Yazar: Sinan Çuluk

  • 15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış…

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış…

    19. yüzyıl başlarında, birkaç kuşaktır köklü ve etkili bir ailenin paşa kızı olan Şerife Zübeyde Hanım, saraya bir dilekçe gönderir. Acıdığı için yanlarına aldıkları Züleyha isimli kadın, 15 yaşındaki oğlu Şefik Bey’i “büyülemiştir”. Hemen kadını yollamak ister ama, Züleyha öyle etkilidir ki, oğlu “eğer o giderse kendimi öldürürüm” demiş, hatta intihar girişiminde bulunmuştur. Sadrazam Ahmed Paşa, Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu-yanlışlığı araştırılmadan, Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesini buyurur.

    Osmanlı Devleti’ne dededen toruna hizmet etmiş, üst düzey görevlerde bulunmuş etkili ailelerden birine mensup bir kadının arzuhalinde önemli ayrıntılar göze çarpmaktadır. Yenişehirli Mustafa Paşa kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın Haziran 1811’de Sadrazam Ahmed Paşa’ya yazdığı arzuhalin içeriği, Osmanlı devrinde köklü ve etkili bir ailenin içyüzüne ait ilginç bir hikayeyi barındırmaktadır.

    3. Selim devrinde bir ara Sadaret Kaymakamlığı’na getirilen Yenişehirli Mustafa Paşa, daha sonra çeşitli valiliklerde bulunmasına rağmen belgelerde daha çok “Esbak Kaymakam” lakabıyla geçer. Mustafa Paşa’nın babası İsmail Paşa da çeşitli valiliklerde bulunmuş ve 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusçuk seraskeri olmuş bir paşaydı.

    Mustafa Paşa’nın kızı Şerife Zübeyde Hanım’ın bu arzuhali, şimdilik kimliğini tespit edemediğimiz kocasından gizli mi yoksa onun bilgisi dahilinde mi yazdığı belirsizdir. Şerife Zübeyde Hanım, bazı dostları aracılığıyla tanıdığı Züleyha isimli bir kadının, fakirliğini öne sürerek “hanenizdeki diğer cariyeler gibi hizmetinizde olayım” ricası üzerine evlerine alındığını anlatarak arzuhaline başlar. Aslında hür bir kadın olan Züleyha Hanım’ın yaşı, kimliği hakkında ayrıntılı bilgiler vermez. Züleyha’nın eskiden beri devamlı “büyücülükle” uğraştığını iddia eder ama bunu ne zaman anladığını da söylemez. Onun evlerine gelip kalmaya başladıktan bir müddet sonra, 15 yaşına yeni girmiş oğlu “Müderris” Şefik Bey’i sihriyle kendine bağlayıp her zaman istediğini yaptırdığını ve oğlunun mecnun gibi hareketlere başladığını görmüştür.

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış-2
    Şikayet ve anında hareket
    Şerife Zübeyde Hanım’ın dilekçesiyle sadaret makamı hemen harekete geçer. O tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın emriyle “büyücü” kadın hemen Limni’ye sürülür. Yukardaki dilekçenin üst bölümündeki yazı budur: “Derûn-ı arzuhâlde ismi mezkûr Züleyha nâm mekkâre ve sehhârenin mürtekib olduğu harekât-ı nâ-hemvâresine binâen Limni cezîresine nefy u iclâsıyla tedîb ve sâirinin terhîb kılınması lâzime-i hâl ve muktezâ-yı adâletden olmağla merkûmenin cezîre-i mezkûrede menfiyen ikâmet ve bilâ- emr-i âlî ıtlâk ve firârından mücânebet olunmak üzere çavuş mübâşeretiyle irsâli içün hüküm buyruldu”.

    Bu hadiseler Zübeyde Hanım’ın sosyal çevresinde, eşi-dostu arasında dedikodu konusu olunca, oğlunu Züleyha’dan ayırmaya çalışır. Ancak Züleyha Hanım’ın “çok kuvvetli büyüsüne maruz kalan” Şefik Bey, kendini ondan ayırmaya çalışan annesine ve cinsellik yaşadığı odalığına ağır küfürlerle hakaret eder. Annesi, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında da “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyerek çok miktarda cam tozunu yiyerek hastalanır. Birkaç hekimin tedavisiyle şifa bulduktan sonra “eğer Züleyha’yı kovacak olursanız İstanbul’daki evini öğrendiğimde kapısında bekçi olurum, bulamazsam kendimi helak ederim” deyince ana yüreği dayanamaz ve oğlunun öleceği endişesiyle o da yataklara düşüp hastalanır. Arzuhali yazdığında hekimlerin nezaretinde tedavisi sürmektedir ama, bu beladan kurtarılmazsa evinin dağılacağını, bir vezir ailesinden olmakla böyle bir rezaletten paşalık namusunun korunmasının sadarete ait olduğunu belirtir. Bu niyetle dualar eşliğinde yazdığı arzuhalinde oğlunun büyücü ve hilekar Züleyha’nın elinden kurtarıldıktan sonra, kadının evinden çıkarılıp, uzak bir beldeye sürülmesi için ferman talep eder.

    Bu arzuhal, o tarihteki Sadrazam Ahmed Paşa’nın önüne gelir gelmez Zübeyde Hanım’ın söylediklerinin doğruluğu, yanlışlığı araştırılmaya gerek duyulmadan, sadece onun beyanıyla Züleyha Hanım’ın Limni adasına sürgün edilmesi ve ferman gönderilmeden serbest bırakılmaması buyrulur. Gerekçede de Züleyha’nın terbiye edilmesi ve onun gibilerin korkutulmasının adaletin gereği olduğu belirtilir ama ortada bir mahkeme kararı yoktur. Vezir ailesine mensup bir kadının ricasını kıramayan veya nüfuzunun etkisinde olan bir sadrazam portresi vardır.

    15 yaşında da Şefik Bey kimlere aldanmış-1
    21 aylık sürgün
    Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlı. Züleyha Hanım sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında 21 ay kaldıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalmış. Şefik Bey ise 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiş (Sicill-i Osmânî).

    Genişçe özetlediğimiz bu belgede, ergenliğini henüz bitirmiş bir çocuğun gençlik içgüdüleriyle Züleyha Hanım’a vurulduğu, belki de âşık olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar sevdiği kadını annesi “büyücü ve hilekâr” olarak nitelendirse de büyüye ait somut hiçbir veri ortada yoktur ama belki de Züleyha Hanım güzelliği ve işvesi ile delikanlıyı “büyülemiştir”. Bugün için çok şaşırtıcı olsa da ergenlikten henüz çıkmış oğlunun cinsel hayatı olduğunu, evlerindeki odalık ile yatağını paylaştığını annesi kendi ağzından sadrazama çekinmeden söyleyebilmektedir. Osmanlılarda köklü vezir ve ulema ailelerinin çocuklarına yönelik “beşik uleması” geleneğine bu hadisede de rastlamak hiç şaşırtıcı değildir. Sair halk çocuklarının yıllarca medreselerde dirsek çürüttükleri halde nail olamadıkları “müderrislik” payesinin 15 yaşındaki bir gence bahşedilmesi de o devrin uygulamalarında sıradan bir olaydır.

    Züleyha Hanım ile Şefik Bey’in akıbetleri hakkındaki bilgilerimiz sınırlıdır. 24 Haziran 1811’deki sadrazam buyrultusu üzerine hazırlanan hükümle sürüldüğü Limni adasında meşakkatli geçtiği kesin olan bir hayatı yaşadıktan sonra, 1813’ün Mart ayı ortasında affedilerek serbest kalacaktır [A.DVNSKLB.d. No.32, sf. 117-118]. Şefik Bey ise beşik uleması olarak aldığı “müderris” unvanıyla hayatını sürdürmüş, 1836’da Yenişehir, 1848’de Şam mollası olduktan sonra vefat etmiştir [Sicill-i Osmânî].

    OĞLUNDAN ANNESİNE TEHDİT

    Kendimi helak, sizi rezil ederim

    Annesi Şerife Zübeyde Hanım, Züleyha’yı zorla evden atmaya çalıştığında “eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim” diyen küçük Şefik, çok miktarda cam tozu yutar yiyerek hastalanır. “Eğer Züleyha’yı kovacak olursanız, …kendimi helak ederim” der. Dilekçesinde bu gelişmelerden bahseden Şerife Zübeyde, devletin bu işe el atmasını ister. Devlet de hemen duruma müdahale eder!

    2 C. sene [1]226 /[24 Haziran 1811] Devletlü, inâyetlü, merhametlü, efendim, sultanım hazretleri devlet-i ikbâl ile sağ olsun Arzuhâl-i câriyeleridir ki bu evânda ahibbâlarımızdan bazı kimesneler münâsebetleriyle ülfetemiz olan Züleyha nâm hatun fakriyyet îrâdıyla hânenizde sâʽir cevârîler misillü hizmet-i duʻânızda âsûde olayım deyu niyâz u istirhâmına rahmen sâkine olmasına ruhsat verilmiş ise de bir müddet ikâmetiyle âdet-i müstemirre-i kadîmesi olan sehhâreliğini icrâ kasdıyla bu câriyelerinden mütevellide henüz on beş yaşına bâliğ olmuş müderrisîn-i kirâmdan oğlum Şefik Bey dâʽîlerini sihriyle kendüye bend u teshîr ile zabt edip dâʽimü’l-evkât rızâsına rabt ile cünûn misillü vazʻ u hareketi meczûme-i câriyeleri oldukda bu makûle hâletin vukûʻunu istimâʻ akrânelerimiz nefs-i âcizâneme revâ görülmediğinden mezbûre hanımdan ihrâca her ne kadar ihtimâm etdim ise de oğlum kullarının dûçâr olduğu kuvve-i sihrin muktezâsı bu câriyelerine ve hâlâ firâşında olan odalığı câriyelerine gün-be-gün itâle-i lisân ve şetm u galîza ile teshîr-i cünûn eylediği zâhir ve âşikâr olup bu cihetle sehhâre-i merkûmenin evzâʻ ve etvârına adem-i tahammül ile hânemden tard u tebʻîdine ikdâm edecek olduğumda oğlum kulları bir türlü cevâz göstermeyüp eğer gidecek olur ise kendimi telef ederim deyü hattâ vâfir cam tozu sahkıyla ekl ve inhirâfü’l-mizâclığı vâkîʻ ve çend nefer hekimler taʻyîniyle ifâkatine tîmâr ve hayât buldukdan sonra mukaddeme-i alâmet-i teshîrine takviyet içün merkûme gidecek olup ve Asitâne’de ikâmeti maʻlûmum oldukda kapusunda pasbân ve olmazsa rezâletle kendimi helâk ederim deyu ısrârı hasebiyle derûn-ı câriyelerine küdûrât-ı küllî hâsıl evlâd hakkında muhabbet-i mâderân hezâr tecrübe ile muhat-ı ilm-i âlî şâmil olan mevâddan olup binâʽen aleyh evlâdım telef olur endişesi ve vâkîʻ olan ve olacak rezâletin efkârı bu câriyelerini dahi sâhibe-i firâş ve el-yevm hekimler yedlerinde tîmâr olunmakda olduğum  ve maʻâzallah işbu beliyyeden tahlîsime müsâʻade buyurulmaz ise hâne-berdûş ve dâʽiremin ıtlâkıyla gün-be-gün rezâlete dûçâr olacağım ve benim gibi ırz-ı vüzerâyı bu makûle beliye ve rezâletden himâyet ve sıyânet şân u sütûdâneleri olduğuna istinâden ve bâb-ı hâcetrevâ-yı âsafânelerinden gayri hâlim ifâde edecek kimesnem olmadığı maʻlûm-ı devletleri buyuruldukta merâhim-i aliyyelerinden mercûdur ki aman efendim hazret-i Allah ve’r-Resûl aşkına hâl-i âcizânem ve ırz-ı nâcizânemi sıyânete rahmen sehhâre-i mekkârenin dest-i şerr u mazarratından oğlum kullarını bu câriyelerini ve sâʽir fakîrelerini tahlîs içün hânemden ihrâc ve bilâd-ı baʻîdeye nefyine fermân-ı âlîleri sudûr ve cümleten ihyâ ve mesrûr ve duʻâlarımıza mazhar olmaları bâbında emr u fermân devletlü inâyetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.

    Bende

    Şerife Zübeyde

    Kerime-i Kaymakam-ı esbak Yenişehirli Mustafa Paşa

  • 1453’ün fetih gazisi 2020’nin unutulan ismi

    Her gün binlerce kişi, İstanbul’un en kalabalık ve işlek alışveriş merkezlerinden olan Bahçekapı-Sultanhamam güzergâhında, İstanbul’un fethi ile yaşıt tarihî bir mekânın önünden habersizce geçip gitmekte. Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde, eski Sümerbank’ın hemen yanındaki iki katlı bina, ön cephesindeki dükkanlardan ötürü fark edilmese de Fatih’in İstanbul’u fethinde yanında bulunan gazilerden Yıldız Dede’nin türbesi.

