Türkçeyi iyi kullandığı düşünülen insanlar bile konuşurken zaman zaman bazı hatalar yapar. Bunlardan biri de “atlama” (sesi yutma) diye tanımlanan söyleniş bozukluğu, ünlü ve ünsüz harflerin söyleniş hatalarıdır. Eğer sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir.
Boğumlama ya da boğumlanma (artikülasyon) kusurları dediğimiz konuşma bozuklukları, ses organlarında doğuştan gelen bir bozukluk veya sonradan oluşan bazı hastalıklardan kaynaklanabilir. Boğaz ve burundaki et fazlalıkları, küçük dilin ödevini yapamaması, dişlerin seyrek oluşu, üst dudağın kısa ve yukarı doğru çekik oluşu, çenelerin dışarı doğru çıkıklığı veya içeri doğru çekikliği gibi fiziksel özellikler bu duruma örnektir. Doğuştan ileri gelen söyleyiş ve boğumlanma bozuklukları, ancak bu tür engeller ortadan kaldırıldıktan sonra giderilebilir; tıbbi müdahalelerin ardından yapılacak alıştırmalar ile iyi bir sonuç alınabilir.
Kişinin bu tip sağlık sorunları yoksa, söyleyiş ve boğumlama kusurları, dil tembelliğinden ve doğru telaffuzu bilememekten kaynaklanabilir. Boğumlamanın bir başka tanımı da, ünsüz harflerin bir cümlenin başında ve sonunda keskin ve net bir biçimde ve ünlü harflerin de yüksekliğine ve vurgularına dikkat edilerek söylenmesidir. Konuşma terapistlerinin yönlendirmeleri ile bu konuşma kusurları giderilebilir.
Amaliyat (ameliyat), melhem (merhem), herkez (herkes), ratyo (radio), avane (avene), şevkat (şefkat), ahçı (aşçı), şarz (şarj), şemşiye (şemsiye) gibi örneklerde rastladığımız “yuvarlama/aşınma” ve pelteklik (harfleri değiştirme) sorunları, konuşurken birinin ya da birkaçının değiştirilmesi biçiminde ortaya çıkar. Harflerin söylenmesi sırasında dilin aldığı pozisyon üzerinde çalışmalarla bu sorun çözülebilir.
Ses değiştirmenin bir türüne de “pelteklik” denir. Pelteklik, konuşurken bir harfin söylenmemesi durumunda onun yerine farklı bir harf kullanmaktır. Bu durum dilin yeterince eğitilmemesinden, lehçelerin yapısından ya da bazı dillerin etkisinde kalmaktan kaynaklanabilir.
Boğumlanma aygıtının (gırtlak, boğaz, dil, damak, dudak, dişler) tembelliği nedeniyle hecelerin ve sözcüklerin anlaşılmaması “gevşeklik” dediğimiz konuşma kusuruna sebep olur. “Tutukluk” kusuru ise insanın konuşması sırasında bir hece üzerine takılıp o heceyi tekrarlamasıdır.
“R” ünsüzünün küçük dilin titremesiyle, boğazda meydana gelmesi “gılama” dediğimiz konuşma bozukluğuna sebep olurken, “ıslıklama” (tıslama) kusuru ise “s” ünsüzünün şiddetini abartmaktan meydana gelir. Dişlerde yapısal bir bozukluk varsa ve dil, üst dişlerin iç tarafına dayanıp, hava dişlerin arasından sızarsa, bu hata ortaya çıkar. “Kekemelik” ise konuşmanın düzenli bir biçimde sürdürebilmesini bozan duraklama; bazı ses ya da sözcükleri sık sık yineleme ya da bir hecenin uzatarak söylenmesiyle gelişen ve bazı kişilerde sosyal ortamlardan kaçınmaya yol açan, kaygı ve üzüntü konusu bir konuşma bozukluğudur.
Konuşma dilindeki bu kusurlar, şairlerin bilinçli sözcük bozumlarıyla yüreklerimizde kusur olmaktan çıkar. Cemal Süreya’nın “Gazel” şiirinden bir bölümü, hakkını vermeye çalışarak yüksek sesle okuyalım:
Anlamlarının aynı olduğunu sandığımız sözcüklerin kullanım yerleri çoğu defa farklı olabilir. Sözgelişi “baş-kafa-kelle” aynı anlamda gibi görünürler ama aynı yerlerde kullanılamazlar. “Yüreksiz” adam korkaktır; “kalpsiz” ise merhametsiz. “Gönülsüz” dersek isteksiz anlaşılır. İnsan insana “yaklaşır”, fakat gemi limana “yanaşır.
Epey sık duyduğumuz bir kalıp: “Filmin sonu kötü bitiyor”. Oysa “son” sözcüğü, bitiş anlamına gelir. “Filmin sonu kötü” veya “film kötü bitiyor” demek yeterlidir. “Barındırmak” fiili, barınmasını sağlamak, bir yerde yaşamasına izin vermek, ev-bark bulmak anlamlarını taşır ama; haber bültenlerinde, “ruhsatsız silah bulundurmak” yerine “ruhsatsız silah barındırmak” diye başlayan cümleleri duymayı artık kanıksadık. Anlamlarının aynı olduğunu sandığımız sözcüklerin kullanım yerleri çoğu defa farklı olabilir. Sözgelişi “baş-kafa-kelle” aynı anlamda gibi görünürler ama aynı yerlerde kullanılamazlar. İnsanın başı ağrır, kafası kızar; kelle ise işkembecide bulunur. “Yüreksiz” adam korkaktır; “kalpsiz” ise merhametsiz. “Gönülsüz” dersek isteksiz anlaşılır. İnsan insana “yaklaşır”, fakat gemi limana “yanaşır”.
Sözcük seçimini doğru yapabilmek, dili doğru kullanmanın, doğru yazmanın bir koşuludur. Yanlış sözcük seçiminden kaynaklanan anlatım bozukluğu, genellikle üzerinde yeterince düşünülmeden, aceleye getirilerek kurulan cümlelerde ya da bilgi yetersizliğinden ötürü benzer sözcükler arasında doğru seçimin yapılamadığı durumlarda karşımıza çıkar.
Aynı kökten türetilmiş sözcükleri sık sık birbirine karıştırıyoruz. İlk akla gelenler, ayrıntı-ayrım, olanak-olasılık, çokluk-çoğunluk, etkin-etken, öğretim-öğrenim, özgü-özel, özgü-özge, süre-süreç, yakın-yaklaşık, yaşam-yaşantı, yayım-yayın. Bazı sözcükler ise anlamca birbirine benzetilerek birbiriyle karıştırılabiliyor: Sağlamak-neden olmak (yol açmak), ekmek-dikmek, eğitim-öğretim, uyarmak-anımsatmak, izlemek-dinlemek, kabullenmek-kabul etmek. Ses benzerliği olan yabancı kökenli sözcükleri de karıştırıyoruz. Söyleyiş olarak aralarında küçük farklar vardır. Bu tür sözcükler doğru telaffuz edilmezse anlatım bozukluğu meydana gelir: Ebedi-edebi, nüfus-nüfuz, mahsun-mahzun, mütehassıs-mütehassis, muharebe-muhabere, hareket-harekât, mütevazı-mütevazi.
Bizler bilinçsizce sözcükleri birbirine karıştırıp dururken, söz ustası kimi şairler bilinçli bir şekilde o sözcükleri söküp yeniden teyelleyerek bambaşka yapılara dönüştürür ve kendi şiir dillerini inşa ederler. Bu, onlar için yaratıcılıklarını sergilemenin en eğlenceli yollarından biridir. Örneğin Ece Ayhan, ortak kullanımdaki sözleri dönüştürerek (yarına yarın, yüzükuylu, dimdoğru, kasık kasığa, ankabakışı, ayakyazısı, insankızı, oğlankızoğlan, üflemli, aparthan, cehennet) şiirlerine serpiştirirdi. Mor Külhani şiirinde sözcük yapılarını nasıl da allak bullak etmişti:
“…
Şiirimiz her işi yapar abiler
Valde Atik’te Eski Şair Çıkmazı’nda oturur
Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir
Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler …”
‘Korkunç iyi niyetli’ ve ‘feci derecede leziz’
Ben Gamze’ye adayım (Y). Ben Gamze’ye talibim (D).
Mesela takıkları vardır (Y). Mesela takıntıları vardır (D).
Sayenizde kovuldum. (Y). Sizin yüzünüzden kovuldum (D).
Dünkü yayın, korkunç iyi niyetli (Y). Dünkü yayın, son derece iyi niyetli (D).
Bu feci derecede leziz bir şey. (Y) / Çok leziz bir şey (D).
Ondan sebep… (Y). Bu sebeple… (D).
Bi tık dinleyelim mi? (Y). Kısa bir bölüm dinleyelim mi? (D).
İbrahim’in gitme şansı var (Y). İbrahim’in gitme ihtimali var (D).
Tavamıza gerektiği kadar yağı bırakıyoruz (Y). Tavamıza gerektiği kadar yağ koyuyoruz (D).
Kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılık anlamına gelen “cinsiyetçilik” örtük veya açık biçimde günlük hayatımızda var olmaya devam ediyor. Cinsiyete dayalı önyargılar dilimizi, kullandığımız ifadeleri şekillendiriyor. Şiddet dilde doğar, dilde son bulur. Atasözlerinden basın ve medyaya cinsiyetçi dil…
Türkçede baskın eril zihniyeti yansıtan yüzlerce atasözü ve deyim vardır: “Kadının fendi erkeği yendi; Elinin hamuruyla erkek işine karışma; Kız beşikte, çeyiz sandıkta; Kızını dövmeyen dizini döver; Atanın sanatı oğula mirastır; Oğlan atadan öğrenir sofra açmayı, kız anadan öğrenir biçki biçmeyi; Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün; Şimdi adama benzedin; Adamlık sende kalsın; Adam yerine koymak; Kadının yeri evidir; Dişi kuş yuvayı yapar; Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet; Kocanın vurduğu yerde gül biter; İyi ipek kendini kırdırmaz, iyi kadın kendini dövdürmez; Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin; Kadının saçı uzun, aklı kısadır” vb.
Cinsiyetçilik, kişinin cinsiyetine veya toplumsal cinsiyetine dayalı önyargı veya ayrımcılıktır. Dilimizdeki cinsiyet ayrımcılığı sözlük maddelerindeki tanımlarla başlar. Kızlık, cinsel bir obje olarak “bekaret” diye tanımlanırken, erkeklik “erkekçe davranış, yiğitlik” ile bağdaştırılır. Yaygın olarak kullanılan “kız almak, kız vermek” fiillerinde, alınan ya da verilen kişinin kadın değil de “kız” olduğunun mesajı verilir. Evlenmemiş kadın için, “kız kurusu, evde kalmış, karta çıkmış” vb. aşağılayıcı sözler sarf edilirken, söz konusu bir erkek ise sıfatın sadece “bekar” olarak seçildiğini görürüz.
Ataerkil sistemin, kadın ve erkeğe dair basmakalıp cinsiyetçi yargıları vardır. “Kadın”, duygusal, dedikoducu, itaatkar, fedakar, kırılgan, korkak, anlayışlı, uysal, ağırbaşlı, yumuşak, nazik, pasif, iffetli, bakıma muhtaç olabilirken; “Erkek” ise güçlü, güvenilir, buyurgan, bencil, saldırgan, cesur, sert, başarılı, rekabetçi, kuvvetli, asla ağlamayan, yönetme ve liderlik özellikleri olan kişidir.
Medyada kullanılan dilin, cinsiyetçi ifadelerden arınması için atılan adımlardan biri olan Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi.
Kadın sözcüğünü kullanmak bile toplumda tartışma konusu yapılabilmektedir. Resmî sözlükte “kadın” sözcüğüne birçok anlam yüklenmiştir, bu anlamlar arasında, “… bu cinsten olup evlenmiş veya bir erkekle beraber olmuş kimse; avrat” yazar. Anlamındaki bu cinsellik çağrışımı nedeniyle “kadın” sözcüğü, kimi çevrelerce kullanılmak istenmeyen bir sözcüktür. Kadın sözcüğünden kaçınan bu çevrelerde, “bayan, hanımefendi, hanım, bacı, yenge, teyze, hanım teyze, abla” kullanılır. Öte yandan kendisini “çağdaş, ilerici” diye tanımlayan bazı yayın kuruluşlarında bile kurum içindeki kıdemli gazetecileri yayın sırasında takdim ederken, “… abi” veya “… abla” seslenişlerine tanık oluyoruz. Oysa evrensel kamu yayıncılık ilkeleri gereği, spiker ya da sunucuların -aralarında akrabalık veya dostluk ilişkisi olsa bile- muhataplarına yayın sırasında “abi, abla, yenge, teyze, amca, dayı, oğlum, kızım, canım, -ciğim veya -cığım” diye seslenmeleri kabul edilemez. Bu tür seslenişler, medyada cinsiyetçi dilin yeniden üretilmesi anlamına gelir.
Medyada hâkim olan dili incelediğimizde, “siyaset adamı, halk adamı, bilim adamı, eylem adamı, iş adamı, devlet adamı, din adamı” nitelemelerinin bu derece yaygın kullanılması, cinsiyetçi ötekileştirmenin boyutunu sergiliyor. Kadına yönelik şiddet ve cinayet haberlerinde “gece eğlencesinden dönen kadın, mini etek giymiş genç kız, alkollü kadın” gibi suçu başka gerekçelere dayandıran cümlelerle sık karşılaşıyoruz. Yıllar önce tanınmış bir TV sunucusu kadının, erkek arkadaşının evinde kalp krizi nedeniyle ölümünün ardından, bir köşe yazarının “su testisi, su yolunda kırıldı” yorumuna tanık olmuştuk. Kadın cinayetlerinin ve tecavüz olaylarının peşi sıra, “dişi yalanmazsa, erkek dolanmaz” ve “dişi köpek kuyruğunu sallamayınca, erkek köpek ardına düşmez” atasözlerini de işittik. Mağdur konumundaki kadının suçlanması, eril dilin şiddeti meşrulaştırma yöntemidir. Oysa kadını görmezden gelen, ötekileştiren, değersizleştiren, aşağılayan cinsiyetçi dile karşı bir duruş benimsemek, her bireyin ortak hedefi olmalıdır.
Medyada kullanılan dilin cinsiyetçi özelliklerden arındırılması ve pornografiden kaçınılması, etken cümleler kurulması, dile yerleşmiş cinsiyetçi kalıpların doğru karşılıklarının verilmesi gerekir. Bu yönde atılan adımlardan biri, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNDP Türkiye’nin 3 yıl önce yayımladığı Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi’dir. Bu rehberde, iş adamı veya iş kadını yerine işinsanı; hostes ya da host yerine kabin görevlisi; satıcı adam, satıcı kadın yerine satış temsilcisi; kızlık soyadı yerine evlilik öncesi soyadı vb. öneriler sunuldu. Hepimizi kuşatan cinsiyetçi dile karşı, cinsiyetsiz bir başka dil üretmek bizim elimizde. Kadını aynılaştırarak cinsiyetçi kalıba hapsetmek yerine, biricikliğini vurgulayan bir alıntıyla, Tomris Uyar’ın, “Hangi Kadın, Kim?” başlıklı yazısından aktararak bitirelim: “Hemen her öyküsünü başka bir kadına, yani bir bireye adayan Jorge Luis Borges, ‘Kadınlar için ne düşünürsünüz?’ sorusunu şöyle yanıtlıyor: Hangi kadın için?”
Cinsiyetçi dil, basın ve medyada bugün hâlâ yaygın olarak kullanılıyor.
(Yönetici konuşurken) Bu işi bizim kıza vereceğim. (Y) Asistanımdan bu işi üstlenmesini rica edeceğim. (D)
(İşyerinde bir hitap olarak) Kızlar, çocuklar (Y) Arkadaşlar (D) Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve Volkan eşine ev işlerinde yardım ediyor. (Y) Kıvanç da Volkan da tam zamanlı işe sahipler ve ev işlerini paylaşıyorlar. (D) Zeynep ofisteki kızlarla yemek yedi. (Y) Zeynep ofisteki kadınlarla yemek yedi. (D) Kadın şoför kaza yaptı. (Y) Şoför kaza yaptı. (D) Araştırmacılar genellikle karılarını ve çocuklarını ihmal ederler. (Y) Araştırmacılar genellikle eşlerini ve çocuklarını ihmal ederler. (D) Komitedeki bütün hanımlar alınan kararı destekledi. (Y) Komitedeki bütün kadınlar alınan kararı destekledi. (D) Hilal bir meslek kadını. (Y) Hilal bir profesyonel meslek sahibi. (D) Türkiye’den bir kadın hekim bir başarıya imza attı. (Y) Türkiye’den bir hekim başarıya imza attı. (D)
(Kaynak: UNDP Toplumsal Cinsiyete Duyarlı İletişim Rehberi)
Devlet radyoları dışında yayın yapan İTÜ Radyosu, 78 yıllık tarihinde birçok ilk yayına ses oldu. Kapatıldı, açıldı, engellendi ama susmadı. Birçok hocanın, gönüllü çalışan müzik insanlarının ve öğrencilerin fedakarlıklarıyla bugüne ulaşan İTÜ Radyosu, hem Türkiye’nin hem dünyanın birçok yerinde özel içerikleriyle ses vermeye devam ediyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu fikri, 1943’te o dönemin Millî Eğitim Bakanı Müsteşarı Rüştü Uzel’in teşvik ve ilhamı ile laboratuvarda bir verici cihaz yapılması düşüncesiyle doğdu. Amaç, öğrencilerin stüdyo donanımları tasarımı, vericiler ve yayıncılık teknolojisi konularında uygulamalı eğitimini sağlamaktı.
Prof. Dr. Mustafa Santur’un öncülüğünde, o dönemde asistan olan Prof. Dr. Adnan Ataman ve kürsü elemanlarının çalışmaları ile 250 W gücünde ve 42 m dalga uzunluğunda çalışan bir verici yapıldı ve 1946 ortalarında kısa dalga üzerinden yayına başlandı. Bu verici, kürsü elemanları ve öğrenciler için bir uygulama alanına dönüştü; stüdyo cihazları öğrenciler tarafından tasarlanıp üretildi; vericinin gücü 500 watt’a yükseltildi; ayrıca 47 m dalga uzunluğunda çalışan 1 kW gücünde yeni bir verici yapıldı. 47 m vericisinin yapımına 1952’de başlandı ve 1954’te yayına geçildi. Her iki vericinin tasarım ve üretiminde Tahsin Saya ve Ziya Akçasu görev aldılar. Bunların kalitesini gözlemek için gerekli olan monitör alıcıları ve monitör osiloskobunun tasarım ve yapımını ise Prof. Dr. Duran Leblebici üstlendi.
