Yazar: Sinan Çuluk

  • Osmanlı oldular, devleti ve toplumu sırtladılar

    Osmanlı oldular, devleti ve toplumu sırtladılar

    Anadolu’da Roma-Bizans-Selçuklu geleneğini zenginleştirerek büyüyen Osmanlılar, 600 yıl boyunca gayrimüslim unsurları bünyesinde eritti; çok sayıda Hıristiyan, Yahudi, Ermeni gerek devlet kademelerinde, gerek dinî yapılarda gerekse sosyal hayatta en yüksek mevkilerde hizmet verdi. İşin sırrı belki de Osman Bey’in Bilecik Hıristiyanları için söylediği sözdeydi: “Komşularımızdır. Biz bu vilayete garip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi de bizim bunlara hürmet etmemiz vaciptir”.

    Osmanlı Devleti’nin hüküm sürdüğü top­raklardaki milliyet ve din çeşitliliğini listelemek çok kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Roma’dan itiba­ren imparatorluklarda mutla­ka bir hâkim dil ve hâkim din bulunsa da alt grupların zen­ginliği tartışılmaz. Bu toprak­ların yönetiminde kullanılan mekanizmalar, bu çeşitliliği dayanak noktalarından biri olarak almıştır.

    Hıristiyan tebaadan “dev­şirme” usulüyle yetiştirilen unsurların, gerek yönetici, gerekse askerî sınıf kadrola­rında istihdam edilmesi gü­nümüzde bazı kesimlerce eleştiriye konu edilmektedir. “Devşirmelik”, aslen Müslü­man olmayan 10-18 yaşları arasındaki Hıristiyan çocuk ve gençlerin ailelerinden alı­nıp İslâm dinini seçtikten sonra yönetici sınıflarda ve­ya Yeniçeri Ocağı’nda istih­dam edilmesine verilen addır. Sadece iki buçuk asırlık bir uygulamanın, tek başına Os­manlıların bütün günahları­nın, zaaflarının kaynağı ola­bileceğini iddia etmek basit bir yaklaşımdır. Üstelik altı asırlık Osmanlı sisteminde, devşirilen nüfustan çok daha fazlası bazen ihtida ederek, bazen görünürde Müslüman olarak, bazen de kendi gayri­müslim kimliği ile istihdam edilmişlerdir.

    Osmanlı Oldular Devleti

    Kendi arzusuyla İslam di­nini seçene “mühtedi”, bu ola­ya “ihtida” denilir. Adı geçen yollarla devlet organlarında görevlendirilenlerin mesai­si Osmanlılara ne kazandırdı, onların hizmetleri olmasa Os­manlı devlet ve toplum düze­ni daha iyi veya daha kötü mü olurdu? İncelenmesi gereken husus budur.

    9. yüzyıldan itibaren Me­zopotamya, Filistin ve Anado­lu’ya akın akın göç eden Türk­lerin oralarda karşılaştıkla­rı yönetimlerle temaslarında edindikleri tecrübeler hak­kında oldukça bilgimiz vardır. Abbasi hilafetinde Me’mun (hilafet süresi 813-833) dev­rinden itibaren Türklerin as­kerî güçleriyle yönetimdeki ağırlığı inkâr edilemez. Sel­çuklular ise bu ağırlığı res­men himaye tarzına çevirerek bilfiil yönetici oldular. Hıris­tiyan veya Yahudi mahalli un­surların yönetimde yer aldık­larını gördüler. Osmanlılar da bu eski tecrübeleri değerlen­dirmekte istekli ve başarılı ol­muşlardır.

    Konuyla ilgili bilebildiği­miz ilk metin Tanah kitabın­dan “Ester” hikâyesidir. Ya­hudi öğretisinde yer alan bu hikaye, bulunduğumuz coğ­rafyada milliyet, ırk, din, anti­semitizm kavramlarının MÖ. 500 yıllarından beri geçerli­liğini gösterir. Pers sarayında Kral Serhas’ın en yakınında görevli Yahudiler bulunabil­mekteydi. Pers ve Yahudilerin iki ayrı millet olduklarının bilinci, anlatıma yansımıştır. Üstelik Yahudilerin devlet­te aktif biçimde görevlendi­rilmeleri Pers milliyetçileri­ni Yahudiler aleyhine tahrik etmiş, vezir Haman tarafın­dan tüm Yahudilerin katledi­lip mallarının yağma edilmesi tasarlanmıştır. Bu sırada Kral Serhas kendine kraliçe seç­mek üzere ülkeye haber salar. Danışmanı Mordehay, yeğeni Ester’i kraliçe adaylığına yön­lendirirken “Yahudi kimliğini, halkını, soyunu” açıklamayı yasaklamıştır. Bu metin, örtü­lü kimlikler altında bir devle­tin çatısı altında bulunmaya dair ilk bilgileri vermektedir.

    İslâm Devleti de aynı coğ­rafyaya hâkim olduğunda geç­miş tecrübelere dayanmış­tır. Melkitler aslen Arapların Gassan kabilesinden olup 4. yüzyıl sonlarında Hıristiyan­lığı seçmişlerdi. Lübnan ve Güney Suriye’de yaşarlarken Emevilerin başkent tayin et­tikleri Şam’da, Emevi hilafe­tinin merkezinde yer alırlar­dı. Şamlı Aziz Yahya, baba­sı Sarcun ibn-i Mansur’dan sonra Muaviye’nin yanındaki müşavirlerin en önemlilerin­dendi ve asla ihtida etmemiş­lerdi. Abbasiler devrinde bu konumlarını kaybettikleri gi­bi sürgüne gönderildiler. Os­manlılara gelinceye kadar Ab­basi, İlhanlı, Selçuklu, Mem­lûk Devletlerinin de ayrı din taşıyan görevlileri olmuştur.

    Osmanlıların kuruluş dev­ri kaynaklarının yetersiz ol­ması, bu ilk dönemde müs­lim-gayrimüslim unsurlar arasındaki etkileşim hakkın­da ayrıntılı malumattan bizle­ri mahrum kılmaktadır. Aşık­paşazade’nin kısa tanıklıkları bazı ipuçları vermektedir. Bi­zans’a akınlar sürdürülmüş ve yüksek vergilerden şikayetçi yerli Rumların teveccühleri ile birçok tekfurluk merkezi kısa sürede hâkimiyet altına alınmıştır.

    Gayrimüslim kitlelerin za­manla İslâm’a dâhil olmasıyla çoğunluğa geçen Müslüman kitle artık devlet görevlilerin­de Müslümanlık şartını ara­maya başladı. Osman Bey’den itibaren Köse Mihal, Orhan Bey ve Birinci Murad zama­nında Evreno Bey ve Akıncı beyi soğulları gibi komutanlar Hıristiyan kökenleri ile görev alamadılar. Köse Mihal ihtida etti ama ismini değiştirmedi, torunu da Hıristiyan ismi­ni kullanmaktan vazgeçmedi. Aynı zamanda gaza ve cihad uğruna, bazen de ganimet he­defiyle uçlara toplanan Türk unsurların yoğunluğuna rağ­men, nasıl oldu da devşirme askere ihtiyaç hissedildi? Bu konuda “Acemioğlanlar Oca­ğı” hakkında nakledilenler bir nebze de olsa ipucu vermek­tedir.

    Karaman’dan gelme Kara Rüstem adlı bir danişmendin, Osmanlıların harpte aldıkla­rı esirlerden 1/5’inin ganimet olarak hükümdara ait oldu­ğunu söylemesi, Çandarlı Ka­ra Halil’in de buna uymasıy­la, 1363’de esir sahiplerinden “pençik”, yani beşte bir esir veya karşılığı vergi alınması­na dair kanun çıktı. Bundan sonra Acemioğlanlar Ocağı’na giden yol açıldı. Esir edilen oğlanlar Anadolu’da “Türk’e verildi”, Türkçe öğreninceye kadar tarlada çalıştırıldılar. Daha sonra padişahın kapısı­na getirilenlere “ak börk” giy­dirilip “Yeniçeri” diye adını koydular.

    Böylece Yeniçeri Ocağı’nın temeli atılarak esirlerden ve Hıristiyan tebaanın oğulla­rından 10-18 yaş arası, sağ­lıklı, yakışıklı, köylü çocukla­rından kimi rızalarıyla, kimi zorla devşirilmeye başlandı. Bazı asil ailelerin çocukları­nı devşirmeye vermeleri için ikna edilmeleri gerekirdi. Ba­zen de aileler kendi çocukla­rını teslim ederdi. Önceleri Rumeli’den devşirme getiri­lirken, Yavuz’un bir emriyle Anadolu’dan da Hıristiyan ço­cukları devşirildi. Muhtemel­dir ki bunların içinde Anado­lu’da geniş bir alanda yaşayan Hıristiyanlaşmış Türklerin çocukları da vardı. Anadolu devşirmeleri kısa bir dönem­de vuku bulduysa da Mimar Sinan gibi bir dehanın ortaya çıkmasına vesile oldu. Koca Mimarbaşı’nın kendi dilinden kaleme alınan satırlarda bu döneme vurgu yapılmaktadır.

    Devşirme işlemi çok sıkı kurallar çerçevesinde gerçek­leşirdi. Anası babası ölmüş çocuklar, çoban, sığırtmaç ço­cukları, kel, köse, doğuştan sünnetli olanlar, Yahudi ço­cukları, şehir oğlanları, İstan­bul’u görmüş olanlar, “yırtık” tabir edilen gözü açıklar dev­şirilmezdi. Kırk haneden bir hane devşirilir, suistimallere fırsat vermemek için devşi­rilen çocuğun köyü, kazası, sancağı, ana-baba adı, eşkâli, sipahisi deftere kaydedilirdi. Bu defterler, 1826’da ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağı’nın defter ve belgeleriyle birlikte hamam külhanlarında yakıl­dığı için birkaç örnek dışında günümüze intikal etmemiştir.

    İstanbul’un fethiyle sağ­lam bir teşkilat yapısına ka­vuşan, İbrahim Paşa Sarayı, Galata Sarayı Mektebi gibi hazırlık okullarından sonra Topkapı Sarayı’nın içindeki Enderun’a alınan devşirme­ler, güçlü bir eğitimin ardın­dan doğrudan doğruya san­caklara sancakbeyi atanıp, padişahın kulu olarak gittik­leri yerlere onun hâkimiyet ve nüfuzunu yerleştirmeyi ilk hedefleri olarak görürlerdi.

    Fatih’in son Türk sadra­zamının Çandarlı Halil Paşa olduğu, onun idam edilmesiy­le birlikte dönme ve devşir­me sadrazamlara kapı açıldığı iddia edilmektedir. Bu tasnifi yapanlar Fatih’in üçüncü, So­fu Bayezid’in ilk sadrazamı İshak Paşa’yı Sırp veya Hır­vat asıllı gösterirler. Oysa son araştırmalarla İnegöllü İbra­him Ağa adında birinin oğlu olan İshak Paşa’nın devşirme olmadığı ortaya çıkmıştır. Üs­telik Hayreddin Paşa’nın oğlu Çandarlızade İbrahim Paşa II. Bayezid döneminde sadrazam da olmuştur. Yine de İstan­bul’un fethinden sonra sadra­zamların çoğunlukla devşir­melerden tayin edildiği bir gerçektir.

    İstanbul’a fetihten sonra yerleştirilen Türklerin otur­dukları evlerden kira alınma­sına karar verilmesi Bizans dönmelerinden Rum Meh­med Paşa’nın sadaretinde gerçekleşmiştir. Aşıkpaşaza­de bu olayı acı acı anlatır ve, “Rum Mehmed Paşa’nın İs­lâm dinine girmiş olmasına rağmen Bizans’ın eski soylu­larıyla irtibatta olduğunu, on­ların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini bekledikleri­ni” nakleder ve sonunda “Fa­tih’in Rum Mehmed Paşa’yı it gibi boğdurduğunu” belirtir.

    Yaklaşık 250 yıl süren bu devrede ortaya çıkan dön­me-devşirme yönetici sınıfı Anadolu ve Rumeli Türkmen gruplarının zaman zaman nefretini mucip olmuş, bu devşirme yöneticiler çeşit­li isyan ve ihtilal hareketleri­nin hedefi haline gelmişler­dir. Onlar da isyan bastırmak için girdikleri Anadolu’da, Karaman’da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakma­yıp”, akla gelmez nice zulüm­lerle Anadolu halkının nefre­tini üzerlerine çekmişlerdir. Türk, Türkmen, Yörük gibi grupların ötekileştirdikle­ri bir sınıfı temsil eden “Os­manlı” terimi bu dönemle de alakalı olmalıdır. Bu tarih di­liminde “Osmanlı Devleti” ni­telemesi henüz yoktu ve kav­ram “Devlet-i Aliyye/Devlet-i Ebed-Müddet” olarak karşıla­nırdı. Konuşulan dile Osman­lıca demek de kimsenin ak­lına gelmez, padişahlar dahi Türkçe derdi.

    “Şalvarı şaltak Osmanlı
    Eğeri kaltak Osmanlı
    Ekende yok, biçende yok
    Yemede ortak Osmanlı”

    Bu anonim halk şiirinde geçtiği şekliyle “Osmanlı”dan kasıt; kapıkulu sıfatıyla dev­letten ziyade padişahı temsil eden, Anadolu’da beylerbeyi, sancakbeyi, defterdar gibi un­vanlar ve ellerindeki ferman­larla sultan adına hüküm sü­rüp, bu uğurda gerekirse zu­lüm yapmaktan çekinmeyen görevliler olsa gerektir.

    16. yüzyıl, Yavuz, Kanunî, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemleri devşirme devlet erkânının yanı sıra, ca­riyelikten gelme padişah ha­nımlarının sert rekabetlerine de sahne olacaktır. Kazanılan tecrübe bir sonraki yüzyıl­da haremdeki karaağalar-a­kağalar kavgalarıyla birlikte Kösem ve Hatice Turhan gibi valide sultanların tüm devleti derinden etkileyen mücadele­sinde kullanılacaktır.

    17. yüzyılda çeşitli etken­lerle Celâli, suhte ve çiftbo­zan ayaklanmalarına meydan olan Anadolu harabeye dön­müştü. Köylü çiftini çubuğu­nu terk etmiş, asayiş bozul­duğundan mahalli çeteler ve merkezden gönderilen birlik­lerin arasında sıkışıp zulüm­den ve eşkıyadan yaka silker olmuştu.

    Bu arada Avrupa ve Do­ğu’da süregiden savaşlara as­ker-zahire yetiştirebilmek halka olağanüstü bir külfet yüklüyordu. Vakıfları saye­sinde beylikler döneminden bu yana ayakta kalabilen ye­rel hanedanlar bozulan timar sisteminden koparabildikle­ri iltizamlarla merkezin oto­ritesine paralel bir oluşuma girerek ahaliyi tasarruflarına aldılar. Merkezî yönetim gi­derek devşirme yöntemini or­tadan kaldırarak, dağılan dü­zeni yeniden toparlamak için yerel hanedanların otoritesini zımnen kabul etmeye başladı.

    18. yüzyılda Anadolu’da Caniklizadeler, Ramazanza­deler, Menemencioğulları, Haznedaroğulları, Karaosma­noğulları, Cabbarzadeler gi­bi birçok yerel otorite açıkça devşirmelerin yönetimdeki ağırlığını ortadan kaldırmış­lardır. Mısır’daki Kölemen beyleri, Bağdat’ta Süley­manpaşazadeler ve Doğuda­ki ocaklık Kürt emirlikleri de yönetime ortaklıklarını ilan etmişlerdi. Bu aileler gittikçe İstanbul’da temsil edilmeye başlanmış, birçok beylerbe­yi, vezir ve sadrazam bunların arasından çıkmaya başlamış­tır. Geçmiş onyılların devşir­me aileleri ise artık tamamen Türkleşmiş olarak kalemiye, seyfiye ve ilmiye sınıfların­da hayatlarını sürdürmekte idiler.

    Cumhuriyet dönemi mu­hafazakâr Osmanlı tarih yazı­mında çoğu kere kalemiye ve seyfiye sınıflarında devşirme­lere görev verildiği ve bun­ların hizmetlerinin devletin ve milletin aleyhine olduğu belirtilirken, ilmiye sınıfı­nın eben-an-ceddin Müslü­manlara, bilhassa Türklere münhasır olduğu vurgulanır. Osmanlı döneminde bazı şey­hülislam, kazasker gibi üst düzey Osmanlı din adamları­nın Yahudi dönmesi, İran’dan gelenlerin Şii, Kızılbaş gibi sıfatlarla anıldıkları görmez­den gelinir.

    Ulemayı muhafaza etmek gayesiyle tarihin üzerine ör­tülen bu şalın ucunu kaldır­dığımızda Hayatizade Mus­tafa Fevzi Efendi’nin aslında Moşe ben Rafael Abravanel isimli bir Yahudi hekim iken ihtida ederek Hekimbaşı ya­pıldığını görüyoruz. Bunun neslinden gelen birçok ilmiye mensubu doğal olarak dönme ailesindendirler. Buna rağ­men torunu Hayatizade Meh­med Emin Efendi’nin hekim­başılıktan şeyhülislam oluşu hiç zikredilmez.

    Çeşitli kaynaklarda “Kı­zılbaş” olmakla itham edilen Hasan Can torunlarının Hoca Sadeddinzadeler adıyla yedi şeyhülislam çıkaran bir ai­le oluşu hiç mevzu edilmez. Aslında Osmanlı devrinde bu ayrımlara çok önem veril­memiştir. Safevilerle en çok savaşan iki kudretli Osman­lı padişahından Yavuz’un ne­dimi İranlı olduğu gibi, IV. Murad’ın en sevdiği meclis arkadaşı Emirguneoğlu da İranlıdır.

    Bu bahis sırasında özel­likle zikredilmesi gereken bir bölge vardır ki hiç gündeme gelmez. Antalya’nın İbradı il­çesi günümüzde de hukukçu, devlet ve siyaset adamları ile ünlü bir ilçemizdir. Ayşe Ku­lin Adı Aylin adlı eserinde İb­radılıları şöyle tarif eder “Tu­haf insanlardı İbradılılar. Çok tanrılı dinlerinden Hıristi­yanlığa geçiş yapmadan Müs­lümanlığı kabul etmiş bir Ro­ma kabilesi oldukları rivayet edilirdi. Oğullarına mutlaka yüksek tahsil yaptırır, ya hu­kukçu ya da devlet memuru yetiştirirlerdi… Emekli olduk­ları zaman İbradı’ya geri dö­ner, İtalyan stili oymalı evler inşa ettirir, ölümü o evlerde beklerlerdi. Dillerine birçok İtalyanca kelime yerleşmişti. Örneğin kapıya kapı demez ‘la porta’ derlerdi”.

    Ayşe Kulin, Hıristiyanlığa “geçiş yapmadıklarını” söy­lese de 15. yüzyıl sonu tarihli Tahrir Defterleri’ne baktığı­mızda İbradılıların henüz Hı­ristiyan isimlerini terk etme­diklerini görüyoruz. Bu özel yerden Minkarizadeler, Ça­talcalızadeler, Ebu İshakza­deler lakaplarıyla anılan çok sayıda şeyhülislam ve ilmiye sınıfı mensubu çıkmıştır. Bu sonuncu ailenin inşa ettirdiği, günümüzde Nakşibendi tari­katı merkezlerinden Fatih’te­ki İsmail Ağa Camii hazire­sinde, Ebu İshakzadelerden dört şeyhülislam yatmakta­dır. Ülkenin birçok yerinde kadılık yapan İbradılılardan şikâyetlerin çoğalması ile II. Mahmud devrinde bunların İbradı’ya çevre vilayetlerde kadılık ve naiplik yapmaları fermanla yasaklanmıştır. En ünlü Osmanlı kadın şairi Fit­nat Hanım da buralıdır.

    Osmanlılarda toplu ihtida olayları uygun görülmemiştir. Bütçe dengelerini, iltizam sis­temini sarsan bu gibi talepler, vergiden kaçmak olarak de­ğerlendirilmiş, bireysel müra­caatlar bile çok sıkı incelen­miştir. Buna rağmen muka­taa, cizye, maden gibi gelir kaynakları ile ilişkili olan ba­zı bölgelerdeki toplu ihtidalar zamana yayıldıkları için fark edilememiş, Trabzon-Gümüş­hane-Bayburt arasında İstav­ri köyleri, keza Akdağmade­ni’ndeki İstavri toplulukları hem cizye verip hem de ma­denlerde çalışmak istemedik­leri için ihtida edip Müslü­man görünümde Hıristiyanlar olarak hayatlarını sürdür­müşlerdir.

    Selanik ağırlıklı olmak üzere ülkenin her yerinde­ki Sabetay Sevi bağlıları olan dönme grupları da Müslüman görünümlü bir Yahudi mez­hebi olarak yaşamışlardır. Bü­tün bu toplulukların içlerin­den Osmanlı yönetim siste­minde etkin görevler alanlar olmuştur.

    1699’daki Karlofça Mua­hedesi ile daha önce hiç ya­şamadığı bir travma ile kar­şılaşan Osmanlı Devleti, bu zamana kadar küçümsediği Avrupa’nın katettiği mesa­fenin farkına vardı. Bundan sonra mimari, musiki, moda da olduğu kadar, sınaî, as­kerî ve teknolojik sahalar­da da Avrupa’yı takip etme­ye başladılar.

    Lale Devri buna iyi bir başlangıç oldu. Matbaa başta olmak üzere yeniliklere ka­pı açılmıştı. Osmanlı Devle­ti yurtdışına siyasi ve maddi sebeplerle gönderdiği elçile­rin raporlarına önem verme­ye başladı. Yeterli olmadı­ğı zaman bizzat ecnebilerin layiha ve raporlarına ihtiyaç hissetti. Fransa’nın dünya si­yasetindeki çıkarlarını tehdit eden Rusya ve Avusturya’nın Osmanlıları her alanda ye­nilgiye uğratan ittifaklar kur­maya başladığı bir dönemde, Fransız askerî uzmanların ül­kemize gelişleri başladı.

    I. Mahmud devrinde henüz Müslüman olmamış bir Hı­ristiyanın Osmanlı ordusun­da istihdam edilmesi imkân­sızdı. Bunun için tek yol ihtida idi. Gelen uzmanlar mecburen Müslümanlığı seçtiler. Bu dö­nemin en önemli siması Hum­barahane’yi ve ocağını ıslah eden Humbaracı Ahmed Pa­şa’dır. Biraz daha zaman geçin­ce Hıristiyanların çalışabilme şartları yumuşatılarak ihtida şartı aranmaz oldu. Böylelikle daha fazla istihdam ve hızlı ye­niden yapılanmanın önü açıldı.

    Baron de Tott adlı bir di­ğer Fransız, Tot Beyzade adıyla ve din değiştirmeden Osmanlı topçuluğunu geliş­tirmeye geldi. 1789’da Fran­sız Devrimi dünyada yankı­lanırken III. Selim de tahta çıkıyordu. Nizam-ı Cedid de­nilen bu dönemde de Fransız uzmanların istihdamı, tersa­ne havuzları, gemi yapımı, as­kerî talimler üzerine yoğun­laşmıştı. Bu dönemde Napol­yon’un da Türkiye’ye gelmeye niyetlendiği bilinmektedir.

