Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Kimi sözlerin anlamının tonlamaya bağlı olarak değişebildiğine, gündelik doğaçlama konuşmalarımızda ya da sunum yaparken pek dikkat etmiyoruz. Örneğin, “efendim” sözcüğü, değişik tonlamalarla farklı anlamlar kazanabilir. Çağrıldığımızda verdiğimiz “efendim?” yanıtında; saygılı bir sesleniş biçimi olarak “efendim…” derken; bazı TV sunucularının her cümleye “efendiiim… diye başlamalarında veya anlaşılmayan bir soruya verdiğimiz “anlayamadım efendim?” yanıtımızda farklı tonlamalarla (intonation) “efendim” deriz. Konuşurken birbirini izleyen seslerin alçalıp yükselmesine, yumuşayıp sertleşmesine veya tizleşip pesleşmesine göre tonlamamız değişir.
Geçen yıl yitirdiğimiz oyuncu, yazar ve eğitmen Can Gürzap, Söz Söyleme ve Diksiyon adlı eserinde tonlamayı şöyle tanımlıyor:
“Tonlama bir anlamda değişik ses renkleri kullanarak konuşmayı bestelemektir. Tonlama dilden dile önemli ayrılıklar gösterir. Her dil kendi cümlesini kendi özelliklerinden besteler. Bu da dillerin kendine özgü ezgisini oluşturur.”
Konuşmayı anlamlı kılan tonlamadır. Tonlamada cümlenin yapısı da önemlidir. Normal cümlelerdeki tonlamalarla, ünlemle biten ya da bileşik/uzun cümlelerde, soru ve yanıt cümlelerindeki tonlamalar başkadır. Bunu üç başlıkta inceleyebiliriz:
Düz (genel) ton
Yükselen ton
Alçalan ton
Örneğin, “Ne diyorsun” cümlesine iki farklı tonlamayla “soru” ve “şaşkınlık” anlamı verilebilir.
Bir başka örneği yine Can Gürzap’tan aktarayım: “/Ha:/ sözcüğü, alçalan tonla söylenirse “anladım!”; yükselen tonla söylenirse “ne var! efendim!” anlamlarına gelir.”
Yanlış tonlama, aslında yanlış vurgulamaya dayanır. Çok duygusal bir aşk şiirinin, kahramanlık şiiri tonlamalarıyla seslendirilmesini “yorum” olarak değerlendirmek mümkün değildir. Tonlamamıza özen göstereceğiz derken duygularımızı gereğinden fazla abartmamalı, anlam ve içerik bütünlüğünden uzaklaşmamalıyız. Tonlama ve vurgulama yanlışı yaptığımızda, söylediğimiz sözlerin doğal ezgisini bozmuş olur; anlam aktarımını, anlatım inceliklerini ve o sözlerin dinleyenlerde bırakmasını istediğimiz etkisini yok ederiz.
Tonlama ve vurgulamalarımıza özen göstermezsek, örneğin, Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt, Hişt!” öyküsünü sevdiklerimize yüksek sesle okuyabilir miyiz? “Hişt, hişt!” diyebilmek zordur:
“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt! Hişt hişt! Hişt hişt!”
‘Evet’ dedik de, aslında neyi kastettik?
Suat Taşer’in Konuşma Eğitimi kitabından bir tonlama alıştırması. Sözcüğümüz: Evet. Bu sözcüğü, karşısında belirtilen değişik anlamları içerecek biçimde tonlamaya çalışalım. Evet (Kabul ediyorum.)
Şöyle bir anons: “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Buradaki “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasındaki “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır.
Radyo ve TV kanallarında duyduğumuz en yaygın tamlama yanlışlarından biri, “resmigeçit” veya “geçit töreni”nin “resmî geçit” diye söylenmesidir. Ulusal bayram günlerinde bazı spikerlerin habere şöyle başladığını duyarız: “… günün anlam ve önemini belirten konuşmalardan sonra resmî geçiş töreni yapılacak.” Ya da muhabir alandan şöyle bir anons geçer, “Bakan …, İstanbul’daki resmî geçit törenine katıldı.” Bu iki örnek cümlede geçen “resm” sözcüğünün, sivillik ya da resmîlikle ilgisi yoktur. Arapça “merasim”in tekili olan “resm”, “tören” demektir; dolayısıyla “resmigeçit” de “geçiş töreni” anlamına gelir. “Resmigeçit” tamlamasında spiker ve muhabirin uzatarak söylediği “i”harfi bir “nispet i’si” olmadığı için kısa okunmalıdır. Üstelik zaten “tören” sözcüğünü içeren tamlamaya ayrıca bir “tören” sözcüğü daha eklemek tam anlamıyla bilgisizliktir.
Şiar Yalçın Doğru Türkçe kitabında bu yanlış söyleyişten şöyle yakınır: “… en büyük felaket, 30 Ağustos şenlikleri vesilesiyle resmî ve özel TV’lerde zaman zaman kulaklarımızı tırmalayan ‘resmî geçit’lerdi! Biri Türkçe öbürü Arapça kelimeler arasında izafet terkibi yaptığı için yanlış olmasına rağmen yerleşmiş bir tâbir olduğu için ‘resm-i geçit’ şeklinde kullanabiliriz. Ama en iyisi, güzel Türkçe karşılığını kullanarak ‘geçit töreni’ demektir.”
Tamlamaların yanlış kurulması, tamlamalardaki eklerin yanlış yere yazılması veya eklerin gereksiz kullanılması dil yanlışlarına neden olur. Tamlayan-tamlanan uyumsuzluğu, isim tamlamalarının iki ögesi arasında ortaya çıkan bir uyumsuzluktur. Belirtili isim tamlamalarında tamlayan (ilk öge) ses uyumlarına göre değişebilen -in/-nin ekini; tamlanan (ikinci öge) ise yine ses uyumlarına göre değişebilen -i/-si ekini alır. Belirtisiz isim tamlamalarında ise sadece ikinci öge ek alır. Bu eklerden birinin kullanılmaması veya fazladan kullanılması, bu ekler yerine başka bir ekin kullanılması uyumsuzluklara yol açar.
Tamlama uyumu sadece şiirde aranmaz. Ece Ayhan “Ala Ala Hey” şiirinde “kara” sıfatını isimden sonra kullanarak ne de güzel devirmiştir sözdizimini:
“… Bütünleyemez mi sanıyorsunuz çalışır bir şiir kara
Yukarda parçalanmış yüzleri Türkiye mezarlığının derinliklerinden çıkarıp…”
Mesele: Uymak ya da uymamak
TV haber bültenlerindeki tamlama yanlışlarını, parantez (yay ayraç) içinde cümlelerin düzeltil- miş biçimlerine yer vererek inceleyelim.
“Bu adamlar hiç böyle bir niyetleri yok.” cümlesinde tamlayan ile tamlanan arasında başka sözcükler yer aldığı hâlde, tamlayan için gerekli -in/-nin eki kullanılmamıştır. (Bu adamların hiç böyle bir niyetleri yok.)
“İspanya’nın başkenti olan Madrid Belediyesi heyetini…” cümlesinde Madrid sözcüğüne -in ekinin getirilmemesi anlam karışıklığına yol açmıştır. (İspanya’nın başkenti Madrid’in belediye heyetini…)
“Biz bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…” Şahıs zamirlerinin tamlayan olması durumunda -in/-nin (birinci şahıslarda -im) ekine mutlaka gereksinim vardır. (Bizim bu seçimlerdeki başarısızlığımızın sebebi de…)
“Kendimizin irademize göre…” Şahıs zamirlerinin tersine, dönüşlülük zamirinde bir eke gerek yoktur. (Kendi irademize göre…)
“Hastalık derecede titiz.” İsim tamlamalarında ikinci ögenin yani tamlananın mutlaka iyelik eki (-i/-si) alması gerekir. İyelik ekinin kullanılmaması, tamlayan ile tamlanan arasında uyumsuzluk yaratır. (Hastalık derecesinde titiz)
“İnsanın inandığı doğrultusunda…” Medyada bazen isim tamlaması olmadığı hâlde bazı cümlelerde -su ekinin kullanıldığını görürüz. Bu cümle girişinde “inandığı doğrultu” bir sıfat tamlamasıdır. (İnsanın inandığı doğrultuda…)
Tamlayanla tamlanan arasında şahıs ve tekil-çoğul bakımlarından da uyumsuzluk görülmektedir: “…ben burada, sizler de ekranı başınızda…” (başında); “1433 yıllarında Osmanlı topraklarını gezen…” (1433 yılında veya 1433’te)
Ülkemizde yabancı sözcüklerle ilgili en sık kullanım spor (daha ziyade futbol-basketbol) alanında. Bir dönem Fransızcadan alınan sözcükler modayken, artık İngilizcenin hakimiyeti var. Bugün sıklıkla duyduğumuz örnekler de, İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte kullanımı: “cast direktörü”, “back vokal”…
Geçenlerde bir maç anlatıcısı yorumunda, “Ciro Immobile, fantastik bir kariyer başlangıcı yaptı” demişti. Fransızcada “fantastik”, olağanüstü, mükemmel anlamlarında kullanılıyor, ancak bizim Türkçe sözlüklerde “gerçekte olmayan, gerçek olmayan, düşlemsel, hayali” anlamlarına yer verilmiş. Bu durum da kafa karışıklığı yaratıyor. Fantastik, fantazya, fantasma sözcüklerinin kullanımı her zaman başımıza dert olmuştur. Bir dönem “fantezi” sözcüğünü bozup onun yerine “fantazi müzik” diye bir müzik türü bile uydurmuştuk. Gerçi kimi maç anlatıcılarının kullandığı bazı Türkçe ifadelere de anlam verebilmek mümkün değil: “Topa yükseklik kazandırdı, oyuna hareket getiriyor, ivme kazanan top hızlanıyor”. Spor spikerlerinin çoğu yabancı sözcük kullanmaya bayılırlar.
