Yazar: Sinan Ercan

  • ‘Kısmet be Hardy!’

    ‘Kısmet be Hardy!’

    Britanya tarihinin sembol ismi Amiral Horatio Nelson, özellikle aynı dönemde yaşadığı Napoléon Bonaparte’ı mağlup etmesiyle bilinir. 1798’de Fransız donanmasını yokeden Nelson, Bonaparte’ın Doğu’yu fethetme planına set çekmiş; o dönem Osmanlı toprağı Mısır’ın savunulmasına büyük katkı sağlamıştı. Sultan 3. Selim, Nelson’a benzersiz iki hediye gönderecek, o da bunları ölene kadar üzerinde taşıyacaktı! 

    Londra’ya yolu düşenlerin albümlerindeki en güzel fotolardan bazıları, şehrin en meşhur meydanında, 4 büyük bronz aslanın bekçilik ettiği 52 metrelik gösterişli bir sütunun üzerindeki bir heykelin yanındadır. Tüm Londra’ya tepeden bakan, yüksekliği sebebiyle uzak mahallelerden bile rahatlıkla görülebilen ve ülkenin sembollerinden biri olan Trafalgar Meydanı’ndaki anıt, Britanya tarihinin ulusal kahramanı Amiral Horatio Nelson’a (1758-1805) aittir. 

    Her gün binlerce fotoğrafı çekilen Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, onurlu bir asker ve örnek bir vatansever olan Amiral Nelson’un anısını yaşatır. Cenaze töreninde yapılan konuşmalardan birinde dendiği gibi, o sadece “Britanya’nın en hayırlı evlatlarından birisi” değil, dünya harp tarihinin de en başarılı komutanlarındandır. 34 yıllık Donanma kariyeri boyunca pek çok zafer kazanmıştır. 

    Nicholas Pocock’un (1740-1821) 1808 tarihli “Nil Savaşı” tablosu. National Maritime Museum, Londra. 

    Amiral Nelson’u biz Türkler için de önemli yapan, bu zaferlerinden birisi sonucunda elde ettiği çok önemli bir nişan, çok değerli hediye ve ölmeden önce söylediği son sözüdür. Trafalgar Meydanı’na çok yukarıdan baktığı için detaylarını kolay farkedemediğimiz heykelin sol göğsünde ay-yıldızlı bir nişan, şapkasında da değerli taşlarla süslü gösterişli bir sorguç (chelengk) bulunur. Bu iki “aksesuar”, ünlü İngiliz amirale 1798’de Mısır’da Napoléon’a karşı kazandığı Nil Savaşı’ndaki başarısından dolayı Osmanlı Sultanı 3. Selim tarafından gönderilmiştir. İngiliz tarihinin en meşhur mücevherlerinden birisi olan “chelengk” ve Osmanlı tarihinin “ilk şövalyelik nişanı” sayılabilecek olan Osmanlı Hilal Nişanı’nın (Imperial Order of the Crescent) ve Amiral’in son sözünün hikayesine başlamadan önce kendisini biraz tanıyalım. 

    Nelson 1758’de Norfolk’ta doğdu. Amcası kaptan Maurice Suckling’e karşı hep büyük bir hayranlık besleyen küçük Horatio, annesinin ölümünden sonra okul hayatına devam etmedi ve çocuk yaşta (13) HMS Raisonnable’da –geminin kaptanı olan amcasının gözetimi altında- en alt basamaktan denizcilik kariyerine başladı. Küçük Horatio’nun güvertesini silip halatlarını topladığı HMS Raisonnable, tam 30 yıl sonraki 1801 Kopenhag Deniz Savaşı’nda, artık amiral olmuş olan Horatio Nelson’un komutası altında görev yapacaktı! 

    Trafalgar’a tepeden bakıyor 
    Londra’nın merkezindeki Trafalgar Meydanı’nda bulunan Nelson Anıtı’nın tepesindeki beyaz mermerden yapılmış 5.5 metrelik etkileyici heykel, Amiral Nelson’un anısını yaşatmaya devam ediyor. 

