim Bakanı’nın geçen ay Meclis’te cemaat-tarikatları “sivil toplum örgütü” olarak tanımlaması ve bunlara yapılan devlet yardımlarını savunması, siyasette önemli bir tartışmayı tekrar gündeme taşıdı. Ancak aynı akşam başlayan “Kızıl Goncalar” adlı TV dizisindeki sahneler, konunun toplumsal düzlemdeki algı ve hassasiyetini çok daha gerçekçi bir biçimde yansıtacaktı.

    Geçen ay yayımlanmaya baş­layan “Kızıl Goncalar” adlı televizyon dizisi, Türk top­lumundaki hassas bir konuyu tekrar gündeme taşıdı: Tarikatlar ve cemaat­ler. Aslında aynı konuda kamuoyunda tartışma yaratan ilk televizyon dizisi “Kızılcık Şerbeti” olmuştu. İzlenme rekorları kıran bu dizi, özetle muha­fazakar ve seküler ailelerin yollarının evlilik yoluyla kesişmesini eksene alıyordu. RTÜK diziye 5 haftalık yayın durdurma cezası verdi, bu ceza mah­keme kararıyla kaldırılabildi.

    Bunun ardından gösterime giren “Ömer” ve sonrasında “Kızıl Goncalar”­da da aynı tema işlendi. Dizinin iki baş karakterinden biri zikir ayinleri yapan bir tarikatın müridi, diğeri ise Kema­list bir psikiyatr idi. Daha ilk bölümde, hekimi canlandıran Özcan Deniz’in Mustafa Kemal’i övdüğü bölüm büyük yankı uyandırdı. Dizi bir tarafta büyük övgüyle karşılanırken, diğer tarafta “tüm dindarlar tarikatçı ve cemaatçi sayılıyor”, “dindarlar cahil ve sahtekar gösteriliyor”, “dindarlara yönelik bü­yük bir cehalet” itirazlarıyla karşılaştı.

    Kapak_Dosyasi_1
    Rufâî tarikatına bağlı olanlar, Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.

    Sosyal antropoloji, sosyoloji çalış­malarının yanısıra dindar-muhafaza­kar hayat ve popüler kültür alanındaki değerli araştırmaları ve analizleriyle de bilinen Prof. Dr. Tayfun Atay; yeni çıkan kitabında (Hayallerimizin Seyir Defteri – Kimlikler, İmgeler, Temsiller / Oğlak Yayınları),Türk TV kanalların­da gösterime girmiş yerli dizilerdeki tarikat temasını da ele alıyor. Atay’a göre bu yapımlar, toplumda varolan bir dinamiğe yaslanıyor. Bu dosyayı hazır­larken konuştuğumuz Atay şöyle diyor: “Özellikle son 20 yıldır dindar-seküler kutuplaşması üzerinden, hatta yer yer bu kutuplaşmanın kışkırtılması üzerinden bir siyaset yapılıyor. Bu di­ziler ise aslında bize muhafazakarlarla sekülerlerin birbirine yaklaştığını gös­teriyor. Dizilerin bu kadar ilgi görme­sinin bir nedeni de bu. Dindar kesimde son yıllarda bir “sekülerleşme” eğilimi kendini gösterdi; bu kavramı “dünyevi­ toplumdaki dinamiği yakaladık­ları için, bunu daha yalın ama etkili bir anlatımla önümüze getiriyor. Kategorik olarak hiçbir tarafı reddetmiyor; ‘her iki taraf­ta da ‘iyiler’ ve ‘kötüler’ var’ diyor. Her iki taraftan da ‘iyi’ taraflar buluşturuluyor.”

    Yakın geçmişte devlet bü­rokrasisi içinde geniş bir nüfuz alanı elde eden Gülen cemaatinin neden olduğu bir darbe girişi­mi yaşandı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise büyük bir tasfiye operasyonu başladı. Özellikle asker, emniyet ve yargı bürokrasisindeki bu tasfiyeyle doğan boşluğu başka cemaatle­rin doldurduğu da iddia edildi. Prof. Atay, sık sık 15 Temmuz göndermelerinin yapıldığı tar­tışmalara itiraz ediyor. Bugünkü durumla FETÖ arasında önemli fark olduğunu söyleyen Atay’a göre, şu anda cemaat ve tarikat­lar kontrol altında. Buna rağmen merkezkaç girişimler olabilir ama onlar da bu kontrolün içine alınır. Ayrıca bu tarikat ve cema­atler ekonomik güçlerini kaybet­mekten korkuyorlar; çünkü hepsi holdingleşmiş vaziyetteler.

    Atay, Alman sosyolog Ferdi­nand Tönnies’in toplum-cemaat (gesellschaft-gemeinschaft) ayrımını hatırlatıyor ve Eski Türkçe cemiyet-cemaat kav­ramlarının durumu daha iyi anlattığını söylüyor. Cemaat sa­dece dinsel değil, bir tür kır-köy örgütlenmesi, herkesin birbiri­ne benzediği, lidere tabii olduğu bir toplumsal-geleneksel yapı. Toplum ise güçlü bir sivil top­lum örgütlenmesi gerektiriyor ki, bu maalesef Türkiye’de pek geçerli değil; zira sivil toplumun güçlü olduğu yerlerde cema­at-tarikatların varolup gelişme­si çok zor. Prof. Atay, “Batı’nın 100 yılda yaptığını, cumhuriyet birkaç on yılda ancak bu kadar yapabildi” diyor.

    Kapak_Dosyasi_2
    “Kızıl Goncalar” dizisinde Levent karakterin canlandıran Özcan Deniz’in Atatürk’ün bir anısını anlattığı sahne gündem oldu.
  • Çanakkale şehitleri Kanada’da, Newfounland ise Softa Tepe’de

    Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen askerlerimizin anısına yaptırılan Türk anıtı, geçen aylarda Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta açıldı. Aynı tarihlerde, muharebeler sırasında hayatını kaybeden Kanadalı askerlerin anısını yaşatan Caribu anıtı, Tarihî Alan’daki Softa Tepe’ye (Hill 10) kondu.

    Havadis-2
    Gelibolu Yarımadası’nda Softa Tepe’de yer alan ve muharebelerde hayatını kaybeden Kanadalı askerler anısına dikilen Karibu heykeli.

