Dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunda yaşayan Katip Çelebi, sadece 48 yıllık ömrünün ardından, referans değeri taşıyan önemli eserler bıraktı. O devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrıldı. Kısacık ömründe herhangi bir taraf olmak yerine, bilginin ve bilimin peşinden gitti.
Kâtip Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü olan 2009 yılı, UNESCO tarafından Kâtip Çelebi’yi Anma Yılı ilan edilmişti. Aradan sekiz yıl geçti. O yıl liseye başlayanlar, şimdi üniversite mezunu oldular. Özellikle yeni hayata atılan bu genç nesil arasında kısa bir soruşturma yapıldığında görülecek ki Kâtip Çelebi’ye yönelik derin bir cehalet hâkim.
Gönül isterdi ki 2009’da yakalanan ivme devam etsin ve nadiren içimizden çıkan evrensel çapta bir âlimin, her neslin bireyleri tarafından hakkıyla tanınması sağlansın. Eğitim meselesi geniş ve sorunları bitmek tükenmek bilmez bir mesele. Yıllardır yap-boza dönen müfredat içerisinde kendine yer bulamayan o kadar hayatî, acil ve gerekli konu var ki… Belki de Kâtip Çelebi gibi değerlerin tanıtılmasındaki eksikliğin farkına bile varılmıyor.
Kültürlü, entelektüel Osmanlı beyefendilerine 17. yüzyılda “çelebi” lakabı veriliyordu. Osmanlı dünyasında o asırda ortaya çıkan iki çelebi zat günümüzde de tüm dünyayı kendilerine hayran bırakmaktadır. Biri Evliya Çelebi, diğeri Kâtip Çelebi. Evliya Çelebi, sadece Seyahatnâme’siyle bu hayranlığı ve ilgiyi sağlamış. Kâtip Çelebi ise yirmiden fazla eseriyle çağını yakalamış nadir bir Osmanlı olarak günümüzde artarak süren bir ilginin odağındadır.
İkisi de gerçek isimleri ile tanınmazlar. Hatta Evliya Çelebi’nin gerçek ismi halen tespit edilememiştir. Kâtip Çelebi açısından oldukça şanslıyız. Süllemü’l-Vusûl ve Mizanü’l-Hak adlı kitaplarına yazdığı ayrıntılı biyografisini bizlere bırakmıştır. Asıl adı Mustafa, baba adı Abdullah’tır. Ulema arasında Kâtip Çelebi demekle bilinir, kâtipler arasında Hacı Halife lakabıyla meşhurdur.
Şubat 1609’da İstanbul’da doğdu. Babası Enderun’dan, Silahtar zümresinden, dindar, okur-yazar bir adamdı. Askerî seferlere katılır, ilim ve sohbet meclislerine devam ederdi. Oğlunun okuması için özel hocalar tutabilecek kadar meraklıydı. Küçük Mustafa, klasik Osmanlı eğitim sistemindeki Kuran, Arapça, hüsn-i hat gibi dersleri iyi bir şekilde tahsil ettikten sonra, 14 yaşında mâliye kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne girdi. Stajyer öğrenci statüsünde uzun süre çalışıp mesleğin inceliklerini ve öğrenilmesi zor siyakat yazısını öğrendi. Bu sırada açılan bazı savaşlara birlikte katıldığı babası ve amcası o seferlerde, gurbette öldüler. İstanbul’a dönünce Süvari Mukabelesi Kalemi’ne girdi. Ailesinden kalan yüklü mirasın büyük miktarını kitaplara yatırdı. Bir kısmıyla da Fatih’teki baba evini tamir ettirip evlendi.
Tuhfetü’l-Kibar kitabının İbrahim Müteferrika baskısında dünya haritası
Ayrılık devrinde bir Osmanlı bilgini
O devirde dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunun bağnaz hocalarından Kadızade Mehmed Efendi’nin derslerine devam etti. “Kadızadeliler” adıyla anılan grup kendilerini bu hocaya nispet etmektedirler. Karşı tarafta da “Sivasiler” adıyla Halveti Şeyhi Abdülmecid Sivasi’nin taraftarları yer aldı. Bunların kürsüden birbirlerine laf atmalarla başladıkları mücadeleyi; taraftarları bıçaklı, sopalı şiddet eylemlerine döktüler. Uzun yıllar asayişin ihlal edildiği ortam, Köprülü Mehmed Paşa’nın acımasız yöntemlerle aşırılıkları bastırdığı ana kadar sürecektir. Toplumda dinî tartışma ve çatışma konusu olan maddelerin açıklandığı ve Kâtip Çelebi’nin en çok tanınan, yayılan Mizanü’l-Hak fi İhtiyari’l-Ehakk adlı eseri, şahitlik ettiği olaylar ve tartışmaların tam içinde olduğu sıralarda kaleme alınmıştır.
Üniversitelerimizde de yeterince araştırılmamış, ne söylediği dikkate alınmamış, eserlerinin tamamı günümüz okuruna ulaştırılamamış bir durumdayken, söyleyeceklerimizde tekrara düşme endişesini hiç taşımıyorum. Çünkü Kâtip Çelebi’nin 17. yüzyılın kafası karıştırılıp zihni bulandırılmış orta halli Müslümanı için kaleme aldığı Mizanü’l-Hakk’ın değindiği konuların/soru ve sorunların çok daha basitlerinin, her yıl bilhassa Ramazan ayında canlı yayınlarda her kanalda bıkıp usanılmadan dile getirildiğine, toplumun her kademesinde son yıllarda daha da yaygınlaştığına şahit oluyoruz. Demek ki aradan geçen 350 yılda bu toplum tekrara düşme endişesini hiç yaşamadı; tekrar tekrar sorduğu soruların cevabını bile merak etmeden nesilden nesile taşıdı.
1656’da kaleme alınan bu eserdeki yirmi bir başlık, tamamen dinî ihtilaf ve çatışma konusu halindeki meselere açıklama getirme iddiasındadır. Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı, müzik, raks, tütün, kahve, afyon, Hz. Muhammed’in ana babasının küfr veya iman üzere ölüp ölmediği, Firavun’un son nefeste iman edip etmediği, Muhyiddin Arabî, Yezid’e lanet okuma, bid’at kavramının içeriği, kabir ziyareti, kandil geceleri, millet, rüşvet gibi tartışma konusu olan kavramlar irdelenir.
O devirden günümüze bu maddeler halen tartışma ve ayrışma konusudur. Özünde birlik, beraberlik, dayanışma ve uygarlık içeren “din” kavramının bizatihi kendisinin çatışma ve ayrışmaya sebep olmaması gerekir. Teorisinde de buna uygun bir zemin yoktur çünkü. Kâtip Çelebi’nin yaşadığı devirde Osmanlı toplumunun sıkıntıları çeşitlenirken, devlet düzenindeki kargaşa ve ekonomik zorlukların yıpratıcı etkisi arasında kalan kitleler bir tarafa meyletme ihtiyacını daha derinden hissediyordu. Kutuplaşmadan beslenen cephelerin böylesi ortamlarda insan kaynağı hiç kesilmiyor. Yine de müfrit cephelerin kendi aralarındaki çatışmadan en az zararla kurtulmaya çalışan kitleler daima var; ama çileli hayatlarını sürdürme mücadelesinde yapayalnızlar.
Kâtip Çelebi devrinde de onun nitelemesiyle çoğunluk kavga ederken makul düşünenler azdı. “Bir grup akıllı insan -Bu hadise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir, ne Sivasi ne Kadızade Efendi bize cenneti garanti edemezler. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetlerinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdürürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez-diyerek işe karışmadılar. İslam Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yol açmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, cezalandırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırılması zorunludur. Gerek Sivasi gerekse Kadızade taraftarları ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır.”
Mizanü’l-Hak’ta yer alan bu ifadelerin ne kadar doğru teşhisler içerdiği sonraki devirlerde de yaşanılarak anlaşılmıştır. Batıl inançları yerdiği kadar, örf ve adetlerle din adına mücadele edilmesine de karşı çıkar.
Kâtip Çelebi bir yandan okumaya, eserler vermeye devam ederken, öte yandan devlete hizmetini sürdürüyordu. Yirmi yıl çalıştığı memuriyet hayatında terfi etmesine imkân sağlamayan kalem şefine selametlik dileyip, kendini tamamen ilme adadı. Hocalık hayatı başladı. Coğrafi keşiflere, astronomiye, matematiğe olan merakı, devrindeki ulemadan farklı sahalarda da eserler vermesini sağladı. Keşfü’z-Zünun, Fezleke, Süllemü’l-Vusul, Cihannüma, Tuhfetü’l-Kibar, Takvimü’t-Tevarih, Düsturü’l-Amel, Levamiü’n-Nur gibi eserleri yanında, ihtida etmiş bir Hıristiyan olan Mehmed İhlasî’den çeviri yardımları alarak ortaya koyduğu İrşadü’l-Hayara, Tarih-i Frengî, Tarih-i Kostantaniyye gibi eserleri de vardır.
Cihannüma ile Tuhfetü’l-Kibar İbrahim Müteferrika tarafından basılmıştır. Eksik de olsa Avrupa’da da çeşitli basımları vardır. Mizanü’l-Hakk kitabı Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1864 yılında tefrika suretiyle yayınlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. Keşfü’z Zünun ise Kâtip Çelebi’nin Avrupa’daki ününü zirveye çıkaran en önemli eseridir. Arapça olup on beş bin civarında kitap ve yaklaşık dokuz bin yazar adı içeren bu muhteşem bibliyografi derlemesi yirmi yılda yazılabilmiştir. 1835- 1858 arasında Arapça ve Latince olarak Avrupa’da da yayımandı. Türk okuru için Türkçesinin ancak 2007-2008 yılında yayınlandığını söylemeden geçmek olmaz (BKZ. bir sonraki yazıda Prof. Dr. Celal Şengör röportajı).
Kâtip Çelebi’nin o devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrılıp, onlara karşı duruşunda, ara bulucu tavrında bir özellik aramak gereklidir. Belki de irfan noktasında yalnız bir adamdır. İçinde varolduğu çorak vadiyi yeşillendirmekle can damarlarını besleyecek kültürel iklimin zenginleşeceğinin farkındadır. Devrine göre akılcı, pozitif, bazen de liberal tavırları ağır basar. Bin civarında tarih kitabı olduğuna yönelik söylentinin doğruluğunu soran Şeyhülislam Yahya Efendi’nin, “doğrudur” diye verdiği cevaba inanmadığını görünce, ertesi gün on katıra yüklettiği üç yüz tarih kitabını konağının önüne gönderip “bundan fazla da ciltsizleri mevcut” diyerek ispata çalışması enteresan bir yaklaşımdır.
Tuhfetü’l-Kibar kitabında gemi resimleri ve açıklaması
Ulamanın cahilliği
Basitten bir derece yüksekteki mevkiine rağmen çevresinde sözü dinlenir, dikkate alınır. Devrin şeyhülislamlarından Bahaî Efendi ile sağlam bir dostluğu vardır. O devirde emekleme safhasındaki bilimin, akılcılığın ışığında aklına takılan üç soruyu fıkıh meselesi haline getirerek şeyhülislama gönderir, fetva ister. Hadislerde geçen kıyamet alametlerinden güneşin batıdan doğması meselesini astronomi bilimine uygulamanın mümkün olup olmadığı, kutuplarda namaz ve oruç ibadeti vakitlerinin nasıl ele alınacağı, Mekke’den başka yerde dört yönün kıble olup olamayacağı sorularını yöneltir. Bunlardan sadece birincisine fetva verilir ancak o da yanlıştır. Bunun üzerine kendi sorularının cevaplarını içeren İlhamü’l-Mukaddes adlı kitabı yazar. Ulemanın astronomi, matematik bilimlerindeki eksikliğinin, cahilliğinin kabul edilemez olduğunu birçok eserinde anlatır.
Maliye Kaleminde çalışırken oluşturulan bir komisyonda, devletin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılara çözüm önerileri getirir ama bürokratların bunları dikkate almayacağını bildiğini de ilave eder. Neyse ki bu önerileri bize bıraktığı Düsturu’l Amel li-Islahi’l-Halel kitabından okuyabiliyoruz. İbn-i Haldun’un izlerinin açıkça görüldüğü bu eserde halk, asker ve hazinenin birbiriyle ilişkisini ele alır. İran seferinde yol üzerinde Anadolu’nun harabeye dönmüş köylerini görmüştür ama, İran köyleri mamur ve refah içerisindedir. Bunun sebebinin de işin ehli olmayan yöneticilerin, rüşvet ve kayırma yöntemleriyle tayin edildikleri Anadolu’yu adaletle yönetmedikleri, verdikleri rüşvetin kat kat fazlasını halktan çıkardıkları yetmezmiş gibi, devletin vergilerini de fazlasıyla tahsil etmeye kalkmalarının köylüyü ezip çaresiz bıraktığını belirtir. Köylüye evini barkını terk edip firar etmekten başka çare kalmaz. Böylelikle ne asker tedarik edilebilir, ne de Hazinenin açıkları kapatılabilir.
Osmanlı tarihinin en mümtaz mevkiinde yer alan bu kültür adamının ömrü maalesef kısa oldu. 48 yaşındayken 27 Zilhicce 1068 (6 Ekim 1657) Cumartesi sabahı vefat etti. Ölümünden sonra terekesinden kitaplarını satın alan İzzetî Mehmed Efendi’nin sağlığında Kâtip Çelebi ile tanışıklığı anlaşılıyor.
Terekeden çıkan Cihannüma’nın kapak sayfasına kendi eliyle yazdığı cümlelerde yer alan ölüm safahatına dair bilgileri de bizzat ev halkından duyduğu şüphesizdir: “Kâtip Çelebi öldüğü günün gecesi bir miktar ham karpuz yiyip sonra eşiyle birlikte olmuş. Ekim ayında soğuk su ile gusledip sabah kahvesini içerken telaşlanınca elinden fincan düşüp aniden vefat etmiş. Ölmeden önce eşine ve hizmetçilerine ‘ne acayip, birbirine muhalif işler ettik, bir zarardan Allah koruya, hiç böyle işimiz yok idi’ diyerek korkuya kapıldığını beyan etmiş”.
İntiharını pozitivist bir deney konusu haline getiren Beşir Fuad’ı dışarıda tutmak şartıyla, son nefesinde yaşadığı ana dair akılcı, deneysel ve gözleme dayalı analiz bırakabilen bir başka Osmanlı bilmiyorum…
Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. II. Abdülhamid son anda kurtuldu ama ölenleri ancak sayı olarak hatırlıyoruz: 27’si kimliği tespit edilebilen 30 kişi. Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medrese öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da yaşamdan kopardı. Ölen Mehmed Baha Bey’in eşine bağlanan maaş yarıya indirilecek, kızının maaşı gayri hukuki olarak kesilecekti.
21 Temmuz 1905’te Yıldız Camii’ndeki Cuma Selamlığında Sultan II. Abdülhamid’e yapılan bombalı suikastta hedef sağ kaldı ama nice hayatlar son buldu. Yaralılar ömürleri boyunca o saldırının izlerini taşıdılar. Olayın öznesi olmalarına rağmen isimleri anılmadı. Basit sayılar, istatistiki veriler halinde toptancılığın, unutulmuşluğun kurbanı oldular.
Suikastçiler hemen tespit edilmişti 21 Temmuz 1905’te meydana gelen ve Abdülhamid’i hedef alan saldırıdan sonra geniş bir soruşturma açılmış, failler tespit edilmişti. Padişaha sunulan raporda, suikastçilerin fotoğrafları da yer alıyordu.
Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni Arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medreseli Kuran öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da katletti. İsimlerinin toplumsal belleğimizde yeri olmadı. Aynı bugünkü gibi. Yaşadığımız kanlı günler geride kaldığında, Dolmabahçe’deki PKK bombasının Kürt taksici Velat’ı, tıp öğrencisi 19 yaşındaki Berkay Akbaş’ı da aramızdan aldığını unutmamalıyız ki yeni acılara kapı aralamayalım.
Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. Giderek artan bir şiddet ve bombalı araç terörüyle sarsıldığımız şu günlerde, siyasetin acımasız yüzü, bizlerin de ruhunu duyarsızlaştırıyor. Bir eylem sonucunda ölen veya yaralananların yakınlarının acısını hafifletmek önceliğimiz olamıyor. Nefret söylemi ve intikam duygusu her şeyin önüne geçiyor.
Bombanın patladığı yer Bomba yüklü at arabası Cuma Selamlığı töreninde, işaretli yerde patlatıldı. Sultan Abdülhamid tam o sırada arka planda görülen Hamidiye Camii’nin girişindeydi ve birkaç dakika gecikmesi hayatını kurtarmıştı (üstte). Olaydan sonra padişaha sunulan ayrıntılı raporun kapağı (altta).
Organize bir saldırı
1905’deki suikastte dikkati çekici bir husus, Sultan II. Abdülhamid’in kendisi kurtulmuşken, onlarca kişinin ölmesi ve yaralanmasının hiç konu edilmemesidir. O insanlar, arkalarında bıraktıkları acılı aileleri kimlerdi, başlarına neler geldi diye düşünmek istemiyoruz belki de…
Bu yazımızda ilk bombalı araç saldırısı olan Yıldız Suikasti’ne ve burada hayatını kaybeden Şehzade Selim Lalası Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın kesilen maaşının akıbetini sorduğu mektuptan hareketle, 100 yıl önceki duyarsızlığımıza da değinmek istiyoruz.
19. yüzyılın son çeyreğinde çok sayıda devlet başkanı, kral, başbakan “anarşizm” ile “nihilizm”in etkilediği, kimi bağımsız kimi taşeron suikastçıların kurbanı olmuştu. ABD başkanından Rus çarına, Fransa cumhurbaşkanından İtalya kralına kadar önemli liderler kısa aralıklarla öldürüldüler.
‘Melun Rici, hain Mıgırdıç’ Rapordan: “Melun Silviyo Riçi tarafından getirilip, hain Mığırdıç’ın biraderi Ohannes ve eniştesi Osep tarafından saklanmış ve vakadan yirmi gün evvel manuk’a teslim edilmiş bombalar… İngiltere tabaasından Mösyö Johns apartmanından çıkarılmış ve Tophane-i Amire’ye teslim edilmiş olan on beş adet bomba”.
Sultan II. Abdülhamid 1876-1909 arasında saltanat sürerken şahit olduğu suikastların benzerine maruz kalmamak için, güçlü bir haberalma ağı kurup, sarayı dışına neredeyse hiç çıkmıyordu. Ancak çok önem verdiği, uluslararası toplum ve halifesi olduğu İslam dünyası ile birebir bağlantı kurabildiği tek etkinlik olan “Cuma Selamlığı töreni” için dışarı çıkmaya mecburdu. O sebeple törenin icra edileceği Yıldız Camii’ni güvenlik endişeleri ile Yıldız Sarayı’nın hemen dışına inşa ettirmişti. Alınan önlemlere rağmen, 21 Temmuz 1905 tarihindeki Cuma Selamlığı töreninde Türkiye tarihinin ilk bomba yüklü aracı patlatıldı. Ermenistan’a bağımsızlık kazandırmak amacıyla 1890’da kurulan, 1894 Sason, 1895 Van ayaklanmaları ile 1896’da İstanbul Osmanlı Bankası eylemlerini gerçekleştiren Taşnak örgütü, uzun soluklu bir planın ardından hazırladığı saatli bombalı aracı patlatmaya muvaffak olmuş, ama hedefi tutturamamıştı. Hedef elbette Sultan II. Abdülhamid idi.
Ermeni Taşnak örgütünün uzantısı olarak organize olan “Yıldız Suikasti Grubu”nun ilk elde liderliğini yürüten Kristofor Mikaelyan Rusya Ermenilerinden, Şabuh Kendiryan İstanbul’un Arnavutköyü’nden idi. Abdülhamid’e yönelik saldırıyı ilk önce el bombaları ile gerçekleştirmeyi planladılar. Bulgaristan’da atış denemeleri yaparken ellerinde patlayan bomba ile kendileri öldü. Onların ölümüyle operasyondan vazgeçilmedi. Aktif örgütçülerden Silviyo Ricci, Lipa Rips ve birlikte yaşadığı Sofi Rips eylemi baştan sona organize ettiler. Dört yıl önce Belçika’dan gelip İstanbul’a yerleşen Singer şirketi çalışanı Edward Jorris adlı anarşist de gruba katıldı. En kesin sonuç alıcı suikastın bomba yüklü bir arabayı patlatmak olduğuna kanaat getirerek Viyana’da Nesseldorfer Araba Fabrikası’na dört tekerlekli bir fayton sipariş ettiler.