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun Türk Dil Kurumu uzmanlarıyla işbirliği ile yayımladığı raporlarda, yayınlarda tespit edilen yabancı sözcüklerle ilgili en sık kullanımın spor alanında olduğu görülmüş. Start, antrenman, asist, defansif, deplasman, double double, dripling, egale, etap, fair play, finiş, flayboard, hoverboard, ofansif, play-off, pres, raunt, rebound, skorer, stoper, tüyo vb. Sırasıyla sinema-TV, ekonomi, müzik, fizik-kimya-matematik, bilişim, teknoloji, felsefe, tıp, ruh bilimi, moda, gıda alanlarında da Türkçe karşılıkları bulunmasına karşın, geniş bir yabancı sözcük kullanımı var.
Türkçe yaklaşık 13 yüzyıldır konuşulup yazıldığı geniş coğrafyaya bağlı olarak çok sayıda dille komşuluk etmiş, bu dillerle sözcük alışverişinde bulunmuş. Orta Asya’da birçok dille etkileşim kurulurken Anadolu’da Arapça ve Farsçanın etkisi çok fazla olmuş. Özellikle Tanzimat döneminde yönün Batı’ya çevrilmesiyle Doğu dillerinden alıntılar azalmış, Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmış. Askerlik, ekonomi, ticaret, denizcilik gibi alanlardaki yeniliklerin ülkeye getirilmesine bağlı olarak Batı dillerinden İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan alınan sözcükler dilimize de alınmış. Batılılaşma isteğine bağlı olarak dönemin gözde dili Fransızcanın Türkçe üzerindeki etkisi de giderek artmış. Önceleri Doğu ve daha sonra Batı dillerinden alınan sözcüklerin de bir bölümü dilden düşerken bir bölümü de Türkçeleşmiş. Dolayısıyla bu tür sözcükler artık “yabancı” sözcükler olarak değerlendirilmiyor.
Dünyadaki gelişmelere koşut olarak bir zamanların gözde dili Fransızca yerini İngilizceye bırakırken Türkçe de İngilizceden uzak kalamamış. İletişim araçlarında saptanan yabancı sözcüklerin çoğunluğu Fransızca kökenli. Bunlar çoğunlukla Türkçe yazılış ve söyleyiş özellikleri kazanmışken İngilizce sözcükler daha çok özgün biçimleriyle yazılıp telaffuz ediliyor. Yakın dönemde İngilizceden tamlama hâlinde alınan kimi sözlerin daha önce Fransızcadan alınmış parçalarla birlikte ikili yazılış ve okunuşa neden olduğu da görülmekte: “cast direktörü”, “back vokal” vb. Fransızcanın bu etkisi, kimi İngilizce sözlerin Fransızca söylenişiyle kullanılmasında da (lokasyon vb.) görülüyor. Oysa Türkçede Fransızca telaffuzla yer bulmuş kimi sözlerin İngilizce söyleyişle de kullanılmasına daha çok rastlanmıştır: club (kulüp-klap), direct (direkt-dayrekt), double double (duble-dabıl dabıl), top model (model-madıl). Aynı işleyişe bağlı olarak Türkçe yazılış özellikleri kazmış “faks, direkt, şov, şef” gibi bazı sözcüklerin İngilizce özgün biçimleriyle yazıldığı da göze çarpıyor.
TV program türleri olarak bakıldığında ise en çok yabancı sözcük kullanımının reklam kuşaklarında olduğu saptanmış. Reklam metinlerinde genel olarak Türkçeye uyum sağlamış olan yabancı kökenli sözcükler veya yabancı dilden doğrudan alınan sözcüklerin kullanımı tercih ediliyor. Son yıllarda “melezlemeler” dediğimiz (ceptocep, mycep, cepflash, cepshop, cepfree vb.) yabancı sözcükler ya da eklerin, Türkçenin ögeleriyle birleştirilmesinden oluşturulmuş sözlere daha sık rastlıyoruz.
Reklam dilinde yer verilen yabancı sözcükler genelde duygusal bir etki oluşturmak için kullanılır. Bu sözcüklerin daha parlak ve çarpıcı bir etkisi olduğu düşünülür. Hedef kitle için kullanılan yabancı sözcüklerin gerçek sözlük anlamlarının bir önemi yoktur. Önemli olan, müşterinin düş dünyasını harekete geçirmektir. Reklam dilinde ürün için kullanılan yabancı sözcüklerin bir modernlik imgesi veya sözde bilimsellik havası yaratması amaçlanır. Günümüzde Amerikan kültüründen beslenen iletişim stratejileri, sürekli olarak modernliği ve üstün teknolojiyi takip etmeyi pompalamaktadır. Bu nedenle “ultra, süper, mega, ekstra” gibi üstünlük belirten sözcükler, Türkçe söz varlığında hemen yerlerini almıştır.
Dilbilimci Prof. Dr. Doğan Aksan, “Bir dilin söz varlığı, o dilin tarihine geniş ölçüde ışık tutmakta, yüzyıllar boyunca ortaya çıkan, ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişikliklerini yansıtmakta, hangi dillerin etkisiyle, ne tür değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir” demişti. Bu bakımdan yabancı sözcüklerin söz varlığında bulunması doğaldır. Toplumların söz varlıklarında, “toplumlar arasındaki kültür, siyaset, sanat ve ticaret ilişkileri” gibi kavramlar etkili olmaktadır. Elbette diller birbirleriyle etkileşir ve sözcük alışverişinde bulunurlar. Ancak kendi dillerinde o yabancı sözcüğün karşılığı varsa ve halkın dilinde o sözcük tutunmuşsa, yabancı dilde olan sözcüğü kullanmak abestir. Hele hele günümüzde, yabancı bir sözcükle Türkçe karşılığının aynı anda kullanılabildiğini görüyoruz; bu da anlatım bozukluğuna yol açıyor, özellikle birden fazla karşılığı olan yabancı ifadelerin kullanımı anlatım kısırlığına neden oluyor. Oysa Türkçe, yeryüzünün en zengin anlatım olanaklarına sahip dilleri arasında. “Ultra nemlendirici kremler”, “ultra comfort” iç çamaşırları, “ultra yumuşak” diş fırçaları, “ultra sıkı” cam bezleri, “ultra güçlü” çamaşır suları almak için marketlere hücum ederken bir yandan da Türkçeye hak ettiği özeni gösterelim.
Radyo ve TV kanallarından…
• Hayatım full karbonhidrat, full karbonhidrat. Ne gerek var? • Ben full Türkçe çaktım biliyorsun. • Benim fake hesabım hiçbir yerde yok. • Bence boyfirend ceketler… • Şu an şok hepimiz. • Defansif anlamda doğru işleri yapmak, o kompaktlık anlamında doğru işler yapmak… • Introduction , giriş yani. • … fırın tepsisine transfer ediyorum. • Garlic olsun, taze krema olsun… • Arabayı fulleyiver. • Buraya palyatif bir çözüm bulacaklar. • Oversize ceket sponsorun mu var? • Hadise bugün çok fena. On fire. • O bölgeyi intensif hâle getirdiğimiz zaman…
1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin alfabesi ile birlikte ç, ğ, ı, ö, ş, ü harfleri Türkçeye özgü olarak alfabede yer aldı. Yumuşak g (ğ) harfi de böylece Türkiye Türkçesine girdi. Bir metni sesli okurken belki “ğ”yi söyleriz ama konuşurken söylemeyiz, daha doğrusu söyleyemeyiz. Kendimizi zorlamamız gerekir ki bu da konuşmanın akışını bozar. Bir harfin okunamayışı!
Bizde “değil” sözcüğünün “değil, deel, deil, diğil, deyil, diyil, diil” olarak 7 farklı biçimde telaffuz edildiğini duyuyoruz. Bu yazının yazılma nedeni, son yıllarda yazılışı “değil mi” olan soru sözcüğünün, “diil mi” ya da “diyil mi” diye söylenmesi gerekirken; sunucusundan spikerine, gazetecisinden dizi oyuncusuna kadar hemen herkesin dilinde “di mi” veya “de mi” hâline gelmesi!
Sözcük başında bulunmayan, zayıf bir ses olması nedeniyle bulunduğu çevreden fazla etkilenen -genellikle iki ünlü arasında bulunur- ve farklı biçimlerde sesletilen yumuşak g (ğ) Türkçedeki en tartışmalı ünsüzdür. Alfabemizdeki harfler temsil ettikleri seslerle söylenirlerken, “ğ” harfi, fonetik özellikleri bakımından kendine yakın görünen g’ye “yumuşak” nitelemesi eklenerek okunur.
Yumuşak g (ğ) harfi aslında epey genç sayılacak bir harf. Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçelerinde görülmediği gibi Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinde de “ğ”ye rastlamıyoruz. 1 Kasım 1928’de kabul edilen Latin alfabesi ile birlikte ç, ğ, ı, ö, ş, ü harfleri Türkçeye özgü olarak alfabede yer almıştır. Yumuşak g harfi de böylece Türkiye Türkçesine girmiştir.