İTÜ Radyosu FM vericisi de yine bu laboratuvarda Prof. Dr. Mustafa Santur’un danışmanlığında Pertev Apaydın tarafından geliştirildi. 1957’de, Türkiye’de bir ilk olan FM yayını başlatıldı. Bu yayınlarda genellikle çok sesli müzik eserleri çalınırken Türk Müziği yayınlarına da yer verildi.
İTÜ Radyosu’nun teknik ekipmanı üniversitenin öğrencileri ve hocaları tarafından oluşturuluyordu.
İTÜ Radyosu, Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Nisan 1937 tarih ve 3222 sayılı Telsiz Kanunu’nda yer alan “Lise ve yüksek mekteplerde ve üniversitelerde ders icabı yapılacak telsiz tesisatı ve neşriyatı Maarif ve Nafia vekâletlerince hazırlanacak esaslara göre yapılır” hükmüne göre kuruldu. 1948’de, o günkü adıyla İnönü Stadyumu’nda yapılan Türkiye-Avusturya ulusal futbol maçı İTÜ Radyosu’ndan naklen yayınlandı.
1952’de İTÜ Radyosu’na Gümüşsuyu binasının zemin katında, Yüksek Frekans Tekniği Laboratuvarı’na bitişik iki oda verildi. Antenler de Gümüşsuyu binasının çatısına kuruldu. 1957’de İTÜ Radyosu, antenlerin daha yükseğe kurulmasına olanak veren Taşkışla binasının İnönü Stadyumu’na bakan kulesine taşındı.
İTÜ Radyosu’nun programlı yayınlara başlamadan önceki ilk spikerleri olan öğrenciler ve Zayıf Akım Kolu kürsülerinin asistanları Adnan Ataman, Tahsin Saya, Ziya Akçasu, Tarık Özker ve Fikret Yücel’dir. Bu kuşaktan sonra görev yapan spikerler arasında Duran Leblebici, Yakup Paker ve Yavuz Taşçı’yı sayabiliriz. Gönüllü olarak yapılan spikerlik görevine seçilebilmek için bir sınav yapıldığını da Prof. Dr. Duran Leblebici’nin anılarından öğreniyoruz. Spiker olmak isteyenlerin seçme sınavlarında Klasik Batı Müziği eserlerinin, bestecilerinin adlarını ve eser bölümlerinin özelliklerini doğru telaffuz edebilme koşulu vardı. Radyonun açılış müziği, Mozart’ın “Türk Marşı” diye bilinen “Rondo Alla Turca” eseriydi. İstanbul’daki önemli konser salonlarından kayıtlar, basketbol ve futbol maçlarının naklen yayınları başlamıştı. Hıfzı Topuz, Şevket Rado, Adalet Cimcoz ve Adalet Ağaoğlu gibi kalemler, gazetelerdeki köşelerinden Teknik Üniversiteliler’i yüreklendiriyordu.
Taksim Belediye Gazinosu’nda 1953-54 sezonunun ilk dinletileri Suna Kan-İdil Biret resitalleri oldu ve bu “harika çocuklar”ın ilk konserleri İTÜ Radyosu’ndan dinlendi. İTÜ Radyosu, dinleyicilerin gönlünde devlet radyolarının yerini almaya başlamıştı.
Radyo, özellikle savaş dönemlerinde en önemli haber alma kaynağıydı.
27 Mayıs 1960 öncesinde İTÜ Radyosu yayınlarına ara vermek zorunda kalmıştı. 30 Mayıs 1960 tarihli yazı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar izin verildi. O dönemde ismi efsaneleşen Rektör Prof. Dr. Mustafa İnan’ın 2 Haziran 1960 akşamı İTÜ Radyosu’ndan yayınlanan konuşması büyük yankı uyandıracaktı. Oğuz Atay da Bir Bilim Adamının Romanı isimli eserinde bu radyo konuşmasının tam metnine yer verecekti. Rektör İnan konuşmasında Nâmık Kemal’in ünlü “Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten” mısralarına yer vererek, konuşmasını şöyle bitirecekti: “Varolsun ilmin sesi ve onun koruyucuları.”
1963’te İTÜ Radyosu’nun stüdyo ve vericileri Maçka binasına taşındı. Binanın arka cephesinin en üst katına yerleşen radyo, 1983’e kadar 20 yıl buradan yayınlarına devam etti. Maçka stüdyosuna geçildiğinde FM yayınlarında Haluk Buran’ın diploma çalışması olarak tasarlayıp gerçekleştirdiği verici kullanılmaya başlanmıştı. İTÜ Radyosu 1972’de stereo yayına geçti. Stereo kotlayıcı, Prof. Dr. Osman Palamutçuoğulları tarafından tez çalışması olarak gerçekleştirildi. İTÜ Radyosu’nun yayınları, önceden olduğu gibi hep 18.30-22.00 saatleri arasındaydı.
Maçka döneminde naklen yayınlar ve konser kayıtlarının yayınları önemli bir yer tutar. O dönemde Elmadağ’daki Şan Sineması’nda Pazar sabahları Klasik Batı Müziği ve Türk Müziği konserleri olurdu. Bu konserlerin kayıtları radyo çalışanları tarafından alınır ve yayınlanırdı. Şan Sineması’ndan bazı konserler naklen yayınlanırdı. Taksim’deki Maksim Sahnesi ve Şişli’deki Kent Sineması’ndan da konserler kaydedilir ve bu kayıtlar haftaiçinde dinleyicilere sunulurdu. Maçka döneminde Ali Irvalı ve daha sonra Vural Tekeli İTÜ Radyosu’nda kadrolu olarak görev yaptılar. Aynı dönemde spikerlik yapmış olan öğrenciler arasında Çetin İzbul, Prof. Dr. Avni Morgül, Prof. Dr. Hakan Kuntman, Lütfi Yenel, Kozan Asova, Cevat Erdal, Celal Erdem ve Metin Oğuz bulunuyordu.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından İTÜ Radyosu yayınlarına 3 ay ara vermek zorunda kaldı. 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 10 Aralık 1980 tarihli yazısı ile İTÜ Radyosu’nun yayınlarına tekrar devam edebileceği bildirildi.
İTÜ Radyosu Maçka stüdyosu.
Ağustos 1983’te yayınlarına ara veren İTÜ Radyosu, 1993’te İTÜ Rektörlüğü’nün başlattığı yeniden yapılanma projesi ile Maslak Yerleşkesi’nde ana kumanda ve arşiv mekanlarına kavuştu. Özellikle taş plak, uzunçalar plaklar ve dar bantlardan oluşan tarihî değere sahip müzik arşivinin Maçka’dan en az kayıpla taşınması ve yeniden düzenlenmesinde Öğr. Gör. Yücel Durusoy çok büyük emek vermiştir. Şubat 1995’te Suha Çalkıvik, İTÜ Radyosu yayın sorumluluğuna getirilmiş ve İTÜ genelinde öğrencilere radyoda çalışmaları için çağrıda bulunulmuştur.
Maslak’taki deneme yayınları 1995 başında İtalya’dan getirilen 1 kW gücündeki iki adet FM verici ile başladı. Bu dönemde özellikle radyonun teknik sorumluluğunu gönüllü olarak büyük bir özveri ile yürüten Dr. H. Bülent Yağcı’nın, yayınların atmosferden ve kablo TV şebekesi üzerinden dinleyicilere ulaştırılması için yaptığı özverili çalışmalar unutulmaz.
İTÜ Radyosu, cumhuriyetin 72. kuruluş yıldönümünde, 29 Ekim 1995 Pazar günü saat 19.30’da hem kablo TV sistemindeki FM kanalından hem de FM 103.8 MHz’den klasik müzik programları ile yayınlarına tekrar başladı. O günlerde sınırlı sayıdaki klasik müzik CD’leri çalınıyordu. İTÜ öğretim üyelerinin, özellikle Prof. Dr. Duran Leblebici ve Yücel Durusoy’un kişisel arşivlerinden getirdikleri CD’lerin yayınlandığı günlerdi…
Semih Balcıoğlu’nun İTÜ Radyosu ile diğer kamu radyolarını karşılaştıran ve o dönemin baskıcı iktidarını hicveden karikatürü.
1997’den başlayarak 3 saatlik sayısal bantlardan anonslu program kayıtları yayınlamaya başlandı; 1998’de internet üzerinden yayına geçildi. İTÜ Radyosu, Türkiye’de yine öncü rolünü sürdürerek internet üzerinden yayın yapan ilk radyolardan biri oldu. 2000’den sonra Maslak Yerleşkesi içinde kapalıdevre yayınlarla ve internet ortamında yayıncılık sürdürüldü. İTÜ’deki konserlerin kayıtları, İTÜ Rock Günleri etkinliği naklen yayınlandı. Yeni programlar üretildi, radyonun diskoteği genişletildi. Sinema eleştirmeni, radyo programcısı ve çevirmen Sevin Okyay’ın radyo arşivine yaptığı CD bağışları önemlidir. Öğrencilerden oluşan kadro, yayıncılık çalışmalarının yanısıra Murat Sönmez’in öncülüğünde, tozlu raflarda dağınık durumdaki dinleyici istekleri, mektuplar, yayın akışları, teknik yayın raporları, basında İTÜ Radyosu gibi yazılı ve basılı belgeleri tarihsel bir sıralama ile düzenleyerek yıllar süren bir çalışma ile kolay incelenebilir bir arşiv oluşturdu. Bu arşive, İTÜ Radyosu ve İTÜ TV tarihinde çok önemli bir isim olan ve genç yaşında bir kaza sonucu kaybettiğimiz Aldo D’orfani’nin adı verildi.
