Yazar: Sinan Yücel

  • Huzur’un kahramanlarıyla eski İstanbul’a bir yolculuk

    Huzur’un kahramanlarıyla eski İstanbul’a bir yolculuk

    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur romanı Huzur’un okur karşısına çıkışının 75. yılında eleştirel basımı yayımlandı. Metinlerin daha iyi anlaşılabilmesi için sayfa kenarlarına açıklamaların eklendiği kitaptaki fotoğraflar, çizimler ve katlanabilir harita, okurları Huzur’un yaşandığı zamanların İstanbul’unda bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.

    Ahmet Hamdi Tanpı­nar’ın Huzur romanı 4 bölümden oluşur; 2. Dünya Savaşı’nın ilanından 1 gün önce başlar ve ertesi gün savaş ilan edilirken biter. 2. ve 3. bölümlerde geriye gidilerek son 1 yıl anlatılır. Her okunuşunda insanı başka türlü etkileyen Huzur, kimilerine göre “Türk romanının ihtişamı”dır.

    Kitap_2

    Romanın bölümleri temel karakterlerin adını taşır: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. Roma­nın merkezinde ise Mümtaz karakteri vardır. Eserin bir başka önemli “karakteri” ise İstanbul’dur. Öyle ki, Tanpınar eserini “esas kahramanları İstanbul ve musikidir” diye tanımlamıştır.

    Huzur ilk defa 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi; ertesi yıl kitap olarak piyasaya çıktı. Dergâh Yayınla­rı, Huzur’un okur karşısına ilk çıkışının 75. yılında romanın eleştirel basımını yayımlayarak önemli bir işe imza attı. Kitap, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan Tanpınar Arşivi üzerindeki 2 yıllık çalışma sonucunda orta­ya çıkmış. Geniş bir ekibin dahil olduğu çalışmayı Prof. Dr. İnci Enginün’ün danışmanlığında Sakine Korkmaz yönetmiş.

    Eleştirel basımın en önemli özelliği Huzur’un gazete tefrika­sı ile ilk basımı arasındaki fark­lara yer veriyor olması. Metinde altı çizili bölümler, Tanpınar’ın Huzur’un ilk basımında tefrika üzerinde yaptığı değişikliklere ve eklemelere işaret ediyor. Böylece iki metnin akışı da ra­hatlıkla takip edilebiliyor.

    Okuyucuların, Huzur’un zengin arka planını daha iyi anlaması için Tanpınar’ın yoğun göndermeli metinlerine açıklamalı notlar ve sözlük de eklenmiş. Notların ve sözlük maddelerinin kitabın sonunda değil, metnin ilgili yerlerinde verilmesinin epey kolaylaştırıcı olduğunu da söylemek gerekir.

    Kitap_1
    Huzur’un yeni basımının sayfasında Kapalıçarşı fotoğrafı (Cengiz Kahraman arşivi)

    Huzur’un geçtiği dönem İstanbul’unun fotoğrafları ve mekânlarının çizimleri de eser­de yer alıyor. Fotoğraflar #tarih Yayın Kurulu Üyesi Cengiz Kah­raman’ın arşivinden alınmış; çizimlerde ise Hakan Sümer imzası var.

    Kitabın en güzel sürprizi ise sonuna iliştirilen katlanabilir harita. 1922-45 tarihli Pervitit­ch Haritaları ile Osman Nuri Ergin’in 1934 tarihli İstanbul Şehir Rehberi referans alınarak hazırlanan harita kimi zaman Mümtaz’ın yürüyüşlerine; kimi zaman da Nuran’la Mümtaz’ın Suriçi, Pera’ve Boğaziçi gezi­lerindeki semt ve mekânların toplu görünüşüne yer veriyor. İsteyenler, haritanın dış yü­zündeki karekodlarla Nuran ve Mümtaz’ın geçtiği yolları ve mekânları izlerken Huzur’un müziklerini de dinleyebilir.

  • Ortadoğu’yu dönüştürdü, ‘İslâmcılığı’ biçimlendirdi…

    Yakın tarihte Ortadoğu’nun ve “İslâmcılığın” şekilenmesinde dönüştürücü bir etki oluşturan 1979 İran Devrimi’nin lideri Humeyni (1902-1989), tarihsel önemine karşın biyografi çalışmalarına çok az konu olmuştu. Köln Üniversitesi’nden Katajun Amirpur’un kitabı, kronolojik bir seyrin yanısıra kritik hadiselerin arka planını da izliyor.

    3330 HUMEYNI.indd

    Katajun Amirpur’un kita­bında öncelikle Humey­ni’nin hayatı kronolojik olarak, bakışaçısını şekillen­dirmiş etkiler özellikle mercek altına alınarak aktarılıyor. Ancak bu, Humeyni’nin düşünsel geli­şimini anlamak için yeterli değil. Öncelikle Şiilik üzerine konularla ilgili kimi temel bilgilere sahip ol­mak gerekiyor. Yazar bu nedenle, günümüzde İran hükümet siste­minin temelini teşkil eden bu din âliminin yönetim yetkisini, tarihî geleneklerle birlikte detaylı bir şekilde anlatıyor.

    Kitaptan, yüzyıllar önce başla­yan tartışmalarda iki farklı görüş ortaya çıktığını öğreniyoruz. İlk görüşe göre insanlar Şii ulema­nın fetvalarına uymak zorun­dadır. Karşıt görüş ise Kuran’ın ve Peygamber’in talimatlarına sadık kalmak koşuluyla, her dindar kişinin kaynakları okuyup yorumlayabileceğini savun­maktadır. 18. yüzyılda ilk görüş sahipleri baskın çıkınca İslâm’ın Şii mezhebinde Katolik Kilisesi’ne benzer bir ulema sınıfı ve ruhani bir hiyerarşi oluşmuştu. Bu hiyerarşi Humeyni liderliğindeki devrimden bugüne, İran yönetim sisteminin de önkoşullarından birini oluşturuyor.