    Nelson kısa sürede, amcasının desteği dışında kendi yetenekleri sayesinde hızla yükseldi. 7 yılda Karayipler’den Kuzey Kutbu’na, Danimarka’dan Hindistan’a kadar pek çok denizde görev yaptı; yaşına göre çok fazla deneyim sahibi oldu. Henüz 20 yaşında iken kaptan olarak atandı. Britanya tarihinin en genç donanma kaptanlarından birisiydi artık. 

    Gözüpek ve çok cesur bir komutandı. Savaşın en hararetli anlarında emri altında savaşanlara olabileceği kadar yakın olmayı tercih eder, ölüm hattında çarpışan askerlerinin ihtiyacı olan güveni ve manevi desteği bizzat yanlarında bulunarak sağlardı. Bu sebeple her zaman askerleri tarafından çok sevilen bir komutan oldu; ancak bu özelliği pek çok savaşta onu ölümün kıyısına getirdi. Ateş hattında bulunmaktan hiç çekinmediği için, katıldığı neredeyse tüm savaşlarda yaralandı. 1794’te Korsika Savaşı’nda sağ gözünü kaybetti. 1797’deki Tenerife Savaşı’nda da sağ kolunu! Ayrıca St. Vincent ve Nil savaşlarında da yaralandı. Zaten adını efsaneleştirecek Trafalgar Savaşı’nda ölecekti! 

    Horatio Nelson donanma kariyerinde basamakları hızla tırmanırken, 18. yüzyıl sonunda tüm dünya, devrim sonrası Fransa’sının en önemli politik ve askerî figürü haline gelecek olan başka bir askerin, Napoléon Bonaparte’ın yükselişine tanıklık ediyordu. Dünyanın en büyük gücü olacaksa, bunu ancak Britanya’yı yenerek yapması gerektiğini iyi bilen Napoléon; Hindistan’a ve zengin Doğu’ya giden yolu kontrol altına alabilmek ve Britanya’nın zengin sömürgeleri ile olan en kısa bağlantısını kesmek için Mısır Seferi’ne karar verdi. Mısır’ın ele geçirilmesi, aynı zamanda Akdeniz’deki askerî ve ticari üstünlüğü de Fransa’ya getirecek, Türk Boğazları’nın kontrolü konusunda onu söz sahibi yapacaktı. 

    Fransız donanması 1798 Mayıs’ında Napoléon komutasında Akdeniz’e açılarak Mısır’a doğru yola çıktı. Bunu haber alan İngilizler, zaten bölgede bulunan Amiral Nelson komutasındaki donanma ile Malta kıyısında Fransızları durdurmaya çalıştılar. Ancak Nelson ile Napoléon’un ilk karşılaşmasından galip çıkan Fransız general oldu. Malta sonrası yoluna devam eden Fransız ordusu, Temmuz ayında İskenderiye’de karaya çıkarak Kahire’ye doğru yürüyüşe başladı. 

    Abukir’de batan Fransız donanması  1 Ağustos 1798’de sulara gömülmekte olan Fransız donanması, George Arnald’ın tuvaline böyle yansımış.

    1517’den beri Osmanlı toprağı olan Mısır, İstanbul’dan atanan valiler tarafından sultan adına yönetiliyordu. Zengin Mısır Vilayeti’nde, yerel Memlûk güçleri hâlâ etkiliydi. Osmanlı yönetimi, vergisini sorunsuz aldığı ve düzen bozulmadığı müddetçe Mısır’ın kendine has zor ve karmaşık yapısına çok karışmamıştı. Mısır Osmanlı toprağı olmasına rağmen, yerel yönetimleri ve asayişi genelde Memlûk beyleri tarafından sağlanıyordu. 

    İki ordu Kahire’nin hemen dışında, Gize’deki piramitlere yakın bir bölgede 21 Temmuz günü karşılaştı. Kısa süren savaşta Napoléon etkileyici bir zafer kazanarak Kahire’ye girdi. Osmanlı ordusu ise ağır kayıplar verdi (300 Fransız kaybına karşın 20 bin Osmanlı kaybı!). Tarihe Piramitler Savaşı olarak geçen bu savaş, Napoléon açısından kalıcı bir sonuç oluşturmadı. Zira sadece 10 gün sonra korkunç bir haber alacaktı: 1 ay evvel Malta’da yendiği Amiral Nelson, İskenderiye yakınlarındaki Abukir’de tüm Fransız donanmasını yoketmişti! 

    Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi İstanbul’da da büyük tepki yarattı. Dönemin padişahı 3. Selim, bu işgalden olumsuz etkilenecek olan Britanya’nın olaya müdahale etmesiyle hayli rahatlamıştı. Osmanlı ülkesinde yenileşme ve modernleşme çabaları henüz tam olarak sonuç vermemiş, yakın zamanda kurulan Nizam-ı Cedid ordusu ise istenilen güce ulaşamamıştı. Ayrıca, bu çabalara direnen -başta Yeniçeriler olmak üzere- çeşitli çevrelerin gayretleri ile meydana gelen istikrarsız ortam, Avrupa’da devam eden çeşitli isyanlar ve savaşlar da Osmanlıların Mısır’ı kendi kaynakları ile savunmasını imkansız kılmaktaydı. Bu sebeple, Britanya’nın Mısır’da Fransızların karşısına çıkması, Osmanlılar için büyük bir şans olarak ortaya çıkıyordu. 

    Mısır yolundaki Napoléon tarafından Malta’da yenilgiye uğrayan Britanya’nın intikamı ağır olmuştu. 1 Ağustos 1798 tarihinde güneş batmadan hemen önce başlayan Abukir Koyu’ndaki Nil Deniz Savaşı kesintisiz 40 saat civarı sürdü. 3 Ağustos öğle saatlerinde, direnen son Fransız gemisi Timoleon’un da batırılmasıyla İngilizler Nil Savaşı’nı kazandılar. Bu, Amiral Nelson için ne kadar büyük bir zaferse Fransızlar ve Amiral Brueys için de o kadar büyük bir trajediydi. İngilizler hiçbir gemilerini kaybetmediler. Toplam İngiliz kaybı 200 civarında ölü ve 700 yaralıydı. Fransızların kaybını ise tam olarak hesaplayabilmek mümkün olmadı. Ölü ve yaralı sayısının 4-5 bin arasında olduğu düşünülür. Sadece 4 Fransız gemisi kaçıp kurtulabildi. Geriye kalan 13 geminin 4’ü batırıldı, 9’u ise çok ağır hasar alarak kullanım dışı kaldı. Fransız donanmasının bayrak gemisi Orient’da 1000’den fazla askerle beraber Fransız başkomutan Amiral Brueys de ölmüştü. 

    Abukir’deki felaket haberini, Napoléon 1 hafta sonra 10 Ağustos günü aldı. İlk sözü “Ah talihsiz Brueys, sen ne yaptın böyle”dir. Bu felaketin tek sorumlusu olarak, donanmayı yanlış noktada uzun süre demirletmiş ve saldırıya hazırlıksız yakalanmış Amiral Brueys’i gösterenlere karşı Napoléon şöyle diyecektir: “Eğer bu trajedi gerçekten Brueys’in hataları yüzünden olduysa, şerefli ölümüyle bunun bedelini fazlasıyla ödedi”. 

    Donanması yokedilen Napoléon, bu hadiseden sonra Suriye’yi ele geçirerek Hindistan yolunu kontrol altına almak, Osmanlılar üzerinde baskı kurmak ve Sayda tersanelerini ele geçirip yeni bir donanma inşa etmek istedi. Ancak Akka Kalesi’ni geçemedi. 1799 Mart ayı ortasında başlayan Akka kuşatması, kaleyi savunan Cezzar Ahmet Paşa’nın üstün direnci sayesinde 2 ay sonunda başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece Napoléon’un “doğuyu fethetmek planı” hayalkırıklığı ve iki büyük mağlubiyet ile sonlanmış oldu. Cezzar Ahmet Paşa karşısında Akka’da yaşadığı yenilgi sonrasında Napoléon’un “eğer Akka’da durdurulmasaydım tüm Doğu’yu ele geçirebilirdim” dediği rivayet edilir. 

    Amiral Nelson’un Fransızlara karşı kazandığı Abukir zaferi, hem Londra’da hem de İstanbul’da büyük sevinç yarattı. Kariyeri pek çok başarıyla dolu olan Amiral Nelson, bu zaferden sonra hayatının sonuna kadar “Nil kahramanı” olarak anıldı. Osmanlı Sultanı 3. Selim, bu zafer sonrası hem İngilizlere hem de Amiral Nelson’a içtenlikle teşekkür etmek istedi. Bunun için savaştan kısa bir süre sonra Amiral Nelson’a değerli mücevherlerle süslü bir sorguç gönderdi. 