Arabanın Osmanlı topraklarına sokulmasını maharetle başardılar. Trieste’den Lloyd Denizcilik Şirketinin Dalmaçya vapuruna yükledikleri arabayı İstanbul’a gönderdiler. İstanbul’da temasta oldukları üyeler atları, bombayı tedarik etti. Arabanın özel olarak üretilen bölümüne 80 kiloluk bombayı gizlediler. Avrupalı seyyah kimliğinde, defalarca Cuma Selamlığı töreninde keşif yaptılar. Padişahın camiden çıkıp arabasına binmesine kadar geçen sürenin şaşılacak derecede kesinliğini saptadılar. 1:42 dakikaya ayarlanmış saatli bomba ile kesin sonuç alabileceklerini düşündüler.
Suikastçıların inceden inceye hesaplayıp kurdukları bomba, tam ayarlanan saatte patladı. Patlamanın olduğu yer, faytonların park ettiği alan olup cami kapısına 100 metre kadar mesafedeydi. İlk anda 26 kişi öldü, 60 kişi yaralandı. Bombalı araba dışında 16 araba tahrip ve onlarca at telef olur, ortalık kan gölüne döner ama, esas hedef Sultan Abdülhamid hayattadır. Padişah o gün, arabaya binmesinden önce alışılmışın dışında Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile ayaküstü birkaç dakika kadar konuşmuştur. Bu gecikme yüzünden henüz caminin merdivenlerinden inmeden patlama gerçekleşir ve hayatı kurtulur.
Sultan Abdülhamid, patlamadan saniyeler sonra, korku ve dehşetin kol gezdiği o anlarda oldukça sakin görünür. Mabeyn erkânını ve yanındakileri de sakinleştirmeye çalışır. Ellerini kaldırarak halka güven aşılar. O anda ilk önce Avusturya sefirinin “Vive le Sultan” tezahüratı üzerine önce yabancı temsilciler, sonrasında tüm izleyiciler tezahürata katılır. Arabası patlamadan etkilense de tek başına bindiği arabayı kendi kullanarak hızlıca karşıdaki sarayına girer. Bu arada bir yanda yaralıların, şoka girenlerin feryatları, öte yanda tezahürat edenlerin sesleri birbirine karışır. Ortalık durulduktan sonra onlarca yaralı ve ölüden ibaret can pazarının acı gerçeğiyle yüz yüze kalınır.
Olayın hemen ertesinde Abdülhamid’in en güvendiği hafiyelerinden, Lübnan Hıristiyanlarından Necip Melhame Paşa’nın başkanlığında soruşturma komisyonu kurulur. Olay yeri incelemeleri, delillerin toplanması, olayın faili zannıyla gözaltına alınan 40’a yakın kişinin ifadeleri doğrultusunda soruşturma kısa sürede tamamlanarak olay aydınlatılır. İstanbul’un farklı yerlerine gizlenmiş çok sayıda bomba, dinamit ve çeşitli patlayıcı maddeler ele geçirilip fotoğraflanır. Soruşturma raporunun özetinden matbu bir cilt hazırlanarak Abdülhamid’e ve yerli yabancı gerekli görülen kişilere dağıtılır.
Bomba yağdırdılar serbest kaldılar Yıldız Suikastinden sonra şüphelilerin evlerinde yapılan aramada çeşitli bomba düzenekleri ve patlayıcılar bulunmuştu. Ancak yakalanıp, suçları sabit görülüp idama mahkum olan yabancı uyruklu kişiler bile, büyükelçilerin baskılarıyla serbest bırakılacaktı.
Kısa sürede mahkemeye çıkarılan 17 tutuklu yanında, esas elebaşılarından firar eden 17 kişi yargılanır. Mahkeme sonunda firarilerin 10’u idam, 7’si müebbet kalebent cezalarına çarptırılır. Tutukluların ilk sırasında bulunan Edward Jorris ile birlikte 4 kişi idam, 7 kişi kalebent cezası alır. Suçsuz bulunan 7 kişi salıverilir. Elebaşı olarak mahkûm edilen Edward Jorris de, daha sonra Belçika hükümetinin baskılarıyla serbest bırakılır. Gıyaben idama mahkûm edilmiş eşi Anna Nellens zaten hiç yakalanamaz.
Buraya kadar geçen safha “Yıldız Suikastı”nı konu alan tüm anlatımlarda aşağı yukarı aynıdır. Eksik olan anlatım ise bu olaydan etkilenen, yaralananların akıbeti, can verenlerin geride bıraktıklarına ne olduğudur. İnsanların dramı yerine sayılar konuşturulur. Sayılar da gayriciddî, birbirini tutmayan rakamlardan ibarettir.
Abdülhamid ilk elde ölü ve yaralıların adlarını, geride bıraktıklarının kimliklerini bir liste halinde Necip Melhame’den ister. Soruşturma raporundaki verilerden biraz farklı olan bu listeye göre, olay anında 26, ağır yaralıyken 4, toplam 30 kişi ölmüştür. Yaralılardan sakat kalan 29 asker ve sivilin ismi listede yer alır. Mahkeme kararında ise, 26 ölü 58 yaralı olarak sayı bağlanır. En çok kayıp veren gruplar, selamlık töreninde yer alan askerî birlikler ve arabacılardır.
Bu listede ailelerinin acısını bir an önce hafifletebilmek için padişah iradesiyle maaş bağlanılmasının emredildiği görülmektedir (Ölü ve yaralıların tamamının ailesine maaş bağlanıp bağlanmadığının tespiti, Osmanlı Arşivinde tasnifi devam eden Maliye Nezareti evrakının araştırmaya açılmasından sonra mümkün olabilecektir).
Ölenler içinde en rütbeli olan, Şehzade Selim’in emektar lalası Mehmed Baha Bey’dir. II. Abdülhamid, devletin en yüksek dereceli nişanları ile onurlandırdığı lalayı çok sevmektedir. Zaten patlama anında da çok yakınındadır. Ölümüne şahit olmuş, bir şarapnel parçasının emektar şehzade lalası Baha Bey’in başının yarısını alıp götürdüğünü görmüştür. Bu olayı yıllar sonra doktoru Atıf Bey’e anlatırken de üzüntüsünü gizlemez. Patlama anında selamlık töreninde bulunan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan da, anılarında sadece Baha Bey’in ölümünden bahseder.
Tespit edebildiğimiz ilk maaş iradesi de Baha Bey’in ailesine aittir. 4 Eylül 1905 tarihli bu irade uyarınca, Lala Mehmed Baha Bey’in Üsküdar İhsaniye Mahallesinde oturan eşi Fatma Hanım’a 1000, kızları Fatma Zehra ile Ayşe Sıdıka Hanımlara 300’er kuruş bağlanması emredilir. Maaşları kayd-ı hayat, yani ömür boyu verilmek şartıyla tahsis edilir. İradede ve sadaret buyruldusunda Baha Bey’in eşi Fatma Hanım’a açıkça 1000 kuruş tahsis edilmesi emredilip, Maliye Nezaretinin de bu miktarın tahsis edildiğini belirtmesine rağmen, kendisine 500 kuruş verilmiştir!
Padişah iradesini uygulamayan devlet
Lala Mehmed Baha Bey’e maaş bağlanmasına dair padişah iradesi (altta). Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın 16 Şubat 1915 tarihli arzuhali (üstte), kesilen maaşının yeniden bağlanmasını talep etmekte. Ancak mahkeme, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşın kesilmesini onaylar; kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılır.
Tuhaflıklar bununla da kalmaz. 7 Ekim 1912 tarihinde Ayşe Sıdıka Hanım evlenir ve kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşı kesilir! Maliye Nezaretine yapılan müracaatta alınan cevapta “Muhtacîn Tertibinden” kayd-ı hayat şartıyla tahsisat yapılamayacağı gerekçe gösterilir. Bu tahsisatın 27 Haziran 1910 tarihli “Muhtacîn Nizamnamesi”nden beş yıl önce yapıldığı, özel bir durum üzerine bağlandığı itirazına iki yıl cevap verilmez.
1. Dünya Savaşı’nın aileleri geçim sıkıntısına soktuğu bir zamanda 16 Şubat 1915’te Ayşe Sıdıka Hanım, yayımladığımız arzuhalle itirazını yeniler. O zamanın Danıştay’ına yani Şura-yı Devlet’e havale edilen evrak üzerine durum görüşülür. Oybirliği ile alınan karar tam bir hukuk garabetidir. Nizamnameden 5 yıl önce padişah iradesiyle, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen bir maaş, kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılarak bu nizamname çerçevesine sokulur; lafı dolandırarak tahsisat iptalinin kanuni ve hukuki olduğu cevabı verilir.
Sultan II. Abdülhamid’in iradesinin, devlette devamlılık esasının, padişahı uğruna verilen telafisi gayr-i kabil canların, dökülen kanların bir hiç derecesine indirildiği bu karar emsal ittihaz edilerek “Yıldız Suikastı”nın diğer mağdurlarına da uygulanmış mıdır? Şu anda tespit edemediğimiz bu sorunun cevabı, Osmanlı Arşivinin hazineleri açıldıkça ortaya çıkacaktır.
Y.PRK.ŞD, 3/50
İLK BOMBALI ARAÇ SALDIRISINDA ÖLENLER
Seyis Mustafa Saka neferi Hüsnü
Olay anında vefat eden 26 kişi ile ağır yaralı iken vefat eden 4 kişiden ibaret toplam 30 ölüden ancak 28’inin kimlikleri araştırılabilmiş, bunlar arasındaki bir çocuğunun kim olduğu tespit edilememişti.
VEFAT EDENLER, MESLEĞİ, MEMLEKETİ-ADRESİ VE AİLE FERTLERİ
Lala Baha Bey Şehzade Lalası Üsküdar-İhsaniye: Eşi Fatma, kızları Fatma Zehra, Ayşe Sıdıka.
Çilgözoğlu Hüsnü b. Ali Süvari Ertuğrul Alayı, Saka neferi Mihalgazi-Eğdir köyü: Annesi, evli kız kardeşi, erkek kardeşi.
Batuhoğlu İsmail b. Babuk Beyoğlu Kışlası Topçu Süvari Alayı İnegöl-Mezid köyü: Dul annesi, 8 ve 12 yaşlarında iki kardeşi.
Hacıbekiroğlu Bekir b. Mehmed Süvari 4. Alayı Ürgüp-Başköy: Eşi Fatma, annesi Emine, babası Mehmed, kardeşleri Şükrü, asker Kuddusi ile üç kız kardeş.
Fındıkoğlu Emin b. Şaban Fethiye Kalyonu Serdümeni Tirebolu-Hamam Mahallesi: 70 yaşında babası Şaban, annesi Gülşen.
Eğinli Çilipekoğlu Kadir nam-ı diğer Osman Çavuş b. Mehmed Arabacı Ağın Nahiyesi-Selamlı köyü/Aksaray Muratpaşa Mahallesi: Eşi Ayşe, iki yaşında oğlu Mehmed.
Mehmed b. İbrahim Arabacı Kasımpaşa-Bedreddin Mahallesi: Eşi Ayşe, diğer eşi İrfan hanım, çocukları 17 günlük Safinaz, annesi Ümmü Gülsüm.
Neziroğlu Osman b. İlyas Süvari Ertuğrul Alayı, nefer Söğüt-İnhisar köyü: Anneannesi.
Fehim Ağa / Rençber Beşiktaş-Teşvikiye: 70 yaşında babası Resul, annesi Halime, eşi Fatma, oğlu 8 yaşında Hüseyin, kızı 6 yaşında Meryem, diğer kızı Hacer.
İsmail b.İbrahim Arabacı Nişantaşı-Taşocağı Molla Ayazma Sokağı: Oğlu 17 yaşında İbrahim, kızı 13 yaşında Sıdıka, diğer oğlu 6 yaşında Hikmet.
Yanbolulu Mustafa Ağa Arabacı Davutpaşa-Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi: Eşi Nefise Hanım. (Hamile).
Nurettin Arabacı Kağıthane-Tabya Caddesi: Eşi Zekiye, 12 yaşında kızı Saadet, 9 yaşında Raniye, 5 yaşında Meliha, 3 yaşında Müyesser, 1,5 yaşında İhsan. Kız kardeşi Servet.
Şerif b. Ahmed Arabacı Teşvikiye-Taşocağı: Dul annesi Şefika, eşi Nebiye, çocukları 4, 2 ve 6 yaşlarında Kamile, Mahiye ve Edhem.
Prevadili İbrahim Ağa b. Mehmed Tophane-Selime Hatun Mahallesi: Eşi, annesi Habibe, 5 ve 3 yaşında Nuriye ve İsmail Hakkı. Kız kardeşi Şerife.
Osep Arabacı Boğaziçi Yeniköy-Güzelce Ali Paşa Mahallesi: Eşi Bukina, oğlu 3 yaşında Onnik, kızı 1 yaşında Ağavni.
Bakioğlu Aziz b. Osman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Osman, kız kardeşi Fatma.
Hafızoğlu Osman b. Hüseyin Beygirci Elazığ-Yukarı Ülgün köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Annesi Fındık kadın, 5 yaşında kardeşi Cebrail, 7 yaşında İlyas, kızkardeşi 14 yaşında Ümmühan, 3 yaşında Fatma, 9 yaşında Zeynep.
Karabekiroğlu Yusuf b. Süleyman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Süleyman, eşi Zeynep, kızları Kamer, Havva, Hatice, 15 yaşında Emine, 8 yaşında Fatma, oğlu 5 yaşında Hüseyin.
Tablakâr Mehmed Ağa Yıldız Sarayı Beşiktaş-Abbas Ağa Mahallesi: Eşi Halime, çocukları 12 yaşında Recep, 9 yaşında Recep Sabri, 2 yaşında Nuriye.
Ahmetleroğlu Süleyman b. Veli Yanya Vilayeti-Berat Kazası: Eşi Adile, çocukları 7 yaşında İsmail, 5 yaşında Ali, 3 yaşında kızı.
Mustafa Ağa Operatör Cemil Paşa’nın uşağı Sivas-Hamidiye kazası: İhtiyar babası, dilsiz kız kardeşi, erkek kardeşi Osman.
Mehmed Ali Ağa b. Yusuf Urfa-Yasin Hüseyin Mahallesi: Annesi Medine, eşi ve iki biraderi, üç kız kardeşi.
İstanbulcuoğlu Mehmed b. Mustafa Seyis Osmancık-Canbaz köyü: Annesi Zahide, eşi Gürcü.
Hafız Musa Efendi 11 yaşında, Hafız İvrindi-Çarkacı köyü/ Fatih-Servili Medrese: Babası Zekeriya, annesi ve üç kız kardeşi.
Yunus Ağa b. Hüseyin Seyis Niğde-Arabsun-Sineson köyü: Annesi Şerife, eşi Fatma.
Mehmed b. Hacı Siirt-Harman köyü: Annesi Salime, eşi Şemsiye, kızı Zekiye.
Mahmud b. Hacı Ali Rençber Bitlis-İzmit köyü: Annesi Saro, kız kardeşi Halime, eşi Ziyneti.
Kimliği tespit edilemeyen bir çocuk Fatih-Atpazarı: Prevadili İsmail Ağa’nın misafiri olduğu zannediliyor.
Günümüzde koleksiyonerlerin en nadide parçaları arasından bulunan ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı foto kartların öyküsü şimdiye kadar çok yazıldı. Ancak Abdülhamid’in en güvendiği adamlarından Fehim Paşa’yla Margaretha isimli Alman kızının “sahte evliliği” ve kız tarafının intikam için bu kartları piyasaya sürdüğü bilinmiyordu.
Geçen yüzyılın başlarında İstanbul’da II. Abdülhamid’in sansür rejimi altında yazılı, basılı her şey denetleniyordu. Sıkı denetime rağmen müstehcen kartpostal ve foto kartlar her yeri sarmış, el altından satılan kartpostallara talep büyük olmuştu. Matbaalar Başmüfettişi Süreyya Bey’in işi de bu kartları satan yerleri teftiş edip yasaklı kartları ortaya çıkarmaktı.
Bir gün Sirkeci’de Mariçe Oteli’nin karşısında kartpostal satan bir dükkânda, dikkati çekici kadın fotoğrafları görülmeye başlanır. Süreyya Bey’in önem atfettiği bu kartlardaki kadın fotoğrafının üstüne, o devirde “Yaver-i Hususî-i Hazret-i Şehriyarî” yani “Padişahın Özel Yaveri” sıfatıyla ortalığı kasıp kavuran Ferik Fehim Paşa’nın ismi yazılarak, önüne Margaretha ismi getirilmiştir. “Margaretha Fehim Pascha” yazılı, kapış kapış satılan bu kartlardaki kadın, hikâyemizin kadın kahramanıdır. O dönemin ahlak anlayışına göre sarayın itibarını, Osmanlı subayının şerefini hiçe sayan bu kartlar için hemen toplatılma kararı verilir. Bu karara rağmen günümüzde bu kartpostalların yaygın olarak bulunması nasıl açıklanabilir?
II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in oğlu, 1873 doğumlu Fehim Paşa, padişahın özel ilgisine mazhar olmuş, en yakınındaki güvendiği kişilerdendir. Çocukluğu sarayda şehzadelerle birlikte geçer. Harbiye’nin zadegân sınıfından 1894’te yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra, askerlik dışında her şeyi yapmasına rağmen beş yıl sonra paşa unvanına da kavuşur. Etrafına topladığı kopuk takımından oluşturduğu hafiye ekibiyle toplumun nefret ettiği adamların en başta gelenlerindendir. Gözü pek ve kendine sadık adamlarıyla birlikte dehşet estirdiği Beyoğlu bölgesi ondan sorulur.
Alımlı bir hanım ve umulmadık bir isim 1900’lerin başlarında İstanbul’da piyasaya sürülen ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazısı bulunan foto kartlar, pek alımlı bir hanımefendiyi resmediyordu. Ancak bunların üzerinde II. Abdülhamid’in sütkardeşinin oğlu olan Fehim Paşa’nın isminin geçmesi herkesi şaşkına çevirmişti.
Abdülhamid’in bendesi olan diğer hafiye grupları ile rekabet ve kavgası hiç bitmez. İstanbul’da etkisini iyice hissettirdiği zaman diliminin sadrazamı Avlonyalı Ferit Paşa ile açıkça mücadele eder. Ferit Paşa da her fırsatta Fehim Paşa’yı gözden düşürmeye çalışır.
‘Fehim Paşa’nın metresi’ olunca… Hem Osmanlı hem Avrupa basını, “Fehim Paşa’nın metresi” olarak lanse edilen Margaretha’yla ilgili efsaneleri yaygınlaştırmış, kartpostallar her tarafta aranır hale gelmişti. Gerçek ise çok farklıydı.
Hovardalığı ile nam salan paşanın öldüğü tarihte, Muazzez ve Gevheristan ile birinin ismini tespit edemediğimiz üç karısı, yaşları 8 ile 13 arasında Zeki, Eşref, Alaaddin ve Necati isimlerinde dört çocuğu vardır. Kalabalık ailesine rağmen gözü sürekli evinin dışındadır. Bu sayede Osmanlıların son döneminden bu güne efsane anlatımlarla süslene süslene dikkati çekici hale gelen “Fehim Paşa ile metresi Margaretha” hikâyesi ortaya çıkmıştır. Anlatımlarda Sermet Muhtar Alus ve Reşad Ekrem Koçu’nun şahitlik veya nâkillikleri belirleyicidir. Murat Bardakçı, Ergun Hiçyılmaz, Gökhan Akçura gibi yazarlar da bu anlatımlara sadık kalırlar.
Günümüzde Beyoğlu’ndaki Saint Antoine Kilisesi’nin bulunduğu yerde, 1906’dan önce Concordia Tiyatrosu ve bahçesi bulunuyordu. Burada akrobasi gösterileri yapanlar, baba Charles, kızları Mary ve Margaretha ile Charles Morgan Jr. isimli erkek çocuktan ibaret Morgan ailesinin fertleri olarak tanıtılırlar. Genel olarak İngiliz veya Alman oldukları belirtilir. Fehim Paşa’nın birlikte olmayı kafasına koyduğu Margaretha’yı, sahne sonrası kart satmak üzere geldiği locasında beş lira bahşiş vererek etkilediği özellikle vurgulanır. Bundan sonrası için farklı versiyonlar söz konusu olsa da Margaretha’nın metres olmayı kabul ederek Fehim Paşa tarafından bir eve yerleştirildiği ve İstanbul’dan sürülünceye kadar birlikte oldukları anlatımların ortak verisidir.
Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır.
Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır.
Bütün bunların yanında en çok bahsedilmeye değer kitap, Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit (1911-12) adlı kitabıdır. Bugüne kadar hakkında pek araştırma yapılmayan Ahmed Naci, o sıralarda çok sayıda roman ve çevirisi olan bir yazardır. Bu eserinin girişinde “Fehim’in yakın çevresindeki adamlarından ve sonradan Yıldız’da görevlendirilen Kamil Bey isminde birinin notlarından yararlanarak kitabı kaleme aldığını” söyler: “Bu risalemiz, hayali, tasviri bir roman değil, belki bir hakikat-i tarihiyedir” diyerek anlatılanların gerçekliğini vurgular. Buna rağmen Fehim Paşa ve Margaretha üzerine yazılan yazılarda ihmal edilmiş veya hiç görülmemiştir. Kitapta anlatılan bazı hususların arşiv belgeleriyle örtüşmesi dikkatimizi bu esere yöneltmemize sebep olmuştur.