    Yazar, Humeyni öncesi İran ta­rihinin önemli dönüm noktaları­na da değiniyor. 19. yüzyıldan iti­baren askerî ve teknolojik açıdan üstün olan Avrupa’yı yakalama çabası, bizde olduğu gibi İran’da da Batı temelli bir düşünce süreci başlatıyor. Bu süreç yine Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi 20. yüzyıl başında meşrutiyet devrimiyle (1905-1911) sonuçlanıyor.

    Humeyni’nin 1902’de doğu­mundan sonrasının anlatıldığı bölümlerde İran tarihi ile Hu­meyni’nin yaşamı paralel ilerli­yor. Sıradan bir çocukluk geçiren Humeyni’nin ailesiyle ilişkilerini, din eğitimi almaya başlaması­nı ve bir din adamı oluşunu bu bölümde görüyoruz. 1950’lerde İslâm’ın siyasallaşması süreci başlıyor. 1960’lardan itibaren Humeyni ve birçok Şii din adamı artık siyaseten etkili olabilecek­lerini anlıyor, harekete geçiyor. Humeyni, 1961’de kadınlara seç­me seçilme hakkının verilmesini protesto ettiği dönemde sivrili­yor ve kamuoyunda tanınıyor. Gerçi Humeyni bu dönemde din adamlarına siyasi rol atfediyorsa da, onların yönetimde olmalarını değil hükümeti kontrol etmeleri­ni savunan bir çizgide; ulemanın bizzat iktidarda olması gerektiği ise sonraki dönemlerde ortaya çıkacak bir görüş.

    Kitap-3
    Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a dönüyor.

    Kitabın Türk okurlar için en ilginç yeri, Humeyni’nin Bur­sa’daki sürgün günleri. 1964-1979 arasında yurtdışında sürgünde kalan Humeyni, bu sürenin ilk 11 ayını Bursa’da, bir istihbarat su­bayı olan Ali Çetiner’le eşi Mela­hat Çetiner’in evinde geçirmiştir. Laikliği benimsemesi nedeniyle hiç hazzetmediği Türkiye’de bu­lunmaktan rahatsızdır Humeyni. İlk zamanlarda, misafir olduğu evin hanımı Melahat Çetiner’in başının açık olmasından hoş­lanmasa da sonradan aileyle yakınlaşır. Ali Çetiner’le yüzmeye gider, İran’dan gelen ziyaretçi­lerinin getirdiği tatlıları aileyle paylaşır.

    1960’larda Humeyni sürgün­deyken, 1941’den beri İran’ı yöne­ten Şah Muhammed Rıza Pehlevi için de zor günler başlamıştır. Şah’ın izlediği güçlü modernleş­me ve sekülerleşme siyaseti, yol­suzlukları, hem İslâmcılara hem de diğer gruplara yönelik sert baskısı güçlü bir muhalif cephe­nin oluşmasına yol açacaktır

    Laik muhalefete oranla daha iyi örgütlenmiş olan, ülke çapın­da camilerle inançlı kesimlerin oluşturduğu bir ilişki ağından destek alabilen dindar muha­lefet, 1971’den sonra daha aktif hâle gelir. Humeyni diğer siyasi liderlere göre daha avantajlıdır; zira sürgünde İran yönetiminin müdahale edemediği bir pozis­yondadır. Taraftarları onu ziyaret eder, talimatlar alır, konuşmala­rını kaydedip tüm ülkede yaygın­laştırırlar.

    Gidişatın aleyhine geliştiğini gören Şah Rıza Pehlevi, 16 Ocak 1979’da kendi kullandığı uçakla aniden ülkeyi terkeder. Uçakta Pehlevi’nin ailesiyle birlikte çok değerli 12 yarış atı da vardır.

    Nihayet 1 Şubat 1979’da, 15 yıllık sürgünden sonra Tahran’a geri dönen Humeyni’yi tam 2 milyon kişi karşılar. Humeyni, BBC muhabiri John Simpsons’ın kendisini bekleyen milyonlar karşısında ne hissettiği sorusu­na çok kısa bir yanıt vermiştir: “Hiçbir şey.”

    Kitap-4
    Tahran’daki Şah karşıtı bir gösteride eylemciler sürgündeki Ayetullah Humeyni’nin posterini taşıyor. Tarih 10 Aralık 1978.

    30 Mart 1979’da monarşi ile İslâm Cumhuriyeti arasında se­çim yapılan referandumda oyla­rın yüzde 98,2’si “İslâm Cumhu­riyeti” yönünde verilir. Humeyni iktidarı resmen başlamıştır. Bu tarihten sonra Şah’ı devirmek için en az İs­lâmcılar kadar mücadele eden komünist TUDEH ve Müslüman Marksist örgütler, burjuva-liberal Millî Cephe güçleri de dahil olmak üzere tüm gruplar siyaset sahnesin­den silinmeye çalışılır. 10 yıllık sürecek Humeyni döneminde binlerce kişi İran hapishanelerinde katledilecek, kat kat fazla kişi ülkeyi terkedecek, ülkede kalan milyonlar ise kendilerini duygusal bir sür­güne hapsedecektir.

    Humeyni’nin geride bırak­tığı son trajedilerden biri de Şubat 1989’da yazar Salman Rüşdi hakkında Şeytan Ayetleri kitabında Peygamber’e hakaret ettiği gerekçesiyle ölüm fetvası çıkarmasıdır. Fetvadan sonra Rüşdi’nin kitabıyla ilintili birçok kişi, yayıncılar ve çevirmenler katledilir. Yazar Amirpur, Hu­meyni’yi bu karara almaya iten nedenin basit bir öfke olmadığını söylüyor. Amirpur’a göre her ne kadar İran Devrimi birçok Sünni tarafından da hayranlıkla izlenmiş olsa, nihayetinde Şii mezhebinin devrimidir. Yazar, Humeyni’nin Rüşdi fetvasıyla İslâmiyet’in önemli savunu­cusu olarak tanınma ve tarihe kendisini bu şekilde kaydetme şansı görmüş olabileceğine değiniyor.

    Humeyni, Rüşdi fet­vasından yaklaşık 4 ay sonra, 3 Haziran 1989’da kalp krizi sonucu haya­tını kaybeder. Kitaptan öğrendiğimize göre, eşine ve çocuklarına son olarak şunları söylemiştir: “Kalmak isteyenler kalsın; gitmek isteyenler gitsin. Işığı kapatın, uyumak istiyorum.”

  • Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Osmanlı toplumunda uzun yıllar el üstünde tutulan sokak hayvanlarına merhamet gösterilirken Batı’da durum tam tersiydi. Hâl böyle olunca İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin ahalinin hayvanlara gösterdiği hürmeti görüp hayret etmemesi imkansızdı. 

    Evcil hayvanlarla insanlar Osmanlı toplumunda neredeyse bir arada yaşardı. Kediler zaten baş tacıydı. İstedikleri eve girip çıkarlar, yemeklerini yiyip uyurlar, eğer keyifleri yerindeyse kendilerini sevdirirlerdi. Evlerde köpek beslenmez, ama sokaktaki köpeklere elbirliğiyle bakılırdı. Her mahallerin kendi köpekleri vardı. Kuşlara da çok kıymet verilirdi. Camilerin dış duvarında kuşların sığınıp yuva yapabilmeleri için yapılmış kuş evleri bulunurdu. 

    Haliyle bu durum İstanbul’a gelen Batılı gezginleri çok şaşırtıyordu.

    Alman gezgin Hans Dernschwam’ın 1542’de tanık olduğu olay çok ilginçtir. Dönemin yöneticilerinden Koca Mehmed Paşa, bir lokantanın önüne bağlamış sırtı odun yüklü bir at görür. Atın sahibinin nerede olduğunu sorar, lokantada yemek yediğini söylerler. Paşa duruma o kadar sinirlenir ki odunları atın sırtından indirtip sahibinin sırtına bağlatır. Atın önüne ot konulmasını emreden Paşa, at yemeğini bitirene kadar sahibine sırtındaki odunlarla bekleme cezası vermiştir.

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
    Turistleri karşılayan köpekler İstanbul’a gelen yabancıların ilk dikkatini çeken şey sokak köpekleriydi. 1910 yılında Cincinati adlı gemiyle gelen Avrupalı bir kadın Karaköy rıhtımında köpekleri besliyor.

    Gözlem yapan yabancı gezginlerin hepsi hayvanlara yönelik davranışlara sempatiyle yaklaşmamış, hatta bazıları düpedüz küçümsemiştir. 1755’te Türkiye’ye gelen ve birçok bakımdan Osmanlı devletini ve halkını ağır bir şekilde eleştiren Baron de Tott bunlardan biridir. “İnsanlara gayet az değer verilen bir ülkede topluma pek az yararı dokunan hayvanlara karşı nasıl bu kadar iyi davranıldığı hayret uyandırıyor” diyen Baron de Tott notlarında şunları yazar:

    “Buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayın belli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Bu kuşlardan oluşmuş sürüler, Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler, gemicilerin hiçbiri bu hayvanların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz. 

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
    Kedi için ciğer alışverişi 1755’te Türkiye’ye Baron de Tott, ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerden kediler için alışveriş yapan kadınlara çok şaşırmıştır (altta). Leylekler de İstanbul sokaklarının sakinlerinden biriydi. 
    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları

    Kendilerini kedilere adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğerleri kedilere dağıtırlar. (…) Uzun bir sopa üzerine astıkları ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerin devamlı müşterilerinden biri de kedilerine ciğer vermeye düşkün kadınlardır.” 

    Kolera araştırması için 1831-1832 yıllarında ziyaret ettiği İstanbul ve İzmir gezilerini anlattığı kitabı 1831-1832 Türkiyesi’nden Görünümler’de “Türklerin genel olarak vahşi hayata karşı sergiledikleri şefkati birçok kez gözlemleme fırsatı buldum” diyen Amerikalı doğa bilimci James Ellsworth De Kay, Boğaz gezisinde insanlara karşı hiç korku belirtisi göstermeyen su kuşlarını görünce çok şaşırmıştır: “Öyle korkusuzdular ki küreklerin etrafından suyun üstüne bile yükselmeden çok hafif bir hareketle çekiliyorlardı. (…) Kuşlar böyle büyük bir şehrin kurtulması gereken günlük hayvan ve bitki artıklarını ortadan kaldırarak çöpçü görevini görürler”. 

    Güvercinler dışında, köpeklerin çöpçülük görevi yaptığını yazan yabancılar da vardır. Bu gezginlere göre sokaktaki çöplerin çoğunu köpekler yiyerek bir çeşit belediyecilik hizmeti vermektedir. Ancak bu yüzeysel bir gözlemdir. Tarihçi Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat kitabında bu konuyla ilgili şunları yazar: “Avrupa şehir kültürüyle beslenmiş pozitivizmin İstanbul köpeklerine bakış açısı daha çok belediyecilik noktasında yoğunlaşır. Batılı gözlemci, modern belediye örgütünün henüz kurulmadığı İstanbul’da sokak temizliğinin köpeklere yaptırıldığını sanmaktadır. Örneğin Prusyalı asker Helmuth von Moltke için bu köpekler İstanbul’un belediye memurlarıydı. Dolayısıyla halkın sokağa döktüğü yemek artıklarını öğüterek şehir temizliğini sağlamakla yükümlüydüler. Moltke’nin ileri sürdüğü ve daha önce de pek çok Avrupalı’nın görüş birliğine vardıkları bu pratik çözüm düşüncesi, 1835’in koşullarında kısmen doğruluk payı taşıyabilirdi; fakat bu düşünce niçin yemek artıklarının papara yapılarak köpeklere bir ziyafet gibi sunulduğu sorusuna cevap bulmaktan acizdi. Nitekim köpeklerin beslenmesini pratik açıdan işlevselleştirmeye çalışan bu yorum, bir canlı türüne verilen önemin ardındaki kültür birikimini hesaba katmamış, en azından görünenle yetinerek eski bir klişeyi tekrarlamıştı. Gerçekte ise İstanbul’un sokak çöplüğü bu kadar kalabalık bir hayvan kolonisini besleyebilecek kapasitede değildi; çünkü sokağa yemek fazlası dökmenin dini açıdan günah olduğu herkesçe biliniyordu. Köpeklerin besin kaynağı yalnızca artıklardı ve bunlar da çoğunlukla papara ve çorba şekline dönüştürülerek çöp kavramının dışına çıkartılıyordu. Besin artıklarından meydana gelen çöplük daha çok pazar yerleri ya da rıhtımlar gibi ticari alanlara özgüydü. Bu kamusal alanların temizliği ise devlete aitti.”

