Osmanlı şehzadeleri sancağa çıkma usulü kaldırıldıktan sonra belli bir zaman diliminde eğer öldürülmemişlerse her gün ölüp ölüp dirilirlerdi. Hayatta bırakılsalar da dört duvar arasına kapatıldıklarından diri diri mezara girmiş gibi olurlardı. Bir yandan da “tahtın ikbali” için diğer kardeşler boğduruldukça her an sıranın kendilerine geleceği endişesiyle yaşarlardı ve buna da yaşamak denemezdi. 2 yaşından 25 yaşına kadar kafeste kalan Sultan İbrahim de bunlardan biriydi.
Küçük yaşta kapatıldığı dört duvar arasında ço cukluğunu, ergenliğini,delikanlılığını yaşayamadan ömür süren bir insanın serbest kaldıktan sonra normal bir hayatı olabilir mi? Osmanlılar’ın en bahtsız hükümdarlarından Sultan İbrahim’in sekiz buçuk yıllık padişahlığını inceleyerek, mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Necdet Sakaoğlu’nun hemen önceki sayfalardaki yazısında, Sultan İbrahim’in kişiliği ile hükümdarlığının siyasi ve sosyal yönleri ortaya konuldu. Biz de padişahın kendi elinden çıkma bazı hatt-ı hümayunlarından örneklerle halet-i ruhiyesine bir nebze ışık tutmak niyetindeyiz.
Kapatıldığı odada çocukluğundan itibaren birkaç kişi dışında kimse ile konuşamayan birinin, eğitim görüp görmediğinden önce konuşmayı unutmamasına şaşmak gerekir. Benim için daha da şaşılası durum ise, dedesi III. Mehmed, babası I. Ahmed ile kardeşleri II. Osman, IV. Murad ve oğlu IV. Mehmed arasında en düzgün yazan padişah olmasıdır. Diğer saydıklarımın sarayda eğitim gördükleri daima belirtilir ama, yazılarına bakarak çok kalitesiz eğitim aldıklarını düşünürüm. Elyazıları tamamen bozuktur. Karışık ve zorlukla okunan yazılarda harflerin hakkı asla verilmemiştir.
Sultan İbrahim’e atfedilen yabacı bir gravür.
İbrahim’in yazıyı çok daha zor şartlarda öğrenmiş olması ihtimali ortadadır. Buna rağmen daha kolay okunabilen üslupta, harfleri daha karakterli tarzdadır. Ne var ki imlası çok bozuk olduğu, konuşma dilindeki rahatlığı kelimelerin imlasında da sürdürdüğü için, yanlış kelimenin doğrusunu ancak bilginizi ve hayal gücünüzü kullanarak çıkarabilirsiniz. İbrahim tamamen eğitimsiz olduğu için, saraydaki günlük konuşma dilinde o tarihlerde henüz terk edilmemiş “arkaik” Türkçe kelimeleri de yazıda kullanır.
Ağabeyi IV. Murad’ın çocukluğunda layihalar sunmuş olan Koçi Bey, İbrahim’e de teşkilat, yazışma usulleri öğretirken en basit kelimeler için lugatçe sunmuştur. Çok babacan üslupta ve oldukça anlaşılır bir dille sunulan bu risaleler, Osmanlı teşkilatı açısından en önemli kaynaklarımız arasındadır. İşte Sultan İbrahim, Koçi Bey’in telkinlerine ve risalelerindeki örnek formüllere göre çok sık hatt-ı hümayun yazmıştır. Topkapı Sarayı Arşivi’nde saklanan çok sayıda hatt-ı hümayununda başta sadrazamı olmak üzere devlet adamlarına emirler yağdırır. Bazen denge bozulur, ağzına geleni söyler. Hastalığından, sıkıntılarından sıklıkla dert yandığı bu emirlerin büyük kısmında ahalinin hoş tutulmasından, zalime aman verilmemesinden, asayişin sağlanmasından da bahseder. Sıkıntılı psikolojik dünyasını, bıraktığı elyazılarından da rahatlıkla görürüz.
Sultan İbrahim sekiz buçuk yıl hüküm sürmesine rağmen geride bıraktığı hatt-ı hümayunları 15-20 yıl hüküm sürenlerden çok daha fazladır. Bunların tamamının yayınlanmaması bir eksikliktir. Bu eksikliğin giderilmesi, Sultan İbrahim’i kendi kaleminden kendi dilinden dinleyip daha objektif değerlendirmeler yapmamıza vesile olacaktır.
Ben padişah değil miyim?
“Sen ki vezir-i azamımsın. Dünki gün hatt-ı şerîfim vardıkda tefderdâra [defterdâra] tenhbîh [tenbîh] idesün deyu emr itdim. İstavroz’da (Beylerbeyi’ndeki köşk) oturduğum tahtların mak‘atları [mak‘adları] ve yasdıkları köhne olmuşdur. Ben şikâra teveccüh ederim didim. Gelsün ölçsin [ölçsün], alsın, döşesün didim. Asla sözüm esnemedi [eslemedi]. Ben padişah değil miyim? Ben den] korkmaz mı? Kendi bilür. Öbürüsinden [IV. Murad] nice havf ederlerdi. Bizi şikârda bilsin. Hemen tenhbih eyle. Ben gelince döşesün. Şöyle bilesin”.
Bir bunamış adamdır, kitaba fazla bağlıdır
“Selamdan sonra Hasan Ağa Dülbend Oğlanı. Kapıcıbaşılık vereyim diye kendi istemiyor bir melain. Hemen kanun üzere ulufesiyle tekaüdlük ister. Daha safa. Hemen vazgeçesin kapıcıbaşılıktan. Bir bunamış âdemdir, ziyade kitaba takayyüd eyler. Hemen tekaüdlük veririm ulufesiyle otursun”.
Yoksa beni aldatıyor musun?
“Selamdan sonra. Bizim ahvâlimizden suâl itmişsin. Vallahi şimdilik bugün mizâcımız eyücedür. Hele bir mikdâr uyukuya [uykuya] vardık, şükür bu halimize. Nihayeti bugün bahçeye isterürüz [İstavroz’a yazmak istemiş de olabilir] gitme eğlenmeye. Şöyle bilesin. Göreyim seni, nice çalışırusun. Neyleyim şükür Allah’dan gelene. Öteyi gün hele ihtilâm oldum. Aşağa inme başlayor. Tizce bana timar itdirüsen. Nevruzî [Nevruz-ı] Sultânî de geldi. Hemen elemim tışardadur [dışarıdadır]. Bayılmam tut[t]uğu zaman gayret edemem. Sana bu kadar haber gönderdim azizlere sorasın nenin şerridür? Cevabın göndermedin, yoksa beni aldadanomu [aldatıyor musun demek istemiş] ne dirler? Şöyle bilesin”.
Paris Sefiri Seyyid Ali Efendi, Türk diplomasi tarihinin belki de en şanssız diplomatıdır. Paris’e atanan ilk daimi büyükelçidir. Diplomasi tecrübesi Avrupalı meslektaşlarına göre anaokulu seviyesindedir. Üstelik devrinin en kurnaz, hilekâr ve mesleğinin erbabı diplomatı olan Talleyrand ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. İyi niyetlidir ama karşısındaki meslektaşları hiç de öyle değillerdir. Profesyonelce hamlelerini hissettirmeyen Fransızlar Mısır’ı işgal ederler.
Osmanlı Devleti’nin, III. Selim’in (saltanatı: 1789-1807) ikamet elçilikleri kurmasına kadar yabancı ülkelerde daimi temsilcilikleri yoktu. Osmanlı padişahları güçlü dönemlerinde kendilerine eşit bir başka hükümdar tanımazlar, Avusturya krallarını bile sadrazamlarına denk görürlerdi. Bu bakımdan diplomasinin mütekabiliyet ilkesiyle bir ilgileri yoktu.
Sırası gelip tahta çıkan padişahlar, cülûslarını, doğum ve ölümleri haber vermek, anlaşmaların tasdikli metinlerini göndermek, bazen de dostlukları geliştirmek için yabancı ülkelere geçici nitelikli elçilik heyetleri gönderirlerdi. Buna karşılık Venediklilerin 1454’ten itibaren İstanbul’da daimi elçiliği olduğu gibi, Avrupa’nın belli başlı ülkeleri de 15. ve 16. yüzyılda kendi elçiliklerini kurmuşlardı.
Gelen yabancı elçilerin daimi olanlarına da Osmanlı sınırlarına girdikleri andan itibaren görevleri bitene kadar devlet hazinesinden tayinatları verilir ve Osmanlılar bunu yabancı temsilcilere lütufları olarak görürlerdi. Devletlerarası diplomasi kuralları arasında böyle bir uygulama yoktu. İstanbul’a gelen elçileri Çemberlitaş’ın karşısındaki Elçi Hanı’na kapatırlar, bunlar yeniçerilerin ulufesinin dağıtılacağı güne kadar padişahın huzuruna çıkarılmazdı. Divan çavuşları elçilerin kollarından sıkı sıkıya tutarak padişaha yaklaştırır ve o suretle kendi kralının namesini padişaha takdim edebilirlerdi.
Avrupa kralları ise Osmanlı elçilerine böyle davranamazlardı. Osmanlılar savaşa tutuştukları ülkelerin elçilerini savaş ilanıyla birlikte Yedikule zindanına kapatırlar, savaş bitip antlaşma imzalanıncaya kadar da elçiyi oradan çıkarmazlardı. Belki böyle bir muameleye maruz kalınmamak için de daimi elçi gönderilmesi usulü benimsenmedi.
Birçok araştırmacıya göre daimi elçiliklerin kurulmamasındaki en büyük etken, Osmanlıların ihtişamlı dönemlerinde kendilerini Avrupa ülkelerinden çok üstün görerek, daimi elçiliğe tenezzül etmemeleridir. Gerçekte ise bu bir tenezzül etmeme meselesi değildi. Güçlü zamanlarında zorla, güçle istediklerini elde ediyorlardı ama, güç dengesi bozuldukça ne kadar eksik olduklarını anlamaya başladılar. Osmanlılar için “kâfir lisanları”nı öğrenmek, kişiyi çok aşağılayıcı bir işti. Bu yüzden dil bilen yetişmiş diplomatları yoktu. Avrupa devletleri ise 16. yüzyıldan itibaren Türkçe öğrenmeye önem vermişler, diplomatlarını bu yönde yetiştirmişlerdi. Osmanlılar çeviri ihtiyacını ya ihtida ederek Osmanlılara geçmiş yabancılar yahut Fenerli Rumlardan seçilmiş Divan tercümanları ile giderirlerdi. Eflâk-Boğdan beyleriyle bazı tüccar, kaptan, yabancı sefaret tercümanlarından edindikleri Avrupa ahvali hakkındaki bilgilerle yetinirlerdi. Osmanlı elçilik heyetlerinin, sadece kısa süreli faaliyetleri gerçekleştirebilecek kapasiteleri ve tebaasından olan Hıristiyan unsurlara güven problemi vardı. Böylesine zayıf bir kadro ile dış temsilciliklerin faal olması düşünülemezdi.
Osmanlının Fransa büyükelçisi Seyyid Ali Efendi“Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca” başlıklı 1799 tarihli Joseph Boze’un bu eserinin gravürü LouisJacques Cathelin’e aittir.
III. Selim’in “Nizam-ı Cedid” devrinde aktif dış politika isteği doğrultusunda ilk olarak 1793 yılında Londra’da, 1796’dan itibaren Berlin, Viyana ve Paris’te ikamet elçilikleri ihdas edildi. 40’lı yaşlarda olan Moralı Seyyid Ali Efendi, yabancı ülkelerde daimi (ikamet) elçiliklerinin kurulması sırasında, başmuhasebeci payesi verilerek üç yıllığına Paris’e tayin edilen ilk Osmanlı büyükelçisidir. Mora’da doğduğu için iyi Rumca bilir. Kendi çabası ile biraz da Fransızca öğrenmiştir. Nazik ve kibar biri olduğu, Fransızları da çok sevdiği belirtilir.
1789 Devrimi ile krallığı yıkıp Directoire rejimini kuran Fransa, devletlerarası eski itibarını kazanma uğruna Osmanlıların Paris’te ikamet elçiliği kurmasını çok istemekteydi. Bundan dolayı 24 Mart 1797’de 18 kişilik maiyetiyle denizyoluyla sefere çıkıp 15 Mayıs’ta Marsilya’da karaya ayak basan Ali Efendi’ye aşırı ilgi gösterdiler. Tek olumsuz yön, 39 gün karantinada bekletilmesiydi. Belki de Fransızlar üç yüz yıldır Elçi Hanı’nda bekletilen çok sayıda elçilerinin ruhlarına bir göndermede bulunmuş oluyorlardı. Fransızlar Ali Efendi ve elçilik heyetini görebilmek için yollara düştü. Paris’in en itibarlı muhitinde Monaco Sarayı kendisine tahsis edildi. Türkiye’nin ilk Paris Büyükelçiliği olarak tarihe geçen bu bina, günümüzde Polonya Büyükelçiliğidir. Ali Efendi oralarda gördüğü ilgiyi Sefaretname’sinde tatlı bir dille anlatır.
‘Eşek herif!’Seyyid Ali Efendi’den gelen Paris haberlerini okuduğunda kendini tutamayan III. Selim’in elinden çıkma “ne eşek herif imiş” yazısı.
Öyle tehlikeli bir zaman diliminde göreve başlamıştı ki kısa sürede başına gelmeyen kalmadı. Fransa Dışişleri Bakanı olan Talleyrand’ın bitmez tükenmez diplomatik manevralarına cevap vermeye gücü yetmedi. Gerek meclislerde, gerekse kamuoyunda sıklıkla dile getirilen Mısır’ın Fransızlar tarafından ele geçirilmesine yönelik istek ve konuşmaları duydukça Talleyrand’a sorular yöneltti. Aldığı cevaplar tabii ki Fransa’nın Osmanlı topraklarında gözü olmadığına, ortadaki söylentilerin iki devletin dostluğunu çekemeyenlerin uydurmaları olduğundan dikkate alınmamasına yönelikti. İster istemez bunlara inandı. Yıllarını İstanbul’un kibar çevrelerinde zarafet ve insaniyet çerçevesinde geçirmiş bir Osmanlı bürokratı için şaşırılmayacak bir sonuç. Diplomaside pişkin bir bürokrat olsaydı, kalabalık maiyetinden yeterince verim alabilseydi, kandırılması zor olurdu. Aslında iki dünyanın mukayesesi olarak en önemlisi şuydu: Seyyid Ali Efendi’deki “Osmanlı ruhu”, henüz Avrupa yaşantısını, duygularını, haris emellerini anlayacak birikime sahip olmadığından Fransız diplomasisinin ağır darbesine maruz kalmıştı.
Moralı Seyyid Ali Efendi’nin günümüzde daha çok magazin yönüyle, padişahın “eşek herif” hakaretine muhatap olmuş bir büyükelçi olarak tanınması da ilginçtir. Aslında III. Selim bir başka Paris büyükelçisi olan Abdürrahim Muhib Efendi için de “bu pek eşek herifin Paris’te ikameti muzırdır” diye yazmıştır ama orası hiç gündeme gelmez. Varsa yoksa Seyyid Ali Efendi için olan hakaret söylenir.
Halbuki yetersiz de olsa Seyyid Ali Efendi Fransızların Mısır üzerindeki tasarılarını, alınması gereken tedbirleri çok önceden III. Selim’e haber vermiştir. Başlangıçta görevinde ihmali olmamıştır. Ne var ki bildirmesine rağmen Mısır’ın işgali tehlikesi karşısında organize olamayan, karşı hamlelere girişemeyen devlet mekanizması topyekûn yetersizken, günah keçisi olarak Seyyid Ali Efendi’nin öne çıkarılmasının, kara vicdanların rahatlatılmasından başka bir amacı yoktur.
III. Selim’in hakaretine sebep olan, Büyükelçi Seyyid Ali Efendi’nin 29 Ağustos 1798 tarihiyle Paris’ten gönderdiği şifreli tahrirat, 6 Ekim 1798’de İstanbul’a gelir ve şifresi çözüldükten sonra padişaha sunulur. Büyükelçi mektubunda Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand’ın kendisini haberdar ettiği bilgileri aktarır. Napolyon’un Toulon’dan 19 Mayıs’ta hareket ettiği donanma ile 12 Haziran’da Malta’yı işgal ettiğini henüz bildirebilmektedir. Üstelik Malta kâfirlerinin devletinin ortadan kalktığını, ellerindeki Müslüman esirlerin serbest bırakıldığını, Osmanlılar’ın elindeki Maltalı esirlerin de serbest bırakılmasını, Malta bayrağı çeken gemilerin artık Fransız bandırası taşıyacaklarından dost ülke gemileri olarak değerlendirilmesi gerektiğini Talleyran’ın rica ettiğini bildirir. Fransızların dostluğu sayesinde Osmanlı gemileri için ticaret yollarının tehlikesiz hale geldiğini ballandıra ballandıra anlatır. Biraz da Avrupa ahvaline yer ayırır. Tahriratın sonları ilginçtir. Gazetelerden öğrendiği kadarıyla Napoléon’un nerede olduğu belli değildir. İskenderiye veya İskenderun’a ulaştığı, İngiliz donanması Napoléon’u takip etse de tesadüf edemediğinden şimdilik Sicilya limanlarında beklediği rivayetlerini aktarır [BOA. HAT, 142/5876].
Oysa bu satırların yazıldığı sıralarda Doğu Akdeniz’de yer yerinden oynuyordu. Mektubun yazılmasından iki ay önce, 2 Temmuz’da Fransızlar İskenderiye’yi işgal etmişler, 21 Temmuz’daki Ehramlar Savaşı’nın ertesi günü Kahire’yi de ele geçirmişlerdi. Osmanlılar’ın kendi topraklarına olan sefer hakkında bir bilgisi olmamasına rağmen, İngiliz donanması Toulon’dan itibaren adım adım takip ettiği Fransız donanmasının Mısır’ı işgal edeceğini bilmektedir. İngilizler Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Hindistan yolu üzerindeki hedef ve çıkarlarına asla halel gelmesini istemez. Fransızların işgalini sonlandırmak için harekete geçerler ve Amiral Nelson komutasındaki İngiliz donanması 1 Ağustos 1798’de Ebukır körfezinde Fransız donanmasını imha eder.
İstanbul yönetimi Mısır’daki Fransızlar’dan ancak 19 Temmuz’da haberdar olabilecektir. Sema Arıkan’ın yayınladığı Sırkâtibi Ahmed Efendi’nin Ruzname’sine göre, Osmanlı Devleti anlaşılması-açıklanması zor bir tutum içindedir. III. Selim ve maiyetindekiler işgalden haberdar olduktan sonra da günlük programlarını aksatmadan güreş, tomak seyirlerine, sazlı-sözlü ziyafetlere devam etmişlerdir. Nice sonra devlet kademesinde bir revizyon akıl edilmiş, 30 Ağustos’ta Sadrazam İzzet Mehmed Paşa azledilerek Erzurum Valisi Yusuf Ziya Paşa sadarete getirilmiştir.
2 Eylül 1798/21 Rebiülevvel 1213’te toplanan danışma meclisinde Fransa üzerine harp ilanının şer’an vacip olduğuna karar verilir. İlk önlem olarak İstanbul’daki Fransız maslahatgüzarı Ruffin ve tercümanı ile sefaret çalışanları Yedikule zindanına kapatılır. Paris’teki Sefir Ali Efendi’nin de tevkif edileceğine kesin gözüyle bakıldığından İskenderiye ve Mısır’daki Devlet-i Aliyye gemilerine, tüccar mallarına karşılık Osmanlı sınırlarındaki Fransalı tüccarlar da hapsedilip mallarına el konulur. Fransızlar ise Seyyid Ali Efendi’yi hapsetmezler ama irtibatlarını en alt düzeye indirirler. Böylesine bir hareketliliğin olduğu, Fransa’ya resmen savaş ilan edildiği bir ortamda Paris büyükelçisinden gelip halen Fransız dostluğundan bahseden tahrirata sinirlenmeye III. Selim’in elbette hakkı vardır. Ancak Seyyid Ali Efendi’nin bütün olanlardan sorumlu tek suçlu olarak gösterilmesine kimsenin hakkı yoktur.
Osmanlı Arşivi’nde yıllardır araştırmacılara açık bir hatt-ı hümayun daha vardır. Seyyid Ali Efendi’nin şimdiye kadar pek öne çıkarılmayan ama Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerine yönelik rivayetleri aktardığı, tedbir alınması gerektiğini belirttiği bu belge görmezden gelinemez. Üstüne üstlük bu belgeyi okuyan III. Selim, kâğıdın üzerine “pek güzel” diye yazarak memnuniyetini belirtmiştir.
Yukarıda sadeleştirilmiş metni verilen 15594 numaralı hatt-ı hümayunun arka yüzünde 4 Zilkade 1212 (20 Nisan 1798) tarihi kayıtlıdır. Napoléon bu tarihte henüz Fransa’da olup, bir ay sonra 19 Mayıs 1798’de Toulon’dan donanma ile Malta ve Mısır seferlerine çıkacaktır. Büyükelçi Seyyid Ali Efendi en azından bir ay önce Fransızların Mısır üzerindeki niyetlerini belirterek görevini yapmıştır. Buna rağmen alınması düşünülen tedbirlerin ne kadarının gerçekleştirildiği hakkında hiçbir bilgi yoktur. Padişahtan başlayarak sıralı şekilde Sadrazam, Reisülküttap, Kaptan-ı Derya gibi devlet adamlarının gaflet ve duyarsızlıkları hiç gündeme getirilmeyerek, işgal olup bittikten sonra Paris’te olağanüstü bir abluka altına alınan Seyyid Ali Efendi’ye yüklenilmesi çok insafsızcadır. Üstelik maiyetindeki tercümanları Osmanlı Rumu Kodrika ile Mihalaki, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından elde edilmiş, satın alınmış birer ajan olarak büyükelçiyi aldatanların en önde gelenleridir. Bütün görevi süresince Seyyid Ali Efendi’nin Babıâli ile yaptığı tüm yazışmaları önce Talleyrand görüp okumuştur. Bu iki ajan daha sonra Fransa’ya sığınacak ve uyruğuna geçeceklerdir.
