Yazar: Tayfun Uzbay

  • Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?

    Tarihte Aşkın Yolculuğu: Beyin mi, Kalp mi?


    nisan ayında bahar mevsimi kendini iyice hissettirmeye başlar. sonbahar hüznün ve melankolik duyguların mevsimi iken ilkbahar neşe, coşku ve aşk gibi duyguların uyanmaya başladığı bir dönemdir. ilkbahar ve aşk birçok romana, şiire, şarkıya ve filme konu olmuştur. nisan ayı ile yeni aşkların ortaya çıkacağı ya da küllenmiş olan bazı aşkların yeniden alevleneceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. bir duygu olarak ele alınabilecek aşkın kalp ve beyinle ilişkisini anlatan tarihe dayalı kısa bir derleme… 

    Aşk Çeşitleri
    Aşk coşkulu duygularımızın en güçlülerinden biridir. Aşk, her ne kadar, genellikle iki karşı cins arasında yoğun bir etkileşimi ve türün devamı için gerekli olan cinsel motivasyonu içerse de edebiyatta konu edilen aşk çok defa cinsellikten uzaktır. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber gibi halk edebiyatına konu olan görkemli aşkların ortak noktası kavuşamama ve acı çekmedir. Bu aşklar cinsel motivasyon içermez. Cinsel motivasyon içermeyen başka üst düzey aşklar da var; platonik aşk ve ilahi aşk gibi. 

    Sevgililer Günü - Kreatif Stok

    Folklorik hikâyelerin çoğu “platonik” bir yaklaşımla ele alınmıştır. Platonik kavramı büyük felsefeci Platon’un isminden türetilmiştir. Platon Devlet isimli ünlü eserinde sadece vatandaşlarının çıkarları için var olan ve vatandaşlarının refahı için çalışan ütopik ve ideal bir devlet tarifi yapar. Bunu sağlamak için devleti yönetenlerin çok iyi bir eğitime sahip olmaları hatta birer filozof olmaları gerekir. Buradan hareketle platonik, gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak gerçekleşmiş olsa gerçekten harika olur hissiyatını ifade eden bir terim olarak türetilmiştir. Platonik aşk çok yerde yanlış ifade edildiği gibi “karşılıksız” ya da “imkânsız” bir aşk değildir. Cinsel motivasyondan ve üreme isteğinden uzak ideal bir aşkı tarif eder. Dürtülerden uzak, duyguların ön plana çıktığı bir aşktır. Tasavvufun işlediği aşk konusu da buna yakındır. Tasavvufta buna “müşahhastan mücerrete ulaşma” denir ki Divan şiirlerinde de sıklıkla işlenen bir konudur. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi ve Yunus Emre gibi büyük düşünürlerin eserlerine konu olan aşk da ilahi aşktır. 

    Bir de içinde cinsel motivasyon barındıran ya da barındırmayan (platonik) bir aşk türü daha vardır ki bu herkesin yaşamında özellikle gençlik döneminde en az bir kez deneyimlediği ve yaşam hikâyesi içinde mutlaka çok özel bir yere sahip olan sıradan aşktır. Sıradan aşkı deneyimlemeyen, bunu yaşam hikâyesinin özel bir yerine koymayan bir insan yok gibidir. Baharın kendini iyice hissettirmeye başladığı bu günlerde üzerinde duracağımız aşk tam da bu aşktır. Yani, herhangi birinin yaşamının herhangi bir zamanında yaşadığı sıradan aşk.


    “günümüzde beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız.”

    Ask_2) Hipokrat_3
    Hipokrat, beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkili olduğunu belirtmiştir.

    Aşk Duygusu Nerede Şekillenir?
    Günümüzde duygu ve düşünce süreçlerinin bir beyin aktivitesi olduğu reddedilemez bir biçimde kanıtlanmış durumdadır. “Tüm mutluluğumuz, sevinçlerimiz, neşemiz, kederlerimiz, acılarımız, endişelerimiz ve gözyaşlarımız yalnızca beynimizden kaynaklanmaktadır. Bu organımız sayesinde düşünüyor, görüyor, işitiyor ve çirkinle güzeli ayırt ediyoruz. Aynı organ ile deliriyor ya da kendimizden geçiyoruz ve korkulara, paniğe kapılıyor, uykusuzluk çekiyor, uykuda yürüyoruz.” Bu sözlerin sahibi ünlü Antik Çağ hekimi ve tıbbın babası kabul edilen Hipokrat. Hipokrat’ın bu sözleri epilepsiyi anlattığı Kutsal Hastalık Üzerine adlı kitabında yer alıyor. O dönemde epilepsinin, günahları nedeniyle şeytan tarafından ele geçirilen kişiye verilen ilahi bir ceza olduğuna inanılıyordu. Hipokrat’ın kitaba kutsal hastalık ismini vermesinin nedeni budur. Hipokrat, MÖ yaklaşık 400’lerde yazılan bu kitapta, epilepsinin beyindeki bir bozukluktan kaynaklandığını ortaya koymanın yanı sıra beynin bilinç ve insan davranışlarıyla ilişkisini de açıkça ifade etmiştir. 

    Kalbin Aşk ile İlişkisi Nerede Ortaya Çıktı?
    Günümüzde de beynin tüm duygu ve düşünce süreçlerinin merkezi olduğunu biliyoruz. Coşkulu bir duygu olan aşk da kesinlikle beyinle ilişkili bir duygudur. Buna rağmen, aşkı ve sevgiyi ifade ederken beyine değil de kalbe atıfta bulunuyoruz. Örneğin, kalpten sevmekten bahsederiz. Hayal kırıklığı yaşadığımızda kalbimiz kırılır. Sevgi ve aşk figürü olarak kalbi kullanırız. Sevgililer Günü’nde sevgiliye hediye edilen ürünler kalp motiflidir. Âşıklar ağaçlara veya tahta zeminlere aşklarının nişanesi olarak ortasından Eros’un oku geçen kalplere isimlerinin baş harflerini yazarlar. Aşk denilince aklımıza gelen ilk figür kalptir. 

    Ask_3) Aristoteles_1
    Aristoteles, insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir.

    İlginç olarak, Oxford Sözlük’te çeşitli duygular tanımlanırken kullanılan kalp sözcüğü içeren ifadeler beyin kelimesi içeren ifadelerden neredeyse beş misli fazladır. Peki, aşk beynimiz ile ilişkili bir duygu ise neden aşk denince ilk aklımıza gelen şey kalp? Ya da neden beyin bir figür olarak ağaçlara çizilen resimlerde veya ticari ürünlerde kullanılmıyor? Bu sorunun yanıtı yine Antik Çağ’da, Hipokrat’tan sonra dünyaya gelen ve tartışmasız şekilde Antik Çağ filozoflarının en büyüklerinden biri, bazı kaynaklara göre de en büyük biyoloğu kabul edilen Aristoteles’in fikirlerindedir.