    Batılıları şaşırtan sokak hayvanları
  • Türkiye’nin dört sıkıyönetim dönemi

    BİLDİRİLERİYLE 1950-1970
    DÖNEMİ SIKIYÖNETİMLERİ

    Sıkıyönetim, olağan yöne­tim usûlleri ve yetkile­riyle üstesinden geline­meyecek sorunlarla karşılaşıl­dığında başvurulan yönetim biçimlerinden birisi. Türki­ye’de de siyasal iktidarlar dö­nem dönem kendilerini sıkı­yönetim ilan etmek zorunda hissetmişlerdir.

    Anayasa profesörü Zafer Üskül, yeni kitabında 1950- 1970 yılları arasındaki dört dö­nemin sıkıyönetim bildirile­rini masaya yatırıyor. Kitapta, 1955’te 6-7 Eylül olayları üze­rine; 1960’ta öğrenci gösterileri üzerine, 1963 yılında Talât Aydemir ve arkadaşlarının darbe girişimi üzerine ve 1970 yılında 15-16 Haziran işçi ha­reketleri üzerine ilan edilen sıkıyönetimlerin bildirileri de­ğerlendiriliyor.

    Her sıkıyönetim birbirin­den farklı özellikler göster­se de birçok ortak nokta da var. Bunlardan biri de sıkıyö­netim komutanlıklarının, sı­kıyönetimin ilan edilme sebepleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan alanlarda da yasaklar getirmesi.

    Sözgelimi toplantı yasağı konması hemen tüm sıkıyöne­timlerin aldığı kararlardan bi­ri. Ancak bu toplantılar siyasi toplantılarla sınırlı değil. Bu yasağa spor karşılaşmaları, ni­kah ve vaftiz törenleri, koope­ratif toplantıları ve hatta ilko­kullardaki müsamereler bile giriyor. En ilginci de sıkıyöne­tim komutanlarının trafiği dü­zenleme konusunda engelle­nemez bir istek duyması. Kor­na çalmak, hız yapmak, yanlış yere park etmek, kapasite faz­lası yolcu almak, yaya kaldı­rımlarını işgal etmek, otobüse sıraya girmeden binmek bazı dönemlerde sıkıyönetim suçu olarak değerlendirilebiliyor.

    Üskül’ün bir araya getirdiği bildiri ve tebliğler, Türkiye’nin yakın tarihinde ordunun siya­setten eğlence hayatına kadar toplumun tüm hücrelerine na­sıl nüfuz ve müdahale ettiğini birincil kaynaklarla ortaya ko­yuyor. Konuya ilgi duyanların kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap.

  • Tam 62 yıl sonra vaftiz edildiği suda

    Raffaele Gianighian (Canikyan), bugün Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarında kalan bölgede, Ermenilerin yaşadığı Hodorçur adlı kasabada 1906’da doğmuş. 1915’te öldürülmekten mucizevi biçimde kurtulan Canikyan, kitabında katliamdan 62 yıl sonra memleketine yaptığı ziyareti anlatıyor.

    HODORÇUR

    Hodorçur (Ermenice “ot ve su”), Karadeniz kıyılarından Kaçkar dağları zinciriyle ayrılan, için­den Çoruh Irmağı’nın geçtiği bir vadi ve 1915’ten önce bu­gün İspir’e bağlı Sırakonak kö­yünün bulunduğu bölgede ku­rulu bir kaza.

    Raffaele Gianighian (Ca­nikyan), 1906’da burada doğ­muş. Binlerce hemşehrisi arasında 1915 katliamların­dan kurtulan yedi kişiden bi­ri Canikyan. 1915’ten 1919’a kadar Urfa’da kalarak Müslü­man olmuş ve Abdullah adı­nı almış. Bu dört yıl boyunca, “Kürt cemaatinin Hıristiyan kölesi” olan Canikyan dilini tamamen unutmuş. Bir Ame­rikan yardım misyonu tarafın­dan bulunarak önce İstanbul’a götürülmüş. Buradan Ermeni Mehitarist Rahipleri’nin Venedik’teki kolejine gönderi­lerek lise öğrenimini tamam­layan Canikyan, 91 yaşında ölene kadar İtalya’da yaşamış.

    Canikyan, Hodorçur- Vata­nını Arayan Bir Gezginin Se­yahati’nde en son 62 yıl önce gördüğü memleketine 1977’de yaptığı seyahati anlatıyor. 1915 katliamından 1919’daki “kur­tuluşuna” kadar olan dönemde yaşadıkları da var kitapta.

    İtalya’dan otomobille başlayan yolculuğun Türki­ye kısmında kendisini daha çok “Alman turist” sanıyor­lar. Kendini tanıttığında ilginç durumlarla karşılaşıyor. Yoz­gat’ta mola verdiği sırada soh­bet ederken kendini tanıttığı adam kendisinin de 1915’ten kurtulmuş bir öksüz olduğunu ve Müslüman yapılıp bir aile­ye verildiğini anlatıyor. Aile­sinin başına gelenleri anlattı­ğında, “Ama Erzurum’da başka anlatılıyor” diyen de var, ses­sizce başını önüne eğen de.

    Geleneksel kıyafetleriyle Hodorçurlu Ermeniler.

    Hodorçur’a yakın bir yerde karşılaştıkları yaşlı bir köylü “Yıkıntıları görmeye gelmiş­sin. Hiçbir şey kalmadı, orada sadece birkaç Laz ailesi bu­lacaksın” dese de memleketi­ne varınca mutlu oluyor. Ama eski kasabadan eser yok. Ço­cukken arkadaşlarıyla yüz­düğü, göletin kıyısına gelin­ce tutamıyor kendini: “Suya giriyorum, Rahip Tuzciyan’ın ruhuna sesleniyorum: ‘Peder beni bu suyla vaftiz ettiniz, işte şimdi kayıp vatanı görüp hacı olmaya geldim, lütfedip beni bir daha vaftiz edin. Ho­dorçur’un tanrısı onu mahvol­maktan neden kurtaramadı? Gölün kıyısında oturup yıkık memleketime bakıyorum, ağ­lamaya başlıyorum.”

