Yazar: Sinan Çuluk

  • KÂTİP ÇELEBİ: Dünya çapında bir 17. yüzyıl Osmanlı aydını

    KÂTİP ÇELEBİ: Dünya çapında bir 17. yüzyıl Osmanlı aydını

    Dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunda yaşayan Katip Çelebi, sadece 48 yıllık ömrünün ardından, referans değeri taşıyan önemli eserler bıraktı. O devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrıldı. Kısacık ömründe herhangi bir taraf olmak yerine, bilginin ve bilimin peşinden gitti. 

    Kâtip Çelebi’nin 400. doğum yıldönümü olan 2009 yılı, UNESCO tarafından Kâtip Çelebi’yi Anma Yılı ilan edilmişti. Aradan sekiz yıl geçti. O yıl liseye başlayanlar, şimdi üniversite mezunu oldular. Özellikle yeni hayata atılan bu genç nesil arasında kısa bir soruşturma yapıldığında görülecek ki Kâtip Çelebi’ye yönelik derin bir cehalet hâkim. 

    Gönül isterdi ki 2009’da yakalanan ivme devam etsin ve nadiren içimizden çıkan evrensel çapta bir âlimin, her neslin bireyleri tarafından hakkıyla tanınması sağlansın. Eğitim meselesi geniş ve sorunları bitmek tükenmek bilmez bir mesele. Yıllardır yap-boza dönen müfredat içerisinde kendine yer bulamayan o kadar hayatî, acil ve gerekli konu var ki… Belki de Kâtip Çelebi gibi değerlerin tanıtılmasındaki eksikliğin farkına bile varılmıyor. 

    Kültürlü, entelektüel Osmanlı beyefendilerine 17. yüzyılda “çelebi” lakabı veriliyordu. Osmanlı dünyasında o asırda ortaya çıkan iki çelebi zat günümüzde de tüm dünyayı kendilerine hayran bırakmaktadır. Biri Evliya Çelebi, diğeri Kâtip Çelebi. Evliya Çelebi, sadece Seyahatnâme’siyle bu hayranlığı ve ilgiyi sağlamış. Kâtip Çelebi ise yirmiden fazla eseriyle çağını yakalamış nadir bir Osmanlı olarak günümüzde artarak süren bir ilginin odağındadır. 

    İkisi de gerçek isimleri ile tanınmazlar. Hatta Evliya Çelebi’nin gerçek ismi halen tespit edilememiştir. Kâtip Çelebi açısından oldukça şanslıyız. Süllemü’l-Vusûl ve Mizanü’l-Hak adlı kitaplarına yazdığı ayrıntılı biyografisini bizlere bırakmıştır. Asıl adı Mustafa, baba adı Abdullah’tır. Ulema arasında Kâtip Çelebi demekle bilinir, kâtipler arasında Hacı Halife lakabıyla meşhurdur. 

    Şubat 1609’da İstanbul’da doğdu. Babası Enderun’dan, Silahtar zümresinden, dindar, okur-yazar bir adamdı. Askerî seferlere katılır, ilim ve sohbet meclislerine devam ederdi. Oğlunun okuması için özel hocalar tutabilecek kadar meraklıydı. Küçük Mustafa, klasik Osmanlı eğitim sistemindeki Kuran, Arapça, hüsn-i hat gibi dersleri iyi bir şekilde tahsil ettikten sonra, 14 yaşında mâliye kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne girdi. Stajyer öğrenci statüsünde uzun süre çalışıp mesleğin inceliklerini ve öğrenilmesi zor siyakat yazısını öğrendi. Bu sırada açılan bazı savaşlara birlikte katıldığı babası ve amcası o seferlerde, gurbette öldüler. İstanbul’a dönünce Süvari Mukabelesi Kalemi’ne girdi. Ailesinden kalan yüklü mirasın büyük miktarını kitaplara yatırdı. Bir kısmıyla da Fatih’teki baba evini tamir ettirip evlendi. 

    Tuhfetü’l-Kibar kitabının İbrahim Müteferrika baskısında dünya haritası 

    Ayrılık devrinde bir Osmanlı bilgini

    O devirde dinî ayrılıkların yol açtığı kavga-gürültü içindeki Osmanlı toplumunun bağnaz hocalarından Kadızade Mehmed Efendi’nin derslerine devam etti. “Kadızadeliler” adıyla anılan grup kendilerini bu hocaya nispet etmektedirler. Karşı tarafta da “Sivasiler” adıyla Halveti Şeyhi Abdülmecid Sivasi’nin taraftarları yer aldı. Bunların kürsüden birbirlerine laf atmalarla başladıkları mücadeleyi; taraftarları bıçaklı, sopalı şiddet eylemlerine döktüler. Uzun yıllar asayişin ihlal edildiği ortam, Köprülü Mehmed Paşa’nın acımasız yöntemlerle aşırılıkları bastırdığı ana kadar sürecektir. Toplumda dinî tartışma ve çatışma konusu olan maddelerin açıklandığı ve Kâtip Çelebi’nin en çok tanınan, yayılan Mizanü’l-Hak fi İhtiyari’l-Ehakk adlı eseri, şahitlik ettiği olaylar ve tartışmaların tam içinde olduğu sıralarda kaleme alınmıştır. 

    Üniversitelerimizde de yeterince araştırılmamış, ne söylediği dikkate alınmamış, eserlerinin tamamı günümüz okuruna ulaştırılamamış bir durumdayken, söyleyeceklerimizde tekrara düşme endişesini hiç taşımıyorum. Çünkü Kâtip Çelebi’nin 17. yüzyılın kafası karıştırılıp zihni bulandırılmış orta halli Müslümanı için kaleme aldığı Mizanü’l-Hakk’ın değindiği konuların/soru ve sorunların çok daha basitlerinin, her yıl bilhassa Ramazan ayında canlı yayınlarda her kanalda bıkıp usanılmadan dile getirildiğine, toplumun her kademesinde son yıllarda daha da yaygınlaştığına şahit oluyoruz. Demek ki aradan geçen 350 yılda bu toplum tekrara düşme endişesini hiç yaşamadı; tekrar tekrar sorduğu soruların cevabını bile merak etmeden nesilden nesile taşıdı. 

    1656’da kaleme alınan bu eserdeki yirmi bir başlık, tamamen dinî ihtilaf ve çatışma konusu halindeki meselere açıklama getirme iddiasındadır. Hızır’ın yaşayıp yaşamadığı, müzik, raks, tütün, kahve, afyon, Hz. Muhammed’in ana babasının küfr veya iman üzere ölüp ölmediği, Firavun’un son nefeste iman edip etmediği, Muhyiddin Arabî, Yezid’e lanet okuma, bid’at kavramının içeriği, kabir ziyareti, kandil geceleri, millet, rüşvet gibi tartışma konusu olan kavramlar irdelenir.

    O devirden günümüze bu maddeler halen tartışma ve ayrışma konusudur. Özünde birlik, beraberlik, dayanışma ve uygarlık içeren “din” kavramının bizatihi kendisinin çatışma ve ayrışmaya sebep olmaması gerekir. Teorisinde de buna uygun bir zemin yoktur çünkü. Kâtip Çelebi’nin yaşadığı devirde Osmanlı toplumunun sıkıntıları çeşitlenirken, devlet düzenindeki kargaşa ve ekonomik zorlukların yıpratıcı etkisi arasında kalan kitleler bir tarafa meyletme ihtiyacını daha derinden hissediyordu. Kutuplaşmadan beslenen cephelerin böylesi ortamlarda insan kaynağı hiç kesilmiyor. Yine de müfrit cephelerin kendi aralarındaki çatışmadan en az zararla kurtulmaya çalışan kitleler daima var; ama çileli hayatlarını sürdürme mücadelesinde yapayalnızlar. 

    Kâtip Çelebi devrinde de onun nitelemesiyle çoğunluk kavga ederken makul düşünenler azdı. “Bir grup akıllı insan -Bu hadise taassuptan doğan bir kuru kavgadır. Bunlar iki faziletli şeyhtir, ne Sivasi ne Kadızade Efendi bize cenneti garanti edemezler. Birbirlerine olan muhalefetleri bunları meşhur etti, padişah da bu sayede onları öğrendi. Onlar da yakaladıkları şöhreti iyi değerlendirdiler. İşlerini görüp dünya nimetlerinden yararlandılar. Ahmaklık edip onların davasını sürdürürsek elimize zarardan başka bir nesne geçmez-diyerek işe karışmadılar. İslam Sultanı iç çatışmaya ve bozgunculuğa yol açmaması için böyle taassup sahiplerini kahretmeli, cezalandırmalıdır. Bu ihtilafın, iki taraftan birinin galip gelmesine fırsat verilmeden sonlandırılması zorunludur. Gerek Sivasi gerekse Kadızade taraftarları ahmaktır. Âlemin düzeni insanların hadlerini aşmadan hayatlarını sürdürmeleriyle sağlanır.” 

    Mizanü’l-Hak’ta yer alan bu ifadelerin ne kadar doğru teşhisler içerdiği sonraki devirlerde de yaşanılarak anlaşılmıştır. Batıl inançları yerdiği kadar, örf ve adetlerle din adına mücadele edilmesine de karşı çıkar. 

    Kâtip Çelebi bir yandan okumaya, eserler vermeye devam ederken, öte yandan devlete hizmetini sürdürüyordu. Yirmi yıl çalıştığı memuriyet hayatında terfi etmesine imkân sağlamayan kalem şefine selametlik dileyip, kendini tamamen ilme adadı. Hocalık hayatı başladı. Coğrafi keşiflere, astronomiye, matematiğe olan merakı, devrindeki ulemadan farklı sahalarda da eserler vermesini sağladı. Keşfü’z-Zünun, Fezleke, Süllemü’l-Vusul, Cihannüma, Tuhfetü’l-Kibar, Takvimü’t-Tevarih, Düsturü’l-Amel, Levamiü’n-Nur gibi eserleri yanında, ihtida etmiş bir Hıristiyan olan Mehmed İhlasî’den çeviri yardımları alarak ortaya koyduğu İrşadü’l-Hayara, Tarih-i Frengî, Tarih-i Kostantaniyye gibi eserleri de vardır. 

    Cihannüma ile Tuhfetü’l-Kibar İbrahim Müteferrika tarafından basılmıştır. Eksik de olsa Avrupa’da da çeşitli basımları vardır. Mizanü’l-Hakk kitabı Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1864 yılında tefrika suretiyle yayınlandıktan sonra kitap olarak da basılmıştır. Keşfü’z Zünun ise Kâtip Çelebi’nin Avrupa’daki ününü zirveye çıkaran en önemli eseridir. Arapça olup on beş bin civarında kitap ve yaklaşık dokuz bin yazar adı içeren bu muhteşem bibliyografi derlemesi yirmi yılda yazılabilmiştir. 1835- 1858 arasında Arapça ve Latince olarak Avrupa’da da yayımandı. Türk okuru için Türkçesinin ancak 2007-2008 yılında yayınlandığını söylemeden geçmek olmaz (BKZ. bir sonraki yazıda Prof. Dr. Celal Şengör röportajı). 

    Kâtip Çelebi’nin o devirde bir “kalem memuru” olduğu halde, nüfuzu ve ağırlığı tartışılmaz ulemanın, sufilerin, cedelcilerin arasından sıyrılıp, onlara karşı duruşunda, ara bulucu tavrında bir özellik aramak gereklidir. Belki de irfan noktasında yalnız bir adamdır. İçinde varolduğu çorak vadiyi yeşillendirmekle can damarlarını besleyecek kültürel iklimin zenginleşeceğinin farkındadır. Devrine göre akılcı, pozitif, bazen de liberal tavırları ağır basar. Bin civarında tarih kitabı olduğuna yönelik söylentinin doğruluğunu soran Şeyhülislam Yahya Efendi’nin, “doğrudur” diye verdiği cevaba inanmadığını görünce, ertesi gün on katıra yüklettiği üç yüz tarih kitabını konağının önüne gönderip “bundan fazla da ciltsizleri mevcut” diyerek ispata çalışması enteresan bir yaklaşımdır. 

    Tuhfetü’l-Kibar kitabında gemi resimleri ve açıklaması 

    Ulamanın cahilliği 

    Basitten bir derece yüksekteki mevkiine rağmen çevresinde sözü dinlenir, dikkate alınır. Devrin şeyhülislamlarından Bahaî Efendi ile sağlam bir dostluğu vardır. O devirde emekleme safhasındaki bilimin, akılcılığın ışığında aklına takılan üç soruyu fıkıh meselesi haline getirerek şeyhülislama gönderir, fetva ister. Hadislerde geçen kıyamet alametlerinden güneşin batıdan doğması meselesini astronomi bilimine uygulamanın mümkün olup olmadığı, kutuplarda namaz ve oruç ibadeti vakitlerinin nasıl ele alınacağı, Mekke’den başka yerde dört yönün kıble olup olamayacağı sorularını yöneltir. Bunlardan sadece birincisine fetva verilir ancak o da yanlıştır. Bunun üzerine kendi sorularının cevaplarını içeren İlhamü’l-Mukaddes adlı kitabı yazar. Ulemanın astronomi, matematik bilimlerindeki eksikliğinin, cahilliğinin kabul edilemez olduğunu birçok eserinde anlatır. 

    Maliye Kaleminde çalışırken oluşturulan bir komisyonda, devletin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal sıkıntılara çözüm önerileri getirir ama bürokratların bunları dikkate almayacağını bildiğini de ilave eder. Neyse ki bu önerileri bize bıraktığı Düsturu’l Amel li-Islahi’l-Halel kitabından okuyabiliyoruz. İbn-i Haldun’un izlerinin açıkça görüldüğü bu eserde halk, asker ve hazinenin birbiriyle ilişkisini ele alır. İran seferinde yol üzerinde Anadolu’nun harabeye dönmüş köylerini görmüştür ama, İran köyleri mamur ve refah içerisindedir. Bunun sebebinin de işin ehli olmayan yöneticilerin, rüşvet ve kayırma yöntemleriyle tayin edildikleri Anadolu’yu adaletle yönetmedikleri, verdikleri rüşvetin kat kat fazlasını halktan çıkardıkları yetmezmiş gibi, devletin vergilerini de fazlasıyla tahsil etmeye kalkmalarının köylüyü ezip çaresiz bıraktığını belirtir. Köylüye evini barkını terk edip firar etmekten başka çare kalmaz. Böylelikle ne asker tedarik edilebilir, ne de Hazinenin açıkları kapatılabilir. 

    Osmanlı tarihinin en mümtaz mevkiinde yer alan bu kültür adamının ömrü maalesef kısa oldu. 48 yaşındayken 27 Zilhicce 1068 (6 Ekim 1657) Cumartesi sabahı vefat etti. Ölümünden sonra terekesinden kitaplarını satın alan İzzetî Mehmed Efendi’nin sağlığında Kâtip Çelebi ile tanışıklığı anlaşılıyor. 

    Terekeden çıkan Cihannüma’nın kapak sayfasına kendi eliyle yazdığı cümlelerde yer alan ölüm safahatına dair bilgileri de bizzat ev halkından duyduğu şüphesizdir: “Kâtip Çelebi öldüğü günün gecesi bir miktar ham karpuz yiyip sonra eşiyle birlikte olmuş. Ekim ayında soğuk su ile gusledip sabah kahvesini içerken telaşlanınca elinden fincan düşüp aniden vefat etmiş. Ölmeden önce eşine ve hizmetçilerine ‘ne acayip, birbirine muhalif işler ettik, bir zarardan Allah koruya, hiç böyle işimiz yok idi’ diyerek korkuya kapıldığını beyan etmiş”. 

    İntiharını pozitivist bir deney konusu haline getiren Beşir Fuad’ı dışarıda tutmak şartıyla, son nefesinde yaşadığı ana dair akılcı, deneysel ve gözleme dayalı analiz bırakabilen bir başka Osmanlı bilmiyorum… 

  • Abdülhamid kurtuldu ölenler unutuldu yakınları mağdur oldu

    Abdülhamid kurtuldu ölenler unutuldu yakınları mağdur oldu

    Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. II. Abdülhamid son anda kurtuldu ama ölenleri ancak sayı olarak hatırlıyoruz: 27’si kimliği tespit edilebilen 30 kişi. Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medrese öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da yaşamdan kopardı. Ölen Mehmed Baha Bey’in eşine bağlanan maaş yarıya indirilecek, kızının maaşı gayri hukuki olarak kesilecekti. 

    21 Temmuz 1905’te Yıldız Camii’ndeki Cuma Selamlığında Sultan II. Abdülhamid’e yapılan bombalı suikastta hedef sağ kaldı ama nice hayatlar son buldu. Yaralılar ömürleri boyunca o saldırının izlerini taşıdılar. Olayın öznesi olmalarına rağmen isimleri anılmadı. Basit sayılar, istatistiki veriler halinde toptancılığın, unutulmuşluğun kurbanı oldular. 

    Suikastçiler hemen tespit edilmişti 21 Temmuz 1905’te meydana gelen ve Abdülhamid’i hedef alan saldırıdan sonra geniş bir soruşturma açılmış, failler tespit edilmişti. Padişaha sunulan raporda, suikastçilerin fotoğrafları da yer alıyordu. 

    Yıldız’da patlayan Taşnak bombası Ermeni Arabacı Osep’i öldürdüğü gibi, 11 yaşındaki medreseli Kuran öğrencisi İvrindili Hafız Musa’yı da katletti. İsimlerinin toplumsal belleğimizde yeri olmadı. Aynı bugünkü gibi. Yaşadığımız kanlı günler geride kaldığında, Dolmabahçe’deki PKK bombasının Kürt taksici Velat’ı, tıp öğrencisi 19 yaşındaki Berkay Akbaş’ı da aramızdan aldığını unutmamalıyız ki yeni acılara kapı aralamayalım. 

    Ülkemizdeki ilk bombalı araç saldırısının üzerinden 112 yıla yakın zaman geçti. Giderek artan bir şiddet ve bombalı araç terörüyle sarsıldığımız şu günlerde, siyasetin acımasız yüzü, bizlerin de ruhunu duyarsızlaştırıyor. Bir eylem sonucunda ölen veya yaralananların yakınlarının acısını hafifletmek önceliğimiz olamıyor. Nefret söylemi ve intikam duygusu her şeyin önüne geçiyor. 

    Bombanın patladığı yer Bomba yüklü at arabası Cuma Selamlığı töreninde, işaretli yerde patlatıldı. Sultan Abdülhamid tam o sırada arka planda görülen Hamidiye Camii’nin girişindeydi ve birkaç dakika gecikmesi hayatını kurtarmıştı (üstte). Olaydan sonra padişaha sunulan ayrıntılı raporun kapağı (altta).  

    Organize bir saldırı 

    1905’deki suikastte dikkati çekici bir husus, Sultan II. Abdülhamid’in kendisi kurtulmuşken, onlarca kişinin ölmesi ve yaralanmasının hiç konu edilmemesidir. O insanlar, arkalarında bıraktıkları acılı aileleri kimlerdi, başlarına neler geldi diye düşünmek istemiyoruz belki de… 

    Bu yazımızda ilk bombalı araç saldırısı olan Yıldız Suikasti’ne ve burada hayatını kaybeden Şehzade Selim Lalası Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın kesilen maaşının akıbetini sorduğu mektuptan hareketle, 100 yıl önceki duyarsızlığımıza da değinmek istiyoruz. 

    19. yüzyılın son çeyreğinde çok sayıda devlet başkanı, kral, başbakan “anarşizm” ile “nihilizm”in etkilediği, kimi bağımsız kimi taşeron suikastçıların kurbanı olmuştu. ABD başkanından Rus çarına, Fransa cumhurbaşkanından İtalya kralına kadar önemli liderler kısa aralıklarla öldürüldüler. 

    ‘Melun Rici, hain Mıgırdıç’ Rapordan: “Melun Silviyo Riçi tarafından getirilip, hain Mığırdıç’ın biraderi Ohannes ve eniştesi Osep tarafından saklanmış ve vakadan yirmi gün evvel manuk’a teslim edilmiş bombalar… İngiltere tabaasından Mösyö Johns apartmanından çıkarılmış ve Tophane-i Amire’ye teslim edilmiş olan on beş adet bomba”.

    Sultan II. Abdülhamid 1876-1909 arasında saltanat sürerken şahit olduğu suikastların benzerine maruz kalmamak için, güçlü bir haberalma ağı kurup, sarayı dışına neredeyse hiç çıkmıyordu. Ancak çok önem verdiği, uluslararası toplum ve halifesi olduğu İslam dünyası ile birebir bağlantı kurabildiği tek etkinlik olan “Cuma Selamlığı töreni” için dışarı çıkmaya mecburdu. O sebeple törenin icra edileceği Yıldız Camii’ni güvenlik endişeleri ile Yıldız Sarayı’nın hemen dışına inşa ettirmişti. Alınan önlemlere rağmen, 21 Temmuz 1905 tarihindeki Cuma Selamlığı töreninde Türkiye tarihinin ilk bomba yüklü aracı patlatıldı. Ermenistan’a bağımsızlık kazandırmak amacıyla 1890’da kurulan, 1894 Sason, 1895 Van ayaklanmaları ile 1896’da İstanbul Osmanlı Bankası eylemlerini gerçekleştiren Taşnak örgütü, uzun soluklu bir planın ardından hazırladığı saatli bombalı aracı patlatmaya muvaffak olmuş, ama hedefi tutturamamıştı. Hedef elbette Sultan II. Abdülhamid idi. 

    Ermeni Taşnak örgütünün uzantısı olarak organize olan “Yıldız Suikasti Grubu”nun ilk elde liderliğini yürüten Kristofor Mikaelyan Rusya Ermenilerinden, Şabuh Kendiryan İstanbul’un Arnavutköyü’nden idi. Abdülhamid’e yönelik saldırıyı ilk önce el bombaları ile gerçekleştirmeyi planladılar. Bulgaristan’da atış denemeleri yaparken ellerinde patlayan bomba ile kendileri öldü. Onların ölümüyle operasyondan vazgeçilmedi. Aktif örgütçülerden Silviyo Ricci, Lipa Rips ve birlikte yaşadığı Sofi Rips eylemi baştan sona organize ettiler. Dört yıl önce Belçika’dan gelip İstanbul’a yerleşen Singer şirketi çalışanı Edward Jorris adlı anarşist de gruba katıldı. En kesin sonuç alıcı suikastın bomba yüklü bir arabayı patlatmak olduğuna kanaat getirerek Viyana’da Nesseldorfer Araba Fabrikası’na dört tekerlekli bir fayton sipariş ettiler. 

    Arabanın Osmanlı topraklarına sokulmasını maharetle başardılar. Trieste’den Lloyd Denizcilik Şirketinin Dalmaçya vapuruna yükledikleri arabayı İstanbul’a gönderdiler. İstanbul’da temasta oldukları üyeler atları, bombayı tedarik etti. Arabanın özel olarak üretilen bölümüne 80 kiloluk bombayı gizlediler. Avrupalı seyyah kimliğinde, defalarca Cuma Selamlığı töreninde keşif yaptılar. Padişahın camiden çıkıp arabasına binmesine kadar geçen sürenin şaşılacak derecede kesinliğini saptadılar. 1:42 dakikaya ayarlanmış saatli bomba ile kesin sonuç alabileceklerini düşündüler. 

    Suikastçıların inceden inceye hesaplayıp kurdukları bomba, tam ayarlanan saatte patladı. Patlamanın olduğu yer, faytonların park ettiği alan olup cami kapısına 100 metre kadar mesafedeydi. İlk anda 26 kişi öldü, 60 kişi yaralandı. Bombalı araba dışında 16 araba tahrip ve onlarca at telef olur, ortalık kan gölüne döner ama, esas hedef Sultan Abdülhamid hayattadır. Padişah o gün, arabaya binmesinden önce alışılmışın dışında Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile ayaküstü birkaç dakika kadar konuşmuştur. Bu gecikme yüzünden henüz caminin merdivenlerinden inmeden patlama gerçekleşir ve hayatı kurtulur. 

    Sultan Abdülhamid, patlamadan saniyeler sonra, korku ve dehşetin kol gezdiği o anlarda oldukça sakin görünür. Mabeyn erkânını ve yanındakileri de sakinleştirmeye çalışır. Ellerini kaldırarak halka güven aşılar. O anda ilk önce Avusturya sefirinin “Vive le Sultan” tezahüratı üzerine önce yabancı temsilciler, sonrasında tüm izleyiciler tezahürata katılır. Arabası patlamadan etkilense de tek başına bindiği arabayı kendi kullanarak hızlıca karşıdaki sarayına girer. Bu arada bir yanda yaralıların, şoka girenlerin feryatları, öte yanda tezahürat edenlerin sesleri birbirine karışır. Ortalık durulduktan sonra onlarca yaralı ve ölüden ibaret can pazarının acı gerçeğiyle yüz yüze kalınır. 