    İstanbul’u fetheden Osmanlı ordusunda karacı ve denizci askerî unsurların yanında ahiler, dervişler ve gönüllülerden ibaret kalabalık bir kitle de yer almıştır. Bunlardan Haliç surlarının Bahçekapısı ile Çıfıt Kapısı adı verilen kapılarından şehre giren derviş gazilerin bir kısmının başında Yıldız Dede, diğer bir bölüğünün başında da Mehmed Geylanî adlı bir şeyh bulunmuştur.

    İstanbul fethedildiğinde bugünkü Sirkeci-Bahçekapı’da bulunan eski bir kilisenin yeri, fetih mükafatı olarak Yıldız Dede’ye verilmiştir. Yıldız Dede tarafından kilise yerine bir hamam inşa ettirilmiş ve bu da Fatih Sultan Mehmed Vakfı’na dahil edilmiştir. Şeyh Mehmed Geylanî’ye de aynı bölgede mülkname ile verilen yerde, daha sonra günümüzde Bursa Tekkesi ve Arpacılar Camii adıyla anılan cami yaptırılacaktır. Bu hamamın ve caminin bulunduğu Bahçekapı semtinden Yeni Cami ve Mısır Çarşısı’na uzanan bölge, Bizans devrinde Yahudi mahallesi olarak gelişmişti. Günümüzde mevcut olmayan sur kapısı da Porta Ebraica (İbrani Kapısı) olarak adlandırılmıştı. Osmanlı devrinde de aynı ad tercüme edilerek (Yahudi Kapısı=Çıfıt Kapısı) şekliyle kullanılmaya devam etmiştir.

    Yıldız Dede ile tekke-türbe ve hamamının öyküsü, Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadîkatü’l-Cevâmî adlı eserinden itibaren İhtifalci Mehmed Ziya’nın İstanbul ve Boğaziçi kitabında zenginleştirerek ortaya koyduğu çalışmalarla tarihimizde yer alır. En ciddi ve kapsamlı araştırmayı Prof. Dr. Baha Tanman yapmıştır. Tüm bu çalışmalarda Yıldız Dede’nin kimliği ile türbe, tekke ve hamamın geçmişine dair Ayvansaraylı’nın naklettiği bilgiler esas alınmıştır. Yapının iki adet kitabesi ile kitabi malumatımız biraz zenginleşmişti. Neşrettiğimiz belge ile bu bilgilerden bazılarının tashihinin gerektiği ortaya çıkmıştır.

    1905 tarihli haritalarda… Yıldız Dede Türbesi ve hamamın bulunduğu mevkinin 1905 tarihli Goad haritası ile Pervititch paftalarındaki konumu.

    Tüm kaynakların sözbirliği ettiğine göre, Yıldız Dede’nin asıl ismi (dinin yıldızı anlamına gelen) Necmeddin’dir. Kendine mülk olarak verilen yere inşa ettirdiği hamamının külhanını mesken edinmiş, orada ölüp aynı yere gömülmüştür. Duası kabul gören bir zatmış. Halit Bayrı’nın İstanbul Folkloru adlı eserinde belirttiğine göre “hamamının bir kurnasına dua ettiği için o kurnada yıkananların şifa bulacağına inanılırmış. Bu kurnada yıkanan hastalar, özellikle hasta çocuklar mutlaka iyi olurlarmış… Halkın rivayetine göre Yıldız Hamamı eskiden yalnız erkeklere mahsusmuş. Sadece 15 günde bir defa kadınlar Yıldız Baba kurnasında yıkanabilmek için birbiriyle didişir, bununla beraber bu kurnada yıkanamadan hamamdan çıkanlar olurmuş”. Bu kurnanın duvarında bir yıldız resminin altında “Maden-i bür’ vü şifâ kurna-i Yıldız Baba” yazılı mermer kitabe yer alırmış. İhtifalci Ziya Bey, zamanla tahrip olan mermer kitabenin yerine aynı ibareli çini bir kitabe asıldığını söylüyor.

    E. H. Ayverdi’ye göre Fatih Sultan Mehmed Vakfiyesi’nde “Yahudiler Mahallesi Hamamı” olarak kayıtlıdır: “Fatih Camii Muhasebe Defteri’nde 6922-6200 akçe iradı gösterilmiştir. Hamam pek ufaktır; Yerli Mallar Pazarı’nın hemen yanında, dükkanlar ortasındadır. Ahşap soğukluktan beşik tonozlu ılıklığa geçilir. Burada büyük bir halvet vardır. Sıcaklık bir dehliz üstünde biri ufak biri büyük iki halvetten mürekkeptir. Arka tarafta incecik duvarlı halvetin bir ilavesi olması muhtemeldir”. Fetihten üç asır sonra Halveti Şeyhi Sinoplu Şeyh Mustafa Efendi, Sultan 1. Mahmud tahta çıkar çıkmaz hamamın yanına tekke inşa ettirmeye izin alır ve ilk şeyhi de kendisi olur. Mekan zamanla Cerrahi tarikatinin tekkesi olarak gelişir. Şeyh Mustafa Efendi, öldükten sonra Yıldız Dede’nin kabri yanına defnedilir ve kendinden sonra neslinden gelen iki şeyh daha oraya gömülerek küçük bir hazire oluşur. Bu hamam ve tekke, İstanbul’un son padişah külliyesini bitişikteki geniş alana inşa ettiren 1. Abdülhamid devrinde esaslı bir tamirden geçirilir.

    Bu hikaye, kaynaklarımızda genel hatlarıyla birbirine yaklaşık olarak anlatılır. Oysa Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve bugüne kadar değerlendirilmeyen bir belgenin muhtevası, Yıldız Dede’nin kimliğiyle tekke ve hamam yapısına dair kısaca naklettiğimiz tarihî seyirde bazı düzeltmelerin yapılmasını gerektiriyor. Cevdet Evkaf Tasnifi 32117 numarada bulunan bu belge, söylentilerden ibaret bazı bilgilerin yanlışlığını ortaya koyuyor. Bu yazıyla neşrettiğimiz 1725 tarihli belgedeki arzuhali kaleme alan Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa, Yıldız Dede’nin ahfadındandır ve aile büyüğünün mezarında ücretsiz türbedarlık etmek için berat istemektedir. İstanbul kadısı huzurunda nesep bağını ispat ettiği ve “ammim” (emmim/amcam) dediği Yıldız Dede’nin mezarının bulunduğu külhanın “kefere” eline geçmesinden rahatsız olmuştur. Bu asırda da hamam çevresinde gayrimüslim yerleşimleri yoğun olmalı ki, külhan onların eline geçmiş.

    Sinoplu Şeyh Mustafa’nın talebini geri çevirmeyip yerine getirilmesine izin veren, o tarihteki sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’dır. Belgede bir hatt-ı hümayun yoksa da türbenin ilk kez imarına 3. Ahmed’in izin vermiş olduğu düşünülebilir. Belgenin tarihi itibarıyla kesinlikle söyleyebiliriz ki, türbe inşaatının izni 1. Mahmud’un tahta çıkmasından önce 3. Ahmed döneminde verilmiştir. Hadîka’da anlatıldığı şekliyle türbenin yanındaki yeniçeri evinin satın alınıp onun yerine iki hücreli bir zaviye ve mescit inşa edilmesi de 3. Ahmed zamanında gerçekleşmiş olabilir. Zira tekkenin ilk inşa kitabesindeki H.1143 yılının üçüncü ayı olan Rebiülevvel’de patlak veren Patrona İsyanı ile 3. Ahmed tahttan indirilmiş ve yerine 1. Mahmud geçmişti. 1. Mahmud tahta çıktığında ihtilal ve kargaşa ortamı uzun sürdüğünden o sıralarda tekke, mescit, türbe inşaatına karar verilip bunun yılsonuna kadar dokuz aylık bir sürede tamamlanması mümkün olmasa gerek. Tekke kapısında H.1143’den (1730-31) büyük bir tarih olsaydı, gerçekten 1. Mahmud devrinde inşa edildiğine hükmedebilirdik. Neşrettiğimiz belgedeki 1725 tarihiyle, 3. Ahmed’in tahttan indirildiği 1730 arasında inşaat başlayıp bitirilmiş; kitabesi asılamadan ihtilale maruz kalan 3. Ahmed’in yerine tahta oturan yeni padişah Sultan 1. Mahmud namına kazınan kitabe asılmış olabilir. Belgesi çıkmadan kesin bir şey söyleyemem ama, Mustafa Efendi’nin 3. Ahmed tuğralı türbedarlık beratından sonra tekkeye şeyh olmasına izin veren beratın 1. Mahmud tarafından verilmesi kuvvetle muhtemeldir ve bu bakımdan toplum hafızasından Ayvansaraylı’ya yansıdığı şekliyle Yıldız Dede tekke ve türbesinin banisi olarak 1. Mahmud anılmıştır.

    Satılık tarihî hamam Fatih’in vakfından olduğu halde bir zamanlar özel mülkiyete geçen hamamın, 40’lı-50’li yıllarda çeşitli gazetelerde görülen satış ilanları.

    Neşrettiğimiz belge sayesinde tashih ettiğimiz ikinci husus, Yıldız Dede’nin memleketinin Sinop, adının Necm veya Necmî olmayıp Nasrullah olduğudur. Kaynaklarda ismin doğrusu yer almasa da evkaf kütüklerinde Nasrullah şeklinde kayıtlı olması ismin halk arasında unutulduğunu, kayıtlara kimse ulaşamadığı için Nasrullah yerine Necmeddin yakıştırmasının yayıldığını gösterir. Fatih döneminde henüz eski Türk adlarının kullanımının gayet revaçta olduğunu biliyoruz. Yıldız ismi bir lakap veya mahlas olabileceği gibi, dedenin Nasrullah ile birlikte kullandığı gerçek ismi de olabilir. O sıralarda türbenin bulunduğu semtin adı Bahçekapı olduğu halde bunu Bâb-ı Bahçe şeklinde yazan Osmanlılar olduğu gibi, Yıldız’ın Arapçası olan Necm’den dolayı Necmî, Necmeddin tercümesiyle adlandırılmış olması da muhtemeldir.

    Belgeden öğrendiğimiz üçüncü önemli konu ise günümüzde Sinop’un Yenikent ilçesinde bulunan türbede yatan Caca, Çaça veya Çeçe olarak da adlandırılan Caca Sultan’ın, Fatih’in ordusuna katılan Yıldız Dede’nin kardeşi olduğu iddiasıdır. Sinop’taki Caca Sultan hakkında günümüzde elle tutulur bir çalışma olmasa da, yerel kaynaklar tarafından Anadolu Selçukluları zamanının bir emiri, kumandanı olduğu rivayet ediliyor. Horasan erenlerinden olduğu, 12 İmamlardan seyyid olduğu, soyu Hz. Ali’nin torunu Musa Kazım’a bağlandığı da iddia edilen Caca Sultan’ın kimliği etrafındaki muamma çözülebilmiş değil.

    Osmanlı Arşivi’ndeki birçok belgede Caca Sultan’ın ahfadının bazı vergilerden muaf tutuldukları görülüyor. Belki de Ceceli aşiretinin ileri gelenlerinden biriydi. Oğuz Türklerinden Ceceli aşireti mensupları Maraş’tan Kırşehir’e, Çorum’dan Sinop’a kadar uzanan bir hatta yayılmışlardır. Bu belgedeki kardeş oldukları bilgisini doğru kabul ettiğimiz takdirde, Sinop’taki Caca-Çeçe Sultan’ın da Fatih devrine tarihlenmesi gerekecektir.

    Türbeden kebapçıya… Bugün İstanbul’un Bahçekapı semtinde Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi’nde bulunan iki katlı tarihî binanın alt katı kebapçı. Hemen yanda ise Bakanlığın kitap ve hediyelik eşya satış noktası bulunuyor.

    Şeyh Mustafa’dan itibaren tekke haline getirilen mekan, yukarda belirttiğimiz gibi daha sonra Cerrahi tarikatine bağlandı. Bir de küçük mescit oluşturuldu. Silsileye bakıldığında babadan oğula geçen meşihat zincirinde vefat eden şeyhler de Yıldız Dede’nin yanına defnedildiler. Yıldız Dede’nin mezarı yanında dört sandukadan ibaret küçük bir hazire meydana geldi. 1940’lı yıllarda çekilen fotoğraflarda perişan halde de olsa sandukalar görülmektedir. Yıldız Dede’nin dua ettiği hamam kurnasının şifalı olduğu, yıkananların hastalıklarından kurtulduğu inancı İstanbullular arasında çok yaygındı. İstanbul’un son padişah külliyesi olan 1. Abdülhamid külliyesi inşa edilirken hamama dokunulmadığı gibi, burası tekkeyle birlikte ihya edildi. Kapıdaki üst kitabe bu ihyanın hatırasıdır.

    Bütün aramalarıma rağmen şimdilik inşaat keşif defterlerine ulaşamadım. 1836’da minaresinden kiremitlerine, doğramalarından sandukalarının tamirine kadar masraf listeleri bulunduğuna göre yeni baştan inşa edilmiş olmalıdır. Bugünkü iki katlı görünümüne o zaman kavuşmuş olabilir. 1873’de sanduka örtülerinin yenilendiğine dair kayıtlar mevcuttur. Dönemin çeşitli harita ve krokilerinde Yıldız Hamamı’nın günümüzde Ticaret Borsası binası olarak kullanılan Hamidiye Medresesi’ne bitişik olduğu ve sokağın da Yıldız Sokağı adını aldığı görülüyor.