Bu dönemde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan adlı eseri ve Charles Dickens’ın İki Kentin Öyküsü adlı romanı “arkası yarın” formatı ile her gün radyodan seslendirildi. Radyo çalışanı öğrencilere her dönem verilen fonetik-diksiyon eğitimleri canlı olarak radyodan yayınlandı. Duygu Çetegen ve Hakan Yusufoğlu’nun hazırlayıp sundukları “Konuklarımızla Dünyadan İTÜ’ye” programı dünya müziklerini dinleyiciye taşıdı. Dünyaca ünlü sanatçıların İTÜ Müzik İleri Araştırmalar Merkezi (MİAM) stüdyolarında gerçekleştirilen konser kayıtları bir dizi halinde yayınlandı. 2011’de başlatılan “Plak Sayısallaştırma Projesi” ile uzunçalar (LP) plaklar sayısal ortama aktarıldı.
2022’de ölen fotoğraf sanatçısı ve ressam Ali Arif Ersen’in, olağanüstü bir yaşam motivasyonuyla arkadaşı H. Turgut Uyar ile birlikte hazırladıkları caz programı “Kış Bahçesi”, ulusal basının da ilgi odağı oldu. Prof. Server Acim 2013’ten itibaren 52 hafta boyunca “Film Müziği Atölyesi” programını, 2014 başından itibaren “Klasik Batı Müziği’nde Türler, Biçimler ve Besteciler” programını hazırlayıp sundu (2019’da kaybettiğimiz Acim’in radyoya verdiği emek, açık arşivlerde sonsuza kadar yaşayacaktır).
İTÜ Radyosu’nun kuruluşunda büyük emeği olan Prof. Dr. Mustafa Santur.
2012 Mayıs ayından başlayarak Dr. Demet Çilden ve Dr. Doğuş Güler’in değerli çabalarıyla klasik Batı müziği, caz/ Blues ve rock olmak üzere üç ayrı kanaldan internette dinleyicilerine seslenen İTÜ Radyosu, bugün mobil uygulamalardan da dinlenebiliyor. “Tune-in” radyo uygulaması verilerine göre, Türkiye’de internet üzerinden en çok dinlenen üniversite radyoları arasında ilk 5 radyonun 3’ü İTÜ Radyosu’nun kanalları. Ayrıca Türkçe ve İngilizce anonslarla hazırladığı özel programlarla 43 ülkeden 700 öğrenci radyosunun ortak yayınladığı programlarla sesini dünyaya duyuruyor. Bu yıl 78. yaşını kutlayan İTÜ Radyosu, öğrencilerin disiplinli ve özverili çalışmaları, amatör ruh ve heyecanlarıyla dünyanın her yerine sesini ulaştırmaya devam ediyor.
20. YÜZYILIN BAŞINDA RADYONUN İDEOLOJİK İŞLEVİ
Millî kültürün tek sesi ve ‘kulakla görmek’ imkan
Radyo tüm dünyada “milletin sesi” olarak görüldü. Dr. Meltem Ahıska’ya göre radyo, 20. yüzyılın başında ‘benzerleştirmeye, tüketmeye’ yönelik bir kültüre geçişe eşlik etti. Geniş alana bir merkezden sesleri dağıtan radyo, tarihsel olarak millî kültürün oluşturulmasının da en önemli aygıtı oldu.
Radyo yayıncılığı 1930’ların sonundan 1990’ların başına kadar devlet kontrolünde gerçekleştirildi. Bunu sağlayan hukuki çerçeve, özel ve bağımsız radyo yayıncılığına izin vermedi. Türkiye’de radyo yayıncılığının tarihi özellikle büyük kent –Ankara, İstanbul, İzmir– odaklı son derece merkezî bir yapı sergiliyor. Bu özelliğiyle radyo, en başta yayıncılar, devlet insanları ve kısmen de izleyiciler tarafından “milletin sesi” olarak görüldü ve değerlendirildi. Radyonun böyle bir işlev yüklenmesinin Türkiye’ye özgü olduğunu söylemek mümkün değil elbette. Avrupa ve ABD kaynaklı birçok araştırma radyonun 1950’lere kadar milletin “inşa”ında ve millî hayatın oluşturulmasında oynadığı rol üzerinde durur. Türkiye’de radyo yayıncılığı tarihi de benzer bir dönemleştirmeyle, yani 1950’lere kadar ve böyle bir çerçevede, milletleşme “projesi” ile iletişim teknikleri arasındaki ilintiyi kurarak değerlendirilebilir. Ancak millet ve iletişim, bağımsız değişkenler olarak ele alınabilir mi?
Ülkemizde radyonun ilk yıllarıyla ilgili yaptığım araştırma, radyonun milletin kurulması için bir araç olarak kullanılmasından ziyade; radyodan yayınlanan sesler sayesinde milletin, bir millet yaratma işini üstlenen birçok seçkin tarafından başta şüphe edilen varlığının hayal edilebildiğini gösteriyor. Radyo teknolojisi, millet hayalini başka birçok “iletişim” ortamından daha fazla mümkün kılmıştır. 1940’larda Radyo dergisinde yazan Burhan Belge’ye göre radyonun en önemli hususiyetlerinden biri “kulakla görmeye” imkan tanımasıdır. Radyo, “hayalinizi, insanları da sesleri kadar güzel tasavvur etmek bahsinde serbest bırakır”. Radyo yayıncılığının tarihine baktığımızda, bu hayalin bir düzeyde milletin varlığını oluşturmayı ve ona inanmayı mümkün kılarken, bir başka düzeyde açmazlar yarattığını, sesin ulaştığı karmaşık gerçeklik alanıyla başetmekte çekilen güçlükleri yansıttığını görüyoruz. Bu açmazların başında, “kulakla görülen” ve “gözle görülen” arasındaki fark geliyor. Seçkinler bir millet kurma pratiği içinde radyodaki sesler sayesinde olmayanı olmuş, özleneni gerçekleşmiş kılmaya çalışırken; buna radyo gibi “modern” bir teknolojik dayanak bulmuşken; bu seslerle ifade bulan “gerçekliği”, başta yayıncıların kendi deneyimleri olmak üzere, yerin ve zamanın yaşantılanmasıyla bağdaştırmak hiç de kolay olmamış. Yayıncıların anlatılarında bu türden kopukluklara ve yarılmalara sıkça rastlamak mümkün…
1922-52 arası ABD’deki radyoculuk üzerine yazan Michele Hilmes, radyoyu “kablolar, vericiler ve elektronlar olarak, temelini elektrikte bulan bir şey yerine, kültürden temellenen bir toplumsal pratik olarak” düşünmemizi önerir. Buna kesinlikle katılıyorum. Ancak kültürü sadece düşüncelerin alanı olarak görmeyeceksek, radyo yayıncılığı aynı zamanda teknik ve maddi düzenlemeler içeren bir kültürün içinde şekillenen bir pratiktir. Bu nedenle radyo deyince bir yandan da “kablolar, vericiler ve elektronları” düşünmemek imkansız. Radyoda program yapan bir yayıncı bu teknikler sayesinde kendi toplumsal konumuna ve izleyiciye ilişkin politik bir imgelem oluşturmaktadır…
Radyonun ifade alanını oluşturan tekniklere tarihsel olarak baktığımızda, bu teknolojinin yirminci yüzyılın başında kaydetmeye, muhafaza etmeye, ayrıştırmaya katkıda bulunan yazılı kültürden; yaygınlaştırmaya, benzerleştirmeye, tüketmeye yönelik bir kültüre geçişe eşlik ettiğini, hatta bunu mümkün kıldığını söyleyebiliriz. Geniş bir coğrafi alana sesleri dağıtan radyo, kapitalizmin dinamiklerine tarihsel olarak eklemlenen millî kültürün baş imleyicilerinden biri olarak ortaya çıktı.
Meltem Ahıska
(Yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan Radyonun Sihirli Kapısı Garbiyatçılık ve Politik Öznellik adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.)
Sözcükleri eksiltilemeyen, arttırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, biçim ve anlam olarak kalıplaşmış dil birliklerine deyim diyoruz. Bunlar “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu olur. “Ekmeğine yağ sürmek” yerine “kazancına ekmek sürmek” veya “üzerine tuz-biber ekti” yerine “, üzerine tuz şeker ekti” denemez.
Yıllar önce bir magazin programında ünlü bir mankenin kıyafeti hakkında şöyle bir yorum yapılmıştı: “Ayakkabıyla uyumu yakalayayım derken evdeki bulgurdan olmuş.” Deyimin doğrusu, bilindiği gibi şöyledir: “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmuş.” Yine bir televizyon kanalının gündüz kuşağında, sunucudan şu deyim değişikliğini işitmiştik: “İstisnayı kaide bozmaz, derler.” Denilen, yine bilindiği gibi “istisnalar kaideyi bozmaz”dır.