Zamanla Fransızlar Mısır’da yenildi. İngilizler Doğu Akdeniz’in kendi münhasır alanları olduğunu herkese tescil ettirdiler. Ali Efendi, üç yıllığına gittiği Paris’ten olağanüstü koşullar sebebiyle beş buçuk yıl sonra Eylül 1802’de İstanbul’a döndü. Defterdar, Defter Emini, Bahriye Nazırı gibi etkili görevlerde bulundu. III. Selim’in tahttan indirilmesiyle IV. Mustafa ve II. Mahmud devirlerindeki kargaşa ortamında oldukça faaldi. Sened-i İttifak’a imza atanlardan biriydi. O imzacıların çoğunun başına gelen onun da başına geldi ve 1809’da şeklen göreve gönderildiği Çanakkale Boğazı’nda başı gövdesinden ayrılarak İstanbul’a getirildi. Halen Mahmut Paşa Camii haziresinde gömülüdür.
20 NİSAN 1798
Napoléon’un Mısır seferinden önce gönderilen uyarı mektubu
Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin tahriratı üzerine, Sadrazam İzzet Mehmed Paşa’nın III. Selim’e sunduğu takrir
“Paris’ten gönderilen gazetenin tercümesi ve Seyyid Ali Efendi’nin tahriratında görüldüğü üzere Paris mahfillerinde Fransa’nın Mısır’ı istilası konuşulmaktadır. Fransalıdan her çeşit kötülük beklenildiğinden, bunların şerlerinden emin olmayarak bir taraftan gizlice savunma tedbirlerinin alınması gereklidir. Mısır ülkesi öteden beri Fransız kralları devrinde bile göz diktikleri yerlerdendir. İslam hududunun uç noktası olduğundan ihtiyaç vukuunda yakın yerler gibi karadan ve denizden yardım eriştirmek güçtür. Hemen şimdiden Mısır’ın kilidi mesabesindeki İskenderiye, Dimyat ve Reşid tarafları savunma araçları, alet edevatı ve insan bakımından güçlendirilmelidir. Lakin Mısır ümerası öteden beri Osmanlı idaresinden çekingen ve kuşkucu adamlar olduğundan o bölgeye yapılacak askeri yığınağın kendi aleyhlerine hazırlandığını düşünürler. O sebeple öncelikle hazırlığın kendilerine yönelik olmayıp, Fransızların muhtemel saldırısına karşı muhafaza tedbiri olduğuna inandırılmaları gerekir. Bunun ardından gereken takviyenin usulüne uygun şekilde yapılmasını kendilerinin İstanbul’dan talep etmelerinin sağlanması yoluna gidilmelidir. Bu iş, akıllı ve dirayetli bir kâtiple gönderilecek talimatla şu sıralarda Mısır’da bulunan Dergâh-ı Ali Kapıcıbaşılarından Ali Bey’e ısmarlanmalıdır. Kölemen Beylerinden İbrahim ve Murad Beylerle görüşülüp ikna edilmeleri ve onların Mısır istihkâmlarının takviye edilmesine yönelik bir talepte bulunmalarının sağlanması gereklidir. Mısır’ın Fransa’nın hedefinde olduğunu yazan gazete tercümesinden birkaç nüshanın da devlet tarafından gönderildiği belirtilmeyerek tüccarlar aracılığıyla Mısır içlerinde yayılması sağlanmalı, Mısır beyleri Fransızların niyetinden haberdar edilmelidir. Mısır beylerinden bu konuda gelecek taleplerden sonra, gereken bölgelerin özellikle İskenderiye istihkâmlarının takviye edilmesi maslahata en uygun olanıdır. Alınması düşünülen bu tedbirler padişahımızın nezdinde uygun bulunursa, talimat kaleme alınacak, İstanbul’dan gönderilecek kâtip seçilerek acele surette Mısır’a gönderilecektir. [BOA. HAT, 267/15594].”
Kadıköy’de avlanan William Churchill adlı bir İngiliz, yanlışlıkla bir Türk çocuğunu yaralar ve gözaltına alınır. Churchill’in devamında maruz kaldığı kötü muameleyi diplomatik bir fırsata dönüştürmek isteyen İngiliz büyükelçisi Ponsonby, iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getirir. Sonuçta Dışişleri Bakanı Akif Efendi görevden alınır; Churchill’e ise nişan verilir, ihsanlarda bulunulur ve Ceride-i Havadis adı verilen yarı-resmî gazeteyi çıkarması sağlanır.
Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ilk yarısında kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanıyordu. Durabildiği kadarı da uluslararası dengeler sayesindedir. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya pazarlıkta uyuşabilse, şartlar elverişli olsa, paylaşıldığı takdirde her ülke bir diğerinin kendinden daha avantajlı duruma geleceği endişesini taşımasa, Osmanlı Devleti’ni kendi aralarında paylaşmak için hiç vakit kaybetmeyeceklerdi.
1827’de İngiliz-Fransız ve Rus ortak donanması Navarin’de Osmanlı donanmasını imha etti. 1828’de Balkan ve Kafkas cephelerinden saldıran Rusya, Yeniçeri Ocağı’nı dağıtmış, yeni ordusunu henüz tam tekmil kuramamış Osmanlıları her an dize getirebileceğini gösterdi. 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlık savaşında birçok İngiliz subay ve entelektüeli bilfiil savaşmıştı.
Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Osmanlı Devleti’nin tamamiyetini (bütünlüğünü) sağlama taahhüdü, İngiltere ile Fransa arasındaki ittifakın ana sebebidir. İki ülke, hazır başlamışken Rusya’nın açıkça Osmanlıları paylaşma önerisine ittifaklarını bozmamak adına ve Rusya’nın bu işten daha kârlı çıkacağı öngörüsüyle karşı çıktılar. 1830’da Fransızlar Cezayir’i ele geçirdiler. Aynı sıralarda Sisam’ın, Sırbistan’ın özerklik kazanmaları, 1831’de isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Kütahya’ya kadar gelen ordusunun ancak uluslararası müdahale ile durdurulabilmesi, Osmanlı Devleti’nin itibarını yerlebir etmişti. Sonrasında büyük devletler Osmanlıları silkeleyip, statükoyu bozmadan düşürdükleri küçük parçalar ve imtiyazlarla yetinmeye çalıştılar.
Osmanlı Devleti, Kavalalı’ya karşı donanmasıyla yardıma gelen Rusya ile 1833’te imzaladığı Hünkâr İskelesi Antlaşması sonrasında, bir anlamda Rusya’nın himayesine girmişti. Yeni dönemde, yılların düşmanı Rusya’nın, çarın, Rus elçisinin Sultan II. Mahmud nezdinde yeri bambaşkaydı. İngiltere bu durumdan çok rahatsızdı ve dengeleri kendi lehine çevirmek için fırsat kolluyordu. Tam bu sıralarda İstanbul’da gelişen “Churchill Olayı”, İngilizlere eşsiz bir fırsat sundu.
Yaklaşık 20 yıldır Türkiye’de yaşayan, İstanbul’da ABD konsolos yardımcısı olarak çalıştıktan sonra çeşitli işlere giren William Churchill adlı bir İngiliz, Kadıköy’e yerleşmişti. Osmanlılara tabii gayrimüslimler zimmî olduklarından, her kent, kasaba ve köyde, kendi mahallelerinde yaşayabilirken; Osmanlı tebaası olmayıp “Efrenç-Frenk-Müste’men” adlarıyla anılan tüccar, mühendis, sanatçı taifesi, Beyoğlu-Tarabya gibi semtler dışında oturamazlardı. Bu insanların 1831 Beyoğlu yangınında büyük zarar gören- yanan evleri yeniden yapılıncaya kadar, Kadıköy, Moda gibi semtlere geçici olarak yerleşmelerine izin verildi. Kapitülasyonların himayesinde tüm alışkanlıklarını pervasızca sürdürmeleri üzerine, yerleştikleri Müslüman mahallelerinde halkın tepkisi ile karşılaştılar. Meskûn mahallerde silahlı dolaşmaktan, avlanma bahanesiyle sokak aralarında kuzu, tavuk, köpek gibi hayvanlara hedef gözeterek ateş etmekten çekinmediler. Şikâyetler çoğalınca Beyoğlu yangını sonrası Kadıköy’e yerleşen müste’menlerin eskiden olduğu gibi sadece Beyoğlu-Tarabya gibi semtlerde yaşamaları istendi.
Churchill ise yangından önce Kadıköy’e yerleştiğinden, taşınmak için üç ay süre istedi ve kabul edildi. Tam bu sırada 8 Mayıs 1836 tarihinde oğlu ve bazı dostlarıyla Kadıköy’de avlanmaya çıktı. Kendi iddiasına göre bir bıldırcına ateş etti ama, bıldırcını düştüğü yerden almaya gittiğinde kuzusunu otlatan küçük bir çocuğun yaralandığını fark etti. Defter-i Hakânî (Tapu İdaresi) kâtiplerinden Necati Efendi’nin küçük oğlu, Churchill’in tüfeğinden çıkan saçmalarla yaralanmıştı.
1850’de Selimiye Kışlası ve Kadıköy. Çizim: Fossati
Kadıköy’ün Müslüman sakinleri, yaralı çocuğun ağabeyi hemen müdahale ederek Churchill’in etrafını çevirdiler. İlk başta yaraladığını inkâr etmesine rağmen, olayı görenler bıldırcına değil kuzuya ateş ederken çocuğu yaraladığını iddia ederek askerleri çağırdılar. Ortalıkta zaten hiç bıldırcın yoktu. On beş dakikalık bir bekleme süresinde de Churchill’i bir miktar hırpaladılar.
Askerler geldiğinde yüzükoyun yere yatırılıp başlarındaki yüzbaşı tarafından dövülünce olayın ciddiyetini kavrayan Churchill, tüfeğini teslim ettikten sonra çıkarıldığı Kaptan Paşa kethüdasının huzurunda “jurnal kâtibi (gazeteci) olduğunu, Osmanlı Devleti’nde yaşayan İngiliz vatandaşlarının hukukunu belirleyen ahidname gereği kendisini tutuklayamayacaklarını, bir şey yapamayacaklarını” anlatsa da, Üsküdar mahkemesinde kadının karşısına çıkarıldı. Kendisi, kadının bulunduğu ikinci kata çıkarken de sopalarla darp edildiğini iddia eder.
Churchill’in mührü
Churchill’in bazı yazışmalarında kullandığı Türkçe mührü.
Duruşma başlamadan kadı, Churchill’in müste’men olmasından dolayı eziyet edilmesine rızası olmadığını, bir müste’meni yargı yetkisinin kendine ait olmayıp hariciye nazırına ait olduğunu söyler. Mahkemeye olay yerinden gelen doktorun ifadesi doğrultusunda bir ilam düzenlenir. Daha sonra iki ülke ilişkilerini en derinden etkileyecek belge, bu ilam olacaktır. Churchill’in de elçi Ponsonby’ye yazdığı mektupta hüküm içermediği, sadece keşif ilamı olarak düzenlendiğini söylemesine rağmen, İngiliz tarafı müste’men bir İngiliz’in, konsolos mahkemesinde yargılanması gerekirken kadı huzuruna çıkarılıp yargılandığına delil olarak bu keşif ilamını mahkeme ilamı gibi gösterir ve diplomatik kriz çıkarır.
Churchill’in dilekçesi Churchill’in bir alacak meselesinin çözülmesi talebiyle Osmanlı Hariciyesine sunduğu arzuhali.
Churchill akşama doğru Üsküdar’dan Umur-ı Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Akif Efendi’ye gönderilir. Nazırın olaydan haberi yoktur. Babıâli tomruğuna (hapishanesine) kapatılan Churchill, ilk gece burada yatacağına ihtimal vermez. Sefaretin kendisini hemen çıkarmasını bekler. Beklediği olmaz, bir gece hapsedildiği gibi ertesi gün “Tersane Zindanı”nda prangaya vurulur.
Olayın başından gerginliğin arttığı zamana kadar geçen safhaları Akif Efendi Tebsıra adlı eserinin ilk hali olan uzun bir kaime ile II. Mahmud’a sunmuştur [BOA. C.HR.4007]. Buradaki anlatıma göre; İngiltere Sefareti ikinci tercümanı Etienne Pisani vatandaşını korumak, hapisten çıkarmak için Babıâli’ye geldiğinde, kendisine Akif Efendi tarafından “yaralı çocuğun sağlık durumu netlik kazanıncaya kadar Churchill’in hapiste tutulacağı” söylenir. Ayrıca kendisine “Elçiye söyle, İngilizler İstanbul’a sahte para sürmeye, avlanırken adam vurmaya mı gelirler” denilerek gönderilir.
Bu tarihte İngiltere Sefareti’nde Büyük ve Küçük olarak adlandırılan tercüman Pisani’ler çalışmaktadır. Küçüğü etkisiz kalınca Büyük Pisani gelir ve Churchill’i alıp gitmek ister. Eşlik eden bir kavasla Tersane Zindanı’na gönderilir ama, Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa “tezkiresiz veremeyiz” deyince hışımla geldiği Babıâli’de, Akif Efendi’den tezkire isteyeceği yerde, ağzına geleni söylemeye başlar.
Akif Efendi Tebsıra’sında tezkire isteseydi hemen vereceğini belirtir. Pisani “Osmanlılarla ilk diplomatik temasların başladığı andan itibaren İngiltere vatandaşlarına böyle bir muamelenin yapılmadığını, eldeki ahidnamelere göre de yapılamayacağını” iddia eder. Ona göre “Osmanlı mahkemeleri bir çocuğu yaralamış olsa da bir İngiliz vatandaşını yargılayamaz. Ancak İngiltere elçisinin kuracağı bir mahkemede yargılanabilir”. İngiliz-Osmanlı Ahidnamesi’nin kırk ikinci maddesindeki “bir İngiliz’in kan veyahut başka bir suçtan ithamında İngiltere’nin elçi veya konsolosları bulunmaksızın kadılar kendi kendilerine duruşma yapıp kanuna aykırı rencide etmeyeler” diye açık hükmüne rağmen ahidnameye uyulmamıştır, der.
Akif Efendi ve Churchill olayı
Akif Efendi’nin (Paşa) en meşhur eseri Tebsıra’sının ilk metni sayılabilecek, Churchill olayını uzun bir özet halinde anlattığı kaime.
Nazır Akif Efendi, ahidnamelerin öyle bir hukuk içermediğini söyleyerek bu iddiayı reddeder. Büyük Pisani, Churchill’i suçlayan “keşif ilamı”nı veren Üsküdar kadısı hakkında, kaleme gelmez fahiş tabirlerle hakaret eder. Akif Efendi Tebsıra’da, Pisani de Ponsonby’ye sunduğu raporda aralarında geçen hakaret kelimelerini açıklamaz ama, Orhan Koloğlu sarfedilen küfür sözlerini konsolos raporunda bulmuştur. Akif Efendi’nin Churchill’in suçunu anlatan kadı ilamını öne sürerek “suçu hakkındaki ilamı okuyup kendin öğrendin” demesiyle Pisani, “bu b..tan, yalan ilama mı inanacağız” küfrünü savurur.
Birden ipler kopar. Baştercümandan diplomatik üsluptan uzak, ağza alınmaz sözler işiten Hariciye Nazırı Akif Efendi kendini tutarak sadece “Bu ne edepsizliktir, baştercüman olacaksın, ağzından çıkanı kulağın duymuyor, ben seninle sohbet edemem” diyerek sesini keser. Pisani kendi kabahatini örtmek için elçiyi ne gibi safsata ve tahriklerle kandırdıysa, elçi Babıali’ye gelip meseleyi bir de Osmanlı memurlarından duymak yerine, bundan böyle Hariciye Nazırı Akif Efendi’yi muhatap almayacağına dair sadrazama, seraskere resmî takrir gönderir. Bugünkü anlamıyla “protesto notası” dediğimiz bu belgeden sonra, mesele devletlerarası bir krize dönüşür. Akif Efendi’nin haberi olmadan II. Mahmud’un emriyle Churchill, Tersane Zindanı’ndan çıkarılıp Pisani’ye teslim edilir. Onu döven yüzbaşı meslekten ihraç edilir. Elçi, olayın ayrıntılarını İngiltere’ye bildirmek için kurye gönderir; Haliç’te demirli beylik kotrasını Akdeniz’de olan İngiliz Donanması’nı Çanakkale Boğazı taraflarına getirmek üzere yola çıkardığı dedikodusunu yayar.
Babıali’ye notaİstanbul’daki İngiliz Elçisi Lord Ponsonby’nin Hariciye Nazırı Akif Efendi’yi muhatap kabul etmeyeceğine dair verdiği protesto notası.
Fransa elçisi de olaya katılmaktan geri kalmaz. Fransa tebaasından olanlara aynı muamelenin yapılmaması için Osmanlı Devleti’nin etkili tedbirler almasını resmen talep eder. Ponsonby, Umur-ı Mülkiye Nazırı (İçişleri Bakanı) Pertev Efendi’nin yanına gelip “bu meseleden dolayı İngiltere Devleti, Devlet-i Aliyye’nin altını üstüne getirecektir” yollu savaşta bile söylenmeyecek lakırdıları savurur gider.
O günlerde Şehzade Abdülmecid ile Abdülaziz’in Kâğıthane’de sünnet düğünleri yapılır. Burada Hariciye Nazırı Akif Efendi ile görüşen Nemçe (Avusturya) elçisi, Ponsonby’nin tavrını eleştirir. Bizzat Ponsonby ile olan görüşmesinde “bu olayda böylesine şiddetli bir tavır takınmak yersizdir” tarzındaki konuşması üzerine Ponsonby “ne yapayım, memleketimizin halini bilirsin, korkudan böyle şiddet göstermeye mecbur oldum. Şimdi bir tarziye isteyeceğim lakin nasıl bir tarziye (devletler hukukuna göre özür dileme) isteyeceğime henüz karar veremedim” der. Avusturya elçisi “tarziye isteme usulü, devletlerarasında geçerli bir teamüldür. Ancak yerine getirilemeyecek münasebetsiz bir tarziye istersen, bu hem senin için bir başarısızlık olur, hem de iki ülke arasına soğukluk girer” tarzında aklı başında yönlendirmelerde bulunur.
Lord Ponsonby
1836 yılında büyükelçi olarak bulunduğu İstanbul’da İngiltere’nin çıkarlarını başarıyla savundu.
Akif Efendi Avusturya elçisinin sözlerini pek beğenir. Ponsonby’nin takririnde dile getirdiği “ahidnameye aykırılık” iddialarını kabul etmeyip isbat etmesini ister. Londra’daki fevkalade Osmanlı sefiri Nuri Efendi aracılığıyla İngiliz Umur-ı Ecnebiye nazırına “tercümanının bana (Akif Efendi) ve Umur-ı Mülkiye Nazırına (Pertev Efendi) ettiği hakaretleri kabul edemeyiz” sözleri iletilir. Bunun üzerine gerilim iyice artar. Serasker Hüsrev Paşa, Ponsonby’yi Tarabya Kasr-ı Hümayunu’nda kabul ederek konuşur ancak kriz sona ermez.
Adeta geri dönülmez bir yola girilmiştir. İngiltere Başbakanı Palmerston, Rus etkisindeki Osmanlıları destabilize etmenin bir yolu olarak Ponsonby hadisesini kullanır. Akif Efendi, Eflak tercümanlarından İstefanaki ile işbirliği içindeki elçi Ponsonby, tercüman Pisaniler ve Mülkiye Nazırı Pertev Efendi’yi kendine karşı komplo kurmakla suçlar. Görevinden istifa etmeyi düşünse de, yapılan istişarelerde uygun olmayacağının dile getirildiği bir anda azledilir. Bu sonuç Akif Efendi için büyük bir yıkım olur. Devlet-i Aliyye’nin Hariciye Nazırı’nın sıradan bir İngiliz uğruna feda edilmesini, dine, millete, padişaha bir hakaret olarak görür. Yine de sessiz ve derinden çalışıp kısa sürede baş rakibi Pertev’i bertaraf edip, Ponsonby ile ilişkilerini düzeltecektir.
Ne var ki artık büyü bozulmuştur. 16. yüzyılda diplomasinin kurallarını Osmanlı belirliyordu. Elçiler padişahla görüşebilmek için haftalarca, aylarca Elçi Hanı’nda bekletilirdi. Divan çavuşlarının koltukaltlarından tutup ayaklarını yerden kestikten sonra padişahın huzuruna çıkardıkları elçilerin devri kapanmış, azlini talep ettikleri bakanları görevlerinden aldırabilen ecnebi diplomatlar ortaya çıkmıştır. Lisan bilmediklerinden Rum divan tercümanlarının sıklıkla oyununa gelen Osmanlı hariciyecileri ancak Tanzimat devrinde Fransızca bilen diplomat yetiştirebileceklerdir.
Yine de Osmanlı Devleti bu olayda büyük yara almıştır.
Kendi adıyla tarihe mal olan bu hadisenin başlangıçtaki mağduru, sonuçta en kârlı çıkanı olmuştur. Churchill’e “kırılan gönlünün hoş tutulması” için padişah tarafından pırlantalı bir nişan verilir. Ayrıca 10 bin kantar zeytinyağı ihracı ile Türkçe özel bir gazete çıkarma imtiyazına kavuşur. Ceride-i Havadis adı verilen yarı-resmî gazete, 31 Temmuz 1884’ta yayın hayatına başlar. Yapılan mukavele ile gazeteye üç yıllığına her ay 7000 kuruş destek verilecektir. Müslüman toplumda henüz gazete okuma alışkanlığı olmadığından 150-300 arası tirajlarla uzun süre idare edilir. Kontrat süresi bitince devlet desteği kesilir ama, zararı büyüyen Churchill’e gazeteyi kapatmadan yeni bir destek paketi açılır.
Churchill’e verilen gazete İstanbul hükümeti tarafından İngiliz Churchill’e imtiyazı verilen Ceride-i Havadis gazetesinin 31 Temmuz 1840 tarihli ilk sayısı.
