Ahmet Hamdi Tanpınar’ın meşhur romanı Huzur’un okur karşısına çıkışının 75. yılında eleştirel basımı yayımlandı. Metinlerin daha iyi anlaşılabilmesi için sayfa kenarlarına açıklamaların eklendiği kitaptaki fotoğraflar, çizimler ve katlanabilir harita, okurları Huzur’un yaşandığı zamanların İstanbul’unda bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı 4 bölümden oluşur; 2. Dünya Savaşı’nın ilanından 1 gün önce başlar ve ertesi gün savaş ilan edilirken biter. 2. ve 3. bölümlerde geriye gidilerek son 1 yıl anlatılır. Her okunuşunda insanı başka türlü etkileyen Huzur, kimilerine göre “Türk romanının ihtişamı”dır.
Romanın bölümleri temel karakterlerin adını taşır: İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. Romanın merkezinde ise Mümtaz karakteri vardır. Eserin bir başka önemli “karakteri” ise İstanbul’dur. Öyle ki, Tanpınar eserini “esas kahramanları İstanbul ve musikidir” diye tanımlamıştır.
Huzur ilk defa 22 Şubat-2 Haziran 1948 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildi; ertesi yıl kitap olarak piyasaya çıktı. Dergâh Yayınları, Huzur’un okur karşısına ilk çıkışının 75. yılında romanın eleştirel basımını yayımlayarak önemli bir işe imza attı. Kitap, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde yer alan Tanpınar Arşivi üzerindeki 2 yıllık çalışma sonucunda ortaya çıkmış. Geniş bir ekibin dahil olduğu çalışmayı Prof. Dr. İnci Enginün’ün danışmanlığında Sakine Korkmaz yönetmiş.
Eleştirel basımın en önemli özelliği Huzur’un gazete tefrikası ile ilk basımı arasındaki farklara yer veriyor olması. Metinde altı çizili bölümler, Tanpınar’ın Huzur’un ilk basımında tefrika üzerinde yaptığı değişikliklere ve eklemelere işaret ediyor. Böylece iki metnin akışı da rahatlıkla takip edilebiliyor.
Okuyucuların, Huzur’un zengin arka planını daha iyi anlaması için Tanpınar’ın yoğun göndermeli metinlerine açıklamalı notlar ve sözlük de eklenmiş. Notların ve sözlük maddelerinin kitabın sonunda değil, metnin ilgili yerlerinde verilmesinin epey kolaylaştırıcı olduğunu da söylemek gerekir.
Huzur’un yeni basımının sayfasında Kapalıçarşı fotoğrafı (Cengiz Kahraman arşivi)
Huzur’un geçtiği dönem İstanbul’unun fotoğrafları ve mekânlarının çizimleri de eserde yer alıyor. Fotoğraflar #tarih Yayın Kurulu Üyesi Cengiz Kahraman’ın arşivinden alınmış; çizimlerde ise Hakan Sümer imzası var.
Kitabın en güzel sürprizi ise sonuna iliştirilen katlanabilir harita. 1922-45 tarihli Pervititch Haritaları ile Osman Nuri Ergin’in 1934 tarihli İstanbul Şehir Rehberi referans alınarak hazırlanan harita kimi zaman Mümtaz’ın yürüyüşlerine; kimi zaman da Nuran’la Mümtaz’ın Suriçi, Pera’ve Boğaziçi gezilerindeki semt ve mekânların toplu görünüşüne yer veriyor. İsteyenler, haritanın dış yüzündeki karekodlarla Nuran ve Mümtaz’ın geçtiği yolları ve mekânları izlerken Huzur’un müziklerini de dinleyebilir.
Yakın tarihte Ortadoğu’nun ve “İslâmcılığın” şekilenmesinde dönüştürücü bir etki oluşturan 1979 İran Devrimi’nin lideri Humeyni (1902-1989), tarihsel önemine karşın biyografi çalışmalarına çok az konu olmuştu. Köln Üniversitesi’nden Katajun Amirpur’un kitabı, kronolojik bir seyrin yanısıra kritik hadiselerin arka planını da izliyor.
Katajun Amirpur’un kitabında öncelikle Humeyni’nin hayatı kronolojik olarak, bakışaçısını şekillendirmiş etkiler özellikle mercek altına alınarak aktarılıyor. Ancak bu, Humeyni’nin düşünsel gelişimini anlamak için yeterli değil. Öncelikle Şiilik üzerine konularla ilgili kimi temel bilgilere sahip olmak gerekiyor. Yazar bu nedenle, günümüzde İran hükümet sisteminin temelini teşkil eden bu din âliminin yönetim yetkisini, tarihî geleneklerle birlikte detaylı bir şekilde anlatıyor.
Kitaptan, yüzyıllar önce başlayan tartışmalarda iki farklı görüş ortaya çıktığını öğreniyoruz. İlk görüşe göre insanlar Şii ulemanın fetvalarına uymak zorundadır. Karşıt görüş ise Kuran’ın ve Peygamber’in talimatlarına sadık kalmak koşuluyla, her dindar kişinin kaynakları okuyup yorumlayabileceğini savunmaktadır. 18. yüzyılda ilk görüş sahipleri baskın çıkınca İslâm’ın Şii mezhebinde Katolik Kilisesi’ne benzer bir ulema sınıfı ve ruhani bir hiyerarşi oluşmuştu. Bu hiyerarşi Humeyni liderliğindeki devrimden bugüne, İran yönetim sisteminin de önkoşullarından birini oluşturuyor.
Yazar, Humeyni öncesi İran tarihinin önemli dönüm noktalarına da değiniyor. 19. yüzyıldan itibaren askerî ve teknolojik açıdan üstün olan Avrupa’yı yakalama çabası, bizde olduğu gibi İran’da da Batı temelli bir düşünce süreci başlatıyor. Bu süreç yine Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi 20. yüzyıl başında meşrutiyet devrimiyle (1905-1911) sonuçlanıyor.
