Millî Eğitim Bakanı’nın geçen ay Meclis’te cemaat-tarikatları “sivil toplum örgütü” olarak tanımlaması ve bunlara yapılan devlet yardımlarını savunması, siyasette önemli bir tartışmayı tekrar gündeme taşıdı. Ancak aynı akşam başlayan “Kızıl Goncalar” adlı TV dizisindeki sahneler, konunun toplumsal düzlemdeki algı ve hassasiyetini çok daha gerçekçi bir biçimde yansıtacaktı.
Geçen ay yayımlanmaya başlayan “Kızıl Goncalar” adlı televizyon dizisi, Türk toplumundaki hassas bir konuyu tekrar gündeme taşıdı: Tarikatlar ve cemaatler. Aslında aynı konuda kamuoyunda tartışma yaratan ilk televizyon dizisi “Kızılcık Şerbeti” olmuştu. İzlenme rekorları kıran bu dizi, özetle muhafazakar ve seküler ailelerin yollarının evlilik yoluyla kesişmesini eksene alıyordu. RTÜK diziye 5 haftalık yayın durdurma cezası verdi, bu ceza mahkeme kararıyla kaldırılabildi.
Bunun ardından gösterime giren “Ömer” ve sonrasında “Kızıl Goncalar”da da aynı tema işlendi. Dizinin iki baş karakterinden biri zikir ayinleri yapan bir tarikatın müridi, diğeri ise Kemalist bir psikiyatr idi. Daha ilk bölümde, hekimi canlandıran Özcan Deniz’in Mustafa Kemal’i övdüğü bölüm büyük yankı uyandırdı. Dizi bir tarafta büyük övgüyle karşılanırken, diğer tarafta “tüm dindarlar tarikatçı ve cemaatçi sayılıyor”, “dindarlar cahil ve sahtekar gösteriliyor”, “dindarlara yönelik büyük bir cehalet” itirazlarıyla karşılaştı.
Rufâî tarikatına bağlı olanlar, Kadızadeliler tarafından bi’dat kabul edilen zikir törenleri sırasında.
Sosyal antropoloji, sosyoloji çalışmalarının yanısıra dindar-muhafazakar hayat ve popüler kültür alanındaki değerli araştırmaları ve analizleriyle de bilinen Prof. Dr. Tayfun Atay; yeni çıkan kitabında (Hayallerimizin Seyir Defteri – Kimlikler, İmgeler, Temsiller / Oğlak Yayınları),Türk TV kanallarında gösterime girmiş yerli dizilerdeki tarikat temasını da ele alıyor. Atay’a göre bu yapımlar, toplumda varolan bir dinamiğe yaslanıyor. Bu dosyayı hazırlarken konuştuğumuz Atay şöyle diyor: “Özellikle son 20 yıldır dindar-seküler kutuplaşması üzerinden, hatta yer yer bu kutuplaşmanın kışkırtılması üzerinden bir siyaset yapılıyor. Bu diziler ise aslında bize muhafazakarlarla sekülerlerin birbirine yaklaştığını gösteriyor. Dizilerin bu kadar ilgi görmesinin bir nedeni de bu. Dindar kesimde son yıllarda bir “sekülerleşme” eğilimi kendini gösterdi; bu kavramı “dünyevi toplumdaki dinamiği yakaladıkları için, bunu daha yalın ama etkili bir anlatımla önümüze getiriyor. Kategorik olarak hiçbir tarafı reddetmiyor; ‘her iki tarafta da ‘iyiler’ ve ‘kötüler’ var’ diyor. Her iki taraftan da ‘iyi’ taraflar buluşturuluyor.”
Yakın geçmişte devlet bürokrasisi içinde geniş bir nüfuz alanı elde eden Gülen cemaatinin neden olduğu bir darbe girişimi yaşandı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ise büyük bir tasfiye operasyonu başladı. Özellikle asker, emniyet ve yargı bürokrasisindeki bu tasfiyeyle doğan boşluğu başka cemaatlerin doldurduğu da iddia edildi. Prof. Atay, sık sık 15 Temmuz göndermelerinin yapıldığı tartışmalara itiraz ediyor. Bugünkü durumla FETÖ arasında önemli fark olduğunu söyleyen Atay’a göre, şu anda cemaat ve tarikatlar kontrol altında. Buna rağmen merkezkaç girişimler olabilir ama onlar da bu kontrolün içine alınır. Ayrıca bu tarikat ve cemaatler ekonomik güçlerini kaybetmekten korkuyorlar; çünkü hepsi holdingleşmiş vaziyetteler.
Atay, Alman sosyolog Ferdinand Tönnies’in toplum-cemaat (gesellschaft-gemeinschaft) ayrımını hatırlatıyor ve Eski Türkçe cemiyet-cemaat kavramlarının durumu daha iyi anlattığını söylüyor. Cemaat sadece dinsel değil, bir tür kır-köy örgütlenmesi, herkesin birbirine benzediği, lidere tabii olduğu bir toplumsal-geleneksel yapı. Toplum ise güçlü bir sivil toplum örgütlenmesi gerektiriyor ki, bu maalesef Türkiye’de pek geçerli değil; zira sivil toplumun güçlü olduğu yerlerde cemaat-tarikatların varolup gelişmesi çok zor. Prof. Atay, “Batı’nın 100 yılda yaptığını, cumhuriyet birkaç on yılda ancak bu kadar yapabildi” diyor.
“Kızıl Goncalar” dizisinde Levent karakterin canlandıran Özcan Deniz’in Atatürk’ün bir anısını anlattığı sahne gündem oldu.
Çanakkale Muharebeleri sırasında şehit düşen askerlerimizin anısına yaptırılan Türk anıtı, geçen aylarda Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta açıldı. Aynı tarihlerde, muharebeler sırasında hayatını kaybeden Kanadalı askerlerin anısını yaşatan Caribu anıtı, Tarihî Alan’daki Softa Tepe’ye (Hill 10) kondu.
Gelibolu Yarımadası’nda Softa Tepe’de yer alan ve muharebelerde hayatını kaybeden Kanadalı askerler anısına dikilen Karibu heykeli.