    Olayın hemen ertesinde Abdülhamid’in en güvendiği hafiyelerinden, Lübnan Hıristiyanlarından Necip Melhame Paşa’nın başkanlığında soruşturma komisyonu kurulur. Olay yeri incelemeleri, delillerin toplanması, olayın faili zannıyla gözaltına alınan 40’a yakın kişinin ifadeleri doğrultusunda soruşturma kısa sürede tamamlanarak olay aydınlatılır. İstanbul’un farklı yerlerine gizlenmiş çok sayıda bomba, dinamit ve çeşitli patlayıcı maddeler ele geçirilip fotoğraflanır. Soruşturma raporunun özetinden matbu bir cilt hazırlanarak Abdülhamid’e ve yerli yabancı gerekli görülen kişilere dağıtılır. 

    Bomba yağdırdılar serbest kaldılar Yıldız Suikastinden sonra şüphelilerin evlerinde yapılan aramada çeşitli bomba düzenekleri ve patlayıcılar bulunmuştu. Ancak yakalanıp, suçları sabit görülüp idama mahkum olan yabancı uyruklu kişiler bile, büyükelçilerin baskılarıyla serbest bırakılacaktı. 

    Kısa sürede mahkemeye çıkarılan 17 tutuklu yanında, esas elebaşılarından firar eden 17 kişi yargılanır. Mahkeme sonunda firarilerin 10’u idam, 7’si müebbet kalebent cezalarına çarptırılır. Tutukluların ilk sırasında bulunan Edward Jorris ile birlikte 4 kişi idam, 7 kişi kalebent cezası alır. Suçsuz bulunan 7 kişi salıverilir. Elebaşı olarak mahkûm edilen Edward Jorris de, daha sonra Belçika hükümetinin baskılarıyla serbest bırakılır. Gıyaben idama mahkûm edilmiş eşi Anna Nellens zaten hiç yakalanamaz. 

    Buraya kadar geçen safha “Yıldız Suikastı”nı konu alan tüm anlatımlarda aşağı yukarı aynıdır. Eksik olan anlatım ise bu olaydan etkilenen, yaralananların akıbeti, can verenlerin geride bıraktıklarına ne olduğudur. İnsanların dramı yerine sayılar konuşturulur. Sayılar da gayriciddî, birbirini tutmayan rakamlardan ibarettir. 

    Abdülhamid ilk elde ölü ve yaralıların adlarını, geride bıraktıklarının kimliklerini bir liste halinde Necip Melhame’den ister. Soruşturma raporundaki verilerden biraz farklı olan bu listeye göre, olay anında 26, ağır yaralıyken 4, toplam 30 kişi ölmüştür. Yaralılardan sakat kalan 29 asker ve sivilin ismi listede yer alır. Mahkeme kararında ise, 26 ölü 58 yaralı olarak sayı bağlanır. En çok kayıp veren gruplar, selamlık töreninde yer alan askerî birlikler ve arabacılardır. 

    Bu listede ailelerinin acısını bir an önce hafifletebilmek için padişah iradesiyle maaş bağlanılmasının emredildiği görülmektedir (Ölü ve yaralıların tamamının ailesine maaş bağlanıp bağlanmadığının tespiti, Osmanlı Arşivinde tasnifi devam eden Maliye Nezareti evrakının araştırmaya açılmasından sonra mümkün olabilecektir). 

    Ölenler içinde en rütbeli olan, Şehzade Selim’in emektar lalası Mehmed Baha Bey’dir. II. Abdülhamid, devletin en yüksek dereceli nişanları ile onurlandırdığı lalayı çok sevmektedir. Zaten patlama anında da çok yakınındadır. Ölümüne şahit olmuş, bir şarapnel parçasının emektar şehzade lalası Baha Bey’in başının yarısını alıp götürdüğünü görmüştür. Bu olayı yıllar sonra doktoru Atıf Bey’e anlatırken de üzüntüsünü gizlemez. Patlama anında selamlık töreninde bulunan Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan da, anılarında sadece Baha Bey’in ölümünden bahseder. 

    Tespit edebildiğimiz ilk maaş iradesi de Baha Bey’in ailesine aittir. 4 Eylül 1905 tarihli bu irade uyarınca, Lala Mehmed Baha Bey’in Üsküdar İhsaniye Mahallesinde oturan eşi Fatma Hanım’a 1000, kızları Fatma Zehra ile Ayşe Sıdıka Hanımlara 300’er kuruş bağlanması emredilir. Maaşları kayd-ı hayat, yani ömür boyu verilmek şartıyla tahsis edilir. İradede ve sadaret buyruldusunda Baha Bey’in eşi Fatma Hanım’a açıkça 1000 kuruş tahsis edilmesi emredilip, Maliye Nezaretinin de bu miktarın tahsis edildiğini belirtmesine rağmen, kendisine 500 kuruş verilmiştir! 

    Padişah iradesini uygulamayan devlet 

    Lala Mehmed Baha Bey’e maaş bağlanmasına dair padişah iradesi (altta). Baha Bey’in kızı Ayşe Sıdıka Hanım’ın 16 Şubat 1915 tarihli arzuhali (üstte), kesilen maaşının yeniden bağlanmasını talep etmekte. Ancak mahkeme, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşın kesilmesini onaylar; kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılır. 

    Tuhaflıklar bununla da kalmaz. 7 Ekim 1912 tarihinde Ayşe Sıdıka Hanım evlenir ve kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen maaşı kesilir! Maliye Nezaretine yapılan müracaatta alınan cevapta “Muhtacîn Tertibinden” kayd-ı hayat şartıyla tahsisat yapılamayacağı gerekçe gösterilir. Bu tahsisatın 27 Haziran 1910 tarihli “Muhtacîn Nizamnamesi”nden beş yıl önce yapıldığı, özel bir durum üzerine bağlandığı itirazına iki yıl cevap verilmez. 

    1. Dünya Savaşı’nın aileleri geçim sıkıntısına soktuğu bir zamanda 16 Şubat 1915’te Ayşe Sıdıka Hanım, yayımladığımız arzuhalle itirazını yeniler. O zamanın Danıştay’ına yani Şura-yı Devlet’e havale edilen evrak üzerine durum görüşülür. Oybirliği ile alınan karar tam bir hukuk garabetidir. Nizamnameden 5 yıl önce padişah iradesiyle, kayd-ı hayat şartıyla tahsis edilen bir maaş, kanunların geçmişe yürümeyeceği kuralı bir tarafa bırakılarak bu nizamname çerçevesine sokulur; lafı dolandırarak tahsisat iptalinin kanuni ve hukuki olduğu cevabı verilir. 

    Sultan II. Abdülhamid’in iradesinin, devlette devamlılık esasının, padişahı uğruna verilen telafisi gayr-i kabil canların, dökülen kanların bir hiç derecesine indirildiği bu karar emsal ittihaz edilerek “Yıldız Suikastı”nın diğer mağdurlarına da uygulanmış mıdır? Şu anda tespit edemediğimiz bu sorunun cevabı, Osmanlı Arşivinin hazineleri açıldıkça ortaya çıkacaktır. 

    Y.PRK.ŞD, 3/50 

    İLK BOMBALI ARAÇ SALDIRISINDA ÖLENLER 

    Seyis Mustafa Saka neferi Hüsnü 

    Olay anında vefat eden 26 kişi ile ağır yaralı iken vefat eden 4 kişiden ibaret toplam 30 ölüden ancak 28’inin kimlikleri araştırılabilmiş, bunlar arasındaki bir çocuğunun kim olduğu tespit edilememişti. 

    VEFAT EDENLER, MESLEĞİ, MEMLEKETİ-ADRESİ VE AİLE FERTLERİ 

    Lala Baha Bey Şehzade Lalası Üsküdar-İhsaniye: Eşi Fatma, kızları Fatma Zehra, Ayşe Sıdıka. 

    Çilgözoğlu Hüsnü b. Ali Süvari Ertuğrul Alayı, Saka neferi Mihalgazi-Eğdir köyü: Annesi, evli kız kardeşi, erkek kardeşi. 

    Batuhoğlu İsmail b. Babuk Beyoğlu Kışlası Topçu Süvari Alayı İnegöl-Mezid köyü: Dul annesi, 8 ve 12 yaşlarında iki kardeşi. 

    Hacıbekiroğlu Bekir b. Mehmed Süvari 4. Alayı Ürgüp-Başköy: Eşi Fatma, annesi Emine, babası Mehmed, kardeşleri Şükrü, asker Kuddusi ile üç kız kardeş. 

    Fındıkoğlu Emin b. Şaban Fethiye Kalyonu Serdümeni Tirebolu-Hamam Mahallesi: 70 yaşında babası Şaban, annesi Gülşen. 

    Eğinli Çilipekoğlu Kadir nam-ı diğer Osman Çavuş b. Mehmed Arabacı Ağın Nahiyesi-Selamlı köyü/Aksaray Muratpaşa Mahallesi: Eşi Ayşe, iki yaşında oğlu Mehmed. 

    Mehmed b. İbrahim Arabacı Kasımpaşa-Bedreddin Mahallesi: Eşi Ayşe, diğer eşi İrfan hanım, çocukları 17 günlük Safinaz, annesi Ümmü Gülsüm. 

    Neziroğlu Osman b. İlyas Süvari Ertuğrul Alayı, nefer Söğüt-İnhisar köyü: Anneannesi. 

    Fehim Ağa / Rençber Beşiktaş-Teşvikiye: 70 yaşında babası Resul, annesi Halime, eşi Fatma, oğlu 8 yaşında Hüseyin, kızı 6 yaşında Meryem, diğer kızı Hacer. 

    İsmail b.İbrahim Arabacı Nişantaşı-Taşocağı Molla Ayazma Sokağı: Oğlu 17 yaşında İbrahim, kızı 13 yaşında Sıdıka, diğer oğlu 6 yaşında Hikmet. 

    Yanbolulu Mustafa Ağa Arabacı Davutpaşa-Hekimoğlu Ali Paşa Caddesi: Eşi Nefise Hanım. (Hamile). 

    Nurettin Arabacı Kağıthane-Tabya Caddesi: Eşi Zekiye, 12 yaşında kızı Saadet, 9 yaşında Raniye, 5 yaşında Meliha, 3 yaşında Müyesser, 1,5 yaşında İhsan. Kız kardeşi Servet. 

    Şerif b. Ahmed Arabacı Teşvikiye-Taşocağı: Dul annesi Şefika, eşi Nebiye, çocukları 4, 2 ve 6 yaşlarında Kamile, Mahiye ve Edhem. 

    Prevadili İbrahim Ağa b. Mehmed Tophane-Selime Hatun Mahallesi: Eşi, annesi Habibe, 5 ve 3 yaşında Nuriye ve İsmail Hakkı. Kız kardeşi Şerife. 

    Osep Arabacı Boğaziçi Yeniköy-Güzelce Ali Paşa Mahallesi: Eşi Bukina, oğlu 3 yaşında Onnik, kızı 1 yaşında Ağavni. 

    Bakioğlu Aziz b. Osman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Osman, kız kardeşi Fatma. 

    Hafızoğlu Osman b. Hüseyin Beygirci Elazığ-Yukarı Ülgün köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Annesi Fındık kadın, 5 yaşında kardeşi Cebrail, 7 yaşında İlyas, kızkardeşi 14 yaşında Ümmühan, 3 yaşında Fatma, 9 yaşında Zeynep. 

    Karabekiroğlu Yusuf b. Süleyman Alucra Kurukol köyü/ Beşiktaş-Sinan Paşa Mahallesi: Babası Süleyman, eşi Zeynep, kızları Kamer, Havva, Hatice, 15 yaşında Emine, 8 yaşında Fatma, oğlu 5 yaşında Hüseyin. 

    Tablakâr Mehmed Ağa Yıldız Sarayı Beşiktaş-Abbas Ağa Mahallesi: Eşi Halime, çocukları 12 yaşında Recep, 9 yaşında Recep Sabri, 2 yaşında Nuriye. 

    Ahmetleroğlu Süleyman b. Veli Yanya Vilayeti-Berat Kazası: Eşi Adile, çocukları 7 yaşında İsmail, 5 yaşında Ali, 3 yaşında kızı. 

    Mustafa Ağa Operatör Cemil Paşa’nın uşağı Sivas-Hamidiye kazası: İhtiyar babası, dilsiz kız kardeşi, erkek kardeşi Osman. 

    Mehmed Ali Ağa b. Yusuf Urfa-Yasin Hüseyin Mahallesi: Annesi Medine, eşi ve iki biraderi, üç kız kardeşi. 

    İstanbulcuoğlu Mehmed b. Mustafa Seyis Osmancık-Canbaz köyü: Annesi Zahide, eşi Gürcü. 

    Hafız Musa Efendi 11 yaşında, Hafız İvrindi-Çarkacı köyü/ Fatih-Servili Medrese: Babası Zekeriya, annesi ve üç kız kardeşi. 

    Yunus Ağa b. Hüseyin Seyis Niğde-Arabsun-Sineson köyü: Annesi Şerife, eşi Fatma. 

    Mehmed b. Hacı Siirt-Harman köyü: Annesi Salime, eşi Şemsiye, kızı Zekiye. 

    Mahmud b. Hacı Ali Rençber Bitlis-İzmit köyü: Annesi Saro, kız kardeşi Halime, eşi Ziyneti. 

    Kimliği tespit edilemeyen bir çocuk Fatih-Atpazarı: Prevadili İsmail Ağa’nın misafiri olduğu zannediliyor. 

  • Margaretha Fehim Pascha ve karpostallardaki intikam

    Margaretha Fehim Pascha ve karpostallardaki intikam

    Günümüzde koleksiyonerlerin en nadide parçaları arasından bulunan ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı foto kartların öyküsü şimdiye kadar çok yazıldı. Ancak Abdülhamid’in en güvendiği adamlarından Fehim Paşa’yla Margaretha isimli Alman kızının “sahte evliliği” ve kız tarafının intikam için bu kartları piyasaya sürdüğü bilinmiyordu. 

    Geçen yüzyılın başlarında İstanbul’da II. Abdülhamid’in sansür rejimi altında yazılı, basılı her şey denetleniyordu. Sıkı denetime rağmen müstehcen kartpostal ve foto kartlar her yeri sarmış, el altından satılan kartpostallara talep büyük olmuştu. Matbaalar Başmüfettişi Süreyya Bey’in işi de bu kartları satan yerleri teftiş edip yasaklı kartları ortaya çıkarmaktı. 

    Bir gün Sirkeci’de Mariçe Oteli’nin karşısında kartpostal satan bir dükkânda, dikkati çekici kadın fotoğrafları görülmeye başlanır. Süreyya Bey’in önem atfettiği bu kartlardaki kadın fotoğrafının üstüne, o devirde “Yaver-i Hususî-i Hazret-i Şehriyarî” yani “Padişahın Özel Yaveri” sıfatıyla ortalığı kasıp kavuran Ferik Fehim Paşa’nın ismi yazılarak, önüne Margaretha ismi getirilmiştir. “Margaretha Fehim Pascha” yazılı, kapış kapış satılan bu kartlardaki kadın, hikâyemizin kadın kahramanıdır. O dönemin ahlak anlayışına göre sarayın itibarını, Osmanlı subayının şerefini hiçe sayan bu kartlar için hemen toplatılma kararı verilir. Bu karara rağmen günümüzde bu kartpostalların yaygın olarak bulunması nasıl açıklanabilir? 

    II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in oğlu, 1873 doğumlu Fehim Paşa, padişahın özel ilgisine mazhar olmuş, en yakınındaki güvendiği kişilerdendir. Çocukluğu sarayda şehzadelerle birlikte geçer. Harbiye’nin zadegân sınıfından 1894’te yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra, askerlik dışında her şeyi yapmasına rağmen beş yıl sonra paşa unvanına da kavuşur. Etrafına topladığı kopuk takımından oluşturduğu hafiye ekibiyle toplumun nefret ettiği adamların en başta gelenlerindendir. Gözü pek ve kendine sadık adamlarıyla birlikte dehşet estirdiği Beyoğlu bölgesi ondan sorulur. 

    Alımlı bir hanım ve umulmadık bir isim 1900’lerin başlarında İstanbul’da piyasaya sürülen ve üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazısı bulunan foto kartlar, pek alımlı bir hanımefendiyi resmediyordu. Ancak bunların üzerinde II. Abdülhamid’in sütkardeşinin oğlu olan Fehim Paşa’nın isminin geçmesi herkesi şaşkına çevirmişti. 

    Abdülhamid’in bendesi olan diğer hafiye grupları ile rekabet ve kavgası hiç bitmez. İstanbul’da etkisini iyice hissettirdiği zaman diliminin sadrazamı Avlonyalı Ferit Paşa ile açıkça mücadele eder. Ferit Paşa da her fırsatta Fehim Paşa’yı gözden düşürmeye çalışır. 

    ‘Fehim Paşa’nın metresi’ olunca… Hem Osmanlı hem Avrupa basını, “Fehim Paşa’nın metresi” olarak lanse edilen Margaretha’yla ilgili efsaneleri yaygınlaştırmış, kartpostallar her tarafta aranır hale gelmişti. Gerçek ise çok farklıydı. 

    Hovardalığı ile nam salan paşanın öldüğü tarihte, Muazzez ve Gevheristan ile birinin ismini tespit edemediğimiz üç karısı, yaşları 8 ile 13 arasında Zeki, Eşref, Alaaddin ve Necati isimlerinde dört çocuğu vardır. Kalabalık ailesine rağmen gözü sürekli evinin dışındadır. Bu sayede Osmanlıların son döneminden bu güne efsane anlatımlarla süslene süslene dikkati çekici hale gelen “Fehim Paşa ile metresi Margaretha” hikâyesi ortaya çıkmıştır. Anlatımlarda Sermet Muhtar Alus ve Reşad Ekrem Koçu’nun şahitlik veya nâkillikleri belirleyicidir. Murat Bardakçı, Ergun Hiçyılmaz, Gökhan Akçura gibi yazarlar da bu anlatımlara sadık kalırlar. 

    Günümüzde Beyoğlu’ndaki Saint Antoine Kilisesi’nin bulunduğu yerde, 1906’dan önce Concordia Tiyatrosu ve bahçesi bulunuyordu. Burada akrobasi gösterileri yapanlar, baba Charles, kızları Mary ve Margaretha ile Charles Morgan Jr. isimli erkek çocuktan ibaret Morgan ailesinin fertleri olarak tanıtılırlar. Genel olarak İngiliz veya Alman oldukları belirtilir. Fehim Paşa’nın birlikte olmayı kafasına koyduğu Margaretha’yı, sahne sonrası kart satmak üzere geldiği locasında beş lira bahşiş vererek etkilediği özellikle vurgulanır. Bundan sonrası için farklı versiyonlar söz konusu olsa da Margaretha’nın metres olmayı kabul ederek Fehim Paşa tarafından bir eve yerleştirildiği ve İstanbul’dan sürülünceye kadar birlikte oldukları anlatımların ortak verisidir. 

    Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır. 

    Aslında Fehim Paşa ile Margaretha’ya o yılların basın dünyası üst düzey ilgi göstermiştir. Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margareth’i saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 köle hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak tasvir ederler. Hatta Amerikalı olduğu da iddia edilir. Paşa ile metresinin ilişkisi İstanbul sosyetesinin de epey diline düşer. Basın dünyası da sessiz kalmaz, Fehim Paşa’nın Sevgilisi Karagöz’ün Koynunda, Hafiye Melanetleri, Fehim Paşa gibi kitaplar yayınlanır. 

    Bütün bunların yanında en çok bahsedilmeye değer kitap, Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit (1911-12) adlı kitabıdır. Bugüne kadar hakkında pek araştırma yapılmayan Ahmed Naci, o sıralarda çok sayıda roman ve çevirisi olan bir yazardır. Bu eserinin girişinde “Fehim’in yakın çevresindeki adamlarından ve sonradan Yıldız’da görevlendirilen Kamil Bey isminde birinin notlarından yararlanarak kitabı kaleme aldığını” söyler: “Bu risalemiz, hayali, tasviri bir roman değil, belki bir hakikat-i tarihiyedir” diyerek anlatılanların gerçekliğini vurgular. Buna rağmen Fehim Paşa ve Margaretha üzerine yazılan yazılarda ihmal edilmiş veya hiç görülmemiştir. Kitapta anlatılan bazı hususların arşiv belgeleriyle örtüşmesi dikkatimizi bu esere yöneltmemize sebep olmuştur. 

    Ahmed Naci’nin anlatımının doğruluğunu teyit ettiğimiz en önemli nokta, Fehim’in adamlarından Süreyya’nın tertibi ile Margaretha ve Fehim’in Beyoğlu’nun büyük otellerinden birinde kıyılan nikâh ile evlendiklerini Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde, Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa tarafından Yıldız Sarayı’na gönderilen bir tahriratta görmemizdir. Bu belgedeki,“18 Nisan 1905 tarihinde Margarit isminde tiyatro oyuncularından bir Almanyalı kızla garip bir surette izdivaç ettiği ve işbu izdivaca adamlarından merkum Süreyya’nın vesatet ve delalet eylediği ve bir müddet sonra Margarita’yı bırakmış olmasından dolayı Almanya konsolatosu mahkemesinde muhakemat cereyan ederek bir hayli tazminat itasına mecbur kaldığı tahkikat-ı vakıadan müsteban olmuştur” cümlesi, kitabı teyid etmektedir. 

    Oryantalizm modası Amerikan gazeteleri “Princess Fehim” adıyla andıkları Margaretha’yı saraylarda yaşayan, kocasının haremine kapatılmış, etrafında 200 hizmetçisi bulunan mahzun bir Batılı olarak anlattılar. 

    Bu nikâhın arka planı da kitapta anlatılmaktadır. Bu noktadan itibaren hikâye, bilinen klasik şekilden farklılaşır. Fehim, Süreyya isimli Selanikli Yahudi dönmesi adamınının öve öve bitiremediği Margaretha’yı ilk duyduğunda hiç umursamaz. Henüz 18-20 yaşlarındaki bu güzel kız için bir tasarısı da yoktur. Bir gün yolu Concordia’ya düşen Fehim Paşa, cazibesine kapıldığı Margaretha’yı elde etmek için kırk takla atar. Tam tamına 483 lira saydığı altın ve yakut bir yüzük ile gönlünü çalmaya çalışır. O miktar paranın ne ifade ettiğini anlamak için iki yıl sonra Bursa’da sürgündeyken Çekirge semtinde 25 dönüm dut bahçesini 200 liraya satın aldığını söylemek yeterli olacaktır. 

    Bu kadar değerli bir hediyeyi kabul eden Margaretha, Fehim Paşa’nın birlikte olma teklifini reddedince Süreyya tekrar devreye girer. Tiyatro müdürü de görüşmelere katılır. Süreyya, Fehim Paşa’nın aslında evlenmek istediğini söylediğinde, tiyatro müdürü, kızın Viyana’da olan babasının onayına ihtiyaç duyulduğunu belirtir. İşte burası da bilinenlerden farklıdır. Babasının akrobat Morgan ailesi ile birlikte Concordia’da gösteri yapmak yerine Viyana’da yaşadığı vurgulanır. Belki akrobat olarak çalışırken Viyana’ya geçici surette gitmişti, belki de akrobat bile olmayan bir Viyana sakiniydi. Evlilik teklifine şaşıran baba Morgan onay verir ama tek şartla; Margaretha, Fehim Paşa’nın nikâhlı eşi olursa. 

    Fehim evlilik kararını şiddetle reddetse de, Süreyya sahte imam ve sahte bir düğünle bu işi yapacaklarını söyleyince ikna olur. Sadrazam da “garip bir surette izdivaç ettiği” derken bunu kastetmektedir. 

    ‘Garip bir izdivaç’ Ahmed Naci’nin Fehim Paşa ile Margrit adlı kitabının kapağı (üstte) ve Yıldız’a sunulan tahriratta, ikilinin kıydığı nikahın “garip surette bir izdivaç” olduğunu belirten bölüm. 

    18 Nisan 1905’te kıyılan nikâhtan sadece bir hafta sonra Fehim Paşa kızdan sıkılır ve Margaretha’yı terk eder. Devreye giren Alman konsolosluk mahkemesinde bir hayli tazminat ödenir ama, Ferit Paşa parayı Fehim ödemiş gibi söylese de esas ödeyenin Abdülhamid olduğunu yüzüne vurmak için öyle söylemektedir. Zaten Ahmed Naci, o tazminatın Abdülhamid’den alınan 2000 lira olduğunu belirtir. 

    Morgan Ailesi, Fehim Paşa’yı yaptığına utandırmak, kızlarını terk etmesinin intikamını almak için Margaretha’nın kartpostallarının üzerine Margaretha Fehim Pascha ismini bastırıp satarlar. Ahmed Naci’ye göre utanmak bir tarafa, Fehim bu olayı hiç önemsememiştir. 

    Burada kronolojik bir takip yapmak gerekir. Fehim, 1905 yılı Nisan ayı sonlarında Margaretha’yı terk ettiyse, kartpostalların da Mayıs sonrasında dağıtılmaya başlandığını düşünebiliriz. Bursa’ya sürgünü 16 Şubat 1907, yazımıza konu olan kartpostalların toplanma emrinin verildiği tarih 25 Şubat 1907’dir. Daha önceki bir tarihe ait yasaklanma emri olmadığına göre, Fehim Paşa en etkili olduğu zaman diliminde iki yıl boyunca bunların yasaklanması için bir emir çıkarttırmamış demektir. Bu da Ahmed Naci’nin, Fehim’in bu işi önemsemediğine dair sözlerini doğrulamaktadır. 