Churchill’in 1846’da ölümüyle, gazete oğlu Alfred Black Churchill’e geçer. Kırım Savaşı sırasında Sivastopol’da savaş muhabirliği yanında Divan-ı Hümayun Beylikçiliği’ne rapor göndermekle görevlendirilir. Kırım’dan gönderilen haberlerle, Türk basınında ilk savaş muhabirliği ortaya çıkar ve halkın büyük ilgisine mazhar olur. Daha sonra sadrazam olacak Said Paşa’dan, Sicill-i Osmani yazarı Mehmed Süreyya Bey’e, Kaptan-ı Derya Ramiz Paşazade İzzet’e kadar devrin entelektüel simaları da artık gazetenin yazar kadrosundadır.
Bu konuda Orhan Koloğlu’nun Miyop Çörçil Olayı adlı eseri yabancı arşiv ve gazetelere, konsolosluk raporlarına dayalı değerli bir çalışmadır. Nedim İpek’in Belleten’in 226. sayısında yayınlanan “Churchill Vak’ası 1836” adlı makalesi de Osmanlı Arşivi belgelerini büyük bir yetkinlikle değerlendiren derlitoplu bir makaledir. Olayın ana kahramanlarından Hariciye Nazırı Akif Efendi’nin başından geçenleri kaleme aldığı Tebsıra adlı eseri bize çok ilginç bir anlatım sunmakla kalmamış, Türk edebiyatında yenileşme yolunun en mümtaz eserlerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
İstanbul, Feriköy Katolik Mezarlığında Churchill ailesi.
Osmanlı idaresindeki dört yüz yıl boyunca Hz. Muhammed’in türbesinde toplanan kıymetli eşya ve mücevherlerin bir kısmı, Hicaz bölgesinde isyan eden Şerif Hüseyin’in Medine’yi tehdidi üzerine yüz yıl önce İstanbul’a geçici olarak nakledilmişti. Şerif Hüseyin’in tehdidinin temelli bir işgal ile sonuçlanması üzerine bu eşyalar Türkiye’de kaldı. Tamamı Topkapı Sarayı’na yerleştirildi ve “Mukaddes Emanetler” adıyla günümüzde ziyaretçilerin hayranlıkla izlediği eserlerin en başta gelenleri oldular. Hüzünlü bir geri dönüşün ibretlik hikayesi…
Sultan I. Ahmed’in Medine’de Hz. Muhammed türbesine hediye ettiği Kevkeb-i Dürri elması. 1909’da bilirkişi tarafından 1.3 milyon altın değer takdir edilmişti.
Arap Yarımadası’nda Mekke ile Medine’nin de içinde bulunduğu Hicaz adı verilen coğrafi bölge, İslâm’ın devletleşmesinden itibaren yarı özerk tarzda Haşimî hanedanından şerifler tarafından yönetilirdi. Haremeyn de denilen Mekke ile Medine, İslâm’ın en kutsal iki şehri olarak Emevi, Abbasi, Memlûk Devletleri zamanında imtiyazlarını hiç kaybetmediler.
Haşimîler, Hilafet merkezi Kahire’yi elinde bulunduran Memlûk Devleti’ne tâbi iken, 1517’de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesiyle Osmanlı Devleti’ne bağlandılar. Osmanlılar bölgeye hâkim olmalarından itibaren 400 yıl boyunca Haşimîlerin ve Haremeyn’in kendilerinden önce verilmiş imtiyazlarını devam ettirdiler. Sultan I. Selim’in “Hâkimü’l-Haremeyn” yerine “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) lakabıyla anılmasında görüldüğü üzere, halktan vergi toplamak, asker almak gibi egemenlik icabından olan usulleri bu bölgede uygulamadılar. Çok uzun yıllar kalelerine Osmanlı bayrağı çekmediler. Osmanlılara bağlı olmayan İslâm toplulukları üzerinde de etkilerini arttırmak için hac yollarını açık ve güvenli tutmaya, sağlık, iaşe, barınma, ibadet kolaylıkları sağlamaya çalıştılar. İslâm coğrafyasının her yerine, buralara gelip giden hacılar aracılığıyla ulaşmayı düşündüler. Bu maksatla devletin Anadolu, Rumeli, Mısır gibi farklı bölgelerinden çok zengin gelir kaynaklarını Haremeyn’e tahsis ettiler. Başta Osmanlı padişahları, valide sultanlar olmak üzere önemli devlet adamları, sade vatandaşlar da bölgeye hizmet etmek maksadıyla Haremeyn vakıfları kurdular. Yıldırım Bayezid devrinden itibaren göndermeye başladıkları para ve hediyeleri, fetihten sonra her yıl “surre alayları” adıyla düzenli olarak Mekke, Medine ve Kudüs ahalisine gönderdiler.
Dört yüz yıl boyunca para ve hediye yağdırılan bu topraklarda, Mekke’deki Kâbe ile Medine’deki Hz. Muhammed’in türbesi en çok rağbet edilen yerlerdi. I. Selim, Mısır’ın fethinden sonra, Memlûk hükümdarı Kansu Gavri’nin hazinesinden, Hz. Muhammed’e nispet edilen sancak, hırka, sakal, diş, ayak izi gibi “Kutsal Emanetler”i İstanbul’a getirmişti. Bunlar Topkapı Sarayı’nda Has Oda’da saklanırken, İstanbul ve bütün İslâm coğrafyasından Hz. Muhammed’in türbesine milyonlarca altın değerinde en ağır ve pahalı hediyeler, mücevherler gönderildi.
Ravza-i Mutahhara adı verilen Hz. Muhammed’in türbesindeki eşyaların eskiden beri belirli aralıklarla sayımları yapılır ve eski defteri ile mutabık kalındıktan sonra yeni defteri düzenlenirdi. Nakilden önceki son sayımın 20 Ocak 1909’da gerçekleştirildiğini tespit edebiliyoruz. Tek tek muayene edilen eşya ve kitapların özellikleri, kimin bağışladığı, defterde ayrıntılarıyla kayıtlıdır. Bazı mücevherli eşyaların günün rayicine göre takdir edilen fiyatları da yazılmıştır.
Cemal Paşa’nın Mukaddes Emanetler’e olan ilgisinin ortaya çıktığı telgraflar, BOA’da (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri) yeralıyor.
Bunlardan Sultan Abdülmecid’in hediyesi her biri 48 kg. som altından yapılmış, 6280 adet pırlanta ile süslenmiş iki adet büyük şamdan için 70.000 Osmanlı lirası fiyat takdir edilirken, Sultan I. Ahmed’in hediyesi Kevkeb-i Dürri elmasına o tarihte biçilen fiyat 1.301.000 Osmanlı lirasıdır. En yüksek bedel ise Sultan III. Mustafa’nın hediyesi olan askıdır ki tam 5 milyon lira olduğu tahmin edilmiştir.
1910 yılı Osmanlı bütçesindeki gelir kalemlerinin toplamı 26 milyon lira, aşar vergisi geliri ise 6.746.950 liradır. Şu üç kalem emanet-i mübarekenin toplam tahmini fiyatı, Osmanlı Devleti’nin tüm aşar vergisi gelirine yaklaşmaktadır. Türbedeki kıymetli eşyanın toplam değerinin Osmanlı bütçesine denk bir değerde olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gerçek alıcıların fiyat belirlediği piyasada daha yüksek rakamlarla karşılaşılması da mümkündür. Listede 399 başlık altında çok sayıda irili ufaklı eşya kayıtlıdır. Bunlarla birlikte bazı eşyaların eski defterde de “yerinde bulunmadığı” kaydı olduğundan aynı şerh yine verilmiştir. Eşya ve kitaplar Harem-i Şerif-i Nebevi Hazinedarı Rasim’e emaneten teslim edilir, defterin sureti de II. Abdülhamid’e gönderilirdi [Y.A. HUS, 526/73, 6 Şubat 1909].
Özellikle İttihat Terakki’nin iktidara gelmesinden sonra bazı Arap kabile ve aşiretleri Osmanlı aleyhtarı tavırlar geliştirdi ve 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa başlangıçta bu hareketliliği idrak etmekte zorlandı. İngilizlerle işbirliği yapan Şerif Hüseyin’in Haziran 1916’da isyan ederek kısa sürede Medine haricinde Hicaz’ı da ele geçirmesi, Osmanlıları şaşırttı. Cemal Paşa’nın, İstanbul’dan gönderilen Surre-i Hümayun’un Medine’den Mekke’ye gitmemesi, şimdilik Medine’de kalması yönündeki teklifi, Osmanlı Bakanlar Kurulunda müzakere edilerek aynı şekilde kabul edildi [MV, 203/97, 22 Ekim 1916].
Duruma hâkim olmaya çalışan Cemal Paşa, Medine Muhafızı Basri Paşa’nın görevden alınıp yerine Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanı Fahri Paşa’nın getirilmesini önerdi. Beyrut’ta bulunan Basri Paşa’ya Talat Paşa’nın gönderdiği telgrafla ileride başka bir göreve tayin edilmek üzere sağlık durumuna binaen izinli sayıldığı, Medine Muhafızlığına Fahri Paşa’nın vekâleten tayin edildiği bildirilir [DH. ŞFR, 74/248, İ.DUİT, 42/55, 27 Mart 1917]. Böylelikle Fahreddin Paşa muhafızlığında Medine’nin savunulmasına başlanılmış olur.
1917’de Hz Muhammed’in türbesinden İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na nakledilen emanetlerin listesi. Listede 81 parça kıymetli eşya, mücevher yeralıyor.
O sıralarda 4. Ordu’dakileri en çok düşündüren hususlar, Medine’deki Hz. Muhammed türbesi ile buradaki hazinede saklı -Osmanlı padişahları, harem kadınları ve devlet adamları tarafından verilen- en nadide hediyelerin tehlikeli bir durumla karşıkarşıya kalmasıydı. Bunların Medine’den İstanbul’a götürülmesi devletin Hicaz’dan vazgeçtiği şeklinde değerlendirilirse, Osmanlılara sadık Arap kabileleri de saf değiştirip isyancıların yanına geçebilirdi. İsyancıların eline geçmesi veya stratejik gerekçeler ile tahliyesi muhtemel olan Medine düşerse, hazinelerin yağmalanması kaçınılmazdı. Gerçekten de, sakinleri Fahreddin Paşa tarafından Şam’a nakledilen Medine’nin İngiliz ve Arap ittifakına terkedilmesinden sonra, Türk ordusu tarafından kilitlenip mühürlenmiş 4850 ev zorla açılıp, yağmalanacaktır. 12 gün süren yağmaya Emir Abdullah’la birlikte bulunan eşraf, Bağdatlı ve Suriyeli subaylarla, emirlerindeki bedeviler de katılacaktır [Salahi Sonyel, Belleten, sy.143 (1972), sf.367].
Bu kritik durum karşısında Medine’de Hz. Muhammed’in türbesindeki altın, gümüş eşyalarla mücevherlerin, bazı kütüphanelerdeki nadir eserlerin hızla İstanbul’a getirilmesine karar verildi. Mukaddes Emanetler’in gönderilmesinde en çok Fahreddin Paşa’nın adı geçmesine rağmen, 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa’nın bizzat ilgilendiği, 23 Nisan 1917’de sadarete çektiği telgrafla meseleyi sahiplendiği bellidir: “Medine kütüphanelerinde bulunan kıymetli eserler ile Hz. Muhammed’in türbesindeki Mushaflar, altın, gümüş, mücevherli eşyalar, altın şamdanları Suriye Vilayeti vasıtasıyla Topkapı Sarayı’ndaki diğer kutsal emanetler ile saklanmak üzere İstanbul’a gönderiyorum” diye çektiği telgrafın ardından yazdığı ek telgrafta, “türbedarların, hizmetlilerin ihmali neticesinde bazı eşyaların revnakları, taşları, inci püsküllerinin kaybolduğunu, üzerlerindeki bir yığın tozun nadide taşları belirsiz bir hale getirdiğini, İstanbul’da sandıkların itinayla ve ehl-i vukuf önünde açıldıktan sonra, üstat ve sanatkârlar vasıtasıyla tamir ettirilmesini” bildirir [A.VRK, 810/16]. Bakanlar Kurulu bu önerilerin tamamını yerine getirecektir.
Tahliyesine karar verilen eşyalar, 1909 tarihli listeye göre çok azdır. Sadece 81 adedi sandıklara yerleştirilir, gerisi türbede bırakılır. Nakledilen emanet-i mübareke ile eşyanın listesini içeren defter de Sadaret’e gönderilir. Bu listede biri Hz. Osman’a ait çeşitli Kuran’lar, hilye levhaları, tespihler; altın kandil, şamdan, gülabdan, buhurdanlar; elmas, yakut, zümrütler; yüzük, gerdanlık, küpe, bilezik, zincir türü mücevherler bulunmaktadır [İ.DUİT, 100/28].
16 Mayıs’tan önce İstanbul’a getirilen emanetler, defterine uyularak teslim alınır. Bakanlar Kurulu bu iş için Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin başkanlığında Serkarin Tevfik, Ayandan Abdurrahman Şeref, Evkaf Müsteşarı Münir, Şeyhülharem Ziver, Hazine Kethüdası Refik Beylerden oluşan bir komisyon kurulmasına karar verir [MV, 247/45, 16 Mayıs 1917]. İnceleme neticesi liste üzerinde düzenlemeler yapılarak eşyalar yeniden sandıklarına konulur ve Topkapı Sarayı Hazine Kethüdası Refik Bey’e teslim edilir. Bakanlar Kurulu’nda ayrıca Medine’den gelip Hazine-i Hümayun’a konan bazı eserlerin tamir edilmeleri için kurulacak komisyonda, Evkaf-ı İslamiye Müzesinden yetkili kişiler ile İbnülemin Mahmud Kemal’in de görev almasına karar verilir [MV, 208/73, 17 Haziran 1917].
4. Ordu kurmay subayları cephede. Fahrettin Paşa en sağda, solunda Cemal Paşa.
19 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’a takrir verip emanetlerin durumunu öğrenmek isteyenler de dâhil olmak üzere bir komisyon huzurunda sandıkların açılarak eldeki kayıtlarla eşyanın karşılaştırılması emredilir [BEO, 340996]. Necef Kaymakamı, 4. Ordu Umur-ı Arabiye Müdürü duruşmasında şahit olarak dinlenen Mısırlı Mahmud Zeki adlı biri, Medine’den 37 vagon tarihi ve kıymetli eşyanın çalındığını iddia edince, tüm dünyaya böyle bir haberin yayılmasının olumsuz sonuçlarından kurtulmak için ince bir tahkikat yapılarak sonuçlarının Divan-ı Harbe gönderilmesi istenir [BEO, 343680, 17 Temmuz 1919].
Eşyalar geldikten sonra Medine’nin durumu daha da kötüleşir. Sonunda 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ardından silahların bırakılması, Medine’nin İngilizlere teslimi Fahreddin Paşa’ya telgrafla bildirilir. Emre uymayan, 12.000 askerle bir müddet daha Medine’yi destansı bir şekilde savunan Medine Muhafızı Fahreddin Paşa’nın mücadelesi kafi gelmez. Bu kahrmanlığının yanısıra, adı, İstanbul’a gönderilmesinde büyük hizmeti olduğu Mukaddes Emanetler ile yanyana anılacaktır.
Kutsal Emanetler Lozan’da İngilizler tarafından gündeme getirildi. Hicaz Emirliği’nin bu eşyalar üzerinde hakkı bulunduğu, asırlardır bulunduğu kutsal mekânlara yeniden iade edilmeleri gerektiği dile getirilse de Türk tarafının tavizsiz tutumu yüzünden İngilizler fazla ısrarcı olmadılar. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin Mukaddes Emanetler üzerindeki hakları zımnen tescil edildi. Günümüzde bu eşya ve mücevherlerin bir kısmı Topkapı Sarayı’nda Hazine Dairesi ile Has Oda bölümlerinde sergilenmekte.
Osmanlı ve Cumhuriyet devri belgelerini bünyesinde barındıran Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Mayıs ayında internet üzerinden belge satışına başladı. Arşivini yüzyıllardır büyük bir kıskançlıkla saklayan devlet, uzun bir sürecin sonunda tasnif çalışmalarını hızlandırarak milyonlarca belgeyi araştırmacılara açmış, bunları internet ortamında da hizmete sunarak şeffaflık yolunda en büyük adımlardan birini atmıştır.
Sümerlerin M.Ö. 3200’lerde çivi yazısını icat edip, sonradan Fenikelilerin harfleri geliştirmesiyle, bilginin ana aktarım materyali yazılı metinler olmuştur. Yazıyı sabitlemek için, kil tabletlerle başlayıp, parşömen, deri ve kâğıtla devam eden süreçte üretilen malzeme saklanırdı. Saklanan malzeme ister ticari, isterse dinî olsun, herkesin kullanımına açık tutulmayan, erişim engelli yasak metinlerdi.
II. Abdülhamid’ten Vambery’ye izin Ünlü Macar şarkiyatçı Arminius Vambery’nin 1890’da aldığı araştırma izni. Sultan II. Abdülhamid’in irade-i hususisi ile tepeden inme verilen bir izindir. Vambery bu tarihlerde İngilizlerle yakın temasta olmasına rağmen II. Abdülhamid’in de himayesine mazhar olmuştu.
Sümerlerin toplum düzeninde tapınaklar ve din adamları merkezde yer alırdı. Okuyup yazma bilenler de din adamı olduklarından üretilen metinlerin saklandıkları yerler de (ilk arşivler diyebileceğimiz) tapınaklar olmuştur. Yazılı metinler tapınakların en zor girilen, bazen sadece din adamlarına, bazen belirli klanlara açık tutulan mekânlarında gizlendi.
Semavi dinlerin ortaya çıkışı da anlayış farklılığına yol açmadı. Hz. Musa’ya indirilen On Emir tabletleri Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin (Bet- Ha-Mikdaş) içinde bulunan, sadece büyük kâhinin (Kohen Gadol) girebildiği kutsal bölümde saklanırdı. İslâmiyet ile gelen Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed devrinde kitaplaştırılmadığı halde, “Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.- Vakıa Suresi, 79. ayet” hükmüyle, günümüzde de abdesti olmayanların el sürmesinin yasaklandığı bir metindir.
İnsanlığın gelişimine paralel olarak teşekkül eden devlet ve toplum düzenlerinde, devlet ve bireyler tarafından üretilen yazılı metinlerin denetimi, korunması, kullanılması da kurallara bağlı olmuştur. Çoğunlukla sakıncalı kitaplar imha edilir, bazen yasaklanır ama yine de saklanır. Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki manastırda olduğu gibi her yere girilebilir ama kütüphane için çeşitli engeller konulur. İzinsiz sızmalara önlem olarak kitaplara zehir bile sürülür.
Devletler de kendi evrakını kıskançlıkla saklar. Osmanlılar buralara “hazine” sıfatını yakıştırarak “Evrak Hazinesi” adını vermişlerdir. Nasıl ki altın, gümüş ve mücevher dolu bir hazineye izinsiz ve yetkisiz kişilerin girmesi imkânsızsa, girmeye teşebbüs şiddetle cezalandırılırsa, evrak hazinesi için de aynı yaklaşım geliştirilmiştir. Devletin vatandaşla veya diğer devletlerle olan hukuki ilişkilerine yönelik evrak ve defterler özenle korunur, zayi olmasına fırsat verilmezdi. Yangın, rutubet, tabii afetlerle tahrip olanları yanında savaşta kaybedildikleri de olurdu. Sadrazamlar ordunun başında savaşa gittiklerinde, Divan-ı Hümayun üyeleri de birlikte gittiğinden savaş meydanında gerekli olan defterler de götürülür, bazen bozguna uğrayan ordunun yanısıra defter hazinesi de zarara uğrardı. Viyana’da kalan 1675 yılına ait bir “şikâyet defteri”, H.G. Majer tarafından 1984’te yayınlanmıştır.
İnternetteki arşiv Kullanıcı adı ve şifrenizle giriş yaptığınızda online tarama yaparak seçtiğiniz belgenin görüntüsünü bilgisayarınıza indirmeniz mümkün.
Osmanlılar, ilk devirlerinde edebiyatın bir şubesi olarak gördükleri tarih yazımında belgeden ziyade anlatım özelliklerine önem verirler, haliyle vesikaya fazla ihtiyaç hissetmezlerdi. Zaten isteseler de yazacak belgeyi nereden bulacaklardı? O zamanlar araştırma maksadıyla arşivlere girmek akıl alır şey değildi. Zamanla bu zihniyet aşılarak belge neşrine önem verildi. Yine de bu belgeler bir tarih kitabından ziyade, mektup, tahrirat, name-i hümayun örnekleri olarak değerlendirebileceğimiz Münşeat Mecmuası adı verilen derlemelerde yayınlanıyordu.
1700’lerin başında o devrin Maliye Bakanlığı olan “Defterdarlık” kurumunun bir bürosu olan Mevkufat Kalemi şefi Süleyman Efendi, Vakıat-ı Ruzmerre adlı eserinde bol bol vesika kullanmıştır. Tarih yazımında devrim olarak nitelenebilecek bir anlayışla kaleme alınan bu “günlük tarih” kitabı vakanüvislere örnek olmasa da, resmî belge kullanmaya yönelik erken örneklerdendir.
Osmanlılar resmî tarih yazımında kullandıkları görevliye “vakanüvis” derlerdi. II. Bâyezid’in ulemadan İdris-i Bitlisi ve Kemalpaşazade’yi tarih yazmakla görevlendirmesinden itibaren, resmî tarih yazıcılığı teşkilatlandırıldı. İlk devirlerdekilere “şehnameci”, “vekayinüvis” gibi farklı isimler verildi. Naima’dan itibaren Divan-ı Hümayun kalemlerine bağlı bir müessese haline geldi.
Ruslara verilen araştırma müsaadesi Rusya Eski Eserler Enstitüsü Müdürü Osinski’nin Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde yarım kalan çalışmasını devam ettirmek üzere aldığı araştırma izni. Mabeyn-i Hümayun antetini taşıyan iradenin altındaki imza Mabeyn Başkatibi Halid Ziya (Uşaklıgil) Bey’e ait.