Humeyni’nin 1902’de doğumundan sonrasının anlatıldığı bölümlerde İran tarihi ile Humeyni’nin yaşamı paralel ilerliyor. Sıradan bir çocukluk geçiren Humeyni’nin ailesiyle ilişkilerini, din eğitimi almaya başlamasını ve bir din adamı oluşunu bu bölümde görüyoruz. 1950’lerde İslâm’ın siyasallaşması süreci başlıyor. 1960’lardan itibaren Humeyni ve birçok Şii din adamı artık siyaseten etkili olabileceklerini anlıyor, harekete geçiyor. Humeyni, 1961’de kadınlara seçme seçilme hakkının verilmesini protesto ettiği dönemde sivriliyor ve kamuoyunda tanınıyor. Gerçi Humeyni bu dönemde din adamlarına siyasi rol atfediyorsa da, onların yönetimde olmalarını değil hükümeti kontrol etmelerini savunan bir çizgide; ulemanın bizzat iktidarda olması gerektiği ise sonraki dönemlerde ortaya çıkacak bir görüş.
Humeyni, 15 yıllık sürgünün ardından 1 Şubat 1979’da İran’a dönüyor.
Kitabın Türk okurlar için en ilginç yeri, Humeyni’nin Bursa’daki sürgün günleri. 1964-1979 arasında yurtdışında sürgünde kalan Humeyni, bu sürenin ilk 11 ayını Bursa’da, bir istihbarat subayı olan Ali Çetiner’le eşi Melahat Çetiner’in evinde geçirmiştir. Laikliği benimsemesi nedeniyle hiç hazzetmediği Türkiye’de bulunmaktan rahatsızdır Humeyni. İlk zamanlarda, misafir olduğu evin hanımı Melahat Çetiner’in başının açık olmasından hoşlanmasa da sonradan aileyle yakınlaşır. Ali Çetiner’le yüzmeye gider, İran’dan gelen ziyaretçilerinin getirdiği tatlıları aileyle paylaşır.
1960’larda Humeyni sürgündeyken, 1941’den beri İran’ı yöneten Şah Muhammed Rıza Pehlevi için de zor günler başlamıştır. Şah’ın izlediği güçlü modernleşme ve sekülerleşme siyaseti, yolsuzlukları, hem İslâmcılara hem de diğer gruplara yönelik sert baskısı güçlü bir muhalif cephenin oluşmasına yol açacaktır
Laik muhalefete oranla daha iyi örgütlenmiş olan, ülke çapında camilerle inançlı kesimlerin oluşturduğu bir ilişki ağından destek alabilen dindar muhalefet, 1971’den sonra daha aktif hâle gelir. Humeyni diğer siyasi liderlere göre daha avantajlıdır; zira sürgünde İran yönetiminin müdahale edemediği bir pozisyondadır. Taraftarları onu ziyaret eder, talimatlar alır, konuşmalarını kaydedip tüm ülkede yaygınlaştırırlar.
Gidişatın aleyhine geliştiğini gören Şah Rıza Pehlevi, 16 Ocak 1979’da kendi kullandığı uçakla aniden ülkeyi terkeder. Uçakta Pehlevi’nin ailesiyle birlikte çok değerli 12 yarış atı da vardır.
Nihayet 1 Şubat 1979’da, 15 yıllık sürgünden sonra Tahran’a geri dönen Humeyni’yi tam 2 milyon kişi karşılar. Humeyni, BBC muhabiri John Simpsons’ın kendisini bekleyen milyonlar karşısında ne hissettiği sorusuna çok kısa bir yanıt vermiştir: “Hiçbir şey.”
Tahran’daki Şah karşıtı bir gösteride eylemciler sürgündeki Ayetullah Humeyni’nin posterini taşıyor. Tarih 10 Aralık 1978.
30 Mart 1979’da monarşi ile İslâm Cumhuriyeti arasında seçim yapılan referandumda oyların yüzde 98,2’si “İslâm Cumhuriyeti” yönünde verilir. Humeyni iktidarı resmen başlamıştır. Bu tarihten sonra Şah’ı devirmek için en az İslâmcılar kadar mücadele eden komünist TUDEH ve Müslüman Marksist örgütler, burjuva-liberal Millî Cephe güçleri de dahil olmak üzere tüm gruplar siyaset sahnesinden silinmeye çalışılır. 10 yıllık sürecek Humeyni döneminde binlerce kişi İran hapishanelerinde katledilecek, kat kat fazla kişi ülkeyi terkedecek, ülkede kalan milyonlar ise kendilerini duygusal bir sürgüne hapsedecektir.
Humeyni’nin geride bıraktığı son trajedilerden biri de Şubat 1989’da yazar Salman Rüşdi hakkında Şeytan Ayetleri kitabında Peygamber’e hakaret ettiği gerekçesiyle ölüm fetvası çıkarmasıdır. Fetvadan sonra Rüşdi’nin kitabıyla ilintili birçok kişi, yayıncılar ve çevirmenler katledilir. Yazar Amirpur, Humeyni’yi bu karara almaya iten nedenin basit bir öfke olmadığını söylüyor. Amirpur’a göre her ne kadar İran Devrimi birçok Sünni tarafından da hayranlıkla izlenmiş olsa, nihayetinde Şii mezhebinin devrimidir. Yazar, Humeyni’nin Rüşdi fetvasıyla İslâmiyet’in önemli savunucusu olarak tanınma ve tarihe kendisini bu şekilde kaydetme şansı görmüş olabileceğine değiniyor.
Humeyni, Rüşdi fetvasından yaklaşık 4 ay sonra, 3 Haziran 1989’da kalp krizi sonucu hayatını kaybeder. Kitaptan öğrendiğimize göre, eşine ve çocuklarına son olarak şunları söylemiştir: “Kalmak isteyenler kalsın; gitmek isteyenler gitsin. Işığı kapatın, uyumak istiyorum.”