    Öte yandan yerli Ermeni familyaları da sarraflık (ban­kerlik) faaliyetleriyle biriktir­dikleri sermayeleri sayesinde devletin hizmet almaya başla­dığı kurumsal aileler düzeyi­ne geldiler. Balyanlar mima­ride, Dadyanlar baruthane endüstrisinde tekelleşmeye başladılar. Osmanlıların doğ­rusal ilerlemesi artık geri dö­nülemez noktadaydı. Bekle­nilmeyen bir anda zuhur eden IV. Mustafa dönemi de kısa sürdüğünde kesinti olmadı.

    II. Mahmud ile birlikte her alanda uygulanan yenilikler ülkeyi Abdülmecid devrinin başında Tanzimat’a götür­se de Osmanlıları geri kaldığı uluslararası sisteme eklem­lemede yetersiz kalınca bir de Islahat Fermanı’na ihtiyaç duyuldu. Bundan sonra ülke­nin gayrimüslim azınlıkla­rı da eşit vatandaşlar olarak cizyeden kurtulup askerli­ği kabul ettiler. Memur, hatta nazır bile olabilmeye başladı­lar. Mavrokordatolar, Karato­doriler, gibi aristokrat aileler başlarında fes, üstlerinde Os­manlı kıyafetleri ile Tanzi­mat’ın Osmanlı paşasına dö­nüştüler. Fes, Yahudi, Rum, Ermeni, Türk tebaanın ortak serpuşu olarak, belki de mu­hayyel “Osmanlı Milleti” pro­jesinin ana unsuruydu.

    Gayrimüslimlerin askerlik problemini “bedel” ile halleden sistem, ironik bir şekilde Müs­lüman tebaanın aleyhine ge­lişti. Eskiden olsa, bir kelime-i şehadet ile askere alınacak ke­simler kendilerini paranın göl­gesinde güvenceye aldılar ama, aynı sermaye yeterliliğine sa­hip olamayan Türk köylüsü en uzun yüzyılda savaşlar ve azın­lıklarla eşit olmayan eğitim, sosyal çevre ve üretim şartla­rında eriyip gitti.

    Sultan Abdülhamid devrin­den itibaren bu durumu tersi­ne çevirmeye, Türkleri sosyal seviye, eğitim, sağlık, iktisat ve ticaret alanında azınlıklar­dan geri bırakmamaya yönelik politikalar geliştirilmeye ça­lışılsa da “atı alan Üsküdar’a geçmiş”ti. Fransa ve İngilte­re’nin dünya hedefleri ve çı­karları farklılaşmıştı. Osmanlı dünyasına ilgi gösterseler de akın akın Türkiye’ye uzman gönderecekleri devirler geride kalmıştı.

    Bu sıralarda birliğini he­nüz tamamlamış Almanya’nın gözleri sömürge ararken Os­manlılara takıldı. Ardından yoğun bir uzman ve danış­man kadrosu ile Türkiye’de boy gösterdiler. Osmanlı or­dusunun subayları da muka­beleten Almanya’da eğitim görmeye başladılar. İlişkiler o seviyeye geldi ki Türkiye’de o sıralarda 28.000 Alman’ın gö­rev yaptığı tespit edilmiştir.

    Bir yüzyıl önce orduda da­nışman olmak için bile ihtida şartını koştuğumuz yabancı­larla ilişkimiz dramatik bir sü­rece girmişti. 1. Dünya Savaşı ile birlikte müttefikimiz olan Almanların üst rütbeli subay­larına ordularımızın komutan­lığını teslim ettik. Bunlardan bazıları çok uzun yıllar görev yaptıkları ülkemizde gerçekten severek yaşadılar. Altıncı Or­du komutanı iken ölen von der Goltz Paşa’nın cenazesi yoğun bir katılım ile ülkemizde defne­dildi. Paşa, belki de son Osman­lı ruhunu gerçekten taşıyanlar­dan biriydi.

    Yaşadığımız coğrafyanın ayırt edici bir özelliği, bu top­raklara dışarıdan gelenleri kendine benzetmek, sonra­sında içinde eriterek yeni bir oluşuma hayat vermek olmuş­tur. Roma İmparatorluğu baş­kentini İstanbul’a taşıdığında bambaşka bir kültüre kapı açı­yordu. İstanbul asla Roma’nın dinini benimsemedi. İşgal ve yağma peşinde koşan Hüla­gû’nun devleti İlhanlılar kısa süre sonra Müslüman olup izi bucağı görülmedi. Osmanlı­lar ise Söğüt ve Bursa civarına geldikleri gibi kalmadılar. Bi­zans’tan, Selçuklu’dan, İlhan­lı’dan, Memlûklu’dan tevarüs ettikleri yönetim felsefesine ilave ettikleri tecrübeleriyle bu topraklarda kalıcı olup dı­şarıdan geleni erittiler.

    İşin sırrı belki de Osman Bey’in Bilecik kâfirleri için söylediği sözde gizlidir:

    “Komşularımızdır. Biz bu vilayete garip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi de bi­zim bunlara hürmet etmemiz vaciptir”.

    GÂVUR-KÂFİR KELİMELERİNİN KÖKENİ

    ‘Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek’

    Gâvur kelimesinin kâfir keli­mesinden bozma olduğuna dair bir kanaat oluşmuştur. Kâfir kelimesi de halen bütün canlılığı ile yaşamakta olduğuna göre, bu tabirlerin köklerinde bir başkalık ol­malıdır. Şemsed­din Sami Kâmus-ı Türkî lügatinde buna farklı bir izah getirir. Farsça “Gebr” kelimesinin “ateşperest, Mecusî, Zerdüştî” anlamların­da olup “gâvur” kelimesinin de bundan geldiğinin zannedildiğini belirtir. Çoğulu “gebrân” olan bu kelimenin zamanla “gâvur” şekline dönmüş olması muhtemeldir.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türki’sinde “Gebr” maddesi.

    Kesinlikle ayrışmış olmasa da Osmanlılar kendi zimmî tebaası olan gayrimüslim ahaliyi daha çok “gâvur” olarak nite­lendirir, harp halinde bulunduğu devletler tebaasına da “kâfir” derdi. Tanzimat döneminin meşhur, “Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek” ilkesinde de bu kaide hissedilmektedir. Osmanlı döneminde Hıristiyan­lardan alınan “cizye vergisi” kayıtlarında da çoğu kez “Ciz­ye-i Gebrân” kullanılmıştır. Bazı dönemlerde “cizye-i kefere” şeklindeki nitelemelere rastla­nılması “gâvur-kâfir” ayrımının her zaman için geçerli olmadığı­nı gösterir.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Kıbrıs’tan gelen Cizye-i Gebran akçesinin tezkiresi.

    EVRENOSOĞULLARI

    Slav kökenli aile

    Son araştırmaların ışığında ailenin ilk atasının Slav kökenli Pranko Lazart olduğu anlaşılmıştır. Malkoçoğulları, Mihaloğulları gibi Evrenosoğul­ları da “akıncı” ailelerinin en büyüklerindendir. Bugünkü Ku­zey Yunanistan, Güney Bulga­ristan ve Makedonya’daki bir­çok yer Evrenos Bey tarafından fethedilmiştir. Sultan I. Murad, Kasım 1386’da bizzat yazdığı bir mektup ile Evrenos’u “Hacı, Gazi, Emirü’l-Mü­minin” unvanıyla anmış, davul, alem ve sancak göndererek fethettiği toprakları kendine bırakmıştır. Evrenesoğulları Yunanistan’ın elimizden çıkması üzerine geldikleri Türkiye’de hayat­larını sürdürmek­tedirler.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Sultan Birinci Murad’ın Evrenos’a mektubunun sureti.

    MİHALOĞULLARI

    Hıristiyan isimli akıncılar

    Rumeli’nin fethinde kah­ramanlıkları görülen en meşhur “akıncı” ailelerinden­dir. Ailenin ilk büyüğü Köse Mihal, Harmankaya tekfuru iken İslâmiyet’i kabul ederek Osman Bey’in silah arkadaşları arasında yer almıştır. Söğüt’ün Harman köyündeki türbesinde yatmaktadır. Bu aileden gelen Gazi Mihal Bey de dedesi gibi Hıristiyan ismini kullanmaya devam etmiştir. 1462’deki Eflak Seferi’nde Kazıklı Voyvoda namıyla bilinen III. Vlad’ı yenilgiye uğrattıktan son­ra Fatih tarafın­dan kardeşleriyle birlikte Anado­lu’da görevlen­dirilmiştir. Bu soydan gelenler­den Kösemihal, Gazimihal soyad­ları ile günümüz­de de yaşayanlar vardır.

    Osmanlı Oldular Devleti
    1911’de hayatta olan Gazimihalzade Ahmed ve kızkardeşi Latife hakkında bilgi talebi.

    OSMANLI HOŞGÖRÜSÜ

    218 sadrazamdan Türk olanların sayısı sadece 100’dür

    Ocak ağası, vâli-yi vilâyet, serasker, serdârıekrem, kaptanıderya, sadrazam oldular. Kimi selâtin camileri Rum-Ermeni mimarların yapmasında bir sakınca görülmemiştir. Şimdilerde gayrimüslim bir mimara cami yaptırılmasını düşünmek akıllara ziyandır.

    NECDET SAKAOĞLU

    Osmanlı devlet ve ordu örgütlerinde yabancı köken­liler her dönemde vardı, kimi zamanlarda ağırlıklıydı. Padişahlar devşirmelere, dönmelere, usulen dönmüş görünenlere, Irk, milli­yet, inanç gözetmeden görev vermekten çekinmezlerdi. İhanet veya başarısızlık gördüklerinde de ölüme veya sürgüne gönderip mallarını müsadere ettirmekte merhametsizdiler. Tanzimat’a kadar devlet gemisini yürüten bu gözükara ve acımasız siyaset olmuştur!

    Osmanlı yapısında Türk olmayan devlet ricali sanatçılar, aydınlar çoktu. Daha ilk dönemde Osman’ın, Orhan’ın, Murad’ın… yoldaşları Köse Mihal, Evranos, Fatih’in çevresindekiler, Rum, Hır­vat, İtalyan dönmelerdi. Giderek Zağanos’tan Mahmud’dan Pargalı Paşa’ya Cigalazâdelere, hatta Celali sergerdelerine, Osmanlı kadrolarına dahil olmayan etnik köken kalmadı. İtalyan, Rum, Aba­za, Gürcü, Çerkes, Sırp, Bulgar, Arnavut, Hırvat, Macar, Alman, Leh… dönmeler, Arap, Acem, Berberi dindaşlar, sarık kavuk, sakal, kaftan kisvesiyle “Osmanlı” oldular. Her ırk ve kökenden gelip, Osmanlı asırlarında sarayın Enderun ve Harem koğuşla­rında, Kubbeal­tı’n­da, Paşakapısı’nda Tersane’de, Donanma’da Darphane’de boy gösterdiler. Ocak ağaları, vâli-yi vilâyet, serasker, serdârıekrem, kaptanıderya sadrıazam oldular. Anadolu’da haydutluktan, vezir­likle Rumeli’ye valiliğe atananlar, taşrada kâtiplikten İstanbul’da defterdar olanlar vardır. Osman­lılığa erişmenin yasası veya kuralı yoktu. Güç gösterip yukarıdakileri silkelemek veya yetenek göster­mek söz konusuydu.

    Osmanlı Oldular Devleti

    Erzurum’da doğan ve temel eği­timini orada aldıktan sonra İstanbul bürokrasisinde yükselen Şapur Çelebi lakaplı Küçük Said Paşa (öl. 1914), taşradan gelme – kalemden yetişme sadrazamların sonuncu­sudur. Osmanlı paleografyasını en doğru bilen son “münşî” idi.

    Kimi selâtin camileri Os­manlı tebaasından Rum-Ermeni mimarların yapmasında bir sakınca görülmemiştir. Bunlardan Rum Simeon Kalfa, Selatin Cami-kül­liye Nuruosmaniye’nin (1755), yüzyıl sonra yapılan Dolmabahçe Bezmiâlem Vâlide Sultan Camii’nin (1855) mimarı Ermeni Garabet Balyan Kalfa’dır. 14 Nisan 2016’da bu camide Cuma namazı kılan İs­lâm Konferansı devlet ve hükümet başkanlarına “Osmanlı hoşgörü­sü” siyakında acaba bu bilgi de verilmiş midir?

    Hoşgörüyü başlatanlarsa, ta 12. , 13. yüzyıllarda Selçuklular­dır. Gökmedrese’nin girişindeki “Mimar Kâluyan” imzasından gözünüzü kaçıramazsınız. Şimdi­lerde gayrimüslim bir mimara cami yaptırılmasını düşünmek akıllara ziyandır.

    Hadkatü’l-Vüzerâ adlı kaynak­ta ve Zeyl’lerinde, Osmanlı sadra­zamları “Gürciyü’l-asıl”, “Arnavud asıllıdır” “Hırvatî’yü’l-asıldır, “Efrenciyü’l-asıldır, “Bosnavîdir”­denerek kökenleriyle tanıtılmıştır. 218 sadrazam arasında Türk olan­lar 100 dolayındadır. Bunlar da “Şehrîdir” (İstanbullu) veya Merzi­fonlu, Darendeli gibi memleketleri yazılarak tanıtılmıştır. Türklerden sonra 32 sadrazamla Arnavutlar ikinci sıradadır. Gürcü, Abaza, Çerkes, Arap, Hırvat, Sırp, Boşnak, Rum, Ermeni, Bulgar, Rus, Islav, Frenk, İtalyan, dönme, devşirme olanlar da vardır.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Mihajlo Latas/ Ömer Paşa Serdar-ı ekrem Ömer Paşa (ortada), Hırvat asıllı büyük bir komutandı. Kırım’dan Arabistan’a, Kafkasya’dan Avrupa’ya Osmanlı ordularını yönetti.

    Osmanlıların hizmetindeki yabancılar kabaca şöyle sınıflan­dırılabilir:

    a) Çocukluk ve ilk gençlik çağında saraya alınarak katık­sız Osmanlı yetişenler (Tarih-i Atâ’da Enderun çıkışlı 60, Baltacı Ocağı çıkışlı 19 sadrazam, yine Enderun’dan 3 şeyhülislam, 23 kaptan-ı derya, sarayın diğer ocaklarından yetişme başka vezir, müşir, kaptanların yaşamöyküleri yazılıdır). Haremden de İstanbul’a ve Mekke’ye kadar yerlere cami, mektep, han, hamam, sebil, çeşme yaptıran hayırseverlikleriyle tanın­mış valide sultanları, sultanefen­dilerin, harem ağalarının adlarıda sıralanabilir.

    b) Paşakapısı- Bâbıâli, Top­hane, Tersane, Darphane gibi kurumlardan yetişenler.

    c) Taşra âyan ve eşrafından, derebeylerinden, kabile aşiret reislerinden, önce ayaklanıp sonra itaat eden Celâlî başbuğların­dan, zorbalığı ve kıyımı vezirlik valilik verilerek önlenenler; iltica edenler.

    d) Askerlik, hekimlik, mimar­lık… gibi uzmanlık alanları için yerli Rum, Ermeni, veya iltica eden gayrimüslim yabancılar, resmen getirtilen Alman, Prusyalı, Fransız, İtalyan uzmanlar… Bunlar kisve değiştirerek Osmanlı kıyafetine girmişler. İslâmi ad da alarak veya almadan, teknik, tıbbi, askerî yeni­liklere öncülük etmişler, kurumları yönetmiş, müşir rütbesiyle ordu komutanlığı, hatta Ömer Paşa (Mi­haylo Latas) gibi serdar-ı ekremlik, yani Osmanlı orduları başkomu­tanlığı yapmışlardır.

    HASANCANZADELER-HOCAZADELER

    7 şeyhülislam çıkardılar

    Osmanlı Oldular Devleti
    Tacü’t-Tevarih’in ilk sayfası.

    Bu ailenin atası Hafız Mehmed Efendi önce Akkoyunlu Emiri Sofu Halil’in sonrasında Safevi hükümdarı Şah İsmail’in müezzini idi. 1514’te Tebriz’e giren Yavuz Sultan Selim tarafından İstan­bul’a gönderildi. Hafız Mehmed padişah müezzini, oğlu Hasan Can da Yavuz’un nedimi oldu. Dostlukları çok ilerledi ve Yavuz, can dostu Hasan Can’ın kollarında son nefesini verdi. Tacü’t-Tevarih müellifi Hoca Sadeddin başta olmak üzere bu aileden yedi şeyhülislam ve birçok üst rütbeli molla, hukukçu, müderris çıkacaktır. Ne var ki şair olsun, yazar olsun bu aile ile ihtilafa düşen Osman­lılar, aradan yüz yıllar geçse de bu soydan gelenlere Rafizi, Kızılbaş damgasını vurmaktan çekinmeyecektir.

    İBRAHİM PAŞA (1493?-1536)

    Padişah gibi bir vezir

    Osmanlı Oldular Devleti

    Pargalı, Makbul, Maktul lakapları ile tanınan en büyük Osmanlı vezirlerinden­di. Kanunî’nin şehzadeliğinde Manisa’da bir köle çocuk iken kemanından çıkan nağmelerle göze giren Pargalı İbrahim’in milliyeti çok karışık bir mesele olsa da Osmanlı Devleti’nde geldiği konumu İbrahim Paşa’nın Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği şu sözler ortaya koymaktadır: “Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elim­dedir. Memuriyetleri ben ver­irim; eyaletleri ben tevzî ederim; verdiğim verilmiş ve reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vâki gibi kalır; çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir”. (Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, s.356-357)

    KILIÇ ALİ PAŞA (1519-1587)

    Uluç: Müslüman suretinde kâfir

    Aslen Giovan Dionigi Galeni adında Kalabriyalı bir papaz adayı iken 1520’de esir edildiği rivayet edilir. “Müslü­man suretinde kâfir” anlamına gelen “Uluç” lakabıyla da tanı­nır. Turgut Reis’in maiyetindeki faaliyetlerinden itibaren takip edilebildiği kadarıyla Osmanlı denizciliğine çok büyük hizmet­leri olmuştur. 1571’de Papalık, Venedik ve İspanya donanma­larına karşı kaybedilen İnebahtı Savaşı’nda, sadece onun ku­mandasındaki otuz parçalık filo kurtulabilmiştir. Tophane’deki camisini, Ayasofya’nın tam bir kopyası olarak Mimar Sinan’a inşa ettirmiştir ve buradaki türbesinde yatmaktadır.

    Osmanlı Oldular Devleti

    DEVŞİRMELİK KURUMU

    Kaderde yeniçeri olup ölmek de vardı, vezir-i âzam olmak da

    Devşirmelerin hepsi, öyle bazılarının sandığı gibi zorla alınmamıştır. Bazı fakir köylüler çocuklarının bu yolla yükseleceğine inanarak gönüllü olmuşlardır. O çocukların kimileri bir yeniçeri neferi olarak kalacak, kimileri bir muharebe meydanında can verecek, kimileri koca bir imparatorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

    İLBER ORTAYLI

    Osmanlı tarih ve tetkiklerinde bizi en çok meşgul eden kurumların başında devşirmelik gelir.

    Devşirme, çok kısa bir tarifle, devletin kapıkulu ocakları olan sipahilerle, yeniçerilerin yenilen­mesini temin etmek için ortaya çıkmıştır, çünkü insan ve savaşçı yüzü yenilenmek zorundadır. Hıristiyan çocuklardan devşirme alınmıştır…

    Devşirme kurumunda temel kaidelerden birisi, şehir uşağının ocağa alınmamasıdır; çünkü şehir uşağının gözü açıktır, muhtelif cereyanlara, akımlara mensup olabilir. Bu yüzden kültür bakı­mından artık kendine göre bir kişiliğe kavuşmuştur, bir kimlik elde etmiştir. Dolayısıyla bu oca­ğın gerektirdiği tekdüze, tek yönlü bir kimliğin şehirliye verilmesi mümkün olmayabilir.

    Osmanlı Oldular Devleti

    Bunun dışında hepimizin bildiği gibi fakat yanlış olarak tekrarlandığı üzere, Müslüman­ların da devşirmeye alınmadığı söylenir. Bu bir genel kuraldır; ama istisnası yok değildir. Mesela, İslâm Ansiklopedisi’nin ‘devşirme’ maddesinde bu konuda istedi­ğimiz malumatı bulabiliriz. Bazı Müslüman köylerden de çocuk devşirilir. Çünkü bu köylerin ahali­si bunu istemişlerdi.

    Devşirme işlemi, birkaç yılda bir yapılırdı ve genelde sayı birkaç bin çocukla sınırlı tutulurdu. Bazen sayı 5-6 bine kadar ulaşır; ama fazlası olmazdı ve bu olay her yıl da yapılmazdı çünkü kapıkulu ocaklarındaki asker sayısını göz önüne aldığımız zaman ihtiyaç belirliydi. Binaenaleyh bir tarihte bilhassa tarihî tetkiklerden ve Os­manlı kaynaklarına inmekten aciz bazı Balkan tarihçilerinin ve onları takip eden Hıristiyan yazarların ileri sürdüğü gibi, “yetişen bütün yeni gençlik Osmanlı savaş gücü­nün içine alınmış, Türkleştirilmiş ve böylelikle Balkanlar’da adeta milleti sürükleyecek, ayaklanma yaratacak; belki bağımsızlığı elde edebilecek sağlıklı genç bir nüfusun yeşermesine müsaade edilmemiştir” gibi bir hayalperest ifadenin gerçekle bağlantısı yok­tur. Nitekim ilmi tarihçilikle hare­ket eden bizzat Balkanlı yazarlar, mesela Yunanlı Vasiliki Papoulia da bunun böyle olmadığını çalış­malarında ortaya koymuştur.

    İhtiyaca göre sadece Balkan­lar’dan değil, bazen, Orta Ana­dolu’dan çocuklar devşirilmiştir. Mimar Koca Sinan’ın bu çevre­den hassa mimarlar ocağı için devşirildiği bilinmektedir. Hatta Kafkasya’dan da devşirme alındığı olmuştur. Bu devşirme, devşirme emini ve katipleri denen ‘ilm-i kı­yafet’ (fizyonomi) dediğimiz dala vukufu olan, çocukların ne oldu­ğunu anlayan ve hakikaten de bu konuda ehil olan ve dürüstlüğüyle tanınan kimselerden oluşur…

    Genellikle çocuklar kimlik­lerini unutacak yaşta değillerdir. Yani ileri yaşta da hangi köyden geldiğini, anasını, babasını, akra­basını hatırlar. Örnekleri vardır. Sokoloviç Mehmet Paşa gibi… So­kullu bütün ailesini sonradan aynı şekilde devlet hizmetine almıştır. Hatta birini beylerbeyi, öbürünü Sırp patriki yapmıştır…

    Osmanlı Oldular Devleti


    Seferdeki yeniçeri

    Her devşirme öyle bazılarının sandığı gibi gidilip zorla alınmaz. Hatta bazı fakir köyler çocukları­nın bu yolla kurtulacağına, yükse­leceğine inanarak gönüllü olurlar­dı. Tabii kaderde bir asker olarak, bir yeniçeri olarak muharebede ölmek de vardır. Onu da herkes bilir. Zaten dünyada hangi olay yüzde yüz eşitlikle cereyan ediyor ki? O alınan çocukların kimisi bir yeniçeri neferi olarak kalacaktır, kimisi de Sokullu Mehmet Paşa ve Mahmut Paşa gibi koca bir impa­ratorluğun kaderini elinde tutan başvezirler olacaktır.