    Aristoteles (MÖ 384-322) kraliyet bağlantısı olan aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Makedonya Kralı III. Amyntas’ın doktoruydu ve onu 17 yaşındayken dönemin ünlü filozofu Platon’un akademisine eğitim almaya gönderdi. Felsefe ve tıbbın yanı sıra hayvan türleri üzerine gerçekleştirdiği çarpıcı araştırmalarıyla zoolojinin kurucusu da kabul edilir. Beyin konusuyla da ilgilenmiş ancak insan düşünce ve davranışlarının merkezi olarak kalbi tarif etmiştir. Bu görüşünü yumurta içindeki civciv embriyosunun gelişimiyle ilişkili gözlemlerine dayandırmıştır. Embriyonik gelişimin ilk dört günlük döneminde faaliyetleri gözlenebilen ilk organın kalp olmasından etkilenmiş ve kalbe yaşamsal olarak çok büyük bir anlam yüklemiştir. Aristoteles’e göre kalp tüm duyuların bir araya geldiği yerdi. Beynin duygu ve düşünce süreçleriyle bir ilişkisi yoktu. Tek görevi çalışırken fazla ısınan kalbi soğutmaktı. Bıraktığı eserlerinden birinde, “Kalp bedenin merkezi organıdır. Zekâ, hareket ve ‘duyguların’ merkezidir. Beynin en önemli görevi sıcak ve kuru olan kalbi serinletmektir.” ifadesi yer alır.

    Duygu ve düşünce süreçleriyle beynin ilişkisi için Hipokrat’ın gözlemleri, yazdıkları daha gerçekçi, mantıklı olmasına ve Aristoteles bu görüşleri çürütecek net kanıtlar ortaya koyamamasına rağmen duygu ve düşüncelerin merkezinin kalp olduğu fikri Antik Çağ’dan günümüze kadar uzanan önemli bir etkiye sahip oldu. Aristoteles’ten sonra gelen ünlü Romalı hekim ve nörobilimin kurucusu kabul edilen Galen’in (MS 129-216) Hipokrat’ı desteklemesi de bunu değiştirememiştir. Bergama’da doğan Galen, MS 177’de yazdığı Beyin Üzerine isimli eserinde, “Beyin irade, dil, akıl yürütme ve hafızayı kontrol eder.

    Ask_4) Bergamalı Galen_1
    Galen, duygu ve düşünce merkezi olarak beyni işaret etmiştir.

    Dokunma, tat alma, koklama, görme ve işitmenin ve aynı zamanda ruhun merkezidir; omurilik onun devamıdır. Beyindeki boşluklar ise ‘aklın’ [iradenin] merkezidir.” ifadeleri ile açıkça duygu ve düşünce merkezi olarak kalbi değil, beyni işaret etmiştir. Galen’i izleyen dönemde ve özellikle Rönesans etkisinde gelişmeye başlayan modern tıp ile günümüze uzanan beynin düşünce ve duyguların merkezi olduğu fikri birçok ünlü nörobilimcinin çalışmalarıyla desteklenmiş olsa da aşk gibi coşkulu duyguların merkezinin kalp olduğu şeklindeki Aristoteles’in iddiasına dayanan söylem değişmeden günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzde de beyinden değil, kalpten severiz; beynimiz değil, kalbimiz kırılır; aşkın simgesi beyin değil, kalptir. 

    Ask_5) Beyin ve Kalp
    Beynin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için kalbin yeterli miktarda kan göndermesi gerekir.

    Kalbin Duygulara Hiç mi Katkısı Yok?
    Her ne kadar duygu ve düşünceler beyinde gerçekleşse de sürecin oluşmasında kalbin göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir katkısı vardır. Kalp dolaşım sisteminin en önemli organıdır ve kan damarları yoluyla dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla günlük yaklaşık dokuz bin litre kanı vücudun en ücra köşelerine kadar ulaştırır. Kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Vücut ısısının düzenlenmesi, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi birçok önemli görevleri vardır. Günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.


    “kalbin pompaladığı kan, besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır ve vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar… kalp, günde yaklaşık yüz bin, yılda kırk milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kez, hiç durmadan yaklaşık sekiz bin ton kanı vücuda pompalar.”

    Beyin kalpten gelen kanı alarak faaliyetleri için gereken enerjiyi ve oksijeni sağlayan kapsamlı bir damar ağına sahiptir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi yöntemlerle beyin aktivitesini değerlendirirken ölçtüğümüz gerçekte çeşitli beyin bölgelerindeki kan akışı değişiklikleridir. Beyin duygu ve düşünce süreçlerini sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için kalbin kendisine yeterli miktarda kanı göndermesine muhtaçtır. Kısaca kalp kan pompalamazsa beyin bir hiçtir. Âşıklarda kalbin tatlı tatlı çarpması beynin coşkulu duyguları size hissettirebilmesi için gerekli yakıtı sağlarken daha fazla kan pompalanmasıyla ilgilidir. Duygu ve düşüncelerimizden sorumlu olan beynimizin bunları bize hissettirebilmesi ancak kalbin iyi çalışmasıyla mümkündür. 

    Aristoteles, kalbi duyguların merkezine koyarken tam olarak bunu düşünmemiş olabilir ancak günümüz konuşma dilinde ve edebiyatta Aristoteles’in yaklaşık 2300 yıl önceki iddialarına dayanan söylem hâlâ etkili bir biçimde kullanılıyor. Gelecekte de kullanılmaya devam edecek gibi görünüyor. # 

    KAYNAKÇA
    Uzbay, T., İnsanlar ve Yanılgılar – İnsan Nasıl Yanılır? Destek Yayınları, İstanbul, 2022, s. 202-254.
    Uzbay, T., Görünmeyen Beyin, Destek Yayınları, 5. baskı, İstanbul, 2020, s. 83, 124, 420.
    Wickens, Andrew P., Beynin Tarihi, çev. Levent Öztürk, Alfa Yayınları, İstanbul, s. 17-58.
    https://tr.wikipedia.org/wiki/Kalp (Erişim tarihi: 22.02.2025).

  • Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?