Osmanlı toplumunda uzun yıllar el üstünde tutulan sokak hayvanlarına merhamet gösterilirken Batı’da durum tam tersiydi. Hâl böyle olunca İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin ahalinin hayvanlara gösterdiği hürmeti görüp hayret etmemesi imkansızdı.
Evcil hayvanlarla insanlar Osmanlı toplumunda neredeyse bir arada yaşardı. Kediler zaten baş tacıydı. İstedikleri eve girip çıkarlar, yemeklerini yiyip uyurlar, eğer keyifleri yerindeyse kendilerini sevdirirlerdi. Evlerde köpek beslenmez, ama sokaktaki köpeklere elbirliğiyle bakılırdı. Her mahallerin kendi köpekleri vardı. Kuşlara da çok kıymet verilirdi. Camilerin dış duvarında kuşların sığınıp yuva yapabilmeleri için yapılmış kuş evleri bulunurdu.
Haliyle bu durum İstanbul’a gelen Batılı gezginleri çok şaşırtıyordu.
Alman gezgin Hans Dernschwam’ın 1542’de tanık olduğu olay çok ilginçtir. Dönemin yöneticilerinden Koca Mehmed Paşa, bir lokantanın önüne bağlamış sırtı odun yüklü bir at görür. Atın sahibinin nerede olduğunu sorar, lokantada yemek yediğini söylerler. Paşa duruma o kadar sinirlenir ki odunları atın sırtından indirtip sahibinin sırtına bağlatır. Atın önüne ot konulmasını emreden Paşa, at yemeğini bitirene kadar sahibine sırtındaki odunlarla bekleme cezası vermiştir.
Turistleri karşılayan köpekler İstanbul’a gelen yabancıların ilk dikkatini çeken şey sokak köpekleriydi. 1910 yılında Cincinati adlı gemiyle gelen Avrupalı bir kadın Karaköy rıhtımında köpekleri besliyor.
Gözlem yapan yabancı gezginlerin hepsi hayvanlara yönelik davranışlara sempatiyle yaklaşmamış, hatta bazıları düpedüz küçümsemiştir. 1755’te Türkiye’ye gelen ve birçok bakımdan Osmanlı devletini ve halkını ağır bir şekilde eleştiren Baron de Tott bunlardan biridir. “İnsanlara gayet az değer verilen bir ülkede topluma pek az yararı dokunan hayvanlara karşı nasıl bu kadar iyi davranıldığı hayret uyandırıyor” diyen Baron de Tott notlarında şunları yazar:
“Buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayın belli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Bu kuşlardan oluşmuş sürüler, Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler, gemicilerin hiçbiri bu hayvanların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz.
Kedi için ciğer alışverişi 1755’te Türkiye’ye Baron de Tott, ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerden kediler için alışveriş yapan kadınlara çok şaşırmıştır (altta). Leylekler de İstanbul sokaklarının sakinlerinden biriydi.
Kendilerini kedilere adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğerleri kedilere dağıtırlar. (…) Uzun bir sopa üzerine astıkları ciğerlerini omuzlarında taşıyarak dolaşan ciğercilerin devamlı müşterilerinden biri de kedilerine ciğer vermeye düşkün kadınlardır.”
Kolera araştırması için 1831-1832 yıllarında ziyaret ettiği İstanbul ve İzmir gezilerini anlattığı kitabı 1831-1832 Türkiyesi’nden Görünümler’de “Türklerin genel olarak vahşi hayata karşı sergiledikleri şefkati birçok kez gözlemleme fırsatı buldum” diyen Amerikalı doğa bilimci James Ellsworth De Kay, Boğaz gezisinde insanlara karşı hiç korku belirtisi göstermeyen su kuşlarını görünce çok şaşırmıştır: “Öyle korkusuzdular ki küreklerin etrafından suyun üstüne bile yükselmeden çok hafif bir hareketle çekiliyorlardı. (…) Kuşlar böyle büyük bir şehrin kurtulması gereken günlük hayvan ve bitki artıklarını ortadan kaldırarak çöpçü görevini görürler”.
Güvercinler dışında, köpeklerin çöpçülük görevi yaptığını yazan yabancılar da vardır. Bu gezginlere göre sokaktaki çöplerin çoğunu köpekler yiyerek bir çeşit belediyecilik hizmeti vermektedir. Ancak bu yüzeysel bir gözlemdir. Tarihçi Ekrem Işın, İstanbul’da Gündelik Hayat kitabında bu konuyla ilgili şunları yazar: “Avrupa şehir kültürüyle beslenmiş pozitivizmin İstanbul köpeklerine bakış açısı daha çok belediyecilik noktasında yoğunlaşır. Batılı gözlemci, modern belediye örgütünün henüz kurulmadığı İstanbul’da sokak temizliğinin köpeklere yaptırıldığını sanmaktadır. Örneğin Prusyalı asker Helmuth von Moltke için bu köpekler İstanbul’un belediye memurlarıydı. Dolayısıyla halkın sokağa döktüğü yemek artıklarını öğüterek şehir temizliğini sağlamakla yükümlüydüler. Moltke’nin ileri sürdüğü ve daha önce de pek çok Avrupalı’nın görüş birliğine vardıkları bu pratik çözüm düşüncesi, 1835’in koşullarında kısmen doğruluk payı taşıyabilirdi; fakat bu düşünce niçin yemek artıklarının papara yapılarak köpeklere bir ziyafet gibi sunulduğu sorusuna cevap bulmaktan acizdi. Nitekim köpeklerin beslenmesini pratik açıdan işlevselleştirmeye çalışan bu yorum, bir canlı türüne verilen önemin ardındaki kültür birikimini hesaba katmamış, en azından görünenle yetinerek eski bir klişeyi tekrarlamıştı. Gerçekte ise İstanbul’un sokak çöplüğü bu kadar kalabalık bir hayvan kolonisini besleyebilecek kapasitede değildi; çünkü sokağa yemek fazlası dökmenin dini açıdan günah olduğu herkesçe biliniyordu. Köpeklerin besin kaynağı yalnızca artıklardı ve bunlar da çoğunlukla papara ve çorba şekline dönüştürülerek çöp kavramının dışına çıkartılıyordu. Besin artıklarından meydana gelen çöplük daha çok pazar yerleri ya da rıhtımlar gibi ticari alanlara özgüydü. Bu kamusal alanların temizliği ise devlete aitti.”