    Bunun gibi Enderun dediğimiz mektep, sınıfı bulunan bir mektep değildir; zaten burada insanlar hizmet içi eğitim görürler, koğuş­tan koğuşa terfi ederler. Padişah sarayında kendileri beğenildikçe padişaha daha yakın hizmetlere verilirler. Burada çok ilginç bir şekilde sözlü ve yüz yüze bir eği­tim görürler. Spor da vardır, resim de vardır, hüsn-ü hat da vardır, edebiyat da vardır.

    Kabiliyetine göre insan bunlardan toplayabildiğini toplar. Her devşirme alim olacak demek değildir. Doğru dürüst eğitim gör­memişse, neferlikle işe başladıy­sa, mesela sonradan Kemankeş Kara Mustafa Paşa gibi sadrazam da olsa okuma yazması olmaz, bu mümkündür. Ama içle­rinde biz­zat Mahmut Paşa, Ca­galzade, So­kullu Mehmet Paşa gibi bilgili insanlar vardır. Lütfi Paşa gibi eser yazan­lar bilinir. Bu çok açıktır. Köprülü Mehmet Paşa’nın kendisi bilgili değildi; ama artık devşirme olmayan, onun sulbünden gelen çocukları devrin tanınmış mü­derrisleriydi. Devşirme bir hayat tarzıdır. Bu çocuklar Türkçe öğre­nir. Enderun’a alınmayanlar bile -Türk’e verilmek üzere- İstanbul civarındaki köylerdeki köylülerin yanlarına gönderilir.

    Her devşirme köylü mü? Ha­yır. Bazen çok önemli ailelerin ço­cukları da ikna yoluyla alınabilir. Bu Osmanlı ananesine uygundur. Devletimizin ve milletimizin tari­hinin serencamının ilk safhasında bize Bizans’ın asilleri de katılmış­lardır. Mihaloğlu, Evrenosoğlu gibi ve bizzat imparatorluk hane­danından paleologlardan Murat Paşa gibileri katılmıştır. Veya Şemsi Paşa gibi İsfandiyaroğlu hanedanından gelenler vardır.

    İlber Ortaylı’nın Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek
    (Timaş Yayınları) adlı kitabından derlenmiştir.

    SOKULLU MEHMED PAŞA (1505-1579)

    Büyük sadrazam Sokoloviçli Bayo

    Osmanlı tarihinin en büyük sadrazamla­rından. Bosna’nın Sokoloviç köyünde doğdu. Bayo adın­da bir Hıristiyan çocuğu iken kilise korosunda ilahi söylerdi. Mileşe­va Manastırı’nda papaz yardımcısı olarak çalışırken devşirildi ve ilk eğitiminin ardın­dan Bosna devşir­meleriyle birlikte Kanunî’ye takdim edildi. Enderun’da olağanüstü surette göze girmiş olmalı ki birbiri ardına aldığı rütbelerle hızla yükseldi. Osmanlıların doğusunda batısında açılan seferlerde yer aldı. 1565’de sadrazam olduğunda Ka­nunî’nin başında bulunduğu ordu Sigetvar seferine çıktı. Padişahın ordugahta öldüğünü büyük bir başarı ile gizleyerek oğlu II. Selim’i tahta davet etti ve onun saltanatı süresince tek sadrazamı oldu. Ardından III. Murad’ın tahta çıkışında yerinde kaldıysa da 1579’da sebebi tam çözülememiş bir suikasta kurban gitti. Hıristi­yanları himaye ettiği, Bosna’da kalan ağabeyi Makarios’u Peç piskoposu yaptığı, İslâmiyet’e lakayt kaldığından öldürüldü­ğü gibi iddialar yanında, nüfu­zundan rahatsız olan III. Murad tarafından ortadan kaldırtıldığı da öne sürülür.

    Osmanlı Oldular Devleti

    MİMAR SİNAN (1490-1588)

    ‘Devşirme oğlanlarla der-devlete gelüp…’

    Koca Mimarba­şı Sinan’ın kendi dilinden belki de kendi kaleminden otobiyografisi­nin başlangıcı: “…bu bende-i kalîlü’l-itibâr Sinan bin Abdülmennân eş-şehîr bi-Mimarbaşı-i hâk-sâr ki fi’l-hakîka Abdullahoğlu ol­mağla sinîn-i sabıkada kânun-ı Osmâniye dâire-i hâkâniye üzere Vilayet-i Karaman ve bilâd-ı Yunan devşirme oğlanlarıyla der-devlete gelüp ve anda birkaç zaman taşrada bazı hidemâta kullanılup tâ ki acemioğlanlığı payesin kat’ idüp yeniçeri olmak rütbesine erişdüm. Ve ol bölükde iken Rados ve Belgrad seferlerinde rikâb-ı hümâyunda bulunup sekbanlık mertebesin buldum ve zümre-i mezbûre ile Mohaç seferine erişüp Acemioğlan­ları Yayabaşısı oldum… Ve ol zamandan bu ana dek üç padişah-ı azimüşşan ile Sultan Süleyman Han ve Sultan Selim Han ve Sultan Murad Han hazretlerinin eyyam-ı hüma­yunlarında…”

    Osmanlı Oldular Devleti
    TOPKAPI SARAYI ARŞIVI, D.1461/4

    ALİ UFKİ BEY (1610-1675)

    Musiki üstadı Polonyalı

    Leh (Polonya) asıllı Wojciech Bobowski isminde bir esir olup, ihtida ederek Ali Ufki adını almıştır. Enderun’da eğitim görmüş, Sultan İbrahim ve IV. Mehmed devirlerinde hanende, sazende olarak sarayda görev­lendirilmiştir. Santur çalmada büyük başarı kazanmış ve Santurî lakabıyla tanınmıştır. 17 dil bildiği rivayet edilir. Gramer, saray hayatı, musiki ve dinî birçok eseri günümüze kalmıştır. İncil’i Türkçeye ilk defa Ali Ufki Bey çevirmiştir. Mecmua-i Saz u Söz adlı nota ve güfte mecmuası da en meşhur eserlerin­dendir.

    Osmanlı Oldular Devleti

    İBRAHİM MÜTEFERRİKA (1670-1747)

    Matbaayı getiren tahsilli Macar

    Osmanlıların Erdel dediği bugünkü Romanya Macar­larındandır. Macar Katolik kilise­sinin teslis akidesine muhalif, tek tanrı inancındakilerin oluştur­duğu Unitarius mezhebindendir. Yunanca, Latince bilir, ilahiyat tahsili görmüştür. Osmanlılara kendi isteğiyle mi esir olarak mı geldiği tartışmalıdır. 1727’de ken­di evinde Yirmisekiz Çelebizade Mehmed Said Efendi ile birlikte ilk Türk matbaasını kurarak Vankulu Lügati’ni bastı. 23 ciltte toplam 17 kitabın basıldığı bu matbaa Türk yayıncılığının başlangıcıdır. Aynalıkavak Mezarlığı’ndan Galata Mevlevihanesi’ne nakle­dilen mezarı Humbaracı Ahmed Paşa ile komşudur.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Müteferrika Matbaası’nda basılan “Naima Tarihi”.

    HUMBARACI AHMED PAŞA (1675-1747)

    Asil şövalye Comte de Bonneval

    Aslen Fransa’nın asil şövalye ailelerinden birine mensup Claude Aleksandre Comte de Bonneval’dir. Fransa deniz kuvvetlerinde katıldığı muharebeler­deki başarısı kıskançlık oklarını üzerine çekince önce İtalya sonrasında Avusturya hizmetine girdi. 1715’de Petervara­din Savaşı’nda Türklere karşı Avusturyalıların yanında savaştı. Hamisi Prens Eugene ile arası bozularak husumetini çekti ve ordudan atılarak mahkûm oldu. Sonunda Osmanlılara sığındı. Müslüman olarak Ahmed adını aldı. I. Mahmud devrinde ordunun ıslahı çalış­malarında Humbaracı Ocağı’nı düzenledi. 18 yıllık hizmetin­de Fransız ruhunu asla terk etmemiş, Türkçe öğrenmemiş­ti ama “Din-i İslamdır atâ-yı müteal-Ulu nimet sana Ahmed bu neval” (İslâm dini en yüce bağıştır-Ahmet bu bağış sana ulu nimettir) mısralarını müh­rüne kazıtmıştır. Mühürdeki ismi “Ahmed Boneval” olarak da okunmaktadır. Galata Mevlevihanesi haziresinde gömülüdür.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Humbaracı Ahmed Paşa’nın Galata Mevlevihanesi haziresindeki kabri.

    AHMED VEFİK PAŞA (1821-1891)

    Türkçülüğün kurucusu da Rum asıllıydı

    Bulgarzade adlı Rum asıllı mühtedi bir ailedendir. Fener Beyle­rinin tekelindeki Divan-ı Hümayun Tercümanlı­ğına Müslümanlardan ilk kez atanan Mühen­dishane hocası Yahya Naci Efendi’nin torunu, Paris Maslahatgüzarı Ruhüddin Efendi’nin oğludur. Babasının görevi esnasında bulun­duğu Paris’te Saint-Lou­is Lisesi’nde okudu. İstanbul’a 1837’de döndükten sonra dede mesleğine girdi. Bu tarihten itibaren baş döndüren bir memuriyet çeşitliliği ile karşılaşırız. Tahran ve Paris Bü­yükelçilikleri, Deavi nazırlığı, Encümen-i Daniş üyeliği, özel müfettişlikler, Evkaf nazır­lığı, ilk Meclis-i Mebusan’ın başkanlığı, Maarif nazırlığı, Başvekil unvanı ile sadrazam­lık, Bursa valiliği bu görevlerin başlıcalarıdır. 19. yüzyılın entelektüel düzeyi en yüksek devlet adamlarındandır. Üst düzeyde Arapça, Farsça, eski Türk lehçeleri ve Fransızca’ya vâkıftı. İngilizce de bilirdi. Türk tiyatrosuna idareci ve Moliè­re adaptasyon-çevirileri ile yaptığı katkılar unutulamaz. Eski Türk lehçeleri üzerine yap­tığı yayınlar ile Türkçülüğün kurucularındandır. Rumelihisa­rı’ndaki arazisini Robert Kolej yapılmak üzere satmasından dolayı kınanmıştır. Öldüğünde bu okulun alt tarafında Rumeli­hisarı’ndaki Kayalar mezarlığı­na defnedilmiştir.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Ahmed Vefik Paşa’nın son zamanları.

    İBRAHİM EDHEM PAŞA (1817-1893)

    Esir olarak satılan kimsesiz Rum çocuk

    Osmanlı Oldular Devleti

    Yunan isyanı (1821) sırasın­da Sakız Adası’ndaki Rum asilere yapılan harekâtta kim­sesiz kalan Rum çocuklarından­dır. 4 yaşındayken Hüsrev Paşa tarafından satın alındı. 12 yaşı­na kadar özel surette yetiştiril­di. Hüsrev Paşa’nın yetiştirmesi diğer üç çocukla birlikte Paris’e okumaya gönderildi. Maden mühendisi olarak mezun oldu ve 25 yaşına kadar Avrupa’yı gezdikten sonra İstanbul’a döndü. Çeşitli madenlerde yönetici olarak çalıştı. Ab­dülmecid’in hususi Fransızca hocalığını yaptı. Devlet kade­melerinde çeşitli nâzırlıklarda bulundu ve sadrazam oldu. Devlete ve İslâm’a bağlılığı çok sıkı idi. II. Abdülhamid’in en güvendiği paşalardandı. Çok iyi yetiştirdiği oğullarından müze­ci, arkeolog, ressam Osman Hamdi; müzeci ve epigraf Halil Edhem, nümizmat İsmail Galip, sahalarında çok derin izler bırakmışlardır.

    KAZASYAN-PORTAKALYAN – OHANNES PAŞALAR (19. YÜZYIL)

    II. Abdülhamid’in kasası üç Ermeni

    Osmanlı oldular devleti

    Klasik dönemde “ceyb-i hümayun” olarak ad­landırılan padişahın şahsi hazinesine Tanzimat’tan sonra “Hazine-i Hassa” denildi. Bu kurumu en aktif değerlen­diren padişah II. Abdülhamid olmuştur. 1880-1908 yılları arasında şahsi hazinesinin başına getirdiği nazırları Erme­ni tebaa arasından seçmiştir. 1880-1891 arasında Agop Ohannes Kazasyan Paşa, 1891- 1897’de Mikail Portakalyan Paşa, 1897-1908 arasında ise Sakızlı Ohannes Paşa bu hazinenin nazırları olarak sultana en faydalı hizmetlerde bulunmuş tebaa-i sadıkadan­dırlar. Portakalyan ve Sakızlı Ohannes Paşalar aynı zamanda Mekteb-i Mülkiye’nin mümtaz hocaları olarak yetiştirdikleri talebeler ile modern Türkiye’ye mâli disiplin içinde geçmemizi sağlayanlardandır.

    Osmanlı Oldular Devleti
    Sakızlı Ohannes Paşa

    SPİRİDON MAVROYENİ (1816-1894)

    Sultanın özel doktoru

    Rum aristokratı Fener Beylerinden Mavroyeni ailesindendir. Babasının vefa­tıyla çocuk yaşta Viyana’daki amcasının yanına gitti. Orada tıp diploması alarak İstanbul’a döndü. İlk görev yeri Haydar­paşa Hastanesi’dir. Mekteb-i Tıbbiye’de 25 yıl hocalık yaptıktan sonra II. Abdülha­mid’in tahta çıkmasıyla birlikte Sertabib-i Şehriyari unvanıy­la onun özel doktoru oldu. Abdülhamid çok güvendiği, kendisinin ve ailesinin sağlığını emanet ettiği hekimine paşalık unvanı da verdi. Akademik yönü ağır basan Mavroyeni Paşa’nın Türkçe ve Fransızca birçok yayını vardır.

    Osmanlı Oldular Devleti

    GABRİEL NORADUNKYAN (1852-1936)

    Üçüncü Ermeni Dışişleri Bakanı

    Ordu ekmekçibaşısı Eğinlo Kirkor Efendi’nin oğlu olup Üsküdar’da doğ­du. Kadıköy Frerler Mekte­bi’ndeki tahsilinin ardından Paris’te Sorbonne ve College de France’ta okudu. Paris Hukuk Fakültesi’ni 1875’te bitirdi. Osmanlı antlaşma ve ahidnamelerine dair yazdığı 5 ciltlik eserin 2 cildini bastırdı. Hariciye Nezareti’ne memur olduktan sonra çeşitli komi­syonlarda, iç ve dış görevlerde bulundu. Osmanlı hariciye­cileri arasında iyi bir mevki edinerek 1912’de Kâmil Paşa kabinesinde Hariciye Nazırı oldu. Aleksander Karatodori ve Sava Paşa’dan sonra bu göreve getirilen üçüncü Erme­ni nazırdır. “Babıâli Baskını” ile kabineden ayrıldıktan son­ra Paris’e yerleşti. Bu tarihten sonra tamamen Ermeni tezleri doğrultusunda yaşadı. Erme­nilere Osmanlı topraklarından bir parça koparabilmek için Paris ve Lozan Konferansları­na katıldı.

    Osmanlı Oldular Devleti
  • Çakma kadın evliyalar

    Çakma kadın evliyalar

    1871’de, bugün Zonguldak’a bağlı Devrek’in Adatepe köyünde kendini evliya, bir anlamda kitap indirilmiş kadın peygamber ilan eden Dudu Hatun ve çetesi, bölgedeki insanları kendine bağladığı gibi 12 kişiyi de dinsiz ilan ederek katleder. İdam edilen tekke çetesinin elebaşları, Cumhuriyet döneminde Osmanlı idaresi ve emperyalizme karşı isyan eden Alevî halk kahramanları sayılmaya başlanır. Arşiv belgeleri ışığında, tarihten efsaneye uzanan trajikomik bir öykü…

    Osmanlı döneminde çok sayıda dinî ka­rakterli toplumsal olay vuku bulmuştur. Tarihî metinlerde Şeyh Bedreddin, Kadızadeliler, Kızılbaş ayak­lanmaları gibi hareketlerin ancak silahlı güçlerce bastı­rılabildiğini görürüz. Bir de pek dikkat çekmeden unutu­lup giden hadiseler vardır.

    1871’de Kastamonu Vila­yeti, Ereğli Kazası, Devrek Nahiyesi, Adatepe köyünde dinî görünümlü ve 12 kişi­nin katledilmesiyle sonuç­lanan toplumsal bir kargaşa meydana gelmiştir. Dikkat çekici husus, Dudu ve Esma adlı iki kadının bu toplum­sal olaya önderlik etmesidir. İşin ilginç tarafı ise, Adatepe köyünde 1871’de yaşanan bu hadisenin 1930’lardan sonra bir “modern zamanlar efsanesi”ne dönüştürülmesi; Osmanlı döneminde hem merkezî hükümete hem de dış güçlere karşı Alevî kö­kenli bir halk ayaklanması olarak yansıtılmasıdır.

    Çakma kadın evliyalar

    Bu hareketin günümüze kalan belgelerinde çok canlı tasvirler vardır. Genellikle irade, hatt-ı hümayun, fer­man gibi belgelerden çıkan sonuçlara dayanan araştır­malar, mahkemelerde suçlu, mağdur veya şahitlerin ver­diği ifadelerin yer aldığı “is­tintakname”leri ihmal eder. Oysa bugün “ses kayıtları” diyebileceğimiz bu belgeler incelendiğinde, olayın vuku bulduğu bölge ve topluma ait dil, sosyal gelenek ve iktisa­di ilişki ağı açısından zengin bilgilere ulaşırız.

    Önce olayları Osmanlı Arşivi’ndeki istintakname­lerden yola çıkarak anlata­lım, sonra da işin “toplumsal gerçekçi” hale getirilen kıs­mına bakalım.

    Adatepe köyünden Koca­manoğlu Ömer zevcesi, 35 yaşlarındaki Dudu Hatun, uzun süredir gördüğü rüya­larda evinin altında türbe olduğu, rahat uyuyamadığı­nı söyler. Bunun üzerine köy imamı “yalandır, ne var, ben yatarım” diyerek bir gece o evde yatar. Uykusunda ken­disini pislik içine attıklarını görüp uyandığında üzerinin de fena halde koktuğunu gö­rünce Dudu Hatun’ı onaylar.

    Çakma kadın evliyalar
    Toplumsal gerçekçilik kurgusu!
    Sadri Etem 1930’da yazdığı Çıkrıklar Durunca romanında 1870’deki olaylardan yola çıkarak bir “halk isyanı” kurgusu yapmış ve bu “gerçek” kabul edildiği gibi, eseri de “toplumsal gerçekçilik” akımının ülkemizdeki ilk örneği sayılmıştı.

    Birkaç gün sonra Hz. Ali gümüş eğerli bir at üstün­de olduğu halde gelip evin yıkılarak türbenin meydana çıkarılmasını emreder! Du­du evini yıkar ve ahalinin de inanmasıyla o civarda ken­disine üç adet eyvan yani ku­lübe yaptırır. Bir süre sonra yıktırdığı evinin iki yanında­ki komşularını “siz de rahat edemeyeceksiniz, nihaye­tinde bir belaya uğrarsınız” diyerek kandırır ve onlara ait evleri de yıktırır. Burala­ra yaptırdığı evlerin birine “cennet” adını verir ve tekke/ dergâh olarak faaliyete baş­lar; diğerini ise misafirhane ve aşhane olarak kullanır.

    Dudu bir gece Hz. Ali’nin yine geldiğini ve burada kur­banlar kesilmesini emretti­ğini iddia eder. Tekke hali­ne getirdiği yerde yatmaya başlayan Dirgine kazası es­ki müdürü Şakir ve Adatepe muhtarı Ali o gece bir hayvan patırtısı işittiklerinden Du­du’nun iddiasını tasdik eder. Hemen kurbanlar kesilir. O sı­rada ortaya çıkan bir kedi ile köpeğe “Devlet” ismini vererek, köylülerin konuştuğu her şeyi o kedinin haber verdiğini ilan ederler. Bu durumdan korkan köylüler Dudu aleyhine bir şey söyleyemezler.

    Tekkede verilen yemekleri yiyenler şaşkın bir hale düşüp, Dudu Hatun’a tâbi olmaya baş­lar. Dergâhtaki kedi kimin ku­cağına oturur veya evine gider­se ona, “Devlet’in geldi, ziya­retin kabul oldu, kurban getir” derler. İnek, öküz, manda ne varsa götürüp kurban edenler böyle böyle çoğalmaya başlar.

    Çakma kadın evliyalar
    “Hızırlar”ın itirafnamesi
    Kendisine “Hızırlar” adını takan çete üyelerinden Çanakoğlu Hüseyin’in istintaknamesi (sorgu tutanağı). BOA, ŞD. 1640/21

    Bir müddet sonra Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Dudu bir yorgana bürünüp, “gökten sekiz kitap indi, bize hacılık geldi, türbe arsasına gökten, altından mamul cami ve gü­müşten mamul medrese ine­cek, vergi ile aşar bedeli veril­meyecek, ziraat edilmeyecek, kırmızı elbise ile eşya kimse­de bulunmayacak, padişah da buraya gelecek” diyerek teb­liğe başlarlar. Şakir Efendi, Muhtar Ali ve Yusuf mührüyle hazırladıkları beyanname sü­sü verilmiş davet mektupları­nı civar köylerin muhtar ve eş­rafına gönderirler. Cehaletle­rini açığa çıkaran çok kötü bir yazıyla yazılmış bu mektup­lar imla hatalarıyla doludur. Bazı mektuplar, istedikleri yapılmazsa gayb cellatlarının kılıcının işlemeye başlayaca­ğı gibi ölüm tehditleri de içe­rir. Tekkelerine çağırdıkları muhtar ve eşrafın, kendileri­ne tâbi olmaları, gelirken yan­larında kurbanlık getirmele­ri emredilir. Bu şekilde 150 civarında büyükbaş hayvan kurban edilir. Köylünün elin­deki, evindeki yabancı men­şeli kumaşlar, elbiseler mey­danlara yığılarak yakılır.

    Çevre köylerden 200’den fazla erkek 40’tan fazla kadın türbeye gelerek namaz vakitlerinden iki saat evvel namaza durmaya başlar. Kit­le psikolojisini çözmüş tekke çetesi, halkın gözünü bağlayıp inandırıcılığı sağlamak için kö­yün arkasında bir tepede hazır­ladıkları düzeneğe barut koyar. Şakir Efendi’nin görevlendir­diği biri namaz esnasında ba­rutu ateşlediğinde “gökten top atıldı, namazlarınız kabul oldu” diyerek tüfekler atılmaya, şenlik yapmaya koyulurlar.

    Çakma kadın evliyalar

    İşleri büyüten Dudu, dos­tu olan 25 yaşlarındaki Esma Hatun’u da çeteye dâhil eder ve kendisini yorganın altın­dan halka, gökten inen kitap­ların tebliğiyle görevlendirir. İçlerinden “Hızırlar” adını verdikleri yedi kişiye “Cen­net” dedikleri tekkenin etra­fını bekletirler. Şakir bunla­rın Serasker’i olur. Ziyarete gelenler öncelikle Hızırlar’la öpüşüp koklaşmadan içeriye kabul edilmezler.