    Türk zaferi ile sonuçlana­rak 1. Dünya Savaşı’nın uzamasına ve Mustafa Kemal’in tarihe geçmesine yol açan Çanakkale muharebeleri, günümüzde tüm taraf ülkelerin millî hafızalarında ve benlik­lerinde önemli bir yer kaplar. Çanakkale’den zaferle çıkan Türk milleti de, işgalci emel­lerle Gelibolu Yarımadası’na taşınan farklı milletler de bu anı ve izleri gururla taşır. Tarihî yarımada, birçok milletin savaşta yitirdiklerinin anısını taşıyan anıtlara evsahipliği ya­par. 109 yıl önce kanla yoğrul­muş bu topraklar, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurt­ta sulh, cihanda sulh” şiarıyla, barışın simgesi hâline gelmiştir.

    Kanada da, Ge­libolu Yarımada­sı’nda savaşan ül­keler arasındadır. Newfoundland ve Labrador Eyaleti bölgesinden gelen 34 subay ve 1.042 erden müteşekkil Newfoundland Alayı, 1915’in Eylül ayında Ge­libolu’da savaşa katıldı, özellikle cephenin tahliyesi esnasında önemli görevler aldı. Alay, Ça­nakkale’den sonra Batı Cephe­si’nde de farklı muharebelere katıldı ve gösterdiği başarılar dolayısıyla Büyük Britanya Kra­lı 5. George tarafından isim­lerinin önüne Kraliyet unvanı verilerek ödüllendirildi (New­foundland Kraliyet Alayı-New­foundland Royal Regiment).

    Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletinin 1. Dünya Savaşı sırasında ölen askerleri için Çanakkale’de anıt dik­me talebi Türkiye tarafından uygun bulunmuş; bu alayın sembolü olan bir Karibu heykeli dikilmesine karşılık, eyalet başkenti St. John’s’ta da Çanakkale şehitlerini yaşatan bir abidenin konması kararlaştı­rılmıştı.

    Havadis-1
    Kanada’da, Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta dikilen ve 1915’teki muharebeler sırasında Çanakkale’de şehit düşen askerlerin anısını yaşatan Türk abidesi.

    Caribu Heykeli, Çanakkale Tarihî Alanı’nda Softa Tepe’de (Hill 10) 23 Eylül 2022 tarihin­de Newfoundland ve Labrador Eyaleti Başbakanı Andrew Furey ile Kanada Gazi İşleri Bakanı Lawrence Archibald MacAulay’in; ülkemizden de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Gelibolu 2. Kolordu Komutanı Tümgeneral Rasim Yaldız, Çanakkale Boğaz ve Garnizon Komutanı Tuğa­miral Mustafa Turhan Ecevit, Çanakkale Savaşları ve Gelibo­lu Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir ‘in katıldıkları bir törenle açıldı.

    Türk askerini onurlandıran ve Çanakkale Muharebeleri’ni sembolize eden Türk anıtı ise St. John’s şehrinde, alayın da eğitim yaptığı tarihî meydanda 28 Eylül 2023 tarihinde açıldı. Güzel Sanatlar Genel Müdür­lüğü’nce tasarlanan ve Kara­bük’te dökümü yapılan anıt, üzerinde Çanakkale Şehitler Abidesi ve Türk bayrağı formla­rını taşıyor.

    3.30 metre uzunluğundaki Çanakkale Ruhu Anıtı’nın açılı­şında Dışişleri Bakan Yardımcı­sı Ahmet Yıldız, Newfoundland ve Labrador Eyalet Valisi Judy Foote, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Tarihî Alan Başkanı İs­mail Kaşdemir’in yanısıra; eya­letlerin başbakanı Dr. Andrew Furey, Türkiye Cumhuriyeti Kanada Büyükelçisi Esra Demir ve çok sayıda davetli yer aldı.

  • Anayasa Mahkemesi: İktidarların hep boy hedefi

    Günümüzde “hukuk devleti” olmanın temellerinden biri kabul edilen anayasa mahkemeleri, Türkiye’de ilk dönemlerinden itibaren seçilmiş iktidarların eleştirilerine uğradı. Siyasetçiler, aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip bu yetkiye tahammül gösteremediler. 1960’lardan günümüze, krize dönüşen tartışmalar ve uygulamalar…

    Yazılı anayasaların or­taya çıkması, dünyada önemli bir soruyu da beraberinde getirmişti: Başta kanun koyucu yasama organı olmak üzere devlet organları anayasaya uymaya nasıl zorla­nacaktı? Bunu sağlamak için iki yöntem ortaya çıktı. Birincisi, siyasi denetim mekanizmala­rıydı. Fransa gibi bazı ülkeler, yasama organları içinde ya da dışında özel komisyonlar kurmuşlardı. Bu komisyonlar, parlamentodan geçen yasa ta­sarılarını anayasaya uygunluk açısından inceliyordu.

    Anayasaya uygunluk dene­timini sağlamak için ortaya çıkan ikinci ve daha etkili olan yöntem ise yargısal denetimdi. Bunun da iki yolu vardı; ya bü­tün mahkemeler bu bakımdan yetkili kılınacak ya da anayasa­ya uygunluk denetimi yapacak özel yetkilerle donatılmış ana­yasa mahkemeleri kurulacaktı.

    Yargısal denetimin ilk ör­neği ABD’de görüldü. 1803’te Federal Yüksek Mahkeme’nin bir atama işlemiyle ilgili baş­vuruyu 1787 ABD Anayasası’na uygun olup olmadığı yönünden incelemesi, kanunların anaya­saya uygunluğunun yargısal denetimi açısından bir dönüm noktası olacaktı. “Amerikan modeli” olarak da bilinen bu sistemde, anayasa mahkemesi gibi özel bir mahkeme yok­tu ve denetim yargı sistemi içindeki mahkemeler tarafın­dan gerçekleştiriliyordu. Bu model günümüzde de Japonya, Hindistan, Danimarka, Norveç, Kanada ve Yeni Zelanda, Eston­ya, İrlanda, Bangladeş, Singa­pur, Kenya ve Gana tarafından uygulanıyor.