    Sembolik mezartaşı 1953’te İstanbul’un fethinin 500. yılında bahçeye dikilmiş mezar kitabesi ile yanına nereden getirildiği bilinmeyen hamam kurnası.

    Hamidiye Medresesi binası 1926’da yıktırılmak şartı ile Ticaret Borsası’na ile verilmiş ama borsa yöneticileri yıktırmayıp, günümüze kadar gayet iyi korunmuş bir şekilde erişmesini sağlamış. Ancak Yıldız Hamamı pek o kadar şanslı olamamış. Bir tarihte özel mülkiyete dönüşmüş; 1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelere satılık ilanları verilmiş. Son sahipleri tarafından da yıktırılarak yerine işhanı inşa edilmiş. Son şeyh Nuri Efendi’nin ailesi 1925’te tekkelerin kapatılmasından sonra kendilerine ikametgah olarak tahsis edilen tekkenin harem kısmında 90’lı yıllara kadar oturmuşlar. Tekke ve hazire, İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun denetimi altında tescilli tarihî eserdir. Tekkenin cadde cephesinde Osmanlı devrinde ihdas edilen iki dükkanla birlikte mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olup, binanın tamamı bahçesiyle birlikte kebapçı dükkanı olarak faaliyet gösteriyor.

    Günümüzde yüksek katlı iş hanlarının arasında boğulmuş yapının cadde cephesinde, kapı üstündeki kitabelerden başka, burada bir tarihin yattığını haber verecek hiçbir ipucu mevcut değildir. Zamanla haziredeki sandukalar ve mezartaşları kaybolmuştur. 1953’te, İstanbul’un Fethinin 500. Yılı kutlamalarında Fetih Derneği tarafından dikilen sembolik mezartaşı, bakımsız hazirede otların arasında zorlukla seçilebilmektedir. Bu türbeye 100 metre mesafedeki fetih yoldaşı Mehmed Geylanî Efendi’nin türbesi ziyarete açık olduğu halde, Yıldız Dede’den çoğu kişinin haberdar olmaması kabul edilemez. Öncelikle yetkili kurum ve kurulların, sonrasında halkımızın, fetih yadigarı böylesine önemli bir esere gereken ilgiyi göstermelerini diliyoruz.

    İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE

    Sinoplu Şeyh Mustafa: Burayı kefereden alın ve bana tahsis edin…

    1725 tarihli belge, Üsküdar’da tekke sahibi Halveti Şeyhi Köstendilli Ali Efendi’nin halifelerinden Sinoplu Şeyh Mustafa tarafından yazılan bir arzuhal. Yıldız Dede’nin ahfadından olan Şeyh Mustafa, aile büyüğünün mezarında gönüllü türbedarlık etmek için berat istiyor.

    “Devletlü, Saadetlü, Sultanım Hazretleri Sağ olsun

    Bu dâ‘îleri Seyyid Caca Sultan neslinden olup bundan akdem merhûm ve mağfûr Fatih Sultan Mehmed Han ile İstanbul fethinde mevcûd olan ammim Yıldız Dede dimekle meşhûr evliyâ-yı kibârdan Seyyid Nasrullah Hazretleri hâlâ Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hammâmı külhanında medfûn olup azîz-i merkûmun türbe-i şerîfesi külhancı keferelerinin yedlerinde kalmağla bu dâ‘îleri azîz-i müşârunileyhin neslinden ve merkûm Yıldız Dede ammim olduğu İstanbul kadısı fazîletlü efendi huzûrlarında isbât-ı nesl olunup lede’ş-şer‘i′ş-şerîf evlâdiyyetim zâhir ve nümâyan oldukda huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundukdan sonra şehremîn ve ahâlî-i mahalle ma‘rifetleriyle türbe-i merkûme keşf ve murâd-ı aliyyeleri olduğu halde türbe-i mezbûreyi ta‘mîr ve tevsî‘ ve külhancı keferesi yedinden halâs eyleyüp evlâddan olduğum ecilden türbedârlığı bu dâ‘îlerine ihsân ve yedime berât-ı şerîf-i âlişân verilmek bâbında lutf u kerem sa‘âdetlü mekremetlü sultânım [hazretlerinindir]”. Ed-Dâ’î es-Seyyid eş-Şeyh Mustafa an-evlâd-ı Caca Sultan

    295 yıllık belge Sinoplu Şeyh Mustafa’nın türbedar olmak için yazdığı arzuhalin ve gönüllü türbedarlık görevinin kendisine beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesinin emredildiği 4 Kasım 1725 tarihli yazışma.

    İstanbul kadısı: Evladı Çaça Sultan’dır, türbedarlık hakkıdır…

    Şeyh Mustafa’nın, mezarı Sinop’ta olan Çaça Sultan sülalesinden olduğu elindeki şecereyle ve şahitlerin şahitlikleri ile kesinlik kazanınca kadı huzurunda bir ilam yazılıyor.

    “Dâ‘î-i Devletleridir ki

    Sâhib-i arzuhal Seyyid Şeyh Mustafa yedinde olan şecerede tahrîr olunduğu üzere Bağçekapusu dâhilinde Yıldız Hamamı’nın külhanı derûnunda vâkı‘a türbede medfûn Yıldız Dede dimekle meşhûr Seyyid Nasrullah’ın karındaşı olup Sinop’da medfûn olan Çaça Sultan dimekle ma‘rûf Seyyid Şeyh Mehmed’in evlât-ı evlâdından olduğu mesmû‘umuzdur [deyü] Sinop ahâlîsinden olup İstanbul’da müsâfiren sâkin Seyyid Abdurrahman ibn-i Seyyid Mehmed [ve] Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hüseyin ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid Hasan [ve Seyyid] Hüseyin ibn-i Seyyid Sefer ve Seyyid Ahmed bin Mehmed [ve Seyyid] Abdullah bin Abdullah ve Seyyid Mehmed ibn-i Seyyid İbrahim ve Ali Beşe ibn-i Mustafa ve Ebubekir ibn-i Ahmed nâm kimesneler haber virüp ve türbe-i merkûmenin türbedârlığı kimesnenin üzerinde olmamağla mezbûr Seyyid Şeyh Mustafa türbe-i merkûmeyi ihyâ murâd eylediğine binâ’en hasbî türbedârlığı berât-ı âlişânla kendüye tevcih buyurulmak rica eylediği huzûr-ı âlîlerine i‘lâm olundu. Bâkî emr hazret-i veliyyü’l-emrindir”. Fî 15 Safer sene [11]38 [Miladî 23 Ekim 1725]

    Bu arzuhal Divan’a gelince Yıldız Dede Türbesi’nin Bâb-ı Defterî’nin bürolarında kaydı olup olmadığı soruşturuluyor ve Haremeyn Mukâta‘ası, Küçük Evkaf, Ruznamçe, Başmukataa, Haremeyn Muhasebesi, Başmuhasebe, İstanbul ve Kefe, Haslar kalemlerinin hiçbirinde kaydı olmadığı anlaşılıyor.

    Bunun üzerine sadrazam, İstanbul kadısı huzurunda bir duruşma celsesi talebiyle evrakı havale ediyor.

    Bu mahkeme ilamı üzerine sadrazamın yazdığı buyrulduyla gönüllü türbedarlık görevi Şeyh Mustafa’ya beratla verilip Küçük Evkaf kalemine kaydedilmesi 27 Safer 1138 [Miladî 4 Kasım 1725] tarihinde emrediliyor.

    KİTABELER

    Önce 1. Mahmud, sonra 1. Abdülhamid imzası

    1. MAHMUD ZAMANINDA ASILDI: (ALTTAKİ KİTABE)

    Türbe-i Yıldız Dede Sultan mutâf-ı evliyâ
    Hângâh-ı pîşvâ-yı vâsılîn Şeyh Mustafa
    Lillâhi′l-Fâtihâ
    1143 (Miladî 1730-31)

    1. ABDÜLHAMİD TARAFINDAN YENİDEN YAPTIRILDIĞINDA ASILDI: (ÜSTTEKİ KİTABE)

    Padişâh-ı bahr ü berr Hüsrev-haşem zıll-i Mecîd
    Etdi ihyâ bu makâmı Hakk vire ömr-i medîd
    İsmullah çıkdı dilden cevherî târîh ile
    Hângâh-ı Necm′i ihyâ kıldı Şah Abdülhamîd
    1189 (Miladî 1775-76)

  • Osmanlılar nasıl terk etti, Macron neye sinirlendi?

    Osmanlılar nasıl terk etti, Macron neye sinirlendi?

    Geçen ay medyaya düşen görüntüler, Kudüs’e giden Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Ste. Anne Kilisesi’ne girmeye çalışan İsrail askerlerine bağırıp çağırmasını dünyaya duyurdu. Aynı problem 1996’da Cumhurbaşkanı Chirac’ın ziyareti sırasında da yaşanmıştı. Ancak esas problem, Sultan Abdülaziz devrinde Osmanlı yönetimindeki şehirde bulunan ve Selahaddin Medresesi adını alan yapının, Fransız toprağı sayılarak Fransızlara verilmesiydi!

    Kudüs, Hz. Ömer tarafından 638’de fethedildikten sonra, 1096’daki ilk Haçlı Seferi’ne kadar 458 yıl Müslümanların egemenliğindeydi. Türkler de 1071’de Malazgirt’te Bizans kuvvetlerini bozguna uğrattıktan dört yıl sonra Bizans’ın burnunun dibindeki İznik’i ele geçirip Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti yaptılar.

    Asırlardır Hıristiyanlık içinde liderlik mücadelesi yürüten Doğu Roma’nın İstanbul Patrikliği ile Batı Roma’nın Vatikan Papalığı 1054’te kesin olarak ayrıldı. Bizans’ın güçsüz düştüğü ve giderek mevzi kaybettiği yıllarda Kudüs’ü, Hıristiyanlığın kutsal topraklarını ve Doğu’daki din kardeşlerini Türklerin-Müslümanların elinden kurtarma adına ortaya çıkan Haçlı Seferleri’nin isim babası Franklardı.

    Papa 2. Urban’ın 1095’in Kasım ayındaki Haçlı Seferi çağrısı üzerine keşiş Pierre l’Ermite’in vaazları 10 binlerce insanı yola döktü ve 1096’da Franklar, Normanlar, Cermenler, Anglo-Saksonlar ve diğer Avrupa uluslarının Doğu’ya hücumu başladı. Haçlıların 1099’da Kudüs’ü ele geçirip kurdukları Kudüs Krallığı 1187’de Selahaddin Eyyûbî tarafından yıkılsa da, Urfa, Antakya, Trablus devletleri ayaktaydı. Uzun mücadeleler sonucu Haçlıların 1291’de ellerinde tuttukları son kale olan Akka’nın da teslim olmasıyla, Doğu Akdeniz’deki Haçlı egemenliği ortadan kalktı. Sonrasında yine Müslüman devletlerin elinde kalan Kudüs 1517’den itibaren Osmanlıların egemenliği altına girdi.

    Fransızların kutsal topraklarına olan hasreti, tarihsel kolektif hafızalarından hiç silinmedi ama 1291’den 1914’e kadar hacı olmak ve ticaret yapmaktan öte askerî gayelerle buralara gelemediler. Yine de diplomasi sahasında galebe çalmak için Osmanlılara ellerinden gelen tüm baskıyı uyguladılar. 18. yüzyıl ve sonrasında Avrupa’da Türklerin her gerilemesinde, Hıristiyan din kardeşleri üzerinde himaye iddialarını, kutsal yerlere yönelik tasavvurlarını antlaşma maddelerine geçirdiler.

    Kudüs tavizi

    1856’da Osmanlı Devleti’nin İngiltere ve Fransa’nın yardımıyla Rusya’yı Kırım’da dize getirmesi, Kudüs bölgesinde çeşitli tavizler vermesini gerektirdi. Normalde gerçekleşmesine asla izin vermeyecekleri şekilde asırlardır İslâm’a mâlolmuş kimi dinî mekanlardaki egemenlik ve mülkiyet haklarını o dönemki müttefiklerine devrettiler. Fransızların Haçlı Seferleri sırasında inşa ettikleri Kudüs’teki Ste. Anne Kilisesi de bunlardan biriydi.

    Selahaddin Eyyûbî Kudüs’ü ele geçirdikten sonra burayı bir külliye haline getirmiş, zengin vakıflar tahsis etmişti. Osmanlılar zamanında bu vakıflar daha da zenginleştirildi. Aradan asırlar geçse de Fransızlar bu kiliseyi unutmadılar ve geri almanın fırsatını kolladılar.

    Kırım Savaşı’nın diyeti olarak verildi Haçlı Seferleri sırasında inşa edilen Sainte Anne Kilisesi daha sonra Selahaddin Medresesi’ne çevrildi. 1856’da ise Osmanlı yönetimi tarafından Kırım Savaşı’nın diyeti olarak Fransızlara verildi.