Türk zaferi ile sonuçlanarak 1. Dünya Savaşı’nın uzamasına ve Mustafa Kemal’in tarihe geçmesine yol açan Çanakkale muharebeleri, günümüzde tüm taraf ülkelerin millî hafızalarında ve benliklerinde önemli bir yer kaplar. Çanakkale’den zaferle çıkan Türk milleti de, işgalci emellerle Gelibolu Yarımadası’na taşınan farklı milletler de bu anı ve izleri gururla taşır. Tarihî yarımada, birçok milletin savaşta yitirdiklerinin anısını taşıyan anıtlara evsahipliği yapar. 109 yıl önce kanla yoğrulmuş bu topraklar, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” şiarıyla, barışın simgesi hâline gelmiştir.
Kanada da, Gelibolu Yarımadası’nda savaşan ülkeler arasındadır. Newfoundland ve Labrador Eyaleti bölgesinden gelen 34 subay ve 1.042 erden müteşekkil Newfoundland Alayı, 1915’in Eylül ayında Gelibolu’da savaşa katıldı, özellikle cephenin tahliyesi esnasında önemli görevler aldı. Alay, Çanakkale’den sonra Batı Cephesi’nde de farklı muharebelere katıldı ve gösterdiği başarılar dolayısıyla Büyük Britanya Kralı 5. George tarafından isimlerinin önüne Kraliyet unvanı verilerek ödüllendirildi (Newfoundland Kraliyet Alayı-Newfoundland Royal Regiment).
Kanada’nın Newfoundland ve Labrador eyaletinin 1. Dünya Savaşı sırasında ölen askerleri için Çanakkale’de anıt dikme talebi Türkiye tarafından uygun bulunmuş; bu alayın sembolü olan bir Karibu heykeli dikilmesine karşılık, eyalet başkenti St. John’s’ta da Çanakkale şehitlerini yaşatan bir abidenin konması kararlaştırılmıştı.
Kanada’da, Newfoundland ve Labrador eyaletlerinin başkenti St. John’s’ta dikilen ve 1915’teki muharebeler sırasında Çanakkale’de şehit düşen askerlerin anısını yaşatan Türk abidesi.
Caribu Heykeli, Çanakkale Tarihî Alanı’nda Softa Tepe’de (Hill 10) 23 Eylül 2022 tarihinde Newfoundland ve Labrador Eyaleti Başbakanı Andrew Furey ile Kanada Gazi İşleri Bakanı Lawrence Archibald MacAulay’in; ülkemizden de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Gelibolu 2. Kolordu Komutanı Tümgeneral Rasim Yaldız, Çanakkale Boğaz ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Mustafa Turhan Ecevit, Çanakkale Savaşları ve Gelibolu Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir ‘in katıldıkları bir törenle açıldı.
Türk askerini onurlandıran ve Çanakkale Muharebeleri’ni sembolize eden Türk anıtı ise St. John’s şehrinde, alayın da eğitim yaptığı tarihî meydanda 28 Eylül 2023 tarihinde açıldı. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce tasarlanan ve Karabük’te dökümü yapılan anıt, üzerinde Çanakkale Şehitler Abidesi ve Türk bayrağı formlarını taşıyor.
3.30 metre uzunluğundaki Çanakkale Ruhu Anıtı’nın açılışında Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmet Yıldız, Newfoundland ve Labrador Eyalet Valisi Judy Foote, Çanakkale Valisi İlhami Aktaş, Tarihî Alan Başkanı İsmail Kaşdemir’in yanısıra; eyaletlerin başbakanı Dr. Andrew Furey, Türkiye Cumhuriyeti Kanada Büyükelçisi Esra Demir ve çok sayıda davetli yer aldı.
Günümüzde “hukuk devleti” olmanın temellerinden biri kabul edilen anayasa mahkemeleri, Türkiye’de ilk dönemlerinden itibaren seçilmiş iktidarların eleştirilerine uğradı. Siyasetçiler, aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip bu yetkiye tahammül gösteremediler. 1960’lardan günümüze, krize dönüşen tartışmalar ve uygulamalar…
Yazılı anayasaların ortaya çıkması, dünyada önemli bir soruyu da beraberinde getirmişti: Başta kanun koyucu yasama organı olmak üzere devlet organları anayasaya uymaya nasıl zorlanacaktı? Bunu sağlamak için iki yöntem ortaya çıktı. Birincisi, siyasi denetim mekanizmalarıydı. Fransa gibi bazı ülkeler, yasama organları içinde ya da dışında özel komisyonlar kurmuşlardı. Bu komisyonlar, parlamentodan geçen yasa tasarılarını anayasaya uygunluk açısından inceliyordu.
Anayasaya uygunluk denetimini sağlamak için ortaya çıkan ikinci ve daha etkili olan yöntem ise yargısal denetimdi. Bunun da iki yolu vardı; ya bütün mahkemeler bu bakımdan yetkili kılınacak ya da anayasaya uygunluk denetimi yapacak özel yetkilerle donatılmış anayasa mahkemeleri kurulacaktı.
Yargısal denetimin ilk örneği ABD’de görüldü. 1803’te Federal Yüksek Mahkeme’nin bir atama işlemiyle ilgili başvuruyu 1787 ABD Anayasası’na uygun olup olmadığı yönünden incelemesi, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi açısından bir dönüm noktası olacaktı. “Amerikan modeli” olarak da bilinen bu sistemde, anayasa mahkemesi gibi özel bir mahkeme yoktu ve denetim yargı sistemi içindeki mahkemeler tarafından gerçekleştiriliyordu. Bu model günümüzde de Japonya, Hindistan, Danimarka, Norveç, Kanada ve Yeni Zelanda, Estonya, İrlanda, Bangladeş, Singapur, Kenya ve Gana tarafından uygulanıyor.
Anayasal denetimin yargı organlarına bırakılmasının önemli bir sonucu da yargının anayasal sistemin en önemli denge ve denetleme mekanizmasına dönüşmesi oldu. Yargı kurumları daha önce olmadıkları kadar güçlü bir hâle geldi.