Ahmed Naci’nin anlatımının doğruluğunu teyit ettiğimiz en önemli nokta, Fehim’in adamlarından Süreyya’nın tertibi ile Margaretha ve Fehim’in Beyoğlu’nun büyük otellerinden birinde kıyılan nikâh ile evlendiklerini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa tarafından Yıldız Sarayı’na gönderilen bir tahriratta görmemizdir. Bu belgedeki,“18 Nisan 1905 tarihinde Margarit isminde tiyatro oyuncularından bir Almanyalı kızla garip bir surette izdivaç ettiği ve işbu izdivaca adamlarından merkum Süreyya’nın vesatet ve delalet eylediği ve bir müddet sonra Margarita’yı bırakmış olmasından dolayı Almanya konsolatosu mahkemesinde muhakemat cereyan ederek bir hayli tazminat itasına mecbur kaldığı tahkikat-ı vakıadan müsteban olmuştur” cümlesi, kitabı teyid etmektedir.
Oryantalizm modası Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margaretha’yı saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak anlattılar.
Bu nikâhın arka planı da kitapta anlatılmaktadır. Bu noktadan itibaren hikâye, bilinen klasik şekilden farklılaşır. Fehim, Süreyya isimli Selanikli Yahudi dönmesi adamınının öve öve bitiremediği Margaretha’yı ilk duyduğunda hiç umursamaz. Henüz 18-20 yaşlarındaki bu güzel kız için bir tasarısı da yoktur. Bir gün yolu Concordia’ya düşen Fehim Paşa, cazibesine kapıldığı Margaretha’yı elde etmek için kırk takla atar. Tam tamına 483 lira saydığı altın ve yakut bir yüzük ile gönlünü çalmaya çalışır. O miktar paranın ne ifade ettiğini anlamak için iki yıl sonra Bursa’da sürgündeyken Çekirge semtinde 25 dönüm dut bahçesini 200 liraya satın aldığını söylemek yeterli olacaktır.
Bu kadar değerli bir hediyeyi kabul eden Margaretha, Fehim Paşa’nın birlikte olma teklifini reddedince Süreyya tekrar devreye girer. Tiyatro müdürü de görüşmelere katılır. Süreyya, Fehim Paşa’nın aslında evlenmek istediğini söylediğinde, tiyatro müdürü, kızın Viyana’da olan babasının onayına ihtiyaç duyulduğunu belirtir. İşte burası da bilinenlerden farklıdır. Babasının akrobat Morgan ailesi ile birlikte Concordia’da gösteri yapmak yerine Viyana’da yaşadığı vurgulanır. Belki akrobat olarak çalışırken Viyana’ya geçici surette gitmişti, belki de akrobat bile olmayan bir Viyana sakiniydi. Evlilik teklifine şaşıran baba Morgan onay verir ama tek şartla; Margaretha, Fehim Paşa’nın nikâhlı eşi olursa.
Fehim evlilik kararını şiddetle reddetse de, Süreyya sahte imam ve sahte bir düğünle bu işi yapacaklarını söyleyince ikna olur. Sadrazam da “garip bir surette izdivaç ettiği” derken bunu kastetmektedir.
‘Garip bir izdivaç’ Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit adlı kitabının kapağı (üstte) ve Yıldız’a sunulan tahriratta, ikilinin kıydığı nikahın “garip surette bir izdivaç” olduğunu belirten bölüm.
18 Nisan 1905’te kıyılan nikâhtan sadece bir hafta sonra Fehim Paşa kızdan sıkılır ve Margaretha’yı terk eder. Devreye giren Alman konsolosluk mahkemesinde bir hayli tazminat ödenir ama, Ferit Paşa parayı Fehim ödemiş gibi söylese de esas ödeyenin Abdülhamid olduğunu yüzüne vurmak için öyle söylemektedir. Zaten Ahmed Naci, o tazminatın Abdülhamid’den alınan 2000 lira olduğunu belirtir.
Morgan Ailesi, Fehim Paşa’yı yaptığına utandırmak, kızlarını terk etmesinin intikamını almak için Margaretha’nın kartpostallarının üzerine Margaretha Fehim Pascha ismini bastırıp satarlar. Ahmed Naci’ye göre utanmak bir tarafa, Fehim bu olayı hiç önemsememiştir.
Burada kronolojik bir takip yapmak gerekir. Fehim, 1905 yılı Nisan ayı sonlarında Margaretha’yı terk ettiyse, kartpostalların da Mayıs sonrasında dağıtılmaya başlandığını düşünebiliriz. Bursa’ya sürgünü 16 Şubat 1907, yazımıza konu olan kartpostalların toplanma emrinin verildiği tarih 25 Şubat 1907’dir. Daha önceki bir tarihe ait yasaklanma emri olmadığına göre, Fehim Paşa en etkili olduğu zaman diliminde iki yıl boyunca bunların yasaklanması için bir emir çıkarttırmamış demektir. Bu da Ahmed Naci’nin, Fehim’in bu işi önemsemediğine dair sözlerini doğrulamaktadır.
El altından satılan bu kartlar zamanla yayıldılar ve günümüzde koleksiyonerlerin en değerli objelerinden biri oldular. Genç yaşta çok şey gören, yaşayan Fehim Paşa, uluslararası baskılardan bunalan velinimeti Abdülhamid’in, kendine mecburen yüz çevirmesiyle soluğu Bursa sürgününde aldı. Ailesini de yanında götürüp mazbut piknikler, kır ve araba gezintileri ile fırtınalı günleri geride bıraktı. Ne var ki bir daha ne İstanbul’u ne de velinimetini görebilecektir.
Fehim Paşa, Meşrutiyet’in ilanıyla kaçmaya çalışırken, 3 Ağustos 1908 tarihinde Yenişehir’de taşlı sopalı bir grup tarafından linç edildi. Margaretha ise Fehim daha Bursa’ya sürgüne gönderilir gönderilmez konağındaki eşyasını, mücevherlerini satarak, tüm birikimini de yanına alıp Sirkeci Garı’ndan Viyana’ya gidecek ve bu defa henüz sonunu tespit edemediğimiz bir hayatın kucağına kendini bırakacaktır.
FOTO KARTLAR 2 YIL PİYASADA KALDI
Mevcutlarının hemen toplatılmasına!
İstanbul’da, üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı kartpostallar için verilen toplatma kararı, bunların ortaya çıkmasından iki yıl sonraydı. Bu durum, Fehim Paşa’nın, kendi adının yazılı olduğu bu kartlardan pek de rahatsız olmadığını gösteriyor. 1907’deki toplatma kararının orijinal metni şöyle:
“Babıali
Nezaret-i Celile-i Dahiliye
İdare-i Matbuat
Aded
951
Bir kadın resmini ve bâlâsında Fransızca “Margrit Fehim Paşa” ibaresini hâvî muhtelif vaziyette altı adet kartpostal Sirkeci’de Mariçe Oteli karşısında kartpostal satan bir dükkanda görülerek mübayaa edildiği idare-i âcizî Matbaalar Sermüfettişi Şemseddin Bey tarafından verilen raporda beyan ve ifade kılınmış ve alelusul idâre-i âcizîde hıfz edilmiş olmağla bunların füruhtuna meydan verdirilmemesi ve mevcutlarının hemen toplatılması esbabının istikmali lüzumunun Zabtiye Nezaret-i Celilesi’ne emr u iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-lehü’l-emrindir.
Fî 12 Muharrem sene 325 ve fî 12 Şubat sene 322 [25 Şubat 1907]
Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden Abdülhamid, siyaseti, ekonomisi ve güvenliğiyle sadece kendisine bağlı bir tek adam yönetimi tesis etmişti.
I. Abdülhamid’in 1789’da şaibeli ölümünün ardından tahta çıkan III. Selim’den itibaren Osmanlı Devleti’nde taht değişiklikleri büyük ölçüde kanlı oldu. IV. Mustafa, kendine yönelik Alemdar Mustafa Paşa darbesini etkisiz kılmak için, amcaoğlu III. Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud’un öldürülmesini emretti. Selim öldürüldü ama, Şehzade Mahmud koluna aldığı bıçak yarasıyla kurtulur kurtulmaz, Alemdar tarafından 1808’de tahta oturtuldu. Genç padişah ilk iş olarak tahttan indirdiği ağabeyi IV. Mustafa’yı katlettirdi.
Bu kargaşa döneminde Anadolu ve Rumeli ayanları ile Sened-i İttifak imzalandı (29 Eylül 1808). İstanbul’un, taşra üzerinde zayıflayan merkezî otoriteyi yeniden kurmak, taşranın da merkeze karşı kendisini güvenceye almak gayesini güttükleri bu senet, çok kısa ömürlü ve etkisiz olsa da önemi büyüktür.
Bizzat II. Mahmud’un imha ettiği bu belgeye imza koyanların çoğunun başına çeşitli vahim haller geldi. Gittikçe vesayetten kurtulan ve merkeziyetçi, otoriter Osmanlı siyasi anlayışını hâkim kılmak isteyen II. Mahmud, ayanları sindire sindire yol aldı. Tepedelenliler, Tuzcuoğulları, Çapanoğulları, Karaosmanoğulları, Caniklizadeler, Haznedaroğulları gibi yörelerinde neredeyse bağımsız hareket eden sülaleleri merkeze bağladı. Rekabette ısrar edenleri ortadan kaldırıp, Kavalalı gibi dişli çıkanları da uluslararası dengelere göre yönetmeğe kalktı.
Bürokrasinin güç kazanması
Yeniçeri Ocağı’nın da 1826’da tarihe karışmasıyla “Tanzimat Reformları”nın ve merkeziyetçi bir devlet yönetiminin önü açılmıştı. Başta Reşid, Âli ve Fuat Paşaların damga vurduğu bu devirde, Babıâli bürokrasisi giderek yönetimin merkez üssü oldu. 19. yüzyılın karakteristik Babıâli bürokrasisi ciddi anlamda hanedana rakip olmuştu. Taşra eşraf ve ayan ailelerinden okumuş yazmış bir kitlede yavaş yavaş merkezî bürokrasi içinde yer alıp iktidarın ucundan tutmayı başarmıştı. Devletin farklı din, mezhep ve milletlerden ibaret unsurlarını bir arada tutabilmek, bunları “Osmanlıcılık” ideali etrafında birleştirebilmek uğruna atılan bu adımlar mutlaka gerekliydi ama daha alınacak çok mesafe vardı.
II. Abdülhamid: Gerçekler ve efsaneler Osmanlı Devleti’nin 33 yıl hüküm süren, 34. padişahı. Devrine yönelik gerçek dışı acımasız eleştiriler kadar, insanüstü vasıflar nispet edilerek hakkında üretilen akıl almaz efsaneler sebebiyle objektif bir monografisinin yazılması henüz gerçekleşememiştir. Hayatını bütünüyle ortaya koyabilecek arşiv belgesi, kitap, gazete, mecmua, fotoğraf zenginliği açısından en şanslı padişahken, en tartışılan padişah oluşu da şaşırtıcı bir durumdur.
II. Mahmud’un ölümüyle 17 yaşındaki Veliahd Şehzade Abdülmecid tahta çıkar çıkmaz ilk şoku yaşadı. Daha babasının cenazesi defnedilirken, Sadrazam Rauf Paşa’dan sadaret mührünü zorla alan Koca Hüsrev Paşa’nın sivil darbesini kabul etmek zorunda kaldı. Annesi Bezmialem’in “Sadrazamı niye görevden aldın” sorusuna verdiği “Valide, beni bir şeye karıştırmadan kendi aralarında hallettiler” cevabı sonraki yıllarda yönetimin alacağı şekle bir işaret olmuştu. Her ne kadar otoritesini bir anlamda kurmaya çalıştıysa da, Babıâli bürokrasisi ile karşılıklı tavizlerle hükümdarlığını sürdürdü.
Abdülmecid’in babasını aratmayan bir tarzda, içkiye ve kadınlara düşkünlüğü eleştirilmiştir. Çok genç, henüz 39 yaşında vefat etmesinde de bu iki alışkanlığının etkisi vurgulanır. Osmanlı Devleti’nin son dört padişahı kendi çocuklarıdır. 1840 doğumlu Murad, 1842 doğumlu Abdülhamid, 1844 doğumlu Reşad, 1861 doğumlu Vahdeddin sırayla tahta geçtiler. Çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen göstermiştir. Öylesine serbest ki “Murad Efendi’nin evinde toplansınlar da içki içsinler” diyerek çocuklarını yönlendirebilmiştir. Şehzade Murad, Abdülhamid ve Reşad bu ortamlarda sarhoş olup iyice içkiye alışırlar. Ancak Abdülhamid bir gün arabasını sarhoş halde kullanırken atların ürkmesiyle tehlikeli bir kaza geçirir. O andan sonra içki âlemlerini bırakır. Kulaklarının az işitmesinin de o kazaya bağlı olabileceğini düşünür.
Abdülhamid’in bekleyişi
Abdülmecid’den sonra tahta çıkan 1830 doğumlu kardeşi Abdülaziz’in devrinde de Abgürlüklerine aşırı bir kısıtlama getirilmediği gibi Şehzade Murad ve Abdülhamid Efendiler ilk defa bir padişahın gerçekleştirdiği Avrupa seyahatine de katılmışlardır. Bu dönemde veliaht şehzade olan Murad Efendi, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlıları ile temasa geçiyor, toplantılar düzenliyor, daha amcasının sağlığında rical-i devletten taraftar kitlesi kazanmaya çalışıyordu.
Abdülhamid ise bu sırada sadece izleyiciydi, padişah olabilmesi düşük bir ihtimaldi. Tahttaki amcası, daha çok gençti. Zaten kendinden önceki taht sırası da ağabeyinindi. Yine de padişah olursa kendi çevresine o adamları sokmamak için Murad Efendi’nin yanına gelip bağlılık bildirenleri mimliyordu. Sultan Aziz’in 1876’da 46 yaşında tahttan indirileceğini, yerine gelen ağabeyi Murad’ın tahta çıktıktan 93 gün sonra hal’edilip devlet kuşunun başına konacağını tahmin bile edemezdi. Dolayısıyla, Murad Efendi’nin saltanata yönelik aktiviteleri onda yoktu.
İktidar anlaşması ve sivil darbe
Abdülhamid, Kâğıthane ve Maslak kasırlarında oturuyor, ailesinin geçimini sağlamak için büyük koyun sürüleri yetiştirip satıyordu. Devletin tahsisatı yanında elde ettiği diğer gelirlerini de Ermeni sarrafları eliyle dünya borsalarındaki çeşitli hisse senetlerinde değerlendiriyordu. Şehzadeler arasında israf etmeden rahat geçinebilen sadece oydu. Marangozluk zanaatında hayli maharet kazanmıştı. Talihi yüzüne gülüp iki padişahın taht müddetleri kısa sürmeseydi belki de sadece marangozluk eserleri ile hatırlanacaktı.
Sultan Aziz’in ölümünü ve Sultan Murad’ın aklını kaybettiğini gören Şehzade Abdülhamid, bir an önce tahta çıkmak arzusuyla çalışmalara başladı. Eniştesi Fethi Paşazade Mahmud Celaleddin Paşa aracılığıyla, Rumeli’de bulunan Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın İstanbul’daki vekili Serasker Kaymakamı Redif Paşa’yı elde etti. İstanbul’daki askerin en büyük komutanı taraftarı olunca, Mütercim Rüşdi ve Midhat Paşalar da tahta çıkarılmasını görüşmek üzere Abdülhamid’in Kâğıthane’deki köşküne geldiler. Veliahd Şehzade Abdülhamid, Rüşdi Paşa’nın sadarette kalacağını, Midhat Paşa’nın en büyük arzusu olan Kanun-ı Esasi’yi ilan edeceğini vaad ederek onları da tarafına çekti. Hatta “usul-i meşrutiyet ve meşverete dayanmayan bir hükümeti kabul etmem” diyerek pırlantadan kol düğmelerini de Midhat Paşa’ya hediye etti.
Bu görüşmede Sultan Murad’ın tahttan indirilmesine karar verildi. 31 Ağustos 1876 itibariyle 34 yaşındaki II. Abdülhamid’in saltanatı başladı. Aslında bir anlamda darbe olan bu eylemde Abdülhamid’in hissesinden pek söz edilmez. Daha sonra Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin hazırladığı Sultan Murad’ın hal’ fetvasındaki ‘cünûn-ı mutbık’ ibaresini, yani ‘sürekli cinnet hali’ tabirini de Şehzade Abdülhamid’in ilave ettirdiği söylenir. Aslında ağabeyinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğinin fetva ile halka ilan edilmesini amaçlamıştır.
Abdülhamid bu hukuki tabirlere, cülus tarihine özel önem vermiştir. Tahta çıkışındaki “bi’l-irsi ve’l-istihkak” yani tahtı soy bağının hakkıyla aldığını özellikle vurgulatır. İlginçtir, Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılması görüşmelerinde bulunanlar, meselelerin içyüzünü bilenler, Abdülhamid’in ipleri ele geçirmesinden sonra, Yıldız Mahkemesi adı verilen duruşmalarda Abdülaziz’in intihar etmediği, cinayete kurban gittiğine hükmedilerek, darbenin ve katlinin sorumluları olarak mahkûm edileceklerdir. Mahmud Celaleddin Paşa, Midhat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi gibi en önemli şahsiyetler, Taif zindanlarına sürülür, Midhat ve Mahmud Celaleddin Paşalar orada katledilir.
Selamlık Resm-i Âlîsi Abdülhamid’in en önem verdiği teşrifat usulü, Cuma Selamlığı töreniydi. İslâm halifesi olarak tebaası ve uluslararası toplumla temas kurabilmek için Yıldız Sarayı’nın hemen çıkışına inşa ettirdiği Hamidiye Camii’nde kıldığı Cuma namazını hasta bile olsa hiç kaçırmazdı.
Meclis’in kapatılması
II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile devlet ve milletin zararı büyük olur. Abdülhamid tarafından askıya alınan Kanun-ı Esasi ve kapatılan Meclis-i Mebusan konusu artık gündemde değildir. Kanun-ı Esasi her ne kadar askıya alınsa da devlet yıllıklarının başında her yıl yerini alır. Toplumun geçim derdi, hayatta kalma çabası daha ağır basar; özgürlüklere sahip çıkmak unutulur.
Binlerce can kaybı, ardı arkası kesilmeyen göçler, kaybedilen topraklar, savaş masrafları ile Osmanlı mâliyesi iflas eder. 1881’de Düyun-ı Umumiye idaresi kurularak Osmanlı Devleti’nin belirli vergi gelirlerine uluslararası alacaklı sermayedarlar tarafından el konulur. Uluslararası piyasalarda çok değerli Türk tütünleri de o tarihte Reji idaresinin tasarrufundadır. İdarenin, hapishanelerden çıkan mahkûmlardan kolcu takımları kurarak kaçak tütün takibine gitmesiyle ortalık kan gölüne döner. Binlerce köylünün yaralandığı, can verdiği o günlerden günümüze “Ayıngacı Türküleri” kalır.
Berlin Antlaşması ile bizden ayrılan topraklardaki eski vatandaşlarımızla hiç ilgilenemeyiz. Hukuken bizden tam olarak ayrılmayan Kıbrıs ve Bulgaristan Türkleri için de yapacaklarımız sınırlıdır. Sultan Abdülhamid, Kıbrıs anlaşmasına konulması unutulan iki cümlenin, meşhur “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahedenameyi tasdik ederim” cümlesinin eklenmesi ricasıyla İngiltere kraliçesine yazdığı mektupta çok kibar ve alttan alır bir dil kullanır. Buna rağmen İngiltere adadaki padişahlık hukukunu ihlal ettiğinde verdiğimiz notaya “hukuk-ı şahane” deyince Kıbrıs’ta Hazine-i Hassa’ya ait çiftliklerdeki “hukuk-ı şahane”nin kastedildiğini yazmaktan da çekinmeyiz. Üstelik Anadolu’nun doğusunda altı vilayetin yönetimindeki özel şartları da kabul etmişizdir. Böylesine birortamda Abdülhamid, mutlakiyeti bile geride bırakan bir anlayışla, “tek adam” modeline uygun bir yönetimi yerleştirmenin gayretindedir.
Tahta çıkmadan önceki üç ayda amcasının ölümünü, ağabeyinin cinnetini, hükümetin toplantı yaptığı sırada serasker ve hariciye nazırının suikaste uğradığını gören yeni padişah, hayatından endişelenerek evhama kapıldı. Ağabeyini ve amcasını tahttan indiren basit bir kâğıt parçasında yazılı “fetva”nın gücünü görmüştü. Her an için başına aynısı gelebilir, iyileştiği iddiasıyla ağabeyini yeniden tahta çıkarmaya kalkışabilirlerdi. Çevresinde güveneceği kimse yoktu. Zaten şehzadeliğinden beri kimseye itimadı olmadığını söyleyip dururdu.