    Kudüs, tarihî önemine binaen müstakil mutasarrıflık sistemiyle ve doğrudan doğruya Babıâli’den idare edilen bir Osmanlı toprağıydı. Merkezden gönderilen mutasarrıflar Babıâli’ye danışmadan dış politika manevralarına giremezdi. Her tayin edilen mutasarrıf Kudüs’e ilk geldiğinde, Fransız konsolosları Selahaddin Medresesi’nin harabe hâlde olduğunu belirterek buranın kendilerine verilmesini talep ederlerdi.

    Oysa burası her haliyle sağlam ve vakıfları işlek, mütevellileri işin başında mamur bir müesseseydi. Mutasarrıflar konsolosların aksine binanın sağlam ve faaliyette olduğunu bildirerek Fransızların taleplerini Bâbıâli’ye havale ederlerdi. Gönderilen bilgiye nazaran Fransızların talepleri yerine getirilmez, onlar da bir sonraki mutasarrıfı beklerlerdi. Ahmed Cevdet Paşa’nın Tezakir adlı eseri, Fransızların yıllarca talep ettikleri halde alamadıkları bu kilisenin nasıl bir düzenbazlıkla tekrar Fransızlara verildiğini ifşa ediyor.

    ‘Fransızlı’ Kâmil Paşa

    Cevdet Paşa’ya göre, en sonunda Fransızlar baktılar ki böyle olmayacak, dedesinden babasına kadar Osmanlılara hizmet etmiş Kâmilîzade ailesinden İsmail Kâmil adında bir kaymakam buldular; onu parlatıp, cilalayıp, himaye edip, “Beylerbeyi” unvanı verilerek Kudüs Mutasarrıfı olmasını sağladılar.

    Cevdet Paşa’nın tam bir “Fransızlı” olmuştu dediği Kâmil Paşa, ilk iş olarak Fransızların Ste. Anne Kilisesi talebini “kilisenin harabe olduğu” raporuyla Bâbıâli’ye havale etti. Bâbıâli bu rapor uyarınca gereken izinleri verdi ve 1856’da Sultan Abdülmecid’in de onayıyla Selahaddin Eyyûbî Medresesi Fransızlara verilerek tekrar Ste. Anne Kilisesi hâline geldi.

    Cevdet Paşa’ya göre bu durum sadece İsmail Kâmil Paşa’nın Fransızperestliği yüzünden olmuştu. “Nazırların, sadrazam ve padişahın elinden bir şey gelmezdi” diyerek işin sorumluluğunu İsmail Kâmil Paşa’ya yıkıvermiştir. Kudüs’ün yerli ahalisinin şikayet mektuplarıyla İstanbul yönetimi durumun vehametini anladı ve ardından İsmail Kâmil Paşa hemen azledildi. Ömrünün sonuna kadar bir daha kendisine mutasarrıflık yaptırılmadı.

    Macron’un tepkisi Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 22 Ocak 2020’deki Kudüs ziyareti sırasında Ste. Anne Kilisesi’ne gitmiş, İsrail polisinin güvenlik gerekçesiyle mekana girmesine tepki göstermiş, buranın Fransız toprağı sayıldığını hatırlatmıştı.

    Cevdet Paşa’ya göre üyesi bulunduğu Osmanlı yönetici sınıfı pir ü pak temizdir ama “o Kâmil Paşa yok mu, bütün olumsuzluklar onun başının altından çıktı” diyerek sorumlu devlet erkânından eleştiri oklarını uzaklaştırır. Aslına bakarsanız Kâmil Paşa da bir köşede terkedilmemiştir. Kudüs’ten Urfa mutasarrıflığına tayin edilmiş ve daha 13 yıl devlet hizmetinde bulunup, Canik (Samsun), Karesi (Balıkesir) mutasarrıflığından emekli olmuştur.

    O zamandan bugüne Fransızların mülkiyetinde olan Ste. Anne kilisesi, İsrail’in buradaki otoritesinin tanınmadığını ifade edebilmek için kullanılan önemli bir politik simgedir. 1996’da Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın ve geçen ay şimdiki cumhurbaşkanı Macron’un Kudüs ziyaretinde Ste. Anne Kilisesi’ne girmeleri yasak olduğu halde girmeye çalışan İsrail polislerine bağırıp çağırmasının arkaplanı budur: “Kurallara saygı duyun, bu kurallar yüzyıllardır yürürlükte ve cumhurbaşkanları ile değişmezler”.

  • Écouen Şatosu: Paris üzerinden İznik

    Écouen Şatosu: Paris üzerinden İznik

    Paris’e giden çoktur ama başkente sadece 20 km mesafedeki Écouen Şatosu’na giden pek yoktur. Özellikle Rönesans dönemine ait birbirinden değerli sanat eserlerinin sergilendiği mekan, Osmanlı-Türk sanatının belki de zirvesi olan olağanüstü İznik çinilerine de evsahipliği yapıyor.

    Ecouen Şatosu, Paris’in sadece 20 km kuzeyinde. 1539 – 1555 arasında inşa edilmiş. 1869’da tarihî anıt ilan edilen bu güzel yapı, 1975’den beri Rönesans sanatının örneklerini sergileyen Ulusal Rönesans Müzesi olarak hizmet veriyor. Paris’e giden Türk gezginler, Osmanlı – Türk sanatının güzel örneklerini görmek için Louvre Müzesi’nin İslâm Eserleri bölümünün yanısıra, pek bilinmeyen Ecouen Şatosu’nun barındırdığı muazzam İznik çini koleksiyonunu da mutlaka ziyaret etmeli. Çini sanatına dair yüzlerce eserin sergilendiği bu şatodaki salonda, gayet faydalı bilgiler de sunuluyor.

    1865’te Rodos’tan Paris’e getirilen, sonrasında Cluny Müzesi tarafından alınan ve günümüzde Ecouen’deki müzede sergilenen İznik Çinileri Koleksiyonu, esasında fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. 1860’larda çeşitli Osmanlı saraylarının dekorasyonuyla ilgilenen Charles Séchan’dan gelen ve toplamda 532 eserden oluşan koleksiyonun bazı parçaları oldukça iyi durumdayken, 20 kadarı bütün halinde korunmuş. 19. yüzyıla ait bu çinilere duyulan ilgi, eserlerin teknik ve dekoratif özelliklerinden ileri kaynaklanıyor (Alkali ve silis içeren harçlardan imal edilen seramikler beyaz kil ve toz kuvars bazlı bir karışımla astarlanır, böylelikle homojen, beyaz ve opak bir yüzey elde edilerek renk ve desen aşamasına geçilir; bu aşama tamamlandıktan sonra eserin tamamı kurşun bazlı renksiz ve saydam bir sırla kaplanır. Eserler parlaklıklarını bu sırdan alır).

    Ulusal Rönesans Müzesi Yüzlerce sanat eserinin de sergilendiği Écouen Şatosu’ndaki çini örnekleri, fotoğrafçı Auguste Salzmann (1824-1872) tarafından toplanmış. Şato, daha ziyade Rönesans sanatı örneklerini barındırıyor ve ismi de buradan geliyor.

    Bu çinilerden 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında “Rodos işi” veya “İran çinisi” olarak da bahsedilmiştir. Bunun nedeni eserlerin birden çok atölyede üretilmesidir. Çinilerin üretildiği en ünlü yer İznik (Nikea) olmakla birlikte 15. yüzyıldan 1950’li yıllara kadar Kütahya ve İstanbul da dahil olmak üzere farklı şehirlerde çini atölyeleri kurulmuştur.

    İznik çinisi üretiminde kullanılan yöntemlerin gelişimi, Osmanlıların bu eserlere duyduğu büyük hayranlıkla Yuan (1279-1368) ve Erken Ming dönemine ait Çin porselenlerini bilmesidir; bu dönemlere ait işler henüz 15. yüzyılda Topkapı Sarayı’nda toplanmıştı. En eski İznik çinisi örnekleri 1480 civarına kadar gider. 1575 civarına ait “eski zaman motifleri” de denilen asma motifleri gibi süslemelere sahip kimi eserler mevcuttur. Alt kısmında çiçekler bulunan kırmızı, mavi veya yeşil renkli rozet motifleriyle spiral fon süslemesi üzerine geçme ve geometrik motifler 1590’lara, 3. Murat dönemine ait eserlerin özelliklerindendir. 

    İznik kırmızısı Çini sanatında 15. yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanan parlak kırmızı, 19. yüzyıl seramik ustalarını da büyülemişti.

    Kanunî Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) çini ustaları kullandıkları renk paletini genişletti: 1520’li yıllarda mavi ve beyaz renkli çiniler turkuazla zenginleşmeye başladı; 1540’lı yıllarda ıhlamur yeşili ve (manganezden elde edilen) patlıcan moru eserlerde görüldü; 15. yüzyılın ortalarında parlak kırmızı ortaya çıktı (Gerçek bir başarı ve marifetin göstergesi olan bu renk 19. yüzyıl seramik ustalarını büyülemiştir). 1560’larda ortaya çıkan “dört çiçek” üslubu (gül, sümbül, karanfil ve lale) 17. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdürdü. Lale, Avrupa’ya, özellikle de 17. yüzyılda ünlendiği Hollanda’ya, Osmanlılar üzerinden gelmişti. Bu çiçek, zaman zaman süslemelerin simetrik şekilde gerçekleştirilmesine yardımcı olan servi ağacı motifiyle veya tek olarak işlenmiştir.

    Üzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) oldukça hoş ve bir o kadar ilgi çekici özelliklere sahiptir; kırmızı kaftanlı genç adam tabağı (1570 civarı) gibi bazı eserler İran sanatını yansıtır. “Rodos işi” veya “Lindos çinisi” denilen eserler ise, efsaneye göre 1309’dan adanın 1522’de Osmanlılar tarafından fethine kadar burada kalan Hospitalier Şövalyeleri döneminde, esir alınan İranlı ustalar tarafından üretilmiştir.

    İnsan motifleri Üzerinde insan motifleri bulunan tabaklar (kadın, erkek, süvari vb.) İran geleneğinin etkisini taşıyor. Bu sanat anlayışı daha çok 12 Ada bölgesindeki Yunan ve Hıristiyan sanatında görülüyor.
  • İtfaiyenin başında 48 sene: Ödön Seçeni

    İtfaiyenin başında 48 sene: Ödön Seçeni

    1874’den 1922’ye İstanbul itfaiyesinin başında bulunan Kont Ödön Seçeni (Széchenyi), İstanbul’da ilk modern yangınla mücadele teşkilatını kurmuş, Türkiye’de yaşarken gördüğü beş padişahın da güvenini kazanmıştı. Macaristan tarihinde derin izleri olan, çok köklü ve soylu Szecheny ailesine mensup Ödön Bey, Rum bir hanım ile evlenmiş, çocuklarıyla ilgili ciddi problemler yaşamıştı.

    Beyoğlu’nda 1870’de binlerce evin yanmasına, onlarca insanın ölüp yaralanmasına sebep olan yangın felaketinden sonra modern bir itfaiye teşkilatı kurma girişimlerinde bulunuldu. Yurtdışındaki itfaiye örgütleri incelendiğinde en mükemmeli olarak gösterilen Peşte itfaiye teşkilatını kurmuş, Viyana itfaiyesinin başında bulunmuş Kont Ödön Seçeni (Szecheny) Osmanlı Devleti’ne davet edildi.

    Seçeni 1871’deki ilk ziyaretinde modern itfaiyeyi kurmaya çalıştı. Şehircilik hususunda çeşitli önerilerde bulunup 1 yıl sonra ülkesine döndü. 1874’de itfaiyenin başına geçmek üzere davet edilmesiyle (veya bizzat Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in önerisiyle) İstanbul’a yerleşti. Türkiye’de tam 48 yıl İstanbul itfaiyesinin başında bulunup 1922’de vefat ettiğinde Feriköy Mezarlığı’na gömülen Kont Seçeni tam bir Osmanlı olmuştu. Abdülaziz zamanında geldiği Türkiye’de yaşarken, gördüğü beş padişahın da güvenini kazandı. Paşa oldu ve 2. Abdülhamid’in çevresindeki yaveran arasına girdi.

    Seçeni Paşa’nın portresiyle İstanbul İtfaiyesi kartpostalı.

    Macaristan tarihinde derin izleri olan, çok köklü ve soylu Szecheny ailesine mensup Ödön Bey, İstanbul doğumlu Eftalya Kristopulos adlı bir Rum ile evlenmişti. İstanbul’da dünyaya gelen çocuklarından yana şansı yaver gitmedi. Oğlunun tehditlerinden ürkerek onun yurtdışına sürülmesini sağladıktan sonra Türkiye’ye bir daha alınmaması için ricacı oldu.