Devletin esrarına vakıf bu görevlilere yine de sınırlı ve korumacı bir anlayışla belge verilir, adeta neleri yazması gerektiği emredilirdi. Hazine-i Evrak’a girip çalışabilmeleri mümkün değildi. Devlet erkânından bilgi toplamaları da hoş karşılanmaz, müracaatları yüz geri edilirdi. 19. yüzyıl vakanüvislerinden Ahmed Lütfi Efendi bu durumu yana yakıla anlatırken “günün olaylarını kaydetmek görevi, vezir muadili ilmiye sadareti rütbesi olduğu halde, bilgi almak için kapısını aşındırdığı devlet adamlarının başlarından savdığı bir ortamda, gazetelerden edindiği malumatla, arşivden verilen belgelerle resmî tarihçinin elinden ancak bu gelir” demektedir.
Fransız Akademisi’ni örnek alarak kurulan bilim kurulu Encümen-i Daniş kararıyla görevlendirilen Ahmed Cevdet Efendi (Paşa), Tarih’ini yazarken arşivden faydalanmıştır. Hammer’in de eserini kaleme alırken arşiv belgeleri kullandığı biliniyor. Herhalde ikili ilişkilerdeki mahareti etkili olmuştur.
Bakanlar Kurulu kararı gerekiyordu Panço Doref’e verilen araştırma izninin Bakanlar Kurulu Kararnamesi. Panço Doref, Osmanlı döneminde Üsküp Mebusu idi. Çok iyi Türkçe bilirdi. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi devlet adamları ile sıkı dostluklar kurmuştu. Bu araştırma izni verildikten bir yıl sonra gerçekleşen, Osmanlı evrakının Bulgaristan’a satılması olayında hissesi olduğu ithamıyla eleştirilmiştir.
Aslında Topkapı Sarayı’ndaki arşiv ve kütüphane Avrupa’da çok önemseniyor, araştırma izni alabilmek için müracaat üstüne müracaat ediliyordu. 1806-1808 arasında Fransa’nın İstanbul büyükelçisi olan Sebastiani, Napolyon’un ününü duyduğu saray kütüphanesinde din ve devlet işlerine ait evrak hariç, tarih ve çeşitli ilim dallarında, Yunan ve Latin yazısıyla mevcut kitap ve belgelerin kopyalarını çıkarmak için izin istemiştir.
1855 yılında Fransa’nın Kıbrıs-Larnaka konsolosu Topkapı Sarayı’ndaki Tahrir Defterleri üzerinde araştırma yapmak için izin talebi mektubu gönderir. Bu tarihlerde Avrupa’nın bilim ve kültür çevreleri için Osmanlı arşiv ve kütüphaneleri, girmek istenilen yerlerin en başında geliyordu. Sultan Aziz ve II. Abdülhamid, bazı nadir eserleri diplomatik ilişkiler çerçevesinde krallara ve kurumlara hediye ederek bir anlamda bu isteğe toleranslı bir yaklaşım sergiliyorlardı.
Osmanlı bilimadamlarının Avrupa’daki bilimsel kongrelere katılımları arttıkça, Avrupa akademik çevrelerinin arşivlerde doğrudan araştırma yapma istekleri de çoğaldı. II. Abdülhamid zamanında Osmanlı-Romen ilişkilerinin Mühimme Defteri kayıtlarının fotoğrafları çekilerek Romanya hükümetine gönderildi. Saray fotoğrafçılarının eserlerinden derlenen yüzlerce fotoğraf İngiltere ve ABD’ye hediye edildi.
İlk araştırma izni
Macaristan kültür ortamlarında gelişen “Turan Ülküsü” ve Türklerle olan köken birliği çalışmaları için başta gelen mekân Topkapı Sarayı Arşivi idi. Ünlü Macar Türkolog Vambery (izin tarihi 27 Eylül 1890) ilk araştırma izni alanlardandır. Macar Imre Karacson (29 Haziran 1908), Rus Şark Enstitüsü müdürü Osinski (6 Kasım 1910), Stockholm müze memuru Dr. Marten (18 Kasım 1910) gibi biliminsanlarına verilen izinlerle de yeni kurulan Tarih-i Osmanî Encümeni (TOE) ve Darülfünun-ı Osmanî mensupları arasında kültürel alışveriş cereyan etmiştir. Şarkiyatçılar gitgide İstanbul’u mekân tutmaya başlamışlardı.
50’li yıllarda eski usul çalışan uzmanla Prof. Dr. Mübahat Kütükoğlu ile merhum Prof. Dr. Halil Sahillioğlu, 1950’li yıllarda birer genç akademisyen olarak Osmanlı Arşivi araştırma salonunda çalışırken. Karşılarındaki araştırmacıların kimliği saptanamamıştır.
Bu sıralarda TOE resmî bir kurum mahiyetinde ve mensupları da üst düzey bürokratlar olduğundan araştırma yapabiliyor, arşivden istediği evrak ve defterleri alabiliyorken; sivil Osmanlı tarihçilerine izin verme hususuna henüz sıcak bakılmıyordu. 1. Dünya ve İstiklal Harbi sıralarında da arşivcilik ve araştırmacılık hiç durmadan devam etti. Tasnif yanında tetkikler de yapılıyordu. İstanbul işgal altındayken dahi faaliyetler durdurulmadı.
Cumhuriyet devrine geldiğimizde devlet farklı bir bünyeye sahip olmuştu ama, arşivcilik telakkileri hiç değişmedi. Arşivler yine kapalıydı; evrak ve defterler kıskanç bir şekilde korunurdu. Buna rağmen Ankara’dan incelenmek üzere istenilen 1862 tarihli Osmanlı-Hollanda Muahedesi bir sandığa konularak taahhütlü posta ile gönderilip aynı yolla arşive iade edilebiliyordu. (Cumhuriyet arşivi, 30.10.18.104.1)
Cumhuriyetin ilk yıllarında araştırma izni zorlukla çıkıyordu. Bulgar araştırmacı Panço Doref’e verilen izin örneğinde olduğu gibi, Atatürk’ün imzasının da olduğu Bakanlar Kurulu kararı gerekliydi. Yabancı araştırmacılar ancak 90’lı yıllarda Bakanlar Kurulu kararından kurtulabileceklerdir. En basit müracaatta altı ay beklerlerdi.
1933’te İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasından sonra Tarih Bölümü öğrencileri, öğretim üyeleri, bizzat rektörlüğün Başvekâlet Müsteşarlığına yazdıkları izin talebinin kabul edilmesiyle arşive alınabiliyorlardı. Bu durumda da günlük inceleyebildikleri belge miktarı çok sınırlıydı. Suraia Faroqhi’nin hocası Ö. L. Barkan’dan aktardığına göre, o yıllarda günlük sadece 1 defter veya belge talep edebiliyorlarmış. Sonraki yıllarda da bu sınırlamalar devam etti.
Dijital arşiv Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bugün Kağıthane’de bulunan modern binası.
Fotokopinin yaygınlaşmasıyla rahatlanacağı sanılıyordu ama 80’lere kadar tüm araştırma boyunca sadece 100 adet fotokopi alınabiliyordu. Araştırmacı, çalışmasında kullanacağı geri kalan metinleri muhakkak arşivde önündeki orijinal defter veya belgeden istinsah etmek (kopya) zorundaydı.
1990’da yayımlanan Osmanlı Arşivi bülteninde 1921-1960 arasında araştırmacılara verilen izinler listelenmiştir. Bu liste incelendiğinde görülüyor ki 40 yılda yerli-yabancı toplam 423 kişi veya kuruma 536 konuda araştırma izni verilmiştir. Üstelik yabancılar sadece 84 konuda izin alabilmişlerdi. Günümüzde sadece 1 ayda, geçmiş kırk yılın araştırmacı sayısı toplamına ulaşılmaktadır.
Tarihe karışan uygulamalar
1987’de Ermeni tezlerine cevap vermek umuduyla yeniden yapılanmaya gidilen arşivde başlayan çalışmalar, bugün otuz yıl sonra muhteşem bir geri dönüşe sahne olmaktadır. Matbu katalogların günlerce taranmak zorunda kalındığı, tespit edilen belgelerin tedariki için günlük talep kotası yüzünden günlerce beklenildiği zamanlar artık tarihe karışmış ve tarihçilerin inceleme alanına girmiştir.
Bugün Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, ülkemizin dijital veri açısından en zengin kapasiteli kurumudur. Hangi konu olursa olsun milyonlarca dijital görüntüden talep edilen binlerce belge, artık sadece bir DVD’ye kayıt süresi kadar beklemeye sebep olmaktadır. Eskiyle mukayese kabul etmez bu durum, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’daki Osmanlı Arşivi, Ankara’daki Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlıklarında bulunan evrakın dijitalize edilenlerini internet üzerinden ücreti mukabilinde erişime açmasıyla bambaşka bir döneme girmiştir.
Tahrip olan tarih nasıl kurtarılmıştı?
1940’lı yıllarda çekilen fotoğraf ise tarihî belgelerin perişan halini gösteriyor.
Tanzimat öncesi evrakın büyük kısmı, Topkapı Sarayı Kubbealtı yanındaki mahzende saklıydı. Sadece saçak altındaki dar bir alanda kepenkli pencereleri olan, her tarafı kapalı, kalın taş duvarlı sağlam bir binaydı. Ancak saray teşkilatı 1856’da Dolmabahçe’ye taşındıktan sonraki yıllarda, ilgisizlikten binanın kubbe kurşunları zamanla tahrip olunca çatıdan sızan sularla buradaki evrakın yarısı tahrip oldu. Kalanları Vakanüvis Abdurrahman Şeref Efendi ve Tarih-i Osmânî Encümeni tarafından Hazine-i Evrak’a getirildi. Farklı zamanlarda başlarında bulunan Ali Emiri, Musa Efendi, İbnülemin, Muallim Cevdet adlarıyla anılan komisyonlar tarafından tasnif edilen evrak bunlardır. Tahrip olan evrakın büyük kısmı araştırmaya açılmış, az miktar belgenin tasnifi sürmektedir.
Perişan olan belgeler Mimar Fossati tarafından 1846 tarihli irade ile Sadaret’in avlusuna inşa edilen Hazine-i Evrak binası günümüzde İstanbul Valiliği bahçesinde, IRCICA’ya tahsis edilmiş durumda.
Avrupa devletlerinin desteği ve Meksikalı monarşistlerin isteğiyle 1862’de Amerika kıtasına giderek imparatorluk koltuğuna oturan I. Maximillian (Arşidük Ferdinand), beş yıl sonra ülkedeki içsavaşta yenildi. Tam yüz elli yıl önce Cumhuriyeçiler tarafından kurşuna dizildi. Ünlü ressam Manet’nin tablosundan Osmanlı gazetelerine uzanan ve yolda değişen bir tarih öyküsü…
Genç yaşta öldürülen Meksika imparatoru I. Maximillian (1832-1867).
Kuzey ve Orta Amerika’nın en eski ülkesi Meksika’da, M.Ö. 1. yüzyıldan itibaren Maya, Olmek, Toltek, Zapotek, Aztek adlı başlıca kabileler, zaman zaman çatışıp, zamanla birleşerek, gelişmiş bir kültür ve sanat ortamının görüldüğü devlet ve imparatorluklar kurmuştur. Maya ve sonrasında kurulan Aztek imparatorlukları, icatları, alfabesi, dini, tarım-sulama teknolojisi, madenciliği olan, kalabalık nüfusunu rahatlıkla doyuran, gelişmiş bir uygarlığa sahipti.
Bu büyük imparatorluk, 1519’da Hernan Cortes’in başlarında olduğu İspanyol işgalcilerin sadece beş-altı yüz kişilik birliğine anlaşılmaz bir şekilde boyun eğse de tamamen teslim olmadı. Yüzyılın sonuna kadar işgal harekâtı genişledi ve direniş de aynı oranda yayıldı. Ne var ki tahminen 25 milyon insandan 23 milyondan fazlası katledilecek, İspanyol işgalcilerin insanlık dışı icraatlarıyla 1600’lerin başında yerlilerin sayısı 1,5 milyona kadar inecektir.
İspanya krallığına bağlanan topraklar, İspanyol sömürgesi haline getirildi. 300 yıl boyunduruk altında yaşayan ülkeye yoğun bir İspanyol ve Latin Avrupalı göçmen de iskân edildi. Zamanla İspanya bağlantısını reddeden, yerli, melez ve İspanyol göçmenlerden ibaret yeni bir ulusun doğuşuna, Meksikalı kimliğinin gelişmesine tanık olundu. Meksikalı yerli ve göçmen kitlelerin Hidalgo adlı bir rahibin önderliğinde İspanyol zulmünden kurtulmak için 1810’da başlattığı direnişin ardından ülke 1821’de bağımsızlığa kavuştu ve 1. Meksika İmparatorluğu kuruldu.
Bağımsızlık ilanı, ülkede yaşanan kargaşaya çare olamamıştır. İspanyollardan kurtulsalar da yeni yeni büyümekte olan ABD’nin ülkelerinde gözü vardır. ABD Başkanı Monroe’nun adıyla anılan “doktrin” 1823’te ilan edilmiş, buna göre ABD, Avrupa ülkelerinin Amerika kıtasında sömürge edinmelerine kesinlikle karşı çıkmıştır. Bundan sonra tüm Amerika kıtası ABD’nin nüfuz sahası olacak, Texas’ı ilhak etmesi üzerine çıkan 1846-48 savaşı sonunda New Mexico, Nevada, Arizona, California eyaletlerini de Meksika’dan koparıp alacaktır.
Hadisenin resim kaydı Ressam Edouard Manet’nin yüz yılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nde sergilenen “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868’de, hadiseden bir yıl sonra yapılmıştı (üstte). Eser, Goya’nın 1814’de yaptığı tablodan esinlenmişti. Olayın fotoğrafı hem Manet, hem tarih için aydınlatıcı bir kareydi (altta).
1857-60 yılları arasında Katolik kilisesi karşıtlığı, toprak reformu ve yeni anayasa talepleriyle ortaya çıkan, Liberal-Muhafazakâr rekabetiyle gerçekleşen “Reform Savaşı”nı kazanan liberaller 1861 yılında iktidara geldiler ve liderleri Benito Juarez devlet başkanı oldu. İlk iş olarak dış borçların ödenmesini belirsiz bir süreye ertelediler. Bunun üzerine Meksika’dan alacaklı olan Fransa, İspanya ve İngiltere’nin müttefik orduları Meksika’yı işgal etti.
Fransa’nın Meksika’yı sömürgeleştirme planını açığa çıkarmasıyla, İngiltere ve İspanya ittifaktan ayrıldı. Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından yeni bir sömürge gözüyle bakılan Meksika’nın işgali pek kolay olmadı. Fransızları Puebla Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratan Meksikalılar, zafer günü olan 5 Mayıs 1862’yi “Cinco de Mayo” adıyla millî birliklerinin en büyük bayramı olarak günümüzde de coşkuyla kutlamaktadırlar. Çeşitli muharebelerde başarı kazansalar da Devlet Başkanı Juarez ve cumhuriyetçi Meksika güçleri daha fazla direnemeyip başkenti terkettiler. İşgal 1863’te tamamlandı. 10 Temmuz’da 2. Meksika İmparatorluğu ilan edildi. Kilise adamları, büyük toprak sahipleri, aristokrasi ve monarşi yanlısı olup cumhuriyet aleyhtarı olanlar yeni devletin destekçileri oldular.
İmparatorluk kurulmasına kurulur ama tahtı boştur. Kimin tahta çıkarılacağına III. Napolyon karar verir. Habsburg hanedanından Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in kardeşi, imparatorluk veliahdı Ferdinand Joseph’e teklif götürülür. 19. yüzyıl Avrupa monarşilerinde böyle bir yönetim geleneği oluşmuştu. Emperyalist devletlerin monarkları zaten birbirleriyle akraba olduğundan, her yeni kurulan devletin hanedanı da kendi soylarından tesis ediliyordu. Bağımsızlığını kazanan Yunanistan’a 1832 yılında tek kelime Yunanca bilmeyen, üstelik Katolik mezhebinden olduğu halde Ortodoksluğa geçen, Alman Wittelsbach hanedanından, reşit bile olmayan Otto kral “tayin” edilmişti.
Avrupa’da başlayan bu uygulamanın Atlantik ötesine götürülmesi söz konusu oldu. Arşidük Ferdinand’ın seçilmesi de bu gelenekle alakalıdır. Daha sonraki yıllarda da Avrupa’da bu geleneğin devam ettiğini görüyoruz. 1878 yılında Alman Hohenzollern hanedanından Katolik Alman prensi, I. Karol adıyla Romanya tahtına oturtuldu. 1879’da Alman Battenberg hanedanından Alexander, Bulgaristan’a Prens unvanıyla seçildi. Ama Bulgar, Yunan ve Romenler ithal krallarına Meksikalılar gibi muhalefet göstermediler.
1832 doğumlu Arşidük Ferdinand, 1857’de Belçika Kralı I. Leopold’ün kızı Prenses Charlotte ile evlendikten sonra İtalya’nın Trieste şehrindeki Miramare kalesine yerleşti. Botanik araştırmalarına verdiği önemle kalenin bahçesini botanik bahçesi haline getirmiş, Avusturya tahtındaki sırasını bekliyordu. Meksika monarşistlerinin teklifini ilk önce reddetse de Meksika’dan Miramar’a gelen kalabalık bir heyetin taht teklifini cazip bulup geri çevirmedi. Heyet tarafından halkın kendisini istediğine dair yalan beyanlarla kandırıldığı söylenir. Meksika ve Orta Amerika’da botanik araştırmaları yapabilme fırsatının da teklifi kabulünde etkisi olduğu iddia edilir.
Maximillian’ın son anları Fransız ressam Jean-Paul Laurens’ın, “Maximillian’ın Son Anları” adlı çalışması, imparatoru yanındakileri teskin etmeye çalışırken gösteriyor.
Arşidük Ferdinand, eşi Prenses Charlotte ile 12 Haziran 1864’te Mexico City’ye ulaştı ve I. Maximillian adıyla 2. Meksika İmparatorluğu’nun tahtına oturdu. Cumhuriyetçiler ve Muhafazakârlar arasındaki iç savaş henüz bitmemişti, yer yer şiddetli mücadeleler oluyordu. Avusturya, Belçika gönüllü taburları yanında Mısır’dan gönderilen bir birlik de Fransa İmparatorluk Ordusu saflarında Cumhuriyetçilere karşı savaşıyordu.
Maximillian ilk icraatları ile kendini tahta davet eden muhafazakâr monarşistleri şaşkına çevirdi. Yıllardır mücadele ettikleri Liberal Cumhuriyetçilerin programlarına uygun, kilise ve toprak reformlarına niyetlenen Maximillian’a siyasi desteğe devam etseler de reformlarına karşı çıktılar. Fransız ordusu da çeşitli cephelerde yenilmeye başladı. Juarez taraftarı Cumhuriyetçilerin önde gelenlerinin öldürülmesine dair Maximillian’ın ilan ettiği “Bando Negro Programı” muhalefeti daha da şiddetlendirdi.
Goya’nın hadiseden 60 yıl önceki tablosu Fransisco Goya’nın 1808’de yaptığı ve I. Napolyon’a isyan eden İspanyolların kurşuna dizilişini gösteren tablosu, Edouard Manet’nin meşhur tablosuna esin kaynağı olmuştu.
Amerika, 1861 yılında Kuzey-Güney içsavaşı çıktığından, nüfuz sahası olarak gördüğü komşusu Meksika’ya müdahale edememişti. Buna rağmen diplomatik ataklarını sürdürdü. Kongre, daha 1862’de Meksika’da monarşi kurulmasını reddeden bir karar aldı. 1865’te Amerikan İçsavaşı bitince Meksika’ya müdahale başlamıştı. Çemberin giderek daraldığını görüp Meksika’yı Fransız sömürgesi kılma hayallerinden vazgeçen III. Napolyon, Fransız ordusunu geri çekme kararı alınca, Maximillian itiraz etse de sözünü geçiremedi. İmparatoriçe Charlotte Avrupa’ya gidip bizzat III. Napolyon’a yalvarsa da karar değişmedi. Papa Pius’un desteği için İtalya’ya gitmesi de bir işe yaramadı.
31 Mayıs 1866’dan itibaren Fransız ordusu ülkesine döndü. Az sayıdaki Avusturya ve Belçika gönüllüleri, Meksikalı monarşistlerle birlikte Maximillian’ın yanında savaşı sürdürdüler ancak bir yıl dayanabildiler. 15 Mayıs 1867’de sığındıkları Querétaro şehrinde Cumhuriyetçilere teslim oldular. Maximillian ile Meksika muhafazakâr monarşistlerinin önde gelenlerinden General Miguel Miramón ve Tomás Mejia kısa süren bir mahkeme sonucu idama mahkûm edildiler. 19 Haziran 1867 sabahında aynı şehirde kurşuna dizildiler.
Juares, idamların affedilmesine yönelik uluslararası baskı ve ricalara kulak asmadı. Dünya çapında ses getiren, şok etkisi yaratan bir olay oldu. Paris Uluslararası Fuarı sürerken, Osmanlı padişahı Sultan Aziz ve daha birçok kral, çar, imparator misafirken Paris’e ulaşan kurşuna dizme haberi, III. Napolyon’u dehşete düşürdü. İmparatoriçe Charlotte, İtalya’da Miramar Kalesine döndü ama aklını kaçırmıştı.
İllüstrasyon ve fotoğraf İmparator I. Maximillian ile Miramón ve Mejia kurşuna diziliyor. Dönem illüstrasyonunda (üstte) betimlenen idam mangası, fotoğrafçıya da poz vermişti (altta).
Bu trajik ölümün ardından Maximillian’a adanmış eserler ortalığı sardı. Franz Lizst’in Cenaze Marşı, Edouard Manet’nin kurşuna dizilme anını zapteden tabloları, çok sayıda monografi ve kitap ile gündemdeki yerini uzun süre devam ettirdi. Enis Batur’un, Manet’nin tabloları hakkında kaleme aldığı bu sayımızdaki denemesini okumalısınız.