Denetimi anayasa mahkemelerine bırakan “Avrupa modeli” ya da “özel yargı sistemi” olarak adlandırılan diğer yargısal denetim biçiminin ilk örneği ise bu düşüncenin mimarı ünlü hukukçu Hans Kelsen’in ülkesi Avusturya’da ortaya çıktı. 1920 Avusturya Anayasası’nın kabul ettiği bu sistemde, denetim görevi diğer mahkemelerden bağımsız olarak kurulmuş bir anayasa mahkemesine bırakılıyordu. Bu model, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkenin anayasal düzenini etkileyecek, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşacaktı. Savaş öncesindeki totaliter iktidarların açıkça anayasaya aykırı kanunlar çıkarmasından dersler çıkaran ülkeler, anayasanın üstünlüğünü kurmak için bu yolu seçmişlerdi. Türkiye de 1961 Anayasası ile “Avrupa modeli”ni benimsedi ve 1962’de Anayasa Mahkemesi kuruldu.
Junius Brutus Stearns’ün eserinde, modern anlamda ilk anayasa olan 1787 ABD Anayasası’nın Washington Konvansiyonu’nda imzalanması resmedilmiş.
Türkiye’deki tartışmalar
1923’te cumhuriyet ilan edildiğinde, 1921’de çıkarılan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu yürürlükteydi. Bu kanunun anayasa olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Olağanüstü koşullarda, olağanüstü bir meclis olarak kurulan Büyük Millet Meclisi’ne özgü, geçici bir kanun olarak görülebileceği gibi, geniş bir yorumla yeni kurulan bir devletin (Türkiye Devleti) anayasası olarak da görülebilir.
Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nda Büyük Millet Meclisi’nin yasama yetkisinin sınırsız olmadığı belirtilse de bunun denetiminin hangi yollarla yapılacağına değinilmiyordu. Buna karşın, çıkarılan kanunların Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’na uygun olup olmadığının denetlenmesine dair görüşlerini açıklayanlar da vardı.
Cumhuriyet dönemi hukuk literatüründe anayasa mahkemesi düşüncesinin öncülerinden biri Ziya Gökalp’ti. 18 Aralık 1922’de Küçük Mecmua dergisinde yayımlanan “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısında “Her millette anayasaya aykırı birtakım kanunlar vardır ki ya eskiden kalmış yahut sonradan bilinmeyerek yapılmıştır. Bu gibi kanunların mevcudiyeti, anayasanın bütün kanunların üstünde olması ilkesini ihlal etmez mi?” diye sorduktan sonra çıkarılan kanunlarla anayasa arasında çelişki olmasını “anarşilerin en büyüğü” diye nitelendiriyor ve “Biz kanunları en karışık bir millet olduğumuz için Türkiye’de de Amerika’da olduğu gibi bir Yüce Mahkeme’nin tesisine ihtiyaç var” diyordu.
28 Ağustos 1962’de resmen göreve başlayan Anayasa Mahkemesi’nin ilk üyeleri. Mahkemenin ilk başkanı, beyaz takım elbiseli Sünuhi Arsan.
Cumhuriyetin ilanından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda da “Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz” hükmü olmasına karşın kanunların anayasaya uygunluğunun denetimi sistemine yer verilmiyordu. Gerçi bu anayasa, 1946’ya kadar tek parti rejimi altında uygulandı. Otoriter tek parti rejiminde -en azından teorik olarak- kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği ilkesi benimsendiği için anayasa yargısına pratikte ihtiyaç da yoktu.
1946’da çokpartili yaşama geçilmesinden sonra ise durum değişti. 1924 Anayasası TBMM’nin yetkileri üzerinde hiçbir etkili sınırlamaya yer vermediği için Meclis’te çoğunluğa sahip partiler anayasaya aykırı kanunları kolayca çıkarabilirdi. Bu durumda anayasanın üstünlüğü yasama organı açısından bir anlam ifade etmiyordu ve anayasada düzenlenen temel insan hakları anayasaya aykırı olarak çıkarılan kanunlar karşısında korunmasız hale gelebiliyordu. Bu durum en belirgin şekilde 1950-1960 arası Demokrat Parti (DP) iktidarı sırasında ve özellikle 1954’ten sonra ortaya çıktı.
1950 seçimlerinde demokrasi vaadiyle ve toplumun geniş kesimlerinin desteğiyle iktidara gelen DP, 1951’de “kanunlardaki antidemokratik hükümlerin ayıklanması için” bir komisyon kurmuştu. Komisyonun 1952 Şubat’ında sunduğu rapordaki önerilerden birisi de bir anayasa mahkemesi kurulmasıydı: “Demokrasi rejimi kökleşmemiş memleketlerde istibdat ve diktatörlüğün hortlamasını engellemek için birtakım tedbirler almaya ihtiyaç vardır. Almanya, İspanya, İtalya ve Türkiye bu nasipsiz memleketler arasındadır. (…) İtalya ve Almanya hürriyetlerine tekrar kavuşunca, yakalarını bir daha diktatörlüğün pençesine kaptırmamak için hukukî tedbirler almış; anayasalarını düzeltmiş ve anayasa mahkemesi kurmuşlardır”.
DP iktidarı komisyonun raporundaki birçok öneri gibi anayasa mahkemesi önerisini de kabul etmemişti. Muhalefet partileri içinde bu talebi ilk dillendiren ise Osman Bölükbaşı liderliğindeki Millet Partisi oldu. Parti programında, çıkarılan kanunların anayasaya aykırı olup olmayacağını denetleyecek bir yargı oranına ihtiyaç duyulduğu, böyle bir mahkemenin kurulmasının partinin önemli hedeflerinden biri olduğu belirtiliyordu. CHP de 1952’den itibaren Genel Başkan İsmet İnönü ve Genel Sekreter Kasım Gülek’in açıklamalarıyla anayasa mahkemesi talebini sürekli gündemde tutmaya çalıştı.