Dilbilimciler ve sesbilimciler arasında, yumuşak g’nin bir ses veya harf olup olmadığı tartışmaları yıllardır devam etmektedir. Prof. Dr. Mehmet Akif Kılıç ve Doç. Dr. Mevlüt Erdem, “Türkiye Türkçesindeki yumuşak g ünsüzünün fonetik analizi” (2008) adlı bildirilerinde, yumuşak g (ğ) harfinin iki ünsüz sesi gösterdiğini; bunlardan birinin arka damak ünsüzü olduğunu ve “ğı” sesini, diğerinin de ön damak ünsüzü olan “y” sesini verdiğini savunmuşlardır.
Yumuşak g bazı sözcüklerde dönüşüme uğramıştır. Prof. Dr. Muharrem Ergin Türk Dil Bilgisi (2009) kitabında, sözcüklerdeki yumuşak g’nin “v” şeklini almasının bazı araştırmacılar tarafından iki şekilde açıklandığını belirtir: “Birincisi “öğmek>övmek, döğmek>dövmek, güğercin>güvercin, güyegü>güveyi’ sözcüklerinde görülen g, ğ(y)>v değişimidir. İkincisi ise birincide olduğu gibi yuvarlaklaşmanın etkisiyle ‘koğmak>kovmak, oğmak>ovmak, kılağuz>kılavuz’ sözcüklerinde de görülen ğ>v değişimidir.”
Dilimizde yumuşak g söylenmez; çünkü ses estetiği bakımından kulağa hoş gelmeyen, geriden, gırtlağı zorlayarak çıkan bir sestir. Bunun dışında konuşmanın akışı içinde ğ’yi söylemeye kalkarsak bu akışı durdurmuş oluruz. Bunu söylemek yerine ya önceki ünlüyü uzatır ya ünlüler arasında kaynaştırır ya da kimi ünlüler arasında “y”ye dönüştürürüz. Çoğumuz bir metni sesli okurken belki ğ’yi söyleriz ama konuşurken söylemeyiz, daha doğrusu söyleyemeyiz.
Şair Metin Eloğlu’nun bu “sessiz sedasız” harfe adadığı kitabı meşhurdur. Şair dostları başta olmak üzere, çevresindeki isimlere ithaf ettiği şiirlerine yer verdiği Yumuşak G, alfabedeki tüm harfleri içerir.
Oğuz Atay da Tutunamayanlar’da “ğ”ye göndermeler yapar: “…İyi bir eğitim görseydi, başka bir insan olabilirdi belki. Noktalamaya dikkat ediyor. Biraz fazla virgül kullanıyor yalnız; benim gibi. Bazı kelimelerde imla yanlışları yapmış: ‘bazı’ yerine ‘bağzı’ yazmış. Birçok insan uzatmayı ‘yumuşak ge’ ile yapar…” Kullanıcıları sözcüğün doğru yazımının “bazı” olduğunu bilseler de Gezi hadiseleri döneminde üretilen unutulmaz duvar yazılarından biri, Oğuz Atay’a saygı duruşudur sanki: “Kahrolsun ba(ğ)zı şeyler!”
Kimi dilbilgisi kitaplarında “ne… ne” bağlacı diye geçer, bazılarında da “ne… ne (de)…” olarak karşımıza çıkar. Yazarken “ne… ne” bağlacı kullanmayı severiz, şiirsel bir hava katar cümlemize. Ancak esas mesele yüklemin nasıl olacağına karar vermektir. Tarihten, günümüzden ve edebiyatımızdan örnekler… Medya ve akademideki hatalı kullanımlar…
Mihrî Hatun (1461-1506), yine aynı dönemde yaşayan Zeynep Hatun’la birlikte adı bilinen ilk kadın şairlerimizdendir. Hatta 1985’te Venüs gezegeninde keşfedilen bir kratere NASA tarafından Mihrî Hatun ismi verilmiştir. Bu yazıda ele alacağımız “ne… ne bağlacına” dair örneklerimizden ilkini Mihrî Hatun Dîvânı’ndan verelim:
“Ne cânı var yaza Mânî kaşuñ işâretini
Ne haddi var bile ‘âkil lebüñ ‘ibâretini”
(Mânî meşhur ressam ama o meşhurluğu ve maharetiyle bile senin kaşını çizemez. Akıllı olan kişi ise senin dudaklarının neyden ibaret olduğunu bilmez. Malum sevgilinin dudakları “mim” harfinin kafası kadar küçük olur ve var mı yok mu farkedilmez. / Dizeleri günümüz Türkçesi ile açıklayan Sayın Dr. Abdullah Uğur’a teşekkür ederim).
Mihrî Hatun divanının ilk sayfası, TDV İslâm Ansiklopedisi.
Mihrî Hatun’un yaşadığı dönemin üzerinden 500 yıl geçmiş; günümüzde Türkiye Türkçesini öğrenemeyen bazı kişiler maalesef gazetecilik yapıyor. Bu gazetecilerden biri, “ne… ne” bağlacından vazgeçemiyor. Hemen hemen bütün haberlerinde bu bağlacı kullanıyor ama kurduğu basit, kısa bir cümlenin bile anlamına kafa yormadan, yüklemleri sürekli olumsuz yapıyor. Örneğin, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötülemedi” yazıyor. Oysa bu tip basit ve kısa bir cümlede yüklem olumlu olur. Gazeteci, “ne Ali’yi ne de Veli’yi kötüledi” yazmalı. Okurları kendisini sosyal medyadan defalarca uyarsa da kuralı öğrenmemekte ısrar eden bu gazeteci, anlatımı bozuk, tutarsız cümleler yazmaya devam ediyor. Biz de 500 yıl önce yaşayan Mihrî Hatun’un dizelerini mumla arıyoruz!
“Ne akar ne kokar olmak”, “ne altını bırakmak ne üstünü”, “ne od var ne ocak”, “ne sakala minnet ne bıyığa”, “ne şiş yansın ne kebap” vb. deyimlerimize çatı olan “ne… ne” bağlacı, “hem… hem” bağlacının karşıtıdır. Görevdeş veya zıt anlamlı kelimelerin başına gelerek bunları arka arkaya sıralayan “ne… ne” bağlacı, aynı zamanda, sıraladığı ögelerden “hiçbiri” anlamını veren bir “red”, bir “olumsuzluk” bildirme işlevi de yüklenmiştir. Yapısı bakımından zamir kökenlidir. Bu bağlaç ikiden fazla tekrarlı olarak da kullanılır, “de” bağlacı ile de pekiştirilebilir. Birden çok özne, tümleç ya da eylemi birlikte olumsuzlamak için, bunlardan önce yer alan sözcüklerin başlarına getirilen “ne… ne” bağlacı olumsuzlama ögesidir; bundan dolayı cümlelerdeki fiilin -genelde- olumlu olmasını gerektirir. Örnek vermek gerekirse,
“Onu ne gördüm ne tanıdım.” / “Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur.” (M. Şevket Esendal)
“Bunlar ne tam edebiyat ne bilim ne tam gazete yazılarıdır.” (Aziz Nesin)
Aziz Nesin
“Ne… ne” bağlacının kullanıldığı fiillerin olumlu olması gerektiğini savunanlardan biri de Şiar Yalçın’dır. Doğru Türkçe adlı eserinde “ne”nin bir edat değil bağlaç (conjunction) olduğunu söyler. Bildiği bütün Batı dillerinde olumsuzluk anlamı katan bağlaçların olumlu yüklemle tasvir edildiğini, bu sebeple de “ne… ne (de)” olumsuzluk bağlacının olumlu yüklemle kullanılması gerektiğini belirtir.
“Ne… ne” bağlacı, Servet-i Fünûn döneminden sonra hem olumlu hem de olumsuz yüklemlerle edebî metinlere girmişti. Tevfik Fikret’in Yağmur şiirinden alıntıladığımız beyitte “ne… ne” bağlacı olumsuz bir yüklemle kullanılmıştır. Bu beyitte, yüklemin bağlaçtan önce geldiği görülür: “…
Tevfik Fikret
Açılmaz ne bir yüz, ne bir pencere;
Bakıldıkça vahşet çöker yerlere”
“Ne… ne” bağlacının olumsuz yüklemle kullanıldığı örneklerin ortak özelliği, yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılması ve yüklem ile bağlaç arasına cümlenin başka ögelerinin girmesidir. Ahmet Haşim’in “O Belde” şiirinde de “ne” sözcüğünün dört kere tekrarlandığını ve yüklemin olumsuz olduğunu görüyoruz. Bu yüklemin bağlaçtan uzakta kullanılmış olması buna örnek gösterilebilir: “…
Ne sen,
Ne ben,
Cemal Süreya
Ne de hüsnünde toplanan bu mesâ,
Ne de âlâm-i fikre bir mersâ
Olan bu mâi deniz,
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz.”
Ne ne bağlacına dair kuralları şöyle özetleyebiliriz:
Yahya Kemal Beyatlı
1. Fiil, “ne… ne” ile bağlanan özne ya da tümleçlerden önce gelirse olumsuz kullanılır: “Sevmemiştir seni, ne annen ne baban; benim seni sevdiğim kadar.” Örneğin, Yahya Kemal meşhur “Sessiz Gemi” şiirindeki “Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol” dizesinde, yüklemi “ne… ne” bağlacından önce yazarak olumsuz kullanabilmişti. Kuralı bilmeyenler, bu dizenin hatalı yazıldığını öne sürmüşlerdi yıllar önce.
2. “Ne”li cümlenin fiili şartlı olursa yüklem olumsuz olabilir: “Ne sen ne ben işe karışmasaydık başımız ağrımazdı.”