    Bir gün Dudu, adamlarını Kocakavukoğlu Osman’ın evi­ne gönderir ve kurbanlık ister. Kurbanlık vermeyen Osman “Hızırlar”dan dayak yer ve da­ğa kaçar. Dudu bunun üzerine Kocakavukların bî-namaz ol­duklarını ve katledilmelerini emreder. Hızırlar, en küçüğü 3 yaşında beş çocuğu, Osman’ın eşini ve 70 yaşlarındaki anne­sini evi içinde ve önünde kat­lederler. Katliam esnasında Dudu “Fatiha” okur ve halka “Amin” dedirtir. O kadar in­sanın içinden katliama itiraz eden tek kişi çıkmaz. Dağa gi­den Osman’ı bulamazlar ama bir başka eve gidip orada beş kişiyi daha öldürürler. Dudu maktullerin namaz kılmadık­larından dolayı gömülmelerini yasaklar ve başsız cesetleri köy meydanında öylece bırakırlar. Askerî birlikler gelinceye ka­dar sekiz gün ortada kalan ce­setlerin bir kısmı köpekler tarafından yenilecektir.

    Dağdan gelen Osman evine gelip ailesini o halde görünce aklı başından gider. Hüküme­te haber vermek için Devrek’e doğru yola çıkar. Dört saatlik mesafeyi zorlukla iki günde aşarak Devrek’e gelir. Durumu anlattığında “öyle şey olur mu, hayal görüyorsundur” dedikle­rinden ifadesinde ısrarcı olur. Meclis üyeleri “bu herif delir­miş” diyerek Osman’ı göz hap­sine alırlar.

    Bir süre sonra Adatepe köyü tarafından biri daha ge­lip katliamı haber verdiğinde durumun ciddiyetini kavra­yan Devrek Müftüsü, zabtiye neferleri ile bir miktar silahlı adam tedarik ederek yola çı­kar ama cesaret edemediğin­den geri döner. Durum Kasta­monu valiliğine telgrafla bil­dirilir ve İstanbul’dan asker istenir. Bu arada Bolu Tabur Ağası Tahir Ağa, 15 süvari 20 piyade askeriyle yola çıkar. Adatepe yolu üzerinde Akça­bey köyü civarına geldikle­rinde define aramakta olan Hızırlar’ın seraskeri Şakir Efendi ve adamlarını yaka­larlar. Burada Tahir Ağa’nın kurnazlığı devreye girer. Defi­nenin bulunduğuna ve şenlik yapmak üzere eli silah tutan müritlerin gönderilmesine da­ir Dudu’ya hitaben Şakir’e bir mektup yazdırtıp mühürletir. Dudu, mektubun yazı ve müh­rünü tanıyınca tereddütsüz adamlarını gönderir. Tahir Ağa tarafından teker teker ya­kalanan bu adamlar bağlanır ve köye giderlerken Ereğli’den görevlendirilen diğer birliğin de Dudu ve Esma ile 120 kişiyi yakalayıp Devrek’e götürdük­lerini öğrenirler.

    İstanbul’dan gelen iki bölük asker de vaziyetlerini alıp hemen zanlıların sorgulamaları başlatılır. Hiç­bir silahlı çatışma olmadan hareketin lider kadrosu ve müritler ele geçirilmiş olur. Ele geçirildikleri ilk andan itibaren hareketin önderleri birbirine düşer. Dudu Hatun ilk tepkisini gösterdiği Şakir’i, “Ben kadın idim, niçin tâbi ol­dunuz, bir iki tokat vuraydınız, sebep sen oldun” diyerek suç­lar. Manavoğlu Ömer, “Hâlâ beyan ettiğin kadınlara itikat ediyor musun söyle” sorusu­na, “Gözü kör olsun. Huda’dan bulsun. Bolu’da hükümet ko­nağına geldim. Ertesi günü ka­dına olan itikattan döndüm. Yalan olduğunu bildim. Ben ve refikim Said altı gündür Bo­lu’da hapisteyiz. Eğer kerame­ti olsa idi bizi buradan alır idi. Yalan olduğunu buradan bil­dim” cevabını verir.

    Yakalananların sekizi cina­yet suçlamalarını kabul eder. 30’unun sorguları sürerken 84 kişi ilk sorgularından son­ra tahliye edilir. Ramazan’ın 10. günü 4 Aralık 1870’de başlayıp bölgeyi heyecana ve kargaşaya düşüren bu olay 11 Mart 1871’de bitirilir ve asayiş yeniden sağlanır. 12 kişiyi katleden dört ki­şi suçlarını da itiraf ettikle­rinden hemen suç mahallin­de idam edilir. Çete liderleri­nin İstanbul’a gönderilmeleri istenir. Dudu, Esma, Şakir ve Muhtar Ali İstanbul’da da sorgulanır.Şura-yı Devlet (Da­nıştay) dairelerinin mazba­talarında bu tutanaklardan yola çıkılarak verilen kararlar kayıtlıdır. Tutanaklardan ha­reketin elebaşılarının kont­rolü kaybettiği anlaşılmakta­dır. Şura-yı Devlet kararların­da bu çetenin çıkar sağlamak için bir araya geldikleri, halkın dinî duyguları ve korkuları­nı istismar suretiyle inandırı­cılık sağladıkları tespit edilir. Hatta Muhakemat Dairesi ka­rarında, hareketin devlete kar­şı isyan olarak değerlendirile­meyeceği, çıkar sağlamak için bir araya gelenlerin, her şeyi kolayca yapmalarından aldık­ları cesaretle işi katliama ka­dar vardırdıkları belirtilir.

    Çakma kadın evliyalar
    Sultanın idam iradesi
    Olayın her safhasının özetlendiği, mahkeme kararlarına göre Manavoğlu Şakir, Muhtar Ali, Dudu ve Esma Hatunlara verilen idam cezalarının Sultan Abdülaziz tarafından tasdik edildiği 25 Temmuz 1871 tarihli İrade.
    BOA, İ.ŞD. 21/904

    Mahkeme bu dört elebaşı­nın suç mahallinde idam edil­melerine karar verir, geri ka­lan toplam 30 kişi çeşitli süre­lerde kürek ve hapis cezasına çarptırılır. Vapurla İnebolu’ya oradan da Devrek’e gönderilen hükümlülerden Dudu ve Esma 28 Ağustos 1871’de hapishane­de idam edilir. Şakir ve Muh­tar Ali’nin cezası köylerinde infaz edilir. Katledilenlerin ya­kınlarına yürek acılarının din­dirilmesi için Sultan Abdüla­ziz’in kesesinden 40 bin kuruş ihsan verilir.

    Bu hadiseden tam 60 yıl sonra, 1930’da Sadri Etem Er­tem’in Çıkrıklar Durunca ad­lı romanı yayımlanır. Kitap tamamen tarihte yaşanan bu olaydan hareketle yazılmıştır ama dönemin hâkim anlayı­şından kaynaklanan bir kurgu içerir. Ne var ki kısa zamanda adeta bir “belgesel” nitelik ka­zanacak ve günümüzdeki algı­ları da biçimleyecektir. Artık “Osmanlının Tanzimat Hatt-ı Hümayun’u ve Islahat Ferma­nı dönemlerinde hayat şartları zorlaşan köylülerin, kurtarıcı olarak gördükleri Dudu ve Es­ma adlı iki kadın önderliğinde birleşerek, kendilerini kıskaca alan Batı emperyalizmine bir başkaldırısı” söz konusudur!

    Sadri Etem Ertem’in 1930 tarihli ve toplumsal gerçekçi­lik akımını başlatan eser ola­rak nitelendirilen romanında, olayların geçtiği Adatepe’nin adı Adaköy olarak değiştiril­miş, ancak olaylar ve kahra­manlarının çoğunun adları ko­runmuştur. Adatepe ve çevre köylerin Alevî oldukları belir­tilir ama belgelere göre bura­ları camii, imamı olan, namaz kılan insanlarla dolu köyler­dir. Öyle ki kendi köylülerini namaz kılmadıklarından ötürü katledebilmektedirler. Yazarın tasarımında toplumsal isyan olunca, isyancıları da Alevî yapması akla yakın bir ihti­maldir. Tiftik keçilerinden el­de ettikleri yün ticareti ve do­kumacılıkla geçindikleri, ithal kumaşlarla rekabet edemedik­lerinden dokuma tezgâhları­nın kapandığı ve işsiz kaldık­ları, gelişen olaylar sonucu Osmanlı Devleti’ne isyan ede­rek silahlı çatışmalara girdik­leri, devletin silahlı kuvvetleri ile kasabalardaki ağa-eşraf-be­zirgân güçlerinin bu hareketi ezdiği, toplumsal gerçekçilik kılıfında ama oldukça roman­tik bir çerçevede kurgulanır.

    Yazar muhtemelen folklo­rik bir derleme ile elde ettiği malzemeyi 1930’lu yılların ilk toplumsal gerçeklik romanına konu edinirken, Osmanlı dev­ri ile bir hesaplaşma gayesi de gütmüştür. 90’lı yıllarda yeni­den birkaç baskı yapan eserin “çok önemli” olduğunu ünlü şair ve yazar Attila İlhan da vurgulamıştır.

    Kadın nüfusun sayılmadı­ğı 1831’deki ilk nüfus sayımı defterlerine göre 46 hanede 183 erkek nüfusu olan Ada­tepe, 1845 yılı vergi sayımın­da 47 haneden oluşur. Ola­yın gerçekleştiği 1871 yılında da nüfus ve hane sayılarında fazla bir değişiklik söz konu­su olmamalıdır. Her hanenin kereste nakliyatından bel­li bir geliri vardır. Büyükbaş hayvan çok azdır, koyun sayısı önemsizdir. Tiftik keçileri ise köyün tamamında sadece 779 adet sayılmıştır. Köylülerin az vergi vermek için hayvanları­nı gizledikleri akla gelebilirse de, yazılan kadarını kaçırsalar bile bu sayılarla yine de kayda değer bir tiftik üretimi olduğu iddia edilemez.

    Sonuç olarak tarihimiz­de yer alan bu Adatepe vakası -her ne kadar toplumsal ger­çekçi ilk romanımızda fark­lı tasvir edilse de- dokuma ve tiftik gelirlerinden mah­rum kalan Alevî köylülerin emperyalizme ve devlete karşı isyana dönüşen bir hareketi değil, tipik din istismarcıları­nın halkı mağdur ettiği ilginç bir toplumsal olaydır.

    Dudu Hatun çetesinden tehditler

    Çakma kadın evliyalar

    Din istismarcılarının, civar köylere yolladıkları dili ve imlası gayet bozuk beyanname ve tehdit mektupları. Bunlardan birinde aynen şöyle yazıyor:
    “Bihi Dirgine Muhtarı Hasan Ağa ve Muhtar-ı Sani Hasan Ağa İhtiyar Meclisleri, Yelce Muhtar İmam İhtiyar Meclisleri dahi beraber bu akşam gelmek Hamiyetlü Ağalar.
    Bu defa burada Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin izin ve ruhsatıyla Hazret-i Ali Efendimizin türbesi zuhura geldi. Ve burada üç kimseye sekiz adet kitap verildi. Cenab-ı Rabbi’l-Âlemin emri ile İslam kullarım dimikatun [dimetoka] ve gerek kırmızı kuşak ve gerek kırmızı olan yazma ve basma olmayacak deyu emir buyuruyor. Divanınızda nerede var ise yaktırmanız içün. Ve hem kendiniz bu akşam acele muhtar, muhtar-ı sani, imam, ihtiyar meclisleri Allahü Teâla’nın emri gelmeniz buyuruldu. Her halde gelip kitabı dinleyip ona göre harekât edelim.
    Şakir Ali Yusuf
    BOA, ŞD. 1640/21

  • TÜRK-ALMAN DOSTLUK YURDU BİNASI

    Devlet başkanları düzeyinde kararlaştırılıp 1916’da projelendirilen, 1917’de Divan Yolu’nda temeli atılan yapı, 1. Dünya Savaşı’nın bitimindeki yenilgi yüzünden yapılamamıştı. Döneminde çok tartışma yaratan bina için ayrılan adanın ön cephesinde, bugün bir kafe-restoran bulunuyor.

    Osmanlı Devleti 1730’dan sonra siyasi, askerî ve teknik açı­dan Fransız nüfuzuna sahne ol­muştu. Bu sıralarda Avrupa’da henüz ağırlığı olmasa da Bü­yük Friedrich’in Prusyası emin adımlarla kendine yer açıyordu. Prusya’nın etkisini hisseden ve desteğini değerlendirmek iste­yen Osmanlı Devleti, bir Hıris­tiyan devletle ilk ittifak anlaş­masını 1790’da Prusya ile im­zalamıştır. Bu ilk somut ittifak II. Mahmud devrinde Alman General Helmut von Moltke ve maiyetinin Osmanlı ordusunda görev almalarına giden bir süre­cin başlangıcıdır.

    1880’lerde Bismarck’ın Os­manlılara pek yüz vermeyen politikasına rağmen Alman tek­nik ve askerî heyetleri Türki­ye’de çalışmaya başladı. Bunlar 1918’de ülkemizi terk ettikle­rinde sayılarının yirmi beş bi­ne ulaştığı görüldü. İlk ittifak­tan yüz bir yıl sonra birliğini tamamlamış Almanya’nın yeni imparatoru II. Wilhelm, tahta çıkışının ertesi yılında 1889’da İstanbul’u, Sultan II. Abdülha­mid’i ziyaret etti. Burada teme­li atılan dostluk, görev süreleri boyunca iki hükümdarın men­faat birliğini ve ülkeler arasın­daki ilişkilerin seyrini belirledi.

    “Alman Mavileri” haritalarında Dostluk Yurdu arsasının konumu.

    Kayser Wilhelm 1898 ve 1917’de İstanbul’u iki kez da­ha ziyaret edecektir. Bütün bu ziyaretler boyunca Türkiye ile Almanya arasında gelişen mü­nasebet, Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra da kesil­meyecek ve 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en büyük müttefiki olarak yer almamızla sonuçla­nacaktır.

    Bundan tam yüz yıl önce Al­manya’da Alman-Türk Dost­luk Cemiyeti kuruldu. Bunun karşılığında İstanbul’da Talat Paşa’nın isim babalığı yaptığı “Türk-Alman Dostluk Yurdu” projesi başlatıldı. Temeli atılan bina, tiyatro, konferans, sergi salonları, kahvehaneler, kütüp­haneler, danışma birimlerinden ibaret dev bir kültür merkezi olacaktı. Yapının, İstanbul’da Divan Yolu’ndan Sultanahmet’e giderken Köprülü Kütüphane­si’ni geçtikten sonra, Sultan II. Mahmud Türbesi karşısındaki mevkide, şimdiki Piyer Loti ve Klod Farer caddeleri arasındaki adada kurulması tasarlanmış­tı. Çalışmalara başlanılmasına rağmen savaşın mağluplarının ülkeyi terk etmesiyle proje kağıt üzerinde kaldı.

    ‘Divan Yolu’nda 158 numara’ Cemiyet’in resmî yazışmalarda kullandığı kağıtlardaki anteti. “Türk Alman Dostluk Cemiyeti” “Divan Yolu’nda mükerrer 158 numara”.

    1916’da bizde de bir Türk-Alman Dostluk Cemiyeti kurulur ve nizamnamesi neşre­dilir. Buna göre Dostluk Yurdu binasının inşası için gereken meblağı vermiş olan zevat, Dr. Robert Bosch, Dr. Boettinger, Prof. Dr. Ernest Jaeckh olarak belirlenir. Bunlar cemiyetin değişmez üyeleri olarak tescil edilir ve vefatlarında mirasçıla­rının da aynı haklara sahip ola­cakları kabul edilir.

    Nizamnameye göre cemi­yetin Heyet-i Fahriyesi (Onur Kurulu) Sadrazam Prens Sa­id Halim Paşa, Almanya’nın Dersaadet Büyükelçisi Kont Wolf-Metternich, Hariciye Na­zırı Halil Beyefendi’den iba­rettir. Ayrıca Heyet-i Hâmiye (Himaye Edenler Kurulu) oluş­turulmuştur. Enver Paşa’nın fahri başkanı olduğu bu heyetin üyeleri Talat Bey, Cemal Paşa, Müşir Baron von der Goltz Pa­şa, Müşir von Usedom Paşa, Al­manya Sefaret Müsteşarı Baron von Neurath’tan ibarettir.

    Esas işleri görecek olan yö­netim kurulunda ise 24 üye vardır. Teşrifat-ı Umumiye Mü­dürü İsmail Cenani Bey’in reis olduğu kurulda Türk ve Alman­lardan önemli isimler bulunur. Daimi üyeler arasında bulu­nan ve Berlin’deki Alman-Türk Dostluk Cemiyeti Genel Sek­reteri Prof. Dr. Ernst Jaeckh buranın yönetim kurulunda da üyedir. Zaten Dostluk Cemiye­ti’nin arkasındaki fikir babası büyük ölçüde Ernst Jaeckh’tir. Osmanlı belgelerinde “Dr. Yek” olarak yazılan bu isim padişah tarafından Mecidi Nişanı ile de onurlandırılacaktır.

    Her iki ülke, devlet başkan­ları düzeyinde bu projeye önem verdiler. Askerî, siyasi ve teknik ittifakın muhtevasına kültü­rel bir boyut kazandırmak, halk kitlelerini Türk-Alman dost­luğunun gerekliliğine inandır­mak, binlerce Türk öğrenciyi Almanya’da okutmak gibi ide­al ve niyetlere bu bina üzerin­den istikamet tayin edildi. Bu bakımdan Dostluk Yurdu, se­faretlerin, yabancı temsilcilik­lerin bulunduğu Beyoğlu’nda değil, hedef kitlenin bulunduğu Türk muhitinin göbeğinde inşa edilecekti. Sultanahmet Mey­danı’na Kayser Wilhelm’in he­diyesi olan Alman Çeşmesi’nin yarattığı etkiyi arttıracak bir mekân düşünülmüştü. Böyle­likle arayışlar sonuç verdi ve in­şaat alanı tespit edildi. Alan beş dönüme yakın olacaktı. Divan Yolu’na bakan kısa kenarı 49 m. Şehremaneti tarafı 96 m. uzun­luğunda dikdörtgene benzer bir yamuk şeklinde tasarlanmıştı.

    Gerçekleşmeyen ve gerçekleşen Mimar Bestelmayer’in yarışmayı kazanan projesinin 2. tadilat sonrası vaziyeti. (En üstte)Divanyolu’nda, Dostluk Yurdu binası için yıkılan Hoca Ferhad Camii arsasının bir kısmında yer alan restoran ve Piyer Loti Oteli. (Üstte)

    Türk-Alman Dostluk Yur­du projesi için Almanların en büyük tasarım organizasyonu olarak ünlü ve saygın mimarla­rı bünyesinde toplayan Deut­sche Werkbund örgütü tara­fından bir yarışma düzenlendi. Devrin önde gelen mimarları İstanbul’a getirildi ve kendile­rine inşaat arsası gösterildi (Bu mimarlardan Bonatz, Eberhar­dt, Taut gibi isimler Cumhuri­yet döneminde tekrar geldikleri Türkiye’de önemli eserlere im­za atacaklar ve Türk mimarlığı­na hoca olarak da katkıda bulu­nacaklardır). Sonuçta German Bestelmayer’in (1874-1942) projesi yarışmayı kazandı. Daha sonra iki defa tadil edilen proje­nin ilk parselin yanındaki Bin­birdirek alanına taştığı, üslup itibariyle Osmanlı mimarisin­den ilham aldığı görülür.

    Sultan Reşad’ın cülus yıl dönümünde 27 Nisan 1917’de temelin atılması ve belirlenen alanda inşaata hemen başlanıl­ması düşünülmüştü. Ne var ki arsa üzerinde iki cami, bir mek­tep, onlarca ev ve işyeri bulun­maktadır. Bu alanda Asmalı Mescid de denilen Hoca Ferhad Camii, Divan Yolu’na cepheli, Si­nan Ağa Mescidi, Şehremaneti karşısında, İsmihan Sultan Mek­tebi de bu alanda faaliyetteydi.

    Harbiye Nezareti tarafından alelacele istimlâk işlemlerine başlandı. İnsanlar evlerinden zorla çıkarıldı, eşyaları yollara saçıldı. Camiler ve mektep da­hil olmak üzere binaların büyük çoğunluğu süratle yıkıldı (Te­mel atma törenine ait fotoğraf­ta, alandaki bir binanın boşal­tıldığı ama henüz yıkılmadığı görülmektedir).

    27 Nisan 1917 günü olağa­nüstü hareketli bir gündür. Dâ­hiliye Nazırlığından Sadarete getirilen Talat Paşa ilk dış seya­hatini yaptığı Almanya’da bulun­duğu için törene katılamaz. Bir kutlama telgrafı gönderir. Enver Paşa, İsmail Cenani Bey, Dr. Jae­ckh, Almanya Büyükelçisi Kühl­mann, Berlin Mebusu Traub, her iki ülkedeki Dostluk Yurdu üye­leri, mimarlar ve birçok seçkin davetli Divan Yolu’nda toplanır.

    Temel atma töreni Dostluk Yurdu’nun 27 Nisan 1917’deki temel atma töreninde Dr. Ernst Jaeckh nutuk irad ederken. İsmail Cenani Bey, Enver Paşa, Alman Büyükelçi Kühlmann, Cavit Bey de hazır bulunmuştu.

    Tören alanının ortasına ko­nulan bir masa üzerinde yazı takımı, bir çekiç, bir mala, silin­dirik çinko bir mahfaza içinde merasim mazbatası ve her cins para bulunuyordu. Nutuklar atıldıktan sonra çinko mahfaza­dan merasim mazbatası çıkarıl­mış, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Şehremini Bedri Bey, İsmail Ce­nani Bey, Maarif Müsteşarı Dr. Schmidt Türkiye namına, Al­man Büyükelçi von Kühlmann, Dr. Bosch, Dr. Schacht, Dr. Ja­eckh Almanya namına mazba­tayı imzalamışlardır. Çeşitli pa­ralar ve mazbata, mahfaza içine konularak Mimar Kemaleddin Bey tarafından temel atılacak yere getirilmiş ve Enver Paşa bu mahfazayı temel taşının altına koymuştur. Çekiç ile bir iki defa vurulmuş, taş mala ile sıvan­mıştır.

    Bu mutlu tablo Osman­lı Devleti ve Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın kaybeden­leri olmasıyla bozulmuş, bina inşaatı yarım kalmış, Dostluk Yurdu’nun başındaki İttihat ve Terakki yöneticileri yurt­dışına çıkmışlardır. Böylelikle mezbeleliğe dönüşen arsanın nasıl değerlendirileceği, işgal İstanbul’undaki belediyenin en büyük problemlerinden biri ol­muştur. Çözümler bulunulma­ya çalışılmış, insanlar mülkle­rinin iadesi için kapıları aşın­dırmaya başlamışlardır.

    Vatandaşlara mülklerinin iadesi veya istimlâk bedelinin ödenmesinin nasıl gerçekleşti­ğini ayrı bir araştırma konusu olduğundan tespit edemedik. Sinan Ağa Camii arsasının ise Vakıflar tarafından 1933’te sa­tışa çıkarıldığını ve Halit Ziya Uşaklıgil tarafından satın alın­dıktan sonra Sinan Ağa adını verdiği apartmanı inşa ettirdi­ğini biliyoruz. Hoca Ferhad Ca­mii yeri uzun yıllar arsa halinde kaldı ve yakın bir tarihten beri önce çay bahçesi, sonrasında restoran olarak kullanılmaya devam ediyor. Batı tarafındaki sokağa verilen “Dostluk Yurdu Sokağı” ismi bu bahtsız pro­jenin hatırasını yaşatıyor. Bu parsellerde yer alan binaların perişan ve üslupsuz hallerini gördükçe “Bestelmayer’in pro­jesi keşke gerçekleşseydi” diye düşünmeden edemiyorum.

