Yazar: #tarih

  • Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    Enis Batur: Mürekkebe su katmadan unutulanlara ışık tutmaya çalışarak…

    PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen PEN 2024 Şiir Ödülü, Enis Batur’a verildi. Enis Batur, “Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçmeyen tiryaki okurunu… bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koruyacaktır” diyor.

    Havadis_1

    Yayın Kurulu üyemiz Enis Batur, PEN Yazarlar Derneği tarafından verilen Türkiye Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Enis Batur, “PEN Şiir Ödülü’ne layık bulunan şairden, ödül geleneği bir bildiri kaleme alması bekleniyor. Düşündüm: Ülkenin bu hâlinde, dün­yanın şu hâlinde bir şairin bildirecek nesi kalmış olabilir? Gizlisi saklısı yok: Ahval konusunda safkan karamsarım. Ama bu, beni ‘iş’ime özen ve inatla bakmaktan alıkoymuyor. Yıllardır tekrarlıyorum ‘iş’ime bakma kararımı, kararlılığımı. Küçük Prens’in çekirdek sözündeki gibi: Kişi gülünden sorum­lu. İkiye ayırıyorum güzergahımı, şiir ekseninde: Bir, başkalarının şiirlerine, eski-yeni, yerli-yabancı ayırmaksızın, karınca kararınca ilgi gösteriyorum – üzerilerinde düşünerek, haklarında yazarak, unutulanlara ışık tutma çaba­sı vererek. İki, burcumda şiir kurarken, olabildiğince ince ayar yapma işlem­lerine dikkat kesilme, az okunmayı göze alarak ‘mürekkebe su katmadan’ yazma tercihimi sürdürüyorum. Şiire pek gereksinme duyulmayan, sözümo­na duyulduğundaysa şairden nümayiş yapması, gürültü çıkarması beklenen bir dönemden geçiyoruz – doğrusu, diyorum, beklenmedik şeyler yap­mak. ‘Şairin çabası artık beyhudedir’ demeye mi getiriyorum, hayır: Şiir, düşünürü, biliminsanını, sanatçıyı, hepsinden önemlisi ondan vazgeçme­yen tiryaki okurunu Hayat’ın yüksek bir basamağına yerleştirdiği için, anlamını ve değerini bütün olumsuz dış koşulların tehdidine karşın koru­yacaktır: Okunarak, ezberlenerek, dil­den dile çevrilerek, bestelenerek. PEN Şiir Ödülü, koyu bulutlar arasından bir anlığına güneş, beni kutlu kıldı; seçenlere teşekkür ederim” dedi.

  • 101 yıldır zamanı durduran sahne

    101 yıldır zamanı durduran sahne

    Hafızalara sessiz sinema döneminin büyük yıldızlarından Harold Lloyd’un bir binanın tepesindeki saatten sarkma görüntüsüyle kazınan “Safety Last!”, 1 Nisan 1923’te vizyona girdi. Fred Newmeyer ve Sam Taylor’ın yönettiği 73 dakikalık filmin bu ikonik karesi, başroldeki Lloyd’un 12 katlı bir binaya tırmandığı 20 dakikalık bölümün bir parçasıydı. Bugünkü gibi sayısız çekim hilesinin ve teknolojik numaranın olmadığı 1920’lerin kısıtlı olanaklarıyla çekilen son derece gerçekçi tırmanma sahneleri, filmin sinema tarihinde müstesna bir yer edinmesini sağladı.

    Günümüzde izleyenlerin dahi yüreğini ağzına getiren bu sahneler, dönemin izleyicilerini daha da çok korkutmuştu. İzlerken fenalaşıp bayılanların olduğu, bazı sinemaların kapısında ambulansların beklediği yönündeki haberlerin de yardımıyla büyük bir gişe başarısı elde eden film, o dönemde bugünün değeriyle 27.5 milyon USD’lik hasılata ulaştı. Usta yönetmen Orson Welles’in “Kusursuz bir komedi mimarisi eseri” diye tanımladığı “Safety Last!”, en iyi komedi filmleri listelerinde yer almayı sürdüren bir klasik.

    Ayin_Fotografi_2
  • İlk Çocuk Bayramı

    İlk Çocuk Bayramı

    23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den 1 yıl sonra çıkarılan yasayla millî bayram ilan edildi. Basında farklı isimlerle anılmış olsa da, yasada bayramın adı konulmamış, “millî bayram” ifadesiyle yetinilmişti. Sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, bu bayram gününü 1925’te “Himaye-i Etfal Günü”, 1926’da “Çocuk Günü” olarak kutladı; 1927’den itibaren de 23 Nisan “Çocuk Bayramı” adıyla kutlamaya başladı. Fotoğraftaki çocuklar, 1927’deki ilk “Çocuk Bayramı”nda Galata Köprüsü’nde Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) rozeti satıyorlar.

    Sonraki 23 Nisan’larda hem “Çocuk Bayramı” hem de TBMM’nin açılış yıldönümü ayrı iki etkinlik olarak kutlandı. Bu durum, TBMM’nin açılış yıldönümünün 1935’te çıkarılan yasayla “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılmasının ardından da devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise iki bayram birleştirildi ve adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi_1
  • Hitler’in bayrağı İstanbul semalarında

    Hitler’in bayrağı İstanbul semalarında

    ayin_fotografi_2

    Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.

    FOTOĞRAF: CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayin_fotografi_1
  • Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    68 kuşağının, aydınların büyük eziyet gördüğü 12 Mart askerî darbesinin üzerinden 53 yıl geçti. İşkenceler, katliamlar, idamlarla anılan darbe sırasında trajikomik olaylar da yaşandı. Sıkıyönetim’in arananlar listesindekilerle isim benzerliği olanlar, gazetelere verdikleri ilanlarla, o kişinin kendileri olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

    Bundan 53 yıl önce, Türki­ye yine bir askerî darbe dehşeti yaşıyordu. 1960 darbesi sonrası yapılan Anaya­sa’nın “Türkiye’ye bol geldiğini” düşünen kimi komutanlar, 12 Mart 1971’de yayımladıkları muhtıra ile hükümeti devirip yeni bir hükümet kurdu. Darbe­nin hedeflerinden biri de 1961 Anayasası’nı değiştirmek ve özellikle Sol hareketi ezmekti.

    gundem_12mart_1
    İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Faik Türün imzalı ve aranan kişilerin isimlerinin yayımlandığı emri. 19 Mayıs 1971, Milliyet.