3. Fiilden önce olumsuzluk bildiren bir ünlem ya da zarf (asla, hiç, hiç kimse, hiçbir zaman vb.) bulunursa yüklem olumsuz olur: “Ne İstanbul’a ne Ankara’ya hiç gitmemiş.”
4. “-diği”, “-eli beri”, “-inceye kadar”, “-ince”, “-dikçe”, “-dikten” sonra ya da “-den önce” biçimindeki zarflarla: “Ne çay ne kahve içmeyeli rahat ettim.”, “Ne kitabı ne defteri bulamayınca kızdı.”, “Ne sen ne o gelmedikten sonra ben yalnız ne yapayım?”
İki sıfat ya da sıfat durumunda olan iki sözcüğün başına “ne” getirildiğinde, iki kavramın ortalaması olan üçüncü bir kavram anlatılır: “Ne sıcak ne soğuk.”, “Ne uzun ne kısa.”
Medyada ve akademik metinlerde, “ilâ, dahi, ve, da… da, gerek… gerek(se), hem… hem…(de), ister… ister, ne… ne, olsun… olsun, bazen… bazen, bazı… bazı, bir… bir, biri… öbürü, kâh… kâh, kimi… kimi” bağlaçları yanlış fiillerle birlikte kullanılıyor, bu da anlam karmaşasına yol açıyor. Yazım kılavuzu ve dilbilgisi ders kitaplarında bu bağlaçlara dair kuralların duru bir anlatımla açıklanması ve verilen örnek cümlelerin kafa karışıklığına neden olmayacak şekilde özenle seçilmesi gerekiyor.
Cemal Süreya’nın “Yaz Sonu” şiirinden “ne… ne” bağlacı örneği vererek bitirelim:
“…
ne bilim-sanatı hayyam’ın, ne siyaseti nazım’ın,
ne yiğitlik, ne aşk… bir şey kalmazdı tek başına.
ahırlarımızda her zaman sana ayrılmış bir at vardı.”
. Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, TDK, 2003.
. Türkı̇ ye Türkçesı̇ nde “ne … ne” Bağlama Edatının (bağlacının) İşlevlerı̇ ve Anlama Katkısı, Prof. Dr. Halit Dursunoğlu, Ekev Akademı̇ Dergı̇ sı̇ , Yıl: 19 Sayı: 64.
. Türkçede “ne… ne (de)…” Bağlacının Gelı̇ şı̇ mı̇ , Şeyma Yıldız, Yüksek Lisans, 2021.
“Karşı, karşılık, mukabil, rağmen ve karşın” edatları (ilgeç), “karşılık, karşılaştırma, zıtlık” ilişkisi kuran sözcükler. “Buna karşılık” dediğimizde bir zıtlığa işaret ederiz; zıtlar arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. ‘Buna karşın’da ise yine bir zıtlığa işaret edilmekle birlikte, söz konusu olan, zıtlardan birinin gerektirdiği sonucu diğerinde bulamamış olmaktır.”
Bilimsel eserlerde ve medyada “buna karşılık/ buna karşın” kalıpları en çok karıştırılan ifadelerin başında geliyor. Örneğin, bir haber bülteninde, “depremlerin üzerinden 15 ay geçti, buna karşılık bölgede barınma sorunu giderilemedi” deniyordu. Oysa haberi kaleme alanların, bu cümlede “karşılık” sözcüğü yerine, “rağmen” anlamına gelen “karşın” sözcüğünü kullanmaları gerekiyordu.
“Karşı, karşılık, mukabil, rağmen ve karşın” edatlarını (ilgeç) “karşılık, karşılaştırma, zıtlık” ilişkisi kuran sözcükler olarak sayabiliriz. “Karşı” sözcüğü görevleri bakımından oldukça geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. İsim türünde, bir şeyin önünün, asıl alınan yüzünün ilerisi anlamına gelir. “Karşıda ip atlayan kızlar çok mutlu görünüyorlar” cümlesinde olduğu gibi. Yol, deniz, ırmak vb’nin öteki kıyısı veya yanı için de “karşı” kullanılır: “Karşıya geçecek taksi bulamadım.” Yine isim göreviyle ön, kat, huzur anlamını vermek için de “karşı” sözcüğüne başvururuz: “Rektörün karşısında buldular kendilerini.” Sıfat göreviyle “karşı” sözcüğü, bulunulan yere göre önde, ileride olma olarak da karşımıza çıkar: “Karşı adadan buzuki sesleri geliyor.” Karşı sözcüğü, karşıt (zıt), muhalif olarak da sıfatlaşır: “Mecliste karşı parti milletvekillerinin protestoları duyuldu.” Edat (ilgeç) göreviyle (-a/-e karşı) anlamında “karşı” sözcüğünü kullandığımız da olur: “Boğaziçi’ne karşı kahvesini yudumladı.” Hakkında, için, ilgili olarak anlamlarında yine edat olarak karşımıza çıkar: “Arkadaşına karşı saygısı kalmamıştı.” “Babam sabaha karşı işten geldi” örneğinde olduğu gibi, doğru, yakın, sularında anlamlarında da “karşı” sözcüğü kullanılır. Zarf (belirteç) olarak da karşı çıkmak, karşı durmak, karşı gelmek diye kullanırız.
“Karşılık” sözcüğü ise, isim göreviyle bir dildeki bir sözü başka bir dilde aynı anlamda karşılayan söz; verilen yanıt anlamında kullanıldığı gibi, bir şey alınırken karşı tarafa verilen başka şey; bir iş için ayrılmış para yerine de geçer. Yine günümüzde pek sık duymadığımız “rağmen” sözcüğü “karşın” anlamına geliyor. Genç kuşaklar günümüzde “rağmen” yerine “karşın” edatını tercih ediyor. Birbirine karıştırılan “buna karşılık/buna karşın”ın anlam farkı üzerine çevirmen ve yazar Necmiye Alpay’ın şu önemli gözlemine kulak verelim: “Buna karşılık” dediğimizde bir zıtlığa işaret ederiz; zıtlar arasında bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. ‘Buna karşın’da ise yine bir zıtlığa işaret edilmekle birlikte, söz konusu olan, zıtlardan birinin gerektirdiği sonucu diğerinde bulamamış olmaktır. Başka bir deyişle, arada neden-sonuç ilişkisi bulunur.”
Ece Ayhan’ın “Ala ala hey” şiiriyle yazıyı bitirelim:
“… Ala ala hey! Artık şarkı olacak / Şiirin döndermesine genç hallaçlar ve / Kuşbakışlı çocuklar karşılık veriyorlar / Salarak gürlüklerine göğün uçurtmalar, hurra!”
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından örnekler
▶ “Kimsenin ona ‘karşı’ olmadığını söyledim.”
▶ “… bununla övündüğünü ileri sürerdi ben ‘karşılık’ vermezdim.”
▶ “… bu sevgi gösterisine sağ eliyle mukabele ediyor, ‘mukabil’ hücuma geçtik şimdi bastırıyoruz.”
▶ “Böylece Türkiye, bir makine mühendisi kaybetmesine ‘karşın’ (üniversiteyi bitiremedi), gerçek ve verimli (otuz dört devrim yapmıştır) bir devrimci kazandı.”
Bir dönemin icon’u Françoise Hardy, uzun süredir mücadele ettiği hastalığa yenik düştü. Ancak kendisi sadece 68 kuşağının değil, sonraki kuşakların da zihninde ve kalbinde bambaşka bir format oluşturdu. “Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı”, hem dönemin en büyük isimlerini hem sokaktaki herkesi etkisine aldı, bir daha bırakmadı.
28 Ekim 1962…
Fransa o tarihte, rejimin değişeceği bir geceye hazırlanıyor.
1789 İhtilali ve Paris Komünü’nden sonra ülke yeni bir rejimin eşiğinde.
Fransa’nın “Beşinci Cumhuriyet Rejimi” gerçek anlamda o gece doğuyor.
Ülke o gün “Başkanlık sistemi” hâline gelecek olan bir adımı oyluyor.
Cumhurbaşkanını tarihte ilk defa direkt olarak halk seçecek.
Katılım oranı bir Avrupa ülkesi için çok yüksek:
Yüzde 76.97
21 milyon Fransız sandığa gidiyor.
(Petit-Clamart kasabasında sıkılan kurşun)
Şimdi 9 hafta geriye dönüyoruz: 22 Ağustos 1962.
Ağustos ayında Paris’in hemen kuzeyindeki Petit-Clamart adlı kasaba, tarihî bir kişiliği ağırlıyor.
2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nn işgaline uğrayan Fransa’yı kurtaran büyük komutan General De Gaulle o gün kasabada ve halk kendisini coşkuyla karşılıyor.
Ancak o sırada hiç beklenmeyen bir olay meydana geliyor.
Jean Bastien-Thiry adlı bir yarbay (ve yanındaki 3 kişi), makineli tüfekle ateş açarak General De Gaulle’e öldürmeye teşebbüs ediyor.
Suikastten kurtulan De Gaulle’ün zekası
De Gaulle tesadüf eseri bu suikast girişiminden kurtuldu.
Olay, halk arasında büyük bir tepkiye yol açtı.
Artık tecrübeli bir siyasetçi de olan De Gaulle, o gün bu suikasti ve halkın tepkisini, kafasında uzun süredir varolan bir planı uygulamaya koymak için fırsata çevirdi.
Fransa’nın başında güçlü bir cumhurbaşkanı olması şarttı. Bunun için de cumhurbaşkanının direkt olarak halk tarafından seçilmesi ve gücünü halktan alması gerekirdi.