    MİLLÎ SLOGANIMIZ ‘KÖKÜ DIŞARDA’ ÇIKTI!

    ‘Türkiye Türklerindir’ diyen ilk kişi bir Almandı

    Türk-Alman Dostluk Yurdu bi­nasının temel atma töreninde Alman Feldmareşal von Mack­enzen’in telgrafı da okunur: “Türkiye Türklerindir. Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır”.

    Binanın temel atma töreni sonunda kurbanlar kesilerek fakirlere dağıtılır ve dua edilir. Törene katılamayanlardan gelen kutlama telgrafları hükümdarla­rınki başta olmak üzere okunmuş ve Türk-Alman dostluğunu temellendiren ideolojik nutuklar verilmiştir. Okunan en ilginç telgraf o sıralarda Galiçya cephesinin muzaffer komutanı Feldmareşal von Mackenzen’in telgrafıdır. Telgraf metnindeki, sonraki yıllarda slogan halini ala­cak “Türkiye Türklerindir” sözü “Almanlar da Türklerin en iyi dostlarıdır” cümlesiyle tamamla­narak ilk defa bu merasimde dile getirilmiştir. Bu gösterişli törenin ardından birkaç gün süresince ziyafetler düzenlenmiş, Darül­fünun ve Galatasaray Sultanisi gibi okullarda Alman düşünür ve bilim adamları tarafından çeşitli konferanslar verilmiştir. Kayser Wilhelm beş ay sonra İstanbul’a yaptığı üçüncü ziyarette inşaatı süren binayı özellikle ziyaret etmiştir.  

    Foto: Servet-i Fünun dergisi

    Binanın temel atma töreninden bir an.

    İSMAİL HAKKI BEY VE HALİDE HANIM’IN HÜKÜMETE İSYANI

    ‘İstanbul’un ortasında İslâm unsuruna tehcir’

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binasının yapımı için evinden atılan, istimlak bedeli öden­meyen Halide Hanım, Bakanlığa yazdığa mektupta “Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğinde de İslâm unsuruna reva görüldüğünün işaretidir” diyordu.

    İyi niyetli bile olsa dev­letlerarası ittifak veya güç gösterilerinin ceremesini daima vatandaşların çektiğine ibretli bir örnek teşkil etmesi açısından emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı Bey ile eşi Halide Hanım’ın arzuhalini özetlemek isabetli olacaktır. Halkın zararı ve mağ­duriyeti düşünülmeden yapılan icraatların gönüllerde açtığı yara sürekli kanamaktadır. İşte Halide Hanım’ın mektubu:

    “İçişleri Bakanlığına

    Türk-Alman Dostluk Yurdu binası için Sultan Mahmud Türbesi karşısında yâr u ağyar nazarlarına maruz iki harabe mahallenin ahali ve sakinlerinin feryad u figanlarına bakılmadı. Bu yerler Firari Talat, Enver ve Topal İsmail’in olurlarıyla fukara kesesinden zenginlere bahşiş kabilinden Harbiye Nezareti’n­den Almanya’ya hediye edildi. Şehremaneti vekâletinde bulu­nan Sezai ve Maliye Müsteşarı Tahsin Beylerin belirledikleri çok düşük istimlâk bedeli mukabilinde kanun dışı istimlâk edilen ikamet ettiğimiz evle­rimizden eşyalarımız sokağa atıldı, evlerimizden çıkarıldık. Evlerimiz yıkıldı ve kira köşele­rinde süründüğümüz halde ne iadesini beklediğimiz arsalar iade edildi ne de istimlâk bedel­leri ödendi. 24 Nisan 1919 tarihli İstikbal gazetesinde görüldü­ğü üzere belediye, kanunsuz istimlâk ettiği yerleri park haline getirmeye karar vermiştir. Bu uygulama tehcirin yalnız Anadolu’da değil İstanbul’un göbeğin­de de İslam unsuruna reva görüldüğünün işaretidir. Henüz tasarrufumuz­da bulunan, altında iki dükkân ile üç kat üzere altı odalı kâgir hane ar­sasının vaat edildiği gibi iadesini, enkaz bedelinin ödenmesini, ferağı icra edilmeden evden başka bir kullanım şekline asla rıza göstermeyeceğimizi bildiririz.

    24 Nisan 1919

    Divan Yolu’nda Firuz Ağa Ma­hallesinde Cebeci Sokağında 2 numaralı hanede kiracı olarak oturan emekli Tabip Kaymakam İsmail Hakkı ve zevcesi Halide.”  

    BOA.DH.UMVM 104/43
  • Şehitlik üstüne mahalle cami üstüne birahane

    Tarihî kentlerin gelişim safhalarının topog­rafik, demografik ve onomastik (isimlerin kökeni) açıdan değişimleri, ağaç göv­delerindeki yaş halkalarının sayılması kadar kolay tespit edilemez. Bilhassa İstanbul gibi dünyanın en eski ve güç­lü devletlerinden ikisine baş­kent olmuş bir şehrin üst üste binmiş katmanları üzerinde halen yaşayan dev bir metro­polün olması, bu tespiti daha da zorlaştırmaktadır.

    Bu yönde yapılan çalışma­lar takdire şayandır ve derin emek mahsulü. Biz de bunlar­dan yararlanarak ve Osmanlı Arşivi’nden elde ettiğimiz bel­gelere dayanarak, özelde As­malı Mescit’ten Kamhi Apart­manı’na evrilen bir sürecin çevresindeki, genelde Galata semtindeki değişime dikkati çekmek istedik. Çıkardığımız sonuçlar, günümüzdeki ara­zi rantiyeciliğinin, tarihsel ve kentsel koruma bilinci düzey­sizliğinin geçmişteki yansıma­larını gözler önüne seriyor.

    Galata, İstanbul’un karşı­sında Haliç’in ağzında ilk ku­rulduğu zamanlardan itibaren kozmopolit yapısıyla dünya­nın cazibe merkezi olma özel­liğini hiç kaybetmemiş. Ro­ma İmparatoru I. Constan­tin (323-337) ilkçağdan beri İstanbul’luların “Pera=Karşı” dedikleri bölgede bulunan bir miktar evin çevresine ilk suru yaptırdığında, yüzyıllar için­de önemini giderek arttıracak bir bölgeyi belirlemişti aslında. Zamanla “Galata” ismini alan bu mevki, Cenovalı tüccarların özerk hareket ettikleri bir böl­ge haline gelecekti.

    Bizanslılar, Cenovalıların faaliyetlerinin kendi aleyhle­rine geliştiğini görünce, bu­radaki surları yıkarak imti­yazlarını kaldırmaya yönelik girişimlerde bulundular. Ne var ki Bizans’ın iç kargaşasın­dan yararlanan Cenovalılar, 14. yüzyılda surları eskisin­den daha mükemmel yaptık­ları gibi derin hendeklerle de tahkim ettiler. Surların en yüksek noktasına da günü­müzde “Galata Kulesi” olarak yaşamaya devam eden burcu inşa ederek, Bizans’a meydan okumayı sürdürdüler. Bu ku­leden sonrası bağlık, bahçelik, ormanlık arazi halinde kaldı.

    Kostantiniyye’nin 1453’de fethinde Cenovalıların Bizans devrindeki imtiyazları ortadan kaldırıldı ama Galata’daki koz­mopolit yapı devam etti. Bir kısım sur duvarı Fatih’in em­riyle yıktırıldı. Cenova koloni­sinin Rumlarla birlikte yaşadı­ğı kale içinin yanı sıra Kasım­paşa ve Tophane taraflarına yoğun Türk yerleşimi başladı. Haliç’te, Kasımpaşa’ya doğru geniş bir alanda tersane, kala­fat yerleri oluşturuldu. Levent taifesi, Azap askerleri buralar­da iskân edildi.

    İkinci Bayezid devrinde Galata suru dışındaki alanla­ra Gül Baba Türbesi, Galata Sarayı, Kulekapı Mevleviha­nesi ve bir dizi çeşme, hamam, cami, mescit inşa edilerek mahalle ve çarşıların teşki­latlanmasına gidildi. Frenkle­rin ve birçok sefaret mensubu ecnebinin bu bölgede ikameti, Hıristiyan ve Müslümanların kültür etkileşimlerinde bulun­masını kaçınılmaz kıldı. Bil­hassa Galata Mevlevihanesi’n­deki ayinleri izlemeğe meraklı ecnebi kitlesi oluştu. Kethü­dazade Arif Efendi gibi ulema mensupları da org dinlemeye kiliselere giderlerdi.

    Kamhi apartmanı Goad Planlarındaki Asmalı Mescid Sokağı. İşaretli alanda Kamhi Apartmanı öncesi vaziyet görülmektedir.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sırasında şehit olanların gö­müldükleri Azapkapısı’ndan Kasımpaşa’ya yayılan sahayı mezarlık olarak ilan etti. As­malı Mescit bu mezarlığın üst sınırındaydı. Suriçi İstanbul­lular, ölülerini kayıkla karşı­daki Meyyit İskelesi’ne geçirip buradaki Meyyit Camii’nde namazını kıldıktan sonra bu mezarlığa defnederlerdi.

    Kaptan-ı Derya Cafer Paşa 1516’da mezarlıktaki bazı ka­birleri imha edip Tersane’ye ilave binalar inşa ettirmeye kalktığında, 1453 fethini ya­şamış bazı pir-i fani gaziler şehit yoldaşlarına yapılan mu­ameleden dolayı Yavuz’a bed­dua etmişlerdi. Tespit edilen bu ilk tahribatın ardından sü­rekli genişleyen ve seyyahla­rın anlatımına giren, ressam­ların çizimlerine konu olan bu büyük mezarlık, İstanbul’dan bakıldığında ulu servi ağaç­larıyla Galata ve Kasımpaşa arasına pitoresk bir üslup ka­tıyordu. Evliya Çelebi de ai­lesinin bu mezarlıkta gömülü olduğunu belirtir. Üstelik bazı kabirlerde Kûfî yazısı görül­düğünü ve bunların Arapların Bizans’ı kuşatmalarında şehit olan sahabe kabirleri olduğu­nu iddia eder.

    Kamhi Apartmanı, restorasyon öncesi görünümü, 2005.

    Osmanlı döneminin en renkli ilk tasvirlerini aktaran Evliya’ya göre “Galata kavmi­nin birincisi gemiciler, ikinci­si tüccarlar, üçüncüsü sanat­kârlar, dördüncüsü kalafat­çı marangozlardır”. Bu kadar denizcisi bol yerin meyhanesi de çok olur. Rumlar meyha­neci, Ermeniler pastırma­cıdır. Galata Kalesi için­de âlemin gördüğü en çirkef işler icra edildiği gibi, dünyanın her yerinden gelen içki ve şarapların da en âlâsı buralardaki meyhanelerde sa­tılır. Yüzlerce müşterinin aynı anda yiyip içtiği meyhaneleri vardır. Latîfî’ye göre “Bu şehr-i dilârâ ve dilâviz safa-bahş-ı sa­fa-engizdir ki ayşı müdâm ve işreti ale’d-devâm ve bezm-i mey andan gayrı yerde harâm­dır” (Bu güzel şehrin içki sof­rası ve alemleri sürekli devam eder. İçki meclisi buradan gayri yerde haramdır).

    Kamhi Apartmanı, restorasyondan sonraki görünümü, 2015.

    Galata’nın yeme-içme-eğ­lence kültürü o kadar renklidir ki civar olan Kasımpaşa, Top­hane sakinleri başta olmak üzere İstanbul’un her köşesin­den Türkler de buralarda gö­rülür. İstanbul’da son Osmanlı asrının namlı kabadayılarının bu semtlerden çıkması tesadüf olmasa gerek. Fuhşiyatın da gayet yaygın bir mekânı olan bu bölge bazı İstanbullular için kesinlikle yasaklanmıştır. Bilhassa son yüzyılda yatılı as­keri mektepler ile Darüşşafaka gibi bazı okulların öğrencileri hafta tatillerinde Beyoğlu’na, Galata’ya geçmemek üzere tehdit edilirlerdi. Aksi takdir­de okuldan atılmaya kadar va­ran cezalar alabilirlerdi.

    Osmanlı ile diplomatik ilişkilerini geliştirmeye baş­layan ülkeler, 16. yüzyıldan itibaren kendilerine tahsis edilen Galata suru dışında­ki geniş alanlarda sefaretha­nelerini kurdular. Öncelikle kendi ülke tüccarlarının haklarını korumayı düşünür­lerdi. Ayinlerindeki serbestî­ye ek olarak domuz ve şarap alımında da belirli kotaları vardı. Giderek diplomatik do­kunulmazlığa dâhil ettikleri yeniçeri yasakçıları, tercü­manları, hizmetkârları ile Ga­lata/Pera bölgesinde koloni halinde yaşamaya başladılar.

    Bu bölgedeki yerli Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen cemaatlere ilave Katolik ve Protestan kiliseleri de bunlar­la birlikte görülmeye başlandı. Osmanlıya “zimmet akdi” yani “himaye sözleşmesi” ile tebaa olan yerli gayrimüslimler ciz­yelerini öder ancak askere alın­mazlardı. İstanbul’da Katolik veya Protestan ülke vatandaşı tüccar ve sanatkârların ahid­name ve kapitülasyonlar saye­sinde sefaretlerin himayesinde ticaret ve sanata yönelmeleri, Osmanlı tebaası gayrimüslim­ler ile rekabetlerini arttırdı.

    Bu gelişmeler başlangıçta yerli Hıristiyanları ürküttüy­se de zamanla ideal birliğinde buluştular. İttifakları meyve vermeye başladıkça bilhas­sa Ermenilerden Katolik ve Protestanlığa geçişler çoğal­dı. Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemlerinde bu zümrelerin kazanımları daha da arttı.

    Gülhane Hatt-ı Hümayu­nu (Tanzimat), Baltalimanı Sözleşmeleri ve Islahat Fer­manı sonrası nüfus ve refah düzeylerinin artışına paralel olarak taş binalarla doldur­dukları Galata/Pera bölgesin­de Müslüman mahallelerine de yayılmaya başladılar. Ön­celikle mahalle aralarındaki küçük hazire adacıkları veya yangın, deprem gibi felaketle­re maruz kalmış cami, mescit arsalarına el atarak burala­rı meskenlere dönüştürdüler. Bu sıralarda İstanbul yakası ahşap, eski ve harabe binala­rıyla, büyük yangınların ar­dından ortaya çıkan yangın alanlarıyla hayata tutunma savaşı veriyordu. Pera’daki Türk mahalleleri de bundan farklı durumda değildi.

    1857’de Altıncı Belediye Dairesi adıyla Beyoğlu ve Ga­lata semtlerini kapsayan bele­diye kuruldu. Nizamnamesin­de açıkça yazıldığı üzere “çok sayıda akarat ve mutena bina­lar bu bölgede bulunduğun­dan” kuruluş önceliği buraya verildi. Belediye meclisinin neredeyse tamamı Osmanlıla­rın en zengin azınlıklarından ve ecnebi tebaalılarından olu­şuyordu. Bunlar sefaretlerin ve gayrimüslimlerin kendi bölge­lerinde rahat yaşamalarına yö­nelik kararlar aldılar. Öncelikle sağlık sebepleriyle gayrimüs­lim mezarlıklarını Şişli civarı­na naklettiler. Müslüman me­zarları yerinde kaldı. İstanbul ahşap binalarla dolu olduğundan bir yangı­na maruz kalırsa binlerce ev yanıyor ve yangın yerlerinde yapılan düzenleme ile yollar genişletilebiliyordu. Galata Surları içi ise daracık yollar­dan ibaret olup binaları da taş olduğundan İstanbul gibi ya­nıp kül olmuyor ve ardından da yolları genişletilemiyordu. Burada ancak yıkım yapılabi­lirdi. Surların yıkılması ile bu işe başlandı. Galata surlarını yıktılar, etrafındaki hendekleri doldurdular.

    ASMALI MESCİT KROKİSİNDEKİ NUMARALARIN OKUNUŞU
    1 Meşruta haneler.
    2 Mahvedilen mescidin bânîsi Yunus Ağa kabri.
    3 Asmalı Mescit Camii.
    4 İnşa olunmakta bulunan apartman.
    5 Çeşmenin hazinesi.
    6 Hedm edilip zabt edilen çeşme mahalli.
    7 Bir hane.
    8 Zabt edilen setli kabir.
    9 Zabt ve mahvedilip apartmana ilhak edilen setli kabristan mahalli.
    10 Zabt edilen çeşmenin şerefiyesi.
    Ali Sami Bey’in jurnali (solda) ve ekindeki kroki (üstte).

    Görünürde sur diplerin­de ve hendeklerde uygunsuz ve gayriahlâkî eylemlerin en­gellenmesi hedeflenmişti. Ne var ki sur duvarından başka korunağı olmayan Kasımpa­şa ve Tophane istikametindeki büyük Müslüman mezarlıkla­rı açık hedef ve çoluk çocu­ğun oyun sahası haline geldi. Gayrimüslim mezarlıkları gibi bakımlı olmayan ve duvarlar­la korunmayan Türk mezar­lıklarında, zamanla içlerine arabaların dahi girdiği yollar açılmaya başlandı. Buralarda­ki mezar taşları ve mezarlar zamanla eksildi.

    Tahribat kısa sürede büyü­dü ve ortaya çıkan boş alan­lar satıldı veya belediye na­mına dükkân, pazar yeri inşa edilerek kiraya verildi. Galata Surları dışında Kasımpaşa ve Tophane taraflarında fetihten beri oluşmuş devasa mezarlık­lar bu sıralarda arazi rantiye­lerinin göz diktikleri alanlar haline geldi. Evkaf (Vakıflar), Defter-i Hakani (Tapu-Ka­dastro) ve belediye memurla­rından bazılarının suistimalle­ri ile birçok vakıf alanı ve me­zarlık bir şekilde elden çıktı.

    Galata-Beyoğlu tünel in­şaatı da Tepebaşı’ndaki bir kısım mezarlığın tahribine se­bep oldu. Kimi zaman Evkaf Nezareti mezarlıklardaki ku­rumuş servileri sandıkçı esna­fına satılmak üzere kestirdi. Altıncı Belediye Dairesi binası olarak yapılan şimdiki Beyoğ­lu Belediye binası bile mezar­lık bölgesinde yapıldı. Önün­deki geniş yol mezarlıktan açıldı. Altıncı Daire karşısın­daki mezarlığın yola giden kıs­mından dolayı Evkaf Nezareti ödeme yapılmasını istediğinde Şehremaneti tarafından “me­zarlıktan koparılan parça ile mezarlıkları arsa olarak de­ğerlendirmesi halinde fiyatla­rı daha da artacağından geliri de artacaktır. Şehrin şiddetle muhtaç olduğu ümran ve te­rakkiyi sekteye uğratacak en­gellemelerden vazgeçilmesi” yollu nasihat verilmişti.

    İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılın ikinci yarısında gayri­müslim nüfus giderek artma­ya başlayınca Asmalı Mescit, Bedreddin, Şahkulu gibi Türk mahallesi sakinleri gayrimüs­limlerden emniyetlerinin kal­madığını, rahatlarının bozul­duğunu, birçok Türk ailenin mahallelerini terk ettiğini, gay­rimüslim yayılması önlene­mezse kendilerinin de bura­ları terk edeceklerini arzuhal ve toplu dilekçelerle Sadarete bildirdiler. II. Abdülhamid so­mut olarak durumun nezake­tini fark ederek cami, mescit, türbe, mezarlık gibi İslâmi yapı ve alanlara bitişik Müslüman emlakinin gayrimüslimlere sa­tılamayacağına dair karar aldı. O zamana kadar bizzat Evkaf Nezareti’nin “mukataaya rabt ederek” veya müzayedeye çı­kararak sattığı gayrimenkuller gayrimüslimlerde kaldı.

    Eski adı Kabristan Soka­ğı şimdiki Meşrutiyet Caddesi olan geniş caddenin Haliç isti­kametindeki Pera Palas Oteli, sonradan ABD Sefareti bina­sı olan Corpi ve Tubini evleri de buralardaki ilk binalardır. Tepebaşı Bahçesi ile bu taraf tamamen halledildi. Daha aşa­ğıdaki bölgelerde adacıklar ha­linde kalan mezarlıklar da za­manla ortadan kayboldu.

    İsim tabelalarında dönüşüm 1908 tarihli Kamhi ve 1905 tarihli Donizetti apartmanları dönüşüm tarihini belirlemektedir. ‘Appartament Donizetti’ isminden düşen harflerden arta kalan ‘Artame Onizetti’ dükkana isim olabilmektedir.

    Eski ABD Sefareti ile Pera Palas Oteli’nin tam karşısın­daki Asmalı Mescit Sokağı ba­şında da bir hazire mevcuttu. Bunun arkasında Hacı Beşir Ağa’nın hayratı bir çeşme ile bu mahalleye adını veren As­ma Mescidi veya Asmalı Mes­cit bulunuyordu. II. Bayezid devrinde Kalafatçıbaşı Yunus Ağa adında bir hayırseverin vakfettiği bu mescit, aynı za­manda çevresindeki mahal­leye de ad oldu (Zaten İstan­bul’daki mahalleler genellikle bir cami veya mescide açılan, çoğu çıkmaz sokaklara dizil­miş evlerden ibarettir ve orta­sındaki caminin adıyla anılır).

    Asmalı Mescit Sokağı’nın Cadde-i Kebir’i keserek Kum­baracı Yokuşu’na bağlandı­ğı noktaya “Dörtyol” denilir­di. Tophane’den Tepebaşı’na anayol burasıydı ve çok işlek bir trafiği vardı. Belediye em­lak vergisi kayıtlarına bakıldı­ğında vergi değeri en yüksek binalar sağlı sollu dizilmişler­di. Kozmopolit yapısı sayesin­de farklı ülkelerden çok sayıda sakini mevcuttu. Mekteb-i Sul­tani’den Tünel’e inen cadde­nin sağ tarafına Asmalı Mescit Mahallesi adı verilmiştir. İşte bu mevkide bulunan tek cami burasıydı. Kabristan, Mezarlık, Minare adı verilen sokaklar ile çevrili olması tarihsel konumu hakkında bir fikir verir.

    Bu cami 1837’de ilginç bir olaya da sahne olmuştur. Vak­fiyesi gereği imamlık hizme­ti Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın torunlarından Mehmed Esad ile Mehmed Tayyib isimli iki kardeş arasında bölüştürül­müştür. Küçük Mehmed Tay­yib on beş sene önce görevini terk ederek Mısır’a yerleşir. Di­ğer imam Mehmed Esad Efen­di ise alkolik, cemaate küfre­den bir adamdır. Ahali bunun terbiyesi için şikâyette bulun­muşsa da yapılan uyarılara ku­lak asmadığı gibi küfürleri ya­nına cemaate karşı şiddet uy­gulamaya başlar. Bu durumda halk bu adamı azleder ve Mev­levi Mehmed Dede’ye imamlık görevi verilmesini ister.