    Türkiye Talidomid Faciasından Nasıl Kurtuldu?


    türk veteriner hekim, bakteriyolog ord. prof. dr. süreyya tahsin aygün hem ı. dünya savaşı’nda hem de kurtuluş savaşı’nda yer alarak “istiklal madalyası” ile ödüllendirildi. 1927 yılında atatürk’ün çağrısıyla yurda dönen aygün, talidomid ilacının embriyolarda beyin gelişimini etkilediğini ortaya koyarak başta almanya olmak üzere pek çok ülkede yaşanan “talidomid faciası”nı önleyerek bir nesli kurtardı. aynı dönemde görev yapan ve türk farmakoloji derneği’nin ilk başkanı şükrü kaymakçalan da ilaçla ilgili olumsuz görüş belirterek ilacın türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel oldu.

    Talidomid_2) Thalidomid3
    Talidomid kullanımı sonucu 10 binden fazla bebek, kolları ve bacakları gelişmeden ya da tamamen eksik olarak doğdu.

    “Talidomid faciası”, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında dünya çapında etkileri olan ilaç nedenli büyük bir teratojenite skandalıdır. Teratojenler gebelikte embriyo veya fetüs üzerinde olumsuz etki oluşturan dış etkenlerdir. Bebeğin anomalili doğumuna ya da ölümüne yol açan bu tür etkenlere teratojen ve bunların bebekte oluşturduğu etkiye teratojenite denir. Teratojenite döllenme sonrası gelişimsel süreçte ceninin toksik bir etkene maruz kalması sonucu dünyaya gelen yavruda ortaya çıkan yapısal bozuklukları tarif eden bir kavramdır.1,2 Radyoaktivite, bazı kimyasallar ve bazı ilaçlar teratojeniteye yol açan en bilinen etkenler arasındadır.

    Talidomid, 1950’li yılların başlarında, Almanya’da Chemie Grünenthal ilaç şirketi tarafından uykusuzluk tedavisi için tasarlanan ve piyasaya sunulan bir ilaçtır. Piyasaya sürülmesinin ardından kısa sürede 46 ülkede ruhsat almıştır. Sakinleştirici olmasının yanı sıra bulantı ve kusmayı da önlemesi nedeniyle hamile kadınlarda genellikle sabah saatlerinde sık görülen bulantı ve kusmaları önlemek için yaygın şekilde kullanılmıştır. Özellikle Almanya’da reçetesiz satılması kullanım yaygınlığını daha da artırmıştır. İlaç bir süre kullanıldıktan sonra bütün dünya, “talidomid kurbanları” olarak literatüre giren bebeklerle ve tarihe geçen büyük bir hatalı ilaç kullanımı faciasıyla yüzleşti. Hamilelik sürecinde bu ilacı kullananların bebeklerinde özellikle kolların ve bacakların gelişmemesi ya da tamamen eksik olması şeklinde ciddi anomaliler görüldü. Ayrıca, merkezî sinir sistemi ve iç organlarla ilgili başka sağlık sorunları da vardı. O dönemde yaklaşık 10 binden fazla bebek bu şekilde doğmuş, 100 bin civarı düşük ve bebek ölümü gerçekleşmiştir.3 Bu facia dünyada ilaç araştırma ve geliştirme çalışmaları için önemli bir dönüm noktası olmuş, ilaçların piyasaya sürülmeden önce üzerinde çok daha titiz çalışmaların yapılmasının zorunlu olmasına yol açmıştır.4

    Talidomid_1) Thalidomid2
    Kolları yeterince gelişmemiş “talidomid kurbanı” bir çocuk hekim karşısında.

    Amerika Birleşik Devletleri, ilacın emniyetiyle ilişkili verileri yetersiz bularak ruhsat vermemiştir. Böylece büyük çaplı bir felaketin ortaya çıkmasını önlese de hekimlere verilen deneme numunelerinin kullanılması nedeniyle bu ülkede de az sayıda anomalili doğumlar ve ölümler görülmüştür. Kıbrıs’ta bile talidomid ile ilişkilendirilebilecek birkaç vaka saptanmış olsa da5 felaket iki değerli bilimcimizin dikkati ve dürüstlüğü sayesinde Türkiye’ye ulaşamamıştır. Aşağıda bu iki değerli bilimcinin talidomid faciası ile ilişkisi açıklanmaya çalışılacaktır.

    Talidomid_3) Sureyya Tahsin Aygun-askeri uniforma
    Süreyya Tahsin Aygün askerî üniformasıyla. Atatürk’ün çağrısıyla Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü.

    Ord. Prof. Dr. Süreyya Tahsin Aygün
    Süreyya Tahsin Aygün, 1895’te İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladı. I. Dünya Savaşı’nda Haydarpaşa Askerî Veteriner Okulu’ndaki eğitimine ara vererek cepheye katıldı. Orduda önemli görevler aldı ve 1922’de “İstiklal Madalyası”na layık görüldü. Daha sonra, kazandığı bursla eğitim için Almanya’ya gitti ve 1926’da Berlin Yüksek Veteriner Okulu’nda doktorasını tamamladı. Atatürk’ün çağrısıyla 1927’de Türkiye’ye dönen Aygün, tuğgeneral rütbesine kadar orduda hizmetlerini sürdürdü. Ordudan ayrıldıktan sonra da tamamen bilime odaklandı ve Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde bilimsel çalışmalar yürüttü. 1968 yılında Yüksek Sağlık Şûrası üyeliğine seçilen Aygün, 1981 yılında Atatürk’ün doğumunun 100. yılı şerefine verilen “Hizmet” ve “Onur Plaketi” ile ödüllendirildi. Aynı yıl aramızdan ayrıldı.

    Aygün, ceninden alınıp doku kültüründe üretilerek insana verilen kök hücrelerin dokuların işlevlerini üstlenip bozuklukları düzeltebileceğini, yani kök hücre tedavisi fikrini Batılı tıbbi otoritelerden çok önce ortaya atmıştır.6,7 Konumuz açısından önemli olan gözlemi ise talidomidin tavuk embriyosu üzerindeki toksik etkileridir. Bu gözlemini talidomid ruhsat almak üzere Sağlık Bakanlığı’nda beklerken yetkililerle paylaşmış ve ilacın gebelikte kullanıma uygun olmadığını belirterek uyarılarda bulunmuştur.8

    Prof. Dr. Şükrü Kaymakçalan
    1923 yılında Manastır’da doğan Şükrü Kaymakçalan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1946 yılında mezun olmuştur. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü İlaç Şube Müdürlüğü’nde farmakolog olarak çalışmıştır. Yurt dışında lisansüstü çalışmalar yaptıktan sonra 1962 yılında Türkiye’ye dönmüş ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Bölümü başkanı olarak kariyerine devam etmiştir. Türk Farmakoloji Derneği’nin kurucuları arasındadır ve ilk dernek başkanıdır. Refik Saydam Enstitüsü, TÜBİTAK, Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Madde Kontrol Organı (INCB) gibi pek çok prestijli kurumda çalışmıştır. Kaymakçalan, 1980 yılında Sedat Simavi Sağlık Bilimleri Ödülü’nü almıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki görevine devam ederken 1984 yılında aramızdan ayrılmıştır.

