Yazar: Sinan Çuluk

  • Huriye Hanım’ın kahreden mektubu

    Huriye Hanım’ın kahreden mektubu

    Mütareke döneminde, bundan tam 98 yıl önce sadrazama yollanan bir mektup, o günlerin acısını, çaresizliğini ve isyanını ilk elden ortaya koyuyor. Kendisi ve ailesi açlıktan, parasızlıktan ölme noktasına varmış Huriye Hanım’ın satırları “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” ibaresiyle en yüksek seviyede bir ahlak dersi de barındırıyor.

    İstanbul’da işgal kuvvetlerinin Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp bazı mebusları Malta’ya sürmesinden sonra, Mustafa Kemal Bey ve dava arkadaşlarının Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclis’ini kurmasıyla iç isyanlar arttı. Batı Anadolu’da Yunan ordusunun işgali de oldukça genişledi. İstanbul hükümetine bağlı devlet memurlarının merkez ile tüm bağlantıları kesildi. Bunların İstanbul’daki aileleri için çok sıkıntılı günler başlamıştı. Zaten 1. Dünya Savaşı (o zamanki adıyla Büyük Savaş) sıralarında maruz kalınan enflasyon, kıtlık, hastalık gibi dertlerle çok zor şartlarda yaşamaya çalışan kadın, çocuk ve yaşlılar; eşleri, babaları, evlatları da yanlarında olmayınca iyice perişan oldular.

    İşte bu sıralarda Damat Ferid 4. kabinesini kurdu. Sadrazam Damad Ferid’e Huriye adlı bir kadın tarafından gönderilen bu mektup, satıraralarına sinen çaresizliği yansıtması ve kaybedecek bir şeyleri kalmayan insanların gözünün nasıl döndüğünü tüm yalınlığıyla aktaran cümleleriyle değer kazanıyor. Kendileri çocuklarıyla birlikte çaresizce kocalarının maaşlarının verilmesini beklerken, yöneticilerin, devlet adamlarının çocuklarının kakaolu sütlerle, canları ne isterse saniyesinde hazırlanan muntazam yiyeceklerle beslenmesine oldukça kızgındırlar. Buna rağmen ekmek dilenmezler; istedikleri sadece kocalarının maaşlarıdır. Evsahipleri tarafında kiralarını ödeyemedikleri için evlerinden atılan kadınlar ve çocuklar vardır. Neredeyse açlıktan ölecek dereceye gelmişlerdir.

    Böylesine acımasız bir ortamda sadrazamı “elimizde silah-balta-satır dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz”, “artık susmayacağız”, “siz de bizim gibi olacaksınız, siz de rahat etmeyeceksiniz” gibi ifadelerle tehdit eden, hem de bir kadın tarafından sadrazama (Damat Ferit) yazılmış böyle bir mektubun varlığı çok şaşırtıcı olsa da gerçektir. Belki de en acı satırları, Adliye Nezareti umur-ı zatiye müdürünün çaresiz kadınlara “ne yaparsanız yapınız” demesinin Huriye Hanım tarafından şiddetle eleştirildiği satırlardır. Huriye Hanım burada “yapmak” sözünü “geçinebilmek için bizzat bir devlet görevlisinin fuhuşa teşviki” olarak algıladığından, doğrudan doğruya “bizler namuslu aileleriz, hiçbir kötülüğe teşebbüs edemeyiz” cümlesiyle müdür beye cevap vermektedir.

    Türkçesi çok sade ve akıcı olan bu mektubun sadece birkaç eski kelimesinin yanına anlamlarını yazarak çevriyazısını naklediyoruz. Metindeki bazı yerlerdeki ifade düşüklüklerini de hoş görmek lazım.

    20150407_173354

    ‘O sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz’

    Sadrazama yazılan acı dolu satırlar

    HUZUR-I ÂLİLERİNE

    Muhterem Ferid Paşa Hazretleri

    Şimdiye kadar müracaatlarımız akim [sonuçsuz] kaldı. Hiçbirisine cevap vermeğe tenezzül buyurmadınız. Gönderdiğimiz kâğıtları Dâhiliye Nezareti’ne havale etmişsiniz. Bu kâğıtları Dâhiliye Nazırı beyefendi de tabiidir ki kabul etmemiştir. Çünkü o kıymetdar dakikalarınızın bir saniyesini bile bizim gibi fakirlere terkedip de zihninizi yormak istemezsiniz. Daha evvelce zevclerimizin [kocalarımızın] maaşlarına mensuben [mahsuben demek istemiş] ufak bir maaşın tahsisi içün istida [dilekçe] vermiştik. Bunları birçok vapur ve tramvay paraları sarfederek takip ettik. Netice para verilemeyeceği[ni] söylediler. Daha birkaç yere müracaatta bulunduksa bizi tahkir ettiler. Adliye Nazırı beyefendinin umur-ı zatiye müdürü efendinin tahkirlerine de hedef olduk… Esasen başlıca cevapları “kadınlar ne yaparsanız yapınız” kelimesi oluyor. Evet, biz de bu ne {yapmak} lazım geldiğini evde düşünmüş olsaydık o vakit müracaatta bulunmazdık. Fakat biz namuskâr aileleriz. Biz hiçbir fenalığa teşebbüs edemeyiz. Biz kendilerinden ekmek istemiyoruz. Kocalarımızın aylığını istiyoruz. Bunları Anadolu’ya memur siz gönderdiniz. Şimdi Anadolu kapalı olması münasebetiyle bize aylık gönderemiyorlar. Biz ne yiyip içeceğiz? Bunu niçin düşünmüyorsunuz? Evlatlarımız açlıktan ölüyor, artık susmayacağız. Hayatımızın son dakikalarına geldik. Bütün ümitlerimiz hāk-sār [perişan] oldu. Bütün felaketzede aileler mini mini yavrularımızın hayatını kurtarmak için ne lazım gelirse yapacağız. Elimizde silah, balta, satır, dairelere hücum edip hakkımızı isteyeceğiz. Değil mi ki sebeb-i berbâdımız da sizsiniz. Siz de bizim gibi olacaksınız. Siz de rahat etmeyeceksiniz. Bizi bu hale koyan yine sizsiniz. Eğer bu son müracaatlarımıza cevap vermez iseniz çok büyük felaketlere maruz kalacaksınız. Sizin içün iyi olmayacak. O kadar sevdiğiniz o sevimli koltuğunuzu gaib edeceksiniz. Bunlara siz ehemmiyet vermezsiniz çünkü evdeki çocuklarınızın sabahleyin kakao sütleri, muntazam yemekleri hazırdır. Aynı zamanda istedikleri bir şeyi bir saniyede yaptırırsınız. Sizin içün düşünecek ne var… Artık yetişir, yetişir. Bunlara biraz nihayet verilsin. Ermeniler katledildi bizi de açlık ile mi öldüreceksiniz. Evsahipleri hükûmete müracaat ediyorlar, evden eşyamızı attırıyorlar “aylık vermiyorsunuz” diye… Ne ile ev aylığı vereceğiz? Çocuklarımız tahsil edemiyor. Çünkü ayakkabı, kitap alamıyoruz. Sefaletten öleceğiz. Daha susalım mı paşam.

    9 Eylül 1336 [9 Eylül 1920]
    Gün Perşembe Huriye

  • İcat çıkardı, Fizan’ı boyladı

    İcat çıkardı, Fizan’ı boyladı

    Sultan II. Abdülhamid’in 33 yıl süren saltanatı boyunca, yerli ve yabancı mucitlerin çeşitli icatlarını Yıldız Sarayı’na bildirerek padişahtan ödül kazanmak için yarıştıkları, günümüze kalan arşiv belgeleriyle sabittir. Bunların az bir kısmı nişanlarla, para ödülleriyle teşvik edilmiştir. İcat olduğu iddia edilen nesnelerin çoğu işe yaramaz, tehlikeli veya Batı teknolojisi ürünlerinden kopya olduğu için dikkate alınmamıştır. Bazı mucitlerin de başına gelmeyen kalmamıştır. Edhem Efendi, işte bunların en şanssızıdır.

    Sultan Aziz ve II. Abdülhamid devirlerinde yaşayan, teknoloji dünyamızın en ilginç mucitlerinden birini tanıtarak, başına gelen olayları bir yazıyla olsun toplumumuza anlatarak vefa borcumuzu yerine getirmek istiyoruz. Hakkında neredeyse hiç bilgi bulunmayan Salacaklı İbrahim Edhem Efendi’nin adı, sadece Ahmet Yüksel’in Belleten‘in 274. sayısında yayımlanan “Mucit ve Devlet” makalesinde bir cümlede geçer.

    Mucidimiz bilhassa ateşli silahlar, barut ve telgraf üzerine yoğunlaştırdığı çalışmalarını Sultan II. Abdülhamid’e sunma becerisini gösterebilmiş, mükafat olarak maddiyatla birlikte Tophane-i Amire Fabrikası’nda iş bulabilmeyi de umut etmiş ama şansı yaver gitmemiştir. Edhem Efendi’nin kötü talihi, Abdülaziz’in feci ölümünün tesirinden kurtulamayan ve evhamı had safhada olan Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının ilk yıllarına rastlamasıyla ivme kazanmıştır. Aslında teknolojiye meraklı olan, dünyanın neresinde olursa olsun tıbbî, sınâî buluşlar hakkında bilgi toplayan bir padişahın, en azından bu hadisede etrafındaki vezirler, hukukçular tarafından nasıl yanlış yönlendirildiğini, resmen ürkütüldüğünü görmek de mümkündür.

    Edhem Efendi, ulaşabildiği Müşir Gazi Osman Paşa, Şeyh Ebulhüda’nın kardeşi Hamza gibi devrin kudretli adamları sayesinde saraya davet edilir. Kendi icadı olduğunu söyleyip “baston tüfek” adını verdiği bir silahı Yıldız Sarayı Çit Kasrı’nın önünde bizzat Sultan II. Abdülhamid denemiş ve atış yapmıştır. Başarılı atışın ardından Edhem Efendi, refakatine verilen bir memurla Tophane-i Amire’ye gönderilir. Burada istihdam edileceği beklentisiyle sevince boğulan Edhem Efendi, Tophane’de fabrika tezgahı başına geçmeyi umarken zindana kapatılmış ve iki ay gözaltında tutulduktan ve çeşitli sorgulardan geçirildikten sonra mahkemeye çıkarılmıştır.

    Mahkemede beraat etmiş ne var ki beraat kararını hiçe sayan Adliye Nazırı Cevdet Paşa’nın kendisini bu sefer Divan-ı Harp’e sevketmesiyle yeniden zindan hayatı başlamıştır. Tekrar kapatıldığı zindanda günlerce tutulduktan sonra Divan-ı Harp’te de suçsuz bulunmuş, ne yazık ki tamamen niyet okumaya dayalı adaletsiz bir yorumla Sadrazam Said Paşa tarafından Konya’ya sürgün edilmesi için II. Abdülhamid’in onayı istenmiştir. İlginç olansa, II. Abdülhamid’in nazırların ve sadrazamının böylesine adaletsiz kararına direnmiş olmasıdır. Padişah sürgün kararının gözden geçirilmesini, öncelikle Ceza Kanunu’nda yer almayan barut gibi patlayıcı ve yanıcı kimyevi maddelerle uğraşanlara dair bir düzenlemeye gidilmesini istemiştir. Abdülhamid ayrıca İbrahim Edhem Efendi’nin çok düşük olan emekli maaşına zam yapılmasını da önererek merhametli bir hükümdar tavrı gösterir. Buna rağmen evhamını arttıranların yanındaki devlet adamları olduğu iddiasını doğrularcasına, bir süre sonra İbrahim Edhem Efendi ailesiyle birlikte Trablusgarp’a yani kültürümüzde yaşadığı ismiyle “Fizan’a” sürülmekten kurtulamamıştır.

    Kendisine “sürgün” değil “misafir” diyordu İbrahim Edhem Efendi’nin sürgünde bulunduğu Trablusgarp’tan, İstanbul’da saraya gönderdiği mektup. İbrahim Edhem kendine “sürgün” sıfatını yakıştırmıyor, kendisini “misafir” olarak niteliyor, “Amerikalılara, Türklerin haiz olduğu zekâ ve kemâli göstermek için beni fuara gönderin” diyordu.

    Bu sorgulama süresince kendinin ve çevresinden gözaltına alınanların verdiği ifadelerin yer aldığı, çok renkli tasvirler ve enteresan hikâyeler barındıran tutanaklarla Edhem Efendi’nin mektupları, yazımızın ana kaynağı durumundadır.

    İbrahim Edhem Efendi, 1254 (1838-39) Üsküdar Sinan Paşa Mahallesi doğumludur. Babası, Erbaa Mutasarrıfı olarak tanınmış mirimirandan Kastamonulu Hacı Ahmed Paşa’dır; 11 Ramazan 1274’de (25 Nisan 1858) vefat ederek Aziz Mahmud Hüdai haziresine defnedilmiştir. Şeyhler Mezarlığı’nın üst tarafındaki bölümde medfundur.

    Salacak’ta babasından kalan yalının bir tarafında kendisi, diğer tarafında da Büyükdere’de emlak memuru olan kardeşi Hüsnü Bey oturur. Babasının konumunun sağladığı imkânlarla ilgili olsa gerek, diğer kardeşleri de devlet memurudur. Kardeşlerinden Salim Bey Telgrafhane’de kâtip, Hasan Bey de Demirci Kazası’nda kaymakamdır.

    Edhem Efendi, Bahriye Mektebi’nde dört yıl okuyup, Arapça, Farsça, Gülistan, Rika yazısı gibi mutad müfredattan dersler görmüştür ama okulu bitiremeden 11 yaşında ayrılır. Necip Paşa’nın himmetiyle alındığı Muzika-i Hümayun’da 1866-67 yıllarında, 29 yaşında, on sekiz buçuk yıl hizmetin ardından 160 kuruş maaş ile emekli olur. Oğlu Mehmed Hayri Efendi’nin Sicill-i Ahval kaydındaki “merhum İbrahim Edhem’in oğludur” ibaresine göre, Ağustos 1899’dan evvel öldüğü anlaşılıyor. Şimdilik mezar yeri tespit edilememiştir. Mehmet Hayri ve Talat adlı çocukları da sonradan devlet memuru olmuştur.

    Emekliliğinde çok cüz’i olan maaşıyla sıkıntıya düşer; yine bir paşa kızı olan karısına miras kalan İstinye’deki gazinonun ayda iki buçuk lira kirasını da ekleyerek zar-zor geçinirler. Evlerinin geçimine katkısı olsun diye Salacak sahilinde balık tutar. Hazırladığı teknolojik araç gereçle canbazlığa soyunur. O yıllarda düğünlere gidip sanatını icra eder. Canbazlıkta da ünü yayılmış olmalı ki Kavalalıların bir düğünü için Mısır’a, Kahire’ye davet edilir. İhtiyaçtan, geçim derdiyle yaptığı bu işte gözü yoktur, onun emeli Tophane’de görevlendirilip icatlarıyla uğraşmaktır.

    İbrahim Edhem bohem ve mütecessis bir yaradılışa sahiptir. Babası Hacı Ahmet Paşa’dan miras kalan ve o devir için büyük bir meblağ olan on beş-yirmi bin kuruşu kendi ifadesiyle vapur yani buhar makinesi yapmak için harcamaktan çekinmez, ama beğenmeyip öylece bırakır. Çok sonra buhar makinesini bir sandala uydurup Salacak-Kız Kulesi arasında gidip gelmiş ama geliştirememiştir.

    Oturdukları yalı harabe halindedir; çocukları hastalandığında doktor yerine, dua okuyup, nefes üflemek üzere evlerine gelen mahalle imamı Ahmed Efendi’nin şahitliğiyle oturacakları minderleri dahi yoktur. Edhem Efendi’yi bebekliğinden beri kırk yıldır tanıyan Ahmed Efendi’ye göre mizacı biraz hiddetlidir. Üzerine varıldığında söğüp sayar fakat bir fenalığını görmemiştir.

    Küçüklüğünden itibaren patlayıcı maddelere, silahlara ilgisi yoğundur. Yedi-sekiz yaşlarında iken yeri kazıp barut koyduğunu ve üzerine harç kapayıp ateşleyerek üzerine oturduğunu işitmiş. Çocukken babasıyla birlikte avlanmaya çıkarlar, silahlarla uğraşmayı severmiş. Bahriye Mektebi’nde öğrendiklerini merakıyla ilerletmiş ve kendine göre silah ve barutla icat yapmaya koyulmuş.

    Bugün için nasıl şeyler olduklarını anlamamıza yarayacak resimlerinden mahrum olduğumuz pil bardakları, telgraf camı, torpido, baston tüfek, yanar mermi, harpte düşmanın gözlerini kamaştırmak için yanar tel, Armstrong usulü fotoğraf makinesi, döğme, ezme makinesi gibi icatları olduğu iddiasındadır. Avrupa’dan gelen benzerlerine göre hem ucuz hem de daha işlevsel olduklarını düşünür. Yüz dört perdeli, keman şeklinde, “Malifon” isimli bir sazdan da bahseder. Zamanla çalışmaları torpido üzerine yoğunlaşmış, torpido saldırılarına karşı koyacak tekniklerle uğraşmıştır.

    İlginç tasvirlerinden biri de içine girilip her yöne hareket ettirilecek üç tekerlekten ibaret deniz arabalarıdır. Bütün icatları içinde şekli ve tarifiyle günümüze gelebilen sadece gaz lambası olmuştur. Fotoğraf makinesi icat ettiğini söylüyorsa da hiç olmazsa o makineyle çekilmiş kendine ait bir fotoğrafı da henüz bulamadık. Zaten Armstrong, Malifon gibi isimler o aletlerin icat olmayıp birer kopya olduklarını düşündürüyor.

    Çok kısıtlı gelirini icat peşinde koşarken sarfetmesi, aynı zamanda barut, mermi gibi tehlikeli malzemelerle uğraşması, aynı yalıda oturduğu kardeşi ve yengesinin kendisini komşularından Abdi Paşa vasıtasıyla şikâyet etmesine ve aralarının bozulmasına sebep olmuş.

    Sultan Abdülaziz’in saltanatının son yıllarında saray çevresiyle ilişkiler geliştirmiş. Tophane Fabrika-i Hümayunu’na alınmayı ve icatlarıyla orada uğraşmayı gaye edinmiş. Bazı hatırlı aracılar sayesinde Mesudiye vapurunun telgraf tellerini tamir etme işini almış ama, gemi kumandanı Arif Paşa “teller çürük, boşuna masraf çıkarmayalım” diyerek buna engel olmuş. Hayalkırıklığı yaşasa da yılmadan temaslarını sürdürmüş.

    O yıllarda gemilerde dümene kumanda etmek için kullanıldığı anlaşılan ve “telgraf” adı verilen aletlerin donanımından olan cam ve pillerin hızlı bir piyasası vardır. Yüklü miktarda yurtdışında alımlar yapılır. Edhem Efendi’nin ürettiklerinin, bilirkişinin raporuyla gerçekten Avrupa’dan gelen emsallerinden hem ucuz hem de daha kaliteli olarak imal edildiği ortaya çıkınca Telgrafhane tarafından satın alınır. Tabii burada icat olarak değerlendirilen camların, pillerin ne kadarının icat, ne kadarının taklit olduğu belirtilmemiştir. Üstelik bu alışveriş de fazla sürdürülemez.

    Edhem Efendi her ne kadar bohem yaradılışta olsa da devrin ricaliyle ilişkileri olduğu ve rahatlıkla onlara ulaşabildiği anlaşılıyor. Bahriye Nazırı İbrahim Derviş Paşa (görev süresi Ocak-Nisan 1876) elektrik ile top atabilecek bir numune yapmasını ister ve isteği yerine gelince de Edhem’i Osmaniye vapurundaki telgrafları tamire memur eder. Arzuhalci Ali Bey, Edhem Bey’i Bahriye Nazırı Said Paşa’ya (görev süresi Aralık 1877-Nisan 1878) takdim eder. Said Paşa, Edhem Bey’i fabrikaların birinde istihdam eder. Edhem iki-üç ay çalışıp bir top numunesi yaparak Nazır Said Paşa’ya sunar. Zor zamanlarında yardımına koşan dostlarından Meyve Gümrüğü Nazırı Sadık Bey, kendisini Mayıs 1876-Ocak 1877 arası Kaptan-ı Derya olan Kayserili Ahmed Paşa’ya götürmeye kalkar ama, randevu alındığı gün Kars vapuru battığından görüşme iptal edilir. Amcasının tahttan indirilmesi sırasında donanma toplarını Dolmabahçe Sarayı’na yönlendirdiği için II. Abdülhamid’in hiç sevmeyip İstanbul’dan uzaklaştırdığı Kayserili Ahmed Paşa ile olan ilişkisi, belki de onun şanssızlığı olmuştur.

    Kolomb Dünya Fuarı Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesinin 400. yıldönümü anısına yapılan Kolomb Dünya Fuarı için, Chicago kenti 10 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. 278 hektarlık bir alanın üzerine kurulan fuar, dönme dolap ve elektrik gibi teknolojik yeniliklerin ABD’de ilk kez tanıtıldığı yer oldu.

    Temaslarında tam başarı sağlayacağı sıralarda Abdülaziz tahttan indirilir ve işleri yarım kalır. II. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra da girişimlerinde duraksamaz. Gazi Osman Paşa’nın emriyle, icatlarının bir bir resimlerini yaparak onları takdim eder. Ayrıca Mabeyn-i Hümayun’dan meşhur Şeyh Ebülhüda Efendi’nin kardeşi Hamza ile Kurbancıbaşı İbrahim bizzat iki defa Edhem’in Salacak’taki harabe yalısını ziyaret ederek icatlarını orada da görürler.

    Sonunda örneklerini de ulaştırabildiği Gazi Osman Paşa sayesinde, icatlarından bazıları Seraskerlik tarafından incelenir ama hiçbirine “geçerli, üretilebilir icattır” raporu verilmez. “Baston tüfek” denilenin kaval tüfek cinsinden en fazla yüz-yüz elli adım menzili olduğu; balmumundan üretilen torpidonun küçüklüğü ve etkisizliği; yanar telin cıvadan yapıldığı söyleniyorsa da mahiyeti anlaşılamayan, yakından göz kamaştırmak için yapılmış yararsız bir şey olduğu; yanar kurşunu baş tarafından haçvari yarıp eczasını oradan koyduğu ve savaşlarda kullanılması yasak bu mermideki kimyasal maddenin neden ibaret olduğunun anlaşılamadığı bildirilir.

    Bu olumsuz rapora rağmen Gazi Osman Paşa’nın Edhem Efendi’yi himaye ettiği anlaşılıyor. Üstelik Yıldız Sarayı Çit Kasrı önünde Edhem’in sarı tenekeden imal edip “baston tüfek” adını verdiği silahla Sultan II. Abdülhamid’in deneme atışı yapmasını da organize ediyor. Sultan ayaküstü Edhem Efendi’yle bir-iki kelime konuştuktan sonra ayrılıyor ve Gazi Osman Paşa tarafından refakatine verilen bir yaverle Tophane-i Amire’ye gitmesi emrediliyor.

    Sevinçle yola çıkan Edhem Efendi, Tophane’ye gider gitmez bir hücreye kapatılıyor ve 1879’da gerçekleşen bu olaydan sonra en azından 1892’ye kadar takip edebildiğimiz çileli, eziyetli hapis ve sürgün yılları başlıyor.

    Yaklaşık iki ay zindanda sorgusu bile yapılmadan yatan Edhem Efendi’nin çoluk-çocuğu açlıkla perişan oluyor. Kimse ile görüştürülmediğinden, karısı haber alabilmek uğruna Sadık Bey’in yanına bir horozla gider ve ellerinde kalan para edecek tek varlıkları olan bu horozu satıp çocuklarının karnını doyurmaktan bahseder. Dostları Edhem’i zindandan kurtarmak için uğraşsalar da aleyhinde çok etkili jurnaller verilmiş olmalı ki, hamisi görünümündeki Gazi Osman Paşa dahi kendini meseleden uzak tutmaya çalışmıştır.

    Mahkemede beraat etmesine rağmen tahliye edilmeyip Divan-ı Harb’e gönderilmiş ve oradan da beraat ettiği halde ailesiyle birlikte Konya’ya sürülmesi için padişahtan irade istenilmiştir. II. Abdülhamid henüz saltanatının ilk yıllarında böylesine bir hukuk cinayetine ortak olmamış ve sürgünü onaylamamıştır. Devlet adamlarının endişelerini bir kenara bırakmayarak tahliye edilmeden tutukluluğunun devamını ve çok az olan emekli maaşına 300 kuruş zam yapılmasını da emretmiştir.

    Elektrikli dönmedolap ve ışıl ışıl Amerika Türkiye’de, sınırlı birkaç yer dışında elektriğin kullanılmadığı, başkentin dahi havagazı lambalarıyla aydınlatıldığı bir zamanda, Edhem Efendi’nin gaz lambasıyla katılmak istediği 1893 Chicago Dünya Fuarı’nda, o zamana kadar oldukça mesafe almış elektrik endüstrisi en son sistem ürünler ve şirketlerle temsil ediliyordu. Elektrikle ışıl ışıl aydınlatılan fuar alanında dünyanın ilk elektrikli dev dönmedolabı da yer almıştı.