    El altından satılan bu kartlar zamanla yayıldılar ve günümüzde koleksiyonerlerin en değerli objelerinden biri oldular. Genç yaşta çok şey gören, yaşayan Fehim Paşa, uluslararası baskılardan bunalan velinimeti Abdülhamid’in, kendine mecburen yüz çevirmesiyle soluğu Bursa sürgününde aldı. Ailesini de yanında götürüp mazbut piknikler, kır ve araba gezintileri ile fırtınalı günleri geride bıraktı. Ne var ki bir daha ne İstanbul’u ne de velinimetini görebilecektir. 

    Fehim Paşa, Meşrutiyet’in ilanıyla kaçmaya çalışırken, 3 Ağustos 1908 tarihinde Yenişehir’de taşlı sopalı bir grup tarafından linç edildi. Margaretha ise Fehim daha Bursa’ya sürgüne gönderilir gönderilmez konağındaki eşyasını, mücevherlerini satarak, tüm birikimini de yanına alıp Sirkeci Garı’ndan Viyana’ya gidecek ve bu defa henüz sonunu tespit edemediğimiz bir hayatın kucağına kendini bırakacaktır. 

    FOTO KARTLAR 2 YIL PİYASADA KALDI 

    Mevcutlarının hemen toplatılmasına! 

    İstanbul’da, üzerinde “Margaretha Fehim Pascha” yazılı kartpostallar için verilen toplatma kararı, bunların ortaya çıkmasından iki yıl sonraydı. Bu durum, Fehim Paşa’nın, kendi adının yazılı olduğu bu kartlardan pek de rahatsız olmadığını gösteriyor. 1907’deki toplatma kararının orijinal metni şöyle: 

    “Babıali 

    Nezaret-i Celile-i Dahiliye 

    İdare-i Matbuat 

    Aded 

    951 

    Bir kadın resmini ve bâlâsında Fransızca “Margrit Fehim Paşa” ibaresini hâvî muhtelif vaziyette altı adet kartpostal Sirkeci’de Mariçe Oteli karşısında kartpostal satan bir dükkanda görülerek mübayaa edildiği idare-i âcizî Matbaalar Sermüfettişi Şemseddin Bey tarafından verilen raporda beyan ve ifade kılınmış ve alelusul idâre-i âcizîde hıfz edilmiş olmağla bunların füruhtuna meydan verdirilmemesi ve mevcutlarının hemen toplatılması esbabının istikmali lüzumunun Zabtiye Nezaret-i Celilesi’ne emr u iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-lehü’l-emrindir. 

    Fî 12 Muharrem sene 325 ve fî 12 Şubat sene 322 [25 Şubat 1907] 

    Matbuat-ı Dahiliye Müdürü 

    bende 

    Kemal” 

  • Osmanlı sultanının ‘tek adam’lık yolunda gerçekleştirdiği işbirlikleri, entrikalar ve siyasi manevralar

    Osmanlı sultanının ‘tek adam’lık yolunda gerçekleştirdiği işbirlikleri, entrikalar ve siyasi manevralar

    Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden Abdülhamid, siyaseti, ekonomisi ve güvenliğiyle sadece kendisine bağlı bir tek adam yönetimi tesis etmişti.

    I. Abdülhamid’in 1789’da şaibeli ölümünün ardından tahta çıkan III. Selim’den itibaren Osmanlı Devleti’nde taht değişiklikleri büyük ölçüde kanlı oldu. IV. Mustafa, kendine yönelik Alemdar Mustafa Paşa darbesini etkisiz kılmak için, amcaoğlu III. Selim ile kardeşi Şehzade Mahmud’un öldürülmesini emretti. Selim öldürüldü ama, Şehzade Mahmud koluna aldığı bıçak yarasıyla kurtulur kurtulmaz, Alemdar tarafından 1808’de tahta oturtuldu. Genç padişah ilk iş olarak tahttan indirdiği ağabeyi IV. Mustafa’yı katlettirdi.

    Bu kargaşa döneminde Anadolu ve Rumeli ayanları ile Sened-i İttifak imzalandı (29 Eylül 1808). İstanbul’un, taşra üzerinde zayıflayan merkezî otoriteyi yeniden kurmak, taşranın da merkeze karşı kendisini güvenceye almak gayesini güttükleri bu senet, çok kısa ömürlü ve etkisiz olsa da önemi büyüktür.

    Bizzat II. Mahmud’un imha ettiği bu belgeye imza koyanların çoğunun başına çeşitli vahim haller geldi. Gittikçe vesayetten kurtulan ve merkeziyetçi, otoriter Osmanlı siyasi anlayışını hâkim kılmak isteyen II. Mahmud, ayanları sindire sindire yol aldı. Tepedelenliler, Tuzcuoğulları, Çapanoğulları, Karaosmanoğulları, Caniklizadeler, Haznedaroğulları gibi yörelerinde neredeyse bağımsız hareket eden sülaleleri merkeze bağladı. Rekabette ısrar edenleri ortadan kaldırıp, Kavalalı gibi dişli çıkanları da uluslararası dengelere göre yönetmeğe kalktı.

    Bürokrasinin güç kazanması

    Yeniçeri Ocağı’nın da 1826’da tarihe karışmasıyla “Tanzimat Reformları”nın ve merkeziyetçi bir devlet yönetiminin önü açılmıştı. Başta Reşid, Âli ve Fuat Paşaların damga vurduğu bu devirde, Babıâli bürokrasisi giderek yönetimin merkez üssü oldu. 19. yüzyılın karakteristik Babıâli bürokrasisi ciddi anlamda hanedana rakip olmuştu. Taşra eşraf ve ayan ailelerinden okumuş yazmış bir kitlede yavaş yavaş merkezî bürokrasi içinde yer alıp iktidarın ucundan tutmayı başarmıştı. Devletin farklı din, mezhep ve milletlerden ibaret unsurlarını bir arada tutabilmek, bunları “Osmanlıcılık” ideali etrafında birleştirebilmek uğruna atılan bu adımlar mutlaka gerekliydi ama daha alınacak çok mesafe vardı.

    Sultan_Abdul_Hamid_II_of_the_Ottoman_Empire
    II. Abdülhamid: Gerçekler ve efsaneler
    Osmanlı Devleti’nin 33 yıl hüküm süren, 34. padişahı. Devrine yönelik gerçek
dışı acımasız eleştiriler kadar, insanüstü vasıflar nispet edilerek hakkında üretilen akıl almaz efsaneler sebebiyle objektif bir monografisinin yazılması henüz gerçekleşememiştir. Hayatını bütünüyle ortaya koyabilecek arşiv belgesi, kitap, gazete, mecmua, fotoğraf zenginliği açısından en şanslı padişahken, en tartışılan padişah oluşu da şaşırtıcı bir durumdur.

    II. Mahmud’un ölümüyle 17 yaşındaki Veliahd Şehzade Abdülmecid tahta çıkar çıkmaz ilk şoku yaşadı. Daha babasının cenazesi defnedilirken, Sadrazam Rauf Paşa’dan sadaret mührünü zorla alan Koca Hüsrev Paşa’nın sivil darbesini kabul etmek zorunda kaldı. Annesi Bezmialem’in “Sadrazamı niye görevden aldın” sorusuna verdiği “Valide, beni bir şeye karıştırmadan kendi aralarında hallettiler” cevabı sonraki yıllarda yönetimin alacağı şekle bir işaret olmuştu. Her ne kadar otoritesini bir anlamda kurmaya çalıştıysa da, Babıâli bürokrasisi ile karşılıklı tavizlerle hükümdarlığını sürdürdü.

    Abdülmecid’in babasını aratmayan bir tarzda, içkiye ve kadınlara düşkünlüğü eleştirilmiştir. Çok genç, henüz 39 yaşında vefat etmesinde de bu iki alışkanlığının etkisi vurgulanır. Osmanlı Devleti’nin son dört padişahı kendi çocuklarıdır. 1840 doğumlu Murad, 1842 doğumlu Abdülhamid, 1844 doğumlu Reşad, 1861 doğumlu Vahdeddin sırayla tahta geçtiler. Çocuklarını, eski dönemlerin şehzadelerinin hapis hayatından çok uzakta, nispeten serbest yetiştirmeğe özen göstermiştir. Öylesine serbest ki “Murad Efendi’nin evinde toplansınlar da içki içsinler” diyerek çocuklarını yönlendirebilmiştir. Şehzade Murad, Abdülhamid ve Reşad bu ortamlarda sarhoş olup iyice içkiye alışırlar. Ancak Abdülhamid bir gün arabasını sarhoş halde kullanırken atların ürkmesiyle tehlikeli bir kaza geçirir. O andan sonra içki âlemlerini bırakır. Kulaklarının az işitmesinin de o kazaya bağlı olabileceğini düşünür.

    Abdülhamid’in bekleyişi

    Abdülmecid’den sonra tahta çıkan 1830 doğumlu kardeşi Abdülaziz’in devrinde de Abgürlüklerine aşırı bir kısıtlama getirilmediği gibi Şehzade Murad ve Abdülhamid Efendiler ilk defa bir padişahın gerçekleştirdiği Avrupa seyahatine de katılmışlardır. Bu dönemde veliaht şehzade olan Murad Efendi, Yeni Osmanlılar ve meşrutiyet yanlıları ile temasa geçiyor, toplantılar düzenliyor, daha amcasının sağlığında rical-i devletten taraftar kitlesi kazanmaya çalışıyordu.

    Abdülhamid ise bu sırada sadece izleyiciydi, padişah olabilmesi düşük bir ihtimaldi. Tahttaki amcası, daha çok gençti. Zaten kendinden önceki taht sırası da ağabeyinindi. Yine de padişah olursa kendi çevresine o adamları sokmamak için Murad Efendi’nin yanına gelip bağlılık bildirenleri mimliyordu. Sultan Aziz’in 1876’da 46 yaşında tahttan indirileceğini, yerine gelen ağabeyi Murad’ın tahta çıktıktan 93 gün sonra hal’edilip devlet kuşunun başına konacağını tahmin bile edemezdi. Dolayısıyla, Murad Efendi’nin saltanata yönelik aktiviteleri onda yoktu.

    İktidar anlaşması ve sivil darbe

    Abdülhamid, Kâğıthane ve Maslak kasırlarında oturuyor, ailesinin geçimini sağlamak için büyük koyun sürüleri yetiştirip satıyordu. Devletin tahsisatı yanında elde ettiği diğer gelirlerini de Ermeni sarrafları eliyle dünya borsalarındaki çeşitli hisse senetlerinde değerlendiriyordu. Şehzadeler arasında israf etmeden rahat geçinebilen sadece oydu. Marangozluk zanaatında hayli maharet kazanmıştı. Talihi yüzüne gülüp iki padişahın taht müddetleri kısa sürmeseydi belki de sadece marangozluk eserleri ile hatırlanacaktı.

    Sultan Aziz’in ölümünü ve Sultan Murad’ın aklını kaybettiğini gören Şehzade Abdülhamid, bir an önce tahta çıkmak arzusuyla çalışmalara başladı. Eniştesi Fethi Paşazade Mahmud Celaleddin Paşa aracılığıyla, Rumeli’de bulunan Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Nadir Paşa’nın İstanbul’daki vekili Serasker Kaymakamı Redif Paşa’yı elde etti. İstanbul’daki askerin en büyük komutanı taraftarı olunca, Mütercim Rüşdi ve Midhat Paşalar da tahta çıkarılmasını görüşmek üzere Abdülhamid’in Kâğıthane’deki köşküne geldiler. Veliahd Şehzade Abdülhamid, Rüşdi Paşa’nın sadarette kalacağını, Midhat Paşa’nın en büyük arzusu olan Kanun-ı Esasi’yi ilan edeceğini vaad ederek onları da tarafına çekti. Hatta “usul-i meşrutiyet ve meşverete dayanmayan bir hükümeti kabul etmem” diyerek pırlantadan kol düğmelerini de Midhat Paşa’ya hediye etti.

    Bu görüşmede Sultan Murad’ın tahttan indirilmesine karar verildi. 31 Ağustos 1876 itibariyle 34 yaşındaki II. Abdülhamid’in saltanatı başladı. Aslında bir anlamda darbe olan bu eylemde Abdülhamid’in hissesinden pek söz edilmez. Daha sonra Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin hazırladığı Sultan Murad’ın hal’ fetvasındaki ‘cünûn-ı mutbık’ ibaresini, yani ‘sürekli cinnet hali’ tabirini de Şehzade Abdülhamid’in ilave ettirdiği söylenir. Aslında ağabeyinin hiçbir zaman iyileşemeyeceğinin fetva ile halka ilan edilmesini amaçlamıştır.

    Abdülhamid bu hukuki tabirlere, cülus tarihine özel önem vermiştir. Tahta çıkışındaki “bi’l-irsi ve’l-istihkak” yani tahtı soy bağının hakkıyla aldığını özellikle vurgulatır. İlginçtir, Şehzade Abdülhamid’in tahta çıkarılması görüşmelerinde bulunanlar, meselelerin içyüzünü bilenler, Abdülhamid’in ipleri ele geçirmesinden sonra, Yıldız Mahkemesi adı verilen duruşmalarda Abdülaziz’in intihar etmediği, cinayete kurban gittiğine hükmedilerek, darbenin ve katlinin sorumluları olarak mahkûm edileceklerdir. Mahmud Celaleddin Paşa, Midhat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi gibi en önemli şahsiyetler, Taif zindanlarına sürülür, Midhat ve Mahmud Celaleddin Paşalar orada katledilir.

    00yçldçz-camii-selamlçk-resmi-alisi
    Selamlık Resm-i Âlîsi
    Abdülhamid’in en önem verdiği teşrifat usulü, Cuma Selamlığı töreniydi. İslâm halifesi olarak tebaası ve uluslararası toplumla temas kurabilmek için Yıldız Sarayı’nın hemen çıkışına inşa ettirdiği Hamidiye Camii’nde kıldığı Cuma namazını hasta bile olsa hiç kaçırmazdı.

    Meclis’in kapatılması

    II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile devlet ve milletin zararı büyük olur. Abdülhamid tarafından askıya alınan Kanun-ı Esasi ve kapatılan Meclis-i Mebusan konusu artık gündemde değildir. Kanun-ı Esasi her ne kadar askıya alınsa da devlet yıllıklarının başında her yıl yerini alır. Toplumun geçim derdi, hayatta kalma çabası daha ağır basar; özgürlüklere sahip çıkmak unutulur.

    Binlerce can kaybı, ardı arkası kesilmeyen göçler, kaybedilen topraklar, savaş masrafları ile Osmanlı mâliyesi iflas eder. 1881’de Düyun-ı Umumiye idaresi kurularak Osmanlı Devleti’nin belirli vergi gelirlerine uluslararası alacaklı sermayedarlar tarafından el konulur. Uluslararası piyasalarda çok değerli Türk tütünleri de o tarihte Reji idaresinin tasarrufundadır. İdarenin, hapishanelerden çıkan mahkûmlardan kolcu takımları kurarak kaçak tütün takibine gitmesiyle ortalık kan gölüne döner. Binlerce köylünün yaralandığı, can verdiği o günlerden günümüze “Ayıngacı Türküleri” kalır.

    Berlin Antlaşması ile bizden ayrılan topraklardaki eski vatandaşlarımızla hiç ilgilenemeyiz. Hukuken bizden tam olarak ayrılmayan Kıbrıs ve Bulgaristan Türkleri için de yapacaklarımız sınırlıdır. Sultan Abdülhamid, Kıbrıs anlaşmasına konulması unutulan iki cümlenin, meşhur “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahedenameyi tasdik ederim” cümlesinin eklenmesi ricasıyla İngiltere kraliçesine yazdığı mektupta çok kibar ve alttan alır bir dil kullanır. Buna rağmen İngiltere adadaki padişahlık hukukunu ihlal ettiğinde verdiğimiz notaya “hukuk-ı şahane” deyince Kıbrıs’ta Hazine-i Hassa’ya ait çiftliklerdeki “hukuk-ı şahane”nin kastedildiğini yazmaktan da çekinmeyiz. Üstelik Anadolu’nun doğusunda altı vilayetin yönetimindeki özel şartları da kabul etmişizdir. Böylesine birortamda Abdülhamid, mutlakiyeti bile geride bırakan bir anlayışla, “tek adam” modeline uygun bir yönetimi yerleştirmenin gayretindedir.

    Tahta çıkmadan önceki üç ayda amcasının ölümünü, ağabeyinin cinnetini, hükümetin toplantı yaptığı sırada serasker ve hariciye nazırının suikaste uğradığını gören yeni padişah, hayatından endişelenerek evhama kapıldı. Ağabeyini ve amcasını tahttan indiren basit bir kâğıt parçasında yazılı “fetva”nın gücünü görmüştü. Her an için başına aynısı gelebilir, iyileştiği iddiasıyla ağabeyini yeniden tahta çıkarmaya kalkışabilirlerdi. Çevresinde güveneceği kimse yoktu. Zaten şehzadeliğinden beri kimseye itimadı olmadığını söyleyip dururdu.

    GôZDEN-DöûEN-BABIALI
    Babıâli boş kaldı Abdülhamid ipleri eline aldı
    II. Abdülhamid devrinde Kanun-ı Esasi askıya alındı, Meclis-i Mebusan kapatıldı, boş ve sessiz kalan Babıâli, artık devletin merkezi olmaktan çıktı.

    Amcasının hal’inde Dolmabahçe Sarayına yönelen donanmadaki savaş gemilerinin toplarını hiç unutmadı. O zamanki darbeci bahriye nazırı olup sürgüne gönderilen Kayserili Ahmed Paşa’nın affedilip İstanbul’a dönmesi yönündeki çağrılara verdiği cevap hissiyatını açıklayıcıdır: “Kayserili Ahmed Paşa, cahil, garazkâr ve yiyici bir zat bulunduğundan vaktiyle Bahriye Nezareti’nde iken emrindeki subay ve erleri hile ile kandırarak amcamın [Sultan Abdülaziz] sarayını denizden abluka edip tahttan indirilmesine sebep olmuştur. Tarife ne gerek, herkesin bildiğidir. Onun için bu adama asla emniyetim yoktur. İstanbul’da bulunmasını kat’iyyen kabul edemem. 22 Ramazan 1295.”

    Yıldız’a geçiş ve ‘bendegân’ kadrosu

    Babasının yaptırdığı, 1856’dan sonra padişahların mekanı olan Dolmabahçe Sarayı’nı da güvenli bulmadığından terk etti. Donanmayı Haliç’te hapsetmesinin bir yönü de yeniden topların kendine yönelmesini önlemektir. Abdülhamid kısa süre sonra, önce haremini, ardından tüm devleti Yıldız Sarayı’na taşıyarak zihnindeki “tek adam” tasarısını gerçeğe dönüştürmeğe başladı.

    Yıldız Bahçeleri III. Ahmed devrinden itibaren her padişahın ilgi gösterdiği bir mekândı. Boğaziçi’nden tatlı bir meyille yükselen arazisi, ulu ağaçlar, derin vadilerle kaplı bu mekândaki köşk ve idari binalara yenileri eklendi. Etrafındaki Beşiktaş ve Ortaköy semtleri arasındaki bütün evler, işyerleri gözetim altına girdi. Saray ve civarında kendisine sadık bir “bendegân” kadrosu oluşturuyor, bunları çeşitli kategorilerde seçiyordu. Ülkenin etnik çeşitliliği burada da gündeme geldi. Ayrılıkçı eğilimleri olan Arnavut ve Araplardan muhafız alayları oluşturdu. Osmanlı Hanedanının nispet edildiği Söğütlü Karakeçili Aşireti’nden de bir alay düzenledi. Bu çalışmalarla Arnavut ve Araplara saygınlık kazandırarak, kendisine ve devlete güvenmelerini sağlamayı düşünüyordu.

    Amcasının tabur ağalarından olup şehzadeliğinden itibaren tanıdığı Hasan Ağa, darbede memleketi Çorum’a sürülmüştü. Onu getirterek Beşiktaş Muhafızı yaptı. Ali Suavi’yi Çırağan Baskını’nda kafasına vurduğu odunla öldürünce en sadık adamlarından biri kabul ederek paşalık rütbesini verdi. Analığının sarayından tanıdığı yılların emektarı Ali Ağa’yı Yıldız’a getirterek önce odun ambarı emini, ardından Başmabeynci Hacı Ali Paşa yapmıştır. Bir yandan Mekteb-i Mülkiye’yi dereceyle bitirenleri liyakatlerine göre Yıldız Sarayı’nda kitabet ve idari işlerde istihdam ederken, bazı hassas işlerde kullandıklarının eğitim düzeyini umursamayıp sadece sadakate itibar etmesi, onun yönetim anlayışının en bariz özelliklerindendir.

    Güvenlikten hafiyeliğe

    Gece yatarken uykudan önce paravanın arkasında kitap okutturduğu en sadık bendelerinden Esvapçıbaşı İsmet Bey sütkardeşiydi. Sadece eskiden beri tanıdıklarını değil, İslâm dünyasının liderliği iddiasındaki bir halife olarak çeşitli bölgelerden gelen şeyh, hoca gibi dinî kimlikli kişileri de gözetir, onlar üzerinden bölgeleri ile bağlantı kurardı. Trablusgarplı Şeyh Zafir, Halepli Ebu’l-Huda es-Sayyadi ve kardeşi Hasan da Yıldız ve civarında ikamet ederlerdi. Arap İzzet Holo, Beyrut Hıristiyanlarından Selim ve Necip Melhame kardeşler de sadakatlerini defalarca ispatlayan, hafiyelik yolunda en güvenilir adamlardı. Abdülhamid’e bombalı araba ile yapılan suikastin soruşturmasını Necip Melhame yapmıştır.

    Kendi güvenliği için haber alma ağının gerekliliği tartışılmazdı. Resmî bir hafiyelik teşkilatı kurduysa da kısa süre sonra bu resmiyetin dışında her yerden jurnal yağınca gereksiz bulup kaldırdı. İlk hafiyelik çalışmasını Midhat Paşa’nın sadaretten azledilip yurtdışına sürgün edilmesinden sonra gerçekleştirdi. Midhat Paşa el altından “eğer sadaretten azledilirse halkın yeniden kendisini o makama getireceği” söylentisini yayıyordu. Abdülhamid bu iddianın gerçekleşme ihtimalinden tedirgindi. Halk arasına adamlarını yollayarak ne gibi yankılar uyandığını, etkisinin ne yolda olduğunu öğrenmek için nabız yokladı. Halkın pek de önemsemediğini görünce bu çalışmayı kendine faydalı bir yöntem olarak benimsedi.

    kapakkonu
    Yerel güçleri kazanma operasyonu
    1880 yılında tüm vilayetlere gönderilen genelge uyarınca tespit edilen varlıklı ve saygın eşrafın listeleri düzenlenip Yıldız’a sunuldu. Buradaki belge, Tokat Mutasarrıflığı tarafından hazırlanıp liva meclisi azalarının mühürleriyle gönderilen mazbatadır. Abdülhamid bu listelerden uygun bulduğu isimlere rütbe ve nişanlar göndermişti.

    Tüm saltanatı süresince binlerce jurnal gönderildi. Bunları kendi ölçülerine göre değerlendirir, asılsız ihbar olduğu belli olan ama padişahın vehmini harekete geçiren bir olay anlatılmışsa muhakkak ilgilenilirdi. Binlerce kişi bu asılsız ihbarlarla çeşitli yerlere sürgün edildi. Mağdur oldukları, iftiraya kurban gittikleri besbelli kişilere atiye verilip gönülleri alınırdı. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle günümüzün İstanbul Üniversitesi o zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde bu jurnaller yakılarak, birbirini jurnallemiş kişilerin mazideki hatalarının “ortalığa saçılması engellendi”.

    Merkezî devlet yerine taşra hanedanları

    Dedesi ve babası zamanından itibaren binbir emek verilerek merkeziyetçi bir yapıya dönüştürülen yönetim tarzında, güçlü Babıâli ve devlet adamlarının ortaya çıkması Abdülhamid’in anlayışı ile taban tabana zıttı; ancak bu gücün karşısına tek başına çıkamazdı. İki-üç nesildir dönüşüm geçirmekte olan, merkeze boyun eğmiş taşra hanedanlarını canlandırmaya karar verdi. 27 Ağustos 1880 tarihinde tüm Osmanlı ülkesine gönderilen genelge ile tahta çıktığı 31 Ağustos 1876’dan sonra meydana gelen asayiş olayları, eğitim, askeriye, imar ve sağlık konularındaki ihtiyaçları ile bölge ahalisinin kıdem, haysiyet, servet ve emlak açısından önde gelenlerinin tespit edilerek listelerinin gönderilmesini istedi. Bir anlamda bölgelere göre ahalinin fişlenmesi demek olan bu uygulamayla tespit edilen taşralı zengin Osmanlılardan işine yarayacağını düşündüklerine çeşitli paye ve rütbeler tevcih etti. Anadolu, Rumeli, Arap vilayetlerinin tamamında tespit ettiği yüzlerce varlıklı kişiye nişanlar gönderdi. Bu teşebbüs ile padişahın birdenbire ilgisine mazhar olan, nişan ve unvanlarla onurlandırılan bu kişilerin Abdülhamid’e sadakatleri fevkalade güçlendi. Öte yandan merkezden gönderilen vali, mutasarrıf, kaymakam gibi mülki memurların otoritelerinin zedelenmesi söz konusuydu ama, Abdülhamid için bürokratik gücü kıracağı yerel güçlerin sadakati daha önemliydi.