    1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortam Sol hareket­lerin gelişmesine yol açmış; ilk dafa bir sosyalist parti (TİP) parlamentoya girmiş, işçiler Türk-İş’e alternatif olarak Dev­rimci İşçi Sendikaları Konfede­rasyonu’nu (DİSK) kurmuştu. 1970’te Türkiye tarihinin en büyük işçi ayaklanması yaşandı (15-16 Haziran). Yoksul köylüler dertlerini mitinglerle anlatma­nın yanısıra, doğrudan toprak işgallerine bile girişmişlerdi. Özellikle üniversite gençli­ği, sonradan adına 68 kuşağı denecek Batılı yaşıtlarıyla paralel biçimde politize olmaya başlamıştı.

    Dönemin Sol hareketinin karakteristiği “gerillacılık” ve “silahlı mücadele” Türkiye’de de karşılık bulmuştu.

    gundem_12mart_2
    Aranan Fahri Aral’la bir alakam yoktur” ilanı, 12 Haziran 1971, Milliyet.

    12 Mart cuntasının hedefi haline gelen Sol hareketlerin liderleri çeşitli biçimlerde öldü­rüldü, idam edildi. Sadece mili­tanlar değil, aydınlar, yazarlar da cuntanın hedefindeydi. Bu yaygın şiddet sırasında zaman zaman trajikomik olaylar da yaşanıyordu. Ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence uygu­lamalarına da nezaret eden General Faik Türün, İstanbul sıkıyönetim komutanıydı. Türün imzasıyla “teslim olma” çağrısı yapılan liste, 19 Mayıs 1971’de Milliyet gazetesinde de yayımlandı. Listede Uğur Mum­cu’dan, Doğan Avcıoğlu’na; Muammer Aksoy’dan Mümtaz Soysal’a kadar birçok aydın ve akademisyenin de ismi vardı.

    Listede adı yer alan isimler­den biri de dönemin gençlik hareketi liderlerinden Fahri Aral’dı. Aranma ve teslim çağrısı haberi gazetelerde yayımlandıktan bir süre sonra, yine Milliyet gazetesinde ilginç bir ilan yer aldı. Fahri Aral’la isim benzerliği olan bir yurttaş “kaza kurşunu”na gitmekten korkuyordu ve “gördüğü lüzum üzerine” gazeteye verdiği ilanla Fahri Aral’la “uzaktan yakın­dan bir ilişkisi olmadığını” duyuruyordu.

    (Sonuçları çok ağır olan bu kanlı darbenin yıldönümünde, tüm hayatını kaybedenleri ve acı çekenleri saygıyla anıyoruz.)

  • Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    Ne sohbet odası ne podcast: Her şey radyo ile başlamıştı

    UNESCO 2011’de aldığı bir kararla 19 Şubat’ı Dünya Radyo Günü ilan etti. 20. yüzyılın en büyük buluşlarından olan radyo, günümüzde kullanılan birçok medya alanına teknolojisine öncülük etti. “Kulaklar”ın dünyaya egemen olduğu zamanlar geride kaldı ama, radyonun takipçileri yeni teknolojiler sayesinde her şeyi “duymaya” devam ediyor.

    İnsanlık tarihinin en önemli buluşlarından olan radyo… Mucidi konusunda fikir ayrılıkları olsa da, Nobel ödüllü İtalyan elektrik mühendisi Gug­lielmo Marconi, uzun mesafeli radyo iletişiminin kurucusu sayılıyor.

    19. yüzyılın sonlarında bili­minsanları “kablosuz telgraf” için büyük çaba gösteriyordu. İlk telsiz sistemleri ve elektronik dalgalarla ses aktarma, öncelikle denizcilerin ve askerlerin ilgisini çekti doğal olarak. 20. yüzyılın hemen başlarında ise radyo alıcıları geliştirilmeye başlandı. Böylelikle radyo, bir kitle iletişim aracına dönüştü.

    Genç Türkiye Cumhuriyeti de bu gelişmeye ilgisiz kalmadı. Aslında daha cumhuriyetten önce radyo ile tanışılmış; işgal güçleri Anadolu’yu terkederken Fransızlar Türkler’e bir telsiz-te­lefon bırakmıştı. Bu telsiz-telefon aracılığıyla, eğitimci Rüştü Uzel (1891-1965) liderliğinde bir öğren­ci grubu İstanbul’da radyo yayını yapmak için çalışmaya başladı. 19 Mart 1923’te ilk deneme yayını Öğretmen Okulu’nda davetlilere yapıldı.

    Sosyal_Tarih_2
    İlk yayınların yapıldığı Sirkeci’deki Büyük Postane’nin üst katında Mûsiki Cemiyeti saz heyeti icra sırasında (Fotoğraflar: Cengiz Kahraman arşivi).

    Cumhuriyetin ilk yılında çıkan (21 Şubat 1924) kanunla, telsiz ve telefonla haberleşme yetkisi Posta Telgraf ve Telefon Müdüri­yeti Umumiyesi’ne (PTT) verildi. 1 yıl sonra ise Radyo Tesisleri Kanunu çıkarıldı. Bu yasa ile ülke çapında telsiz şebekeleri kurul­ması öngörüldü ve ihale Fransız şirketi TSF’ye verildi. Şirketin Ankara ve İstanbul’da yaptığı ve­riciler 20-250 kW arasındaydı ve ülkenin Berlin’den Moskova’ya, Tahran’dan Londra’ya kadar dış dünya ile bağlantısını sağlıyordu. Bu antenler, birtakım eklentilerle radyo yayıncılığına da uygun hâle getiriliyordu.