Bu fikir 1962 Ekim sonunda uygulamaya geçiyor ve cumhurbaşkanının halk tarafından direkt olarak seçilmesi referanduma sunuluyordu.
Oylama sonucu beklenirken ekrana çıkan cılız kız
O gece Fransız halkı devlet radyosu ve televizyonunda referandumun sonuçlarını bekliyordu.
İşte tam o sırada kimsenin tanımadığı bir kız ekrana çıktı.
Silik mi silik duran, giydiği elbiseler de, duruşu-hâli-tavrı da iddiasız bir kızdı ekrandaki.
Referandum sonuçları beklenirken, zaman doldurmak için ekrana çıkarılmış gibiydi.
Üzerinde sanki annesinin ördüğü bir kazak, Katolik okulu öğrencisini andıran bir etek vardı. Kuaför dokunmamış, kendi hâline terkedilmiş dümdüz saçları ile sokakta görseniz dikkat etmeyeceğiniz bir kızdı.
‘Tous les garçons et les filles’ ilk defa duyuluyor
Elinde akustik bir gitar tutuyordu.
Sonra yavaşça çalmaya ve söylemeye başladı…
Şarkının adı “Tous les garçons et les filles”di (Bütün erkekler ve kızlar).
Kimsenin duymadığı, bilmediği bir şarkı.
Kimse farkında değildi ama, müzik tarihi açısından önemli bir andı.
(Müzik tarihini değiştiren diğer şarkı: ‘Love me do’)
Bu şarkının duyulmasından tam 23 gün önce, İngiltere’de dünya müzik tarihini değiştirecek bir başka hadise meydana gelmişti.
Beatles 5 Ekim 1962 tarihinde bütün dünyada “beat” akımını başlatacak olan “Love Me Do” adlı ilk 45’liğini çıkarmıştı.
Şarkı 20 gün içinde dünyayı sarsmış ve 20. yüzyıl müzikte “Ye ye” dönemine girmişti.
Fransız müziğini-tarzını altüst eden 10 dakika
İşte Fransızların heyecanla sonuçları beklediği o akşam, Fransız televizyonunda bir kız oldukça aykırı bir parçayla kendini gösteriyordu.
Ekranda kaldığı bütün süre 10 dakikaydı.
Şarkısını söyledi ve ayrıldı.
O ekrandan ayrıldıktan kısa süre sonra referandumun sonuçları belli olmuştu.
Fransa halkının yüzde 62.25’i “Evet”, yüzde 37.75’i “Hayır” demişti.
O gün Fransa yeni bir döneme adım atmıştı.
1958’de temeli atılan “Beşinci Cumhuriyet”, en radikal kararını alarak başkanlık sistemine o gece geçmişti.
O gece Fransızların konuştuğu konu, De Gaulle’un çok daha güçlü biçimde yönetime oturmasıydı.
Ertesi gün gençler başka bir şey konuşuyor
Ancak ertesi gün hiç beklenmeyen bir şey oldu.
Bir gün önce referandumu konuşan Fransızlar, o günün gecesi televizyona çıkan o sade kızı ve şarkısını konuşuyordu.
Özellikle de savaş sonrası doğmuş genç kuşaklar.
Şarkı bir anda referandumu bile unutturmuş ve Fransa halkının diline oturmuştu.
Daha o gün 200 bin adet 46 devirlik plak satıldı.
Kısa süre içinde plağın satışı 2 milyona ulaşacaktı.
Fransa tarihinin en büyük sesi Edith Piaf’ın rüyasında bile göremeyeceği bir rakamdı bu.
İngiltere 5 Ekim 1962 günü müzikte “Ye ye” dönemini açarken, ondan 23 gün sonra bir başka güçlü kültür ülkesi Fransa “beat” akımına romantizmle cevap veriyordu.
O akşam Fransız televizyonuna çıkıp 10 dakika boyunca şarkı söyleyen o kızın adı Françoise Hardy’ydi…
O gün henüz 18 yaşındaydı.
İşte o Françoise Hardy, 11 Haziran 2024’te öldü.
Ve artık onu unutmuş olan dünya, bir anda yeniden hatırladı bu müziği ve tarzıyla çığır açan kadını…
Üniversitede okurken tanıştığı genç Türk kimdi?
Katolik okulunda okumuştu Hardy ve zeki bir kızdı.
Bakalorya sınavını 16 yaşında vermişti
Ertesi yıl Paris’te Sciences Po. okuyordu. Yani Siyasal Bilimler.
Tam da o sırada bir Türk genci ile de arkadaşlığı olacaktı.
Bugün İzmir’de yaşayan işinsanı Uğur Yüce’ydi bu genç adam…
Françoise Hardy’nin öldüğünü öğrendiği gün bana şunu anlatacaktı:
Burdeau’nun hukuk dersinden bize 17 aldıran kız
“O yıl ünlü hukukçu Georges Burdeau’dan anayasa hukuku dersi alıyoruz.
Çalışma grupları kurdu.
Bizim grup ABD anayasasını inceleyip bir sunum yapacak. Grupta Science Po.’ dan gelen donuk bir kız var.
Hiç bir cinsel çekiciliği yok.
Sade ama zevkli ve pahalı giyiniyor. İsmi Françoise.
Grupta 4 kişiyiz.
İki hukuk, 1 Sciences Eco., bir Sciences Po. öğrencisi
Tüm işi tek kız öğrenci olan Françoise’a yıktık.
Soru sormazsan konuşmayan kendi hâlinde bir kız. Kimse ile fazla samimi olmadı. Ancak yazdığı sunum metni mükemmel idi.
17 aldık 20 üzerinden.
O yaz İngiltere’ye yaz çiftliklerine çalışmaya gittik.
2.5 ay sonra Paris’e döndüğümüzde bir fırtına esiyordu.
Herkesin dilinde ‘Tous les garçons et les filles’ şarkısı.
Ne kadar şaşırdığımı anlatamam.”
1981’de nikah davetiyesini gönderdi
Uğur Yüce devam ediyor:
“1.5-2 yıl sonra bir gün bir film için mahalleye gelmiş.
Arkadaş grubu olarak devam etitğimiz “La Chope”un önünde krepçi dükkanım vardı. Görünce beni tanıdı. O içine kapanık kız gitmiş daha sıcak ve samimi bir kadın gelmişti. O olaydan sonra defalarca karşılaştık. Konserlerine davetiye yolladı. 1981’de de nikahına gelmem için davetiye yolladı.
Gidemedim…
Nikah davetiyesindeki damat, ünlü şarkıcı Jacques Dutronc’du!”
Duvarımdaki kadına kimler âşık, kimler hayrandı?
1960’larda, bütün dünyada “gençlerin devrimi”nin başladığı yıllarda, müzikle ilgilenen çocukların Fransa’daki idolüydü Françoise Hardy.
Üniversiteye başladıktan sonra iki arkadaşımla birlikte kaldığım Ankara Güniz Sokak’taki öğrenci odamda, duvarda onun küçük bir resmi asılıydı.
Küçük olması daha büyüğünü bulamadığım içindi.
Yirmi yaşındayım.
Duvarlarım 20 yaş gençliği ve heyecanı ile astığım posterlerle kaplı.
Devasa bir Karl Marx ve onun kadar devasa bir Mick Jagger posteri asılı.
1968’de Mayıs Devrimi’ne giden yıllarda müziği seven bir gencin kafa yapısı…
20 yıl boyunca kansere karşı büyük savaş verdi
Hiç ölmeyecekmiş gibi bir imajdı onunki…
2004’ten beri kansere karşı büyük bir mücadele veriyordu.
Tam 20 yıl sürdü bu mücadele ve 11 Haziran 2024 gecesi o savaşı kaybetti.
80 yaşındaydı…
Saçları bembeyazdı ve hayatının son yıllarını, “insanın kendi hayatına son verme hakkını” savunarak geçirdi.
Uzun süredir hastaydı. Tek arzusu acı çekmeden ölebilmekti.
Bunu söyledikten 6 ay sonra gitti bu dünyadan…
Son defa ‘Yükselen Ay Krallığı’nda karşılaştık
Onunla son defa Wes Anderson’un “Moonrise Kingdom” (Yükselen Ay Krallığı-2012) filminde karşılaşmıştım.
Paris’te Odeon’da bir sinema salonunda tek başıma seyretmiştim o filmi.
Bana göre bir Wes Anderson şaheseriydi.
Ama benim için en büyük sürpriz filmin müziğiydi.
Onun söylediği “Le Temps de l’Amour” şarkısı sanki filmin başoyuncusuydu.
Meğer Salvador Dalí de ona hayranmış
Beat müziğin dünyayı sarstığı günlerin tam ortasında, olabilecek en romantik balad’larla gelip oturmuştu aramıza.
Ben, Ankara’nın bir mahallesinde gizli gizli ona hayranlığımı yaşarken, meğer benimle birlikte kimler aşıkmış, hayranmış o kıza…
Mesela Salvador Dalí de ona hayranmış.
1968’de onu Cadaqués’teki evine davet etmiş ve 1 hafta geçirmişler o evde.
Ama başka bazıları var ki…
O zaman daha iyi anlıyorum ben nasıl hayran olmuşum bu kıza…
Chelsea ve Camden’ın görünmeyen kraliçesi
Benim duvarımda olduğu gibi, 1960’larda yeni İngiliz müziğinin nabzının attığı Chelsea’de, Camden’da yeni yükselen popçularının çoğunun duvarında da onun resimleri asılıymış…
Rolling Stones’un 27 yaşında ölen üyesi Brian Jones ve Morrisey de onun âşıkları listesindeymiş meğer.