Deyimler, sözcükleri eksiltilemeyen, artırılamayan ve yerleri değiştirilemeyen, hem biçim hem anlam olarak kalıplaşmış dil birlikleri olarak tanımlanır. Deyimlerde en az iki sözcük olur ve kendi temel anlamlarını kaybederek yeni ve soyut bir kavramı karşılarlar. Yani, deyimi meydana getiren sözcükler, asıl anlamlarına bir şekilde bağlı olmakla birlikte, o anlamları bütünüyle taşımazlar. Halk, anlam karşılığını bulamadığı soyut kavramları deyimler yoluyla dile dökmüştür. Deyim bir tür somutlaştırmadır. Deyimler önce kanaat önderleri ya da sözü dinlenen kişiler tarafından icat edilir. Beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak sesine dönüşür. Davranış, duygu ya da durumu yansıtır. Deyimleri hiç değiştirmeden başka bir dile tercüme etmek mümkün değildir. Örneğin dilimizdeki “tarih atmak (koymak), tarih düşürmek, tarihe geçmek, tarihe karışmak” deyimlerini, sözcük sözcük başka bir dile çeviremeyiz.
Deyimi oluşturan sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişiler, sözcüklerden yola çıkarak deyimin asıl anlamını kavrayamaz. Radyo ve televizyonlarda bazı spiker ve sunucuların deyimleri sık sık bozduklarını veya deyimleşmiş birleşik fiilleri yanlış kullandıklarını gözlemliyoruz. Bu kişiler öğrenim süreçlerinde ve daha sonra, herhangi bir deyimin gerçek yapısını ve nerelerde kullanılabileceğini kavramamıştır. Oysa deyimler “oldukları gibi” kullanılmalıdır; aksi takdirde anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Örneğin, “ekmeğine yağ sürmek” gibi bir deyim, “kazancına ekmek sürmek” biçimine dönüştürülebilmiştir. Yine bir başka spiker, “bu son olay, üzerine tuz-biber ekti” diyeceği yerde, “bu son olay, üzerine tuz şeker ekti” diyebilmiştir!
Türkçe, deyimler bakımından zengin bir dildir. Öte yandan edebiyatta deyimlerin yapısı bilinçli olarak da bozulmuştur. İkinci Yeni şairleri, şiirin kendilerine verdiği yaratıcılık hakkı ve dili eğip bükebilme özgürlüğü ile şaşırtıcı sıfat ve isim tamlamaları geliştirmiş, yeni sözcükler türetmiş ve deyimlerin biçimsel yapılarını bozarak bunları bilinenden farklı kullanmıştır. Bu “deyim bozumu”nun özgün bir örneğine, Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri kitabında yer alan “Şiir” adlı şiirinde rastlarız:
“Güzinciğim ufak bir kadın bir öpüşlük canı var.
…
Şişeler de orda çuvalın üstünde
Elimle koymuş gibi biliyorum”.
TV kanallarında “deyim bozma”
Beş aşağı beş yukarı. (Y) / Üç aşağı beş yukarı. (D)
Şahsına münhasır bir kişisin. (Y) / Nevi şahsına münhasır bir kişisin. (D)
Bu ne biçim perhiz bu ne biçim turşu. (Y) / Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. (D)
Çarşamba’nın gelişi bir gün önceden belli gibiydi. (Y) / Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi. (D)
Yarın bakalım, gün ola hayrola. (Y) / Yarın bakalım, sabah ola hayrola. (D)
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. Ancak günlük kullanımda ve tabii edebiyatta istisnalar vardır.
Yıllar önce bir köşe yazarı, televizyon programında şöyle demişti: “Biraz sonra ben de uzman arkadaşım da söyleyecek ki … (Fiilin “söyleyeceğiz” olması gerekirdi)”. Bir haber spikerinden de şu cümleyi duymuştuk: “Emeklilik yaşını yükseltilmeden… (Oysa “yaşı” denmeliydi)”.
Bir cümlede özne genellikle yalın hâlde bulunur. Özne yalın değilse özne-yüklem uyumsuzluğu vardır. Özne ile yüklem arasında, kişi, tekillik-çoğulluk ve olumluluk-olumsuzluk yönlerinden uyum olması gerekir. Bu uyumun olmaması durumunda anlatım bozukluğu ortaya çıkar. O cümleyi kuran kişinin dile özen göstermediğini düşünürüz.
Konuşurken ortaya çıkan anlatım bozukluklarının yazılı metinlere de yansıdığı ileri sürülür. Örneğin, “Annem, babam beni, ben de onları çok severim” cümlesindeki anlatım bozukluğu, “Annem, babam beni çok seviyorlar. Ben de onları çok seviyorum” diye düzeltilebilir. Gerçekte özne-yüklem uyum kurma olgusu çok doğal, çok kolay gibi görünse de, uzun cümlelerde sıkça karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkar. Özne tekilse yüklem de tekil, özne insan ve çoğulsa yüklem de çoğul olur, diye bir kural vardır. İnsan dışındaki çoğul öznelerin yüklemi tekil olur. Türkçede öznenin tekil veya çoğul olma durumu birkaç durumda bozulmaktadır. Saygı ve nezaket amacıyla oluşturulan cümleler, kökende özne tekil olsa bile çoğul biçiminde söylenir: “Ulu Önder Atatürk, İzmir’i şereflendirdiler”.
Meydan okuma, küçümseme, övünme, alçakgönüllülük anlatmak için kurulan cümlelerde de özne tekil kişi olsa da 1. çoğul kişi biçiminde kullanılır. Bu tür kullanımlarda da yüklemin çoğul olduğu görülür: “Biz adamı böyle rezil ederiz”. Kimiz zaman 3. çoğul kişide de özne çoğul olmasına rağmen yüklem çoğul eki almayabilir: “Onlar bize hiç gelmedi”. Ancak bu kural giderek değişmeye başlamıştır. Ayrıca zaman adları (Aradan aylar, yıllar geçti), organ adları (Böbrekleri ağrıyor), bitki adları (Bahçedeki otlar sarardı), hayvan adları (Kurbağalar derede yüzer), soyut adlar (Bugünkü düşünceler hazırlıyor yarını), cansız varlık adları (Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?) eylem adlarında (Birden caddede bağrışmalar, koşuşmalar oldu) özne olan topluluk adları “-ler, -lar”la çoğullanmamışsa (Kalabalık birden dağıldı) yüklem tekil olur. Dilbilgisi bakımından tekil görülen sözcük aslında çoğuldur. Ancak bitkilerden, cansızlardan, hayvanlardan olan çoğul öznelerin kişileri tek tek düşünülüyor veya düşündürülmek isteniyorsa yüklem çoğul olabilir: “Bir tepenin üzerinde keçiler birbirleriyle oynaşıyorlardı”.
Bazı dilbilimcilerin çok sayıda özel durum sıralayarak kural saptamaya çalışmaları ve bunun beraberinde getirdiği öğrenme zorlukları her zaman sorun yaratmıştır; oysa dilde zorlama olmaz. “Ay bir yandan sen bir yandan sar beni” diye söylediğimiz türküde özne-yüklem uyumu aramaya hiç gerek yok. Şiirde özne istediği yere saklanır. Şairler sorgulanamaz:
“Leylim Ley”
‘Beni istediğim anlama kavuşturacak…’
Size, sözümün eri olduğumu nasıl anlatsam? Biletçi dediğim zaman biletçi, reisicumhurbaşkanı dediğim zaman da reisicumhurbaşkanı demek istediğimi, yalnız onu demek istediğimi, başka hiçbir şey kasdetmediğimi belirtmenin hiçbir yolu yok mu? Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak? (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 688)
Alfabemizin altıncı harfi E, çene durumuna göre geniş, dudak durumuna göre düz, dil durumuna göre önde çıkarılan, ince ünlü bir sestir. Alfabede en çok kullanılan ikinci harftir “Kapalı e” sesini çıkaramamak, konuşma dilimizde her zaman bir sorun olmuştur. “Kendi” sözcüğü, “-a” sesine yakın “keandi” (Şeker Kız Candy) gibi dökülür dudaklardan kimi zaman.
Türkçede kök hecedeki “kapalı e” sorunu üzerindeki tartışmalar 15. yüzyıl şairi ve dilbilimci Ali Şîr Nevaî’ye kadar uzanır. Türkçenin kökenleri üzerine çalışan bazı akademisyenler, “kapalı e”den Türkçenin dokuzuncu ünlüsü diye söz ederler.
“Kapalı e” sesini çıkaramamak, konuşma dilimizde her zaman bir sorun olmuştur. Hatta bir şehrimizde doğan yurttaşların neredeyse tamamı, “e” sesini açık söyler. Bu durum, o bölgede yaşayanlar arasında bir şaka konusu olmuştur. Örneğin kapalı “e” sesiyle söylenmesi gereken “kendi” sözcüğü, “-a” sesine yakın “keandi” (Şeker Kız Candy) gibi dökülür dudaklardan. Yöresel ağız özelliklerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla sesler de hafızalara öyle yerleşmiştir.
Alfabemizin altıncı harfi E, çene durumuna göre geniş, dudak durumuna göre düz, dil durumuna göre önde çıkarılan, ince ünlü bir sestir. Alfabede en çok kullanılan ikinci harftir. 1 Kasım 1928 gün ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un, “Harflerin Adları” bölümünde ünsüzlerin “e” ünlüsü ile birlikte okunması gerektiği belirtilmiştir. Dolayısıyla ünsüzler tek başlarına seslendirilirken yanlarına “e” ünlüsü getirilir: TDK>TeDeKe, THK>TeHeKe, TBMM>TeBeMeMe, TRT>TeReTe, AKM>AKeMe vb.