    Sorguç sadece Osmanlılar’da değil, Timurlu, Safevi, Babürlü gibi pek çok İslâm devletinde yaygın olarak kullanılan bir erkek aksesuarıydı. Sultanlar, değer verdikleri ve başarılarından dolayı takdir etmek istedikleri devlet yöneticilerine ve komutanlara sorguç hediye ederdi. 3. Selim, farklı boyutlarda 300 mücevherle süslenmiş, ortasında küçük bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği bu zarif hediyeyi özel olarak yaptırttı ve o sırada Napoli’de bulunan Amiral Nelson’a gönderdi. Ayrca İngiliz donanma askerlerine de 2.000 altınlık bir mükafat verildi. 

    Amiral Nelson Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde sol göğsündeki 4 nişandan biri de Hilal Nişanı’ydı. 

    Batı dünyası için alışılmadık olan bu hediye, düşünülenin aksine Amiral Nelson tarafından çok sevildi. Kralından özel izin alarak bu sorgucu resmî üniformasında kullandığı şapkasının üzerine taktı ve her zaman gururla taşıdı. İngiliz tarihinin en değerli ve sansasyonel mücevherlerinden birisi olan bu paha biçilemez hediye için, İngilizler bizim kullandığımız “sorguç” yerine, Türkçedeki “çelenk” kelimesini kullanmayı tercih ettiler. Böylelikle bu mücevher “Nelson’un Çelengi” (Nelson’s Chelengk) olarak literatüre geçti. 

    Bu değerli mücevher, Amiral’in ölümünün ardından 90 yıl ailede kaldıktan sonra 1895’te Christie’s müzayedeevinde satıldı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nde 60 yıl boyunca sergilendi. Ta ki 1951’de çalınana kadar! Yıllar sonra yakalanan hırsızların ifadelerine göre “chelengk”, üzerindeki taşları tek tek satabilmek için parçalanmıştı. Böylece bu eşsiz tarihî mücevher, sonsuza kadar yokoldu! 

    Nelson’un ‘Chelengk’i  3. Selim’in Amiral Nelson için özel yaptırdığı 300 mücevherle süslenmiş, ortasında bir saat düzeneği olan, uç kısmındaki 13 dalın Nil Savaşı’nda ele geçirilen 13 Fransız gemisini sembolize ettiği hediyesi. 

    “Chelengk”in hikayesi, İngiliz yazar Martyn Downer’ın Nelson’un Kayıp Mücevheri (2017) isimli eserinde roman kurgusu içinde başarılı bir şekilde anlatılmıştır. Çalınıp yokedilmesinden 66 yıl sonra Portsmouth’taki Millî Müze, kayıp mücevherin birebir ölçülerde bir kopyasını yaptırdı ve bunu 21 Ekim 2017’deki Trafalgar Günü’nde Nelson’un “chelengk”i imitasyon da olsa müzede yeniden sergilemeye başladı. 

    Ve Hilal Nişanı 

    Ancak sadece bu müstesna hediye 3. Selim için yeterli gelmedi. Padişah daha evvel yapılmamış bir şey yapmaya karar verdi. Sultan’ın her alanda başlattığı Batılılaşma ve yenileşme projelerine paralel olarak, “Batılı tarzda” bir devlet nişanı ihdas edilerek, Osmanlı tarihinde ilk defa, hem de bir yabancıya Hilal Nişanı (Order of the Crescent of the Ottoman Empire) layık görüldü. Bu bir ilkti ve sanırım Amiral Nelson da bunun öneminin fazlasıyla farkındaydı: 1799’da kendisine verilen ay-yıldızlı Osmanlı Hilal Nişanı’nı ölene kadar üniformasından hiç çıkarmadı. 1805’te Trafalgar Savaşı’nda öldüğünde, üniformasının sol göğsünde bulunan 4 nişandan biri de Hilal Nişanı idi. 