    Cami 1860’lardan önce yanmış olmalıdır. Bu tarih­te cami arsasına bir duvar çekilmesi düşünülmüş ama türbe mahalli ve cami arsası­nın Saatçi Matran tarafından hileli senetle ele geçirdiği gö­rülmüştür. Evkaf’ın bu yer­leri geri alması ve duvarın ta­mamlanması istenmiştir.

    1870’deki büyük yangın ardından topografyası ve bi­na mimarisi tamamen deği­şen Beyoğlu’nun sakinleri de büyük ölçüde gayrimüslim­lerden oluşmaya başladı. As­malı Mescit’in Türk sakinleri mahalleyi tamamen terk etti ve sahipsiz kalan cami-çeş­me-mezarlık alanında 1906 yılında bir hafriyat çalışma­sı görüldü. Bu inşaatı şikayet için Abdülhamid’e gönderilen bir jurnal sayesinde, bu tarihi mekânın nasıl rantiye-bürok­rat elbirliği ile ortadan kaldı­rılıp yerine apartman dikildi­ğini öğrenebiliyoruz.

    Kroki: Münih Fehim Evin önünde, yeşil parmaklıkla çevrili bir mezar taşı, mezar taşının üzerinde “Haza kabri Mehmet Dede, sene 99” yazıyordu. “Asmalımesçit 74” kitabındaki bu kroki aslında 47 numaralı evden görünüşü yansıtmaktadır. Günümüzde dört duvarı kalmış, otopark olarak kullanılan bu yerde Necip Fazıl’dan, Peyami Safa’ya, Fikret Adil’den Abidin Dino’ya kadar nice entelektüelin anıları vardır.

    Jurnalin sahibi II. Ab­dülhamid’in hafiyelerinden Bahriyeli Fotoğrafçı Ali Sa­mi Bey’dir. İhbarına eklediği kroki ile bugüne kadar Asmalı Mescid Camii tarihinde ka­ranlık kalmış birçok nokta­yı aydınlatmaktadır (Ali Sami Bey hayli tartışmalı bir kişi­liktir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Yunanistan’a sığınmış, Kurtuluş Savaşı’nda Yunan taraftarı olduğu için de “150’likler” listesinde 101 nu­marada yer almıştır).

    1860 tarihli Ostoya haritasında Asmalı Mescid arsası ve çeşmesi siyah boyalı alanda görülmektedir. Sol üst çaprazdaki Cimeterie Turc yazısı günümüzün Pera Palas Oteli’nin altındaki Türk Mezarlığını belirler.

    Bu kroki ortaya çıkana kadar Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın kabrinin cadde üze­rinde çevrilmiş set üstündeki mezarlıkta bulunduğu düşü­nülüyordu. Rivayetlere göre 1940’lı yıllarda Yunus Ağa’nın kabri buradan alınarak Galata Mevlevihanesi’ne taşınmıştır. Ne var ki Fikret Adil’in Asma­lımesçit 74 kitabındaki Mü­nif Fehim krokisinde burada­ki mezar taşında “Haza Kabr-i Mehmed Dede sene 99” yazı­lı olduğu görülür, Yunus Ağa kabrinden bahsedilmez. Bu­gün Beyoğlu Belediyesi tara­fından asılan plakette ise nasıl tespit edildiği bilinemeyen bir şekilde “Ali Hoca Türbesi” ya­zılmıştır. Yanındaki tabelada ise Asmalı Mescid’in burada bulunduğu belirtilmektedir. Ali Sami Bey’in çizimi bu iki tabelanın da yanlış olduğunu ispat eder. Krokiye göre bu­günkü Kamhi Apartmanı/Do­nizetti Oteli altında bulunan cami arsası gayet küçüktür ve kuzey tarafında da Yunus Ağa’nın tahrip edilen kabri gös­terilir. Diğer tahrip edilen ka­birler, saka odası ve Lala Beşir Ağa Çeşmesi’nin yerleri de bu binanın altında kalmaktadır.

    Adını mahalleye veren mescit Şimdilerde geceleri taksi durağı, sabahları çöp istasyonu olarak kullanılan bu alandaki tabelalar da yanlış bilgi vermektedir. Cami yeri karşı köşededir. Mehmed Dede kabrine “Ali Hoca Türbesi” ismi nasıl uydurulmuştur bilinmez.

    Ali Sami Bey bu jurnali ile inşaatın durdurulmasına çalış­mış ve girişimlerde bulunmuş­tur. Bürokrasinin her kademe­sinde dolaşan şikâyet, sonunda Bakanlar Kurulu’na gelmiş ve burada inşaatın oldukça iler­leyip bitmeye yakın olduğu ge­rekçesi ile yıkılmasından sarfı­nazar edilerek devamına karar verilmiştir. Vakfı için daha fay­dalı olacağı gerekçesi ile Rafael Kamhi’nin cüzi bir bedeli Ev­kaf’a ödemesi karşılığında me­sele kapatılmıştır.

    Rafael Kamhi binayı bitir­dikten sonra alt katında bira­hane açar. Cami ve mezarlı­ğın üstünde birahane açıldığı için şikâyet edilirse de Ocak 1910’da ruhsatını alır ve bira­hane faaliyetini sürdürür. Za­ten o sokakta birkaç birahane daha vardır ve onlara hiç prob­lem çıkarılmamıştır. Meşru­tiyetin ilanından sonra Pera Palas ile arasından geçen Kab­ristan Sokağı’nın adı da Meş­rutiyet Caddesi olarak değişti­rilip eski kabristanı hatırlatan en son bağ da koparılıp atılır.

    Tepebaşı-Şişhane-As­malımescit üçgeni o devirde bir anda tiyatro, gazino, bar mekânlarıyla sanat ve eğlen­cenin merkezi olur. Bohem hayat sonuna kadar orada ya­şanmaktadır. Cumhuriyet dö­nemine de devrolan bu miras günümüze kadar taşınmıştır. 90’lardan itibaren yeniden es­ki itibarına kavuşmuş ve eğ­lencenin en bilinen merkezle­rinden biri olarak önemini ko­rumaktadır.

    1860 Öncesinde Galata Surları Galata Kulesi, surları ve önündeki derin hendek. Altıncı Daire’nin imar faaliyetleri sırasında yıkılan surların, doldurulan hendeklerin hatırası Büyük Hendek, Küçük Hendek, Lüleci Hendek gibi cadde isimlerinde yaşamaktadır.

    “FİKRET ADİL-ASMALIMESÇİT 74” KİTABININ KAPAĞI

    “Fikret Adil’in Asmalımescit tasviri

    Macera peşinde vatanını bıra­kan, hudut haricine atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımescit’te otururlar.

    Dünyanın her köşesinden gel­miş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- ya­zılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı 20 senedir Asmalımescit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bu gruba men­sup olanlar, artist acenteliği, tefe­cilik, pansiyonculuk ve tellallıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiç birisini okuyup yazmazlar. Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.

    Marsilyalı bir ‘souteneur’, Na­polili bir ‘lazzarone’, Şikagolu bir ‘ganster’ kendini Asmalımescit’te yabancı saymaz.

  • Abdülhamid’in kadrolu, piyasanın serbest ajanı

    Yahudiyken önce Hıristiyan, sonra Müslüman oldu. Saray’ın güvenini kazanıp nişanlar, ihsanlar, tahsisatlar aldı. Kah Fransa’da kah Mısır’da, İngiltere’de, Yunanistan’da arkeolog, işadamı, gazeteci, lobici olarak diğer devletlere, ama en çok kendi hesabına çalıştı. Arşiv belgeleri ışığında Bernard Maimon’un karanlık faaliyetleri…

    Batılı devletler 19. yüzyı­lın ikinci yarısından iti­baren Osmanlı toprak­larındaki sermaye yatırımları­nı en çok demiryolu sektörüne yönelttiler. Emperyalizm ilk önce Osmanlı Mısır’ını demir ağlarla donattı. Ardından ken­dileri için pazar ve hammadde kaynağı olarak gördükleri Ana­dolu ve Rumeli’deki Osman­lı topraklarını, demiryolu ile uluslararası sisteme entegre etmeye çalıştılar.

    Rekabet kıran kırana sürüp giderken, Almanların Hindis­tan yolundaki İngiliz çıkarları­nı baltalamak uğruna sahneye koyduğu Haydarpaşa-Bağdat demiryolu projesi ile mücade­le sertleşti. Osmanlı Devleti’n­den koparacakları imtiyazların peşinde koşan konsorsiyumlar için “bilgi ve haber” her şey­den önemliydi ve sahaya sürü­len misyoner, arkeolog, seyyah, gazeteci veya tüccar kimlikli ajanların becerisi, nihai imti­yaz sahiplerini belirlemede ha­yati rol oynayacaktı.

    Bu devirde ortaya çıkan Bernard Maimon adındaki ka­ranlık ilişkilerin adamı, bugü­ne kadar nedense kamuoyunun dikkatinden kaçmıştır. Osman­lı demiryollarından bir imtiyaz elde edebilmek uğruna çıktığı yolda Türkiye, Rusya, Alman­ya, Fransa, Belçika, İngiltere, Yunanistan arasında mekik do­kuyan Maimon’un adı, 1911’de Fransa Dışişleri Bakanlığı’n­da yaşanan casusluk skanda­lı olmasa belki de sadece arşiv belgeleri arasında kalacaktı. Dışişleri memurlarından René Rouet’nin, Maimon’un kâtibi Albert Palliez’ye gizli belgele­ri verirken suçüstü yakalan­masının yankısı büyük oldu. Tüm dünya basınının ilgi odağı haline gelen ve günlerce man­şetlerden inmeyen bu olaya yönelik haberler Osmanlı gaze­telerinde de günü gününe yer buldu. Her demiryolu projesin­de bir şekilde bulunan, İstan­bul’da oldukça iyi bir çevre edi­nen, Yıldız Sarayı’na rahatlıkla girip çıkan birinin evrak hırsız­lığından dolayı tutuklanması, üstelik ele geçen gizli belgele­rin çoğunun Osmanlı demir­yolları, madenler ve taş ocak­ları imtiyazları ile ilgili olması insanları şaşkınlığa sürükledi.

    Böylesine bir ilgi uyandır­dıktan sonra tamamen unutu­lan olayın esas kahramanı Ber­nard Maimon hakkında Servet-i Fünun dergisinde Ahmed İhsan Bey ile Mecmua-i Ebüzziya’da Ebüzziya Tevfik Bey tarafından derlenmiş çeşitli bilgiler veril­miştir. Ebüzziya Tevfik, belki de İstanbul’da tanıştığı Maimon hakkında nazik bir üslupla ka­leme aldığı yazısında ona arka çıkmaktadır. Üstelik 1910’da Rus Çarı ile Alman İmparatoru arasında gizli akdedilen ve Os­manlı Devleti aleyhine kararlar içeren “Potsdam Mülakatı”n­dan onun sayesinde haberdar olduğumuzu iddia eder.

    Ahmed İhsan Bey daha çok Fransız gazetelerinden tercüme ettiği bilgileri nak­leder. İkisinde de ortak nokta Maimon’un karanlık ilişkile­rin odağında yer aldığının tes­pit edilmesidir. Tabiyeti, dini, milliyeti, doğduğu yer hak­kında kesin bilgiler ikisinde de yoktur. İngilizce, Fransız­ca, Almanca, İtalyanca’yı çok iyi, Yunanca, Arapça ve Türk­çe’yi gayet rahat konuşur, yazar bir lisan adamıdır. İbranice’de Tevrat ve Talmut üzerine tefsir yazabilecek kadar kudretlidir. Ortak kanaat Musevi asıllı ol­duğu ancak sonradan Hıristi­yanlığı kabul ettiğidir. Suriye, Filistin, Galiçya doğum yeri olarak nakledilir. İngiliz veya Fransız tebaası olduğu belir­tilir. Fransız savcının zanlıları sorguladığı metinde ise Mal­talı olduğu bilgisine ulaşırız. Yakın tarihte Maimon’un ko­nu edildiği tek makalenin sa­hibi Salahi R. Sonyel, 1999’da düzenlenen XIII. Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu “İngi­liz Kaynaklarına Göre, Erme­ni Militanlarca Sahtelenen ve Osmanlı Arşivlerinden Aşırı­lan Gizli Belgeler” adlı bildiriyi onun Ermeni olduğu tezi üzeri­ne kurmuştur.

    Servet-i Fünun’un almanağında Bernard Maimon.

    Yine de ona dair en eski belgeleri Osmanlı Arşivi’nde bulabiliyoruz. Arkeolog kimliği ile karşımıza çıktığı ilk belge­lerde Almanya müzelerinden biri için Babil’de kazı yaptığı anlaşılıyor. Bir süre yaşadığı Bağdat’tan 1885’de İstanbul’a gelmiş olmalı ki Şeyhülislam’ın huzurunda Müslüman olmuş ve Maarif Nazırı Münif Pa­şa’nın tavsiyesi üzerine Maarif Müfettişi olarak görevlendi­rilmesi için Sadrazam Kıbrıslı Kamil Paşa tarafından sara­ya arz edilmiş [Y.A.RES 32/4]. Babil harabelerinde bulduğu eski eserlerden birinin ikinci nüshasını Sultan II. Abdülha­mid’e takdim etmesi sebebiy­le “3. Rütbeden Mecidi Ni­şanı” ile taltif edilmiş [İ.HR 305/19369]. Sultana takdim ettiği eserin ne olduğunu bile­miyoruz ama günümüzde New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen “Nabukadnezar’ın Silindir Taşı”nın 1884’te Mai­mon tarafından bulunduğu ka­yıtlıdır.

    II. Abdülhamid’e takdim et­tiği ve Osmanlı yazısıyla attığı imzayı taşıyan tarihsiz mektu­bu, gözden düştüğü sıralarda yazmış olmalıdır [Y.PRK.AZJ 26/31]. Bu mektubunda Hic­ret’in 1. yılında Müslüman ola­madan vefat eden Cahiliye dev­ri şairi A’şâ Memun b. Kays’ın neslinden ve aslen Arap olduğu­nu iddia etmiş. Bu yüzden Allah tarafından kendisine Hanedan-ı Al-i Osman’ın idaresindeki ge­niş ülkeye manevi bir muhabbe­tin cezbedilmiş olduğunu yaz­mış. Padişahın huzuruna çıktığı anda o kadar etkilenmiş ki o za­mandan beri can ve malını feda ederek padişahın hizmetinde bulunmayı görev bilmiş!

    Maimon, Arabistan, İngilte­re, Şattülarap, Hindistan, Mısır gibi bölgelerde diliyle ve kale­miyle Sultan Abdülhamid’in idaresini övmekten de geri dur­mamış. Bu hususta İngiliz ve Amerikan gazetelerinde ma­kaleler yazmış veya ahbapları­na yazdırmış. En uzak memle­ketlerde Osmanlı Devleti’nin kavimleri, dilleri, mezheple­ri ve coğrafi durumu hakkında nutuklar irad etmiş. Bu uğurda yaptığı harcamaları kendi kur­duğu şirketlerin gelirlerinden karşılamış.

    Casus arkeologun 2500 yıllık buluşu Bernard Maimon, casusluk kariyeri sırasında arkeolog olarak da görev yaptı. Bağdat yakınlarındaki Sippar antik kentinde 1884’de bulduğu II. Nabukadnezar’a (MÖ 6. yüzyıl) ait yazılı-silindir taş, bugün New York Metropolitan Müzesi’nde sergileniyor.

    Maimon, Selanik Gaz im­tiyazı için Fransa’dan sermaye toplama girişimi başarısızlığa uğrayınca nakit sıkıntısına düş­müş. Bunun üzerine padişaha müracaat etmeye karar vermiş ve ne emri olursa ona uygun ha­reket etmeyi arz etmiş. Kendi doğruları çerçevesinde tutarlı hareket etmek için gereken ih­sanın bahşedilmesi durumun­da, İngiltere’nin Devlet-i Aliyye hakkındaki siyasetini “daha in­saflı hale” getirebileceğini va­adetmiş. Ona göre bu yolda ilk yapılması gereken, kamuoyu ile parlamento üyelerine olan tesir ve nüfuzunu yönlendir­mek üzere İngiltere gazeteleri­nin elde edilmesi. İkinci olarak bazı parlamento üyelerinin ik­na edilmesini önermiş. Sultan Abdülhamid’e karşı yürütülen husumet politikasının, “Hin­distan’daki 60 milyon Müslü­man’ın kalplerini ne derece kı­racağını ve sonuçlarının vahim olacağını” bu üyelere anlatma­yı tasarlamış. Üçüncü olarak, Avrupa başkentlerini dolaşarak kamuoyu üzerinde etkili olacak propaganda konferansları vere­bileceğini belirtmiş.

    Maimon’u İstanbul çevresi­ne sokan kişinin bir müzisyen olduğu rivayet edilir. Bu sayede Damat Mahmud Celaleddin Pa­şa ile ilişkileri gelişmiş. Abdül­hamid ile arasının açılmasından sonra Avrupa’ya firar girişimle­rinde bulunan paşayı, oğulları Prens Sabahattin ve Lütfullah Beyler ile birlikte vapurla Avru­pa’ya kaçırmış. Maimon da on­larla birlikte gitmeyi planlamış­ken, Damat Mahmud Paşa’nın beş bin lirasını çarparak onları terk etmiş ve trenle ulaştığı Sof­ya’daki Osmanlı Bulgaristan Ko­miseri’ne müracaatla bir demir­yolu imtiyazı elde etmesine yar­dımcı olunması halinde paşayı kendilerine teslim edebileceğini bildirmiş. Bu teklifi reddedilirse Abdülhamid’in bütün sırlarını açıklayacağı tehdidini savur­muş. İstanbul’a gelip müzakere etmesi kabul edilmiş, ama o fik­rini değiştirerek Paris’in yolunu tutmuş.

    Maimon’un bu inanılmaz ama belgelerle sabit faaliyetle­ri Paris’te de sürmüş. Burada sefir Münir Paşa’yı ikna ederek para sızdırmaya başlamış. Da­mat Mahmud Paşa’yı takip ve istihbarat için 500 lira maaş al­dığı iddia edilse de bu miktarın toplam 8000 Frank olduğu an­laşılıyor [Y.PRK.EŞA 34/116]. Maimon ve maiyetinin aktar­dığı haberlerden hoşnut olan Abdülhamid, Maimon’a Hazi­ne-i Hassa’dan tahsis ettiği 35 Osmanlı Lirası aylığın Londra Sefareti tarafından ödenmesi­ni istemiş [ Y.PRK.BŞK. 38/39]. Ahmed İhsan’a göre bu para bir hafiye teşkilatını kurması için verilmiştir ve miktar da yüz bin Frank’tır.

    Bernard Maimon arşiv belgelerinde Gerek II. Abdülhamid’e gerekse Batılı devlet liderlerine çok sayıda mektup yazan, çeşitli jurnaller yollayan Bernard Maimon’a ait belgeler, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde bulunuyor.

    Jön Türkler’den biri bu gizli tertibatı haber alıp İngilizlere bildirdiğinden, Maimon, Lond­ra’da beş ay hapse mahkûm edilmiş. Daha sonra Londra’da tanıştığı, Türk dostu olduğu­nu söyleyen parlamenter Sir Ashmead-Bartlett’e (1915’te Çanakkale Savaşı’nı izleyen ve İngiliz hükümetini eleştiren gazeteci Ashmead-Bartlett’in babası) Avam Kamarası’nda Abdülhamid idaresi lehine bir konuşma yaptırmış; daha son­ra 1894’te kendisini İstanbul’a davet edip Pera Palas’ta iki ay misafir etmiş!

    Girit karışıklığı esnasında Maimon’u bir İngiliz gazete­ci sıfatıyla Atina’da görüyoruz. Aslında Abdülhamid’in hafi­yelerinden İzzet Holo Paşa’nın ajanı olarak orada bulunması­na rağmen, Yunan kralından nişan bile almış. Girit’te kaldığı sırada entrikaları fark edilerek adayı terk etmesi söylenince İstanbul’a gelmiş ve Makedon­ya meselesi müzakereleri için Romanya kralı nezdine Bük­reş’e gönderilmiş. Kral tarafın­dan kabul edilmeyince Lond­ra’ya dönmüş ve ikinci derece gazetelerde bu defa Abdülha­mid aleyhine makaleler yayın­lamaya başlamış. Bunun üzeri­ne Abdülhamid lehine yazı­lar neşretmesi için Yıldız’dan kendisine yüklü bir para gön­derilmiş ve bu defa da önemli gazetelerde sultanı öven yazı­lar yazmış. Daha sonra tekrar Fransa’ya geçmiş ve burada hırsızlıktan yakalandığında, İngiliz Evening Times gazetesi­nin muhabiri olduğunu, casus­lukla bir ilgisinin bulunmadığı­nı iddia etmiş.

    Maimon’u 1899’da, ün­lü Sarah Bernhardt’ın tiyatro kumpanyası müdürü sıfatıyla İstanbul ve Mısır’da görüyo­ruz. Bu tarihten sonra Tahsin Paşa’nın mabeyn başkâtipli­ği zamanında daha sık geldi­ği İstanbul’da kendisine ünlü Yahudi filozof Maimonides’in torunu süsü vermeye başlamış. Bu şecereyi ispat için Tahsin Paşa’dan tahsisat talep etmiş ancak paraları alır almaz İstan­bul’dan ayrılmış.

    1910’da Şerif Paşa aleyhin­de çalışmak için İstanbul’un Abdülhamid sonrası yeni devlet adamları ile irtibat tesis etmek istemişse de, Yıldız’daki jurnal­lerde adı çok geçtiğinden yeni rejim mensupları kendisine so­ğuk davranmış. Bunun üzerine Paris’e dönerek oraya yerleşmiş. Burada da rahat durmamış ve Fransız Dışişleri Bakanlığı’ndan evrak çalma hadisesiyle tutuk­lanıp hapsi boylamış. Bernard Maimon’un hayatının bundan sonraki safhaları bizim için şimdilik meçhuldür

  • İtfaiyecilerin piri, tulumbanın mucidi

    İstanbul’un fethinden 56 yıl sonraki büyük depremde, Bizans’tan kalma bakımsız taş binalar insanların üzerine çöktü. Böylelikle başlayan “ahşap İstanbul” dönemi ise sonu gelmeyen yangınlara sahne olmaya başladı. Ta ki tulumbayı icad ederek, bu felaketleri bir nebze olsun durdurmayı başaran bir Fransız mühtedi ortaya çıkana kadar.

    Doğu Roma’nın başkenti, tarihinin en büyük tahribatını gördüğü 1204-1261 arasındaki Latin istilasından sonra belini doğrultamadı. Türklerin eline geçtiği 1453’de bakımsız taş binalardan ibaret harabe bir şehir görünümündeydi. İstanbul’un Bizans artığı bakımsız yapı stoku, fetihten 56 yıl sonra “Küçük Kıyamet” adı verilen 1509 depreminde, bir miktar dinî yapı haricinde neredeyse tamamen yerlebir oldu, binlerce kişi enkaz altında can verdi.

    Bu büyük depremden sonra taş yapılardan ürken siyasi mekanizma ve halkın istekleri doğrultusunda Anadolu ve Rumeli’den İstanbul’a binlerce dülger ustası ve işçisi getirtildi. Artık İstanbul’un bina dokusu ahşap olacaktı. Ancak şehrin kader çizgisine depremden de tehlikeli olan yangın felaketi eklenmişti.