    Raffaele Gianighian

    1915’ten önce ölen aile mensuplarının mermer kaplı mezarlarını arıyor Canikyan. Ama mezarlık dağıtılıp tarla yapılmış, mermer mezar taş­ları tarla sınırı çizmek için kullanılmış. Bu taşlara tek tek bakıp akrabalarının isimleri­ni buluyor.

    Büyük dedesinin mezarı­nın bahçesinde olduğu kili­se ise camiye çevrilmiş. İçeri girmesine izin vermiyorlar! Ama kendisini camiye sokma­yan aileden bir kadın, “Büyük dedenin kasa kasa Sultan Ha­mid altını olduğunu söyler­ler. Hazinenin buralarda saklı olduğunu biliyoruz. Biz aradık ama bulamadık, ne olur yeri­ni bize söyle” diye yalvarıyor. Canikyan, “Ailen köyün sahi­bi olmuş, evi, köyü, tarlaları, hayvanları, meyve bahçelerini devraldınız. Bu yaptığınız ina­nılmaz, kendi köyünüzde hazi­ne arıyorsunuz. Halbuki mutlu olmalısınız, cennette yaşıyor­sunuz” cevabı veriyor.

    Kitapta hem derin izler bırakan 1915 katliamlarına hem aradan geçen 60 küsur yıl sonrasına ait daha pek çok kişi ve öykü var. Ermeni kat­liamlarıyla, bölgenin tarihiy­le ilgilenenlerin, anı okuma­ya meraklı olanların severek okuyacağı bir kitap.

    Hodorçur, 1910.

    Hodorçur’dan Sırakonak’a

    Raymond Kevorkian ve Paul Paboudjian, 1915 Öncesinde Os­manlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2002) adlı kitapla­rında Hodorçur’u şöyle anlatıyor: “Büyükçe bir kent sayılırdı; 6293 Katolik Ermeni nüfusunun yaşadığı (850 hane) bitişik yedi kasabadan oluşmuştu. Bu kasabalar, sık orman­ların çevrelediği bir dizi kayalık vadi­ye dağılmıştı. Yamaçlarında kasaba halkının yayla evlerinin yer aldığı Medzn Sar’ın (“Büyük Dağ”) yüksek kesimlerinde geniş otlaklar vardı. Çevredeki tepelerin çoğunda pek çok şapel bulunuyordu. Hodorçur’da hayvancılık, bağcılık ve meyvecilik çok ilerlemişti”.

    Hodorçur yakınlarındaki Azadarar köyünde bulunan Meryem Ana Şapeli.

    Hodorçur’un bulunduğu yerde bugün kurulu olan 418 nüfuslu Sıra­konak köyüyle ilgili bilgilerin olduğu Vikipedi sayfasında ise “içme suyu şebekesi, kanalizasyonu, PTT şubesi yoktur. Tarihi konak ve kiliseler vardır ama bunlar restore edilmeye muhtaç­tır” yazıyor.

  • Mutfağa bak geçmişi gör

    Yemek ve mutfak kültürü, ait olduğu toplumun tarihinden birçok izi beraberinde taşır. Göçler, savaşlar, krizler, salgınlar gibi insanlık tarihinde iz bırakmış her şey mutfaklarda da izler bırakır.

    MUTFAK TARİH
    YEMEĞİN POLİTİK
    SERÜVENLERİ

    Burak Onaran
    İletişim Yayınları

    Bir toplumun yemek kültürü, ekonomi, siya­set, din gibi başlıklar­la doğrudan ilişkilidir. Böyle olduğu için mutfak kültürü o toplumun tarihini yansıtan bir araçtır aynı zamanda. Ta­rihe iz bırakan her büyük şey mutfak kültüründe de kimi zaman geçici kimi zaman ka­lıcı izler bırakır.

    Burak Onaran, “Gıdayı, ye­meği, mutfak mimarisini, sof­ra düzenini, adabını, modası­nı siyasi ve toplumsal tarihle beraber düşünmeye çalışıyor­lar” dediği 14 yazıdan oluşan Mutfaktarih adlı kitabında, yemek kültürünün diplomasi, milliyetçilik, toplumsal cinsi­yet, tüketim toplumu, turizm, savaş gibi başlıklarla ilişkisi­nin izini sürmeye çalışıyor.

    Yazarın hem “Milli Mut­fak Nasıl Kurgulanır” yazısın­da hem de diğer bazı yazılar­da en çok üzerinde durduğu konulardan biri milliyetçi­liklerin mutfaklar üzerindeki hak iddiası. Onaran, “Yiye­cekleri uzun süre saklama ve dolayısıyla tazeliğini koruya­rak taşıyabilme imkanı veren soğutma sistemlerinin henüz dünyanın birçok yerinde yay­gınlaşmadığı 20. yüzyılın ilk yarısında bile, bir ulus devle­tin sınırları içerisinde mut­fak kültüründeki aynılaşmayı sağlayacak malzemelerin ül­ke coğrafyasının her nokta­sına ulaştırılabilmesinin im­kan dışı olduğunu da tahmin etmek zor değildir” diyor ve mutfak kültürünün milli değil olsa olsa bölgesel olabileceği­ni tane tane anlatıyor.

    Ve elbette savaşlara da epey yer ayrılmış kitapta. Mutfak alışkanlıklarında kök­lü değişikliklere neden olan 20. yüzyılın topyekun savaş­larında yalnızca orduyu de­ğil halkı beslemek de askeri bir mesele haline geldiği için devletin gıda meselesine ve dolayısıyla mutfaklara doğru­dan müdahil oluşu “Mutfak Cephesi” yazısında anlatılı­yor. İki büyük savaşta buğday, yağ ve şeker krizi yaşanırken başta ABD olmak üzere dev­letlerin vatandaşlarına alter­natif gıdaları sevdirmeye ça­lışması ve bunlardan bazıla­rının hayatımızda kalıcı yer edinmesinin epey ilginç ör­nekleri var. Bunlardan biri de Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda büyük üretim artışı yaşanan patates. Mar­garin de bu kadar yaygın ol­masını savaşlara borçlu.