    Nişan, “chelengk” gibi kaybolmadı. Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin Nelson ve Trafalgar Bölümü’nde, Amiral’in öldüğünde taşıdığı ceketinin üzerinde hâlâ sergileniyor (Ancak dikkatle bakılırsa nişanın üniformaya ters dikildiği hemen farkedilebilir. Doğru kullanımda nişandaki hilalin sağa bakması gerekirken müzedeki hilal sola bakıyor). İnternette yapacağınız kısa bir aramayla Amiral Nelson’un onlarca resmini veya heykelinin fotosunu bulabilirsiniz. Bunların çok büyük bir kısmında üniformasının üzerinde sultanın hediyesi olan Osmanlı Hilal Nişanı’nı ve şapkasında da meşhur “chelengk”ini görebilirsiniz. Bunları göremediğimiz resimler ise 1799 öncesine aittir. 

    Nelson’ın son sözleri 

    Peki Amiral Nelson’un son sözü Türkçe bir kelime olabilir mi? Greenwich Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sayfasındaki bilgiye göre evet! 

    Trafalgar Savaşı sırasında Fransızlar, kendilerini denizlerde sürekli yenen Amiral Nelson’u yoketmeden Britanya’ya karşı üstünlük kuramayacaklarını düşündükleri için, sadece Nelson’u vurmak için keskin nişancılar görevlendirmişlerdi. Bu nişancılardan birisi görevini layıkıyla yerine getirdi ve uzak mesafedeki Amiral Nelson’u kendi gemisinde bulunduğu yerde, kalbinin az üzerinden vurdu. Vücuduna giren kurşun kaburgalarını parçalayıp, damarlarını ve akciğerini parçaladı. Ancak Amiral hemen ölmedi. “Savaşı kazandığını görme isteği” ve yüksek moral motivasyonuyla bu ölümcül yarasına rağmen 3 saat kadar daha hayatta kaldı. Yardımcısı Kaptan Hardy savaşı kazandıklarını Amiral’e söyledikten kısa bir süre sonra son nefesini verdi. Amiral Horatio Nelson, 21 Ekim 1805 günü 16.30’da, henüz kazandığı Trafalgar Savaşı’ndaki gemisi HMS Victory’nin güvertesinde son nefesini verdiğinde sadece 47 yaşındaydı. 

    Amiral’in ölümü Savaş meydanında gözünü ve bir kolunu kaybeden Amiral Nelson, hayatını da Trafalgar Savaşı’nda kaybetmişti. 

    Peki savaşın kazanıldığı haberini getiren yardımcısı Kaptan Hardy’ye “Tanrı’ya şükür, Ben görevimi başardım, artık mutluyum” dedikten sonra Amiral’in en son sözü ne oldu? Bu konuda üç farklı görüş vardır. Birincisi “kiss me Hardy” (öp beni Hardy); ikincisi “kiss Emma Hardy” (metresi Emma Hamilton’u kast ederek “Emma’yı benim için öp”), üçüncüsü ise “Kısmet be Hardy” demiştir. Üç iddia da kendi içerisinde tutarlıdır. Ancak en ilgi çekici olanı elbette Amiral’in son sözünü Türkçe olarak söylemiş olduğudur. Üstelik bu iddia Ulusal Denizcilik Müzesi’nin resmî internet sitesi de dahil olmak üzere pek çok kaynakta geçmektedir. Oxford English Dictionary’deki bir açıklama da bu iddiayı destekler. İngilizcede kullanıldığı haliyle “kismet” kelimesine 1805’e kadar İngilizce’de rastlanmaz. 19. yüzyılda ise yaygın bir kelime olmasa da kullanımı artar. Dolayısıyla Doğu dünyasında, Osmanlı coğrafyasında, Türkçe konuşulan bölgelerde çok vakit geçirmiş olan Amiral Nelson -bilinçli miydi değil miydi artık bunu bilebilmek mümkün değil- son sözünü Türkçe söylemiştir ve aynı zamanda bu kelimeyi İngilizce diline sokan kişidir. 

  • İngiltere’deki Türk hava şehitliği

    İngiltere’deki Türk hava şehitliği

    2. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin İngiltere’ye eğitim için gönderdiği pilotlardan 14’ü şehit düştü. Londra’ya bir saat uzaklıktaki Brookwood Türk Hava Şehitliği’nde bulunan mezarları, 50 yıllık unutuluşun ardından yeniden hak ettiği ihtimamı görüyor. 