Haklı olarak akla şöyle bir soru gelecektir: “Peki o zaman niye bazı kısaltmalarda KeDeVe, SeGeKe, KePeSeSe demiyoruz da hâlâ KaDeVe, SeGeKa, KaPeSeSe diyoruz?” TDK yetkilileri bu soruya, “artık çok yerleşti, herkes böyle biliyor, bunlar kural dışı kabul ediliyor” yanıtını veriyorlar.
Türkçe fonetik üzerine çok değerli bir akademisyen olan Dr. Neslihan Ekmekçioğlu ise sesleri doğru telaffuz etmek, doğru biçimlendirmek ve doğru boğumlamak (artikülasyon) bakımından, “kapalı e (é), açığa eğilimli e, açık e (Є), en açık e (æ)” olmak üzere dört farklı “e” sesi olduğunu belirtmiştir. Dr. Ekmekçioğlu ders notlarında bu ayrımı şöyle yapmıştır: “Kapalı e: Çene açısı çok dardır. Dilin yan kasları toplanarak öne doğru giderken alt ve üst dişlerin arkasında yükselir. Örneğin: Kedi, gece, genç, çetin, yedi. Açığa eğilimli e: Çene açısı biraz daha aralıdır. Dilin yan kenarları toplanarak öne doğru yükselir. Hecenin bir ünsüzle kapanması durumunda ya da çift dudak, diş eti ünlülerinden sonra “e” ile açık kalan hecede görülür. Örneğin: Bebek, mendil, kelebek, kendi. Açık e: Dil arka sıra dişlere doğru yayılarak açılır, çene açısı genişler. Örneğin: Gerçek, ter. En açık e: Dil yanlara doğru açılırken üst kısmında yukarı doğru ilerler. Kabararak öne doğru yükselir. Örneğin: Eğe. Sonu “r” sesi ile bitiyorsa meğer, eğer vb. ikinci “e” en açık olmalıdır”.
Uzun ve zahmetli bir süreç olsa da kaliteli bir fonetik-diksiyon eğitimi ile dilimizden yanlışlıkla “açık e” ile çıkan sözcükleri, kapalı “e sesi” ile söyleyebilmemiz mümkündür. Şu ünlü alıştırma cümlesiyle açık olan e’lerimizi kapatmaya çalışalım. Haydi, hep bir ağızdan: “Gece penceredeki benekli tekir kedi, kendi tenceresindeki eti yedi.”
Cumhuriyetin 100. yıldönümünde vefat eden Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, seslendirme işini aşkla, tutkuyla yapmış, Türkçeyi mükemmel kullanan bir zarafet abidesi ve üstün yetenekli bir sanatçıydı. Kariyeri boyunca Belgin Doruk’tan Hülya Avşar’a kadar Türk sinemasının neredeyse tüm kadın başrol oyuncularını o seslendirmişti.
Belgin Doruk’tan Türkan Şoray’a, Sophia Loren’den Elizabeth Taylor’a sayısız kadın oyuncunun sesi olan Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, 29 Ekim’de 95 yaşında hayatını kaybetti.
Jeyan Hanım ile 1990’ların başında TRT’nin İstanbul Ulus’taki stüdyolarında karşılıklı seslendireceğimiz bir sahne sebebiyle tanıştım. “Yalan Rüzgarı” dizisinde Lauren karakterini seslendiriyordu. O dönemde ben de aynı dizide yardımcı rollerden birine sesimi veriyordum. Ustaların ustası bir tiyatro oyuncusu ve dublaj sanatçısı olduğu için böyle insanlarla aynı sahneyi konuşmak her insan üzerinde baskı yaratır. O dönem henüz bir çömez olan ben, bu baskıyı daha da ağır hissediyordum. Zira Jeyan Hanım gibi ustalarla mikrofon paylaşıyorsanız, ağız senkronunu kaçıramazsınız, sürçme lüksünüz yoktur. Hata yaparsanız o yılların seslendirme teknolojisi, tüm sahneyi tekrar baştan kaydetmeyi gerektirir. Dizlerimin titremesine rağmen hatasız bir dublaj kaydı olmuştu neyse ki.
Jeyan Hanım, 6 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğmuştu. Babası, Şehir Tiyatroları’nın efsanevi aktörü Necdet Mahfi Ayral’dı. Necdet Bey, Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki “Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletden” (Ey yaralı kükreyen aslan, uyan bu gaflet uykusundan) dizesinden ilham alarak, kızına kimsede olmayan bir isim koymak istemiş ve Kâmûs-ı Türkî’den araştırarak “Jeyan” ismini vermişti.
Jeyan Hanım, babasının cesaretlendirmesiyle 1938’de henüz 10 yaşındayken Henrik İbsen’in Peer Gynt oyununda Solveige’in hayali rolü ile sahnede bulur kendini. 1985’e kadar neredeyse yarım yüzyıl sürecek tiyatro kariyeri boyunca Şehir Tiyatroları’nın usta oyuncularıyla başrolleri paylaşır. Sinema oyunculuğu da yapar ve 8 filmde rol alır.
Jeyan Hanım dublaj hayatına 1930’ların sonunda Mısır filmleri furyası döneminde başladı. İlk rolü, “Aşkın Gözyaşları” filminde konuştuğu çocuk karakteriydi. 70 yıl süren dublaj kariyeri boyunca Belgin Doruk, Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Müjde Ar, Hale Soygazi, Emel Sayın, Gülşen Bubikoğlu, Ahu Tuğba, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar, Harika Avcı gibi pek çok oyuncuyu seslendirdi.
Aynı filmde iki farklı karaktere ses vermesiyle de ün yapmıştı. “Ağlayan Melek” (1970) filminde hem Türkan Şoray’ı hem de Oya Peri’yi seslendirirken, “Köyden İndim Şehire” (1974) adlı filmde hem Meral Zeren’i hem de Mine Mutlu’yu konuşmuştu. Özellikle “Ağlayan Melek” filminde berrak bir İstanbul ağzıyla konuşan Türkan Şoray ile Rumca aksanla konuşan Oya Peri’yi aynı kişinin konuştuğunun uzun yıllar farkedilmemesi, Jeyan Hanım’ın ustalığını gösterir. Yabancı film dublajında ise Sophia Loren, Elizabeth Taylor ve Ingrid Bergman gibi oyuncuların Türkçe sesi olmuştur.
Cumhuriyetin 100. yıldönümü olan günde kaybettiğimiz Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, seslendirme işini aşkla, tutkuyla yapmış, Türkçeyi mükemmel kullanan, zarafet abidesi, üstün yetenekli bir sanatçıydı. Yeğeni olan oyuncu ve seslendirme sanatçısı Parla Şenol, vefatının ardından şöyle seslendi: “Sesiyle Türkiye’yi etkiledi, sessizce gitti.”
BİLAL ŞİMŞİR (1933-2023)
38 yıllık diplomasi kariyeri onlarca cilt kitapla taçlandı
Arnavutluk, Çin, Avustralya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçilik yapan Bilal Şimşir, aynı zamanda üretken bir yazardı. Gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerine yaptığı araştırmalar ve bunlarla ilgili kitapları ile tanınıyordu.
Bakanlık’ta birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarının “deneyimleriyle genç diplomatlara yol gösteren çok kıymetli bir meslek büyüğü” olarak andığı Bilal Şimşir, 1933’te Bulgaristan’da dünyaya geldi. Ortaokul ve liseyi burada tamamladıktan sonra 17 yaşında ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç edip Gelibolu’ya yerleşti. Daha sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne giren Şimşir, 1957’de mezun oldu ve aynı fakültenin Diplomasi Tarihi kürsüsünde Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer’in asistanı olarak çalışmaya başladı.
Şimşir’in aktif diplomasi kariyeri 1960’ta başladı. Paris, Şam, Londra, Lahey Büyükelçiliklerinde başkatip ve müsteşarlık görevlerini üstlenen Şimşir, Dışişleri Bakanlığı merkezde şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı ve genel müdür olarak görev yaptı. Arnavutluk, Çin, Avustralya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçi olarak Türkiye’yi temsil eden Şimşir, 1998’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki 38 senelik hizmetinin ardından emekliye ayrıldı.
1960’lı yıllarda Türkiye Cumhuriyeti tarihi üzerine araştırma kitapları yazan Şimşir, Bakanlık’tan emekli olduktan sonra tüm mesaisini yeni kitapları üzerine çalışmaya ayırdı. Daha çok, gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerine yaptığı araştırmalar ve yakın Türkiye tarihi üzerine kitapları ile tanındı. Son derece iyi bir arşivci ve üretken bir yazar olan Şimşir’in yayınlanmış eserlerinin sayısı 130’u buluyordu.
ERGUN ÖZBUDUN (1937-2023)
Türkiye kamuoyu Özbudun’u 2007 anayasa krizinde tanıdı
Ergun Özbudun, asıl alanı olan anayasa hukukunun yanısıra siyaset bilimi üzerine de eserler verdi. Kamuoyu Özbudun’u AK Parti’nin 2007’deki anayasa taslağını hazırlayan akademisyen heyetinin başkanlığını yaptığı sırada yakından tanımıştı.