1954 seçimleri, 4 yıl önce demokrasi vaadiyle iktidara gelen DP’nin demokrasiden uzaklaşmasının ve âdeta bir parlamento diktatörlüğü kurmasının miladı olmuştu. Yüzde 58.4 oy oranıyla 541 milletvekilliğinden 503’ünü kazanan DP, yargı bağımsızlığını, üniversite özerkliğini, basın özgürlüğünü, örgütlenme hakkını hiçe sayan bir dizi antidemokratik yasa çıkardı. Yeni düzenlemelerle seçim öncesi radyoda propaganda günleri bitiyor, devlet radyosunun kapıları muhalefete kapatılıyordu. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ise muhalefetin miting ve etkinlik yapmasını olanaksız hâle getiriyordu.
DP iktidarının baskısı arttıkça, muhalefet de denge mekanizması olarak bir anayasa mahkemesi kurulmasını daha yüksek sesle savunmaya başladı. Muhalefet partilerinin 1957 seçimlerinden önce yayınladığı ortak bildiride “Anayasaya aykırı mevzuatın çıkmasına ve tatbik edilmesine engel olmak üzere siyasî kuvvetlerin dışında kalacak bir anayasa mahkemesinin kurulması” önerisi de yer alıyordu. Bu amaçla bir anayasa değişikliği yapılması talebi CHP ve Hürriyet Partisi’nin 1957 seçim beyannamelerinde de yer aldı.
1957 seçimlerinden sonra, Anayasa değişikliği konusundaki istekler daha da somutlaşırken, sınırsız iktidarının sınırlanmasını istemeyen DP iktidarı bu taleplere kulaklarını tıkadı. Giderek artan siyasi gerilim 27 Mayıs 1960 darbesiyle son bulacaktı.
Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar başkanlığındaki hukukçular heyeti tarafından hazırlanan ve 9 Temmuz 1961’deki halkoylamasında kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
27 Mayıs’ta DP iktidarının devrilmesinden sonra yönetim Millî Birlik Komitesi’nin eline geçti. 1924 Anayasası yürürlükten kalkarken, yeni anayasayı 38 subaydan oluşan Millî Birlik Komitesi ile üyeleri atama-seçim karışımı bir usulle belirlenen Temsilciler Meclisi’nin oluşturduğu Kurucu Meclis hazırladı. 9 Temmuz 1961’de halkoyuna sunulup kabul edilen 1961 Anayasası’nın getirdiği belki de en büyük yenilik Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı.
Anayasa Mahkemesi ilk döneminde yasaların ve TBMM içtüzüklerinin şekil ve esas bakımından anayasaya uygunluğunu denetleme görevinin yanısıra, görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Anayasa’da sayılan kişileri Yüce Divan sıfatıyla yargılamak, siyasi partilerin kapatılması hakkındaki davalara bakmak, siyasi partilerin gelir kaynakları ile giderlerine ilişkin hesapları incelemek ve anayasa ile verilen diğer görevleri yerine getirmekle de yetkili kılınmıştı. 15 asıl ve 5 yedek üyeden oluşacak mahkeme üyelerinden 4’ü Yargıtay, 3’ü Danıştay, 1’i Sayıştay Genel Kurulu tarafından, 3 üye TBMM, 2 üye Cumhuriyet Senatosu, 2 üye ise biri Askerî Yargıtay’dan olmak üzere cumhurbaşkanı tarafından seçilecekti.
Mahkemenin yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyebilmesi için, anayasada sayılan belli kişi ve kuruluşların doğrudan doğruya iptal davası açmaları ya da uygulanacak bir yasa hükmü dolayısıyla başka bir mahkemede ileri sürülen anayasaya aykırılık iddiasının ciddi bulunarak aynı mahkemece Anayasa Mahkemesi’ne başvurulması gerekiyordu. 1961 Anayasası’nın ilk metnine göre doğrudan doğruya iptal davası açma hakkına sahip olanlar şunlardı: Cumhurbaşkanı, son milletvekili genel seçimlerinde muteber oy sayısının en az yüzde 10’unu alan veya TBMM’de temsilcisi bulunan siyasal partiler veya bunların meclis grupları, yasama meclislerinden birinin üye tamsayısının en az 6’da 1’i tutarındaki üyeleri, kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda Yüksek Hâkimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay ve üniversiteler.
“Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun” 25 Nisan 1962 tarihinde yürürlüğe girdi, Anayasa Mahkemesi resmen çalışmaya 28 Ağustos 1962’de başladı.
1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılımın olduğu bayram törenlerinde Ankara’daki devlet erkanının Anayasa Mahkemesi’nin Selanik Caddesi’ndeki eski binasına gelerek mahkeme başkanı ve üyelerini kutlaması âdettendi (1982 Anayasası yürürlüğe girince Hürriyet ve Anayasa Bayramının kutlanmasından vazgeçildi; o tarihten sonra Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş günü olan 25 Nisan’da yıldönümü törenleri yapılmaya başlandı).
Kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme işini anayasa mahkemelerine bırakmak ve iptal yetkisi vermek, bir anlamda yasama yetkisinin, yasama organı ile anayasa mahkemesi arasında paylaşılması anlamına geliyordu. Zaten, anayasa mahkemesi düşüncesini ilk ortaya atan Hans Kelsen de “Bir kanunu iptal etmek, o kanunu çıkarmakla eşdeğerli bir yetkidir” diyor; yasama organının kanun yapma yetkisini “pozitif kanun koyuculuk”, anayasa mahkemelerinin iptal yetkisini ise “negatif kanun koyuculuk” olarak nitelendiriyordu.
1960 darbesinin yapıldığı 27 Mayıs günü, 1963’ten itibaren Hürriyet ve Anayasa Bayramı olarak kutlandı. İlk yıllarında vatandaşlardan da epey katılımın olduğu bayramın kutlanmasından 1982’de vazgeçildi. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Anayasa mahkemeleri, özellikle ilk dönemlerinde birçok ülkede seçilmiş iktidarların eleştirilerine uğradı. Batı demokrasisi geliştikçe, seçilmiş iktidarlar aldıkları kararları iptal etme gücüne sahip mahkemeye tahammül etmeyi öğrendi. Normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan anayasanın üstünlüğünü sağlama ve temel hak ve özgürlüklerin korunması açısından önemli katkılar sunan anayasa mahkemeleri, günümüzün demokratik dünyasında hukuk devletinin önemli kurumlarından biri olarak kabul görüyor. Türkiye’de ise Anayasa Mahkemesi konulu anayasal ve siyasal tartışmalar mahkeme kurulduğu günden beri devam ediyor.