Sultan Abdülaziz döneminde Osmanlı basını gelişmiş bir düzeyde olmasa da, dünya konjonktürünü çok iyi takip ediyordu. Jöntürkler yurtdışına kaçmış, orada kurdukları gazetelerle propagandalarını sürdürüyorlardı. Tam 150 yıl önce Ali Suavi Muhbir gazetesini çıkarıyor, Sultan Aziz’den ziyade, Babıâli yöneticileri, sadrazamlar Âlî ve Fuad Paşalar aleyhinde yaptıkları yayınlarla, bunların yönetim tarzlarını “istibdad” olarak değerlendiriyorlardı.
İstibdad olarak nitelenen bu devirde çıkan İstanbul gazetesi ise 4 Kasım 1867 tarihli 4. sayısında Maximillian’ın kurşuna dizilmesini kapaktan veriyor, gömüldükleri yerin gravürünü hiç endişesiz yayımlıyordu. Haber metni daha da şaşırtıcıydı. İdam öncesinde Maximillian’ın vatandaşlara yönelik beyannamesi ve vasiyetnamesi olduğu belirtilen metinler, sanki devrin hükümdarına, padişahına söylenemeyenleri onun ağzından söyletmek istemiş gibidirler. Bu nedenle gazetede yayımlanan metnin ne kadar gerçek olduğunu ne kadar değiştirildiğini bilmiyoruz. Bununla birlikte çok iyi yazılmış bir metin olduğu ortadadır.
Muhakkak ki bu olay II. Abdülhamid devrinde yaşansaydı, kapaktan görülmek bir tarafa iç sayfalarda birkaç satırla bile yer bulamazdı.
Rusların bugünkü Yeşilköy, geçmişteki Ayastefanos’ta 1898’de yaptırdıkları anıt, Osmanlı Devleti’nin 1914 sonbaharında 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle yıktırılmıştı. Dinamit patlatma anını 300 metrelik bir bobinle filme çeken yedek subay Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk çekimini yapmıştı. 103 yıl sonra anıtın yeniden yaptırılması gündemde.
Mısırlılardan itibaren dikili taşlarla, zafer taklarıyla önemli olayların anısını yaşatmak, dünyanın kadim milletleri arasında bir gelenek olmuştur. Türkler de Orta Asya’da bengütaşlarla, balballarla, Orhun Abideleri gibi anıtlarla bu geleneğin önemli mirasını yarattılar.
Oğuzların Anadolu’ya ilk geldikleri yerlerden Ahlat’taki mezartaşları, başlı başına birer anıttır. Osmanlılar bu geleneği, önemli olayların anısına köşk, kasır gibi binalar inşa ederek yaşattılar. Topkapı Sarayı’na Revan Seferi’nden sonra Revan Köşkü, Bağdat Seferi sonrasında Bağdat Köşkü inşa edilmesi bu kategoridendir.
Ayastefanos abidesinin bir zamanlar bulunduğu mevkii, bugün askerî bölge içerisinde kalıyor.
Taş dikme anlayışı ise sadece ok meydanlarındaki sportif yarışmalarda kırılan rekorları belirleyen nişan taşları ve birçok sanatın tezahür ettiği mezartaşlarıyla sınırlı kalmıştır. Buna karşın yüzlerce yıl üç kıtada seferden sefere koşan Osmanlılar, savaşlarda kaybettikleri askerler için şehitlikler kurma, kazandıkları zaferlerin hatırasına abideler dikme hususunda gayretsizdir. Ruslar ise bunun tam tersine her önemli olayı anıtlaştırma kültürüne çok eskiden sahip olmuşlardı. Osmanlı topraklarında ilk olarak 1833’te Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanına karşı Osmanlılara destek verdiklerinde yerleştikleri Beykoz’da Yuşa tepesine dev bir kaya anıtı diktiler. Ruslar bu anıta II. Mahmud’un izin vermeyeceğini düşünürken, izin verilmekle kalınmamış, anıtın bir yüzüne kazınmak üzere Pertev Paşa’nın Rus dostluğuna övgüler yağdıran bir şiir yazması da padişahın isteğiyle olmuştur. Bu abidenin dikilmesinden 20 yıl sonra Ruslarla dostluğumuz bozulmuş ve üç yıl boyunca Kırım Savaşı’nda mücadele edilmesine rağmen o abideye dokunulmamıştır.
İhtişamlı anıt
Ayastefanos Anıtı 19. yüzyıl sonunda tamamlandığında, 30 metre yüksekliği ve ihtişamlı vaziyeti ile İstanbul’un birçok yerinden fark ediliyordu.
Kırım Savaşı’ndan yirmi yıl sonra aramızın tekrar bozulduğu Rusya ile savaşa tutuştuk. Osmanlı Ordusu 1877-78 yılındaki Osmanlı-Rus Savaşı’nda Balkan ve Kafkas cephelerinde hezimete uğradı. Ruslar doğuda Kars, Ardahan’ı aldıkları gibi batıda da İstanbul kapılarına dayandılar. Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) kamp kurup, tarihinin en ağır şartlar içeren anlaşmalarından birini 3 Mart 1878’de Osmanlılara imzalattılar.
Büyük devletlerin müdahalesiyle Ayastefanos Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi engellense de, 13 Temmuz 1878 Berlin Anlaşması ile Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Anadolu’da kayıpları büyük oldu. İngilizlerle yapılan anlaşma ile Kıbrıs da İngiliz denetimine geçti. Ruslar, Berlin Kongresi’nde imzalanan protokollerde, özerkliğini tasdik ettirdikleri Bulgaristan’ın Balkan Dağları’ndaki Şıpka Geçidi’ne bir manastır inşa etmeyi kabul ettirmişlerdi. Aslında iyi niyetli değillerdi. Projenin anıt ve manastır olarak tasarlanması, bu mevkii talep ederken askerî kaygılarla hareket ettiklerini gizlemeye yönelikti. Şıpka Geçidi savaşta çok şiddetli çatışmalara sahne olan stratejik bir bölgeydi ve sonraki yıllarda Osmanlı üzerine açılacak askerî seferlerde önemli bir nokta olarak kendilerine gerekliydi. Osmanlılar üzerine galip gelmelerinin coşkusunu Rus kamuoyunda da hissettirmek ümidiyle, ülkelerinde de çok sayıda anıt inşa ettiler.
Ruslar bu süreçte egemenlikleri altına giren Kars’a da hemen bir kilise ve abide yapmayı ihmal etmediler. Kars’ın en mutena yerine diktikleri abidenin bir tarafına Grandük Mihail Nikolayeviç’in resmini, diğer tarafına da “Kars kalesinin Türklerden alındığı vakit kahramanca ölen Rus askerlerine” yazısını koydular.
Ruslarla aramızda geçen savaşlarda Osmanlıların da binlerce kaybı olmasına rağmen, böyle abidelerimiz, hatıra nişanelerimiz hiç olmadı. 1. Dünya Savaşı’nda Kafkas ve Galiçya cephelerinde esir alınan Türklerin çoğunlukla gönderildiği Sibirya’daki Krasnoyarsk’da Türk-Alman-Avusturya ve Macar esirlerden ölenlerin anısına, esirlerin kendi aralarında topladıkları parayla diktikleri anıttan başka bir örneğimiz yoktur.
Yıkım hatırası Anıtın kule kısmı 15 Kasım 1914’te ahali ve asker eliyle yıkıldıktan sonra kaide etrafındaki hatıra pozu.
Ayastefanos anıtına giden süreç
Rusların bütün bu anıt-şehitlik-kilise-manastır projelerinde en önemli gördükleri yer ise Ayastefanos idi. Osmanlıları dize getiren antlaşma burada imzalanmıştı. Zaferlerinin tescili ve Osmanlılara sürekli bir mağlubiyet hissi tattırma arzusuyla hemen bir anıt dikmek istedilerse de olmadı.
Savaşın ardından Bulgaristan ile Ardahan ve Kars’taki Rus askerlerinin mezarları koruma altına alınmışken; Edirne’den Ayastefanos’a kadar olan sahada, savaşta veya hastalık sonucu ölen 5 bin kadar Rus askerinin mezarı dağınık vaziyette, korumasızdı. Ölülerinin kemiklerini tek bir anıtmezarda toplamak istediler. İşin bahanesi, görünen yüzü olan bu masum talebin ardında, inşa edecekleri kiliseye koyacakları dünyanın dördüncü büyük çanının seslerini bütün İstanbul’a duyurmak yatıyordu.
İlk teşebbüslerini 1890’da yaptılar. Rus asker mezarlarının en fazla bulunduğu Ayastefanos’ta “kemiklik” tabir ettikleri bir bina ve üzerine küçük bir kilise talebiyle ortaya çıktılar. İlk elde Ayastefanos Mezarlığı akla geldi. Yapılan incelemelerde zeminin bataklık ve çökmeye eğilimi tespit edilince, uygun bir arazinin Osmanlı Devleti’nden talep edilmesi düşünüldü. O sıralarda ünlü Barutçubaşı ailesi mensubu Ohannes Dadyan’ın Yeşilköy’ün kuzeyinde, bugün askerî havaalanı sınırlarında kalan Yeniçiftlik mevkiinde zemini Sultan II. Bayezid Vakfı’na ait bir tarlası vardı. Aynı sıralarda mülteci olarak ortaya çıkan, Rusya tebaasından olup Sivastopol’den gelme Hacı Baba Mehmedof, hayli kalabalık ailesine bir köşk inşa etmek iddiasıyla bu arazinin oniki dönümünü satın aldı. Ardından Bakırköy mahkemesinde düzenlenen bir senetle Rusya Devleti’ne hibe etti. Anıt ve kilisenin bu araziye inşa edilmesine dair görüşmelere başlandı.
Dinamit tahribatı
Teğmen Bahri Doğanay’ın patlattığı dinamit kalıpları ile kulenin eğilmiş hali. Kule daha sonra tamamen yıkılacaktı.
Görüşmelerin ilerleyen aşamalarında arazinin konumu, güneyinden geçen demiryolunun üzerinden yaya trafiğine izin verilemeyeceği, Ayastefanos’un kuzeye doğru büyümesiyle mezarlığın köy içinde kalıp sağlığı tehdit edebileceği gibi endişelerle, Türk tarafı buraya izin veremeyeceğini bildirdi. Ruslar kendilerine hibe edilmiş bir araziyi, inşaat maliyetini düşüreceği ayrıca hemen demiryolu kenarında bulunmasının da malzeme nakliyatını kolay ve ucuz kılacağı için değerlendirmek istedilerse de fazla ısrarcı olamadılar. Yeni teklif edilen araziler arasında bulunan, yine Barutçubaşı ailesinden Agop Dadyan’ın Kalitarya köyündeki (günümüzdeki Florya-Şenlikköy semti) bağ arazisinde mutabık kalındı. Rusya’nın satın aldığı yirmi dört dönümlük bağda inşaata 1893 yılında başlanıldı.
Rusların anıt inşaatı sürerken…
İnşaata üç yıldır İstanbul’da yaşayan mimar Bozorof ve Rusya sefareti ataşesi Pişkof nezaret ediyordu. Kilise binası henüz iki metre yükselmişken, inşaatın gidişatına dair yapılan bir tahkikatın raporunda oldukça ayrıntı verilmektedir. Rapora göre; her kenarı 25 metrelik kare bir bina, çok sağlam bir temel üzerine inşa edilmektedir. İki metre kalınlığındaki duvarlar altı metre yükseldiğinde taş kemerler ile örtülecek ve etraftaki ne kadar Rus mezarından kalma kemik varsa hepsi buraya toplanacaktır. Bu kemikliğin üst tarafına da yirmi dört metre daha eklenerek otuz metrelik bir kilise inşaatı düşünülmektedir. İstanbul’un her yerinden görüleceği, çan sesinin de her yerden duyulacağı muhakkaktır.
Barutçubaşı Agop Bey’in Florya Çiftliği sahiline iki metre genişliğinde, yüz on bir metre uzunluğunda bir iskele inşa edilmiş; buradan demiryolu hattına, oradan da inşaata kadar bir şose yaptırılmış; Agop Bey aşırı cimri olduğundan çiftliğe hiç yatırım yapmadığı halde bu yolun bir kısmını kendi cebinden yaptırmıştır. Manastır bahçesinde 200 kişinin kalabileceği barakalar da unutulmamıştır.
Amele defterinde kayıtlı 82 kişiden ikisi Müslüman, diğerleri çeşitli milletlerdendir. Bunlarla civardaki Türkler arasında gerginlik baş gösterir. Kalitarya köyünde Ataşe Pişkof’un bir arabacıyı azarlamasının ardından işçiler de oturdukları kahveden Osmanlı armasına ateş etmek isterler. Önlerindeki bardak ve kadehleri kırarak hep bir ağızdan Rusça şarkılar söylerken tartışma çıkar. Kahvenin mumlarını söndüren Türklerle çıkan kavgada bir Makedon işçi bıçaklanır.
Malzeme ve irade Rusya Sefareti’nin Türkçe yazıp mühürlediği malzeme listesi ile anıtın inşaatında kullanılmak üzere Avrupa’dan getirilecek malzemenin gümrük muafiyetini sağlayan Sultan II. Abdülhamid’in iradesi.
7 Haziran 1893 tarihli bir irade [BOA. İ.RSM. 1/48] ile Avrupa’dan getirilecek inşaat malzemesinin gümrük vergisinden muaf olması sağlanır. Malzemenin niteliğine bakınca çok maliyetli bir bina olduğu açıkça görülüyor. Büyük kısmı bağışlarla elde edilen, az miktarı Rus hükümetinin bütçesinden çıkan bir buçuk milyon rubleye mal olduğuna yönelik bilgiler vardır. Belgenin ekindeki Rusya Sefareti’nin Türkçe kaleme alıp, Türkçe mühür bastığı takrirde muafiyet istenen malzemenin listesi verilmiştir:
1-Sekiz bin çuval içinde dört yüz ton kireç.
2-Bin iki yüz fıçı içinde Portland çimento.
3-Bir milyon tuğla.
4-Altı yüz metreküp taş.
5-On ton demir ve demir kiriş.
6-On ton ham ve işlenmiş bakır.
7-Elli ton dökme demir parmaklık.
8-Sekiz ton mabet içinde kullanılacak tasvir ve ikonostas.
9-Araba ve takımlarıyla beraber on iki beygir.
10-Yarım ton kazma, kürek, çapa.
Bütün aşamalarında titizlikle çalışan ekip bilhassa ince dekoratif süslemeleri en yetkin sanatçıların eline bırakmıştır. Böylelikle Rus sanatı açısından önemli bir eser ortaya konulmuş oluyordu.
İstanbul girişinde Rus askerleri Rus ordusu Ayastefanos’ta (bugünkü Yeşilköy) kamp kurup, tarihinin en ağır şartlar içeren anlaşmalarından birini 3 Mart 1878’de Osmanlılara imzalattılar. Ruslar Çatalca’dan Yeşilköy’e kadar olan bölgede her köy ve yerleşim birimine asker yerleştirmişti. Küçükçekmece (altta) ve Safraköyü (bugünkü Sefaköy-en altta) civarında Rus askerleri.
Anıtın açılışı ve yıkılışı
Anıtın tamamlanması hedeflenenden bir yıl uzun sürdü. Henüz tamamlanmadan, bir kutsama töreni yapıldı. 1898’in Kasım sonunda biter bitmez açılış töreni hazırlıklarına başlandı. 18 Aralık 1898’deki törene Rus çarını temsilen Grandük Nikola, Osmanlıları temsilen Ahmed Ali Paşa katıldı. Birçok üst düzey asker ve bürokrat, uluslararası davetliler ve Slav dünyasının ruhban sınıfı da davetliydi. Osmanlı ve yabancı basın yanında Yıldız Sarayı fotoğrafçılarından Bahriyeli Ali Sami’nin de fotoğraf çektiği biliniyor. Sirkeci istasyonundan Florya’ya özel trenler kaldırıldı. Yapılan ayin ve okunan toplu ilahilerin ardından verilen kokteylle tören bitirildi.
19. yüzyılın ilk yarısında Çavuşbaşı deresinin batısında çok miktarda Rum köyü ve nüfusu vardı. Rus ve Balkan savaşlarının ardından Rumeli’den gelen göçmenlerin Ayastefanos’tan ileriye İstanbul’a geçirilmemesi benimsendi. O civardaki birçok yerleşime iskân edildiler. 30 metrelik yüksekliği ile her yerden gördükleri, mağlubiyet ve acılarını sürekli hatırlatan abideye karşı hiç de iyi hisler beslemedikleri açıktı. Aynı şekilde İstanbul sakinleri de yapıldığı andan itibaren bu abideye “bir gün elbet elbirliğiyle yıkacağız” gözüyle bakıyorlardı. Osmanlının cihad çağrısı bu zemini hazırladı.
Rusya 1 Kasım 1914’te Osmanlı devletine harp ilan etti. Osmanlılarda, 11 Kasım da Rusya ve İngiltere’ye savaş ilan etti. Üç gün sonra da bu ülkelere karşı cihad çağrısında bulundu. Cihad fetvası Fatih Camii’nde okunduktan sonra cemaatin bir kısmı doğruca abidenin başına geldi. Orada da birikmiş bir kalabalığı karşılarında buldu. Fatih Camii’nden çıkan grupla abidenin etrafında bekleşen muhacirler birleştiler. Kilise görevlileri ve muhafızlar zaten Rusya savaş ilan eder etmez orayı terketmişler, giderken maddi-manevi değerli objeleri de yanlarında götürmüşlerdi. Bomboş anıtın başında bir miting düzenlendi. Ortaya çıkan karar anıtın yıkılması yönündeydi. Kalabalık halk kitlesi kazma küreklerle tahribata başladı ama sadece zarar verdiler, anıt yıkılamadı.
Ertesi günü yıkım için yine toplanıldı. Bundan sonrası için anlatımlarda farklılık olmakla birlikte, binanın dinamit kalıpları kullanılarak yıkıldığı kesindir. O zaman teğmen rütbesinde bulunan Bahri Doğanay’ın Tarih Dünyası dergisinin 1950 yılı 6. sayısındaki yazısına göre dinamitleyen de kendisidir. Mensubu bulunduğu 27. Süvari Alay Komutanı Binbaşı Hamid Fahri Bey’in emriyle çan kulesinin üst kısmındaki kemer ayaklarına yerleştirdikleri dinamitleri patlatmışlar, ama ancak külahını eğebilmişlerdir. O sıralarda İstanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey’in engellemesiyle karşılaşmışlar, Binbaşı Hamid Bey’in sert çıkışıyla işlerini tamamlamışlardı.
Bu anlatımın tam aksine bazı arşiv belgelerinde Bedri Bey’in İstanbul’un işgali zamanlarında Fransızlar tarafından yıkımın sorumlusu olarak arandığı ve soruşturulduğu görülmüştür. Eldeki belgeler kesin kanaate sahip olmamıza yetecek kadar doyurucu değildir.
Bazı anlatımlara göre yıkım ve tahribat birkaç gün sürmüştür. Dinamit patlatma anını 300 metrelik bir bobinle filme çeken yedek subay Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk çekimini yapmıştır. Her ne kadar bu film henüz ele geçmediyse de, görüp izleyenlerin şahitliği itibariyle filmin varlığı şüpheden uzak bir gerçekliktir. Çan kulesindeki çan, bazı malzemelerle birlikte Askerî Müze’ye kaldırılmıştır. Günümüzde de müzede teşhir edilmektedir.
Yıkıldıktan sonra arazi üzerinde belirli tasarruflar olmuş, enkazın kaldırılması Şehremaneti’ne çok pahalıya patlamıştır. Harbiye Nezareti’nin kullanımına tahsis edilince Şehremaneti bu parayı talep etmiş, ama “halk hareketiyle yıkılan bir binanı enkaz temizleme parasını Harbiye Nezareti’nin ödeyemeyeceği” cevabını almıştır. Bundan sonra askeriyenin kullanımıyla günümüze kadar gelmiştir. İstimlâk edilip edilmediğini, mülkiyet durumunu tapu kayıtlarından maalesef araştıramadım.
İlk Türk filmi
Ayastefanos Anıtı’nda dinamit patlatma anı, yedeksubay Fuat Uzkınay’ın Türk sinema tarihinin ilk çekimi sayılan filminde mevcut. Bu film henüz ortaya çıkmadıysa da, görüp izleyenlerin şahitliği itibariyle şüpheden uzak bir gerçek.
Aynı günlerde Beykoz’da 1833 yılında dikilen “Moskof Taşı” da Vaniköyü’ndeki Rehber-i İttihat Mektebi talebeleri ve hocaları eliyle imha edildi. Brest-Litovsk Anltaşması’nın ardından Kars’a giren Türk ordusu ilk iş olarak 1877- 78 savaşının ardından dikilen anıtı yoketmiştir. 25 Nisan 1918 tarihli Donanma mecmuasında haberi yapılmıştır.
Yazımızın sonunda tarihten günümüze ani bir sıçrama yaparak Türk-Rus Dışişleri Bakanlarının 3 Aralık 2012’de İstanbul’da imzaladıkları anlaşmaya gelelim. Buna göre iki ülke karşılıklı olarak kendi topraklarında inşa edilmiş anıtlar, anıtsal yapılar ve mezarlıkları inşa ve restore edebilecektir. Türkiye’nin Krasnoyarsk’taki abidesi ile Ayastefanos ve Kars abidelerini aynı kefeye koyan bu anlaşma, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak 8 Mart 2017 tarihinde, yani geçen ay başında 6773 numaralı kanun olarak yürürlüğe girdi.
Rus anıtlarının tekrar inşa edilip edilmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek.
(Makalenin hazırlanmasında çalışmalarından yararlandığım Ertunç Denktaş, Roni Marguiles ve Fatma Ürekli’ye teşekkür eder, Reşad Ekrem Koçu ile Bahri Doğanay’a rahmetler dilerim)
Sultan Abdülhamid’in 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı kapatması, toplumun yönetimde söz sahibi olma azmini doğar doğmaz katleden bir hamleydi. Osmanlı milletlerinin büyük umutlar bağladığı Meclis-i Umumi’nin devre dışı bırakılması, yaşanan tartışmalar ve yabancı ülkelerin tutumu Takvim-i Vekayi’de yayınlanan Meclis-i Mebusan tutanaklarından aktarılıyor. Sürecin içyüzü.