Türkiye’nin en önemli anayasa hukukçularından Prof. Dr. Ergun Özbudun, 1 Kasım’da hayatını kaybetti. 1962’den itibaren 32 yıl Ankara Üniversitesi’nde, 1994’ten sonra Bilkent Üniversitesi’nde dersler veren Özbudun, Harvard Üniversitesi’nde araştırmacı (1963-66, 1971-73), Chicago (1973), Sorbonne (1980), Columbia (1981-82) ve Princeton (1982- 83) üniversitelerinde de misafir profesör olarak ders vermişti.
Asistanlığının ilk yıllarından itibaren anayasa hukukunun yanısıra siyaset bilimiyle de ilgilenen Özbudun, Türkiye’nin demokratikleşme ve anayasallaşma girişimindeki sorunlu alanları, ilerleme ve gerileme dinamiklerini, ordunun siyasetteki rolünü inceledi. 2010’da verdiği bir söyleşide siyaset bilimine ilgisini anlatırken şunları söylemişti: “1963-1966 arası Harvard’da en yakın çalıştığım hocam Samuel Huntington oldu. Biliyorsunuz Medeniyetler Çatışması’nın, Demokrasinin Üçüncü Dalgası’nın yazarı. Siyasetbilimi alanında 20. yüzyılın bence en parlak dimağlarındandı ve onunla yakın çalışmak kariyerim bakımından en büyük şanslarımdan biriydi”.
Türkiye kamuoyu Ergun Özbudun’u 2007 yılında AK Parti’nin “sivil anayasa” ismini verdiği anayasa taslağını hazırlayan akademisyen heyetinin başkanlığını yaptığı sırada yakından tanıdı. Özbudun, bu görevi nedeniyle yapılan eleştirilere “Anayasa krizinde liberal pozisyon almam bazı eski arkadaşlarımda, meslektaşlarımda haketmediğimi zannettiğim birtakım tepkiler uyandırdı” cevabını vermişti.
YAĞMUR ATSIZ (1939-2023)
Hayali yönetmen olmaktı, müstesna bir gazeteci oldu
Gazeteci Yağmur Atsız, Türkçü-Turancı düşüncenin tanınmış isimlerinden Nihal Atsız’ın oğluydu ama, görüşleri babasınınkinden çok farklıydı. Tiyatro yazarı ve yönetmeni olmak isterken yolu gazetecilikle kesişen Atsız, Türkçe dışında 6 dil biliyordu.
Yağmur Atsız, 4 Kasım 1939’da İstanbul Cihangir’de, Alman Hastanesi’nde doğdu. Haydarpaşa Lisesi’nde okurken Haldun Dormen’in Cep Tiyatrosu kurslarına gidiyor, yazar ve yönetmen olma hayali kuruyordu. Üniversite eğitimine İstanbul Hukuk Fakültesi’nde başladı. Kısa süre sonra okulu bırakıp Almanya’ya gitti ve Bonn Üniversitesi’nde siyaset bilimi eğitimi aldı. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken bir radyonun haber merkezinde çalışmaya başlayan Atsız, 1971’den itibaren 30 yıl boyunca Almanya’da gazetecilik, radyoculuk ve televizyonculuk yaptı. 2002’de Türkiye’ye dönüp köşe yazarlığına başlayan Atsız, 2016’da sağlığı bozulana kadar çeşitli gazetelere yazı yazmayı sürdürdü.
Türkçü-Turancı düşüncenin tanınmış isimlerinden Nihal Atsız’ın oğluydu ama görüşlerinin babasının görüşleriyle uyuşmadığını şu sözlerle açıklamıştı: “Babam Nihal Atsız, Ziya Gökalp milliyetçiliğinin varisiydi, görüşlerime uymayan bir milliyetçilik anlayışına sahipti. O ekol bizi Orta Asya’ya bağlıyor. Ben, aidiyetimizi Osmanlı-Selçuklu medeniyetine bağlayan Yahya Kemal ekolüne mensup addederim kendimi.”
Türkçe dışında Almanca, İngilizce, İspanyolca, Arapça ve Farsça bilen, 9 kitaba imza atan ve iyi şiirler yazan bir entelektüel olsa da hayatı boyunca “Nihal Atsız’ın oğlu” olarak anıldı. Ömrümün İlk 65 Yılı adlı kitabında bu durumdan çok sıkıldığını şu sözlerle açıklıyordu: “Artık 65’imi bitirdim, ‘altmışaltıya bağladım’, beni biraz da ‘ben’ olarak ele alsanız kıyamet mi kopar?”
OSMAN SAFFET AROLAT (1942-2023)
Ekonomi basınının duayeni ardında silinmez izler bıraktı
Gazeteciliğin farklı alanlarında çalışmış olsa da daha çok ekonomi gazetecisi olarak tanınan Arolat, Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve toplumun farklı kesimlerinden sayısız insanla temas edip birçok kentin gündelik-insani gerçeğini sayfalara taşımıştı.
Osman Saffet Arolat, Türk basınına 60 yıl hizmet etmiş, lise yıllarından beri gazetecilikle içiçe olan ve “duayen” sıfatını sonuna kadar hakeden bir gazeteciydi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirmişti. Üniversite yıllarında gençlik hareketlerinin içinde yer aldı ve ‘68 kuşağının tanınmış isimlerinden biri oldu. Yazıları nedeniyle yargılandı ve cezaevinde yattı. Aynı zamanda dereceleri olan millî bir atletti.
Gazeteciliğin farklı alanlarında çalışmış olsa da uzun yıllar Dünya gazetesinin yayın yönetmenliğini yaptığı için daha çok ekonomi gazetecisi olarak tanındı. Birçok meslektaşının aksine tek ilgi alanı İstanbul merkezli iş dünyası değildi. Arolat, onyıllar boyunca Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve toplumun farklı kesimlerinden sayısız insanla temas edip birçok durumu, sorunu yansıtmıştı.
Bir Gençlik Liderinin Anıları ve Babıâli Anılarım başta olmak üzere yayınlanmış birçok kitabı vardı. Uzun yıllar birlikte çalıştığı gazeteci Hakan Güldağ, Bâbıâli Anılarım adlı kitap için kaleme aldığı yazıda Arolat’ı şöyle anlatıyordu: “Sadece gazeteciliği değil, bütün yaşamı baştan sona mücadeledir. Koşucudur ama onun da engellisi denk gelmiştir. Ama şunu biliyorum ki, nasıl bir atlet olarak 400 metre engellide Balkanlar’da derece yapmayı başarmışsa, Osman Ağabey o yumuşak ama mücadeleci karakteriyle her defasında karşısına çıkan sorunları aşmasını bilir.”
ORHAN TAYLAN (1941-2023)
Kelimenin tam anlamıyla ‘sıradışı’ bir sanatçıydı
Türkiye’nin tanınmış ressam ve heykeltıraşlarından Orhan Taylan, 82 yaşında hayatını kaybetti. Taylan, 1 Mayıs kutlamalarının iki simge afişinin, dünyayı avucuna sığdırmış, havaya kaldıran nasırlı eller ile “zincire vurulmuş işçi” afişlerinin çizeriydi.
Gerçek bir mücadele insanıydı Orhan Taylan. Maddi durumu iyi bir ailenin çocuğu olarak çok farklı bir hayat sürebilecekken zor olanı seçmiş ve “ezilenlerden yana” saf tutmuştu. 1962’de Robert Kolej’den mezun olunca Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmişti. 1966’da Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katılmış ve hem partinin hem de çeşitli sendikaların görsel işlerini üstlenmişti. 1976 1 Mayıs’ı için tasarladığı dünyayı avucuna sığdırmış, havaya kaldıran nasırlı eller afişiyle Prag’da düzenlenen uluslararası sendikal afişler yarışmasında birincilik ödülü almıştı.
Taylan, 2003’te kendisini şu sözlerle anlatmıştı: “Orhan Taylan’ın eserleri dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli müzelerinde bulunmaz. Türk resim sanatı seçkilerine adını katmamak için çabalayanlara kızmaz. Yurtdışında sergi açarken, oralarda ünlenmek hevesine kapılmaz. Hapishane anıları yazmak ya da sülalesiyle böbürlenmek gibi merakları yoktur. Karma sergilere katılmaz. Başka sanatçıları yargılamaktan hoşlanmadığı için resim jürilerinde ve bilirkişi heyetlerinde yer almaz. Sakal bırakmaz, pipo içmez. Gravür yapmaz, heykellerini çoğaltmaz. (…). Suluboya kullanmaz. Yağlıboyasını kendi yapmayı, oğlu Ferhat’ı, edebiyatı, Macintosh’unu ve büyük atölye düzeninin keyfini başka şeylere değişmez. Akşam içkisini ihmal etmez. (…) Polis devletine de şeriat devletine de karşı demokrasiyi savunmayı bir erdem sayar. Yurtdışında yaşamaz. İstanbul’da, Asmalımescit’te oturur, resim yapar.”
METİN UCA (1961-2023)
Şöhret onu hiç bozmadı hiçbir baskı onu yıldırmadı
On parmağında on marifet diye tanımlanan insanlardandı Metin Uca. Kimi zaman muhabir oldu, kimi zaman televizyon yapımcısı, kimi zaman sunucu… Şöhretin cazibesine kendini hiç kaptırmadı, gördüğü baskılara rağmen omurgalı duruşundan taviz vermedi.