    Anayasal denetimin yargı organlarına bırakılmasının önemli bir sonucu da yargının anayasal sistemin en önemli denge ve denetleme mekaniz­masına dönüşmesi oldu. Yargı kurumları daha önce olmadık­ları kadar güçlü bir hâle geldi.

    Denetimi anayasa mah­kemelerine bırakan “Avrupa modeli” ya da “özel yargı siste­mi” olarak adlandırılan diğer yargısal denetim biçiminin ilk örneği ise bu düşüncenin mimarı ünlü hukukçu Hans Kelsen’in ülkesi Avusturya’da ortaya çıktı. 1920 Avusturya Anayasası’nın kabul ettiği bu sistemde, denetim görevi diğer mahkemelerden bağımsız olarak kurulmuş bir anayasa mahkemesine bırakılıyordu. Bu model, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkenin anayasal düzenini etkileyecek, özellikle 2. Dünya Savaşı son­rasında yaygınlaşacaktı. Savaş öncesindeki totaliter iktidarla­rın açıkça anayasaya aykırı ka­nunlar çıkarmasından dersler çıkaran ülkeler, anayasanın üs­tünlüğünü kurmak için bu yolu seçmişlerdi. Türkiye de 1961 Anayasası ile “Avrupa modeli”ni benimsedi ve 1962’de Anayasa Mahkemesi kuruldu.

    KapakDosyasi-2
    Junius Brutus Stearns’ün eserinde, modern anlamda ilk anayasa olan 1787 ABD Anayasası’nın Washington Konvansiyonu’nda imzalanması resmedilmiş.

    Türkiye’deki tartışmalar

    1923’te cumhuriyet ilan edildi­ğinde, 1921’de çıkarılan Teş­kilât-ı Esâsiye Kanunu yürür­lükteydi. Bu kanunun anayasa olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Olağanüstü koşul­larda, olağanüstü bir meclis olarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ne özgü, geçici bir ka­nun olarak görülebileceği gibi, geniş bir yorumla yeni kurulan bir devletin (Türkiye Devleti) anayasası olarak da görülebilir.

    Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’n­da Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisinin sınırsız olmadığı belirtilse de bunun denetiminin hangi yollarla yapılacağına değinilmiyordu. Buna karşın, çıkarılan kanun­ların Teşkilât-ı Esâsiye Kanu­nu’na uygun olup olmadığının denetlenmesine dair görüşleri­ni açıklayanlar da vardı.

    Cumhuriyet dönemi hukuk literatüründe anayasa mah­kemesi düşüncesinin öncüle­rinden biri Ziya Gökalp’ti. 18 Aralık 1922’de Küçük Mecmua dergisinde yayımlanan “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısında “Her millette anayasaya aykırı birtakım kanunlar vardır ki ya eskiden kalmış yahut sonradan bilinmeyerek yapılmıştır. Bu gibi kanunların mevcudiyeti, anayasanın bütün kanunların üstünde olması ilkesini ihlal etmez mi?” diye sorduktan sonra çıkarılan kanunlarla ana­yasa arasında çelişki olmasını “anarşilerin en büyüğü” diye nitelendiriyor ve “Biz kanunları en karışık bir millet olduğumuz için Türkiye’de de Amerika’da olduğu gibi bir Yüce Mahke­me’nin tesisine ihtiyaç var” diyordu.

    KapakDosyasi-1
    28 Ağustos 1962’de resmen göreve başlayan Anayasa Mahkemesi’nin ilk üyeleri. Mahkemenin ilk başkanı, beyaz takım elbiseli Sünuhi Arsan.
    KapakDosyasi-2b

    Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anaya­sası’nda da “Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Ana­yasaya aykırı olamaz” hükmü olmasına karşın kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi sistemine yer veril­miyordu. Gerçi bu anayasa, 1946’ya kadar tek parti rejimi altında uygulandı. Otoriter tek parti rejiminde -en azından teorik olarak- kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği ilkesi benimsendiği için anayasa yar­gısına pratikte ihtiyaç da yoktu.

    1946’da çokpartili yaşa­ma geçilmesinden sonra ise durum değişti. 1924 Anayasası TBMM’nin yetkileri üzerinde hiçbir etkili sınırlamaya yer vermediği için Meclis’te çoğun­luğa sahip partiler anayasaya aykırı kanunları kolayca çıka­rabilirdi. Bu durumda anayasa­nın üstünlüğü yasama organı açısından bir anlam ifade etmi­yordu ve anayasada düzenlenen temel insan hakları anayasaya aykırı olarak çıkarılan kanun­lar karşısında korunmasız hale gelebiliyordu. Bu durum en belirgin şekilde 1950-1960 arası Demokrat Parti (DP) iktidarı sırasında ve özellikle 1954’ten sonra ortaya çıktı.

    1950 seçimlerinde demok­rasi vaadiyle ve toplumun geniş kesimlerinin desteğiy­le iktidara gelen DP, 1951’de “kanunlardaki antidemokra­tik hükümlerin ayıklanması için” bir komisyon kurmuştu. Komisyonun 1952 Şubat’ında sunduğu rapordaki önerilerden birisi de bir anayasa mahkeme­si kurulmasıydı: “Demokrasi rejimi kökleşmemiş memleket­lerde istibdat ve diktatörlüğün hortlamasını engellemek için birtakım tedbirler almaya ihti­yaç vardır. Almanya, İspanya, İtalya ve Türkiye bu nasipsiz memleketler arasındadır. (…) İtalya ve Almanya hürriyetleri­ne tekrar kavuşunca, yakalarını bir daha diktatörlüğün pençe­sine kaptırmamak için hukukî tedbirler almış; anayasalarını düzeltmiş ve anayasa mahke­mesi kurmuşlardır”.

    DP iktidarı komisyonun raporundaki birçok öneri gibi anayasa mahkemesi önerisini de kabul etmemişti. Muhalefet partileri içinde bu talebi ilk dillendiren ise Osman Bö­lükbaşı liderliğindeki Millet Partisi oldu. Parti programında, çıkarılan kanunların anaya­saya aykırı olup olmayacağını denetleyecek bir yargı oranına ihtiyaç duyulduğu, böyle bir mahkemenin kurulmasının partinin önemli hedeflerinden biri olduğu belirtiliyordu. CHP de 1952’den itibaren Genel Başkan İsmet İnönü ve Genel Sekreter Kasım Gülek’in açıkla­malarıyla anayasa mahkemesi talebini sürekli gündemde tutmaya çalıştı.