1965’ten sonra iktidara gelen istisnasız tüm Sağ partiler bu mahkemeleri yasama organının “üstünde”, ondan daha güçlü yetkilere sahip, siyasal sistemi yönlendiren bir aktör olmakla eleştirdi. Karşıt görüştekiler ise Anayasa Mahkemesi’nin, anayasaya aykırılık dolayısıyla ortadan kaldırdığı kuralların yerine kural koymadığını hatırlatıyor ve bu mahkemenin yasamanın “üstünde” değil, “yanında” olduğunu savunuyordu.
Gerçek mesele, iktidarların başka organlar tarafından denetlenmekten rahatsız olmasıydı. 1961 Anayasası yürürlükteyken TBMM’den geçen kanunlar sadece Anayasa Mahkemesi tarafından değil, Senato gibi başka organlar tarafından da denetleniyordu. 1965 ve 1969 seçimlerini kazanan, Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi’nin en büyük şikayetlerinden biri bu denetim mekanizmalarıydı. Demirel, “ellerinin kollarının bağlandığını, icraat yapamadıklarını” söylüyordu.
Günümüzde Anayasa Mahkemesi ile 1962’de kurulan Anayasa Mahkemesi arasında epey fark var. Özellikle 1982, 2007, 2010 ve 2017’deki düzenlemelerle Anayasa Mahkemesi’nin yapısında değişiklikler yapıldı; yetki alanı daraltıldı. Ancak bunların da yeterli olmadığı anlaşılıyor; zira Anayasa Mahkemesi bu kez yalnızca siyasi iktidarın değil, üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunan başka yargı organlarının da hedefinde. İktidarın bir kanadından “Gerekirse Anayasa Mahkemesi’ni kapatalım” önerisi gelebilmesi, durumun vahametini göstermeye yetiyor.
12 Eylül 1980 darbesinin lideri Kenan Evren, 1961 Anayasası’nı yürürlükten kaldıracak 1982 Anayasası’nın hazırlıkları sırasında Anayasa Mahkemesi’ni ziyaret ediyor.
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ
Adalet sadece devletin değil ekonominin de temelidir…
“Sermaye nazlıdır” tespiti kulağa hoş gelse de aslında sermaye nazlı değildir. Oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, çok zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar. Bunu da ancak kuvvetli hukuk sistemlerinde ve oturmuş adalet yapısında arayıp bulabilir.
Adliye saraylarında, mahkemelerde hep karşımıza çıkan bir cümle var: “Adalet mülkün temelidir”. Hak ve hukukun toplum yaşamında temel norm olmasının altını çizen; davalıya da, davacıya da, hüküm verene de bunu hatırlatan, genlerinde devlet kurma olan bir ırkın varolma imbiğinden geçmiş bu özlü deyiş. Bu deyişin içinde geçen “mülk”ün kastettiği de devlet.
Asur Ticaret Kolonileri devrinde kil tabletlerle yapılan ticari sözleşmelerden, İtalya’daki banker ve banka dönemlerine; Amerika kıtasının keşfinden sonra İngiltere’den Amerika limanlarına yapılan ticaretin finansmanına ilişkin kontratlara kadar ticaret hukuku her dönemde oldu. Adalet, tüm coğrafyalarda ticaretin varlığı ve de hukukun işlemesi için titizlikle korunmaya çalışıldı. Zaman içinde adaletin yüksek standartlara ulaştığı ülkeler daha öne çıktı; bu ülkelerin şehirleri de ticari mahkemeleriyle marka-referans oldu.
20. yüzyıl ortasından sonra gittikçe artan bir ivmeyle hız kazanan küreselleşmeyle, adalet artık sadece “mülklerin” değil, yerel ve küresel kapsamda ekonomilerin de temelidir. Kuşkusuz, devlet olan her coğrafyada bir “adalet sistemi” vardır. Kıta Avrupası hukuku, İngiltere hukuku, çöl hukuku, Bedevi hukuku, Ortadoğu hukuku, Latin Amerika hukuku vb. tanımları altında geniş bir yelpazeden sözedebiliyor. Genel kabul görmüş bu tanımlar, o coğrafyalarda iş yapacak muhataplarının nelerle karşılaşacağını da ifade ediyor.
“Sermaye nazlıdır” diye, çok bilinen ve kulağa hoş gelen bir tanım vardır. Oysa sermaye nazlı değildir; oluşumu ve birikimi meşakkatli olduğundan, zaman gerektirdiğinden ve kimi zaman büyük riskler altında ortaya çıktığından sağlam güvence arar; bunu da sağlam ve kuvvetli hukuk sistemlerinde ve adalet yapısında arayıp bulur.
Ticaretin ve de yatırımın münbit zemininin bileşenlerinin başında gelen “seçkin adalet”, ülkelerin refahlarına doğrudan etkisi olan bir unsurdur. Ampirik ve bilimsel çalışmalar bunu çok açık ve net şekilde kanıtlar. “Seçkin adalet”e ulaşmak zaman ve emek ister; adil sicil onyıllar içinde kendini inşa eder. Sicilin ve kredibilitenin oluşturulması uzun süreli ve meşakkatli, kaybı ise kısa süreli ve kolaydır. “Seçkin adalet” seviyesine gelmek hedefi olan ülkelerin iktidarları ve adalet mensupları da ülkelerini o seviyeye taşımak için titizlikle gayret gösterirler.
Uluslararası ekonomi dünyasında, adalet ve hukuk sisteminin norm altı olduğu ülkelerde iş yapanlar (ticaret ya da yatırım), bu nedenle “seçkin adalet”in olduğu ülkelerin mahkemelerini sözleşmelerine alırlar. Ülkelerin birbirine artan oranda bağlı/bağımlı olduğu global dünyada, bu mahkeme kararlarına göre haklarını en azından bir noktaya kadar koruyabileceklerini bilirler.