    Bu süreçte Mustafa Kemal’in inisiyatifi önemlidir. Yapılan bir radyo alıcısı Orman Çiftliği’ne götürülür. İstasyonlar aranır­ken, Sovyet radyosunun Rusça anonsu duyulur. Bir süre yayını dinleyen Mustafa Kemal “bakın propaganda yapıyorlar” der ve radyonun önemini vurgular. Bunun üzerine yeni bir radyo istasyonunun kurulması için çalışmalar başlatılır (Hale Yay­lalı, “1927’den çokpartili döneme kadar Türkiye’de radyo yayıncı­lığı”, İstanbul Aydın Üniversitesi Dergisi). İlk resmî radyo yayını 6 Mayıs 1927’de İstanbul’da başlar. O yıllardaki anons şöyledir: “Alo, alo, muhterem samiin (dinleyi­ciler). Burası İstanbul Telsiz Tele­fonu… Bugünkü tecrübe neşri­yatımıza başlıyoruz…” Bu anons Fransızca olarak da tekrarlanır.

    Radyo, alıcıların yaygınlaş­masıyla halkın temel iletişim aracı olur: Müzik yayınları, radyo tiyatroları, haberler, öğretici programlar…

    Sosyal_Tarih_1
    Radyo bir dönemin en önemli haber ve eğlence kaynağıydı.

    Radyo, Demokrat Parti döne­minde iktidarın en önemli pro­paganda ve muhalefeti sindirme aracına dönüşür. Sonraki yıl­larda ise darbeciler tarafından da çok sevilecek; 10’ar yıl arayla yapılan 3 askerî darbede de (27 Mayıs’taki darbenin bildirisi Albay Alpaslan Türkeş tarafın­dan radyodan duyurulmuştu) ilk ele geçirilecek hedefler radyo binaları olacaktı.

    Adı haksız yere 12 Eylül 1980 darbesi ile anılan ünlü sanatçı Hasan Mutlucan’ın okuduğu kahramanlık türkülerini, tüm Türkiye aslında 1974’teki Kıbrıs Savaşı ile radyodan duyacaktı. Savaş haberlerinin arasında Mutlucan’ın davudi sesinden “yine de şahlanıyor” türküsü yayımlanacak; Kıbrıs’tan gele­cek haberleri merak eden halk radyoya büyük ilgi gösterecek ve ve radyo satışlarında patlama olacaktı.

    Radyonun tahtı, 80’lerde televizyon ile sarsılmaya başladı. Artık televizyon olmayan ev yok gibiydi ve haberler de buradan izlenmeye başlanmıştı. Önce diziler, sonra futbol karşılaşma­ları derken, “dinleme”nin yerini “izleme” alacak ve büyük rad­yolar önce ikinci plana, oradan eskicilere atılacaktı.

    Radyo buna rağmen 1990’dan itibaren ikinci altın çağını ya­şamaya başladı. Turgut Özal’ın 1980’den sonra uyguladığı liberal politikalar ve dünyada yaşanan teknolojik gelişmeler, özel yayıncılığın önünü açmış­tı. 1990’dan itibaren onlarca özel radyo kuruldu. Bu, müzik piyasasının da inanılmaz ölçüde büyümesine neden olacak; devletin katı denetiminden kurtulan radyolar yüzlerce genç müzisyenin sesini duyurduğu “yeni kanallar” olacaktı.

    21. yüzyılda ise dijital dönü­şümle birlikte bambaşka bir bo­yuta ulaşıldı. Akıllı cep telefon­ları, bluetooth, internet derken; sohbet odaları, podcast’lerden oluşan muazzam bir medya mecrasına tanıklık edilecekti. Radyo gününüz kutlu olsun.

    Sosyal_Tarih_3
    İlk radyo spikerlerinden Mesut Cemil.
  • Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Beyoğlu-İstanbul-Beyoğlu yarışı

    Akşam gazetesinin İstanbul’da düzenlediği ilk sokak koşusunda, atletler Şişhane Yokuşu’ndan aşağıya doğru iniyor. Kulüplerin 2 kişilik takımlar hâlinde katıldığı yarışta, Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe 8’er, İstanbulspor, Kasımpaşa ve Robert Kolej de 3’er takımla yer almış. Takımlardaki 2 atletten ilki Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’nden yarışa başlıyor ve Cağaloğlu’ndaki Akşam gazetesi binasının önüne kadar koşuyor; oraya varınca takım arkadaşı harekete geçiyor ve Beyoğlu’ndaki başlangıç noktasına yöneliyordu. 50’den fazla hakemin görev yaptığı bu yarışı Beyoğlu’ndaki Galatasaray Kulübü’ne ilk ulaşan Robert Kolej takımı kazanmış, Beşiktaş’ın takımları da 2. ve 3. sırayı almış. Akşam gazetesinin sokak koşusu ilerleyen yıllarda gelenekselleşecek, havanın daha güzel olduğu bahar aylarında yapılacaktı.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi
  • Osmanlılardan günümüze siyasetin dinî pencereleri…

    Osmanlı Devleti’nde siyasetle tarikatların ilişkisi, daha kuruluş döneminde Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve kızıyla evlenmesiyle başlamıştı. Cumhuriyet döneminde tekkelerin kapatılmasından sonra doğan boşluğu ise “cemaat” adı verilen tarikat benzeri yapılar doldurdu. Dünden bugüne siyasi iktidarların dinî yapılarla imtihanı.

    Tekke kelimesinin kökü Farsça “tekye”den gelir. Derviş denen tasavvuf ehlinin mürşid denen şeyhin etrafında toplandığı yerlere tekke adı verilirdi. Her tekkenin zaman içinde oluşmuş bir yolu, erkânı ve adabı vardı ki bu yola kısaca “tarikat” denirdi.

    Tasavvuf adını verdiğimiz İslâm mistisizmi, bir yanda Sün­nî İslâm şeriatının 8. yüzyılda ortaya çıkması, diğer yanda da siyasal yaşamın zorladığı bir dizi seçeneğin gerçek imana zarar verme olasılıklarına bir tepki biçiminde doğmuştu. Nitekim şeriat, biçimciliği ya da zahirî davranışı ön plana çıkarıyor, siyasal yaşam ise gerçek mü­minlerin ahlaken kabul edeme­yecekleri birçok edim ve eylemi sineye çekmeyi gerektirebili­yordu. Böylece birçok Müslüman gerçek imanı ve Tanrı sevgisini kendi içlerinde aramaya, dünya işlerinden olabildiğince uzak kalmaya yöneldi. Hakikatin pe­şinde tutulan bu bireysel yol, 11.- 13. yüzyılların istilalar, savaşlar, siyasal karışıklıklar ve istik­rarsızlıklar ortamında beliren tarikatlarla birlikte, toplumsal bir olgu haline geldi.