Babıâli boş kaldı Abdülhamid ipleri eline aldı II. Abdülhamid devrinde Kanun-ı Esasi askıya alındı, Meclis-i Mebusan kapatıldı, boş ve sessiz kalan Babıâli, artık devletin merkezi olmaktan çıktı.
Amcasının hal’inde Dolmabahçe Sarayına yönelen donanmadaki savaş gemilerinin toplarını hiç unutmadı. O zamanki darbeci bahriye nazırı olup sürgüne gönderilen Kayserili Ahmed Paşa’nın affedilip İstanbul’a dönmesi yönündeki çağrılara verdiği cevap hissiyatını açıklayıcıdır: “Kayserili Ahmed Paşa, cahil, garazkâr ve yiyici bir zat bulunduğundan vaktiyle Bahriye Nezareti’nde iken emrindeki subay ve erleri hile ile kandırarak amcamın [Sultan Abdülaziz] sarayını denizden abluka edip tahttan indirilmesine sebep olmuştur. Tarife ne gerek, herkesin bildiğidir. Onun için bu adama asla emniyetim yoktur. İstanbul’da bulunmasını kat’iyyen kabul edemem. 22 Ramazan 1295.”
Yıldız’a geçiş ve ‘bendegân’ kadrosu
Babasının yaptırdığı, 1856’dan sonra padişahların mekanı olan Dolmabahçe Sarayı’nı da güvenli bulmadığından terk etti. Donanmayı Haliç’te hapsetmesinin bir yönü de yeniden topların kendine yönelmesini önlemektir. Abdülhamid kısa süre sonra, önce haremini, ardından tüm devleti Yıldız Sarayı’na taşıyarak zihnindeki “tek adam” tasarısını gerçeğe dönüştürmeğe başladı.
Yıldız Bahçeleri III. Ahmed devrinden itibaren her padişahın ilgi gösterdiği bir mekândı. Boğaziçi’nden tatlı bir meyille yükselen arazisi, ulu ağaçlar, derin vadilerle kaplı bu mekândaki köşk ve idari binalara yenileri eklendi. Etrafındaki Beşiktaş ve Ortaköy semtleri arasındaki bütün evler, işyerleri gözetim altına girdi. Saray ve civarında kendisine sadık bir “bendegân” kadrosu oluşturuyor, bunları çeşitli kategorilerde seçiyordu. Ülkenin etnik çeşitliliği burada da gündeme geldi. Ayrılıkçı eğilimleri olan Arnavut ve Araplardan muhafız alayları oluşturdu. Osmanlı Hanedanının nispet edildiği Söğütlü Karakeçili Aşireti’nden de bir alay düzenledi. Bu çalışmalarla Arnavut ve Araplara saygınlık kazandırarak, kendisine ve devlete güvenmelerini sağlamayı düşünüyordu.
Amcasının tabur ağalarından olup şehzadeliğinden itibaren tanıdığı Hasan Ağa, darbede memleketi Çorum’a sürülmüştü. Onu getirterek Beşiktaş Muhafızı yaptı. Ali Suavi’yi Çırağan Baskını’nda kafasına vurduğu odunla öldürünce en sadık adamlarından biri kabul ederek paşalık rütbesini verdi. Analığının sarayından tanıdığı yılların emektarı Ali Ağa’yı Yıldız’a getirterek önce odun ambarı emini, ardından Başmabeynci Hacı Ali Paşa yapmıştır. Bir yandan Mekteb-i Mülkiye’yi dereceyle bitirenleri liyakatlerine göre Yıldız Sarayı’nda kitabet ve idari işlerde istihdam ederken, bazı hassas işlerde kullandıklarının eğitim düzeyini umursamayıp sadece sadakate itibar etmesi, onun yönetim anlayışının en bariz özelliklerindendir.
Güvenlikten hafiyeliğe
Gece yatarken uykudan önce paravanın arkasında kitap okutturduğu en sadık bendelerinden Esvapçıbaşı İsmet Bey sütkardeşiydi. Sadece eskiden beri tanıdıklarını değil, İslâm dünyasının liderliği iddiasındaki bir halife olarak çeşitli bölgelerden gelen şeyh, hoca gibi dinî kimlikli kişileri de gözetir, onlar üzerinden bölgeleri ile bağlantı kurardı. Trablusgarplı Şeyh Zafir, Halepli Ebu’l-Huda es-Sayyadi ve kardeşi Hasan da Yıldız ve civarında ikamet ederlerdi. Arap İzzet Holo, Beyrut Hıristiyanlarından Selim ve Necip Melhame kardeşler de sadakatlerini defalarca ispatlayan, hafiyelik yolunda en güvenilir adamlardı. Abdülhamid’e bombalı araba ile yapılan suikastin soruşturmasını Necip Melhame yapmıştır.
Kendi güvenliği için haber alma ağının gerekliliği tartışılmazdı. Resmî bir hafiyelik teşkilatı kurduysa da kısa süre sonra bu resmiyetin dışında her yerden jurnal yağınca gereksiz bulup kaldırdı. İlk hafiyelik çalışmasını Midhat Paşa’nın sadaretten azledilip yurtdışına sürgün edilmesinden sonra gerçekleştirdi. Midhat Paşa el altından “eğer sadaretten azledilirse halkın yeniden kendisini o makama getireceği” söylentisini yayıyordu. Abdülhamid bu iddianın gerçekleşme ihtimalinden tedirgindi. Halk arasına adamlarını yollayarak ne gibi yankılar uyandığını, etkisinin ne yolda olduğunu öğrenmek için nabız yokladı. Halkın pek de önemsemediğini görünce bu çalışmayı kendine faydalı bir yöntem olarak benimsedi.
Yerel güçleri kazanma operasyonu 1880 yılında tüm vilayetlere gönderilen genelge uyarınca tespit edilen varlıklı ve saygın eşrafın listeleri düzenlenip Yıldız’a sunuldu. Buradaki belge, Tokat Mutasarrıflığı tarafından hazırlanıp liva meclisi azalarının mühürleriyle gönderilen mazbatadır. Abdülhamid bu listelerden uygun bulduğu isimlere rütbe ve nişanlar göndermişti.
Tüm saltanatı süresince binlerce jurnal gönderildi. Bunları kendi ölçülerine göre değerlendirir, asılsız ihbar olduğu belli olan ama padişahın vehmini harekete geçiren bir olay anlatılmışsa muhakkak ilgilenilirdi. Binlerce kişi bu asılsız ihbarlarla çeşitli yerlere sürgün edildi. Mağdur oldukları, iftiraya kurban gittikleri besbelli kişilere atiye verilip gönülleri alınırdı. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle günümüzün İstanbul Üniversitesi o zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde bu jurnaller yakılarak, birbirini jurnallemiş kişilerin mazideki hatalarının “ortalığa saçılması engellendi”.
Merkezî devlet yerine taşra hanedanları
Dedesi ve babası zamanından itibaren binbir emek verilerek merkeziyetçi bir yapıya dönüştürülen yönetim tarzında, güçlü Babıâli ve devlet adamlarının ortaya çıkması Abdülhamid’in anlayışı ile taban tabana zıttı; ancak bu gücün karşısına tek başına çıkamazdı. İki-üç nesildir dönüşüm geçirmekte olan, merkeze boyun eğmiş taşra hanedanlarını canlandırmaya karar verdi. 27 Ağustos 1880 tarihinde tüm Osmanlı ülkesine gönderilen genelge ile tahta çıktığı 31 Ağustos 1876’dan sonra meydana gelen asayiş olayları, eğitim, askeriye, imar ve sağlık konularındaki ihtiyaçları ile bölge ahalisinin kıdem, haysiyet, servet ve emlak açısından önde gelenlerinin tespit edilerek listelerinin gönderilmesini istedi. Bir anlamda bölgelere göre ahalinin fişlenmesi demek olan bu uygulamayla tespit edilen taşralı zengin Osmanlılardan işine yarayacağını düşündüklerine çeşitli paye ve rütbeler tevcih etti. Anadolu, Rumeli, Arap vilayetlerinin tamamında tespit ettiği yüzlerce varlıklı kişiye nişanlar gönderdi. Bu teşebbüs ile padişahın birdenbire ilgisine mazhar olan, nişan ve unvanlarla onurlandırılan bu kişilerin Abdülhamid’e sadakatleri fevkalade güçlendi. Öte yandan merkezden gönderilen vali, mutasarrıf, kaymakam gibi mülki memurların otoritelerinin zedelenmesi söz konusuydu ama, Abdülhamid için bürokratik gücü kıracağı yerel güçlerin sadakati daha önemliydi.
Devlet-i ‘Aliyye üzerinde Alman nüfuzu Abdülhamid babasının inşa ettirdiği, devleti borç sarmalına sokan Dolmabahçe Sarayı’nda çocukluğunda yaşadı, amcası Abdülaziz tahta çıkınca buradan ayrıldı. Padişahlığının ilk yılında burayı güvensiz bularak kendi isteğine göre düzenlediği Yıldız Sarayı’na taşındı. Dolmabahçe Sarayı’nı sadece bayramlaşma törenleri ve diplomatik ziyafetler için kullandı. Alman Sefareti’nin Osmanlı sarayı üzerindeki tahakküm edici nüfuzu, dönemi gayet iyi yansıtmaktadır.
Babıâli yönetimi her şeye hâkim olsa da bürokratik işleyişin aksaklıkları gözden kaçmıyor, vatandaşın işleri sürüncemede bırakılabiliyordu. Taşradan çekilen bir telgrafta dile getirilen istek ve ihtiyaçların karşılanması uzun sürelere muhtaç kalıyordu. Taşra güçleri artık Babıâli’yi devreden çıkarıp doğrudan doğruya Yıldız’a müracaat eder oldular. Bu süreci hızlandırmak için de Babıâli’de olduğu gibi telgraf odası, şifre odası kuruldu. Vali ve mutasarrıf gibi görevliler de Babıâli veya Dâhiliye Nezareti’nden önce Yıldız’ı haberdar eder oldular.
Abdülhamid her gelen tahriratı, telgrafı sabah-akşam belirli tarafına senede iki bayram, bir Hırka-i Şerif ziyareti dışında geçmezdi.
Yıldız Sarayı zamanla tam bir yönetim merkezi haline gelmekle teknolojik açıdan da donatılıyordu. Sarayda zehirlenmekten korkan padişahın tam teşekküllü kimya laboratuvarında en karmaşık tahliller yapılabiliyordu. Saray kimyagerleri Abdülhamid’in her gün alınan idrar tahlili sonuçlarını hekimlere gönderiyor, sağlık denetimleri eksiksiz uygulanıyordu. Sarayda kurulan fotoğrafhanelerde eğitim verilen askerler ülkenin dört bir yanına gönderilerek çektikleri fotoğraflar, lüks ciltli albümlerle padişahın incelemesine sunuluyordu (Bu albümler günümüzde de dünyanın en zengin koleksiyonların-dan biri olarak araştırmacıların hizmetindedir). Fotoğrafçılardan bazıları Bahriyeli Miralay Ali Sami’nin önderliğinde en aktif hafiye gruplarından birini oluşturmuştu.
Yıldız’da oluşturulan en önemli birimlerden biri de kütüphanedir. İstanbul’un çeşitli kütüphanelerinden, Topkapı Sarayı’ndan getirilen kitaplar hal’den sonra iade edilmiş, kalan kitaplar, haritalar, gravür ve fotoğraf albümleri Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesine kazandırılmıştır.
İmtiyazlı yakınlar ve İstanbul çeteleri
Sultan Abdülhamid, bürokratik gücü kırmak için taşra hanedanlarından bazılarını palazlandırdığı gibi eşin-dostun çoluk çocuğunu da imtiyazlı bir kitle haline getirdi. Giderek dokunulmaz statüye kavuşan bu zümrelerden Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet’in oğlu Fehim, Arnavut Toptanilerden Gani ve Kürt Bedirhanilerin tamamı temayüz ederek, kanundışı eylemlerine göz yumulan güç odakları haline geldiler. Bunların daha alt mertebelerinde de Deli Fuat Paşa’nın Çerkez silahşorları bir üst lige çıkabilmek için verdikleri mücadeleyi Fehim Paşa’ya karşı kaybedince etkisiz kaldılar.
Sultanın yakınında mafya hesaplaşmaları Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, İstanbul’u haraca kesen çetelerden birinin başındaydı. Onun adamlarından biri, Abdülhamid’in muhafızı Arnavut Gani Toptani’yi öldürünce, ağabeyi Esat Toptani’nin adamları da sadrazamın oğlunu Galata Köprüsü’nde vurmuşlardı.
Kendi aralarında zımnen saldırmazlık paktı uygulayan bu çeteler, uzun süre İstanbul’un altını üstüne getirdiler. İstanbul’un ve yakın çevresinin kaymağını büyük bir iştah ve açgözlülük ile yemeye başlayan bu zümrelerin birbirleri ile kavgaya tutuşmaları kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Sadrazamın oğlu Cavit Paşa’nın adamları Gani’yi öldürdü. Gani’nin ağabeyi Esat Toptani, Arnavutluk’tan getirdiği adamlarına Cavit’i öldürttü. Oğlunun öldüğünü duyan Sadrazam Halil Rifat Paşa geçirdiği hastalıktan yatağa düştü ve kısa süre sonra o da öldü.
Bedirhaniler İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Rıdvan Paşa’yı Göztepe tren istasyonunda öldürdüler, İstanbul’dan sürüldüler. Fehim Paşa, Avusturya ve Alman-ya ile diplomatik sıkıntıya yol açtığından Bursa’ya sürülerek ölümden kurtulmuş gibi oldu (II. Meşrutiyetin ardından Yenişehir’de linç edilerek acı sona maruz kaldı).
Madalyonun öbür yüzü: Refah artışı
Bütün bunlar olurken devletin mâli, askerî, bayındırlık, sağlık ve maarif politikalarındaki başat belirleyiciliği ile görece bir kalkınma sağlandı. Düyun-ı Umumiye tahsilindeki borçların büyük kısmı kapatıldı. II. Abdülhamid’in tahta çıktığı andan sonraki duruma nazaran, ülkenin refah durumu ve toplumsal seviyesi kat kat artış göstermişti.
Ancak kendi tercihi olan tek adam yönetimi altında ezilen, sıkılan gayri memnun kitle memnuniyetsizliğinin tek sorumlusu olarak Abdülhamid’i görür oldu. Ülkenin bilhassa Balkanlar ve Anadolu’nun doğusundaki Hıristiyan nüfusu ara sıra isyana kalkıştığı gibi, Diyarbakır ve Erzurum’da da Müslüman halkın memnuniyetsizliği giderek arttı.
II. Abdülhamid’in, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderliğindeki muhalefeti durdurmaya gücü yetmedi. Muhalefet için de hedef büyütme zamanı gelmişti. Manastır başta olmak üzere Rumeli’nin çeşitli yerlerinden Kanun-ı Esasi’nin ilanı ve Meclisin yeniden açılması yolunda çekilen telgrafların yarattığı endişeyle, bu istekler apar topar yerine getirildi.
İttihat ve Terakki lideri Ahmed Rıza’nın bardağına su dolduracak kadar jest yapılsa da ters giden bir şeyler vardı. Sultan Abdülhamid -zamanında karakterlerini belki fark etti belki de edemedi ama- dört satırlık bir fetva ile tahttan indirildiğini tebliğe gelenler arasında, kendi himayesine en çok mazhar olmuş kişileri gördü. İlmek ilmek kendisine bağlılıklarını ördüğü taşra hanedanları, imtiyazlı statüler bahşettiği Arnavut ve Kürtler, eğitip topluma kazandırdığı mektepli, medreseli genç nesil, padişahı kaderiyle baş başa bırakmıştı.
Abdülhamid kardeşini ölene kadar tecrit etti
Sultan V. Murad 28 yıl hapiste tutuldu
Sultan V. Murad 1876’da tahttan indirildiğinde aklına mukayyet değildi. Validesi Şevk-Efza Sultan doktorlardan umudu kestikçe, namlı hocaların okuyup üflemesinden, yazdıkları muskalardan şifa bekliyordu. Ailesi ile Çırağan Sarayına bir anlamda hapsedildiler. Kimseyle görüşmemek, dışarıya çıkmamak üzere muhafızlara emanet edildilerse de güvenlik tedbirleri aşırıya kaçmıyordu.
Ali Suavi’nin yarım kalan Murad’ı kaçırıp tahta çıkarma teşebbüsü Abdülhamid’i nevhamını tetikledi ve aşırı güvenlik önlemleri ile sonuçlandı. Murad Efendi ve ailesi hizmetinde görevlendirilen harem ağaları, hizmetçiler, doktor ve ebeler asla başka kimselerle görüşüp konuşamazdı. Murad Efendi çocukları ve hanımları ile tecrit edildiği dünyada yaşarken belli ölçüde iyileşti ama cinnetinin hiçbir zaman ne durumda olduğu öğrenilemedi. Küçüklüğünden itibaren müziğe kabiliyeti ve üstad müzisyenlerden aldığı dersler sayesinde Batı müziğinde bestekâr seviyesinde iyi bir müzisyendi. Dört duvar arasında yüzlerce beste yaptı. Üç aylık padişahlığının ardından 28 yıl hapis hayatı yaşadı ve 1904’te bu âleme veda etti. Murad’ın çocukları Abdülhamid amcalarını hiçbir zaman affetmediler.
İstibdat devri
Hiçbir nizam ve kanuna tâbi olmadan…
Dr. Abdullah Cevdet’in, V. Alfieri’nin Della Trannide adlı eserinden uyarladığı ve Mısır’da bastırdığı 1908 tarihli İstibdad kitabı.
Osmanlı tarihinde Abdülhamid’in saltanat süresine “İstibdad Devri” adı yakıştırılmıştır. Yani kendi başına, hiçbir nizam ve kanuna tâbi, olmaksızın hükmetme devri. Halkın mağdur ve mazlum halini yazılarda, şiirlerde dile getiren muhalif aydınlar, bu tabiri oldukça yaygınlaştırdılar. Dünya görüşleri farklı birçok şair ve yazar, istibdad nitelemesinde görüş birliğine vardılar. İstiklal şairimiz Mehmed Akif’in de “İstibdad” başlıklı uzun bir şiiri Safahat’ında yer alır: Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd, Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefîl ahfâd, Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellâd, Hurûş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?
Jurnaller ve hafiyeler
Jurnal kelimesi, Tanzimat’tan sonra dilimize girdi. Başlangıçta memurların devam çizelgelerini, imza föylerini takip eden memura “jurnalci” denilirdi. Şehirlerarası ulaşım arttıkça kaza merkezlerine giren çıkan şahıslar da bir deftere kaydedilmeye başlandı. Merkeze gönderilen bu deftere de “jurnal defteri” denildi.
Fotoğrafçının şehzadeyi jurnallemesi Abdülhamid’in serfotoğrafçısı Miralay Ali Sami Bey’in, Veliahd Şehzade Reşad ve taraftarlarına dair bir jurnali.
Sonraları küçük çaplı gözlem, tahkikat raporu düzenlendiğinde eskiden kullanılan “müzekkire” tabiri yerine jurnal denilmesi yaygınlaştı. Aslında kastedilen Fransızca “espionnage” (hafiyelik) kelimesinin karşılığıydı. II. Abdülhamid devrinde yaygınlıkla kullanılan anlamı budur.
Hafiye olsun olmasın birçok Osmanlı vatandaşı jurnal vermekte yarışır olmuştu. Bir jurnale maruz kalıp, işinden gücünden olmak, sürgüne yollanmak herkes için muhtemeldi. İftiraya maruz kalındığı anlaşılınca, teselli bahşişi almak da mümkündü. Bu parayı alabilmek için kendini yalan yanlış iftirayla jurnalleyenler bile vardı.
Yıldız Baskını sonrası sarayda ortalığa saçılmış, bazılarının zarfları bile açılmamış binlerce jurnal bulundu. İlk anda bunların tamamını imha etmek düşünülmedi. Bir komisyon tarafından incelendikçe İttihad ve Terakki muhalifi kişilerin jurnalleri gazete sayfalarında görülmeğe, bir anlamda hükümet tarafından şantaj unsuru olarak kullanılmaya başlandı. Toplumda oluşan tepkiler karşısında yakılarak toptan imha edildi. Bununla beraber Meclis-i Vükela’nın 19 Kasım 1911 tarihinde, jurnallerin zayi edilmemesi hatta beşer nüsha fotoğraflarının alınmasına dair bir karar aldığı da ortadadır.
Sansürün yaygınlaşması
Her türlü yayın, hattâ ürün etiketleri bile…
‘Sansür Kemal’ II. Abdülhamid döneminde sansür görevinde nam salmış, matbuatın korkulu rüyası Sansür Kemal Bey.