Metin Uca, otomobil kullanırken aniden rahatsızlandığı ve bu nedenle trafik kazası geçirdiği haberi duyulduktan kısa süre sonra sosyal medya hesaplarından bir açıklama yapmış, hastanede 1 hafta tedavi göreceğini duyurup “Hızla iyileşip aranıza döneceğim” demişti. Bu paylaşıma sevinen dostları ve sevenleri, kısa süre sonra gelen acı haberle sarsıldı: 62 yaşındaki Metin Uca hayatını kaybetmişti.
Uca; kimya mühendisliği, jeoloji mühendisliği, tiyatro ve gazetecilik eğitimi almıştı. 1987’de Anadolu Ajansı’nın sınavını kazanmasıyla başlayan gazetecilik kariyerinde çok sayıda ödül aldı. Sonrasında, TRT, Kanal D, Milliyet, EP dergisi, Show TV, ATV ve Star televizyonlarının Ankara bürolarında muhabir ve programcı olarak çalıştı. 1999’dan itibaren sabah programları, yarışma programları ve sahne gösterileri ile İstanbul’da çalışmaya başladı. Geniş toplumsal kesimlerin sevdiği programlara imza attı.
Sokaklarda zor yürüyecek kadar ünlüydü artık ama, şöhret onu hiç değiştirmedi. Dünya görüşü nedeniyle gazetecilik yapması, ana akım televizyon kanallarına program hazırlaması engellenince, sahneye çıkıp tek kişilik gösterilere başladı. Hem bunlarla hem sosyal medya paylaşımlarıyla muhalif tavrını sürdürmesi, şimşekleri bir defa daha üzerine çekti. Gözaltına alınıp yargılandı ama çizgisinden hiç taviz vermedi.
Aynı zamanda,sokak hayvanları için de mücadele eden bir hayvan dostuydu Uca. Kendi tabiriyle “tüm sokak hayvanlarının hamisi”ydi.
Popüler kültürün etkisiyle dilin sokaktaki kullanımı, bazı sözcüklerin (yani, aynen, aynen öyle vb.) kavram alanını genişletse bile anlatımı kısırlaştırmaktadır. Daha az sözcük kullanan, sığ bir dille konuşan toplumun kendini bilim, felsefe, sanat vb. alanlarda geliştirmesi mümkün değildir. Kavram alanına yeni anlamlar katılan “yani”.
Dil, toplumla birlikte yaşamını sürdürür. Onunla beraber değişir. Türkçe yüzyıllardır kendine özgü cümle yapılarını korumasına rağmen, kimi sözcüklerde anlam güzelleşmesi veya anlam kötüleşmesi görülür, kimi sözcükler ise bambaşka anlam denizlerine açılır.
Bir “göstergenin”, sınırlı bir “gösterilen” alanına sahipken genelleşerek daha geniş, daha kapsayıcı bir anlam alanı kazanmasına, “anlam genişlemesi” diyoruz. Son yıllarda kullanım alanlarının genişlemesiyle dikkati çeken sözcük, “yani” oldu.
Arapça “any-demek istemek”ten, “ya‘nі-demek istiyor” olarak dilimize geçen “yani” sözcüğü Türkçe Sözlük’te, “demek oluyor ki anlamlarında bir söz” ve “sözün kısası, doğrusu anlamlarında bir söz” diye tanımlanır. Sözcüğe ilk defa 1300’lerin başında kaleme alınan Farsça ve Türkçe metinlerde “yaane” yazımıyla rastlıyoruz. Âşık Paşa’nın 1330’da yazdığı 12.000 beyitlik mesnevîsi Garipnâme’de ise “ya‘ni” diye yer alıyor:
Kimi ‘ilme ‘âşık olmış sadr içün / Ya‘ni bu halk ortasında kadr-içün”
Sözcük günümüzde sözlükte verilen anlamlarının dışında birçok anlamda kullanılmaktadır:
– Bursu kazandığınıza göre notlarınız yüksek demek ki.
– Yani…
Bu karşılıklı konuşmada “yani” sözcüğü “öyle olmalı, evet-öyle” gibi anlamlarda kullanılmıştır.
Aşağıdaki örnekte ise yine sözlük anlamının dışında, devamında gelen “şöyle böyle” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, “az çok, fena değil, derdini anlatacak kadar” anlamlarını verecek şekilde kullanılmış ve sözcüğün kavram alanına bu yeni anlamlar katılmıştır:
– İngilizceniz nasıl?
– Yani… Şöyle böyle.
Konuşma dilinde “elbette öyle, kesinlikle öyle, bu da sorulur mu?” gibi anlamları barındıran “e yani” gibi bir kullanım da yaygınlaşmıştır. “Yani yani” şeklinde, “onaylama” anlamı taşıyan yinelemeli ve pekiştirmeli kullanımlarına da rastlıyoruz. Vurgu ve tonlamaya bağlı olarak değişebilen “kesinlikle, belki, emin değilim, haydi öyle olsun…” gibi anlamlar da yüklenebiliyor.
Popüler kültürün etkisiyle dilin sokaktaki kullanımı bazı sözcüklerin (yani, aynen, aynen öyle vb.) kavram alanını genişletse bile anlatımı kısırlaştırmaktadır. Daha az sözcük kullanan, sığ bir dille konuşan toplumun kendini bilim, felsefe, sanat vb. alanlarda geliştirmesi mümkün değildir. Anlam genişlemesine rağmen, anlatımın kısırlaşma hâline örnek olarak, Seyyal Taner’in 90’larda söylediği bir pop şarkısı aklımıza geliyor:
Lafın tamamını aptala söyle
E n’olmuş yani
Lafın tamamı so what yani
E n’olmuş yani
‘Yani o da Oğuz Atay yani’
Oğuz Atay Tutunamayanlar (1971) romanında, “yani” sözcüğünü peşpeşe kullandığı tiradında şöyle seslenir:Oğuz Atay Tutunamayanlar (1971) romanında, “yani” sözcüğünü peşpeşe kullandığı tiradında şöyle seslenir:
“… yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar…” (s. 223-224)
Bulundukları yörenin ağızlarını yaşatmak ve kültürel değerini korumak konusunda yerel ölçekli radyo ve TV kanallarının işlevleri önemlidir. Ancak sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan…” diye konuşmaları, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından kabul edilemez.
Nisan 2020’de Tokat’a bağlı Erbaa Belediyesi, ilçe sakinlerinin koronavirüsten korunması amacıyla sosyal mesafeye uymaları ve mümkün olduğunca dışarıya çıkmamaları için sokaklara devasa uyarı afişleri astı. Duyurularda, “Eccük daha sabır Erbaa”, “Meydanda ağleşmeyin”, “Gıldır gıcık işler için dışarı çıkmayın”, “Evde kal heğri, dip dibe sorutmayın” şeklinde yöresel ağızda dile getirilen esprili uyarılar yer alıyordu.
Dilbilimci Prof. Dr. Zeynep Korkmaz ağız terimini, “bir dilin veya bir lehçenin yazı diline oranla ve çoğunlukla ses, bazen de şekil, anlam ve söz varlığı bakımından birbirinden az çok ayrılan konuşma biçimleri” olarak tanımlar. Ağız, aynı lehçe içinde, daha küçük yerleşim bölgelerine özgü olan ve daha küçük ayrımlara dayanan konuşma biçimidir. Ölçünlü dil, kuralları yazım kılavuzlarında ve sözlüklerde saptanmış; eğitim, hukuk, iletişim alanlarında ve resmî yazışmalarda kullanılan, işlev ve geçerlilik alanı geniş, sosyal sınıf ve yerel izler taşımayan dil türüdür. Türkiye Türkçesi için ölçünlü dil, İstanbul ağzı esas alınarak biçimlendirilmiş olan konuşma ve yazı dilidir. İstanbul ağzının Rumeli ağızlarından biri olması, tercih sebebi olmuştur.
Ulusal yayın kuruluşları, ölçünlü dili kullanarak hedef kitlelerine seslenir. Ulusal çapta yayın yapan kitle iletişim araçları sözkonusu olduğunda, geniş kitlelere yayın yapan ve topluma örnek olan bu kuruluşların, Türkçeyi doğru ve güzel kullanmaları, dil birliğinin kurulmasına yönelik olarak, dili kullanmada özenli ve özendirici olmaları beklenir. Kitle iletişim araçlarının dili bozduğu ve yozlaştırdığı iddia edilir; oysa bu araçlar dili bozmaz, sadece içeriklerini aktaran insanların neyi/nasıl konuştuklarını yansıtır. Yöresel ağız özelliklerinin radyo ve televizyonlara yansıtılması dil birliği anlayışına aykırıdır.
Günümüzde bazı yayıncıların ölçünlü dile uymayan ve yöresel ağız özelliklerini yansıtan söyleyiş bozukluklarıyla sıkça karşılaşıyoruz. Sürekli program üreten ve yayıncılık deneyimi olan kişilerin, “konuylan, keşkem, laflarnan, çalışaraktan, bolcana, yanlışlıklan, bah, yüzüğümlen, sıraylan, olaraktan, yokkine, diyerekten, gendimize, günüsüymüş, ayriyetten, hakkatten, benlen, senlen, bizlen, sizlen, kendisinlen, tabii ki de, hemi, de mi” vb. ek ya da ses fazlalığı olan biçimlerde konuşmalarına tanık oluyoruz. Bu, yayıncılık dili ve ölçütleri bakımından asla kabul edilemez bir durumdur. En azından topluma hitap eden, göz önünde bulunan, yayın yapan kişilerin ölçünlü dilde, doğru ve güzel konuşması, buna yönelik olarak gerekli eğitimden geçmesi beklenir.