Sıkıyönetim, olağan yönetim usûlleri ve yetkileriyle üstesinden gelinemeyecek sorunlarla karşılaşıldığında başvurulan yönetim biçimlerinden birisi. Türkiye’de de siyasal iktidarlar dönem dönem kendilerini sıkıyönetim ilan etmek zorunda hissetmişlerdir.
Anayasa profesörü Zafer Üskül, yeni kitabında 1950- 1970 yılları arasındaki dört dönemin sıkıyönetim bildirilerini masaya yatırıyor. Kitapta, 1955’te 6-7 Eylül olayları üzerine; 1960’ta öğrenci gösterileri üzerine, 1963 yılında Talât Aydemir ve arkadaşlarının darbe girişimi üzerine ve 1970 yılında 15-16 Haziran işçi hareketleri üzerine ilan edilen sıkıyönetimlerin bildirileri değerlendiriliyor.
Her sıkıyönetim birbirinden farklı özellikler gösterse de birçok ortak nokta da var. Bunlardan biri de sıkıyönetim komutanlıklarının, sıkıyönetimin ilan edilme sebepleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan alanlarda da yasaklar getirmesi.
Sözgelimi toplantı yasağı konması hemen tüm sıkıyönetimlerin aldığı kararlardan biri. Ancak bu toplantılar siyasi toplantılarla sınırlı değil. Bu yasağa spor karşılaşmaları, nikah ve vaftiz törenleri, kooperatif toplantıları ve hatta ilkokullardaki müsamereler bile giriyor. En ilginci de sıkıyönetim komutanlarının trafiği düzenleme konusunda engellenemez bir istek duyması. Korna çalmak, hız yapmak, yanlış yere park etmek, kapasite fazlası yolcu almak, yaya kaldırımlarını işgal etmek, otobüse sıraya girmeden binmek bazı dönemlerde sıkıyönetim suçu olarak değerlendirilebiliyor.
Üskül’ün bir araya getirdiği bildiri ve tebliğler, Türkiye’nin yakın tarihinde ordunun siyasetten eğlence hayatına kadar toplumun tüm hücrelerine nasıl nüfuz ve müdahale ettiğini birincil kaynaklarla ortaya koyuyor. Konuya ilgi duyanların kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap.
Raffaele Gianighian (Canikyan), bugün Erzurum’un İspir ilçesi sınırlarında kalan bölgede, Ermenilerin yaşadığı Hodorçur adlı kasabada 1906’da doğmuş. 1915’te öldürülmekten mucizevi biçimde kurtulan Canikyan, kitabında katliamdan 62 yıl sonra memleketine yaptığı ziyareti anlatıyor.
HODORÇUR
Hodorçur (Ermenice “ot ve su”), Karadeniz kıyılarından Kaçkar dağları zinciriyle ayrılan, içinden Çoruh Irmağı’nın geçtiği bir vadi ve 1915’ten önce bugün İspir’e bağlı Sırakonak köyünün bulunduğu bölgede kurulu bir kaza.
Raffaele Gianighian (Canikyan), 1906’da burada doğmuş. Binlerce hemşehrisi arasında 1915 katliamlarından kurtulan yedi kişiden biri Canikyan. 1915’ten 1919’a kadar Urfa’da kalarak Müslüman olmuş ve Abdullah adını almış. Bu dört yıl boyunca, “Kürt cemaatinin Hıristiyan kölesi” olan Canikyan dilini tamamen unutmuş. Bir Amerikan yardım misyonu tarafından bulunarak önce İstanbul’a götürülmüş. Buradan Ermeni Mehitarist Rahipleri’nin Venedik’teki kolejine gönderilerek lise öğrenimini tamamlayan Canikyan, 91 yaşında ölene kadar İtalya’da yaşamış.
Canikyan, Hodorçur- Vatanını Arayan Bir Gezginin Seyahati’nde en son 62 yıl önce gördüğü memleketine 1977’de yaptığı seyahati anlatıyor. 1915 katliamından 1919’daki “kurtuluşuna” kadar olan dönemde yaşadıkları da var kitapta.
İtalya’dan otomobille başlayan yolculuğun Türkiye kısmında kendisini daha çok “Alman turist” sanıyorlar. Kendini tanıttığında ilginç durumlarla karşılaşıyor. Yozgat’ta mola verdiği sırada sohbet ederken kendini tanıttığı adam kendisinin de 1915’ten kurtulmuş bir öksüz olduğunu ve Müslüman yapılıp bir aileye verildiğini anlatıyor. Ailesinin başına gelenleri anlattığında, “Ama Erzurum’da başka anlatılıyor” diyen de var, sessizce başını önüne eğen de.
Geleneksel kıyafetleriyle Hodorçurlu Ermeniler.
Hodorçur’a yakın bir yerde karşılaştıkları yaşlı bir köylü “Yıkıntıları görmeye gelmişsin. Hiçbir şey kalmadı, orada sadece birkaç Laz ailesi bulacaksın” dese de memleketine varınca mutlu oluyor. Ama eski kasabadan eser yok. Çocukken arkadaşlarıyla yüzdüğü, göletin kıyısına gelince tutamıyor kendini: “Suya giriyorum, Rahip Tuzciyan’ın ruhuna sesleniyorum: ‘Peder beni bu suyla vaftiz ettiniz, işte şimdi kayıp vatanı görüp hacı olmaya geldim, lütfedip beni bir daha vaftiz edin. Hodorçur’un tanrısı onu mahvolmaktan neden kurtaramadı? Gölün kıyısında oturup yıkık memleketime bakıyorum, ağlamaya başlıyorum.”