    Devletin sonuna kadar irili ufaklı yüzlerce yangında mahvolan İstanbul, her yangının ardından yeniden ahşap yapıda ısrarcı oldu. Sadece cami, medrese, imaret benzeri kamu binaları taştan inşa edilirdi. Ne var ki çıkan yangınları söndürmeye yönelik bir teşkilat 1719’a kadar kurulamadı. Bu tarihe kadar ilkel usullerle, yangını söndürmekten ziyade, daha fazla yayılmasını önlemeye gayret edilirdi. Sağlam binalar, bazen bir mahallenin tümü, balta, kanca ve küreklerle yıkılarak boş alanlar meydana çıkarılır, yangının yayılması engellenmeye çalışılırdı. Yine de bütün çabalara rağmen yangına maruz kalan ahşap binaların bilhassa iri çivileri genleşme dolayısı ile onlarca metre ilerilere bir yangın bombası gibi fırlayarak alevlerin geniş alanlara yayılmasına yolaçardı. Her yangın sonrasında dar sokaklar ve bitişik binalardan ibaret şehirde yenilenen ahşap yapılar yeni bir yangına kadar hüzünlü kaderini beklerdi.

    Sultan III. Ahmed’in yenilikçi hükümdarlığı zamanında 1715’de on kişilik ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşen ve Müslüman olarak “Davud Gerçek” adını alan bir Fransız, 1716’da imal ettiği yangın tulumbası ile İstanbul’un yangınlara karşı makûs talihini değiştirme yolunda ilk adımı atmıştır. Devrin vakanüvis tarihlerinde tulumbanın bulunuşu ve Davud Gerçek hakkında bazı bahisler nakledilmiştir. Daha sonra uzun bir unutulmuşluk ve ihmal döneminin ardından Tarih-i Osmani Encümeni tarafından İbrahim Müteferrika’nın mezarı aranırken tesadüfen Haseki Nisa Hastanesi civarında Davud Gerçek’in mezarı bulunmuştur.

    O tarihlerde henüz ortadan kalkmamış olan “Tulumbacılar” ismiyle nam salmış, Osmanlı kültürünü derinden etkilemiş böyle bir zümrenin ilk kurucusuna yönelik bu keşif çok ilgi çekmiş. Bugün Davud Gerçek’in kimliğine dair bilgileri en geniş haliyle biyografik bir anlatıma sahne olan mezartaşı kitabesinden öğrenmekteyiz. Bu nadir kitabe olmasaydı Tulumbacılık teşkilatı ve Davud Gerçek hakkındaki malumatımız oldukça eksik kalacaktı (Osman Ergin, Süheyl Ünver, Reşad Ekrem Koçu ve daha çok sayıda araştırmacı, konuyla ilgili yazılar yayımlamıştır).

    İtfaiye Müzesi’nde yangına koşan tulumbacıların canlandırılması ve 19. yüzyıldan kalma tulumba.

    Aile boyu tulumbacıbaşı Davud Gerçek’in ilk tulumbacıbaşı tayininden itibaren tulumbacıbaşılığın ailesi efradına geçmesi kabul edilmiş. Bu bilgiyi, torunu İsmail Fenni Ağa’nın bir arzı üzerine yapılan muamele derkenarlarından anlıyoruz. BOA.C.AS, 34657

    Dinini değiştirip Müslüman olan Davud Gerçek’i Cevahirci Marşan isimli bir başka Fransız yakalayıp zehirlemek istemişse de başarılı olamamıştır. Kapudan İbrahim Paşa ile Venedik seferine katılarak bazı Venedik gemilerini attığı isabetli güllelerle batırmıştır. Sefer dönüşünde kendini İslâm dini araştırmalarına vermiştir. Davud Gerçek işte tam o sıralarda ilk yangın tulumbasını imal etmiş. Tüfenkhane’den çıkan
    yangında bugünkü İstanbul Müftülüğü binasının yerindeki Yeniçeri Ağası’na ait binaların yanmasını bu tulumba ile engellemiş.

    Tulumba sayesinde suyun üst katlara kolaylıkla ulaştırılabilmesi daha önce görülmeyen bir teknoloji idi.
    Davud, Tophane yangınında da aynı başarıyı tekrar göstermiş. Biraz zaman geçtikçe tulumbanın yararlarını idrak eden devrin sadrazamı Damat Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından Yeniçeri Ocağı’na bağlı olarak kurulan Tulumbacı Ocağı’nın başına getirilmiş. Kaynaklarımız her ne kadar Davud Gerçek’in yangın tulumbasının mucidi olduğunu belirtseler de, bu tarihten kırk-elli yıl öncesinde (1650’ler) Avrupa’da ilk tulumba örneklerinin görülmeye başlandığını hatırlatalım.

    Damat İbrahim Paşa’nın bu ocağın bir nizamnamesinin hazırlandığına dair III. Ahmed’e sunduğu telhis üzerine, padişah el yazısıyla “Tulumba îcâdî bir eser olup dua-yı hayra bais olacak emr-i mukarrerdir”
    yazarak memnuniyetini belirtmiştir.

    3. Ahmed’in tulumbayı takdiri Damat İbrahim Paşa’nın 3. Ahmed’e sunduğu telhis üzerine, padişahın elyazısıyla “Tulumba îcâdî bir eser olup dua-yı hayra bais olacak emr-i mukarrerdir…” yazarak memnuniyetini belirttiği belge. BOA. AE, III. AHMED 21491

    1733’te vefat eden Davut Gerçek’in yaptığı ilk tulumbayı günümüzde tespit edemedik. Reşat Ekrem Koçu, 1960’larda kaleme aldığı bir yazıda Gerçek Davud’un imal ettiği tulumbanın İtfaiye Müzesi’nde teşhir edildiğinden bahseder. Şahsen Kasım 2015’de yaptığımız ziyarette bu müzede o tulumbaya dair bir iz bulamadık. Müzede en eski olduğu belli bir tulumbanın tanıtım kimliğinde 19. yüzyıl tarihini gördük. Bu durumda sağlıklı bir değerlendirme yapmak zor. Bildiğimiz, Gerçek Davud’un çocuklarının da bu sahada kabiliyetli insanlar oldukları ve kendisinden sonra oğlu Sadık Ali Ağa’nın da çift kazanlı bir tulumba icad ettiği.

    1963’de Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilen mezar taşları, bugün tespit ettiğimize göre sadece Gerçek Davud’un aile efradı ile nesline aittir ve oğlu Tulumbacıbaşı Sadık Ali Ağa’dan (öl. 1154 H) itibaren Tulumbacıbaşı İbrahim Ağa (öl. 1173 H.) Tulumbacıbaşı İsmail Ağa (öl.1215 H) Tulumbacıbaşı
    İsmail Fenni’nin zevcesi Ziver Kadın (öl. 1228 Hicri), annesi Habibe Hanım (öl. 1229 H) medfundurlar. Gerçek Davud’un ilk tulumbacıbaşı tayininden itibaren tulumbacıbaşılığın ailesi efradına inhisarı kabul edilmiş. Bu bilgiyi, torunu İsmail Fenni Ağa’nın bir arzı üzerine yapılan muamele derkenarlarından anlıyoruz. Bu belgede Davud Gerçek’ten “Ceddim” diye bahseden İsmail Fenni Ağa, Tulumbacı Ocağı’ndaki kethüdalık görevini kardeşi İbrahim’e devretmiştir.

    Yeniçeri Ocağı II. Mahmud devrinde 1826’da ortadan kaldırılırken, Tulumbacı Ocağı da nasibini almış ve o tarihteki Tulumbacıbaşı katledilirken, kardeşleri İbrahim ve Mehmed Sadık, Hırsova’ya sürgüne gönderilmişlerdir. Bu kardeşlerin akıbeti hakkında şimdilik bir bilgiye ulaşamadık. Belki affedildiler, belki de oralarda idam edildiler. Ne olursa olsun Fransa’dan kalkıp gelen, ailece dinlerini bile değiştiren, Osmanlılara gerçekten hizmet eden bir ailenin, ilk Tulumbacıbaşımız Davud Gerçek’in ailesinin hazin bir sonu olduğu kesindir.

    MEZARTAŞI EDİRNEKAPI’DA

    Merhum Davud Gerçek ruhiyçun Fatiha

    Davud Gerçek’in Edirnekapı’daki aile mezarındaki kitabe, alışılmadık derecede uzun ve ayrıntılı. İşte kitabenin tam çevirisi:

    “Dergâh-ı Âlî Yeniçerileri Tulumbacıbaşısı merhûm Davud Gerçek ruhiyçün Fâtiha 1146 / Aslında Frengistânda olup kendüye hidâyet ve İslâm’la beşâret olunup on nefer iyâl u evlâdıyla arzû-yı İslâm ve bin yüz yirmi sekizde gelüp Galata’da sâkin ve kendüsini cevâhirci Marşan nâm frenk Françe elçisine gamz ve ahz u tesmîm murâd idüp mümkin olmayup halâsından sonra Kapudan İbrâhim Paşa’yla hasbî Venedik seferine gidüp azîm yararlığı ve Venedik donanmasına tîz-destliği ve ma’rifetiyle bin dokuz yüz altmış dört pâre topu cüz’i vakitde nişândan atup üzerine gelenin direği sınup ve ba’zı gark olup mahâreti zâhir ve gelüp Dîn-i Muhammediye meşgul ve Tersâne önünde âfet irişüp muhterik kalyona nazar ve tulumba îcâd idüp bin yüz otuz târihinde Tüfenkhâne’den zuhûr eden harîk-ı kebîrde tulumbası halâs-ı Ağa Kapusı olmakda nef’i ve târih-i mezbûrda Tophâne harîkında dahi nice fâ’idesi müşâhede olundukda bin yüz otuz iki senesinde Vezîr İbrâhim Paşa bâ-ru’ûs-ı hümâyûn yüz yirmi akçe yevmiye ile kendüyi Ser-tulumbacıyân-ı Dergâh-ı Âlî ve yevmî on beşer akçe ile elli aded nefer ta’yîn ve yevmî otuz akçe ile bir odabaşı ve yirmi altı akçe ile bir çavuş ve yirmi dört akçe ile bir çavuş yamağı ve yirmi akçe ile bir kâtib ve altmış akçe ile ocak-kethüdâlığı ve kışla binâ ve neferâtı yüz elli adede tekmîl ve ortalarına on vukıyye lâhm ve yetmiş beş çift (nân-ı) azîz yevmiye ve doksan akçe yevmiye nöbetçi ta’âmiyesi ve ta’yin, hortum ve tulumba içün ağalığa yevmî kırk akçe terakkî ve neferinden biri Cebeci Tulumbacı Ağası ve biri Topçu Tulumbacı-başısı olmuşdur yirmi dokuz akçe ekmek ile odabaşı çırağ olmuşdur.”

  • Sultan Abdülhamid’in pırlantalarını kim aldı?

    Sultan Abdülhamid’in pırlantalarını kim aldı?

    II. Abdülhamid’in ölümünden sonra birçok söylenti çıkmıştı. Kızları Ayşe ve Şadiye Sultan, hatıralarında padişahın hep yanında taşıdığı ve “su çantası” görünümündeki çantanın İttihatçılar tarafından gaspedildiğini ileri sürmüşlerdi. Arşivdeki belgeler bu iddiaları yalanlıyor.

    Sultan II. Abdülhamid’in Selanik sürgününden dönüşünde yerleştirildiği Beylerbeyi Sarayı’nda 1918’deki vefatının ardından çeşitli söylentiler ortaya çıkmıştır. Bazı hatıratlar Abdülhamid’i yerin dibine batırırken, bazıları da onu yüceltmeye, İttihat ve Terakki mensuplarını toptan “hırsız” olarak göstermeye yöneliktir. İlk iddia, padişahlık zamanından beri yanından ayırmadığı çantasındaki bir miktar mücevher, altın, nakit para ve tahvilin İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından çalındığı ima ve iddiasıdır. İkinci olarak Sultan Abdülhamid’e ait mühürlerin gasp edildiğine yönelik ciddi bir suç isnat edilmektedir. Dönemin kaynaklarında farklı beyanlar söz konusu olsa da Sultan Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultan’ın anılarında bu iki iddia şüpheye mahal vermeyecek kesinlikte ifade edilir.

    Abdülhamid’in ölümünün ardından bir heyet tarafından geride bıraktığı mal ve eşyanın tespit ve dökümünün yapıldığı tereke mazbatası (solda) ile Beylerbeyi Sarayı’nda bulunan mühür ve madalyonların saklanmak üzere Topkapı Sarayı hazinesine gönderildiğinin belgesi.

    Şadiye Sultan (1886-1977), Ayşe Sultan (1887-1960) yılları arasında yaşamışlardır. Şadiye Sultan’ın Babam Abdülhamid-Saray ve Sürgün Yılları, Ayşe Sultan’ın Babam Sultan Abdülhamid isimli hatıratları önce Hayat mecmuasında tefrika edilmiş, ardından kitap olarak yayınlanmıştır. Ayşe Sultan’ın hatıratını kaleme almasında Yılmaz Öztuna ve Nihal Atsız’ın yardımları olmuştur. Enver Paşa’nın “hırsızlığı”, bizzat kızları tarafından kaleme alınan hatıralarda dile getirildiği için, neredeyse sorgusuz sualsiz kabul görmüş ve bunların etkisi günümüze dek sürmüştür. Şimdi iki hatırattaki iddiaları, Abdülhamid’in vefatı ardından tutulan tereke mazbatasındaki bilgilerle mukayese edelim.

    Bu hatıralarda birkaç çantadan bahsedilmektedir. Abdülhamid’in tahttan indirildikten sonra Selanik’e gönderildiği sıralarda ortadan kaybolduğu iddia edilen bir çanta vardır ki, konumuz olan “su çantası”ndan farklı bir çantadır. Esas “su çantası” ise Abdülhamid’in padişahlığı zamanında genellikle Haremağalarından Nadir Ağa’nın taşıdığı ve gözönünden ayırmadığı bir çantadır. Ayşe Sultan’ın annesi Müşfika Kadınefendi, bunu Yıldız’dan yola çıkarken Küçük Mabeyn Köşkü’ndeki masanın üzerinden alarak Selanik’e kadar getirmiştir. Abdülhamid’in ölümünde de Beylerbeyi Sarayı’nda ortaya çıkan çanta budur. Etrafa su termosu taşındığı izlenimi verilen çanta, aslında tıka basa mücevher, banknot, altın para ve tahvillerle doludur.

    Ayşe Sultan’ın çantayı annesinin Selanik’e getirdiği iddiasına karşın Şadiye Sultan da sarı renkli “su çantası”nı Selanik’e getirdiğini anlatır. Babası Abdülhamid kendisine “bunda su yoktur, sudan daha mühim şey vardır. Bu hususu bilahare seninle görüşürüz” demiştir. Sonradan babası bir ananas hediye edecek ve Şadiye Sultan ananas paketini açtığında iki avuç dolusu pırlantanın yerleştirildiği bir küçük paket ve not kâğıdı bulacaktır. Kâğıtta “Su çantasındaki hakkın” yazılıdır ve Şadiye Sultan böylelikle o çantanın asli işlevini anlayacaktır.

    Ayşe Sultan birebir yaşamadığı vefat ve ertesinde gelişen olayları rivayet yoluyla aktarır. Bu anlatıma göre babasının ölümünden iki gün sonra Enver Paşa’nın başında olduğu bir heyet Beylerbeyi Sarayı’na gelerek Abdülhamid’in cenazesinin çıkarılmasıyla mühürlenen odayı açtırır. Bütün dolapları karıştırır ve o meşhur çantayı bulur. İçinden çıkan mühürlü kutu olduğu gibi pırlanta doludur. Ayrıca çıkan bir tomar kâğıt ve Abdülhamid’in hatıra defterini Enver Paşa burup paltosunun cebine koyar: “Enver Paşa mühürleri sorunca mecburen annemde olduğunu söylemişler. Fakat annem mühürleri hey’ete vermemiş. Bunun üzerine kendisinin Beylerbeyi Sarayı’nda hapsolunacağı söylenerek tehdit olunmuş. O zaman annem, ‘mühürleri ancak büyük oğluna veririm’ deyip Mehmed Selim Efendi’ye teslim etmiş. Fakat bu defa da Mehmed Selim Efendi’ye tehdide başlamışlar.

    Nihayet bir hâl çaresi bulunmuş: Mühürleri bir zarfa koyup açılmaması şartıyla Mehmed Selim Efendi’ye bırakmışlar. Fakat mühürlerin bir kopyasını kendileri alıkoymuşlar. Mühürlerin asılları, Mehmed Selim Efendi ölünceye kadar kendisinde kalmıştır. Öldükten sonra ne olduğu, kimin elinde kaldığı belli değildir”. Enver Paşa çantayı Sultan Reşad’a götürmüş. O da çanta içindekilerin evlatlarına taksim edilmesini emretmiş. Bunun üzerine Selim Efendi’ye teslim edilmiş ama alt tarafının kesik olduğu görülmüş. Buna rağmen evlatlarına onar bin, kadınlarına beşer bin liralık mücevher bölüştürülmüş. Ayşe Sultan yurtdışında olduğu için hakkını kasasına yatırmışlar.

    Halife Abdülmecid’in fırçasından Abdülhamid’in tahtan indirilmesi, 27 Nisan 1909.

    Şadiye Sultan’ın anlatımı da farklılıklarıyla birlikte buna yakındır. Mühürler, mücevherler, paralar, gasplar ve tehditlerle dolu bu ifadelerde çelişkiler fark edilebilir. Mühürlerin ayaküstü kopyasının yapılması nasıl mümkün olabilir? Yapılsa bile kopya mühür aslına asla benzemeyeceğinden ne işe yarayacaktır? Alt tarafı kesilerek içindeki mücevherlerin çalındığı iddia edilen bir çantadan arta kalan mücevherlerle 27 civarında mirasçıya adam başı 5-10 bin lira nasıl taksim edilebilmiştir?

    Bu kısa alıntılarla naklettiğimiz mış’lı miş’li anlatımların ete kemiğe bürünmüş ifadeler içeren resmî belgelerle mukayesesini yaptığımızda ortaya çıkan tablonun bambaşka olduğunu gördük.

    Ayşe Sultan’ın hatıra kitabı, çocukluğu ve yaşlılığı

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bir dosyada Sultan Abdülhamid’in 10 Şubat 1918’de ölümünün ardından cenazesi çıkarılır çıkarılmaz odası ve dairesinin Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi uyarınca Saray Muhafızı Rasim Bey’in emriyle mühürlenmesinden itibaren yaşananları anlatan resmî bir “tereke mazbatası” mevcuttur. Ayandan Salih (sonradan Sadrazam olacak Salih Paşa), Şura-yı Devlet Mülkiye ve Maarif Dairesi Reisi Hazım (yazar Oktay Akbal’ın dedesi Ebubekir Hazım Tepeyran) ve Meşihat Müsteşarı Kamil Efendi’nin imza ve mühürlerini taşımaktadır. 16 Mart 1918 tarihli ve üç büyük sayfadan ibaret bu mazbataya göre kalabalık bir heyet 12, 16, 17, 20 Şubat ve 2, 12 Mart tarih- lerinde Abdülhamid’in terekesini tespit etmişlerdir.

    Bu çalışmalarda Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sadaret’in emriyle sadece ilk gün kısa bir süre bulunmuştur. Saray Muhafızları ve Harem Ağaları ile birlikte mühürleri sökerek Abdülhamid’in dairesine girmişlerdir.

    Bütün çalışmalarda Hanedan-ı Saltanat Meclisi’nin görevlendirdiği Abdülhamid’in en büyük oğlu Selim Efendi, saray muhafızları, tereke görevlileri, eytam müdürü ve mazbatayı hazırlayan heyet üyeleri bulunmuşlardır. Ne kadar mücevher ve kıymetli kâğıt varsa heyetin gözü önünde tek tek sayılarak tespit edilmiştir. Darphane müteahhidi Arşod isminde bir mücevherci getirilerek kıymet takdiri yaptırılmıştır. Bu arada iri bir pembe elmasın aslında daha değersiz beyaz bir elmasın boyanmasıyla elde edildiğinin hilesi de ortaya çıkarılmıştır.

    12 Mart günü bütün tespitler yapıldıktan sonra Hanedan Meclisi’nin aldığı karar gereğince bütün kıymetli evrak ve mücevher meşhur su çantasına tekrar doldurulmuş ve aile efra- dı dâhil olmak üzere orada bulunan yetkili zevatın mühürleriyle mühürlendikten sonra bir bohçaya sarılarak üstüne tekrar mühür vurulmuştur. Seyrisefain İdaresi’nden çağırılan bir istimbota muhafızlar eşliğinde binen aile reis ve vekilleri ile heyetin nezaretinde bohça Galata’da Osmanlı Bankası’na bırakılmıştır.

    Bütün bu safhalarda Enver Paşa sadece ilk gün kısa bir süre bulunmuş ve mazbataya göre mühürlerle ilgili anlatılan hatıralara tamamen aykırı bir talebi olmamıştır. Zira teamül-i kadim üzere vefat eden padişahın mührü zaten Hazine-i Hümayun’a konulmak üzere alınırdı. Mühür iadesi ile ilgili muameleler sona bırakılmış, bir kısmı doğrudan Sadaret Müsteşarı Emin Bey’e teslim edilmiş, Kadınefendi tarafından oğluna verileceği belirtilen mühürler ise Şehzade Selim Efendi’ye Hanedan Meclisi’ne göstermek üzere emanet edilmiştir. En sonunda bütün mühürler Topkapı Sarayı Hazinesi Dairesi’ne teslim edilmiş olup makbuzları günümüzde Osmanlı Arşivi’nde bulunmaktadır. Mühürlerin asılları teşhirde olmasa bile Topkapı Sarayı’nda korunmakta oldukları şifahen teyit edilmiştir.

    1960’da vefat eden Ayşe Sultan ile çok sık görüşen ve anılarının hazırlanmasında etkisi olan İsmail Hami Danişmend İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı eserinin Abdülhamid’in ölümünü anlattığı sayfalarında Ayşe ve Şadiye Sultanların anılarından iktibasta bulunmamıştır. Üstelik tereke tespit heyetinde bulunan Hazım Bey’in bu tespit çalışmalarındaki bir hatırasını nakletmiştir. Belki de Hazım Bey’den dinledikleriyle yukarıdan beri anlattığımız safhaların ayniyle vaki olduğuna emin olmuş ve acımasız bir İttihatçı düşmanı olmasına rağmen su çantasındaki mücevherlerin çalınması iddiasını diline dolamamıştır.

    İttihat ve Terakki hükümetinin 1912’de çıkardığı Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi’ne kadar padişahlar çocuklarına miras bırakamazlardı. Ölen padişahın çocukları yeni padişahın insafına terkedilir, kendilerine tahsis edilecek maaş ve meskenlerle idare ederlerdi. Abdülhamid, ağabeyi Beşinci Murad’ın çocuklarına bu şekilde bakmıştır. Kendi çocukları da benzer bir duruma hatta sefalete düşebilirlerdi. Buna rağmen kendilerine ilk defa miras hakkını temin eden İttihat ve Terakki liderlerini acımasızca ve söylentilere kanarak hırsızlıkla suçlamaları da ibret alınması gereken bir durumdur. (1909 fiyatlarıyla 500 bin Osmanlı Lirasının (ekmek, peynir gibi temel tüketim malları cinsinden) satın alım gücü bugün yaklaşık olarak 150 Milyon TL’dir. Arazi ve gayrımenkul fiyatları cinsinden bugünkü değerler çok daha yüksektir).