    Karışıklık dönemine özgü toplumsallaşma ise beraberinde ister istemez siyasallaşmayı da getirdi. Bazı tarikatlar isyancı­lığa, bazıları ise kendi devletle­rini kurmaya yöneldi. Birçoğu ise süregiden bu karışıklıklar içinde görece küçük toplulukla­rını korumaya, onlara barışçıl bir düzen ahlakını aşılamaya yöneldi. Bu dönemin sonların­da Türkleşme ve İslâmlaşma süreçleri geniş çapta tamam­lanmış olan Anadolu, İlhanlılar döneminde artık barışa kavuş­muştu. Ancak, toplumsal istik­rarın sağlanması, tarikatların siyasallaşması olgusunun sonu olmadı. Toplum katında saygın­lıkları olan bu kurumlar, siyasal önderler tarafından kullanılma­ya çalışıldı ve kullanıldı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin Şeyh Edebâli’yle yakınlaşması ve sonuçta kızıyla evlenmesidir.

    Osmanlı beyleri, beylikten devlete geçiş sürecinde gerek din âlimleriyle gerekse şeyh­lerle iyi geçinmişler; onların tavsiyelerini almışlardı. Yine de stratejik kararlarda son söz her zaman devlet adamlarınındı.

    Kapak_Dosyasi_3
    15.yüzyılın başlarında yaşamış olan Bektaşî pirlerinden Kaygusuz Abdal

    Devletin kuruluş evresi 1453’te İstanbul’un fethiyle tamamlandı ve hayati öneme sahip bu şehrin alınışı Türklerin bölgenin tek hakimi olduğunu da göstermiş oldu. Birbiri ardına elde edilen zaferler ve gerçek­leşen fetihlerle bir imparator­luk dönemi başlarken, bu güce erişmede orduyu, halkı manevi açıdan motive eden örgütler arasında Anadolu’nun ve Rume­li’nin her köşesindeki tekke ve zaviyelerdeki şeyhlerin de rolü vardı. Fuad Köprülü 1919’da yaz­dığı İlk Mutasavvıflar kitabında, Ömer Lütfi Barkan da 1942’de kaleme aldığı “İstila Devirlerin­de Kolonizatör Türk Dervişleri” makalesinde sözkonusu süreç­lerden ayrıntılarıyla bahseder.

    Ancak fetihten sonra Ana­dolu’da onca tarikat ve tekke varken, uzunca bir zaman İstanbul’da bir tek tekkenin açılmaması düşündürücüdür. Fatih Sultan Mehmet, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Ak­şemseddin gibi devrinin en iyi hocalarından dersler almıştı. Devletin yeni başkentte ve yeni bir düzende yapılanması sürer­ken, ağırlık tekke-tarikat yerine medrese öğretimine verildi ve örneğin şehre ilk yerleşenler­den olan Fatih’in sevgili hocası Akşemseddin bile burada kısa bir süre kaldıktan sonra Göy­nük’e göçtü ve orada vefat etti. Bu dönemde daha çok seyyah dervişlere rastlandı. Yine devrin ileri gelenlerinden Molla İlahî de, Fatih’in baskın politikasın­dan çekinerek hacca gitmiş, bir tür “gönüllü sürgün” olan haccı 40 yıl sürmüş, İstanbul’a ancak padişahın vefatından sonra dönebilmişti.

    Yeni başkentte ilk tekkelerin açılması için 2. Bayezıt’ın 1481’de tahta çıkması beklenecek, şeh­rin önemli tasavvuf ocakların­dan olan Kocamustafapaşa Tek­kesi ile şehrin ilk mevlevihanesi olan Kulekapısı (Galata) Mevle­vihânesi bu dönemde açılacaktı. Tarikatların devlet kontrolüne girmesi de bu dönemde gerçek­leşmişti. Tekkelerin faaliyetleri yakından takip edildiği gibi, yeni bir tekkenin kuruluşu, kimler tarafından desteklendiği, para kaynakları da izleniyordu.

    Kadı, müderris, vaiz ve âlim yetiştiren medreselerle, hayatı tasavvufi merkeze odaklayan tekkeler yüzyıllar boyu büyük bir çekişmenin tarafları oldu. Bu çekişme genellikle devlet gücü­nü arkasına alan medreselilerin lehine sonuçlanmış olsa da, tekkeler asırlarca ayakta kala­bilmeyi başarmıştı. Bu başarı­da halkın ve ordunun desteği önemli rol oynamıştı.

    Osmanlı toplumunda tekke­ler sosyal hayatın farklı alanla­rıyla da ilişki kurmuştu. Tekke şeyhlerinin çoğu devletin üst kademesinde görev alanlarla sıcak ilişkiler içindeydi. Ahi tek­keleri ve fütüvvet teşkilatı aracı­lığıyla iktisadî hayatla içiçe olan tasavvufî kültür, Bektaşî-Yeni­çeri ilişkileri sebebiyle ordu ile tarikat “etle tırnak” gibiydi.

    Osmanlı döneminde tari­kat-siyaset ilişkisi denilince akla gelen ilk örneklerden biri Pa­dişah 1. Ahmet ile Celvetî şeyhi Aziz Mahmut Hüdai Efendi’nin yakınlıklarıdır. Aziz Mahmut Hüdai, Saray’ın gözünde büyük itibara sahipti. 1. Ahmet devrin­de Osmanlı sularında sadece İngilizler ve Fransızlar kendi bayraklarıyla ticaret yapabi­liyorlardı. Diğer devletlerin gemilerinin ticaret yapabilmesi için de bu iki ülkenin bayrağını çekmeleri gerekliydi. Hollan­dalı diplomat Cornellius Haga, İngiliz ve Fransızlara boyun bükmekten bıkmış, yetkililerle yaptığı görüşmelerde de kendi bayrağıyla ticaret yapma imti­yazını koparamamıştı. Sonunda 1615’te Üsküdar’daki tekkeye girmenin bir yolunu buldu ve maruzatını padişahın sevdiği ve saydığı şeyh efendiye anlatmayı başardı. Üsküdar’daki dergahtan saraya yollanan yazı ve sözlü arabuluculuk girişiminin ardın­dan, Hollanda sancağı taşıyan gemilere de Osmanlı sularında ticaret izni verildi.