Raffaele Gianighian
1915’ten önce ölen aile mensuplarının mermer kaplı mezarlarını arıyor Canikyan. Ama mezarlık dağıtılıp tarla yapılmış, mermer mezar taşları tarla sınırı çizmek için kullanılmış. Bu taşlara tek tek bakıp akrabalarının isimlerini buluyor.
Büyük dedesinin mezarının bahçesinde olduğu kilise ise camiye çevrilmiş. İçeri girmesine izin vermiyorlar! Ama kendisini camiye sokmayan aileden bir kadın, “Büyük dedenin kasa kasa Sultan Hamid altını olduğunu söylerler. Hazinenin buralarda saklı olduğunu biliyoruz. Biz aradık ama bulamadık, ne olur yerini bize söyle” diye yalvarıyor. Canikyan, “Ailen köyün sahibi olmuş, evi, köyü, tarlaları, hayvanları, meyve bahçelerini devraldınız. Bu yaptığınız inanılmaz, kendi köyünüzde hazine arıyorsunuz. Halbuki mutlu olmalısınız, cennette yaşıyorsunuz” cevabı veriyor.
Kitapta hem derin izler bırakan 1915 katliamlarına hem aradan geçen 60 küsur yıl sonrasına ait daha pek çok kişi ve öykü var. Ermeni katliamlarıyla, bölgenin tarihiyle ilgilenenlerin, anı okumaya meraklı olanların severek okuyacağı bir kitap.
Hodorçur, 1910.
Hodorçur’dan Sırakonak’a
Raymond Kevorkian ve Paul Paboudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler (Aras Yayıncılık, 2002) adlı kitaplarında Hodorçur’u şöyle anlatıyor: “Büyükçe bir kent sayılırdı; 6293 Katolik Ermeni nüfusunun yaşadığı (850 hane) bitişik yedi kasabadan oluşmuştu. Bu kasabalar, sık ormanların çevrelediği bir dizi kayalık vadiye dağılmıştı. Yamaçlarında kasaba halkının yayla evlerinin yer aldığı Medzn Sar’ın (“Büyük Dağ”) yüksek kesimlerinde geniş otlaklar vardı. Çevredeki tepelerin çoğunda pek çok şapel bulunuyordu. Hodorçur’da hayvancılık, bağcılık ve meyvecilik çok ilerlemişti”.
Hodorçur yakınlarındaki Azadarar köyünde bulunan Meryem Ana Şapeli.
Hodorçur’un bulunduğu yerde bugün kurulu olan 418 nüfuslu Sırakonak köyüyle ilgili bilgilerin olduğu Vikipedi sayfasında ise “içme suyu şebekesi, kanalizasyonu, PTT şubesi yoktur. Tarihi konak ve kiliseler vardır ama bunlar restore edilmeye muhtaçtır” yazıyor.
Yemek ve mutfak kültürü, ait olduğu toplumun tarihinden birçok izi beraberinde taşır. Göçler, savaşlar, krizler, salgınlar gibi insanlık tarihinde iz bırakmış her şey mutfaklarda da izler bırakır.
Bir toplumun yemek kültürü, ekonomi, siyaset, din gibi başlıklarla doğrudan ilişkilidir. Böyle olduğu için mutfak kültürü o toplumun tarihini yansıtan bir araçtır aynı zamanda. Tarihe iz bırakan her büyük şey mutfak kültüründe de kimi zaman geçici kimi zaman kalıcı izler bırakır.
Burak Onaran, “Gıdayı, yemeği, mutfak mimarisini, sofra düzenini, adabını, modasını siyasi ve toplumsal tarihle beraber düşünmeye çalışıyorlar” dediği 14 yazıdan oluşan Mutfaktarih adlı kitabında, yemek kültürünün diplomasi, milliyetçilik, toplumsal cinsiyet, tüketim toplumu, turizm, savaş gibi başlıklarla ilişkisinin izini sürmeye çalışıyor.
Yazarın hem “Milli Mutfak Nasıl Kurgulanır” yazısında hem de diğer bazı yazılarda en çok üzerinde durduğu konulardan biri milliyetçiliklerin mutfaklar üzerindeki hak iddiası. Onaran, “Yiyecekleri uzun süre saklama ve dolayısıyla tazeliğini koruyarak taşıyabilme imkanı veren soğutma sistemlerinin henüz dünyanın birçok yerinde yaygınlaşmadığı 20. yüzyılın ilk yarısında bile, bir ulus devletin sınırları içerisinde mutfak kültüründeki aynılaşmayı sağlayacak malzemelerin ülke coğrafyasının her noktasına ulaştırılabilmesinin imkan dışı olduğunu da tahmin etmek zor değildir” diyor ve mutfak kültürünün milli değil olsa olsa bölgesel olabileceğini tane tane anlatıyor.
Ve elbette savaşlara da epey yer ayrılmış kitapta. Mutfak alışkanlıklarında köklü değişikliklere neden olan 20. yüzyılın topyekun savaşlarında yalnızca orduyu değil halkı beslemek de askeri bir mesele haline geldiği için devletin gıda meselesine ve dolayısıyla mutfaklara doğrudan müdahil oluşu “Mutfak Cephesi” yazısında anlatılıyor. İki büyük savaşta buğday, yağ ve şeker krizi yaşanırken başta ABD olmak üzere devletlerin vatandaşlarına alternatif gıdaları sevdirmeye çalışması ve bunlardan bazılarının hayatımızda kalıcı yer edinmesinin epey ilginç örnekleri var. Bunlardan biri de Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda büyük üretim artışı yaşanan patates. Margarin de bu kadar yaygın olmasını savaşlara borçlu.