    Geçen yüzyılın iki büyük savaşında da devletler gıda temalı propaganda yaptılar. En önemli araçlar da afişlerdi. Gıda Cephanedir. İsraf etmeyin. (1. Dünya Savaşı, ABD) Mutfak zaferin anahtarıdır. Daha az ekmek yiyin. (1. Dünya Savaşı, Britanya)

    Yazar, savaş sırasında in­sanların eti yenebilecek alter­natif hayvan arayışına girdiği zaman neler olabildiğini de örneklerle anlatmış. Alman­ya’da I. Dünya Savaşı sırasın­da Dresdenlilerin hayvanat bahçesindeki fili, Berlinli­lerin ise kanguruyu yemele­ri, Alman halkının kedi-kö­pekten fareye kadar her türlü hayvanı avlamaya başlaması bunlardan bazıları.

    Alternatif et arayışı demiş­ken, konuyu ilk kez duyanlar için kitaptaki en ilginç yazı­lardan birinin “Erken Cum­huriyet Döneminde Domuz Meselesi” olduğunu da söyle­yelim. Bu yazıda, Türkiye’de 1923-1950 yılları arasında ya­şanan domuz eti tartışmaları ele alınıyor. İslamın getirdi­ği yasağı çağdışı bulanlardan, domuz eti yediğini gururla söyleyen Dışişleri Bakanı’na, domuz yemenin dinen de uy­gun olduğunu öne sürenlerden tıbbi açıklama getirmeye ça­lışanına kadar pek çok görüşü ilk kez duymuş olabilirsiniz.

    Seyyar lokantalar Kitabın ilk bölümünde 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin yemek notları da var. Fotoğraftaki pideci gibi sokakta hazırladığı yemeği sokakta satan “seyyar lokantalar” bu gezginlerin epey ilgisini çekiyormuş.

    MARGARİN

    Maksat yoksullar ucuza beslensin

    Margarin ilk defa 1869’da askerlerin beslenmesine yönelik olarak Prusya savaşı arifesinde icat edilmiştir. Te­reyağının az ve pahalı oluşuna alternatif olarak düşünülen bu yağ sayesinde hem askerler hem de sanayi kapitalizmiyle birlikte kentleri dolduran yoksul yığınlar ucuza beslenebileceklerdir.

    İlk margarinler, başta sığır donyağı olmak üzere hayvansal yağlardan yapılırlar. 20. yüzyıl başında margarin üretiminde kullanılan hidrojenasyon gibi yeni teknikler sayesinde ham­madde seçenekleri artar. Diğer yağların piyasadan bir anda yok olduğu I. Dünya Savaşı’nda margarin üretimi büyük artış gösterir. 1895’te 300 bin ton olan dünya margarin üretimi 1925’te 1 milyon tona ulaşır. ABD’de savaş öncesi birçok eyalette margarin üretmek yasakken, savaş döneminde serbest bırakılmıştır. Savaştan sonra tereyağı lobisinin çaba­larıyla birçok eyalette yeniden yasaklanan margarin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir daha sahneyi terk etmemek üzere geri döner. Margarinin Türkiye’deki mutfaklarda hakimiyet kurması da II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara rastlar.

  • ‘Moda’sı geçmeyen semtte tarihî bir gezinti

    GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE
    MODA’DA GEZİNTİ

    Deniz Kavukçuoğlu, hayatının bir bölümünü geçirdiği ve hâlâ yaşadığı Moda’yı anlattığı ve “bir gezinti kitabı” olarak nitelendirdiği kitabında okuyucuyu Kadıköy Çarşısı, Bahariye, Mühürdar ve Moda’da bir geziye çıkarıyor. Tarihi semtin sokaklarını dolaşırken, Moda’yı Moda yapan kişileri, yapıları ve dükkânları da tanıyoruz.

    19’uncu yüzyılda daha çok Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin tercih ettiği, konaklar ve büyük bahçeli evlerle dolu semt olan Moda, 1950’li ve 60’lı yıllardan itibaren hızla apartmanlaşan yerlerden biri oldu.

    Yazar, eski Moda’nın çehresinin bu apartmanlaşma döneminde nasıl değiştiğini de anlatmış. Birbiri ardına yükselen apartmanların inşaatlarında çalışan işçilerin, memleketten çağırdıkları hemşehrilerinin kapıcı olmasını sağladığını, semte yerleşen kapıcıların akrabalarının da arka arkaya bakkal, manav, kasap,
    büfe, lokanta, kahve ve bilardo salonu açtığını aktaran Kavukçuoğlu, bu sürecin semtte büyük değişikliklere yol açtığını aktarıyor. Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de bugün Moda’yla özdeşleşen çay bahçelerinin
    nasıl ortaya çıktığıyla ilgili. Kavukçuoğlu, kapıcıların boş oldukları pazar günleri kendilerini başka semtlerden ziyarete gelen köylülerini, akrabalarını ağırlamakta zorluk çektiğini ve bu çay bahçelerinin de ilk olarak bu ihtiyaca cevap vermek için açıldığını anlatmış.

    Kavukçuoğlu’nun anlattıkları semtin tarihiyle de sınırlı kalmıyor. Sözgelimi 238 yıllık bir geçmişe sahip Ali
    Muhiddin Hacı Bekir’i anlatırken yalnızca demirhindi şerbetinden ve birbirinden güzel lokumlarından söz etmiyor. 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da kurulan rafinerilerde üretilen şekerin, yani “kelle şekeri”nin Türkiye’ye gelmesini ve Hacı Bekir’in bu sayede ürettiği akide şekerlerini, 1811’de bulunan nişastanın un yerine kullanılmasını ve şekerle karıştırılıp ilk lokumların üretilmesini de anlatıyor.

    Kısacası, Kavukçuoğlu’nun kitabı bir kent kitabı olmanın hakkını verirken okuyucuyu başka birçok konuda da bilgi sahibi yapan sıkı bir çalışma olmuş.