    Pek çok ülke 1930’ların sonunda ufukta tekrar savaş belirdiğinde bir yandan güçlü ittifaklar arıyor, diğer yandan da ordularının niteliğini yükseltmek için yatırım yapıyordu. Kuruluşunun üzerinden henüz 15 yıl geçmiş genç Türkiye Cumhuriyeti de bu hararetli siyasi ortamın içinde kara, hava ve deniz kuvvetlerini güçlendirmek için çalışıyordu. 1939’da Türkiye ve İngiltere arasındaki görüşmeler olumlu sonuçlanmış; iki ülke ortak bir deklarasyon imzalayarak Doğu Akdeniz’deki İtalyan (ve elbette olası Alman) saldırılarına karşı ortak hareket edeceklerini tüm dünyaya duyurmuştu. 

    Savaş öncesinin tedirgin ortamında hızla gelişen bu Türk-İngiliz yakınlaşması neticesinde, Türk Hava Kuvvetleri genç ve başarılı pilotlarından bazılarını eğitim için İngiltere’ye göndermeye karar verdi. Ancak tam da bu sırada Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle resmen ve fiilen başlayan 2. Dünya Savaşı’nın ardından karşılıklı yapılan antlaşmalar da belirsiz bir süre için askıya alındı. Polonya’nın ardından 1 yıl gibi kısa bir süre içinde Romanya, Macaristan, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa çoktan işgal edilmişti bile. Artık tüm dünyanın cevabını merakla beklediği iki soru vardı: Hitler, Britanya Adası’na çıkacak mı ve Sovyetler’e saldıracak mı? 

    1942’de İngiltere’de Sonradan Türk Hava Kuvvetleri Komutanı olacak Org. Emin Alpkaya (orta sıra sağdan üçüncü) ve İngiltere-Cranwell’de 1942’de eğitim gören diğer Türk ve Müttefik subaylar. 

    1941’de Yunanistan’ın da Hitler’in orduları tarafından işgal edilmesiyle artık gerilme sırası Türkiye’ye gelmişti. Almanya ile 18 Haziran 1941 tarihinde karşılıklı olarak “eşit şartlarda bir Saldırmazlık Paktı” imzalandı. 

    İngilizler bu durumdan rahatsızdı. Onların görüşüne göre “Almanya’yla yakınlaşmış bir Türkiye” özellikle Doğu Akdeniz’deki tüm dengeleri bozabilirdi. Bu sebeple hiç vakit kaybetmeden harekete geçerek Türkiye’yi yanlarına çekmek için hamle yaptılar. 

    Henüz savaşın başında (1939) Türkiye’ye hemen haber gönderilerek iki ülke hava kuvvetleri arasında imzalanan antlaşma çerçevesinde Türk pilotlarının eğitilmesi için tüm hazırlıkların tamamlandığı bildirilmişti. Bu büyük ve önemli görev için 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı ve 68 deniz eri seçildi. Denizcilere ek olarak, İngiltere’de pilotluk eğitimi alacak olan bir hava subayı, dört Hava Harp Okulu öğrencisi ile Kara Harp Okulu’nu üstün dereceyle bitirdikleri için İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmelerine karar verilen 16 parlak öğrenci de birliğe katılmışlardı. Bu seçkin birlik, 40 yaşını devirmiş emektar Refah vapuru ile 23 Haziran 1941 akşamı Mersin Limanı’ndan demir aldı. 

    Hakkı Akarçay ve diğer şehitlerimiz 

    İngiltere’de hayatını kaybeden Türk pilotları arasında sadece Hakkı Akarçay savaşırken şehit oldu. Diğerleri çeşitli eğitim kazalarında şehit düştüler. 

    Ancak bu genç ve parlak askerlerin umut dolu yolculuğu sadece beş saat sürecekti. Nereden ve kimden geldiği anlaşılmayan bir torpido tarafından vurulan Refah çok kısa bir sürede, Kıbrıs sahillerine 10 mil mesafede gözden kaybolacak; denizin derinliklerine gömülürken beraberinde Türk ordusunun olası seçkin komutanlarını da beraberinde götürecekti. Saldırının bilançosu hayli ağırdı. Deniz ve hava subay, astsubayları ve öğrencileri ile gemi personelinden oluşan toplam 200 kişiden 167’si şehit oldu; ayrıca gemiye Mersin’den binen bir İngiliz görevli de hayatını kaybetti. 