Meclis-i Mebusan (parlamento) tecrübesini 1877’de yaşamaya başlamış bir ülkenin, çok partili demokrasiye ancak 1946’da geçebilmesi ilginç bir çelişkidir. Bu çelişkiyi çözümlemede kullanılacak, Meclis’in kapatılmasındaki gerekçelerin izine rastlanabilecek en iyi kaynak “Meclis-i Mebusan Zabıtları”dır.
Devrine göre büyük yenilik olan stenografi ile kayda alınan meclis oturumlarındaki konuşmalar maalesef günümüze intikal etmedi. I. Meclis-i Mebusan’ın stenografi ürünü tutanakları, II. Meclis-i Mebusan’a tahsis edilen Çırağan Sarayı’nda 1909’da çıkan yangında tamamen yanmış olmalı. Neyse ki Abdurrahman Şeref Bey’in Takvim-i Vekayi’deki görevi sırasında günü gününe yayınladığı, halka açık her oturumun konuşmaları elimizde. II. Abdülhamid devrinde zabıtların yer aldığı Takvim-i Vekayi’ler suç unsuru olarak değerlendirilirdi. Bu bakımdan zorluklarla saklanabildiler. Dolayısıyla yakın zamanlara kadar tam bir koleksiyonu hiçbir yerde yoktu. Şimdilerde de dijital koleksiyonlar halinde tamamlanabildi.
Hakkı Tarık Us yıllarca arayıp binbir meşakkatle bulduğu, biraraya getirdiği zabıtları 1939 ve 1954 yıllarında iki cilt halinde yayımladı. O tutanaklar olmasa, Meclis-i Mebusan lehine-aleyhine söylenenleri sorgulamaya imkân bulamayacaktık. O “söylenenler” içinde öyle iddialar var ki… Bugün bile “Farklı milletlerden, dinlerden oluşan Osmanlı karmasının parlamentosu kapatılmasaydı, devlet 30 yıl önce dağılırdı; Mecliste Türkçe’nin yanında diğer dillerin de resmî dil olarak kabulü için Ermeniler, Rumlar, Araplar çok büyük kavgalar verdiler; Ermenilik, Rumluk, Araplık davası güden ayrılıkçı mebuslar, devleti Meclis’te parçalayabilirlerdi; Osmanlı toplumu Meşrutiyeti özümseyip benimseyecek siyasi olgunluğa erişmemişti; Ruslarla amansız bir savaşın sürdüğü anda savaş meclisten mi idare edilirmiş!” gibi hüküm içeren eleştiriler kolayca kabul görüyor.
İlk Meclis-i Mebusan 1877’de Ayasofya’nın güneyinde Darülfünun binasında açılan ilk Meclis-i Mebusan’da genel kurul salonunun içeriden görünüşü.
Topu topu iki dönemde beş ay ömür sürebilen, buna rağmen özetleri bile iki büyük cilt tutan tutanakların söyledikleri ile Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki haklılığa dair kulaktan dolma söylentileri, temelsiz gerekçeleri tartmak çok zor olmasa gerek. Öne çıkarılan ve haklılığı vurgulanan kapatılma gerekçelerini ana hatlarıyla sıralayabiliriz.
Çok dinli, çok milletli Osmanlı toplumunu değerlendirirken, günümüzün ulus devlet anlayışı ile hareket edilmesi sıklıkla düşülen bir hata. Osmanlı Devleti 623 yıllık ömrünün sadece son 83 yılında Tanzimat Islahat Meşrutiyet ilkeleri ile hareket etti. Öncesinde asırlar boyu Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitlik yoktu. Son yüzyılda gayrimüslimlerin elden uçup gitmemesi için bulunan formül, Müslim-gayrimüslim herkesin “Osmanlılık” kavramı çevresinde birleştirilmesi oldu. Gülhane Hatt-ı Hümayunu (Tanzimat), Islahat Fermanı, Kanun-ı Esasi süreçleri bu kavramı şekillendirdi. II. Abdülhamid de Meclis-i Mebusan’ı açarken Tanzimat ilkelerine vurguyu eksik etmedi. Böylelikle ilk Meclis’te herkes Osmanlılık kavramının içini doldurma peşindeydi. Bu kavramın muhteva ve sınırlarını belirlerken dil, din, mezhep ayrılıkları vurgulanarak yapılan tartışmalardan hareketle, gayrimüslim vekillerin ayrılıkçı kaygılarla hareket ettiğini iddia etmek anakronik bir yanılgıdır.
I.Meclis-i Mebusan’da Türkçe dışında dillerin kullanılması meselesi, asla bugün anladığımız gibi olmamıştır. Bir iki oturumda “Nahiyeler Kanunu” ve “Vilâyât Belediyeler Kanunu” görüşmeleri sırasında vilayet ve kaza meclislerine üye seçileceklerin Türkçe bilme zorunluluğu vurgulandı. Kanun-ı Esasi’de resmî dilin Türkçe, memurların Türkçe bilmesinin zorunlu olduğu kayıtlıydı. Anayasaya halel getirmeden bilhassa taşra diyarlarındaki Türkçe bilmeyen vatandaşların yerel meclislerde temsil haklarının kaybolmaması arayışında olan üyeler vardı.
Meclis’in kapatılma kararı Meclis-i Mebusan’ın kapatılma kararının yer aldığı 2099 numaralı 16 Şubat 1878 tarihli Takvim-i Vekayi
İstanbul mebusu Vasilaki, Suriye mebusu Nikola Nakkaş gibi üyeler kendi cemaatlerinden Türkçe bilmeyenlerin durumlarını sorgulayarak, “Osmanlılık kavramı içinde her lisanın ifade edilmesinin ne mahzuru vardır?” şeklinde sorular yönelttiler. Anayasanın bağlayıcı maddeleri hatırlatılarak tartışmalar bitirildi. Vasilaki Efendi başka bir söz sırasında Müslim-gayrimüslim ayrımının da söz konusu edilmemesini, herkesin eşit vatandaşlar olarak adlandırılmasını dile getirirken, laikliğe giden yolda olduğunun, II. Mahmud’un “ben tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede, Musevi’sini havrada görmek isterim” sözünü geliştirdiğinin farkındaydı.
Türkçe dışındaki dillerde ısrarı konusunda en çok eleştirilen Vasilaki’nin, I. Meclisin 12. celsesinde “Hıristiyanlar Osmanlı olmak isterlerse Osmanlı lisanını öğrensinler” diye konuşma yaptığı görmezden gelinmektedir. Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’nın gayrimüslim vekillere şiddetle müdahale ettiği söylenegelir. Tutanaklara baktığımızda Nakkaş Efendi’nin Beyrut ’ta çok kimsenin Türkçe bilmediği ifadesine cevap olarak Vefik Paşa’nın tek cümle “dört yıldan sonra aklı olan Türkçe öğrensin” dediğini görüyoruz. Nakkaş devamında “Türkçenin bilinmemesinde ne mazarrat var?” sorusunu yöneltir, aynı medeni ölçü içerisinde Vefik Paşa’dan “İttihada manidir. İnşallah nasihatimizi kabul ederler de Türkçe öğrenirler” cevabını alır. Tartışmalar olgunlukla sonuçlanmıştır. Beş aylık sürede iki-üç defa gündeme gelen Türkçe meselesi, kapatılmanın haklılığına ikna edici bir gerekçe değildir.
Meclisin etnik yapısı da günümüzde çok sorunlu gösterilmektedir. Müslüman ve gayrimüslim vekil sayılarından hareketle 115 vekilin 69’unun Müslüman olduğu, ancak Arnavut, Arap gibi kavimler arasında Türklerin azınlıkta kaldıkları söylenir. Aslında bu yersiz kaygı da anakroniktir; ayrıca 46 gayrimüslim üyeyi bir Hıristiyan cephesi/bloku gibi görmenin sonucudur. II. Mecliste de sayılar değişik, oranlar yaklaşıktır. O günkü anlayışlar günümüze göre bariz farklılıklar gösterir.
Erzurum mebusu Kiragos Efendi mecliste, ahaliyi ezen, yerel güçlerle işbirliği yapan memurları anlatırken, daha çok Rum, Bulgar Ortodoks Hıristiyanların mahalli liderlerine verilen “Çorbacı” tabirini “namussuz çorbacılar” şeklinde kullanınca, Yanyalı Çanaka Efendi tarafından şiddetle protesto edilmiş, Kiragos Efendi bildiğinden şaşmamıştır. Marunî, Yahudi, Rum-Sırp-Bulgar Ortodoksu, Protestan-Ortodoks-Katolik Ermenisi birçok farklı mezhebin yekpare olmadığı, aralarında derin çelişkiler barındırdığı dikkatlerden kaçırılır. Müslümanların da benzer farklılık ve çelişkilerle dolu olduğu bir ortamda “Türkler o mecliste azınlıktaydı” demek, Osmanlılığın ne demek olduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir.
II. Abdülhamid’in meclisi kapatmasındaki haklılığına delil gösterilen bu durum, tek adamlık devrinde Yıldız Sarayı’nda Karakeçili Yörüklerinden, Arap ve Arnavutlardan muhafız alayları kurmasında; sağlığını, sermayesini, istihbaratını emanet ettiği Marunî, Ermeni ve Rumları en yakınında istihdam etmesinde birleştirici ve yapıcı bir çaba olarak övülür ama aradaki çelişkiye hiç değinilmez. Ayrıca II. Mecliste başkanvekilliği için meclisin en yüksek oyla seçtiği üç Türk adayın listesini bir tarafa atan II. Abdülhamid’in, listede olmadığı halde usulsüz olarak Hüdaverdi Ohannes’i başkanvekili yapması da sorgulanmamaktadır. “Gayrimüslim tebaadan biri de başkanvekili oluversin” anlayışı mecliste tepkiyle karşılanmış ama gündem uzatılmamıştır.
HALEP MEBUSU SADİ EFENDİ
İSTANBUL MEBUSU SOLİDİ EFENDİ
Türkleri savunan Solidi Efendi
Mebus seçimlerinin tek aşamada doğrudan doğruya mı yoksa ikinci seçmenler vasıtasıyla mı olması gerektiği tartışmalarında Halep mebusu Sadi Efendi “Doğrudan seçim ahalinin özgürlüğünü arttırıyor lakin bizim ahalinin seçim kabiliyeti daha bu dereceye gelmemiştir” lafı üzerine İstanbullu Solidi Efendi “Bu yüce mecliste ahalimize yöneltilen cehalet ve ahmaklık sıfatını kabul edemem. Bizim milletimiz Avrupa milletlerinden daha ahmak değildir, onlardan daha kabiliyetlidir” demiştir.
1877’de Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı üzerine Mecliste olağanüstü görüşmeler yaşanır. Rusya’nın Hıristiyan topluluklar üzerinde himayeci bir tahakkümle yayınladığı notalara en sert tepkiyi Meclis’in Hıristiyan mebusları gösterir. Teker teker söz alarak nutuklar irad ederler. Halep Mebusu Manuk Efendi (Ermeni); Bulgar vekillerden Yorgi, Dimitri, Todori, Zahari, İstefanaki; Trabzon’dan Petraki, Sivas’tan Agop, Suriye’den Nevfel ve daha niceleri Ruslara nefret kusan, bilhassa Ortodokslar için din birliğini dikkate almayan, Devlet-i Aliyye için her fedakârlığa cemaatleri ile hazır olduklarını beyan eden konuşmalar yaparlar.
İstanbul’dan Sebuh Efendi “Hıristiyanların malen ve canen ne hizmet istenilirse hazır olduklarını” belirtir. Nakkaş Efendi “biz (Hıristiyanlar askere alınmadığı için) şimdiye kadar silah kullanmadık. Akçe ve sairece ne hizmet lazım ise, her türlü fedakârlığa hazırız” der demez Sebuh Efendi “Hıristiyanlar vatan savunmasına hazırdır, mal, can, silah ile de hizmet edebilirler” diye konuşur. Osmanlılık kavramını kendine göre doldurmaya meyilli Yanyalı Çanaka Efendi bile “Rusya bu savaşı Osmanlılar aleyhine ilan etti. Bu isim bize de şamildir. Biz de Osmanlıyız, savaşa hazırız” diye ilan eder.
Konuşmalar Meclis üzerinde o kadar etkili olur ki Müslüman mebuslar, başkan Vefik Paşa, gayrimüslimlerin bu heyecanına alkışlarla, teşekkürlerle karşılık verirler. Meclisin varlığının en büyük muhaliflerinden olan Dâhiliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa da memnuniyetle teşekkürlerini sunar. İzleyici locaları da alkışlı tezahürata başlayınca başkan tarafından izleyicilerin lehte ve aleyhte tezahürat, alkış yapamayacakları, sessizce oturumu izlemeleri uyarısı gelir. Osmanlı Ordusunun başarıları Müslim-gayrimüslim ayrılmadan hep birlikte alkışlanır, işler kötüye gitmeye başlayınca hep birlikte aynı duygularla üzülürler, cephelerdeki kayıpların sorumluları hesap vermeye çağırılır.
Klasik Osmanlı devri anlayışında padişah karşısında reaya ve kul statüsünde bulunan tebaanın da hukuku ihlal edilemezdi. Kölenin, cariyenin bile yüzlerce fıkhi kural içeren bir statüsü varken aksi düşünülemezdi. 1839 Tanzimat reformları sonrasında tarihe karışan klasik devirden miras kalan hukuk daha da geliştirilerek Batılı anlayışlara kapı açıldı. Mahalli meclislerin ülke gündemine girmesiyle, gayrimüslimlerle Müslimlerin eşit sayıda bulundukları ilk yönetim organları oluşturuldu. İstanbul bu tecrübeden mahrum kalsa da Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinde kıyasıya mücadele edilen meclis seçimleri ile taşranın İstanbul’a göre bir üstünlüğü ortaya çıktı. Taşradan habersiz İstanbul erkân ve zadegânı bilmese de, yarı burjuva, eşraf ve ahali demokrasi yolunda İstanbul ahalisinden üstün bir bilinç kazanmıştı.
İstanbul’da Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet idaresini kolaylıkla kabul eden merkezi bürokrasi ve yarı aristokrasi, Meclis-i Mebusan’a seçilip gelen taşralıların kolay lokma olacakları, alıştıkları düzenin sarsılmadan yoluna devam edeceği konusunda endişesizdi. Ancak hiç de beklenildiği gibi çıkmadılar. İstanbul’un beşi Müslim, beşi gayrimüslim mebusu ilk defa seçim görmüşlerdi ama, karşılarındaki taşralılar yıllardır geliştirdikleri modelde politika üretebilen, yerel meclislerinde yönetim ve tartışma tecrübesi kazanmış, ağzı kalabalık adamlar olarak Meclis’te ipleri ele geçirmişlerdi.
HALEP MEBUSU MANUK KARACIYAN
Osmanlılık kavramı
Halep mebusu Manuk Karacıyan Efendi: Efendiler, Osmanlı Devleti’nin birliğini ve saltanat-ı seniyyenin bağımsızlığını korumak yükümlü olduğumuz görevlerin en önemlisidir. Her ne taraftan olursa olsun Millet-i Osmaniye’nin hukukuna saldırıldığında engellenmesi ve uzaklaştırılması için devletimizin yönetim başında olanlarına yardım etmemiz gerekir… – Meclis Reisi Ahmed Vefik Paşa: Elhamdülillah, Osmanlılarımız, Osmanlılık kavramını aynı şekilde hissediyorlar.
Midhat Paşa daha Tuna valiliği zamanında bu katılımcı yönetimin faydalarını görmüş ve uygulamaya başlandığında Bulgarların Osmanlıya bağlılığının yükseldiği ortaya çıkmıştı. Rusların da Bulgaristan üzerindeki emellerine engel olacağını düşündüğü bu gelişmelerin önünü kesmek için ne kadar uğraştığı ortadadır. İstanbulluların bu inceliklere vakıf olamamaları, Meclisteki birçok oturumda taşralılar tarafından susturulmalarına sebep olmuştur. Hatta Edirne mebusu Rasim Bey, nahiye meclislerindeki üye sayıları üzerine meclis genel kurulunda yürütülen tartışmada, İstanbul mebusu Vasilaki ve Sebuh Efendileri zikrederek “İstanbullu oldukları ve seçim işlerine bu sene girdikleri için bu işi bizim kadar iyi bilemezler. Biz taşralıyız. Bu işi elbette daha iyi biliriz. Şimdiye kadar azanın yarısı Müslim, yarısı gayrimüslim idi. İslâm-Hıristiyan bir yere gelip sizden kimi seçelim, bizden kimi seçelim diye müzakere ederdik… Biz elli beş (1839) senesinden yani Tanzimat’ın başından beri seçimler içindeyiz. İstanbul daha bu sene intihaba girdi” demiştir.
YENİŞEHİRLİZADE AHMED EFENDİ
Bize baraka yeter
Vefik Paşa’nın gelecek sene Heyet-i Mebusan binası inşa edilecek yer için mebuslardan önerge hazırlanmasını istemesi üzerine İzmir Mebusu Yenişehirli-zade Ahmed Efendi: Biz bina istemeyiz efendim, biz çadır altında otururuz, bize bir baraka kâfidir.
İşte bu vekiller, İstanbul’un zenginlikleri ile taşranın fakirliğini karşılaştırdılar. Vilayetlerden orduya toplanan yardımların büyüklüğü karşısında İstanbul’un cüz’i yardımlarının mukayesesini yaptılar. Taşrada merkezin yetkilendirdiği memurların ahaliyi ezmesinin önüne geçmek için seçim bölgelerinden gelen arzuhalleri işleme koyarak takipçisi oldular.
EDİRNE MENSUBU RASİM BEY
Memurlardan da vergi alınsın
Edirne mebusu Rasim Bey’in “esnaf ve sanatkârlar temettu vergisi mükellefleri olarak vergilerini ödedikleri gibi memurlardan da temettu vergisi alınsın” önergesi alkışlarla kabul edilmiştir.
Örnek bir olay olarak anlatılması gerekir ki, İstanbul mebusu Solidi Efendi’ye gelen bir arzuhalde daha gözaltında suçsuzluğu anlaşılan ama memurların ihmaliyle dokuz yıldır suçsuz yere hapiste yatan Nikola Tatavlianos’un tahliyesine ve uygun bir tazminat ödenmesine karar verildi. Serasker Redif Paşa’nın tasarrufuyla sorgusuz sualsiz sürgüne gönderilenlerin, haklarının takipçisi oldular. Eski sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın yolsuzluklarını, devletin başına açtığı meseleleri sorgulayıp yargılanmasını istediler. Hatta aldığı emekli maaşı bile gündeme geldi. Bütçe Kanunu’nda Dâhiliye, Hariciye neyse de Maliye Nezareti’nin bütçesinde bile indirime gidip masraflar kısıldı. Halktan toplanan vergilerin doğru yerlere harcanıp harcanmadığı incelendi.
Vekiller, Zaptiye Nazırının mecliste bir hafiyeyi görevlendirdiğini haber alınca, durumu şiddetle protesto ettiler ve Bakanın yargılanmasını talep ettiler. Protesto konuşmalarında hafiyelik aleyhinde dile gelen cesur sözler, 30 yıl sürecek istibdat devrinde hafiye korkusu yüzünden hiç duyulmayacaktır. O nazır, meclis kapatılınca sürgüne gönderilecek vekilleri yanına çağırtıp “sizin gibi hiçbir içtimai mevkii olmayan kimseleri kendisine mebus seçen millete yazıklar olsun” diyerek, alenen millete de hakaret edecektir.
İlk mebuslarımızın kısa bir sürede İstanbul’da kendilerine yaygın bir düşman kitlesi kazandıklarını düşünmek hiç de zor değil. Meclisi kapatma kararının mürekkebi kurumadan, on mebusun İstanbul’dan memleketlerine sürgün kararı çıkmıştı. Bunlardan Haleb Mebusu Nafi Efendi ile Manuk Efendi, İzmir Mebusu Yenişehirlizade Ahmed Efendi, Edirne Mebusu Rasim Bey, siyasi parti lideri niteliğine sahip görülüyorlar.
HALEP MENSUBU NAFİ EFENDİ
Savaş suçluları
Halep mebusu Nafi Efendi:
Rus savaşı kötüye gittikçe mecliste sorumluların, bilhassa komutanların hesap vermesini isteyerek; “Bu savaşta bulunan Rauf Paşa, Süleyman Paşa, Mehmed Ali Paşa, Muhtar Paşa… Millet tamamına suçlu gözüyle bakıyor.”
Bu sürgünlerin ortak özelliği muhalif ve halktan yana politika üretmeleridir. Sürgün kararında bu duruşlarının etkisi yadsınamaz. Asla ayrılıkçı olmadıkları gibi, o günlerde pek anlaşılamayan vatan sevgisi ile dolu oldukları da konuşmalarına yansımıştır.
İlk devrenin üyeleri hiç acemilik çekmeyip üç aylık sürede MM İç Tüzüğü, Seçim, Dış Borçlanma, Dersaadet Belediye, Vilayât Belediye, Teşkil-i Vilayât, Matbuât, Sıkıyönetim, Bütçe kanunlarını çıkardılar. II. Devre seçimlerinin ardından ilk dönemin etkili isimlerini yeniden mecliste görüyoruz. Ruslarla savaşın aleyhimize döndüğü bir zamanda, işleri hiç de kolay değildi. Cevdet Paşa’nın da Tezakir’inde isabetli bir şekilde cehaletini, ülkenin sınırlarından haberdar olmadığını vurgulayıp eleştirdiği Serasker Redif Paşa, mebusların hedefine oturdu. Bazı konuşmalarda “Hain Redif Paşa” olarak anıldı.