    Talidomid_4) sukrukaymakcalan
    Şükrü Kaymakçalan, Türk Farmakoloji Derneği’nin ilk başkanıdır.

    Kaymakçalan, talidomidin Türkiye’de ruhsat alması için yapılan başvurularda, ilaç üzerinde deney hayvanlarında yeterli toksisite çalışmaları yapılmadığı gerekçesiyle olumsuz görüş belirtmiş ve Aygün’ün iddialarını da desteklemiştir. Böylece ilacın Türkiye’de ruhsat almasına ve kullanılmasına engel olmuştur.9

    Çıkarılması Gereken Dersler
    Talidomid faciasından ülkemiz için çıkarılması gereken bazı dersler vardır. Bu olayda Türkiye’nin hiç zarar görmemesinin nedeni kuşkusuz liyakatli ve dürüst iki bilimcisinin sorumluluk üstlenmesi ve işini doğru yapmasıdır. Liyakati öncelemek, dürüst çalışan yöneticilere sahip olmak ve kurallara uymak toplumsal felaketleri önlemenin en kolay ve etkili yoludur. Diğer önemli bir çıkarım, Batı’nın her zaman doğruları yapamadığı gerçeğidir. Batı hayranlığıyla oradaki tüm uygulama ve yaklaşımları peşinen kabul etmenin yanlış olabileceği önemli kararlar verilirken hesaba katılmalıdır. Özellikle sağlık bilimleri alanında, toplumda yaygın kullanım potansiyeli olan uygulamalara karşı kuşkucu olmak ve bilginin güvenilirliğini sorgulayarak teyit etmek önemlidir. Türkiye’nin o günkü koşullarda, firmadan gelen bilgiyi ya da ilaca ruhsat veren başka ülkelerin yaklaşımını koşulsuz olarak kabul etmemesi, şüpheci yaklaşması ve kurallara uyması binlerce bebeği kurtarmıştır.

    Üzerinde durmamız gereken bir başka nokta bu iki değerli bilim insanının toplum sağlığına yaptıkları büyük katkının ülkemizde yeterince bilinmemesidir. Talidomide karşı çıkarak ruhsat almasını engelleyen ve Amerika’yı büyük bir felaketin eşiğinden döndüren Kanada asıllı Amerikalı farmakoloji doktoru Frances Kathleen Oldham Kelsey’e 1962 yılında Başkan Kennedy tarafından “Onur Madalyası” takdim edilmiş, “Hizmet Ödülü” verilmiş ve kendisi “Millî Kahraman” ilan edilmiştir. Medya Kelsey’i topluma yeterince tanıtmış, yaşarken Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne girmiş, ayrıca hem Amerika’da hem Kanada’da kendisine birçok başka ödül verilmiştir. Kelsey’in talodomid olayındaki rolü birçok önemli bilimsel dergide de konu edilmiştir.

    Talidomid_5) Thalidomid4

    Şükrü Kaymakçalan da Kelsey gibi bir farmakologdur ve hemen hemen onunla aynı şeyi yapmıştır. Amerika’da az sayıda da olsa bazı anomalili doğumlar ve düşükler olmasına rağmen Türkiye’de tek bir vaka tespit edilmemiştir. Gerek Kaymakçalan’ın gerekse Aygün’ün bu olaydaki rolü Türk medyasında ve bilim çevrelerinde yeterince işlenmemiştir. Dolayısıyla bu iki ismin yaptığı işin önemi toplum hafızasında yer etmemiştir. Aygün’e yıllar sonra, ölmeden hemen önce, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı münasebetiyle bir “Hizmet Ödülü” takdim edilirken, Kaymakçalan’a bir “Hizmet Ödülü” verilmesi öldükten 11 yıl sonra, TÜBİTAK tarafından düşünülmüştür. Bu ödüllerin verilmesinde talidomid ile ilişkili katkılarının rolü ise belirsizdir. Her iki bilimcinin talidomid olayına katkısı ile ilişkili bilgiler genellikle duyumlara ve bazı yerel yayınlara dayanmaktadır. Yaptığım araştırmalarda Sağlık Bakanlığı’nın konuyla ilişkili bir tutanağına ya da belgesine ulaşmam da mümkün olmamıştır. Eğer ruhsatla ilişkili süreçteki katkıları nedeniyle böyle bir belge varsa, bunun Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması ve bu iki değerli bilimcinin Bakanlık tarafından bir kez daha onurlandırılması, özellikle genç kuşaklara tanıtılmaları ve toplum hafızasına kazınmaları bakımından yerinde olacaktır. #

    DİPNOTLAR
    1 E. Conover, J. Obstet, Gynecol Neonatal Nurs, 23(6), 1994, s. 524-32.
    2 A. Çeliker, M. Göçer, Hacettepe University Journal of the Faculty of Pharmacy, 41(2), 2021, s. 102-116.
    3 P. Knightley ve ark., Suffer the children: the story of thalidomide, Viking Press, New York, 1979.
    4 J.E. Ridings, Methods Mol Biol, 947, 2013, s. 575-586.
    5 O. Özdemir ve Z. Pala Kara, Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, 17, 2019, s. 63-70.
    6 A.Y. Yaman ve ark., Herkese Bilim ve Teknoloji, 1 Nisan 2024. https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/turkiyeyi-thalidomide-faciasindan-kurtaran-bilim-kahramani-sureyya-tahsin-aygun (Erişim Tarihi: 22 Ocak 2024).
    7 M.M.J. Fischer, Antropological Futures, Duke University Press, Durham and London, 2009, s. 97.
    8 O. Özdemir, Türk Farmakoloji Derneği E Bülteni, Sayı 114, Temmuz-Ağustos 2012, s. 10-12.
    9 O. Özdemir age.
  • İnsanlık Tarihi ve Beyin

    İnsanlık Tarihi ve Beyin


    beyin, organlar içinde en ilginç ve en popüler olanıdır. bunun en önemli nedeni, kuşkusuz duygu ve düşünceleri davranışa dönüştüren ve davranışları yöneten bir organ olmasıdır. insan davranışları ise dünya üzerinde oluşan fiziki ve kültürel değişikliklerin ana kaynağıdır. yaklaşık 4,5 milyar yaşında olduğu tahmin edilen dünyamızda insanın ortaya çıkışı yeni olsa da dünyada oluşturduğu değişiklikler oldukça etkileyicidir.