  • İstanbul’un damağında Rum lezzetleri

    Meri Çevik Simyonidis, İstanbul’un yeme-içme ve eğlence kültürüne Rum etkisini ele aldığı kitabında birçok mekân ve markanın tarihini anlatıyor. Kitapta, Rum ustaların kişisel hikâyeleri ve bazı özel tarifleri de var.

    İSTANBULUM TADIM TUZUM
    BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ W

    Yüzyıllar boyunca önce Bizans sonra Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış, Akdeniz ve Karadeniz’in kesiştiği, İpek ve Baharat yollarının buluştuğu bir kavşak noktası olan İstanbul’un kültürü, kentte yaşayan değişik etnik grupların kültür ve gelenekleriyle zenginleşmiştir. Yemek kültürü de değişik etnik grupların etkisiyle zenginleşip kendine has bir İstanbul mutfağı ortaya çıkmıştır. Yeme-içme ve eğlence denilince, birçok etnik grup arasında ilk akla gelen de Rumlar oluyor haliyle.

    Yazar Meri Çevik Simyonidis kitabında “tüm zamanların en lezzetli ve zengin mutfağı” olarak tanımladığı İstanbul mutfağına Rum etkisini ve Rum mutfağını ele alıyor. Rumların yarattığı lokantalar, pastaneler, şarküteriler ve elbetteki tavernaları konu alan yazar, Rum mutfağının temsilcileriyle söyleşiler yaparak birçok mekan ve markanın tarihini anlatırken aralara da bu ustaların bazı özel tariflerini serpiştirmiş.

    Royal Çikolata ve Şekerlemeleri, Spiros Ethnopulos tarafından 1885’te kuruldu.

    İstanbul’a kapuçinoyu ilk tanıtan Baylan Pastanesi’nden Savoy’a, Royal Çikolataları’ndan Delizia Hardalları’na, İstanbul gecelerinde sahneye çıkıp ilk kez buzuki çalan Buzuki Erol’dan gece hayatının önemli ismi -ve aynı zamanda kadın ayakkabısından içki içmenin mucidi!- gazinocu Gaskonyalı Toma’ya kadar birçok mekan ve kişinin hikayesi var kitapta.

    Yalnızca İstanbul’da kalanlarla değil, Yunanistan’a göç edip işini sürdürenlerle ya da bu kişilerin yakınlarıyla da konuşmuş Simyonidis. Bu söyleşilerin satır aralarında, 1950’lerin başında 100 bin olan Rum nüfusun bugün 3 bin civarına düşmesinin Türkiye için ne büyük bir kayıp olduğunu da o göçler sırasında yaşanan acıları da görmek mümkün. Birçok İstanbullu Rum, göç etmek zorunda bırakılmanın acısına ek olarak Yunanistan’da dışlanmanın acısını yaşamak zorunda kalmış. İstanbul’da hepsi birer marka olan Rum mutfak ustalarının kendilerini bir de Yunanistan’da kanıtlamak zorunda kalması insanı hüzünlendiriyor.

    Çoğu artık aramızda değil İstanbul’un eğlence hayatının unutulmaz isimlerinden Gaskonyalı Toma, en üstteki fotoğrafta ayakta en sağda. İstanbul’da sahneye çıkıp buzuki çalan ilk sanatçı Buzuki Erol (Örter) ve eşi Despina Gazyani Örter (üstte). Heybeliada’nın ünlü Rum bakkalı Sava Kersenoğlu’nun dükkanı (sağ üstte). 1930’da İstiklal Caddesi’nde açılan Şehir Pastanesi (sağda).
  • Almanya’nın ilk demokrasi denemesi

    Almanya’nın ilk demokrasi denemesi

    Britanyalı tarihçi Colin Storer’ın eseri, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1933’e kadar varlığını sürdüren Weimar Cumhuriyeti’ni anlamak isteyenler için ideal bir giriş kitabı.

    Almanya tarihinde yeni ve önemli bir sayfa açan, ilk Alman demokrasi deneyimi olarak tarihe geçen Weimar Cumhuriyeti, uzun yıllar birçok tarihçi tarafından sadece istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir dönem olarak anıldı. Gerçekten de dönemin Almanyasında bir taraftan yılgınlık, hiperenflasyon, yabancı işgali, işsizlik ve sokaklarda şiddet vardı.

    Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi’nin yazarı Colin Storer, hem tarihçiler hem tarihçi olmayan birçok kişi tarafından yalnızca Hitler’in habercisi olarak görülen, art arda kurulan kısa sureli koalisyon hükümetleri, ekonomik kriz, hiperenflasyola anılan Weimar’ın “bu kadarını hak etmediği” görüşünde. Dönemin yalnızca karamsar ve olumsuz değerlendirilmesine karşı çıkan Storer, aynı dönemde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal cinsiyet alanlarında sonraki kuşakların yaratıcılığını ve entelektüel dünyasını besleyecek muazzam örneklerin yaratıldığının da altını çiziyor.

    İki savaş arası Almanya’ya dair algımızın Nazizmden kaçan, II. Dünya Savaşı ve diktatörlük travmalarını üzerinde taşıyan bir tarihçi kuşağı tarafından belirlendiğine dikkat çeken ve yakın tarihli bazı araştırmalar sayesinde Almanya’nın ilk demokratik cumhuriyetine yönelik olumsuz ve karamsar tablonun biraz olsun hafiflediğini söyleyen Storer, dönemin olumsuzluklarının yanı sıra şunların da göz önünde bulundurulmasının daha doğru olduğunu savunuyor:

    1- Weimar Cumhuriyeti, Britanya, Fransa ve ABD’den once kadınlara eşit oy hakkı tanıdı ve 1920’lerin ortalarında yerleşik demokrasilerden çok daha fazla kadın parlamentere sahipti.

    2- Eşcinselliği yasaklayan yasa neredeyse kaldırılıyordu. Avrupa’nın birçok yerinden eşcinselin, o dönem daha özgür oldukları Almanya’ya taşınması bunun kanıtı.

    3- Ayrıca Weimar Cumhuriyeti rakipsiz bir bilimsel ve sanatsal güce sahipti; kuramsal fizik ve felsefe alanında geliştirilen yeni kuramlar insanlığa büyük fayda sağladılar.