Françoise Hardy, 2018’de Bob Dylan ve Mick Jagger’dan kendisine gelen şarkı sözleri denemelerinin olduğunu da açıklamıştı.
Bob Dylan ‘o gelmezse konsere çıkmam’ demişti
Bob Dylan 1964’deki “Another Side of Bob Dylan” albümünün kapağına ona ithaf ettiği bir şiirden dizeler koymuştu.
Ancak en ilginç hikaye Bob Dylan’la Paris’te Olympia’daki konserinde yaşadıklarıydı.
Dylan “Françoise buraya yanıma gelmezse konserin ikinci bölümüne çıkmayacağım” diye tutturmuştu.
O ve başka bazı sanatçılar daha sonra kaldığı Hotel George V’teki odasında yanına gitmişlerdi.
İşte orada Dylan henüz baskıdan çıkan iki plağını Françoise Hardy’ye göstermişti:
“Just Like A Woman” ve “I Want You…”
Belki de onun için yazılmış iki şarkıydı.
Kimse hiçbir zaman bilemedi.
Mick Jagger’ın idealindeki kadındı
Mick Jagger’a gelince…
Onun için “idealimdeki kadın” diyordu her yerde.
Ve bu tek taraflı değildi.
Françoise Hardy için de o “ideal erkek”ti.
Ancak bu iki “ideal”, hiçbir zaman fiziken birlikte olmadı.
Lennon ve Paul McCartney de çok uğraştılar ama…
Tabi bir de dönemin en büyükleri var…
Beatles’ın iki üyesi John Lennon ve Paul McCartney de onun gizli hayranları arasındaydı.
Chelsea dedikodularına bakılırsa, ikisi de şanslarını denemiş ama başaramamışlardı.
David Bowie’den ünlü Japon tasarımcıya…
Ya David Bowie…
O hünsa adam…
Onun da Chelsea’deki odasının duvarında bir Françoise Hardy posteri varmış.
Japon tasarımcı Rei Kawakubo…
Hâlen dünyanın en önemli genç markalarından biri olan “Comme des Garçons”un ismini ondan ve şarkısı “Tous Les Garçons et les Filles” şarkısından esinlenerek koymuştu.
Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı
Françoise Hardy 17 Ocak 1944 günü doğmuştu.
Oğlak burcuydu ve Satürn’ün gölgesinde gelmişti bu dünyaya.
Yani “Soğuk Gezegen”in karanlık yüzünde doğmuştu.
Belki de bunun için bütün hayatı boyunca hep mesafeli, soğuk bir insan gibi durdu.
Onu Serge Gainsbourg’la yanyana getiren de işte bu baştan çıkarıcı mesafeydi.
Veya bize öyle göründü.
Kırmızı ruj olmadan Fransız tarzı olur mu?
Kırmızı ruj sürmeyen, sigara içmeyen, bir Amerikalı editörün deyişiyle “mini etekli bir ceylan”dı o.
Mini eteğin ve pantalonun en yakıştığı kızdı o günlerimde…
Haute Couture’den ilk giydiği elbise bir Courrèges’di.
1960’larda “Fransız genç kız tarzını” o yaratmıştı.
Yves Saint-Laurent ona erkek “taksido”su giydirdiğinde, tasarımın bir “erkek kuralı” daha yıkılmıştı.
Paco Rabanne da onun peşindeki tasarımcılardandı.
Giydiği elbiselerle resimlerini ise David Bailey, Richard Avedon ve William Klein gibi fotoğraf sanatının devleri çekmişti.
‘Blow-Up’ filminden fırlamış anti-Bardot karakter
Brigitte Bardot yıllarıydı.
O ise tam bir “anti-Bardot” olarak çıktı.
Bardot kadınlığını ne kadar cömertçe ve cüretle teşhir ediyorsa, o da o kadar kıskançlıkla saklıyordu.
Antonioni’nin “Blow-Up” filminden fırlamış bir kahramandı.
Hayranları arasında Jean-Luc Godard, Roger Vadim ve John Frankenheimer gibi dev yönetmenler vardı.
Yani iyi kızdı Françoise Hardy.
Çok harbi kızdı…
Başkalarını bilemem.
Ben unutmayacağım gençlik duvarımdaki o şahane kızı.
ERTUĞRUL ÖZKÖK’E GÖRE
En iyi 10 Hardy şarkısı
▶ Mon amie La Rose
▶ Le temps de l’amour
▶ Tous les garçons et les filles
▶ Comment te dire adieu
▶ Ma jeunesse fout le camp
▶ Le Large
▶ Un peu d’eau
▶ Suzanne (Leonard Cohen’in şarkısını çok güzel söylüyor)
▶ Que reste t-il de nos amours
▶ Comment te dire adieu
AHMET UĞURLU (1952-2014)
Disiplin, yetenek, ustalık ama esas olarak çalışkanlık
Belleklerden ve kayıtlardan silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atan Uğurlu, tiyatro ve sinema tarihimizde kalıcı izler bıraktı. Emekle yoğrulmuş bir hayat, bir kariyer.
Konya doğumlu değerli oyuncu Ahmet Uğurlu, Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun oldu. Ardından Devlet Tiyatroları’nda görev aldı. 1973-1979 arasında Bursa Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı.
Ahmet Uğurlu’yu sahnede ilk defa 1979’da İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun büyük prodüksiyonu olan Duruşma oyununda seyrettim. Kafka’nın eserinden sahneye uyarlanan oyunu Ahmet Levendoğlu yönetmişti. O oyunda Ahmet Uğurlu iki karakteri birden (Block ve bir polis karakteri) canlandırmıştı. Rollerden biri dizlerinden aşağısı olmayan bir karakterdi ve 3 saat süren oyun boyunca Ahmet Uğurlu yerlerde dizlerinin üzerinde sürünerek oynamıştı. O oyunda Kafka’yı oynayan Nihat İleri, 1997’de kaybettiğimiz usta oyuncu Numan Tala Pakner ve Ahmet Uğurlu belleklerden silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atmışlardı.
Ahmet Uğurlu’yu Duruşma’dan sonra Necati Cumalı’nın Yaralı Geyik oyununda Sefer rolünde; Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Mekik karakterinde; Gerhart Hauptmann’ın Kunduz Kürk eserinde Wulkow rolünde ve Jean Giraudoux’nun Truva Savaşı Olmayacak oyununda Busuris karakterinde hayranlıkla seyrettim.
İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1981’de öğrencilik dönemimde kadrosuna katıldığım Turan Oflazoğlu’nun Kösem Sultan oyununda Ahmet Uğurlu ile hem tanışma fırsatını yakaladım hem de Mustafa Ağa rolünde nasıl bir disiplin ve ustalıkla rolüne sarıldığına sahnede tanık oldum. Sahnesine dakikalar olmasına rağmen antre alacağı köşede bekler, sahneye çok sakin ve emin adımlarla girerdi. Sonraki yıllarda Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı (Truffaldino rolünde) ve Musahipzade Celal’in İstanbul Efendisi (İrfan rolünde) oyunlarında ustalık düzeyine taşıdı oyunculuğunu. 1987-88 sezonunda masallardan uyarlama bir müzikal çocuk oyunu olan Büyük Miras’ı yönetti. 1989’da rol aldığı Guy Foissy’nin Köprüdeki Adam oyunundan sonra Devlet Tiyatroları’ndan istifa ederek eşi senaryo yazarı Necef Uğurlu ile birlikte hem TV kanallarında komedi yapımlarına imza attı hem de kendi özel tiyatrosunu kurdu. 1997’de Ahmet Levendoğlu rejisiyle Tiyatro Stüdyosu’nda Turgay Nar’ın Çöplük oyununda rol aldı. 2004’te İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Berkun Oya’nın Yangın Duası oyunuyla sadece bir sezon oynadı.
Sinemada yıllarca aykırı tiplemelerde boy gösterdikten sonra Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata (1996) filminde oynadığı unutulmaz rolüyle birçok ödül kazandı. Uğurlu son yıllarda TV dizileri ve sinema filmlerinde (Faint Sound, Avcı, Memleket Meselesi, Döngel Kârhanesi, Yol Ayrımı, Behzat Ç.) sıradışı karakterlere can vermişti. Her türden eserde (komedi/dram/trajedi) seyrettiğimiz Ahmet Uğurlu, doğal, ekonomik ve etkili oyunculuğu ile tiyatro ve sinema tarihinde güzel izler bıraktı.
Önceki yıllarda kaybettiğimiz değerli oyuncu arkadaşlarıyla buluştu şimdi. Tuncel Kurtiz, Turgut Savaş, Macit Flordun, Numan Tala Pakner, Nur Subaşı ve sınıf arkadaşı Civan Canova ile birlikte belki de bir tiyatro topluluğu kuruyorlardır.
Tabutta Rövaşata’da oynadığı Mahsun karakteri ne demişti?
“Arkadaşlar iyidir.”
Tabutta Rövaşata, 1996.
ERDAL ATABEK (1930-2024)
Barış ve hak savunucusu hekim
Yaşamı boyunca hekimliğinin yanısıra toplumsal sorunlara duyarlılığı ve mücadeleci kişiliğiyle de bilinen Dr. Erdal Atabek 31 Mayıs’ta 94 yaşında öldü. Adapazarı’nda doğan Erdal Atabek, 1954’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Uzmanlık alanını psikiyatri olarak belirleyen Atabek, 1965’te Milliyet gazetesinde köşe yazarlığına başladı, 1966’da ise Cumhuriyet gazetesine geçti; vefatına kadar bu gazetenin yazarı olarak kaldı. 1965’te Türk Tabipleri Birliği başkanı seçilen Erdal Atabek bu görevi de 1984’e kadar sürdürdü.