    Beyin - Kreatif Stok
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    İnsan Beyninin Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış
    İnsan beyninin biyolojik gelişimi evrimsel süreçlerin çevresel faktörlerle etkileşimiyle şekillenmiş ve onu yaşadığımız gezegende özel bir konuma taşımıştır. İnsan çevreyi kendine göre şekillendirebilme, yaşamını tehdit eden etkenleri engelleme ve koşullarını daha konforlu hâle getirecek keşifler yapma yeteneğine sahiptir. Bu yeteneklerin gelişimi beynin biyolojik gelişimi ile paralel yürümüştür.

    İlk sinir hücreleri, yaklaşık 600 milyon yıl önce basit çok hücreli organizmalarda ortaya çıktı. Bu hücreler, daha sonra basit sinir bağlantıları sağlayan ağlara dönüşerek organizmaların hareketlerinin ve uyaranlara karşı tepkilerinin oluşturulmasına ve kontrol edilmesine yardımcı oldu. Yaklaşık 500 milyon yıl önce omurgalı canlılarla birlikte daha kapsamlı beyinler ortaya çıktı. Bunu memeliler ve ardından primatların ortaya çıkışı izledi. Bu canlıların beyinlerini diğerlerinden ayıran en önemli fark korteksin (beyin kabuğu) daha gelişmiş olmasıydı. Yaklaşık altı milyon yıl önce bugünkü insan özelliklerine sahip ilk atalarımız olan insanımsılar (hominin) ortaya çıktı. Ellerini kullanabilen insana en yakın canlı olan Homo habilis yaklaşık 2 milyon yıl önce ve Homo erectus 1,8 milyon yıl önce dünya üzerinde belirdi. Homo erectus’un en önemli özelliği ayakları üzerinde dik durabilmesi ve ellerini daha iyi kullanabilmesiydi. Bir önceki yakın akrabamız olan Neandertal’lerin ortaya çıkışı yaklaşık 230 bin yıl önceydi.

    Bilim insanlarının 2017 yılında Fas’ta gerçekleştirdiği kazılarda bulunan fosillerin asıl atalarımız olan Homo sapiens’e ve 300 bin yıl öncesine ait olduğu kanıtlandı.1 Bu insanlar ateşi kullanabiliyor ve yüksek el becerisi gerektiren stratejik silahlar üretebiliyordu. Bunlar insanın beynini kullanarak gerçekleştirdiği ilk önemli faaliyetler olarak kabul edilebilir ve insanlık tarihinin avcı-toplayıcı olarak adlandırılan dönemini başlatmıştır. Bizi daha iyi temsil eden modern Homo sapiens’in varlığı ise 40 bin yıl önceye dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_2) Resim4-BR-scale-2_00x
    İnsanın beynini kullanarak çeşitli faaliyetleri gerçekleştirmesi insanlığın gelişiminde önemli rol oynadı.

    En yakın memeliler olan primatlar da dâhil olmak üzere insan beynini diğer tüm canlılardan ayıran en önemli özellik korteks (beyin kabuğu) denilen bölgenin diğerlerine göre daha gelişmiş olmasıydı. Özellikle prefrontal korteks (PFK) denilen korteksin ön bölgesi bu ayrımın en belirleyici kısmıdır. Memeliler âleminde korteksi tüm beyin içinde en geniş yer kaplayan canlı insandır. PFK beynin üst bilişsel işlevleri arasında yer alan iradi faaliyetler, planlama ve beynin limbik sistem denilen daha aşağı bölgelerinden gelen dürtüsel uyarıları analiz edip, yarar/zarar esasına göre karar vererek davranışa dönüştürme süreçlerinde kritik bir role sahiptir. Bu süreçler sağ kalımı sürdürme açısından önemli olduğu kadar kolektif bir toplumsal yaşamın kurallarını anlama ve uygulama bakımından da önemlidir.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_3) Resim2-BR-scale-2_00x
    Yazının icadından matbaanın bulunmasına, bilgisayardan internete geçiş gibi gelişmeler, insanın diğer canlılara üstünlüğünün yolunu da açtı.

    İnsanlar erken dönem Homo sapiens iken yaklaşık 100 bin yıl öncesinden başlayarak kendi zihinlerinden geçenleri derinlemesine düşünebilmelerini sağlayan bir beceri geliştirdi. Böylece sadece başkalarının ne düşündüğü hakkında değil, başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerini de anlayabildiler. Modern Homo sapiens kendimizi geçmişte ve gelecekte düşünebilme becerisi olan ve “otobiyografik bellek” olarak adlandırılan çok önemli bir özelliği geliştirdi. Otobiyografik belleğin gelişimi ile PFK’nin üst yan alanının (dorsolateral prefrontal korteks, DLPFK) primatlardan ayrı bir gelişim süreci izleyerek farklılaşması arasında bir ilişki vardır. Bu süreç yaklaşık 12 bin yıl önce tamamlandı ve sürecin sonunda tarım devrimi gerçekleşti.2 Bunu milattan önce 4000 civarında yazının ve bundan yaklaşık 5450 yıl sonra matbaanın bulunması izledi.

    Matbaadan bilgisayara geçişimiz 490 yıl ve buradan yaygın internete ulaşmamız sadece 40 yıl aldı. Otobiyografik belleğe sahip olma ve sonrasında gerçekleşen gelişmeler insanlarla en yakın diğer memeliler arasındaki makasın iyice açılmasının ve insanın diğerlerinden daha güçlü bilişsel becerileriyle çevresini kontrol etme ve hükmetmesinin yolunu açtı. Bugün geldiğimiz noktada insan, tartışmasız olarak gezegenimizin en stratejik eylem planına ve çevreye en fazla hükmetme yeteneğine sahip canlısıdır.


    “antik çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti.”

    İnsan Beyninin Bilinen ve Henüz Bilinmeyen Yönleri
    İnsanın yaşadığı çevreyi sorgulaması, merak etmesi ve analiz ederek anlama süreci bilimin gelişmesine yol açtı. Bilim beyni de anlamaya çalıştı. İnsanın kendi beynini anlama çabasıyla ilişkili ilk somut bilgiler antik Yunan dönemine dayanır.

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_4) Resim6-BR-scale-2_00x
    İnsan beyin yarım kürelerinin işlev farklılıkları çeşitli araştırmalara konu olmuştur.

    Antik Çağ’ın tıbbın babası kabul edilen hekimi Hipokrat, beynin tüm duygu, düşünce ve karar süreçlerinin merkezi olduğunu ifade etti. Antik Çağ’ın ünlü düşünürü Aristo ise bu işlevlerle ilgili organın kalp olduğunu iddia etti. Aristo’nun bu konudaki fikirleri her ne kadar doğru olmasa da kalbin kan pompalamaması hâlinde beynin hiçbir işlevini gerçekleştiremeyeceğini akıldan çıkarmamak gerekir. Antik Roma’nın önemli bir hekimi olan Galenos da beynin tüm duygu ve düşüncelerin merkezi olduğunu net olarak ifade etmiş ve Hipokrat’ı desteklemiştir.