    Kapak_Dosyasi_4
    Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri de kapatılarak bazıları yıktırılmış, çoğu ise Nakşîbendîliğe geçmişti. Tekkenin son şeyhlerinden Nafî Baba İstanbullular tarafından sevilen ve sayılan bir Bektaşî büyüğüydü.

    Osman Gazi-Şeyh Edebâli ilişkisinden hatırlanacağı üzere, daha başlangıcında siyaset-ta­rikat işbirliği olan Osmanlı Devleti’nin tarihi aynı minvalde sürmüştür. Hatta bu nedenle bazı yorumcular, biraz abartılı bir biçimde olsa da, tarikatların modernlik öncesi Osmanlı Dev­leti’nde siyasal partilerinkine benzer işlevleri olduğunu öne sürmüştür. Nitekim taşrada vali olan şehzadeler, tahta çıktık­larında hocalarını, lalalarını ve itimat ettikleri diğer kişileri önemli mevkilere getirirlerdi. Bunlar arasında çoğu zaman ta­rikat mensupları, hatta şeyhleri bulunduğundan, devlet memur­luklarında da değişiklikler olur, birçok görev o tarikat ehline verilirdi. Bu da tarikatlar ara­sında rekabete ve çekişmelere neden olurdu. Bilinen en önemli rekabetlerden biri de, padişah­ların tahta çıktıklarında Eyüp’te yapılan törende yeni padişaha kılıcını Mevlevîler’in mi, yoksa Nakşibendîler’in mi kuşatacağı­na ilişkin olanıdır. Tabii cami­lerin ve medreselerin de hangi tarikatça yönetilip yönetilmeye­ceği “iç siyaset” açısından önem­li bir meseleydi.

    19. yüzyılın ilk yarısında tekkelerde genel bir bozulma­dan sözetmek mümkündür. Asli işlevini yitiren tekkelerin bir çatı altında toplanması ve tek bir merkezin kontrolünde bulundurulması için devlet bu dönemde çalışma başlattı ve Tanzimat Fermanı’nın ilanından 27 yıl sonra 1866’da tekkeler­deki bozulmanın önünü alabil­mek, kontrollerini sağlamak için Meclis-i Meşayih kuruldu. Bu Meclis son şeklini 1916’da yapılan düzenlemeyle almış ve tekkelere tanınan pek çok ay­rıcalığa son vererek tarikatları ulemanın kontrolüne bırakmış­tı. Böylelikle tarikatlar bütün ayrıcalıklarını ve muafiyetlerini kaybettiler.

    Cumhuriyetin ilanının ar­dından 1925’te yürürlüğe giren kanun uyarınca Türkiye gene­linde faaliyet gösteren bütün tekkelerin kapatılması kararı alındı. Bu karar, bazı yorum­cularca bir laiklik önlemi ya da tarikatların varlığına son verme çabası biçiminde, yanlış değer­lendirilmiştir. Rejimin bu yolla yapmak istediği, tıpkı 12 Eylül rejiminin dernekleri kapatmak­la gerçekleştirmeye çalıştığı şey, yani toplantı özgürlüğünü kısıtlamaktı. Yoksa tarikatları yasaklamak ya da bitirmek gibi radikal bir girişim değildi.

    Diğer yandan tekkelerin kapatılmaları büyük bir şo­kun yaşanmasına ve boşluğun doğmasına sebep olmuştu. Bu boşluk özellikle merkezden uzak kentlerde şekillenen cema­atler eliyle dolduruldu. İslâmî literatürde başka anlamlarda kullanılan “cemaat” kavramı ilk defa tarikat benzeri bir hareketi isimlendiriyordu. 1920’lerin sonunda şekillenmeye başlayan ve 1946-1950 döneminden sonra ortaya çıkan bu oluşumlar, uygulamaları ve örgütlenme yapıları açısından tarikatlardan farklıydı.

    Kapak_Dosyasi_5
    İstanbul’un en eski tekkelerinden olan Kâdirî Âsitânesi’nin İstanbul-Tophane’deki bir toplantısından.

    1946 seçimlerinden sonra “cemaat” deyimi duyulmaya başlandığı gibi gayriresmi yak­laşımlarla da devletle uzlaşma çözümleri aranır oldu. Bu yeni süreçte ilk başarıyı Mevlevîler elde etti ve bir tarikattan çok sembolik bir kültür topluluğu haline gelmeyi önemsedi. De­mokrat Parti yöneticileri ile ters düşse de mücadelesinden vaz­geçmeyen Said-i Nursî risalele­riyle; devletle pasif mücadeleye girerek çalışmalarını yeraltında yürüten ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın önderliğinde şekil­lenen Süleymancılık akımı ise cumhuriyet döneminde Kur’an-ı Kerim’in unutturulduğu endişe­siyle yıllarca hafız yetiştirerek İslâmi bilimlerin yayılmasına çalışmışlardı. 1970’lerde hayli güçlenen Süleymancılar sonraki yıllarda güç kaybedecekti.

    Cemaatler tarikatlara göre çok daha esnek, müdavimlerin kolaylıkla devam edebilecekleri yapılanmalardı. Tekkelerde gö­rülen zikirlerin ve ağır ritüel­lerin yerini belirli periyodlarla tekrarlanan sohbetler almıştı. Bir başka farklılık da şuydu: Osmanlı Devleti’nin tekke ve tarikatları tanımasına karşı­lık Cumhuriyet Türkiyesi’nde yapılanan cemaatler resmen tanınmadıkları için ortaya çı­kışlarından itibaren kontroldışı gruplar oldular.