Savaş ilerledikçe, Ruslar doğudan batıdan Osmanlı Devleti’ni sıkıştırdıkça başarısız komutanları dinlemek, bir anlamda savaşın sevk ve idaresine müdahil olmak istediler. Kemikleşmiş askerî komuta kademesi, bürokrasi ve mülki erkân buna asla rıza göstermek niyetinde değildi. “Rus Savaşı Meclis-i Mebusan’dan mı yürütülürmüş” diye günümüzde halen dudak bükenler oluyor. Kırk iki yıl sonra Büyük Millet Meclisi’nin denetim ve talimatlarıyla yürütülen Kurtuluş Savaşı, ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu gördüğümüz için, Rus savaşında meclis etkili olsaydı sonuç nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum.
İSTANBUL MENSUBU VASİLAKİ BEY
Ayrımcılığa karşı
Nahiye Meclisleri Kanunu görüşmeleri sırasında meclislere seçileceklerin Müslim-Gayrimüslim ayrımı ve adlandırması yapılmadan Osmanlı tebaası olarak anılmasını isteyen İstanbul mebusu Vasilaki Efendi “Hep Osmanlıyız, hepimiz biriz. Bizi yalnız böyle tabirler birbirimizden ayırıyor” dediğinde ona muhalif olan Halep mebusu Manuk Efendi, Müslim-Gayrimüslim ayrımının Osmanlılığa zarar vermeyeceğini, şimdilik böyle kalması gerektiğini iddia ederek “ O dediğin bundan yirmi sene sonra eğitim-öğretim sayesinde fikirler birleştikten sonra olur. Şimdi ise her sınıf ahalimizde bazı fikirler vardır ki meydana koyamayız” demiştir.
Rusya’nın harp ilanı Osmanlı toplumu için bir şans olabilirdi. Günümüzde anlatılanların aksine din-mezhep ayrımını içermeyen, devlet ve millet beraberliğini kapsayan Osmanlılık ruhu belki de o gün olgunlaşmıştı. Zaten Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet meclisinin gayesi de öncelikle bunu sağlamaktı. Hukukun üstünlüğü, kanunların eşit ve adil oluşu bu temelden inşa edilecekti. O gün yakalanan ruh I. ve II. Meclisin sonuna kadar yaşatılabilmişti. Bir daha da Osmanlılık politikasına bel bağlanmayacak, “çözüldüğü yere kadar” ilkesi esas alınacaktır. Sonrasında, kapatılan parlamentomuz günah keçisi olurken, Ayastefanos ve Berlin Kongrelerini milletin denetiminden kurtulmanın rahatlığıyla kendi bildikleri gibi yapan, Bulgar, Sırp, Ermeni, Arap, Arnavut demeden tüm etnik tebaayı kurtlar sofrasına bırakıveren sivil ve askerî, aristokrat veya hanedandan kim varsa sütten çıkmış kaşık gibi “ak” oldular.
Yazımızı, II. Abdülhamid’in parlamentoyu kapatmakla ne kadar isabetli bir karar aldığına, ülkenin, milletin yararına davrandığına dair görüş sahiplerinin, Prens Bismarck’ın, iftihar ederek sahiplendikleri sözleriyle bitirelim: “Ne iyi ettiniz de parlamentoyu bertaraf ettiniz. Sizin gibi tek milletten ibaret olmayan devletlerde parlamentonun faydasından ziyade zararı olur!”.
III. Selim’in 10 Ağustos 1801’de imzaladığı bir fermanla, tüccarın dışarıdan Bursa’ya getireceği yüklerden 110 kuruş alınırken bir misli zamla 220 kuruş vergi alınacağı emredilir. Yeni gümrük tarifesi uygulanmaya başlar başlamaz tüccarın ayağı Bursa’dan kesilir. Çekirge felaketi ve işsizlik yetmiyormuş gibi, yangında Bursa’nın üçte ikisi yanar.Kıt kanaat geçinmekteyken yangın afetiyle yiyeceklerini de kaybedenlerin tek umudu, sağlam kalan tezgâhlarda üretimi sürdürüp el emeği ipekli, pamuklu dokumalarını iyi fiyatlara tüccara satabilmektir. Alınan karar üzerine 1802’de Bursa’da binlerce kadın ayaklanır! Padişahın fermanını okutmazlar, kabul etmezler.Bursalı kadınlar defalarca protesto gösterileri düzenler. Bursa’da “ehl-i akd”, yani “hükümet” onların elindedir. Ve bu kadınların, olaylar karşısında hemen toplanıp harekete geçebilme alışkanlığı vardır. Kimi bağırıp çağırırken, kimileri hıçkırıkları ile gökleri ağlatır; erkekler uzaktan izlemekle yetinir. Ve kadınlar sonunda mücadeleyi kazanır!
Nisan 1789’da, iki cephede iki yıldır Avusturya ve Rusya ile savaşan Osmanlı Devleti’nin tahtına III. Selim oturdu. Devam eden savaşlar 1791’de Avusturya ile Ziştovi, 1792’de Rusya ile Yaş Antlaşması imzalanarak sona erdi. Osmanlılar, devletiyle, milletiyle güçsüz düşmüştü; merkezin gücü azaldığından Anadolu, Rumeli, Arap vilayetleri yerel güçlere, derebeylerine teslim olmuş bir haldeydi. Buralardan toplanan vergi cüz’i miktarda olmakla birlikte, büyük kısmı merkeze ulaşamadan eriyip gidiyordu.
Askerî ve mâli iflasın etkilerinin tez elden ortadan kaldırılması için, 1793 yılında Nizam-ı Cedid reformları yürürlüğe kondu. İlk elde merkezî hazineden ayrı İrad-ı Cedid Hazinesi ismiyle bir mâli yapı oluşturuldu. Öncelikle ülkenin zayi edilen gelir kaynaklarını toparlayarak, askerî yeniliklere finans kaynağı oluşturmak hedefleniyordu. Ülkenin timar toprakları, mukataa adı verilen işletmeleri bu yeni hazineye devredildi (Mukataalar, devletin bir gelir kaynağını kısa vadeli iç borçlanma amacıyla belirli bir süreliğine kiralayıp (iltizam), kiralayandan (mültezim) gelirini peşin olarak tahsil ettiği işletmelerdi).
İstanbul Gümrüğü Mukataası da İrad-ı Cedid Hazinesi’ne verildi. Bu maksatla Gelibolu, Mudanya gibi gümrükler ile birlikte Osmanlıların ilk devirlerinden itibaren varlığı bilinen, ipek, kumaş ticaretinden vergi alınan yer olan “Mizan-ı Harir-i Bursa” adındaki gümrük de İstanbul gümrüğüne ilhak edildi.
Barış ortamı ıslahat teşebbüsleriyle değerlendirmek istenmesine rağmen, Anadolu ve Rumeli’nin birçok bölgesindeki isyanlar rahat huzur vermemekteydi. Rumeli’nde ortaya çıkan Pazvantoğlu İsyanı, üzerine yüz bin kişilik bir ordu gönderilmesine rağmen tam olarak söndürülemedi. Ayrıca 1798’de Fransızların Mısır’a asker çıkarması, durumu daha da kötüleştirdi. Bu kez savaş Fransızlarla üç yıl sürecek ve devletin insani-mâli kaynaklarını eritmeye devam edecekti.
Islahat amacıyla askerî yatırımlara devam edilirken, Selimiye Kışlasını inşa ettiren III. Selim’in, 1801 yılında bir vakıf kurduğunu görüyoruz. Üretim fakiri ülkede, kıt kaynaklar ucu ucuna denkleştirmeye çalışılırken, sultanların “Selâtin Camii” inşa ettirme merakı durmak bilmiyordu. Kışlanın yanına büyük bir cami inşaatı başlarken, Selimiye Vakfı’na bazı gelir kaynakları tahsis etmesinin padişahın çevresindekiler tarafından önerildiği anlaşılıyor.
Bursa artık ihtilal üzeredir. Kadınlar sokaklardadır. Birkaç defa mahkeme, gümrük kolcularının kaldıkları yerler basılır. Geceleri güvenlik için kol gezmeler çoğalır, mahalle imamlarının taşkınlıkların bırakılması yolunda kadınlara vaaz ve nasihat etmeleri istenir ama fayda etmez.
Bu tahsis edilen yerlerden biri de, İstanbul Gümrüğüne dahil edilen Bursa Mizan-ı Harir Mukataası’dır. Bursa’ya o zamana kadar gelen tüccar ve üretici halk, âdet-i kadîmleri üzere parça başına bir vergi verirler ve görevliye de “gümrük emini” yerine “parça emini” derlerdi. Ancak kara düzen işleyen bu gümrüğü kentin ileri gelen eşraf ve idarecileri mukataa olarak iltizam etmekle birlikte çok az gelir elde edilmekteydi. Şam, Diyarbakır, Tokat, Halep, Mısır gibi yerlerle Bursa arasında ticaret yapan beratlı tüccar sınıfı, gümrük vergisi vermemek için sapa yollardan dolanıp firar ederdi.
Bu durumu değiştirmek için 10 Ağustos 1801’de gönderilen bir fermanla İstanbul ve İzmir Gümrüklerine gidecek metadan eskiden olduğu gibi gümrük vergisi alınmayacağı, tüccarın dışarıdan Bursa’ya getireceği emtia yüklerinden eskiden üç yükte 110 kuruş alınırken bir misli zamla 220 kuruş vergi alınacağı emredilmiştir. Bursa’nın ileri gelenlerinden Mizancı Hacı Ali Ağa ve maiyetindekilerin gümrüğün sorumlusu olduğunu da belirten ferman verilir (HAT 111/4443). Yeni gümrük tarifesi uygulanmaya başlar başlamaz tüccarın ayağı Bursa’dan kesilivermiş.
Aynı sıralarda müthiş bir çekirge afetine de uğrayan Bursa topraklarında, o yıl neredeyse zahire ve hububat ürünü alınamaz. Fiyatların olağanüstü artmasıyla açlıkla karşı karşıya kalan Bursalıları himaye için karaborsacıların elindeki zahirelerin buldurulup el konularak, rayiç bedeli üzerinden satılması emredilir (C.BLD, 52/2594).
Bursa olaylarında korkuya kapılarak Mudanya’ya kaçan görevlilerin heyecanlı bir şekilde İstanbul’dan talimat beklediklerine dair tahrirat.
Çekirge felaketi ve işsizlik yetmiyormuş gibi, 18 Aralık 1801’de maruz kaldığı yangında Bursa’nın üçte ikisi yanar (Kamil Kepeci, Bursa Kütüğü, c.4, s.237).. Kıt kanaat geçinmekteyken yangın afetiyle yiyeceklerini de kaybedenlerin tek umudu, sağlam kalan tezgâhlarda üretimi sürdürüp el emeği ipekli, pamuklu dokumalarının tüccar tarafından iyi fiyatlara satın alınabilmesiydi. Tabii bu felaketler Müslim-gayrimüslim demeden bütün tebaayı etkiliyordu.
Bir misli artan vergileri ödememek için mallarını dağlardan tepelerden aşırarak Bursa’ya getirmek isteyen tüccarlara karşı önlemler alınmaya çalışıldı. Kayıp-kaçak olayının engellenmesi, Bursa Gümrüğü ve bağlı bulunduğu İstanbul Gümrüğü’nün gelirlerine sekte vuran ihmallerin ortadan kaldırılması için, Bursa ayânı ve güç sahipleri de uyarıldı. İkinci bir düzenleme ile Bursa’nın etrafından dolaşarak gümrüğe uğramadan ticaret yapmak isteyenleri kollayarak vergilerini tahsil edecek “kır nazırı” yani atlı gümrük kolcuları tayin edildi (C.İKTS, 4/161; 20 Nisan 1802 tarihli ferman).
Görevliler için de Sultan Selim Vakfından bir gümrük binası yaptırılması ve senelik 25 kese kirasının mukataadan vakfa ödenmesi istendi. III. Selim vakfına gelir kaynağı ararken bulunan bu mukataaya, ayrıca esham denilen iç borçlanma için düzenlenen yedi adet hisse de tayin edildi. Bunların 35 kese tutan faiz ödemeleri de Bursa Gümrüğü’nden yapılacaktı (C.ML, 703/28708)
İşte özellikle bu son uygulama, Bursalılar için her şeyin bittiği, umutların kırıldığı an oldu. İlk protesto gösterileri bu sıralarda başlamış olmalı. Uğradıkları felaketler üzerine yine de müzakereyi elden bırakmayarak, bizzat III. Selim’e ulaştıkları anlaşılan Bursalılar, yeni gümrük düzeninden, Selimiye Vakfı’na gelir elde edilmesi için yapılan düzenlemelerden mağdur olduklarını, perişan vaziyetlerini anlatabilmişler.
Bunun üzerine sadrazamına bir hatt-ı hümayun yazan padişah “Sizin düzenlediğiniz şekilde vakfı kurdum. Lakin bu vesile ile fukaraya zulmedilmesine, mağduriyetlerine rızam yoktur. Kişi vakfını hayır için kurar. Vakıf ve gümrük olayı araştırılsın, zulüm varsa istemem” diyerek kadirşinas bir tavır gösterir. Ne var ki verilen cevapta “gümrüğün Bursa’da yeni kurulmadığı, eskiden beri varolduğu ancak burayı kendilerine avanta kapısı belleyenlerin, eski düzendeki gibi kendilerine haksız kazanç sağlama niyetleriyle Bursalılardan bazı kadınları tahrik ettikleri, yoksa çoğunluğun düzenlemeden memnun olduğu söylenerek” III. Selim’in karşı duruşu engellendi (HAT, 24/5113).
Amcası I. Abdülhamid’in bu şekildeki tahsisleri kesinlikle yasakladığını, vakıf tanzim edilecekse beytülmale ait gelirlere el atılmamasını istediğini biliyoruz. Kişinin kendi parasını vakfederse maksadın gerçekleşeceğini, aksi takdirde millet malının gasp edildiğini söyleyen amcasına rağmen III. Selim’in bu yola yönelmesi şaşırtıcıdır.
Bu fermanların 1802 Nisan’ının son haftasına doğru Bursa’ya gelişiyle, şehir tarihinin bilinen en isyankâr günleri başlar. Osmanlı devri uygulamasında kadılık makamı merkezden gönderilen fermanları, umuma açık bir alanda halkın yüzüne karşı okuyarak ilan ederdi. Fermanı dinleyen muhatapları, eşraf ve ahali “işittik ve itaat ettik” cümlesini sesli olarak hep bir ağızdan söyledikleri takdirde, fermanın yürürlüğe girdiği kadı tarafından başkente bildirilirdi. Osmanlıların son yüzyılına kadar uygulanan bu törene “sem’an ve taaten merasimi” adı verilirdi. Devlet bu merasimden sonra fermanlarında ne istemişse harfiyen yerine getirilmesini bekler, aksi takdirde o belde cezayı hak ederdi. Bu yüzden Bursalılar öncelikle fermanın ahaliye ilan edilmesini önlemek istediler. İlginçtir bu işe kalkışanların tamamı kadındı!
Olayların durulmasıyla Bursa’ya gelen ecnebi tüccarlar ve Bursa Gümrüğü’nde vergilendirdikleri ham ipek miktarı (solda). Kadınların isyanından bir yıl sonra çoğunlukla Bursa’da üretilen ipekli kumaşların cinsleriyle İstanbul’daki satış fiyatlarının belirlendiği narh listesi (sağda).
O sıralarda Bursa’ya İstanbul Gümrüğü’nden ve Sadrazam tarafından teftiş ve gerginliği ortadan kaldırmakla görevli memurlar gönderildi. Gümrük fermanının uygulanabilmesi için çalışma yapacakken kendilerini çatışma ortamında buldular. Haddinden fazla korkuya kapılmış belki de abartmış olsalar da izlenimlerinin merkezinde Bursa kadınları var. Osmanlı toplumunda sosyal hayattan çekilmiş, evine kapanmış şehirli kadın tipine uymayan kadınlar topluluğu, onları da şaşırtmıştır.
Bursalı kadınlar, şehir içinde defalarca protesto gösterileri düzenlerler. Şaşkınlıkla anlattıkları gözlemlerine göre Bursa’da “ehl-i akd”, yani “hükümet” kadınların elindedir. Her biri “hükümet kadın”dır. Ve bu kadınların, gelişen olaylar karşısında hemen toplanıp harekete geçebilme alışkanlığı vardır. Geçmişte bir kilise yakmışlar, Mısır Seferi sırasında Bursalılara yükletilen ayni vergilerden, orduya peksimet üretimi için gelen görevlilere hücum, peksimetleri yağma etmişlerdir. Ekmek kavgası uğruna mahkeme basmışlardır.
Bu son gümrük fermanı protestosu da bu minvalde gelişir. Önce beş yüz civarında kadın çarşıya doğru yürüyüşe geçer. Gümrük Emini tayin edilen Âyandan Mizancı Hacı Ali Ağa’yı görüp İpek Hanı’na yönelirler. Han görevlileri kapıları kapatınca verirler taşı. Eşraftan ve İstanbul’dan gelen bazı görevliler hanın arka kapısından güç bela firar ederler. Saklanıp, sığınacakları bir yer arayıp zorlukla kaldıkları konağa ulaşabilirler. Oraya çağırdıkları dört esnaf kethüdasına “biz hattı hümayun ile geldik, şimdi bizi gürültüye getirdiler, öyle ayak şamatasıyla kaçar erbabı değiliz” deseler de, soluğu Mudanya’da almışlar!
İstanbul Gümrüğü’nden İsmail ve Abdi isimli görevliler “hayrete düştüklerini” belirtiyorlar. “Bursa’da oturduğumuz ilk günlerde aralarında bir birlik ve metanet belirtisi yoktu, lakin sonradan mı kızdılar bilemem” şeklinde ilginç bir gözlemde bulunuyorlar. Oradan İstanbul’a yazdıkları mektuplarda “alınacak tedbir bizi aştığından Devlet-i Aliyye’den gelecek talimatı beklemekteyiz. İsyancılar sözbirliği etmişler, devletten mübaşir gelse Bursa’ya sokmayacaklarını, devlet bir kimseyi cezalandırmaya veya sürmeye kalkarsa vermeyeceklerini, Kaptan-ı Derya gelirse onu da Bursa’ya almayacaklarını bildirmişler. Bizler de firar etmeseydik parça parça edeceklerdi” demelerinde, görevi terkederek Mudanya’ya firar etmelerinin mazereti gizli duruyor (A.{MKT, 619/17).
Ayrıca güvenlik güçlerinin müdahale etmemesinin iyi olduğunu, aksi takdirde kadınlara müdahale eder etmez kocalarının da olaya dâhil olup büyük bir çatışma çıkmasından korktuklarını söylerler. Gümrük Emini Mizancı Ali de Bursa’dan Mudanya’ya kaçanlar arasında bunlara katılır, ama korkudan şuurunu kaybetmiştir (A.{MKT, 619/6).
18. yüzyılda Türkmen Kadınları.
Bursa artık ihtilal üzeredir. Kadınlar sokaklardadır. Birkaç defa mahkeme, gümrük kolcularının kaldıkları yerler basılır. Geceleri güvenlik için kol gezmeler çoğalır, mahalle imamlarının taşkınlıkların bırakılması yolunda kadınlara vaaz ve nasihat etmeleri istenir ama fayda etmez.
Mayıs’ın 20’sine kadar ortalık yatışmaz. İstanbul’dan yönlendirilen etkili bir bastırma operasyonu yapılmaz. Ancak o sıralarda III. Selim’in haksızlık yapılmadığına dair ikna edilmesi üzerine alındığı anlaşılan ferman Bursa’ya gelir. En büyük kalabalık o gün toplanır. Üç binden fazla kadın kiminin elinde balta, tahra, et satırı, kiminde uzun sopalarla mahkemeyi basarlar. Fermanı okutmadan görmek isterler. Muhtemelen “işittik ve itaat ettik” denilmesini önlemek istiyorlardı.
Mübaşirlerin oyalama taktikleri sonuç vermez. Kalabalık giderek artar. Bursalıları yangında evleri, barkları, evlatları, canları mahvolmuş, çekirgeden aç kalmışlardır. Şimdi de yüksek vergilerden dolayı tüccar gelmediğinden tek geçim kaynakları olan dokumacılık, ipekçilik ürünleri ellerinde kalmıştır. Kimi bağırıp çağırırken, kimileri hıçkırıkları ile gökleri ağlatır. O gün akşama kadar mahkemenin önünden ayrılmazlar. Zannettiklerine göre aralarında tebdil-i kıyafet erkekler de vardır. Yine de erkekler protestolara aktif katılmayarak uzaktan izlemekle yetinirler.
Gelen ferman okunur ama esnaf kethüdaları uzlaşma yolunu seçerler. “Parça vergisi adıyla verdiğimiz vergiye bir misli zammı, İstanbul Gümrüğü’nden Selimiye Vakfı’na senede 25 kese ödenmesini kabul ederiz amma beldemize gümrük konulmasının affını istirham ederiz” deyip dağılırlar.
Bursalı kadınların mücadeleyi kazandığını biliyoruz ama, bundan sonrası nasıl gelişti, şimdilik belgeler kifayet etmiyor. Tek bilgi, esnaf kethüdalarından Hacı Hoppa isimli çuhacının, ahaliyi ifrat ve tahrik ettiğinden 13 Haziran 1802’de Bozcaada’ya sürülmesi. İleride arşivimizde tasnifi tamamlanacak fonlarda, Türkiye’de pek örneği olmayan kadınların isyanı ile ilgili daha zengin malumatlı belgeler çıkmasını umut ediyorum.
Kul Halil’in aşağıdaki şiiri, olayları bizzat görmüş-yaşamış olduğunu veya ilk elden naklettiğini kanıtlamaktadır. İlk olarak Evrensel Gazetesi’nde yayımlayan Sennur Sezer’i saygıyla anıyoruz…
Nisa taifesi bayrağı açtı Yine nefir-i âm oldu uzun saçlılar Arkası feraceli koynu taşlılar Yüzleri yaşmaklı, yaprak başlılar Vurun aslanlarım erlik sizdedir.
Meclis-i Umumi, 19 Mart 1877’de, Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda büyük bir katılımla açılmıştı. Osmanlı coğrafyasındaki bu ilk parlamento deneyimi sadece 11 ay sürecek, 13 Şubat 1878’de Bakanlar Kurulu, içinden çıktığı meclisi süresiz tatil edecekti! Aslında II. Albülhamid’in inisiyatifi, kararı ve uygulamasıyla gerçekleşen “Meclis kapatma operasyonu”, 30 yıllık bir mutlakiyet rejiminin başladığına işaret ediyordu.
Osmanlı İmparatorluğu’nda durumun kötüye gittiğini tescil eden 1699 Karlofça Antlaşması sonrasında, devlet teşkilatı, sosyal çevre ve eğitim üzerine ıslahat projeleri birbiri ardına sıralandı. Lale Devri, Nizam-ı Cedid, Sened-i İttifak, Tanzimat reformları, yetmedi bir de Islahat Fermanı yayınlandı.
1856’dan sonra Avrupa ülkeleri arasında yerini alan ülkenin, güç bela yönetildiği çok açıktı. Ara ara çıkarılan hukukun üstünlüğüne yönelik fermanlar, ekonomik sıkıntılardan bunalmış, sosyal çalkantılar içerisinde her biri ayrı yönlere giden farklı cemaatlerden oluşmuş tebaayı, Osmanlı Devleti’nin eşit yurttaşlığı idealinde birleştiremiyordu. Yeni Osmanlılar hareketi ile başlayan, Anayasa ve meşrutî idare talepleri ile gerginleşen ortamda gelişen olaylar, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesine kadar vardı. Yine de ortalık sakinleşmedi.
Devletin kuruluşundan beri en karmaşık ve hızlı politik gelişmelerin yaşandığı üç ay içinde Osmanlı tahtı inen ve çıkan üç padişaha sahne oldu. Şehzade Abdülhamid ile Midhat Paşa’nın yaptığı pazarlığın ucunda, halka Anayasa ve Parlamento, şehzadeye Sultan II. Abdülhamid olma garantisi veriliyordu. Darbeler, tahttan indirmeler, suikastler ve kargaşa içinde geçen üç ay mutlu sona ermişti.
Osmanlı devlet geleneğinde kuruluştan itibaren Müslüman olsun, gayrimüslim olsun tebaanın derdini, şikâyetini rahatlıkla dile getirebileceği, hakkını arayabileceği kurumlar işlevseldi. Beylerbeyi divanı, kadılık makamı ve en önemlisi padişahın yönetimindeki Divan-ı Hümayun bu işler için vardı. Devlet oradan idare edilir, hak, hukuk orada aranır, padişahın huzurunda her türlü dert dile getirilebilirdi.
Ne var ki Fatih’in Divan-ı Hümayun’da bizzat bulunduğu bir sırada divan çavuşlarının elinden kurtulup divana varan bir köylünün ulu orta “yüce hünkâr kangınızdır, şikâyetim var” demesi işin rengini değiştirdi. Bu duruma canı sıkılan Fatih, bundan sonra divanı vezirlerle birlikte oturduğu yerden değil kafesin ardından izledi (Halk ile yönetici sınıflar ve hanedan ayrışmasının ilk örneği olabilir). Fatih Kanunnamesi’ne giren madde ile padişahlar kendilerini Topkapı Sarayı Kubbealtı’nda aynı şekliyle günümüze ulaşan “kafes”in ardına kapadılar. Zamanla oraya da uğramaz oldular.
Güçlü sadrazamlar, valide sultanlar, harem ağalarının farklı zaman dilimlerindeki etkileri Divan-ı Hümayun’u da önemsizleştirdi. Yönetim etkisizleştikçe veya zulme saptıkça, halkın, paşaların, silahlı güçlerin zaman zaman adalet talebiyle kalkıştıkları isyanlar sistem değişikliğiyle değil, sadece tahttaki padişahın yerine diğerinin geçirilmesiyle sonuçlandı. Belki de ilk olarak 1703 Edirne Vakası’nda Yeniçeri Ağası Çalık Ahmed Ağa’nın devleti saltanat usulünden cumhuriyet rejimine çevirme isteği gündeme geldi, ama unutuldu.
Meclis-i Mebusan’ın açılışı Meclis-i Mebusan’ın 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’ndaki açılış töreni. Tahtının önünde ayakta duran Sultan II. Abdülhamid olup, Mabeyn Başkâtibi Said Paşa (sonraki meşhur sadrazam) mebusların ve davetlilerin önünde nutk-ı hümayunu okumaktadır.
Kargaşa ve ıslahat girişimleri ile geçen yıllardan sonra Meşveret (Danışma) Meclisleri mekanizması devreye girdi. Buralarda da merkezî bürokrasi ve ulemanın sözü geçerdi. Taşrada eşraf, ayan ve mütegallibenin de halkla birlikte yönetime katılma istekleri geri çevrilemez noktaya gelince, vilayet ve sancak meclisleri teşkilatlandırıldı. Halkın pek etkisi yoksa da güç ve servet sahibi olanların sözünün geçtiği bu meclisler, ülkeyi yavaş yavaş parlamenter yönetim sistemine alıştırıyordu. Midhat Paşa ve arkadaşlarının önderliği, II. Abdülhamid’in iradesiyle Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet’in ilanı bu sürecin zirvesidir (Bkz. Ahmet Kuyaş’ın 31. sayımızdaki yazısı).
Osmanlıları Ruslarla karşı karşıya getirecek 93 Harbi’nin (1877-78 Osmanlı Rus Savaşı) hazırlayıcısı, uluslararası Tersane Konferansı’nın da toplandığı gün olan 23 Aralık 1876’da kabul edilen Kanun-ı Esasi (Anayasa), eşit vatandaşlık getirip, hukukun üstünlüğünü esas alsa da padişahın hukukunu biraz daha üstün tutuyordu. Toplum için en önemli yenilik, Meclis-i Umumi adı altında halkın da yönetime katılacağı anayasal kuruluştu (Meclis-i Umumi, Kanun-ı Esasi’ye göre ikiye ayrılır. Birincisi, üyeleri hükümet tarafından belirlenen Meclis-i Ayan (Senato), ikincisi, üyeleri ahali tarafından belirlenen Meclis-i Mebusan (Parlamento) adını alır). Daha Kanun-ı Esasi kabul edilmeden, mebus seçimi hazırlıkları başlamıştı. Bu sayede Osmanlı Devleti’nin Anadolu, Rumeli, Arap Vilayetleri ve Kuzey Afrika’daki vilayetlerinden kısa sürede mebuslar seçildi. Bazıları gelmediyse de 19 Mart 1877’de Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda büyük bir katılımla Meclis-i Umumi’nin açılışı gerçekleştirildi.
Meclis-i Mebusan binasının (Adliye Nezareti) Marmara Denizi’nden görünüşü
Sultanahmet semtindeki ilga edilen Darülfünun’un binası, artık Meclis-i Mebusan olarak anılacaktı. Osmanlılığın sesi olacak binanın perde, koltuk ve kanepelerinin yerli kumaşlardan yapılmış olması bile gurur vesilesi kılınıyor belki de yerli ve milli oluşa bir katkı gözüyle bakılıyordu. Dördü umuma açık, üçü gizli olmak üzere haftanın yedi günü toplantı yapılacaktı. Yerli-yabancı basın ve diplomatik misafirlere yerler ayrılmış, talebin fazlalığını dengelemek için biletler dağıtılıyordu. Konuşmaların modern usullerle, zabıt kâtipleri tarafından yazıyla kaydedilebilmesi için ünlü İtalyan stenograf Bondini getirilmiş, Türk kâtipleri stenografi ile tanıştırıp eğitmişti. Bina günler öncesinden açılışa hazırlansa da, Sultan Abdülhamid açılış töreninin Dolmabahçe Sarayı’na alınmasını istemişti.
İstanbul o gün olağanüstü günlerinden birini yaşıyordu. Bütün resmî daireler tatil edilmişti. Beklenen an geldiğinde Sultan Abdülhamid, Topkapı Sarayı’ndan getirilen, cülus (tahta çıkma) ve muayede (bayramlaşma) törenlerinde kullanılan tahtın önünde ayakta durdu. Mabeyn Başkâtibi Said Paşa’nın okuduğu nutkun ardından dualarla meclisin açılışı tamamlandı. Top sesleri artık Osmanlı Devleti’nin de bir parlamentosu olduğunu ilan ediyordu.
Meclis-i Mebusan- Darülfünun (Üniversite) binası Mimar Fossati’nin eseri Ayasofya’nın güneyinde bulunuyordu. Üniversite olarak yapıldı ama Meclis-i Mebusan, Adliye Nezareti olarak kullanıldı. İstanbul Adliyesi olarak hizmet verirken 1933’te yandı. Arazisinin büyük bir kısmı günümüzde boştur. Bir bölümü üzerinde beş yıldızlı otel faaliyet gösterir.
Meclis’te her millet ve dinden vekiller, sayıları eşit olmasa da söz sahibi olmakta eşittiler. Her isteyen mebus adayı olamıyordu. Halkın bir miktar servet ve iktidar sahibi olanlarına vekil olma şansı verilmişti. Başta Sadrazam Edhem Paşa olmak üzere Cevdet, Rüştü, Namık Paşalar gibi önemli devlet adamlarının Meclis-i Mebusan üyelerine hesap vermek, denetimleri altına girmek gibi hususlara tepkileri, Meclis-i Mebusan’a toptan muhalefete dönüşmüştü. Batı dünyasının sermaye çevreleri ve İstanbul’daki uzantıları bankerler de gidişattan huzursuzdu. Yıllardır etkili makamlara gelmesinde etkilerinin olduğu bürokratlar ve devlet adamlarıyla iş görmeğe alışmışlardı. Halkın desteğini almış, otoritesini kanıtlamış bir parlamento ve tanımadıkları mebuslarla, eskisi gibi rahat hareket edemeyebilirlerdi.
Yıllardır saray ve bürokrasi çevresinde kümelenen bir grup da akıbetlerinden endişelenmeye başladı. Gelir kaynaklarının denetlenmesiyle bundan mahrum kalacaklarını kısa sürede kavrayıp, muhalefeti ve padişahı tahrik etmeye kalktılar. Sultan Abdülhamid zaten tahrike gerek kalmadan da bir hal çaresi aramağa başlamıştı.
Bu muhalefete rağmen Tanzimat reformlarından itibaren gerçekleştirilmesine çalışılan “Osmanlılık” idealinin tezahür ettiği bu meclis, toplumda büyük umutların yeşermesine yol açtı. Ahmed Vefik Paşa ilk başkan olarak olağanüstü bir yönetim tarzı gösterdi. Ne var ki Kanun-ı Esasi’nin mimarı ve Meşrutiyet’in hazırlayıcısı Midhat Paşa Meclis’te yoktu. Çünkü az bir müddet önce sadaretten azledilip yurtdışına sürülmüştü.
Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın ilk üyeleri. Servet-i Fünun’un 906. sayısından.
Meclis-i Umumi iki devrelik ömrünün ilk devresinde üç ayda 20, ikinci devrede iki ayda 15-16 defa toplandı. Bu kadar kısa sürede etkisi olmadığı, toplumun önüne geçip atılım fırsatı yaratamadığı iddiaları mesnetsizdir. Birinci Devre toplantılarının bitiminde Dersaadet Mebusu Hasan Fehmi Efendi’nin padişaha sunduğu teşekkür nutkunda yapılan işler tek tek gösterilir. İlginçtir, bu nutukta Abdülhamid öncesi dönem “devr-i istibdat” olarak nitelenir ve Anayasa ile Meşrutiyet’i getiren sultana övgüler düzülür.
Ruslar tarafından savaş esnasında Osmanlı tebaası Hıristiyanlara yönelik kalkışma çağrılarını Meclis’teki Müslümanlar kadar tüm Hıristiyan vekiller de protesto etmiş, Osmanlılık etrafında birleştiklerini dünya kamuoyuna göstermişlerdir. Uzun süredir dış müdahalelere açık Hıristiyan toplumu Meclis çatısı altında devletle ve diğer farklı dinden unsurlarla bir dayanışma ruhu geliştiriyordu. 93 Harbi’nin en şiddetli zamanlarında gerek askerî gerekse mâli başarısızlıkların üzerine korkusuzca giden vekiller, sorumluların Meclis’e hesap vermesinde ısrarcı olmuşlar, Sadrazam Edhem Paşa kabinesinin Sultan Abdülhamid tarafından azledilmesine zemin hazırlamışlardır.
Mahmud Celaleddin Paşa, büyük bir kısmını birebir yaşadığı bu devrin olaylarını, kaleme aldığı Mir’at-i Hakikat adlı eserinde ayrıntılarıyla anlatır. Süleyman Paşa ile bazı taraftarlarının kamuoyunda ve mebuslar arasında mağlubiyetin en önemli sorumlularının padişah ve bakanlar olduğuna dair propagandalarının aleyhine sonuçlar vereceğinden oldukça ürken II. Abdülhamid, Meclis-i Mebusan’ı kapatabilecek, mebusları İstanbul’dan memleketlerine sürebilecek bir sadrazam arıyordu. Meclis-i Mebusan’ın ilk reisi Ahmed Vefik Paşa’yı bu iş için gözüne kestirdi ve başvekil unvanıyla sadarete getirdi.
Rusların İstanbul’a doğru ilerlemelerine hiçbir engel kalmamışken, durumu müzakere için toplanan vükela ve ricalin türlü türlü fikirleri ortaya çıktı. Kimisi Abdülhamid’i Anadolu’ya geçirmekten, kimisi asla teslim olmayıp savaşı sürdürmekten bahsederken, padişah da kaçmayı asla düşünmediğini, canını ortaya koyarak savaşacağını Ahmed Vefik Paşa’ya bildirdi. Akabinde padişahın huzurunda bazı mebusların da olduğu bir toplantı düzenlendi.
Ahmed Vefik Paşa, 1823-1891 Entelektüel Osmanlı devlet adamlarının en önde gelenlerindendir. İlk açılışında başkanı olduğu Meclis-i Mebusan’ı sadrazamlığı döneminde kapatma bahtsızlığını yaşamıştır.
Burada tarihimizde pek hatırlanmayan bir isim öne çıkar: Astarcılar Kethüdası Hacı Ahmed Efendi. Bu İstanbul mebusu, meclis zabıtlarına göre oldukça muhalif ve çetin ceviz bir kişiliktir. Sözünü Meclis’te sakınmadığı gibi padişahın huzurunda da sakınmaz. “Huzur-ı Şahane’de böyle meclis akdiyle işlerimize çare düşünülmesi vaktinde gerekti. Harben mevkiimizin güzel zamanları geçirildi. İş bu dereceye geldikten sonra ne denilir” der demez, Abdülhamid’in sinirleri gerilir. Hazine-i Hassa Nazırı Said Paşa’ya hiddetle “Said Paşa, şu herife bir cevap ver, heyet işitsin” der. Said Paşa yerinden kalkıp Ahmed Efendi’ye durumu izah ederken, Abdülhamid gergin haliyle uzun bir nutka başlar. “Ben devlet ve milletimin hukukunu zayi etmedim. Benim başıma gelen ecdadımdan hiçbirinin başına gelmemiştir… Bu adamın geçen olaylara atfen şu heyet içinde makamıma söylediği sözleri hiçbir şekilde kabul etmem. Ben şu meselede vazifemin icrasına çalışmakla milletimden mükâfat beklerim” der. Ahmed Efendi başını öne eğse de Mahmud Celaleddin Paşa’nın tabiriyle “başı sarıklı esnaf gürûhundan kayıtsız bir adam olduğundan safderunlukla” sözlerini sürdürerek “benim maksadım sitem değildir, halimizin vehametini ortaya koymaktır” diyerek ısrarcı olur. Padişah eskisinden daha sert sözlerle uzun bir konuşma yaparak toplantıyı terkederken, Ahmed Efendi’nin Meclis-i Mebusan tarafından cezalandırılmasını ister ve “bu kadar adaletli davranmasına rağmen artık Sultan Mahmud’un yoluna gitmeğe mecbur olduğunu” belirtir. Ahmed Efendi bir odaya kapatılır ve başına muhafız dikilir. Çok geçmeden Abdülhamid tarafından affedilecektir.
Midhat Paşa, 1822-1884 Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet’i kabul etme şartıyla II. Abdülhamid’e taht yolunu açan, sadrazamlığında Rusya ile savaşın çıkmasında basireti bağlanan, ilanına sebep olduğu anayasanın 113. Maddesiyle sürgüne gönderilen, Sultan Aziz’in ölümünü cinayet olarak hükme bağlayan Yıldız Mahkemesi’nde idama mahkûm edilip cezası sürgüne çevrilince gönderildiği Taif’te boğularak öldürülen devlet adamı.
Artık II. Abdülhamid’in hedefi Meclis-i Mebusan’ın bir an önce kapatılmasıdır. Kendini suçlayan ve Abdülaziz’i hal’eden ekibin adamlarıyla dolu olduğunu düşündüğü Meclis’in varlığı çok tehlikelidir. O meclis ortadayken saltanatındaki egemenliği bölünecek ve tasarladığı yönetim anlayışını gerçekleştirmesi imkânsız hale gelecektir.
Ahmed Hamdi Paşa, 1826-1885 Dürüst devlet adamlarındandır. Meclis-i Mebusan ile II. Abdülhamid arasında kaldı. 1877-78 Rus Harbi’nin en zor zamanında sadarete getirildikten 27 gün sonra azledildi.
İkinci Devre Meclis görüşmelerinin tatiline bir ay kalmıştır ama, savaş mağlubiyetinin zorladığı şartlarda bir ay bile tahammül edilemez. Astarcılar Kethüdasının muhalefetinin sinirleri bozduğu toplantının ertesi günü, 13 Şubat 1878’de, Vefik Paşa ve bakanlar kurulunun imzalarını taşıyan bir mazbata hazırlanarak Meclis-i Mebusan’ın tatil edilmesinin gerekçeleri sıralanır. Sultan’ın kendini güvenceye almak ve tarih önünde, Meclis’i bakanlar kurulunun talebi üzerine kapattım diyebilmenin gerekçesi olarak, bu mazbatanın sipariş edildiğini söylemek akla yakın gelmektedir. Mazbata üzerine, padişahın onayıyla Meclis-i Mebusan tatil edilir. Böylelikle Osmanlı devrinin kısa süreli de olsa ilk ve coşkulu parlamento deneyimi sona erer.
Astarcılar Kethüdası Hacı Ahmed Efendi İlk Meclis-i Mebusan’ın muhalefeti ağır basan İstanbul mebusu. Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki kötü gidişin sorumlusu olarak Sultan II. Abdülhamid’i itham eder gibi konuşmasının Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasındaki en büyük etken olduğu iddia edile gelmiştir.
Kanun-ı Esasî de askıya alınmış olur. Anayasa’da dört yıllığına seçim olacağının açık hükmüne rağmen, bir yıllığına seçim yapılmasının hikmeti de ortaya çıkar. Ülke bilfiil Abdülhamid’in tek adam politikası ile idare edilmeğe başlanır. Kanun neşri söz konusu olmadığından kısa süre sonra Takvim-i Vekayi (Resmî Gazete) kapatılacak ve kanun yapma ihtiyacı kararname ve padişahın iradeleri ile giderilecektir. Parlamentonun yeniden açılması ve Anayasa’nın tekrar yürürlüğe konması için 30 yıl beklemek gerekecektir.
Meclis-i Vükelâ Mazbatası Sûreti
Malûm-ı âlî buyurulduğu üzere Meclis-i Umûmî’nin vezâif-i asliyesi kavânîn lâyihalarının tedkîk ve müzâkerâtından ibâret olarak bunun tamâmî-i cereyânı ise ahvâl ve ezmine-i âdiyede Vükelâ-yı Devlet’le Heyet-i A’yân ve Meb’ûsân beyninde teâtî-i efkâr ve ârâ ile hâsıl olmak emr-i tabîi bulunduğu ve ma’a hâzâ Devlet-i Aliyye’nin uğradığı politika buhranı bugünkü günde her türlü hâl ü hareketi fevkalâde bir şekle koyup evkât-ı âdiyede kâbil-i icrâ olan mu’âmelâtı îfâ eylemek mümkün olamayacağı ve ale’l-husus Meclis-i Umûmî devam ettikçe her gün ve belki her saat zuhûr[a] gelen vukû’âtın gerek politikaca ve gerek idâre-i dâhiliyece beyne’l-vükelâ ittihâz olunan kararları kâ’ideten meb’ûsân ve a’yâna tebliğ eylemek lazım gelerek buna ise vakt ü maslahat müsâid olmadıktan kat’ı nazar böyle fevkalâde ahvâl içinde müştereklerimiz olan devletlerle cereyân etmekte bulunan muhâberât netâyicinin vakt ü zamânı gelmeksizin Meclis-i Umûmî’ye arzı âlemin hiç bir tarafından câiz olamayacağı ve bu cümle ile berâber meclisin şimdiki ictimâ’ı müddetinin hitâmına bir ay kalarak Edirne’de henüz mübâşeret olunan mükâlemât-ı sulhiyyenin itmâmı içün andan ziyade zaman iktizâ edeceği ve Kânûn-ı Esâsî hükmünce Zât-ı Şevket-simât-ı Hazret-i Padişâhî Meclis-i Umûmî’nin vaktinden evvel küşâdı ve zaman-ı ictimâ’ının temdîd veya tenkîsi hukûk-ı âliyesini hâiz bulundukları mülâbesesiyle meclis-i mezkûrun mücerred ahvâl-i hâzıra ve esbâb-ı ma’rûza mukteziyâtından olmak üzere muvakkaten ta’tîli bi’l-ittihâd tezekkür ve tensîb olundu ise de icrâ-yı îcâbı menût-ı irâde-i seniyye-i cenâb-ı Şehinşâhî olmağla ol bâbda ve katıbe-i umûrda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emr efendimizindir.
Fî 10 S[afer] sene [12]95 / [13 Şubat 1878]
Ahmed Vefik [Başvekil-Sadrazam], Halil [Şeyhülislam], Rauf [Serasker], Said [Bahriye Nazırı], Server [Hariciye Nazırı], Hurşid [Adliye Nazırı], Kânî [Maliye Nazırı], Subhi [Maarif ve Evkaf Nazırı], Ohannes [Ticaret ve Nafia Nazırı]