    1954 seçimleri, 4 yıl önce demokrasi vaadiyle iktidara gelen DP’nin demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kur­masının miladı olmuştu. Yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekil­liğinden 503’ünü kazanan DP, yargı bağımsızlığını, üniversite özerkliğini, basın özgürlüğünü, örgütlenme hakkını hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propa­ganda günleri bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhale­fete kapatılıyordu. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkin­lik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu.

    DP iktidarının baskısı arttık­ça, muhalefet de denge me­kanizması olarak bir anayasa mahkemesi kurulmasını daha yüksek sesle savunmaya başla­dı. Muhalefet partilerinin 1957 seçimlerinden önce yayınladı­ğı ortak bildiride “Anayasaya aykırı mevzuatın çıkmasına ve tatbik edilmesine engel olmak üzere siyasî kuvvetlerin dışında kalacak bir anayasa mahkeme­sinin kurulması” önerisi de yer alıyordu. Bu amaçla bir anayasa değişikliği yapılması talebi CHP ve Hürriyet Partisi’nin 1957 seçim beyannamelerinde de yer aldı.

    1957 seçimlerinden sonra, Anayasa değişikliği konusun­daki istekler daha da somut­laşırken, sınırsız iktidarının sınırlanmasını istemeyen DP iktidarı bu taleplere kulaklarını tıkadı. Giderek artan siyasi ge­rilim 27 Mayıs 1960 darbesiyle son bulacaktı.

    KapakDosyasi-3
    Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar başkanlığındaki hukukçular heyeti tarafından hazırlanan ve 9 Temmuz 1961’deki halkoylamasında kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    KapakDosyasi-3b

    27 Mayıs’ta DP iktidarının devrilmesinden sonra yöne­tim Millî Birlik Komitesi’nin eline geçti. 1924 Anayasası yürürlükten kalkarken, yeni anayasayı 38 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi ile üye­leri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı. 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulup kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı.

    Anayasa Mahkemesi ilk döneminde yasaların ve TBMM içtüzüklerinin şekil ve esas bakımından anayasaya uygun­luğunu denetleme görevinin yanısıra, görevleriyle ilgili suç­lardan dolayı Anayasa’da sayı­lan kişileri Yüce Divan sıfatıyla yargılamak, siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davala­ra bakmak, siyasi partilerin gelir kaynakları ile giderlerine ilişkin hesapları incelemek ve anayasa ile verilen diğer görevleri yerine getirmekle de yetkili kılın­mıştı. 15 asıl ve 5 yedek üyeden oluşacak mahkeme üyelerinden 4’ü Yargıtay, 3’ü Danıştay, 1’i Sa­yıştay Genel Kurulu tarafından, 3 üye TBMM, 2 üye Cumhuriyet Senatosu, 2 üye ise biri Askerî Yargıtay’dan olmak üzere cumhurbaşkanı tarafından seçilecekti.

    Mahkemenin yasaların anayasaya uygunluğunu de­netleyebilmesi için, anayasada sayılan belli kişi ve kuruluşların doğrudan doğruya iptal davası açmaları ya da uygulanacak bir yasa hükmü dolayısıyla başka bir mahkemede ileri sürülen anayasaya aykırılık iddiasının ciddi bulunarak aynı mahke­mece Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerekiyordu. 1961 Anayasası’nın ilk metnine göre doğrudan doğruya iptal davası açma hakkına sahip olanlar şunlardı: Cumhurbaşkanı, son milletvekili genel seçimlerinde muteber oy sayısının en az yüz­de 10’unu alan veya TBMM’de temsilcisi bulunan siyasal partiler veya bunların meclis grupları, yasama meclislerinden birinin üye tamsayısının en az 6’da 1’i tutarındaki üyeleri, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda Yüksek Hâkimler Ku­rulu, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve üniversiteler.

    “Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usul­leri Hakkında Kanun” 25 Nisan 1962 tarihinde yürürlüğe girdi, Anayasa Mahkemesi resmen çalışmaya 28 Ağustos 1962’de başladı.

    1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılı­mın olduğu bayram törenlerin­de Ankara’daki devlet erkanının Anayasa Mahkemesi’nin Selanik Caddesi’ndeki eski binasına ge­lerek mahkeme başkanı ve üye­lerini kutlaması âdettendi (1982 Anayasası yürürlüğe girince Hürriyet ve Anayasa Bayramı­nın kutlanmasından vazgeçildi; o tarihten sonra Anayasa Mah­kemesi’nin kuruluş günü olan 25 Nisan’da yıldönümü törenleri yapılmaya başlandı).

    Kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme işini anayasa mahkemelerine bırak­mak ve iptal yetkisi vermek, bir anlamda yasama yetkisinin, yasama organı ile anayasa mah­kemesi arasında paylaşılması anlamına geliyordu. Zaten, ana­yasa mahkemesi düşüncesini ilk ortaya atan Hans Kelsen de “Bir kanunu iptal etmek, o kanunu çıkarmakla eşdeğerli bir yet­kidir” diyor; yasama organının kanun yapma yetkisini “pozitif kanun koyuculuk”, anayasa mahkemelerinin iptal yetkisini ise “negatif kanun koyuculuk” olarak nitelendiriyordu.

    KapakDosyasi-4
    1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılımın olduğu bayramın kutlanmasından 1982’de vazgeçildi. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Anayasa mahkemeleri, özellikle ilk dönemlerinde birçok ülkede seçilmiş iktidar­ların eleştirilerine uğradı. Batı demokrasisi geliştikçe, seçilmiş iktidarlar aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip mah­kemeye tahammül etmeyi öğrendi. Normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan anayasanın üstünlüğünü sağlama ve temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından önemli katkılar sunan anayasa mahkemeleri, günü­müzün demokratik dünyasın­da hukuk devletinin önemli kurumlarından biri olarak kabul görüyor. Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi konulu anayasal ve siyasal tartışmalar mahkeme kurulduğu günden beri devam ediyor.