  • Dış görünümü alelade, tarihî kıymeti fevkalade!

    Dış görünümü alelade, tarihî kıymeti fevkalade!

    Haliç kıyısında, Tekneciler Çarşısında bir vakıf dükkanı… 1607-1811 yılları arasında bu dükkanı kiralayanların farklı kimlikleri, el yazıları, mühürleri, zaman içindeki değişimler bir temessükte (bir tür senet) yaşıyor. Osmanlı Arşivi’nde bulunan “alelade” bir kağıtta, gündelik hayatın 204 yıllık geçit töreni…

    Osmanlı dönemi belgelerinden müzehhep ferman ve beratlar, muahedeler, tuğralar gerek süsleri gerekse sanat eseri özellikleri ile en çok ilgi çeken belgelerdendir. Kamuoyunun ilgisine mazhar olamayan öyle belgeler de vardır ki, alelade bir kâğıt parçası, bazen bilinen tarihi yeniden yazmayı zorunlu kılar. Yamuk, çarpık kesilmiş kâğıda çok kötü bir imla ile yazılmış elyazısı belki de Kösem Sultan’ın, oğlu Sultan İbrahim’den gizli çevirdiği işleri anlattığı mektubudur. Kimbilir hiç önem verilmeyecek derecede kirli ve buruşuk bir kâğıt, Arnavut olduğu söylenen Tepedelenli Ali Paşa’nın Halet Efendi’ye göndereceği mektubun mükemmel bir Türkçe ile kaleme alınmış müsveddesidir.

    Temessük senetleri iki parmak eninde katlanarak çuha keselerde saklanırdı.

    Bunlardan başka bazı belgeler vardır ki kâğıt ve yazı medeniyetinde yer alan tüm kültürlere parmak ısırtacak derecede kendi kültür ve uygarlığımıza özgüdür. İşte böylesine muhteşem bir devamlılık ve kültür taşıyıcılığını iki yüzyıl boyunca üstlenmiş, tezhibi olmayan, yazısına özenilmemiş, alelade bir kâğıt ve “alelade” insanların tarihinden bir kesit…

    Eminönü’nün en işlek noktalarından biri Sigorta şirketleri için hazırlanan ve ‘Alman Mavileri’ diye bilinen haritada dükkanın bulunduğu bölge.

    Osmanlı döneminde vakıf mülklerinin zemini, yani toprağı, arsası genellikle vakfa ait olur, bu mülkleri kullananların çıplak mülkiyet hakkı söz konusu olamazdı. Arsa üzerindeki bina vakfa ait olmakla birlikte bir kiracıya kiralanabilirdi. Bu mülkler “muaccele” adı verilen peşin bir kira alındıktan sonra “müeccele” denilen ve aydan aya ödenmesi kararlaştırılan ücret ile kiralanırdı. Kiracı isterse bu mülkteki tasarruf hakkını para karşılığı devredebilir, vakıf senedine ilhak etmek şartıyla binayı yıkıp yeniden yapabilirdi. Ölümünden sonra mirasçılarına tasarruf hakkı irsen intikal ederdi. Vakıf mütevellileri de kiraladıkları mülklerin tasarruf sahibi kiracılarına hukuki sorun çıktığında delil olmak üzere ‘’temessük’’ denilen bir tür kiralama senedi verirlerdi. Bu temessükleri yanında bulunduran kiracılar, kâğıdı genellikle 5-7-9 defa katlayıp ince bir cetvel genişliğine getirerek genellikle çuha kumaşından keselerde saklarlardı. Kiralanan mülkün mutasarrıfı yani kullanan kiracısı bu mülkteki hakkını sattığında veya ölümünden sonra mirasçılara intikal ettiğinde, kesesinden çıkarılan temessük, o günkü vakıf mütevellisinin muameleyi tasdikiyle yeniden kesesine konularak kiracıya verilirdi.

    Normal bir belgenin düzenleniş tarzında hazırlanan temessükün sağına, üstüne, arka yüzüne, ilerideki yıllarda ne kadar devir teslim işlemi yapılacağı bilinemese de muhtemel satışlara yer olması için bir marj bırakılırdı. Böylelikle uzun yıllara yayılan kullanım sürelerinde, değişen mütevelliler ve kiracıların değişen dil ve yazı çeşitleri, mühürleri için bir yer bırakılmış olurdu. Bu sayede aynı belge üzerinde 150-200 yılın izlerini takip edebilmek mümkün olmaktaydı.

    Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin çeşitli fonlarına dağılmış çok sayıda ‘’vakıf temessükü’’ arasında (tespit edebildiğim) en uzun süre kullanılanı, 1607-1811 yılları arasında 204 yıl boyunca işlem görmüş ve geçerli kalmış, günümüzde de sapasağlam durumda olan bir belgedir.

    13 cm x 20,5 cm. ebadındaki dikkat çekmeyen bu kâğıt, benim için bütün o müzehhep fermanlar, beratlar, muahedelerden çok daha değerlidir. Bu muhteşem evrakın diğer kültürlerde bir örneği olabileceğinden kuşkuluyum. İki yüzyılın serencamını barındıran bu belge karşısında kayıtsız kalamayız.

    Zindan Han civarındaydı

    204 yıllık kiralama belgesine konu olan dükkan Eminönü’nde Galata köprüsü yakınındaki ‘Zindan Han’ civarında bulunuyordu. Bölgenin 1940’lı yıllarda ve bugünkü hali.

    Selman Ağa Vakfı mütevellisi İbrahim Efendi acaba bu belgeyi düzenlerken, 204 yıl boyunca elden ele gezeceğini hiç düşünmüş müdür? 204 yıllık tarihin bir ağacın yaş halkaları gibi bu kâğıt üzerinde izlenebileceğini hayal etmiş midir? Aslında bu vakfın mütevellisi bunları düşünmüyor, sadece işini yapmaya çalışıyordu.

    İlk düzenlendiği 1607 yılında belgeye konu olan dükkân, günümüzde de Haliç kıyısında Zindan Kapısı denilen yerdeydi. Bu mevkinin biraz güneyinde “Sinora” adlı Yahudi semti istimlak edilerek yerine inşa edilmek istenilen Yeni Cami henüz temelleri atılmış, sonra yüzüstü bırakılmış bir haldeydi. Buralardaki Yahudi semti ortadan kaldırılsa da civardaki ticarethanelerin birçoğu Yahudi esnafa aitti. Melchior Lorichis’in 1559 tarihli İstanbul panoramasında bu bölgenin görünümü ayrıntılarıyla tespit edilmiştir.

    Bölge yüzyıllar boyu İstanbul’un ticari merkezlerinden olan Haliç kenarındaki iskelelerden Yemiş İskelesi’nin yakınındaydı O vakitler sapasağlam ayakta duran Haliç surlarının bu mevkideki kapısına, yanındaki kulenin zindan olarak kullanılması dolayısıyla Zindan Kapısı adı verilmişti. Belgedeki 1607 tarihli işlemde bu zindan, Arapçanın etkisiyle “Mahbes-i Âmilân” olarak adlandırılsa da ilerleyen yıllardaki kayıtlarda Baba Cafer Zindanı denilecektir.

    Fransızların Bastille Zindanı neyse Baba Cafer Zindanı da Osmanlı ihtilalcileri için aynı değerdeydi. İstanbul’un halk, esnaf ve yeniçeri ayaklanmalarında ilk önce Baba Cafer ve Galata Zindanı mahkûmları uğur getirmesi inancıyla ihtilalciler tarafından salıverilirlerdi. Bu zindanlarda çoğunlukla devlete veya özel şahıslara olan borcunu ödeyemeyenler hapsedilirdi. Bazen hayır sahipleri zindana gelerek mahkûmlardan bazılarının borcunu ödeyerek serbest kalmalarını sağlardı.

    Belgedeki dükkân, Tekneciler Çarşısı’nda Selman Ağa Vakfı’na ait bir dükkândır. Hamur teknesi, fırın küreği gibi malzemelerin satıldığı bu çarşıdaki dükkân da böyle bir ticaretin mekânı olmalıdır. 30 yıl kadar önce ortadan kaldırılıncaya değin bu bölgedeki sokak isimleri çeşitli meslek erbabının isimlerini taşıyordu. Eski plan ve haritalarda “Tekneciler Sokağı” ismine rastlanılmaması ilginç bir keyfiyettir. Belki de bir sokağa isim verilecek kadar çok sayıda mensubu olmayan bir meslekti.

    Belgedeki 1 numaralı işlem, dükkânın yarım hissesi- ne ayda otuz iki buçuk akçe ile sahip olan Ayşe Hanım’ın hissesini Papas oğlu Ahi isimli bir gayrimüslime devretmesine dairdir. Papas oğlu Ahi üç yüz akçe peşin kirayı (muaccele) Selman Ağa Vakfı mütevellisi İbrahim’e ödedikten sonra aylık kirayı da ödemeyi taahhüt ederek dükkânın yeni kullanıcısı olmuş. Sultan I. Ahmed devrinde divani-siyakat karması bir yazı ve nispeten sade bir Türkçe ile macerasına başlayan kâğıdımız, 1635 tarihli ve 2 numaralı işlemde görüldüğü üzere otuz yıl sonra hangi ihtiyaca mebni bilinmez ama tamamen Farsça seslenmektedir. Yazı halen divani-siyakat karmasıdır. Bu tarihe kadar dükkâna tasarruf eden Papas oğlu Ahi, muhtemelen 1633 yılındaki büyük yangında yanan dükkânı, kendi parasıyla yeni baştan inşa edip vakfın mülkiyetine ilhak etmek şartıyla kiracılığını sürdürmüştür.

    1637 tarihli 3 Numaralı işlemde dükkâna otuz yıl tasarruf eden Papas oğlu Ahi vefat ettiğinden oğlu Tanrıverdi’ye intikal işlemi yapılmıştır. Babasının adı Ahi, oğlunun adı Tanrıverdi olan bu gayrimüslim ailenin Karamanlı denilen ve Rumca değil Türkçe konu- şan Anadolu Ortodokslarından olması muhtemeldir. IV. Murad devrine ait bu kayıt ve sonraki 4 numaralı işlem kayıtları tamamen Farsça yazılmıştır. Bu kayıtla birlikte gayrimüslim baba-oğulun dükkân üzerindeki 61 yıllık tasarrufları sona ermiştir.

    Pervititch’de yaşayan tarih

    Pervititch’in 1941’de yaptığı son derece ayrıntılı sigorta haritalarında, dükkanın bulunduğu sahil şeridi.

    Bu civardaki ticarethanelerin değer artışı, yatırımcı zihniyeti giderek yükselen Osmanlı yönetim kademelerindeki kişilerin dikkatini çekmiş olmalı ki dükkânın bundan sonraki mutasarrıfları o sınıfın mensupları olacaktır. Eski Saray (Saray-ı Atik-Bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin yerindeki saray) Baltacılarından Hacı Abdullah yeni mutasarrıf olarak dikkati çekmektedir. Hacı Abdullah’ın dükkân üzerindeki tasarrufu 53 yıl boyunca sürerek rekor kırmıştır. Lale Devri’nin başlarında, 1721’de vefat ettiğinden, mirasçılarına intikal işlemi yapılırken temessükteki kayıtlar Türkçe-Farsça karma olarak düşülmüştür. Bundan sonra Sultan III. Mustafa devrine kadar olan kayıtlar da karma bir üslupla yazılmıştır.

    7 numaralı işlemde yine dikkati çekici bir ibare vardır. Dükkânımız artık “Han” olarak kiralanmaktadır. Bunun kaynağını da 5. işlemde görüyoruz. Kiralanan mülkün dükkân arsası olarak belirtilmesinden ve üzerine inşa edilecek yapının maliyetinin vakfa ödenecek peşin kiradan düşülmesi şartından anlıyoruz ki, karşımıza han olarak çıkan yeni yapı bu devirde inşa edilmiş olmalıdır. Bundan böyle mutasarrıflar da varlıklı oldukları anlaşılan isim sahipleridir. Kızlara da mirastan düşen payları verilmekte ve hakları gasp edilmemektedir. Ticarethanemiz ulema sınıfına mensup müderris ve Mehmed Mekki Efendi gibi eski şeyhülislamların dikkatini çekecek kadar önemli bir mevkidedir. Bunlar adına düzenlenen temessük kayıtlarında çocukların ve annelerinin isimlerinin zikredilmesi çok az kaynakta rastlanabilecek bilgilere ulaşılmasını sağlamaktadır.

    12. işlemden sonra hanın devredildiği Hacı Mehmed Emin Ağa bu temessükteki son mutasarrıf ve 30 Ocak 1811 son işlem tarihidir. Son işlemden sonra tasarruf sahiplerine başka temessük verildiği için “battal” edilen, yani hükmü iptal edilen ve sivil şahısların elinde bulunması gereken bu belge, en son sahibinin ve- fatıyla muhallefatının (ölünün ardında bıraktığı menkul ve gayrimenkul haklarını ispat eden her türlü yazılı belge) mühürlenerek Defterdarlık tarafından zaptedilmesi sonucunda arşive kaldırılmıştır.

    Bu tarihten sonra mülkiyet ve tasarruf hakları, farklı mütevelliler ve farklı kiracılar tarafından üretilen diğer temessüklerle yürütülmüştür. Eski tapu kayıtlarında bir araştırma imkânı olsa günümüzle irtibat kurulması mümkün olabilirdi. İkiyüz yılın hikâyesine bir nebze sahip olduğumuz han, belki de İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan zamanında gerçekleştirilen Haliç kıyısı yıkımlarına kadar ayakta duruyordu. 

    204 YIL İŞLEM GÖRMÜŞ BELGENİN ÖN YÜZÜ

    1-) 28 Nisan 1607

    İstanbul’da Baba Cafer Zindanı yakınındaki Tekneciler Çarşısı’nda Selman Ağa Vakfı’na ait dükkânın yarım hissesine mutasarrıf Ali kızı Ayşe hanımın hissesini kendi rızasıyla Papas oğlu Ahi’ye sattığının kaydıdır. Bir sefere mahsus üç yüz akçe peşin kirayı ödeyerek vakfa gelir kaydedilmişti. Ayda otuz iki buçuk akçe aylık kirayı ödediği sürece tasarrufuna kimsenin engel olmaması ve gerektiğinde delil olarak kullanabilmesi için senet talep ettiğinden bu belge hazırlanarak kendisine verilmiştir. Mütevelli İbrahim [Mührü belgenin arka yüzünde isminin tam üzerine gelecek şekilde basılıdır]

    2-) 25 Mart 1637

    Papas oğlu Ahi’nin vefatıyla oğlu Tanrıverdi’ye dükkânın tasarrufu verildi. Mütevelli Mustafa

    3-) 12 Ekim 1635

    Papas oğlu Ahi’nin dükkânı yandığından, kendi parasıyla tamir edip Selman Ağa Vakfı mülkiyetine ilhak eylemek şartıyla tamirine izin verildi.

    Mütevelli Mustafa

    4-) 30 Nisan 1668

    Tanrıverdi, dükkândaki yarım hissesini kendi rızasıyla Eski Saray Baltacısı Mehmed oğlu Hacı Abdullah’a devretti.

    Mütevelli Ahmed

    5-) 17 Kasım 1721

    Eski Saray Baltacısı Mehmed oğlu Hacı Abdullah’ın vefatıyla hissesi, mirasçısı olan oğulları Ahmed ve Abdurrahman Ağalara intikal etti. Ahmed Ağa’nın çocuksuz vefatıyla onun hissesi Mustafa oğlu Hacı Abdullah’a devredildi. Bu hisse için ayrıca senet verildi. Abdurrahman Ağa da hissesini Hacı Abdullah’a devretti. Dükkân arsasının üzerine inşa edeceği yapının maliyeti, vakfa ödeyeceği peşin kiradan düşülmesi şartıyla tasarrufuna izin verildi.

    Mütevelli Mehmed

    6-) 8 Ekim 1744

    Mustafa oğlu Hacı Abdullah’ın vefatıyla hissesi, mirasçısı olan oğlu Hacı Osman’a intikal etti. Bu hisse Hacı Osman’ın da ölümüyle kızları Fatma, Ümmü Gülsüm ve Ayşe’ye miras kaldı. Bunlar da hisselerini kendi rızalarıyla Abdullah oğlu Hacı İsmail’e devrettiler.

    Mütevelli Osman

    7-) 26 Temmuz 1761

    Önceki kiracılardan Mustafa oğlu Hacı Abdullah zamanında dükkân han olarak yeniden
    inşa edilmiş olmalı ki bu kayıtta “han” olarak geçmektedir. Bu hana mutasarrıf Abdullah oğlu Hacı İsmail’in vefatıyla mirası büyük oğlu İshak Bey ve büyük kızı Azime Hanım ile küçük kızları Hatice, Ayşe ve Hibetullah’a intikal etmiştir. Hatice, Ayşe ve Hibetullah’ın anneleri ve vasîleri Necm-i Seher Hatun, Haremeyn Müftüsü Şeyhzade Mehmed Refi’nin verdiği hüccet (bir anlamda noter senedi) gereğince vesayet ile hisselerini Hasan oğlu Süleyman’a devretmişlerdir. Hasan oğlu Süleyman üzerinden beratla Necm-i Seher Hatun’a intikal etmiştir. Yeni hisse taksimatı gereği İshak Bey, Azime Hanım için başka başka senet düzenlenmiştir.

    Mütevelli Osman

    204 YIL İŞLEM GÖRMÜŞ BELGENİN ARKA YÜZÜ

    😎 27 Mart 1780

    Necm-i Seher Hatun hissesini kendi rızasıyla Hatvanizade Ahmed Efendi kızı Fatma Hanım’a devretmiştir. Deftere kaydedilerek tasarrufuna izin verildi. Dört kıt’a temessük ile üç hisseye sahiptir.

    [Mühür: Mehmed]

    9-) 9 Haziran 1786

    Hatvanizade Ahmed Efendi kızı Fatma Hanım hissesini Seyyid Mehmed Ubeydullah Nefî Efendi oğlu Müderris Seyyid Hacı Ahmed Efendi’ye devretmiştir. Seyyid Hacı Ahmed Efendi ayda otuzdokuz akçe kira ile dört parça senede mutasarrıf olmuştur.

    [Mühür: Dâim emân-ı Hakk’da ola Mehmed Emin]

    10-) 12 Ocak 1794

    Seyyid Mehmed Ubeydullah Nefî Efendi oğlu Müderris Seyyid Hacı Ahmed Efendi, sahip olduğu hisseleri kendi rızasıyla önceki Şeyhülislam Mehmed Mekki Efendi’ye devretmekle mütevelli tarafından deftere kaydedilerek tasarrufuna izin verildi.

    [Mühür: Abduhu Nâil-i Eltaf-ı Hüseyin 1206]

    11-) 29 Ocak 1798

    Şeyhülislam Mehmed Mekki Efendi vefat ettiğinden hissesi iki çocuğuna kalmıştır. Oğlu, Galata Kadısı Mustafa Asım Efendi için yeni temessük verildi. Mustafa Asım Efendi hissesini annesi Havva Kadın’a devretmiştir.

    12-) 30 Ocak 1811

    Adı geçen çocuklardan büyük kızı Fatma Hanım’a intikalden sonra hissesini devrettiği Hacı Mehmed Emin Ağa’ya yeni temessük verildiğinden eski temessüklere “battal” yazısı çekilerek saklanmak üzere eline verildi.

  • Duvardaki güzel yazının anlamı: ‘Şimdi b..u yedik’

    Duvardaki güzel yazının anlamı: ‘Şimdi b..u yedik’

    Latin karakterlerinin kabulüne ilişkin “Dilimizi kaybettiğimiz için dinimizi kaybettik” yaklaşımı temelsizdir. Sultan hitaplarından bahnamelere, mektuplara uzanan hiç de İslâmi olmayan bir ‘Osmanlıca’ külliyat vardır.

    Yazıyı yeryüzünde ilk olarak kullanan Sümerlerden itibaren ilk çağ kavimleri, yazılı metinleri tapınaklarda saklamayı tercih etmiştir. Hz. Musa’ya indirilen “On Emir” tabletleri de Süleyman Mabedi’nin en muhkem yerinde saklanır. İslâmiyet’in ilk devirlerinde de esir alınan müşriklerin okuma yazma bilenleri, on Müslümana okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bırakılmışlardı. Umberto Eco’nun Gül’ün Adı adlı romanı da Hıristiyanlığa aykırı fikirler içeren ve manastırın kitaplığında kimselere gösterilmeyen kitapların sayfa kenarlarına sürülen zehir yüzünden ölen rahipler çevresinde dolanır. Kuran-ı Kerim’de ilk emir “Oku” ayeti olurken, hokka ve kaleme yemin edilir.

    Osmanlı dünyasında da yazı kutsaldı. Kitaplara “besmele, hamdele, salvele” adı verilen üçleme ile başlanır, mektup, resmi belge cinsinden tek sayfalık kâğıtların üzerine de “besmele-bihi” bazen de “hüve” kısaltması olan harfler kondurulurdu. 17. yüzyıla kadar önemli ölçüde hattatlar, ulema ve medreseliler, kalem kâtibi bürokratlar eliyle taşınan yazı kültürü muhafazakâr yapısını sürdürürken bu kutsallık çemberi, yazının yaygınlaşması, günlük ihtiyaçlar ve kültürel etkileşim ile zaafa uğradı. 19. yüzyıla geldiğimizde matbaalarda Kuran ve hadis kitapları basılabildiği gibi, “bahname” adı verilen cinsel içerikli kitaplar, “hezeliyat” türünden en müstehcen şiirler de topluma yayıldı.

    Duvardaki güzel yazının anlamı: 'Şimdi b..u yedik'
    Ünlü hattat ve mücellit Emin Barın’ın “celi sülüs” ile yazdığı, ebru süslemeleri muhtemelen Necmeddin Okyay’a ait hatta: “Şimdi b..u yedik” yazıyor.

    Gerek padişahlar olsun gerek valide ve hanım sultanlar olsun, günümüze kalan el yazılarında oldukça “sere serpe” ifadeler vardır. Sultan İbrahim’in kıyafetini tuhaf bulduğu Semiz Mehmed Paşa’ya “Bre karpuz kılıklı pezevenk” hitabı, III. Ahmed’in yazdığı mektupta kızı Fatma Sultan’ın selamını iletirken kocası Damad İbrahim Paşa’nın “ağzından öptürmesi”, Paris Sefiri Seyit Ali Efendi’nin yanlış istihbarat vermesi üzerine III. Selim’in “Ne eşek herifmiş” yazması, bu kutsallığın günlük kullanımdan çıkarıldığını gösteriyor. Halk arasındaki yazışmalarda bu tür örnekler tabii çok daha fazladır ve çok daha açık saçık ifadeler kullanılır.

    Günümüzde Latin alfabesinin kullanılması ve Arap elifbalı eski Türkçe’nin tamamen kutsiyet sahasına terkedilmesi ile toplum genelinin algısı epeyce farklılaşmıştır. Günümüz insanı Arap harfli tütün kâğıtlarını dahi bilmeden baş üstünde yeri olan kutsal metinler olarak değerlendirir.