    Kızı Kontes Vanda’nın İstanbul’da evlendiği kocası hukukçu Vahram, ünlü Ermeni Dadyan ailesinden Barutçubaşı Ohannes Bey’in torunu, Osmanlı Hariciyesi’nin istikbali parlak bir memuru idi. 1890’daki Ermeni olaylarına katıldığı iddiasıyla 2. Abdülhamid’in gözünden düşmüştü ve uluslararası ilişki ağının içindeki faaliyetleri dikkatle izleniyordu. Vanda ve Dadyan’ın seyahate çıktıkları Viyana’da İran Sefiri Neriman Han ile giriştikleri organizasyon sonucu İran’a geçmeleri 2. Abdülhamid tarafından tepkiyle karşılandı. Tahran’daki Osmanlı sefaretinin yoğun gözetimine maruz kalan ve ekonomik sıkıntıya düşen çiftin huzuru kaçtı. Kızının cinnet derecesinde psikolojisi bozulduğu haberleri İstanbul’a geldikçe Ödön Seçeni Paşa’nın damadıyla arası iyice gerildi. İran Şahı ile ilişkileri mükemmel olan Vahram ve Kontes Vanda, İran vatandaşı oldu. Vahram Dadyan, şah tarafından Adalet ve Posta Telgraf Nazırı yapılarak general unvanıyla onurlandırıldı! Seçeni Paşa belki de kızı Vanda’yı bir daha hiç göremedi. İran’da 1916’da iç isyanlardan birinde kocası Vahram feci bir şekilde öldürülünce, Kontes Vanda da ertesi günü intihar etti.

    Matmazel Kontes İlona Seçeni.

    Bu acı olayın ardından Ödön Seçeni’nin İstanbullu eşinden olma kızı İlona’nın üzerine daha çok titrediği anlaşılıyor. Sevgili kızının göğsünün nişanla süslenmesini diliyor; Seçeni Paşa’nın bu maksatla 1918’de Sadrazam Talat Paşa’ya yazdığı mektup, Osmanlı Arşivi’ndeki en son tasniflerde ortaya çıktı. Osmanlı saltanatının hizmetinde bulunmakla iftihar ettiğini, ailesi ve çocuklarıyla Osmanlı milletine son nefesine kadar hizmet etmeye azmettiğini belirttiği bu mektubu, kızı Matmazel Kontes İlona Seçeni’ye Şefkat Nişanı verilmesi için yazmış. Mektupta bahsedilen iki muharebeden Balkan ve Birinci Dünya Savaşı kastediliyor olmalı.

    Bazı paşaların, ileri gelen bürokratların eşleri ve kızları savaş sırasında askere moral vermek ve topluma dayanışma ruhunu aşılamak için Kızılay bünyesinde görev almışlardı. Böylesine sosyal sorumluluk çalışmalarını yürütenlere de Şefkat Nişanı veriliyordu. İlona’nın da bu çalışmalarda bulunmuş olması muhtemeldir. İnsancıl görevlere alıştırdığı kızının daha da gayret göstermesi, sadakatli göğsünün süslenmesi için, benzerlerine verildiği gibi 2. rütbeden Şefkat Nişanı verilmesini istirham ediyor. 13 Mayıs 1918 tarihli bu ricası, mürekkebi kurumadan hemen ertesi günü Sadrazam Talat Paşa imzasıyla Sultan Reşad’a sunulur ve padişahın imzasıyla çıkan irâde ile İlona Hanım’a Şefkat Nişanı tevcih edilir. İlona’ya 1922’de babasının ölümünden sonra yetim maaşına ilave olarak aylık 1000 kuruş maaş bağlanması talebi kabul edilmiş.

    44 yıldır Türkiye’de yaşayan bir Macar’ın dile getirdiği bu samimi ifadelerin yer aldığı mektup, o dönem için Osmanlıların pek aşina olmadığı armalı bir kâğıda yazılmış. Batı aristokrasilerinde her ailenin bir arması olduğu gerçeğinden hareketle kendi aile armasını mektup kağıdında kullansa belki tepki alabilirdi. Kont Seçeni, aile armasını kullanmadı ama mesleğini sembolize eden en eski itfaiye armalarından biri sayabileceğimiz modern tasarımlı bir itfaiye armasını özel mektuplarının kâğıdına bastırarak bize değerli bir iz bıraktı.

    İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE

    Osmanlı millet-i necibesine son nefesime kadar arz-ı hidemat etmiş…

    Kont Ödön Seçeni’nin, kızı Matmazel Kontes İlona Seçeni’ye Şefkat Nişanı verilmesi için Talat Paşa’ya yazdığı mektup.

    “Sadrazam ve Başvekîl-i Mufahham Talat Paşa Hazretlerine

    Ma‘rûz-ı Çâker-i Kemîneleridir

    Ma‘lûm-ı sâmîleri olduğu üzere hidmet-i Saltanat-ı Seniyye′de bulunmağla bi-hakkın müftehir ve evlâd u ıyâlimle Osmanlı Millet-i Necîbesine arz-ı hidemât etmiş ve son nefesime kadar da hidmete azm eylemiş olduğum ve yegâne kerîmem dahi her iki muhârebâtda hidemât-ı insâniyetkârâneye alışdırmış olduğum ve son derece bu husûsda bezl-i vücûd etmiş olan kerîmem câriyeleri (Madmazel Kontes İlona Ziçni) istihsâl eylediği ma‘rûz-ı terbiye-i hamiyyetkârânesine bir kat daha germiyyet vermek ve devam etmesini te’mîn etmek üzere sîne-i sadâkatinin emsâli misillü bir kıt‘a ikinci rütbeden Şefkat Nişân-ı Hümâyûnu′yla tezyîn buyurulmasını hâk-i pâ-yi sâmî-i kadr-şinâsî-i cenâb-ı vekâlet-penâhîlerinden sûret-i husûsiyede tazarru‘ ve istirhâm eylerim. Ol bâbda ve her hâlde emr u fermân hazret-i veliyyü′l-emrindir. Fî 13 Mayıs sene 334 [13 Mayıs 1918]

    Umûm İtfaiye Alayları Kumandanı
    Birinci Ferîk
    Bende

    [Mühür: Seçini]”

    [BOA, A.VRK, 886/44]

  • Başhoca İshal Efendi’nin olağanüstü başarıları ve Masonluk iddiaları

    Başhoca İshal Efendi’nin olağanüstü başarıları ve Masonluk iddiaları

    2. Mahmud tarafından 1830’da mühendishane hocalığına tayin edilen Yahudi asıllı İshak Efendi, Türkiye’nin geleneksel medrese eğitiminden modern bilime geçişinin köşe taşı olur. Gerek yazdığı ve çevirdiği kitaplar gerekse eğitim-öğretim yöntemleriyle büyük bir dönüşümün mimarı olan Başhoca İshak Efendi, Mason olduğu yolundaki iddialar sonucu görevinden ve İstanbul’dan uzaklaştırılacak, İskenderiye’de vefat edecektir.

    Osmanlı toplumunun Batı dünyasına açık ve bağlantılı olan zümresi, Avrupa’nın ilerlemeye, hatta Osmanlı dünyasını oldukça geride bırakmaya başladığını farkettikleri zamanlardan itibaren modernleşmeye karar verdi. Karar alma ve uygulama süreçlerinde çok sert itirazlarla karşılaşılmasına ve modernleşme hamlelerine sıklıkla sekte vurulmasına rağmen, atılan adımların iyi sonuçlar ortaya koyması yenilik taraftarlarını yüreklendirdi.

    Her ne kadar devlet “Seyfiye, İlmiye, Kalemiye” kadrolarının ortaklaşa yönetiminde olsa da Osmanlı dünyasının temeli her zaman ordu olmuştur. Osmanlı hayatını yönlendiren klasik medrese kurumu, ilerleyen dünyanın diplomasi, fen ve teknoloji alanlarındaki gelişmesi karşısında kendini, orduyu ve bürokrasiyi yenileyememişti. Ortaya çıkan bu boşluk, Avrupalı, bilhassa Fransız asker ve biliminsanları tarafından doldurulmuştu. 3. Ahmed devrinde başlayan ıslahat çalışmalarında Osmanlı topraklarına gelen ecnebiler önemli roller oynadılar. Eski adını bilemediğimiz Macar İbrahim Müteferrika ile Humbaracı Ahmed Paşa (Claude Alexandre, Comte de Bonneval) bir anlamda Batılılara yol açtı. 

    1. Mahmud devrinde (1730-1754) İslâm dinine ve Osmanlı uyruğuna geçmeden Osmanlı topraklarında görev almasına izin verilmeyen ecnebi uzmanların yararı anlaşıldıkça, 3. Mustafa’nın saltanatından itibaren (1754-1774) bunların kendi kimlik ve uyruklarıyla da görev almalarına izin verildi. Bu dönemlerde donanmada ve ordunun topçu, humbaracı sınıflarında önemli gelişmeler kaydedildi. Medrese düzeninin kendini geliştiremeyeceği ve Avrupa’da olduğu gibi akademik bilim kurumlarının Osmanlı dünyasında da bir an önce faaliyete geçmesinden başka çare olmadığı iyice anlaşıldı.

    Denize sıfır okul Tersane kızak ve tesislerinin yer aldığı Haliç’te Mühendishane’nin bulunduğu kıyı kesimi.

    3. Mustafa zamanında Osmanlı ordusunun modernizasyonu çalışmalarını yürüten Baron de Tott’un 1772’de kurduğu Topçu Mektebi ilk adımdır. Yürütülen çalışmaları beğenen Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın 1775’de Baron de Tott’dan Tersane’de kurulmasını istediği Hendesehane ile de Türkiye’de modern bilimin temeli atıldı. Okulda görevlendirilen Fransız Çavuş Kermovan ile İskoç Campbel Mustafa Ağa’nın Baron de Tott’un nezareti altında sürdürdükleri eğitimle atılan temel, çok meşakkatli olsa da gelişerek büyüdü. 3. Selim’in Nizam-ı Cedîd ıslahatları sırasında çok önem verilen mühendishane yeni baştan düzenlendi. Askerî ihtiyaçlar için kurulan Kara ve Deniz Mühendishaneleri, zamanla sivil mühendislik okulu Hendese-i Mülkiye ile gelişimini sürdürerek günümüzün köklü üniversitesi İstanbul Teknik Üniversitesi haline geldi.

    Yabancı asker ve uzmanların mühendislik eğitimine olan katkıları vazgeçilemez olsa da, 2. Mahmud’un reformist kişiliği Osmanlılarda mühendislik ve tıp eğitiminin yaygınlaşıp gelişmesi için yerli hocaların yetiştirilmesini daha çok önemsiyordu. Öğrenci yetiştirilmesini, hocaların liyakatlilerin arasından seçilmesini ısrarla tekrarladığı hatt-ı hümayunları vardır. Bu ısrarlar ve organize çalışmalar sonucu hatırısayılır bir öğretici kadrosu yetiştirilmiş, Mühendishane’nin müfredatındaki yabancı dil eğitiminin yanısıra, Avrupa’nın en önemli mühendislik ders kitapları kısa sürede tercüme edilerek öğrencilere sunulmuştur. Mühendishane’nin yöneticisi olup “başhoca” unvanını alan Abdurrahman Efendi ve Hüseyin Rıfkı Tamanî Efendi de eğitici olabilecek yetenekli öğrenciler üzerinde önemle durmuşlardır. Bunlardan İshak Efendi de daha sonra “başhoca” unvanını alarak Mühendishane’nin yöneticisi olacak ve çalışmalarıyla Türkiye’de modern bilimlerin yerleşmesinde en büyük katkı sahiplerinden biri olarak anılacaktır.

    “Ressam Ahmet Ziya’nın, Hoca İshak’ı eserlerini hazırlarken tiryakisi olduğu çubuk ile tasvir ettiği tablosu. Aslı Kandilli Rasathanesi’ndedir.(İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz kitabından)

    Hoca İshak Efendi hakkında çok sayıda çalışma vardır. Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından yazılan biyografisi (Başhoca İshak Efendi) ile Kemal Beydilli’nin Mühendishane, Burak Barutçu, Aras Neftçi, Mustafa Kaçar ve arkadaşlarının İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz adlı eserlerinde arşiv belgeleri ve literatürdeki eserler kritik edilerek hayatı ve çalışmaları ortaya konulmuştur. 

    Günümüzde Yunanistan’da kalan Yanya şehrinin Narda kasabasında 18. yüzyılın son çeyreğinde doğan Hoca İshak Efendi aslen Yahudi bir aileye mensuptur. Fuat Köprülü ve Bursalı Mehmed Tahir’in onun Yahudi kökten geldiğine itiraz edip Türk olduğunu iddia etmeleri mesnetsiz bulunup kabul görmemiştir. 1831-1832’deki İstanbul gezisini Sketches of Turkey in 1831 and 1832 (1831-1832 Türkiye’sinden Görünümler, ODTÜ Yayınları-2009) adıyla kitaplaştırıp 1833’te New York’ta yayımlayan James Ellsworth de Kay, bizzat mühendishaneyi ziyaretinde konuştuğu Hoca İshak’ın Musevi asıllı olduğunu söyler. Kardeşi Esad Efendi ile birlikte çok genç yaşta ihtida etmiş olmalılar ki ikisi de İstanbul’a gelip eğitim görmüşler ve Esad Efendi Rumeli Ordusu Defterdarlığı’na kadar yükselirken Hoca İshak da bilimde yolunu çizmiştir.