    DOLMABAHÄE-ALMAN-SEFARETò-ALTINDA-EZILIYOR
    Devlet-i ‘Aliyye üzerinde Alman nüfuzu
    Abdülhamid babasının inşa ettirdiği, devleti borç sarmalına sokan Dolmabahçe Sarayı’nda çocukluğunda yaşadı, amcası Abdülaziz tahta çıkınca buradan ayrıldı. Padişahlığının ilk yılında burayı güvensiz bularak kendi isteğine 
göre düzenlediği Yıldız Sarayı’na taşındı. Dolmabahçe Sarayı’nı sadece bayramlaşma törenleri ve diplomatik ziyafetler için kullandı. Alman Sefareti’nin Osmanlı sarayı üzerindeki tahakküm edici nüfuzu, dönemi gayet iyi yansıtmaktadır.

    Babıâli yönetimi her şeye hâkim olsa da bürokratik işleyişin aksaklıkları gözden kaçmıyor, vatandaşın işleri sürüncemede bırakılabiliyordu. Taşradan çekilen bir telgrafta dile getirilen istek ve ihtiyaçların karşılanması uzun sürelere muhtaç kalıyordu. Taşra güçleri artık Babıâli’yi devreden çıkarıp doğrudan doğruya Yıldız’a müracaat eder oldular. Bu süreci hızlandırmak için de Babıâli’de olduğu gibi telgraf odası, şifre odası kuruldu. Vali ve mutasarrıf gibi görevliler de Babıâli veya Dâhiliye Nezareti’nden önce Yıldız’ı haberdar eder oldular.

    Abdülhamid her gelen tahriratı, telgrafı sabah-akşam belirli tarafına senede iki bayram, bir Hırka-i Şerif ziyareti dışında geçmezdi.

    Yıldız Sarayı zamanla tam bir yönetim merkezi haline gelmekle teknolojik açıdan da donatılıyordu. Sarayda zehirlenmekten korkan padişahın tam teşekküllü kimya laboratuvarında en karmaşık tahliller yapılabiliyordu. Saray kimyagerleri Abdülhamid’in her gün alınan idrar tahlili sonuçlarını hekimlere gönderiyor, sağlık denetimleri eksiksiz uygulanıyordu. Sarayda kurulan fotoğrafhanelerde eğitim verilen askerler ülkenin dört bir yanına gönderilerek çektikleri fotoğraflar, lüks ciltli albümlerle padişahın incelemesine sunuluyordu (Bu albümler günümüzde de dünyanın en zengin koleksiyonların-dan biri olarak araştırmacıların hizmetindedir). Fotoğrafçılardan bazıları Bahriyeli Miralay Ali Sami’nin önderliğinde en aktif hafiye gruplarından birini oluşturmuştu.

    Yıldız’da oluşturulan en önemli birimlerden biri de kütüphanedir. İstanbul’un çeşitli kütüphanelerinden, Topkapı Sarayı’ndan getirilen kitaplar hal’den sonra iade edilmiş, kalan kitaplar, haritalar, gravür ve fotoğraf albümleri Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesine kazandırılmıştır.

    İmtiyazlı yakınlar ve İstanbul çeteleri

    Sultan Abdülhamid, bürokratik gücü kırmak için taşra hanedanlarından bazılarını palazlandırdığı gibi eşin-dostun çoluk çocuğunu da imtiyazlı bir kitle haline getirdi. Giderek dokunulmaz statüye kavuşan bu zümrelerden Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet’in oğlu Fehim, Arnavut Toptanilerden Gani ve Kürt Bedirhanilerin tamamı temayüz ederek, kanundışı eylemlerine göz yumulan güç odakları haline geldiler. Bunların daha alt mertebelerinde de Deli Fuat Paşa’nın Çerkez silahşorları bir üst lige çıkabilmek için verdikleri mücadeleyi Fehim Paşa’ya karşı kaybedince etkisiz kaldılar.

    3
    Sultanın yakınında mafya hesaplaşmaları
    Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit, İstanbul’u haraca kesen çetelerden birinin başındaydı. Onun adamlarından biri, Abdülhamid’in muhafızı Arnavut Gani Toptani’yi öldürünce, ağabeyi Esat Toptani’nin adamları da sadrazamın oğlunu Galata Köprüsü’nde vurmuşlardı.

    Kendi aralarında zımnen saldırmazlık paktı uygulayan bu çeteler, uzun süre İstanbul’un altını üstüne getirdiler. İstanbul’un ve yakın çevresinin kaymağını büyük bir iştah ve açgözlülük ile yemeye başlayan bu zümrelerin birbirleri ile kavgaya tutuşmaları kaçınılmazdı ve öyle de oldu. Sadrazamın oğlu Cavit Paşa’nın adamları Gani’yi öldürdü. Gani’nin ağabeyi Esat Toptani, Arnavutluk’tan getirdiği adamlarına Cavit’i öldürttü. Oğlunun öldüğünü duyan Sadrazam Halil Rifat Paşa geçirdiği hastalıktan yatağa düştü ve kısa süre sonra o da öldü.

    Bedirhaniler İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Rıdvan Paşa’yı Göztepe tren istasyonunda öldürdüler, İstanbul’dan sürüldüler. Fehim Paşa, Avusturya ve Alman-ya ile diplomatik sıkıntıya yol açtığından Bursa’ya sürülerek ölümden kurtulmuş gibi oldu (II. Meşrutiyetin ardından Yenişehir’de linç edilerek acı sona maruz kaldı).

    Madalyonun öbür yüzü: Refah artışı

    Bütün bunlar olurken devletin mâli, askerî, bayındırlık, sağlık ve maarif politikalarındaki başat belirleyiciliği ile görece bir kalkınma sağlandı. Düyun-ı Umumiye tahsilindeki borçların büyük kısmı kapatıldı. II. Abdülhamid’in tahta çıktığı andan sonraki duruma nazaran, ülkenin refah durumu ve toplumsal seviyesi kat kat artış göstermişti.

    Ancak kendi tercihi olan tek adam yönetimi altında ezilen, sıkılan gayri memnun kitle memnuniyetsizliğinin tek sorumlusu olarak Abdülhamid’i görür oldu. Ülkenin bilhassa Balkanlar ve Anadolu’nun doğusundaki Hıristiyan nüfusu ara sıra isyana kalkıştığı gibi, Diyarbakır ve Erzurum’da da Müslüman halkın memnuniyetsizliği giderek arttı.

    II. Abdülhamid’in, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderliğindeki muhalefeti durdurmaya gücü yetmedi. Muhalefet için de hedef büyütme zamanı gelmişti. Manastır başta olmak üzere Rumeli’nin çeşitli yerlerinden Kanun-ı Esasi’nin ilanı ve Meclisin yeniden açılması yolunda çekilen telgrafların yarattığı endişeyle, bu istekler apar topar yerine getirildi.

    İttihat ve Terakki lideri Ahmed Rıza’nın bardağına su dolduracak kadar jest yapılsa da ters giden bir şeyler vardı. Sultan Abdülhamid -zamanında karakterlerini belki fark etti belki de edemedi ama- dört satırlık bir fetva ile tahttan indirildiğini tebliğe gelenler arasında, kendi himayesine en çok mazhar olmuş kişileri gördü. İlmek ilmek kendisine bağlılıklarını ördüğü taşra hanedanları, imtiyazlı statüler bahşettiği Arnavut ve Kürtler, eğitip topluma kazandırdığı mektepli, medreseli genç nesil, padişahı kaderiyle baş başa bırakmıştı.

    Abdülhamid kardeşini ölene kadar tecrit etti

    Sultan V. Murad 28 yıl hapiste tutuldu

    kutu1

    Sultan V. Murad 1876’da tahttan indirildiğinde aklına mukayyet değildi. Validesi Şevk-Efza Sultan doktorlardan umudu kestikçe, namlı hocaların okuyup üflemesinden, yazdıkları muskalardan şifa bekliyordu. Ailesi ile Çırağan Sarayına bir anlamda hapsedildiler. Kimseyle görüşmemek, dışarıya çıkmamak üzere muhafızlara emanet edildilerse de güvenlik tedbirleri aşırıya kaçmıyordu.

    Ali Suavi’nin yarım kalan Murad’ı kaçırıp tahta çıkarma teşebbüsü Abdülhamid’i nevhamını tetikledi ve aşırı güvenlik önlemleri ile sonuçlandı. Murad Efendi ve ailesi hizmetinde görevlendirilen harem ağaları, hizmetçiler, doktor ve ebeler asla başka kimselerle görüşüp konuşamazdı. Murad Efendi çocukları ve hanımları ile tecrit edildiği dünyada yaşarken belli ölçüde iyileşti ama cinnetinin hiçbir zaman ne durumda olduğu öğrenilemedi. Küçüklüğünden itibaren müziğe kabiliyeti ve üstad müzisyenlerden aldığı dersler sayesinde Batı müziğinde bestekâr seviyesinde iyi bir müzisyendi. Dört duvar arasında yüzlerce beste yaptı. Üç aylık padişahlığının ardından 28 yıl hapis hayatı yaşadı ve 1904’te bu âleme veda etti. Murad’ın çocukları Abdülhamid amcalarını hiçbir zaman affetmediler.

    İstibdat devri

    Hiçbir nizam ve kanuna tâbi olmadan…

    kutu2
    Dr. Abdullah Cevdet’in, V. Alfieri’nin Della Trannide adlı eserinden uyarladığı ve Mısır’da bastırdığı 1908 tarihli İstibdad kitabı.

    Osmanlı tarihinde Abdülhamid’in saltanat süresine “İstibdad Devri” adı yakıştırılmıştır. Yani kendi başına, hiçbir nizam ve kanuna tâbi, olmaksızın hükmetme devri. Halkın mağdur ve mazlum halini yazılarda, şiirlerde dile getiren muhalif aydınlar, bu tabiri oldukça yaygınlaştırdılar. Dünya görüşleri farklı birçok şair ve yazar, istibdad nitelemesinde görüş birliğine vardılar. İstiklal şairimiz Mehmed Akif’in de “İstibdad” başlıklı uzun bir şiiri Safahat’ında yer alır: Yıkıldın, gittin ammâ ey mülevves devr-i istibdâd, Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd! Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefîl ahfâd, Niçin binlerce ma’sum öldürürken her gelen cellâd, Hurûş etmezdi, mezbuhane olsun, kimseden feryad?

    Jurnaller ve hafiyeler

    Jurnal kelimesi, Tanzimat’tan sonra dilimize girdi. Başlangıçta memurların devam çizelgelerini, imza föylerini takip eden memura “jurnalci” denilirdi. Şehirlerarası ulaşım arttıkça kaza merkezlerine giren çıkan şahıslar da bir deftere kaydedilmeye başlandı. Merkeze gönderilen bu deftere de “jurnal defteri” denildi.

    kutu3
    Fotoğrafçının şehzadeyi jurnallemesi Abdülhamid’in serfotoğrafçısı Miralay Ali Sami Bey’in, Veliahd Şehzade Reşad ve taraftarlarına dair bir jurnali.

    Sonraları küçük çaplı gözlem, tahkikat raporu düzenlendiğinde eskiden kullanılan “müzekkire” tabiri yerine jurnal denilmesi yaygınlaştı. Aslında kastedilen Fransızca “espionnage” (hafiyelik) kelimesinin karşılığıydı. II. Abdülhamid devrinde yaygınlıkla kullanılan anlamı budur.

    Hafiye olsun olmasın birçok Osmanlı vatandaşı jurnal vermekte yarışır olmuştu. Bir jurnale maruz kalıp, işinden gücünden olmak, sürgüne yollanmak herkes için muhtemeldi. İftiraya maruz kalındığı anlaşılınca, teselli bahşişi almak da mümkündü. Bu parayı alabilmek için kendini yalan yanlış iftirayla jurnalleyenler bile vardı.

    Yıldız Baskını sonrası sarayda ortalığa saçılmış, bazılarının zarfları bile açılmamış binlerce jurnal bulundu. İlk anda bunların tamamını imha etmek düşünülmedi. Bir komisyon tarafından incelendikçe İttihad ve Terakki muhalifi kişilerin jurnalleri gazete sayfalarında görülmeğe, bir anlamda hükümet tarafından şantaj unsuru olarak kullanılmaya başlandı. Toplumda oluşan tepkiler karşısında yakılarak toptan imha edildi. Bununla beraber Meclis-i Vükela’nın 19 Kasım 1911 tarihinde, jurnallerin zayi edilmemesi hatta beşer nüsha fotoğraflarının alınmasına dair bir karar aldığı da ortadadır.

    Sansürün yaygınlaşması

    Her türlü yayın, hattâ ürün etiketleri bile…

    sansur-kemal-bey
    ‘Sansür Kemal’
    II. Abdülhamid döneminde sansür görevinde nam salmış, matbuatın korkulu rüyası Sansür Kemal Bey.

    Matbuat üzerinde devlet eliyle denetim yapılması anlamına gelen sansür, Abdülhamid döneminin sembollerinden biriydi. Osmanlı Devleti’ne matbaa geç gelmiş, ilk gazete İstanbul yerine Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kahire’sinde yayımlanmıştı (Vakayi-i Mısriye, 1828). Neyse ki Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis ile İstanbul da gazetelerine kavuştu.

    Abdülhamid devrinden önce de sansür biliniyor ve uygulanıyordu. Abdülhamid devrinde Matbuat-ı Dâhiliye Müdüriyeti kurularak kitap ve gazetelerden el ilanlarına, ürün etiketlerine kadar her türlü yayın sansüre tâbi tutuldu. Tarihî metin neşirleri de sansürün hışmına uğradı. Evliya Çelebi’nin yazma metni ile İkdamcı Cevdet’in matbu metni arasındaki farklılıklar hep bu sansür yüzündendir.

    ABDÜLHAMİD’İN YAVERİ FEHİM PAŞA 

    Mazlumun âhını aldı, linçten kurtulamadı 

    Abdülhamid devrinin her taşın altından çıkan ve dönemi sembolize eden belli başlı adamlarından biri Fehim Paşa’dır. Padişahın sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur. 

    Çocukluğundan itibaren saray içinde ve çevresinde bulundu. Şehzadelerle oyun oynadı, Harbiye Mektebinin zadegân sınıfında okudu. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Yeter ki bildiği, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun, onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim Paşa’yı da henüz yirmi beş yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaveri yaptı. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu. 

    Fehim-Paşanın-Abdulhamide-mektubu_Y_PRK_MYD_19_44
    Padişahtan borç isteyen Fehim Paşa
    Fehim Paşa’nın acilen ödemesi gereken yüz
 lira borcu olup, parası bulunmadığından padişahtan 100 lira ihsan etmesini “ayağının tozunu öperek” istirham ettiği mektubu.
    fehim-paşa

    Fehim Paşa, etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayak takımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi, pek çok masumun da âhını aldı. Deli Fuat Paşa’nın gözden düşüp sürgüne gönderileceği sırada, Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya bile girebilen adamları vardı. 

    İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “cambaz” Margareth, Fehim Paşanın metresiydi ve bu ilişki İstanbul’un dilindeydi. Gönül işlerinde hatır-gönül-âdap tanımaz, diğer çapkınlarla sık sık yolu kesişirdi. Abdülhamid’in yol vermesiyle, uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Alman ve İngiliz elçilerinin Fehim’in sürülmesine yönelik ısrarlı taleplerinin, hatta verilen notanın altında “namus meselesi”nden çok, bu gibi hamlelerin yatıp yatmadığı henüz araştırılmamıştır. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında, ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de Fehim’i Bursa’ya sürgüne yolladı. Fehim Bursa’da iken Meşrutiyet ilan edilince kaçmayı düşündü ama, kaçış yolunda 3 Ağustos 1908’de Yenişehir’de halk tarafından arabasından indirildi, linç edilerek feci şekilde öldürüldü. 

  • Önce padişahın kulu sonra devletin memuru

    Önce padişahın kulu sonra devletin memuru

    Osmanlı devlet mekanizması Fatih Kanunnamesi ile tamamen kurumsallaşmıştı. İstihdamlar, terfiler, aziller kesin kurallara bağlıydı. Bunalım, isyan ve reform dönemleri hariç, kimse rastgele işe alınmaz, sıraya, liyâkata bakılırdı. Ama devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit maaşı yoktu. Maaş alan imtiyazlı yüksek bürokratların kaderi ise, “patron”un, yani padişahın iki dudağı arasındaydı.

    İnsan topluluklarının “devlet” çatısı altında örgütlenmeye başlamalarıyla birlikte hiye­rarşi ve emir-komuta zinciri de şekillenmeye başladı. Osmanlı­lar devletleşme yolunda kendin­den önceki devlet tecrübelerine kayıtsız kalamazlardı. Emeviler tecrübeden uzak ilk yıllarında Bizanslı devlet adamı ve Hıris­tiyan olmasına rağmen Sercun bin Mansur ve ailesini nasıl el üstünde tuttuysa, Abbasiler na­sıl ki İran kökenli Budizmden İslamiyete geçen Bermeki ailesi­ni en üst mevkilere getirdilerse, Osmanlılar da ilk dönemlerin­den itibaren çok sayıda Bizanslı asilzade ve yöneticiyi Müslüman olduktan sonra istihdam ettiler. İlhanlılar devrinde de birçok va­li ve defterdar Yahudi asıllıydı. Selçuklu, İlhanlı Devletleri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü topraklara özgü yönetim gelenekleri oluşmuştu. Osmanlılar kendilerinden önce­kilerin benimsedikleri yöntem­lerle teşkilatlarını geliştirdikçe, kendi ihdas ettikleri usulleri de kabul ettirdiler. Böylelikle sis­temleşen mekanizmada başta Osmanoğulları Hanedanı’nın erkek neslinden bir padişah ve yönetim kademelerinde yer alan kul taifesi ve tebaa ile klasik ça­ğın yönetim anlayışı geçerliliğini sürdürmüştü.

    2.-bab_ali4,C.3,-Kultur-Baka-nlığı-yay
    Devlet kapısı; Aynı zamanda devletin yönetim merkezi olan sadrazam konağı 19. yüzyılın ortalarından itibaren Bab-ı Âli olarak anılmaya başlandı. Devlet büyüdükçe, sadrazamın yetkileri genişlemiş, Bab-ı Âli’nin önemi artmıştır.

    Zamanla gelişen yapı içeri­sinde devlet kademelerinde is­tihdamın belirli kuralları ortaya çıktı. Osmanoğlu Hanedanı’nın dışında bir ailenin kök salması asla istenmedi. Anadolu Beylik­lerinden gelen ailelerle akraba­lık kurulmuş olsa bile nüfuzları eritildi, etkisiz hale getirildiler. Çandarlılar ilk tasfiyenin kurba­nı oldular.

    Fatih Kanunnamesi ile ta­mamen kurumsallaşan devlet yönetiminde, görevlilerin in­tisap, istihdam, istihkak, terfi ve azilleri ile ilgili kesin kural­lar oluşturuldu. Merkez ve taşra teşkilatlarında rütbeler, daireler ve mansıplar belirlendi. Bura­larda görevlendirilebilmek için şartlar konuldu. 1856 Islahat Fermanı’na kadar ancak Müslü­man olanlar devlet memuru ola­bilirdi. Kâtip kalemlerine (bü­rokrasiye) muhakkak imtihanla girilirdi. Devlette istihdama yö­nelik Enderun gibi okullar, med­reseler olsa da buralardan çıkan mezunların ilerlemiş yaşlarda istihdamı tercih edilmediğinden, küçük yaşta çırak usulüyle ka­lemlere alınan çocuklar bir mek­tep şeklini alan dairelerde eğiti­lirlerdi. Çalışanların çocukları­na %30 nispetinde bir kontenjan sağlanması kanundu. Bunların içinden kendini ispat edebilen­ler zamanla devlet dairelerinde asli unsur olurlardı. Boşalan bir görevin rastgele birine verilmesi mümkün değildi. “Silsile-i mera­tip” usulüne uyulur, Mülâzemet Defterlerindeki (rütbe sırası ve­ya nöbeti) bekleme sıralarına gö­re, boşalan makama sırası gelen geçer, kendinden öncekiler de birer sıra öne gelirdi. Büyük bunalım ve reform dönemlerinde bu kuralların ha­sıraltı edildiği görülmektedir. Halil Hamid Paşa’nın sadra­zamlığı sırasında (1782-1785) gerçekleştirdiği kadrolaşmanın büyük tepki topladığı bilinmek­tedir. Rakamlar günümüz için komik derecede küçük olsa da merkez bürokrasisindeki görevlendirmelerin 51’inin yeni ata­ma olması o güne kadar rastla­nılmayan bir durumdur. Birinci Abdülhamid’e darbe hazırlığında bulunduğu suçlamasıyla azledi­lip öldürüldüğünde, Halil Hamid Paşa tarafından doldurulan kad­rolar büyük ölçüde tasfiye edildi. Osmanlı devrinde daha sonra aldığı anlam bakımından “ten­sikat” tabiri ile karşılanabilecek ilk olay budur.

    1-defterdar-C.3,-Kultur-Bakan-lığı-yay
    Kalem odası; 1989 Tanzimat fermanına kadar geçerli olan yapılanmaya göre, devletin üç ana kolundan biri de Bab-ı Defterî (Defterdar Kapısı), yani Maliye’ydi. Bu kolun mensuplarına “kalemiye ricâli” adı verilirdi.

    Ortaya çıkan devlet yapı­sında görevliler, üç ana koldan birinde yer alırlardı. Sadrazam “Sahib-i Devlet” unvanına sa­hip olsa da devletin merkezin­de Bab-ı Asafi (Sadaret kapısı; Mülkiye), Bab-ı Defteri (Defter­dar kapısı; Maliye), Bab-ı Meşi­hat (Şeyhülislam kapısı; Maarif ve Adliye) olarak sınıflandırı­lan yönetim yapısının ayrı ayrı yetki ve sorumlulukları vardı. Bu üç ana kolun mensuplarına “Seyfiye, Kalemiye, İlmiye” ri­câli adı verilirdi. Yüzyıllar için­de bazen farklı uygulamalar ol­sa da örgütlenme şeması bu şe­kilde olan Osmanlı memurunun günümüzdeki “devlet memur­luğu” kavramına çok uzak bir yapıda teşkilatlandığı açıktır. Devlet dairelerinde çalışanların çoğunun iş güvencesi, sabit bir maaşı bulunmazdı. Bir anlam­da kadrolu olabilmek, saliyane­li veya ulufeli yani sabit maaşlı bir kâtip olabilmek çok azının ulaşabildiği bir imtiyazdı. Bazı­ları kalemlerin işlemlerinde, iş sahibi vatandaşların ödemek­le yükümlü olduğu “kalemiye harcı” denilen ücretlerin rütbe­lerine göre memurlara dağıtıl­masıyla elde edilen değişken gelirlere sahiplerdi. Bir kısmı da doğrudan doğruya atiyye ve ih­san alırlar ama miktarı ve öde­me tarihleri verenin paşa gön­lüne göre değişirdi.

    Devletten maaş alanlara “As­kerî Sınıfı” adı verilirdi. Bütün divan üyeleri, meşihat mensup­ları, valiler, kadılar, sancakbey­leri, mütesellim ve voyvodalar bunlar arasındaydı. Yüksek ma­aş ve imtiyazları olabilir, ancak işverenleri olan padişah tarafın­dan her an azledilebilir veya ha­yatlarına son verilebilirdi. Üste­lik eceliyle veya siyaseten ölüm­leri halinde tüm mal varlıkları devlet tarafından müsadere edi­lirdi. Geride bıraktıkları malları, padişahın tavrına bağlı olarak belki tamamen aileye iade edile­bilir, bazen de çok az şey kalırdı.

    Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kanlı bir şekilde ortadan kaldırıl­ması ile devletin o zamana kadar görmediği bir tasfiyeye girişildi. Yüzlerce yeniçeri ve devlet ada­mı kargaşada can verdi, birçoğu sürüldü. Reformların ardı arka­sı kesilmedi ve 1839’da Tanzi­mat’ın ilanından sonra, devlet memuru anlayışında büyük de­ğişiklikler oldu. En önemlisi mal müsaderesi ortadan kalktı. Can güvenlikleri sağlandı. “Siyaseten katl” anlayışı tarihe karıştı.