    4- Weimar Cumhuriyeti, son derece etkili yeni müzik, mimari ve görsel sanat tarzları da sağladı. Dönemin Alman sineması Holywood’la yarışıyordu ve sinemanın bir sanat biçimine dönüşmesine yardımcı olan , teknik ve biçimsel yenilikler getirdi.

  • Atalarımız için eski taş, Avrupalı için tarih

    Atalarımız için eski taş, Avrupalı için tarih

    Anadolu’nun Gözyaşları, özellikle 19. yüzyılda binlerce yıldır durdukları Anadolu’dan koparılıp yurtdışına götürülen tarihi eserleri ve tarih bilincinden yoksun Osmanlı Devleti yöneticilerinin bu yağmaya nasıl duyarsız kaldığını anlatıyor.

    Kitapta yalnızca çoğu 1830-1922 yılları arasında Anadolu’nun farklı bölgelerinden çeşitli yöntemlerle çıkarılmış ve bugün ABD ve Avrupa müzelerinde sergilenen paha biçilemez tarihi eserlerin öyküsü yok. Yazar aynı zamanda dünyada tarihi eserlere ya da geçmişin zenginliklerine ilgi duymanın nasıl başladığın, bu ilgi ve kıymet verme anlayışının bize neden çok geç geldiğinin sebepleri üzerinde duruyor.

    Avrupalılar, geçmişin zenginliklerine maddi değerleri dışında, tarihsel ve sanatsal özellikleriyle de ilgi duymaya Rönesans döneminde başlamış. Tarihi eser toplama eylemi ise Vatikan’la başlıyor. 1503’te papalığa seçilen II. Julius, Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’da, kendini imparatorluğun doğal uzantısı ve mirasçısı olarak görüyor, Rönesans’ın etkisiyle Roma’dan kalan tarihi eserleri sahipleniyordu. Böylece köklerini yüzlerce yıl geriye götürerek tarihten meşruiyet kazanıyordu. Bu eski eser toplama eylemi önce İngiltere kraliyet ailesine sonra da öteki kraliyet ailelerine örnek oldu.

    Anadolu’dan mermer erkek yontusu, MÖ 20 civarı. Ny Carlsberg Glyptotek, Kopenhag.
    İzmir civarından mermer Jüpiter yontusu. MS 2. yüzyıl. Louvre Müzesi, Paris.

    Yazar, Homeros’un anlattığı Troya yağması ve İtalyan tüccarların 1087’de Myra’dan (Demre) Aziz Nikolaos’un (Noel Baba) mezarındaki kemikleri çalmasını Anadolu’daki tarihi eser yağmalarının ilk kilometre taşları olarak aktardıktan ve 1204’te Latinlerin İstanbul’u işgaliyle başlayan eser yağmasından da söz ettikten sonra kitabının asıl konusu olan Osmanlı Devleti döneminde başlayan yağmalara geçiyor.

    Latin yağmasından sonra Anadolu’daki bilinen ilk bilinçli tarihi eser toplayıcılığını başlatansa İngilizler. Arundel Kontu’nun, antikacı olarak yetiştirip 1634 yılında Osmanlı topraklarına gönderdiği din adamı William Petty, İstanbul, Bergama, Efes, Priene, Milet, İzmir ve Atina’da mermer yontuları ve diğer tarihi eserleri toplamaya, yok pahasına satın almaya başlamış. İngilizleri biraz geri- den takip eden Fransızlar Anadolu’daki tarihi eser yağmasına 18. yüzyılın başlarında katılmış. 20. yüzyılda İngilizler ve Fransızlara Avusturya, Almanya, Amerika ve Yunanistan da eklenmiş ve çoğunlukla kazı faaliyetlerini de kendileri yürütüp binlerce eseri ülkelerine taşımaya başlamışlar. Bu ülkelerin, çoğu defineci tutkusuna sahip tarihi eser avcısı kişileri Osmanlı şehirlerine konsolos yaparak binlerce eseri doymak bilmez bir iştahla talan edişinin öyküsü gerçekten ibretlik ve insanın içini acıtan türden. Yaşar Yılmaz, bu ülkelere götürülüp sergilenen bu eserlere ek olarak, Anadolu’da kazı yapmayan Hollanda, Danimarka, Vatikan ve Rusya’nın uluslararası kaçakçılardan ya da başka yollarla elde edip müzelerinde sergiledikleri eserlerden de söz ediyor.

    Knidos (Datça) Aslanı’nın Londra’ya taşınması. Mayıs 1858.

    20. yüzyıl başlarında eser yağması öyle bir noktaya gelmiştir ki Lord Curzon, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri gün, İngiliz kabinesindeki gizli oturumda Anadolu’daki tarihi ve artistik değeri olan eserlerin tamamının götürüleceğinden söz edebilmektedir.

    Batılı ülkelerin “egemen beyaz adam” özgüveni ve küstahlığıyla eserleri yağmalamasına Osmanlı Devleti yöneticilerinin duyarsızlığını ve zaman zaman destek vermelerini anlatan Yılmaz, bu duyarsızlığın Cumhuriyet dönemine de sirayet ettiğinin altını çiziyor. Yazarın buna verdiği örneklerden biri, 1954’te Başbakan Adnan Menderes’in yıllarca Bergama’daki kazıları yürüten ve 1910’da ölünce İzmir’deki bir kilisenin bahçesine gömülen Carl Humann’ın kemiklerinin Bergama’ya nakline izin verilmesi. Menderes’in izni sayesinde Humann, yağmaladığı tarihi kalıntıların içine gömülme şerefine erişmiştir!

    Son bölümünde götürülen eserlerin geri getirilmesi ve bundan sonra eser götürülmemesi için önerilerin de sıralandığı Anadolu’nun Gözyaşları, kaçırılan eserlerin birçoğunun fotoğraflarının da olduğu bir albüm aynı zamanda. Yazarın aylar boyunca maddi kısıtlılıklara rağmen müze müze gezip çektiği bu fotoğraflar, okuyucunun talanın boyutlarını daha iyi anlamasına yardımcı oluyor.

    Anadolu’dan pişmiş toprak erkek büstü. MS 4. Yüzyıl. Ulusal Eski Eserler Müzesi, Leiden.