Geçen yüzyılın iki büyük savaşında da devletler gıda temalı propaganda yaptılar. En önemli araçlar da afişlerdi. Gıda Cephanedir. İsraf etmeyin. (1. Dünya Savaşı, ABD) Mutfak zaferin anahtarıdır. Daha az ekmek yiyin. (1. Dünya Savaşı, Britanya)
Yazar, savaş sırasında insanların eti yenebilecek alternatif hayvan arayışına girdiği zaman neler olabildiğini de örneklerle anlatmış. Almanya’da I. Dünya Savaşı sırasında Dresdenlilerin hayvanat bahçesindeki fili, Berlinlilerin ise kanguruyu yemeleri, Alman halkının kedi-köpekten fareye kadar her türlü hayvanı avlamaya başlaması bunlardan bazıları.
Alternatif et arayışı demişken, konuyu ilk kez duyanlar için kitaptaki en ilginç yazılardan birinin “Erken Cumhuriyet Döneminde Domuz Meselesi” olduğunu da söyleyelim. Bu yazıda, Türkiye’de 1923-1950 yılları arasında yaşanan domuz eti tartışmaları ele alınıyor. İslamın getirdiği yasağı çağdışı bulanlardan, domuz eti yediğini gururla söyleyen Dışişleri Bakanı’na, domuz yemenin dinen de uygun olduğunu öne sürenlerden tıbbi açıklama getirmeye çalışanına kadar pek çok görüşü ilk kez duymuş olabilirsiniz.
Seyyar lokantalar Kitabın ilk bölümünde 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Batılı gezginlerin yemek notları da var. Fotoğraftaki pideci gibi sokakta hazırladığı yemeği sokakta satan “seyyar lokantalar” bu gezginlerin epey ilgisini çekiyormuş.
MARGARİN
Maksat yoksullar ucuza beslensin
Margarin ilk defa 1869’da askerlerin beslenmesine yönelik olarak Prusya savaşı arifesinde icat edilmiştir. Tereyağının az ve pahalı oluşuna alternatif olarak düşünülen bu yağ sayesinde hem askerler hem de sanayi kapitalizmiyle birlikte kentleri dolduran yoksul yığınlar ucuza beslenebileceklerdir.
İlk margarinler, başta sığır donyağı olmak üzere hayvansal yağlardan yapılırlar. 20. yüzyıl başında margarin üretiminde kullanılan hidrojenasyon gibi yeni teknikler sayesinde hammadde seçenekleri artar. Diğer yağların piyasadan bir anda yok olduğu I. Dünya Savaşı’nda margarin üretimi büyük artış gösterir. 1895’te 300 bin ton olan dünya margarin üretimi 1925’te 1 milyon tona ulaşır. ABD’de savaş öncesi birçok eyalette margarin üretmek yasakken, savaş döneminde serbest bırakılmıştır. Savaştan sonra tereyağı lobisinin çabalarıyla birçok eyalette yeniden yasaklanan margarin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bir daha sahneyi terk etmemek üzere geri döner. Margarinin Türkiye’deki mutfaklarda hakimiyet kurması da II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara rastlar.
Deniz Kavukçuoğlu, hayatının bir bölümünü geçirdiği ve hâlâ yaşadığı Moda’yı anlattığı ve “bir gezinti kitabı” olarak nitelendirdiği kitabında okuyucuyu Kadıköy Çarşısı, Bahariye, Mühürdar ve Moda’da bir geziye çıkarıyor. Tarihi semtin sokaklarını dolaşırken, Moda’yı Moda yapan kişileri, yapıları ve dükkânları da tanıyoruz.
19’uncu yüzyılda daha çok Avrupalıların ve özellikle İngilizlerin tercih ettiği, konaklar ve büyük bahçeli evlerle dolu semt olan Moda, 1950’li ve 60’lı yıllardan itibaren hızla apartmanlaşan yerlerden biri oldu.
Yazar, eski Moda’nın çehresinin bu apartmanlaşma döneminde nasıl değiştiğini de anlatmış. Birbiri ardına yükselen apartmanların inşaatlarında çalışan işçilerin, memleketten çağırdıkları hemşehrilerinin kapıcı olmasını sağladığını, semte yerleşen kapıcıların akrabalarının da arka arkaya bakkal, manav, kasap, büfe, lokanta, kahve ve bilardo salonu açtığını aktaran Kavukçuoğlu, bu sürecin semtte büyük değişikliklere yol açtığını aktarıyor. Kitaptaki ilginç bilgilerden biri de bugün Moda’yla özdeşleşen çay bahçelerinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili. Kavukçuoğlu, kapıcıların boş oldukları pazar günleri kendilerini başka semtlerden ziyarete gelen köylülerini, akrabalarını ağırlamakta zorluk çektiğini ve bu çay bahçelerinin de ilk olarak bu ihtiyaca cevap vermek için açıldığını anlatmış.
Kavukçuoğlu’nun anlattıkları semtin tarihiyle de sınırlı kalmıyor. Sözgelimi 238 yıllık bir geçmişe sahip Ali Muhiddin Hacı Bekir’i anlatırken yalnızca demirhindi şerbetinden ve birbirinden güzel lokumlarından söz etmiyor. 18. yüzyılın sonlarında Avrupa’da kurulan rafinerilerde üretilen şekerin, yani “kelle şekeri”nin Türkiye’ye gelmesini ve Hacı Bekir’in bu sayede ürettiği akide şekerlerini, 1811’de bulunan nişastanın un yerine kullanılmasını ve şekerle karıştırılıp ilk lokumların üretilmesini de anlatıyor.
Kısacası, Kavukçuoğlu’nun kitabı bir kent kitabı olmanın hakkını verirken okuyucuyu başka birçok konuda da bilgi sahibi yapan sıkı bir çalışma olmuş.
Meri Çevik Simyonidis, İstanbul’un yeme-içme ve eğlence kültürüne Rum etkisini ele aldığı kitabında birçok mekân ve markanın tarihini anlatıyor. Kitapta, Rum ustaların kişisel hikâyeleri ve bazı özel tarifleri de var.