    Tekkeler vakıf gelirleri ile ayakta dururken cemaatler ekonomik faaliyetlere de yöne­lerek şirketler kurdular, medya aracılığıyla seslerini duyurmaya başladılar. Zenginlerden alınan bağışlar, toplanan zekat para­ları, kurban derileri, açılan okul­lardan elde edilen gelirler gibi kaynaklar edindiler. Halbuki tekkelerde böyle bir yapılanma tarihin hiçbir döneminde sözkonusu değildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1c

    TİCÂNİLER

    Cemaat bahane, ticaret şahane

    Türkiye’de 1946’dan sonra kendini gösteren ve “cemaat” olarak adlan­dırılan tarikat benzeri yapılardan birisi de Ticâniler’di. Kendilerini, Cezayir’de 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan Ti­câniyye tarikatının takipçisi olarak tanım­lıyorlardı. Kemal Pilavoğlu adlı kişi 1930’lu yıllarda Ticâniyye şeyhi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve gizli faaliyetler yürütüp topladığı müritlerle güç kazanmıştı. Hukuk eğitimini yarıda bırakan Pilavoğlu, Anka­ra’da kitapçılık yapıyordu.

    Kamuoyu Ticânileri 1949’da TBMM’de yaptıkları Arapça ezan okuma eylemiy­le tanıdı. 1951’de ise Türkiye’nin dörtbir yanındaki 47 Atatürk heykeliyle büstünü tahrip ederek gündeme geldiler. Heykel­lere saldırılar infial yaratınca, Demokrat Parti iktidarı Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkardı. Atatürk heykellerine zarar verenlere 10 yıla kadar hapis cezası öngören kanunun çıkmasıyla birlikte saldırılar kesildi.

    Kapak_Dosyasi_Kutu1a
    Kapak_Dosyasi_Kutu1b
    1951’in yaz aylarında Ticânilere yönelik operasyonlarda 280 kişi cumhuriyet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan yargılanmıştı.

    Meclis’te kanun görüşmeleri sürerken Kemal Pilavoğlu ve 280 müridi cumhuri­yet aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan tutuklanmıştı. 7.5 yıl hapis ve 5 yıl sürgün cezasına çarptırılan Pilavoğlu 1958’de hapisten çıkınca Bozcaada’ya sürgüne gönderildi. Burada ilk iş olarak şaraplık üzüm yetiştirilen araziler satın alıp pek­mez üreterek şarapçılığın önünü kesmeye çalıştı. Bunun dışında hayvancılık yaptı; bakkal, kasap ve fırın açtı; inşaat işine girdi. Karın tokluğuna çalıştırdığı yüzlerce müridi sayesinde adanın ticaretini ele geçiren Pilavoğlu, kısa sürede 172 parça gayrimenkulün sahibi olmuştu.

    İşleri iyi gidince sürgün cezası bittikten sonra da adada kalan Pilavoğlu, hedefini “Bozcaada’yı Müslüman olmayanların gi­remeyeceği bir turizm adasına çevirmek” diye açıklıyordu. Ancak, 1973’te karısının ihbarıyla yapılan baskında 3 erkek çocuk­la uygunsuz vaziyette yakalanınca işler değişti. Yakalandıktan sonra, çocukken Pilavoğlu tarafından istismar edildiğini söyleyen başka müritler de ortaya çıkıp ifade verdiler. Tutuklanıp cezaevine konulan ve büyük prestij kaybına uğrayan Pilavoğlu’nun müritleri başka cemaatlere yönelmişti. Pilavoğlu, yargılanmasının sürdüğü 1977’de ölünce Türkiye’de Ticâ­nilik de tarihe karıştı.

    Murat Toklucu

  • Sosyalist Fecri gazetesi: Ezilen Müslümanlar’ın sesi

    Yugoslavya Komünist Partisi’nin 1920’de Türkçe yayımladığı Sosyalist Fecri gazetesi bölgede yaşayan Müslüman işçi ve köylülerin sesi olmuş; Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nın açık şekilde eleştirildiği bir platforma dönüşmüştü. Boynik ve Rada’nın kitabı, gazetenin tüm sayılarını ilk defa toplu olarak okuyucuya sunuyor.

    Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun Balkanlar’da varlığını sürdürdüğü son dönemde, Bulgaristan, Yugos­lavya ve Makedonya’da yalnızca ulusal hareketler değil Sosyalist Enternasyonal nezdinde kabul görmüş sosyal demokrat partiler de vardı. Bu dönemde, halkların içiçe geçtiği bu bölgede, milli­yetlerarası savaşı önleyecek bir Balkan Federasyonu kurulma tartışması da yürütülmüştür.

    Ocak 1909’da kurulan Üsküp Sosyal Demokrat Örgütü, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Erfurt programına sadık kalan ilk Makedonyalı örgüttü. Kendi­lerini Osmanlı Sosyal Demokrat Partisi’nin yerel örgütü olarak tanıtmışlardı. Baştan beri en­ternasyonalist bir çizgiyi takip eden bu örgüt, 1909’da Selanik’te Osmanlı Sosyalist İşçi Federas­yonu’na katıldı ve çok milliyetli bir oluşumu model aldı. Örgütün yayımladığı Socijalistica Zora (Sosyalist Şafak), Selanik’te çıkan Ergatis ve El Labrador, İstanbul merkezli İştirak ve Sofya’da yayımlanan Rabotniceska Iskra ile birlikte dönemin Osmanlı sosyalist neşriyatı arasındadır. Bu gazete 10 yıl sonra Yugoslavya Komünist Partisi’nin yayın orga­nı olarak daha güçlü bir şekilde çıkacak ve 1920’de birkaç aylığına da olsa kardeş yayın organı Sos­yalist Fecri ile Müslüman ahaliye seslenecektir.

    Sezgin Boynik ve Tevfik Rada, işte bu gazetenin öyküsünü anlatıyor. “Sosyalist Fecri” Gaze­tesi (1920) adlı kitapta, gazetenin tüm sayıları da ilk defa okurlara sunulmuş. Bunlarda özellikle Sovyet Devrimi ve Anadolu’daki Millî Mücadele ile ilgili çok sayıda haber dikkati çekiyor.

    10 Eylül-19 Kasım 1920 ara­sında 12 sayı çıkan gazetenin yazıişleri sorumlusu ise Üsküp­lü öğretmen Ferit Bayram. Kitapta, Kemal Seyfullah’ın 1978’te yazdığı Ferit Bayram biyografisi de yer alıyor.