Matbuat üzerinde devlet eliyle denetim yapılması anlamına gelen sansür, Abdülhamid döneminin sembollerinden biriydi. Osmanlı Devleti’ne matbaa geç gelmiş, ilk gazete İstanbul yerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kahire’sinde yayımlanmıştı (Vakayi-i Mısriye, 1828). Neyse ki Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis ile İstanbul da gazetelerine kavuştu.
Abdülhamid devrinden önce de sansür biliniyor ve uygulanıyordu. Abdülhamid devrinde Matbuat-ı Dâhiliye Müdüriyeti kurularak kitap ve gazetelerden el ilanlarına, ürün etiketlerine kadar her türlü yayın sansüre tâbi tutuldu. Tarihî metin neşirleri de sansürün hışmına uğradı. Evliya Çelebi’nin yazma metni ile İkdamcı Cevdet’in matbu metni arasındaki farklılıklar hep bu sansür yüzündendir.
ABDÜLHAMİD’İN YAVERİ FEHİM PAŞA
Mazlumun âhını aldı, linçten kurtulamadı
Abdülhamid devrinin her taşın altından çıkan ve dönemi sembolize eden belli başlı adamlarından biri Fehim Paşa’dır. Padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur.
Çocukluğundan itibaren saray içinde ve çevresinde bulundu. Şehzadelerle oyun oynadı, Harbiye Mektebinin zadegân sınıfında okudu. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Yeter ki bildiği, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun, onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim Paşa’yı da henüz yirmi beş yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaveri yaptı. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu.
Padişahtan borç isteyen Fehim Paşa Fehim Paşa’nın acilen ödemesi gereken yüz lira borcu olup, parası bulunmadığından padişahtan 100 lira ihsan etmesini “ayağının tozunu öperek” istirham ettiği mektubu.
Fehim Paşa, etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayak takımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi, pek çok masumun da âhını aldı. Deli Fuat Paşa’nın gözden düşüp sürgüne gönderileceği sırada, Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya bile girebilen adamları vardı.
İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “cambaz” Margareth, Fehim Paşanın metresiydi ve bu ilişki İstanbul’un dilindeydi. Gönül işlerinde hatır-gönül-âdap tanımaz, diğer çapkınlarla sık sık yolu kesişirdi. Abdülhamid’in yol vermesiyle, uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Alman ve İngiliz elçilerinin Fehim’in sürülmesine yönelik ısrarlı taleplerinin, hatta verilen notanın altında “namus meselesi”nden çok, bu gibi hamlelerin yatıp yatmadığı henüz araştırılmamıştır. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında, ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de Fehim’i Bursa’ya sürgüne yolladı. Fehim Bursa’da iken Meşrutiyet ilan edilince kaçmayı düşündü ama, kaçış yolunda 3 Ağustos 1908’de Yenişehir’de halk tarafından arabasından indirildi, linç edilerek feci şekilde öldürüldü.
Osmanlı devlet mekanizması Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşmıştı. İstihdamlar, terfiler, aziller kesin kurallara bağlıydı. Bunalım, isyan ve reform dönemleri hariç, kimse rastgele işe alınmaz, sıraya, liyâkata bakılırdı. Ama devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit maaşı yoktu. Maaş alan imtiyazlı yüksek bürokratların kaderi ise, “patron”un, yani padişahın iki dudağı arasındaydı.
İnsan topluluklarının “devlet” çatısı altında örgütlenmeye başlamalarıyla birlikte hiyerarşi ve emir-komuta zinciri de şekillenmeye başladı. Osmanlılar devletleşme yolunda kendinden önceki devlet tecrübelerine kayıtsız kalamazlardı. Emeviler tecrübeden uzak ilk yıllarında Bizanslı devlet adamı ve Hıristiyan olmasına rağmen Sercun bin Mansur ve ailesini nasıl el üstünde tuttuysa, Abbasiler nasıl ki İran kökenli Budizmden İslamiyete geçen Bermeki ailesini en üst mevkilere getirdilerse, Osmanlılar da ilk dönemlerinden itibaren çok sayıda Bizanslı asilzade ve yöneticiyi Müslüman olduktan sonra istihdam ettiler. İlhanlılar devrinde de birçok vali ve defterdar Yahudi asıllıydı. Selçuklu, İlhanlı Devletleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü topraklara özgü yönetim gelenekleri oluşmuştu. Osmanlılar kendilerinden öncekilerin benimsedikleri yöntemlerle teşkilatlarını geliştirdikçe, kendi ihdas ettikleri usulleri de kabul ettirdiler. Böylelikle sistemleşen mekanizmada başta Osmanoğulları Hanedanı’nın erkek neslinden bir padişah ve yönetim kademelerinde yer alan kul taifesi ve tebaa ile klasik çağın yönetim anlayışı geçerliliğini sürdürmüştü.
Devlet kapısı; Aynı zamanda devletin yönetim merkezi olan sadrazam konağı 19. yüzyılın ortalarından itibaren Bab-ı Âli olarak anılmaya başlandı. Devlet büyüdükçe, sadrazamın yetkileri genişlemiş, Bab-ı Âli’nin önemi artmıştır.
Zamanla gelişen yapı içerisinde devlet kademelerinde istihdamın belirli kuralları ortaya çıktı. Osmanoğlu Hanedanı’nın dışında bir ailenin kök salması asla istenmedi. Anadolu Beyliklerinden gelen ailelerle akrabalık kurulmuş olsa bile nüfuzları eritildi, etkisiz hale getirildiler. Çandarlılar ilk tasfiyenin kurbanı oldular.
Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşan devlet yönetiminde, görevlilerin intisap, istihdam, istihkak, terfi ve azilleri ile ilgili kesin kurallar oluşturuldu. Merkez ve taşra teşkilatlarında rütbeler, daireler ve mansıplar belirlendi. Buralarda görevlendirilebilmek için şartlar konuldu. 1856 Islahat Fermanı’na kadar ancak Müslüman olanlar devlet memuru olabilirdi. Kâtip kalemlerine (bürokrasiye) muhakkak imtihanla girilirdi. Devlette istihdama yönelik Enderun gibi okullar, medreseler olsa da buralardan çıkan mezunların ilerlemiş yaşlarda istihdamı tercih edilmediğinden, küçük yaşta çırak usulüyle kalemlere alınan çocuklar bir mektep şeklini alan dairelerde eğitilirlerdi. Çalışanların çocuklarına %30 nispetinde bir kontenjan sağlanması kanundu. Bunların içinden kendini ispat edebilenler zamanla devlet dairelerinde asli unsur olurlardı. Boşalan bir görevin rastgele birine verilmesi mümkün değildi. “Silsile-i meratip” usulüne uyulur, Mülâzemet Defterlerindeki (rütbe sırası veya nöbeti) bekleme sıralarına göre, boşalan makama sırası gelen geçer, kendinden öncekiler de birer sıra öne gelirdi. Büyük bunalım ve reform dönemlerinde bu kuralların hasıraltı edildiği görülmektedir. Halil Hamid Paşa’nın sadrazamlığı sırasında (1782-1785) gerçekleştirdiği kadrolaşmanın büyük tepki topladığı bilinmektedir. Rakamlar günümüz için komik derecede küçük olsa da merkez bürokrasisindeki görevlendirmelerin 51’inin yeni atama olması o güne kadar rastlanılmayan bir durumdur. Birinci Abdülhamid’e darbe hazırlığında bulunduğu suçlamasıyla azledilip öldürüldüğünde, Halil Hamid Paşa tarafından doldurulan kadrolar büyük ölçüde tasfiye edildi. Osmanlı devrinde daha sonra aldığı anlam bakımından “tensikat” tabiri ile karşılanabilecek ilk olay budur.
Kalem odası; 1989 Tanzimat fermanına kadar geçerli olan yapılanmaya göre, devletin üç ana kolundan biri de Bab-ı Defterî (Defterdar Kapısı), yani Maliye’ydi. Bu kolun mensuplarına “kalemiye ricâli” adı verilirdi.
Ortaya çıkan devlet yapısında görevliler, üç ana koldan birinde yer alırlardı. Sadrazam “Sahib-i Devlet” unvanına sahip olsa da devletin merkezinde Bab-ı Asafi (Sadaret kapısı; Mülkiye), Bab-ı Defteri (Defterdar kapısı; Maliye), Bab-ı Meşihat (Şeyhülislam kapısı; Maarif ve Adliye) olarak sınıflandırılan yönetim yapısının ayrı ayrı yetki ve sorumlulukları vardı. Bu üç ana kolun mensuplarına “Seyfiye, Kalemiye, İlmiye” ricâli adı verilirdi. Yüzyıllar içinde bazen farklı uygulamalar olsa da örgütlenme şeması bu şekilde olan Osmanlı memurunun günümüzdeki “devlet memurluğu” kavramına çok uzak bir yapıda teşkilatlandığı açıktır. Devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit bir maaşı bulunmazdı. Bir anlamda kadrolu olabilmek, saliyaneli veya ulufeli yani sabit maaşlı bir kâtip olabilmek çok azının ulaşabildiği bir imtiyazdı. Bazıları kalemlerin işlemlerinde, iş sahibi vatandaşların ödemekle yükümlü olduğu “kalemiye harcı” denilen ücretlerin rütbelerine göre memurlara dağıtılmasıyla elde edilen değişken gelirlere sahiplerdi. Bir kısmı da doğrudan doğruya atiyye ve ihsan alırlar ama miktarı ve ödeme tarihleri verenin paşa gönlüne göre değişirdi.
Devletten maaş alanlara “Askerî Sınıfı” adı verilirdi. Bütün divan üyeleri, meşihat mensupları, valiler, kadılar, sancakbeyleri, mütesellim ve voyvodalar bunlar arasındaydı. Yüksek maaş ve imtiyazları olabilir, ancak işverenleri olan padişah tarafından her an azledilebilir veya hayatlarına son verilebilirdi. Üstelik eceliyle veya siyaseten ölümleri halinde tüm mal varlıkları devlet tarafından müsadere edilirdi. Geride bıraktıkları malları, padişahın tavrına bağlı olarak belki tamamen aileye iade edilebilir, bazen de çok az şey kalırdı.
Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kanlı bir şekilde ortadan kaldırılması ile devletin o zamana kadar görmediği bir tasfiyeye girişildi. Yüzlerce yeniçeri ve devlet adamı kargaşada can verdi, birçoğu sürüldü. Reformların ardı arkası kesilmedi ve 1839’da Tanzimat’ın ilanından sonra, devlet memuru anlayışında büyük değişiklikler oldu. En önemlisi mal müsaderesi ortadan kalktı. Can güvenlikleri sağlandı. “Siyaseten katl” anlayışı tarihe karıştı.
Giderek küçülen devletin azalan gelir kaynakları, istihdam politikasının gevşekliği yüzünden şişen askerî ve mülki kadroları beslemeye yetmedikçe, yeni arayışlara geçildi. Bu dönemde “tensikat” ve “ıslahat” tabirleri yan yana kullanılır oldu. 1843’ten itibaren Tanzimat reformlarını sürdürebilmek, ülkenin kalkınmasını sağlamak, verimsiz kaynakları geliştirmek gayesiyle atılan adımlara da “Tensikat” denildi. Ordunun ıslahatı için de tensikat faaliyetlerine girişildi, çok sayıda memur ve asker açığa çıkarıldı.
Sultan İkinci Abdülhamid devrinin başlarında, anayasal bir toplum düzeniyle kanun ve nizamların esas alındığı bir düzleme kavuşulması hedeflendi. Meşrutiyet deneyimi kısa sürse de kanun devleti olma ısrarından vazgeçilmedi. 1883 yılındaki Memurin-i Mülkiye Kararnamesi ile günümüze kadar süren “Kamu Personel Rejimi”nin temelleri atılarak, çalışma saatlerinden emekliliğe kadar düzenlemelerin olduğu modern bir anlayışa geçildi.
İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…
SUNUŞ
Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…
Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya başlamalarında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından savaşçı kimlikleri unutulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritleriyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.
Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş olduğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komutanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.
Günümüzde barış, kardeşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti hedeflerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.
Bir tekkeden bir devlet çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabildiğini, kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi itikatları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.
Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.
Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bulunduğundan, Sünni geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışmanın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlıların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bastığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başardılar.
Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içeren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarıcılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.
Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.
Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastlamaktadır. Bektaşilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.
Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış, bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Devri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrelerin halkta yarattığı tereddütle alakası araştırılmalıdır.
Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikatlar her zaman olmuştur. Bilhassa toplumsal çalkantıların zirveye çıktığı dönemlerde, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulması, eski tecrübelerden yararlanılarak ilke haline getirilmişti.
Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir devlet adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddütsüz o şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örneklerde de görülmektedir ki aynı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.
Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.
Osmanlı iktisadi düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabilmekteydi. Bu gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduklarından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konulmuş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıklarına Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.
Yani Osmanlı veya Cumhuriyet ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrultuda çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecinden geçen İran’da, bizdeki tasavvuf zümresi karşılığı bulunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldıkları Humus vergisine dokunulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişlerdir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfların kullanımı, hesapların denetlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapılan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuçlanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgütünün tarikatları dahi denetim dışı bırakmak istemeyişinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Osmanlıcılar tarafından tarikatlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine serbestlik talebi yanında Meclis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanundışı olmalarına rağmen rahatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerektiren Meclis-i Meşayih benzeri bir kurumu benimseyebilecekleri çok şüphelidir.
Mehdilik meselesi
Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmaları en korkulan durumlardandır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hakkında, vardır-yoktur noktasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İşleri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İslâm’da böyle bir kavram olmadığını, Yahudilik-Hıristiyanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.
FETÖ liderinin müritlerine Mehdi olduğunu söylediğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerinden “sahte Mehdi” ithamı kamuoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Mehdi’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu noktada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepkinin günümüzde hiç bilinmediği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belgelerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahkemelerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sahte mi sorgulayalım” diye düşünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.
Sünnet töreninde silahlı Sufiler
1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344
Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiştir (Hasan Baba). Son devirde Hindistan’da çıkan Kadıyani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Sudan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Mehdilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkelere bunlardan etkilenilmemesi için mektuplar gönderilmiş, Bornu Sultanı bu hususta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, saygılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir.
Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.
1420 – ŞEYH BEDREDDİN
Karaburun’da isyan ve idam
Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakınlarında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çelebi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silistre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı olmasına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzünden suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.
Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.
1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI
Fatih’i bile etki altına aldılar
Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.
Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fahreddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hurufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlardan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.
Olaylara şahit olan Fatih sessizliğini korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledilmesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmişlerdir.
1594 – DOBRUCALI İNE BABA
‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh
Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybedenlere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.
“Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Hayatının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.
BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32
1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED
Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü
Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tekkenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.
Sultan IV. Murad, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.
Naima Tarihi, c.3, s.318-319.
1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ
Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi
Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruklarında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duruma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebeplerle idam ettirdi.
Naima Tarihi, c.3, s.368-369.
1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ
Sultanlara vaaz ve nasihat verdi
Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zeyrek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasında, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.
Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.
Raşid Tarihi, c.1, s.475.
1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ
Dinî akideler üzerinde bozgunculuk
İran ve Azerbaycan taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi, öldürüldü.
Raşid Tarihi, c.4, s.125.
1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM
Özellikle seçkin zümreyi hedefledi
Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümresinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bunalım anında Topkapı Sarayı’ndaki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini inceledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu olduğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.
Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.
1822 – HAYDAR BABA
Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…
Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzenlenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.
Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeniçerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azlederek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadığı yeniçerilere paralar dağıtmasına, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçerilerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.
1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA
Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu
Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.
Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.
Börklüce Mustafa’nın yüzyıllar önce isyan ettiği bölgelerde Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni adasına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.
Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.
1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ
Vezneciler’de terlikçi bir şeyh
Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olmasına rağmen, bir süre sonra muhalefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zamanların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gönderdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!
Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih. BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
1789’da Sultan I. Abdülhamid’e hitaben yazılan bir uyarı mektubu, Bayezit’teki bir sebilin içine bırakılmıştı. Çok sert ifadeler barındıran muhtıra halktan gizlenmiş, ancak devlet arşivlerinde korunmuştu. O dönemde de “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler”den şüphe edilmişti.
Osmanlı toplumu dönem dönem yönetimden memnun olmadığı zamanlarda içler acısı durumunu yöneticilere bildirmenin yollarını kendine göre bulmuştur. En yaygın uygulama, bir şehrin, kasabanın önde gelen tüm halkının imza koyduğu “mahzar” adı verilen toplu arzuhalleri merkeze göndermektir. Bunlar dikkatle değerlendirilir, divandan çıkarılan fermanlarla halkın talepleri gözetilirdi. Şikâyetçi kitlelerin bulunduğu kaza merkezinin kadısından o mahzarda yazılanların doğruluğunu onaylayan bir ilam da gönderilirse, acilen huzursuzluk kaynağının üzerine gidilir, ortadan kaldırılmasına çalışılırdı. Başarılı olunamaz, sıkıntı sürerse bazen toplumun yönetici sınıflarla olan gerilimi isyana kadar varabilirdi.
Bilhassa başkent İstanbul’da esnaf, ulema ve yeniçeri grupları bazen kendi başlarına, çoğunlukla elele hareket eder, devletin başı büyük derde girerdi. Huzursuzluk kaynağı giderilemezse, şehrin belirli yerlerinde kundakçılık eylemleri görülür, yangınların sonu gelmezdi.
Sadaret Kaymakamının olayın safhalarını özetleyerek I. Abdülhamid’i bilgilendirdiği telhis. Üst kısımdaki karmaşık yazıyı bizzat kaleme alan padişah, sadrazama bu konudaki görüşlerini dile getirmektedir.
Taleplerin dile getirilmesi yöntemleri uzun müddet aynı şekilde devam etmiş, Sultan I. Abdülhamid’in 1774-1789 arasında süren saltanatında yeni bir metot denenmeğe başlanmıştır. Şehrin belirli yerlerine bırakılan, duvarlara gizlice asılan bildirilerle hoşnut olunmayan durumlar çoğunlukla padişah muhatap alınarak kamuoyuna duyurulmuş, en azından yöneticilerin haberdar olması için uğraşılmıştır.
I. Abdülhamid’in saltanatının son yılında gerçekleşmesi muhtemel ve Osmanlı Arşivi’nde orijinal haliyle günümüze intikal etmiş bir “muhtıra” belgesi mevcuttur. Türk siyasi tarihinde şimdilik elimize geçen en eski muhtıra belgesi budur. Adı belirtilmeyen bir kaptan paşa sebiline gizlice bırakılmıştır. Padişahın muhtıra haberini duyup da ürkmesine sebep olmamak amacıyla sadaret kaymakamının telhisi eşliğinde padişaha sunulmuştur. Abdülhamid, olayı anlatan sadaret kaymakamının telhisi üzerine, “Sebil kapudane paşanındır. Zannım heman Tersanelü tarafından olmasın” yazarak faili aramaya başlamıştır. Belki de o devrin etkili adamı Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın bir sebili vardı. Günümüzde İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi yanında ayakta duran Kaptan İbrahim Paşa Sebili de Yeniçeri Ağası konağına yakınlığı itibariyle akla gelebilir.
İlk muhtıranın muhattabı Sultan I. Abdülhamid.
Tarihsiz belge tahminen 1789 yılına tarihlenebilir. Ruslarla sürüp giden savaşın yarattığı tahribat ve Özü kalesinin kaybedilerek binlerce masum insanın katledilmesinin hesabının sorulduğu, iş bilir Müslüman idarecilerin başa geçmesinin istendiği bu muhtıra, o devir için çok saygısız addedilebilecek, belki de kolay kolay cesaret edilemeyecek bir hitap tarzıyla padişaha seslenir. “Sultan Abdülhamid, bizim takatimiz kalmadı” cümlesiyle söze başlar. Son satırlara doğru “bunu yazan Ocaklı” ibaresiyle sanki Yeniçeri Ocağı’nı muhtıranın sahipliğine inandırmayı amaçladığı düşünülmektedir. Türkçesinin günümüz için bile gayet anlaşılır bir üslubu var. Kaleme alan veya hazırlayanlar belki kimliklerini gizleyebilmek için kasten, belki de eğitim kapasiteleri o kadarına elverdiği için imla hatalarıyla dolu bir metin inşa etmişlerdir.
Bulan kişinin muhtırayı imha etmesini önlemek için ibare arasına yazılan “bu kâğıdı sana göstermeyen[in] karısı boş, kendi kâfir” cümlesi, kâğıdı bulan sebilcinin kafasını karıştırmış olmalı ki önce gizlemiş sonra bir mektep hocasına vermiş, daha sonra kadılardan Mazrubi Efendi’ye göstermiş. Mazrubi Efendi bu kâğıdı saklamasını söylemiş ama yayılan dedikodu baştebdilin kulağına gidince muhtıra ortaya çıkarılmış. Kimin işi olduğuna yönelik ihtimallerin başında “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler” düşünülmüş. Cezayirli Hasan Paşa’nın bu sıralarda gözden düşmesinden dolayı, adamlarına bu işi yaptırdığı da akıldan uzak tutulmamış. Sadrazam Yusuf Paşa ile Şeyhülislam Seyyid Mehmed Kamil Efendi’nin Müslüman olmadıklarına dair iddiaları yanında, sadrazamın yenilikçi olduğundan istenmemesi de metnin enteresan vurgularındandır.