İSTANBULUM TADIM TUZUM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ W
Yüzyıllar boyunca önce Bizans sonra Osmanlı İmparatorluklarına başkentlik yapmış, Akdeniz ve Karadeniz’in kesiştiği, İpek ve Baharat yollarının buluştuğu bir kavşak noktası olan İstanbul’un kültürü, kentte yaşayan değişik etnik grupların kültür ve gelenekleriyle zenginleşmiştir. Yemek kültürü de değişik etnik grupların etkisiyle zenginleşip kendine has bir İstanbul mutfağı ortaya çıkmıştır. Yeme-içme ve eğlence denilince, birçok etnik grup arasında ilk akla gelen de Rumlar oluyor haliyle.
Yazar Meri Çevik Simyonidis kitabında “tüm zamanların en lezzetli ve zengin mutfağı” olarak tanımladığı İstanbul mutfağına Rum etkisini ve Rum mutfağını ele alıyor. Rumların yarattığı lokantalar, pastaneler, şarküteriler ve elbetteki tavernaları konu alan yazar, Rum mutfağının temsilcileriyle söyleşiler yaparak birçok mekan ve markanın tarihini anlatırken aralara da bu ustaların bazı özel tariflerini serpiştirmiş.
Royal Çikolata ve Şekerlemeleri, Spiros Ethnopulos tarafından 1885’te kuruldu.
İstanbul’a kapuçinoyu ilk tanıtan Baylan Pastanesi’nden Savoy’a, Royal Çikolataları’ndan Delizia Hardalları’na, İstanbul gecelerinde sahneye çıkıp ilk kez buzuki çalan Buzuki Erol’dan gece hayatının önemli ismi -ve aynı zamanda kadın ayakkabısından içki içmenin mucidi!- gazinocu Gaskonyalı Toma’ya kadar birçok mekan ve kişinin hikayesi var kitapta.
Yalnızca İstanbul’da kalanlarla değil, Yunanistan’a göç edip işini sürdürenlerle ya da bu kişilerin yakınlarıyla da konuşmuş Simyonidis. Bu söyleşilerin satır aralarında, 1950’lerin başında 100 bin olan Rum nüfusun bugün 3 bin civarına düşmesinin Türkiye için ne büyük bir kayıp olduğunu da o göçler sırasında yaşanan acıları da görmek mümkün. Birçok İstanbullu Rum, göç etmek zorunda bırakılmanın acısına ek olarak Yunanistan’da dışlanmanın acısını yaşamak zorunda kalmış. İstanbul’da hepsi birer marka olan Rum mutfak ustalarının kendilerini bir de Yunanistan’da kanıtlamak zorunda kalması insanı hüzünlendiriyor.
Çoğu artık aramızda değil İstanbul’un eğlence hayatının unutulmaz isimlerinden Gaskonyalı Toma, en üstteki fotoğrafta ayakta en sağda. İstanbul’da sahneye çıkıp buzuki çalan ilk sanatçı Buzuki Erol (Örter) ve eşi Despina Gazyani Örter (üstte). Heybeliada’nın ünlü Rum bakkalı Sava Kersenoğlu’nun dükkanı (sağ üstte). 1930’da İstiklal Caddesi’nde açılan Şehir Pastanesi (sağda).
Britanyalı tarihçi Colin Storer’ın eseri, Almanya’da Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 1933’e kadar varlığını sürdüren Weimar Cumhuriyeti’ni anlamak isteyenler için ideal bir giriş kitabı.
Almanya tarihinde yeni ve önemli bir sayfa açan, ilk Alman demokrasi deneyimi olarak tarihe geçen Weimar Cumhuriyeti, uzun yıllar birçok tarihçi tarafından sadece istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir dönem olarak anıldı. Gerçekten de dönemin Almanyasında bir taraftan yılgınlık, hiperenflasyon, yabancı işgali, işsizlik ve sokaklarda şiddet vardı.
Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi’nin yazarı Colin Storer, hem tarihçiler hem tarihçi olmayan birçok kişi tarafından yalnızca Hitler’in habercisi olarak görülen, art arda kurulan kısa sureli koalisyon hükümetleri, ekonomik kriz, hiperenflasyola anılan Weimar’ın “bu kadarını hak etmediği” görüşünde. Dönemin yalnızca karamsar ve olumsuz değerlendirilmesine karşı çıkan Storer, aynı dönemde sanat, kültür, edebiyat, bilim ve toplumsal cinsiyet alanlarında sonraki kuşakların yaratıcılığını ve entelektüel dünyasını besleyecek muazzam örneklerin yaratıldığının da altını çiziyor.
İki savaş arası Almanya’ya dair algımızın Nazizmden kaçan, II. Dünya Savaşı ve diktatörlük travmalarını üzerinde taşıyan bir tarihçi kuşağı tarafından belirlendiğine dikkat çeken ve yakın tarihli bazı araştırmalar sayesinde Almanya’nın ilk demokratik cumhuriyetine yönelik olumsuz ve karamsar tablonun biraz olsun hafiflediğini söyleyen Storer, dönemin olumsuzluklarının yanı sıra şunların da göz önünde bulundurulmasının daha doğru olduğunu savunuyor:
1- Weimar Cumhuriyeti, Britanya, Fransa ve ABD’den once kadınlara eşit oy hakkı tanıdı ve 1920’lerin ortalarında yerleşik demokrasilerden çok daha fazla kadın parlamentere sahipti.
2- Eşcinselliği yasaklayan yasa neredeyse kaldırılıyordu. Avrupa’nın birçok yerinden eşcinselin, o dönem daha özgür oldukları Almanya’ya taşınması bunun kanıtı.
3- Ayrıca Weimar Cumhuriyeti rakipsiz bir bilimsel ve sanatsal güce sahipti; kuramsal fizik ve felsefe alanında geliştirilen yeni kuramlar insanlığa büyük fayda sağladılar.