    Ferit Bay­ram’ın ilginç bir yaşamöy­küsü var. Gazetenin yayın hayatına son verme­sinden hemen sonra 28 Kasım 1920’de yapılan seçimlerde Yugoslavya Komünist Partisi’nden (YKP) milletvekili seçilmiş. 1921’de, YKP’nin diğer Sol örgüt ve sendikalarla birlik­te yasaklanmasının ardından tutuklanan Bayram 2 yıl cezae­vinde yattıktan sonra ev hapsi­ne alınmış. 1930’da ilahiyat ve fen-edebiyat eğitimi verilen Üs­küp Büyük Medresesi’nde dersler vermeye başlamış. Medrese, şeriat fikirlerine karşı ılımlı bir İslâm anlayışını yaygınlaştırma­yı amaçlamışsa da, beklenmedik bir şekilde Müslüman gençlerin devrimci ve sosyalist de olduğu bir yer haline dönüşmüş. 1925- 1941 arasında 680 öğrencinin yaklaşık yüzde 10’u YKP üyesi olmuş. 2. Dünya Savaşı’nda sür­dürülen partizan savaşında da 37 medrese öğrencisi şehit düşmüş.

    Masis Kürkçügil

    TÜRK DÜNYASI KÜLTÜR ATLASI

    Uzun yıllardır televizyon ekran­larından tanıdığımız, Ortaasya Türk devletleriyle ilgili çok sayıda belgesel hazırlayan gazeteci Ah­met Yeşiltepe’nin çocuklar için kaleme aldığı ve Berk Öztürk’ün çizimleriyle katkı sağladığı Türk Dünyası Kültür Atlası yayımlandı. Yeşiltepe, sunuş yazısında kita­bını şöyle anlatıyor: “Derin bir merak duygusuyla ‘Bu insanlarla nasıl bir akrabalık bağım var?’ sorusunu heybeme koyup çıktım yola. Bizi ‘biz’ yapan kültürel bi­rikimin köklerini aramak üzere Asya’nın içlerine doğru 10 binler­ce kilometre yol gittim. Sonsuz­luk hissi uyandıran bozkırlardan doruğu bulutlarla kaplı mavi dağlara, kızıl-siyah renklerle yoğrulmuş İpek Yolu çöllerin­den en soğuk tundralara sayısız yolculuk… Elinizdeki Atlas, bu yolculukların özetidir”.

    DAKİKALAR İÇİNDE OSMANLI PADİŞAHLARI

    Tarihçi Önder Kaya’nın kitabında kimi askerî yönüyle, kimi politik dehasıyla, kimi özel hayatıy­la dikkatleri üzerine çeken 36 padişahın öyküleri fotoğraflar ve gravürler eşliğinde anlatı­lıyor. Peki bu padişahlar nasıl yetişmişti? Etraflarında nasıl bir devlet kadrosu vardı? Kişilikleri ve icraatları üzerine etki edenler kimlerdi? Neleri sever, nelerden hoşlanmazlardı? Aile hayatları nasıldı? Fırsat buldukça hangi meslek ya da sanat dalı ile uğ­raşırlardı? Kitapta bu soruların cevaplarının yanı sıra Hürrem Sultan, Pargalı İbrahim Paşa, Cem Sultan, Kösem Sultan, So­kollu Mehmet Paşa, Köse Mihal, Geyikli Baba, Emir Buhari, Şeyh Bedrettin, Şeytan İbrahim Paşa, Molla Kâbız, Aziz Mahmut Hüdai, Patrona Halil, Mimar Sinan, Kabakçı Mustafa gibi pek çok şahsiyetin hikâyesi; Kardeş Katli, Fetret Devri, Karlofça Anlaşması, Kadızadeler ile Sivasîlerin kav­gası, Lale Devri, Vaka-i Vakva­kiye, Vaka-i Hayriye gibi pek çok olay hakkında bilgiler de var.

    İKİNCİ YÜZYILDA YENİDEN ATATÜRK

    Emekli Tümgeneral Ahmet Ya­vuz’un anlatımıyla gazeteci Mert İnan tarafından kaleme alınan İkinci Yüzyılda Yeniden Atatürk, bilinmeyen ve merak edilen yön­leriyle Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce dünyasına ışık tutuyor. Kitapta Atatürk’ün Mareşal Fevzi Çakmak, Enver Paşa, Kazım Karabekir gibi isimlerle ilişkisi­ne de yer verilmiş. Ahmet Yavuz Atatürk’ün asker olarak örnek aldığı ve hayranlık duyduğu isimleri de şöyle sıralıyor: “Fatih Sultan Mehmet’i çok beğeniyor. Attila’yı, Timur’u, Napolyon’u çok iyi incelediğini biliyoruz. Napol­yon’u ‘sınırını bilmiyor’ sözleriyle eleştiriyor. Clausewitz’i, Jomini’yi inceliyor. Büyük Önder’in, Alman Mareşal Goltz Paşa’dan da etki­lendiğini görüyoruz. Goltz Paşa, Mustafa Kemal Paşa’nın akade­mide öğretmeniydi”.

    İSTANBUL’UN BAYLAN’I: 100 YILLIK SERÜVEN

    Yeme-içme kültüründeki de­ğişim ve dönüşümüne öncü­lük eden, cumhuriyetle yaşıt Baylan’ın asırlık yolculuğu bir kitaba dönüştü. Yazar Seve­cen Tunç kitabında Baylan’ın öyküsünü cumhuriyet tarihine koşut biçimde, tarihî dönemeç­lerin, değişimlerin, toplumsal ve ekonomik gelişmelerin izlerini sürerek anlatıyor. Baylan’ın mar­kalaşma sürecinin kahramanı ve Türkiye’nin ilk ‘okullu’ pastacısı olan Harry Lenas’ın öyküsünün de ayrıntılı biçimde ele alındığı kitaptan; Baylan’ın en meşhur lezzeti “Kup Griye”nin yaratıcı­sı olarak bilinen Lenas’ın aynı zamanda espresso kahve, cap­puccino, İtalyan dondurmaları, milkshake, tiramisu, İskandinav kanepeleri ve tam yağlı grav­yer peynirden yapılan “hakiki” tostları İstanbul’a ilk getiren kişi olduğunu da öğreniyoruz.