    1965’ten sonra iktidara gelen istisnasız tüm Sağ partiler bu mahkemeleri yasama organının “üstünde”, ondan daha güçlü yetkilere sahip, siyasal sistemi yönlendiren bir aktör olmakla eleştirdi. Karşıt görüştekiler ise Anayasa Mahkemesi’nin, anayasaya aykırılık dolayısıyla ortadan kaldırdığı kuralla­rın yerine kural koymadığını hatırlatıyor ve bu mahkemenin yasamanın “üstünde” değil, “ya­nında” olduğunu savunuyordu.

    Gerçek mesele, iktidarların başka organlar tarafından de­netlenmekten rahatsız olmasıy­dı. 1961 Anayasası yürürlüktey­ken TBMM’den geçen kanunlar sadece Anayasa Mahkemesi tarafından değil, Senato gibi başka organlar tarafından da denetleniyordu. 1965 ve 1969 seçimlerini kazanan, Süley­man Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin en büyük şikayetlerinden biri bu denetim mekanizmalarıydı. Demirel, “ellerinin kollarının bağlandı­ğını, icraat yapamadıklarını” söylüyordu.

    Günümüzde Anayasa Mahke­mesi ile 1962’de kurulan Ana­yasa Mahkemesi arasında epey fark var. Özellikle 1982, 2007, 2010 ve 2017’deki düzenleme­lerle Anayasa Mahkemesi’nin yapısında değişiklikler yapıldı; yetki alanı daraltıldı. Ancak bunların da yeterli olmadığı anlaşılıyor; zira Anayasa Mah­kemesi bu kez yalnızca siyasi iktidarın değil, üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan baş­ka yargı organlarının da hede­finde. İktidarın bir kanadından “Gerekirse Anayasa Mahkeme­si’ni kapatalım” önerisi gele­bilmesi, durumun vahametini göstermeye yetiyor.

    KapakDosyasi-5
    12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, 1961 Anayasası’nı yürürlükten kaldıracak 1982 Anayasası’nın hazırlıkları sırasında Anayasa Mahkemesi’ni ziyaret ediyor.

    HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

    Adalet sadece devletin değil ekonominin de temelidir…

    “Sermaye nazlıdır” tespiti kulağa hoş gelse de aslında sermaye nazlı değildir. Oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, çok zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar. Bunu da ancak kuvvetli hukuk sistemlerinde ve oturmuş adalet yapısında arayıp bulabilir.

    Adliye saraylarında, mahkemeler­de hep karşımıza çıkan bir cümle var: “Adalet mülkün temelidir”. Hak ve hukukun toplum yaşamında temel norm olmasının altını çizen; davalıya da, davacıya da, hüküm verene de bunu ha­tırlatan, genlerinde devlet kurma olan bir ırkın varolma imbiğinden geçmiş bu özlü deyiş. Bu deyişin içinde geçen “mülk”ün kastettiği de devlet.

    Asur Ticaret Kolonileri devrinde kil tabletlerle yapılan ticari sözleşmelerden, İtalya’daki banker ve banka dönemleri­ne; Amerika kıtasının keşfinden sonra İn­giltere’den Amerika limanlarına yapılan ticaretin finansmanına ilişkin kontratlara kadar ticaret hukuku her dönemde oldu. Adalet, tüm coğrafyalarda ticaretin var­lığı ve de hukukun işlemesi için titizlikle korunmaya çalışıldı. Zaman içinde ada­letin yüksek standartlara ulaştığı ülkeler daha öne çıktı; bu ülkelerin şehirleri de ticari mahkemeleriyle marka-referans oldu.

    20. yüzyıl ortasından sonra gittikçe artan bir ivmeyle hız kazanan küreselleş­meyle, adalet artık sadece “mülklerin” değil, yerel ve küresel kapsamda eko­nomilerin de temelidir. Kuşkusuz, devlet olan her coğrafyada bir “adalet sistemi” vardır. Kıta Avrupası hukuku, İngiltere hukuku, çöl hukuku, Bedevi hukuku, Ortadoğu hukuku, Latin Amerika hukuku vb. tanımları altında geniş bir yelpaze­den sözedebiliyor. Genel kabul görmüş bu tanımlar, o coğrafyalarda iş yapacak muhataplarının nelerle karşılaşacağını da ifade ediyor.

    “Sermaye nazlıdır” diye, çok bilinen ve kulağa hoş gelen bir tanım vardır. Oysa sermaye nazlı değildir; oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar; bunu da sağlam ve kuvvetli hukuk sistemlerinde ve adalet yapısında arayıp bulur.

    Ticaretin ve de yatırımın münbit zemininin bileşenlerinin başında gelen “seçkin adalet”, ülkelerin refahlarına doğrudan etkisi olan bir unsurdur. Ampi­rik ve bilimsel çalışmalar bunu çok açık ve net şekilde kanıtlar. “Seçkin adalet”e ulaşmak zaman ve emek ister; adil sicil onyıllar içinde kendini inşa eder. Sicilin ve kredibilitenin oluşturulması uzun süreli ve meşakkatli, kaybı ise kısa süreli ve ko­laydır. “Seçkin adalet” seviyesine gelmek hedefi olan ülkelerin iktidarları ve adalet mensupları da ülkelerini o seviyeye taşı­mak için titizlikle gayret gösterirler.

    Uluslararası ekonomi dünyasında, adalet ve hukuk sisteminin norm altı olduğu ülkelerde iş yapanlar (ticaret ya da yatırım), bu nedenle “seçkin adalet”in olduğu ülkelerin mahkemelerini sözleş­melerine alırlar. Ülkelerin birbirine artan oranda bağlı/bağımlı olduğu global dünyada, bu mahkeme kararlarına göre haklarını en azından bir noktaya kadar koruyabileceklerini bilirler.

    Global ekonominin oyuncularından biri olmak, ülke refah seviyesini yükselt­me hedefi bulunan ülkeler için “seçkin adalet” ve bunun mütemmim cüzü bir hukuk sistemine sahip olmak gereklidir, şarttır. Eksikliği ya da yokluğu ülkeye küresel rekabette zemin kaybetme, ülke halkına da refah azalması olarak yansır.

    Kısacası, adalet ekonominin de temelidir.

    Alp Aksudoğan

  • Saha araştırması yapan 12 bilimkadınının hikayesi…

    Bilim Akademisi Yayınları’ndan çıkan Sahada / Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar adlı kitap, cumhuriyetin ilk kuşağı olmanın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, doğum tarihleri 1902-1923 arasında değişen farklı disiplinlerden kadın bilimcilerin Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki saha araştırmalarını konu ediyor.