    Reddedilen tasarım

    Başhoca İshak Efendi, kendisine verilmesi düşünülen nişanı kendi tasarlamıştı. Ancak Mason simgesi sayılan pergel, problem yaratacaktı.

    İshak, 1806-1815 arası Mühendishane’de öğrencidir. Zekasıyla hocası Tamanî’nin dikkatini çeker ve henüz öğrenciyken hocasının isteği üzerine Medine’deki kutsal yapıların onarımı için görevlendirilir. O sıralarda unvanı mühendistir. Hocası 1817’de vefat edince İshak’ın onun yerine geçmesi tavsiyesine kulak tıkayan 2. Mahmud bir başka mühendisi görevlendirir. İshak yine yardımcı olarak kalır. 2. Mahmud’un İshak hakkında gözü kapalı karar alamadığını, epeyce tereddütlü olduğunu Ekmeleddin İhsanoğlu isabetle tespit etmiştir. Hissedilen tereddüdün arka planında öncelikle İshak’la yıldızı barışmayan Reisülküttap Pertev Efendi ve Mühendishane çevresindeki rakiplerinin 2. Mahmud′u açgözlülük ve irtikâp isnadıyla yönlendirmeleri göze çarpar ama bu ithamın somut delillerine bugün için sahip değiliz.

    İshak Efendi, Medine’deki görevini tamamlayıp İstanbul’a döndükten sonra 1823-24’te mühendishanenin son sınıfında şakirtliğine devam eder. Bu sırada Divan-ı Hümayun tercümanlığına getirilse de hakkındaki tereddütler giderilemediğinden devlet sırrı içeren belgelerin tercümesinden uzak tutulur. Bir anlamda İstanbul’dan da uzaklaştırılmak için bazı istihkâmların teknik hususlarda denetlenmesi bahanesiyle Balkanlar’a gönderilir. 1830’da görevinden dönüşünde, Serasker Hüsrev Paşa, 2. Mahmud’un şüphelerini izale edecek bir hami olarak ortaya çıkar. Padişaha yazdığı uzun bir rapor ile disiplinsiz ve liyakatsiz olarak nitelendirdiği Mühendishane hocası Seyyid Ali Bey’in yerine İshak Efendi’nin hocalığa tayinini önerir.

    İTÜ Kütüphanesi Nadir Eserler No. 1102’de bulunan Etienne Bézout’nun Cours de Mathématiques adlı eserin giriş kapağındaki Hoca İshak’a atfedilen nişan eskizleri.

    Bu raporu dikkate alan 2. Mahmud tarafından 1830’da tayin edildiği mühendishane hocalığı, onunla birlikte tüm Türkiye’nin kaderini etkilemiştir. Mükemmel Arapça, Farsça yanında Fransızca, İbranice, Yunanca, Latinceyi de çok iyi bilmesiyle o zamana kadar mühendishanede eksikliği giderilemeyen Fransızca ders kitaplarının tercümelerini kısa sürede tamamlar. Mecmua-i Ulûm-ı Riyaziye adlı dört ciltlik eserinin Mühendishane Matbaası’nda basımı tamamlanan her cildi Takvim-i Vekayi ile duyurulur. 2. Mahmud tarafından övgüyle karşılanan bu eserler, Hoca İshak’a çil çil altınların bahşedilmesine sebep olur. Teşvik ve takdirle önü açılan Hoca İshak, 1826-1834 arasında birbiri ardına çevirdiği toplam 13 ciltlik 10 ayrı bilimsel kitap ile Türkiye’nin geleneksel medrese eğitiminden modern bilime geçişinin köşe taşı olur. 

    Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin kendinden önce başladığı bilimsel terimlere Türkçe karşılıklar bulma çabasına ayak uyduran Hoca İshak, o sıralarda Batı’da yeni keşfedilmiş kimyasal ürünlere Türkçe karşılıklar türetme faaliyetlerine girişir. Türetilen kelimeler Arapça olmakla birlikte Arapçada bilimsel karşılığı bulunmayan özgün terimlerdir. Mühendishane öğrencilerinin geleneksel şekilde yerde oturarak eğitim görme şeklinin dışında, sandalye ve masalar ile donatılıp kara tahtanın kullanıldığı sınıflar oluşturulur. 

    Mühendishaneydi askerlik şubesi oldu Mühendishane-i Berr-i Hümâyun’un (Kara Mühendishanesi) 1845’te yenilenen Halıcıoğlu’ndaki binası… Günümüzde bu bina Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılıyor.

    Hoca İshak Efendi bu hizmetlerine rağmen rakiplerinin acımasızca ithamlarından etkilenen 2. Mahmud tarafından “başhocalık” unvanı üzerinde bırakılsa da mühendishanenin başından alınarak Medine’de kutsal yapıların onarımıyla görevlendirilir. Medine’den dönüşte 1836’da İskenderiye’de vefat ederek oraya gömülür. Mezarının nerede olduğu belli değildir. Yıllarca okuduğu, okuttuğu, günümüzde Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılan Hasköy’deki mühendishane binası civarında anısına dikilen mezartaşı da kaybolmuştur. 

    Osmanlılar klasik dönemlerinde madalya, nişan vermezler; hilat ve kürk ile ödüllendirirlerdi. Sonraları tuğ, sorguç ve çelenk denilen mücevherli hediyeler verilir oldu. 2. Mahmud’un reformlarıyla eski adetler terkedilerek nişan ve madalya uygulaması başladı. İşte bu sıralarda diğer memurlara verildiği gibi Hoca İshak’a da İftihar Madalyası verilmesi için, hâmîsi Serasker Hüsrev Paşa tarafından 2. Mahmud’a tarihsiz bir tezkire gönderilir. İlginçtir; verilmesi istenilen nişanın tasarımı bizzat Hoca İshak tarafından yapılmıştır. İTÜ ve Mühendislik Tarihimiz kitabında Burak Barutçu’nun tespitine göre İshak Efendi’nin çevirdiği ve günümüzde İTÜ Kütüphanesi Nadir Eserler No. 1102’de bulunan Etienne Bézout’nun Cours de Mathématiques adlı eserin giriş kapağına da bu şeklin eskizleri çizilidir. Belki de madalya ve nişanlarda standart bir şeklin henüz oluşturulmadığı zaman diliminde, kişinin tercihine yönelik nişan verilebiliyordu. Gerçi Hüsrev Paşa istenilen nişanın gösterişli ve özentili olduğunu belirtse de Darphane’de üretilmesinin mümkün olduğunu söylemiştir. Sadrazam da seraskerin yazısına itiraz etmeden padişaha sunarken aynı çekinceyi belirtmiştir.

    Belgeyi okuyan ve şekli inceleyen 2. Mahmud’un İshak Hoca’ya dair tereddütü yeniden depreşir. Belgenin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda “Hoca İshak’a mühendishanedeki gayretlerinden dolayı nişan verilmesi uygundur ama tüm gayretiyle çalışıyor mu yoksa yaptıkları bir gösterişten mi ibarettir” demekten geri kalmaz. Kesinlikle nişanı beğenmemiştir ve çizimdeki yerine Hoca İshak’ın rütbesine uygun bir başkasının yaptırılmasını emreder. 

    Dün mühendishane, bugün askerlik şube Mühendishane-i Berr-i Hümâyun’un (Kara Mühendishanesi) 1845’te yenilenen Halıcıoğlu’ndaki binası… Günümüzde bu bina Halıcıoğlu Askerlik Şubesi olarak kullanılıyor.

    2. Mahmud’un İshak Hoca’ya dair şüphelerinin kaynağını ve somut gerekçelerini bilemiyoruz. Belgelerden yansıdığı kadarıyla açgözlü, tamahkâr ve mürtekip suçlamaları rivayetlerden ibaret ve ispatlı olmamalı ki, bu ithamlara rağmen başlangıçta kendisini mühendishane başhocalığına tayin etmekten çekinmemiştir. Verilmesi istenilen nişanın resmini görünce acaba aklına neler gelmiştir? Bir mühendis sembolü olmak hasebiyle nişanda resmedilen yerküreyi kapsayan pergelin sıradanlığı tartışılamaz. Ancak bu figürün aynı şekliyle yaklaşık 300 yıldır Masonların sembolü olarak kullanıldığını düşünürsek; 2. Mahmud’un tereddütlerinin arka planında Hoca İshak’ın Yahudi kökenleri ve böyle bir sembolü kendine nişan olarak seçmesinin yattığı akla gelebilir. 

    2. Mahmud’un ve devrindeki ricalin Masonluk hakkında epeyce olumsuz kanaatlere sahip olduğunu biliyoruz. 3. Selim devrinin vakanüvisi Mütercim Asım Efendi’nin bizzat 2. Mahmud’a takdim ettiği Tarih’inde Nizam-ı Cedîd ricalinin Fransız hayranlığı, Masonluğu ve “politika düşkünlükleri” nefret diliyle aktarılmıştır. 2. Mahmud da akla, bilime ve mühendishane çalışmalarına önem verdiği sırada, haklarında “mezhebi geniş, laubali” söylentileri çıkarılan ama bir yandan da Mason oldukları kulaklara fısıldanan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyyesi mensuplarını sürgüne gönderebiliyordu. 

    1. Abdülhamid devrinden itibaren devlette kadrolaştıkları bilinen ve Masonluğun revaç bulmasına hizmet ettiği iddia edilen Sadrazam Halil Hamid Paşa’nın idamının arkasından yazılan şiirde de mason olduğu vurgulanmıştır. Masonların 3. Selim ve Nizam-ı Cedîd devrinde de gayet örgütlü bir şekilde mansıpları ele geçirdikleri sivil mektuplara da yansımıştır. Böyle bir ortamda 2. Mahmud’un imal ettirilmesi istenilen nişandaki sembollerden mi tedirgin olduğunu, yoksa gerçekten gösterişli bulduğu için mi nişanın imaline izin vermediğini şimdilik bilemiyoruz. 

    PERGEL VETO YEDİ

    2. Mahmud: Bu gösterilen nişan resmi uymaz!

    Başhoca İshak Efendi’ye verilmesi düşünülen nişan, daha doğrusu nişanın tasarımı, devletin en üst kademesinde problem yaratır. Kendisine verilecek nişanın tasarımını bizzat yapan Hoca İshak, burada Masonluğun simgesi sayılan pergel figürünü de kullanır. Padişah 2. Mahmud kesinlikle bu tasarımı beğenmez ve bir başkasının yaptırılmasını emreder. 

    [Seraskerin yazısı]

    Devletlü, İnâyetlü, Âtıfetlü, Übbehetlü, Re’fetlü, Veliyyü’n-Ni‘âm, Kesîrü’l-Lütf-i ve’l-Kerem Efendim Sultânım Hazretleri

    Mühendishâne-i Âmire hâcesi İshak Efendi bendeleri Mühendishâne-i Âmire şâkirdânının fünûn-ı hendesede kesb-i mahâret eylemeleri husûsuna ikdâm ve gayret etmekde idüğine ve mühendisîn kulları asâkir-i muntazama-i hazret-i şâhâneden ma‘dûd olup eltâfü şâmileti′l-etrâf-ı cenâb-ı şehen-şâhî cümle hakkında mebzûl u şâyân ve bendegân-ı sadâkat-nişânın her biri birer sûretle mesrûr ve handân buyurula geldiğine binâ’en kendüsine dahi bir aded nişân-ı mefharet-unvân ihsânıyla şâdmân buyurulduğu sûretde hıdmet-i âcizânesinde bir kat daha tezâyüd-i şevkıni mûcib olacağından bahisle takdîm eylediği bir kıt‘a arzuhâliyle tersîm etmiş olduğu nişân-ı zîşânın resmi takdîm-i savb-ı âlîleri kılınmış olmağla vâkı‘â efendi-i mûmâileyh bendeleri erbâb-ı hüner ve ma‘rifetden olarak sâ‘ir bendegân-ı sadâkat-kârân haklarında icrâ buyurulduğu misillü mûmâileyh kullarına dahi bir aded Nişân-ı İftihâr′ın inâyet ve ihsân buyurulması münâsib olacağından ve resm-i mezkûr biraz tekellüflüce görünür ise de matbu‘ olarak i‘mâli mümkünâtdan bulunduğundan nezd-i âlîlerinde dahi tensîb buyurulur ise hâk-i pâ-yi mekârim-peymâ-yi hazret-i mülûkâneden istîzân buyurularak ol bâbda müsâ‘ade-i seniyye-i cenâb-ı şâhâne erzân buyurulduğu halde Darbhâne-i Âmire’den i‘mâl ve i‘tâsı içün fermân-ı âlîlerinin ısdârı bâbında emr u fermân hazret-i men lehü’l-emrindir.