    On yedinci yüzyılda Fransız bilimci Descartes’e kadar en çok merak edilen konulardan biri, ölümsüz olduğu düşünülen ruhun bir beyin işlevi ya da beyin işlevleri ile ilişkisinin olup olmadığıydı. Descartes beyin anatomisi ile ilişkili incelemeleri sonucu beynin tam ortasında, iki beyin yarım küresi arasında yer alan pineal bezini (epifiz) ruhun bulunduğu yer olarak tanımladı. Burası ruhun tahtı idi ve ruhun ayrıca incelenmesine gerek yoktu. Bununla beraber, beynin geri kalan bölümleri bilimsel araştırmalara konu olabilirdi. Dualizm denilen bu yaklaşım, beyin faaliyetlerinin ve zihnin iki farklı özellik olarak ele alınması gerektiğini savunan beyin/zihin ikilemini ortaya çıkardı. Zihin maddi olmayan bir varlıktı ve beyinle etkileşime giriyordu.

    Nöronların keşfi ve birbirleri ile sinaps denilen bağlantı noktaları üzerinden nörokimyasallar aracılığıyla iletişim kurduğunun gösterilmesi 20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşmiştir. Camilio Golgi, Santiago Ramon Cajal ve Charles Scott Sherrinton gibi bilimciler bu süreçte önemli rol oynadılar. Bunun sonucunda ortaya çıkan materyalist yaklaşım, zihnin ya da ruhun beynin organize sinaptik bağlantıları üzerinden kapsamlı ve çok yönlü çalışmasının bir sonucu olduğunu iddia etti. Ancak, Benjamin Libet’in eylemlerimizi gerçekleştirmek üzere aldığımız kararlarda, kararı almaya niyet ettiğimiz anda özgür iradeye sahip olup olmadığımızı sorgulayan bulgularını tatminkâr bir şekilde açıklayamadı.3

    Öte yandan, beynin öğrenme ile değiştiği (nöroplastisite) Donald Hebb ve Eric Kandel gibi bilimcilerin çalışmalarıyla ortaya konmuş olsa da bu değişikliklerin nasıl bir özgüllüğe sahip olduğunu bilmiyor ve görüntüleyemiyoruz. Önemli beyin hastalıklarının gerçek nedenlerini veya nasıl bir özgül bağlantı sorununa yol açtığını bilemiyoruz. Onları kökten tedavi edemiyor, sadece belirtilerini baskılayabiliyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız dönemde beynin sırları hâlâ ilgi odağı olmayı sürdürüyor ve beyni anlama çabalarımız devam ediyor.4

    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_5) Resim7-BR-scale-2_00x
    Teknolojik gelişmeler; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının tedavisini olanaklı hâle getirebilir.
    Insanlik_Tarihi_ve_Beyin_6) Resim3-BR-scale-2_00x
    Yapay zekâ henüz yeni bir olgu olsa da geliştikçe insanın işlerini daha da kolaylaştırabilir.

    Beynimiz ve Biz Nereye Gidiyoruz?
    Amerika Birleşik Devletleri 2013 yılında “Beyin İnisiyatifi ve İnsan Beyni” projesini başlattı. Projenin öncelikli hedefleri arasında beyin/zihin ikileminin çözülmesi; şizofreni, Alzheimer, otizm ve dejeneratif sinir hastalıklarının kökten tedavi edilebilmesi ve yapay zekâyı geliştirme çalışmaları bulunuyor. Nörobilim, kuantum mekaniği ve felsefeyi birleştiren nörokuantoloji yaklaşımları da beynin bilinmeyenlerini açıklamak için çaba sarf ediyor.5 Beyindeki sinaptik organizasyonları yönetebilen yeni moleküler yapılar veya sistemler keşfedilebilir. Bunları henüz göremememizin nedeni teknolojik yetersizlik olabilir.


    “beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu.”

    Beyin-kompüter ara yüzleri sayesinde beyin sinyallerini doğrudan bilgisayarlara veya diğer cihazlara ileterek insanların düşünceleriyle etkileşimde bulunmalarının sağlanabilmesi önemli bir gelişme oldu. Bu teknoloji, felçli hastaların iletişim kurmasına veya hareket kabiliyetlerini geri kazanmalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, başka nörolojik hastalıkların tedavisinde ve sağlıklı bireylerin bilişsel yeteneklerini artırmada kullanılabilir. Gelişmelere paralel olarak bu teknolojinin etik boyutları da tartışılıyor.6

    Yapay zekânın insan beyninin yerini alabileceği ya da insanı yönetebileceği gibi iddialar ise oldukça abartılı. İnsan beyni bugünkü durumuna ulaşıncaya kadar nesiller boyunca kendisine ulaşan ve çevresel değişikliklere uyum sağlamak üzere epigenetik değişikliklerle yoğurulan çok uzun bir geçmişin genetik izlerini taşıyor. Yapay zekâ ise henüz yeni bir olgu ve tam olarak gizemi hâlâ çözülememiş bir beynin öğrenme sistemini taklit ederek gelişmeye çalışıyor. Geliştikçe insanın işlerini giderek daha fazla kolaylaştıracağı kesin olmakla beraber kendi evrimsel sürecini yaşayacak. Buna paralel olarak insan beyni de kendi evrimsel sürecini yaşamaya devam edecek. Sonuçların nereye varacağını veya nelere mal olacağını ise gelecek kuşaklar görecek. #

    DİPNOTLAR
    1 J.J. Hublin ve ark., Nature, 546 (7657), s. 289-292, 2017.
    2 E.F. Torrey, Evolving Brains, Emerging Gods – Early Humans and the Origins of Religion, Columbia University Press, New York, 2017.
    3 B. Libet ve ark., Brain, 106 (Pt 3), s. 623-642, 1983.
    4 T. Uzbay, Görünmeyen Beyin, 6. baskı, Destek Yayınları, 2022.
    5 J.M. Schwartz ve ark., Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci, 360(1458), 2005, s. 1309-1327.
    6 L. Drew, Nature, 627(8002), 2024, s. 19.
  • Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat

    Eğitim ve Bilimde Sadakate Karşı Liyakat


    toplumsal çürüme ve çöküşün önemli iki nedeni eğitimsizlik ve liyakatsizliktir. bunun sonucu da ekonomik sorunlar, adaletten yoksunluk, toplumsal birlikteliğin yitirilmesidir. cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bu olumsuzluklardan muaf değildir. osmanlı imparatorluğu’nun altı yüz yıllık hükümranlığının son bulmasına yol açan en önemli etken de bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan türkiye cumhuriyeti ise kurucusu mustafa kemal atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. burada osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini alan liyakat ve analitik düşünceyi önceleyen eğitim kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Travel Collection - October 6, 2011