    Cumhuriyetin 100. yılı kutlamaları için Bilim Akademisi ve Ekol Vakfı işbirliğiyle Eylül 2022’de başla­tılan “Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” projesi, 1 yıl süren arşiv-araştırma ve yayına hazırlık aşamasının ar­dından kitap olarak yayımlandı. Bilim Akademisi Yayınları’ndan SAHADA: Cumhuriyetin Harcın­da Bilim ve Kadınlar başlığıyla yayımlanan 300 sayfalık kitap, cumhuriyetin kuruluş yılların­da saha çalışmaları yapan 12 biliminsanının hayatını konu ediyor.

    Bilim Akademisi Başkanı Canan Atılgan’ın sunuş yazı­sıyla açılan kitap, tarihçi-editör Müsemma Sabancıoğlu’nun önsözüyle devam ediyor. Her bölümde farklı disiplinden 1 bilimkadınının mercek altına alındığı kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Saban­cıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv-araştır­ma kısmını Seher Yeğin yürüt­tü. Bilim Akademisi üyesi Deniz Kandiyoti’nin sonsözüyle biten kitabın genel danışmanları ise bilim tarihi profesörü Feza Günergun ve Bilim Akademisi üyesi Yeşim Arat.

    Kitap-6

    Cumhuriyet tarihini “saha araştırması yapan bilim ka­dınları” perspektifinden ele alan çalışmada kimi soruların cevapları aranıyor: Cumhuriye­tin erken dönemlerinde, ulaşım olanakları çok kısıtlıyken bilimsel araştırma yapmak için Anadolu’nun muhtelif yerlerine nasıl gidiliyordu? Nerelerde kalınıyordu? Saha araştırmala­rında hangi yöntemler izleniyor, hangi engellerle karşılaşılıyor­du? Kitaptaki bölümler, bilim­kadınlarının tatlı su balıkları, Anadolu ve Trakya’nın bitkileri, Karatepe kazıları, binlerce yıllık fosiller, Bursa evleri, farklı ar­keolojik kazılarda bulunan hey­keller ve deprem çalışmalarına odaklanıyor. Bu kişiler dışında, muhtelif köy ve kasabalarda sosyal bilimler araştırmaları yapan kadınlara da yer verilmiş.

    Bölümler, konu edilen bilim­kadınlarının çalıştığı alanların Türkiye’deki geçmişi ve bilimsel bilginin üretilme süreçleriyle başlıyor. Sonrasında söyleşi­ler, yazılar, alıntılar, daha önce yayınlanmamış fotoğraflar ve belgeler, kayda geçmemiş ayrıntılar var. Arşiv-araştırma sürecinde kütüphanelerde ve özel arşivlerde geniş bir litera­tür ve süreli yayınlar taraması yapılmış, kurum arşivlerinde çalışılmış.

    Aile üyeleri, öğrencileri ve alanların uzmanlarıyla yapılan söyleşilerden oluşan kitapta yer alan isimler ise şunlar: Fahire Battalgazi, Leman Cevat Tomsu, Atıfe Dizer, Asuman Baytop, Halet Çambel, Saadet Ergene Bayramoğlu, Cazibe Sayar, Behice Boran, Mübeccel Kıray, Fatma Başaran, Jale İnan ve Nuriye Pınar Erdem. Hikayesi anlatılan her ismin kurucu bir kuşağın izlerini yansıttığı Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar kitabı https:// dukkan.bilimakademisi.org adresinde satışta.

  • Neredeyse 100 yıldır yılbaşını kutluyoruz

    Miladi takvime 26 Aralık 1925’te geçen Türkiye’de, 1 Ocak 1926 tarihi ilk defa “yılbaşı” olarak kabul edilmişti. İlk kutlamalar 1926’yı 1927’ye bağlayan gece yapılırken, 1936’dan itibaren 1 Ocak günü resmî tatil oldu. Yaygın olarak kutlanması için aradan belli bir süre geçmesi gerekse de yılbaşı zamanla halk tarafından benimsendi.