Global ekonominin oyuncularından biri olmak, ülke refah seviyesini yükseltme hedefi bulunan ülkeler için “seçkin adalet” ve bunun mütemmim cüzü bir hukuk sistemine sahip olmak gereklidir, şarttır. Eksikliği ya da yokluğu ülkeye küresel rekabette zemin kaybetme, ülke halkına da refah azalması olarak yansır.
Bilim Akademisi Yayınları’ndan çıkan Sahada / Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar adlı kitap, cumhuriyetin ilk kuşağı olmanın sorumluluğunu omuzlarında taşıyan, doğum tarihleri 1902-1923 arasında değişen farklı disiplinlerden kadın bilimcilerin Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki saha araştırmalarını konu ediyor.
Cumhuriyetin 100. yılı kutlamaları için Bilim Akademisi ve Ekol Vakfı işbirliğiyle Eylül 2022’de başlatılan “Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar” projesi, 1 yıl süren arşiv-araştırma ve yayına hazırlık aşamasının ardından kitap olarak yayımlandı. Bilim Akademisi Yayınları’ndan SAHADA: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar başlığıyla yayımlanan 300 sayfalık kitap, cumhuriyetin kuruluş yıllarında saha çalışmaları yapan 12 biliminsanının hayatını konu ediyor.
Bilim Akademisi Başkanı Canan Atılgan’ın sunuş yazısıyla açılan kitap, tarihçi-editör Müsemma Sabancıoğlu’nun önsözüyle devam ediyor. Her bölümde farklı disiplinden 1 bilimkadınının mercek altına alındığı kitabın yayına hazırlık sürecini Müsemma Sabancıoğlu, proje koordinasyonunu Maral Yağyazan, arşiv-araştırma kısmını Seher Yeğin yürüttü. Bilim Akademisi üyesi Deniz Kandiyoti’nin sonsözüyle biten kitabın genel danışmanları ise bilim tarihi profesörü Feza Günergun ve Bilim Akademisi üyesi Yeşim Arat.
Cumhuriyet tarihini “saha araştırması yapan bilim kadınları” perspektifinden ele alan çalışmada kimi soruların cevapları aranıyor: Cumhuriyetin erken dönemlerinde, ulaşım olanakları çok kısıtlıyken bilimsel araştırma yapmak için Anadolu’nun muhtelif yerlerine nasıl gidiliyordu? Nerelerde kalınıyordu? Saha araştırmalarında hangi yöntemler izleniyor, hangi engellerle karşılaşılıyordu? Kitaptaki bölümler, bilimkadınlarının tatlı su balıkları, Anadolu ve Trakya’nın bitkileri, Karatepe kazıları, binlerce yıllık fosiller, Bursa evleri, farklı arkeolojik kazılarda bulunan heykeller ve deprem çalışmalarına odaklanıyor. Bu kişiler dışında, muhtelif köy ve kasabalarda sosyal bilimler araştırmaları yapan kadınlara da yer verilmiş.
Bölümler, konu edilen bilimkadınlarının çalıştığı alanların Türkiye’deki geçmişi ve bilimsel bilginin üretilme süreçleriyle başlıyor. Sonrasında söyleşiler, yazılar, alıntılar, daha önce yayınlanmamış fotoğraflar ve belgeler, kayda geçmemiş ayrıntılar var. Arşiv-araştırma sürecinde kütüphanelerde ve özel arşivlerde geniş bir literatür ve süreli yayınlar taraması yapılmış, kurum arşivlerinde çalışılmış.
Aile üyeleri, öğrencileri ve alanların uzmanlarıyla yapılan söyleşilerden oluşan kitapta yer alan isimler ise şunlar: Fahire Battalgazi, Leman Cevat Tomsu, Atıfe Dizer, Asuman Baytop, Halet Çambel, Saadet Ergene Bayramoğlu, Cazibe Sayar, Behice Boran, Mübeccel Kıray, Fatma Başaran, Jale İnan ve Nuriye Pınar Erdem. Hikayesi anlatılan her ismin kurucu bir kuşağın izlerini yansıttığı Sahada: Cumhuriyetin Harcında Bilim ve Kadınlar kitabı https:// dukkan.bilimakademisi.org adresinde satışta.
Miladi takvime 26 Aralık 1925’te geçen Türkiye’de, 1 Ocak 1926 tarihi ilk defa “yılbaşı” olarak kabul edilmişti. İlk kutlamalar 1926’yı 1927’ye bağlayan gece yapılırken, 1936’dan itibaren 1 Ocak günü resmî tatil oldu. Yaygın olarak kutlanması için aradan belli bir süre geçmesi gerekse de yılbaşı zamanla halk tarafından benimsendi.
Bir yılbaşı partisinde çekilmiş ve üzerinde eski yazıyla “Yeni yıl kutlu olsun-1935” yazan fotoğrafta 5 arkadaş yeni senenin şerefine kadeh kaldırıyor. Çok fazla içki içmediklerini ve ertesi gün işe gidebildiklerini umuyoruz, zira yılbaşının resmî tatil olmasına daha 1 sene var. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
31 Aralık 1926 gecesi düzenlenen konfetili, kostümlü yılbaşı eğlencesi.
1930’lu yıllarda bira dışındaki alkollü içkilerin üretim, ihracat ve satış hakkı devlet kurumu İnhisarlar İdaresi’nin tekelindeydi.
Kurum, Aralık 1938’de yayımlanan gazete ilanlarında yılbaşında “en makbul ikram ve hediye” olarak İnhisar likörlerini tavsiye etmiş ve Fransa’dan ithal edilen şampanyalarda yılbaşı indirimine gidildiğini müjdelemiş.
Geçen yüzyılın başlarında Avrupa’da Noel ve yılbaşını kartpostalla kutlama alışkanlığı çok yaygındı. Osmanlı halkı bu kartların ilk örneklerini, Avrupa’dan genellikle İstanbul’daki Levantenlere gönderilmiş kartpostallarla görmüştü.