    Liyakat, bir işin en iyi şekilde yapılabilmesi için sahip olunan yeterliktir. Toplumsal gelişim ve refah için eğitimde, hukukun adaleti sağlamasında, sağlık hizmetlerinde ve ekonominin doğru yönetilmesinde yaşamsal bir öneme sahiptir. Sadakat de güven, fedakârlık, dürüstlük ve bağlılık gibi ilkelere dayanır. Kuşkusuz, liyakat kadar önemli bir kavramdır. Bu yazıda sadakatten kasıt, hak edilmeyen bir kazanca ya da çıkara dayalı olarak bunu sağlama gücünü elinde bulundurana koşulsuz bağlılıktır. Buradaki sadakat, etik ilkeleri ve toplumsal yararı öncelemez, verenin ve alanın çıkarına dayanır. Dolayısıyla sadakatin bu şekli liyakat ile çelişir ve toplumsal refah için engel teşkil eder. Buna “bağnaz” ya da “çıkarcı” sadakat diyebiliriz. Bağnaz sadakat, nepotizm ve kayırmacılık gibi kavramlarla kol kola yürür. Bu yazının amacı, eğitim ve bilim alanında liyakate verilen önemin toplumsal çöküş ve çürümeleri önleyebileceği gibi büyük toplumsal travmalarla yüzleşen toplumların küllerinden yeniden doğmasını sağlayabilecek bir potansiyele sahip olduğunu birkaç tarihî örnek üzerinden vurgulamaktır.

    Liyakatin Kısa Tarihi
    Antik Yunan’da liyakat sadece toplumsal bir pozisyonun değil aynı zamanda erdemli birey olmanın temeli kabul edilmiştir. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi Antik Yunan filozofları, bireylerin bilgiye dayalı liderlik yapması gerektiğini savunmuş, ideal devletin liyakat temelli bir yönetim anlayışına dayanması gerektiğini belirtmişlerdir. Antik Roma’da da yönetimle ilişkili her kademede liyakat anlayışına dayalı memurlar, askerler ve devlet adamları vardı.

    Orta Çağ’ın en belirleyici özelliklerinden biri liyakate karşı kiliseye koşulsuz sadakati öne çıkarmasıdır. Bunun sonucu olarak cehalet yükselirken, eğitim ve bilim önemsizleşmiştir. Yöneticileri, toprak sahibi olmaya dayalı soyluluk belirlemiştir. Feodalizmin yükseldiği bu dönemde, yönetilen kesimin asalet ve otoriteye mutlak sadakati söz konusudur. Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılması ile toplumun bağnaz sadakati arasında yakın bir ilişki vardır.

    Rönesans döneminin başlamasıyla özellikle Avrupa’da, 17. yüzyıldan itibaren liyakati önceleyen yaklaşımlar yeniden önem kazanmaya başlamıştır. Bu dönemde Prusya’da askerî ve sivil bürokrasi alanında liyakat esasına dayalı bir sistem geliştirilmiştir. Bu sistem daha sonra “Prusya Ekolü” olarak kavramsallaşan ve eğitimi de kapsayan bir dizi reformun başlangıcı olmuştur.0

    Sanayi Devrimi’nin etkisiyle 19. yüzyılda liyakat daha sistematik hâle gelmeye başlamıştır. İngiltere başta olmak üzere bazı ülkelerde devlet işlerinin liyakatli memurlara verilebilmesi için sınav sistemleri geliştirilmiştir.0 İzleyen yüzyılda demokratik ideallerin yükselmesiyle özellikle adalet ve eşitliğin sağlanmasında liyakat kilit bir öneme sahip olmuştur. Birleşmiş Milletler uluslararası alanda, özellikle gelişmekte olan ülkeler için eğitim sisteminin liyakatli bireyler yetiştirmesinin önemini vurgulamış ve buna yönelik proje ve programlara destek vermiştir.

    Günümüzde liyakat önemli bir değer olarak kabul görmeye devam etse de 21. yüzyılda yükselmeye başlayan gerçek ötesi (post-truth) akım yeni bir tehdit oluşturmaya başlamıştır. Siyaset ve medyanın sıklıkla kullandığı gerçek ötesi söylemler, insanların gerçek bilgi yerine çeşitli çıkarlar için manipüle edilmiş bilgilere ulaşmasını sağlıyor. Üstelik bunu bilgi kaynağı olarak en çok güvenmemiz gereken akademisyenler ve bazı bilimciler yapıyor. Buna agnotoloji ya da cehalet bilimi diyoruz.0,0 Gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden Orta Çağ karanlığına doğru itekliyor. Dünya bir önceki yüzyılın sonlarına göre daha huzursuz ve gergin. Yönetimin liyakatsiz kişilerle yürütüldüğü toplumlar, ekonomik sıkıntıların yanı sıra ciddi eşitlik, güvenlik, adalet ve sağlık sorunları yaşıyor.


    “gerçek ötesi yaklaşımlar ve cehalet bilimi, liyakati törpülerken, bu yüzyıla büyük umutlarla giren insanlığı yeniden orta çağ karanlığına doğru itekliyor.”

    Sadakate Dayalı Sitem ve Toplumsal Çöküş
    Nitelikli eğitim, liyakatli bireyler yetiştirilmesi ve bireylerin yeteneklerinin keşfedilerek geliştirilmesi için son derece önemlidir. Ezberci ve çağın gerçeklerinden uzak bir eğitim modeli sadakate yatkın, soru soramayan, okumak veya araştırmak yerine kendine sunulanla yetinen bağnaz bireyler yetiştirir. Eğitim ne kadar niteliksiz ise liyakati yakalamak o ölçüde güçleşir. Toplum giderek daha çok cahilleşip yoksullaşırken eşitlik ve adalet gibi kavramların içi boşalır. Ardından toplumsal çöküş gelir. Eğitimdeki kalitesizlik bağnaz sadakati desteklerken, liyakatin görmezden gelinmesini hatta cezalandırılmasını teşvik eder. Böyle bir sistemde toplumu bütünüyle kucaklayacak sürdürülebilir bir refah sağlamak mümkün değildir.