    Album-2
    Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde eski yazıyla “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta 5 arkadaş yeni senenin şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşının resmî tatil olmasına daha 1 sene var. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Album-1
    31 Aralık 1926 gecesi düzenlenen konfetili, kostümlü yılbaşı eğlencesi.
    Album-3
    1930’lu yıllarda bira dışındaki alkollü içkilerin üretim, ihracat ve satış hakkı devlet kurumu İnhisarlar İdaresi’nin tekelindeydi.
    Album-4
    Kurum, Aralık 1938’de yayımlanan gazete ilanlarında yılbaşında “en makbul ikram ve hediye” olarak İnhisar likörlerini tavsiye etmiş ve Fransa’dan ithal edilen şampanyalarda yılbaşı indirimine gidildiğini müjdelemiş.
    Album-5
    Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’da Noel ve yılbaşını kartpostalla kutlama alışkanlığı çok yaygındı. Osmanlı halkı bu kartların ilk örneklerini, Avrupa’dan genellikle İstanbul’daki Levantenlere gönderilmiş kartpostallarla görmüştü.
    Album-6
    Sonradan Hıristiyan uyruklu Osmanlı yurttaşları da Noel ve yılbaşı için kartpostal göndermeye başladı. Bu kutlama kartlarında çiçek motiflerinin sıklıkla kullanılması dikkati çeker. Dönemin çoğu kartpostalında yeni yıl tasviri de klasik bir metafora dayanıyordu: İhtiyar bir adam ya da kadın eski yılı; genç bir kadın, çocuk ya da bebek ise yeni yılı simgeliyordu. (SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU ARŞİVİ)
    Album-7
    1920’lerin sonlarından itibaren Müslüman-Türk vatandaşlar da yılbaşını “tebrik kartı” da denilen kartpostallarla kutlamaya başladı. 1930’larda, üzerinde İstanbul fotoğraflarının olduğu siyah-beyaz kartpostallar çok yaygındı. Üzerinde Galata Köprüsü fotoğrafı olan
    kartpostal hem 1931 yılbaşını kutlamak için hem de karşı tarafın daha önce yolladığı tebrik kartına cevap olarak, Mazhar isimli kişi tarafından yazılmış.
    Album-8
    24 Aralık 1930’da postaya verilen kartta Mazhar Bey, “Muhterem ağabeyim” diye hitap ettiği kişiye “Kartınızı aldım son derece memnun oldum. Teşekkür ederim. Senede bir defacık olsun beni hatırlamışsın” diye sitem ettikten sonra hem kendisinin hem de Nazmiye Hanım ve Erol Bey’in yeni yılını kutluyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Album-9
    Yeni yılın Türkiye’de benimsenip yaygın bir biçimde kutlanmasında yılbaşı piyango çekilişlerinin de etkisi oldu. Fotoğraf, 31 Aralık 1932’de Beyazıt’taki Darülfünun Konferans Salonu’nda yapılan, o zamanki adıyla Tayyare Piyangosu çekilişinden. Ertesi günün gazeteleri çekilişi izlemek isteyenlerin salonu tıklım tıklım doldurduğunu, içerideki kadar bir kalabalığın da dışarıda kaldığını yazıyor. 500 bin liralık büyük ikramiyeyi ise Üsküdar’da ortak bilet alan itfaiyeciler kazanmış. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Album-10
    1930’da İstanbul’daki İsabet Gişesi adlı piyango bayinin astığı iki reklam panosu tepkiler üzerine kaldırılmış.
    Album-10b
    Cumhuriyet gazetesinin “nezaket ve terbiyeden uzak” olarak nitelendirdiği reklam panolarından birinde piyangodan ikramiye kazanmış bir kadının “Parasız güzel erkek isterim” dediği resmedilmiş. Diğerinde ise, elinde rakı şişesi olan ve ikramiye kazanan bir adamın “Kahrolsun fukaralık. Şimdi bol rakı alacağım” dediği görülüyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Album-11
    31 Aralık 1967’de Ankara’da yapılan Millî Piyango yılbaşı özel çekilişinde 2 milyon liralık büyük ikramiye Ula, İzmir ve Ankara’da satılan “10’da 1” biletlere çıkmış. O yıllarda piyango biletleri tam, yarım, çeyrek ve “10’da 1” olarak piyasaya sürülüyordu. 4 Ocak 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesi İzmir’deki talihlinin belediye işçisi Hidayet Karpuz olduğunu, 200 bin lira ikramiye kazandığını öğrenince yeni doğan kızına “Talih” adını koyduğunu yazıyor.
    Album-11b
    Album-12
    İstanbul Hilton Oteli’nin 1956 Noel ve yılbaşı partilerine “Mürdüm” adlı bir eşek de konuk olmuş. 6 gün 6 gece otelde kalan Mürdüm bu sürede sahibine 17 buçuk lira kazandırırken, yılbaşından sonra Kuştepe’deki ahırına geri dönmüş. Mürdüm’ün Hilton macerasını sayfalarına taşıyan Hayat dergisindeki haberde “Sevimli eşek şadırvandan roof’a kadar tüm oteli dolaşmış, hatta bu arada hemcinsleri arasında belki de ilk defa asansöre binmiştir” bilgisi veriliyor.
    Album-12b
    Album-13
    1950’li yılların merakla beklenen yeni yıl etkinliklerinin başında radyodaki yılbaşı özel programı geliyordu. Hürriyet gazetesi, İstanbul Radyosu’nun 31 Aralık 1957’deki yayın akışını okurlarına ayrıntılarıyla duyurmuş. Fotoğrafta ise 1950’lerin ilk yarısında, İstanbul Radyosu’ndan naklen yayımlanan bir yılbaşı programı var. Unutulmaz bestekar Nuri Halil Poyraz yönetimindeki İstanbul Radyosu Sanatçıları Korosu, başta Safiye Ayla olmak üzere bir şöhretler karması.
    Album-13b
    Album-14
    Yılbaşı eğlencelerinin bir adresi de gazinolardı. Büyük gazinolar ünlü sanatçılarla anlaşabilmek için yarışır, yılbaşı anlaşmaları aylar öncesinden imzalanırdı. Uzun yıllar boyunca yılbaşı programlarının en çok aranan sanatçılardan biri olan Müzeyyen Senar, 31 Aralık 1984 gecesi düzenlenen bir yılbaşı eğlencesinde. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
  • İnönü’den ‘savaşa hayır’ resti

    ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, 2. Kahire Konferansı’nda Türkiye’nin savaşa girmesi konusunu görüştükten sonra gazetecilere poz veriyor. Roosevelt ile İnönü’nün arasında ayakta duran kişi ise Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu.

    3 gün süren görüşmelerde Churchill, Türkiye’nin bir an önce savaşa girmesini talep ederken İnönü, Türk ordusu modern silah ve malzemelerle güçlendirilmeden savaşa girmeyi reddetmişti. Başta Cumhurbaşkanı İnönü olmak üzere Türkiye’nin dış politikasını yönetenler, 1939-1943 arası Mihver Devletleri’nin, sonrasında Müttefikler’in tüm baskılarına rağmen son ana kadar savaş dışında kalmayı başaracaktı.

    İsmet İnönü, tarihe geçen bu fotoğraftan tam 30 yıl sonra, 25 Aralık 1973’te hayatını kaybetti.

    AyinFotosu-2
  • Vecihi Bey ile kuşbakışı İstanbul

    Türk sivil havacılığının öncülerinden Vecihi (Hürkuş) Bey, yerli malları kullanma seferberliği için kendi kullandığı uçakla İstanbul üzerinde yarım saatlik bir uçuş gerçekleştirmişti. Beyazıt Kulesi’nden çekilen fotoğrafta görülmese de, uçağa bağlı iki pankartta “Yerli Malı Kullanınız” yazdığını ertesi günkü Milliyet gazetesinden öğreniyoruz.

    Uçağın üzerinden geçtiği Ali Paşa Konağı’nın perişan durumu da dikkati çekiyor. 1911’deki büyük yangında ağır hasar gören konak, 1950’lerde Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay tarafından yıktırılana kadar fotoğraftaki gibi harabe halinde kalmış ve halk arasında “yanık saray” olarak adlandırılmıştı. Konağın yerinde günümüzde katlı otopark ve belediye ek hizmet binası yer alıyor.