Padişah ilk anda “Bu yalancı, sahte bir bildiridir, kamuoyundan gizlenmesi lazımdır” diye karar vermiş, ama muhtıra sahibinin kimliğinin tespitine yönelik çalışmalara dair sadaret kaymakamına sorular yöneltmişler. Devrin kroniklerinden inceleyebildiklerimizde, bu muhtıradan hiç bahsedilmemesi padişahın, “setr edilmesi, gizlenmesi” talebinin başarıyla yerine getirildiğini gösteriyor olabilir. Kısa süre sonra hayatını kaybedecek olan I. Abdülhamid’in soruşturmayı tamamlattığına, bildirinin fail veya faillerini tespit edip edemediğine dair şimdilik bir bilgi elimize geçmemiştir.
MUHTIRANIN ÇEVRİM YAZISI
Bu kâğıdın sahibi Ocaklı! Görüp işine nizam veresin…
“Sultan Abdülhamid
Bizim takatimiz kalmadı.
Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi.
Niçin bu ana dek sözüne aldanıp memleketleri kâfire verdin.
Ümmet-i Muhammed’i dağlar başında açlık susuzluktan kırdın.
Senin vezirin, şeyhülislamın, kaymakamın Müslüman değildir.
Sana doğru haber vermiyorlar. Sefer fetih olmaz.
Bundan böyle asker gerek, akçe eriştiremezsin.
Hemen bir gün akdem ortalığı tebdil edip seferin sulhüne mübaşeret edesin, sancağı askeri içeri getiresin.
Vallahi sonra peşiman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur.
Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen isyanlardan bir kısmı, dolaysız şekilde sultanları ve yönetim kademesini de hedef almıştı. Padişahların, vezirlerin katline kadar uzanan bu darbelerin motor gücü genellikle yeniçeriler, “üst akıllar”ı ise devlet içindeki çeşitli “paralel” güç odakları idi.
Flaman ressam Van Mour’un 1730 tarihli “Patrona Halil” tablosu.
Binlerce yıllık insanlık tarihinde, oy ve sandık enstrümanının çok ince bir zaman dilimine tesadüf ettiğinin farkına varamıyoruz. Oysa bu kısa demokrasi döneminden önce, büyük boyutlu ekonomik-toplumsal sıkıntıların ardından gerekli görülen yönetim ve sistem değişiklikleri pek kan dökülmeden gerçekleşemiyordu. Bu durum, her yerde aynı ölçüde olmasa da Doğu-Batı demeden insanlığın ortak tarihinde çok belirgindir.
Roma, Arap, Pers, Çin, Hint uygarlıklarındaki monarşilerde olduğu gibi Osmanlılarda da gayrimemnun kitleler bazen isyan, bazen ihtilalle yönetime ortak olabilirler, bazen tek başlarına sahiplenirler veya tamamen dışlanabilirlerdi. Yaygın olan kardeşlerarası saltanat kavgaları, II. Bayezid ile Yavuz Sultan Selim arasında olduğu gibi baba-oğul arasında da gerçekleşebiliyordu. Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Vehhabi, Yemen isyanları gibi dinî-ruhani niteliği öne çıkan isyanlar seyrektir. İsyan tarihimiz daha çok iktisadi ve sosyal baskıların tetiklediği hadiselerle doludur. Celalî genel adlı isyanlar ile Pazvantoğlu, Tepedelenli, Kavalalı, Menemencioğlu, Tuzcuoğlu, Bedirhan isyanları gibi örneklerde bölgesel özellikler, kendine daha özerk bir saha yaratmayı amaçlayan eğilimler görülür. Doğrudan doğruya sistem hedef alınmaz. İlginç olan husus, çok az ihtilal veya darbede hanedan değişikliğinin düşünülmesidir. Bu kalkışmalar sonucu ölen/öldürülen padişahlar olmuşsa da yerlerine oğul veya kardeşleri geçirilir. Bu derlememizde, isyan şeklinde başlayan ve daha ziyade padişah ve yüksek rütbeli devlet adamlarını hedef alan girişimleri ana hatlarıyla sunuyoruz.
1445 – BUÇUKTEPE İSYANI
Yeniçeri ilk kez ayaklandı, maaşa buçuk akçe zam aldı
II. Murad 23 yıl saltanat sürdükten sonra 1444’de tahtını 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e (Fatih) bırakarak Manisa’ya çekilmişti. Başkent Edirne’de tahta çıkan II. Mehmed namına kesilen akçelerin gümüş miktarı, II. Murad akçelerine göre eksikti. Bu durum piyasada buhrana sebep oldu. Doğal olarak gelirleri azalan yeniçeriler de iktisadi sıkıntıya düştüler. O sırada Edirne’de meydana gelen büyük bir yangın durumu daha da zorlaştırdı. Evleri ve çarşıları ile büyük ölçüde tahrip olan Edirne’nin karmaşasından istifade eden yeniçeriler, Vezir Şihabüddin Paşa’nın konağını yağmalayarak Edirne dışına çekildiler. İsyandan vazgeçirilmek için maaşlarına “buçuk akçe” zam yapıldı. Sonradan yeniçerilerin toplandığı o bölgeye Buçuktepe adı verildi. II. Mehmed’in tahtı babasına terk etmesini telkin eden bazı paşaların isteğiyle, II. Murad 1445’te ikinci defa tahta çıktı. Tarihimizdeki ilk yeniçeri isyanı böylelikle hükümdar değişikliğiyle sonuçlandı.
1589 – BEYLERBEYİ OLAYI
Akçenin değeri düştü, yeniçeri kışladan çıktı
Sultan III. Murad devrine kadar çeşitli bahanelerle isyan eden ve istekleri yerine getirilip yatıştırılan yeniçerilerin “kelle isterüz” talebiyle padişahların karşısına çıktıkları ilk isyan 1589 yılında gerçekleşmiş ve “Beylerbeyi Vakası” olarak adlandırılmıştır. Amerika’nın keşfiyle altın ve gümüşün bollaşmasının ardından askerî ve mülki harcamaların giderek artması ekonomide enflasyon baskısını tetiklemişti. Bu sıralarda yapılan “sikke tağşişi” tabir edilen işlemle akçenin değeri bir anda %50 düşürüldü. 100 dirhem gümüşten 500 akçe kesilirken 800 akçe kesildi. Halkın ve karaborsacıların da bu akçelerin kenarlarından kırparak değerini daha da düşürmeleri akçenin alım gücünü iyice azalttı. Ulufesi 10 altın olan bir yeniçeri aslında 5 altın almaya başladı.
Sultan Selim Han oğlu Murad Han’ın Mısır’da basılan sikkesi. (III. Murad)
Maddi zorluklar ve piyasanın baskısıyla Topkapı Sarayı’na dolan yeniçeriler sorumlu olarak gördükleri Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi’nin kendilerine verilmesini dayattılar, “verilmezlerse başka padişah buluruz” tehdidini de savurdular. III. Murad sözünün dinlenmediğini görünce içoğlanları, bostancılar ve baltacıların silahlarını ellerine alıp karşı koymalarını emretmeye kalktı. Vezirler padişahı fikrinden caydırıp istedikleri adamları teslim ettirdi. Hemen oracıkta başları kesilen bu devlet adamlarından sonra yeniçeriler, 1826’da ortadan kaldırılıncaya kadar her olumsuzlukta istedikleri devlet adamının kellesini almayı başardılar.
1603 – ZORBA İSYANI
Türkmen sipahilere karşı devlet-yeniçeri ittifakı
16. yüzyılda sipahi ağası
Osmanlı ordusunda yaya “yeniçeri” birlikleri devşirme, atlı “sipahi” birlikleri genellikle Türkmen grupların hâkimiyetindedir. 1603’e gelindiğinde Anadolu’da Celâlilerin sindirilmesi uğruna devşirmelerin yaptıkları zulüm üzerine, mazul Şeyhülislam Sunullah Efendi’nin teşvikiyle sipahiler ayaklandı. Zulmün sorumluları olarak görülen Kapıağası Gazanfer Ağa ile Darüssaade Ağası Osman Ağa’yı idam ettiklerinde ortalık yatıştı. Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa, Belgrat’ta iken bu ayaklanmanın kendini hedef aldığını bildiğinden İstanbul’a acilen dönerek duruma hâkim oldu ve isyanın kaderi değişti. Sipahilerin Celâlilerle işbirliği yaptıkları iddiasıyla, devlet yeniçerilerle ittifak etti. Kanlı katliamlar sonucu sipahiler zayıf düştü ve ortalık tekrar yeniçerilere kaldı. Sonraki yıllarda sıklıkla görülecek yeniçeri-sipahi kavgasının temeli bu isyanda atıldı. “Zorba” olarak adlandırılmak da sipahilerin üzerine yapıştı.
1622 – II. OSMAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ
‘Paralel ordu’ deyince Yedikule’de boğuldu
Genç Osman’ın tahttan indirildikten sonraki feci ölümü tüm Avrupa’da yankılanmış, olay üzerine müstakil kitaplar yazılmış, çok sayıda tablo ve gravür yapılmıştır. Yedikule zindanlarında Genç Osman’ın öldürüldüğü yer (altta).
I. Ahmed’in 1617’deki ölümüyle veliaht şehzade olan 12 yaşındaki Osman yerine, amcası I. Mustafa tahta çıkarıldı. Akıl hastalığı yüzünden üç ay sonra tahttan indirilince saltanat II. Osman’ın oldu. Yeni padişah, hakkını yediklerini düşündüğü, saltanatta veraset usulünü değiştirip en yaşlı şehzadenin tahta çıkarılması kuralını getirenlere cephe aldı. Bir yandan da yeniçeri ve sipahi ocaklarının ilga edilerek Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden bir ordu düzenlemek, bir süreliğine Kahire’yi başkent ilan edip İstanbul’dan ayrılmak gibi projeler geliştirdi.
Kısa sürede ilmiye, seyfiye, kalemiye ricali arasında düşmanı çok, bağlısı az bir hükümdar haline geldi. Hacca gitme bahanesiyle kafasındaki orduyu oluşturmaya niyetlenince, ulema ve rical-i devletin itirazları ile karşılaştı. Padişahların hacca gitmemesi yönünde verilen fetvayı da buruşturup attı. Kulları ve yöneticileriyle kendi arasında büyük bir gerginlik doğunca geri adım atsa da, ihtilalin fitili artık ateşlenmişti. Hayli karışık ve çatışmalı geçen birkaç günün ardından 1622’de tahttan indirildi ve yerine akıl hastası olan amcası I. Mustafa ikinci defa tahta geçirildi. Daha sonra kapatıldığı Yedikule zindanında feci bir şekilde öldürüldü.
1648 – SULTAN İBRAHİM’İN ÖLDÜRÜLMESİ
Dayak yiyen sadrazam, saray darbeli intikam
Sekiz yıl saltanat süren Sultan İbrahim’e tamamen akıl hastası denemezse de, 23 yıl kapalı tutulduğundan dolayı bozulan psikolojisinin dengesizliği kesindir. Devrinde devletin işleyişi asker, bürokrat ve ulema eliyle yürütülmüştür. Valide Kösem Sultan’ın harem ağaları ve bazı vezirlerle kurduğu ittifak, onu bir güç odağı olarak iyice belirginleştirmişti. Saltanatının sonlarında “samur ve anber vergisi” adıyla topladığı vergilere büyük tepkiler gelince, rakip siyasi gruplar, bunları akıl eden Sadrazam Ahmed Paşa’nın azlini istedi.
Sultan İbrahim’in tahttan indirildikten sonra boğdurulduğu anın temsili gravürü.
Yeni sadrazam Sofu Mehmed Paşa saraya çıkarak Ahmed Paşa’nın idamını istediğinde, padişah tarafından şiddetle dövüldü. Buna rağmen yine de fetva alındı ve idam edilen Ahmed Paşa’nın cesedi Atmeydanı’na çırılçıplak bırakıldı. Şişman ve yağlı bir vücudu olduğundan “insan yağı eklem ağrılarına iyi gelir” inancıyla gelen geçenin cesetten bir parça koparmasından dolayı (Hezarpare=Bin parça) lakabıyla tarihe geçmiştir. İktidarı ele geçiren Sofu Mehmed Paşa yediği dayağın acısını unutmamış, Valide Kösem Sultan’ı da tazyik ederek Sultan İbrahim’in tahttan indirilmesini ve yerine 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’in geçirilmesini sağlamıştır. On gün sonra da eski padişah idam edilmiştir. Kendisinden sonraki bütün padişah ve şehzadeler İbrahim’in neslindendir.
1687- IV. MEHMED’E (AVCI) KARŞI İSYAN
Sevk ve idare kayboldu, Avcı Mehmed av oldu
1648-1687 arası otuz dokuz yılla Kanunî’den sonraki en uzun taht süresini geçiren IV. Mehmed, bir türlü vazgeçemediği avcılık yüzünden toplumu kendinden soğutmuştu. Avcılık deyip geçmemek lazım, neredeyse küçük bir ordu ile çıkılan av seferleri aylarca sürüyor, maliyetini karşılayacak gelir kaynakları gittikçe azalıyordu. Devrinde çeşitli zorluklara mâruz kalan Osmanlılar, Batı dünyasının giderek yükselen bilimsel, teknik ve iktisadi seviyesini anlamakta zorlandılar. Aradaki makas açıldıkça reform sesleri çıkaranlar hemen susturuldu.
1683’de Viyana önlerinden ricat eden ordunun perişanlığı, ekonominin zayıflığı, asayişin bozulması ile devlet bir kaos ortamına girmişti. Bu olumsuz şartlarda bile tövbe ettiği halde avcılıktan vazgeçemeyen padişah kontrolü elinden kaçırdı. 1687’de Eğri’de bulunan ordu, sevk ve idaresinde başıboş kalarak isyancılar önderliğinde İstanbul’a doğru yürüyüşe geçti. İki ayda hedefinden sapmadan İstanbul’a gelerek Ayasofya Camii’nde toplanan ulema ve vüzeranın kararıyla IV. Mehmed’i indirerek yerine kardeşi Süleyman’ı tahta çıkardı.
1703 – EDİRNE VAKASI
Şeyhülislam ve oğlu Fethullah’ın feci sonu
1683’ten itibaren 16 yıl süren korkunç bir savaşın ardından 1699 Karlofça Antlaşması ile büyük bir darbe alan Osmanlı Devleti barut fıçısı gibiydi. Sefer masraflarının yüklendiği halk perişan, ülke asayiş ihlalleri ve kargaşa içindeydi. Buna rağmen II. Mustafa Edirne’ye yerleşiyor, babası gibi sürek avları düzenliyor, kızlarına muhteşem saraylar yaptırarak israfın sınırlarını zorluyordu. Hocası olduğu için şeyhülislam yaptığı Erzurumlu Feyzullah Efendi devleti ele geçirmişti ve onun izni olmadan yaprak kıpırdamıyordu. Bütün makamlara, görevlere tayinler onun izni ile gerçekleşiyordu. Yüksek mevkilerin tamamı evlatları ve sülalesinden adamlarca işgal edilmişti. Büyük oğlu Fethullah için kendinden sonra şeyhülislam olmasını garantileyen emri bile padişahtan alabilmişti.
Osmanlı hanedanı gibi şeyhülislamlıkta da “Feyzullah Efendi Saltanatı”nın kurulmasına az kalmıştı. Adamı olduğu için sadrazamlığa getirdiği Rami Paşa gidişten rahatsız olanlarla ittifak ederek Feyzullah Efendi’ye cephe aldı. 1703’te Edirne Vakası adı verilen hareket patladı. İstanbul’da gönüllü halktan, esnaf ve ulema yanında yirmi bin askerden oluşan isyan ordusu 50 bin kişiye ulaştı. Edirne’ye doğru yola çıktığında Sultan Mustafa ordusu da 80 bin kişi ile İstanbul’a yürüyüşe geçti. İki ordu karşılaşmak üzereyken padişah ordusu isyancıların safına geçti. Böylelikle gücü kalmayan II. Mustafa’nın yerine III. Ahmed padişah oldu. Feyzullah ve Fethullah Efendiler yakalanarak işkence ile öldürüldükten sonra cesetleri Tunca nehrine atıldı.
1730 – LALE DEVRİ’Nİ BİTİREN PATRONA İSYANI
Asker, esnaf ve ulema III. Ahmed’i teslim aldı
1703’de tahta çıkan III. Ahmed, Edirne’de oturan padişahlar yüzünden uzun süredir terk edilen İstanbul’a yerleşti. İstanbul bakımsız kalmış, viraneliklerle dolmuştu. Ruslarla, Avusturyalı ve Venediklilerle de ara ara savaşlar devam etti. 1718’de Pasarofça Antlaşması ile Batı cephesi fiilen barış ortamına girdi. Nevşehirli İbrahim Paşa, III. Ahmed’in hem damadı hem de sadrazamı olarak dönemin güçlü adamı oldu.
Van Mour’un 1730 tarihli, Patrona Halil isyanını konu alan tablosundan bir detay.
İran’da açılan cephelerde süren savaşların olumsuzlukları İstanbul’a pek yansımadan 12 yıl boyunca sanat, kültür, bilimin konuşulduğu ve “Lale Devri” adı yakıştırılan bir dönem yaşandı. Mutlu azınlık bir kitle gününü gün ederken, yoksulların durumu giderek kötüleşti. Orducu esnafının ve savaş ekonomisine endeksli ekonomik sınıfların durumu gittikçe kötüleşti. İsyan hiç beklenilmeyen bir anda patlak verdi. Eski bir tellak olduğu öne sürülen, denizci ve “patrona” rütbeli Halil ve arkadaşlarının önderliğinde gerçekleştirilen isyan, ilk başta önemsenmediğinden gittikçe büyüdü. Yeniçeri, esnaf ve ulema isyanda birlikte hareket etti. 1730’da isyan ateşi tüm İstanbul’u sardığında III. Ahmed, damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa’nın cesedini asilere teslim etti. Daha nice devlet adamının başı da verildi. Damad İbrahim Paşa’nın cesedi yerine Manol adlı bir kürkçünün cesedi verildiği iddiasıyla isyan tekrar alevlendi. Padişaha tahtını kardeşi I. Mahmud lehine terketmesi teklif edilince hemen kabul etti. Tahttan indirildikten sonra beş yıl daha yaşadı.
1808 – III. SELİM’E KARŞI KABAKÇI İSYANI
Orduyu modernleştirdi, bedelini canıyla ödedi
Fransız İhtilali ile aynı yılda 1789’da tahta çıkan Sultan III. Selim, kendini Avusturya ve Rusya ile savaşın içinde buldu. Mağlubiyetlerle geçen üç yıldan sonra yapılan antlaşmaların ardından ülkede revizyon çalışmaları başladı. Bu revizyonun Batı tarzı modernleşmeye yönelecekti ama, nasıl bir yol izlenecekti? Öncelikle ulemaya sipariş edilen layihalarla kafalarda bir model oluşturulması düşünüldü. Önerilen yenilik faaliyetlerinin tamamı ordunun modernleşmesinden geçiyordu. İsveç elçiliği tercümanı Muradcan Tosunyan’ın (Ignatius Mouradgea D’ohsson) layıhası dikkate alındı.
1793’ten itibaren askerî ve mâli sahalarda Nizam-ı Cedid adı verilen yenileşme hareketlerine başlandı. Sürekli bir barış ortamı olsa III. Selim’in samimi çabaları bir sonuç verebilirdi ama Fransızların Mısır, İngilizlerin Akdeniz, Rusların Boğazlar ve Slav dünyası projeleri devleti rahat bırakmadı. 1807’de Kabakçı Mustafa’nın ismiyle simgeleşen bir isyan sonucunda hapsedilen Selim’in yerine IV. Mustafa tahta geçti. Yaklaşık 1 yıl sonra hareket yön değiştirse de Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa ve Rusçuk Yaranının gayretleri yeterli olmadı. Öldürülen Selim tahta çıkarılamadı ama IV. Mustafa yerine II. Mahmud padişah yapıldı. II. Mahmud zamanında Selim’in katilleri de idam edildi.
Üçüncü Selim’i katledenlerin idam gerekçelerinin yazılı olduğu idam yaftaları
1876 – ABDÜLAZİZ’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ
‘Artık asker darbe yapmaz’ dendi, Abdülaziz hal’ edildi!
Darbeci iki askerin arasındaki Sultan Abdülaziz’e acayip bir kıyafet giydirilerek fotoğrafı çekilmiştir.