    Giderek küçülen devletin azalan gelir kaynakları, istih­dam politikasının gevşekliği yüzünden şişen askerî ve mül­ki kadroları beslemeye yetme­dikçe, yeni arayışlara geçildi. Bu dönemde “tensikat” ve “ıslahat” tabirleri yan yana kullanılır ol­du. 1843’ten itibaren Tanzimat reformlarını sürdürebilmek, ül­kenin kalkınmasını sağlamak, verimsiz kaynakları geliştir­mek gayesiyle atılan adımlara da “Tensikat” denildi. Ordunun ıs­lahatı için de tensikat faaliyetle­rine girişildi, çok sayıda memur ve asker açığa çıkarıldı.

    Sultan İkinci Abdülhamid devrinin başlarında, anayasal bir toplum düzeniyle kanun ve nizamların esas alındığı bir düz­leme kavuşulması hedeflendi. Meşrutiyet deneyimi kısa sürse de kanun devleti olma ısrarın­dan vazgeçilmedi. 1883 yılında­ki Memurin-i Mülkiye Kararna­mesi ile günümüze kadar süren “Kamu Personel Rejimi”nin te­melleri atılarak, çalışma saatle­rinden emekliliğe kadar düzen­lemelerin olduğu modern bir an­layışa geçildi.

  • Bir illet var devlette, devletten içeri

    İslâmiyet’in hızlı yayılışıyla birlikte Anadolu coğrafyasında da güçlenen tarikat ve cemaatler, Osmanlı döneminde sıkı denetime tâbi tutulmuştu. Şer’i-Sünni bir İslâm devleti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olaylara bakışında, Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardı. Asayişin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı görülmemiştir. İşte Osmanlı döneminde sivrilen dini karakterli hareketlere karşı devletin yaklaşımı ve bunların liderlerinin başlarına gelenler…

    SUNUŞ

    Biat kültürü II. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Türklerin Anadolu’yu mesken tutmaya baş­lamalarında öne çı­kan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategori­ze edilen grupların hepsi sa­vaşçı kişiliklerdi. Bunlardan Abdallar zümresi olarak ad­landırılanlar, günümüzde ta­savvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıklarından sa­vaşçı kimlikleri unutulmuş­tur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fet­hinde savaşmış, hatta kendi zaviyelerinin bulunduğu yer­leri bilfiil kılıç zoruyla zapt etmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Or­han Gazi’nin Geyikli Baba ile karşılaşmasını anlatır. Ge­yikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Ve­fa tarîkindenim” cevabını alır. Anadolu’nun görmüş ol­duğu en etkili isyan hareketi olan Babailer İsyanı’nı başla­tan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma pe­şinde iken bozguna uğrayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyle­yen bir derviş vardır karşı­sında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine il­gi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Günümüzde barış, kar­deşlik temaları ile öne çıkan tasavvufi hareketlerin önem­li bir kısmı, ilk ortaya çıktığı zamanlardan beri devleti he­deflerine alan, bazen devlet­leşen hareketler olmuşlar­dır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de o kadar etkilidir. Osmanlıların doğudaki en büyük rakibi Sa­fevî Devleti, Şeyh Safiyyüd­din İshak’ın 14. yüzyılın baş­larında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Bir tekkeden bir dev­let çıkarılabildiğini, üstelik devrinin süper gücü olduğu halde kendine rakip olabil­diğini, kendi kuruluş devrin­de abdalların etkisini gören Osmanlıların tasavvufi ha­reketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıç­ta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatla­rını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandist­leri ile resmî devlet felsefe­si olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şeh­zadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe, Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meylet­mesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştılar. He­terodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna gi­derek, tarikat faaliyetlerin­de serbest hareket etmeleri­ne imkân sağladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ay­rım halini almamış Sünni-Şii rekabetine dönüşmesi, her iki taraftaki karşıt grupların, sis­temin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açtı.

    Osmanlı medreseleri, ke­sin olarak devletin kontrolü ve yönlendirmesi altında bu­lunduğundan, Sünni gelene­ğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğrafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpışma­nın sonucunda ortaya çıkan sentezler, Osmanlı öncesin­de zındıklık ve ilhad hare­ketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekiller­de cezalandırılırdı. Başlan­gıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça, Osmanlı­ların pek itibar etmediği bu ayrım, Sünni ekolün gide­rek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılara da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Molla Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sün­ni ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edil­diler. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaî­lik, Kalenderîlik gibi tari­katlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri, Safevîli­ğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünni renkleri daha ağır bas­tığı halde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşiler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağ­ları sayesinde ocağın kaldı­rıldığı 1826 senesine kadar dokunulmaz kalmayı başar­dılar.

    Anadolu ve Rumeli’de­ki heterodoks gruplar olsun, Sünni tarikatlar olsun, her biri mezhep çatışması da içe­ren İran savaşlarının sona erdiği 1821-23’e kadar göz­den uzak tutulmadılar. Üzer­lerindeki sosyal ve ekonomik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir babanın kurtarı­cılığına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panorama­sı bu vaziyeti alınca da, her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hare­ketlerini kontrol ettiği züm­reler haline geldi.

    Zikir ve kontrol Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Bu zümrelerin kendileri­ne yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıra­lara rastlamaktadır. Bekta­şilik zaten himayeye mazhar resmî devlet tarikatı hük­mündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezir­ler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmî­ler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensup­larından olan devlet büyükle­rinin ardı ardına katledilme­leri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akımların Osmanlılardaki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkla­rı tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye gire­rek, asayişin ihlal edilmesi­ne sebep olduklarından top­yekûn imha edilmişlerdir. XVII. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadıza­deli hareketi, günümüzdeki Selefîler gibi katı İslâmi ku­ralları topluma dayatmış, ba­zı türbelerin tahribi, tekkele­rin basılması, dervişlere uy­gulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinmemişlerdir. Bu olaylardan kısa süre sonra Batı’ya açılmanın, Lale Dev­ri’nin, Barok ile Rokoko’nun gelmesi ve halkın bunlara pek tepki göstermemesinin, baskıcı Kadızadeli zümrele­rin halkta yarattığı tereddüt­le alakası araştırılmalıdır.

    Akide ve eylem itibariyle şüpheyle yaklaşılan tarikat­lar her zaman olmuştur. Bil­hassa toplumsal çalkantıla­rın zirveye çıktığı dönemler­de, tarikatların öncülüğünde bir gerginlik yaşanılmaması için müteyakkız bulunulma­sı, eski tecrübelerden yarar­lanılarak ilke haline getiril­mişti.

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırım­lar uygulanabilmesi için be­lirli kriterler geliştirilmişti. Öncelik mürit sayısında idi. İkinci olarak mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme noktasına gelip gelme­dikleri önem kazanırdı. Ru­miye Şeyhi’nin o devir dev­let adamları için korkunç bir rakam olan 40.000’e ulaşan mürit sayısını ve bunların şeyhleri için her an canları­nı vermeye hazır olduğunu öğrenen IV. Murad, tereddüt­süz o şeyhin idamını emret­mişti. Üstelik o devirde koyu Sünni olan Rumiye Şeyhi’nin müritleri, Osmanlıların sa­vaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyor­lardı. Bir tampon bölge ola­rak onların kullanılmasını bile düşünmeden, doğrudan doğruya idama hükmedilme­si stratejik olarak iç kargaşa­dan daha fazla korkulduğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğu­nun düşünüldüğünü gösterir. Bu yazıya eşlik eden örnek­lerde de görülmektedir ki ay­nı hassasiyet birçok olayda tekrarlanmıştır.

    Bektaşi şeyhi Nafi Baba Yeniçeri ocağı kaldırıldığında Bektaşî tekkeleri yıktırılmış, çoğu Bektaşi Nakşîbendîliğe geçmişti. Nafi Baba Tekkesi’ne ismini veren Bektaşi şeyhi.

    Osmanlı iktisadi düzenin­de büyük yeri olan vakıf sis­temi, tarikatların ekonomik özgürlüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, dev­let adamları ve halk tabaka­sından isteyen herkes, bağlısı oldukları tarikatlara zengin gelir kaynakları vakfetmişler­dir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcan­mak zorunda olsa da, çok çe­şitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Bu gelirler tarikat­ların gücünü arttıran, etkisini çoğaltan bir nitelikte olduk­larından, Bektaşi tarikatının yasaklandığı 1826 yılından sonra vakıflarına el konul­muş veya başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlıkla­rına Vakıflar Müdürlüğü tara­fından el konulmuştur.

    Yani Osmanlı veya Cum­huriyet ayrımı olmadan, dev­let refleksinin aynı doğrultu­da çalışması söz konusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıtlanmak istenilmiş­tir.

    Türkiye Cumhuriyeti ile benzer Batılılaşma sürecin­den geçen İran’da, bizdeki ta­savvuf zümresi karşılığı bu­lunan “mollalar”, vakıflarına ve şia akidesine göre aldık­ları Humus vergisine doku­nulamadığı için, güçlerinden ve etkilerinden hiçbir şey kaybetmeden İslâm Devrimi’ni gerçekleştirebilmişler­dir. Osmanlı devrinde böylesi bir kontrol dışı gelişme asla mümkün olamazdı. III. Selim devrinden itibaren vakıfla­rın kullanımı, hesapların de­netlenmesi, hatta şeyhlerin tayinlerinin kontrol altında bulunması açısından yapı­lan düzenlemeler, Tanzimat sonrasında Meclis-i Meşayih adı verilen kurum ile sonuç­lanmıştır. Meclis-i Meşayih, merkeziyetçi bir devlet örgü­tünün tarikatları dahi dene­tim dışı bırakmak istemeyi­şinin en somut kurumudur. Günümüzde bazı Neo-Os­manlıcılar tarafından tari­katlar üzerindeki yasakların kaldırılıp faaliyetlerine ser­bestlik talebi yanında Mec­lis-i Meşayih’in kurulması da gündeme getirilmektedir. Günümüzde resmen kanun­dışı olmalarına rağmen ra­hatça faaliyet gösterebilen tarikatlara izin verilse bile devletin denetimini gerekti­ren Meclis-i Meşayih benze­ri bir kurumu benimseyebile­cekleri çok şüphelidir.

    Mehdilik meselesi

    Osmanlı devrinde, birçok şeyhin ve tarikatın denetim altındayken bile “Mehdilik” iddiasıyla ortaya çıkmala­rı en korkulan durumlardan­dır. Yine günümüzde İslâmi taraflar arasında tartışma konusu olan “Mehdilik” hak­kında, vardır-yoktur nok­tasında bir hüküm vermek konumuz değil (en büyük dinî otorite olan Diyanet İş­leri Başkanlığı dahi belirsiz bir tavır takınmıştır). Oysa birçok Sünni din adamı İs­lâm’da böyle bir kavram ol­madığını, Yahudilik-Hıristi­yanlık dinlerinden hâli hazır inançlara yansıdığını iddia ediyor.

    FETÖ liderinin müritleri­ne Mehdi olduğunu söyledi­ğinden yola çıkılarak, en üst düzey devlet kademelerin­den “sahte Mehdi” ithamı ka­muoyuna duyuruluyor. Böyle nitelemelerle bunların sahte olduğu, “gerçekten bir Meh­di’nin geleceğine dair inanç” taşındığı anlaşılıyor. Bu nok­tada Osmanlıların Mehdilik beyanlarına gösterdiği tepki­nin günümüzde hiç bilinme­diği de ortaya çıkıyor. Klasik Osmanlı döneminin arşiv kaynaklarına yansıyan belge­lerinde, Mehdilik iddiası ile ortaya çıkan çok sayıda şeyh olduğu görülür. O dönemde, bunların etraflarında birkaç kişi olsa bile, sadece kendi bölgesinde yapılan mahke­melerle idamları istenmiş, çoğu da idam edilmiştir. Bu süreçte “İstanbul’a gönderin de dinleyelim, gerçek mi sah­te mi sorgulayalım” diye dü­şünülmemiş, aman vermeden idam edilmişlerdir.

    Sünnet töreninde silahlı Sufiler

    1582’de III. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tanzimat’tan sonra ise, Mehdilik iddiasıyla ortaya çı­kanlar hemen asılmamış, ama anında sürgüne gönderilmiş­tir (Hasan Baba). Son devir­de Hindistan’da çıkan Kadı­yani ise, İngilizlerin casusu olmakla suçlanmıştır. Su­dan’daki Mehdi’ye bugünkü anlayışla Mütemehdi (Meh­dilik taslayan sahte Mehdi) deniliyorsa da, komşu ülkele­re bunlardan etkilenilmeme­si için mektuplar gönderil­miş, Bornu Sultanı bu husus­ta dikkatli olması için yazılan mektubun cevabında Osmanlı Devleti’ne teşekkürlerini, say­gılarını sunmuştur. Şer’i-Sünni bir İslâm dev­leti olan Osmanlı’nın, tarikat, tekke, Mehdilik gibi olay­lara bakışında Alevi-Sünni kontrastını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayi­şin ihlal edilmesi, devletin temel nizamının sarsılması durumundan öte, bunun ih­timaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıldığı gö­rülmemiştir.

    Bir Kalenderî dervişi. Meşhur Behzad’ın deseni.

    1420 – ŞEYH BEDREDDİN

    Karaburun’da isyan ve idam

    Türk tarihinin en tartışmalı kişiliklerinden biri Şeyh Bedreddin’dir. Edirne yakın­larında Simavna kasabasında doğdu. Ciddi bir tahsilin ardından çeşitli ülkelerde bulundu. Mısır Sultanı Berkuk ve Emir Timur’un meclislerinde ilmî sohbetler yaptı. Tasavvufa girerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etti. Şeyhinin ölümüyle onun yerine geçti. Fetret Devri’nde Musa Çele­bi’nin Edirne’yi ele geçirmesiyle kazasker oldu. Çelebi Mehmed, Musa Çelebi’yi yenince İznik’te hapsedildi. Siyasi faaliyetlere başladı ve kısa sürede binlerce taraftar edindi. Müritlerinden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in Aydın ve Karaburun’da isyanını tetikledi. İznik’ten kaçıp Rumeli’ye geçerek Dobruca, Silis­tre ve Deliorman bölgelerinde de müritlerini arttırdı. 1420’de isyancıların mağlup edilmesiyle Serez’de Çelebi Mehmed’in huzurunda yargılanarak idamına hüküm verildi. Tamamen Sünni akidelere sahip bir fıkıhçı ol­masına rağmen, vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir mutasavvıf olarak yaptığı bazı teviller yüzün­den suçlanmasına birçok Sünni alim de itiraz etmiştir.

    Şeyh Bedreddin üzerine Şerefeddin (Yaltkaya) tarafından 1925 yılında yayınlanan eser.

    1460 ÖNCESİ -HURUFİLERİN YAKILMASI

    Fatih’i bile etki altına aldılar

    Fazlullah Esterabadi (öl. 1394) adlı bir Horasanlının kurduğu tarikatın, harflerden anlamlar çıkarmaya yönelik gizli çalışmaları eski kültürlerden de beslenmiştir. Kur’an’daki bütün “fazl” kelimelerinin Fazlullah’ı kastettiğine ve Allah’ın liderlerinde zuhur ettiğine inanan Hurufilerin teorik kitapları Cavidanname’dir. İran coğrafyasında aktif siyaset ve propaganda yapmışlar, Timurlular zamanında çeşitli devlet adamlarına suikastte bulunmaktan çekinmemişlerdir. Zamanla Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’da da taraftar toplayan bu tarikat, en son Edirne’de Fatih Sultan Mehmed’i etkisi altına aldı. Bektaşilik ile yakın ilişkiye geçmişler, bir Hurufi olan Şair Nesimi, Hacı Bayram-ı Veli ile görüşmek istemiştir.

    Devletin resmî mezhebi olarak Hurufiliği kabul ettirmeye çalışmaları, Yeniçeriler arasında propaganda yapmaları, Sadrazam Mahmud Paşa ve o zamanki Müftü (Şeyhülislam) Fah­reddin-i Acemi’yi, Fatih’e rağmen Hu­rufilere keskin bir muhalefete itmiştir. Adı belirtilmeyen liderlerini Mahmud Paşa bir ziyafete davet etmiş, odada gizlenen Fahreddin-i Acemi onların konuşmalarını dinlemeye başlamıştır. Akidelerindeki gayri İslâmi unsurlar­dan rahatsız olan müftü ortaya çıkıp sövüp saymaya başlayınca, Hurufi lideri Fatih’in sarayına doğru kaçmıştır.

    Olaylara şahit olan Fatih sessizliği­ni korumuş, Edirne Üç Şerefeli Cami’de halkı toplayan Fahreddin-i Acemi, Hurufilerin ateşte yakılarak katledil­mesine yönelik fetvasını ilan etmiştir. Hemen oracıkta odunlar dizilmiş, Fahreddin-i Acemi ateşi körüklemek için üflerken sakalından bir miktarı da tutuşmuştur. Hurufilerin liderlerinin kafası bu ateşe tutularak yakılmış ve diğer bağlıları da kılıçla katledilmiş­lerdir.

    1594 – DOBRUCALI İNE BABA

    ‘Tanrı’yla konuştum’ diyen şeyh

    Bedreddin’in etkisinin günümüzde dahi sürdüğü Romanya’nın Dobruca bölgesinde İne Baba isminde bir Batınî şeyhi zuhur etmişti. Özüce Kolu köyünde yaşayan İne Baba, bölge insanlarından çocuğu olmayanların kapısını aşındırdığı, sığırını kaybeden­lere “falan yerdedir” diyerek buldurduğu ilginç bir kişilikti. Halktan bazılarını da “seni taş ederim” diye tehditten geri durmazmış. Dobruca halkı gelip gittikçe önünde secdeye varır olmuşlar.

    “Bu gece Tanrı ve Hz. Ali ile söyleştim. Benim tenim yatar, ben çıkıp yedi kat yeri ve göğü seyran ve melekler ile sohbet ederim” şeklinde Dobruca halkına velayet satıp onları ayağına getirmeye başlamış. Nice eşkıyanın da başına toplanmasıyla müritleri bir hayli artmış. III. Murad’ın saltanatında, 1594 yılında gönderilen bir fermanla Tuzla kadısının bu şeyhi yakalayıp İstanbul’a göndermesi emredilmiş. Haya­tının bundan sonraki safhaları hakkında şimdilik bir bilgi elde yoktur.

    BOA, Mühimme Defteri, No. 72, Hüküm 32

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Hileyle yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müri­di olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldüre­rek tekkenin başına geçmişti. Ci­vardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yoluna feda etmeye can atar hale geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Sultan IV. Murad, Bağdat Sefe­ri’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikâyetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabi­leceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beyler­beyi Varvar Ali Paşa komutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. IV. Murad’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirile­bilen Şeyh Ahmed, IV. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı.

    Naima Tarihi, c.3, s.318-319.

    1639 – URMİYE ŞEYHİ MAHMUD URMEVİ

    Çok zengin ve etkiliydi, idam edildi

    Aslen Urmiye şehrinden olup Diyarbakır’a yerleşen Şeyh Mahmud Urmevi adlı Nakşibendi şeyhi, o bölgenin en etkili tekkesini kurmuştu. Diyarbakır’dan Van’a, İran’a, Bağdat’ta kadar geniş bir bölgede kırk bine yakın müride sahipti. Öyle ki bu müritler mal ve canlarını seve seve feda edecek derecede şeyhlerine bağlıydı. Bağışlanan zekât ve sadakalarla zenginliğin doruk­larında bir tekke olduğundan, her sınıftan insan için bir cazibe merkezi olmuştu. IV. Murad’ın yakın çevresi, ileride bir fitne zuhurunu hesaba katarak bu şeyhin ve tekkenin ortadan kaldırılmasını önerdiler. Duru­ma kayıtsız kalamayan padişah, Bağdat Seferi’nden dönüşte Diyarbakır’a uğradığı sırada daha önce izzet ve ikram ile karşıladığı şeyhi sudan sebep­lerle idam ettirdi.

    Naima Tarihi, c.3, s.368-369.

    1690 – ATPAZARLI OSMAN EFENDİ

    Sultanlara vaaz ve nasihat verdi

    Bugün Bulgaristan’ın bir şehri olan Şumnu’da 1632’de dünyaya geldi. İstanbul’da Zey­rek-Atpazarı semtine yerleşerek Celvetî tarikatının en büyük şeyhlerinden oldu. Devlet ricaliyle önemli etkileşimlerde bulundu. Sultan IV. Mehmed ve II. Süleyman’ı etkisi altına aldığı gibi, vaazları ile kendine bağladığı kitlelerin büyüklüğü de devlette endişe yarattı. 1683’teki başarısız Viyana kuşatması öncesi ile sonrasın­da, savaşı ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı eleştirdiğinden Şumnu’ya sürgüne gönderildi.

    Affedilerek dönmesinden sonra da, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede etkisinin artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasının, bilhassa Sadrazam Köprülü­zade Fazıl Mustafa Paşa’nın girişimleri ile bu defa Kıbrıs’ta Mağusa kalesine sürüldü. Orada 1691 yılında vefat etti. Tarikat geleneği halen sürmekte olup Kıbrıs’taki türbesi de önemli ziyaret yerlerinden biridir. Sünni bir mutasavvıf olmasına rağmen devletin hışmına uğramaktan kurtulamamıştır.

    Raşid Tarihi, c.1, s.475.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk

    İran ve Azerbaycan taraf­larında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çeşitli sihirlerle halkın kafasını karıştırarak “Zemzem kuyusuna işeyen adam” gibi meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyinin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldığına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715 yılında, “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkın­dan gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmed Paşa’ya gönderilen emirle öldürül­mesi istendi, öldürüldü.

    Raşid Tarihi, c.4, s.125.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Özellikle seçkin zümreyi hedefledi

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim adlı bir “şeyh taslağı”nın nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma sa­pan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstan­bul’un kibar zümresinden, bil­hassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir bu­nalım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan II. Mahmud bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesi önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    Cevdet Tarihi, c.9, s.240-241.

    1822 – HAYDAR BABA

    Yeniçerilerin gözdesi sürülünce…

    Uzun yıllar yeniçerilerin 98. Cemaat’inde bulunan, Sultan III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Alemdar Mustafa Paşa’nın ölümüyle sonuçlanan olayların ardından İran’a kaçan Haydar Baba isimli Bektaşi şeyhine yeniçeriler çok önem veriyordu. 1822’de siyasi faaliyetlerde bulunduğu id­diasıyla Erzurum’a sürgün edilmesi kararlaştırıldı. Açıktan açığa sürülmesi yeniçerilerin tepkisini çekeceğinden, Yeniçeri Ağası Hasan Ağa’nın tertibiyle gizlice ocaktan çıkarılıp sürüldü. Bolu’ya getirildiği sırada eceliyle vefat etti. Bu durumu öğrenen yeniçeriler Rum isyanını görüşmek için düzen­lenen Meşveret Meclisi’ni protesto ederek katılmadılar. Ağalarının azledilmesini, Haydar Baba’nın sürülmesinde parmağı olduğunu düşündükleri Halet Efendi’nin de sürgüne gönderilmesini dile getirdiler.

    Sultan II. Mahmud önce yeniçeri ağasını azlederek, yeni­çerilerin istediği Osman Ağa’yı nasbetti. Sonra Sadrazam Salih Paşa ile Şeyhülislam Yasincizade Abdülvehhab Efendi’yi de azle­derek yerlerine Abdullah Paşa ve Sıdkizade Ahmed Efendi’yi getirdi. Halet Efendi yıllarca sırtını dayadı­ğı yeniçerilere paralar dağıtması­na, 14 yıl boyunca II. Mahmud’un sadrazamları bile ipe gönderen has adamı olmasına rağmen, yeniçeri­lerin baskısıyla Konya’ya sürüldü ve orada boğduruldu. Böylelikle Haydar Baba’larını kaybeden yeniçeriler direnerek devletten istedikleri her şeyi elde ettiler. II. Mahmud’u Yeniçeri Ocağı’nı imhaya götüren etkili olaylardan biri de budur.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zaman Mehdi’sinin kurtuluşu

    Aydın’da 1882 yılında Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgelerde pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Ba­ba’nın, Aydın Mevlevihanesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta Mehdiliğini ilan etmesi için “gereken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi Hasan Baba’nın arkadaşlarının sorgu tutanağı. Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57. / BOA, Y.MTV, 8/82.

    Börklüce Mustafa’nın yüz­yıllar önce isyan ettiği bölgeler­de Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar partileri düzenler. Yakalanıp sorgulandıktan sonra Limni ada­sına sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Mehdilerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üste­lik hapiste geçireceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlan­mıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu maaşı kesilme­den, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.

    Kuzey Afrika’daki Bornu sultanının, kendisini Mehdi tehdidine karşı uyaran Osmanlı Devleti’ne teşekkür mektubu.