4- Weimar Cumhuriyeti, son derece etkili yeni müzik, mimari ve görsel sanat tarzları da sağladı. Dönemin Alman sineması Holywood’la yarışıyordu ve sinemanın bir sanat biçimine dönüşmesine yardımcı olan , teknik ve biçimsel yenilikler getirdi.
Anadolu’nun Gözyaşları, özellikle 19. yüzyılda binlerce yıldır durdukları Anadolu’dan koparılıp yurtdışına götürülen tarihi eserleri ve tarih bilincinden yoksun Osmanlı Devleti yöneticilerinin bu yağmaya nasıl duyarsız kaldığını anlatıyor.
Kitapta yalnızca çoğu 1830-1922 yılları arasında Anadolu’nun farklı bölgelerinden çeşitli yöntemlerle çıkarılmış ve bugün ABD ve Avrupa müzelerinde sergilenen paha biçilemez tarihi eserlerin öyküsü yok. Yazar aynı zamanda dünyada tarihi eserlere ya da geçmişin zenginliklerine ilgi duymanın nasıl başladığın, bu ilgi ve kıymet verme anlayışının bize neden çok geç geldiğinin sebepleri üzerinde duruyor.
Avrupalılar, geçmişin zenginliklerine maddi değerleri dışında, tarihsel ve sanatsal özellikleriyle de ilgi duymaya Rönesans döneminde başlamış. Tarihi eser toplama eylemi ise Vatikan’la başlıyor. 1503’te papalığa seçilen II. Julius, Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma’da, kendini imparatorluğun doğal uzantısı ve mirasçısı olarak görüyor, Rönesans’ın etkisiyle Roma’dan kalan tarihi eserleri sahipleniyordu. Böylece köklerini yüzlerce yıl geriye götürerek tarihten meşruiyet kazanıyordu. Bu eski eser toplama eylemi önce İngiltere kraliyet ailesine sonra da öteki kraliyet ailelerine örnek oldu.
Anadolu’dan mermer erkek yontusu, MÖ 20 civarı. Ny Carlsberg Glyptotek, Kopenhag.
İzmir civarından mermer Jüpiter yontusu. MS 2. yüzyıl. Louvre Müzesi, Paris.
Yazar, Homeros’un anlattığı Troya yağması ve İtalyan tüccarların 1087’de Myra’dan (Demre) Aziz Nikolaos’un (Noel Baba) mezarındaki kemikleri çalmasını Anadolu’daki tarihi eser yağmalarının ilk kilometre taşları olarak aktardıktan ve 1204’te Latinlerin İstanbul’u işgaliyle başlayan eser yağmasından da söz ettikten sonra kitabının asıl konusu olan Osmanlı Devleti döneminde başlayan yağmalara geçiyor.
Latin yağmasından sonra Anadolu’daki bilinen ilk bilinçli tarihi eser toplayıcılığını başlatansa İngilizler. Arundel Kontu’nun, antikacı olarak yetiştirip 1634 yılında Osmanlı topraklarına gönderdiği din adamı William Petty, İstanbul, Bergama, Efes, Priene, Milet, İzmir ve Atina’da mermer yontuları ve diğer tarihi eserleri toplamaya, yok pahasına satın almaya başlamış. İngilizleri biraz geri- den takip eden Fransızlar Anadolu’daki tarihi eser yağmasına 18. yüzyılın başlarında katılmış. 20. yüzyılda İngilizler ve Fransızlara Avusturya, Almanya, Amerika ve Yunanistan da eklenmiş ve çoğunlukla kazı faaliyetlerini de kendileri yürütüp binlerce eseri ülkelerine taşımaya başlamışlar. Bu ülkelerin, çoğu defineci tutkusuna sahip tarihi eser avcısı kişileri Osmanlı şehirlerine konsolos yaparak binlerce eseri doymak bilmez bir iştahla talan edişinin öyküsü gerçekten ibretlik ve insanın içini acıtan türden. Yaşar Yılmaz, bu ülkelere götürülüp sergilenen bu eserlere ek olarak, Anadolu’da kazı yapmayan Hollanda, Danimarka, Vatikan ve Rusya’nın uluslararası kaçakçılardan ya da başka yollarla elde edip müzelerinde sergiledikleri eserlerden de söz ediyor.
Knidos (Datça) Aslanı’nın Londra’ya taşınması. Mayıs 1858.
20. yüzyıl başlarında eser yağması öyle bir noktaya gelmiştir ki Lord Curzon, 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettikleri gün, İngiliz kabinesindeki gizli oturumda Anadolu’daki tarihi ve artistik değeri olan eserlerin tamamının götürüleceğinden söz edebilmektedir.
Batılı ülkelerin “egemen beyaz adam” özgüveni ve küstahlığıyla eserleri yağmalamasına Osmanlı Devleti yöneticilerinin duyarsızlığını ve zaman zaman destek vermelerini anlatan Yılmaz, bu duyarsızlığın Cumhuriyet dönemine de sirayet ettiğinin altını çiziyor. Yazarın buna verdiği örneklerden biri, 1954’te Başbakan Adnan Menderes’in yıllarca Bergama’daki kazıları yürüten ve 1910’da ölünce İzmir’deki bir kilisenin bahçesine gömülen Carl Humann’ın kemiklerinin Bergama’ya nakline izin verilmesi. Menderes’in izni sayesinde Humann, yağmaladığı tarihi kalıntıların içine gömülme şerefine erişmiştir!
Son bölümünde götürülen eserlerin geri getirilmesi ve bundan sonra eser götürülmemesi için önerilerin de sıralandığı Anadolu’nun Gözyaşları, kaçırılan eserlerin birçoğunun fotoğraflarının da olduğu bir albüm aynı zamanda. Yazarın aylar boyunca maddi kısıtlılıklara rağmen müze müze gezip çektiği bu fotoğraflar, okuyucunun talanın boyutlarını daha iyi anlamasına yardımcı oluyor.
Anadolu’dan pişmiş toprak erkek büstü. MS 4. Yüzyıl. Ulusal Eski Eserler Müzesi, Leiden.