    Edhem Efendi’nin hayatının bundan sonrası için arşiv sessizliğe bürünüyor ve 1892 yılında birdenbire Trablusgarp’tan Osmanlıların Chicago Sergisi komiserine gönderilen bir mektupla ve sadaretten yazılan cevaplarla karşılaşıyoruz. Bu mektupta belirttiğine göre toplam 12 ay tutuklu kalmış ve sonrasında 1887’de ailesiyle birlikte Trablusgarp’a sürülmüştür. Burada sürgünde olduğunu düşünmeden kendinin misafir olduğunu belirtmiş, padişaha ve devlet adamlarına en ufak bir kırgınlık ve sitem hissettirmeden mektubunu yazmıştır. Hatta Trablusgarp’taki cülus yıldönümü şenliklerinde yine kendi icadı olan bazı objeleri de kullandığını gururla belirtmiştir. En ilginci ise havaî fişeklerle gökyüzüne “Padişahım Çok Yaşa” sloganını yazıp Türk bayrağını resmetmesidir herhalde.

    1893’te ABD’nin Chicago kentinde Uluslararası Dünya Fuarı gerçekleştirilecek ve Osmanlı Devleti de katılacaktır. Amerika kıtasının Kristof Kolomb tarafından keşfinin 400. yılı münasebetiyle düzenlenecek bu fuara katılmak isteyenler arasında mucidimiz Edhem Efendi de vardır. 1879’daki sorgu, zindan, sürgün maceralarından sonra icatlarını pek geliştiremediyse de dünya teknolojisi muazzam ilerlemiş, bilhassa elektrikteki inanılmaz gelişmelerle Chicago Fuarı neredeyse elektrik odaklı bir sergi olarak görülmeye başlanmıştır. Fuarın yıldızı elektrik alanındaki en büyük mucitlerden olan Nicola Tesla’dır. Westhinghouse, General Electric gibi firmaların geliştirdikleri elektrikli motorlar, dinamolar, jeneratörler tüm dünyanın ilgi odağı ve fuar da iş anlaşmalarının merkezidir. Fuar, geceleri ışıl ışıl elektrikle aydınlatılmaktadır. Tek seferde yüzlerce kişiyi taşıyan dünyanın en büyük elektrikli dönme dolabı gibi yepyeni eğlence araçları da üretilmiştir.

    Elektriğin bu yaygınlığına rağmen Osmanlı topraklarında henüz tek bir elektrik santrali yoktur ve çok az kent geceleri havagazı ile aydınlatılabilmektedir. İstanbul ancak 1914’de elektrikle aydınlanabilecektir. Trablusgarp’ta dünyadaki gelişmelerden habersiz yaşadığını düşündüğüm Edhem Efendi, on yıl önce cezalandırılmasına yol açan yanıcı-patlayıcı maddelerle fuarda yapacağı canbazlıkların hayaliyle yaşarken, icat ettiği gaz lambası ile fuardakileri şaşkınlığa ve hayranlığa sürükleyeceğinden bahsederken, ABD’ye gitme talebine ne cevap verildiği belli değildir.

    Cevap ne olursa olsun “Amerikalılara, Türklerin haiz olduğu zekâ ve kemâli göstermek için beni fuara gönderin” diyen Edhem Efendi’yi saygıyla anıyorum.

    ‘Hayatü’ül insan’: Naif bir gaz lambası

    Edhem Efendi, Trablusgarb sürgünündeyken 1893 Şikago Dünya Fuarı’na icatlarıyla birlikte katılmak için başvurur. Sadaret’ten gönderilen yazıyla, icatlarının resimleri ve kullanım tarifleri istenir. İcatlarından olan tekerlek, fotoğraf makinesi, lamba ve sairenin resimlerini sürgün şartlarında hazırlayarak gönderir. Osmanlı Arşivi’nde şimdilik sadece “Hayatü’l-İnsan” adını verdiği enteresan şekilli gaz lambasının resmini bulabildik.

    Edhem Efendi kendine “sürgün” sıfatını yakıştıramamış olmalı ki, durumunu “misafir” olarak anmayı tercih ediyor. “Trablusgarb Kalesi’ne misafir Mülazım Üsküdârî” künyesi ve “İbrahim Edhem” mührüyle 19 Teşrin-i Evvel 1308 (31 Ekim 1892) tarihli renkli hazırlanmış resmin yanındaki tarifnameye göre bu gaz lambası; dar bir odada yakılsa bile havayı kirletmez, açık ve fırtınalı bir havada ışığı asla zarar görmez, bir idare fitili ışığından yirmi beş-otuz santimetre yüksekliğe kadar parlak bir ışıkla aydınlatır. Kendi sistemine uygun imal edilecek bir makineyi harekete geçirir. Gemilerde ve trenlerde kömür ve su depolarıyla kazanlarına ihtiyaç bırakmaz.

    Mucidimizin hayalgücü ve teknik birikiminin mahsulü bu eseri, o devirde, elektrik endüstrisinin geldiği noktaya göre teknolojik bir aşamadan ziyade naif bir sanat eseri kabul etmek gerekir.

    Fizan’da bir umut ışığı

    Batı dünyasının yaygın elektrik kullanımına geçtiği 1892’de, Trablusgarp’ta (Fizan) sürgünde olan Edhem Efendi’nin tasarlayıp İstanbul’a sunduğu gaz lambasının çizimi ve tarifnamesi.

    Adalet Bakanının adaletsizlik örneği

    Edhem Efendi’nin uzun tutukluluk ve mahkeme sürecinde olayı didik didik inceleyen mahkeme, mevcut kanunlara göre suçlanacak hiçbir yön olmadığından dolayı Edhem Efendi’nin beraatine karar verir. Bu sırada “Mecelle” adlı ilk Medeni Kanun’u hazırlayan ve büyük hukuk adamı kimliğiyle tanınan Ahmed Cevdet Paşa, Adliye Nazırıdır. Cevdet Paşa’nın devreye girmesiyle Cinayet Mahkemesi’nin beraat kararının dikkate alınmaması ve zanlı hakkındaki şüpheler tamamen giderilemediği iddiasıyla kendisinin Divan-ı Harb’e sevkedilerek bir defa da orada yargılanması Başvekalet’e önerilir. Böylelikle beraat edip suçsuzluğuna karar verilen Edhem Efendi’nin çoluk- çocuğu ile birlikte Trablusgarp’a sürülmesine sebep olacak süreç başlar.

    Sürgin cezasına yolaçan yazışma Adliye Nazırı Ahmed Cevdet Paşa’nın Başvekalet’e (Sadaret) tahriratıyla, İbrahim Edhem Efendi Trablusgarp’a, sürgüne gönderilir.
  • Orient Express’e saldırı: Soydular, rehin aldılar ve kaçtılar…

    Orient Express’e saldırı: Soydular, rehin aldılar ve kaçtılar…

    1891 Mayıs’ında İstanbul’dan Viyana’ya hareket eden Orient Express (Şark Sür’at Katarı), Sinekli ile Çerkezköy arasında saldırıya uğradı. Treni raydan çıkaran Kaptan Anastaş liderliğindeki eşkıya çetesi hem yolcuların değerli eşyalarını aldı hem de beş yolcuyu dağa kaldırdı. Avrupa çapında skandal yaratan hadisede, eşkıyaya 8700 Osmanlı lirası (200 bin Frank) fidye ödenerek rehineler kurtarıldı; çetesi yakalandı, Anastaş ve götürdüğü para hiç bulunamadı.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde 1836’da faaliyete geçen yataklı vagonlu tren katarları, Avrupa’da ancak 1883 yılında devreye girecektir. Avrupalılar 19. yüzyılın en önemli ulaşım aracından yararlanmakta çok geç kaldılar. Ancak 1883 sonrasında krallar, soylular, bankerler, maceraperest ve seyyahlar yaşam tarzlarını derinden etkileyecek Orient Express ile yeni, lüks, hızlı ve güvenli bir ulaşım aracına kavuştular.

    Paris ve Viyana’dan yola çıkan trenler Avrupa’nın en doğusuna kadar gidiyordu. Paris’ten kalkıp lüks bir ortamda 82 saatte İstanbul-Sirkeci istasyonuna gelebilmek, o tarihlerde Avrupa sosyetesi için büyük bir yenilikti. Ne var ki 31 Mayıs 1891’de İstanbul’dan hareketle Viyana’ya gitmek üzere yola çıkan Orient-Express’in Sinekli istasyonu ile Çerkezköy arasında eşkıya saldırısına uğrayıp soyulması ve bazı yolcuların eşkıya tarafından dağa kaldırılması, hanedanları, diplomatları, soyluları, politikacıları etkileyen dünya çapında bir olay oldu.

    İlk sefer, ilk resim 1883 tarihli bu gravür, buharlı Şark Ekspresi trenini ilk seferini gerçekleştirirken gösteriyor.

    Sirkeci’den Viyana’ya gitmek üzere 31 Mayıs 1891 akşamı hareket eden Şark Sür’at Katarı (Orient Express) Sinekli ile Çerkezköy istasyonları arasında, eşkıya tarafından demiryolunun tahrip edilmesi sebebiyle hattan çıkar. Katarı ablukaya alan eşkıya, yolcuların tamamını indirerek, üzerlerinde, bagajlarında değerli eşya cinsinden ne varsa soyar. Alman Sefareti’nden Sadaret’e gönderilen bir yazıda, sadece dokuz yolcudan 4993 Mark çalındığı bildirilir. Direnen bazı yolcular yaralanır.

    Haydutlar, katarın makinisti Freudiger ile 1. mevkiden beş yolcuyu dağa kaldırır. Alman vatandaşı rehineleri, Saray-Vize arasındaki dağlık bölgede saatlerce yağmur altında yürüten eşkıya çetesinin başı, Kaptan Anastaş adlı, hakkında Karakaçan, Ulah, Yunan olduğuna dair rivayetler olan biridir. Dramalı eşkıya Hasancık da yardımcı olmuştur. Rehinelerden makinist Freudiger ile Almanya’nın muteber tüccarlarından Moris İsrael isimli Alman vatandaşı, iki yüz bin Frank kurtuluş fidyesi tedarik edilmezse rehinelerin öldürüleceği haberini yetkililere iletip, paraları kararlaştırılacak yere getirmek üzere serbest bırakılırlar. Diğer rehineleri yanlarına alan eşkıya, dağda ilerlemeye devam eder.

    Orient Express 1895 tarihli fotoğrafta Şark Ekspresi, İstanbul’da yol alıyor; Küçük Ayasofya Camii’nin yanından geçiyor.
    Karlar altında yolculuk 1888-1889 tarihli kış seferlerinin reklamını yapan poster. Seferler Londra-Paris-Viyana, Paris- İstanbul, Paris-Budapeşte şeklindeydi.

    Çatalca Mutasarrıflığı, durumun nezaketi itibariyle sabah erkenden Sultan II. Abdülhamid’i olaydan haberdar eder. K. Çekmece, Baruthane tarafındaki bir bölük piyade, jandarma ve Hassa askerlerinden bir kısmı hemen bölgeye nakledilir. Sorunların çözümünde kendine özgü metotları olan II. Abdülhamid, eşkıyanın takibi için ordu kumandanlarını geriye bırakıp, güvendiği adamlarından olan İbrikçibaşı Hasan Ağa’yı görevlendirir.

    Bir önceki yıl İzmit civarında ortaya çıkan eşkıyanın ele geçirilmesindeki başarılarından dolayı, tecrübesine istinaden görevlendirilen İbrikçibaşı Hasan Ağa, emrine jandarma, polis ve on beş bin kuruş verilerek yetkilendirilir. Fidye haberi gelince, devletin hazinesinden karşılanıp Osmanlı Bankası’ndan çekilmek üzere paranın temini için emir verilir. Rehineler kurtarılıncaya kadar askerî operasyona girişilmemesi, takibatın sivil vasıtalarla istihbarat temini maksadıyla yürütülmesi kararlaştırılır. Eşkıyaya fidye olarak verilecek sekiz bin yedi yüz elli Osmanlı lirası karşılığı olan iki yüz bin Frank, Moris İsrael’e Osmanlı Bankası’ndan ödenmekle, bankaya iadesi lazım geldiğinden Dâhiliye bütçesine ilave edilecektir.

    Soygun ve rehine alınması haberinin Avrupa’da duyulmasıyla birlikte Almanya, İtalya, Avusturya, Fransa gibi ülkeler Osmanlı Devleti’ni sefaretleri vasıtasıyla tacize başlarlar. Avrupa’nın kibar insanlarının, elçiler ve ailelerinin en önemli ulaşım aracı trenin eşkıyanın tasallutundan kurtarılmasının önemini hatırlatırlar.

    Avrupa’nın olur olmaz meseleleri Osmanlıların içişlerine karışmak için kullanma gayreti bu olayda da 2. Abdülhamid’i çok ürkütür. Rehinelerin can güvenliğinin tehlikeye düşürülmeden bir an evvel serbest bırakılmalarını sağlanmasına Osmanlı Devleti’nin azami gayret sarfetmesi için diplomatik kanallardan uyarı ve ultimatomlar yağdırılır.

    Türkiye’de yasaklanan Fransız dergisi

    Paris merkezli Le Petit Journal dergisinin 20 Haziran 1891 tarihli nüshası. “Şark’ta Eşkıyalık” kapağıyla çıkan bu sayının dağıtımı, Türkiye’de yasaklanmıştı.

    2. Abdülhamid, Almanya, Avusturya ve İtalya gibi ülkelerin baskıları karşısında şaşkın ve tutarsız davranan Sadrazam Kâmil Paşa’yı eleştirir. Kendisi de bizzat kriz yönetiminin başına geçerek, hükümeti Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa üzerinden aktarılan emirlerle yönlendirir. İstanbul’daki sefaret mensuplarıyla toplantılar yapılır, onların soygunda hükümetin ihmali olduğu suçlamasına itiraz edilerek İtalya’daki, Amerika’daki eşkıyalık, silahlı tren soygunlarından örnekler sefirlere aktarılır. Roma Sefareti, Rumeli ve Anadolu demiryollarında görevli İtalya tebaasından pek çok kişi bulunduğundan bunların mal ve canlarına bir zarar geldiğinde Devlet-i Aliyye’nin sorumlu tutulacağına dair İtalya hükümetinin kararını iletir. Türkiye’deki İtalya Sefareti tercümanına verilen cevapta “olaydan büyük üzüntü duyulmakla birlikte Osmanlı hükümetinin görevini yerine getirmeyi ihmal etmediği ve diğer ülkelerde de bu gibi eşkıyalıklar vuku bulduğu hatta İtalya’da iki yüz yetmiş kişiden ibaret bir haydut çetesinin aylarca şekavet ettikten sonra ancak keşfedilebildiği, bu münasebetle iki dost devletin diğerini sorumlu tutmasının kabul edilemeyeceği ve tebligatın keen lem yekün hükmünde tutulacağı” bildirilir.

    Devlet erkânı arasında da rakiplerini safdışı bırakmak isteyenlerin birdenbire bu olayı kullanarak pozisyonlarını güçlendirme faaliyetleri ortaya çıkar. 2. Abdülhamid’e yağdırılan mektup ve raporlarda İstanbul çevresinde bile eşkıyanın cirit atmasının asker ve memur kadrolarındaki rehavet yanında idari teşkilatın yetersizliğinden kaynaklandığı iddia edilir. Sadrazam Kâmil, Dâhiliye Nazırı Münir, Hariciye Nazırı Mehmed, Meclis-i Vükelaya memur Ahmed Cevdet ve Adliye Nazırı Hüseyin Rıza Paşalardan ibaret komisyonda, padişah ve çevresi tarafından belirlenen tedbirler üzerine müzakereler yürütülür. Eşkıyaya fidye-i necat verilmesi yolunun kapatılması; ahali elinde bulunan silah ve cephanenin toplanması; emekli subaylardan namuslu ve liyakatli olanlarının Edirne Vilayeti jandarma zabitliğine tayini; her köyün namuslularından dörder-altışar kişilik jandarma muavini adı altında silahlı birlikler oluşturulması; Edirne vilayet merkezinde ehil ve muktedir bir nazır idaresinde, muntazam bir polis heyeti oluşturulması; demiryolu hattı üzerinde belirli noktalarda yapılacak kulelerde güvenilir bekçiler bulundurulması; eşkıyanın ölü veya diri yakalanmasında hizmeti görüleceklere nakdi mükâfat verileceğinin ilan edilmesi. Kurtuluş fidyesi ve eşkıyanın yakalanmasında hizmet edenlere nakdi mükâfat verilmesi haricindekiler komisyonda tasvip edilmez.

    Teşekkür mektubu ve bir telgraf İbrikçibaşı Hasan Ağa’ya bir muhbirin bildirdiğine göre, bu resim Kırkkiliseli birine Berlin’den gönderilen mektupta yer alıyordu. Mektubu gönderen şahıs, kaçırılıp rehin tutulan Almanlardan biri imiş. Alman rehine, Kırkkilise’de gördüğü misafirperverlik üzerine bir teşekkür mektubu göndermeye karar vermiş. Sözkonusu mektupla birlikte gönderilen bu resimde ise üç rehine Alman ile yedi eşkıyanın tasviri görülüyor.

    Güvenlik önlemleri alınarak Çarşamba ve Cumartesi günleri Edirne’den İstanbul’a gelen yataklı sürat katarlarıyla, Pazartesi ve Perşembe akşamları yataklı katardan bir saat sonra İstanbul’dan Viyana’ya giden katarların muhafazası için on jandarma ile bir zabitin trenlerde bulundurulması kararlaştırılır.

    Edirne’nin Saray nahiyesi müdürü Ahmed Enveri, 2. Abdülhamid’e gönderdiği raporunda; “Saray nahiyesi civarındaki dağlarda meskûn yer yokken on yıl önce oralara kendi kendilerine yerleşen göçmenlerin eşkıyaya yataklık etmeleriyle, bu dağlar eşkıyaya sığınak olmuştur. Dağlarda yayılan eşkıya, Rum köylerini ve köylülerini her türlü eziyete maruz bıraktıklarından, buna karşılık olmak üzere oralarda Rum eşkıyası da çıkmıştır. Üç sene öncesine kadar Hıristiyan eşkıyası duyulmuş şey değil iken, Sinekli baskınına cesaret eden Anastaş da bu sıralarda ortaya çıkmıştır. Göçmen köyleri, eşkıyaya yataklık ettikleri dağlık ormanlık alanlardan kaldırılıp, ziraate elverişli yerlerde iskân olunmalıdır” diyerek bölgenin durumunu özetlemektedir.

    Teşekkür mektubu ve bir telgraf

    Gravürü anlatıp, tasvir eden İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın telgrafı.

    Anastaş’ın takibine memur polis komiseri Musa Efendi’nin raporuna göre, “Anastaş yedi-sekiz yıldır Edirne havalisinde eşkıyalık etmektedir. Sinekli olayından dört-beş gün önce Çerkezköy civarında dolaşmakta olduğu mahalli hükümete haber verildiği halde, yakalanması için çalışılmamıştır. İhmalden dolayı bu soygun olmuştur. Edirne Jandarma Kumandanı Miralay Zihni Bey, valilik tarafından eşkıya takibiyle görevlendirilmişse de emre uymayarak vaktini ailesiyle birlikte Çorlu’da geçirmiştir. Esasen asayişin muhafazasıyla görevli jandarmalarını büyük bir kısmı hapishanelerde görevlendirilmiş, bazıları da zabitlerin maiyetlerinde, şahsi işlerde istihdam edilmektedir. Görevlerini layıkıyla yerine getirmeyen kumandan ve mülki memurların işlerine son verilmelidir”.

    Edirne Valisi Ahmed İzzet’in tahriratında, fidyenin Anastaş’a ulaştırılması anlatılıyor. Kırkkilise’de Avusturya konsolos vekilliğini sürdüren Macaraki’nin eşkıyayı himaye edenlerden biri olduğunu iddia ediyor. 200 bin Frank’ın 8700 Osmanlı lirası tuttuğunu, bu parayı altın olarak rehineyken serbest bırakılan Moris İsrael ve Almanya sefaret tercümanının Kırkkilise’ye getirdiğini belirtiyor. Oradan Macaraki’nin adamlarıyla, parayı getirmesi için serbest bırakılan makiniste teslim edilerek Midye cihetinde denize yakın Eşkıya Mezarlığı adlı yerde Almanyalıların nezaretinde Anastas’a veriliyor. Altın dolu torbaların birkaçını bizzat saydıktan sonra kalan torbaları yanındaki altı eşkıyaya verip rehin tuttuğu Almanlara beşer, parayı getiren Macaraki’nin adamlarına birer lira vererek üç gündür rehine olan Almanları serbest bırakıyor. Bundan sonra fidyeyi paylaştıran Anastaş, beş şakiye sekizer yüz lira, Dimo Banya’ya bin otuz lira veriyor ve geri kalanı kendisi alıyor. Bundan sonra kayıplara karışan Anastaş ve Lefter Kaptanların on nefer arkadaşıyla kayıkla deniz tarafından savuştukları, tebdil-i kıyafet ile Varna veya İstanbul Boğazı taraflarına çıkma ihtimallerinin bulunduğu, eşkıya takibine memur Ferik Edip Paşa tarafından bildiriliyor.

    İlerleyen günlerde Bulgaristan’da yakalanıp iade edilen bazı çete üyelerinden Hristo Lab ve dört arkadaşının fidye-i necattan hisselerine düşen parayı gömdükleri Vize kazasında Örencik merasında gösterdikleri yerde yapılan kazıda 2101 lira bulunmuştur. Farklı birkaç yerde de bulunan paralarla birlikte toplam 4000 altına yakın para ele geçirilir. Bulunan paranın ne yapılacağına dair yürütülen müzakerelerde, 300 lirasının eşkıya takibine memur kumandan Ferik Edip Paşa’ya mükâfat olarak verilmesi, kalan miktarının Edirne Vilayeti Jandarma Alayı için kurulacak yardımlaşma sandığına sermaye olarak verilmesi kararlaştırılır.

    Rehinelere zarar verilmeden kurtarılmaları üzerine Alman İmparatoru Wilhelm 19 Haziran 1891 tarihinde 2. Abdülhamid’e şükran mektubu gönderir. 2. Abdülhamid de cevaben Alman İmparatoruna gönderdiği nâme ile iki ülke arasındaki dostluğun devamını dilemektedir.

    KAPTAN ANASTAŞ KİMDİR?

    Yunanistan’dan kaçtı, Trakya’da eşkıyalık yaptı

    Yunancada Athanasse olarak yazılsa da Osmanlılar bu ismi Tanaş, Anastaş şekillerinde kullanmıştır. Biz de Anastaş imlasına sadık kaldık. Anastaş’ın çetesindeki yedi kişinin isimleri; Dimo Todorof Banya İlyas, Panayot Banya, Angel, Kosti Yanef İstamof, Hristo Yorgaki, Hristo Vanço, Nikolof Mangaki. Hepsi de aslen “Koço Ulah Çinçar” neslindendirler.

    Tren soygunundan önce Anastaş çetesinden ayrılıp teslim olan İstemat’ın tarifine göre Kaptan Anastaş 45 yaşında bir Yunanlıdır. Yunanistan’da bir adam vurup kaçmış, Anadolu’ya gelmiş. Bir süre eşkıyalık ettiyse de terkederek Darıca’ya yerleşmiş. Bir kızla nişanlanıp, kayınbiraderiyle kayıkçılık yapmış. Başka bir eşkıya aranırken benzetmişler ve Galata’da yakalanmış. Onu yakalayan Binbaşı İbrahim Efendi, üzerindeki elli lirayı alıp vermemiş. On altı ay hapsedildikten sonra kurtulmuş, Edirne tarafına gidip yine eşkıyalığa başlamış. Kaptan Anastaş’ın Almanlardan önce dağa kaldırdığı iki kişiden aldığı fidyeyi çete üyelerine taksim ederken fukaraya ve kilise tamirine ayrılmak üzere bir hisse ayırdığını söylüyor.

    2. Fırka Kumandanı Ferik Mehmed Rıza sorguladığı İstemat’ın Anastaş çetesinin yatak yerlerini bildiği için işe yarayacağını, İbrikçibaşı Hasan Ağa’nın jandarma ve polisten oluşan kalabalık bir birlikle dağlarda eşkıya aramasından bir sonuç alamayacağını belirtmektedir. İstemat daha sonra Beyrut’ta Hazine-i Hassa çiftliğinde aylıklı olarak görevlendirilecek ancak oradan kaçıp memleketine geldiğinde hafiye tertibinden maaşa bağlanacaktır.

    Ferik Edip Paşa’nın bildirdiğine göre Anastas, İslimye Sancağı, Kızılağaç kazası, Burgucu Köyü merasında çobanlık yapan Yani Krali adında bir Karakaçan’ın kızı olan Eleni ile evlilik planları yapmaktadır. Bu köyde yapılan tahkikatta köyde olmadığı belirlenmişse de daha sonra ne yanında götürdüğü altınların ne de kendisinin izine rastlanabilmiştir.

    LEVANT HERALD GAZETESİ YAZARI

    ‘Devlet-i Aliyye’yi, Avrupa’ya kötü göstermek istiyorlar’

    İstanbul’da İngilizce yayınlanan Levant Herald gazetesinin editörü Whitaker’in tespiti önemlidir. Anastaş’ın tren soygununun adi bir hırsızlık olmayıp, kendinden üstün bir sınıfın etkisiyle bu suçu işlediği kanaatini 6 Haziran 1891 tarihli gazetesinde yazar. Bunun üzerine Mabeyn Başkâtibi Süreyya Paşa tarafından davet edildiği Yıldız Sarayı’nda, yazısı üzerine ayrıntılı bir açıklama istenir ve zabıt tutularak 2. Abdülhamid’e takdim edilir. Whitaker, oldukça makul görüşlerini açıklarken “Siyaseten çeşitli fırkalara ayrılmış olan memleketlerde işbaşında olan bir fırkayı iktidardan düşürmek için aleyhinde olan fırka tarafından buna benzer ve başka şekillerde operasyonlar yapılması sıradandır. Devlet-i Aliyye’de demiryolu hattı inşa edileli epey zaman olduğu halde treni yoldan çıkarıp zenginlerden para istenilmesinin benzeri yok, ilk defa oluyor. Eşkıyanın asıl maksadı Vensan ve Ralli gibi bankerlerden para almak olsaydı, şimdiye kadar yaptıkları gibi bunlara tehdit mektupları göndererek maksatlarına kolaylıkla ulaşırlardı. Eşkıyanın bu kolaylığa rağmen tren hattını yoldan çıkarıp, adamları dağa kaldırıp, eşkıyalık etmelerinin şekavetten ziyade siyaset noktasından incelenip araştırılması gerekir. Eşkıyayı şu soyguna teşvik edenin kim olduğunu kesinlikle kestiremem, ancak Devlet-i Aliyye’nin yönetimini Avrupa’ya kötü göstermek veya bakanlar kurulunu padişahın gözünde lekelemek isteyenlerin teşviki olması gerekir” der.

    Devrin Osmanlı devlet adamlarının Sinekli hadisesine dair yazışmalarında, bu yönde bir fikir beyanı olmadığı gibi en ufak bir imaya da rastlanılmamıştır.

  • Sultan IV. Mustafa ve padişahtan ‘tek adam’ yaratma geleneği

    Sultan IV. Mustafa ve padişahtan ‘tek adam’ yaratma geleneği

    Osmanlı Devleti’nde yönetimin esası meşveret üzerinedir. Kararların müzakere edilerek alındığı bu usülde, istişareyi tavsiye eden hadisler de etkilidir. Bununla beraber pek çok padişah yakın çevreleri tarafından “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi kararlar” aldıklarına inandırılmış; güç odakları meşveret geleneğini rafa kaldırırken ‘gizli ajanda’larını padişah üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmiştir.

    Padişahın iki dudağı arasından çıkan emirlerin sorgusuz sualsiz kabul edilip uygulandığı bir Osmanlı Devleti, “astığı astık kestiği kestik padişahlar” genellemeleri yaygınlıkla kabul ediliyor. Aslında birkaç padişahın kısıtlı ve olağanüstü zaman dilimlerindeki uygulamaları, altı asırlık bir devletin geneline teşmil edilemez.

    Ülkemizde demokratik parlamenter rejimin tarihi, günümüzden geriye, çok eski zamanlara uzanmasa da şimdiki siyasal partilere benzer güç odakları her zaman vardı. Etkili vezirler, ülkenin dörtbir köşesine yayılmış köklü aileler, askerî birimler, saygı duyulan ulema ile sarayı ve sonraları Babıâli’yi merkez tutmuş bürokrasinin önemli adamları, yönetimden ve kişiliklerinden aldıkları güçle, çeşitli yönetim araçlarıyla etkilerini toplumun her katmanına yayabiliyorlardı. Bu etkinin kuşatıcılığından sıyrılmak, yeri geldiğinde Osmanlı hanedanı ve bizzat padişah için de mümkün olamayabiliyordu. Geniş halk kitleleri padişahların “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğuna, kararlarının sorgusuz sualsiz kabul edilip uyulmasına itikâden inandırılmış olsalar da isyanlar, ihtilaller, toplumsal kargaşalar sonucu tahtından indirilmekle kalmayıp canından da olan padişahlar az değildir. Nice sadrazamlar, devlet adamları padişahların kararıyla idama gönderilmişlerdir ama, bunların öldürülmesinde “siyaseten katl” denilen bir hukuk kaidesine dayanılmış ve padişahlar idam kararı verirken de tek başına hareket edememiş, birbiriyle çatışmalı güç odaklarının yönlendirmelerinden kurtulamamışlardır.

    Osmanlı Devleti’nin uzun ömrü boyunca yönetim şekli aynı kalmadı. Padişah, sadrazam, vezirler, beylerbeyiler, askerler, âlimler ve hukuk adamları ile Divan-ı Hümayun, Bab-ı Asafi, Bab-ı Defteri, Bab-ı Meşihat, Bab-ı Ali, Ağa Kapısı, Serasker Kapısı gibi kurumlardan kimileri bazen öne çıkıp, bazen geriye düşse de hepsi yönetime ortaktı. Divan-ı Hümayun başlı başına bir danışma örgütüydü. Sevk ve idare için kararlar müzakere yoluyla alınır, Ordu seferde ise aynı divan orada da kurulur ve savaş harekâtı yönlendirilirdi. Devletin yönetimi “Mülkiye, İlmiye, Seyfiye ve Kalemiye” kavramlarıyla formüle edilen dört ana unsur eliyle ortaklaşa yürütülürdü. İşte bu mekanizma kurulabildiği içindir ki içlerinde bazen çocuk, bazen deli padişahların da bulunduğu saltanat zincirinde yönetim boşluklarının olmaması sağlanabilmiş, devletin “çocuk veya deli padişahlar tarafından yönetildiği” hiçbir zaman iddia edilmemiştir. Fiziksel ve ruhsal yetersizlikleri olan padişahların zamanında harem ağalarının veya padişah analarının yönetimdeki tesirleri hatta ağırlıkları, kabul edilen otorite oluşları, inkâr edilemez.

    Günümüzün “kuvvetler ayrılığı” mekanizması, o devirlerin anlayışında günümüzden farklı da olsa bir anlamda işliyor ve devletin çarkı her zaman dönüyordu. Çünkü kuruluştan itibaren Osmanlı Devleti’nde riayet edilen yönetim usullerinin en önemlisi “Meşveret” adı verilen, kararların danışılarak ve müzakere edilerek alınması usulüdür. Savaş ilanları, antlaşmaların tasdiki, toplumsal kargaşalıkların yatıştırılması, yeni vergiler ve gelir kaynaklarının sağlanması gibi toplumun her tabakasını ilgilendiren olaylar için mutlaka meşveret meclisinin kararı aranırdı.

    İslamiyet etkisi

    Yönetim esaslarında İslâmi kuralların belirleyici olduğu Osmanlı devrinde meşverete önem verilmesi de yine İslâm’dan kaynaklanır. Danışmayı, istişareyi tavsiye eden çok sayıda hadisin yanında Şura Suresi 38. Ayet’te geçen “onların işleri aralarında danışma iledir” hükmü belirleyici olmuş ve danışma, meşveret yönetim ilkesi olarak esas alınmıştır. Aynı ilkeyi benimsediğini vurgulamak için olsa gerek, sözünü ettiğimiz ayetin yer aldığı levha TBMM’nin ilk yıllarında başkanlık kürsüsünün hemen üstünde asılıydı.

    18. yüzyılda artan Rusya ve Avusturya baskısı ile sıkıntılı geçen yıllarda bilhassa I. Abdülhamid’in geniş katılımlı meşveret meclisleri ile yönetimi tabana yayma çabaları görülür. III. Selim, Nizam-ı Cedid gibi çok katmanlı bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmek için sadece meşverete önem vermemiş, Osmanlı Devleti’nde görevli yabancı uzmanlar da dâhil olmak üzere erkân ve ricâle sipariş ettiği raporlarla (layihalar) yol haritasını oluşturmaya çalışmıştır. II. Mahmud Osmanlıların en büyük rejim değişikliğini gerçekleştirme yolunda Yeniçeri Ocağı’nı ilga ederken de Tanzimat’ı hazırlarken de danışma meclislerinin ittifakıyla hareket etmiştir. Sultan Aziz devrinde, muhalif Yeni Osmanlılar bilhassa Ali ve Fuat Paşa’ların birbiri peşisıra sadrazam olarak başında bulunduğu Babıâli bürokrasisinin yönetimini istibdat olarak nitelendirmişler, muhalefetlerini İslâmi terminolojiye dayandırıp, şura, meşveret, ehl-i hal ve’l-akd gibi kavramları öne çıkartarak Meşrutiyet idaresinin kuruluşunu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

    Sultan II. Abdülhamid tahta çıkması için şart koşulan Kanun-ı Esasi’nin ilanıyla Meclis-i Mebusan’ı açarak Meşveret Meclisi’ni kişilikli, daimî ve örgütlü hale getiren padişah olmuştur. Buna rağmen 1877-78 Osmanlı-Rusya savaşında Çatalca’ya yaklaşan Rus ordusuna karşı neler yapılması gerektiğini Meclis’e havale etmemiş, Yıldız Sarayı’nda topladığı dar çerçeveli bir meşveret meclisindeki eleştirilere de tahammül edemeyerek ertesi günü Meclis-i Mebusan’ın kapatılma iradesini çıkarmıştır. Sonraki 30 yıl boyunca danışmaya, meşverete, meclise itibar etmemiş, ama ülkenin her yerinden, her yetkilisinden layiha almaya devam etmiştir ki bunlar halen arşivlerimizde mevcuttur.

    Yukarıdan beri ana hatlarıyla anlattığımız tarihsel süreçten de anlaşılacağı üzere, Osmanlılarda yönetimin esası meşveret üzerinedir. İşler esas olarak “Sahib-i devlet, Vekil-i mutlak” olarak da adlandırılan sadrazamlar eliyle yürütülürdü. Makbul İbrahim, Sokollu, Köprülüler, Nevşehirli Damad İbrahim gibi öne çıkan sadrazamlar padişahları gölgelemiş, bazen işlerine de karıştırmak istememişlerdir. Şehzadeleri sancaklara gönderip devlet yönetimiyle tanıştırma usulünün terkedildiği 16. yüzyıl sonlarından itibaren şehzadeliklerini kafeslerde kapalı olarak geçiren ve devlet yönetiminden habersiz ve az eğitimli oldukları halde tahta oturabilen bir dizi padişahın; danışabilecekleri, tecrübelerinden yararlanabilecekleri devlet adamlarına ihtiyaçları vardı. Bunlar için saltanat tahtı, okul sırası gibiydi. Çoğu, devlet yönetmeyi yaşarken öğrendi.

    Kafesten tahta

    Tam olarak bu aşamadayken ne hissettiklerini, neler yaşadıklarını tek tek her padişah için bilemiyoruz ama en azından IV. Mustafa için bir fikir edinebiliyoruz. Kısa süren saltanatında tüm içtenliğiyle şeyhülislam efendiye yazdığı bir hatt-ı hümayunundan (TSMAE, 529/51.), durumunu açıklayıcı veriler elde edebiliyoruz.

    Sultan I. Abdülhamid’in şehzadesi olarak 1779’da dünyaya gelen Mustafa 10 yaşındayken babası öldü. Amcaoğlu III. Selim 1789’da tahta çıktığında, Şehzade Mustafa’nın durumu eski şehzadeler kadar kötü olmasa da sarayda nispeten özgürlüğü kısıtlanmış bir yerde yaşamaya mahkûmdu. Tam 18 yıl süren bu hayatın ardından Kabakçı İsyanı üzerine tahttan indirilen III. Selim’in yerine 1807’de padişah oldu. Böylelikle sarayda özgürlüğü kısıtlanan, kafese kapatılan III. Selim oldu. IV. Mustafa darbe ile tahta oturan bir padişah olarak asayişin tam anlamıyla sağlanamadığı ve III. Selim’i yeniden padişah yapmak isteyen önemli bir cephenin yarattığı gerginlik ortamında hüküm sürmeye kalktı. III. Selim’e yönelik darbenin en önemli aktörlerinden Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa ile Şeyhülislam Ebuishakzade Ataullah Efendi bu sıralarda devletin en etkili nüfuz sahipleriydi.

    18 yıl kafeste tutulan Sultan IV. Mustafa, bayram tahtında.

    Sitem dolu mektup

    Padişah bu hatt-ı hümayunu bizzat şeyhülislama hitaben yazarken âdet olmadığı için ismini zikretmemiştir ama “Benim Semahatlü (cömert, iyiliksever) Şeyhülislamım Efendi” hitabıyla kesinlikle Şeyhülislam Ataullah Efendi’ye yazıldığı bellidir. Belgeye padişahın kaleminden çıktığı ve kendi de öyle adlandırdığı için “hatt-ı hümayun” denilmesi gerekirse de aslında bir mektuptur. Sitem dolu, çok samimi, Türkçesi gayet güzel, rahat anlaşılır ve konuşma diliyle yazılmış bir üsluba sahiptir. IV. Mustafa’nın bazı hatt-ı hümayunlarında gayet iri harfler kullanması, onun tüm yazılarını aynı şekilde iri harflerle yazmasını gerektirmez. Nitekim çok sayıda hatt-ı hümayununu da konumuz olan belgedeki gibi ince harflerle yazmıştır.

    Belgeden, III. Selim’i tahttan indiren ekibin, gerçekleştirdikleri darbeyi korumak, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak isteyenlere fırsat vermemek adına verdikleri uğraş sırasında IV. Mustafa ile hiç ilgilenemedikleri anlaşılıyor. Padişah da bu sıkıntılı dönemde yalnız bırakıldığından acı acı yakınmak zorunda kalmış. Tahta oturduğundan beri bir dakika rahat etmediği gibi devlet adamlarından da hiç yardım görememiş. Kendinden öncekilerin yolundan gitmek, işleri meşveretle yürütmek, devlet adamlarının huyunu suyunu tanımak için bir an önce icraatlarına başlamak niyetindedir ama yapayalnız bırakıldığını söylüyor. Bazı girişimlerde bulunmak için yönlendirilmeyi bekliyor. III. Selim’in amcaoğlu olan şehzadeler Mustafa ve Mahmud’a hoşgörüyle yaklaştığı, sarayda Kafes Kasrı’nda nispeten özgür bıraktığı bilinir. Kapalı kaldığı zamanlar Sultan Mustafa’yı etkilemiş olmalı ki “Daha dün kuş gibi kafesten çıktım” diyor. “Aklım erdiği kadar çalışıyorum lakin siz bana yardım etmiyorsunuz” yakınması samimi bir itiraftır.

    “Peygambere dahi Cebrail talim ederdi, ben hele pek yalnız kaldım” derken tam anlamıyla ne düşünmüştü acaba? Padişahların Allah’ın yeryüzündeki gölgesi “zıllullahi fi’l-arz” olduğuna halk inanmıştı ama tüm devlet adamları veya bizzat padişahlar da bu yakıştırmaya inanıyorlar mıydı? Sultan İbrahim’in buna inandırıldığını biliyoruz. Saltanatının ilk sadrazamlarından Civankapıcıbaşı Mehmed Paşa “senden önceki sadrazam bazen bu yaptığın doğru değil derdi, sen bana neden hiç itiraz etmiyorsun” diye soran Sultan İbrahim’e “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu, padişahlara Allah’tan ilham geldiğini, sözde ve fiilde hatasız olduklarını, ne yaparlarsa yapsınlar yanlış da görünse kendilerinin anlayamayacağı bir hikmeti olduğunu” söyleyerek inandırmıştı. Sadrazamın ise gerçekten inanarak mı yoksa kendini kurtarmak için mi böyle iddialı laflar ettiğini bilemiyoruz.

    İstişare değil telkin

    Padişahların dengelerini bozan bu gibi telkinlerden uzak kalamadıkları aşikâr. IV. Mustafa da çevresindeki bir grubun yönlendirmesiyle Divan Tercümanı Aleko’nun idamına karar vermiş. Üstelik idamdan sonra cesedinin teşhirini ve Frenklerin ibret alması için ertesi güne kadar yerinden kaldırılmamasını emretmiş (TSMAE, 529/41/1). Tabii bu harekete Fransız elçisi Sebastiani ve sair elçilerin tepkileri gecikmemiş. Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Tercüman Aleko, Devlet-i Aliyye’nin güncel politikaları için işe yarayan biri olduğu ve Rikab-ı Hümayun Reisi Halet Efendi, Sadaret Kethüdası gibi rical-i devletin affedilmesi için ricacı oldukları halde birilerinin padişaha telkini ile idam edilmiş (Tarih-i Cevdet, c.8, sf.271).

    Yazanın kimliğini saptayamadığımız, ilmiye ricalinden birinin belki de Şeyhülislam Ataullah’ın yazdığını tahmin ettiğimiz bir mektupta (TSMAE, 529/41/2) IV. Mustafa’nın kararlarının Allah’ın ilhamıyla olduğuna inanılmasını isteyen bir yaklaşım sergileniyor. Aleko’nun idamının mahiyetini öğrenmek isteyen birine cevaben yazılan mektupta henüz genç ve tecrübesiz padişahın verdiği idam kararının “Allah’ın verdiği ilhamla, keramet gibi bir karar” olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, zamanında Sultan İbrahim’e de söylenildiği gibi “el-mülûkü mülhemûn” cümlesiyle kural haline getirilmek istenen, padişahlar üzerinden politika yürütmenin sihirli formülüdür. “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” anlamıyla IV. Mustafa’nın telkinlerle aldığı kararları sorgulanamaz hale getirmeyi amaçlar. Padişahı etkileyebilen güç odağı, siyasi rakipleri susturmada dinî anlayışları dayanak olarak kullanırken, mühim olaylardaki meşveret geleneğini, çok sesliliği ortadan kaldırır. Padişahın samimiyetle “bazı maddelerde uyarılmayı” dilemesini gözardı eder, dine aykırı kabul ettirir. Böylelikle padişahı kendi tarafına meylettiren güç odağı, istediği her hususta aldırdığı kararları padişah üzerinden legalleştirir.

    Buna rağmen padişahların çoğunun kendilerinden görüş istendiğinde “siz a’lemsiz=siz daha iyisini bilirsiniz” diyerek sadrazamlarını yönlendirmekten kaçındığını, işlerinde serbest bıraktığını görüyoruz. Eğer çevrelerinin telkinlerine kapılıp her eylemlerinin, aldıkları kararların Allah’ın ilhamıyla olduğuna inansalardı, sadrazamlarını da öylesine serbest bırakmazlar, meşverete, çoğulculuğa itibar etmezler, tam anlamıyla “astığı astık kestiği kestik” olurlardı.

    Allah’ın ilhamı

    Muhtemelen Şeyhülislam Ataullah tarafından önemli bir devlet adamına yazılan mektupta, padişahın tercüman Aleko’nun idamı hakkında verdiği karar, “Sultanlar Allah’ın ilhamına mazhar olur” denilerek sorgulanamaz hale getirilmiş.
    OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/41/2.

    IV. MUSTAFA’NIN ŞEYHÜLİSLAMA HATT-I HÜMAYUN’U

    Beni yapyalnız bıraktınız!

    “Benim semâhatlü şeyhülislâmım efendi

    Bu hatt-ı hümâyûnuma sebep budur ki;

    Sen benim öteden beri hayr-hâhım ve sâdıkımsın ve her dürlü sadâkatin me‘mûlümdür. Cülûs-ı hümâyûnumdan beri bir dakîka râhatım yokdur. Bazı şeylerde bana yardım ve i‘ânet etmiyorsunuz. Beni yapyalnız bıraktınız. Bazı maddelerde beni ihtâr etmek lâzımdır. Ben dün daha kuş gibi kafesden çıktım. Aklım erdiği kadar sa’y ediyorum. Lakin siz bana yardım etmiyorsunuz. Peygambere dahi Cibril-i Emîn ta’lîm ederdi. Ben hele pek yalnız kaldım. Benim bir şeyde sun‘ım yokdur. Bu kadar türlü türlü erâcîf havadisler çıkıyor. Bunlar ne taraftan zuhur ediyor. Gerek sizin ve gerek kaimmakâm paşanın aramanız üzerinize farz gibidir. Ben size her türlü ruhsat verdim. Dîn ü devletime ve şân u şevketime fâ’ideli olan şeyleri icrâ edin. Zararları olan şeyleri men‘ edin. Umûrunuzda Allah muvaffak eylesin. Âmin.”

    OSMANLI ARŞİVİ, TSMAE, 529/51.

  • Artin Vecdi Efendi istibdadın son günü neden intihar etti?

    Artin Vecdi Efendi istibdadın son günü neden intihar etti?

    30 yaşındaki Ermeni vatandaş Artin Vecdi, Meşrutiyet’in ilan edildiği gün olan 23 Temmuz 1908’de Ayvalık’ta intihar etti. Bıraktığı uzun mektubunda istibdat devrinde gördüğü eziyetten bahseden Artin Vecdi, gazetelerin ve haberlerin taşraya bir gün sonra ulaşmasından dolayı “Hürriyet’in ilanı”nı görememişti. Otobiyografik, toplumsal içerikli ve felsefi betimlemelerle bezenmiş benzersiz bir vasiyetname…

    İstanbul 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilanı ile çalkalanırken, taşranın bundan haberi ancak ertesi günkü gazeteler ve vilayetlere gönderilen telgraflarla olacaktır. Aynı gün Ayvalık’ta Artin Vecdi isminde bir Ermeni intihar eder. Ardında bıraktığı vasiyetnamesinde istibdâd devrinde gördüğü zulüm ve eziyetten dolayı intihar ettiğini yazmaktadır. Gerekli incelemelerden sonra ailesine iade edilen vasiyetname, idari makamlar ve ailenin izni ile devrin en önemli gazetelerinden Servet-i Fünun’a gönderilir ve yayımlanır. Bir günlük gecikme ile Abdülhamid rejiminin yıkıldığını göremeyen, bir gün daha sabretse belki de hayatını sürdürecek olan Artin Vecdi’nin anlattıkları o devirde oldukça ilgi çeker.

    Türk edebiyatının ilk pozitivist ve materyalisti Beşir Fuad’ın 1887’deki deneysel intiharı tarihimizdeki en bilinen intihardır (#tarih sayı 4, Eylül 2014, Handan İnci). Bu olaydan 21 yıl sonra 1908’de gerçekleşen Artin Vecdi Efendi’nin intiharı da, ardında bıraktığı otobiyografik, toplumsal içerikli ve felsefi betimlemelerle bezenmiş vasiyetnamesi ile belgelenen, ikinci bir özel intihar vakası olarak karşımıza çıkıyor. Bırakmış olduğu vasiyetnamesi, Servet-i Fünun’un 27 Ağustos 1908 tarihli 902. sayısında “Vasiyetnamedir” başlığı altında yayımlanmıştır. Servet-i Fünun arşivi bugün elimizde olmadığından vasiyetnamenin aslına ne olduğunu bilemiyoruz.

    Artin Vecdi’nin “vasiyetname”sinin yer aldığı Servet-i Fünun mecmuasının 27 Ağustos 1908 tarihli 902. sayısı.

    Bir deftere yazıldığı anlaşılan vasiyetname “Bu defter ölüm sebebimin cinayet olmadığını, hükümet nazarında ispatladıktan ve burada arkadaşlarım tarafından okunduktan sonra Balıkesir’de ebeveynime gönderilecektir” notuyla başlar.

    Artin Vecdi, Balıkesir ve Bursa’da okuduğu okulları birincilikle bitirmiştir:

    “Fakir bir aileye evlat olarak 31 Ekim 1879’da dünyaya geldim. Varlıkla yokluk arasında orta karar bir geçim düzeyi ile doğum yerim olan Balıkesir’de Ermeni Millet Mektebi’nde ana lisanımı tahsil ettim. 1891-92’de Balıkesir İdadisi’ne girerek 1897-98’de birincilikle ve aliyyülala derecede diplomayla mezun oldum. O zaman Karesi mutasarrıfı olan Ömer Âlî Bey’in sınavda ve mükâfat dağıtımı töreninde iltifatına mazhar olduğumdan Askeri Tıbbiye Mektebi’ne kayıt ve kabulüme müsaade istedim. Umum Mekâtib-i Tıbbiyye-i Askeriye Nezareti’ne tekrar tekrar müracaat edildiyse de cevap bile verilmedi. Ailemin fakirliği diğer ücretli mekteplere devam etmeme imkân vermedi. Mutasarrıf Ömer Âlî Bey’in emir ve onayı, 50 kuruş stajyer maaşıyla Karesi Tahrirat Kaleminde göreve başladım”.

    Bursa Mülkiye İdadisi’ni de birincilikle bitirdikten sonra Dâhiliye ve Mülkiye memuru olarak kariyer yapmak ister ama bir şekilde önü kesilir:

    “Göz diktiğim Dâhiliye ve Mülkiye mesleğine intisapla bir kaymakam yardımcılığı elde etmek ve o meslekte ilerleme emelinde bulunduğumdan İstanbul’a gitmek için Mutasarrıf Ömer Âlî Bey’den ricada bulundum. Talebimi kabul ve Babıâli’de bazı etkili zevata tavsiyeler vererek gitmemi kolaylaştırdı. Gittim ve tezkiremin usule aykırı olduğu beyanıyla memleketime iademe Zaptiye Nezareti Tahkik Heyeti’nce karar verildiğinden bir akşam iki, iki akşam bir, bir buçuk Mecidiye yatak parası vererek hırsız, uğursuz, câni, mücrim ve hain-i mülk ü millet olmak iddiasıyla zanlı ve suçlanan bir takım kimselerle birlikte Zaptiye Nezareti Tevkifhanesinde kilit altında kaldım. İlk posta ile memleketime dönmek üzere vapura sevk edildim. Geleceğime dönük beslediğim ümitler bu şekilde mahvedildikten sonra gerek liva gerek vilayetçe çalışmamın karşılığını elde etmek imkânı olmadığını gördüm. Derin bir üzüntü içinde her suretle benim yardımıma muhtaç aileme yük olarak bir sene boşta kaldım”.

    Çaresizce döndüğü memleketinde öğretmenlik kapıları kendisine açılsa da, öğretmenliği bedbahtlık olarak gördüğünden teklifleri reddeder. Bir yandan da geçinebilmek, fakir ailesine yardım edebilmek için Karesi (Balıkesir) Mutasarrıflığına bağlı olarak geçici tahsilât işlerinde az bir ücretle çalışır. Bu yüzden çok borçlanır ve zimmetinde kalan tahsilât paralarından birazını da zimmetine geçirir.

    Artin Vecdi’nin vasiyetnamesinin sonundaki tarih ve imza bölümü.

    Ermeni Mektebi ve Bursa Mülkiye İdadisi arasındaki öğrenim yıllarında Fransızca’dan tercümeler yapacak kadar iyi bir dil eğitimi de almıştır. Lamartine’in Kristof Kolomb adlı eserini çevirip Mutasarrıf Mehmed Ali Aynî Bey’e ithafen yayınlamak ister. Bu sayede talip olduğu orman ondalık memurluğuna getirileceğinin müjdesi verilir:

    “Mutasarrıfın Ayvalık’ı ziyaretinde Frenkçeden tercümesine başlayıp üçte birini tamamladığım Fransa’nın meşhur ediplerinden Lamartine’in Kristof Kolomb adlı eserini Balıkesir iptidai mektepleri menfaatine bağışlayacağımdan bahisle basım-yayın masraflarının üstlenilmesi halinde eseri bitireceğimi söyledim. Bu vesile ile orman memurluğu hakkında yeniden ricada bulundum. Kitap yayımlanırsa da ruhsat alındıktan sonra ithaf edilmesinin mutasarrıfa daha büyük hürmet edilmiş olacağı beyan ve ondalık memurluğuna her halde tayin olunacağıma dair Edremit orman müfettişinden aldıkları vaadin müjdesi verilmişti”.

    Kapılar yüzüne kapandıkça, tüm bunların Ermeni oluşundan dolayı bunların başına geldiğini iddia eder. Durumunun kötülüğüne sebep olarak, yöneticilerin adaletsiz ve eşitsiz davranışını gösterir. Oysa gerek okullarını bitirdikten gerekse memuriyete başladıktan sonra sancağındaki mutasarrıf ve kaymakamlarla arası çok iyidir ve himayeye mazhardır. Üstelik Mutasarrıf Mehmed Ali Ayni, Faik Ali (Ozansoy) gibi o devrin önemli kültür adamları arasında bulunan idarecilerin de yakın ilgisindedir. Burada Artin Vecdi’yi himayesine alan Faik Ali (Ozansoy), daha sonra Kütahya Ermenilerinin tehcir sırasında sevkiyatlarına engel olmakla tanınacaktır.

    II. Abdülhamid’in istibdad devrinde bile ülkenin her yerinde, bilhassa sarayda, Hazine-i Hassa’da çok sayıda Ermeni memur istihdam edilmiştir. Aslında II. Abdülhamid’in bakışaçısında, tebaasının Türk, Kürt, Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi olmasından ziyade sadakatli olmasının önemi vardır. Nice Türk’ün de sürgünlerle, hapislerle cezalandırıldığını düşünürsek, meselenin etnik köken olmadığı, II. Abdülhamid’e sadakatlerini göstermeyen veya ihanetleri tespit edilenlerin başlarına gelmeyen kalmadığı anlaşılır.

    Artin Vecdi, Ermeni olduğundan zulüm gördüğünü iddia etse de “akılsız” olarak nitelendirdiği ayrılıkçı Ermenilere büyük düşmanlığı vardır. Onlar gibi vatan hainlerinin, birçok vatansever, doğru fikirli ve devlete bağlı Ermeni gençlerinin perişanlığına sebep olduklarını çekinmeden söyler.

    Dinî inancı olmadığını belirtir ama müstebid yöneticilerin Allah katında sorumlu olduklarını ve mahşerdeki en büyük mahkemede Allah’a hesap vereceklerini de söyler. Büyük bir soğukkanlılıkla intiharının son anına kadar defterini doldurmuş ve felsefesini de yaparak bu dünyayı terkedip gitmiştir.

    İlan-ı Hürriyet tarihinden bir gün akdem devr-i istibdâdın mezâliminden kurtulmak üzere Ayvalık’ta intihar eden Artin Vecdî Efendi. (Foto: Servet-i Fünun)

    Artin Vecdi’nin intihara giden yoldaki hissiyatına dair kimi satırları (sadeleştirilmiş haliyle) şöyledir:

    “Maişetim için iş aradığımda verilen sözlerin boş vaatler olduğunu bilirdim. İnanmak mecburiyeti vardı inandım. Kendimi biraz daha ümit ile aldattım. Ebeveynim benden yardım beklemeye mecbur oldukları halde ne onlara yardım edebilmemin ve ne de rezil hayatımın devamını sağlayabilmemin imkânsızlığı yavaş yavaş gözümün önünde büyüyordu. 1906/7 seneleri palamut aşarının hesaplarını vermek için sıkıştırılmaya başlandım. Burhaniye’ye istenildim fakat hesap gösterince zimmetime para geçirdiğim ortaya çıkacak. Parayı ödemediğimde azarlanacağım. Ya iş resmiyete konmadan kefillerim para verip beni kurtaracaklar ve yahut zimmetten dolayı hapsedileceğim. İyilik yaptıklarından dolayı benim yüzümden zarar gören kefillerimin yüzüne bakamayacağım. Bu uygunsuz talihim ile yükselme ümidim kalmadığını muhakkak görmemle faydasız vücudumun kâinatı lüzumsuz yere kirletmesinden feragat ettim. Malumât ve müktesebâtımla uygun olmadığını gördüğüm haksızlık ve adaletsizliklerin ardı ardına gelmesi, eşitlik kaidesi ve özgürlük nimetinden mahrumiyetin doğurduğu ümitsizliğin zorlamasıyla bende oluşan intihar fikri kuvvet buldu. Benim için en büyük kabahat Ermeni olarak doğmuş bulunmamdı. İşte yine benim için en büyük öğünme sebebim olacak şey de Ermeni olarak öldüğümdür. Devlete millete karşı lanete müstahak fikir ve hainlik besleyen ve bunun eserlerini bilfiil ispat eden birkaç akılsız Ermeni, benim gibi doğru fikirli ve devlete bağlı ne kadar gençlerin mahv u perişanlığına sebep oldu.

    Devlet, hükümet, tebaası hakkında eşitsiz muamele icrasıyla neticelenen bu durumun önünü alamadığından dolayı müstebid yöneticiler mahkeme-i kübrâ olan mahşerde ve Allah katında sorumlu olup azarlanacaklardır.

    Benim hayatımın son bulması benim kurtuluşumdur. Fakat yokluğumla, aileme mecbur ve borçlu olduğum görevleri yerine getirmeden bıraktığımdan dolayı hükümeti vicdanen mahkûm ederim.

    Hayatın her türlü zevkini, elem ve ıstırabını tattığımdan, bence varlık ile yokluk eşit idi. Özellikle fazla yaşamanın bir müddet daha ıstırap çekmeğe, çabuk ölmenin ise bir an evvel hayat ve geçim derdi sıkıntılarının getirdiği keder ve üzüntüleri ebedî yokluğun unutulmuşluğuna atmak demek olduğunu bildikten sonra, yaşamakla ölmek arasında fark görülmeyeceği tabiidir. İntihar, insanı topluma karşı olan görevlerini yerine getirmeden ölümü hızlandırmasından dolayı ahlâken ayıplanırsa da benim hakkımda bu hükmün tatbiki müşküldür. Çünkü ben kendime karşı yerine getirmem gereken görevlerimi yapamadım. Cemiyet benden ne istifade edecek?

    İntihar edenler intiharlarında fikir ve muhakeme kuvvetine sahip olmaz, intihar cinnet eseridir denilir. Pek yanlış söylüyorlar. Ben pekiyi muhakeme ederek karar verdim, kendime ve aklıma malik olarak intihar ettim. Tabanca ve bıçakla kendimi öldürmeyi vahşet saydım. Zehir kullanmak vücuda hayatın son dakikasında lüzumsuz ıstırap vermek demektir, bunu da yapmadım. Asılarak intihar etmek pek ziyade kalp zayıflığına malik olan kadınlara mahsus olduğu için bunu kendime zül addettim.

    İntihar için mevcut olan diğer bütün araçları düşündüm ve en sonunda gayet tabii bir intihar tarzı seçtim. Bu da boğularak ölmekten ibarettir. Zaten ruhumla daimi ünsiyeti olan Çamlık’ta benim gibi birçok gençlerin bir takım hatıraları, aşk ve gençlik hissiyatları ile dolu olan, insanlardan uzak bir sahilde soyunarak banyo yapar gibi sakin ve soğukkanlı bir şekilde denize girmek ve yüzmeyi bilmediğim cihetle az ileri giderek deniz içinde yatmak ve tuzlu sularla midemi ve karnımı doldurarak gayet sade ve tabii bir surette ölmek. İşte kararım bu idi. Oh ne iyi fikir.

    İşte 23 Temmuz 1908 Perşembe günü, güneş arza veda ederken kararımı uygulamaya koyarak dünyadan el çekiyorum. Bu satırları o zaman yazdım.

    Evrakım arasında perişan bazı yazılarım var. Bunlar yayımlanmasa bile korunmalıdır. Yazılarımdan biri hayat hakkında derinlikli bir felsefi metindir. Fani hayatın zevalinden sonra baki veya ebedi hayat denilen uhrevî hayatın iyi eserden, iyi veya kötü bir isim bırakarak nâmının vücut cüzlerinin fazla payidar olmasını temin etmekten ibaret olduğunu orada tefsir ve izah etmiştim. Burada da itiraf ederim.

    Hiçbir din ile mütedeyyin değil idim.

    Yalnız insanda ruhaniyet-i mümtazeyi idare eden bir vicdan-ı ahlakînin varlığına ve âlemde en büyük ve en doğru bir hâkim olan istikbal ve tarih-i insanî ve beşerîden başka iltifata şayan hiçbir gücün bulunmadığına kani olduğundan nefsimi ikna ettiğimden dolayı sonra beni cezalandıracak bir kuvvet yoktur itikadındayım.

    Cesedimin meydanda kalmasını arzu etmem. Bununla beraber deniz beni dışarı atarsa, bulanlar Çamlık’ta münasip bir yerde çukur kazıp defnederlerse aile fertlerime hürmet etmiş olurlar.

    Validem senede bir kere gelir kederli gözyaşlarıyla toprağımı ıslatıp, güzel kokutup gider. Yaşadığım sürünmek olduğu için ölümüme validemin teessüf etmemesi lazımdır. Fakat kadın, bilhassa ana yüreği buna müsait değildir. Bütün beni tanıyanlar validemi taziye ve teselli etsinler, Ayvalık’ta almak vermek suretiyle alâkadar olduğum kimseler haklarını hükümetten arasınlar.

    Sevdiğim ve taraflarından sevildiğim zevat üzerimdeki haklarını kardeşlik ve insaniyet namına helal etsinler.

    Artin Vecdi’nin vasiyetnamesinin başlarında babası Haçador ve kardeşi Agop Remzi’nin mektubuna yer verilmiştir.

    Pantalonumun cebinde para çantası içinde mührüm ve yüzüğüm vardır. Bunlar Sandık Emini Nikolaki Efendi Sarafi’ye tevdi olunacak ve cebimde ufak hesap defteri vardır. Onda yazılı olduğu üzere sandıktan aldığım paralara karşılık maaş senetlerim tanzim ve mahsup edildikten sonra kalan borcum ailemden istenecektir. Ayvalık’ta gerek bugün oturduğum ve gerek evvelce oturduğum evlerdeki eşyalarımın müfredatını kardeşim Şahnazar bildiğinden Ayvalık’a gelerek borçlarımı ödeyip, eşyamı alıp valideme gönderecektir. Borçlarımın ayrıntısını tetkike ve ödeme şeklini ebeveynimle istişareye Nikolaki Sarafi Efendi memur ve vicdanen kardeşlik hukuku namına mecburdur. Ahlakî vicdana güvenimi ve gereklerine bağlılığımı itiraf ettiğimden hukukuna tecavüz ettiğim kimselerin affını, şefkatini ve esirgemesini isterim.

    “Devlet ve millete necat.
    Cemiyet-i sadıkaya sabr u sebat.
    Babama metanet.
    Valideme diğer evlatları hakkında fart-ı muhabbet.
    Kardeşlerime samimiyet.
    Akrabama sükûnet
    İhvanıma ibret.
    Oynaşlarıma meserret temenni ederek ayrılmak üzere bulunduğum şu dünya üzerinde benim gibi sefiller için yegâne kurtuluş çaresi olan intihara, bu alçak dünyaya olan muhabbetim sebebiyle lanet.
    Ey otuzuncu sene-i hayatımın mebde’i!
    Ey bahar-ı tabiat!
    Ey uzviyet-i müteessire!
    Ey hassasiyet-i me’yûse!
    Sizi terk ile gidiyorum.”

    Artin Vecdi’nin dramatik intiharına sahne olan Ayvalık-Çamlık sahilinin günümüzdeki görünümü.

    “Ey otuz senelik hayatımın çeşitli olaylarına adil şahit olan yüce kâinat! Haklı olan itiraflarımdan dolayı azarlanmaya layık olmadığımı dostlarım vasıtasıyla herkesin kalbine ilham et. Daha fazla yazmak ve söylemek daha ziyade müteessir olmayı icap edecek. Hâlbuki ben azap ve ıstıraptan kurtulmak için ölmeye acele ediyorum. Şu halde vakti geçirmeden kararımı icra edeceğim.

    Muhabbet ve teveccühlerine mazhar olduğum ve kendileriyle sıradan münasebetim olan zevattan kusurlarım için af ister ve kâinata veda eder giderim.

    Baki yalnız kâinat ve intizam-ı uzviyyattır.

    Bunları ihlal ve tarumar edecek olan inkılâb-ı cemiyet bütün yeryüzü sakinlerini ıstırap hissinden kurtaracağı için kutsanmaya layıktır. O zaman ruhum şâd olacaktır.

    Bir asır, bir sene, bir ay, bir hafta, bir gün, bir saat, bir dakika, bir saniye, bir an evvel bu müthiş inkılâbın meydana gelmesini temenni ile insanlığın bu süfli hayattan kurtulmasını dilerim”.

    23 Temmuz 1908 Perşembe Ayvalık-Çamlık
    Artin Vecdî

    Artin Vecdî’nin babası ve kardeşi:

    ‘Zavallı, ne olurdu bir gün daha sabretseydi’

    Artin Vecdî’nin intihar mektubunu Servet-i Fünûn gazetesine veren babası ve kardeşi “herhalde istibdâd devrinin tesirleri ile intihar etti” demişlerdi.

    “İstibdâdın yürürlükte olduğu zamanlarda ortaya çıkan esef verici hallere kurban giden çeşitli milletlere mensup vatan fedailerinden biri de ehl-i irfan tarafından geçmişteki hususi durumu bilinen biraderim Artin Vecdî Efendi idi.

    Özgürlük ve eşitliğe sahip olmadığından fevkalade ümitsiz- liğe kapılarak Kânûn-ı Esâsî’nin ilanından bir gün önce Ayvalık’ta intihar etmişti. Kendi kalemiyle yazıp bırakmış olduğu tarihçe-i hayatı ve itirafları hayatının son dakikalarında yazılmış oldu- ğundan pek kıymetlidir. Biçare birader her halde istibdâd dev- rinin tesirleri ile intihar etti. İşte bu tarihçe-i hayatı gazetenize [Servet-i Fünûn] takdim eyledim. İntiharın Temmuz’un onuncu Perşembe günü gerçekleşmesi istibdâd devrinde son nefesini verdiğini gösterir. Zavallı, ne olurdu bir gün daha sabretseydi.

    Satırlara döktüğü itirafları Ayvalık kaymakamı Baha Bey vasıtasıyla liva mutasarrıfı Mehmed Ali Aynî Bey’e verilmiş, mutasarrıfın emriyle müteveffanın pederine gönderilmiştir. İşbu vasiyetname livanın mülki ve askerî memurları tarafından mütalaa edildikten sonra bir nüshasının gazetenize gönderilmesi uygun bulunmuştur. Bâkî vatana selâmet, cemiyete muvaffakiyet duasıyla söze son verilir efendim”.

    16 Ağustos 1908
    İmzalar
    Pederi: İstanbullu Haçador Haşmaderyan
    Biraderi: İdadî-i Mülkî talebesinden Agop Zihnî

  • Kürt aşiretleri ve Ermeniler arasında bir Osmanlı idarecisi: Salih Safi Paşa

    Kürt aşiretleri ve Ermeniler arasında bir Osmanlı idarecisi: Salih Safi Paşa

    19. yüzyıl sonlarında Batı’nın etkisiyle gündeme gelen reformlar, Sivas, Erzurum, Diyarbekir, Bitlis, Elaziz ve Van vilayetlerinde Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını öngörüyordu. Bölgede görev yapan ve Güneydoğu Anadolu ıslahatına dair 1890 yılında bir rapor yazan Salih Safi Paşa’nın izlenimleri, yakın tarihimizin belki de en problemli meselesine dair ilginç ve yeni bilgiler sunuyor. Reşkotan İslahatı Raporu.

    Ondokuzuncu yüzyılda emperyalist dünyanın tazyiki altında bunalan Osmanlı ülkesinde, Batı’nın zorlamasıyla gerekli ıslahatların yapılması kabul edilmişti. 1878 Berlin Kongresi’nde kabul edilen “Vilâyât-ı Sitte” yani “Altı Vilayet” yönetimi, Sivas, Erzurum, Diyarbekir, Bitlis, Elaziz ve Van vilayetlerinde Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını öngörüyordu. 

    II. Abdülhamid, kararlaştırılan yönetim yapısının kurulmasını saltanatı boyunca engelledi. Kendi bakışaçısına göre tasarladığı ıslahatların Batı’nın zorlamasıyla yapılmadığı görüntüsünü verebilmek için, ricâl ve erkân-ı devletin fikirlerine, raporlarına sıklıkla müracaat eder olmuştur. Bu niyetle Anadolu Islahat Komisyonu ve müfettişlikleri kurulurken, yeni organize edilen Hamidiye Alayları teşkilatı da bilhassa Vilâyât-ı Sitte için önem arz ediyordu. Erkân-ı devletin sunduğu layihalar da bu manada uygulanacak politikalara bir yön tayin ediyordu. Bilhassa II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda oluşturduğu yönetim mekanizması, devletin icraatlarını Bab-ı Ali’den de etkin bir biçimde, mahalli sivil otoriteler yanında, taşra bürokratlarının talep ve tespitleri doğrultusunda hazırladıkları raporları da dikkate alarak gerçekleştiriyordu. 

    Salih Safi Paşa’nın “Reşkotan Islahatı Raporu” 

    Bu raporlardan biri de Reşkotan aşireti ve civarındaki bölgelerin ıslahatında görevlendirilen Salih Safi Paşa tarafından hazırlanmıştır. Bu bölgeye dair ikinci bir raporu daha vardır. Özellikle Ermeni faaliyetlerine yer verdiği ikinci layiha ile Sırbistan taraflarında görevdeyken hazırladığı Karadağlı Filip Duda ve Merditalıların isyan tasavvurlarına dair layihasını ayrı yazılarda değerlendireceğiz. 

    Yaver-i Ekrem ve Umum Rumeli Kumandanı Derviş Paşa’ya gönderilen ve günümüzde Osmanlı Arşivi Yıldız Perakende Evrakı Fonu’nda bulunan 1890 tarihli bu rapor, ekinde mevcut harita ile birlikte Sason-Siirt-Bitlis civarındaki aşiretler, madenler ve coğrafi mevkilere dair önemli bilgiler içermektedir. Bilhassa Sason Ermenileri ile mahalli Arap halkı arasındaki tapu ve arazi meselesine dair malumatın, Sason isyanının öncesine ait olması önemlidir. “Kürtlerin, idarecilerin adil ve cebini doldurmaya niyetli olmayanlarını görünce ıslahata rıza gösterdikleri, aslında devlete bağlı oldukları” gibi tespitler dikkate değerdir. Günümüzde de süregelen sorunların o devirdeki farklı ve benzer yanları ile çözüm yöntemlerine dair gözden kaçırılmaması gereken bu raporu, üslûp özelliklerini korumaya çalışarak, günümüz Türkçesi ile sunuyoruz. 

    Vilâyât-ı Sitte’de Kürtler ve Ermeniler Salih Safi Paşa’nın raporundaki “Kürtlerin, idarecilerin adil olup cebini doldurmaya niyetli olmayanlarını görünce ıslahata rıza gösterdikleri, aslında devlete bağlı oldukları” gibi tespitler dikkate değerdir (üstte). Kürt ve Ermeni nüfusun birlikte yaşadığı Vilâyât-ı Sitte olarak anılan bölgeden, yalnız Sivas şehir merkezinde 1914’te 116 bin 817 Ermeni bulunuyordu (altta). 

    Salih Safi Paşa’nın “Reşkotan Islahatı Raporu” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi BOA. Y.PRK. UM 19/64) şöyle: 

    “Siirt mutasarrıflığında bulunduğum esnada (13 Eylül 1879-5 Haziran 1883 tarihleri arasında) Bitlis Vilayeti’nde iskân edilmiş bütün aşiretler içinde en vahşisi olup defalarca ıslahat fırkalarını püskürtüp girişimleri sonuçsuz bırakmış ve etraftaki aşiretler ve Kürtlerin hepsini yıldırmış olan Reşkotan aşiretinin ıslahı için emir verildi. Bendeniz de memur oldum. İki yüz on asker, iki dağ topu ve bir bölük süvari mevcuduyla Reşkotan’ın ortasına varıldı. Âdetleri uyarınca kadınlar ve çocuklarla, malları ve hayvanlarını evlerinde bırakıp, kendileri firar ederek gizlenmişlerdi. Gelen aracılarla konuşuldu. Devletin bu harekâtı yapmaktaki gayesinin aşiretin malına el koymak olmayıp, edepsizleri terbiye etmek ve zayıflarla suçsuzları kötülerin elinden kurtarmak olduğu anlatıldı. Bu aşiretin namusluları iki güne kadar gelip itaat etmedikleri takdirde hanelerinde bıraktıkları çocuk ve kadınların, mal ve hayvanlarıyla beraber kocaları ve akrabaları yanına gitmeleri için zor kullanılacağı cevabı ile aracılar geri gönderildiler.

    Hamidiye Alayları Salih Safi Paşa’nın 1890 tarihli raporu, Hamidiye Alaylarının kuruluş safhası hazırlıklarında değerlendirilen raporlardandır. Fotoğrafta görülen süvariler, Vilayat-ı Sitte topraklarında yaşayan Türk, Kürt, Arap aşiretlerinden oluşturulan alaylardan birinin mensuplarıdır.

    Ertesi günü ehl-i ırz takımı gelip kayıtsız-şartsız teslim ve gizlenen ağalar ile eşkıyanın ele geçirilmesinde hizmet ve yardım eylediler ki aşiret ağalarının cümlesi dâhil olmak üzere yüz otuz cani ve katil ile yol kesen soyguncu bir damla kan dökülmeksizin yakalandılar. Hepsinin malları mahfuz kaldı. Aşiretin ortasında “Hamidiye” isminde, halkın yardım paralarıyla Ordu-yı Hümayun’dan gelen resim ve kurmay subaylarının nezaretiyle bir tabur alır mükemmel kışla yapıldı. Aşiretin eşkıyalık defterine az zaman içinde son çizgisi çekildi. Öyle ki bugün Reşkotan aşireti itaatkâr halkın birincilerinden sayılıyor. İşte aşiretler ve Kürtler, Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye sadakat ve itaat ile bağlılıkları yanında hakikaten adalet istediklerini fiilen gösterdiler.

    Bohtan kıt’asının idaresini ihlal eden Batvan ve Dodiran aşiretlerinin de inzibat dairesi içine alınmalarının çaresinin, meskûn bulundukları Deyr-i Göl nahiyesinin Diyarbakır’dan ayrılarak Siirt’e bağlanması olduğu anlaşılıp arz edildi ve iradesi alınıp gereği yapıldıktan sonra düşmanlık ortadan kaldırıldı. Deyr-i Göl nahiyesi ilk önce Bedirhan Paşa’nın merkezi ve gayet mamur bir yer olduğu, bir boğaz ile sınırlı Çemkari Yaylası’nın ve doğru tabir ile Bohtan kıt’asının hâkim noktasında bulunduğu cihetle Eruh kaymakamlığı işbu Deyr-i Göl’e nakledildi. Ahalinin yardımlarıyla hükümet konağı inşası taahhüt olundu. İşbu taahhüt o zaman vilayete arz edildiği cihetle orada bir hükümet konağıyla bir de kışla inşa edilirse sağlanacak güvenli ortamın, Deyr-i Göl nahiyesinin geniş arazilerinin celp edeceği rağbet sebebiyle ziraat faaliyetlerini ve gelirleri arttıracağı şüphesizdir. Yaz mevsiminde oraya ilticaya mecbur olan aşiretlerin vergi vermeksizin beraber getirdikleri sürülerden kolaylıkla tahsil olunacak vergiden ve Çemkari’de olup yararlanılamayan tuzlaların inzibat altına alınıp açılmalarından, senede en az on bin lira fazla gelir elde edileceği gibi bölgenin karışıklıktan kurtarılmış olacağına delil gerekmez.

    Adeta yabancı halinde kalıp ahvali bilinmeyen Sason halkının düşüncelerini anlamak ve mevkilerini görüp öğrenmek için sekiz jandarma askeri ile dağlık bölgenin merkezi olan Kabilcevz’e gidildi. Nahiyelerin reisleri ile konuşuldu ve içlerinde yirmi beş gün kalınarak her tarafı gezilip görüldü. Bu büyük dağlık bölgenin esaslı olarak ıslahına bakılmadığı ve ahalisinin İslâm’dan olmasına rağmen İslâmlıklarının bir kuru isimden ibaret olduğu görüldü. Özellikle içlerinde Malaşigo, Bedri, Asi ve Celali nahiyeleri halkı (Salname-i Vilayet-i Bitlis, Birinci Defa, Vilayet Matbaası, Hicri 1310-Rumi 1308, Bitlis, s.180-181 ve s.221’de bu aşiretler hakkında malumat vardır) kendilerince aziz bildikleri ve İsmail Hakkı Paşa hazretlerinin kırdırdığı taşın yerine yirmi ve daha ziyade para bırakmakla nikâhlarını kıymakta ve eşlerini boşayıp diğer bir hanımla evlenmektedirler. İçlerinde sünnet olan yoktur. Aralarına hoca gitse kovarak kabul etmezler. Bunlar dağdan çıkıp bir yere gitmediklerinden ve kimse ile karışıp görüşmediklerinden dünyadan habersizdirler. Sason’daki eski manastırı uğurlu bilmekte ve birçok işlerinde manastır papazının nasihatlerine uygun hareketle adeta Ermenilere benzemekte ve çok yaşamak için evlatlarına Ermeni ismi takmaktadırlar. Tamamına yakını başlarına Ermeni takkesi geçirir ve giydikleri elbise ise Ermeni elbisesidir. Bunların lisanları Arapça ve sonradan öğrendikleri Ermenice olup, Kürtçe hemen hemen nadiren bilirler. Bunların evlâd-ı fatihândan ve bu havali ahalisini İslâm’a dâhil edenlerin evlâdından oldukları, bazılarının ellerinde görülen berat ve fermanlarda Abbasi’lerden oldukları anlaşılmıştır. Şimdi ise bu hale girmeleri cidden büyük üzüntü sebebidir. Bu hal devam ederse git gide İslâmiyet’ten eser kalmaz.

    En ziyade dikkati çeken hal ise bundan önceki umumi sayım sırasında dağda da emlak sayımı olduğu vakit gerçekleşmiştir. Şöyle ki; İslâm ahali vergi vermemek için sayıma rıza göstermediklerinden, Ermeniler aşiret ağalarını bir şekilde ikna etmişler ve olurlarını almışlardır. Ermeniler ağaların yüzüne gülüp bağlılıklarını bildirerek kendileri zaten aşiret ağalarının köleleri olduklarını belirtmiş, sayım için verilecek vergi ve masrafı kendilerinin ödeyeceklerini beyan etmişlerdir. Ağalar da Ermenileri vekil edip yazdırmış, fakat İslâm’dan vergi alınmamak için emlak ve arazinin Hıristiyanların olduğuna dair beyanname verip, hemen tamamına yakını yani yazılan miktarı Ermeniler üzerine kayıt düşürülmüş ve tapu senetleri dahi Ermeniler namına verilmiştir. Ermeniler fırsat bulunca davaya kalkışıp, Müslümanları mülk ve araziden mahrum bırakmak ve âlemin nazarında kendilerini haklı çıkarmanın peşindedir. Müslümanların bu işten haberdar olmaları halinde, Ermenilerin tamamını dağdan kovma veya yok etmeye kalkışmaları sakıncası mevcuttur.

    Bu sebeplerden dolayı Siirt’te ve sonraları Muş’ta bulunduğum sırada Sason’un ıslahı gerektiğini vilayete arz ve vilayet de Bab-ı Ali’den izin istemiş ve ıslahat emri alınmış ise de Ordu-yu Hümayun’ca bu gibi harekâta ve asker sevkiyatına müsait zaman olmadığı cevabı alınmıştır. O vakit vali bulunan Arif Paşa’nın gayreti, o büyük toprak parçasını devlete kazandırmak için asayiş zamanını beklemeye mani oldu. İki bölük asker ile beni de beraber alıp Kabilcevz’e gidildi. Dağdaki aşiret reisleri gelip bağlılık bildirmekle öteden beri vermedikleri vergileri vermek için acele ettiler. Bunlara din telkin etmek ve korkularını cehalet uçurumundan kurtarmak için uygun yerlerde ileride genelge olunmak üzere şimdilik Kabilcevz’e bir cami-i şerif ve bir de sıbyan mektebi inşa ve ikmali ile vergi tahsilâtının arkasını almak, halkın güvenini kazanarak tasarlanan ıslahatı tamamlamak için gereken talimatları vererek vali yerine döndü. İmam ve muallim tedarik olunarak beş vakit namaza başladıkları gibi, çocukları da okumaya ve cenazelerini pek uzak mahallerden getirip imamlara yıkatıp, cami civarına defnetmeye başladılar. Dağ halkı üç yüz bin kuruşa yakın vergiyi düşünmeden ödediler. Yapılacak hükümet dairesiyle kışla, camiler ve mektepler için nakden ve fiilen yardıma hazır bulunduklarını garanti ve taahhüdü havi mazbata verdiler. Artık dağ bölgesinde tasarlanan ıslahatın kolaylıkla yürütüldüğüne kanaat geldi, bir engel ve zorluk kalmadığına emniyet hâsıl oldu. O konudaki arzımın cevabî emri alınmamış ve inşaat mevsiminin geçmiş olması yüzünden lazım gelen ıslahatın ve hükümet dairesiyle kışla, cami ve mekteplerin inşaatı ilkbahara ertelenerek dönülmüş, kısa süre sonra da oradaki görevden ayrılmam vuku bulmuştur. 

    Ermeni nüfusu Salih Safi Paşa, Kürtler ve Ermeniler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara karşı uyarılarda bulunuyordu. Daha sonra 1914’teki nüfus sayımında Osmanlı coğrafyasında 1.229.000 Ermeni’nin varlığı tespit edilecekti. Bunlardan 41.740’ı paşanın görev yeri olan Bitlis ve Siirt’in güneybatısındaki Urfa’daydı; tarım ve ticaretin yanı sıra mimarlık, kuyumculuk, halıcılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyorlardı. 

    O sırada Ermenilerin sayımdaki niyetlerinin anlaşılmasına sebep olmayacak şekilde başkalarının üzerine kayıtlı tapu senetleri asıl sahipleri isimlerine kaydedilip, yeni senetlerin düzenlenmesi ve bazı yanlış yazılan tapu senetlerinin iptali, gerek aşiret ağalarına, Hıristiyanlara ve gerek kaymakam ile mahalli heyetlere tavsiye ve bir takımı da tashih edilmiş idi.

    Hasenanlı aşiretinin Kıstarik ve Necar ve mücavir halkın mallarını yağmaladıklarına dair şikâyetler gelmeye devam ettiğinden yeni görev yerim Muş’a giderken merkeze uğramaksızın doğruca Hasenanlı aşiretine varıldı. Aşiret halkı gelip bağlılık bildirdi ve yetmiş beş şaki ve edepsizi teslim ettiler. Bunlar da sancak merkezine gönderilerek mahkemeye yollandı. Gasp edilen mallar geri alınarak sahiplerine verildi. Nüfus sayımı ile askerlik kurası tespiti de icra edildi. Aşiretler ve Kürtlerin cümlesi devletin sadık tebaası olduklarından ciddi ıslahat murad olunduğunu görür ve ıslahat memurunun gözünde şahsi menfaat olmadığını ve maksadın adaleti yerine getirmek olduğunu anlarlarsa, kendi elleriyle istenen şahısları tutup ıslahat memuruna teslim eder ve bağlı kalır. Her bir emir hükmüne canıgönülden rıza gösterip kabulde tereddüt etmezler. Bu hale bakıldığında zor sayılan ve büyük tedbirlere bağlı görülen ıslahatın, elde kuvvet bulundurmakla beraber, adaletin hakikaten tesis edildiği zaman gayet kolaylıkla yürütüleceği şüphesizdir. 

    Bu icraat üzerine Malazgirt ve Bulanık kazaları ahalisi Malazgird kalesinde bir alay süvari alır kışlanın halkın yardımı ile inşasına hazır olduklarını umumi mazbatalar ile bildirdiler. Buralarını arzdan maksadım Kürtler ve aşiretlerin devlete sadık ve her fedakârlığı kabul ve icra ede geldiklerini izah eylemektir. 

    Sason Dağı’nın ıslahıyla, Mutki ve Cot ve Hiyan kaza ve nahiyeleri ile bilcümle aşiretler halkı tereddütsüz bağlılık dairesine girip, vilayette her fenalığın ortadan kalkmasına ve her bir saadetin elde edilmesine sebep olacağı gibi senede on bin liradan fazla gelir elde edileceği şüphesizdir.

    Rebiulahir sene 1308 – Teşrin-i Sani sene 1306 – [ Kasım – Aralık 1890]

    Sabık İpek Mutasarrıfı

    Bende

    Mehmed Salih Safi”

    SALİH SAFÎ PAŞA KİMDİR?

    Hem Doğu’da hem Batı’da üstün bir başarı gösterdi

    Çok iyi eğitimli, birkaç dil bilen Salih Safi Paşa, devlet ile toplumun çelişkilerinin ortadan kaldırılıp, asayişin sağlanarak gelir kaynaklarının işletilmesiyle refahın artmasını, devletin de topladığı vergileri çoğaltarak topluma faydalı yatırıma dönüştürmesine yönelik politikalar geliştirmişti. 

    Hacı Ali Bey isminde birinin oğlu olarak, bir Osmanlı şehri iken, günümüzde Karadağ’ın başkenti olan Podgoriçe’de 1247 (1832-1833) tarihinde doğdu. Podgoriçe Sıbyan Mektebi’nde Kuran-ı Kerim ve bazı dinî risaleler okuyup sonradan İşkodra Medresesi’nde Arapça’dan Molla Cami’ye ve Farsça’dan Hafız Divanı’na kadar ders görüp, geometri ve coğrafya tahsili de yapmıştır. Türkçe, Sırpça ve Hırvatça okur-yazar, Arnavutça konuşur.

    1271’de 23 yaşında İşkodra Tahrirat Kalemi’ne girerek devlet memuriyeti başlamıştır. 1275-77 senelerinde Aydın Tahrirat Kalemi’nde görev yaptı. 1278’de Aydın Zeybek Askerî Binbaşılığı ile Karadağ Muharebesi’ne gitmiş dört ay sonra dönmüştür. 1279’da Zadrime Müdürlüğü sonrasında Bar, Bilege ve Trebin kaymakamlığı vekâletinde bulunmuştur. Sıra ile bazı müdürlüklerde daha görevlendirildikten sonra 1284 tarihinde Bihke Sancağı Mutasarrıflığı’na getirilmiştir. 1288’de Bosna Vilayeti’nin merkezi Saray şehri Belediye Başkanlığı ile Darüşşafaka ve Matbaa Nezareti’ne memur edilmiştir. Trebin Kaymakamlığı ve Debre Mutasarrıflığı’ndan sonra 1290’da Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) mutasarrıfı olmuştur. 1292 senesinde İşkodra Vali Muavinliği’ne getirilmiş, 1293’de Banaluka Mutasarrıfı olmuştur. 1278’dek Karadağ Muharebesi’ndeki başarılarına mükâfaten 4. Rütbeden Mecidi Nişanı ve Zadrime Hükümet Konağı’nı basan eşkıyaya karşı gösterdiği dirayet ve metanete mukabil Emirü’l-Ümeralık rütbesi tevcih olunmuştur. 

    Salih Safi Paşa’nın sicil dosyası. 

    1 Eylül 1295’de (13 Eylül 1879) Siirt Mutasarrıflığı’na tayin edilerek 1 Receb 1300’de (8 Mayıs 1883) uhdesine Mir-i Miran rütbesi tevcih edildi. 23 Haziran 1299’da (5 Haziran 1883) Muş Mutasarrıflığı’na nakledildi. 24 Zilkade 1300’de Üçüncü Rütbeden Mecidi Nişanı verildi. 

    Ahalinin mutasarrıfa yönelik şikayetlerinin artmasına binaen, yapılacak tahkikatın sonucunda gereği yapılmak üzere1302 Şubat 22’de azledildi 17 Cumadelahire 1303’de nişanı İkinci Rütbeden Mecidi’ye yükseltildi.

    21 Muharrem1305’de tahkikatın sonucu alınmadan Yenipazar Sancağı Mutasarrıflığı’na tayin edildi. 18 Zilhicce 1305’de Nişan-ı Âlî-i Osmanî ihsan olundu.

    17 Rebiulevvel 1307’de Rumili Beylerbeyiliği payesine terfi ederek aynı ayın 29’unda İpek Sancağı Mutasarrıflığı tevcih edildi. 8 Zilkade 1308’de Prizrin Sancağı Mutasarrıfı oldu 17 Cumadelula 1311’de azl edildi. 13 Kanun-ı Evvel 1309’da tekrar İpek Mutasarrıflığı’na tayin edildi. 10 Temmuz 1310’da İşkodra Vilayeti Müsteşarlığı’na nakledildi.

    İşkodra’da fesat çıkarmağa meyilli yerli halktan bazılarını gizlice evinde toplayıp vilayetin bazı noktalarında karakol inşa edilmez ve asker bulundurulmazsa yabancılardan bilhassa Karadağlılardan emin olamayacakları telkininde bulunduğu, Cizvit ve Latin milleti ile Müslümanlar arasında fesat çıkarmaya çalıştığı, İşkodralıların silah ve cephane tedarik etmeleri gerektiğini kendilerine hissettirerek halkın zihnini karıştırdığı suçlamasıyla İşkodra Valiliği tarafından görevden alınması istenmiş ve 2 Eylül 1311’de azl edilmiştir. 

    Salih Paşa, İşkodra Vilayeti Müsteşarlığı’ndan azledilmesi hadisesine itirazını Şura-yı Devlet’e [Danıştay] götürmüştür. Yapılan ön soruşturmada iddiaların mesnetsiz olduğu şu cümle ile açıklanmıştır: “Kadınları bile silahlı olan İşkodra ahalisine Salih Paşa silahlanmaları telkininde bulundu denilmesi diğer iddiaların da sıhhatinin niteliğini açıklar”. Dosyası üzerinden yapılan soruşturmada muhakemeye gerek duyulmamıştır. 

    7 Mayıs 1312’de Halep Vilayeti’ne bağlı Maraş Mutasarrıflığı’na tayin edildi. Aynı ayın 15’inde, sadece en önemli devlet ricaline verilen, Birinci Rütbeden Mecidi Nişanı ihsan edilmiştir. Halep Valiliği tarafından dile getirilen, Salih Paşa’nın iktidar ve ehliyetinin Maraş’ın önemiyle uyuşmaması yüzünden yönetimin bozulduğu iddiası ile azl edildi. Salih Paşa’nın idaresinden memnun olduklarına dair ahali ve askeriye tarafından gönderilen mazbatalara rağmen bu azlin gerçekleşmesi, iddiaların gerçeği yansıtmaktan uzak, şahsi garez sebebi ile ortaya atıldığını düşündürmektedir. 

    Hayatının bundan sonraki safhaları şimdilik tespit edilemeyen Salih Paşa, bulunduğu mevkilerde görevini hakkıyla yerine getirdiği anlaşılan bir idarecidir. Devlet ile toplumun çelişkilerinin ortadan kaldırılıp, asayişin sağlanarak gelir kaynaklarının işletilmesiyle refahın artmasını, devletin de topladığı vergileri çoğaltarak topluma faydalı yatırıma dönüştürmesine yönelik politikalar geliştirmiştir. 

    Hakkındaki şikâyetlerin, daha çok eski düzenleri bozulan yerel eşraf ve mütegallibe tarafından yapıldığını, yönetiminden memnun olanların da bu şikâyetlere tepkilerini çekinmeden dile getirdiklerini görüyoruz. Devletin de hizmetlerinden gayet memnun olduğu, şikâyetlerin artmasıyla görevinden maslahata binaen azledilmişse bile, az müddet zarfında rütbe veya nişanla taltif edilerek yeniden istihdam edilmesinden anlaşılmaktadır.

    Aile fertleri hakkında sadece Esad Bey ismindeki oğlunun, Siirt Mutasarrıfı iken maiyetinde kitabet hizmetinde bulunduğu tespit edilebilmiştir.

    (Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan resmî sicil kaydından derlenmiştir.) 

    Bitlis vilayeti raporu

    Bitlis Vilayeti benim başkanlığımda her sancak, kaza ve nahiye yönetimleriyle İslâm ve Hıristiyan bilirkişilerden oluşan komisyon tarafından kurulmuştur. O zaman tarafımdan çizilen haritası da takdim edilmiştir. Teşkilattan sonra vilayetin her tarafı gezilip görüldüğünde haritası tashih edilmiş nüfusu da doğru rakamlara yakın olarak kaydedilmiştir. 

    Vilayet haritasında gösterilen madenlerden başka çok sayıda ve çeşitli madenin mevcudu da şüphesizdir. Hizan’daki kurşun madeni gayet zengin olduğu gibi Hıyan ve Muş’daki demir madeni de zengin ve birinci demirdir. Varto kazasındaki kırmızı mermer hakikaten hem güzel ve hem de bol olup ikişer ve ziyade metreküp ebadında küpler çıkarıp evlerin kapılarını, pencere etraflarını onunla süslemektedirler. Şirvan’daki altın madeni vaktiyle işlemiş, şimdiki halde atıldır. Tuzlaların çokluğu ve özellikle kaya tuzunun fevkalade bolluğu vardır. Çeşitli ılıcalar olduğu gibi Nemrut Dağı’nda kömür madeni de vardır. İçilir maden sularının birisi Bitlis’te ve birisi de Malazgirt kazasında olup içimi gayet hoştur. Sason kazasında vaki Kabilcevz karyesinde hükûmet konağıyla bir kışla inşa ve kaymakamlık merkezi oraya nakledildiği takdirde o büyük dağlık bölge kazanılmış ve binalar için ahali umulandan fazla ianede bulunacakları şüphesizdir. Bu durumda dağlık bölge inzibata alındığında diğer Kürtler de Muş taraflarına saldırıda bulunamazlar. Bundan başka yıllık vergi gelirleri de artacaktır. 

    Haritada işaret kılınan Deyr-i Göl mevki’i vaktiyle Bedirhan Paşa’nın oturduğu yer olup aşiretlerin saldırılarından dolayı birçok köy dağılmış ve orası boş kalmıştır. Eruh kaymakamlığı Deyr-i Göl’e ve Deyr-i Göl müdürü Eruh’a nakil ve oraya bir hükümet dairesiyle bir kışla inşa buyurulur ise Botan kıtasında inzibat sağlanmış olur. Çünkü Çemkari yaylasına her sene Cezire ve çöl aşiretleri gelmekte olduklarından bu yaylanın elde bulunmasıyla yalnız koyun vergisinden yılda beş yükten ziyade gelir geleceği gibi on binden ziyade muhacirin boş arazilere iskân olunmasıyla birkaç yük gelir daha elde edilir. 

    BİTLİS VİLAYETİ GENEL NÜFUS SAYIMI TABLOSUDUR (1883)

  • Tahttan indirildi ölümle tehdit edildi, yazdığı mektup yıllar sonra bilindi

    Sultan II. Abdülhamid 31 Mart Vakası’nın bastırılmasından sonra, 27 Nisan 1909’da tahttan indirildiğini tebliğe gelen heyetle ilk diyalogundan itibaren can güvenliğinden endişe duydu. “Devlet, Millet, Mebusan ve Asker”e hitaben kaleme aldığı, Meclis-i Mebusan’da okunmasını istediği mektuba, Hareket Ordusu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa çok şiddetli tepki gösterdi ve Abdülhamid’i ölümle tehdit etti. O sıralar kimselerin bilmediği, yıllar sonra ilk olarak İ. H. Uzunçarşılı’nın yayınladığı önemli mektup ve yaşananlar.

    Osmanlı Hanedanı’nın hü­küm sürdüğü 623 yılda, şehzadelerin babaları­na karşı ayaklandığı, padişahların çocuklarıyla, kardeşlerin kendi aralarında kanlı çatışmalara gir­mekten kaçınmadığı zamanlar sıklıkla yaşanmıştır. Bazen valide sultanlar da çatışmalarda taraf olabilmişlerdir. Tahtı korumak veya ele geçirmek uğruna ha­nedan üyelerinin birbirle­rine karşı giriştikleri bu mücadeleler, klasik tabiriyle taht kavga­sından başka bir şey değildir.

    Devletin mü­essisi Osman Bey’in, amca­sı Dündar Bey’i vurup öldürme­sinden itibaren bu kavga sürer. Fetret Devri’ni ihmal ederek, Fatih’in devleti ye­niden teşkilatlandırmasından iti­baren bir sıralama yapılırsa, aile içinde isyanlar ve ihtilaller sonu­cu 12 kez taht değişikliği gerçek­leşmiştir. Bunların tamamında tahttan indirilen de Osmanoğlu, tahta oturan da Osmanoğlu’dur.

    Taht değişikliklerinde gelişen olaylarda Sultan II. Osman, İbra­him, III. Selim, IV. Mustafa öldü­rülmüş, Bayezid kuvvetle muhte­meldir ki oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından zehirletilmiştir. Abdü­laziz’in öldürüldüğü veya intihar ettiğine yönelik tartışmalar henüz kesinliğe kavuşturulamadıysa da tahtından indirildikten beş gün sonra öldüğü gerçeği ortadadır. Tahttan indirilenlerden sadece altı padişah ecelleriyle vefat ede­ceklerdir. Bunlar da insanlardan tecrit edilerek hapis hayatı yaşar­larken ölmüşlerdir. I. Mustafa 15 yıl 4 ay, IV. Mehmed 5 yıl 3 ay, II. Mustafa 4 ay, III. Ahmed 5 yıl 9 ay, V. Murad 28 yıl ve II. Abdülhamid 8 yıl 9 ay amansız bir tecride ma­ruz kaldıkları ortamda hayatları­nın sona ermesini bekleyen mü­ebbed mahkûmları olmuşlardır.

    Öldürülen padişahlardan III. Selim bir yıl tecrit hayatı yaşadık­tan sonra yeğeni IV. Mustafa’nın emriyle, IV. Mustafa da 3 ay 19 gün hapis hayatı yaşadıktan son­ra kardeşi II. Mahmud’un emriyle öldürülmüştür. Sultan İbrahim 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’e tah­tını terk ettikten sonra bizzat ken­di anası Kösem Sultan’ın rızasıyla katledildi.

    Bütün bu kanlı ve dehşetli maziye rağmen, katledilen, tah­tından indirilen padişahlardan hiçbirinin günümüz kamuoyu vicdanında gördüğü karşılık, II. Abdülhamid’in tahttan indirilme­sindeki kadar yankı bulmamıştır. II. Abdülhamid karşıtı ile taraftarı kamuoyu, tarihçiler ve yazarlar arasında uzun yıllardır sürdürü­len polemiklerin, tartışmaların vardığı noktada, tarih bilimi bir anlamda politikaya zemin açma enstrümanı olarak kullanılmakta­dır. Her politik cephe, onun döne­mi ve tasarrufları üzerinden belir­li angajmanlarda bulunuyor.

    Sultan II. Abdülhamid Han (21 Eylül 1842-10 Şubat 1918)

    Dikkatlerden ısrarla kaçırılan husus, bizzat II. Abdülhamid’in de bir şeyhülislamın fetvasıyla hal’ edilen, yani tahttan indirilen ağabeyi V. Murad’ın yerine tah­ta geçtiğidir. Üstelik akıl sağlığı­nı kaybettiği gerekçesiyle tahttan indirilen ağabeyinin tekrar sağlı­ğına kavuşması ihtimaliyle tahta geçirildiği, ağabeyi iyileşirse tahtı ona bırakacağına dair Midhat ve Rüşdü Paşalarla bir taahhütna­me imzaladığı, ancak bu belgenin daha sonra bulunamadığı güçlü bir rivayettir. Öte yandan ağabeyi, kısa süre oturduğu Dolmabahçe Sarayı’ndan sonra ailesiyle birlik­te kapatıldığı Çırağan Sarayı’n­da, tam 28 yıl dışarıya çıkama­dan, Abdülhamid’in en güvendiği adamlarının gözetiminden bir an olsun kurtulamadan ölüp gide­cektir. O kadar sıkı tecrit altında tutulmuştur ki, bu uzun müddet boyunca izin verilenler haricinde hiç kimseyle görüşememiştir.

    Demek oluyor ki Sultan II. Abdülhamid’in başına gelen va­him olay ne bir ilktir ne de son. 1922’de Sultan Vahdeddin’in de tahtını ve ülkesini terk etmesiyle 623 yıllık bir hanedanın iktidarı sona erecektir. Avrupa monarşile­rinde de aile içi çatışmalar sıklıkla görülür. Rus Çarı Korkunç İvan’ın oğlunu öldürmesi, I. Petro’nun oğ­lunu işkencelerle öldürtmesi de farklı bir düzlemde değildir.

    27 Nisan 1909’da tahtından indirilip ailesiyle birlikte Se­lanik’te Alatini Köşkü’ne tec­rit edilmek üzere gönderilen II. Abdülhamid, 20. yüzyıl dünya­sının Osmanlılardaki yansıması olan insani ve idari anlayışların etkisinden yararlandı. Kendin­den önce tahttan indirilip tecrite alınanlardan sadece IV. Mustafa ile Abdülaziz’in dışarıya gönde­rebildiği mektupları biliyoruz. IV. Mustafa kendini kapatıldığı yer­den kurtarıp yeniden tahta çıka­rırsa kaptan-ı derya yapmayı vaad ettiği adamına bir mektup gönde­rebilmiştir. Sultan Aziz çok saygılı ifadelerle V. Murad’ın padişahlığı­nı, Abdülmecid hanedanının sal­tanatını tebrik edip validesi Per­tevniyal Valide Sultan’la kaldıkla­rı Topkapı Sarayı’ndan münasip bir yere nakledilmeleri ricasını yeğenine iletebilmiştir. Bunlardan başka yıllarca tecritte kalan hal’ edilmiş padişahların kendi el ya­zılarıyla hikâyelerini, halet-i ruhi­yelerini aktarabildikleri metinler elimize geçmemiştir.

    Sultan II. Abdülhamid, tecrit zamanlarından kalan belgeleri­nin elimizde olması yönüyle de müstesnadır. Selanik’e nakledil­mesinden Beylerbeyi Sarayı’nda ölümüne kadar hususi doktoru olan Atıf Bey’e anlatabildikleri ile farklı özellikleri olan bir hatıratı elde edilebilmiştir. Yanında olma­yan çocuklarına mektup yazabil­miştir. Tahttan indirilmesinden 69 gün sonra, 5 Temmuz 1909’da kendi eliyle yazdığı, çeşitli talep­lerini dile getirdiği bir arzuhali, İstanbul’a, Hareket Ordusu Ku­mandanı Mahmud Şevket Paşa’ya gönderebilmiştir. Yazımızda bu önemli belgenin muhtevasına yer vereceğiz.

    İ. H. Uzunçarşılı, Mithat Ser­toğlu, Celal Bayar ayrı ayrı za­manlarda bu arz-ı hâle değin­miş ve hakkında yazmışlardır. Osmanlı Arşivi’nde aynı ibare­lerle başlanıp bitirilmeyen, esas metinle ufak tefek farklılıkları görülen iki mektup daha vardır ki esas nüshanın müsveddesi olduk­ları kesindir. Özensiz bir yazıyla yazılan ve imla hataları ile dolu metnin sonunda “Abdülhamid” imzasının bulunması, belgenin suret veya müsvedde olmayıp asıl olduğunun delilidir. Zaten Abdül­hamid, Atıf Bey’in naklettiğine göre, Selanik’e ilk geldiğinde ban­kalardaki parasını 2. ve 3. Ordu’ya bağışlamasıyla ilgili belgelerden başka hiçbir belgeye, mektuba im­za koymadığından bahseder ki, doğrudur.

    Arzuhalinde dengeli bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Yerine göre gayet üst perdeden sözler sarf eder. “Devlet, Millet, Mebusan ve Askere” hitap ile başladığı arzuhalinde Meclis-i Ayan ve Mebusan’ın belirlediği “Hal’ Heyeti”nin 27 Nisan 1909 Salı ak­şamı hayatının emniyet altında olduğunu, her türlü taarruzdan azade bulunduğunu küçük oğlu Şehzade Abdürrahim’in ve bir kı­sım hizmetkârlarının duyacağı şekilde bildirdiğinden bahseder, ama heyetin asıl gayesi olan hal’in tebliğ edilme safhasını tek keli­meyle bile anlatmaz.

    Geceleyin Ferik Hüsnü Paşa, emrindeki subaylarla geldiği Yıl­dız Sarayı’nda, tahttan indirme heyetinin taahhütlerini onayla­yarak, canının emniyette, 2. ve 3. Ordu’nun hayatına kefil olduğu­nu, Selanik’te hazırlanan yerde üst düzeyde bir saygı gösterilerek ikametinin sağlanacağını, şüp­helendiği hususlar varsa birlikte arabaya binerek ve eline verece­ği revolver tabancası ile bir saldırı olduğunda ilk önce kendisini öl­dürmesini Allah adına yeminler vererek, Kuran’ı da getirtip yemin ederek Abdülhamid’in güvenini kazanmak ister. “Haşa, Allah esir­gesin, ben katil olamam” diyen Abdülhamid silahı almaz, yemin­lere kanaat ederek trene biner ve Selanik’te inerler. Müsvedde me­tinde yazdığı halde üzerini çizdiği, Hüsnü Paşa’nın “ellerimi bağla­yayım” cümlesini, asıl arzuhale almamıştır. Yolda gördüğü nazik muameleden dolayı teşekkür et­tikten sonra otuz dört yıl boyun­ca geceli gündüzlü millete hizmet ettiğini, 31 Mart Vakası’ndan bil­gisi olmadığını, Meşrutiyet’in ila­nından sonra aleyhine girişimler­de bulunmadığını ve Meşrutiyet’i koruyacağına dair Şeyhülislam aracılığıyla ettiği yemine sadık kaldığını ifade eder.

    Padişahın hal’i II. Abdülhamid’e Meclis-i Umumî’de alınan kararla hal’ edildiğini bildirmek üzere Yıldız Sarayı’na giden mebusları bu tebliğ anında gösteren Halife Abdülmecid’in tablosu.

    Ağabeyi V. Murad’ın duru­munu anlattığı satırlarda tahttan indirildikten sonra 26 yıl ömür sürdüğünü söylerken hafızası onu yanıltır. Aslında 28 yıl yaşayıp tecrit altında ölen ağabeyine, eş­leri ve çocuklarına yapılması ge­rekenleri esirgemeden yaptığını övünerek anlatır. Saray mutfağın­dan yiyecek ve içeceklerinin veril­diğini, gerekli hizmetkârların tah­sis edildiğini söyler. Burada klasik dönemin kafesteki şehzadelerine veya tahttan indirilip dairesine kapatılan padişahlara tatbik edi­len geleneği anlattığının farkın­dadır ama, kendisine aynısı yapıl­madığı, çok daha serbest bırakıl­dığı halde buna da itiraz ettiğinin farkında değildir. Abdülhamid’e kadar padişahların tahtta bulun­dukları sırada ölmeleri veya taht­tan ayrılmaları halinde tasarruf ettiği mal, mülk, saray, kasır, ha­zine cinsinden ne varsa yeni pa­dişaha geçer, şer’i miras ve tere­keleri de düzenlenmezdi. Geride bıraktıkları eşleri, çocukları sade­ce yeni padişahın uygun gördüğü miktarlarda et, ekmek, kahve, şe­ker, yakacak odun, ikametgâh ve benzeri tahsisatlarla ve belirlenen cüz’i maaşlarla kalakalırlardı. Ab­dülhamid de ağabeyine ve geride bıraktıklarına geleneğin mirası bu kuralı aynen uygulamıştı. Gururla bahsettiği ve bakımlarını, maaş­larını ihmal etmediğini söylediği hadise budur. İspat için delil ge­tirdiği saraydaki evrakı, o devirde Mahmud Şevket Paşa görüp in­celeyemezdi ama, bugün Osmanlı Arşivi’nde bulunan o evrak içinde Sultan Murad’ın ailesinden bazı­larının maaşlarını alamadıkların­dan, azlığından şikâyetlerini, hat­ta alamadıkları maaşlarının tah­sili için Abdülhamid’in hal’inden sonra Hazine-i Hassa’yı mahke­meye verdiklerini görüyoruz.

    Abdülhamid’in hal’inden dört yıl sonra 1913’te İttihat ve Terak­ki yönetimi o güne kadar hiç dü­şünülmeyen padişahların mirası, hanedan mensuplarının maaşla­rı meselesini gündeme getirmiş, “Hanedan-ı Saltanat Nizamna­mesi”ni çıkartarak, taht değişik­liklerinde geride kalan aile fertle­rinin perişanlıktan kurtulmaları için çaba göstermiştir.

    Klasik dönemde türlü şekille­re bürünen hanedan ve saltanat veraset sisteminde hayatta kala­bilen şehzadeler de kafes ardında tutulduklarından ticari faaliyet­lerde bulunup şahsi servete sahip olamazlardı. Tanzimat devri şeh­zadesi Abdülhamid öyle değildi. Diğer kardeşleri borç içinde yü­zerken o ticari faaliyetleri ile hatı­rı sayılır bir servete sahip olmuş­tu. Padişah olduğunda da şahsi servetini işletmiş, ayrıca Hazi­ne-i Hassa’yı da çok genişletmişti. Şahsi serveti noktasında da diğer padişahlardan ayrılır. Abdülha­mid’in halefi Sultan Reşad’ın, ge­lenek ve tatbikat müsait olduğu halde ağabeyi Abdülhamid’in tüm servetine el koyamamasında bu durumun da etkili olduğunu dü­şünebiliriz.

    Arzuhalin devamında Ab­dülhamid kendi ailesinin eş ve çocuklar yönünden kalabalık ol­duğunu yazar. Selanik’e getiril­meyip İstanbul’da kalanlar sıkıntı içindedir. Selanik’tekileri idare edebilir ama İstanbul’dakilere maaşı yetmez. Bütün servet ve eş­yası müsadere edildiğinden zaru­ret çektiğini, perişan ve acınacak seviyeye geldiğini, bu sıkıntısı­nın giderileceğine emin oldu­ğunu söyledikten sonra Avrupa bankalarındaki paralarını devlete teslime hazır olduğunu söylemesi de göze batan bir çelişkidir. Sela­nik’e nakledilirken yolda kaybol­duğu rivayet edilen bir bavul do­lusu mücevher ve tahvil yanında, içi elmas ve pırlantalarla dolu su çantasının da kaybolduğuna anla­tılarda sık sık rastlanır Müsadere edildiği, çalındığı söylendiği halde Abdülhamid’in ölümünden sonra Beylerbeyi Sarayı’ndaki odasında, binlerce elmas ve pırlantayla dolu su çantası ortaya çıkacaktır. (bkz. #tarih dergi, sayı 18).

    İttihad ve Terakki yönetimi, Selanik’e gönderdikleri Abdülha­mid’in Avrupa bankalarındaki pa­ralarını, hisse senetlerini, tahville­rini orduya bağışlaması yönün­de baskı yapıyordu. O sıralarda pazarlık fırsatının ortaya çıktığını düşünmüş olmalıdır ki Abdülha­mid’in arzuhali taleplerle dolu­dur. Aslında ayrıntılı bir şekilde yakınmasının sebebi üç maddede talep edeceği şeylerin tahakkuku­nu kolaylaştırmak içindir. Tabii ki taleplerinin gerçekleşmesinin zor olduğunu biliyordu.

    İlk olarak kendisi ve ailesi için en önemli sıkıntısı olan can gü­venliği meselesini Ayan ve Me­busan Meclisleri ile Devlet ve Asker’in ortak yazılı taahhütleri ile teminat altına almak istiyor­du. Bu teminat karşılığında ser­vetini feda etmeye hazır olduğu­nu açıkça belirtmektedir. Ancak bu dörtlü garanti talebi Mahmud Şevket Paşa’nın sert itirazı ile kar­şılanmış, ordunun koruma için yeterli olduğunu, başka mercilere müracaat edilirse kontrolün elden kaçabileceği uyarısıyla üstü kapa­lı bir şekilde Abdülhamid’i ölüm tehdidine maruz bırakmıştır.

    İkinci olarak oturduğu Alatini Köşkü’nün kendi adına satın alı­nıp ömrü boyunca orada oturmak üzere tahsis edilmesini istemiş­tir. Hem adına satın alınmasını istemek, hem de tahsisini talep etmek nasıl olabilir? İstediği satın alınma ve tapu gerçekleşmediği için nasıl olabileceğini bugün için çözmek imkânından mahrumuz.

    Üçüncü talebi de yanında­ki hizmetkârların kişisel özgür­lükleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Gayet masum ve insani bir talep olmasına rağmen kendisi tecrit altında bulundu­ğundan hizmetlileri de aynı kade­rin kurbanı oluyorlardı. Taleple­rini dile getirdiği paragrafın altına can güvenliğinin insan hayatı ve ruhiyatı üzerindeki etkisine dair iki üç felsefî cümle kaydetme ihti­yacı hissetmiştir. Müsvedde me­tinde o cümlelerin sonradan ilave edildiği görülüyor.

    Bu isteklerinin hiçbiri gerçek­leşmemesine rağmen son parag­rafta taahhüt ettiği şekilde 2. ve 3. Ordu’nun, Donanmanın mas­rafları için Avrupa bankaların­daki servetini bağışlamayı kabul etmiştir. Bağış süreci iki yıla ya­yılmış, sonunda herkes istediği­ni almıştır. Arz-ı hâlinin Meclis-i Mebusan ve Ayan’da okunması söz konusu olmasa da Ordu ve as­kerin verdiği teminat gereği, Mu­hafızı Rasim Bey’in özverili çaba­larıyla Abdülhamid ve ailesinin kılına zarar gelmemiştir. Balkan Savaşı’nda Selanik’in tehlikeye düşmesi üzerine 1912’de Alman­ların Lorelei vapuru ile getirilece­ği Beylerbeyi Sarayı’nda da aynı şartlarda ömrünü tamamlayıp 10 Şubat 1918’de “Osmanlılar’ın Son Hakanı” olarak son nefesini vere­cektir.

    SULTAN ABDÜLHAMİD’İN İSTEKLERİ

    ‘Devlete ve millete arz-ı hâlimdir’

    ‘325 senesi Nisanının on dördüncü Salı günü akşamı Âyân ve Mebusân tarafından müretteb heyet-i mübelliğa, hayatımın taht-ı te’minde ve her türlü taarruzdan âzâde bulunduğunu, oğlum Abdürrahim Efendi ve bendegândan bir kısmı huzuruyla nezdimdeki ailemin işitecekleri bir surette beyan ve tebligâtta bulundu.

    Gecesi de Ferik Hüsnü Paşa refâkatindeki ümerâ ve zabitânla gelerek heyet-i mezkûrenin taahhüdât ve ifadâtını bi’t-tasdîk hayatımın kat’iyyen bir gûna tecavüzât ve taarruzâta hedef olmayacağı ve İkinci ve Üçüncü Ordu ve asker muhâfaza-i hayatıma mütekeffil bulunduğunu ve bütün millet o yolda teminâtta bulunduklarını ve Selanik’te tehyi’e edilen mahalde ikmâl-i ihtirâmla ikâmet edileceğini beyânla şâyet bu bâbda tereddüt ediliyor ise birlikte arabaya binerek ve elime lorver [revolver] vererek maazallah bir tecavüz vuku’unda ibtidâ kendisini lorver ile itlaf etmekliğimi vallahi, billahi, tallahi elfâzıyla kasem ve Kuran-ı Şerif’i dahi getirip ona da yemin edeceğini ifade etmiş ise de “Hâşa Allah esirgesin, ben kâtil olamam” diyerek teminât ve yeminlerine kana’at edip tren-i mahsusla Selanik’e gelindi. Burada gördüğüm muamele-i nâzikâne ve zâbitânın emr-i muhafazadaki gayret ve hamiyetleri mûcib-i takdîrdir. İyi ve kötü fakat hüsn-i niyetle otuz dört sene vallahi ve billahi geceli gündüzlü devlet ve millete hizmet eyledim. Şeyhülislam Efendi vasıtasıyla ettiğim yemîne muhalif hal ve harekette bulunmadım. Meşrutiyet aleyhinde imâl-i nüfûz etmedim. İstanbul’daki asker hadisesinde vallahi malumâtım yoktur. İşte buralarını kasemen temin eylerim.

    5 Temmuz 1909 II. Abdülhamid’in “Devlet ve milletime arz-ı halimdir” başlıklı 5 Temmuz 1909 tarihli yazısı.

    Biraderim merhum Sultan Murad hazretleri yirmi altı sene muammer olup maiyetlerinde müteaddid harem ağaları ve merhum Hayreddin Paşa’ya hizmet etmiş olan Server Ağa ve lüzûmu kadar bendegân vesaire bulunduruldu. Hazine-i Hassa ve matbahtan her türlü meşrubât ve mekûlât ve levâzım-ı saire kendileri için tertip ve esbâb-ı istirahatleri her vechile istihsâl edildi. Rusya askeri henüz Ayastefanos’ta bulunduğu bir hengâmda Ali Suavi Vak’ası zuhur etmesiyle müşarünileyh hazretlerini hemen yanıma alıp ortalığın kesb-i sükûnetiyle ikâmetgâhına iade ve vefatlarına kadar emr-i muhafaza ve siyânetlerinde ne derece izhâr-ı dikkat ve gayret ve ailelerinin maaşâtı ailemle müsâvî bir surette istifa edildiği ve hasta ve alilü’l-vücud oldukları halde bunca müddet her türlü arzusuna mazhariyet suretiyle yaşadıkları bedihî ve ahîren irtihalleri ne yolda vuku bulduğu dahi tabib-i hususisi Rıza Paşa’nın raporuyla nümâyândır. Vefatlarından sonra aileleri efrâdına kendi evladım gibi bakarak husûl-i refah ve huzurları hakkında zerretünma tesamüh vuku bulmadı. Hatta müşarünileyh hazretlerinin harem-i muhteremeleri başkadın efendi müdîre ve dindar olup mumaileyh Server Ağa vasıtasıyla ailemle beraber maaş aldıkça beyân-ı memnuniyeti hâvi yazdığı teşekkürnâmeler el’an saraydaki evrakım meyanında mevcuttur. Mahdumları Selahaddin Efendi’nin aleyhimde bulunacağına inanmam, mücerred isnattan ibaretti. Bulunduğum hâl-i felaket-iştimâl şu suretle telhis olunur. Kesirü’l-ıyâl ve kesirü’l-evlâd olduğumdan İstanbul’da bulunan evlâdımdan Nureddin Efendi, kendi validesiyle diğer ihtiyâre kadınlardan müteşekkil bir aile efradı el-yevm nânpâreye muhtaç bir haldedirler. Maaşım şimdilik burada idareye kifâyet etmekte ise de İstanbul’dakilere muâvenet ve infâk edecek bir derecede değildir. Mamafih esbâb-ı zarûretin indifâ’ını devlet ve millet nazar-ı dikkate alacağına eminim. Çünkü bilumum servet ve eşyam müsâdere edildi, perişan ve merhamete şâyân bir halde kaldım.

    Tafsîlât-ı mebsûtadan maksad-ı yegâne şunlardır:

    Evvelâ, kendimin ve ehl u ıyâl ve evlâdımın hayatı her türlü taarruz ve tecâvüzâttan masûn ve mahfuz idüği hakkında mevâ’id ve taahhüdât-ı sâlife Âyân ve Mebusân ve devlet ve asker tarafından taht-ı temin ve karara alınsın. Bu karar da açık ibare ile sûret-i resmiyede tahrîren tarafıma tebliğ edilsin.

    Sâniyen, ikamet etmekte olduğum Alatini Köşkü nâmıma mübâya’a ile mâdâme’l-hayat ikamet etmek üzere tahsis olunsun.

    Sâlisen, hizmetimde bulunanların hürriyet-i şahsiyyeleri esbâbı istihsâl kılınsın.

    İşte temenniyâtım şu üç şeyden ibârettir. Zira hayattan adem-i emniyet insan için her an bir ölümdür. Hayat ise mukaddestir. Hayattan emin olmamak gibi felâket olamaz. Binaenaleyh şerâit-i selâse-i mezkûre infaz ve icra olunduğu halde her ne suretle arzu olunur ve kimin huzurunda icâb ederse pankadaki matlûbumun teslimine dair olan varakanın takrir ve imzasına hazırım. Servetimin asker için muhafaza edildiğini mahz-ı hakikat olmak üzere beyan edebilirim. Mevcudumun kaşki daha kesretli bir raddede bulunsaydı. Kâffesinin cihet-i askeriyeye terkine muvaffakiyyet şerefine nailiyet temennisinden kendimi alamamaktayım. Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki bu fâni dünyada yegâne maksadım yalnız devlet ve millete duahân olarak emniyetle enfâs-ı ma’dûdemin bulunduğum mevkide ikmalidir. Kat’iyyen başka fikrim yoktur. Arzu olunacak surette de teminat itâsına âmâdeyim. Binâberin işbu arzuhalimin Meclis-i Mebûsân’da kırâatiyle bu Millet-i Muazzama ve Devlet-i Meşrûta’nın derkâr olan haşmet ve âtıfetine nisbeten ehemmiyetten ârî olan müsted’iyât-ı mezkûrenin kabûlünü recâ eylerim.

    17 Cemaziyelahir sene 327 ve 22 Haziran sene 325 [5 Temmuz 1909]

    [İmza] Abdülhamid BOA, İ.DUİT, 2/5

    ABDÜLHAMİD’İN ENVER PAŞA’YA TAVSİYESİ

    ‘Bugün alkışlayanlar, yarın paralamasını da bilir’

    Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.  

    Enver Paşa’nın, tahttan indirilen Abdülhamid’i Beylerbeyi’nde ziyareti konusunu kızlarından Ayşe Osmanoğlu da doğrular. Ancak bu ziyaretin hangi nedenle gerçekleştiği ve içeriğinin ne olduğu hakkında çeşitli rivayetler vardır.

    Ayşe Osmanoğlu’nun anlatımına göre Almanya İmparatoru II. Wilhelm, İstanbul’a üçüncü gelişinde eski padişaha selam ve saygılarının iletilmesini rica etmiş. Sultan Reşad da, Enver Paşa’dan ricacı olmuş. Bunun üzerine Enver Paşa ilk kez Beylerbeyi Sarayı’nda Abdülhamid’i ziyaret ederek imparatorun selamlarını bildirmiş. Ancak Abdülhamid, Enver Paşa’nın hemen ayrılmasını uygun görmeyerek bir süre alıkoymuş ve iltifat etmiş, ayrıca öğütlerde bulunmuş…

    “Enver Paşa bundan sonra bir daha gelmiş. O zaman da harb durumunu anlatmış, babama fikrini sormuş. Babam şu cevabı vermiş, ‘Bir gemiyi kaptan yürütür. Fırtına ve tehlikenin ne taraftan geleceğini yine kaptan keşfeder. Gemisini de ona göre idare eder. Dışarıdakiler bunu nasıl anlayabilir? Bu vaziyette benim ne yürütecek bir fikrim, ne de teklif edilecek bir tedbirim olabilir. Ben tecerrüt etmiş bir adam olduğum için şimdiki hâl karşısında bir şey söylemezsem denizlere hâkim olan devletlere karşı Almanya ve Avusturya – Macaristan’ın ne yapabileceğini düşünmek kâfidir”.

    (Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid 232-234)

    Meşrutiyet kahramanları II. Meşrutiyet’in ilan edildiği günlerde yabancı basında çıkan ve II. Abdülhamid’i Meşrutiyet kahramanları Niyazi Bey ile Enver Bey arasında gösteren bir illüstrasyon.

    Abdülhamid’in kendisine ait olduğu tartışmalı hatıra defterinde de aynı konu geçmektedir:

    “Edepli saygılı bir askerdi. İçeri girerken kılıcını çıkarmış, ve bir hükümdârın huzuruna çıkar gibi davranmıştı. Konuşurken, önüne bakıyor ve hafifçe kızarıyordu. Yer gösterdim. Edeble oturdu ve konuşma boyu, bir defa bile başını kaldırmadı.”

    (Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ s. 232-234)

    Bu görüşme hakkında en ayrıntılı ve konuyu bambaşka bir noktaya taşıyan anlatım ise Samih Nafiz Tansu’dan gelir:

    “Birinci Cihan Harbinin başında sakıt hükümdar, Başkumandan Vekili Enver Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na dâvet etmiş ve onunla şöyle konuşmuştu:

    – Enver Paşa, sana oğlum diyorum, evet çünkü sen de bizim aileye karışmış bulunuyorsun, hanedanımızın sevgili damadısın. Kahraman bir asker, merd bir adamsın… Oğlum Enver, 33 sene saltanat sürdüm. Padişahlığım müddetince ferdin hürriyetine, şahsiyetine daima taraftar idim. Fakat keyfemayeşa bir hürriyeti, gelişigüzel bir serbestiyi de hiçbir zaman hoş görmedim. Hele matbuatta pek revaçta görülen müstehcen resim ve yazılara, sinsi fikirlerin hâkim olmasına asla müsaade etmedim. Millî an’anelerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların medeniyetini daima takdir ederim. Fakat Hıristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa tercih etmedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoşlanmam. Marifet bu medeniyeti kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu medeniyetin iyi taraflarını hattâ sarayıma getirdim. Yıldız’da Cuma ve Pazartesi geceleri, temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Garbın sanatkârlarını bizzat sarayda hem seyrettim, hem müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hattâ haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, seyrettiler, neşelendiler veya mahzun oldular. Maksadım saray, halka örnek olsun, garbın terakkiyatı yukarıdan aşağıya memlekete kontrollu girsin diye idi. Arzum Rumeli ve Anadolu halkının içtimaî seviyesinin yükselmesini teşvik idi.

    Padişah olarak bu memleketin tarihinde ilk Meclis-i Mebusan’ı ben açtırdım. Fakat mebusların kâfi derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı meclisi ben kapattırdım. Bilir misin ki Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın verdiği ilânı harp kararı bize neye mal oldu?

    Bu Rus harbi ile tekmil Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu hususta çok ısrar etmişti. Harbin korkunç netayicini çabuk gördüm. Plevnenin şanlı müdafaasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen mağlûp olduk. Rus orduları Ayastafanos’a kadar imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim.

    Şimdi sizler de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. İnşaallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve şerefli biter. Fakat hafazanallah felâketli biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?…

    Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve huzur içindesin, istikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir nasihat vereyim:

    Bugün insanları alkışlayanlar yarın onu paralamasını da bilirler!… Dikkat et!.. Allah yolunu açık etsin!.. Allah millete, devlete zeval vermesin!..”

    (Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası 1957, s. 158-161)

     

  • ‘İstanbul’un geçirdiği büyük tehlike: Meşhur Miloviç’yere

    1.Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İstanbul’a gelen Madam Kordi Miloviç adlı operet sanatçısı, gece hayatının ve basının ilgi odağı olur. O yıllarda ve ilk cumhuriyet döneminde tekrar İstanbul’a gelen Miloviç, savaş zenginlerinin eğlencelerinde yer almasıyla büyük tepki de çeker. 13 yaşındaki Necip Fazıl’ın elini öptüğü, Nâzım Hikmet’in şiirlerinde veryansın ettiği Miloviç’in öyküsü…

    İttihad ve Terakki yöne­timi zamanında, azınlık sermayesine rakip olabi­lecek, Türkler için sermaye birikimi ve yatırım imkân­ları sağlayabilecek “Millî Sermaye/Millî Burjuvazi” projesi ile yeni bir sermaye­dar sınıf oluşturulmaya çalışıldı.

    Devletin sunduğu imti­yazlarla olağanüstü rekabet imkânları sağlanan bu sınıf, 1. Dünya Savaşı sıraların­da tüm beklentilerin aksine toplumu kemiren, çürüten bir yapıya dönüştü. Bu yapı, projenin görünürdeki yüz­leri İaşe Nazırı Kara Kemal ve Askerî Levazım Dairesi Reisi İsmail Hakkı Paşa ile anıldı. “Vagon Ticareti, Bul­gur Palas ve Miloviç” isimle­ri, dönemi vurgulamak için sembol isimler olarak ortak bir duyguyla belirlendi. En önemlisi bu sınıfla birlik­te, Türk sosyolojisine “harp zengini” kavramı yerleşti. Harp zenginlerini yerden yere vuran roman, hikâye ve şiirler büyük bir külliyat oluşturdu.

    Cordy Millowitsch (1890-1960)


    İstanbul’un eğlence
    hayatında bir dönüm
    noktası. Harp zenginlerinin
    vazgeçilmez sanatçısı.

    İttihad ve Terakki’nin belirlediği partili veya sı­radan insanları kısa bir sü­rede olağanüstü servetlere sahip kılan bu iktisadi reji­min mağduru halk olmuştu. En azından bir ferdi asker­de, cephede olmayan, savaş­larda şehidi, gazisi bulun­mayan ailelerin parmakla gösterildiği savaş ortamın­da, millî sermaye/millî bur­juvazi niyetiyle yola çıkıl­dı ama, devlet eliyle zengin edilen yeni sınıf, karaborsa ve yüksek enflasyonla mille­tin sırtından servetine ser­vetler kattı. Harp zenginle­ri havadan kazandıkları bu servetleri, yoksulluktan kı­rılan milletin yanıbaşında sefahat ve ahlaksızlık yolun­da yemekten çekinmediler. Biçare şehit ve gazi eşlerini, kızlarını, fuhuş bataklığına sürüklediler.

    İstanbul, orduların dört cephede savaştığı acımasız bir ortamda, birbiri ardı­na Türkiye’ye gelen operet kumpanyalarının, şarkıcıla­rın, sanatçıların vazgeçeme­dikleri, çok rağbet ettikle­ri bir başkent oldu. İstanbul halkının bir kısmı iyi eğle­niyordu… O yılları yaşayan­ların hiç unutmadıkları, se­fahat eğlencelerinin merke­zinde yer aldığı en çok dile getirilen bir isim vardır ki bu yazımızın konusudur: Miloviç…

    Hakkındaki yayınların, değinmelerin neredeyse ta­mamı olumsuzdur. İlk defa 1917’de Viyanalı bir operet grubuyla ziyaret ettiği İstan­bul’da uzun süre kalıp ay­rıldıktan sonra da defalarca ülkemize gelmiştir. Devrin matbuatında yaptığımız ta­ramalarda üçüncü ziyareti­ni bitirip dönüşü ardından 29 Mart 1924 tarihli Resimli Gazete ve Süs Mecmuası’n­da fotoğraflı haberlerini bul­duk. Çok ilginçtir, aynı gün yayın yapmalarına rağmen Resimli Gazete 30. sayısında imzasız, fotoğraflı bir yazı­da Miloviç’i hiç de iyi anmaz. İstanbul’un büyük bir tehlike atlattığından söz ederken, fi­ziksel özelliklerini öne çıkarıp ağır vücutlu, sakil çehreli ol­duğunu vurgulayarak Miloviç’i aşağılamaya çalışır. Daha ön­ce reklam olmasın için haber yapmadıklarını, İstanbul’dan ayrılmasını beklediklerini be­lirtir. Buna karşılık Süs Mec­muası 43. sayıdaki Fehmi Şük­rü imzalı yazı, Miloviç’i çok başarılı bulur ve ondan hay­ranlıkla bahseder.

    Çeşitli kaynaklardaki do­ğum-ölüm tarihleri kesin­lik arz etmiyor. 1890-1960 arasına tarihlenen bir ömür sürmüş. Avusturya, Alman, Macar kökenli olduğuna da­ir bilgiler çeşitli olsa da Süs Mecmuası’ndaki yazı olduk­ça derli toplu malumat içerir. Yazarın Miloviç’le veya yakın çevresiyle bir röportaj yaptı­ğı da düşünülebilir. Biyografi olarak da değerlidir. Süs’teki yazı şöyledir:

    Resimli gazete


    İstanbul’a üçüncü
    gelişinden sonra
    ayrıldığında 29 Mart 1924
    tarihli habere eşlik eden
    Miloviç fotoğrafı. Resim
    altında fiziksel özelliklerine
    hakaret edilerek sakil
    çehresinden bahsediliyor.

    “Operet kraliçesi

    Okurlarımızdan bu ismi ta­nıyanlar çoktur zannederim. Bir yılı aşan bir süredir Be­yoğlu’nda Fransız Tiyatrosu’n­da operetlere gidenler, elbette bu artisti takdir etmişlerdir. Güzel sesi, uyumlu vücudu ile yalnız İstanbul’da değil, dün­yanın her tarafında yüzbin­lerce hayrana sahiptir. İstan­bul’umuza gelen ecnebi operet ve tiyatro artistleri arasında, en ziyade kendisini sevdiren bir şahsiyettir Madam Kordi Miloviç.

    Çekoslavakya’nın Presburg (Bratislava) şehrinde doğdu. Babası bir tüccardı. Daha kü­çükken şirinliği ve sesinin gü­zelliği herkesin dikkatini çek­mişti. Oniki yaşındayken bir arkadaşının sirk müdürü olan babası onu işe aldı. At üstün­de yerel şarkılar söylüyordu. Kısa sürede arkadaşları ara­sında öne çıktı. Çalıştığı sirk, Macaristan, Almanya, Avus­turya’yı dolaşıyordu. Miloviç gerek ülkesinde gerekse Orta Avrupa’da fevkalade alkışlan­dı. Berlin’e son gidişinde Met­ropol Tiyatrosu’nun müdürü Miloviç’te olağanüstü bir ka­biliyet gördüğünden kendisi­ni tiyatrolarına bağladı. Aynı zamanda Profesör Karati’den şan dersleri alıyordu. Onsekiz yaşında “sinema kraliçesi” un­vanıyla Berlin’de ilk operetini oynadı. Dörtyüzden fazla sah­neye konulan bu operette çok başarılı oldu.

    İstanbul’a ilk seyahati 1917’de oldu. Halkımız ken­disini beklediğinden fazla bir coşkuyla karşıladı. Harb-i Umumi’de idik. Birçok hayır derneklerinin müsamereleri­ne katıldı. Bilhassa yangınze­deler ve mâlûl gaziler yararına verilen müsamerelerde büyük tesiri oldu. Cemal Paşa’nın hi­mayesinde Pötişan’da verilen bir müsamerede oynadığı bir perdelik (Vera Viyoletta) ope­reti bilhassa anmaya değer.

    1918’de İzmir’e gitti. Orada da binlerce hayranı vardır. İz­mir’den Güney Rusya’ya hare­ket etti. Brest-Litovsk Muahe­desi henüz imzalanmıştı. Uk­rayna’nın merkezinde bir iki müsamere vermek istedi. He­nüz Kiev’e ulaşmıştı ki Rus­ya’da “Bolşeviklik başgöster­di”. Kiev’i işgal eden Sovyet­ler, Miloviç’in şahsi eşyalarını, kumpanyanın zengin dekor­larını yağma ettiler. Hayatla­rı bile tehlikede idi. Güçlük­le Kiev’den Odesa’ya geldiler. Odesa henüz Fransızlar tara­fından işgal edilmişti. Buradan Dimitri vapuruyla kısa yoldan memleketine gitmek için Kös­tence’ye geldi. Romanyalılar vapurdan çıkmasına engel ol­dular. İstanbul yoluyla gitme­ye mecbur kaldıysa da İstan­bul limanına geldiğinde de İtilaf Devletleri engel oldular. Zor bir durumda kalmıştı.

    Geçirdiği maceralar kendi­sini bedenen yordu. İstanbul’a çıktı, Ada’da bir müddet din­lendi. Bu esnada Almanya ve Avusturya’da Miloviç’i ölmüş zannediyor, gazeteler vefatın­dan bahsederek biyografisi­ni yayınlıyorlardı. İstanbul’da tekrar sağlığına kavuştuktan sonra Miralay Vitelli aracılı­ğıyla Almanya’ya dönüş izni aldı. Altı ay kadar Berlin’de çeşitli operetlerde bulunduk­tan sonra Güney Amerika’ya gitti. Brezilya, Arjantin, Pa­raguay’da olağanüstü ilgiye mazhar oldu. Oradan geldiği Paris’te bir ay kadar kaldıktan sonra üçüncü defa İstanbul’a geldi. Halkımız bu sevimli ar­tisti çok sevdi. Temsillerin­de bilhassa Çardaş Fürstin, La Bayader, İstanbul Gülü ve Ge­ce Kuşu’nda fevkalade başarılı olmuştur.

    Süs Mecmuası


    29 Mart 1924 tarihli bu nüshada Miloviç hakkında hayranlık hislerini paylaşan tek yazar olan Fehmi Şükrü’nün yazısı yer alır.

    Yakında Mısır ve Atina’ya gidecek olan Kordi Miloviç, Mayıs ayında New York’ta bu­lunmak üzere bir kontrat im­zalamıştır. Görülüyor ki ar­tistlik mesleği o kadar kolay değildir. Biraz askerlere ben­zerler: Sanat askeri.

    Memleketimizden iyi te­sirler bırakarak ayrılan Ma­dam Kordi Miloviç’e, hayırlı seyahatler temenni edelim.

    Fehmi Şükrü. Süs Mecmu­ası, No. 43, 29 Mart 1340 (29 Mart 1924)”

    Fehmi Şükrü’nün biyog­rafisine, Miloviç’in 1916-1941 arasında dokuz filmde oynadı­ğını ilave etmeliyiz.

    1. Dünya Savaşı yılların­da Kalmann’ın Çardaş Fürs­tin opereti dünya çapında ünlüydü. 19. yüzyılın ortala­rından itibaren operetle tanı­şan İstanbul halkı, Fransız ve İtalyan toplulukların, Erme­ni sanatçıların eserlerini hay­ranlıkla izliyordu. İlk Türkçe operetlerin bestelenmesiyle, özellikle Dikran Çuhacıyan’ın 1875 tarihli Leblebici Horhor eseriyle operet sevgisi geniş kitlelere yayılmıştır. II. Abdül­hamid’in Yıldız Sarayı tiyatro­sunda zamanın dünya çapında en meşhur sanatçıları sahne almışlardı. Böyle bir seyirci kitlesinin olduğu İstanbul’da Miloviç çok beğenilmiş, sem­patik ve eğlenceli sahnesi çok tutulmuştur. Harp zenginle­rinin servetlerini akıtacakları bir yer aradıkları zaman dili­minde İstanbul’a gelmekle, ho­varda ve müsrif vurguncuların bir anda gözdesi olmuş. İstan­bul’a gelmeden önce de tanı­nan, hayran kitlesine sahip bir sanatçıyken para uğruna şahsiyetini küçülteceğine ih­timal vermek zor ama bu yön­de tanıklıklar çok fazla olunca insan neye inanacağına karar vermekte zorlanıyor.

    İstanbul’a gelmesinden itibaren devlet nezdinde de önem verildiği bazı tanıklık­lardan anlaşılıyor. Falih Rıf­kı Atay Zeytindağı kitabında Miloviç’in ismini vermeden Tötonya Salonunda sahneye çıkan bir Alman sanatçı ola­rak bahseder. İzleyiciler ara­sındaki sarhoş bir Osmanlı subayını eleştiren yazısının Tanin’de yayınlanması üzeri­ne Harbiye Nazırı öfkelense de bu vesile ile tanıştığı Ce­mal Paşa Falih Rıfkı’yı takdir etmiş, askerlik zamanında da Kudüs’te 4. Ordu karargâhın­da yanına almıştır. Bu sayede Zeytindağı gibi mükemmel bir eserin ortaya çıkmasında Miloviç’in de payı var diye­biliriz.

    Nâzım Hikmet, Miloviç’e oldukça kızgındır. Oyunlarım Üstüne metninde çocuk yaş­ta farklı gözle izlediği bu ilk operet sanatçısını anlatmıştır: “ İlk opereti yine İstanbul’da Birinci Dünya Savaşı içinde, 915’te sanırsam, seyrettim. Bu bir Avusturya operetiy­di. İstanbul’a turneye gelmiş­ti. Baş aktrisi Miloviç adında belki Avusturyalı, belki Macar ama hâlâ gözümün önünde, çok pembe, çok ak, çok sarı­şın, iri yarı, bıngıl bıngıl bir avrattı. On üç on dört yaşım­daydım. Bizde oğlan çocukları da, kız çocukları da tez erişir. Bu Miloviç’e harp zenginleri beş yüzlük banknotlardan yor­ganlar diktiler, cıgarasını bin liralıklarla yaktılar. Oysa o sı­ralarda İstanbul halkı süpürge tohumu unundan ekmek yi­yordu. Dört cephede delikanlı­lar kan revan içinde, aç, çıplak dövüştürülüyordu. Belki bun­dan dolayı, şimdi bile Çardaş operetinden bir parçayı ne zaman dinlesem bir yandan haykırmak, birilerine sövüp saymak gelir içimden, tepe­den tırnağa isyan kesilirim, bir yandan da ateş basar yüzü­mü…” Kuva-yı Milliye Desta­nı şiirinde yer alan “Beyaz at gibi bir karı” dizesi kızgınlığı­nın, isyanının hiç dinmediğini gösteriyor.

    Kafakağıdı’nda anlattığı kadarıyla Necip Fazıl’ın da il­ginç izlenimleri olmuş. Henüz 13 yaşında öğrenciyken Milo­viç’i Bahriye Mektebinde ver­diği konserde dinlemiş. Okul komutanlığı, Hünkâr Daire­si’nde ağırladıkları Miloviç’in elini, Necip Fazıl’a alafranga usulde öptürerek bir buket çi­çek verdirmişler. Miloviç’in Cemal Paşa’nın gözdesi oldu­ğunu söylüyor. Daha ilgin­ci ise pek de iyi hatıralarının olmadığı babasıyla Tepebaşı Tiyatrosu’na Miloviç’i dinle­meye gittiğinde anlattıkları. Babası da Miloviç’in uzaktan uzağa âşıklarındanmış. Hat­ta küçük Necip Fazıl’a Milo­viç’i annesiyle mukayese edip “kadın dediğin Miloviç gibi erkeği cazibesiyle çekmeli” de diyesiymiş. O gün sahnelenen Çardaş Fürstin operetini tek seferde ezberlemiş. Sonradan da bando ve piyanodan dinleye dinleye her harfini hafızasına nakşetmiş. Babası onu yanına oturtur, Çardaş’ı söyletir, ken­dinden geçmiş bir halde din­lermiş.

    Venedik’te Bir Gece Miloviç 1925 yılında Berlin’de Strauss’ın Venedik’te Bir Gece operetinde.

    Bir dönemin sefahat or­tamını anlatan tanıklıklarda, ortak payda Miloviç olmuş­tur. Her anlatıda yorganına kaplanan yüzlük, binlik bank­notlar, binliklerle doldurulan yastıklar, yüzlüklerle, binlik­lerle sigarasının yakıldığı an­latılmakta. Resimli Gazete’nin adını bilemediğimiz yazarının fantezisi değilse, boynuna ası­lan altın keselerden uçamayıp Miloviç’in kucağına düşen gü­vercinler galiba dedikoduların zirvesi.

    Hakkında böylesine olumsuz rivayetler olması­na rağmen, Uluğ TTK Belle­ten’in 149. sayısında, 27 Mart 1928’de Ankara’da Millet Bah­çesi’nde Atatürk, İnönü ve cumhuriyet ricalinin önünde Miloviç’in “Kontes Mariça” operetinde oynadığını aktarır. Üstelik derme çatma sinema sahnesinin oyunun yarısında çökmesi ile ağlayarak oyunu bırakan Miloviç’i bizzat Ata­türk teselli etmiş ve “Anka­ra’ya ikinci gelişinizde yeni bir tiyatro binasında temsiller ve­receksiniz” diye kendisini tek­rar davet etmiştir. Miloviç’in yaşadığı talihsizlik Ankara için bir şans olmuş ve yeni opera binası kazandırma faali­yetine girişilmiş.

    Burhan Belge’nin 15 Şubat 1935 tarihli Ulus gazetesinde yazdığı “Miloviç-Çardaş Fürs­tin-Harp Zengini” üçlemesini tasvir ve tahlil ettiği satırlar bu dönemi en iyi anlatan me­tin olarak dikkate alınmalıdır:

    “…Çardaş Fürstin sade gü­zel bir operet değil, siyasal bir hatıradır da. Osmanlı İmpa­ratorluğu’nun batması marşı bu hafif operet ve bunun adına adı çok sıkı bir surette bağlı olan Orta Avrupalı bir peri pa­dişahının kızı Miloviç’in şar­kıları olmuştur. Çardaş Fürs­tin’in demek oluyor ki bizler için, bir de renkli masal tarafı vardır. Uç uca dikilmiş yüzlük banknotlardan biçilmiş yatak çarşafları; yüzlük banknotlarla yakılan cıgaralar; şampanya ile doldurulan banyo tekneleri ve böyle daha birçok ucu vagon ticaretine dokunan hovarda­lık perendeleri, imparatorlu­ğun batışını çevreleyen masal bulutları. Miloviç gelin, böyle bir çeyizle gerdeklere girmiş, gerdeklere girmezden önce de bu türlü gelin hamamların­dan geçmiştir. Çardaş Fürstin, bunun içindir ki Osmanlıcaya ilk çevrilen operet mertebe­sini bulmuştur. Ve uzun yıllar onun oynak şarkıları, tazeleri­mizin dudaklarını neşelendir­miştir. Bu bakımdan, bu sihirli operet, halkımızın genişçe yı­ğınları arasında batı mızıka­sının ilk müjdecisi ve propa­gandacısı olmuştur. İnsanın hatta Çardaş Fürstin’in fayda­sı olmuştur diyeceği geliyor. Hâlbuki böyle değildir. Ve bir düşününce, bizim, batının ağır ve özlü mızıkasına değil de ha­fif ve hafifmeşrep havalarına, hele operetlerine karşı olan zaafımızın en büyük kayna­ğı bu Çardaş Fürstin’dir. Kolay bellenir ve uyuşturucu şarkı­larıyla bu operet, ikinci bir Lâ­le Devri’nin bir başka çeşnide ‘iyş u nûş’ âlemini bir sihirli anahtar gibi kapamıştır. Bütün bir imparatorluk batarken”

    KUVAYI MİLLİYE DESTANI’NDAN

    Nâzım Hikmet’in Milovic’i: ‘Beyaz at gibi bir karı’

    Biz ki İstanbul şehriyiz,

    Seferberliği görmüşüz :

    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

    bir de İttihatçılar,

    bir de uzun konçlu Alman çizmesi

    914’ten 18’e kadar

    yedi bitirdi bizi.

    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

    erimiş altın pahasında gazyağı

    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.

    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

    ve süpürge tohumu

    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te

    aktı Ren şarapları su gibi

    ve şekerin sahibi

    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.

    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

    Bir de sakalı Halife’nin,

    bir de Vilhelm’in bıyıkları.

  • Muhallebi ustaları ve şeker sıkıntısı

    1. Dünya Savaşı yılları tüm dünya halkları için tahammülü zor yıllardı. Özellikle Osmanlı tebaası yurttaşlar için bir miktar daha zor geçti. Artan hayat pahalılığı, çeşitli gıda maddelerinin kıtlığı, cephelerde ruhen, bedenen savaşanlar kadar cephe gerisindekileri de ister istemez hayatta kalma savaşının içine atıyordu. Şimdilerde unutulan bu acıların izine, Türk damak zevkinin en önemli lezzetlerinden muhallebiyi üretip satan muhallebicilerin bir arzuhalinde rastladık.

    Mahallebi, muhalle­bi şekilleriyle aynı anda kullanılan, süt, şeker ve pirinç unu ile yapılan tatlıyı tüm Osmanlı coğraf­yasında olduğu gibi İstanbul­lular da severek tüketiyorlar­dı. Kaynamış süte pirinç unu eklenip elde edilen bulamacın içine süt veya su konularak karıştırılırken şeker de katı­lıp, pişirilen tabaklara alınıp soğutulduktan sonra afiyetle yenilen bir tatlı tarifi verilir. Osmanlılar’ın ilk yemek kitap­larından Melceü’t-Tabbahin evlerde yapılanla ticari piyasa muhallebisinin farklı olduğu­nu belirtiyor. Pişirme esnasın­da şeker ilave edilmeyip yeni­leceği sırada üzerine tozşekeri serpilirse veya su ile pişirilip üzerine süt, şeker, kaymak ve­ya pekmez konulursa adi, çar­şıda satılan muhallebi demek olduğunu yazıyor.

    Muhallebici ile Şerbetçi İsteyene gülsuyu ile servis edilen muhallebinin, ince zevkli sürahi ve ibrik barındıran seyyar tezgahı. Şerbetçi de yanlarında.

    Daha çok seyyar satıcı olarak çalıştıkları söylenen, İstanbul’u fotoğraflayan ec­nebilerin de sürekli seyyar muhallebicileri görüntüle­melerinden dolayı seyyar bir meslek gibi algılanan muhal­lebiciler aslında oldukça yer­leşik ve örgütlüdürler. Boza­cı ve muhallebici esnafının aynı kâhyanın idaresinde ol­duğu anlaşılıyor. Kâhyaların­dan memnun olmadıklarını ve değiştirilmesini talep ettikle­ri 1851 tarihli bir arzuhalde 60 muhallebici dükkânı semt ve mevkileriyle sıralanmıştır. Bu listede görülen “Vefa’da cami bitişiğindeki muhallebici dük­kânı” acaba günümüzün meş­hur bozacı dükkânı olabilir mi? [A.MKT.NZD, 42/20]. On yıl sonra ise yolsuzluk töhme­tiyle Şehremaneti’nce azle­dilen kâhyaları Raşid Usta’ya kefil olduklarını, kendilerine yeniden kâhya olmasını 37 es­nafın imza ve mührüyle talep etmişlerdir. Bunlardan Be­şiktaşlı Yanko veled-i Hıris­to dışındakiler Müslüman’dır [MVL, 375/45]. Cervati’nin Şark Ticaret Yıllıkları’nda verilen listelerde ise Müs­lim-Gayrimüslim oranları yarı yarıya sayılabilir.

    Yeni Cami önü seyyarları İşportacı çeşitliliğinin en fazla olduğu Mısır Çarşısı ile Yenicami arasının olmazsa olmazı seyyar muhallebici.

    Osmanlılar, 16. yüzyıldan itibaren şekerkamışından şe­ker üretimine başlamış olsalar da zamanla endüstrilerini ge­liştiremeyince büyük ölçüde ithal şekere mahkûm oldular. Önceleri çok yüksek fiyatla­rıyla sadece üst sınıfların da­mağını tatlandırabilen şeker, zamanla nispeten ucuzladı. Bu sıralarda geniş halk kitlele­ri bal, pekmez, kuru üzüm ile tatlı ihtiyaçlarını tatmin edi­yordu. 19. yüzyılda bile şekerin baldan pahalı olduğu görülü­yor.

    Belki de bu kadar ulaşıl­ması zor olduğundan sonra­dan düğünlerde şeker saçıldı, mevlitlerde dağıtıldı. Kan­dil geceleri sebillerden şerbet akıtıldı. Yeniçerilere ulufeleri­ni aldıktan sonra ikram edilen ve padişaha bağlılık gösterge­si olarak kabul edilen şekere de “akide” denildi. En önem­li dinî bayrama dahi “Şeker Bayramı” adı verildi. Dillerine muhallebiyle, tatlıyla ilgili çok sayıda deyim yerleşti. Şeker­le böylesine beraberliği olan halk, mutlu mesut yaşayıp gi­der, çok sevdikleri muhalle­biyi de sıklıkla tüketirken, 1. Dünya Savaşı ile birlikte ağzı­nı tatlandıran birçok lezzet­ten mahrum kaldı. Çünkü en önemli tatlı malzemesi olan şekerin temini zora girmişti.

    Malebidji Saray Ressamı Fausto Zonaro’nun mahalle arasında ahşap evler, mezar taşları, sokak köpekleri ve sokak halkı arasında resmettiği seyyar muhallebici tablosu.

    O yıllarda barış zaman­larında sıkıntısız gerçekle­şen ithalat, savaş ortamında zorlukla gerçekleştirildi. Şe­kerkamışı veya şeker panca­rı tarlalarında çalışan işgü­cünün büyük bir kısmının silah altına alınması üretimi oldukça düşürmüştü. Üreti­cinin en büyüklerinin arala­rında olduğu Müttefik güçler, Osmanlı-Avusturya-Alman ve Bulgar cephesinden oluşan İtilaf güçlerine ihraç ettikleri ürünlere ambargo uygulayınca kıtlık başladı. Aslında alterna­tif pazarlardan temin edebilir­lerdi ama, ithalatta kullanılan trenlerin büyük ölçüde asker, silah, mühimmat, erzak nakli­yatına tahsisi; denizyollarının riski yüksek, cangüvenliğin­den uzak olmaya başlamasıyla bu gerçekleşmedi. İstanbul’da ve tüm Osmanlı coğrafyasın­da müthiş bir şeker kıtlığı baş gösterdi.

    Savaş bittikten sonra da durum değişmeyecek, Müta­reke ve Kurtuluş Savaşı sı­ralarında da yokluğu çekilen ihtiyaç listesinin en başların­da şeker yer alacaktı. Durumu değerlendiren hükümet, hafta­lık veya on beşer günlük narh listeleri yayınlayarak fiyatları kontrol altında tutmaya çaba­lıyordu. 16-31 Ağustos 1920’de Amerikan ve Cava toz şekeri 80, âlâ toz şekerinin kilosu 90 kuruşa satılıyorken, ortalama bir memur maaşı 1000-1200 kuruştu. Fiyatlar dalgalı sey­rediyordu. Âlâ kristalize toz şekerinin kilosu Eylül ayının ortasında 74, Ekim başında 64 kuruşa düşecektir. Ne var ki bu fiyatlarla da piyasada mal bulunmuyor ve bilhassa 1. Dünya Savaşı yıllarında ih­tikâr denen karaborsa fiyat­larına göre alışveriş geçerli oluyordu. İaşe işlerine bakan devlet görevlileri hakkındaki yolsuzluk söylentileri ayyuka çıkıyordu. Ekmeğin vesikaya bağlandığı o günlerde şeker de ortadan kayboluverdi.

    Seyyar muhallebici


    Pırıl pırıl porselen tabakları, peştemalı, üç ayaklı sehpası ile klasik seyyar muhallebici.

    Vesikaya bağlanan bu kıy­metli gıdanın yokluğu, ana malzemesi şeker olan tatlı­cı esnafını yok olmakla kar­şı karşıya getirdi. İşte bu sı­ralarda İstanbul muhallebi­ci esnafından belki de ayakta kalabilen yedi esnaf toplu bir dilekçe ile sadarete (başba­kanlık) başvurdu. Fındıklı’da 82 numaralı dükkânda mu­hallebici esnafından Kurban, Galata’da Osmanlı Bankası ci­varında Mehmed Usta, Nur-ı Osmaniye kapısında Ali Usta, Çarşı-yı Kebir’de Kalpakçılar­başı’nda İsmail Usta, Beyoğ­lu’nda Taksim’de Şükrü Usta, Yenişehir’de Mehmed Usta, Kasımpaşa’da Ahmed Usta bu arzuhalleriyle isimlerini gü­nümüze taşıdılar.

    Çocukluklarından itibaren muhallebicilik, şerbetçilik sa­natıyla uğraştıklarını, aile ve evlat sahibi olduklarını, saye­lerinde geçimlerini sağlayabil­diklerinden devlet ve millete dualar ettiklerinden bahse­derek arzuhale başladılar. Şe­ker kıtlığı sebebiyle işlerinin bozulduğunu, dükkân kirası ve gelir vergisi şöyle dursun, günlük ihtiyaçlarına yetecek kadar ekmeğin parasını çıkaramadıklarından dükkânları kapayıp terkettiklerini belirt­tiler. Ellerinde başka sanat ve hizmet olmadığından büsbü­tün boşta kalınca daha da pe­rişan olduklarından hallerine merhameten günlük onar kıy­ye, yani yaklaşık olarak 13’er kilo şeker verilmesini talep ettiler. Tabii bu şeker ücretsiz verilmeyecek, kendi paralarıy­la alacaklardı.

    Bu mahzar (toplu dilekçe) bir ay sonra İçişleri Bakanlı­ğı’na, aynı gün Şehremaneti’ne (İstanbul Belediyesi) hava­le edilir. Şehremini muavini iki gün sonra “Mevcut şeker­ler ancak şehrin ihtiyacına yettiğinden dolayı, ayrılacak bir kontenjan bulunmadığını, bununla birlikte muhallebici, tatlıcı esnafının zarardan ko­runması için ayrıca şeker geti­rilmesine çalışıldığını” Dâhi­liye Nezareti’ne bildirir. Bun­dan sonra şeker tedarik edilip edilmediğine dair bir bilgi verilmemiştir. O vakitler muhal­lebici esnafına günlük şeker verilebilmiş, dükkânları kapatılmaktan kurtarılmış olmalı ki, bizlere o lezzetleri aktaran ustalar halen faaliyette.

    BİR BELGE-ÇEVRİYAZI

    Savaş yıllarında devletten şeker talebi

    Fehametlü, Devletlü Efendimiz Hazretleri

    Çakerleri hîn-i sabâvet-i âcizâ­nelerimizden berü muhallebi­cilik ve şerbetçilik san’atlarıyla meşgûl olup her birerlerimiz kesret ü [kesret-i olmalı] âile ve evlâd sahibi olup devlet ve millet sâyesinde oldukça âilemizin idâ­re ve nafakalarını tedârük ederek devlet ve milletimize leyl u nehâr duâlar etmekte isek de bu def’a şekerin fikdânı hasebiyle ticâre­timiz gâyet güçleşerek dükkân kirâsı ve temettu’ vergisi şöyle dursun idâremize kâfi ekmek parası dahi alınamadığı cihetle dükkânları kapayıp terke mecbûr olduk ise de ne çare ki başka bir san’at ve hizmet bilemediğimiz münasebetiyle bütün bütün boş­ta ve hâl-i perîşânda kalmış ol­duklarımız ma’lûm-ı âlî-i cenâb-ı sadâretpenâhîleri buyruldukta lutfen ve hâl-i pür-melâlimize merhameten yevmiye muhtâ­cı bulunduğumuz onar kıyye şekerin mensûb olduklarımız dâirelerden i’tâsı husûsuna îcâb eden makâma emr-i âlîlerinin şe­ref-sünûh buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men-le­hü’l-emrindir. 26/29 Ağustos sene 331 [8/11 Eylül 1915]

  • Osmanlılarda şehitlik, gazilik ve ‘bedelli askerlik’

    İslâmi kültürün kavramları olan “şehitlik” ve “gazilik”, tarih boyunca farklı tanım ve algılarla gelişti. Musevî ve İsevî toplum kültürlerindeki “martyr”den “şehit-gazi” kavramına nasıl gelindi? Osmanlı dönemindeki tanımlamalar ve uygulamalar nasıldı? Ve 19. yüzyıl ortalarında öne çıkan vatan kavramıyla birlikte bu kavramlar nasıl değişti?

    Günümüzde genellikle İslâmi kültürün bir un­suru olarak değerlendi­rilen “şehitlik”, anlam ve nitelik itibariyle pek farklılık göster­meden İsevî ve Musevî toplum­ların kültürlerinde de yer alır. Araplar “şehit” kelimesini “bi­len, bir olaya tanık olan” anla­mıyla karşıladıkları gibi, Grek­çe’den Latince’ye geçen “mart­yr” kelimesi Hıristiyanlıkta da aynı anlamda kullanılmaktadır.

    Her iki dinin mensupları bu kelimeyi kavramlaştırarak “Allah yolunda öldürülüp öte­ki dünyada kurtuluşa erecek­lere, mükâfatlandırılacaklara” tahsis etmişlerdir. Bu tahsisin İslâm’daki alt bölümlenmesi savaşçıları, Hıristiyanlıkta ise eziyet ve işkencelere maruz ka­lıp ölen din ulularını kapsar. İlk dönem Hıristiyan din ulularına zamanla “aziz-azize” unvanla­rı verilerek, bunlar en büyük “martyr”ler olarak anılacaklar­dır. Hıristiyanlığın ayrı “reli­gion”lara bölünmesi ile itika­di farklılıklar ortaya çıktığında azizler kültünü reddeden Pro­testanlık, şehitliğe itiraz etmez. Batı kültürüne öylesine yerleş­miştir ki, Fransız İhtilali sıra­sında kilise kurumu yerle yek­san edilse de devrimciler “mart­yr” kavramını hiç çekinmeden kullanmışlar, özellikle 1848 Devrimlerinde ölenleri “devrim şehidi” olarak adlandırmışlar­dır. Sol, sosyalist hareketlerin metafizik bağlam dışında yeni ve evrensel bir anlam yükledik­leri “devrim şehidi” kavramı, günümüzde de tüm canlılığı ile yaşamaktadır.

    Osmanlının son, Cumhuriyetin ilk gaziler İçlerinden bazıları 1912-1922 arasında 10 yıl savaşmış, bir devletin yıkılışına, diğerinin kuruluşuna tanıklık etmiş İnegöl Muharip Gazileri 1968 yılı 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına hazırlanırlarken.

    Yahudiliğin başlangıç ev­resinde “öldükten sonra öte­ki dünyada dirilme” tasavvuru bulunmuyordu. Günahkâr veya dindar ölenlerin ruhlarının ye­raltında karanlık bir âleme git­tiğine inanılıyordu. Dolayısıy­la öbür dünyada mükâfat veya ceza da zihinlerde yer almıyor­du. Bu dönemin Museviliğin­de şimdiki anlamıyla “şehitlik” kavramı oluşmamakla birlikte, Yahudi inançlılarının fedâ et­tikleri canlar zamanla Talmud paralelinde gelişen itikatları­nın gereği olarak “Tanrı isminin kutsanması” olarak değerlendi­rildi. Bu anlayışın İslâm şehitle­rinin “İ’la-yi Kelimetullah uğru­na” yani “Allah isminin yücel­tilmesi yolunda” canlarını feda etmesiyle benzerliği ortadadır. Uzakdoğu ve Hint kıtasındaki bazı dinî-felsefî anlayışlarda da benzeri yaklaşımlar sözkonu­sudur.

    İslâm’ın kutsal kitabı Kuran, birçok ayette şehâdet ve şehit­lerden bahseder. İlk Müslüman­lar bizzat Hz. Muhammed’in komutasında Mekke müşrikle­riyle defalarca savaşmıştır. Ger­çekleşen savaşlarda çok sayıda sahabenin ölmesi, şehitlik kav­ramının da gelişmesine yol açan zemini hazırlamıştır. Kendi içinde çok çeşitli anlam bölün­melerine uğrayan bu kavramın kapsamı genişlemiş, savaşlar­da ölenlerin dışında, yol kesen eşkıyanın katlettiklerinden, yangınlarda ölenlere; ilim tah­sili yolunda ölenlerden, doğum sırasında ölen kadınlara kadar farklı derecelerde şehâdetler ta­rif edilmiştir.

    Hz. Muhammed’in ve Ku­ran’ın övgüsüne mazhar olun­dukça yoğun bir teşvik gören Müslüman fertler, şehitlik eme­lini gerçekleştirmek uğruna girdikleri savaşlarda olağanüs­tü kahramanlıklar sahnelemiş­lerdir. Bu arada Hz. Hamza gibi etkili savaşçıların şehâdetleri travma yaratmamış, öldükten sonraki makamının yüceliği ge­ride kalanların da Hz. Hamza’ya öykünmelerine sebep olmuştur.

    En trajik vaka ise Hz. Mu­hammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 kişinin Kerbelâ’da Muavi­ye oğlu Yezid’in adamlarınca katledilmesi olmuştur. Burada açıkça gayrimüslim olmayan bir grubun katliamına maruz ka­lındığı halde maktullerin hepsi şehit mertebesine yükseltilmiş­tir. Bu adlandırma, sonraki yüz­yıllarda büyük bir kısmı Şii ve Sünni iki toplum haline gelen Müslümanlar’ın nadiren ittifak ettiği hususlardandır. Kerbela şehitlerinin gömüldüğü yer son­radan “Meşhed” yani şehitlik olarak anılacak ve bu yönüyle de İslâm dünyasında en önemli ziyaret kültlerinden birini oluş­turacaktır.

    Hz. Muhammed’in savaş­larına “Gazve” adı verilirdi. Katılanlar eğer ölmemişlerse “gazi” olurlardı. Şehitlikle aynı derecede övgüye mazhar olan gazilik, İslâm fetihlerini kısa sürede uzak ülkelere ulaştıran motivasyonun en önemli un­surlarındandı. “Ölürsem şehit kalırsam gazi” formülü çok etki­leyiciydi. Çünkü şehit öbür dün­yanın vaadedilen nimetlerine boğuluyor, gazi ise hem ahiret sevabı alıyor hem de elde edi­len ganimetten pay alma hak­kını kazanıyordu. Ganimetlerin en temiz ve helal kazançlardan biri olarak değerlendirilmesi, “Allah’ın adını yüceltme” gayesi gütmeden sadece ganimet için savaşlara katılanları da cezbet­ti. Bu nitelikteki gazi ve şehit­lerin durumu tartışmalı olsa da “gerçek niyetlerini Allah bilir” denilerek zahiren görünüş ve niyetlerine göre şehit ve gazi sa­yılmaya devam edildiler.

    Şehit aileleri ve gazilere devletin ilgisi


    1828 Osmanlı-Rus Savaşı’nda sağ ayağından yaralanıp gazi olan Balçıklı
    Ali’ye, bizzat Hekimbaşı Mustafa Behçet’in iş göremezlik raporuna istinaden maaş bağlandığı (Solda); Padişah doktoru raporuyla üç gaziye maaş bağlandığı (Ortada); Domaniç köyleri ahalisinden şehit olan redif askerlerinin eş ve çocuklarına 1865 Ağustos maaşlarının ödendiğini gösterir mühürlü liste (Sağda)

    Osmanlılar’a gelinceye ka­dar şehadet/şehitlikle paralel gelişen “gazilik” olgusu, Osman­lı Devleti’nin kuruluşundaki di­namikleri belirlemede halen sü­ren tartışmaları da beraberinde getirdi. Osman Gazi’nin yanın­daki silah arkadaşlarından ba­zıları gazi, bazıları alp unvanı­nı taşırdı. Özünde aynı kapıya çıkan bu unvan veya lakaplara sahip komutanların isimleriyle anılan yerleşim yerleri, Selçuk­lu Devleti’nin Bizans sınırla­rında “uç”ta yer alan küçük bir beyliğin, kısa sürede diğer bey­liklerden “gaza” avantajı ile öne geçtiğinin göstergesi gibidir. Doğu ve Güney Marmara’daki Turgut Alp, Gündüzlü, Konur­lar, Konur Alp, Akçakoca, Mihal Gazi, Karamürsel isimli köy ve kasabalar, Bizans’tan fethedi­len bu yerlerin, fetheden komu­tanlar ve ailelerine dirlik olarak verildiklerinin ispatıdır. I. Mu­rad’ın Gazi Evrenos’a, Gümül­cine’den Siroz’a ve Horpeşte’ye kadar kendi kılıcı ile fethettiği bir sancaklık bölgeyi verdiği dü­şünülürse paylaşımın büyüklü­ğü anlaşılır (BOA.HAT, 1655/1).

    Ganimet dağıtımında gazi­lerin tamamına şehir, kasaba ve köyler düşmezdi elbette. Bun­lar da belirli ölçülerde dirlikler verilerek memnun edilir, böy­lelikle sonraki akınların askerî kadroları garanti altına alınırdı. Timar sisteminin adalet ve hak­kaniyet ile tesisi de bu şekilde başlamıştır.

    Uğur-ı Hümayun

    İlk dönem fetihlerinde sadece gaza olgusuyla hareket edilme­diğine yönelik söylemin de sağ­lam delilleri vardır. Gaza/gazi terimlerine 15. yüzyıl öncesinde Anadolu’da pek rastlanmadığı, sonraki dönemlerde kullanıldı­ğı tezi de yabana atılamaz.. Bu tespite rağmen gazi kavramı­nın yerine bir başkasının ikame edilip edilmediği meçhuldür. Muhtemeldir ki pek dikkat alın­mayan “uğur-ı hümayun/uğur-ı padişahî” deyimi burada belir­leyici oluyordu. Padişahlar gön­derdikleri fermanlarda, guzât-ı İslâm’ı seferle görevlendirdikle­rinde, uğur-ı hümayun/padişahî için çalışmalarını, savaşmaları­nı özellikle belirtirlerdi. Açıkça, askerden padişah yoluna can vermesi istenilirdi.

    3 Numaralı Mühimme Def­teri’nin 1021. hükmü 1560’ta Basra’da ölen askerlerin padi­şah uğruna şehit olduklarını açıkça kaydeder. Bu durumun İslâm hukuku özelinde şehit­lik kavramına halel getirip ge­tirmediği tartışılmamıştır ama, ölenlere şehit denilmeye devam edilir. “Tanrının yeryüzünde­ki gölgesi olan Halife” itikadıy­la şekillenen düalist bir yapının gereği olarak 17. yüzyılın boz­gun zamanlarındaki hükümle­rin çoğunda, “uğur-ı padişahî” yanında “rıza-yı İlahi”, “Din-i Mübin-i İslâm” için de savaşıl­ması gerektiği sıklıkla vurgu­lanırdı. Divan-ı Hümayun’un erken dönem Mühimme Def­terleri’nde çok sık rastlanan bu tabirin sadece kapıkullarına yö­nelik kullanıldığı sanılmamalı­dır. Yeniçeri Ocağı sonrasında da toplumun her kesiminden bireyler, arzuhallerinde olsun, mektuplarında olsun, “uğur-ı padişahî”de kolunu, gözünü kaybettiklerini; babalarının, ev­latlarının padişah yoluna can verdiklerini gururla belirtmiş­lerdir. Uğur-ı padişahî tabiri II. Abdülhamid devrinin sonuna kadar yaygınlıkla kullanılır.

    1914’te Cihad Fetvası’nın okunduğu gün Kudüs caddelerinde dolaşan Osmanlı gazileri. (Üstte)

    Şehit ve gazilerin imtiyazları

    Avrupa’nın baron, vikont, kont gibi alt düzey soylu toprak sa­hiplerine denk gelen ve timar sistemi bozulmasaydı aristok­rat bir sınıfın gelişmesini sağla­yabilecek sipahi, zaim, miralay, beylerbeyi şeklinde sıralanabi­lecek toprak sahipleri şehit ol­duklarında, vârislerinin hakla­rı korunurdu. Savaşlarda şehit olan dirlik sahiplerinin geride bıraktıkları mağdur edilmeme­ye çalışılırdı. Şehit timarlı sipa­hilerin erkek çocukları küçük olsa da alaybeylerinin arz et­meleri halinde büyüdüklerin­de “timarın başına geçmek ve sefere eşmek” şartıyla babala­rının timarını sahiplenirlerdi. 16. yüzyıl sonu itibariyle bu ya­pı çok yerde bozuldu. Güçlenen merkezî dairelerde yer alan bü­rokratlar, savaşlarda ölenlerin dirliklerine el koymaya, kendi üzerlerine berat ettirmeye baş­ladılar. Şehitlerin akan kanı yer­de kaldı. Üstelik el koydukları bölgelere gönderdikleri müte­sellimlerin keyfi yönetimlerine, zulmüne maruz kalan ahalinin topraklarını terkedip Celali saf­larına katılmalarına sebep ol­dular.

    Osmanlı döneminde yara­lanan gaziler de ihmal edilmez, maluliyet maaşına nail olur­lardı. Bizzat hekimbaşının ve­ya maiyetindeki hekimlerin muayenesinden sonra malu­liyet dereceleri tespit edilir ve tatmin edici maaşlarla tekaüde sevkedilirlerdi. Emekli olarak hayatlarını sürdürürken ver­gilerden muaf olmaları için de berat verilirdi. Şehit ve gaziler­den İstanbul’da sakin olanların yakınlarına Tersane fırınından günlük ekmek tahsisatları olur­du (BOA. C. BH, 38/1787)

    İlginç bir olay da 1772 yılın­da meydana gelmiştir. Osman­lı-Rus Savaşı sürerken Osmanlı ordusunda hizmet eden, kıla­vuzluk yapan, kelle kesen, dil (konuşturulacak esir) getiren ve yaralanan Sofyalı Mavri­di’den cizye vergisi alınmama­sı emredilmiştir (BOA. C.ML 505/20516).

    Osmanlı döneminde kale fe­tihlerinde veya savaş meydanla­rında şehit olanlar için müstakil şehitlikler düzenlenmesi akla gelmezdi. Şehitlerin gömülü ol­duğu mezarlıklara saygı gösteri­lir, hürmetsizlikte bulunulmaz­dı ama, abide dikilmesi, kitabe konulması gibi ayrıntılar 19. yüzyılın sonlarında yavaş yavaş akıl edilecektir. Evliya Çelebi şehitlikler konusunda hassas­tır ve bu hassasiyeti belki de 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ondaki bir yansımasıdır. Gidip gördüğü yerlerde şehitliklerin hikâyelerini de anlatır. Deniz­li’de “Kırk Kardeş Çamı”, üzeri­ne nurların indiği İstanköy şe­hitliği, Rodos Eğrikapı dışında cesedi taptaze duran yeniçeri ile Arap vilayetlerindeki sahabe şehitliklerini Seyahatname’sin­de yâdeder.

    Vehhabilerin yenilgiye
    uğratılıp Mekke ve
    Medine’nin yeniden ele
    geçirilmesinden sonra II.
    Mahmud’a “Gazi” unvanı
    verildiğine dair Şeyhülislam
    Dürrizade Abdullah
    Efendi’nin fetvası. (yanda)

    II. Abdülhamid ve gazi unvanı

    Sultanlar sefere ordunun ba­şında çıktıkları zamanlar, dö­nüşlerinde muhakkak “gazi” unvanı alırlardı. Satvet dönem­lerinde pek kullandıkları görül­mez, ama haklarında yazılmış eserlerde gazilikleri belirtilirdi. Sonraki yüzyılların padişahla­rı sefere hiç çıkmadıkları halde hem gazi unvanını almışlar hem de paraları üzerinde olsun, Cu­ma hutbelerinde olsun belirtil­mesine özel itina göstermişler­dir. II. Abdülhamid 1877-78’deki Osmanlı-Rus Savaşı sırasında gazi unvanı almış, hutbeler gazi unvanıyla okunmuş ve tuğrası­nın yanına da özenle bu unvanı yazdırmıştır.

    En ilginç gazi unvanı ise Sultan II. Mahmud’a verilmiş­tir. Hicaz Arapları’nın Vehhabî bağlısı olanları III. Selim dö­neminde isyan ederek 7-8 yıl o bölgeyi ellerinde tutmuşlar, Os­manlı hacılarını Mekke ve Me­dine’ye sokmamışlardı. Nihayet 1813’te, II. Mahmud zamanında bölge Vehhabîler’in elinden geri alındı. Bu sırada II. Mahmud’a gazi unvanı verilmek üzere ha­rekete geçildi ama, savaş iki Müslüman topluluk arasında olduğu için fetva metnine özel önem gösterildi. Dürrizade Ab­dullah’ın fetvasında Vehhabî­ler “İslâm iddiasında oldukları halde eylemleri şeriat dışında olduğu, Kuran ayetlerine Arap­ça kurallarına aykırı manalar verip anlamını değiştirdikleri, küfrü gerektiren batıl itikatla­ra sahip bulundukları için Mil­let-i İslâm’dan hariç oldukla­rı, Ehl-i Sünnet Müslümanları tekfir ettikleri, hacıların mal­larını yağmalayıp hac ibadetini engelledikleri, hac yollarını ka­pattıkları için katilleri vacip ol­duğundan, meydana getirdikleri bütün olumsuzlukları ortadan kaldırıp Mekke ve Medine’yi geri alan II. Mahmud’un Hadi­mü’l-Haremeyn olduğu şer’an tahakkuk etmekle fermanlarda, mahfiller ve minberlerde gazi unvanıyla anılmasının meş­ru olduğu” belirtilmiştir. (BOA. HAT, 1522/32)

    Murad’ın gazi ve Evrenos’a Hatt-ı Hümayunu sureti


    Osmanlının ilk dönemlerindeki gaza-gazi olgusuna önemli veriler sağlayan bir mektuptur. Kendi de Kosova’da şehit olacak I. Murad, Selanik- Gümülcine arasındaki bölgenin yönetimini ve
    büyük bir kısmının mülkünü Akıncı Beyi Evrenos Bey’e verirken “Gazi” unvanıyla taltif eder (Kasım 1386).

    Vatan kavramı ve değişen şehit tanımı

    1839 Gülhane Hatt-ı Hüma­yunu sonrasında gayrimüslim tebaanın Osmanlı düzeninde iyileştirilen şartlarını 1856 Isla­hat Fermanı neredeyse diken­siz gül bahçesi haline getirmiş, cizye vergisini kaldırmış ama askerlik çağındakilere zorun­lu askerliği de şart kılmıştı. Zira artık klasik İslâm tasnifi olan “darülislâm-darülharp” anlamı­nı yitirmiş, korunması gerek­li sınırları olan “vatan bilinci” yerleşmeye başlamıştı. Bu vata­nı da müslim-gayrimüslim bir­likte koruyacaktı. Böylelikle sa­vaşlarda sürekli mağlubiyetlerle karşılaşılan 18-19. yüzyıllarda Müslüman nüfusun erimesinin de önüne geçilmek istenilir.

    Bu devirde Osmanlılık adı altında müslim-gayrimüslim Osmanlı tebaasının din fark­lılığı dışında bir eşitsizliği ol­maması doğrultusunda çalışıl­maya başlandı. Buna rağmen Osmanlı ordusunda gayrimüs­limlerin bulunması, daha çok Ahmed Cevdet Paşa gibi Müs­lüman devlet adamları tarafın­dan hoş karşılanmıyordu. “Allah Allah sadalarıyla hücuma kal­kan Osmanlı ordusunun içinde gayrimüslimlerin bulunması asla caiz değildir, tabur imam­ları yanına bir de tabur papazla­rı mı koyacağız; bunlar savaşta ölünce şehit, yaralanınca gazi mi olacaklar” endişeleriyle gay­rimüslimlerin zorunlu asker­liği iptal edildi ve bunlardan askerlik yerine cüz’i miktarda bedel-i nakdi alınmasına ka­rar verildi. Müslüman olup da “bedelli yapmak isteyenler”den ise çok yüksek miktarda para talep edildi. Böylelikle Osman­lı gayrimüslimleri müreffeh bir şekilde nüfuslarının erimesinin önüne geçerek, ticaret-ziraat-e­ğitim ve kültür-sanat alanların­da kendilerini geliştirdiler. Türk ve Müslüman nüfus ise şehit ve gazi olmayı büyük bir istekle sürdürdü.