Barış Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan ünlü hekim, bu nedenle 12 Eylül darbesinin ardından 4 yılı aşkın cezaevinde tutuldu. 1991’de beraat etti.
Dr. Erdal Atabek, 1970’lerin başında SGK Genel Müdürlüğü ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarlığı da yaptı. Toplumsal değişimler ve birey psikolojisi üzerine analizler yaptığı 20’nin üzerinde kitaba imza atan Atabek, için yazarı olduğu Cumhuriyet gazetesinde bir tören düzenlendi. Burada konuşan Dr. Vedat Bulut, Türkiye’de pek çok hekimin gençlik yıllarından itibaren Atabek’in yazılarını okuduğunu belirtti ve “Onun sözlerinin ne kadar önemli olduğu her geçen yıl ortaya çıktı. Sağlık Bakanlığı onun uyarılarını dikkate alsaydı, bu kadar hasta ve poliklinik olmaz, pandemide bu kadar kişi yaşamını yitirmezdi” dedi.
ÖZLEM KUMRULAR (1974-2024)
Tarihçi-edebiyatçı profesörden erken veda
Osmanlı tarihi üzerine akademik çalışmaları ve eserlerinin yanısıra, Kösem Sultan, Haremde Taht Kuranlar adlı kurgu romanları da bulunan Prof. Dr. Özlem Kumrular, 50 yaşında yaşamını yitirdi. İstanbul doğumlu Kumrular, lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı bölümünde, yüksek lisansını ise aynı üniversitenin Tarih bölümünde tamamladı. Doktorasını ise İspanya’daki Salamanca Üniversitesi’nde yaptı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde görev yapan Kumrular 2018’de yılında profesör unvanını aldı.
Kumrular, İspanya kaynaklarından Türk ve Osmanlı tarihi araştırmalarıyla tanındı. İslam Korkusu ve Osmanlı-Habsburg Düellosu kitapları yabancı dillere çevrildi. Prof. Özlem Kumrular, geçen yılın Haziran ayında Zürih’te geçirdiği bir trafik kazasında yaralanmıştı; uzun süredir tedavi gördüğü İstanbul’daki hastanede 29 Mayıs 2024’te hayatını kaybetti. Cenazesi Nakkaştepe Mezarlığı’nda toprağa verildi.
DONALD SUTHERLAND (1935-2024)
En iyi ‘kötü adam’dı…
Kanadalı ünlü aktör Donald Sutherland, 88 yaşında öldü. 20 Haziran 2024’te aktörün ölüm haberini yine başarılı bir oyuncu olan oğlu Kiefer Sutherland sosyal medya hesabından duyurdu. Donald Sutherland, “Cephede Eğlence”, “Çılgın Savaşçılar”, “1900”, “Sıradan İnsanlar” gibi filmlerle ünlendi. Uzun kariyerinin sonlarında “Açlık Oyunları” serisinin ilginç ve kötü başkanı Snow’u canlandırmıştı. Eleştirmenler tarafından döneminin en iyi oyuncularından biri olarak tanımlanan Sutherland, 70’ler sinemasının normlarını zorlamış, ilerleyen yaşına rağmen çalışmaktan geri durmamıştı.
MURAT SOYDAN (1940-2024)
Yeşilçam’dan bir yakışıklı daha gitti
Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri olan ve sinema tarihimize damgasını vuran Murat Soydan, 11 Haziran’da hayatını kaybetti. 1940 Lüleburgaz doğumlu sanatçının gerçek adı Rüçhan Tercan’dı. İktisadi İlimler Akademisi ve İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Musikisi bölümünü bitirdi. 1966’da bir derginin açtığı yarışmayı kazanarak sinemaya giren sanatçı, Yeşilçam’ın en parlak döneminin aranan yüzlerinden biri oldu. 150’den fazla filmde rol aldı. Özellikle, duygusal ve dramatik rollerdeki başarısı, onun geniş kitlelerce tanınmasını sağladı. Müziğe olan ilgisiyle de bilinen ünlü oyuncu zaman zaman sahnede de şarkı söyledi. Murat Soydan, bir dönem Sinema Oyuncuları Derneği başkanlığı da yapmıştı.
JEAN-LOUIS BACQUE-GRAMMONT (1941-2024)
Türklere, Türkçeye ve Türk tarihine adanan ömür
“Kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtlayan bir yerli”ydi
Yakın tarihimizin en önemli Türkolog ve Anadolu tarihi uzmanlarından Jean-Louis Bacqué-Grammont, geçen ay hayatını kaybetti. Gerek orijinal eserleri gerekse çevirileriyle literatüre önemli eserler kazandıran Bacqué-Grammont, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu üyeliklerinde de bulunmuştu.
Ölümünden sonra ülkemizde maalesef ilgili çevreler tarafından dahi bahsedilmeyen bu müstesna akademisyeni, Enis Batur’un ilk olarak 1999’da yayımlanan Kurşunkalem Portreler (Sel Yayınları) adlı kitabındaki yazısından bir bölümle anıyoruz:
“Yerliliğimizin altını çizerken, “yerli”lerimizi tanımlarken dayanaklardan yoksun bir mağrurluk kaplıyor sözlerimizi, genellikle. “Yabancı”larımıza yaklaşırken, kaynağını çoktan unuttuğumuz bir paranoya yönlendiriyor bizi. “Öteki”ne öylesine kapatmışız ki kendimizi, o bize yaklaştığında, enikonu yaklaşıp “biz”lerden biri haline geldiğinde, hele ki “biz”den fazla “yerli”leştiğinde ne yapacağımızı, söyleyeceğimizi bilemez oluyoruz.
Jean-Louis Bacqué-Grammont’u Türkiye’de tanıyanların sayısı az değil. Özellikle de Tarih, Toplumsal Tarih, Kültür Tarihi, Arkeoloji ya da İnançlar Tarihi bağlamında çalışan araştırmacıların yakından bildiği, çalışmalarından yararlandığı, derinlemesine yayılan uzmanlığından etkilendiği bir isim. Bilen biliyor onu gerçi, ama kalemim burada, onu duymamış olanlara doğru hareket ediyor.
1960’lı yıllardan başlayarak yaklaşık 10 yıl Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün yöneticiliğini yapmış, o çerçevede çeşitli yayınların devreye girmesinde, incelemelerin başlatılmasında, öncülük görevi üstlenmiş. O gün bugün, dindirilmesi olanaksız görünen bir susuzlukla Osmanlı-Türk kültürünün “ince iz”, büyük emek ve sabır, kalıtım ve işbirliği gerektiren alanlarına uzanmış.
Kendisi, bilgisizliğinin sınırlarını daraltmak için çırpını yordur şüphesiz; onunla karşılaşan tam tersine, birikiminin bir sınırı olmayabileceğinden ürküyor. Tek tek bütün mezartaşlarını buluyor, görüntülüyor, okuyor sözgelimi; onlardan elde ettiği somut bilgileri (hangi tarihler arasında yaşamış, nereli ve kimlerden, ne tür görevler üstlenmiş vb.) belgelerden topladıklarıyla besliyor. Konunun öteki uzmanlarıyla sıkı bir iletişim ağı kurmuş, böylece veri bankasını zenginleştiriyor; üstüne üstlük, Yavuz Sultan Selim sonrası gibi uzak, zorlu bir zaman dilimini seçmiş bu araştırma için. Şimdilerde, bu yıl sonunda ilk cildi günışığına çıkacak, kolektif bir Tophane Monografisi araştırmasının önderliğini sürdürüyor. Ekrem Işın, bir üçgen kurup buluşturdu bizi; iğneyle (değil iğnelerle) kuyu (değil kuyular) kazan bu adam beni durduğum yerde büzüşmeye, iyice ufalıp kaybolmaya yöneltecek ölçüde varlıklı ve alçakgönüllüydü, gözümle gördüm. Osmanlı ölçülerinin, ölçü birimlerinin Zaman ve Mekân içindeki değişimlerini didiklediği bir başka çalışmasının ortasından hızla geçtik bu arada; Brest’te sütun gibi dikilmiş bir top ile Askerî Müze’deki, İstanbul’daki topların ve Paris’te, Invalides’in bahçesindeki Osmanlı toplarının arasında çılgın bir polisiye romanın sayfalarında dolaştık; müthiş birkaç saatti doğrusu. Bacqué-Grammont’un, araştırmalarının içinde kaybolmuş bir öte dünyalı sanılmasına katkıda bulunmak istemem, büsbütün yanlış olur bu. Bir dünyalı o. Tatlı dedikodu yapmaya, rakıya, yemeye bayılıyor. İstanbul’da yaşadığı dönemde, çaktırmadan yemek yazıları da döktürürmüş. Bir ihbar: Kullandığı takma isim Maskeli Çatal’mış…
Gene de kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtlayan bu yerliyi, önce araştırmalarına başvurup tanımalıyız diye düşünmeden edemiyorum ben.”
Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazıya da yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dil canlıdır.