    Mayıs 1942’de, facianın üzerinden daha 1 yıl bile geçmeden, ilk havacı birliği İngiltere’ye ulaştı. Ancak bu sefer güvenlik tedbirleri çok sıkı tutulmuş ve herhangi bir saldırıdan korunabilmek için yolculuğun dört aya uzaması pahasına rota değiştirilmişti (Afrika kıtası ve Atlas Okyanusu üzerinden). İngiltere’ye ulaşan bu ilk devrenin ardından başka öğrenciler de gönderilecek, savaş sonuna kadar Britanya’da eğitim alan Türk askerlerinin sayısı 300’ü bulacaktı. Burada eğitim alan ve memlekete dönerek Türk ordusunda hizmet etmeye başlayan bu subaylardan bazıları sonraki yıllarda çok önemli görevler üstleneceklerdi. Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Emin Alpkaya, kısa bir dönem İçişleri Bakanlığı da yapmış olan Orgeneral İrfan Özaydınlı, Korgeneraller Remzi Yelman, Sami Alaybayoğlu ve Sabri Tavazar ilk akla gelenlerden… 

    Türk askerleri İngiltere’ye ulaşır ulaşmaz, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin (R.A.F.) en ünlü uçuş eğitim okulu olan Cranwell’de eğitimlerine başladılar. Kısa sürede başarılı eğitimler yapıldı. Ancak meşhur Spitfire ve Hurricane uçaklarına geçmeden önce daha alt sınıf uçaklarla uçmaları uygun görülmüştü. Miles Master eğitim uçakları sık kaza yapmaktaydı ve ne yazık ki bu kazalar genç Türk pilotları için ölümcül olacaktı. 

    İngiltere’deki ilk kaybımız 22 yaşındaki Teğmen Reşit Nalbant oldu. 17 Ağustos’taki bir eğitim uçuşu sırasında uçağının düşmesi sonucu şehit olan Nalbant’ın vefatından 1 ay sonra Teğmen Nizamettin Şengün de yine uçağının düşmesi sonucu şehit oldu. Kayıplarımız sonraki aylarda ve yıllarda da devam etti. 1945’te 2. Dünya Savaşı bittiğinde, savaşa hiç girmemiş olmamıza rağmen Türk Hava Kuvvetleri’nin İngiltere’deki şehit sayısı 14’ü bulmuştu! 

    Bu kayıplardan 11’i eğitim uçuşları sırasında uçaklarının düşmesiyle, biri tren, biri de trafik kazasında gerçekleşti. Aralarında sadece Teğmen Hakkı Akarçay’ın kullandığı uçak, nereden geldiği anlaşılamayan bir Alman uçağının saldırısına uğramıştı. İki uçak, havada it dalaşına girdikten kısa bir süre sonra Teğmen Akarçay ve İngiliz Hava Subayı Chapman’ın beraber kullandıkları uçak, Almanlar tarafından düşürülmüş ve her iki pilot da hayatını kaybetmişti. 

    17 Ağustos 1942’de Teğmen Reşit Nalbant’ın cenazesi, eğitim üssündeki tüm subay ve askerlerin katılımıyla gerçekleşen büyük bir törenin ardından Brookwood Askerî Mezarlığı’na defnedildi. Kayıplar arttıkça, Brookwood Mezarlığı’ndaki şehitlik de büyüdü. 1945’e gelindiğinde mezartaşlarının sayısı 14’ü bulmuştu. Ancak ortada herhangi bir şehitlik veya özel bir askerî mezarlık düzenlemesi yoktu. Şehitler, mezarlıktaki boş bir köşeye yanyana defnedilmişlerdi. Bu ilgisizlik ve “unutma hali” uzun bir süre devam etti. 

    2. Dünya Savaşı sonrasında herkes evine döndü ve ülkesinden binlerce kilometre uzakta hayatını kaybetmiş bu vatan evlatları 50 yıl kadar sahipsiz kaldı. Türkiye ancak 1990’larda Avrupa’nın en büyük mezarlıklarından biri olan ve Londra’ya 1 saat mesafede bulunan Brookwood Mezarlığı’ndaki şehitliği yenileyerek bugünkü haline getirdi.