Sultan Abdülaziz, Batıcı ve modern II. Mahmud’un oğlu olmasına rağmen biraz alaturka görünse de Avrupa’yı ziyaret eden tek padişahtır. Batı müesseselerinin ve devrinin son teknolojisinin ülkede yaygınlaşması, donanmanın modernize edilmesinde çok gayret gösterdi. Batı müziğinde gayet güçlü bir bestekârdı. Ekonomik sıkıntıların had safhaya çıktığı, askerî başarısızlıkların da ardı ardına geldiği bir sırada seraskerlikten sadrazamlığa getirdiği Hüseyin Avni Paşa’nın liderliğini yaptığı bir darbe sonucu 1876’da tahtından indirildi ve yerine V. Murad getirildi. “Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, modern ordu kuruldu, artık Osmanlı Ordusu padişahları hal’ etmez” denilen bir zamanda, yeniçeri devrinden daha sert bir darbeye mâruz kalınmıştı. Tahttan indirildikten dört gün sonra trajik bir şekilde hayata veda etti. Günümüzde intihar ettiğine veya öldürüldüğüne yönelik tartışmalar halen canlılığını kaybetmemiştir. Ölümünden sonra ailesi, annesi ve yakınları çok sıkıntılar çekti. İlk defa bu olayda, darbeye mâruz kalmış bir padişahın etrafında laubali askerlerle fotoğrafının çekildiğine şahit olundu. Darbeci Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa’nın konağında toplantı halinde iken Çerkes Hasan adlı tartışmalı bir kişilik tarafından öldürüldü. Darbeci bir paşa olmasına rağmen Süleymaniye Camii haziresi girişindeki görkemli mezarına defnedildi.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı gayrimüslimler lehine, Müslümanlar aleyhine bir ortam yarattı. Batılılılaşma eğilimleri, Avrupa nüfuzunun Osmanlıları gittikçe baskı altına alması, bazı kesimlerde nefretle karşılanıyordu. 1859’da, hoşnut olmayan kitlelerin temsilcisi olmak adına gizli dernek kimliğiyle Türkiye’nin ilk siyasi partisi sayılan Fedailer Cemiyeti kuruldu. Süleymaniyeli Kürt Şeyh Ahmed adlı bir hocanın önderliğinde Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Arnavut Caferdem Paşa, Didon Arif gibi asker bürokrat ve sade vatandaşlardan oluşan üyeleri bulunuyordu. Sultan Abdülmecid’i tahttan indirip yerine Abdülaziz’i padişah yapmak niyetindeydiler. Bunun için askerî bir darbe planladılar. İhbar neticesinde yakalandıklarında eyleme kalkışamamışlardı. Sorgularının ve mahkemelerinin yapılması için Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne götürüldüler. Oraya izafeten bu darbe girişiminin adı “Kuleli Vakası” olarak yerleşti. Mahkeme sonucu üyelerinden bazıları idam cezasına çarptırıldılarsa da Abdülmecid tarafından cezaları müebbede çevrildi.
Kuleli’de yargılananların sorgu tutanağı.
1909 – II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ
31 Mart İsyanı bastırıldı, padişah Selanik’e yollandı
Sultan Abdülhamid 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan edip 1877’de meclisi açan padişah olmasına rağmen kendine yönelik darbe korkusuyla özgürlükleri kısıtladı. Yine de Ermeni teröristlerin bombalı saldırısından kıl payı ile kurtulabildi. 1908’de kendi kaldırdığı Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan edip, kapattığı meclisi tekrar açtıysa da muhalefetle arası düzelemedi. 31 Mart İsyanı ile karşı darbe gerçekleşti ama Hareket Ordusu kontrolü sağladı. 27 Nisan 1909’da tahtından indirilen II. Abdülhamid, sürgüne gönderildiği Selanik’te Alatini Köşkü’ne kapatıldı.
Sultan İkinci Abdülhamid’e hal’ fetvasının tebliğ edildiği anı canlandıran Halife Abdülmecid’in tablosu.
1913 – BÂBI-ÂLİ BASKINI
Son Osmanlı darbesi, modern darbelerin atası
Enver Bey’in [Paşa] başına silah dayadığı Sadrazam Kamil Paşa’nın istifa mektubunu yazmasının temsili resmi.
Osmanlı tarihindeki en son darbe/ihtilal olarak tarihteki yerini almıştır. Geleneksel isyan-ihtilal-darbelerin küçük çaplılarında sadrazamın, şeyhülislamın veya bazı yüksek rütbelilerin teslim edilmesiyle ortalık sakinleşirdi. Esas hedefin taht olduğu bazı girişimlerde ise padişahların canına kastedilmeye kadar gidilmiştir. Bâbı-Âli Baskını’nda ise hedef doğrudan hükümet kabinesi ve sadrazamdı, padişahla kimse ilgili değildi. Bu özelliği ile ayrılmakta olan Bâbı-Âli Baskını’nda, İttihat ve Terakki Partisi iktidarı kesin olarak eline geçirmiştir.
Enver ve Talat Beylerin liderliği ve organizasyonu ile gerçekleşen darbeyle Harbiye Nazırı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayayan Enver Bey zorla istifa mektubu yazdırmıştır. Ahalinin teşviki ve darbeye katılımının sağlanması için bir miktar dezenformasyon (algı operasyonu!) yapılmış ve bu durum etkili de olmuştur.
Osmanlılara matbaa erken geldi ama Yahudi, Ermeni ve Rumlar kendi dillerinde kitap basabilirken Müslümanlar 280 yıl matbaadan uzak bırakıldı. 400 yıl Kur’an basımına fetva verilmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla basılabildi. Gramofon ise 1887’deki icadından hemen sonra İstanbul’da yaygınlaşmış, ama “Kuran plakları”nın caiz sayılması için 1927’yi beklemek gerekmişti. Ulemanın teknolojiye karşı umutsuz mücadelesi…
Günümüzde “Kuran’ın matbaada basılması caiz değildir, hattatların eliyle yazılmalıdır” diyen aklı başında bir din adamı çıkabilir mi? Bugün için mümkün görülmeyen bu önerme, Osmanlı döneminde 400 küsur yıl geçerli oldu.
Matbaa, Osmanlı Devleti’ne Gutenberg’in 1447 yılındaki icadından kısa bir süre sonra geldi. Rum, Ermeni ve Yahudiler açtıkları matbaalarda kendi dillerinde çeşitli kitaplar bastılar. 280 yıl matbaanın nimetlerinden yararlanamayan Müslüman toplumunun, Arap harfleri ile kitap basmasına yönelik fetva ancak 1727 yılında verilebildi. O tarihte de ancak dinî olmayan kitapların basılması şartıyla izin alınabilmişti. İslâm’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, 1874’e kadar fetva çıkmadığı için İstanbul’da basılamadı. İzinsiz basılan Kuran’lar toplatıldı. Buna rağmen Kazan Müslümanları fetvayı beklemeden 1801’de Kuran’ı basmışlardı. Ardından Hindistan, Mısır Müslümanları da matbu Kuran’lara sahip oldular. İstanbul’da ulema hâlâ fetva vermiyordu. Sonunda 1874’te Bakanlar Kurulu kararıyla matbaada basılmasına izin çıktı.
Gramofon plaklarına Kuran – Ezan gibi dini unsurların doldurulmasını yasaklayan Meclis-i Vükela Mazbatası.
Matbaanın icadından 427 yıl geçmesine rağmen ulemanın Kuran basımına fetva vermemesinin sebebi, harfler kâğıda baskı yoluyla aktarılırken kitaba saygısızlık yapıldığı zannı idi. Sürekli dillendirilen sosyal ve ekonomik gerekçeler ile konuyu tevil etmek mümkün olsa da gerçekçi değil. Cevdet Paşa Tezakir’inde bu durumu “yazma Kuran’lar ciltlenirken mengeneye sıkıştırılıp muşta ile dövülmesi caiz görülürdü ama baskı makinesindeki işleme hürmetsizlik gözüyle bakılırdı” diye anlatır. Teferruat ile meşgul olup asıl olan yararın gözden kaçırılması bu basiretsizlik yüzünden olmuştur.
Ulemanın böylesine cahilce ayak diremesinin önü alınmışken, o yıllarda ortaya çıkan bir icat yüzünden aynı basiretsizlik yeniden gündeme geldi. Edison’un 1877’de fonografı, Emil Berliner’in 1887’de gramofonu icadıyla, bu aletler Osmanlı toplumunda da hızla yayıldı. “Konuşan makine” diye adlandırılan bu cihazlar, toplumun olağanüstü düzeyde ilgisini çekti. İstanbul’a 1885- 1890 arasında geldiği tahmin edilen fonografların “kovan” adı verilen plaklarına doldurulan şarkı, türkü, gazel, nutuk çeşitleri ücret karşılığı meraklı kitlelere dinletiliyordu.
Lyrophon Record şirketinin plak kataloğunda da dini içerikli plaklar bulunmaktadır.
Osmanlı meyhane ve kahvehaneleri, günümüzdeki meslektaşlarının şifreli yayın kanallarına kayıtsız kalamadıkları gibi, gramofona da kayıtsız kalamadılar. Müşteri çekmek için iyi bir yöntem olduğu tespit edildi. Her kahve ve meyhanenin belli bir müzik tarzı oluştu. Gramofon ve fonograf şirketleri pazar araştırmalarında Kuran, ilahi, kaside okunmuş plak ve kovanların da satışlarının yüksek olacağını hesaplamışlardı. Bunların da piyasaya girmesi ile mutaassıp kitle, dinî içerikli plakların kahvehane, meyhane gibi süfli yerlerde çalınmasından İslâm’ın hakarete uğrayacağı endişesine kapıldılar.
Toplumdaki ilgiye paralel olarak yayımlanan ilk kitap, 1886-87’de Ahmet Rasim Bey tarafından Fransızcadan çevrilen ve çeşitli eklerle zenginleştirilen bir kitaptı: Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriyeden Fonograf. Kasım 1889’da Ali Mazhar Bey eğlenceli bir üslupla Fonograf risalesini yazdı. Sultan II. Abdülhamid de, devrindeki yeniliklere gayet meraklıydı. The Illustrated London News gazetesinin 14 Temmuz 1888 tarihli sayısında fonograf ve Edison’a dair çıkan haberin Rusya’da yayınlanan metni, saray mütercimi Ahmed Nermi Efendi tarafından çevrilerek 2 Eylül 1888’de Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Bu tarihlerde Sultan Abdülhamid için fonograf siparişi var mıdır tespit edemedik ama, 1895’te Amerika’ya gramofon sipariş edildiğini biliyoruz.
Ne var ki bu tarihlerde gramofunun Osmanlı Devleti’nde üretimine izin verilmediğini de bir Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) kararından anlıyoruz. 1894 yılında Telgraf ve Posta Nezareti Fen Müşaviri Raif Bey, Mercan’da kurduğu elektrik fabrikasına ithal ettiği bazı cihazlar için gümrük vergisinden muafiyet talebinde bulunur. Meclis-i Vükela’dan, “telefon ve fonograf gibi yasak olan şeylerin üretilmeyeceği hakkında alınacak teminattan sonra duruma bakılacağı” kararı çıkar [MV. 82/4].
Fonograf Edison’un fonografı Kristal Saray’da düzenlenen Handel Festivali’ndeki baskı atölyesinde kullanılırken. Bu gazetedeki Edison ve fonograf hakkındaki yazı 2. Abdülhamid için tercüme edilmiştir.
Kısa bir müddet sonra yasak kalkar ve Osmanlı kentlerinde gramofon ve plak mağazaları birbiri ardına boy göstermeye, gazete ve dergilerde reklamlar yayımlanmaya başlar. Tabii ilgi ve plak çeşitliliğinin artması, Abdülhamid’in kontrolü elden kaçırmak istemeyen yönetim tarzını tehdit edebilecek içeriklere de yol açabilirdi. Nitekim uygunsuz bulunduğu belirtilen bazı nutuk, taklit ve gülünç monologların, saray açısından endişe yarattığı görülmektedir. Üstelik bazı yabancılar da ellerinde fonograflarla Anadolu’da gezmeye başlamışlardır. Bunların gerçek amacı hakkında her zaman kuşkulu olan devlet, takibi elden bırakmaz. 1899’da Bulgaristanlı Dimitri Popof fonograf dinleterek gezerken Antep’te tutuklanmış ve Maraş’a gönderilerek hapsedilmiştir. Bulgaristan’ın İstanbul’daki kapı kethüdalığının talebi üzerine serbest bırakılır [DH.MKT. 2267/96].
Osmanlı mahalle düzeninde sosyalleşme eğilimlerinin gereği olarak camilerin yakınında kahvehaneler bulunurdu. Gramofonun yaygınlaşmasından sonra kahve cemaati ile cami cemaati sıklıkla karşı karşıya gelir oldu. Cami cemaati adına yapılan şikâyetlerde gramofonun sesinden rahatsızlık belirtilir, bazen de asılsız iddialar ile zaptiye meşgul edilirdi.
2. Abdülhamid Kuran ve Ezan doldurulan plakların İslamiyete saygısızlık olduğunu belirtip yasaklanmaları için düzenleme yapılmasını emrediyor.
1907’de Galata’da Sultan Bayezid Camii yanında bulunan Hüseyin’in kahvehanesiyle Perukâr (Berber) Kiryako’nun dükkânlarında çalgı çalınıp eğlence düzenlendiğinden cemaatin şikâyetçi olduğu iddia edilir. Durumu tahkik eden Beyoğlu Mutasarrıflığı bahsedilen yerlerde çalgı çalınıp eğlence düzenlenmediğini, sadece gramofon çalındığını, namazlardan yarım saat önce saygı gereği gramofon çalınmasına mola verildiğini, cemaatin şikâyet edeceği bir durum olmadığını bizzat cami imamının ifadeleriyle Zaptiye Nezareti’ne bildirir [ZB 73/12].
Medrese talebeleri de gramofon karşıtı cephede yer alırlar. 1907’de Vezneciler’de Kuyucu Murad Paşa Medresesi öğrencileri, karşılarındaki Camcı Ali Camii yanında bulunan kahvehanede gece gündüz çalınan gramofondan rahatsız olduklarını Şeyhülislamlığa bildirirler. Ders çalışmalarına engel olduğu gibi medresede bulunan ve henüz iyiyi kötüyü ayırmaya kudreti olmayan yeni öğrencilerin ahlakına kötü tesir edeceği iddiasındadırlar [ZB. 42/3].
Bu tartışmaların silahla yaralamaya kadar varanına da rastlanır. 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlarında, Kırklareli’nde Kalkandelen muhacirlerinden kahveci Sabri, yatsı ezanı okunduğu sırada kahvesinde gramofon çalınmasını engelleyen Polis Komiseri Eyüp Efendi’yi taşıdığı Karadağ taklidi revolver ile ağır şekilde yaralar. Gramofon yüzünden çıkan tartışmada silahla yaralamanın belki de ilk örneği bu olaydır [DH.EUM.EMN. 71/8].
Muallim Mecmuası’nda gramofon reklamı “İzmir’de Frenk Mahallesinde bulunan Pol Blumberg mağazasında halis Amerika’nın gramofonları, Melek ve Köpek markalı olanlar pek güzel ses çıkarır” ibareli reklam metni.
Toplum düzeninde dikkati çekici bir hareketliliğe sebep olan gramofonlara yönelik bireysel ihbarlar bu zamanda giderek artar. Bilhassa dinî içerikli plakların meyhane, kahvehane gibi yerlerde çalınması ihtimali sıklıkla dile getirilir. Enderunlu Kulçalı Aziz, Gramofona Reddiye risalesini kaleme alır. Bunların ortak görüşü gramofonun aslında eğlence için icat edildiği, bir eğlence aracında da dinî içerikli plakların çalınmasının günah olduğu doğrultusundadır. Kahve, meyhane gibi yerlerde “Kuran plakları” çalındığına dair hiç kayda rastlamıyoruz ama, camide gramofon çalındı ihbarıyla ortaya çıkan bir gerçeğe çok şaşırıyoruz; 1911’de İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ın Tuzla kasabasında ahaliden bazıları “camide gramofon çaldılar” diye galeyana gelip müftülüğe şikâyet ederler. İnceleme sonucu görülür ki, birkaç kişi “kahvede Kuran dinlemek günah olur” düşüncesiyle kahvenin gramofonunu camiye getirmişler ve “Kuran plakları”nı orada dinlemişler. Bu saygılı tavırlarına rağmen Kıbrıs Müftüsü Ziyaeddin Efendi, gramofondan Kuran dinlemenin caiz olmadığına dair fetva vermiştir.
Muhbirlerin giderek artan ihbarlarıyla en sonunda durum Sultan Abdülhamid’e aksettirilmiş, o da duruma el koymuştur. Kuran gibi mukaddesatın korunması gereken en önemli unsurun plaklara kaydedilmesinden duyduğu üzüntüyü Sadarete gönderdiği tezkire-i hususiye ile bildirerek hükümetin bu gibi uygunsuz işleri yasaklayacak düzenlemeleri yapmasını ister. Bakanlar Kurulu hemen toplanır ve düzenledikleri mazbatada gerekçelerini sıralarlar. Şeyh Said el-Minalavi namında biri tarafından Mısır’da doldurulmuş gramofon plaklarında, Taha ve İbrahim surelerinin okunduğu görülmüştür. Bu eylem her Müslümana farz-ı ayn olan Kuran’a hürmet kaidesiyle uygun düşmemektedir. Böylelikle Kuran doldurulmuş plakların satılmamasına, hiçbir yerde çalınmamasına, satıldığı görülürse müsadere edilerek satıcıların cezalandırılmasına, Dâhiliye Nezareti tarafından daha önce Zaptiye Nezareti, Şehremaneti ve Rüsumat Emaneti’ne bu konuda gönderilen tebligatın tekidine, Kahire veya bir başka yerde üretim ve kullanılmasının yasaklanmasına dair Mısır Hidivliği’ne tavsiyede bulunulmasına karar verilir.
Makbul Muhbir vatandaş mektubu Düyun-ı Umumiye memurlarından Mehmed Osman üst perdeden bir edayla gramofon hakkında kendine göre uygunsuz bulduğu hususları ihbar ediyor. Önceki sayfada resmi olan kataloğu mektubuna eklemiştir. Bu ihbar ciddiye alınarak mağazalardaki denetimler sıklaştırılmıştır.
Sadrazam Mehmed Ferid, Şeyhülislam Cemaleddin, Adliye Nazırı Abdurrahman Nureddin ve diğer kabine üyelerinin imzalarıyla 13 Haziran’da alınan bu karar, aynı gün padişaha sunulmuş ve ertesi günü 14 Haziran 1906’da iradesi çıkarak kanunlaşmıştır [İ.DH. 1446/2]. Aslında bu kanundan önce de yasaklama en azından bazı bölgelerde yürürlükteydi. 1904’te Bingazi’de Saatçi Hüseyin namına İtalya’dan gelen gramofon plaklarının birinde ezan diğerinde Sudan lisanı üzere kelime-i tevhid bulunduğu tespit edildiğinde, bu plakların kullanılamayacak derecede sildirildikten sonra sahibine iade edilmesi emredilmişti [DH.MKT. 859/37].
İradenin çıkmasından bir ay sonra kartpostal ebadındaki beyaz kâğıtlara da ses kaydedildiği, postanelerde bunların mahiyeti anlaşılamayıp boş kâğıt zannedildiğinden her türlü muhaberatta kullanılabileceği ihbar edilince, “sonorin” veya “fonopostal” adı verilen bu kartlar da yasaklanır. Gramofon plaklarına ulemanın muhalefeti, “mukaddesat” öne çıkarılarak denetim altına alınması talebi, Sultan Abdülhamid’in güvenlik kaygılarıyla arttırmak istediği denetimi rahatça yapmasına vesile olmuştur. Böylelikle ithal edilen plaklar gümrüklerde daha titizlikle incelenir, dükkân ve mağazalar daha sık tahkikata konu olur.
Meşrutiyet’in yeniden ilanından sonraki yılların serbestlik ortamında gramofon piyasasında bir patlama yaşanır. Her çeşit müzik yanında “Kuran plakları” da yeniden boy gösterir. Ne var ki Abdülhamid saltanatta olmasa da iradesi/kanunu halen yürürlüktedir ve o doğrultuda yasaklama, plak toplatma tüm hızıyla devam eder.
Bu arada gramofon üzerindeki spekülatif ve geçimsiz politikalarımız sürerken ilginç bir gelişme yaşanır. Batı dünyası gramofonu bilimsel çalışmalarda kullanmaya başlamıştır ama, biz bunun farkına varamadan konunun sadece asayiş ve vergi meselesi tarafından bakarız. Aralık 1908’de Avusturya-Macaristan Devleti tebaasından Jul Sebat, Osmanlı Devleti’nde bulunan Yahudilerin lisanı ile İspanyolca arasındaki farkı tetkik maksadıyla Musevilerin bulunduğu şehirlere seyahat izni alır. Dönüşünde yine beraberinde götürmek şartıyla üç sandık gramofon, levha ve diğer malzemelerinden gümrük vergisi alınmaması Avusturya-Macaristan Büyükelçiliği tarafından talep edilmiş bu talep uygun görülerek araştırmacının beraberindeki malzemenin gümrük vergisinden muafiyeti karara bağlanmıştır [BEO 3459/259357].