Sonradan Hıristiyan uyruklu Osmanlı yurttaşları da Noel ve yılbaşı için kartpostal göndermeye başladı. Bu kutlama kartlarında çiçek motiflerinin sıklıkla kullanılması dikkati çeker. Dönemin çoğu kartpostalında yeni yıl tasviri de klasik bir metafora dayanıyordu: İhtiyar bir adam ya da kadın eski yılı; genç bir kadın, çocuk ya da bebek ise yeni yılı simgeliyordu. (SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU ARŞİVİ)
1920’lerin sonlarından itibaren Müslüman-Türk vatandaşlar da yılbaşını “tebrik kartı” da denilen kartpostallarla kutlamaya başladı. 1930’larda, üzerinde İstanbul fotoğraflarının olduğu siyah-beyaz kartpostallar çok yaygındı. Üzerinde Galata Köprüsü fotoğrafı olan kartpostal hem 1931 yılbaşını kutlamak için hem de karşı tarafın daha önce yolladığı tebrik kartına cevap olarak, Mazhar isimli kişi tarafından yazılmış.
24 Aralık 1930’da postaya verilen kartta Mazhar Bey, “Muhterem ağabeyim” diye hitap ettiği kişiye “Kartınızı aldım son derece memnun oldum. Teşekkür ederim. Senede bir defacık olsun beni hatırlamışsın” diye sitem ettikten sonra hem kendisinin hem de Nazmiye Hanım ve Erol Bey’in yeni yılını kutluyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
Yeni yılın Türkiye’de benimsenip yaygın bir biçimde kutlanmasında yılbaşı piyango çekilişlerinin de etkisi oldu. Fotoğraf, 31 Aralık 1932’de Beyazıt’taki Darülfünun Konferans Salonu’nda yapılan, o zamanki adıyla Tayyare Piyangosu çekilişinden. Ertesi günün gazeteleri çekilişi izlemek isteyenlerin salonu tıklım tıklım doldurduğunu, içerideki kadar bir kalabalığın da dışarıda kaldığını yazıyor. 500 bin liralık büyük ikramiyeyi ise Üsküdar’da ortak bilet alan itfaiyeciler kazanmış. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
1930’da İstanbul’daki İsabet Gişesi adlı piyango bayinin astığı iki reklam panosu tepkiler üzerine kaldırılmış.
Cumhuriyet gazetesinin “nezaket ve terbiyeden uzak” olarak nitelendirdiği reklam panolarından birinde piyangodan ikramiye kazanmış bir kadının “Parasız güzel erkek isterim” dediği resmedilmiş. Diğerinde ise, elinde rakı şişesi olan ve ikramiye kazanan bir adamın “Kahrolsun fukaralık. Şimdi bol rakı alacağım” dediği görülüyor. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
31 Aralık 1967’de Ankara’da yapılan Millî Piyango yılbaşı özel çekilişinde 2 milyon liralık büyük ikramiye Ula, İzmir ve Ankara’da satılan “10’da 1” biletlere çıkmış. O yıllarda piyango biletleri tam, yarım, çeyrek ve “10’da 1” olarak piyasaya sürülüyordu. 4 Ocak 1968 tarihli Cumhuriyet gazetesi İzmir’deki talihlinin belediye işçisi Hidayet Karpuz olduğunu, 200 bin lira ikramiye kazandığını öğrenince yeni doğan kızına “Talih” adını koyduğunu yazıyor.
İstanbul Hilton Oteli’nin 1956 Noel ve yılbaşı partilerine “Mürdüm” adlı bir eşek de konuk olmuş. 6 gün 6 gece otelde kalan Mürdüm bu sürede sahibine 17 buçuk lira kazandırırken, yılbaşından sonra Kuştepe’deki ahırına geri dönmüş. Mürdüm’ün Hilton macerasını sayfalarına taşıyan Hayat dergisindeki haberde “Sevimli eşek şadırvandan roof’a kadar tüm oteli dolaşmış, hatta bu arada hemcinsleri arasında belki de ilk defa asansöre binmiştir” bilgisi veriliyor.
1950’li yılların merakla beklenen yeni yıl etkinliklerinin başında radyodaki yılbaşı özel programı geliyordu. Hürriyet gazetesi, İstanbul Radyosu’nun 31 Aralık 1957’deki yayın akışını okurlarına ayrıntılarıyla duyurmuş. Fotoğrafta ise 1950’lerin ilk yarısında, İstanbul Radyosu’ndan naklen yayımlanan bir yılbaşı programı var. Unutulmaz bestekar Nuri Halil Poyraz yönetimindeki İstanbul Radyosu Sanatçıları Korosu, başta Safiye Ayla olmak üzere bir şöhretler karması.
Yılbaşı eğlencelerinin bir adresi de gazinolardı. Büyük gazinolar ünlü sanatçılarla anlaşabilmek için yarışır, yılbaşı anlaşmaları aylar öncesinden imzalanırdı. Uzun yıllar boyunca yılbaşı programlarının en çok aranan sanatçılardan biri olan Müzeyyen Senar, 31 Aralık 1984 gecesi düzenlenen bir yılbaşı eğlencesinde. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Türkiye Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Birleşik Krallık Başbakanı Winston Churchill, 2. Kahire Konferansı’nda Türkiye’nin savaşa girmesi konusunu görüştükten sonra gazetecilere poz veriyor. Roosevelt ile İnönü’nün arasında ayakta duran kişi ise Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu.
3 gün süren görüşmelerde Churchill, Türkiye’nin bir an önce savaşa girmesini talep ederken İnönü, Türk ordusu modern silah ve malzemelerle güçlendirilmeden savaşa girmeyi reddetmişti. Başta Cumhurbaşkanı İnönü olmak üzere Türkiye’nin dış politikasını yönetenler, 1939-1943 arası Mihver Devletleri’nin, sonrasında Müttefikler’in tüm baskılarına rağmen son ana kadar savaş dışında kalmayı başaracaktı.
İsmet İnönü, tarihe geçen bu fotoğraftan tam 30 yıl sonra, 25 Aralık 1973’te hayatını kaybetti.
Türk sivil havacılığının öncülerinden Vecihi (Hürkuş) Bey, yerli malları kullanma seferberliği için kendi kullandığı uçakla İstanbul üzerinde yarım saatlik bir uçuş gerçekleştirmişti. Beyazıt Kulesi’nden çekilen fotoğrafta görülmese de, uçağa bağlı iki pankartta “Yerli Malı Kullanınız” yazdığını ertesi günkü Milliyet gazetesinden öğreniyoruz.