Bir günlük gazetede şu satırlara rastlamıştım: “DM’den yürümek, modern zamanda birisiyle tanışmanın en etkili ve hızlı yoludur. İlgi duyduğunuz birine DM’den yazarken eliniz ayağınız birbirine karışıyor olabilir. DM’den yürümek bir sanattır, DM’den yürümenin de incelikleri var. Peki DM’den nasıl yürünür? İşte 7 adımda DM’den yürüme rehberi…”
Oğuz Atay Tutunamayanlar (1972) romanında, “dil, yaşayışımızın aynasıdır” der. Hayatlarımız her geçen gün daha hızlı akıyor. Z kuşağı, önce konuşma dilinde yaygınlaşan, sosyal medya mecralarıyla yazı diline de yansıyan yeni bir dil oluşturdu. Bu kuşağın kendi aralarındaki iletişime egemen olan sözleri incelediğimizde, eski dil yapılarının bozulmasıyla elde edilen, İngilizce kökenli fiilleri de içeren, argo ağırlıklı ve mizah içeriği üretme kaygısı taşıyan yapılarla karşılaşıyoruz: “Akmak, atar yapmak, ayar vermek, birine dalmak, birine yükselmek, birine yürümek, boş yapmak, darlamak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, kasmak, takipçi kasmak, duyar kasmak, stalklamak, trip atmak, trollemek, yargı dağıtmak.
Her kuşak, kendinden sonraki kuşakların ürettiği yeni dili soğuk karşılar. Geçmişte de aydınlar, kendi yaşadıkları çağın yeni dilini acımasızca eleştirmişlerdi. Kimi aydınlar günümüzde bu yeni üretilen sözlerin dili yozlaştıracağı endişesini taşırken, azınlıkta kalan bir grup dilbilimci ise yeni öneriler sunmanın dili zenginleştireceğini savunuyor. Kendi adıma bu dilden pek hazzetmesem de, dilimizi yozlaştırıp zarar vereceğini düşünmüyorum.
Yeni kuşağın kullandığı bu sözlere, “yeraltında konuşulan şifreli bir dil”in ürünleriymiş gibi dışlayıcı bir tutumla yaklaşılması, hâtta bunların yok sayılması o sözleri dillerden silmez, tersine daha da kullanılır duruma getirir, yaygınlaştırır. Dilbilimcilerin sokaktaki bu sözleri “yeni söz önerileri” olarak derleyip incelemeleri, söz varlığını geliştirme yolunda önemli bir çalışma olacaktır. Bu yeni dil üzerine birkaç akademik makale yayımlandı bile (örneğin düne kadar ayıp karşılanıp mesafeli olunan “bir tık” sözü bile dil otoritelerince, son güncellemede TDK Sözlük içine katıldı).
Bu yeni nesil dile ait sözlerin tutunup tutunamayacakları zaten zaman içinde belli olacak. Kabul görmezse unutulur giderler, kabul görürse yerleşir kalırlar. Sonuçta bu sözleri beğenen kullanır, beğenmeyen kullanmaz. Sözcükler halkın dilinde ya tutunamaz ölürler ya da sonsuza dek yaşarlar. Dilin canlı olduğunu, değişerek geliştiğini ve yeniden işlenmeyen dillerin öldüklerini unutmadan Türkçemizi yaşatmaya devam edelim.
Yeni nesil sözler: Gideri var mı?
Akmak, atar yapmak, atarlanmak, atmak, ayar olmak, ayar vermek, bir şeyi çakmak, bir yere dalmak/bir şeye dalmak/birine dalmak, birine yazmak, birine yükselmek, birine yürümek, bir şeye takmak, boş yapmak, captionlamak, darlamak, darlatıp durmak, daral gelmek, diss atmak, DM’den yürümek, düşmek, gider yapmak, gideri var, gömmek, gözü-kulağı kanamak, iş atmak, iş/hesap kitlemek, kafa açmak, kafasını yaşamak, kasmak, takipçi kasmak, maincraft kasmak, level kasmak, ortalama kasmak, duyar kasmak, kopmak, linç etmek/linç yemek, mezuna kalmak, pes atmak, pik yapmak, random atmak, sallamak, sıkıntı yok, sıkmak, soğuk yapmak, stalklamak, tav olmak, trip yapmak/trip atmak/tribe girmek, trollemek, yardırmak, yargı dağıtmak.
“Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Radyo-TV kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” kullanımları öylesine çoğaldı ki, “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin bir deha olduğu kastediliyor!
Her zaman saygıyla andığımız Kenan Onuk (öl. 2005), spor yayıncılığında örnek insan diye gösterebileceğimiz isimlerin başında gelir. Seslendirdiği spor haberlerinde ve tercüme edilen belgesel metinlerindeki dile özen göstermiştir. Ekibinde çalışan ve öğrencisi olan dostlarımızla anılarımızı tazelerken, onun Türkçe konusundaki duyarlılığını birbirimize hatırlatırız.
“Oldukça” sözcüğü, “olabildiğince, yetecek kadar, epey, hayli” anlamlarında kullanılması gerekirken; çoğu zaman yanlış bir biçimde “aşırı, abartılı, adamakıllı, çok” için kullanılıyor. Özellikle radyo ve televizyon kanallarında “oldukça akıllı, oldukça lezzetli, oldukça şık” vb. kullanımlar öylesine çoğaldı ki örneğin “oldukça akıllı” diye nitelendirilen birinin “kabul edilebilir” bir seviyede değil de, “aşırı, abartılı, çok” akıllı olduğu kastediliyor!
Yıllar önce bir meteoroloji bülteninde sunucu, “… hava yoğunluğu mükemmel” diyeceği yerde “… hava yoğunluğu oldukça mükemmel” demişti. Oysa “oldukça” belirteci, olabildiğince, yetecek kadar, epey anlamındadır. Örneğin, “Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Birbirine karıştırılan “fazlasıyla” sözcüğü ise olağandan, gerekenden çok, pek çok, ziyadesiyle anlamına gelir. Örneğin, “İçerisi, dışarıdan farklı olarak fazlasıyla sessizdi.” cümlesinde olduğu gibi.
“Oldukça” sözcüğü, ol-mak’tan isim-fiil ve eşitlik eklerinin kalıplaşmasıyla türemiştir. Eşitlik hâli eklerinin (-ca, -ce, -ça, -çe) asıl görevi, gibilik, benzerlik ifade etmektir. Akıllıca, insanca, çocukça, büyükçe, anca, boyunca, yolunca, bunca, ardınca vb. Bu ekler “görelik” anlamı katar: “Sence bu doğru mu?” Yine bu ekler “birliktelik, beraberlik”anlamı da katabilir: “Sınıfça müzeye gittik.” Miktarları vurgulamak için çoğul eki ile birlikte yine bu ekler kullanılır: “Annem bu kütüphanede yıllarca çalıştı.”, “Onlarca şehir gezdim.” Bu ekler sayı adlarına gelince çokluk bildirir: “Yüzlerce kilometre yol yaptım.” Sonuç olarak bu ekler, “aşırılık, abartı” gibi bir anlam taşımıyor. Ancak kitle iletişim araçlarındaki kullanım yaygınlığına baktığımızda “oldukça” sözcüğüne maalesef böyle bir anlam da yüklemek zorunda kalacakmışız gibi görünüyor!
Dilbilimci-yazar Necmiye Alpay “oldukça” sözcüğünün yanlış yerde kullanımını “Türkçede ‘çok’ anlamını karşılayan sözcüklerin yetersiz kalması” ile çeviri hatalarına bağlar. Buna örnek olarak popüler İngilizce filmlerinde geçen “quite” sözcüğünün her rastlanan yerde “oldukça” diye çevrilmesini gösterir.
Her şeye rağmen biz yine de Kenan Onuk’un dil uyarılarını unutmayıp onun zarif ruhu önünde saygıyla eğilerek “oldukça” sözcüğünün doğru kullanımına güzel bir örnek olan Cemal Süreya’nın Balzamin şiirini okuyalım: “…
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili”
‘Oldukça’ değil tamamen doğru
“Onu sevmenin bir vicdan azâbı vermeyeceğini düşünerek oldukça rahatlık duydum.” Refik H. Karay
“Oldukça iyi bir arkadaş” Reşat N. Güntekin
“Ev oldukça haraptı, fakat üslûp bir asır evvelini muhâfaza ediyordu.” Ahmet H. Tanpınar
“Mâlı çok etme hazer eyle azâbından kim / Renci artar ağır oldukça yükü hammâlın” Fuzûlî
“Bu oyun oldukça geniş bir sahada taammüm etmiştir.” Ahmet Kutsi Tecer
“Oldukça geniş olan salon, adamakıllı kalabalıktı.” Sabahattin Ali
Türk sinemasının ve sanat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki postacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Otobüs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmlere, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi filmlerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılığı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.
1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptıkları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.
Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keskiner, Cemal Reşit Rey konser salonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığında toprağa verildi.
AARON BUSHNELL (1999 – 2024)
Filistin için intihar eden Amerikalı asker
İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den dehşet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyükelçiliği önüne gelerek “Filistinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşasın özgür Filistin” oldu. Hastaneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.
Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Facebook hesabından şu mesajı paylaştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”
KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)
‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu
En son geçen yıl selamlaşmıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önünde. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullanmadığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bilen, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.
90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatroya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insandı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ardından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşımaktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”
Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen monşer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.
Suha Çalkıvik
ALİ SİRMEN (1939 – 2024)
Gazeteci-yazar ve barış savunucusu
Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstanbul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucularından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)
Anadolu arkeolojisinin duayen hocası
Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolojiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reformla, Darülfünun’un İstanbul Üniversitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğüne getirilir. Böylece Önasya kültürlerinin, aslında her biri farklı bir bilimdalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak biliminsanları yetiştirilmeye başlanır.
1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü başkanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.
Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.
Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anadolu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağlarına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsüsüne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tarafından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de profesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.
Duru’nun 1955’te Kadirli yakınlarındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Höyük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiştir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetiştiren hocamızı saygıyla anıyoruz.