“Ezan plakları” Sultan Selim Camii Baş İmamı Hafız Sadettin [Kaynak] Efendi’nin okuduğu dua ve ezan plakları.
Matbaada Kuran basılmasına dört asır boyunca fetva vermediği halde, sonunda emrivakiyi kabul etmek zorunda kalan ulema, gramofonda bu kadar katı davranamadı. Cumhuriyet devrinin başlaması da bunda etkili oldu tabii.
1927’de Diyanet İşleri Müşavere azasından Seyyid Taha, yayınladığı risale ile “gramofonda Kuran dinlemek caizdir” dedi. Aynı tarihte Ahmed Hamdi Akseki de ne caiz ne günah diyebildiği bir risale yazmıştı ama onu yayınlamadı. Bu risale ilk defa ölümünden sonra 1951’de Sebilürreşad dergisinde yayınlanacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü Osmanlı yıllarında radyo ve televizyonun hayali bile söz konusu değildi. Cumhuriyet sonrasında televizyon radyo tekelinin kalktığı yakın zamanlara kadar mutaassıp ulema gramofona verilen fetvaların aynıyla, radyo ve televizyondan Kuran yayını yapılmasını günah buluyordu. Hatta mikrofondan okunan ezan dahi tartışmalara sebep olmuştur.
Bir reklamdan gramofonun özellikleri Kutusu 39 cm. en ve boyunda, 22 cm. yüksekliğinde, muhtelif renkte, cephesinde maden bir Art Nouveau süslenmiş, içinde nikelli ve kapalı bir adet zembereği olup üstten açılır. Kolu nikelli ve kırmadır. Diyaframı “Ekisposyon” cinsinden yüksek seslidir. Borusu çeşitli renk ve sistemdedir.
Özel yayıncılığın başlaması ile ülkemizdeki cemaat, tarikat yapıları kendi televizyon ve radyo kanallarını kurdular. Son yıllarda Ramazan ayında neredeyse her kanalda iftar ve sahur programları, Kuran mukabeleleri yapılmaktadır. İnternet ortamında tamamen dinî içerikli yüzlerce site mevcuttur. Bütün bu faaliyetlerden fazlasıyla memnun İslâmi kitleye yüz yıl önceki İslâm önderlerinin yasaklayıcı sözlerini hatırlatmaya kalkanlar hiç de hoş karşılanmayacaktır. Mecelle’nin meşhur kaidesiyle bitirelim: “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanların değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz).
Muhbir memurun mektubu
Halkın taassup, damarını tahrik ediyorlar amirim!
“Dahiliye Nezareti’ne
Sultanhamamı’nda Kozmos Ticarethanesi’nde satılan gramofon plakları arasında ezan, salât-ı şerife ve mersiye okunmuş olanları tesadüfen gözüme çarptı. Diyanete mugayir şu münasebetsizlik, gayret-i diniyyemi tahrik etmiş ve ticarethaneden satılan plakların kataloğunu almıştım. Onuncu sayfasında Mersiyehan Şevket Bey’in doldurduğu plakların, dinlediğim plaklar olduğunu teessürle anladım. Bu plakları doldurtan da Sirkeci Caddesi’nde gramofon ticarethanesi sahibi Ahmed Şükrü Bey’dir. Gramofonlar artık kolayca satın alınabildiğinden insanların toplandığı adi kahvehane ve meyhaneler ile bunlardan daha münasebetsiz bir takım yerlerde dinlenmektedir. Bilhassa ezan ve salât-ı şerife dolu plakların kazara böyle düşük ahlaklı insanların toplandığı yerlerde gramofonlarla çalınması şer’an caiz değildir. Halkın taassup damarını ve galeyanını dahi tahrik edecek hareketlerdendir. Böyle dinî şeylerin plaklara okunmasının, halkı heyecanlandırıp kızdırmak için bir takım din ve millet düşmanları tarafından yapılmış olması da muhtemeldir. Saltanat-ı Osmaniye’nin siyaset ve diyanetine uygun olmayan bu gibi plakların her nerede bulunursa müsadere ve imhası ile Avrupa’dan gelecek buna benzer plakların ithalatının yasaklanmasını rica ederim.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş günlerinde bile hukuk sisteminin kadına karşı şiddete bugünkünden çok daha tavizsiz yaklaştığı anlaşılıyor. Arşivdeki bir belge grubuna göre, henüz 15 yaşındaki hamile karısını işkencelerle öldüren adam idama mahkum ediliyor. Üstelik, katil kocanın savaş gazisi bir ‘kahraman’ olması dahi hafifletici sebep kabul edilmiyor.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki (BOA) belgelerin daha çok devlet erkanıyla ya da kurumlarıyla ilgili olduğu düşünülür. Oysa burada, kimileri olağan günlük hayat hallerine ışık tutan, kimileri büyük trajediler barındıran birçok insan hikayesi de saklanır. Karşımda duran belgeler belki de bunların en yürek sızlatıcı olanlarındandı. O zamana kadar, arşivde günümüze intikal eden belgeler arasında bir kadın cinayeti davasının tüm safhalarını içeren, hukuk tarihimiz açısından önem taşıyan, yaklaşık 400 sayfadan ibaret, böylesine zengin bir başka belge grubuna rastlamamıştım. Okudukça nüfuz ettiğim hadiselerle toplumsal bir nevrozun girdâbına çekiliyordum. 1910’dan itibaren savaşlarla mahvolan bir ülkenin, perişan edilen fertlerinden bazılarının kayda geçmiş dramı tüm ayrıntılarıyla önümdeydi.
4 Mart 1920’de Çanakkale’nin Ayvacık kasabasında, henüz on beş yaşında, beş aydır evli, dört aylık hamile Suad Hanım, iki oda bir sofa evde ölmüştür. Ayvalık Askerlik Şubesi İkinci Bölük Kumandanı Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Ahmed Tevfik Efendi, eşinin vefatını önce komşularına, sonra hükümet tabibine bildirir. Aslında bütün mahalle, hatta tüm Ayvacık, böylesine acı bir ölümü beklemektedir. Onlara göre eceliyle bir ölüm değildir gerçekleşen. Kocasının işkence, darp ve şiddetine her gün maruz kalan şanssız bir kadının vahşi cinayete kurban gitmesi söz konusudur. Ahmed Tevfik Efendi bağlı olduğu Binbaşı İbrahim Edhem tarafından gözaltına alınır. Savcılık ve adli tabip hemen olaya el koyar ve Tevfik Efendi tutuklanır. Bundan sonrası her satırı okunurken insana eziyet veren bir sürecin ayrıntılı dosyasında saklıdır.
… Bu kadın hem güzel hem de terbiyesi mükemmel olmağla beraber hane dahilinde pek mahzun, pek kederli bulunurdu. Haneye hariçten kimse gelmez ve gelemezdi. Kocasından çok korkardı. Ben iç yüzünü bilemem.
Ahmed Tevfik Efendi paşa çocuğu bir askerdir. Uzun yıllar Irak bölgesinde görev yapan İsmail Hakkı Paşa’nın 1304’de (1888-1889) Bağdat’ta doğan oğludur. Beş erkek kardeşten Tevfik’in büyüğü Celal de yüzbaşıdır. Elli beş yıl askerlik hizmeti olan paşa babaları vefat edince yerleştikleri İstanbul’da annesi Eşref Hanım ile Başıbüyük’teki köşklerinde ailece oturmaktadırlar. Tevfik, Çanakkale gazisi olmuş, zaferden sonra birliği ile birlikte sevk edildiği Bitlis cephesinde çeşitli muharebelerde on iki yerinden yaralanmıştır. Şişli Hastanesi’nde 3,5 yıl tedavi görür. Bir mektubunda “Yemen’in o ateşli sahrasıyla, Irak’ın kumlu ovalarında, Çanakkale’nin kanlı ateş püsküren savaşlarında, Kafkas ve İran cephesi harpleriyle o karlı buzlu yüce dağlarında göğsümü hedef ederek defetmeye uğraştığımız düşmanın süngü, bomba, şarapnel ve kurşunlarından aldığım yaralardan delik deşik olan vücudumu, kol ve bacaklarımı bu uğurda bıraktım. Üç buçuk sene hastane köşelerinde operatörlerin bıçaklarıyla kesilen et ve çıkarılan kemikleri, o ameliyat masaları üzerinde inleyerek geçirdiğim o kanlı ve feci günleri kendime bir saadet telakki etmiştim” diyerek vatan uğrunda çektiği acılarını dile getirir. Yaraların tesiri uzun tedavi sürecinde tamamen giderilememiş, el ve göz seğirmelerine maruz kalmıştır. Ne var ki bu seğirmeler hayatının geri kalanını etkileyen en önemli unsur olmuştur. Eli veya gözü seğirdiğinde yapacağı işi bırakır, beraberindeki kişileri uğursuz sayar, aklına biri gelirse mutlaka başına kötü bir şey gelmiştir hissine kapılır.
Nüfus tezkiresi Eşi tarafından işkence ile öldürülen Suad Hanım ve nüfus tezkiresi: Ad: Suad Hanım Babası: Mehmen Kâzım Bey Annesi: Mühtediye Fatma Hanım Doğumu: Şam 1321 (1905) Dini: İslam
… İzinli olarak İstanbul’a gideceği sırada daireye gelerek “zevcemden emniyetim yoktur. Hatta Edremitli Rıza’yı seviyormuş. Bana söyledi ve el yazısıyla buna dair kağıt da yazdı. Bu sebepten karıma iki yüz tekme ve yüz elli sopa vurdum” dedi.
Daha önce iki evlilik yapmış, eşlerinin görev yerlerine gitmek istememesi yüzünden boşanmıştır. Küçük bir kız çocuk babası olan Tevfik Efendi hastaneden çıktıktan sonra, üçüncü evliliğini 9 Ekim 1919’da Tekirdağı Vilayet Muhasebecisi Kazım Bey ve Fatma Hanım’ın kızı Şam doğumlu Suad Hanım ile yapar. Fatma Hanım sonradan İslam’a girmiş bir mühtediyedir. Kızına yazdığı mektupların yazısı çok kötü olsa da üslup itibarıyla Türkçeye hâkimdir. Aşırı düşkün olduğu kızıyla bir arkadaş gibi yaşadığı anlaşılıyor. Kızının mektuplaştığı Tevfik ile evlilik kararı almasına karşı çıkar ama baba Kazım Bey rıza gösterince evlilik gerçekleşir. İlk şoku da bu sırada yaşarlar. Ayvacık’a tayini çıkan damatları kızlarını da beraberinde götürmek isteyince pek canları sıkılır. Suad Hanım da gitmek konusunda kararsızdır ama kocası kayınpederinin ailesi önünde “gelmezsen seni öldürürüm” diyerek tehdit eder. Kızın ailesi naçar sessiz kalır ama bu tehdide göz göre göre sessiz kalmasalardı belki de kızlarını yaşatabilirlerdi.
Katil koca Genç karısını vahşice katleden Mülazım-ı Evvel Ahmed Tevfik Efendi ve Osmanlı Devleti nüfus tezkiresi.
Ayvacık’a geldiklerinde kira evlerinde kalırlar. Tevfik Efendi kız kardeşinin kızı 12 yaşındaki Cemile’yi de yanlarında getirmiştir. Güya yardımcı olması düşüncesiyle getirilen bu kız aslında Tevfik’in evdeki gözü kulağı olacaktır. Karısını sürekli izletir, evde olup biteni kızdan öğrenir. Tevfik’in ruhi durumu gün geçtikçe kötüleşir. İlk evlerini güvenlikli bulmaz başka eve çıkarlar. Yeni evin komşuları, merak ettikleri bu aileyi ziyaret ettiklerinde alışılmışın dışında evin erkeği de odadan ayrılmaz. Suad Hanım sıkı sıkıya örttüğü çarşaf ile misafirlerin yanında oturur, neredeyse hiç konuşmaz. Binbaşının hanımı davet ettiğinde de o evde aynı kıyafetle oturur ama oradakiler ilk defa gözlerindeki morlukları görürler. Suad hanım ud çalıp şarkılar söyleyen bir İstanbul kızı olarak Ayvacık sakinlerinin epey ilgisini çeker ama bir türlü o çevreye dâhil olamaz. Bu gidip gelmeler ilk aydan sonra tamamen kesilecek ve Suad Hanım kocasının her sabah evden çıkarken kilitlediği odada Cemile ile bütün gün kapalı kalacaktır. Komşular için merak konusu haline gelen bu evin önünden gelip geçenler inleme sesleri, “cankurtaran yok mu?” feryatları duymaya başlarlar.
… Gündüzleri familyasını odanın birine kapar ve kilitleyip gider. Geceleri elinde tüfek olduğu halde avluda ve damda güya evine zampara gelip gidermiş insan takibatıyla meşgul olmakta idi.
Toplumumuzda yaygın olan “karı-koca arasına girilmez” anlayışı o devirde de aynen geçerlidir. Büyük çoğunluk sessiz kalsa da o evde neler döndüğünü merak edip fırsat kollayanlar da vardır. Bazı komşular bir şekilde bu fırsatı yakalar. Altmışlarında bir komşu kadını evlerine çağıran Tevfik, karısının hamur yoğurmayı bilmediğini, un eleğini alıp gelmesini söyler. Kadın evde bir yandan yoğurtlu makarna hazırlar öte yandan kaş göz işaretleriyle yüzündeki yara bereyi sorar. Korkusundan ağzını açamayan Suad Hanım zorlukla kocasını işaret eder. Daha sonra küçük Cemile’den bu durumu öğrenen Tevfik, o yaşlı kadına da şiddet uygulayarak darp edecektir.
Katledilen Suad Hanım’ın validesi Fatma Hanım’ın Çanakkale avukatlarından Ahmed Mağmumi Bey’e verdiği vekaletname.
Bu sıralarda evinin etrafında zamparalar dolaştığına, karısının gayrimeşru ilişkisi olduğuna dair bir saplantıya kapılan Tevfik, ulu orta bu endişelerini yaymaya başlar. Komşuları Tevfik’le konuşmaktan korkar hale gelmişlerdir. Binbaşıdan bir tüfek ister ve alır. Zampara iddiası karşısında iki neferi de evinin çevresine nöbetçi olarak diker. Artık bütün gece uykuyu terk ederek eve gelecek zamparaları yakalamaya çalışır. Suad Hanım’a uyguladığı şiddetin dozu iyice artmış ve kendini aldattığına dair kafasındaki kurguların gerçekliğine yönelik yazılı ifadesini almaya kalkmıştır. Bir ara Edremitli bir adamın karısının aşığı olduğunu diline dolar. Binbaşı şubede de huzursuz olan Tevfik Efendi’nin ahvalinden tedirgin olunca biraz takibe başlar. Bunun üzerine Tevfik, Edremitli aşığı unutup binbaşıyı hedef seçer. Binbaşının yüzüne karşı karısının aşığı olduğuna dair ithamda bulunur. Edhem Bey ne kadar yemin etse, inkâr etse inandıramaz. Suad Hanım’ın bu adamın elinde ölüp gideceği düşüncesi kendisini huzursuz edince doktor, kadı, müftü, müddei-i umumi gibi kasaba erkânı ile neler yapabileceklerini dile getirir. Mevzuata göre hiçbir şey yapamayacaklarından oturup beklemeye başlarlar.
… şahitlerin ale’d-derecat şehadetleri, doktor raporları, olaydan sonra düzenlenen zabıt varakaları mündericatı delilleriyle anlaşılmış olduğundan, dört aylık çocuğuyla zevcesi mezbureyi işkence etmek suretiyle taammüden katl etmek fiilinden suçluluğuna karar verilmesini…
Beklerler ama Suad Hanım Tevfik’in iddiasına göre iki defa kendini asarak intihara kalkışmıştır. Bu intiharlardan kurtarabilmek için ipten indirip müdahale ettiği iki seferde de vücudunda çeşitli yara bere oluşmuştur. Bir seferinde intihar etmek isterken merdivenden düşmüştür. İkinci intiharda Tevfik ipi kesmek isterken karanlıkta yanlışlıkla Suad’ın iki kulağını da kesmiştir. Sol kulağından düşen parçayı atmamış, madalya kutusunda saklamıştır.
Annenin beyhude çabası Suad Hanım’a annesi Fatma Hanım’dan gelen mektup. Annesi kızından uzun süre haber alamayınca bu mektubu yazmıştır. Kızının şiddet ve baskı altında olduğundan emindir. Yol gösterici bazı tavsiyeleri içeren bu mektup sadeleştirilmeden, aynen yeni yazıya aktarılmıştır.
O sıralarda İspanyol nezlesi ve frengi Ayvacık ile civar kazaları kırıp geçirmektedir. Suad da hastalanmaya başlar. Tevfik, hükümet doktorunu çağırdığında Suad Hanım’ı eziyetten kurtarmak isteyenlere gün doğar. Ne var ki Suad Hanım yanlarında Cemile’nin de bulunduğu odada doktorun karşısına yüzü tam manasıyla “mesture” bir şekilde çıkar. Sorduğu sorulara “intihar edeceğim” gibi cevaplar verir. Gözleri mosmor çürüktür ve açamamaktadır. Suad Hanım’ın cinnet geçirme taklidi yaptığını ama eziyet gördüğünün kesin olduğunu anlatması üzerine müşahede altına alarak Tevfik’ten bir süre ayrılmasını sağlamak isterler. Tevfik buna izin vermediği gibi şiddetin dozunu arttırır ve İstanbul’a kendi tedavisi için gitmek ister. İzin beklenirken denkler hazırlanır ve bir araba kiralamaya kalkar. Bulduğu ilk arabacıya “Eğer yolda arkaya dönüp bize bakarsan seni öldürürüm” deyince arabacı vaz geçer.
Ömür boyu kürek cezası İdam cezası temyize götürülmüş, Çanakkale Bidayet Mahkemesi yeniden yargılama sonucu müebbed kürek cezası vermiştir. Mahkemenin bu kararını tasdik eden Sadrazam Tevfik Paşa ve Adliye nazırının imzasını taşıyan iradede Sultan Vahdettin’in imzası yoktur ancak Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır.
Güçlükle bulduğu arabayı hazırlattığı akşamın sabahında İstanbul’a yola çıkacaklardır. Maalesef o gece Suad Hanım iyice fenalaşır ve ölür. Tevfik’in tutuklanması ve sonraki mahkeme safhasında verilen ifadeler korkunç gerçeği tüm yalınlığı ile ortaya koyar. Suad Hanım, taammüden ve kasten kocası Tevfik tarafından öldürülmüştür. Kızgın şiş batırmak, dizlerini yanan sobaya dayamak, cinsel organını kızgın maşa ile yakmak, kulağını kesmek, bütün gün penceresiz ve karanlık bir odada kilitli bırakmak, tuvalet ihtiyaçlarını aynı odada gidermek gibi akla hayale gelmeyecek işkencelere maruz bırakılmıştır. Dinlenen şahitlerin tamamı Tevfik’in, karısı Suad Hanım’a işkence ettiğini gözleriyle görmediklerini ama tevatüren ve belirtileri ortada olarak bu kanaatte olduklarını söylerler. Baştan sona Tevfik ve bilhassa annesi Eşref Hanım daima şahitleri yalancılıkla, para ile satın alınmışlıkla suçlamaktadırlar. Suad’ın annesi ve ailesi de Tevfik ve ailesini itham edip dururlar. İki ailenin aslında birbirlerinden hiç hoşlanmadıkları anlaşılıyor. Mahkeme sürecinde defalarca ifadeler alınır, yenilenir, deliller değerlendirilir. Hatta otopsi yapılır, el yazısı sahteliğini tespit için yeminli komisyon kurulur. En son küçük Cemile dayısının hapiste olduğu sürede doğru ve dayısını suçlayan ifadesini verdiğinde hüküm netleşir. Karısını ve dört aylık çocuğunu bile isteye vahşi işkencelerle öldürmekten dolayı idama mahkûm edilir.
Mahkeme sürecinde Ayvacık Yunan işgaline uğramış, Biga çevresinde de Kuva-yı Milliye çeteleri etkili olmaya başlamışlardır. Yolları bazen kapatan Yunan işgal güçleri, şahitlerin Çanakkale’ye gitmesine engel oldukça mahkeme uzar. Bu arada Biga’ya sevk edilen Tevfik, Kuva-yı Milliye güçlerinin hapishaneleri boşaltması sebebiyle tahliye benzeri bir şekilde serbest kalıp İstanbul’a gelmiştir. Kızının katilinin serbestçe dolaştığını gören Kazım Bey İstanbul mahkemelerine yazdığı bir mektupla bu durumu ihbar eder. Anında yakalanıp Çanakkale’ye gönderilen Tevfik için uzun bir tutukluluk süreci başlar. İdam hükmü temyizden dönse de yeniden yargılanır ve idam hükmü kürek cezasına tahvil edilir. 22 Haziran 1922 tarihli Takvim-i Vekayi ile ilan edilerek kesinleşir. Dosya muhtevası burada bitmekle, mahkûmun hayatının bundan sonraki kısmı takip edilememiştir.