    1912 – TERLİKÇİ SALİH EFENDİ

    Vezneciler’de terlikçi bir şeyh

    Osmanlılarda klasik dönemlerin şeyhler ve tarikatlara yönelik tedbirleri son dönemde de ihmal edilmemiştir. Melami Şeyhi Salih Efendi, İttihat ve Terakki’ye üye, hatta daha sonra milletvekili adayı olması­na rağmen, bir süre sonra mu­halefete başlamasıyla Sinop’a sürgün edildi. Oradan Çorum ve Bilecik’e nakledilerek 1912’den 1918’e kadar toplam 5,5 yıl sürgünde kaldı. Vezneciler ’de 30 yıl boyunca işlettiği terlikçi dükkânında nafakasını çıkaran, etrafına topladığı bürokrat ve askerden oluşan kalabalık bir aydın kitleyi oldukça etkileyen bu son dönem şeyhinin sürgünü, tam anlamıyla modern zaman­ların sürgünüdür. Kendisine az da olsa bir yevmiye bağlanır, ama Salih Efendi sürekli gön­derdiği arzuhallerle maaşının arttırılmasını talep eder!

    Göztepe’de Merdivenköy yolunda 26 numaralı köşkte mukim Melami Şeyhi Salih.
    BOA, DH.EUM.MH, 186/57.
  • Padişaha muhtıra: Aklın başına gelmezse biz işimizi görürüz

    1789’da Sultan I. Abdülhamid’e hitaben yazılan bir uyarı mektubu, Bayezit’teki bir sebilin içine bırakılmıştı. Çok sert ifadeler barındıran muhtıra halktan gizlenmiş, ancak devlet arşivlerinde korunmuştu. O dönemde de “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkarmak isteyen yabancı güçler”den şüphe edilmişti.

    Osmanlı toplumu dö­nem dönem yönetim­den memnun olmadığı zamanlarda içler acısı duru­munu yöneticilere bildirme­nin yollarını kendine göre bul­muştur. En yaygın uygulama, bir şehrin, kasabanın önde ge­len tüm halkının imza koydu­ğu “mahzar” adı verilen toplu arzuhalleri merkeze gönder­mektir. Bunlar dikkatle değer­lendirilir, divandan çıkarılan fermanlarla halkın talepleri gözetilirdi. Şikâyetçi kitlelerin bulunduğu kaza merkezinin kadısından o mahzarda yazı­lanların doğruluğunu onayla­yan bir ilam da gönderilirse, acilen huzursuzluk kaynağının üzerine gidilir, ortadan kaldı­rılmasına çalışılırdı. Başarılı olunamaz, sıkıntı sürerse ba­zen toplumun yönetici sınıf­larla olan gerilimi isyana kadar varabilirdi.

    Bilhassa başkent İstan­bul’da esnaf, ulema ve yeniçeri grupları bazen kendi başları­na, çoğunlukla elele hareket eder, devletin başı büyük derde girerdi. Huzursuzluk kayna­ğı giderilemezse, şehrin belirli yerlerinde kundakçılık eylem­leri görülür, yangınların sonu gelmezdi.

    Sadaret Kaymakamının olayın safhalarını özetleyerek I. Abdülhamid’i bilgilendirdiği telhis. Üst kısımdaki karmaşık yazıyı bizzat kaleme alan padişah, sadrazama bu konudaki görüşlerini dile getirmektedir.

    Taleplerin dile getirilmesi yöntemleri uzun müddet aynı şekilde devam etmiş, Sultan I. Abdülhamid’in 1774-1789 ara­sında süren saltanatında yeni bir metot denenmeğe başlan­mıştır. Şehrin belirli yerlerine bırakılan, duvarlara gizlice ası­lan bildirilerle hoşnut olunma­yan durumlar çoğunlukla padi­şah muhatap alınarak kamuo­yuna duyurulmuş, en azından yöneticilerin haberdar olması için uğraşılmıştır.

    I. Abdülhamid’in saltanatı­nın son yılında gerçekleşmesi muhtemel ve Osmanlı Arşivi’n­de orijinal haliyle günümüze intikal etmiş bir “muhtıra” bel­gesi mevcuttur. Türk siyasi ta­rihinde şimdilik elimize geçen en eski muhtıra belgesi budur. Adı belirtilmeyen bir kaptan paşa sebiline gizlice bırakılmış­tır. Padişahın muhtıra haberi­ni duyup da ürkmesine sebep olmamak amacıyla sadaret kaymakamının telhisi eşliğin­de padişaha sunulmuştur. Ab­dülhamid, olayı anlatan sadaret kaymakamının telhisi üzeri­ne, “Sebil kapudane paşanındır. Zannım heman Tersanelü ta­rafından olmasın” yazarak faili aramaya başlamıştır. Belki de o devrin etkili adamı Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’nın bir sebili vardı. Günümüzde İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi ya­nında ayakta duran Kaptan İb­rahim Paşa Sebili de Yeniçeri Ağası konağına yakınlığı itiba­riyle akla gelebilir.

    İlk muhtıranın muhattabı Sultan I. Abdülhamid.

    Tarihsiz belge tahminen 1789 yılına tarihlenebilir. Rus­larla sürüp giden savaşın yarat­tığı tahribat ve Özü kalesinin kaybedilerek binlerce masum insanın katledilmesinin hesa­bının sorulduğu, iş bilir Müslü­man idarecilerin başa geçme­sinin istendiği bu muhtıra, o devir için çok saygısız addedi­lebilecek, belki de kolay kolay cesaret edilemeyecek bir hi­tap tarzıyla padişaha seslenir. “Sultan Abdülhamid, bizim ta­katimiz kalmadı” cümlesiyle söze başlar. Son satırlara doğru “bunu yazan Ocaklı” ibaresiyle sanki Yeniçeri Ocağı’nı muh­tıranın sahipliğine inandırma­yı amaçladığı düşünülmekte­dir. Türkçesinin günümüz için bile gayet anlaşılır bir üslubu var. Kaleme alan veya hazırla­yanlar belki kimliklerini gizle­yebilmek için kasten, belki de eğitim kapasiteleri o kadarına elverdiği için imla hatalarıyla dolu bir metin inşa etmişlerdir.

    Bulan kişinin muhtırayı imha etmesini önlemek için ibare arasına yazılan “bu kâğı­dı sana göstermeyen[in] karısı boş, kendi kâfir” cümlesi, kâğı­dı bulan sebilcinin kafasını ka­rıştırmış olmalı ki önce gizle­miş sonra bir mektep hocasına vermiş, daha sonra kadılardan Mazrubi Efendi’ye göstermiş. Mazrubi Efendi bu kâğıdı sak­lamasını söylemiş ama yayılan dedikodu baştebdilin kulağına gidince muhtıra ortaya çıkarıl­mış. Kimin işi olduğuna yöne­lik ihtimallerin başında “din-i mübin düşmanı, ihtilal çıkar­mak isteyen yabancı güçler” düşünülmüş. Cezayirli Hasan Paşa’nın bu sıralarda gözden düşmesinden dolayı, adamları­na bu işi yaptırdığı da akıldan uzak tutulmamış. Sadrazam Yusuf Paşa ile Şeyhülislam Seyyid Mehmed Kamil Efen­di’nin Müslüman olmadıkları­na dair iddiaları yanında, sad­razamın yenilikçi olduğundan istenmemesi de metnin ente­resan vurgularındandır.

    Padişah ilk anda “Bu yalan­cı, sahte bir bildiridir, kamuo­yundan gizlenmesi lazımdır” diye karar vermiş, ama muhtı­ra sahibinin kimliğinin tespi­tine yönelik çalışmalara dair sadaret kaymakamına sorular yöneltmişler. Devrin kronikle­rinden inceleyebildiklerimiz­de, bu muhtıradan hiç bah­sedilmemesi padişahın, “setr edilmesi, gizlenmesi” talebi­nin başarıyla yerine getirildiği­ni gösteriyor olabilir. Kısa süre sonra hayatını kaybedecek olan I. Abdülhamid’in soruşturmayı tamamlattığına, bildirinin fail veya faillerini tespit edip ede­mediğine dair şimdilik bir bilgi elimize geçmemiştir.

    MUHTIRANIN ÇEVRİM YAZISI

    Bu kâğıdın sahibi Ocaklı! Görüp işine nizam veresin

    “Sultan Abdülhamid

    Bizim takatimiz kalmadı.

    Aklın başına gelmiyor. Gördün ki Yusuf Paşa işi göremedi.

    Niçin bu ana dek sözüne aldanıp memleketleri kâfire verdin.

    Ümmet-i Muhammed’i dağlar başında açlık susuzluktan kırdın.

    Senin vezirin, şeyhülislamın, kay­makamın Müslüman değildir.

    Sana doğru haber vermiyorlar. Sefer fetih olmaz.

    Bundan böyle asker gerek, akçe eriştiremezsin.

    Hemen bir gün akdem ortalığı tebdil edip seferin sulhüne müba­şeret edesin, sancağı askeri içeri getiresin.

    Vallahi sonra peşiman olursun. Yusuf Paşa işi göremez, zararı sana dokunur.

    Yetişir aldandı[ğı]n, yetişir maska­ralık eyledi[ği]n.

    Mabeyncilerle devlet işi görül­mez. Bir Müslüman paşaya mühür veresin.

    Sulhün ucuna yapışasın. Vallahi bu seferin sonu çıkmaz.

    Sonra işi sana dayarız.

    Müceddid veziri, şeyhülislamı istemeyüz.

    Ortalığı tebdil edesin.

    Ümmet-i Muhammed’e yazık oldu. Nice beri gaflettesin.

    Bu kâğıdın sahibi Ocaklı.

    Bu kâğıdı sana göster­meyen karısı boş, kendi kâfir.

    Görüp işine nizam veresin.

    Gün vakit kalmadı.

    Bundan aklın başına gelmezse artık biz işimizi görelim”

    Türk tarihinin günümüze kalan bu ilk muhtırası Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde sergilenmektedir.

  • Padişah, ferman, asker ayar verdi

    Padişah, ferman, asker ayar verdi

    Osmanlı döneminde bitmek tükenmek bilmeyen isyanlardan bir kısmı, dolaysız şekilde sultanları ve yönetim kademesini de hedef almıştı. Padişahların, vezirlerin katline kadar uzanan bu darbelerin motor gücü genellikle yeniçeriler, “üst akıllar”ı ise devlet içindeki çeşitli “paralel” güç odakları idi.

    patrona1
    Flaman ressam Van Mour’un 1730 tarihli “Patrona Halil” tablosu.

    Binlerce yıllık insanlık tarihinde, oy ve sandık enstrümanının çok in­ce bir zaman dilimine tesadüf ettiğinin farkına varamıyoruz. Oysa bu kısa demokrasi döne­minden önce, büyük boyutlu ekonomik-toplumsal sıkıntı­ların ardından gerekli görülen yönetim ve sistem değişiklik­leri pek kan dökülmeden ger­çekleşemiyordu. Bu durum, her yerde aynı ölçüde olmasa da Doğu-Batı demeden insanlığın ortak tarihinde çok belirgindir.

    Roma, Arap, Pers, Çin, Hint uygarlıklarındaki monarşiler­de olduğu gibi Osmanlılarda da gayrimemnun kitleler ba­zen isyan, bazen ihtilalle yö­netime ortak olabilirler, bazen tek başlarına sahiplenirler ve­ya tamamen dışlanabilirlerdi. Yaygın olan kardeşlerarası sal­tanat kavgaları, II. Bayezid ile Yavuz Sultan Selim arasında olduğu gibi baba-oğul arasın­da da gerçekleşebiliyordu. Şeyh Bedreddin, Şahkulu, Vehhabi, Yemen isyanları gibi dinî-ru­hani niteliği öne çıkan isyanlar seyrektir. İsyan tarihimiz daha çok iktisadi ve sosyal baskıla­rın tetiklediği hadiselerle do­ludur. Celalî genel adlı isyanlar ile Pazvantoğlu, Tepedelenli, Kavalalı, Menemencioğlu, Tuz­cuoğlu, Bedirhan isyanları gibi örneklerde bölgesel özellikler, kendine daha özerk bir saha yaratmayı amaçlayan eğilimler görülür. Doğrudan doğruya sis­tem hedef alınmaz. İlginç olan husus, çok az ihtilal veya dar­bede hanedan değişikliğinin düşünülmesidir. Bu kalkışma­lar sonucu ölen/öldürülen pa­dişahlar olmuşsa da yerlerine oğul veya kardeşleri geçirilir. Bu derlememizde, isyan şeklin­de başlayan ve daha ziyade pa­dişah ve yüksek rütbeli devlet adamlarını hedef alan girişim­leri ana hatlarıyla sunuyoruz.

    1445 – BUÇUKTEPE İSYANI

    Yeniçeri ilk kez ayaklandı, maaşa buçuk akçe zam aldı

    II._Murat

    II. Murad 23 yıl saltanat sür­dükten sonra 1444’de tahtını 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e (Fatih) bırakarak Manisa’ya çe­kilmişti. Başkent Edirne’de tah­ta çıkan II. Mehmed namına ke­silen akçelerin gümüş miktarı, II. Murad akçelerine göre eksik­ti. Bu durum piyasada buhrana sebep oldu. Doğal olarak gelirle­ri azalan yeniçeriler de iktisa­di sıkıntıya düştüler. O sırada Edirne’de meydana gelen büyük bir yangın durumu daha da zor­laştırdı. Evleri ve çarşıları ile büyük ölçüde tahrip olan Edir­ne’nin karmaşasından istifade eden yeniçeriler, Vezir Şihabüd­din Paşa’nın konağını yağma­layarak Edirne dışına çekildi­ler. İsyandan vazgeçirilmek için maaşlarına “buçuk akçe” zam yapıldı. Sonradan yeniçerilerin toplandığı o bölgeye Buçuktepe adı verildi. II. Mehmed’in tah­tı babasına terk etmesini telkin eden bazı paşaların isteğiyle, II. Murad 1445’te ikinci defa tahta çıktı. Tarihimizdeki ilk yeniçeri isyanı böylelikle hükümdar de­ğişikliğiyle sonuçlandı.

    1589 – BEYLERBEYİ OLAYI

    Akçenin değeri düştü, yeniçeri kışladan çıktı

    Sultan III. Murad devrine kadar çeşitli bahanelerle isyan eden ve istekleri yerine getirilip yatıştırılan yeniçeri­lerin “kelle isterüz” talebiy­le padişahların karşısına çık­tıkları ilk isyan 1589 yılında gerçekleşmiş ve “Beylerbeyi Vakası” olarak adlandırılmış­tır. Amerika’nın keşfiyle altın ve gümüşün bollaşmasının ar­dından askerî ve mülki harca­maların giderek artması eko­nomide enflasyon baskısını tetiklemişti. Bu sıralarda yapı­lan “sikke tağşişi” tabir edilen işlemle akçenin değeri bir an­da %50 düşürüldü. 100 dirhem gümüşten 500 akçe kesilirken 800 akçe kesildi. Halkın ve ka­raborsacıların da bu akçelerin kenarlarından kırparak değe­rini daha da düşürmeleri ak­çenin alım gücünü iyice azalt­tı. Ulufesi 10 altın olan bir ye­niçeri aslında 5 altın almaya başladı.

    beylerbeyi
    Sultan Selim Han oğlu Murad Han’ın Mısır’da basılan sikkesi. (III. Murad)

    Maddi zorluklar ve piyasa­nın baskısıyla Topkapı Sara­yı’na dolan yeniçeriler sorum­lu olarak gördükleri Beylerbeyi Mehmed Paşa ve Başdefterdar Mahmud Efendi’nin kendi­lerine verilmesini dayattılar, “verilmezlerse başka padişah buluruz” tehdidini de savur­dular. III. Murad sözünün din­lenmediğini görünce içoğlan­ları, bostancılar ve baltacıların silahlarını ellerine alıp karşı koymalarını emretmeye kalk­tı. Vezirler padişahı fikrinden caydırıp istedikleri adamla­rı teslim ettirdi. Hemen ora­cıkta başları kesilen bu devlet adamlarından sonra yeniçe­riler, 1826’da ortadan kaldırı­lıncaya kadar her olumsuzluk­ta istedikleri devlet adamının kellesini almayı başardılar.

    1603 – ZORBA İSYANI

    Türkmen sipahilere karşı devlet-yeniçeri ittifakı

    1608
    16. yüzyılda sipahi ağası

    Osmanlı ordusunda ya­ya “yeniçeri” birlikleri devşirme, atlı “sipahi” bir­likleri genellikle Türkmen grupların hâkimiyetindedir. 1603’e gelindiğinde Anado­lu’da Celâlilerin sindiril­mesi uğruna devşirmelerin yaptıkları zulüm üzerine, mazul Şeyhülislam Sunul­lah Efendi’nin teşvikiyle si­pahiler ayaklandı. Zulmün sorumluları olarak görü­len Kapıağası Gazanfer Ağa ile Darüssaade Ağası Osman Ağa’yı idam et­tiklerinde ortalık yatıştı. Sadrazam Yemişçi Hasan Pa­şa, Belgrat’ta iken bu ayaklan­manın kendini hedef aldığını bildiğinden İstanbul’a acilen dönerek duruma hâkim oldu ve isyanın kaderi değişti. Si­pahilerin Celâlilerle işbirli­ği yaptıkları iddiasıyla, devlet yeniçerilerle ittifak etti. Kanlı katliamlar sonucu sipahiler zayıf düştü ve ortalık tekrar yeniçerilere kaldı. Sonraki yıl­larda sıklıkla görülecek yeni­çeri-sipahi kavgasının temeli bu isyanda atıldı. “Zorba” ola­rak adlandırılmak da sipahile­rin üzerine yapıştı.

    1622 – II. OSMAN’IN ÖLDÜRÜLMESİ

    ‘Paralel ordu’ deyince Yedikule’de boğuldu

    1c-genc osman-idam
    Genç Osman’ın tahttan indirildikten sonraki feci ölümü tüm Avrupa’da yankılanmış, olay üzerine müstakil kitaplar yazılmış, çok sayıda tablo ve gravür yapılmıştır. Yedikule zindanlarında Genç Osman’ın öldürüldüğü yer (altta).
    e-1-yedikule-oda-2

    I. Ahmed’in 1617’deki ölü­müyle veliaht şehzade olan 12 yaşındaki Osman yerine, amcası I. Mustafa tahta çıka­rıldı. Akıl hastalığı yüzünden üç ay sonra tahttan indirilin­ce saltanat II. Osman’ın oldu. Yeni padişah, hakkını yedik­lerini düşündüğü, saltanatta veraset usulünü değiştirip en yaşlı şehzadenin tahta çıkarıl­ması kuralını getirenlere cephe aldı. Bir yandan da yeniçeri ve sipahi ocaklarının ilga edilerek Anadolu, Suriye ve Mısır Türk­lerinden bir ordu düzenlemek, bir süreliğine Kahire’yi başkent ilan edip İstanbul’dan ayrılmak gibi projeler geliştirdi.

    Kısa sürede ilmiye, sey­fiye, kalemiye ricali arasın­da düşmanı çok, bağlısı az bir hükümdar haline geldi. Hac­ca gitme bahanesiyle kafa­sındaki orduyu oluşturmaya niyetlenince, ulema ve rical-i devletin itirazları ile karşılaş­tı. Padişahların hacca gitme­mesi yönünde verilen fetvayı da buruşturup attı. Kulları ve yöneticileriyle kendi arasın­da büyük bir gerginlik doğun­ca geri adım atsa da, ihtilalin fitili artık ateşlenmişti. Hayli karışık ve çatışmalı geçen bir­kaç günün ardından 1622’de tahttan indirildi ve yerine akıl hastası olan amcası I. Mustafa ikinci defa tahta geçirildi. Da­ha sonra kapatıldığı Yedikule zindanında feci bir şekilde öl­dürüldü.

    1648 – SULTAN İBRAHİM’İN ÖLDÜRÜLMESİ

    Dayak yiyen sadrazam, saray darbeli intikam

    Sekiz yıl saltanat süren Sul­tan İbrahim’e tamamen akıl hastası denemezse de, 23 yıl kapalı tutulduğundan dola­yı bozulan psikolojisinin den­gesizliği kesindir. Devrinde devletin işleyişi asker, bürok­rat ve ulema eliyle yürütül­müştür. Valide Kösem Sul­tan’ın harem ağaları ve bazı vezirlerle kurduğu ittifak, onu bir güç odağı olarak iyice be­lirginleştirmişti. Saltanatının sonlarında “samur ve anber vergisi” adıyla topladığı ver­gilere büyük tepkiler gelince, rakip siyasi gruplar, bunla­rı akıl eden Sadrazam Ahmed Paşa’nın azlini istedi.

    1648 Sultan_İbrahim_in_boğduruluşu
    Sultan İbrahim’in tahttan indirildikten sonra boğdurulduğu anın temsili gravürü.

    Yeni sadrazam Sofu Meh­med Paşa saraya çıkarak Ah­med Paşa’nın idamını istedi­ğinde, padişah tarafından şid­detle dövüldü. Buna rağmen yine de fetva alındı ve idam edilen Ahmed Paşa’nın cese­di Atmeydanı’na çırılçıplak bırakıldı. Şişman ve yağlı bir vücudu olduğundan “insan ya­ğı eklem ağrılarına iyi gelir” inancıyla gelen geçenin ceset­ten bir parça koparmasından dolayı (Hezarpare=Bin parça) lakabıyla tarihe geçmiştir. İk­tidarı ele geçiren Sofu Meh­med Paşa yediği dayağın acısı­nı unutmamış, Valide Kösem Sultan’ı da tazyik ederek Sul­tan İbrahim’in tahttan indiril­mesini ve yerine 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’in geçirilme­sini sağlamıştır. On gün sonra da eski padişah idam edilmiş­tir. Kendisinden sonraki bütün padişah ve şehzadeler İbra­him’in neslindendir.

    1687- IV. MEHMED’E (AVCI) KARŞI İSYAN

    Sevk ve idare kayboldu, Avcı Mehmed av oldu

    Mahomet_IV._sonst_Achmet_genannt_Türckischer_Kaÿser

    1648-1687 arası otuz dokuz yılla Kanunî’den sonraki en uzun taht süresini geçiren IV. Mehmed, bir türlü vazgeçeme­diği avcılık yüzünden toplumu kendinden soğutmuştu. Avcılık deyip geçmemek lazım, nere­deyse küçük bir ordu ile çıkı­lan av seferleri aylarca sürüyor, maliyetini karşılayacak gelir kaynakları gittikçe azalıyor­du. Devrinde çeşitli zorluklara mâruz kalan Osmanlılar, Batı dünyasının giderek yükselen bilimsel, teknik ve iktisadi se­viyesini anlamakta zorlandılar. Aradaki makas açıldıkça re­form sesleri çıkaranlar hemen susturuldu.

    1683’de Viyana önlerinden ricat eden ordunun perişanlığı, ekonominin zayıflığı, asayişin bozulması ile devlet bir kaos ortamına girmişti. Bu olum­suz şartlarda bile tövbe ettiği halde avcılıktan vazgeçemeyen padişah kontrolü elinden ka­çırdı. 1687’de Eğri’de bulunan ordu, sevk ve idaresinde başı­boş kalarak isyancılar önderli­ğinde İstanbul’a doğru yürü­yüşe geçti. İki ayda hedefinden sapmadan İstanbul’a gelerek Ayasofya Camii’nde toplanan ulema ve vüzeranın kararıy­la IV. Mehmed’i indirerek ye­rine kardeşi Süleyman’ı tahta çıkardı.

    1703 – EDİRNE VAKASI

    Şeyhülislam ve oğlu Fethullah’ın feci sonu

    Mustafa_II_dressed_in_full_armour

    1683’ten itibaren 16 yıl süren korkunç bir savaşın ardın­dan 1699 Karlofça Antlaşması ile büyük bir darbe alan Osman­lı Devleti barut fıçısı gibiydi. Sefer masraflarının yüklendiği halk perişan, ülke asayiş ihlal­leri ve kargaşa içindeydi. Bu­na rağmen II. Mustafa Edir­ne’ye yerleşiyor, babası gibi sü­rek avları düzenliyor, kızlarına muhteşem saraylar yaptırarak israfın sınırlarını zorluyordu. Hocası olduğu için şeyhülislam yaptığı Erzurumlu Feyzullah Efendi devleti ele geçirmişti ve onun izni olmadan yaprak kı­pırdamıyordu. Bütün makam­lara, görevlere tayinler onun izni ile gerçekleşiyordu. Yüksek mevkilerin tamamı evlatları ve sülalesinden adamlarca işgal edilmişti. Büyük oğlu Fethullah için kendinden sonra şeyhülis­lam olmasını garantileyen emri bile padişahtan alabilmişti.

    Osmanlı hanedanı gibi şey­hülislamlıkta da “Feyzullah Efendi Saltanatı”nın kurulma­sına az kalmıştı. Adamı oldu­ğu için sadrazamlığa getirdi­ği Rami Paşa gidişten rahatsız olanlarla ittifak ederek Feyzul­lah Efendi’ye cephe aldı. 1703’te Edirne Vakası adı verilen hare­ket patladı. İstanbul’da gönüllü halktan, esnaf ve ulema yanında yirmi bin askerden oluşan is­yan ordusu 50 bin kişiye ulaştı. Edirne’ye doğru yola çıktığın­da Sultan Mustafa ordusu da 80 bin kişi ile İstanbul’a yürüyüşe geçti. İki ordu karşılaşmak üze­reyken padişah ordusu isyan­cıların safına geçti. Böylelikle gücü kalmayan II. Mustafa’nın yerine III. Ahmed padişah oldu. Feyzullah ve Fethullah Efen­diler yakalanarak işkence ile öldürüldükten sonra cesetleri Tunca nehrine atıldı.