    TÜRK HAVA HARP SANAYİİ TARİHİ

    Osman Yalçın kitabında Türki­ye’nin pek çok ülkeden önce baş­ladığı ve hızlı geliştiği, fakat çabuk duraksadığı hava harp sanayisini geçmişten günümüze kadar ay­rıntılarıyla aktarıyor. İlk bölümde Mahmud Şevket Paşa’nın, savaş uçakları ufukta henüz belirmiş­ken harekete geçmesi ve havacılık çalışmalarının dünya devleriyle eşzamanlı olarak başlaması var. İlk hava harekatını Balkan Savaşları’nda gerçekleştiren Türk pilotlar, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda da kritik rol­ler oynuyorlar. Sonraki bölümde ise erken cumhuriyet dönemi ha­vacılık hamleleri, devletin ve özel girişimcilerin yatırımları, Türk uçaklarının dünyayla rekabet edecek seviyeye ulaşması, bu atı­lımın 2. Dünya Savaşı yıllarında duraklaması ve günümüze kadar olan dönem anlatılıyor.

    DENGE OYUNU

    Nazi-Sovyet Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalandığı, Fransa’nın birkaç hafta içinde çöktüğü, Mihver güçlerinin hızla ilerlediği bir dönemde Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmemek için büyük bir gayret göstermişti. Selim Deringil bu kitabında, iktisadî ve askerî açıdan eli epey zayıf olan Türki­ye’nin bu dönemde izlediği dış politikayı anlatıyor. Dış politi­kayı yönetenlerin gerçekçiliği ön plana alarak, nasıl “aktif ta­rafsızlık” izlediklerini, Müttefik ve Mihver ülkelerin diplomatla­rıyla nasıl pazarlık yaptıklarını, hangi argümanları kullandık­larını, savaş sırasında yaşanan­lar ve savaş sonrasında olacak­lar konusunda hangi hususlara dikkat ettiklerini diplomatik kaynakları, anıları, belgeleri ve basını ayrıntılı bir şekilde inceleyerek yansıtıyor.

    AVRUPA’DA VE OSMANLI’DA CADILIK

    Özge Özal kitabında, kadınların bir başkaldırı olarak benimse­diği cadı kimliğini, bu kimliğin evrimini, cadıların temsil ettiği doğaüstü güçleri, cadı avının arka planını ve tarihteki bazı cadı avı vakalarını anlatırken Avrupa tarihine has bir olgu olarak kabul edilen cadılık kavramının bu coğrafyayla sınırlı olmadığının da altını çiziyor. Zaten kitabın bir amacı da Osmanlı coğrafya­sındaki cadılık anlayışına ışık tutmak. Cadılığın Osmanlı’daki karşılığının Avrupa’dakinden farklarını açıklayan yazar, kitabın sonraki bölümlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda cadı­lıkla suçlanıp cezalandırılmış ka­dınlardan, birtakım cadılık vaka­ları sebebiyle alınan önlemlerden örneklere yer vermiş. Görsellerle zenginleştirilen kitabın sonunda geniş bir kaynakça da var.

    TRAKYA’DA BİR LİMAN KENTİ: SELYMBRİA

    Tanzimat dönemiyle birlikte tutulmaya başlanan temettuat defterleri, vatandaşların bilgile­riyle hayvan, arazi ve diğer mal malvarlıklarının hane bazında kaydedildiği resmî defterlerdi. Dönemin sosyal ve ekonomik tarihinin araştırılmasında önemli kaynak rolü üstlenen bu defterler, öncelikle devletin vergi mükelleflerini ayrıntılı biçimde tespit etmesine ve daha düzenli vergi toplamasına yarıyordu. Ahmet Can Uysal bu kitabında, 1845’te Silivri’de (eski adı Selymbria) tutulan temet­tuat defterlerinden yola çıkarak o yıllarda İstanbul’un buğday ihtiyacının önemli bir bölü­münü karşılayan ve hareketli bir ticaret hayatının olduğu Silivri’nin demografik, ekono­mik ve idarî yapısını mahalleler ve etnik topluluklar ölçeğinde detaylı bir şekilde inceliyor.

    XIX. YÜZYIL İSTANBUL’UNDA RUMLAR

    Meropi Anastassiadou bu kita­bında Pera Rumlar’ı özelinde İstanbul’un toplumsal, ekono­mik, kültürel ve kentsel değişi­minin izlerini sürmüş. 19. yüzyıl başında henüz bir mahalle olan Pera’nın yarım yüzyıl içinde Os­manlı modernleşmesinin vitrini ve yüzünü Avrupa’ya çevirmiş bir başkentin kalbi haline geli­şini anlatıldığı kitapta kiliseleri, okulları, hastaneleri ve hayır kurumlarıyla İstanbul’daki Rum varlığı anlatılırken Rumlar’ın gündelik yaşamından kesitler de sunuluyor. Anlatılanların arka planında, milliyetçiliğin yük­seldiği bir çağda kozmopolit İs­tanbul’un dönüşümü, Tanzimat reformlarının Rum kurumları üzerindeki etkisi, siyasal çalkan­tılar, rakip ideolojiler, cemaat içi dinamikler, tartışmalar, gerilim­ler ve uzlaşmalar da anlatılmış.

  • Ekmek karneye bağlanıyor

    Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı ekonomik zorlukların en bilinen örneği ekmeğin karneyle dağıtılmasıdır. Savaşa girme olasılığı nedeniyle tahıl stoklanmış ve erkek nüfusun büyük bölümü silah altına alınmıştı. Bu nedenle hem buğday üretimi düşmüş hem de piyasaya verilen tahıl azalmıştı. Ekmek tüketimini denetim altına almak zorunlu olunca karne uygulamasına geçilmişti. 14 Ocak 1942’de İstanbul’da, 17 Ocak’ta Ankara’da, 22 Ocak’ta İzmir’de ekmeğin karneyle dağıtımına başlandı.

    Ekmek karnesi 8 Eylül 1946’da yürürlükten kaldırıldı. İstanbul’daki bir fırından karneyle yarım ekmek alan bir genç kız…

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi