Sultan 5. Murad’ın kızları Hatice ve Fehime Sultanlar, amcaları 2. Abdülhamid tarafından yıllarca ev hapsinde tutulduktan sonra istemedikleri kişilerle evlendirildiler. Hatice Sultan intikamını Abdülhamid’in kızı Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa ile yaşadığı yasak aşkla aldı. İki sultan da Abdülhamid döneminde katlandıkları mutsuz evliliklerine 2. Meşrutiyet’in ardından son verip, kocalarını boşadılar. Ancak Hanedan’ın sürgününden sonra, özellikle Fehime Sultan’ın dramı devam edecekti.
Amcası Sultan Abdülaziz’in askerî darbe ile tahtından indirilmesi üzerine 30 Mayıs 1876’da Osmanlı tahtına 5. Murad çıktı. Saltanatının ilk haftasında akıl sağlığı bozulunca, tedaviyle geçen üç ayın ardından geçici cinnet sebebiyle devlet erkânı tarafından tahttan indirilmesine karar verildi. Veliaht Şehzade Abdülhamid Efendi’nin ısrarıyla “cünun-ı mutbık” yani “cinnetinin asla iyileşmeyeceği” teşhisine göre verilen fetva ile 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilip Çırağan’da oturması kararlaştırıldı.
Yerine geçen kardeşi 2. Abdülhamid’i devirip 5. Murad’ı tekrar padişah ilan etmek isteyenlerin birkaç kaçırma teşebbüsüne engel olundu. Ali Suavi ve arkadaşlarının başarısız darbe girişimi üzerine de 5. Murad ailesiyle birlikte Çırağan’da hapsedildi.
Sabık padişahın bir süre sonra sağlığının düzeldiği iddia edilir. 2. Abdülhamid, Veliaht Şehzade Reşad, Şehzade Vahdettin, Abdülmecid ve diğer şehzadelerin, hafiyelerin tarassudu altında serbest dolaşmalarına izin verse de, ağabeyine klasik Osmanlı çağındaki şehzadelerin maruz kaldıkları tecrit şartlarını uygun gördü. 5. Murad ailesi ile birlikte saray dışını hiç görmeden 28 yıl yaşadı ve 1904’te öldü. 2. Abdülhamid ağabeyine ve çocuklarına iyi baktığını, Çırağan’da tecrit altında yaşayan yeğenlerinin eğitimleriyle ilgilendiğini ama onların kendi aleyhine dönerek küfran-ı nimet ettiklerini söyler.
Amcası Abdülhamid’i şikayet etti 5. Murad’ın küçük kızı Fehime Sultan da ablası Hatice Sultan gibi yıllarca gün yüzü görmeden yaşatılmış, hoşlanmadığı biriyle istemeden evlendirilmişti. Kadın sultanın Galip Paşa ile zoraki evliliğini ve boşanmasını yazdığı mektup, bugün istibdad dönemine “içerden” tanıklık eden bir belge niteliğindedir. Fehime Sultan’ın 1925’te Atiye Sultan’a gönderdiği portresi.
5. Murad’ın kızları
Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan 1870’te, küçük kızı Fehime Sultan ise 1875’te dünyaya gelmiştir. Babalarının tahttan indirilmesi sırasında henüz altı yaşında olan Hatice ile bir yaşındaki Fehime Sultan da babalarıyla birlikte hiç dışarıya çıkmadan çocukluk ve ilk gençliklerini “Çırağan Sarayı Hapishanesi”nde geçirdiler. İki kız da Çırağan’da iyi yetişmiş, bizzat babalarından, saray kalfaları ve yabancı muallimlerden gayet güzel konuşup yazacak kadar Fransızca, piyano ve beste yapabilecek seviyede Batı müziği eğitimi almışlardır.
Bu zaman diliminde en önemli husus, evlilik çağı gelen hatta o devrin şartlarında geç bile kalınan Hatice ile Fehime Sultanların evlendirilmeleri meselesi olmuştur. 2. Abdülhamid’in ağabeyinin kızlarını kasten geç evlendirdiği öne sürülür. Oysa 5. Murad’ın annesi Şevk-i Efsar’ın 15 Eylül 1887’de Sultan 2. Abdülhamid’e yazdığı bir teşekkür mektubunda kızların evliliklerinin çok erken gündeme geldiği anlaşılıyor. Babaanne Şevk-i Efsar o tarihte vücutça zayıf olduklarından ve Hatice’nin 17, Fehime’nin 12 yaşında olmasından dolayı padişahın yeğenlerini evlendirme niyetinin şimdilik ertelenmesini ve ileride bu merhamete yeniden nail olmalarını diliyor [Belgedeki imza Şevk-efza’dır. BOA.Y.PRK.SGE. 2/19]. Bu teşebbüsten sonra bir daha 2. Abdülhamid’in yeğenlerini evlendirmek gibi bir niyeti olmamış ve ancak kızların ısrarlı talepleri üzerine evlilikleri gündeme gelebilmiştir.
Sultanların evlendirilmesi
Aradan 14 yıl geçtikten sonra tahtından indirilmiş bir padişahın zamanın şartlarına göre yaşları oldukça ilerlemiş kızlarına talip olmak insanları ürkütüyordu. Sultanlar, kendilerini çocuk yaşta evlendirmeye kalkıştıktan sonra unutan amcaları 2. Abdülhamid’e evlenmek istediklerini ısrarla ilettiler. Babalarının yanına asla dönmemek ve gelin edilmek üzere 1901’de Yıldız Sarayı’na alındıklarında 25 yıl hapis hayatı yaşayan Hatice 31, Fehime 26 yaşına gelmişti. Rivayete göre Fehime Sultan, Çırağan’dan Yıldız’a götürüleceği sırada araba ve beygiri ilk defa görüp dehşete kapılmış. Yıldız’a yerleştikten sonra damad namzetlerini beklerlerken, 2. Abdülhamid yeğenlerine sonunda müjdeyi vermiş ve çeyizlerini sergilemeye başlamışlar.
Hatice Sultan’a namzet olan Vasıf Bey, asla padişah kızlarına denk olmayan bir sosyal çevrenin mensubu, düşük rütbeli, görünüşü çirkin, kaba saba bir sorgu yargıcı imiş. Fehime Sultan’ın namzedi ise 2. Abdülhamid’in bendegânından Posta Telgraf Nezareti Yönetim Kurulu üyesi Tevfik Bey’in Mülkiye Mektebi mezunu oğlu Galip Bey olmuş. Bu iki damat adayı da Abdülhamid’in tercihleriyle belirlenmiş ve damatlara verilmesi usulden olan vezaret unvanını Galip Bey’e vermiş ama Hatice Sultan’ın namzedi Vasıf Bey’e uygun görmeyip emirü’l-ümeralıkla yetinmiş. Abdülhamid’in kendi kızları Naime ve Zekiye Sultanların saraylarının bulunduğu Boğaziçi sahilinde, Ortaköy’den Kuruçeşme’ye kadar uzanan sultan saraylarının hizasına Hatice ve Fehime Sultanlar için de mütevazı saraylar yaptırılmış.
Hatice ve Fehime Sultanların düğünleri (Abdülaziz’in kızı Emine Sultan ile birlikte) Eylül 1901’de Yıldız Sarayı’nda yapılmış. Saltanat şatafatı ihmal edilmeden yapılan düğünlerin ardından Hatice ve Fehime Sultanlar kocalarını ilk gördüklerinde hiç hoşlanmamışlar; amcalarının kendilerini kasten küçük düşürmek için bu damat adaylarını seçtiğini düşünmüşler. Abdülhamid’in kendi kızlarına o zamanın en saygı duyulan askerlerinden Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın yakışıklı oğullarını seçmesine rağmen, kendilerine layık görülen kocaların kaba saba adamlar olmalarını padişahın hakareti olarak telakki etmişler. Uzun süre harem dairesine almadıkları, zevcelik etmek istemedikleri damatları selamlıklarda yatırmışlar.
“Yasak aşk”ın kadın kahramanı Sultan 5. Murad’ın büyük kızı Hatice Sultan, amcası 2. Abdülhamid tarafından kendisine denk bulmadığı Vasıf Bey ile evlendirilmiş, daha sonra padişahın damadıyla yaşadığı yasak aşkla belki de Osmanlı sarayında eşi benzeri görülmedik bir intikam almıştı.
Yasak aşk bir intikam mıydı?
Had safhada mutsuz olan Hatice Sultan’ın, sarayına komşu olan Abdülhamid’in kızı ve kuzeni Naime Sultan’ın kocası Kemaleddin Paşa’yı tanımasıyla Osmanlı hanedan tarihinde bir benzeri daha olmayan olaylar zinciri başlamıştır. Hatice Sultan Kemaleddin Paşa’ya âşık olur veya bazılarının iddiasına göre 2. Abdülhamid’den intikamını almak için Naime’nin kocasını ayartır! Önce basit bakışmalar, mektuplaşmalarla başlayan ilişki, giderek Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan Sarayı’na gizli yollardan veya merdiven dayayarak girmesiyle ileri bir safhaya taşınır. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun yayımladığı mektuplara bakılırsa bir aşk hikâyesi dile geliyor ama iki tarafın da endişeleri, şüpheleri bu aşkı gölgeliyor.
Yaklaşık üç yıl süren bu yasak ilişki, giderek İstanbul halkının da diline düşer. Olayın bizzat padişah tarafından duyulmasını sağlayanın Hatice olduğu iddialarının yanında, hafiyelerin jurnalleriyle Abdülhamid’i haberdar ettiği de anlatılır. Hatta, evhamını tetiklemek için, padişaha Kemaleddin Paşa’nın karısı Naime Sultan’ı zehirleyeceğinin söylendiği rivayet edilir.
Mehmed Tevfik Biren’in hatıralarına göre, Naime Sultan hastalandığında tedaviye gelen doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın kakodilat enjeksiyonu vermesi gerekmiştir. Jurnalciler tarafından Kemaleddin Paşa’nın talimatıyla sultana zehir şırınga edileceği jurnal edilince Abdülhamid küplere biner. Kendi usulünce yaptığı tahkikatta kakodilatın zehir olup olmadığını soruşturur ve her ilaçta olduğu gibi bir miktar zehir olduğu doğrulanınca, doktoru önce Basra’ya sonra Konya’ya sürgün eder. Hekimler ve diş tabipleri tarafından kakodilatın tedavilerde kullanılmasını da yasaklar.
Hatice Sultan ve kızı SelmaGalip Paşa’dan boşandıktan sonra Rauf Bey ile evlenen Hatice Sultan’ın Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olmuştu. Sultan, hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşecek ve 1938’de orada vefat edecekti. Bir Hint mihracesiyle evlenen kızı Selma Hanımsultan (altta), Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazacak olan Kenize Murad’ın annesidir.
Padişah bu olay üzerine 1904’te kızı Naime Sultan ile olan nikahını feshettiği Kemaleddin’in rütbelerini söktürüp Bursa’ya sürdürür. Hatice Sultan’a ise bir yaptırımda bulunmaz.
2. Meşrutiyet’in ilanıyla sürgünden dönen Kemaleddin Paşa’nın Hatice Sultan’a olan ilgisi azalmamış, hatta evlenmek istemişse de Hatice Sultan tarafından reddedilmiştir. Bu arada Hatice Sultan’ın Vasıf Paşa ile olan evliliğinin bitirilmesi için amcası Şehzade Vahdettin’in aracılığını talep ettiği anlaşılıyor. Sultan Abdülhamid henüz tahttan indirilmediği halde istibdat zamanında padişahın en güvendiği kardeşi olan Vahdettin’in ağabeyi aleyhine yazdığı cümleler, 2. Meşrutiyet’in sağladığı güven ortamından ileri gelir. 5. Murad’ın zulme uğradığını belirterek başladığı 3 Şubat 1909 tarihli mektubunda Hatice Sultan’ın baskı ve zorlama ile arzusu hilafına hiçbir meziyeti olmayan biriyle evlendirilmesi hukuka uygun olmayacağından, mahkeme yolu açık olsa da halkın diline düşmemek için boşanma işinin sadrazam tarafından halledilmesini talep eder [BOA.YEE.KP. 34/3357].
Hatice Sultan bu mektuptan iki ay sonra Hariciye Nezareti kâtiplerinden Rauf Bey ile evlenir. Hayri ve Selma adlı iki çocuğu olduktan sonra 1918’de ondan da boşanır. Hanedanın yurtdışına sürgününde Beyrut’a yerleşir ve 1938’de orada vefat eder. Kızı Selma Hanımsultan, Hint mihracelerinden biriyle evlenmiştir. Saraydan Sürgüne adıyla ailesinin romanını yazan Kenize Murad, Selma Hanımsultan’ın kızıdır.
Fehime Sultan’ın, Hanedanın yurtdışına sürgün edilişinden sonra Nice’de çektirdiği bir stüdyo fotoğrafı
Fehime Sultan’ın dramı
Ablasının baskın kişiliği yanında biraz gölgede kalsa da kendine özgü bir kişiliği olan Fehime Sultan ise biraz sinirli olmakla tanınmış. Sinir nöbetleri geldiğinde 2. Abdülhamid’in doktoru İbrahim Paşa başta olmak üzere saray doktorları tarafından muayene edilip, sağlık raporları Yıldız’a sunulmuş. Uzun süre kapalı kapılar ardında kalmasından başka, sinirini tetikleyici bir sebep olmamalı ki verilen bir raporda bisiklete binmesi, top oynaması, denize girmesi öneriliyor.
Kumral, lacivert gözlü, beyaz tenli sultanın duygusal tarafı ağır basıyor. Bestelerinin bazılarının notaları basılmış. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, 1901’de Mülkiye Mektebi mezunlarından Galib Bey ile evlendirilmiş. Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli ve kendinden genç bir subay ile evlenmiş ama Sultan Reşad tarafından bu evlilik hanedana uygun bulunmamış.
Fehime Sultan’ın kötü kaderi Meşrutiyet’in ikinci senesinde Galib Bey’den ayrılarak Mahmud Tevfik Bey isminde küçük rütbeli genç bir subay ile evlenen Fehime Sultan, Nice şehrinde vefasız kocası tarafından dolandırılarak terkedilecek, son yıllarını yokluk içinde geçirecek ve 1928’de hayatını kaybedecekti. Fotoğraf vefatından yaklaşık bir yıl önce çekilmiştir.
Hanedanın yurtdışına sürgününde, birlikte Fransa’nın Nice şehrine yerleştikleri kocası büyük bir vefasızlık göstererek onu orada terketmiş ve bütün maddi birikimini de dolandırarak Fehime Sultan’ı sefaletin kucağına itmiştir. Zenci halayığının dilencilik yaparak elde ettiği paralar ile küçük bir odada ömrünü geçirip 1928’de bu dünyaya veda etmiştir. Bu Mülkün Kadın Sultanları adlı eserinde belirttiğine göre, gençliğinde Çırağan’daki Farsça eğitiminde özenle kullandığı ciltli defteri Necdet Sakaoğlu’nun arşivindedir.
Fehime Sultan’ın kartviziti.
Yakın zamanlarda Fehime Sultan’ın Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bir mektubu ortaya çıktı. Mektupta muhatap olarak Mahmud Şevket Paşa’ya bir hitap yoksa da, içeriğinde Harbiye Nazırına yazıldığı belirtiliyor. Osmanlı devrinin son döneminde yetişen bir padişah kızının fikir düzeyi ve üslubunu göstermesi açısından, Abdülhamid’in dönemini “istibdat devri” olarak nitelendirdiği bu mektubun geniş bir özetini bugünkü Türkçe ile veriyoruz.
Gazi Osman Paşa Ortaokulu olarak kullanılırken sabotaj sonucu yanan ve otel yapılmak üzere restorasyonu süren Fehime Sultan Yalısı.
Fehime Sultan’ın isyanı
‘İstibdat devrinde gasp edilen haklarımı arıyorum’
Fehime Sultan’ın Mahmud Şevket Paşa’ya evliliği, boşanması ve bir askerle yeniden evlenme isteği hakkında yazdığı mektup, amcası 2. Abdülhamid devrindeki baskıyı en yakından yaşayan bir hanedan kadınının hürriyet özlemini yetkin bir üslupla dile getiriyor (özet).
“Malumunuzdur ki 2. Abdülhamid’in istibdat yönetiminde babamızın yanından alınarak dört yıl Yıldız’ın kat kat duvarları içinde mahsur edildikten sonra gönülsüzce, istemediğim halde Galip Paşa ile evlendirildim. O zaman zulüm ve istibdat devrinde insan hukukunu arayamadığından, daha doğrusu söz söyleme özgürlüğüne sahip olmadığından ister istemez bu duruma tahammül ettim. Amcamın zalimce kıydırdığı nikah ile Galip Paşa ile aramızda hukuki bir bağ oluştuysa da… sizi babam makamında telakki ettiğimden utanarak beyan ederim ki asla onun eşi olmadım. Dokuz sene istemediğim, zorla koca olarak tanıdığım bir adamla hayatımı geçirmeye mecbur oldum ki bunun ne kadar acı ne kadar dayanılmaz ıstırap dolu bir hayat olduğunun takdirini insafınıza bırakıyorum. An geldi, özgürlüğün parlak güneşi Rumeli’nden parladı [Hareket Ordusu’nun Selanik’ten İstanbul’a gelişini kastediyor]. O zalim idareyi kahredip mutluluk dönemini getirdi. Bu bizim gibi felakete uğramışlar için mutluluğun müjdesi idi.
Meşrutiyet’in ilk yılları kavuştuğumuz şu beklenmeyen özgürlüğün verdiği dalgınlıkla geçti. Bu hal olağandı. Çünkü dünyaya geldiğim günden beri beni kucaklayan felaketten kurtulacağım o mutlu gün gelmişti. Herkes medeni ve kişisel haklarına ulaşıyor. Sürgünler sürgün yerlerinden, mahpuslar zindanlarından çıkıyor. Çoktan beri yüzüne hasret kaldıkları analarına, babalarına koşuyor. Her gün gazetelerde bu gibi sevinçli haberlere rastlıyorum. İşte o zaman düşündüm ki madem ki Kanun-ı Esasi bize eşit olarak her hukuku veriyor, şeriat boşanmayı hak gösteriyor, neden ben de herkes gibi istibdat devrinde gasp edilen haklarımı arayıp talep etmeyeyim. Neden dokuz yıldır çektiğim bu felakete bir son vermeyeyim. Dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş dünya uygarlıklarını hayrete düşüren o şanlı ordunuza karşı bir bağlılık hissediyor, sizin mert, kahraman namuslu oğullarınızdan birinin eşi olmayı hayal ediyorum. Meşrutiyet devrinden manen maddeten zarar gören Galip Paşa ise kendisinden ayrılma ihtimalimi görerek gece gündüz içmekle vakit geçirip o kadar kötü hareketlere başladı ki artık tahammülüme imkan kalmamıştır.
Bunun üzerine artık birlikte yaşamanın mümkün olamayacağını küçük amcama (Vahdettin olmalı) arz ederek bu felaketten kurtulmamı büyük amcama (Sultan Reşad) arz etmelerini rica ettim. Bundan haberdar olan Galip Paşa pek arzu ettiğim askerlerle evlenmeme mani olmak için alçakça bir iftira attı. Ailesi de intikam sevdasıyla ona uydular. Bu uydurmalar, iftiralar üzerine mahkeme-i şeriyyeye müracaatla boşanma davası açtım. Bundan altı ay önce boşanmayı başardım. Genç bir sultan olmamdan dolayı birçok taliplerin sonu gelmez rahatsızlıklarına maruz kaldım. Amcamın (Sultan Reşad) Kosova seyahatinden on beş gün önce seçtiğim bir subayla evlenmeme izin vermesini istirham ettim. Haber göndereceklerini vaad ettikleri halde ses çıkmadığı gibi ikinci evliliğimi tanımayacakları haberini aldım. Bu arada evleneceğim subayın annesi ve kız kardeşini almak üzere İstanbul’a izinli geldiğini haber alınca vekil ve şahitlerini de seçmesi haberini gönderdim. Nikâhımız kıyıldı, cemiyetimiz yapıldı. Padişah Kosova’dan döndükten sonra kocamın İstanbul’da kalmasını istirham eyledim. Biz karışmayız, Harbiye Nazırı karışır denildi. Şefkatli babam, işte size durumu arz ettim. Mağdur ve rahmetli pederimin ruhunu şad etmek isterseniz gereğini yapmanızı istirham ederim efendim.
Halepli Kubatoğlu Süleyman, tam 219 sene önce yine bir Haziran ayında, Mısır’daki Fransız kuvvetlerinin komutanı Jean-Babtiste Kléber’i bıçaklayarak öldürmüştü. Yakalanan Süleyman, korkunç işkencelerle katledildi ve bedeni sergilendi. Bu hadiseden sonra yazılanlar, hem geriye hem bugüne doğru uzanan “Haşhaşi efsaneleri”ni oluşturdu. Süleyman’ın, Fransızların iddia ettiği gibi bir Osmanlı ajanı olup olmadığı netlik kazanmadı. Belgeler konuşuyor…
1789 yılında 3. Selim’in Osmanlı tahtına geçmesinden az sonra gerçekleşen Fransız Devrimi, Kanuni ile başlayan Osmanlı-Fransız dostluğuna zarar vermemişti. Buna rağmen Fransızlar 14. Lois zamanından beri, İngilizlerin dünya ticareti ve sömürgecilik sahasındaki liderliğini engellemek adına, Mısır’ı ele geçirmeyi planlıyorlardı.
Devrimin güçlü generali Napoléon, İmparatorluk geçmişinden gelen bu yayılmacı politikayı kuvveden fiile çıkardı. 19 Mayıs 1798’de, rivayetlerin çeşitliliğine göre elli savaş gemisi, üç yüz ila beş yüz parça nakliye gemisinden ibaret Fransız donanması, on bin denizci, otuz beş bin piyade ve süvari ile Tulon deniz üssünden yola çıktı. Doğu Ordusu olarak adlandırılan ordu 1 Temmuz’da Mısır kıyılarına ulaştı. Kölemenleri bozguna uğratarak adım adım Mısır’ı işgal ettiler. Başlangıçta Mısır’ın yerlileriyle iyi geçinmeye çalıştılar. Napoléon, İslamiyet ve Hz. Muhammed övgüsüyle halkın karşısına çıktı. Kurdukları matbaada basıp dağıttıkları yüzlerce bildiri ile aslında Osmanlı Devleti’nin dostu olduklarını, Mısırlıları ezen, İstanbul’daki padişaha itaat etmeyen Kölemen beyleriyle hesaplaşmaya geldiklerini ilan ettiler.
Mısır’ın istilası Napoléon Bonaparte Fransa’nın ticari çıkarlarını genişletmek ve İngiltere’nin gücünü kırmak için 1798’de Mısır’a yelken açtı. “Bonaparte Sfenksin Önünde”, Jean-Léon Gérôme, 1868.
Fransızların başlangıçta Kölemen beylerine karşı olan sözleri halk üzerinde etkili olduysa da ordunun şiddetli para sıkıntısı çekmesiyle ahali üzerine tevzi ettikleri ağır vergilerden ve yağmalardan bunalan halk, bilhassa Ezher Medresesi ulemasının önderliğinde birkaç kez ayaklandı. İşgal esnasında adım adım gerçekleştirmeyi tasarladıkları silah, mühimmat fabrikalarını, baruthane ve dökümhaneleri işletmeye açamadılar. Sadece Fransa’dan getirdikleri askere maaş olarak dört milyon Frank borçlanmalarına rağmen halktan dört milyon Frank vergi tahsil edebildiler. Nil’in taşmasının gecikmesiyle üründe kıtlık olduğu, savaş dolayısıyla ticaret hacmi de daraldığı için Mısır halkından daha fazla gelir elde etmenin imkânı yoktu. Toplam borçları on bir milyon Frank’a yaklaşmıştı (BOA. HAT.144/6041). Üstelik kolayca üstesinden geldikleri Kölemen askerlerinin yerine savaş tecrübesi olan Anadolu ve Rumeli askeriyle, Osmanlıyla ittifaka giren İngiliz ve Rus kuvvetleri de cephelere yerleşmeye başlamıştı. Osmanlılar kayıplarını kolaylıkla takviye ettikleri halde Fransızlar yerini dolduramadıkları güzide askerlerini kaybetmekle kalıyordu. Savaşa dayanabilecek sadece on bin kadar askerleri kalmıştı. Parasızlık, hastalık, susuzluk, takviye alamamak gibi sıkıntılarla karşı karşıya kaldıkları bir sırada Napoléon iki veya üç ufak gemi ile Mısır’dan firar edip Eylül 1799’da Fransa’ya döndü. Yerine bıraktığı General Kléber ile işgalin yeni bir dönemi başladı.
Mısır’da Kléber devri
Jean-Babtiste Kléber 1753’te, o zamanlar Fransa’ya ait Strasbourg’da doğmuştu. Çocukluğunda inşaat ustası olan babasının sanatını öğrendi. Askerî okula gidip kraliyet ordusuna katıldıysa da buradan ayrılıp mimarlığa başladı (O dönemde inşa ettiği binaların birkaçı günümüzde de ayaktadır). Fransız Devrimi’nde devrimciler safında gönüllü olarak savaştı. Askerî eğitim gördüğü için devrim sonrası kraliyet taraftarlarıyla olan mücadelede birliklere komuta etti. Kraliyet yanlılarına karşı acımasız yöntemlerle mücadele etmesiyle öne çıktı. 1796’da istifa ettiyse de Napoléon’un Mısır Seferi’ne katılmak üzere yeniden orduya iltihak etti. Bu kararda, babası ve kendisinin meslekleri gereği Mason olmasının etkisinden sözedilir. Masonluğun Mısır piramitlerini inşa edenlerden kaynaklandığı rivayetlerini doğrularcasına, Mısır’daki ilk Mason locası olan İsis Locası’nı kurdu.
Kléber, Mısır seferinin kötüye gitmesiyle Napoléon’un Fransa’ya firar ettiğini ve yerine kendisini vekil bıraktığını üç gün sonra öğrendi. Duruma sitem etse de vatanseverlik duygusuyla buna katlandığı, Direktuvar Meclisi’ne yazdığı ama Osmanlı istihbaratının ele geçirdiği mektuplarından anlaşılıyor (BOA.HAT.144/6041). Kléber en zor zamanda ordunun iaşe ve ikmal işlerini yoluna koydu. Askerler kendisinden memnundu. Napoléon’un aksine Mısır halkını hoş tutmaya çalışmadığı gibi düşmanca eylemlere girişti. Ezher Medresesi’ni kapattı. Ezher ulemasına uyguladığı baskılarla onların büyük nefretini kazandı.
Kléber Mısır’daki vaziyeti ümitsiz gördüğünden bir an önce ülkeyi tahliye etmenin çaresini arıyordu. 24 Ocak 1800’de Osmanlılarla imzaladıkları El-Ariş Sözleşmesi’yle Mısır’ın tahliyesinin ilk adımı atıldı. Öncelikle işgal ettikleri yerlerin bir kısmını, üç ay içinde de ülkeyi tamamen terk edeceklerdi. Ne var ki İngilizler anlaşmayı kabul etmeyip Fransızların tutuklanarak hapsedilmelerini ve İngiltere’ye gönderilmelerini isteyince Kléber direndi ve savaş yeniden başladı. Elindeki az sayıda kuvvetle, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Heliopolis’te bozguna uğrattı. Terkettiği yerleri yeniden işgal ederek durumunu sağlamlaştırdı. Bu sırada bir suikast sonucu öldürüldü ve Mısır’da dengeler tamamen değişti.
Generalin katli Bonaparte zamanla durumun ümitsiz olduğunu görünce 1799’da Mısır’dan firar etti. Giderken idareyi general Jean-Baptiste Kléber’e bıraktı. Kléber ise bir suikaste kurban gidecekti. “Kléber Suikasti”, Antoine-Jean Gros, 1820, Strasbourg Tarih Müzesi.
Kléber’in öldürülmesi
14 Haziran 1800, Kléber’in Mısır Başkadısı tayin ettiği Ahmed Arîşî’nin mahkemeye tören alayıyla gönderildiği gündü. Dikkatlerin burada toplandığı sırada, Kléber de Kahire’de ikamet ettiği Özbekiyye meydanındaki Elfî Bey Konağı’nın yenileme çalışmalarını, refakatindeki ordu mimarı Protain ile inceliyordu.
Onlar bahçede dolaşırken arzuhal sunmak isteğiyle yanlarına yaklaşan Türk kıyafetli biri aniden Kleber’i göğsünden dört defa bıçakladı. Müdahale eden Mimar Protain elindeki sopayla suikastçinin başına birkaç kere vurduysa da o da yaralanmaktan kurtulamadı. Kléber kısa sürede can verdi. Katil savuşup ortadan kayboldu. Şaşkınlık geçince takibe başlayan askerler, suikastçının yakındaki bir bahçede gizlendiğini gören Mısırlı yaşlı bir kadının ihbarıyla üstü başı kan içindeki saldırganı yakaladılar. Olayda kullanılan kanlı hançeri de toprağa gömülmüş halde buldular.
Canice infaz edildi Fransız komutan General Kléber’i katleden Kubatoğlu Süleyman ağır işkencelerle öldürüldü.
Suikastçı, Kléber’in yerine getirilen General Abdullah Jacques Menou’nun (Yerli bir kadınla evlenip Abdullah adını alan bu general Mısır’a geldikten sonra Müslüman olmuştu. Cevdet Paşa din değiştirmesinin sahte olduğunu söyler) emriyle oluşturulan askerî heyet tarafından sorgulandığında adının Süleyman, doğum yerinin Halep, yaşının 24 ve mesleğinin de Arapça kâtipliği olduğunu söyledi. Cami-i Ezher’de üç yıl ilim tahsil etmiş, Mekke ve Medine’de üç yıl yaşamıştı. General Menou ilk iş olarak Halepli Süleyman’ı yargılamaya ve suç ortaklarını ortaya çıkarmaya çalıştı.
Önce eli bileğine kadar yakıldı; sonra kazığa oturtularak cesedi günlerce teşhir edildi.
Süleyman’ın sorgusu ve işkenceler
Süleyman’ın ilk sorgusundan itibaren Sadrazam Yusuf Ziya Paşa veya Halep’teki Yeniçeri Ağası Yasin Ağa tarafından görevlendirilip görevlendirilmediği, Ezher hocalarıyla, öğrencileriyle bağlantısının olup olmadığı öğrenilmeye çalışıldı. Paris’teki barış müzakerelerinde de en önemli konu irtibatların araştırılması olmuştur. Fransa Dışişleri Bakanı Talleyran’ın suikastçının Osmanlı Devleti tarafından görevlendirildiği iddialarına, Osmanlı Sefiri Seyyid Ali Efendi “Devlet-i Aliyye’nin böyle bir âdeti yoktur” diyerek itiraz etmiştir.
Süleyman ilk anda kastedilen kişilerle bir bağının olduğunu inkâr etse de, işkence altındaki sorgusunda Mısır’dan ricat edip Şam’a yerleşen Osmanlı ordusundaki Yeniçeri ağasının talimatıyla Gazze’ye geldiğini, orada bir süre kaldıktan sonra Ezher müderrislerinden Seyyid Mehmed Kudsî, Seyyid Ahmed Vâlî, Şeyh Abdullah Gazzî ile Şeyh Abdülkadir Gazzî adlı dört zata suikast niyetini söylediğini itiraf etti. Gerçi onlar kendisini vazgeçirmek için nasihat etmişlerdir ama, o dinlemeyip tasarladığını icra etmekten çekinmemiştir. Bu itiraf üzerine Ezher müderrisleri, firar eden Şeyh Abdülkadir Gazzî hariç hemen tutuklandılar. Sorgularında Süleyman’ın kendilerine dair söylediklerini inkâr ettilerse de, sonraki günlerde yüzleşme esnasında onu tanıdıklarını kabul ettiler.
Süleyman’ın suikast sırasında kullandığı hançer bugün Fransa’daki Carcassonne Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor.
Süleyman’ın, sorgucuların ısrarla bağlantı kurmaya çalıştıkları Ezher Şeyhi Şerkavî ile bağlantısını inkâr ederken onun Şafiî ve kendinin Hanefî mezhebinden olduğunu, işbirliği yapamayacağını söylemesi ilginçtir. Kahire’de bir okulun idarecisi olan ve Halepli Süleyman’a hat dersleri veren 80 yaşlarındaki Hattat Bursalı Mustafa Efendi de sorgulanır ama Kléber cinayetinden haberi olduğuna dair delil bulunamadığından serbest kalır.
General Menou başkanlığında dokuz kişiden oluşturulan mahkemeden, yargılama sonunda çıkan kararlar korkunçtur. Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın, bıçak kullandığı elinin bileğine kadar yakılmasına, kazığa oturtulup öldürüldükten sonra etlerini kuşlar yiyip bitirene kadar cesedinin kulede sergilenmesine, Ezher şeyhlerinin suikast planından haberleri olduğu halde Fransızları haberdar etmemesi suçundan başları kesilerek idamlarına karar verilir. Mahkeme aynı zamanda yargılama kararının ve belgelerinin 500 nüsha basılması ve Mısır’ın farklı illerinde bu amaç için belirlenmiş yerlere asılması için Türkçe ve Arapçaya çevrilmesini de hükme bağlar.
Ve infaz günü…
Ezher Medresesi’nin üç şeyhi başları kesilmek suretiyle idam edilir. Cesetleri ailelere teslim edilmeden yakılacakları yere götürülür. Süleyman’a izletilen bu idamlardan sonra, kaynamış katran dökülerek elinin kemikleriyle birlikte yanıp erimesi karşısında en ufak bir acı belirtisi göstermeden dayanması, olaya şahit olanları çok şaşırtmıştır. Daha da şaşırdıkları husus, bileğinden koluna doğru katranın sızmasıyla “cezasının sadece elinin yakılması, bileğinin bundan muaf olduğunu” haykırmasıdır. Eli yakıldıktan sonra cerrahi müdahaleyle anüsü açılarak kazığa oturtulmuş ve orada da en ufak bir acı belirtisi göstermeden dört saat sonunda can vermiştir. Cesedi rivayetlere göre 1 ay ile 5 ay arasında kuşların etleri kemiklerinden sıyırmasına kadar yüksek bir yere bırakılmıştır. Kafatası ile iskeleti daha sonra Doğu Ordusu doktoru Larrey tarafından alınmış ve sergilenmek- incelenmek üzere Paris’te Doğa Tarihi Müzesi’ne konulmuştur. Kléber’in cenazesi ise Fransa’ya getirildiğinde Napoléon’un emriyle geçici olarak gömüldüğü yerde 18 yıl kaldıktan sonra doğum yeri Strasbourg’a nakledilmiş ve adıyla anılan meydandaki anıt-mezara gömülmüştür.
Fransız ve Osmanlı kaynakları suikast olayını ana hatların benzerliğiyle aktarırlar. İstila zamanlarını yaşayan Mısırlı Abdurrahman Caberti’nin Tarih’i, Hekimbaşı Behçet Molla tarafından Tarih-i Mısır adıyla Nisan 1810’da Türkçeye çevrilmiştir. Mısır Seferi’nde Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın yanında bulunan Darendeli İzzet Hasan Efendi tarafından Ziyaname adlı eser yazılmıştır. Bunlar Kléber’in katledilmesinden bahseden ilk çalışmalardır. Cevdet Paşa Tarihi’ndeki anlatım daha derli toplu ve yorumludur. En kapsamlı kaynak ise “Correspondance officielle de l’armée d’Egypte” adlı Fransız ordusunun resmî bültenidir ki General Menou zamanında Mısır’daki tüm ordu yazışmalarını içerdiği gibi Halepli Süleyman’ın davasına ait tutanaklara da yer vermektedir.
Görüp inceleyebildiğimiz kaynaklarda Süleyman’ın babası hakkında Osmanlı Arşivi’nde bulduğumuz belgelere yansıyan bilgiler yoktur. Cevdet Paşa’nın geleneksel sözlü rivayetlerden derlediği bilgilere göre Süleyman Ağa, Halep şehrinde Müstedâm Bey mahallesinde sakin Osman Ağa adlı zatın oğlu imiş ve bunların ecdâdı Kilis kazasına tâbi Cum nahiyesindeki Kökân köyünde Kubad Bey hanedanına mensuplarmış. Büyükbabaları Halep’e gelip o vaktin nüfuzlularından Çelebi Efendi’ye hizmet etmişler. Kilis’in Cum nahiyesi ve Kökân köyü, günümüzde Suriye tarafında bugünkü Afrin bölgesinde kalmaktadır. Süleyman’ın babası Osmanlı Arşivi belgelerinde (bizzat kendi imzasına göre) Ömeriye Camii İmamı Hafız Mehmed Emin olarak geçer. Kudüs’te de Ömeriye Camii bulunmakla beraber yaşadığı yer olan Halep’teki Ömeriye Camii’nin imamı olmalıdır. Fransız tutanaklarında ismi aynıdır ama mesleğinin tereyağı tüccarı olduğu belirtilir. Cevdet Paşa, Süleyman’ın baba adını Osman olarak verir ki belgelere göre yanlıştır. Kardeşi Hüseyin ve babası Mehmed Emin’in ayrı ayrı arzuhallerinde annesinin hayatta olduğu kayıtlıdır. Oğlunun ölümünden iki yıl sonra yazılıp babası Mehmed Emin’in imzasını taşıyan ilk arzuhalde, Hacı Süleyman’ın cihad niyeti ve Allah rızası için istilacı Fransızların reisi “Kelbûn”u (Kléber yerine Arapça’da “köpekler” anlamına gelen “Kelbûn”denilmesi, işgale uğramış halkın o sıralarda yakıştırdığı isim olabilir) öldürdükten sonra canice şehit edildiği anlatılır. Kendilerine geçinecek bir miktarda yardım yapılması talebi üzerine, Halep Muhassıllığı gelirlerinden günde 15 akçe yevmiye tahsis edilir.
Bu belgeden iki yıl sonra Süleyman’ın kardeşi Hüseyin tarafından yazılan ikinci arzuhalden, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Kahire’ye geldiğinde Süleyman’ı sordurup akrabalarını araştırdığı, cesedinden geriye kalanları bir yere gömdürüp itibar gösterdiğini anlıyoruz. Sadrazam dönüşte Halep’e geldiğinde, Molla Emin’i huzuruna davet edip ihsanlarda bulunacağı sırada Halep Valisi İbrahim Paşa’nın mani olup “dünyalığı güzeldir, bir şeye ihtiyacı yoktur” demesi üzerine babasına on akçe ihsanda bulunulmuştur. Babasının arzuhalindeki 8 Mayıs 1802 tarihi, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Mısır dönüşünde orduyla birlikte Halep’te kaldığı 28 Nisan-13 Mayıs 1802 arasına tesadüf etmektedir. Buna göre babası arzuhalini Halep’te bizzat sadrazamın huzurunda vermiş olmalıdır.
Hüseyin’in anlattıklarının, tahsis edilen akçenin 15 yerine 10 akçe olması haricinde doğru olduğu anlaşılıyor. Belki de sadrazamın buyruldusuna rağmen defterdarlıkta bir şeyler değişti ve ödeme 10 akçeyle sınırlandırıldı. Böylelikle iki yıl sonra Hüseyin, bu paranın yetmediğini, aslında ailesini Süleyman’ın geçindirdiğini, anne ve babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade ettikten sonra kendine de 10 akçe tevcih edilmiştir.
Kilis ve Halep gibi Türkmen nüfusun en yoğun bulunduğu bölgenin bir ferdi olan Kubatoğlu Süleyman’ın menşei Osmanlı kaynaklarında belirtilmemiştir. Çeşitli Fransız kaynakları onun Türk, Kürt veya Arap olduğunu söylerler ama ittifak edememişlerdir. Türk kıyafeti taşımasına, Kléber’in ölümünden sonra General Menou tarafından Ezher Medresesi’ndeki Türklerin kovulmasına, sülale adının Kubatoğlu olmasına bakılırsa Türk olması ihtimali büyüktür.
Suikast sonrası Mısır
General Kléber
Fransızlar Kléber’in ölümünden sonra Mısır’da olağanüstü güvenlik önlemleri aldılar. Üst düzey subaylar neredeyse evlerinden dışarıya çıkamadı. Askerleri ise katliam ve yağmalara daha fazla yüz buldular. Kléber’in katlinin önemli bir sonucu da Haçlı Seferleri sırasında Hasan Sabbah’ın suikastçı Haşhaşi müritlerine Batı dillerinde verilen ad olan Assassin tabirinin araştırılmasının önünün açılmasıdır. Düşmanlarını Kléber’in katlinde olduğu gibi hançerle katleden Haşhaşilere yönelik ilgi, olay anında bizzat Mısır’da bulunan Sylvestre de Sacy gibi önemli bir oryantalistten başlayarak, Hammer’den Bernard Lewis’e kadar önde gelen oryantalistlerin eser vermelerine sebep olmuştur.
Süleyman’ın ölümüne ve ölümünden sonraki durumlarına dair babası ve kardeşinin kendilerine bir gelir temini maksadıyla Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya yazdıkları arzuhalleri bugüne kadar yayımlanmamıştır. İlk kez yayımladığımız bu belgelere göre Kubatoğlu Süleyman eylemini bilinçli bir şekilde gerçekleştirmiştir. Hakkında böylelikle malumat sahibi olduğumuz Kubatoğlu Süleyman Ağa, Osmanlı topraklarını işgale kalkan emperyalizme bıçak çeken ilk şehittir.
Kléber’in ardından General Kléber’in öldürülmesinden sonra Strasbourg’da heykeli yapılmış, naaşı da burada toprağa verilmişti.
Fransızca-Arapça hüküm (ferman) Kléber’in öldürülmesinden sonra Mısır’da Fransız baskısı iyice artmış, yeni komutan Jacques Menou tüm kente asılan Arapça ve Fransızca afişlerde Müslüman halka gözdağı vermişti: “Muzaffer başkomutan ve âkil yönetici, General Abdullah Jak Mönu’dan Allah’ın ebediyete kadar Fransız Cumhuriyeti’ne bahşettiği Mısır’ın bütün livalarındaki köy şeyhlerinin hepsine hükümdür ki, bundan böyle şeyhlik sıfatını taşıyabilmek ve köylerinde yöneticilik yapabilmek için bütün şeyhlerin ellerinde gereken işlemlere göre tanzim edilmiş bir ferman bulunması mecburidir”.
8 Mayıs 1802:
Baba Mehmed Emin, Kléber yerine ‘kelbûn’ (köpekler) dedi
[Kubatoğlu Süleyman’ın babası Hafız Mehmed Emin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.A.RSK 3909/73]
Oğlunun ölümünden iki yıl sonra sadrazama bir dilekçe yazan Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın babası Mehmed Emin, Fransız komutan için “kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn (köpekler) demişti. Babaya günde 15 akçe yevmiye tahsis edildi.
Devletlü inayetlü kâffe-i enâma [merhametlü] —– ma‘denü′l-cûd ve′l-kerem efendim Sultanım dâme mâdâme′l-âlem hazretleri sağ olsun
Arzuhâl-i kulları[dır ki] bundan akdem Mısr-ı Kâhire′ye Francelü keferesi müstevlî iken oğlum El-Hâc Süleyman Efendi kulları [—] aliyye talebiyle niyyet-i cihâd ve taleb-i rızâ-i Rabbi′l-Alemîn ki “İnnallâhe′şterâ mine′l-mü’minîne emvâlehüm ve enfüsehüm bi-enne-lehümü’l-cenneh” [Arzuhalde “emvâlehüm ve enfüsehüm” sırasıyla hatalı yazılan Tevbe Suresi 111. ayetin doğrusu “enfüsehüm ve emvâlehüm” şeklinde olup “Şüphesiz Allah müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine vereceği cennet karşılığı satın almıştır.” anlamındadır.] âyet-i şerîfinin mezâyâsına ittibâ‘en fîsebilillâh ticâret-i uhreviyye içün bey‘ ve Mısır′da müctemî‘ olan kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn’u ve rufekâsını katl eyledikden sonra kendüyi ol tâ’ife-i dalâl envâ‘-ı ta‘zîb ile şehîd eyledikleri veliyyü′n-ni‘am efendimin sâmi‘a-i devletleri olmağla bu kulları ve vâlidesi âteş-firâk-ı veled ile mahrûk ve câr-ı[?] mihnet-i gâm ile âzürde olup ancak efendimizin enzâr-ı rahîmânelerine eşedd-i ihtiyâc ile muhtâc olduğumuzdan nâşî lutfen ve rahmen bu kullarını inâyet-i müşîrâneleri ile işmâl buyurulmak niyâziyle işbu arzuhâle cesâret olundu. Bâkî lutf u ihsân hazret-i men-lehü′l-emrindir.
Bende
Hâfız Mehmed Emîn
İmâm-ı Câmi‘i Ömerî
Radiyallahu Te‘ala anhü
6 Ağustos 1804
Süleyman’ın kardeşi: ‘Perişan haldeyim… Bir yevmiye ya da maaş’
[Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.C.HR.41/2015]
Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin de babasından iki yıl sonra sadrazama bir arzuhal yazmıştı. Ana-babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade eden Hüseyin’e de günde 10 akçe verilmesi emredilmişti.
Devletlü, inayetlü ve amme-i zuafaya sıyanet ve merhametlü efendim sultanım hazretleri devlet ü iclal-i ebediyle sağ olsun.
Arzuhal-i kullarıdır ki; Mısır hengâmında Haleb-i Şehbâ sakinlerinden karındaşım el-Hâc Süleyman kulları Fransız adüvvî-i bed-kârın başbuğlarını katl eyledikde Fransız keferesi karındaşım kullarını şehîd olup imrâr-ı vakt devletlü inâyetlü efendimiz Mısr-ı Kâhire’ye teşrîflerinde müteveffâ karındaşım kullarının hal-i keyfiyetini manzûr-ı inâyetleri buyuruldukda bir mahalle defn ve itibar-ı lutfiyyetleri buyurulup akrabasından hayatda kimi vardır deyü tecessüs emr u fermân buyuruldukda Haleb-i Şehbâ’ya teşrîf ve pederim Molla Emin kulunuzu Devlet-i hâk-i pâye getirdüp nazar-ı devletleri buyuruldukda hadden mütecaviz kerem ihsânınız inâyet buyurılacak iken İbrahim Paşa pederimin hakkında cihet-i dünyeviyyesi güzel olup bir şeye ihtiyacı yokdur deyü cevab eylediklerinde pederim kullarına on akçe ihsân inayetleri buyurulmağla ancak pederimi ve validemi ve bâ-husûs bu kulunuzu idare eden müteveffa kulları iken bi-emrillahi teâlâ kaderullaha bir dürlü çare bulunmayıp gayyûr sahib-i adalet gazi vezir-i alişan olup bu fakr u halim ile validemi ve pederimi idareye kudretim olmayıp evvelen Cenâb-ı Allah sâniyen devletlü inâyetlü merhametlü efendimiz hazretlerine perişan halimi ifade edip yevmiye yahud bir maaş kerem inayet buyurulmak itasıyla yüzüm hâke sürüp arzuhale cesaret olundu. Merahim-i aliyyelerinden mercudur ki manzur-ı devletleri buyuruldukda fakir ve han köşelerinde sefil sergerdân bir pareye muhtaç kulunuzu mesrûr handân buyurulmak babında emr u fermân devletlü inayetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.
II. Abdülhamid’in en yakın çevresindeydi. 25 yaşında paşa yapıldı. İstanbul’da kurduğu hafiye örgütüyle muhalifleri sindirdi. Dedikodu ve şikayetlerin ayyuka çıkması üzerine Bursa’ya sürgüne gönderildi ama orada da ahaliyi tehdit edip sindirerek bir hayli mülk edindi. 1908 Temmuz’unda Meşrutiyet’in ilanı üzerine ailesiyle birlikte kaçmak isterken Bursa-Yenişehir’de çocuklarının gözü önünde linç edildi.
Fehim Paşa, II. Abdülhamid’in sütkardeşi Esvapçıbaşı İsmet Bey’in 1873’de doğan oğludur. Padişahın en güvendiği kişilerin başında, sütkardeşi ve çocukluk arkadaşı İsmet Bey gelirdi. Geceleri padişahın uykusu gelinceye kadar, yatak odasındaki paravan arkasında genellikle polisiye romanlar okurdu. Padişahın uyuduğunu anladığında sessizce odayı terkederdi. Böylesine güvendiği bir adamın çocukları Fehim ile Tarık da küçük yaştan itibaren sarayda büyümüşler, şehzadelerle oyun arkadaşlığı etmişlerdi. Büyüdüklerinde de Harbiye’nin zâdegân sınıfında ayrıcalıklı bir eğitim aldılar.
II. Abdülhamid, tanıdığı, sadakatinden şüphe duymadığı biri olsun onu hemen yakın çevresine alırdı. Fehim’i de henüz 25 yaşında “paşa” unvanıyla taltif edip yaverliği ile onurlandırdı. Pervasız ve sefih bir hayat sürse de Abdülhamid için serkeşliği önemli değildi. Kardeşi Tarık da miralay olmuştu. Fehim kısa zamanda etrafına topladığı ihtiraslı üniformalılar, ayaktakımı ve serserilerden oluşan adamlarıyla İstanbul’u kasıp kavuran bir hafiye örgütü kurmuştu. Bu gözüpek adamlarıyla pek çok muhalifi sindirdi. Gözden düşüp sürgüne gönderileceği belli olan Deli Fuat Paşa’nın Şehzadebaşı’ndaki konağını adamlarıyla basarak şehrin ortasında saatlerce silahlı çatışmaya girmişti. O devirde kendinden başka sadık bendelerin kurduğu ayrı ayrı karanlık örgütler ile de çatışırlardı.
Fehim Paşa’nın portresi. Fotoğrafın altında ‘Fehim’in son fotoğrafı’ yazıyor.
Nikâhlı üç karısı ve dört çocuğu olduğu halde hileli bir evlilikle kandırdıktan sonra terkettiği, İstanbul kitapçılarında dizi dizi kartpostalları satılan “Canbaz Margareth” ile ilişkisi İstanbul’un dilindeydi (bkz. #tarih sayı 31). Çapkınlıkta hatır-gönül-âdap tanımaz, rakipleriyle sık sık yolu kesişirdi. II. Abdülhamid’in yol vermesiyle uluslararası hukuk çerçevesinde halledilemeyecek bazı diplomatik meseleleri halletme işlerinin de Fehim’e ihale edildiği bazı belgelerde görülmüştür. Öncelikle bazı Almanlardan tehditle para alması ve namus meselelerine dair kimi iddialar üzerine Alman Büyükelçisi von Bieberstein, sadrazamdan Fehim Paşa’nın İstanbul’dan sürülmesini talep etti. II. Abdülhamid, tahtının son zamanlarında ısrarları savuşturamayacak duruma geldiğinde, istemese de 16 Şubat 1907’de Fehim’i ailesiyle birlikte Bursa’ya sürgüne yolladı.
O vakitler Bursa Valisi olan Mehmet Tevfik (Biren) Bey’in sorumluluğuna emanet edilen Fehim Paşa, her türlü masrafı padişahın Hazine-i Hassa’sından karşılanmak üzere Çekirge semtinde tutulan eve yerleştirildi. Asker olması itibariyle civar köylerde avcılık etmesine izin verildi ama gözlem altında tutularak İstanbul’dan gelebilecek adamlarıyla irtibatına mani olunması sıkı sıkıya emredildi. Ancak Fehim Paşa’nın burada da rahat durmayarak ahaliyi tehdit edip sindirerek bir hayli mülk edindiği görüldü.
İstanbul’a gönderilen telgrafBursa Fırkası Kumandanlığı’ndan Harbiye Nezareti’ne yollanan telgrafın kopyası: “21 Temmuz sene 324 tarihli telgrafnâme-i âcizîyle arz edilen Ferik Fehim Paşa’nın Yenişehir’den Eskişehir’e gitmek üzere bulunduğu otelden arabasına bineceği sırada etrafına toplanan bir cemm-i gafîr tarafından darb neticesi olarak vefât etmiştir.
Meşrutiyet’in ilanının Sadrazam Said imzalı bir telgrafla 24 Temmuz 1908 Cuma günü Bursa’ya bildirildiğini haber alan Fehim Paşa, Vali Tevfik Bey’in yanına giderek “Padişahın Meşrutiyet’in ilanı kararının hatalı olduğunu, ihtilalci bir halk olan İstanbulluların baskı altında tutulmazlarsa padişaha pek çok gaileler çıkaracaklarını” padişaha arzetmesini istedi. Valinin bu teklifi reddetmesiyle kendi başının çaresine bakmaya çalıştı. İstanbul’dan getirdiği atlas kaplı süslü arabasıyla önce Mudanya’ya, ardından Trilye’ye kaçtı. Oralarda heyecan içindeki halkın coşkusundan korkuya kapılıp, Eskişehir’e gitmek üzere Yenişehir’e geldi. Burada yerleştiği otelden çıkıp arabasına bineceği sırada ahali tarafından tanındı ve feci şekilde linç edildi (3 Ağustos 1908). Hafiyelerin Listesi kitabındaki bir kayda göre “çiftliğindeki çoban köpeklerinin, sokaklardan toplattırdığı güçsüz köpekleri parçalamalarını kahkahalar atarak izlemesinden dolayı” böyle acı bir sona maruz kalmıştı.
İkdam gazetesinde maiyetindeki adamının da arabada olduğu belirtilir ama ailesinden bahsedilmez. Bazı anlatılarda ailesinin de arabada bulunduğu söylenir. O arabada olup da gözlerinin önünde babalarının parçalandığını gören çocuklardan 10 yaşındaki Eşref, sonraki yılların büyük sanatkârı meşhur ressam Eşref Üren olacaktı.
‘Fehim Paşa’nın itlafı’ II. Meşrutiyet propaganda afişi: “Ey efrad-ı millet! İşte Beyoğlu’nu kamilen haraca kesmiş gasıb, namussuz, hayasız, hırsız, Fehim Paşa’nın Bursa civarında köylüler tarafından tırnaklarını çekerek suret-i itlafı”.
Sultan 3. Mustafa zamanında açılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın son yılında, tahta 1. Abdülhamid geçti. Ancak savaş ağır bir yenilgiyle neticelendi ve Kırım, Osmanlı Devleti’nden ayrıldıktan 1783’te Ruslar tarafından ilhak edildi. 1. Abdülhamid bu hadiseyi kabullenememişti ama, dönemin büyük diplomatlarından Ahmed Resmi Efendi yazdığı kitapta “padişahları süslü laflarla savaşa götüren cahiller”e işaret ediyordu.
Osmanlı Devleti’ni en çok sıkıntıya sokan devletin Rusya olduğunu tartışmaya ihtiyaç yoktur herhalde. Rusya kadar Osmanlıları tahrip eden, hayat damarlarını kurutan, ilerlemesini durduran ve resmen korkutan bir başka ülke yoktur. Karlofça faciasından sonraki dönemde aklı başında Osmanlı devlet adamları sorunları çözmek için Rusya ile harp etmektense diplomasi yolu ile ihtilafların halledilmesini ilke edinmişlerdir. Buna rağmen bazı durumlarda diplomasi taraftarlarının etkinliği ortadan kalkmış, savaş çığırtkanları sayesinde savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu savaşların çoğunda büyük can, mal ve toprak kayıpları vererek mağlup olmuşuzdur.
Ahmed Resmi Efendi 18. yüzyılın büyük diplomatlarındandır. Hulasatü’l İtibar adlı eserinde 1768-1774 Savaşı’nın gereksizliğini, devletin ve milletin boşu boşuna büyük sıkıntılara, acılara maruz bırakıldığını büyük bir yetkinlikle anlatır. Ona göre:
“Dünya düzeninin esası savunma üzerine kurulmuştur. Dünya mülkünün ma‘mûr ve korunaklı olması, düşmanlarla barış içinde yaşayabilme becerisinde yatar. Akıl ve tecrübe sahipleri kavganın iyisi olmadığını anladıklarından, barışı savaşa tercih ederek hizmetinde oldukları devlete ve millete rahat ve güvenlik bağışlaya gelmişlerdir.
Muzaffer Katerinaİtalyan ressam Stefano Torelli’nin 1772 tarihli “Katerina’nın Türklere Karşı Zaferinin Alegorisi” isimli tablosu. Katerina tablonun ortasında, Tanrıça Minerva’nın biçimine bürünmüş bir halde oturmaktadır; çevresindeki kişiler iktidarının önemli isimleridir: St. George, P.A. Rumyantsev, A.G. Orlov, P. I. Panin, V. M. Dolgoruki, N. V. Repnin ve F. G. Orlov.
Akıl ve tecrübesi eksik olanlar ise bu yararlı ilkeyi yaşatmaya riayet etmeyip ‘diğer dinlerde olanları topyekûn dünyadan kaldırmak veya her zaman düşmanın burnunu yere sürtüp haddini bildirmek Müslümanlar üzerine vaciptir’ diye inanmışlardır. Bunlar ‘Hareket olmayınca bereket olmaz, bu memleketler kılıçla alınmıştır. İslâm padişahının talihi yüksek, adamları pişkin, kılıcı keskindir. Dünyada dindar bir vezir beş vakti cemaatle kılar, on iki bin güzide asker tedarik ettikten sonra Kızıl Elma’ya gitmek zor değildir’ gibi süslü laflarla cehaletlerini itiraf ederler. Sandalye üzerinde ‘Hamzaname’ okuyan meddahlar gibi laf edip Kızıl Elma semtini Boğdan’dan gelen alyanak elma gibi yenir şey zannederler. Bu gibi saf adamların teşviki ile açılan 1768-1774 Savaşı’nın yol açtığı felaketlerin tekrarlanmayıp ders alınması için de Hulasatü’l-İtibar kitabı yazılmıştır”.
Sultan 3. Mustafa zamanında açılan 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın son yılında, tahta 1. Abdülhamid geçti. Henüz tahtına oturmuştu ki, Osmanlı tarihinin en ağır şartlar içeren antlaşmaları arasında en başta gelenlerinden Küçük Kaynarca Antlaşması’nı kabul etmek zorunda kaldı. Osmanlı Devleti hem çok yüklü bir savaş tazminatı ödeyecekti hem de Osmanlı tebaası Ortodokslar üzerinde Rusya’nın hamiliğini kabul edecekti. En zor kabul edilen maddesi ise Kırım’ın Osmanlılardan bağımsız bir devlet haline gelmesiydi. Böylelikle Rusların Kırım’a el koymaları için şartlar uygun hale gelmişti ve 1783’te Kırım Ruslar tarafından ilhak ediliverdi. 1. Abdülhamid bu durumu asla kabullenemedi ve bütün planlarını Kırım’ı yeniden ele geçirmek üzere kurdu. Ancak 1787’de Kırım’ı hedefleyerek Rusya ve Avusturya üzerine ilan ettiği savaşı bitiremeden, 1789’da vefat etti. Önceki Rus savaşından daha fazla can ve mal kaybına sebep olan bu savaş, yerine geçen 3. Selim zamanında da 1792’ye kadar sürdü.
1. Abdülhamid Yuşa’da
‘Kendimi zabt edemedim’
Konumuz olan belge, Sultan 1. Abdülhamid’in elyazısı iledir. Sadrazamına yazdığı bu hatt-ı hümayunda Yuşa Tepesi’ne çıkıp Karadeniz’e baktığında karşı yakada elimizden çıkan Kırım’ı hatırlayıp ağlamaktan geri kalmadığını duygusal ifadelerle anlatmaktadır. 1783 sonrası bir tarihe ait olması gereken bu belgede “Tokat” diye bahsedilen yer, Beykoz’daki meşhur “Tokat Bahçeleri”dir. Oradan Yuşa tepesine çıkmış ve Kavak hisarlarında top talimleri yaptırmış. Kale mustahfızlarına ve topçularına ihsanlarda bulunmuş. Karadeniz tarafına baktıkça, elimizden çıkan ve Rusların bir eyaleti haline gelen Kırım’ın düşman eline geçtiği hatırına geldikçe takati kesilmiş. Duygusallığı da ağır basınca kendini zaptedemeyerek ağlamış. Bunun üzerine Kırım’ın düşman Ruslar elinden kurtularak tekrar Osmanlıların eline geçmesi için Allah’a dualar etmiş:
“Benim Vezirim,
Bugün biniş Tokat’a malum. Yuşa mahalline vardım. Kalelerde sektirme toplar attırdım. Mustahfızlarına ve topçularına inam olundu. Alimallahu ve kefa bihi. Bahr-i Siyah tarafına nazar ettikçe kalbime bir rikkat ârız olup bî-tâkat bükâ eyledim. Kırım’ın dest-i küffarda kaldığı hatırıma geldikde kendimi zabt edemedim. Cenâb-ı Müntakîmü’l-Gayyûr ol kâfir müşrikinin yed-i menhûsesinden halâs, kel-evvel Devlet-i Aliyye’nin kabza-i teshîrine girift olmasını yâ Rab sen nasîb eyle deyu tazarru niyâzım olmuşdur. Heman Cenâb-ı Kâdir-i Mutlak Hazretleri kuvvet ve kudret ihsan eyleye. Âmîn yâ İlâhe’l-Âlemîn. Erselehû Rahmeten li’l-Âlemîn”.
Sultan I. Abdülhamid’in elyazısıyla sadrazamına hatt-ı hümayunu.
Osmanlı Devleti’nin yapılandırılan borçlarını tahsil etmek için Batılı finans-kapital çevrelerinin baskısıyla kurulan Düyun-ı Umumiye, izin verilenden ufak boyda iki ıstakoz naklettiği gerekçesiyle Balıkçı Mehmet Ağa’nın yakasına yapışmıştı. Adli süreç, mahkemenin küçük esnaf Mehmet Ağa’yı açıkça korumasıyla beraatle sonuçlanmıştı. Osmanlı Adliyesi’nin Düyun-ı Umumiye’ye had bildirmesi şeklinde yorumlanabilecek bu karar, çevre ve doğal yaşam üzerinde uzun vadeli olumsuz sonuçlar doğuracaktı…
Osmanlı Devleti, mali durumu berbat vaziyetteyken 1853 yılında Ruslara karşı İngiltere ve Fransa müttefikliğinde girdiği Kırım Savaşı’nın aşırı masraflarıyla başa çıkamayıp ilk uluslararası borçlanmasını gerçekleştirdiği 1854 yılından tam bir yıkıma uğradığı 1877 Rus Savaşı’na kadar 23 yılda defalarca borçlandı. Verimli yatırımlarda kullanılmadığından katlanarak büyüyen borcun faizleri eldeki bütçeyle çevrilemiyordu. Devlet, memur maaşlarını ödeyecek durumda değildi. Her anlamıyla çöküş olan bu durumdan kurtulabilmek için devletin belirli gelirlerini karşılık göstererek yeni bir borç takvimine gidilmesi gerekiyordu. Nisan 1876’da moratoryum ilan edip bütün borç ödemelerini durdurdu.
Moratoryum ertesinde uluslararası finans-kapital çevreleriyle sürdürülen görüşmeler sonucunda 10 Kasım 1879’da Rüsum-ı Sitte İdaresi kuruldu. Pul vergisi, alkollü içkiler, tütün tekeli, İstanbul-Bursa-Edirne ve Samsun’un ipek kozası vergileri, İstanbul ve çevresi balık avı vergisi, tuz vergileri olmak üzere altı vergi türünün gelirleri alacaklı bankerlere bırakıldı. Bu idarenin başarısı üzerine alacaklı ülkelerle yeniden bir araya gelindi. Uluslararası alacak tahsili yapmak üzere Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye İdare-i Umumiyesi kuruldu. Bu kurumu onaylayan 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi yayınlandığında devletin 238,5 milyon altın lira borcu vardı. Aslında bu paranın sadece 130 milyon altını ele geçmişti. Bir miktar pazarlığın ardından sağlanan indirimlerle borç 141,5 milyon altın liraya bağlandı. Rüsum-ı Sitte İdaresi’ne verilmiş gelir kaynaklarına ilave olarak yeni gelirler bulundu. Kararname ile aynı zamanda Reji İdaresi de kurulmuştu. Bundan böyle Osmanlı Devleti’nin en önemli gelir kaynaklarını, vergilerini bu iki kurum elde edecekti.
Davacı Düyun-ı Umumiye Yapılandırılan Osmanlı borçlarını tahsil etmek amacıyla Batılı finans çervelerince kurdurulan Düyun-ı Umumiye’nin, günümüzde İstanbul Erkek Lisesi binası olarak hizmet veren binası.
Böylelikle zamanla 8500 kişilik bir personel kadrosuna ulaşan Düyun-ı Umumiye memurları ile Reji İdaresi’nin 6-7 binlere varan silahlı kolcuları devlet içinde devlet gibi hareket edip kaçakçı olarak niteledikleri Osmanlı vatandaşları ile silahlı çatışmalara kadar varan eylemlere girişeceklerdi.
İşte bu sıralarda İstanbul’da Düyun-ı Umumiye memuru Tahsin ile Cihangirli Balıkçı Mehmet Ağa’nın yolları kesişir ve konu edindiğimiz olay gelişir.
Cihangirli Balıkçı Mehmet Ağa, 25 Eylül 1903 günü Salıpazarı’nda Balıkçı Toma’dan aldığı iki adet ıstakozu satmak üzere Beyoğlu’na götürürken yolda Düyun-ı Umumiye’nin Üsküdar Balıkçılık Şubesi memuru Tahsin Efendi’ye yakalanır. Satışa elverişli ebattan küçük olduğu gerekçesiyle ıstakozlarına el konulur. İki hafta sonra Fındıklı Polis Komiserliği’nce celp olunarak Jandarma Besim Efendi tarafından sorgulanır. Balıkçı Mehmet, balık alıp satmakla meşgul olduğunu, Cihangir’de ikamet ettiğini, ıstakozları satmak üzere götürdüğünü sorgusunda itiraf eder. Jandarma Besim’in ilan edilen boydan küçük ıstakoz satmanın, nakletmenin Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesine göre yasak olduğunu ve küçük ıstakozları taşırken yakalanmasından dolayı bir altın para cezası ödemek zorunda bulunduğunu söylemesi üzerine fakirliğinden, maddi gücünün olmadığından dem vurarak affedilmesini rica eder. İfadenin alınmasından sonra mesele bizzat Düyun-ı Umumiye direktörünün dilekçesiyle Şura-yı Devlet Bidayet Mahkemesi’ne intikal eder. 16 Şubat 1904 tarihindeki duruşmada Düyun-ı Umumiye avukatı Apikyan Efendi’nin şikâyet dilekçesindeki talep, küçük ıstakoz satmaktan dolayı Balıkçı Mehmet’in bir altın para cezası ile cezalandırılmasıdır.
Küçük boyda iki ıstakoz naklettiği için Düyun-ı Umumiye tarafından dava edilen Balıkçı Mehmet’e gönderilen mahkeme celpnamesi.
Duruşma aşamasında “Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar” deyimi, bu olayda da vuku bulur. Balıkçı Mehmet, Fındıklı karakolunda jandarmaya verdiği ifadesinin aksine beyanlarda bulunur. Mahkemede bir diyeceğin var mı sorusuna; Aslında poğaçacı ve fakir olduğu, bir gün poğaça götürürken balık pazarında deniz kenarında iki tane ıstakoz bularak para eder zannıyla satmaya teşebbüs eylediği cevabını verir. Ne balık alıp sattığından, ne de ıstakozları Balıkçı Toma’dan satmak üzere aldığından bahseder. Yolda Düyun-ı Umumiye memuru tarafından zapt edilip ıstakozlarına el konulduğunu belirtir, istenilen para cezasını ödemeye gücü yetmediğinden beraatını istirham eyler. Mahkeme heyeti savcıdan iddianamesini ister. Savcı da Apikyan’ın talebi doğrultusunda görüş bildirerek Balıkçı Mehmet’in küçük boylu ıstakoz sattığı için bir lira para cezası ile cezalandırılmasını talep eder. Mahkeme heyeti, davayı müzakere ettikten sonra incelenen evrakta satıldığı iddia edilen ıstakozların küçük boylu olup olmadığına dair bir delil bulunmadığı gibi cezaya dayanak gösterilen Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesinde de iddia edildiği gibi küçük boylu ıstakoz satmak suçunun zikredilmediğini belirterek istinaf yolu açık olmak üzere davanın reddine ve para cezasının alınamayacağına karar verir. Bu olayın etkisi var mıdır bilinmez ama ileride anlatacağımız Karekin Deveciyan Balık ve Balıkçılık adlı eserinin 431. sayfasındaki nizamnamenin 26. maddesinin dipnotuna “kuyruk sokumundan gözlerine kadar boyu yirmi santimetreden aşağı olan ıstakoz ve böceklerin yıl boyunca satışı yasaktır” şerhini düşmüştür.
Balıkçı Mehmet davası hakkında Şura-yı Devlet Bidayet Mahkemesi’nin verdiği kararı Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin avukatı Apikyan, Balıkçı Mehmet’in jandarmadaki ilk sorgusunda ıstakozları satmak üzere aldığına dair itirafının dikkate alınmadığı, ıstakozların boyunun ölçülüp ölçülmediğine dair soru sorulmadığı gerekçeleriyle istinafa götürür. 3 Mayıs 1320 Pazartesi günü Şura-yı Devlet İstinaf Mahkemesi’nde duruşma yapılır. Balıkçı Mehmet duruşmaya katılmaz, gıyaben yargılanır. Bu duruşmada Avukat Apikyan Bidayet Mahkemesi’ndeki iddiasını çeşitlendirir ve küçük boyda ıstakoz satıldığı iddiasını bırakarak, avlanma yasağı müddetinde ıstakoz avlanıp satılmasından, nakledilmesinden dolayı cezalandırılması cihetini dile getirir. İlk dilekçede her ne kadar Avcılık Nizamnamesi’nin 26. maddesine atıfla suçun vuku bulduğu iddia edilmişse de balık ve sairenin avlanma mevsimi, usulüne göre gazetelerle ilan edilmekte olduğundan ve bu müddete uymayanların da 26. maddede cezalandırılacakları açıkça belirtilmiş olduğundan Balıkçı Mehmet’in bir altın para cezasına çarptırılması gerektiğini vurgular.
İstinaf Mahkemesi gerekçeli kararında; Bidayet Mahkemesi’nde açılan davadaki ilk iddiada Balıkçı Mehmet’in küçük boyda ıstakoz naklinden dolayı cezalandırılması için 26. maddenin öne sürüldüğünü, oysa bu maddenin ebada vurgu yapmayıp avlanma yasakları takvimini ihlalden cezayı öngördüğünü, buna göre Bidayet Mahkemesi’nin kararının doğru olduğunu, İstinaf Mahkemesi’ne başlangıçta öne sürülen delil haricinde bir delil ve iddia ile gelinemeyeceğini, o yüzden ilk iddiasını değiştiren Düyun-ı Umumiye avukatı Apikyan’ın av yasağı olduğu halde ıstakoz satışından dolayı Balıkçı Mehmet’in cezalandırılması talebinin hukuksuz olduğunu belirterek Balıkçı Mehmet’in beraatına, yüz otuz kuruş tutan mahkeme masraflarının Düyun-ı Umumiye’den alınmasına karar verilir.
19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da gezgin bir balık satıcısı, Pascal Sébah.
Balıkçı Mehmet’in bu davasına ait bütün evrak Osmanlı Arşivi’nde Şura-yı Devlet fonunda günümüze intikal etmiştir. Dilekçeler, istintaklar, mahkeme celpleri, zabıtları ve gerekçeli kararları ortadadır. Evrakın incelenmesiyle, mahkemenin verdiği hükümde Balıkçı Mehmet’in kayırıldığı, onun lehine kanaat kullanıldığı açıkça görülüyor. Bilhassa Bidayet Mahkemesi’nde, jandarmadaki itirafının dikkate alınmaması, mahkemede kendini poğaçacı olarak tanıtmasının tahkik edilmemesi, Apikyan’ın itirazlarına rağmen gerekli sorular sorulmadan beraat kararı verilmesi bu kanıyı güçlendiriyor. Düyun-ı Umumiye uygulamalarının halkı canından bezdirdiği gibi, devletin tüm kurumlarına tahakküm edip, bağımsız bir yapı olarak hareket etmesinin halkta olduğu kadar devletin üst düzey mensupları arasında da bir hoşnutsuzluk meydana getirmesinden dolayı Balıkçı Mehmet’in Düyun-ı Umumiye karşısında korunduğunu düşünebiliriz. Düyun-ı Umumiye’nin kendisi için çok önemsiz bir miktar olmasına rağmen küçük ıstakoz satan birinin cezalandırılmasında bu kadar ısrarcı olması kamuoyuna gözdağı verilmesine yöneliktir. Bu sayede balıkçı esnafının terbiye edilip verimliliğin arttırılmasının dolayısıyla gelirlerinin artmasının düşünüldüğü muhakkaktır. Buna rağmen şikâyetçi olduğu bir balıkçının cezalandırılmasını sağlayamadığı gibi 130 kuruş mahkeme masrafı ödemeye de mahkûm edilmesi, Osmanlı adliyesinin Düyun-ı Umumiye’ye yönelik küçük çaplı bir haddini bildirme çabası sayılabilir.
Aslında Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin sırf daha çok vergi toplayabilmek düşüncesiyle de olsa Osmanlı balıkçılığının geliştirilmesi, bilimsel değerlerle balıkçılık yapılarak üretimin arttırılabilmesi için Fransa’dan uzman Bellesme’yi getirdiğini biliyoruz. Onun girişimleriyle İstanbul Balıkhanesi Müdürü Karekin Deveciyan tarafından yazılan Balık ve Balıkçılık kitabı Düyun-ı Umumiye matbaasında bastırılmıştır ki bu eser ülkemizde bugüne kadar aşılamamıştır. Bellesme’nin raporları ve çalışmaları doğrultusunda alınan bir karar olduğu anlaşılan standart ölçülerin altındaki ebatlarda deniz ürünlerinin avlanması yasağının, bu şekilde suçluların himayesi yoluyla etkisiz kılınması hiç de iyi olmamıştır. Mahkeme üyelerinin açıkça suçlu olan birini emperyalizmin tasallutundan korumak adına mı böyle davrandığını bilemiyoruz ama ülkenin gerçekten ıslah edilmesi gereken hastalıklarına arka çıkılarak emperyalizmle mücadele edildiğinin düşünülmesi abestir. Belki de bu tür yasaklarla ülkemizde de korumacı bir balıkçılık kültürü gelişebilir ve günümüzde kıyılarımızdaki yüzlerce deniz canlısı türünün nesli tükenmezdi.
Osmanlı mutfağında ıskatoz
Ziyafet sofralarındaki ‘günahkâr yiyeceği’
Günümüzde lüks ve statü simgesi bir yiyecek haline gelen ıstakoz, her ne kadar Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde “günahkâr yiyeceği” olarak nitelendirilse de Osmanlı devrinde sevilerek tüketiliyordu. Hanefilerin fetvalarında yenmesi kesinlikle “haram” olarak belirlenen bu gibi kabuklu deniz ürünlerini, Müslümanların gayrimüslim tebaaya göre daha az tükettikleri tahmin olunabilir. Evliya kendi devri için İstanbul’da 200 civarında sepetçi balıkçının bulunduğunu belirtir. Bunlar Boğaziçi’nde kayıklarla gezerek, akıntısı olmayan yerlere bıraktıkları, içine ekmek döktükleri sepetlerle yengeç, teke, ahtapot, lakoz, pavurya, ıstakoz gibi kabuklu deniz hayvanlarını avlıyorlardı. Daha eski devirde, 15. yüzyılda saray mutfağında da kabuklu deniz mahsulleri bulunduruluyordu. Bizzat Fatih’in balık, istiridye, karides (kardiye) tutkusu biliniyor. Fatih’ten sonraki yıllarda, Tanzimat’a kadar, Osmanlı sarayında ıstakoz, karides cinsinden deniz mahsullerinin tüketildiğine dair malumat yok. Belge bolluğuyla karşı karşıya olduğumuz 19. yüzyıldan Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar İstanbul’daki diplomatik misyonlara için verilen ziyafetlerde ıstakoz bulunmayan mönü nadirdir.
BALIKÇI TOPAL MEHMET’İN İFADESİDİR FÎ 26 EYLÜL SENE 319/9 EKİM 1903
“Fukarayım, affımı istirham ederim”
İsminiz, pederinizin ismi nedir, kaç yaşındasınız, nerede ikamet ediyorsunuz, ne işle meşgulsün?
İsmim Mehmet, pederimin ismi Hüseyin, elli yaşındayım, Salıpazarı’nda Cihangir’de ikamet ediyorum. Balık alıp satmakla meşgulüm. Fî 26 minhü. Mehmet
Şehr-i hâl-i Rûmî’nin on ikinci günü [25 Eylül 1903] yedinizde derdest olunan hadd-i nizâmîsinden dûn ıstakozları nereden tedârük ettiniz ve nereye naklediyor idiniz?
Efendim Salıpazarı’nda Balıkçı Toma’dan aldım. Satmak üzere Beyoğlu’na götürüyor idim. Memur derdest etti. Fî 26 minhü. Mehmet
Böyle hadd-i nizâmîsinden dûn bulunan ıstakoz nakledilmesi Zâbıta-i Saydiyye Nizamnâmesi’nin yirmi altıncı maddesinde men‘ edildiğinden madde-i mezkûre ahkâmınca nakleylediğiniz ıstakozlardan dolayı bir altın cezâ-yı nakdî vermeniz lâzım geliyor. Ne diyeceksiniz?
İfadem doğrudur, mührüm yoktur, imza ederim. Fî 26 minhü. Mehmed.
Merkûm muvâcehemde ifade ve imza eylediğini tasdik ederim. Fî 26 minhü.
Nezâret-i Celile Muhafızlarından Jandarma
[Mühür: Besim bin Mustafa]
Yıllık deniz kabuklusu mahsülü
Marmara ıstakoz kaynıyordu
Türkiye denizlerinde neredeyse nesli tükenen ıstakozun ithal edilmesiyle günümüzde oluşan piyasası nüfusa oranla Mütareke İstanbul’unda bir yılda satılan miktarın yanına bile yaklaşamamaktadır. Kayıtlara göre mütareke döneminde İstanbul balık haline yılda ortalama 20.000 adet ıstakoz (azami fiyatı 200 kuruş), 80.000 adet istiridye (azami fiyatı 800 kuruş), 400 adet böcek (azami fiyatı 180 kuruş), 3.000 adet çağanoz (azami fiyatı 200 kuruş), 50.000 kilo midye (azami fiyatı 2 kuruş) geliyordu.
Avcılık nizamnamesi
Tezkeresiz avlanmak yasaktı
“Balık avının yasak olduğu zaman diliminde balık satılması da yasaktır. Bu zaman zarfında balık satan ve gezdiren ve nakledenlerden bir altından beş altına kadar para cezası alınır. Savaş ortamındaki bir yerde balık avı yasaklandığında diğer yerlerde yakalanan balıkların orada satılması engellenmez.”
Balıkçı Mehmet Ağa’nın yukarıdaki 26. maddesini ihlalden yargılandığı 9 Ocak 1882’de kabul edilen Zabıta-i Saydiyye Nizamnamesi (Avcılığı Düzenleme Yönetmeliği), şahsi ihtiyacı için olta balıkçılığı yapacak dahi olsa her ferdin yarım mecidiye ödeyerek bir yıl geçerli olacak avcılık tezkeresi almak mecburiyetinde olduğunu hükme bağlıyordu. Tezkeresiz avlananların her türlü avcılık araçlarına el konulmasını, ıstakozdan kurbağaya, postu için avlanan hayvanlara kadar her türlü kara ve deniz av hayvanından ayni veya nakdi vergi alınmasını öngörüyordu.
Geleneksel seyirlik (temâşâ) sanatımız olan gölge oyunu Karagöz’ün tiplemeleri gerçekte yaşamış bir kimliğin deve derisinden kuklalarda vücut bulmuş halleri midir, yoksa sadece hayal ürününden ibaret suretler mi? Yıllardır yapılan araştırmalar henüz kesin sonuca ulaşmadı. Rivayetler, nakiller, olasılıklar deryasında tezler çalkalanıp duruyor. Bu deryaya bir damla olmak üzere soralım: “Şaka ile maruf” olduğu için ücreti kesilip işine son verilen Divane Bekir, acaba Tuzsuz Deli Bekir karakterine ilham vermiş midir?
Kanunî’nin saltanatının sonlarından itibaren ulema sınıfıyla birlikte medrese ve adliye düzeni de oldukça bozulmuştu. İstanbul merkezli köklü ulema aileleri, kadılık, müftülük, müderrislik benzeri kadrolara neredeyse el koymuşlardı. Atamalarda liyakatten önce rüşvet ve iltimasın sözü geçerdi. Makamlar, aile fertlerinden itibaren yakın çevredekilere dağıtılır hale gelmişti.
Bu ailelerin imtiyazında olan kötü bir adet de beşik ulemalığıydı. Padişah hocalarının, kazasker ve müderrislerin çocukları daha doğar doğmaz ulema defterine yazılırdı. İ. H. Uzunçarşılı’nın, Gelibolulu Âlî’nin Künhü’l-Ahbar adlı eserinden naklettiğine göre bu çocuklar “beşikte iken mülazım, söz söylemeğe güç yetirdiği zaman müderris, buluğ çağında molla, traşı gelinceye kadar mansıp-medrese dolaşır, traşı gelince de beş yüz akçe yevmiyeli kadılığa ulaşırdı. Bu zamana kadar nadiren eline kitap alsa bile o da cönk ve gazeliyattan ibaret kalırdı”. Ulema çocuklarının kısa zamanda geldikleri mevkilere hakiki medrese mezunlarının nail olması imkânsız hale geldiğinden, Türk çocukları medreselere rağbet göstermez olmuşlardı (Uzunçarşılı, İlmiye Teşkilatı, s.70). 16. yüzyılda dönem dönem alevlenen Celalî İsyanları Anadolu’yu kasıp kavururken, devlet kadrolarına intisap edememiş “suhte” adı verilen medrese mezunu işsiz güçsüz kitleler de ayaklanıp eşkıyalığa başlamışlardı. 3. Mehmed’in saltanatında (1595-1603) isyanın şiddeti giderek artmıştı.
Karagöz’le eğlenenlerRessam Münif Fehim’in çizgileriyle Osmanlıların son zamanlarında Karagöz oyunu izleyenler. (Ercümend Ekrem’in Dünden Hatıralar kitabından)
Tam bu sıralarda 3. Mehmed’in ölümünden 1 yıl önce yazımıza konu olan belge yazıldı. Darüssaade Ağası Osman Ağa’nın düzenlediği bu ilginç arz, dönemin “nepotizm” anlayışına ait bir hayli veri sunmaktadır.
İstanbul’da Kanunî Sultan Süleyman Vakıfları’nın gelir fazlasından otuz akçe yevmiye alan Divane Bekir adlı birinin, daha başka örneğine rastlamadığım bir şekilde “şaka ile maruf” olduğu gerekçesiyle, ne olduğu belirtilmeyen görevine layık olmadığı iddia edilir ve ücretinin kesilip işine son verilmesi istenilir. Bununla da bitmez, ondan kalan yevmiyenin on akçesinin Selanik kadılığından ayrılma Kemal Efendi’nin geliri olmayan oğlu Ahmed’e verilmesi talep edilir. Bu işlemlere aracılık edenler ise Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa, Şeyhülislam Hoca Sadeddinzade Mehmed Çelebi ile İstanbul Kadısı Mustafa Efendilerdir. İltimas ettikleri Ahmed Efendi, belgede Kemal Efendi olarak geçiştirilen, Taşköprülüzade Hüsameddin Efendi’nin oğlu Kemaleddin Mehmed Efendi’nin oğludur. Devletin en önde gelenlerinin, Sadrazam, Şeyhülislam, Darüssaade Ağası ve İstanbul kadısının bu yoğun çabası, evkaftan tahsis edilen basit bir görev ile onun cüz’i yevmiyesine köklü ve etkili bir Osmanlı ulema ailesinin henüz maaşı olmayan oğulları adına el koymak içindir.
Karagöz oyununda Tuzsuz Deli Bekir tiplemesi.
Hoca Sadeddinzadeler ile Taşköprülüzadeler, ulema ailesi olarak Osmanlı Devleti’nde hanedanlaşmış ailelerdendir. Bünyelerinden çok sayıda şeyhülislam, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, müderrisler, kadılar çıkarmışlardır. Belgede geçen “ulemâ dâ‘îlerinin oğulları avâtıf-ı Hüsrevânelerine mazhar olmak âdet-i hasene-i Şehriyârî olmağın (Ulema kullarının oğullarının padişahın cömertliğine, bağışlarına mazhar olması padişahın güzel adetlerindendir)” cümlesi de pervasızca savrulan bir cümle değil, Tarihçi Gelibolulu Âlî’nin anlattığı devrin beşik ulemasının ayrıcalıklarının gözönüne serilmesidir. Darüssaade Ağası’nın arzı üzerine sadrazamın meseleyi genişçe bir özetle sunduğu padişah 3. Mehmed bizzat elyazısıyla “Verilsin” yazarak evrakın muamelesini tamamlar.
Böylelikle Şakacı Divane Bekir’in 30 akçelik yevmiyesi kesilir ve işine son verilir. Devrin bazı fetvalarında malayanilik, laubalilik, taklitçilik ayıplanmıştır ama, dine dokunan bir husus olmadıkça ceza verildiği vaki değildir. Şaka ile tanınmak bir görevlinin işine son vermek için gerekçe olamaz.
Sünnet düğününde Karagöz
Sultan 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’in 1582’de Sultanahmet Meydanı’nda 52 gün süren sünnet düğünü şenliklerinde Karagöz-Hacivat maskeli sanatçılar. (Seyyid Lokman, Hünername, TSMK. H. 1344)
Osmanlı Devleti’nin sonlarında da 1910’da Karagöz oynattığı için memuriyet haysiyetini ayaklar altına aldığı suçlamasıyla Karagözcü esnafının şikâyet ettiği Adliye kâtiplerinden İzzet’in sanatından men’ edilemeyeceğine karar verilmişti (#tarih, sayı 30, sf. 88). Divane Bekir’in yaptığı şakalarla iş huzurunu bozduğu için işten atıldığı düşünülebilir ki bu da Karagöz ile Hacivat’ın, Orhan Bey’in veya Yıldırım Bayezid’in camiinin inşaatını geciktirme töhmetiyle idam edildiği rivayetini akla getirir. Böyle olunca da soru soruyu getirir:
Acaba Divane Bekir’in şakacılığı nasıl tezahür ediyordu? Karagöz oynatanlarla, yardakçılarıyla, birarada bulunuyor muydu? İşten atılınca o şakacı adam gidip yerine Suhte/Celalî/Yeniçeri özentisi, eli bıçaklı, kılıçlı, nara atıp, şişeyi cebinden eksik etmeyen bir şarap tutkunu mu gelmişti? Ondaki bu değişimi fark eden Karagöz sanatçıları, Divane Bekir’den aldıkları ilhamla onun da deve derisinden tasvirini çıkarıp Karagöz’ün karakterleri arasına dâhil etmiş olabilirler miydi? “Divane” olan sıfatını kolaylıkla “Deli”ye çevirdikten sonra “Tuzsuz”u da ilave ederek “Tuzsuz Deli Bekir” adıyla yeni bir tip ortaya konulmuş olabilir mi? Bu soruların cevabı henüz olmasa da Karagöz’ün en eski oyunlarından itibaren yer aldığı düşünülen Tuzsuz Deli Bekir tipinin yerine 19. yüzyılın sonlarında Efe ile Zeybek karakterinin yerleştiğini biliyoruz. II. Abdülhamid döneminde Batı Anadolu’da namı yürüyen Çakırcalı Mehmed Efe’nin gündemi sarsmasıyla “Aydınlı Efe” Karagöz tipleri arasına girmiştir. Böyle bir güncelleme ile 1602’den sonraki bir tarihte Tuzsuz Deli Bekir de Karagöz oyununa girmiş olabilir. Burada düşünülmesi gereken husus, henüz Karagöz-Hacivat karakterlerinin yaşayıp yaşamadıkları bilinemese de, toplumun bağrından çıkan model kişiliklerin oyunda yer alan muhayyel şahısların karakter inşaında da yer almış olabilecekleridir. Maalesef o dönemden kalma oyun metinleri elimizde olmadığından, kesin delillere ulaşıncaya kadar bu sorularımız cevapsız kalacaktır.
Metin And tasnifi
Karagöz’ün kahramanları
Metin And’ın tasnifine göre Osmanlı coğrafyasındaki insan kitlesi Karagöz tipleri arasında hemen hemen eksiksiz yer alır.
Elbette bu tasnifteki tiplerin her birinin somut kişiliklerden ilham alınarak oluşturulduğunu söyleyemeyiz.
BELGENİN ÇEVRİMYAZISI
Padişah emriyle kesilen 30 akçelik mütevazı maaş
Verilsin [Sultan 3. Mehmed’in elyazısı ile]
Darüssaade Ağası Osman Ağa kullarının arzıdır.
Merhûm Sultan Süleyman Han tâbe serâhu evkâfı zevâyidinden yevmî otuz akçe vazîfeye mutasarrıf olan Dîvâne Bekir şaka ile ma‘rûf olmağın Selânik kazâsından munfasıl olan Mevlânâ Kemâl dâ‘îlerinin oğlu Ahmed’in vazîfesi olmayıp mezbûr Bekir’in on akçesi mûmâileyh Ahmed’e verilmesin Şeyhülislam dâ‘îleri münâsib görüp İstanbul Kadısı i‘lâm eylediğin arz eder.
Mahmiye-i İstanbul’da merhûm ve mağfurunleh Sultan Süleyman Han tâbe serâhunun câmî‘-i şerîfi ve imâret-i âmireleri evkâfı zevâyidinden yevmî otuz akçe vazîfesi olan Divâne Bekir şaka ile ma‘rûf olup ve nâ-mahal olmağın zevâyid vazîfesi ref‘ olunup işbu râfi‘-i ruk‘a-i ubûdiyyet Selânik kazâsından munfasıl olan Mevlânâ Kemâl Efendi dâ‘îlerinin oğlu Ahmed dâ‘îlerinin vazîfesi olmayup ve ulemâ dâ‘îlerinin oğulları avâtıf-ı Hüsrevânelerine mazhar olmak âdet-i hasene-i Şehriyârî olmağın mezbûrun ref‘ olunan otuz akçe vazîfesinin yevmî on akçesi müşârunileyh Ahmed dâ‘îlerine olmasını hâlâ Re’isü’l-ulemâ olup Şeyhülislâm olan dâ‘îleri münâsib görüp ve a‘lemü’l-ulemâi’l-mütebahhirîn bi’l-fi‘il mahmiye-i mezbûre kadısı Mustafa Efendi dâ‘îleri i‘lâm etmeğin tevcîh olunup berât-ı şerîf sadaka buyurulmak ricâsına pâye-i serîr-i a’lâya arz olundu. Bâkî emr u fermân der-adlindir.
Ez‘afü’l-İbâd
Osman Ağa-yı
Dârüssaade
en-Nazır
Şakacı Deli Bekir’in işten atılmasına dair Darussaade arzı, sadrazam telhisi üzerine padişahın hatt-hümayunu yazılı belge. BOA.A.RSK 5/123.
Tarih boyunca mağaralara, duvarlara, tuvaletlere, okul sıralarına, ağaç gövdelerine edepli-edepsiz, arlı-arsız, sanatlı veya harcıâlem nice yazılar yazıldı, resimler çizildi. Tamamen çevre kirliliğine sebep olanları çoğunlukta olsa da bazı yazılar yaşanmış bir tarihin tek tanığı olabilir ve özenle korunmalıdır. Evliya Çelebi’ye göre seyyahların gezip tozdukları yerlerde taşa, duvara, ağaca yazı yazmaları adettenmiş. Belki bu adet çok yayılınca vakıf kuranlar da hayır eserlerindeki kirliliğinin önüne geçmek için maniun-nukuş adı verilen bir görevli istihdam etmeye başladılar.
Tarihteki yolculuğunda adını sabit kılmak iste yenler, kendilerinden sonrakilere bir iz, işaret bırakmaya pek önem vermiştir. Mağara duvarlarındaki resimlerden itibaren izlenebilen bu psikoloji, legal düzeyde kitabelerde karşımıza çıkar. Her kültürde sayısız örneği vardır. Tapınak, okul, saray, köprü gibi binaları inşa ettirenlerin veya kazandıkları zaferlerin unutulup gitmemesini düşünenlerin ilk aklına gelen, sanatlı veya sade bir kitabeyle o tarihî anı, başarısını kayıt altına almaktır.
Hafız Mustafa Efendi’nin görevi 1720 yılında İzmit’te Abdüsselam Camii Vakfı mütevellisi Fatma Hanım’ın talebiyle maniunnukuş görevinin Hafız Mustafa Efendi’ye tevcih edilmesi.
Diktirdikleri anıtlara koydurdukları kitabelere zaferlerini yazdıranların, kendilerinden bahsetmeleri hiç yadırganmaz. Çünkü toplumlar, tarihe geçmenin bânîlere veya muzaffer komutanlara, hükümdarlara verilmiş haklardan olduğunu tartışmaz. Buna karşılık bina yaptıramayan, zafer kazanamayanlar kendilerini geleceğe taşıma isteklerini nasıl tatmin edeceklerdir? Mezarına diktireceği taştan bile mahrum olanların, zengin, eşraftan, bey, paşa veya hükümdar olamayanların, uzak dağ başlarını kendilerinden bahseden yazılarla doldurmaları mümkün olsa da insan elinin, gözünün değmediği böyle yerler pek tercih edilmez. Sahipli veya hayır eseri, kamuya mal olmuş, geleni gideni bol mekânlar özellikle seçilir ki, izler oralara bırakılır. Legal kitabelere göre bu izlerin, yazı veya şekillerin, çoğunlukla estetik kaygılardan, sanattan ve edebi duyarlılıktan uzak, tahripkâr ve yer yer vandalizme evrilmiş, korsan ürünler olduğu şüphesizdir.
Anadolu’da Roma ve Bizans dönemlerinden kalma eserlerde de Yunanca, Latince duvar yazılarına rastlanır. Batı dünyasında da çok sayıda tarihî örnekleri bulunan ve bugün “grafiti” olarak kavramlaştırılan duvar yazıları, 1970’lerden itibaren sanat ve ideoloji bağlamında farklı değerlendirmelere sözkonusu olsa da bu yazımızın çerçevesine dâhil değildir.
Tarihî eserlerin, abidelerin yazı, resim ve şekillerle kirletilmesi, bazen bu eserlerin tahribine sebep olacak derecede ileri gidilmesi, her devirde engellenmesi gereken bir durum olagelmiştir. Öncelikle mülk sahipleri, binalarının yazılıp çizilerek kirletilmesini önlemek ister. Osmanlı devrinde de sıklıkla karşılaşıldığına şüphe yok ki, hayır sahipleri vakfettikleri hayratın, inşa ettirdikleri cami, türbe, medrese, imaret, darüşşifa gibi eserlerin, yazı, resim ve çeşitli şekillerle kirletilmesinin önüne geçebilmek için özel bir görevlinin istihdam edilmesini vakfiyelerinde şart kılmışlardır. Bu görevliye çoğunlukla “mâniun-nukûş” adı verilir, bazen de “mahîun-nukûş” olarak adlandırılır. İlki “nakışları engelleyen”, ikincisi “nakışları yok eden” anlamlarına gelen bu sıfatları taşıyanların görevleri de vakfiyelerde belirtilir.
Vakıflar Dergisi’nin 1938’de çıkan ilk sayısında Süheyl Ünver “İstanbul’un Fethinden Sonra Türklerde Tıbbî Tekâmül” makalesinde ve Halim Baki Kunter “Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüt” çalışmasında, bu görevlilerin tarifini yapmışlardır.
Tuvalet yazıları Cafer Zorlu’nun bu karikatürü Reşad Ekrem Koçu’dan alınmıştır.
Kunter ayrıca İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 1952’deki ilk sayısında “Abidelerin ve Hayrat Binaların Bakımı ve Korunması Meselesi” adlı makalesinde İstanbul Yenicamii’de görevli kadroyu sayarken vakfiyesindeki “maniun-nukuş”un görev ve yetkilerini aynen nakledip izah eder:
“… ‘ve bir hizmet-i malûmeye kâim ve ikâmeti vazife-i lâzımeye mülâzım kimesne maniunnukuş olup sâlifüzzikr olan mebânî-i hayrâta hâzır ve der-i divârına muzır olup şöyle ki süfehâ-i enâm ve erâzil-i avâmdan bir ferd duvarlara ya hat veya nakş etmek kasdede kâinen men kâne bi-eyyi tarikın kân men’ ve eğer ihtiyaç olursa darb ile def’eyliye ve tesvîd olunmuş mevâzii mahk ve eserini bilkülliyye mahveyliye’ …Görülüyor ki bu hizmet bir nevi “Abide Zabıtası”dır. Caminin hiçbir yerini hiçbir kimsenin yazı ve çizgi ile veya sair suretle kirletmemesi için daimi surette abideyi gözetleyecek, ona el uzatanları, ihtiyaç görüldükte dövebilecektir. Maniunnukuş adı verilen bu anıt polisinin iki vazifesi vardır: Biri abidenin kirletilmesine meydan vermemek, ikincisi de çizilmiş, kirletilmiş bir yer görürse yapılan telvisatı hemen gidermek, orasını bunların izi belli olmayacak şekilde temizlemektir”.
Kunter’in bu izahı, kavramı ortaya koymaktadır. Osmanlı devrinde de bilhassa helâ duvar ve kapılarının yazı ve resimlerle doldurulduğunu Reşad Ekrem Koçu nakletmektedir. Günümüze gelen tarihî binalarda çok az yazıya, çiziye, şekle rastladığımıza göre görevliler de işlerini hakkıyla yerine getirmişlerdir (Ayasofya Müzesi’nde üst kat galeride görülen Viking Halvdan’ın yazısının mermere derin kazınmış olması silinmesine imkan vermemiş olmalı).
Cami duvarları Evliya Çelebi’nin Elbasan Kalesi’ndeki Gazi Sinan Paşa Camii’nin duvarlarından bahsettiği sayfa. Yüzlerce seyyahın caminin duvarlarını doldurup yazdığı yazıların arasına Evliya Çelebi de bazı beyitler karalayıp “Ketebehu [Bunu yazdı] Seyyâh-ı Âlem Evliya sene 1081” cümlesiyle izini bırakmıştır.
Yine de duvarlara yazı yazanlar her zaman için vakfiyede belirtildiği üzere “sefih ve erazil” takımından olmayabilir. Evliya Çelebi gibi seyyahların, gezip dolaştıkları yerlerde bir iz bırakmak için özel gayretleri hatta adetleri olduğu anlaşılıyor. Mehmet Tütüncü’nün incelediği üzere Evliya Çelebimiz Edirne, Elbasan, Berat, Medine, Mora-Ballıbadra, İstanköy, Foça, Adana şehirlerini gezdiğinde duvarlardan çınar ağaçlarına kadar müsait yerlere yazılar yazmış ve bunların bir kısmını da Seyahatname’sinde nakletmiştir. Arnavutluk’ta Elbasan Kalesi’ne gittiğinde Sinan Paşa Camii’ni tarif ederken “Büyük ve eski bir cami olarak duvarlarının dış cephesinde bir nokta konacak kadar boş yer yoktur. Beyitler, kasideler, hadislerle doldurulan duvarda Anadolu, Arap ve Acem seyyahlarının birer kıta hüsn-i hatları var ki yüz cilt kitap olur. Zira burası nice bin şairin durağıdır. Onun için herkes marifetini gösterip nice kerre yüz bin eser yazmışlar. Benim de her vardığım köy ve kasabada halkın toplandığı mekânlarda birer eser bırakmak alışkanlığım olmakla küstahâne bir beyit yazıp ‘Ketebehu seyyâh-ı âlem Evliyâ sene 1081′ şeklinde tarih ve imzamı attım” demektedir. Kitabında belirttiği yazılar günümüze gelemese de belirtmediği bazı yazılar tespit edilip yayımlanmıştır.
Günümüze kadar silinmeden gelebilen yazılar da vardır. Yazıldıkları hatta kazındıkları yerler itibarıyla silinmeleri imkânsız olduğundan günümüze geldikleri muhakkaktır. Cami kubbelerini tutan fil ayaklarının veya revak kemerlerinin sütunlarının bilezik adı verilen tunç, metal kısımlarına çok sayıda yazı kazınmıştır. Bazıları gayet sanatlı ve imzalı olan bu yazılar, haliyle silinemeden kalmıştır. Belki de silinmemek üzere yazılmışlardı.
İstanbul’daki cami, türbe yapılarıyla Topkapı Sarayı’nda yer alan bilezik yazıları, yakınlarda Nazif Arıman tarafından İBB yayınları arasında çıkan kitapta tanıtılmıştır. Nazif Arıman bu eserinde Evliya Çelebi’de tespit ettiği bir ibarede, maniunnukuştan farklı olarak yine Evkaf tarafından görevlendirilen “hakkâk müverrih”ten bahseder. Hakkâk, sert bir zemine sert bir cisimle yazan sanatkârdır. Bunun aynı zamanda müverrih, yani tarihçi olarak anılması, bilezik yazılarında görülen yangın, savaş, barış, önemli kişilerin ölümü gibi tarihî olayları kaydetmekle görevli kişilerin varlığını düşündürür. Şimdiye kadar incelediğim vakfiyelerde bu görevin tayin edildiğini veya Ruus kayıtlarında herhangi birine tevcih edildiğini görmesem de bulunması muhtemel olduğundan Evliya Çelebi’nin kaydına itibar ediyorum.
Maniunnukuşlukberatı Ahmed Bican ibn-i Ali’nin Tophane Nusretiye Camii’ndeki maniunnukuşluk görevinin 1862 yılında verilen beratı.
Osmanlıların son çeyreğinden itibaren yazılıp günümüze intikal eden bazı ilginç yazılar da mevcuttur. Fatih Köse, Tekirdağ Rüstem Paşa Camii’nde bulunan, 1884-1988 arasında yazılan yazıları tanıtmıştır. Necdet Sakaoğlu çok farklı bir yazıyı Amasra Limanı dalgakıranının dev taşlarında tespit etmiştir. Taşçı kalemiyle 10 cm’ye 1.5 cm boyutunda açılan derin yarıklara sert beyaz harç yedirilerek oluşan rakam ve harflerle yazılan 1 MAI 1911 yazısını Sakaoğlu’na göre, dalgakıran inşaatında çalışan Fransız mühendisleri Dünya İşçileri Dayanışma Günü için bilinçli olarak yazmışlardır.
Fatih Camii haziresindeki Dinozade Abidin Paşa’nın baldaken türbesinin mermer sütunları, tavanı, sanduka kenarları 1900’lerin başından 2000’lere kadar gelen eski yazı-yeni yazı yüzlerce ibare ile doluydu. Yanıbaşındaki Gazi Osman Paşa’nın türbesinde en ufak bir çizik yokken Abidin Paşa türbesine neden rağbet edildiğinin kaynağı meçhuldür. Belki de halk ağzında tez yayılan Tezveren Baba hikâyeleri gibi, bu türbenin de istekleri yerine getirdiğine inanılıyordu. Daha çok sınıfını geçmek isteyen öğrencilerin, aralarının düzelmesini isteyen sevgililerin yakarışlarından ibaret yazıların dijital öncesi film tab edilen çağda fotoğraflarını çektiysem de maalesef okunamaz halde çıkmışlardı. 2011 yılındaki restorasyonda tamamı silindiği için yaklaşık 100 yılın folklorik birikiminden hiç eser kalmadı.
Elbette duvar yazıları deyince, edebiyat tarihimize geçmiş haliyle Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” şiiri ve ana teması olan Maraşlı Şeyhoğlu adlı halk şairinin koşması unutulamaz. Faruk Nafiz, 1923’te öğretmenlik görevi için Kayseri’ye atlı araba ile giderken konakladığı kervansaraylarda yatağının yanındaki duvarlarda gördüğü yazıların verdiği ilhamla o müthiş şiirini kültürümüze kazandırmıştır. Yazılarla ilk karşılaştığı anın dile geldiği mısralarla yazımızı bağlayalım:
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı: Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın manîler, açık saçık resimler…
REŞAD EKREM KOÇU’DAN
Cami helasındaki tellak övgüleri
Reşad Ekrem Koçu’nun muhteşem eseri İstanbul Ansiklopedisi sayesinde varlığından haberdar olduğumuz Aksaray Murad Paşa Camii’nin ayakyolundaki bir çizim, duvardaki şekillerine vakıf olabildiklerimizin en orijinallerindendir. 1324/1906’da Basmacı Ali adlı biri tarafından çizilen “Aksaray Tevekkül Hamamında Tellak Tokatlı İsmail Ağa sanatında gayet mahirdir” ibareli ve İsmail Ağa’nın belinde peştemali, ayağında nalınları ile tasvir edildiği resim, 1933 yılında sapasağlam durduğu sırada R.E. Koçu tarafından Hüsnü adlı birine kopya ettirilmiş. Zamanla bir duvar ilanına dönüşen resmin çevresi, İsmail Ağa’nın tellaklık sanatında gayet mahir olduğunu tasdik eden çeşitli müşterilerin el yazılarıyla dolmuş. 1906’dan 33’e kadar kimsenin silmeye teşebbüs etmemesi de hayli ilginç.
Solda yukarıdan aşağıya:
Tasdik olunur efendim doğrudur, Haddehaneden Süleyman ve refiki Tahir;
Tasdik olunur, Nizamiye Çavuşu Bekir;
Bendeniz dahi gayetle memnum oldum, tasdik ederim, Ketebe-i Maliye’den Ahmed Hidayet;
Tasdik olunur, Mektepli Nuri Sağda yukarıdan aşağıya:
İsmail Ağa’ya yıkandım, ben dahi tasdik ederim, gayetle mahirdir, Tıbbiyeli Talat;
Ben dahi tasdik ederim, Mektepli Kâmil;
Bendenizi de yıkamıştır, memnun oldum. Şehremanetinden Hasan Basri;
Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın kahramanlıklarla dolu hayatına karşılık, uzun Osmanlı asırlarında büyük bir unutulmuşluğa mahkûm olduğu şaşırtıcı bir gerçektir. Osmanlı kroniklerinin hakkını vermeden temas edip geçtiği bu kahramanın hatırasına ve vakfiyesine, yine Osmanlıların son asrında büyük saygısızlıklar yapılmıştır. 2. Meşrutiyet’le hatırlanan Barbaros’la ilgili belgeler ve gerçekler…
Barbaros Türbesi ve Haziresi Beşiktaş İskelesi, Deniz Müzesi, Sinan Paşa Camii arasında yer alır. Mimar Sinan’ın inşa ettiği ilk türbe olma özelliğiyle de önemlidir.
Günümüze kadar yapılan araştırmalarla hayatı, ailesi ve savaşları hakkında bir hayli bilgiye sahip olduğumuz Barbaros Hayreddin Paşa’nın, Beşiktaş’ta yaptırıp vakfettiği türbe, hazire, medrese, imaret, yalı ve konaklarından ibaret hayratının başına gelenler hakkında derli toplu malumatımız yoktur. Belki de bu kusurumuz, kahramanlarına karşı ilgisiz bir toplum olmamızla alakalıdır. Bu yazımız, bir nebze olsun bu kusuru giderebilmek adına bir derlemedir.
Barbaros Hayreddin
Okurumuz Ataman Oğuz Yılmaz’ın Barbaros Hayreddin çizimi. Pres kumaş üzerine karakalem tekniğiyle yapılmıştır. Eserin orijinali Ankara Merkez Komutanlığı’nda sergilenmektedir.
Vakfiyesi
Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde 2225 numaralı defterin 183-190. sayfaları arasında 811 kayıt numarası altında bulunan 12 Rebiülevvel 941 (21 Eylül 1534) tarihli Barbaros Hayrettin Paşa Vakfiyesi, 25 Cumadelula 1313 (13 Kasım 1895) tarihinde çıkarılmış Türkçe bir surettir. Defter kaydına esas vakfiye Evail-i Rebiülevvel 970 (Kasım 1562) tarihinde orijinalinden çıkarılmış bir suretten alınmıştır. Vakfiyenin şartlarıyla, vakfedilen emlak ve nakit para ilk defa Ali Şükrü Bey tarafından Donanma Mecmuası‘nın 1910 yılı Haziran sayısında kaleme alınmıştır ancak kullandığı vakfiyenin kaynağını göstermez.
Oruç Reis’li arma 500 yıl önce Oruç Reis’i katleden Tineolu Teğmen Garcia de La Plaza’ya verilen arma, günümüzde Tineo kasabasının resmi armasında yer alan bir figürdür.
Tespit edebildiğim kadarıyla Vakıflar Arşivindeki vakfiyeyi ilk kez 1945’te Yüzbaşı Emin Yakıtal tanıtmıştır. İbrahim Hakkı Konyalı da 1972’de Yeni Asya gazetesindeki dört bölümlük yazısında muhtasar bilgiler verir. Konyalı bu suret vakfiyenin aslını Barbaros’un torunlarından Hikmet Barbaros’ta gördüğünü söyler. Senelerden beri araştırdığı halde nerede olduğunu bulamadığını söylediği orijinal vakfiyeye henüz rastlanılamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bulunan EV.VKF 6/47 numaralı vakfiyenin katalog kaydında Barbaros Hayrettin Vakfiyesi olduğu belirtilmişse de, ölümünden sonra oğlu Hasan Paşa’nın 1020 Ocak 1548 tarihinde tesis ettiği 61 sayfalık Arapça vakfiyedir.
Vakıflar Arşivi’ndeki vakfiye suretinde vakfın ilk tesis edildiği tarih olarak gösterilen 21 Eylül 1534 tarihi hatalıdır. Barbaros’un babasının isminin Yakub olduğu birkaç kitabe ve kitaptan tespit edildiği halde bu vakfiyede Nurullah b. Abdullah olarak karşımıza çıkması da çözülememiş muammalardandır. Eğer bu vakıf Tersane’deki Kaptan Paşa odasında, İstanbul kadısı huzurunda Hayrettin Paşa’nın ve şahitlerin bilfiil bulundukları bir oturumda kurulmuşsa, bunun Barbaros’un Tunus Seferi için donanmayla yola çıkıp İstanbul’dan ayrıldığı 1 Ağustos 1534 tarihinden önce olması gerekirdi.
Vakfiye tarihinin sağlaması yapılırken hatalı olduğunu ortaya koyan en önemli veri, kitabesine göre 948 Hicri/1541-42 Miladi yılına tarihlenen ve Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbe olan Beşiktaş’taki Hayrettin Paşa Türbesi’nin vakfiye metninde inşaatının tamamlanmış olduğunun belirtilmesidir. Bu durumda inşaatı 1541-42’de tamamlanmış bir yapının 1534 tarihli vakfiyede yer alamayacağı ortadadır. Ayrıca türbenin yanına yaptırdığı medresenin faaliyette olduğunu ve vakfedilen emlakin en önemlilerinden, yine Sinan yapısı ve günümüzde vakfın mülkiyetinden çıkıp özel mülkiyete konu olan Zeyrek’teki Çifte Çinili Hamam’ın gelirlerinin de bu medreseye tahsis edildiğini vakfiyeden öğreniyoruz.
Pervititch Haritası
Barbaros’un yalı, konak, medrese, imaret, türbe ve haziresine ait alanın üzerinde Dolmabahçe Sarayı’ndan Beşiktaş İskelesi’ne kadar olan değişim, 1922 tarihli sigorta haritasında görülüyor.
Çinili Hamam’ın da 1540-46 tarihleri arasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Belki medrese ve imaret de Sinan eseriydi. Vakfiyedeki şahitler, İstanbul kadısı ve askerî kassam olarak isimleri geçenlere dair prosopografik bir araştırma yapıldığında da tarihin hatalı olduğunu ortaya koyacak kanıtlara rastlanılması mümkündür. Bu durumda vakıf tesis edilirken Barbaros bizzat kadı huzurunda ve kaptan paşa odasında bulunmuşsa, vakfiyenin tarihini, Nice Seferi’nden döndüğü 1545 başları ile 5 Temmuz 1546’daki ölümüne kadar İstanbul’da geçirdiği bir buçuk yılda aramak lazımdır.
Cezayir Kalesi ve Şehri 17. yüzyılın son çeyreğindeki görünümü.
Vakfiyesinde İstanbul’un çeşitli mahallelerindeki çok sayıda evi ile hamam, fırın, değirmen gibi tesislerin kira gelirlerini vakıf yöneticilerinin maaşına; medresedeki öğrencilerin cep harçlığına; müderris, kütüphaneci, sucu, kapıcı, hela bekçisi gibi görevlilerin yevmiyesine; medresenin yanına inşa ettirdiği aşhanede öğrenciler için pişirilecek zerde pilav maliyetiyle aşçı ücretine tahsis etmiştir. 25.000 kuruş nakit parasının yüzde on faiz ile işletilip nemasının da aynı masraflara tahsis edilmesi şartı, devrinde sıklıkla görülen uygulamalardandır.
Hayrettin Paşa’nın medresesine vakfettiği Kur’an, hadis, tefsir gibi dinî ilimlerden ibaret 20 adet kitap da vakfiyede listeleniyor. Dünyaları gezmiş, birçok dil bilen yaşlı bir denizcinin sadece bu kitaplardan ibaret bir kütüphanesi mi vardı? Denizcilikle ilgili kitaplar, atlaslar, coğrafya eserleri yok muydu? En azından Pîrî Reis’in maiyetinde çalışırken Kitab-ı Bahriye‘nin telifinde katkısı olan, sonra Barbaros’un hizmetine giren ve Gazavatname‘sini yazdırdığı Seyyid Murad’dan bir tane bile Kitab-ı Bahriye edinemedi mi? Aslında denizcilikle ilgili kitapları vardı da bunlar medreseye uygun düşmeyeceği için mi vakfetmek istemedi? Bu soruların henüz cevapları yoktur.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın çağdaş bir portresi.
Mimar Sinan’a inşa ettirdiği Beşiktaş’taki türbesine gömülmesini vakfiyesine vasiyet şeklinde kaydettirmiştir. Donanma mecmuasında Ali Şükrü Bey’in denizci rivayeti olarak naklettiğine göre “yattığım yerden vatan-ı hususiyemin yani denizin şıyırtısını işitmek isterim” dermiş. Her gece mezarında iki kandil yakılmasını, ölümünden sonra azad edilmiş sayılan kölelerinin (uteka) ve onların çocuklarının türbesinin etrafına defnedilmesini ister. Beşiktaş’taki yalısını da kölelerinin erkek soyuna bırakır. Kızların soyundan gelenlerin buraya taarruz etmesini istemez. Yalısındaki su kuyusuna özel bir önem verdiği anlaşılıyor. Belki de tarihî eser bilinci hayli yüksek biriydi. Çünkü İstanbul’un Kostantiniyye olduğu zamanlardan kalma bu kuyuya dokunulmamasını, olduğu haliyle bırakılmasını istedi. Bu kuyu günümüzde Barbaros’un yalısının bir kısmının üzerinde yer alan Beşiktaş Deniz Müzesi’nin bahçesinde halen mevcuttur.
Moltke haritası 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılmış kopyasından ayrıntı. En soldaki dikdörtgen, bugünkü Beşiktaş Arena stadının yer aldığı Has Ahır binalarıdır. Altında Dolmabahçe Camii; ortada Dolmabahçe Sarayı; sağda ise Barbaros yalısı, Hayrettin İskelesi, aşhane, medrese ve türbe alanları görülüyor.
Türbesi
Yukarıda değindiğimiz gibi Barbaros’un sağlığında 1541-42’de Mimar Sinan’ın ilk inşa ettiği türbede bugün Barbaros’la birlikte eşi, evlatlığı Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa ve Kapudan-ı Derya Cafer Paşa’nın mezarları mevcuttur. Türbe hiç abartılı olmayan, sade, küçük ve uyumlu bir yapıdır. Kapının üstündeki “Haza türbe-i fatih-i Cezayir ve Tunus merhum Gazi Kapudan Hayreddin Paşa Rahmetullahi aleyh, sene 948” ibareli kitabesi sağlamdır.
Barbaros’un ölümünden sonraki yıllarda, her ilkbaharda sefere çıkan Osmanlı donanması, Topkapı Sarayı sahilindeki Yalı Köşkü’nde padişahı selamladıktan sonra Beşiktaş’a gelir, bu büyük denizcinin türbesi önünde demir attıktan sonra üç gün yatardı. Bu arada türbeye dualar edilir, denizcilere ziyafetler verilir ve Donanma üç günden sonra Barbaros’u selamlayarak Akdeniz’e veya Karadeniz’e açılırdı. Bu uygulamanın Osmanlı teşrifatında önemli bir yer tutması Barbaros’un hatırasının yaşatılmasına önem verildiğini vurgular.
Deve Meydanı Krokisi Pertevniyal Valide Sultan’ın kahvecibaşısının kayıkhanesinin sınır tespiti için çıkarılan kroki sayesinde türbe çevresindeki 1850 sonrası yapılaşma vaziyetini görebiliyoruz.
Arşiv belgelerine göre sonraki uzun Osmanlı devrinde vakfiyesine uyuluyor, hesapları görülüyor ve medresesi de 19. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetini sürdürüyordu. Ancak bu sıralarda işler değişti. O zamana kadar Çeşme’de, Navarin’de, Sinop’ta yakılıp imha edilen Osmanlı Donanması’nın iyice güçten düşmesiyle, “Beşiktaş mitosu”nun da önemini kaybettiği anlaşılıyor. Bugünün Beşiktaş’ında vapur iskelesi karşısındaki önü açık, nispeten düzenli türbe ve çevresindeki hazire, 1850’den sonraki yıllarda etrafı odun depoları, kayık imalathaneleri, tuğla sergileri, dükkânlar, evler, kahvehane, meyhane ve gazinolarla kuşatılmış bir haldeydi. Arayan zorlukla bulurdu. 1850’de geldiği Türkiye’ye uzun yıllar hizmet eden, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı Donanması’nın mümessili olan, “Müşavir Paşa” lakaplı Adolphus Slade’in anıları bu konuda önemli ipuçları vermektedir.
Adolphus Slade “Türklerin Nelson’u” olarak nitelendirdiği Barbaros’un türbesini ziyaret için Beşiktaş’a geldiğinde, bırakın türbenin yerini bileni, Barbaros’un adını dahi duymamış köy sakinleriyle karşılaşır. Zorlukla türbeyi bulduktan sonra, kapıyı açtırdığı adam ısrarla burayı niye ziyaret ettiğini sorar. Sadece merakından ziyaret ettiğini söylese de inanmaz. Daha sonra Beşiktaş’ın Rum sakinlerinden bir tanıdığı, arkasından uydurulan hikâyeyi anlatır. Güya Slade, Barbaros’un Frengistan’daki bir sevgilisinden olma çocuğun neslindenmiş ve o da büyük atasını türbesinde ziyaret etmiş!
Yine de bu yıllarda türbenin çevresi gaspedilmişe benzemiyor. 1839 tarihli Moltke haritasının 1851-52’de Türkçeye uyarlanıp basılan kopyasında, bahçe ortasındaki türbe, yanında medrese ve imaret olması gereken iki yapı ile müstakil olarak ayaktadır. İskeleye kadar boş bir alan mevcuttur. O tarihte inşaatı sürdürülen Dolmabahçe Sarayı’nın planı da gösterilmiştir. Saray ile türbe arasındaki ortası geniş avlulu yapılar topluluğu da Barbaros’un vakfiyesinde belirtilen yalısı ve konağından arta kalanlar olmalıdır. Mevki adına Hayrettin denildiği kayıtlıdır.
Hasan Paşa’nın türbesi Haziredeki birçok mezarın tahrip edilmesiyle oluşturulan alana inşa edilen 7-8 Hasan Paşa’nın türbesi. Arkada görülen duvar mahkemeye konu olan duvar olmalıdır.
Anlaşılan, ne olduysa bu tarihten sonra olmuş ve tespit edemediğimiz bir tarihte medrese ve imaret binası ortadan kaldırılıp alan işgal edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı’nın inşaat alanında istimlâk edilen çok sayıda özel mülkün olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye artık Barbaros Vakfı’na ait olan bir bostan ile bir evin de dâhil edilmesi gerekiyor. 16 Nisan 1908 tarihli Barbaros Hayrettin Vakfı mütevellisi İbrahim Şahab Bey’in arzuhali üzerine vaktinde Dolmabahçe Sarayı’na ilave edilmek üzere musakkafatı satın alınan bir bostan ile menzilin arsa kirasının vakfa ödenmesi talep ediliyor. Emlak-i Hümayun müdiriyetinin kayıtları ile karşılaştırıldığında mütevellinin iddiası doğrulanıyor ve talep edilen kira vakfa ödeniyor. Demek ki Barbaros Vakfı’nın arazisi, günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu alanın bir miktarına kadar uzanıyordu (BOA.ML.EEM. 695/81).
Pertevniyal Valide Sultan Kahvecibaşısı Hasan Efendi’nin sahibi olduğu kayıkhanenin sınırlarını belirlemek üzere 9 Mayıs 1875’de çizilen bir krokide (BOA.PLK.p. 148) türbeden iskeleye kadar olan boş alanın kimlerin işgalinde olduğu görülmektedir. Türbeden iskeleye inilen yolda hazireden açılan alanda bir dizi dükkân inşa edilmiştir. İlginçtir, krokide Barbaros türbesi gösterilmemiş, sadece “kabristan” ibaresiyle belli belirsiz bir mevki tayin edilmiştir. Kabristanın hemen önündeki alan, Edhem Paşa’nın altı kayıkhane üstü gazino olan mülkü haline gelmiştir! Ortaköy yönünde ise Bezmialem Valide Sultan Vakfı’na ait fırın, keresteci dükkânları, gazino binaları mevcut olmakla birlikte, bunların Barbaros Vakfı’ndan koparılan alanlar olup olmadığı meçhuldür.
1905 yılına geldiğimizde, o zamana kadar teşebbüs edilmeyen bir olay gerçekleşir. 5. Murad’ı yeniden tahta çıkarma girişimi sırasında ihtilalci Ali Suavi’yi başına vurduğu odunla katlettiği için II. Abdülhamid’in en önem verdiği, güvendiği adamlarından olan Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa ölünce, Barbaros Hayrettin Paşa’nın vakfiyesine en büyük tecavüz vuku bulur. Hayrettin Paşa’nın vakfiyesindeki şart doğrultusunda 1550’lerden itibaren 350 yıl boyunca ölen köleleri ve onların çocuklarının gömüldüğü hazireden Hasan Paşa’ya bir türbe yeri ayrılır. Zaten daha önceki yıllarda Hasan Paşa’nın görev yaptığı Beşiktaş Karakolu da Hayrettin Paşa Vakfı’nın arsasında inşa edilmiştir. Ayrılan yerdeki mezarlar ve taşları gelişigüzel sağa sola atılarak tahrip edilir ve Mimar Kemalettin’e bir türbe inşa ettirilir. Osmanlı Arşivi’nde belgesi henüz ortaya çıkmadıysa da, 2. Abdülhamid’in izni ve iradesi olmadan böyle bir girişim asla gerçekleşemezdi.
Zülfikarlı sancakBarbaros sancağı türbesinde teşhir edildiği yıllarda alınmış bir fotoğrafı. Üstte Fetih suresinden ayetler, ortada dört halifenin isimleri, Mühr-i Süleyman ve Zülfikar olduğu rivayet edilen kılıç figürleri ile orijinal vaziyetinde görülüyor.
Hasan Paşa sağlığında Beşiktaş iskelesine inen yolda dükkânların arkasındaki 38 metrelik kadim duvarı yıktırıp, yerine kendine göre bir duvar inşa ettirdiğine göre, türbe yerini de belirleyip Barbaros’un haziresine göz dikmiş olmalı. Gücünün zirvede olduğu devirde, Beşiktaş’ta birçok gayrimenkulü sahiplerinden tehditle, zorla ele geçirdiğine dair iddiaların çokluğuna bakılırsa, o duvarı yıkmasına da kimse engel olmamıştır. Kısa süre sonra 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Hasan Paşa türbesinin dokunulmazlığı da ortadan kalkar. İşte bu sıralarda Ali Şükrü Bey, Donanma mecmuasında ve Tanin gazetesinde Hasan Paşa Türbesi aleyhine ilk yazıları kaleme alır ve Barbaros Türbesi çevresinin düzenlenmesi için girişimlere başlanır. Bu tarihten sonra Hasan Paşa ailesi mahkemeye müracaat ederek 10 Şubat 1915’te verilen bir mahkeme ilamına göre duvarın istibdal bedeli olarak 20.000 kuruşu Barbaros Vakfı’na ödemiştir (BOA.İ.EV 60/4). 7-8 Hasan Paşa’nın türbesinin Barbaros Türbesi haziresinden çıkarılması talepleri, araya giren Balkan, 1. Dünya, Kurtuluş Savaşları sırasında yerine getirilemese de unutulmamış ve 1935’ten sonra yapılan düzenlemelerde cenazesi buradan kaldırılarak Yahya Efendi Mezarlığı’na defnedilmiştir. Mimar Kemalettin eseri türbe ile bu civarda yer aldığı belirtilen muvakkithanenin akıbeti hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanılamamıştır.
Akşam gazetesi kupürü
1935-40 arasında günlük gazetelerde sıklıkla Barbaros Türbesi ve çevre düzenlemesi ile ilgili haberler çıkmıştır.
Balkan ve 1. Dünya Savaşı sıralarında türbeye gösterilen ilgi, verilen önem giderek artar. Preveze zaferinin anma törenleri yapılmaya başlanır. 18 Aralık 1911 tarihli iradeyle, Bahriye Müzesi’ndeki meşhur Barbaros sancağının Kırım Savaşı’nda Mahmudiye kalyonuna keşide kılındığı gibi, donanma gemilerinde askerin maneviyatını arttırmak amacıyla müzeden alınarak kumandan gemisine asılmasına izin verilir (BOA. MV. 229/3).
Bir süre sonra 6 Kasım 1913’te Donanma Cemiyeti, Anadolu’dan Rumeli’ye ilk defa salla geçen Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki türbesiyle Barbaros Türbesi’ne “fevkalade tören” ile “fevkalade altın Donanma Madalyası” asılmasını teklif eder (BOA.İ.DUİT 38/21). Bu teklif kabul edilir ve o sırada Barbaros Türbesine getirilmiş olan sancağın üzerine altın Donanma Madalyası asılır. Cumhuriyet devrinde bir ara Vakıflar’a, sonrasında Kültür Bakanlığı’na intikal eden madalya, Topkapı Sarayı’na götürülür. 1975’ten itibaren Deniz Müzesi’nde korunmaktadır.
Cumhuriyet döneminde türbeye yönelik ilgi, kesilmeden devam etmiştir. Beşiktaş, İstanbul’un imar planını hazırlaması için davet edilen Henry Prost’un da ilgi alanındadır. Projenin en önemli ayağı olan Taksim Kışlası’ndan Maçka/Dolmabahçe’ye kadar olan Taksim Gezisi (Gezi Parkı) düzenlemesinin devamı olarak düşünülür. Deniz Müzesi’nin eski müdürlerinden Haluk Şehsuvaroğlu, Prost’un raporunda okuduğu bir saptamayı aktarır. Buna göre Fatih, İstanbul kuşatmasında gemileri karaya Dolmabahçe’den çıkardığı için Atatürk de İngiltere Kralı 8. Edward’ı 3 Eylül 1936’daki ziyaretinde Dolmabahçe’de karşılamıştır. Prost bu yüzden Dolmabahçe-Beşiktaş aksına özel önem verir. Ayrıca bu niyetten çok önceden haberdar olmalı ki, 21 Mart 1935 tarihli gazetelerde Barbaros Türbesi’nin etrafının temizleneceği haberleri çıkmıştır. Barbaros Türbesi’nin etrafının temizlenip ortaya çıkarılması, yanına bir deniz müzesi kurulması, Sinan Paşa Camii’nin çevresinin açılması, Dolmabahçe’den Ortaköy’e kadar yol düzenlemesi Prost projesinin parçalarıdır.
1935’ten itibaren gazetelerde gün gün takip edilen bu gelişmeler, hızlı bir şekilde sonuçlandırılıp türbenin etrafındaki binalar istimlâk edilerek yıkılmış, vakfiye şartı haricindeki mezarlar nakledilmiş, çevresine yeni bir duvar çekilmiş ve Preveze zaferinin yıldönümü olan 27 Eylül 1940 tarihinde düzenlenen törenlerle türbenin açılışı gerçekleştirilmiştir.
Son yıllarda gerçekleştirilen türbenin restorasyonu ve hazire düzenlemelerinde, Deniz Müzesi’nde envanter kaydı olan bazı yeniçeri, hattat mezartaşları da hazireye getirilerek vakfiyeye aykırı olsa da buraya dikilmiştir.
BARBAROS HAYREDDİN (1475-1546)
Akdeniz fatihinin çarpıcı yaşam öyküsü
Ünlü korsan denizci Barbaros Hayreddin’in deniz macerası, diğer kardeşleri İshak, Oruç ve İlyas gibi Midilli sahillerinde kayık kullanmakla başladı. Sipahi Yakup Bey’in oğlu idi. Barbaros, kendisini Cezayir’de yaptırdığı caminin kitabesinde “es-Sultânü’lmücâhid fî sebîli’llâhi Rabbi’l-âlemîn Mevlâna Hayreddin ibn emîrü’ş-şehîr mücâhid Ebî Yusuf Yakub et-Türkî” yani “Allah yolunda mücahid Sultan Hayreddin ki Türk soyundan Emir Yakub’un oğlu” olarak tanıtmaktadır.
Barbaros kardeşler Anadolu, Suriye ve Mısır sahillerinde birlikte hareket etmiş ve nihayet Hızır, kendisine ait bir gemi ile Ege Denizi ve Selanik sahillerinde faaliyet göstermiştir. Oruç Reis, korsan Rodos Şövalyeleri ile giriştiği bir çatışmada esir düşmüş, kardeşi İlyas ise hayatını kaybetmişti. Hızır Reis’in teşebbüsleriyle esaretten kurtulan Oruç Reis, Antalya valisi Şehzade Korkut’un donattığı kalyatasıyla denizlere açıldı, İtalya sahillerine ve Kuzey Afrika’ya giderek Cerbe adasında üs tuttu. İki kardeş, Tunus Sultanı’nın izniyle Tunus’a yerleşti. 1513’teki ilk deniz seferlerinde gösterdiği başarıları sebebiyle Akdeniz’in diğer ünlü Türk denizcileri Kurdoğlu Muslihiddin ve Muhyiddin Reisler de kendi filoları ile onlara katıldı. Böylece Akdeniz’de yeni bir deniz gücü oluşmaya başladı.
Afrika sahillerini ele geçirmeye kalkışan İspanya’ya karşı bölge halkları, Barbaros kardeşlerden yardım istediler. Cezayir’e yerleştikten kısa süre sonra 1518’de İspanyollarla meydana gelen savaşta Oruç Reis hayatını kaybetti. Bunun üzerine Cezayir hâkimi olan Hızır Reis, elindeki küçük kuvvetlerle İspanya’ya karşı duramayacağını anlayarak Osmanlı Devleti’ne katılmak istedi. Cezayir halkı ve ulema ise, Barbaros’un orada kalarak kendilerini İspanyollara karşı korumasını talep eden bir mektubu Yavuz Sultan Selim’e gönderdiler. Yavuz Sultan Selim, Hayreddin Reis’e emirlik beratı ile birlikte savaş malzemeleri ve birkaç gemi yanında iki-üç bin asker göndererek orada kalmasına izin verdi.
Barbaros, Endülüs Devleti’nin 1492’de İspanya Krallığı tarafından ortadan kaldırılması üzerine din değiştirmek veya hayatını kaybetmek gibi tehditlerle baskı altında kalan Endülüs Müslümanlarına yardım elini uzattı. Bu sebeple Kanunî Sultan Süleyman, Hızır Hayreddin’i Deniz Beylerbeyliği görevini vermek üzere İstanbul’a davet etti. 1538’deki Preveze zaferiyle Akdeniz’de Osmanlı egemenliği kurulmuş oldu.
BARBAROS’UN MEKTUBU
Kanunî’ye yazılan saygı dolu satırlar
(TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ, 884/17, ESKİ NO 9128)
İspanya, Venedik, Ceneviz, Fransa, Papalık arşivlerinde mevcut Barbaros Hayrettin ve kardeşleriyle alakalı belgelerin sayısına nazaran, Türk arşivlerinde neredeyse hiç belge yoktur. Aslında Osmanlılarda kuruluştan 16. yüzyılın ilk yarısına kadar gelen belgeler genel toplama göre oldukça azdır. Ne sebepten olursa olsun zayiatın büyük olduğu anlaşılıyor. Bu yokluk içinde Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde yer alan birkaç belgenin Barbaros Hayrettin’e ait olduğu sanılmaktadır. Burada geniş bir özetini verdiğimiz belgenin, metnindeki karinelere göre de Barbaros’a ait olması kuvvetle muhtemeldir.
Barbaros İstanbul’a geldiği 1533 yılında Irakeyn seferindeki Sadrazam İbrahim Paşa’nın daveti üzerine Mudanya üzerinden Halep’e karadan gitti. Dönüşte de Konya üzerinden Bursa’ya gelip bir ay kaldı. Bu metin, yolculuğun gidiş-dönüşlerinden birinde İznik’ten geçerken yazılan bir mektup olmalıdır. Ayrıca bu kadar bozuk yazıyı bir kâtip yazamayacağına göre, bizzat Barbaros’un kaleminden çıkmış olduğunu düşünmek gerekir. Dönemin özelliklerine uygun olmayan bir imlası vardır ve yazı karakteri itibariyle okunması oldukça güçtür. O devirde muhatabını rencide etmekle eş tutulan harflerin harekelendirilerek yazılması cihetine sık sık gidilmesi, okuma güçlüğünü bir nebze azaltmak için olsa gerektir.
Klasik Osmanlı yazışma üslubunda şart olan dua ve elkab cümleleri ihmal edilerek doğrudan konuya girildiği görülen mektubun muhatabı “Sultanım”, ibare içinde “hünkar” denildiğine göre, bizzat Kanunî Sultan Süleyman olmalıdır. Muhatabının padişah olduğuna bakılmadan teklifsiz bir üslupla yazılsa da, arasıra saygıda kusur etmeyen cümleleri araya serpiştirmeyi de unutmaz. Arapçayı ana dili gibi bildiği şüphesiz olan Barbaros’un mektubuna “hâk-i pâyine, türâbına” gibi Arapça-Farsça yüklü elkab cümleleri yerine aynı anlamı ifade eden “Sultanımın ayağının tozuna…” gibi halis Türkçe bir ibareyle başlaması ilginç bir keyfiyettir. İlk satırda bugün Deniz Müzesi’nde sergilenen sancak olması muhtemel bir sancağın gönderildiğinden ama varmadığı için uslu oğlanlarla gene göndereceğinden bahsediliyor. Bu mektubu sultanın emri ile İznik’te Şeyh Kutbüddin’in (öl. 1418) türbesini ziyaret ettiğinde İznik Gölü kenarında yazmış. O yıllarda sarayın oldukça rağbet ettiği sungur, toygun çakır ve İspirî çakır adı verilen av kuşlarından hediye göndermiş. Sancağı gönderdiğinden burada da bahsediyor. Barbaros’un İstanbul’a geldiği tarihlerde Kubbe vezirlerinden olan Ayas Paşa’nın Barbaros’a verilecek yemekliğe dair söylediklerini padişaha haber veriyor. “Bir eyüce kişi” olarak belirtip adını vermediği birini Emir Buhari Vakfı’na müfettiş tayin edilmesi için tavsiye ediyor ama, “bunu kolayına demedüm” diyerek adamın kayırılmasını istemekte zorlandığını da ihmal etmiyor.
Kendisi koskoca bir ülkeyi Osmanlı Devleti’ne armağan etmişken, keseler dolusu altını hediye getirmişken, padişahtan sürekli inayet bekleyen biri olarak gözükmesi hayret vericidir. Oğulluğu Hasan’a, Kanunî’nin 100 Flori ihsan etmesini şu satırlarla yere göğe sığdıramaz: “Allah Teala sultanumun ömrini çok eylesün bendenüze bir ateş oldu ki bendenüzi yerden göğe kaldurmak beraber oldu meğer Hasan kulunuza yüz dane Fulori inayet olmuş haberüm yok geldi halk içinde el öptü nedür dedüm devletli hünkar yüz altun virdi bir yerinde oldu ki sultanum ne diyem Allah ivazın ide”.
Tevazuyu hiçbir zaman elden bırakmaz, kendini padişahın karşısında aciz göstermeyi tercih eder: “Benüm sultanum bendenüzün taliine rast geldi bendenüzü bir âdem sandılar sultanum sağ olsun bunu ki yazdum teacüb eylemen ki aceb yerine düştü ben de bilürem ki ne kadar sevindim Allah bilür”.
GAZAVÂTNÂME-İ HAYREDDİN PAŞA
16. yüzyıl yazmasından efsane kaptanın anıları
Padişahlar, vezirler, savaş kahramanları namına yazılıp, konu edindiği savaş ve kahramanlık hikâyeleriyle, gaza ve cihad ruhunun halk arasında diri tutulmasını amaçlayan, nazım ve nesir halinde kaleme alınan gazavâtnâmeler Osmanlılarda bir hayli yaygındır. Özel okuyucuları tarafından halk tabakalarının toplu halde bulundukları kahvehane gibi yerlerde okunup ilgiyle dinlenirdi. Bu türün en önemli örneklerinden biri de Seyyid Murad’ın manzum ve mensur tarzıyla ayrı ayrı yazdığı Gazavât-ı Hayreddin Paşa adlı eserdir. Murad, Kitab-ı Bahriye’nin yazılması safhasında Kaptan-ı Derya Pîrî Reis’e hizmet eden, bazı tartışmalara göre de Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinin müellifidir. Barbaros Hayrettin Paşa’nın maiyetinde görevliyken de Gazavâtnâme, Fetihnâme adlı eserleri takdim etmiştir. Uzun yıllar Sinan Çavuş’a maledilen Tarih-i Feth-i Sikloş, Usturgun ve İstolni Belgrad adlı eserin de Seyyid Murad’a aidiyeti ispatlanmıştır. Katıldığı seferlerde bizzat Barbaros’tan dinlediklerini, bazen de yaşadıklarını ilgi çekici bir üslupla kaleme almıştır. Elde mevcut farklı nüshaların müellif tarafından 1538 ile 1546 arasında yazıldığı anlaşılıyor. Sonraki yıllarda çeşitli tarihlerdeki istinsahları da mevcuttur. Bazı özgün olduğu sanılan metinlerde de araya sokuşturulan beyitler, bazı farklı bölümlerin varlığı değişik müellifler tarafından yapılmış yazma denemeleri olarak değerlendirilir.
Yazıldığı devirden itibaren olağanüstü ilgi gören, 1578’den itibaren İspanyolca, İtalyanca ve daha birçok Batı diline, ayrıca Arapçaya çevrilen Gazavâtnâme’nin çok sayıda yazma nüshası dünya kütüphanelerinde yer alır. Bu yaygınlığına rağmen yeni yazıya aktarılması son 40 yılın işlerindendir. Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi 1291 numarada kayıtlı Gazavât’ın başında, Şehzade Mehmed’e ait olduğuna dair bir kayıt vardır. Gazavât-ı Hayreddin uzmanı Dr. Gallotta’ya göre bu şehzade, Kanunî’nin 1543’te ölen oğlu Şehzade Mehmed’dir. Paris’te Bibliothèque Nationale Türkçe Yazmalar 1186 numarada kayıtlı Gazavât’ın ikinci bölümü olan nüshanın temellük kaydında, Osmanlı yazısıyla “Maliki (Sahibi) Nikolaki Dimitrakioğlu” ibaresinin varlığı, bu kitabın şehzadelerden gayrimüslim tebaaya kadar geniş bir okuyucu kitlesine sahip olduğunun göstergesidir.
DONANMA MECMUASI
Barbaros’un mirasını bugüne taşıyan dergi
Donanma Mecmuası7-8 Hasan Paşa türbesine yer açabilmek için tahrip edilen Barbaros torunlarına ait mezar taşları. Fotoğraf ve haber/yazının sahibi Bahriye Yüzbaşı Ali Şükrü Bey.
Sultan Abdülaziz’in büyük masraflarla dünyanın sayılı güçlerinden biri haline getirdiği Osmanlı donanması, tahttan indirilmesinde de etkili olmuştu. Bu olayın tesiri altında kalan Sultan 2. Abdülhamid, saltanatı süresince donanmaya ilgi göstermeyip Haliç’te demir atmış vaziyette bırakmıştı. İttihad ve Terakki iktidarında donanmanın yeniden savunma gücü olması düşünülürken, halkın desteğini ve dayanışmasını hedefleyen sivil bir girişim örgütlenmesiyle 19 Temmuz 1909’da Donanma-i Osmanî Muâvenet-i Milliye Cemiyeti kuruldu.
Bu derneğin nizamnamesi, yayın organı olarak Donanma adıyla aylık bir dergi çıkarılmasını öngörüyordu. 1910 senesi Mart’ında 10 bin basılan ilk sayısı ile yayın hayatına başlayan dergi 1919 Nisan’ına kadar 192 sayı çıkarıldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok yoğun bir ilgiyle karşılanan dergiye binlerce abone kaydedildi. Genel olarak Osmanlı denizciliğini ihya etmek maksadını taşıyan yazılara yer verildi. Bilhassa denizcilik tarihinde önemli şahıslar, olaylar, mekânlar gündeme getirildi. Ali Rıza Seyfi, Ali Şükrü Bey, Ali Haydar Emir gibi denizciler yanında Ahmet Rasim, Köprülüzade Mehmed Fuad, Hüseyin Kazım, Aka Gündüz gibi güçlü kalemler de yazılar yazdı. Ayrıca çok sayıda kadın yazara sayfalarında yer verilmiştir. Derginin ilk sayılarından itibaren Barbaros Hayrettin Paşa ve türbesinin perişan halinden kurtarılmasına dikkati çekilmiştir. Preveze zaferinin anma törenleri bu derginin ilgisi ile süreklilik kazanmıştır.
NAM-I DİĞER ORUÇ REİS
‘Baba Oruç’ veya Barba Ruj-Barba Rossa
2018’de şehadetinin 500. yılını andığımız Oruç Reis, hoşsohbet, lafı dinlenir, birkaç lisan bilen, kendi halinde bir adalı idi. Midilli’de otururlarken kardeşi Hızır ve en küçükleri İlyas ile deniz ticareti işindedirler. Teknesiyle ticaret için Trablusşam’a giderken karşılarına çıkan Rodos Şövalyeleri ile savaşırlar ama İlyas şehit olur, Oruç esir edilir. Gazavâtnâme’de ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, uzun bir maceradan sonra şövalyelerin elinden kaçıp kurtularak Antalya taraflarına gelir. Şehzade Korkut ile iyi anlaşır, onun hediyesi gemi ile korsanlığa başlar. Artık namlı bir korsan ve Rodos Şövalyeleri’nin amansız düşmanıdır. Bir yandan da Mısır Sultanı Kansu Gavri’ye hizmet eder.
Şehzade Korkut taht mücadelesini kaybedip Şehzade Selim padişah olduğunda hayatını tehlikede gören Oruç Reis, Kıbrıs’ta vurduğu Venedik gemilerinden elde ettiği vurgunu Cerbe adasına satmaya götürür ve orada kalır. Bir süre sonra ağabeyi İshak ile kardeşi Hızır da oraya gelir ve birlikte Tunus Beyi’nin izniyle yerleşirler. Batı Akdeniz’de korsanlıkla namları yürür. Girdikleri bir savaşta tek kolunu dirsekten itibaren kaybeden Oruç Reis, “Barbaros” lakabının gerçek sahibidir. Kızıl sakallı olduğu için bu lakabın yakıştırıldığı iddiası yanında; leventlerinin taktıkları “Baba Oruç” ismini, Batılıların “Barba Ruj-Barba Rossa” olarak telaffuz etmelerinden dolayı bu lakabın takıldığı da rivayet edilir. Ölümünden sonra kardeşi Hızır da Barbaros lakabıyla anılmaya devam etmiştir ve Oruç Reis’in “Barbaros” lakabı unutulmuştur.
Oruç ve Hızır kardeşler zamanla elde ettikleri muazzam miktarlara ulaşan para, levent, mühimmat ve gemi sayılarıyla hedef büyülterek gözlerini Cezayir’e diktiler. Yavuz Sultan Selim ile temasa geçip aralarını düzelttiler. Güçlenmelerinden korkan yerel beyler de İspanyollara yanaştılar. Bu işbirliğine rağmen İspanya yanlısı yerli Arap/ Berberi kabileleri ve İspanyolları dize getirerek Cezayir’i tamamen ele geçirdiler. Nüfus ile arazi tahriri yaptırarak vergi tahsili ve asker toplama için gerekli verileri sağladılar. Böylelikle tamamen bir hükümet şeklinde yönetimi ele almışlardı. Bu sırada Tilimsân Hâkimi Ebu Hammu İspanyollarla işbirliğinden vazgeçmedi ama, Oruç Reis’in Tilimsân’ı almasına engel olamayınca kaçtı. Yerli halk isyana kalkıştı ve İspanyollarla birlikte binlerce asker harekete geçtiler. Çatışmalar sürerken İshak Reis şehit oldu. Oruç Reis’in bulunduğu Tilimsân’ın kuşatması altı ay sürdü. Çok az bir kuvvet, mühimmat ve yiyecekle orada sıkışan Oruç Reis, yanındaki az sayıda askerle kaçmayı başarsa da İspanyollar tarafından yakalanıp öldürüldü. Öldüğünde 44-45 yaşlarında olduğu rivayet edilir.
Barbaros kardeşler
Oruç Reis’in de Barbarossa lakabıyla tanındığı zamanlara ait Oruç-Hayreddin Barbaros kardeşlerin bir gravürü.
Arıkan ve Toledano tarafından neşredilen İspanyol belgelerine göre, Oruç Reis’in kafasını kesen Asturia Prensliği Tineo kasabasından Teğmen Garcia Fernandez de La Plaza’ya, İspanya Kralı 5. Karlos tarafından “Barbaros’un (Oruç Reis) portresi, sancağı ve diğer beş Türk’ün portresi ile bezenmiş kırmızı bir arma” taşıma imtiyazı tanındı. Çocuklarına, torunlarına, neslinden gelen herkese ebediyen taşıma hakkı verilen bu arma, günümüzde Tineo kasabasının armasında bir figür olarak halen yürürlüktedir.
1828’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya, kısa sürede hem Balkanlar’da hem Kafkasya’da büyük başarılar kazandı. Edirne’yi dahi kaybeden Osmanlı yönetimi, artık Rusya’yı yenebilecek durumda olmadığını idrak etmişti. Rusların Balkanlar’daki Türk-Müslüman halka dayattığı koşulların belgesi…
Müfrit derecede Osmanlı düşmanı olan Çar 1. Nikola, 1825’te Rusya tahtına oturdu. Birkaç yıl içinde, Yunan İsyanını söndürmeğe uğraşan, Yeniçeri ordusunu dağıtmış, Navarin’de donanması yakılmış bir Osmanlı Devleti ile karşılaştı. Osmanlı Devleti’ni yıkıp İstanbul’u ele geçirmek için şartların uygun olduğunu düşündü. 26 Nisan 1828’de ilan-ı harp ederek Kafkaslar ve Balkanlar’dan iki ayrı cephe açıp saldırdı. 20 Mayıs 1828’de de Osmanlılar harp kararı aldı.
Rus ordusu, Balkanlar ve Kafkaslar’da kısa sürede büyük ilerlemeler kaydetti. Birçok kale şehir ve kasaba Rusların eline geçti. Bazı bölgelerde kısa süreli başarıları olsa da Osmanlı ordusu genel olarak çok zayıf kalmıştı. Son yüzyılında pek yararlılık gösteremeyen ve devletin birçok kaynağını tüketen 500 yıllık profesyonel bir ordu yok edilmiş ama yerine getirilmek isten ordu henüz yeterince eğitilememişti. Sağdan soldan toplanan askerlerle mukavemete kalkışıldığında, Varna’da olduğu gibi kale muhafazasıyla görevli komutan Yusuf Paşa başta olmak üzere birçok asker şehri/kaleyi Ruslara teslim ettikleri gibi çekip gidiyorlardı. Balkanlar asker kaçağı dolmuştu. Yeniçeriliğin kaldırılmasına itiraz edip savaşmayan insanlar da az değildi.
1829 Edirne Anlaşması ardından basılan madalya. Rus Çarı 1. Nikola, Sultan 2. Mahmud’a zeytin dalı uzatırken tasvir edilmiştir.
19 Ağustos 1829’da Edirne de savaşmadan teslim olmak zorunda kalmıştı. 1361’de fethedildiğinden beri ilk defa düşman eline geçen eski başkentin teslim olması İstanbul’u oldukça sarstı. Rusya’nın karşı propaganda olarak bastırıp Bulgaristan’da dağıttığı beyannameler de bölge Türklerinin kafasını oldukça karıştırmıştı. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi’nin Tarih’inde yer alan bu beyannameler, yakın tarihlerde Osmanlı Arşivi’nde tasnif edilen belgeler arasında ortaya çıkarılmıştır.
Lütfi Efendi 1866’da vakanüvisliğe getirildiğinde selefi olan Cevdet Paşa, halefinin eserine malzeme olacak 40 adet tezkire ile muhtelif belgeleri orta boy bir çuval içerisinde kendisine göndermişti. Yıllarca aranılıp bulunamayan orijinal Tezakir’in müsvedde nüshaları Cevdet Paşa’nın terekesinden satın alınıp Taksim Atatürk Kitaplığı’na kazandırılmıştı. Cavid Baysun bu müsvedde nüshaları yeni yazıya aktararak Tezakir’i yayımlamıştı ama orijinallerine uzun yıllar kimse ulaşamadı. Osmanlı Arşivi’nde tasnif faaliyetleri esnasında bulunan bir evrak torbasının, Ahmed Lütfi Efendi’nin eserini tamamladıktan sonra Hazine-i Evrak’a iade ettiği işi biten evrakla dolu olduğu anlaşıldı. Bu sayede Tezakir’in aslı ile kitapta kullanılan belgeler de ortaya çıktı. Rusların Bulgaristan’da ahaliye dağıttıkları beyannameler de o torbadaydı ve Cevdet Paşa’dan gelmişlerdi.
Tarih Vakfı ile YKY’nin 1999’da ortak yayınladığı Lütfi Tarihi‘nin II. Cilt 487-491. sayfalarında üç belgenin tam metni yer alır. Elyazısı ile yazılıp o devirde yeni yeni yayılmakta olan litografya usulü ile çoğaltılan beyannamelerden çok sayıda basılmış olmalıdır. Cevdet Paşa’nın ele geçirdiği belgeleri selefine göndermesi çok değerli bir hizmet olmuştur. Üç ayrı beyannameden, kitapta ekler kısmında 9 ve 10 numaraları altında çevriyazıları verilenlerden “diğer” başlığı altındaki metni yayımlıyoruz.
Rusların ele geçirdiği Aydos kasabasında 2 Ağustos 1829 tarihinde yazıldığı belirtilen beyannamelerin dağıtılmasında birinci öncelik ahalinin kaçmamasının sağlanmasıdır. Rus ordusunun savaşta lojistik ihtiyaçlarını karşılaması giderek zorlaştığından, Müslim veya Gayrimüslim ahalinin köylerini, kentlerini terk edip kaçmaları istenmeyen bir sonuçtu. Üstelik işgal ettikleri toprakları kalıcı olarak ellerinde tutabilirlerse, işgücüne ihtiyacın had safhada olduğu o zamanda yerli ahalinin yerinde kalması gerekiyordu.
Rus ressam Alexander Sauerweid’in “1828 Varna Kuşatması” adlı tablosu.
Altı madde halinde kaleme alınan metinin giriş bölümünde barış yanlısı bir tutum takınılmasına rağmen, ahali Rus Orduları Sergerdesi tarafından açıkça tehdit edilmektedir. Silahlarını teslim etmeleri, ancak evlerinden çıkıp gitmemeleri emredilir. Camilerin açık tutulacağı, ibadetlerin aksamasına izin verilmeyeceği taahhüt edilir.
Vaatlerin bazen akla ziyan özgürlükler içermesi, zaten hiçbir vaadin yerine getirilmeyeceğini göstermektedir. Mesela Halife 2. Mahmud namına hutbe okunması ve ahalinin Osmanlı tebaası olmaya devam edileceğinin ilanı buna bir örnektir. Rusların böylesine insancıl örnekler sıralamalarına, sözler vermelerine rağmen Edirne’yi ele geçirdikten sonra Kırklareli, Edirne ve civarında yakıp yıktıkları eserlerin, köy ve kasabaların haddi hesabı yoktur. Yüzlerce ev yakılıp, yıkılmış, binlerce dönüm bağ, bahçe tahrip edilmiştir.
Zamansız yakalandığı bu savaştan büyük zarar gören Osmanlılar, ancak Edirne Antlaşması’yla nefes alabilmiş, silahlar susmuş, ama 10 milyon altınlık savaş tazminatı İstanbul’un belini bükmüştür. Osmanlıların Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımış olması, Rusya’nın savaş gücünü yenebilecek durumda olmadığını idrak etmesi en önemli sonuçlardandır.
Rus Bildirisi
‘Osmanlı padişahı bu koşullara rıza göstermeye mecburdur!’
Rusların 1828-29 Savaşı sırasında Bulgaristan’daki Türk-Müslüman halka dağıttıkları bildiri, insanların ellerindeki silahları hemen teslim etmelerini ve evlerini terk etmemelerini “rica” ediyordu.
Rusların Bulgaristan havalisindeki Osmanlı tebaasına dağıttıkları, litografya ile basılıp çoğaltılmış beyanname.
Rumili Eyaleti’nde bulunan faziletlü kuzât ve nüvvab ve eimme ve a‘yân ve ağavât cenâbları ve vücûh-ı memleket ve bilcümle kasaba ve karyelerin iş erlerine Rusya askerlerinin sergerdesi tarafından beyânnâmedir.
Bu defa avn u inâyet-i Bârî ile zuhûra gelen fütûhât-ı celîle muktezâsından olarak Rusya askerlerinin sergerdesi, Rumili Eyaleti’ne geldiği esnâda mukaddemâ şevketlü Rusya imparatoru ve ulu padişahı cânibinden olarak arz eylediği adl u hakka mukârin teklîfâtı Devlet-i Osmaniye tarafından reddolunduğunu ve bu hususda devlet-i mezkûrenin inâd u gafletini görünce ziyâde meserret etmektedir. Zîrâ teklîfât-ı mezkûre kabul olunmuş olaydı hem seferden iktizâ eden musîbetler def‘ olur idi ve hem bu etrâfda râhat üzere olan fukarâ-yı ahâlînin hüsn-i hâl ve emniyeti tahsîl olunur idi. İmdi serasker-i müşârunileyh nâil olduğu bunca galebe ve fütûhâtın ardını kesmeyüp inşâallahü te‘âlâ memleketleri istîlâ etmek ve tevfîk u irâde-i Sübhâniyenin cevâzı olduğu kadar ilerüye varmak vâcibe-i hâlden addetmiştir ki şu vechile Âl-i Osman padişâhı akl u insâf ve insâniyyete muvafık teklîfâta rızâ vermeğe mecbûr ola. Lakin sergerde-i müşârunileyh zimmetinde farz-ı ayn addeylediği bu gûne girân maslahatı icrâ etmekde iken gerek ehl-i İslâm ve gerek Hıristiyân tâ’ifesinden râhat üzere olan fukarâ ahâlîyi muhâfaza ve himâyet ve memleketlerinin asker ile zabtı vaktinde zuhûra gelebilecek musîbetlerden sıyânet etmek ve bâ-husûs askerin yaklaşmasıyla ürküp yurdlarını bırakmak ve kasabalarını ve köylerini terk etmek yolunda olacak olurlar ise Allah’a sığındık külliyen harâbiyetlerini ve perîşâniyetlerini mûcib olacak bir keyfiyet olmağla bu gûne belâdan fukarâyı kurtulmağa rağbet ve arzusu kemâlde olduğundan niyetlerini bu vechile cümleye i‘lâm ve ifâde ediyor ki; Evvelâ gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde ehl-i İslâm olarak taraf taraf bulunan yerli ve ahâlî ferd-i âferîde tarafından rencîde olunmamak şartıyla evlâd u ıyâl ve mâl u menâlleriyle yurdlarında kalmağa da‘vet olunur. Lakin yanlarında olan silahların cümlesini emin yerde hıfz olunmak içün teslîm eyleyüp bir müfredât defterde mufassalan kayd ile iki devlet beyninde musâlaha akdolundukda yine sahiplerinin ellerine verile.
Sâniyen yurdlarında kalacak ehl-i İslâm dîn ü âyînlerinin icrâsı husûsunda külliyen serbest olup camileri ve imâmları evvelki gibi muhafaza olunup şer‘an lâzım gelen beş vakit namazlarını kılalar ve Cuma namazlarında dahi hutbeyi padişahları ve halifeleri olan Sultan Mahmud isminde okuyalar. Zîrâ Rusya askerinden zabt olunmuş ve olunacak memleketlerde yurdlarını bırakmayup kalan ehl-i İslâm bu yüzden Mosko re‘âyâsı addolunmayup kemâ fi’s-sâbık Âl-i Osman padişâhı re‘âyâsı olmak iktizâ eylediği derkârdır.
Sâlisen belde-i Edirne ve sâ’ir beldelerin ve kasabaların hükkâm ve kuzât ve zâbitânı ve a‘yânları ve ihtiyârları me’mûr oldukları mahalleri terk etmeyüp umur-ı belde ve ahâlînin maslahatları idâresine müdâvemet birle ehl-i İslâm’ın himâyet ü sıyâneti ve emniyet ü râhatlarının vikâyesine sarf-ı sa‘y u himmet eyleyeler ve bu takdîrde ehl-i İslâm beyninde düşen umûr u husûslara Rusya zâbitleri tarafından vechen mine’l-vücûh müdâhale olunmaya. Şu vechile ki hukûk ve da‘vâları her mahalde lâzım gelen ehl-i İslâm hükkâm ve zâbitânı ma‘rifetiyle fasl u kat‘ olunalar.
Râbi’an yurdlarında kalan ahâlî ekinlerini biçüp geçinmelerîçün lazım olacak zahirelerini ambarlarında ba‘de’l-hıfz artar ve kendülerine ziyâde olan her ne gûne mahsulleri var ise Rusya askeri levâzımâtı içün rızâlarıyla satup kat‘ olunacak baha üzere alınan mahsûlün akçesi bi’t-tamam nakden kendülerine edâ oluna.
Hâmisen Mâru’z-zikr mahallerde bulunabilecek top ve silah ve mühimmât ve zehâir ve buna misillü her ne ki mîrî malı var ise cümleten mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitân tarafından Rusya zâbitânına bi’t-tamâm teslîm oluna ve işbu maslahat bir kerre nizâm bulunca ahad-ı nâsa mahsûs olan mâl ü menâl her ne ise kimesne tarafından dokunulmayup herkes kendü malını istediği gibi kullanmağa ve idâre etmeğe me’zûn ola.
Sâdisen gerek beldelerde ve kasabalarda ve gerek köylerde kalacak ehl-i İslâm’ın evlerinde Rusya askerî tâ’ifesinin ikâmeti câiz olmayacağından mâ‘adâ ehl-i İslâm’ın evlâd u ıyâlleriyle asker tarafından bir vechile incitilmemesi ve çiğne[n]memesi içün lâzım gelen tedbîrler kemâl-i şiddet ile görülüp bu misillü keyfiyetlerin zuhûru külliyen men‘ oluna.
Şurût-ı mezkûre kemâl-i dikkat ile ri‘âyet olunup bi-aynihî icrâlarına dâ’ir iktizâ eden ifâdâtı mahal be mahal olan ehl-i İslâm zâbitleri tarafından Rusya askerlerinin sergerdesine arz u inhâ olunmak husûsu muvâfık-ı re’y-i sergerde-i müşârunileyhdir.
İşbu bin iki yüz kırk beş senesi mâh-ı Safer’in gurresinde [2 Ağustos 1829] Aydos kasabasında tahrîr olunmuştur”.
18. yüzyılın sonlarında, 3. Selim devrinde giderek zenginleşen Yusuf Ağa, saraya yakın ve çok etkili bir isim idi. 4. Mustafa başa geçince önce Bursa’ya sürüldü, ardından idam edilerek başı Topkapı Sarayı’nda “ibret taşı”na kondu. Yusuf Ağa iktidar günlerinde 3. Selim’in sohbet arkadaşlarından bestekar Hacı Sadullah Ağa’yla yazılı bir anlaşma yapmış, onun ömründen yedi sene almıştı!
Valide Kethüdası olarak bilinen Yusuf Ağa, Giritlidir. Fakir bir adam olan babası, oğlunu Girit Ağası Süleyman Ağa’ya “ahret oğlu” diye kapılandırarak İstanbul’a gönderir. İstanbul’un ricâl ve kibarıyla ilişkilerini geliştiren Yusuf Ağa, 1. Abdülhamid’in kız kardeşi Esma Sultan’ın kethüdalığına getirilir. 3. Selim’in tahta geçmesiyle annesi Mihrişah Valide Sultan’a kethüda oldu. Kardeşi Ömer Ağa’yı da 3. Selim’in kız kardeşi Esma Sultan’a kethüda tayin ettirdi. Yusuf Ağa 3. Selim’in başlattığı Nizam-ı Cedid’in en hararetli taraftarlarındandı. Sözü dinlenen ve servet edinen devlet adamları sırasına girmişti. “Devlet Müsteşarı” ünvanıyla anılır oldu. Adım adım yol alarak devletteki nüfuzunu o derece arttırdı ki üst derece memuriyetlerde görevlendirme ve aziller onun tasvibi olmadan yapılamıyordu. Halk arasında siyasi gücü ve zenginliğini zulüm ile elde ettiği söylenirdi.
Mihrişah Valide Sultan’ın vefatından sonra hacca gitmeye niyetlendi ama, Vehhabî isyanı yüzünden Medine’den ileriye gidemedi; geri dönüş yolunda 3. Selim’in tahttan indirildiği kanlı olaylar gerçekleşti. İznik’e henüz gelmişti ki yeni padişah 4. Mustafa’nın fermanıyla Bursa’ya sürüldü. Malı, mülkü, evrakı, nesi var, nesi yoksa mühürlendi. Yeni dönemin etkili ismi Sadaret Kaymakamı Köse Musa Paşa, ezelden beri kin duyduğu Yusuf Ağa’yı öldürtüp olağanüstü servetinin bir kısmını çalıp çarpmak için fırsatı kaçırmadı ve biraz dolap çevirdikten sonra idam fermanını da elde etti. Yusuf Ağa 25 Mayıs 1807’de Bursa’da idam edildi. Kesik başı İstanbul’a getirilip Topkapı Sarayı’nda Orta Kapı önündeki “ibret taşı”na konuldu. O zamanlar “ibret taşı” denilen taşların üstünde sıra sıra kesik başların dizilmesi sıradan olaylardandı. Sabah sadrazam olan devletin en yetkili söz sahibinin kesik kafasının akşama doğru ibret taşında sergilenmesi hiç yadırganmazdı. Yusuf Ağa da kudret, servet ve devletin en üst seviyelerinde yıllarca gezmiş, ama sonunda o taşa kafasını kaptırmaktan kurtulamamıştır.
İşte bu Yusuf Ağa’nın terekesinden günümüze intikal eden bir belge vardır ki okununca herkese garip gelen muhtevasıyla ünlüdür. Devrinin hayli ünlü bestekârlarından, III. Selim’in sohbet arkadaşlarından Hacı Sadullah Ağa’nın “ömründen yedi seneyi Kethüda Yusuf Ağa’ya hibe ettiğine, bağışladığına dair sözleşme” Yusuf Ağa’nın Beşiktaş’taki yalısında akdedilen bir mecliste, tamamen hukuki sürece uygun bir şekilde düzenlenmiş mahkeme hüccetidir. Hacı Sadullah Ağa bu tarihlerde etkili devlet ricaliyle ilişkileri üst düzeyde olan birisiydi. Mütercim Asım’ın nakline göre Yusuf Ağa, hibe olarak adı geçen muameleden dolayı Sadullah Ağa’ya yedi kese akçe ihsan etmişti. Yusuf Ağa’nın muhallefatı incelenirken ortaya çıkan belge, İstanbul’da türlü türlü dedikodulara sebep olmuştur. İnsani zaaflardan tutun da belgeyi düzenleyenlerin küfrüne dair ithamlar ortada uçuşur. İlk elde hüccette mührü bulunan “Şeytan” lakaplı Galata Kadısı Emin Efendi, Mekke payeli üst düzey yargı mensubu olduğu halde böylesine gayriciddi bir işlem gerçekleştirdiği için Gelibolu’ya sürülmüştür. Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Cevdet Tarihi’nde “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.” sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.
KESİK BAŞIN BELGESİ
‘Sayısız zulüm eylediğinden başka…’
Adet olduğu üzere kesik başının yanına iliştirilen idam yaftasına yazılan ibareler de şöyledir:
“Valide Kethüdası sabık Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfûz iktisâb ve mâ’il-i tama‘ ve irtikâb olarak teferrüd ve Memâlik-i Şâhâne’de kâ’in aceze-i ibâda mezâlim-i nâ-ma‘dûd eylediğinden gayri Nizâm-ı Cedîd’i ihdâs ve harâb-ı memâlik ve perişânî-i fukarâya bâdî nice nice bid‘a ihtirâ‘ eylediğinden bu keyfiyet gazab-ı Şâhâne’yi mûcib olmakdan nâşî hakkında fermân-ı kazâ cereyân-ı sudûrıyla katl u i‘dâm ve nihâde-i cây-i ibret-i âm olunan merkûm Yusuf Ağa’nın ser-i maktû‘udur”.
(Önceki Valide Kethüdası Yusuf Ağa, Devlet-i Aliyye’de nüfuz kazanıp, açgözlülüğe meyilli ve rüşvette birinci olarak Osmanlının aciz kullarına sayısız zulüm eylediğinden başka, Nizam-ı Cedid’i ihdas, memleketi harap, tebaayı perişan etmeye sebep nice yeni adet icat eylemelerinden ötürü Padişah IV. Mustafa’nın gazabını çekerek idam edilen ve ibret taşına konulan Yusuf Ağa’nın kesik başıdır.)
HİBE EDİLEN YAŞAM YILLARI
‘Ömrümün yedi sene-i kâmilesini Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip…’
Mütercim Asım’ın Asım Tarihi’nde kayıtlı mektup metni Ahmed Cevdet Paşa’nın Tarih-i Cevdet adlı eserinin “Tertib-i Cedid 8. cildinin 359-60.” sayfasında ve “Eski Tertib 7. cilt 452.” sayfasında da naklen verilmiştir.
“Yusuf Ağa Terekesinde Zuhur Eden Hüccet-i Garibenin Sureti
Mahruse-i Galata muzafatından Beşiktaş nahiyesinde Paşa Mahallesi’nde kain mehd-i ulya-yı saltanat devletlü inayetlü valide sultan-ı aliyyetü’ş-şan hazretlerinin kethüda-yı âlî-kadrleri saadetlü atufetlü Yusuf Ağa bin el-merhum İsmail Ağa hazretlerinin sahilhanelerinde ma’kud meclis-i şer’-i enverde el-Hac Sadullah Ağa bin Ahmed işbu baisü’l-kitâb müşarünileyh hazretleri mahzarında bi’t-tav’-ı ve’r-rıza ikrar-ı tam ve takrir-i kelam edip ibtida-yı hilkat-i ervâhda takdir ve Levh-i Mahfuz’a sebt u tahrir olunan ecel-i mev’udumdan ömrümün yedi sene-i kâmilesini müşarunileyh Yusuf Ağa hazretlerine hibe edip onlar dahi Hazret-i Adem aleyhisselam ömr-i şerif-i mukadderlerinden malumü’l-mikdarını Şit aleyhisselama hibe buyurup Şit aleyhisselam dahi ithab ve kabul buyurdukları kaziyyeyi alim oldukları ecilden meclis-i hibede ithab ve kabul buyurdular dediğini müşarunileyh ağa hazretleri dahi şifahen tasdik ve vicahen tahkik buyurduklarında hakim-i mevki’-i sadr-ı küttab tûbî lehu ve hüsn-i meab (yemhullahü mayeşau ve yüsbitü ve indehü ümmü’l-kitab) [Kuran-ı Kerim, Ra’d Suresi 39] nazm-ı celilinin mufad-ı şerifini tefekkür buyurduklarında hıfzan li’l-makal ol ki vakiü’l-haldir bi’t-taleb ketb u imla olundu. Hurrire fi’l-yevmi’s-sabi’ ve’l-ışrin min şehr-i Rebiulahir li-seneti ihda aşer ve mieteyni ba’de’l-elf. [27 Rebiülahir 1211/30 Ekim 1796] ma-fihi mine’l-hibetü ve’l-ithab Haffafzade Mehmed Emin el-Kadi bi-Mahruset-i Galata
Şuhudü’l-Hal
İrfanzade Arif Efendi
Kethüda-yı müşarunileyh Ahmed Efendi
Kapu Çukadarı Ömer Ağa
Musahib-i Şehriyari Sadık Ağa ve gayruhum minel huzzar”