    1730 – LALE DEVRİ’Nİ BİTİREN PATRONA İSYANI

    Asker, esnaf ve ulema III. Ahmed’i teslim aldı

    1703’de tahta çıkan III. Ah­med, Edirne’de oturan padi­şahlar yüzünden uzun süredir terk edilen İstanbul’a yerleşti. İstanbul bakımsız kalmış, vira­neliklerle dolmuştu. Ruslarla, Avusturyalı ve Venediklilerle de ara ara savaşlar devam etti. 1718’de Pasarofça Antlaşması ile Batı cephesi fiilen barış orta­mına girdi. Nevşehirli İbrahim Paşa, III. Ahmed’in hem damadı hem de sadrazamı olarak döne­min güçlü adamı oldu.

    patrona3
    Van Mour’un 1730 tarihli, Patrona Halil isyanını konu alan tablosundan bir detay.

    İran’da açılan cephelerde süren savaşların olumsuzlukla­rı İstanbul’a pek yansımadan 12 yıl boyunca sanat, kültür, bili­min konuşulduğu ve “Lale Dev­ri” adı yakıştırılan bir dönem yaşandı. Mutlu azınlık bir kitle gününü gün ederken, yoksul­ların durumu giderek kötüleş­ti. Orducu esnafının ve savaş ekonomisine endeksli ekono­mik sınıfların durumu gittikçe kötüleşti. İsyan hiç beklenilme­yen bir anda patlak verdi. Eski bir tellak olduğu öne sürülen, denizci ve “patrona” rütbeli Ha­lil ve arkadaşlarının önderli­ğinde gerçekleştirilen isyan, ilk başta önemsenmediğinden git­tikçe büyüdü. Yeniçeri, esnaf ve ulema isyanda birlikte hareket etti. 1730’da isyan ateşi tüm İs­tanbul’u sardığında III. Ahmed, damadı ve sadrazamı İbrahim Paşa’nın cesedini asilere teslim etti. Daha nice devlet adamının başı da verildi. Damad İbrahim Paşa’nın cesedi yerine Manol adlı bir kürkçünün cesedi veril­diği iddiasıyla isyan tekrar alev­lendi. Padişaha tahtını kardeşi I. Mahmud lehine terketmesi teklif edilince hemen kabul etti. Tahttan indirildikten sonra beş yıl daha yaşadı.

    1808 – III. SELİM’E KARŞI KABAKÇI İSYANI

    Orduyu modernleştirdi, bedelini canıyla ödedi

    Kabakci-Mustafa-Isyani-Mustafa-Baydar

    Fransız İhtilali ile aynı yılda 1789’da tahta çıkan Sultan III. Selim, kendini Avusturya ve Rusya ile savaşın içinde bul­du. Mağlubiyetlerle geçen üç yıldan sonra yapılan antlaşma­ların ardından ülkede revizyon çalışmaları başladı. Bu revizyo­nun Batı tarzı modernleşmeye yönelecekti ama, nasıl bir yol izlenecekti? Öncelikle ulemaya sipariş edilen layihalarla kafa­larda bir model oluşturulma­sı düşünüldü. Önerilen yenilik faaliyetlerinin tamamı ordunun modernleşmesinden geçiyor­du. İsveç elçiliği tercümanı Mu­radcan Tosunyan’ın (Ignatius Mouradgea D’ohsson) layıhası dikkate alındı.

    1793’ten itibaren askerî ve mâli sahalarda Nizam-ı Cedid adı verilen yenileşme hareket­lerine başlandı. Sürekli bir barış ortamı olsa III. Selim’in sami­mi çabaları bir sonuç verebilirdi ama Fransızların Mısır, İngiliz­lerin Akdeniz, Rusların Boğazlar ve Slav dünyası projeleri devleti rahat bırakmadı. 1807’de Kabak­çı Mustafa’nın ismiyle simgele­şen bir isyan sonucunda hapse­dilen Selim’in yerine IV. Mustafa tahta geçti. Yaklaşık 1 yıl sonra hareket yön değiştirse de Selim’i tekrar padişah yapmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa ve Rus­çuk Yaranının gayretleri yeterli olmadı. Öldürülen Selim tahta çıkarılamadı ama IV. Mustafa yerine II. Mahmud padişah ya­pıldı. II. Mahmud zamanında Selim’in katilleri de idam edildi.

    1807-valide kethudasi yusuf aga
    Üçüncü Selim’i katledenlerin idam gerekçelerinin yazılı olduğu idam yaftaları
    1807-ucuncu selimin katillerinin idam yaftası

    1876 – ABDÜLAZİZ’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

    ‘Artık asker darbe yapmaz’ dendi, Abdülaziz hal’ edildi!

    abdulaziz-son foto
    Darbeci iki askerin arasındaki Sultan Abdülaziz’e acayip bir kıyafet giydirilerek fotoğrafı çekilmiştir.

    Sultan Abdülaziz, Batıcı ve modern II. Mahmud’un oğlu olmasına rağmen biraz alaturka görünse de Avrupa’yı ziyaret eden tek padişahtır. Batı müesseselerinin ve devri­nin son teknolojisinin ülkede yaygınlaşması, donanmanın modernize edilmesinde çok gayret gösterdi. Batı müziğin­de gayet güçlü bir bestekârdı. Ekonomik sıkıntıların had saf­haya çıktığı, askerî başarısız­lıkların da ardı ardına geldiği bir sırada seraskerlikten sad­razamlığa getirdiği Hüseyin Avni Paşa’nın liderliğini yap­tığı bir darbe sonucu 1876’da tahtından indirildi ve yerine V. Murad getirildi. “Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, modern ordu kuruldu, artık Osmanlı Ordusu padişahları hal’ etmez” denilen bir zamanda, yeniçeri devrin­den daha sert bir darbeye mâ­ruz kalınmıştı. Tahttan indiril­dikten dört gün sonra trajik bir şekilde hayata veda etti. Gü­nümüzde intihar ettiğine veya öldürüldüğüne yönelik tartış­malar halen canlılığını kaybet­memiştir. Ölümünden son­ra ailesi, annesi ve yakınları çok sıkıntılar çekti. İlk defa bu olayda, darbeye mâruz kalmış bir padişahın etrafında laubali askerlerle fotoğrafının çekil­diğine şahit olundu. Darbe­ci Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa’nın konağında toplantı halinde iken Çerkes Hasan ad­lı tartışmalı bir kişilik tarafın­dan öldürüldü. Darbeci bir pa­şa olmasına rağmen Süleyma­niye Camii haziresi girişindeki görkemli mezarına defnedildi.

    1859 – KULELİ OLAYI

    Islahat aleyhtarı fedailer darbeyi eyleme dökemedi

    1856’da ilan edilen Islahat Fermanı gayrimüslimler lehine, Müslümanlar aleyhi­ne bir ortam yarattı. Batılılı­laşma eğilimleri, Avrupa nü­fuzunun Osmanlıları gittikçe baskı altına alması, bazı ke­simlerde nefretle karşılanı­yordu. 1859’da, hoşnut olma­yan kitlelerin temsilcisi olmak adına gizli dernek kimliğiyle Türkiye’nin ilk siyasi parti­si sayılan Fedailer Cemiyeti kuruldu. Süleymaniyeli Kürt Şeyh Ahmed adlı bir hocanın önderliğinde Çerkes Hüseyin Daim Paşa, Arnavut Caferdem Paşa, Didon Arif gibi asker bü­rokrat ve sade vatandaşlardan oluşan üyeleri bulunuyordu. Sultan Abdülmecid’i tahttan indirip yerine Abdülaziz’i pa­dişah yapmak niyetindeydiler. Bunun için askerî bir darbe planladılar. İhbar neticesinde yakalandıklarında eyleme kal­kışamamışlardı. Sorgularının ve mahkemelerinin yapılma­sı için Çengelköy’deki Kuleli Askeri Lisesi’ne götürüldüler. Oraya izafeten bu darbe girişi­minin adı “Kuleli Vakası” ola­rak yerleşti. Mahkeme sonucu üyelerinden bazıları idam ce­zasına çarptırıldılarsa da Ab­dülmecid tarafından cezaları müebbede çevrildi.

    1859-kuleli olayi sorgu tutanagi
    Kuleli’de yargılananların sorgu tutanağı.

    1909 – II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

    31 Mart İsyanı bastırıldı, padişah Selanik’e yollandı

    Sultan Abdülhamid 1876’da Kanun-ı Esasi’yi ilan edip 1877’de meclisi açan padişah ol­masına rağmen kendine yönelik darbe korkusuyla özgürlükleri kısıtladı. Yine de Ermeni terö­ristlerin bombalı saldırısından kıl payı ile kurtulabildi. 1908’de kendi kaldırdığı Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan edip, kapattığı mec­lisi tekrar açtıysa da muhalefetle arası düzelemedi. 31 Mart İsyanı ile karşı darbe gerçekleşti ama Hareket Ordusu kontrolü sağla­dı. 27 Nisan 1909’da tahtından indirilen II. Abdülhamid, sürgü­ne gönderildiği Selanik’te Alatini Köşkü’ne kapatıldı.

    ABDULHAMIDIN HALLI
    Sultan İkinci Abdülhamid’e hal’ fetvasının tebliğ edildiği anı canlandıran Halife Abdülmecid’in tablosu.

    1913 – BÂBI-ÂLİ BASKINI

    Son Osmanlı darbesi, modern darbelerin atası

    7
    Enver Bey’in [Paşa] başına silah dayadığı Sadrazam Kamil Paşa’nın istifa mektubunu yazmasının temsili resmi.
    mektup001

    Osmanlı tarihindeki en son darbe/ihtilal olarak tarih­teki yerini almıştır. Geleneksel isyan-ihtilal-darbelerin küçük çaplılarında sadrazamın, şeyhü­lislamın veya bazı yüksek rütbe­lilerin teslim edilmesiyle ortalık sakinleşirdi. Esas hedefin taht olduğu bazı girişimlerde ise pa­dişahların canına kastedilme­ye kadar gidilmiştir. Bâbı-Âli Baskını’nda ise hedef doğrudan hükümet kabinesi ve sadrazam­dı, padişahla kimse ilgili değildi. Bu özelliği ile ayrılmakta olan Bâbı-Âli Baskını’nda, İttihat ve Terakki Partisi iktidarı kesin olarak eline geçirmiştir.

    Enver ve Talat Beylerin li­derliği ve organizasyonu ile ger­çekleşen darbeyle Harbiye Nazı­rı Nâzım Paşa öldürülmüş, Sad­razam Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayayan Enver Bey zorla is­tifa mektubu yazdırmıştır. Aha­linin teşviki ve darbeye katılımı­nın sağlanması için bir miktar dezenformasyon (algı operasyo­nu!) yapılmış ve bu durum etkili de olmuştur.

  • Kuran ile ezanın, matbaa ve gramofonla buluşması günahtı

    Osmanlılara matbaa erken geldi ama Yahudi, Ermeni ve Rumlar kendi dillerinde kitap basabilirken Müslümanlar 280 yıl matbaadan uzak bırakıldı. 400 yıl Kur’an basımına fetva verilmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla basılabildi. Gramofon ise 1887’deki icadından hemen sonra İstanbul’da yaygınlaşmış, ama “Kuran plakları”nın caiz sayılması için 1927’yi beklemek gerekmişti. Ulemanın teknolojiye karşı umutsuz mücadelesi…

    Günümüzde “Kuran’ın matbaada basılması caiz değildir, hattatla­rın eliyle yazılmalıdır” diyen aklı başında bir din adamı çı­kabilir mi? Bugün için müm­kün görülmeyen bu önerme, Osmanlı döneminde 400 kü­sur yıl geçerli oldu.

    Matbaa, Osmanlı Devle­ti’ne Gutenberg’in 1447 yılın­daki icadından kısa bir süre sonra geldi. Rum, Ermeni ve Yahudiler açtıkları matbaa­larda kendi dillerinde çeşitli kitaplar bastılar. 280 yıl mat­baanın nimetlerinden yarar­lanamayan Müslüman toplu­munun, Arap harfleri ile kitap basmasına yönelik fetva ancak 1727 yılında verilebildi. O ta­rihte de ancak dinî olmayan ki­tapların basılması şartıyla izin alınabilmişti. İslâm’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim, 1874’e kadar fetva çıkmadığı için İs­tanbul’da basılamadı. İzinsiz basılan Kuran’lar toplatıldı. Buna rağmen Kazan Müslü­manları fetvayı beklemeden 1801’de Kuran’ı basmışlar­dı. Ardından Hindistan, Mısır Müslümanları da matbu Ku­ran’lara sahip oldular. İstan­bul’da ulema hâlâ fetva vermi­yordu. Sonunda 1874’te Bakan­lar Kurulu kararıyla matbaada basılmasına izin çıktı.

    Gramofon plaklarına Kuran – Ezan gibi dini unsurların doldurulmasını yasaklayan Meclis-i Vükela Mazbatası.

    Matbaanın icadından 427 yıl geçmesine rağmen ule­manın Kuran basımına fetva vermemesinin sebebi, harfler kâğıda baskı yoluyla aktarılır­ken kitaba saygısızlık yapıl­dığı zannı idi. Sürekli dillen­dirilen sosyal ve ekonomik gerekçeler ile konuyu tevil etmek mümkün olsa da ger­çekçi değil. Cevdet Paşa Te­zakir’inde bu durumu “yazma Kuran’lar ciltlenirken menge­neye sıkıştırılıp muşta ile dö­vülmesi caiz görülürdü ama baskı makinesindeki işleme hürmetsizlik gözüyle bakılır­dı” diye anlatır. Teferruat ile meşgul olup asıl olan yararın gözden kaçırılması bu basi­retsizlik yüzünden olmuştur.

    Ulemanın böylesine cahil­ce ayak diremesinin önü alın­mışken, o yıllarda ortaya çıkan bir icat yüzünden aynı basiret­sizlik yeniden gündeme gel­di. Edison’un 1877’de fonog­rafı, Emil Berliner’in 1887’de gramofonu icadıyla, bu aletler Osmanlı toplumunda da hız­la yayıldı. “Konuşan makine” diye adlandırılan bu cihazlar, toplumun olağanüstü düzeyde ilgisini çekti. İstanbul’a 1885- 1890 arasında geldiği tahmin edilen fonografların “kovan” adı verilen plaklarına doldu­rulan şarkı, türkü, gazel, nutuk çeşitleri ücret karşılığı merak­lı kitlelere dinletiliyordu.

    Lyrophon Record şirketinin plak kataloğunda da dini içerikli plaklar bulunmaktadır.

    Osmanlı meyhane ve kah­vehaneleri, günümüzdeki meslektaşlarının şifreli yayın kanallarına kayıtsız kalama­dıkları gibi, gramofona da ka­yıtsız kalamadılar. Müşteri çekmek için iyi bir yöntem ol­duğu tespit edildi. Her kahve ve meyhanenin belli bir müzik tarzı oluştu. Gramofon ve fo­nograf şirketleri pazar araştır­malarında Kuran, ilahi, kaside okunmuş plak ve kovanların da satışlarının yüksek olaca­ğını hesaplamışlardı. Bunların da piyasaya girmesi ile muta­assıp kitle, dinî içerikli plakla­rın kahvehane, meyhane gibi süfli yerlerde çalınmasından İslâm’ın hakarete uğrayacağı endişesine kapıldılar.

    Toplumdaki ilgiye para­lel olarak yayımlanan ilk kitap, 1886-87’de Ahmet Rasim Bey tarafından Fransızcadan çev­rilen ve çeşitli eklerle zengin­leştirilen bir kitaptı: Bedayi-i Keşfiyat ve İhtiraat-ı Beşeriye­den Fonograf. Kasım 1889’da Ali Mazhar Bey eğlenceli bir üslupla Fonograf risalesini yazdı. Sultan II. Abdülhamid de, devrindeki yeniliklere ga­yet meraklıydı. The Illustrated London News gazetesinin 14 Temmuz 1888 tarihli sayısında fonograf ve Edison’a dair çıkan haberin Rusya’da yayınlanan metni, saray mütercimi Ahmed Nermi Efendi tarafın­dan çevrilerek 2 Eylül 1888’de Sultan Abdülhamid’e sunuldu. Bu tarihlerde Sultan Abdülha­mid için fonograf siparişi var mıdır tespit edemedik ama, 1895’te Amerika’ya gramofon sipariş edildiğini biliyoruz.

    Ne var ki bu tarihlerde gra­mofunun Osmanlı Devleti’nde üretimine izin verilmediğini de bir Meclis-i Vükela (Bakan­lar Kurulu) kararından anlı­yoruz. 1894 yılında Telgraf ve Posta Nezareti Fen Müşaviri Raif Bey, Mercan’da kurduğu elektrik fabrikasına ithal ettiği bazı cihazlar için gümrük ver­gisinden muafiyet talebinde bulunur. Meclis-i Vükela’dan, “telefon ve fonograf gibi yasak olan şeylerin üretilmeyeceği hakkında alınacak temi­nattan sonra duruma bakıla­cağı” kararı çıkar [MV. 82/4].

    Fonograf Edison’un fonografı Kristal Saray’da düzenlenen Handel Festivali’ndeki baskı atölyesinde kullanılırken. Bu gazetedeki Edison ve fonograf hakkındaki yazı 2. Abdülhamid için tercüme edilmiştir.

    Kısa bir müddet sonra ya­sak kalkar ve Osmanlı kentle­rinde gramofon ve plak mağa­zaları birbiri ardına boy gös­termeye, gazete ve dergilerde reklamlar yayımlanmaya baş­lar. Tabii ilgi ve plak çeşitlili­ğinin artması, Abdülhamid’in kontrolü elden kaçırmak iste­meyen yönetim tarzını tehdit edebilecek içeriklere de yol açabilirdi. Nitekim uygunsuz bulunduğu belirtilen bazı nu­tuk, taklit ve gülünç monolog­ların, saray açısından endişe yarattığı görülmektedir. Üste­lik bazı yabancılar da ellerinde fonograflarla Anadolu’da gez­meye başlamışlardır. Bunla­rın gerçek amacı hakkında her zaman kuşkulu olan devlet, takibi elden bırakmaz. 1899’da Bulgaristanlı Dimitri Popof fonograf dinleterek gezerken Antep’te tutuklanmış ve Ma­raş’a gönderilerek hapsedil­miştir. Bulgaristan’ın İstan­bul’daki kapı kethüdalığının talebi üzerine serbest bırakılır [DH.MKT. 2267/96].

    Osmanlı mahalle düzenin­de sosyalleşme eğilimlerinin gereği olarak camilerin yakı­nında kahvehaneler bulunur­du. Gramofonun yaygınlaşma­sından sonra kahve cemaati ile cami cemaati sıklıkla karşı kar­şıya gelir oldu. Cami cemaati adına yapılan şikâyetlerde gra­mofonun sesinden rahatsızlık belirtilir, bazen de asılsız iddia­lar ile zaptiye meşgul edilirdi.

    2. Abdülhamid Kuran ve Ezan doldurulan plakların İslamiyete saygısızlık olduğunu belirtip yasaklanmaları için düzenleme yapılmasını emrediyor.

    1907’de Galata’da Sultan Bayezid Camii yanında bulu­nan Hüseyin’in kahvehanesiyle Perukâr (Berber) Kiryako’nun dükkânlarında çalgı çalınıp eğlence düzenlendiğinden ce­maatin şikâyetçi olduğu iddia edilir. Durumu tahkik eden Be­yoğlu Mutasarrıflığı bahsedilen yerlerde çalgı çalınıp eğlence düzenlenmediğini, sadece gra­mofon çalındığını, namazlar­dan yarım saat önce saygı gere­ği gramofon çalınmasına mola verildiğini, cemaatin şikâyet edeceği bir durum olmadığını bizzat cami imamının ifadele­riyle Zaptiye Nezareti’ne bildi­rir [ZB 73/12].

    Medrese talebeleri de gra­mofon karşıtı cephede yer alırlar. 1907’de Vezneciler’de Kuyucu Murad Paşa Medre­sesi öğrencileri, karşıların­daki Camcı Ali Camii yanın­da bulunan kahvehanede gece gündüz çalınan gramofondan rahatsız olduklarını Şeyhü­lislamlığa bildirirler. Ders ça­lışmalarına engel olduğu gibi medresede bulunan ve henüz iyiyi kötüyü ayırmaya kudreti olmayan yeni öğrencilerin ah­lakına kötü tesir edeceği iddi­asındadırlar [ZB. 42/3].

    Bu tartışmaların silahla yaralamaya kadar varanına da rastlanır. 1. Dünya Savaşı’nın henüz başlarında, Kırklareli’n­de Kalkandelen muhacirlerin­den kahveci Sabri, yatsı ezanı okunduğu sırada kahvesinde gramofon çalınmasını engelle­yen Polis Komiseri Eyüp Efen­di’yi taşıdığı Karadağ taklidi revolver ile ağır şekilde yara­lar. Gramofon yüzünden çıkan tartışmada silahla yaralama­nın belki de ilk örneği bu olay­dır [DH.EUM.EMN. 71/8].

    Muallim Mecmuası’nda gramofon reklamı “İzmir’de Frenk Mahallesinde bulunan Pol Blumberg mağazasında halis Amerika’nın gramofonları, Melek ve Köpek markalı olanlar pek güzel ses çıkarır” ibareli reklam metni.

    Toplum düzeninde dikka­ti çekici bir hareketliliğe se­bep olan gramofonlara yönelik bireysel ihbarlar bu zamanda giderek artar. Bilhassa dinî içe­rikli plakların meyhane, kah­vehane gibi yerlerde çalınma­sı ihtimali sıklıkla dile geti­rilir. Enderunlu Kulçalı Aziz, Gramofona Reddiye risalesini kaleme alır. Bunların ortak gö­rüşü gramofonun aslında eğ­lence için icat edildiği, bir eğ­lence aracında da dinî içerikli plakların çalınmasının günah olduğu doğrultusundadır. Kah­ve, meyhane gibi yerlerde “Ku­ran plakları” çalındığına dair hiç kayda rastlamıyoruz ama, camide gramofon çalındı ihba­rıyla ortaya çıkan bir gerçeğe çok şaşırıyoruz; 1911’de İngiliz idaresi altındaki Kıbrıs’ın Tuz­la kasabasında ahaliden bazıla­rı “camide gramofon çaldılar” diye galeyana gelip müftülüğe şikâyet ederler. İnceleme sonu­cu görülür ki, birkaç kişi “kah­vede Kuran dinlemek günah olur” düşüncesiyle kahvenin gramofonunu camiye getirmiş­ler ve “Kuran plakları”nı orada dinlemişler. Bu saygılı tavırla­rına rağmen Kıbrıs Müftüsü Ziyaeddin Efendi, gramofon­dan Kuran dinlemenin caiz ol­madığına dair fetva vermiştir.

    Muhbirlerin giderek ar­tan ihbarlarıyla en sonunda durum Sultan Abdülhamid’e aksettirilmiş, o da duruma el koymuştur. Kuran gibi mukad­desatın korunması gereken en önemli unsurun plaklara kay­dedilmesinden duyduğu üzün­tüyü Sadarete gönderdiği tez­kire-i hususiye ile bildirerek hükümetin bu gibi uygunsuz işleri yasaklayacak düzenle­meleri yapmasını ister. Ba­kanlar Kurulu hemen toplanır ve düzenledikleri mazbatada gerekçelerini sıralarlar. Şeyh Said el-Minalavi namında bi­ri tarafından Mısır’da doldu­rulmuş gramofon plakların­da, Taha ve İbrahim sureleri­nin okunduğu görülmüştür. Bu eylem her Müslümana farz-ı ayn olan Kuran’a hürmet ka­idesiyle uygun düşmemekte­dir. Böylelikle Kuran doldurul­muş plakların satılmamasına, hiçbir yerde çalınmamasına, satıldığı görülürse müsadere edilerek satıcıların cezalandı­rılmasına, Dâhiliye Nezareti tarafından daha önce Zaptiye Nezareti, Şehremaneti ve Rü­sumat Emaneti’ne bu konuda gönderilen tebligatın tekidine, Kahire veya bir başka yerde üretim ve kullanılmasının ya­saklanmasına dair Mısır Hi­divliği’ne tavsiyede bulunul­masına karar verilir.

    Makbul Muhbir vatandaş mektubu
    Düyun-ı Umumiye memurlarından Mehmed Osman üst perdeden bir edayla gramofon hakkında kendine göre uygunsuz bulduğu hususları ihbar ediyor. Önceki sayfada resmi olan kataloğu mektubuna eklemiştir. Bu ihbar ciddiye alınarak mağazalardaki denetimler sıklaştırılmıştır.