Uçağın üzerinden geçtiği Ali Paşa Konağı’nın perişan durumu da dikkati çekiyor. 1911’deki büyük yangında ağır hasar gören konak, 1950’lerde Vali ve Belediye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay tarafından yıktırılana kadar fotoğraftaki gibi harabe halinde kalmış ve halk arasında “yanık saray” olarak adlandırılmıştı. Konağın yerinde günümüzde katlı otopark ve belediye ek hizmet binası yer alıyor.
7 Ekim 2023 tarihinde, Cumartesi sabahı saat 06.29 İsrail semalarında siren sesleri duyuldu. 1 gün önce, 1973 Yom Kippur Savaşı’nın 50. yılıydı. HAMAS’ın askerî kanadı Kassam Tugayları’nın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu, 50 yıl sonra bir defa daha İsrail istihbaratını ve güvenlik güçlerini hazırlıksız yakaladı. Saldırı, adını Ramazan ayının ortasında İsrail polisi tarafından ele geçirilen Kudüs camiinden alıyordu.
“İsrail’in 11 Eylül’ü” benzetmelerine yolaçan operasyon, daha önce benzeri görülmemiş boyuttaydı. Gazze Şeridi’nden atılan binlerce füze Demir Kubbe hava savunma sistemini deliyor; bir yandan Kassam Tugayları, dünyanın en güvenli sınırlarından biri kabul edilen hatta gedikler açarak İsrail yerleşim birimlerine giriyorlardı. En yoğun sızmanın yaşandığı Sderot’ta polis karakolu, Kassam Tugayları’nın kontrolüne girmişti.
Aynı sıralarda, Gazze Şeridi sınırından 5 kilometre uzaklıkta, yaklaşık 3.500 genç, Supernova müzik festivalinde eğleniyorlardı. Güneşin doğuşuyla birlikte, gökyüzünde paraşütçüler belirdi. Onlara, Demir Kubbe tarafından engellenen füzelerin gümbürtüleri eşlik ediyordu. Alana inen militanların saldırılarında 200’ün üzerinde genç hayatını kaybetti. O gün İsrail’deki toplam can kayıplarının sayısı 1.400’e çıktı.
Operasyonun hedeflerinden biri de sivillerin rehin alınmasıydı. Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde, sayıları ilk anda net olarak belirlenemeyen rehinelerin Gazze Şeridi’nin her yerinde olduğunu belirterek İsrail, Gazze halkına ne yapıyorsa aynısının İsrailli rehinelere de uygulanacağını söyledi.
İsrail’in cevabı gecikmedi. HAMAS’ın ilk saldırılarından 4 saat sonra, İsrail ordusu “Demir Kılıçlar” operasyonunun başladığını duyurarak Gazze Şeridi çevresindeki 80 km. yarıçapındaki alanı askerî bölge ilan etti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Aksa Tufanı” sonrası uzun ve zorlu bir savaşın başladığını duyurdu ve abluka altında tutulan Gazze’deki sivillere “bölgeyi terketme çağrısı” yaptı. Böylece Ortadoğu’nun karanlık tarihinde yeni bir sayfa açıldı.
Dergimiz baskıya girdiği sırada 21. gününü geride bırakmış olan İsrail’in hava saldırılarında, can kayıpları 7.028’e yükselmişti; bu kayıpların 2.665’i 18 yaşın altındaydı. İsrail’in sivil yerleşimleri hedef alan saldırılarında insanlar kendileri ve çocukları için güvenli olacağına inandıkları hastanelere sığındılar ama; bombalar ve ölüm maalesef buraları da vuracaktı.
Yükselen acil ateşkes çağrılarına rağmen, abluka altındaki Gazze’de içme suyu ve yiyecek bulunamıyor; yakıt sıkıntısı, özellikle elektriksiz kalan hastanelerde sağlık görevlilerini perğşan ediyordu.
7 Ekim sabahından beri dünyayı ikiye bölen bu şiddet, uzun yıllardır devam eden bir mücadelenin son dışavurumuydu. Çatışmanın kökenindeki kilometre taşları ise daha geriye gidiyor. Filistin-İsrail çatışmasının tarihini belirleyen dönüm noktaları…
Türkiye 1922 Eylül’ünde Yunan Ordusu’nun işgalinden kurtulduğunda, artık neredeyse tüm gücünü ve kaynaklarını sarfetmiş durumdaydı. 1. Dünya Savaşı’nın galiplerine kafa tutabilen tek ülke Türkiye, Anadolu coğrafyasındaki hakimiyetini uluslararası alanda da kabul ettirmek istiyordu. Beklenen barış, zorlu müzakere süreçlerinin sonunda 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile geldi. Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Lozan’da da bir diplomasi savaşından başarıyla çıkmıştı.
İsmet İnönü, 20 Kasım 1922’de başlayan Lozan Konferansı için İsviçre’nin Lausanne kentinde.
Türkiye’nin yaz sıcaklarıyla kavrulduğu 25 Temmuz 1936 Cumartesi günü İstanbul aniden başlayan şiddetli yağmur ve fırtınaya esir düşmüş; yaşananları tufana benzeten gazetelerin ifadesiyle “şehir felç olmuştu”. Pazar günü de devam eden yağmur ve arkasından gelen sel nedeniyle özellikle sahildeki semtler perişan durumdaydı. Yüksek bölgelerden sel sularıyla gelen taş ve toprak yığınları yüzünden Eminönü-Bebek, Ortaköy-Aksaray ve Fatih-Beşiktaş tramvay seferlerine ara verilmiş, caddeler yüksekliği yarım metreyi aşan suların altında kalmıştı. Fındıklı-Beşiktaş yolunun dereye dönüştüğünü yazan 27 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesi; ünlü foto muhabiri Namık Görgüç’ün çektiği ve kanoya binen semt sakinini gösteren kareyi “Kabataş Caddesi’nde kara ve deniz nakil vasıtaları yanyana” notuyla aktarıyordu.