    Nijerya’nın yakın tarihlerde yaşadığı çöküş, verilebilecek iyi örneklerden biridir. Ülke 1960 yılında bağımsızlığını kazanması sonrası darbelerle iş başına gelen askerler tarafından yönetildi. Yöneticiler tüm yakınlarını ve arkadaşlarını kamuya yerleştirdi. Sıradan insanların geliri azalırken yönetimin çevresinde yer alan bir azınlık aşırı zengin oldu. Nijerya’da 1989’da anayasadan sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma hakkı çıkartıldı. Üniversitelerin bütçeleri kısıldı ve eğitim kalitesi düştü. Kişi başına düşen yıllık gelir yarı yarıya azaldı. Dünyanın önemli bir petrol üreticisi olan ülke yakıt sıkıntısına düştü. Kısa sürede toplumsal çöküş başladı. Yolsuzluk, kaçakçılık ve kayıt dışı ticaret normalleşti. Bir zamanların dünyanın 6. petrol gelirine sahip ülkesi bugün dünyanın en yoksul 13. ülkesidir. Nijerya’nın başına gelenler siyaset bilimci Eghosa Osaghae’nin yazdığı bir kitapta anlatılmaktadır.0 Ders çıkarmak isteyen başka toplumlara belki bir faydası olabilir.


    “liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır.

    Liyakati yok ederek sadakate dayalı bir sitem üzerinden yönetilen toplum ekonomik sıkıntılar, yoksullaşma, güvende hissetmeme ve toplumsal dayanışmayı kaybetme gibi sonuçlarla yüzleşmek zorunda kalır. Bu, toplumda çürüme ve çöküş sürecini tetikleyen ciddi bir kaygı ve gerilim yaratır. Yoksullaşmanın derinleşmesiyle beslenme, barınma ve sağlık ihtiyaçlarının yeterince karşılanamaması başka çevresel etkenlerle birleşerek “kolektif öğrenilmiş çaresizliğe” dönüşebilir. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik, toplumun yaşadığı olumsuzluklardan kurtulabileceğine dair umudunun tamamen kaybolması ve sistemin değişmesi için hiçbir çaba sarf etmemesidir. Bunun devamı toplumsal çürüme ve çöküştür. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik emperyalistlerin sömürdükleri ülkelere dayattıkları veya bizzat oluşturdukları sosyal bir olgudur.0 Nijerya’nın yaşadıkları bir kolektif öğrenilmiş çaresizlik modelidir ve cehaletten beslenen, liyakate karşı sadakati tercih eden hiçbir sistem bundan muaf değildir.

    Liyakatle Küllerinden Yeniden Doğuş
    Dünyada 600 yıldan fazla bir süre hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına yol açan en önemli etken, bilimi ve liyakati ıskalamasıdır. Batı’daki aydınlanmaya ve gelişmeye öncülük eden matbaa, bilginin edinilmesi ve yaygınlaşmasını kolaylaştırırken Osmanlı’ya 273 yıllık bir gecikme ile gelmiştir. Bu süreçte dünyada önemli bilimsel gelişmeler ve değişiklikler gerçekleşmiştir. Duraklama devrinin ve onu izleyen çöküşün en belirgin özelliği liyakatin göz ardı edilmesi ve sadakatin hem devlet yönetiminde hem de toplumsal yaşamda baskın hâle gelişidir. Osmanlı’nın küllerinden yeniden doğan Türkiye Cumhuriyeti ise kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kısa sürede önemli bir kalkınma başarmıştır. Burada Osmanlı’nın felaketine yol açan sadakatin yerini liyakatin alması söz konusudur. Analitik düşünceyi önceleyen eğitim ve liyakate dayalı bilim küllerinden yeniden doğmanın ve kalkınmanın itici gücü olmuştur.

    Nobel Ödüllü Aziz Sancar İstanbulda
    Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf etti.

    Köy Enstitüleri eğitim modelinin tüm ülkeyi kapsayacak şekilde yayılması ile adil bir fırsat eşitliğine dayanan eğitim önce çocukları cehaletten kurtarmış ve ülkenin ihtiyacı olan liyakatli kadroların oluşmasını sağlamıştır. Darülfünun’un içinde bulunduğu durum Türkiye’ye davet edilen Cenevre Üniversitesi eski rektörü Albert Malche’nin sunduğu raporla saptanmış ve 1933 yılında Üniversite Reformu gerçekleştirilmiştir.0,0 Reform sonrası hem Almanya’dan Türkiye’ye gelen akademisyenler hem de Türkiye’den yetiştirilmek üzere yurt dışına gönderilen ve sonrasında Türkiye’ye dönerek çalışmalara katılanların çabasıyla üniversitede eğitimin kalitesi artmış, önemli bilimsel çalışmalar yapılmış ve dünya çapında önemli insanlar yetişmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren Prof. Dr. Aziz Sancar, 2015 yılında kazandığı Nobel Ödülü’nü Atatürk’e ithaf ederek Anıtkabir Müzesi’ne sunmuş, yaptığı konuşmalarda başarısını büyük ölçüde Cumhuriyet’in verdiği eğitime borçlu olduğunu vurgulamıştır. Atatürk’ün Millî Eğitim ve Üniversite Reformu olmasa ne Güneydoğu’nun ücra bir köşesinde eğitim hayatına başlayan Sancar’ın Amerika’da Nobel Ödülü’ne uzanması ne de Karadeniz’in minik bir sahil kasabasında ilk, orta ve lise eğitimini alan bu satırların yazarının profesörlüğe kadar yükselerek bugünkü üretkenliğini ortaya koyması mümkün olamayacaktı.

    Ülkelerin yaşadıkları çöküş sonrası küllerinden yeniden doğmalarına iki önemli örnek daha verebiliriz. Bunlardan ilki Almanya’dır. İki dünya savaşı kaybeden ülke daha sonra liyakati ve bilimi önceleyen politikaları hayata geçirerek bugün Avrupa Birliği’nin en gelişmiş ve zengin ülkesi hâline gelmiştir. Diğer örnek ise iki kez atom bombasıyla yüzleşerek kuşaklar boyu savaşın ve bombanın acısını çeken Japonya’dır. Japonya liyakate verdiği önemle savaş sonrası küllerinden yeniden doğarak bugün dünyanın en büyük teknoloji üreticilerinden biri hâline gelmiştir. 1950’lerin başında yardımına koştuğumuz Güney Kore’yi de buraya ekleyebiliriz.

    Bugün, bir zamanlar akademik alanda iş verdiklerimiz ve savaşta yardımımıza muhtaç olanların bilimsel üretim ve toplumsal refah olarak neden bizden ileride olduklarını sorgulamak gerekiyor. Bunun en büyük nedeni liyakatin terk edilerek tekrar sadakate dönülmesi olabilir. “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü önemlidir. Bağnaz sadakatin liyakatin önüne geçtiği durumda toplumsal refahtan uzaklaşılır ve çöküş başlar. Ayağa kalmanın formülü ise bellidir: Yeniden liyakate dönmek. #

    DİPNOTLAR