    [Sadrazamın yazısı]

    Serasker paşa kullarının tezkiresidir. İş‘âr eylediği arzuhal ve resim ile beraber manzûr-ı hümâyûn-ı şâhâneleri buyurulmak içün arz u takdîm kılındı. Vâkı‘â efendi-i mûmâileyh kullarının ehliyet ve umûr-ı me‘mûresinde derkâr olan hüsn-i ikdâm ve gayreti ve kendüsinin dahi dâ’ire-i nizâm-ı celîlden ma‘dûd bulunması cihetiyle sâ’ir bendegân-ı sıdk-nişânları haklarında şâyân ve icrâ buyurulduğu misillü efendi-i mûmâileyh kullarına dahi medâr-ı şevk ve imtiyâz olmak üzere bir kıt‘a Nişân-ı İftihâr ihsân buyurulması münâsib görünmüş ve resm-i mezkûr fi′l-hakîka biraz tekellüflüce ise de iş‘âr-ı seraskerî vechile matbû‘ olarak i‘mâli mümkünâtdan bulunmuş olmağla bu sûretde rehîn-i müsâ‘ade-i inâyet-âde-i şehen-şâhîleri buyurulur ise Darbhâne-i Âmire′lerinde münâsibi vechile bir kıt‘a nişân-ı zîşân bi′l-i‘mâl i‘tâ etdirilerek muhât-ı ilm-i kâ’inât-şümûl-i şehriyârîleri buyuruldukda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emr efendimizindir.

    [Sultan 2. Mahmud′un elyazısı]

    Serasker paşanın işbu tezkiresiyle iş‘âr etmiş olduğu arzuhal ve resim manzûr ve ma‘lûm-ı hümâyûnum olmuşdur. Mûmâileyh İshak Efendi vâkı‘â Mühendishâne gibi bir maslahat-ı mukteziyyede bulunmuş olduğundan mûmâileyhe dahi Nişân-ı İftihâr’ın i‘tâsı münâsib olur. Ancak kendüsi dahi muktezâ-yı me’mûriyyeti üzere bu hendese maddesine vüs‘ı mertebe sa‘y u gayret ideyor mu yohsa şöylece gevşekçe davranarak bir gösterişden ibâret dimek mi oluyor? Bu gösterilen nişân resmi uymaz. Mûmâileyhin raddesine göre bir resmi yapdırılup ana göre Darbhâne-i Âmire′mde bi’l-i‘mâl i‘tâ olunsun.

  • Padişah ‘halledin’ dedi, ama yollanan zehrin kullanım tarihi geçmişti!

    1785-86’da Sultan 1. Abdülhamid, Erzurum civarında bir kişinin zehirlenerek öldürülmesini ister. Dönemin valisi Battal Hüseyin Paşa’ya İstanbul’dan bir zehir gönderilir. Paşa etkisini ölçmek için onu önce “sıradan bir suçlu” üzerinde dener. Adam ölmez. Zehir eskimiştir. Hüseyin Paşa, durumu İstanbul’a bir mektupla bildirir. Yazışma Sadrazam’ın mektuba eklediği sürpriz derkenar ve 1. Abdülhamid’in elyazısı notuyla daha da ilginç bir hal alır…

    Sultan 1. Abdülhamid, babası 3. Ahmed tahttan indirildiğinde beş yaşındaydı. Babası ve kardeşleriyle birlikte kapatıldıkları Şimşirlik’te tam 44 yıl geçirdikten sonra ağabeyi 3. Mustafa’nın ölümüyle 1774’de padişah oldu. 1768’de başlayan ve devleti müthiş bir yıkımın eşiğine getiren Osmanlı-Rus Savaşı’nı 1774’de bitiren Küçük Kaynarca Antlaşmasını kabul etmek zorunda kaldı. Osmanlı Ortodoksları üzerindeki Rus nüfuzunu, Kırım’ın bağımsızlığını tanıyan bu antlaşmadan sonra tüm gücünü Rusları yenerek Kırım’ı geri almaya harcadı.

    13 yıl boyunca hayalini kurduğu intikamını almak için 1787’de Rusya’ya savaş ilan ettiğinde, Rusların müttefiki olan Avusturya da savaşa girdi ve Osmanlı kuvvetleri tüm cephelerde bozguna uğradı. 1789’da ölen 1. Abdülhamid’in yerine gelen 3. Selim zamanında, 1792’de Yaş Antlaşması’yla biten savaşın tahribatı 1774’dekinden de büyük oldu.

    Devletinin selametini cidden düşünen bir padişahın, yerine göre çok acımasız görülebilecek bir şekilde vezirlerini, devlet adamlarını idama, sürgüne gönderebilmesi şaşırtıcıdır ama, bunlar devrin şartlarında her monarşide görülen sıradan uygulamalardı. 1. Abdülhamid’in, Kırım’ın Osmanlıların elinden çıkıp Rusya toprağı olmasından sorumlu tuttuğu Kırım Hanı Şahin Giray’ın öldürülmesi için emir üstüne emir gönderip ısrarcı olması da bu bağlamdadır. (Kırım’ın ardından döktüğü gözyaşlarını dile getirdiği hatt-ı hümâyûn için bkz. #tarih, sayı: 59) Yine de özünde merhametli, ailesine, çocuklarına şefkatli baba kişiliği ile öne çıkan bir padişahın, kurtulmak istediği birinin zehirle öldürülmesini istemesi insanı oldukça şaşırtıyor. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda bulduğumuz bir belge, 1. Abdülhamid’in hiç de aşina olmadığımız bu yönünü ortaya koyması açısından ilginçtir.

    Sultan 1. Abdülhamid 1725-1789 (Saltanatı 1773-1789).

    18. yüzyılda Samsun, Trabzon, Erzurum civarının etkili ailelerinden Caniklizadeler’den olan Battal Hüseyin Paşa’nın, Erzurum valisi iken İstanbul’daki Sadaret kethüdasına gönderdiği tarihsiz bir kaime, bizlere devletin/padişahın ortadan kaldırmak istediği birinin zehirle öldürülmesine dair bilgiler veriyor. Battal Hüseyin Paşa 2 Temmuz 1785’den Eylül 1786’ya kadar Erzurum valiliği yaptığına göre, belge bu tarihler arasına ait olmalıdır. 25 Ocak 1786’ya kadar Hazinedar Şahin Ali Paşa, ondan sonra Koca Yusuf Paşa sadaret makamındadır. Aynı tarihlerde Ahmed Nazif, Hacı Abdi, Süleyman ve Hayri Efendiler birbiri ardına sadaret kethüdalığı (içişleri bakanlığı) makamında bulunmuşlardır. Elimizdeki belge bu kethüda efendilerden birinin Erzurum Valisi Battal Paşa’ya yazdığı, Erzurum civarında öldürülmesi gereken bir kişi için gönderilen zehirle ilgili mahrem mektubun cevabıdır.

    Suikastta kullanılacak zehir İstanbul’dan mühürlü bir zarf içerisinde gönderilmiştir. Mühürlü zarftan, kağıt zarf anlaşılmamalı. Fincan zarfı denilince fincanı çevreleyen kabın akla gelmesi gibi, zehir şişesi de şişeyi  çevreleyen mühürlü bir kap içinde gönderilmiştir.

    Battal Paşa’nın mektup emrine göre hareket ettiği anlaşılıyor. Emir, padişahın bildiği birinin öldürülmesidir. Kendi aralarında “ma‘lûm-ı şahane olan maslahat” şeklinde zikrediliyor ancak mektupta zehirlenecek kişinin kimliğine dair en ufak bir karine bulunmuyor. Kethüdanın belirttiğine göre gönderilen zehir Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’nden çıkarılmıştır. Çok eski bir tarihe ait olduğundan etkisini kaybetme ihtimali mevcuttur. Zehiri İstanbul’da “denenmeden” Erzurum’a gönderdiklerinden, bunun öncelikle ölüm cezasını hak etmiş birine içirilip tecrübe edilmesi isteniliyor! Kethüda iki-üç damla ile denenmesini istemiş. Battal Paşa işi abartarak bir fincana sekiz-on damla kadar damlatıp bir suçluya içirdiklerini ancak asla tesirinin olmadığını, adamın hiç farkına varmayıp içti mi içmedi mi haberinin bile olmadığını söylüyor. Bu durumun sadrazama bildirilmesini, onayı olursa denenmiş ve etkili bir diğer zehrin gönderilmesini talep ediyor!

    Osmanlı usulünde aynı kâğıt üzerinde resmî işlemler yürütülüp sonuçlandırıldığı gibi, mektup, kaime gibi hariçten gelen kağıtlar da okunduktan sonra aynı kağıt üzerinde yazışma sürdürülürdü. Battal Hüseyin Paşa’nın kethüdaya gönderdiği mektup da bu âdete uygundur. Bizzat sadrazamın Âmedî Kalem’inde hazırlanan derkenârı ile padişah 1. Abdülhamid’e sunulur. Sadrazam, Battal Paşa’nın yazdığını kısaca özetledikten sonra yeni bir bilgi verir. Kendileri de zehri İstanbul’da bir mücrim üzerinde denemişler ancak asla etkisi olmamış! 1. Abdülhamid bunun üzerine mektup ve derkenarın üzerine kendi eliyle cevabını yazmıştır.

    Aslında mektubun en ilginç kısımları buralarıdır. Zira zehrin kaynağı padişahın kalemiyle açıklanıyor. Meğer 1785-86’da Erzurum’a adam öldürmesi için yollanan zehir, Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethettiği zaman Kansu Gavri’nin hazinesinde bulunarak İstanbul’a getirilen bir zehirmiş! O şişe gibi birkaç tane daha olması gerekiyormuş. O zamandan beri saray hazinesindeyken 1. Abdülhamid’in ağabeyi 3. Mustafa zamanında hazineden alınıp “kapu tarafına” getirilmiş sonra yine hazineye kaldırılmış (bu yıllarda sarayda zehir kullanımı yaygınlaşmış olmalı).

    3. Osman zamanında şehzade olan 3. Mustafa’nın ağabeyi Şehzade Mehmed’in ölümü de zehirden olmuştur. Sarayda birçok kapı olmakla birlikte bir tabir olarak Topkapı Sarayı’nda Babüssaade Ağalarının bulunduğu koğuşların, dehlizlerin bulunduğu yere “Kapu tarafı” denildiği olurdu ve burası idam edilecek vezirlerin, paşaların getirildiği yerdi. Belki de 3. Mustafa idamını emrettiği biri için zehri hazineden aldırıp oraya getirtmişti ve işi bitince de iade etti. Tabii 1. Abdülhamid zehrin bozuk olduğunu anlamış ama şüphelerini de gizlemiyor. Zehir mi kimyasal bir madde mi olduğundan pek emin değil. Öldürülmesini istediği kişiden bir an evvel kurtulmak istiyor. Elmas tozundan daha etkili bir zehir olmadığını duymuş; sadrazamın bu konudaki fikrini bildirmesini isteyerek yazısını noktalıyor.

    Belgenin asıl bulunması gereken yer olan Osmanlı Arşivi veya Topkapı Sarayı Arşivi’nde değil de Taksim Atatürk Kitaplığı’nda “satın alınan evrak” arasında bulunması, padişahın da elyazısını içeren bu belgenin o zamanlar bir şekilde saray dışına çıkmış olabileceğini gösteriyor. Devam eden yazışmaları da mevcut olmadığından, öldürülmesi istenilen kişinin kimliğini veya daha sonra öldürülüp öldürülemediğini de şimdilik bilmiyoruz.

    Eski çağlardan itibaren rakiplerini ortadan kaldırmak isteyen hükümdarların, devlet adamlarının en çok başvurduğu ölüm aracı zehirdi. Ortaçağ’da gelişen kimya teknolojisiyle, ölümden sonra bazı zehirlerin insan vücudundaki etkisinin gözle görülememesi sağlanmıştı. Bundan dolayı cinayete, suikasta niyetlenenler en elverişli araç olarak zehri tercih ediyorlardı. Eğer zehrin etkisiyle kararan, çürüyen bedenler olursa üstünkörü muayeneyle normal ölüm olarak duyuruluyor, kavgaların uzamasının önü alınıyordu. O zamanlar cinayet kurbanlarının zehirle öldürüldüklerinin araştırılıp ispat edilmesi oldukça zordu. Bu şekilde nice zehirli suikastlar tarihe geçmiştir.

    Hz. Muhammed’in yiyeceğine de zehir katılmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in ordu ile seferde olduğu sırada Gebze’de sonradan Hünkâr Çayırı adı verilecek mevkide vakitsiz ölümünün sebebi hâlâ tartışılıyor. Aşıkpaşazâde’nin kaydına göre zehirlenerek öldürüldüğü bilgisini Babinger’in değerlendirmeleri de desteklemektedir. Venediklilerle yaptığı anlaşma uyarınca Fatih’i zehirlediği iddia edilen hekim Yakup Paşa oracıkta yeniçeriler tarafından katledilmiştir. 1. Ahmed’in sadrazamlarından Lala Mehmed Paşa’nın, ölümünden sonra yerine geçen rakibi Derviş Mehmed Paşa tarafından zehirletilerek öldürüldüğü, bizzat Şeyhülislam Sunullah Efendi tarafından iddia edilmiştir.