    Sadrazam Mehmed Ferid, Şeyhülislam Cemaleddin, Ad­liye Nazırı Abdurrahman Nu­reddin ve diğer kabine üyeleri­nin imzalarıyla 13 Haziran’da alınan bu karar, aynı gün pa­dişaha sunulmuş ve ertesi gü­nü 14 Haziran 1906’da iradesi çıkarak kanunlaşmıştır [İ.DH. 1446/2]. Aslında bu kanundan önce de yasaklama en azından bazı bölgelerde yürürlüktey­di. 1904’te Bingazi’de Saat­çi Hüseyin namına İtalya’dan gelen gramofon plaklarının birinde ezan diğerinde Sudan lisanı üzere kelime-i tevhid bulunduğu tespit edildiğinde, bu plakların kullanılamayacak derecede sildirildikten sonra sahibine iade edilmesi emre­dilmişti [DH.MKT. 859/37].

    İradenin çıkmasından bir ay sonra kartpostal ebadındaki beyaz kâğıtlara da ses kayde­dildiği, postanelerde bunların mahiyeti anlaşılamayıp boş kâ­ğıt zannedildiğinden her türlü muhaberatta kullanılabilece­ği ihbar edilince, “sonorin” ve­ya “fonopostal” adı verilen bu kartlar da yasaklanır. Gramo­fon plaklarına ulemanın muha­lefeti, “mukaddesat” öne çıka­rılarak denetim altına alınması talebi, Sultan Abdülhamid’in güvenlik kaygılarıyla arttırmak istediği denetimi rahatça yap­masına vesile olmuştur. Böyle­likle ithal edilen plaklar güm­rüklerde daha titizlikle incele­nir, dükkân ve mağazalar daha sık tahkikata konu olur.

    Meşrutiyet’in yeniden ila­nından sonraki yılların ser­bestlik ortamında gramofon piyasasında bir patlama yaşa­nır. Her çeşit müzik yanında “Kuran plakları” da yeniden boy gösterir. Ne var ki Abdül­hamid saltanatta olmasa da iradesi/kanunu halen yürür­lüktedir ve o doğrultuda ya­saklama, plak toplatma tüm hızıyla devam eder.

    Bu arada gramofon üze­rindeki spekülatif ve geçimsiz politikalarımız sürerken ilginç bir gelişme yaşanır. Batı dün­yası gramofonu bilimsel çalış­malarda kullanmaya başla­mıştır ama, biz bunun farkına varamadan konunun sadece asayiş ve vergi meselesi tara­fından bakarız. Aralık 1908’de Avusturya-Macaristan Devleti tebaasından Jul Sebat, Os­manlı Devleti’nde bulunan Ya­hudilerin lisanı ile İspanyolca arasındaki farkı tetkik mak­sadıyla Musevilerin bulundu­ğu şehirlere seyahat izni alır. Dönüşünde yine beraberinde götürmek şartıyla üç sandık gramofon, levha ve diğer mal­zemelerinden gümrük vergisi alınmaması Avusturya-Maca­ristan Büyükelçiliği tarafın­dan talep edilmiş bu talep uy­gun görülerek araştırmacının beraberindeki malzemenin gümrük vergisinden muafiye­ti karara bağlanmıştır [BEO 3459/259357].

    “Ezan plakları” Sultan Selim Camii Baş İmamı Hafız Sadettin [Kaynak] Efendi’nin okuduğu dua ve ezan plakları.

    Matbaada Kuran ba­sılmasına dört asır bo­yunca fetva vermediği halde, sonunda em­rivakiyi kabul etmek zorunda kalan ulema, gramo­fonda bu kadar katı davranamadı. Cumhu­riyet devrinin başlaması da bunda etkili oldu tabii.

    1927’de Diyanet İşleri Mü­şavere azasından Seyyid Taha, yayınladığı risale ile “gramo­fonda Kuran dinlemek caiz­dir” dedi. Aynı tarihte Ahmed Hamdi Akseki de ne caiz ne günah diyebildiği bir risale yazmıştı ama onu yayınlama­dı. Bu risale ilk defa ölümün­den sonra 1951’de Sebilürreşad dergisinde yayınlanacaktır. Bu tartışmaların sürdüğü Osman­lı yıllarında radyo ve televiz­yonun hayali bile söz konusu değildi. Cumhuriyet sonrasın­da televizyon radyo tekelinin kalktığı yakın zamanlara ka­dar mutaassıp ulema gramo­fona verilen fetvaların aynıyla, radyo ve televizyondan Kuran yayını yapılmasını günah bu­luyordu. Hatta mikrofondan okunan ezan dahi tartışmalara sebep olmuştur.

    Bir reklamdan gramofonun özellikleri Kutusu 39 cm. en ve boyunda, 22 cm. yüksekliğinde, muhtelif renkte, cephesinde maden bir Art Nouveau süslenmiş, içinde nikelli ve kapalı bir adet zembereği olup üstten açılır. Kolu nikelli ve kırmadır. Diyaframı “Ekisposyon” cinsinden yüksek seslidir. Borusu çeşitli renk ve sistemdedir.

    Özel yayıncılığın başlama­sı ile ülkemizdeki cemaat, ta­rikat yapıları kendi televizyon ve radyo kanallarını kurdular. Son yıllarda Ramazan ayın­da neredeyse her kanalda iftar ve sahur programları, Kuran mukabeleleri yapılmaktadır. İnternet ortamında tamamen dinî içerikli yüzlerce site mev­cuttur. Bütün bu faaliyetler­den fazlasıyla memnun İslâmi kitleye yüz yıl önceki İslâm önderlerinin yasaklayıcı söz­lerini hatırlatmaya kalkanlar hiç de hoş karşılanmayacaktır. Mecelle’nin meşhur kaidesiyle bitirelim: “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanların değiş­mesi ile hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz).

    Muhbir memurun mektubu

    Halkın taassup, damarını tahrik ediyorlar amirim!

    “Dahiliye Nezareti’ne

    Sultanhamamı’nda Koz­mos Ticarethanesi’nde satılan gramofon plakları arasında ezan, salât-ı şerife ve mersiye okun­muş olanları tesadüfen gözüme çarptı. Diyanete mugayir şu mü­nasebetsizlik, gayret-i diniyyemi tahrik etmiş ve ticarethaneden satılan plakların kataloğunu almıştım. Onuncu sayfasında Mersiyehan Şevket Bey’in doldurduğu plakların, dinledi­ğim plaklar olduğunu teessürle anladım. Bu plakları doldurtan da Sirkeci Caddesi’nde gramo­fon ticarethanesi sahibi Ahmed Şükrü Bey’dir. Gramofonlar artık kolayca satın alınabildi­ğinden insanların toplandığı adi kahvehane ve meyhaneler ile bunlardan daha münasebetsiz bir takım yerlerde dinlenmekte­dir. Bilhassa ezan ve salât-ı şerife dolu plakların kazara böyle düşük ahlaklı insanların top­landığı yerlerde gramofonlarla çalınması şer’an caiz değildir. Halkın taassup damarını ve galeyanını dahi tahrik edecek hareketlerdendir. Böyle dinî şeylerin plaklara okunma­sının, halkı heyecanlandırıp kızdırmak için bir takım din ve millet düşmanları tarafından yapılmış olması da muhtemel­dir. Saltanat-ı Osmaniye’nin siyaset ve diyanetine uygun olmayan bu gibi plakların her nerede bulunursa müsadere ve imhası ile Avrupa’dan gelecek buna benzer plakların ithalatının yasaklanmasını rica ederim.

    14 Haziran 1328 [27 Haziran 1912]

    Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Memurlarından

    Mehmed Osman”

  • OSMANLI ARŞİVİNDEN BİR KADIN CİNAYETİ

    Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş günlerinde bile hukuk sisteminin kadına karşı şiddete bugünkünden çok daha tavizsiz yaklaştığı anlaşılıyor. Arşivdeki bir belge grubuna göre, henüz 15 yaşındaki hamile karısını işkencelerle öldüren adam idama mahkum ediliyor. Üstelik, katil kocanın savaş gazisi bir ‘kahraman’ olması dahi hafifletici sebep kabul edilmiyor.

    Başbakanlık Osmanlı Ar­şivi’ndeki (BOA) bel­gelerin daha çok devlet erkanıyla ya da kurumlarıyla ilgili olduğu düşünülür. Oysa burada, kimileri olağan gün­lük hayat hallerine ışık tutan, kimileri büyük trajediler ba­rındıran birçok insan hikaye­si de saklanır. Karşımda duran belgeler belki de bunların en yürek sızlatıcı olanlarından­dı. O zamana kadar, arşivde günümüze intikal eden belge­ler arasında bir kadın cinaye­ti davasının tüm safhalarını içeren, hukuk tarihimiz açı­sından önem taşıyan, yaklaşık 400 sayfadan ibaret, böylesine zengin bir başka belge grubu­na rastlamamıştım. Okudukça nüfuz ettiğim hadiselerle top­lumsal bir nevrozun girdâbı­na çekiliyordum. 1910’dan iti­baren savaşlarla mahvolan bir ülkenin, perişan edilen fertle­rinden bazılarının kayda geç­miş dramı tüm ayrıntılarıyla önümdeydi.

    4 Mart 1920’de Çanakka­le’nin Ayvacık kasabasında, henüz on beş yaşında, beş ay­dır evli, dört aylık hamile Suad Hanım, iki oda bir sofa evde ölmüştür. Ayvalık Askerlik Şu­besi İkinci Bölük Kumandanı Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Ahmed Tevfik Efendi, eşinin vefatını önce komşularına, sonra hükümet tabibine bil­dirir. Aslında bütün mahalle, hatta tüm Ayvacık, böylesine acı bir ölümü beklemektedir. Onlara göre eceliyle bir ölüm değildir gerçekleşen. Kocası­nın işkence, darp ve şiddeti­ne her gün maruz kalan şans­sız bir kadının vahşi cinayete kurban gitmesi söz konusudur. Ahmed Tevfik Efendi bağlı ol­duğu Binbaşı İbrahim Edhem tarafından gözaltına alınır. Savcılık ve adli tabip hemen olaya el koyar ve Tevfik Efendi tutuklanır. Bundan sonrası her satırı okunurken insana eziyet veren bir sürecin ayrıntılı dos­yasında saklıdır.

    … Bu kadın hem güzel hem de terbiyesi
    mükemmel olmağla beraber hane dahilinde
    pek mahzun, pek kederli bulunurdu. Haneye
    hariçten kimse gelmez ve gelemezdi.
    Kocasından çok korkardı. Ben iç yüzünü
    bilemem.

    Ahmed Tevfik Efendi pa­şa çocuğu bir askerdir. Uzun yıllar Irak bölgesinde görev yapan İsmail Hakkı Paşa’nın 1304’de (1888-1889) Bağdat’ta doğan oğludur. Beş erkek kar­deşten Tevfik’in büyüğü Celal de yüzbaşıdır. Elli beş yıl as­kerlik hizmeti olan paşa baba­ları vefat edince yerleştikleri İstanbul’da annesi Eşref Ha­nım ile Başıbüyük’teki köşk­lerinde ailece oturmaktadır­lar. Tevfik, Çanakkale gazisi olmuş, zaferden sonra birliği ile birlikte sevk edildiği Bitlis cephesinde çeşitli muharebe­lerde on iki yerinden yaralan­mıştır. Şişli Hastanesi’nde 3,5 yıl tedavi görür. Bir mektu­bunda “Yemen’in o ateşli sah­rasıyla, Irak’ın kumlu ovala­rında, Çanakkale’nin kanlı ateş püsküren savaşlarında, Kafkas ve İran cephesi harp­leriyle o karlı buzlu yüce dağ­larında göğsümü hedef ederek defetmeye uğraştığımız düş­manın süngü, bomba, şarap­nel ve kurşunlarından aldığım yaralardan delik deşik olan vücudumu, kol ve bacaklarımı bu uğurda bıraktım. Üç buçuk sene hastane köşelerinde ope­ratörlerin bıçaklarıyla kesi­len et ve çıkarılan kemikleri, o ameliyat masaları üzerinde inleyerek geçirdiğim o kanlı ve feci günleri kendime bir saadet telakki etmiştim” diyerek vatan uğrunda çektiği acılarını dile getirir. Yaraların tesiri uzun tedavi sürecinde tamamen giderilememiş, el ve göz seğirmelerine maruz kal­mıştır. Ne var ki bu seğirmeler hayatının geri kalanını etkile­yen en önemli unsur olmuş­tur. Eli veya gözü seğirdiğinde yapacağı işi bırakır, berabe­rindeki kişileri uğursuz sayar, aklına biri gelirse mutlaka ba­şına kötü bir şey gelmiştir his­sine kapılır.

    Nüfus tezkiresi Eşi tarafından işkence ile öldürülen Suad Hanım ve nüfus tezkiresi: Ad: Suad Hanım Babası: Mehmen Kâzım Bey Annesi: Mühtediye Fatma Hanım Doğumu: Şam 1321 (1905) Dini: İslam

    … İzinli olarak İstanbul’a
    gideceği sırada daireye
    gelerek “zevcemden emniyetim
    yoktur. Hatta Edremitli Rıza’yı
    seviyormuş. Bana söyledi ve el
    yazısıyla buna dair kağıt da yazdı.
    Bu sebepten karıma iki yüz tekme
    ve yüz elli sopa vurdum” dedi.

    Daha önce iki evlilik yap­mış, eşlerinin görev yerlerine gitmek istememesi yüzünden boşanmıştır. Küçük bir kız ço­cuk babası olan Tevfik Efen­di hastaneden çıktıktan son­ra, üçüncü evliliğini 9 Ekim 1919’da Tekirdağı Vilayet Mu­hasebecisi Kazım Bey ve Fat­ma Hanım’ın kızı Şam doğum­lu Suad Hanım ile yapar. Fat­ma Hanım sonradan İslam’a girmiş bir mühtediyedir. Kızı­na yazdığı mektupların yazısı çok kötü olsa da üslup itiba­rıyla Türkçeye hâkimdir. Aşırı düşkün olduğu kızıyla bir ar­kadaş gibi yaşadığı anlaşılıyor. Kızının mektuplaştığı Tevfik ile evlilik kararı almasına kar­şı çıkar ama baba Kazım Bey rıza gösterince evlilik gerçek­leşir. İlk şoku da bu sırada ya­şarlar. Ayvacık’a tayini çıkan damatları kızlarını da berabe­rinde götürmek isteyince pek canları sıkılır. Suad Hanım da gitmek konusunda kararsız­dır ama kocası kayınpederinin ailesi önünde “gelmezsen se­ni öldürürüm” diyerek tehdit eder. Kızın ailesi naçar sessiz kalır ama bu tehdide göz göre göre sessiz kalmasalardı belki de kızlarını yaşatabilirlerdi.

    Katil koca Genç karısını vahşice katleden Mülazım-ı Evvel Ahmed Tevfik Efendi ve Osmanlı Devleti nüfus tezkiresi.

    Ayvacık’a geldiklerinde kira evlerinde kalırlar. Tev­fik Efendi kız kardeşinin kı­zı 12 yaşındaki Cemile’yi de yanlarında getirmiştir. Gü­ya yardımcı olması düşünce­siyle getirilen bu kız aslında Tevfik’in evdeki gözü kulağı olacaktır. Karısını sürekli iz­letir, evde olup biteni kızdan öğrenir. Tevfik’in ruhi durumu gün geçtikçe kötüleşir. İlk ev­lerini güvenlikli bulmaz başka eve çıkarlar. Yeni evin komşu­ları, merak ettikleri bu aileyi ziyaret ettiklerinde alışılmışın dışında evin erkeği de odadan ayrılmaz. Suad Hanım sıkı sı­kıya örttüğü çarşaf ile misafir­lerin yanında oturur, neredey­se hiç konuşmaz. Binbaşının hanımı davet ettiğinde de o evde aynı kıyafetle oturur ama oradakiler ilk defa gözlerinde­ki morlukları görürler. Suad hanım ud çalıp şarkılar söyle­yen bir İstanbul kızı olarak Ay­vacık sakinlerinin epey ilgisini çeker ama bir türlü o çevreye dâhil olamaz. Bu gidip gelmeler ilk aydan sonra tamamen kesi­lecek ve Suad Hanım kocasının her sabah evden çıkarken kilit­lediği odada Cemile ile bütün gün kapalı kalacaktır. Komşu­lar için merak konusu haline gelen bu evin önünden gelip geçenler inleme sesleri, “can­kurtaran yok mu?” feryatları duymaya başlarlar.

    … Gündüzleri familyasını odanın birine
    kapar ve kilitleyip gider. Geceleri elinde
    tüfek olduğu halde avluda ve damda
    güya evine zampara gelip gidermiş insan
    takibatıyla meşgul olmakta idi.

    Toplumumuzda yaygın olan “karı-koca arasına giril­mez” anlayışı o devirde de ay­nen geçerlidir. Büyük çoğun­luk sessiz kalsa da o evde neler döndüğünü merak edip fırsat kollayanlar da vardır. Bazı komşular bir şekilde bu fırsa­tı yakalar. Altmışlarında bir komşu kadını evlerine çağıran Tevfik, karısının hamur yo­ğurmayı bilmediğini, un eleği­ni alıp gelmesini söyler. Kadın evde bir yandan yoğurtlu ma­karna hazırlar öte yandan kaş göz işaretleriyle yüzündeki ya­ra bereyi sorar. Korkusundan ağzını açamayan Suad Hanım zorlukla kocasını işaret eder. Daha sonra küçük Cemile’den bu durumu öğrenen Tevfik, o yaşlı kadına da şiddet uygula­yarak darp edecektir.

    Katledilen Suad Hanım’ın validesi Fatma Hanım’ın Çanakkale avukatlarından Ahmed Mağmumi Bey’e verdiği vekaletname.

    Bu sıralarda evinin etra­fında zamparalar dolaştığına, karısının gayrimeşru ilişki­si olduğuna dair bir saplantı­ya kapılan Tevfik, ulu orta bu endişelerini yaymaya başlar. Komşuları Tevfik’le konuş­maktan korkar hale gelmiş­lerdir. Binbaşıdan bir tüfek ister ve alır. Zampara iddiası karşısında iki neferi de evinin çevresine nöbetçi olarak diker. Artık bütün gece uykuyu terk ederek eve gelecek zampara­ları yakalamaya çalışır. Suad Hanım’a uyguladığı şiddetin dozu iyice artmış ve kendi­ni aldattığına dair kafasında­ki kurguların gerçekliğine yö­nelik yazılı ifadesini almaya kalkmıştır. Bir ara Edremitli bir adamın karısının aşığı ol­duğunu diline dolar. Binbaşı şubede de huzursuz olan Tev­fik Efendi’nin ahvalinden te­dirgin olunca biraz takibe baş­lar. Bunun üzerine Tevfik, Ed­remitli aşığı unutup binbaşıyı hedef seçer. Binbaşının yüzü­ne karşı karısının aşığı oldu­ğuna dair ithamda bulunur. Edhem Bey ne kadar yemin etse, inkâr etse inandıramaz. Suad Hanım’ın bu adamın elinde ölüp gideceği düşünce­si kendisini huzursuz edince doktor, kadı, müftü, müddei-i umumi gibi kasaba erkânı ile neler yapabileceklerini dile getirir. Mevzuata göre hiçbir şey yapamayacaklarından otu­rup beklemeye başlarlar.

    … şahitlerin ale’d-derecat
    şehadetleri, doktor raporları,
    olaydan sonra düzenlenen zabıt
    varakaları mündericatı delilleriyle
    anlaşılmış olduğundan, dört aylık
    çocuğuyla zevcesi mezbureyi
    işkence etmek suretiyle
    taammüden katl etmek fiilinden
    suçluluğuna karar verilmesini…

    Beklerler ama Suad Hanım Tevfik’in iddiasına göre iki defa kendini asarak intihara kalkışmıştır. Bu intiharlardan kurtarabilmek için ipten indi­rip müdahale ettiği iki seferde de vücudunda çeşitli yara bere oluşmuştur. Bir seferinde inti­har etmek isterken merdiven­den düşmüştür. İkinci intihar­da Tevfik ipi kesmek isterken karanlıkta yanlışlıkla Suad’ın iki kulağını da kesmiştir. Sol kulağından düşen parçayı at­mamış, madalya kutusunda saklamıştır.

    Annenin beyhude çabası Suad Hanım’a annesi Fatma
    Hanım’dan gelen mektup. Annesi kızından uzun
    süre haber alamayınca bu mektubu yazmıştır. Kızının
    şiddet ve baskı altında olduğundan emindir. Yol gösterici bazı tavsiyeleri içeren bu mektup sadeleştirilmeden, aynen yeni yazıya aktarılmıştır.

    O sıralarda İspanyol nez­lesi ve frengi Ayvacık ile civar kazaları kırıp geçirmektedir. Suad da hastalanmaya baş­lar. Tevfik, hükümet doktoru­nu çağırdığında Suad Hanım’ı eziyetten kurtarmak isteyen­lere gün doğar. Ne var ki Suad Hanım yanlarında Cemile’nin de bulunduğu odada doktorun karşısına yüzü tam manasıy­la “mesture” bir şekilde çı­kar. Sorduğu sorulara “intihar edeceğim” gibi cevaplar verir. Gözleri mosmor çürüktür ve açamamaktadır. Suad Ha­nım’ın cinnet geçirme taklidi yaptığını ama eziyet gördüğü­nün kesin olduğunu anlatma­sı üzerine müşahede altına alarak Tevfik’ten bir süre ay­rılmasını sağlamak isterler. Tevfik buna izin vermediği gi­bi şiddetin dozunu arttırır ve İstanbul’a kendi tedavisi için gitmek ister. İzin beklenirken denkler hazırlanır ve bir araba kiralamaya kalkar. Bulduğu ilk arabacıya “Eğer yolda ar­kaya dönüp bize bakarsan seni öldürürüm” deyince arabacı vaz geçer.

    Ömür boyu kürek cezası İdam cezası temyize götürülmüş, Çanakkale Bidayet Mahkemesi yeniden yargılama sonucu müebbed kürek cezası vermiştir. Mahkemenin bu kararını tasdik eden Sadrazam Tevfik Paşa ve Adliye nazırının imzasını taşıyan iradede Sultan Vahdettin’in imzası yoktur ancak Takvim-i Vekayi’de yayınlanmıştır.

    Güçlükle bulduğu araba­yı hazırlattığı akşamın saba­hında İstanbul’a yola çıkacak­lardır. Maalesef o gece Suad Hanım iyice fenalaşır ve ölür. Tevfik’in tutuklanması ve son­raki mahkeme safhasında ve­rilen ifadeler korkunç gerçeği tüm yalınlığı ile ortaya koyar. Suad Hanım, taammüden ve kasten kocası Tevfik tarafın­dan öldürülmüştür. Kızgın şiş batırmak, dizlerini yanan so­baya dayamak, cinsel organını kızgın maşa ile yakmak, kula­ğını kesmek, bütün gün pen­ceresiz ve karanlık bir odada kilitli bırakmak, tuvalet ihti­yaçlarını aynı odada gidermek gibi akla hayale gelmeyecek iş­kencelere maruz bırakılmıştır. Dinlenen şahitlerin tamamı Tevfik’in, karısı Suad Hanım’a işkence ettiğini gözleriyle gör­mediklerini ama tevatüren ve belirtileri ortada olarak bu ka­naatte olduklarını söylerler. Baştan sona Tevfik ve bilhas­sa annesi Eşref Hanım daima şahitleri yalancılıkla, para ile satın alınmışlıkla suçlamak­tadırlar. Suad’ın annesi ve ailesi de Tevfik ve ailesini it­ham edip dururlar. İki aile­nin aslında birbirlerinden hiç hoşlanmadıkları anlaşılıyor. Mahkeme sürecinde defalarca ifadeler alınır, yenilenir, delil­ler değerlendirilir. Hatta otop­si yapılır, el yazısı sahteliğini tespit için yeminli komisyon kurulur. En son küçük Cemile dayısının hapiste olduğu süre­de doğru ve dayısını suçlayan ifadesini verdiğinde hüküm netleşir. Karısını ve dört aylık çocuğunu bile isteye vahşi iş­kencelerle öldürmekten dolayı idama mahkûm edilir.

    Mahkeme sürecinde Ay­vacık Yunan işgaline uğramış, Biga çevresinde de Kuva-yı Milliye çeteleri etkili olmaya başlamışlardır. Yolları bazen kapatan Yunan işgal güçleri, şahitlerin Çanakkale’ye git­mesine engel oldukça mahke­me uzar. Bu arada Biga’ya sevk edilen Tevfik, Kuva-yı Milli­ye güçlerinin hapishaneleri boşaltması sebebiyle tahliye benzeri bir şekilde serbest kalıp İstanbul’a gelmiştir. Kızının katilinin serbest­çe dolaştığını gören Kazım Bey İstanbul mahkemeleri­ne yazdığı bir mektupla bu durumu ihbar eder. Anın­da yakalanıp Çanakkale’ye gönderilen Tevfik için uzun bir tutukluluk süreci başlar. İdam hükmü temyizden dön­se de yeniden yargılanır ve idam hükmü kürek cezasına tahvil edilir. 22 Haziran 1922 tarihli Takvim-i Vekayi ile ilan edilerek kesinleşir. Dosya muhtevası burada bitmekle, mahkûmun hayatının bundan sonraki kısmı takip edileme­miştir.