    AyinFotosu-1
  • Havadan düşen ölüm karadan yükselen acı

    Havadan düşen ölüm karadan yükselen acı

    7 Ekim 2023 tarihinde, Cumar­tesi sabahı saat 06.29 İsrail se­malarında siren sesleri duyuldu. 1 gün önce, 1973 Yom Kippur Savaşı’nın 50. yılıydı. HAMAS’ın askerî kanadı Kassam Tugay­ları’nın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu, 50 yıl sonra bir defa daha İsrail istihbaratını ve güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı. Saldırı, adını Ramazan ayının ortasında İsrail polisi tarafından ele geçirilen Kudüs camiinden alıyordu.

    “İsrail’in 11 Eylül’ü” benzetme­lerine yolaçan operasyon, daha önce benzeri görülmemiş boyut­taydı. Gazze Şeridi’nden atılan binlerce füze Demir Kubbe hava savunma sistemini deliyor; bir yandan Kassam Tugayları, dün­yanın en güvenli sınırlarından biri kabul edilen hatta gedikler açarak İsrail yerleşim birimle­rine giriyorlardı. En yoğun sız­manın yaşandığı Sderot’ta polis karakolu, Kassam Tugayları’nın kontrolüne girmişti.

    Aynı sıralarda, Gazze Şeridi sınırından 5 kilometre uzaklık­ta, yaklaşık 3.500 genç, Super­nova müzik festivalinde eğle­niyorlardı. Güneşin doğuşuyla birlikte, gökyüzünde paraşütçü­ler belirdi. Onlara, Demir Kubbe tarafından engellenen füzelerin gümbürtüleri eşlik ediyordu. Alana inen militanların saldı­rılarında 200’ün üzerinde genç hayatını kaybetti. O gün İsra­il’deki toplam can kayıplarının sayısı 1.400’e çıktı.

    Operasyonun hedeflerinden biri de sivillerin rehin alınma­sıydı. Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, sayıları ilk anda net olarak belirlenemeyen rehinelerin Gazze Şeridi’nin her yerinde olduğunu belirterek İs­rail, Gazze halkına ne yapıyorsa aynısının İsrailli rehinelere de uygulanacağını söyledi.

    İsrail’in cevabı gecikmedi. HAMAS’ın ilk saldırılarından 4 saat sonra, İsrail ordusu “De­mir Kılıçlar” operasyonunun başladığını duyurarak Gazze Şeridi çevresindeki 80 km. yarıçapındaki alanı askerî bölge ilan etti. İsrail Başbakanı Binya­min Netanyahu, “Aksa Tufanı” sonrası uzun ve zorlu bir savaşın başladığını duyurdu ve abluka altında tutulan Gazze’deki sivil­lere “bölgeyi terketme çağrısı” yaptı. Böylece Ortadoğu’nun karanlık tarihinde yeni bir sayfa açıldı.

    Dergimiz baskıya girdiği sı­rada 21. gününü geride bırakmış olan İsrail’in hava saldırıların­da, can kayıpları 7.028’e yüksel­mişti; bu kayıpların 2.665’i 18 yaşın altındaydı. İsrail’in sivil yerleşimleri hedef alan saldı­rılarında insanlar kendileri ve çocukları için güvenli olacağına inandıkları hastanelere sığın­dılar ama; bombalar ve ölüm maalesef buraları da vuracaktı.

    Yükselen acil ateşkes çağrı­larına rağmen, abluka altındaki Gazze’de içme suyu ve yiyecek bulunamıyor; yakıt sıkıntısı, özellikle elektriksiz kalan has­tanelerde sağlık görevlilerini perğşan ediyordu.

    7 Ekim sabahından beri dünyayı ikiye bölen bu şiddet, uzun yıllardır devam eden bir mücadelenin son dışavurumuy­du. Çatışmanın kökenindeki kilometre taşları ise daha geriye gidiyor. Filistin-İsrail çatışma­sının tarihini belirleyen dönüm noktaları…

    1928’den günümüze Filistin ve İsrail’de güç ilişkileri
    Filistin ulusal mücadelesinde FKÖ’den HAMAS’a doğru
    Modern savaşta cephe gerisi yok, her yer cephe
    Siyonizmin ortaya çıkışı, Yahudi devletinin kuruluşu

  • VE DÜNYA TÜRKİYE’Yİ TANIDI

    SUNUŞ

    Türkiye 1922 Eylül’ünde Yunan Ordusu’nun işgalinden kurtulduğunda, artık neredeyse tüm gücünü ve kaynaklarını sarfetmiş durumdaydı. 1. Dünya Savaşı’nın galiplerine kafa tutabilen tek ülke Türkiye, Anadolu coğrafyasındaki hakimiyetini uluslararası alanda da kabul ettirmek istiyordu. Beklenen barış, zorlu müzakere süreçlerinin sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile geldi. Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan’da da bir diplomasi savaşından başarıyla çıkmıştı.

    lozan
    İsmet İnönü, 20 Kasım 1922’de başlayan Lozan Konferansı için İsviçre’nin Lausanne kentinde.
  • Yol dereye döndü vatandaş kanoya bindi

    gazete 1
    gaztete 2

    Türkiye’nin yaz sıcaklarıyla kavrulduğu 25 Temmuz 1936 Cumartesi günü İstanbul aniden başlayan şiddetli yağmur ve fırtınaya esir düşmüş; yaşananları tufana benzeten gazetelerin ifadesiyle “şehir felç olmuştu”. Pazar günü de devam eden yağmur ve arkasından gelen sel nedeniyle özellikle sahildeki semtler perişan durumdaydı. Yüksek bölgelerden sel sularıyla gelen taş ve toprak yığınları yüzünden Eminönü-Bebek, Ortaköy-Aksaray ve Fatih-Beşiktaş tramvay seferlerine ara verilmiş, caddeler yüksekliği yarım metreyi aşan suların altında kalmıştı. Fındıklı-Beşiktaş yolunun dereye dönüştüğünü yazan 27 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesi; ünlü foto muhabiri Namık Görgüç’ün çektiği ve kanoya binen semt
    sakinini gösteren kareyi “Kabataş Caddesi’nde kara ve deniz nakil vasıtaları yanyana” notuyla aktarıyordu.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayın fotosu