    Antik dönemlerden beri Avrupa’nın zehir kültürü o kadar gelişmişti ki zehirlenmek korkusu insanları derinden sarsmıştı. Roma İmparatoru Nero’nun, iki Papa çıkaran Borgia ailesinin zehirli suikastları başlı başına birer külliyat oluşturacak düzeydedir. Sonu gelmeyen, zehir yoluyla rakipleri bertaraf etme kültüründen günümüzde de zarar görenler oluyor. Mesela Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko adaylığı sırasında dioksin maddesiyle zehirlense de ölmedi ve devlet başkanı seçildi.

    Osmanlıların da bu kültürden oldukça hissedar oldukları anlaşılıyor. Yavuz Sultan Selim’in Kansu Gavri’nin hazinesinden şişelerle getirip Topkapı Sarayı hazinesine koyduğu zehirler de kimbilir ne canlara malolmuştur.

    İLK KEZ YAYIMLANAN BELGE

    1. Abdülhamid: Bu etkili bir zehir midir? Bence en iyisi elmas tozu

    Erzurum valiliği ile İstanbul’daki Sadaret ve padişah arasındaki yazışmalar, ortadan kaldırılması istenen kişi için kullanılacak zehirin özelliklerini ve zehirleme tekniklerini içeriyor. Yazılış sırasına göre…

    Erzurum Valisi Battal Hüseyin Paşa’nın kâimesi:

    Benim mürüvvetkârâ pederim sultanım hazretleri

    Bundan akdem kendi kalem-i mürüvvet-rakamınız ile tahrîr ve mektûmen tesyîr olunan kâ’ime-i mürüvvetinizde irsâli işaret olan zehir memhûren vâsıl olup “Hazine-i Hümâyûn’da çokdan kalmışdır belki tesirine fütûr gelmek ihtimali vardır deyu işaret buyurulduğuna mebnî bu tarafda tecrübe olunmadı siz ol tarafda katle sezâ birisine içirüp tecrübe idesiz” deyu tahrîr olunmuş idi. Kâ’ime-i mezkûrelerinde mikdârı iki üç damla olmak üzere kayd u tasrîh buyurulmuş iken bu tarafda bir fincana sekiz on damlaya değin damladup bir mücrime içirildi. Zerre[tün] mâ eser-i te’sîri olmayup içdi mi içmedi mi hiçbir haberi dahi olmadı. Hâsılı zehr-i mezbûrun asla te’sîri kalmamağla münâsip ise keyfiyeti bi-tarîkı′l-ihfâ’ devletlü veliyyü′n-ni‘âm efendimize arz u takdîm birle bundan akdem ifâde olunan mülâhaza-i ma‘lûmeye mebnî muvâfık-ı re’y-i âlîleri olur ise mücerreb ve mü’essir olan âhar zehir ahz u irsâle müsâra‘at buyurmaları me’mûl-i muhlisânemdir.

    [Mühür: Abduhu es-Seyyid Battal Hüseyin]

    Kırmızıyla (surhla) yazılı sadrazamın derkenarı:

    Erzurum Valisi Battal Hüseyin Paşa kullarının kethüdâ bey çâkerlerine gönderdiği kâ’imedir. Mukaddemâ Hazine-i Hümâyûn’larında sem olmak üzere mahfûz olan şişeden bir mikdârı bir tarafa vaz‘ ve memhûren ve mektûmen taraf-ı müşârunileyhe irsâl ve ol tarafda evvel emirde vâcibü′l-katl olan bir mücrime içirüp tecrübe etmek ve ba‘dehu ma‘lûm-ı şâhâneleri olan maslahatda i‘mâl olunmak üzere tahrîr ve tenbîh olunmuş idi. El-hâletü hâzihi müşârunileyh tecrübe etmekle kat‘an te’sîri olmadığını tahrîr eder. Fî nefsi’l-emr bu tarafda dahi mahbûslardan izâleye şâyeste birine içirdildükde zinhâr te’sîr etmediği ma‘lûm-ı hüsrevâneleri buyuruldukda emr u fermân men lehü’l-emr hazretlerinindir.

    Üstte sağda ve devamı kenarda 1. Abdülhamid’in elyazısı:

    Bu şişe gibi mevcûd-ı hazine birkaç daha olmak gerekdir. Gavri’nin hazinesinden Fatih-i Mısır Sultan Selim Han merhûm getürmüş. Daha mücerreb olup olmadığı mechûl. Birâderim merhûm kapu tarafına aldırmış. Yine getürdüp hazineye vaz‘ eylemiş. Fi′l-vâkî‘ sem midir kimya misillü bir şey midir bilinmez. Belki bozulmuşdur. Elmas tozundan a‘lâ sem olmaz derler. Ne dersiz, yine bildiresin.

  • Dama ustası İbrahim, Chicago’ya gidemedi

    Dama ustası İbrahim, Chicago’ya gidemedi

    19. yüzyılda düzenlenen fuarlarda bir araya gelen ülkeler, sanayi, ticaret, tarım ve kültürel ürünlerini tanıtıyor; sanayileşmeye başlayan ülkeler teknoloji ürünleriyle boy gösterirken Osmanlılar da incir, tütün, halı, kilim ve lokumla yarıştaki yerlerini alıyorlardı. Damacıbaşı İbrahim Efendi isimli bir dama ustası da 1893 Chicago Fuarı’nda düzenlenecek müsabakalara katılmak istemiş, ancak 2. Abdülhamid’den izin alamamıştı.

    Amerika kıtasının keşfinin 400. yılı anısına 1893’te düzenlenen Chicago Uluslararası Fuarı, o zamana kadar gerçekleşen fuarların en büyüğü olmuştu. O günlerin en son teknoloji ürünlerinin sergilendiği fuarda aynı zamanda çeşitli sergiler, tiyatrolar, paneller, yayınlar ve ödüllerle antropoloji bilimindeki gelişmelere de büyük yer verilmiştir.

    50 ülkenin katıldığı fuara, Batı dünyası için egzotik kültürleri, insanları, ürünleriyle cazip gelen Doğu ülkeleri özellikle davet edilmişti. Çin, Japonya, Rusya, İran gibi bağımsız Asya ülkeleri yanında sömürge yönetimi altında olan Hindistan, Cava ile Afrika’da henüz bağımsızlığını kazanmış Dahomey, ayrıca Mısır, Fas, Cezayir ve Tunus da fuara katılmıştı.

    Osmanlı Devleti ise resmen davet edilmiş ve katılım kararı sonrası tüm Osmanlı topraklarından seçilip sergilenen yaklaşık 13.000 ürün yanında çeşitli tiyatro oyunları sahnelenmiş ve fuar süresince bir Osmanlı gazetesi çıkarılmıştı. Fuara Osmanlı Komiseri olarak tayin edilen Hakkı Bey, İttihat ve Terakki döneminde sadrazam olacaktır. Fuardaki gazeteyi çıkaran Süleyman el-Bostani ve gazete yazarı Ubeydullah Efendi de İttihat ve Terakki’den milletvekili seçileceklerdir.

    Osmanlı Devleti dünyada bu tür çeşitli organizasyonlara katılırken, kendisi de İstanbul’da, yukardaki fuardan 30 yıl önce, 1863’te bir fuar düzenlemişti. İlerleyen yıllarda Osmanlı vatandaşlarının yabancı olmadıkları bu etkinliklere katılma isteklerinin oldukça arttığı görülüyor. Devlet adamları da fuara katılma arzularını dile getirmiştir. Ahmed Cevdet Paşa bizzat yazdığı (müsveddeleri mevcut ama temizlerinin gönderilip gönderilmediği meçhul) iki ayrı arzuhaliyle; kendisinin fahri azalığına kabul edildiği kongrede İslâm’ı doğru bir şekilde tanıtma fırsatını değerlendirmek [BOA.YEE. 79/18], kızı Fatma Aliye’nin de Paris’te Fransızca basılan Les Femmes Musulmanes (İslâm Kadınları) kitabıyla layık görüldüğü ödülü alabilmek için 2. Abdülhamid’den Chicago Fuarı’na katılma izni istemiştir [BOA.YEE. 38/120 ve 123].

    Türk Köyü 1893 Chicago Fuarı’nın en çok ilgi çeken teknolojik yeniliklerinden, büyüklüğü ile nam salmış elektrikli dönme dolaptan çekilen fotoğrafta Türk Köyü’nün manzarası.

    İzin verildiğine dair bir belge bulunamaması, paşa ile kızının fuara katılamamalarını açıklıyor. Osmanlı coğrafyasının her yerinden çok sayıda kişi de fuara katılmak istemesine rağmen çoğuna izin verilmemiştir (bunlardan Üsküdarlı Mucit Edhem Efendi’nin macerasını #tarih 51. sayıda nakletmiştik).

    Bu süreçte en ilginç katılım taleplerinden biri de, Sultan Abdülaziz devrinde oldukça gelişme gösteren dama oyunundaki becerisiyle dünyaya meydan okuma iddiasında olan İbrahim Efendi’den gelmiştir. Sultan Abdülaziz güreş sporuna, dama, tavla gibi oyunlara olan tutkusuyla bilinir. Zamanında sarayda “Damacıbaşı” unvanını ihdas etmişti. Mabeyn kâtipliği, Has Ahır kâtipliği gibi görevlerde istihdam ettiği ama işleri sadece padişahla oyun oynamak olan bu kişiler Osmanlı toplumunun en iyi dama oyuncularıydı. En yetenekli olanı ise Edhem Efendi’ydi.

    1917’de “9 taşlı dama” oynayanlar.

    1914’te Zekâ mecmuasında Bahâ Tevfik o devri şöyle anlatır:

    “… Sultan Abdülaziz’in zaman-ı saltanatında memlekete pek çok paralar girmiş ve bu paraların temin ettiği refah ve saadet halkta eğlenceye karşı büyük bir temayül uyandırmıştı. Eğlence iptilası en evvel padişahın sarayında başladı. Gümülcine’den getirilmiş Pomak pehlivanlar bir taraftan iri ve gürbüz vücutlarıyla baharın taze çimenleri üzerinde güreşiyor, azametli ve korkunç boynuzlu koçlar bir tarafta tokuşuyor, Hint horozları kanlı güreşlerle boğuşuyorlardı. Padişah bir taraftan bunları seyrederek maddi bir spor hayatı yaşarken diğer taraftan da damaya merak ediyor, fikri, en ince ihtimaller ve tasavvurlar ile kavuran bu müşkül oyunun inceliklerine vakıf zevatı sarayına davet ediyordu. Bu davet olunan kişiler arasında riyaset mevkiini ihraz eden Damacı Edhem Efendi oldu. Kendisi yaklaşık 1810’da Üsküdar’da doğmuş ve yine orada büyümüştür. Ölünceye kadar Has Ahır kâtiplerinden idi. Geçenlerde vefat eden Maliye Nâzırı Ragıb Bey Edhem Efendi’nin oğludur.

    Edhem Efendi damada pek büyük bir kudreti haizdi. Üç bin açmazı vardı ki bunları süratle ve kolaylıkla icra ederdi. Asrın diğer damacıları arasında İbrahim Efendi, Haçik Efendi, Mabeyn Kâtibi Ziya Bey vardı. Bunlar birinci dereceyi işgal ediyorlardı. İkinci derecede kuvveti olan zevattan Seryaver Halil Paşa’nın Kabataş’taki konağında toplanarak bu işle meşgul oluyorlardı. Bunlardan İbrahim Efendi damadaki mahareti sayesinde Edhem Efendi’nin pek ziyade nazar-ı memnuniyetini celb etmiş ve nihayet kızını alarak damadı olmuştu.

    Gerek Edhem Efendi ve gerek İbrahim Efendi gayet hür fikirli, zarîf, nüktedân zatlardı. Edhem Efendi 76-77 yaşında vefat etti. Ölümünden iki gün evvel bütün borçlarını ödemişti. Damadı İbrahim Efendi gerek damacılıkta gerekse nüktedanlıkta Edhem Efendi’nin hakkıyla yerini tutmuştur. Çoğunlukla Sultan Aziz ile dama oynardı. Abdülaziz de bu oyunda oldukça kuvvetliydi. Bu emsalsiz damacıların toplanma yeri Selimiye’deki Çiçekçi Kahvesi idi. Seryaver Halil Paşa bile emekli olduktan sonra kalan ömrünü bu kahvehanede geçirmiştir”.

    Türk daması Matbaacı Arakil Efendi, 1888’de Faydalı ve Eğlenceli Oyunlar adında iki küçük dama kitabı yayımlamıştı. Türk dama oyunu tarihindeki ilk örneklerinden…

    Bahâ Tevfik’in günlük dille anlatımında ayrıntısını belirtmediği bir husus daha var. Memlekete giren “pek çok” paranın kaynağının üretim gelirinden değil yurtdışından alınan borçlar olduğu ve bu paraların temin ettiği refah ve saadetin toplumun geneli şöyle dursun, sınırlı bir azınlığı ilgilendirdiği bilinmelidir. Osmanlı Devleti’nin Kırım Savaşı’nda (1853-56) başlayan borçlanma serüveninin Sultan Abdülaziz devrinde devletin iflasına yol açacak kadar arttığı ortadadır. Cevdet Paşa’nın da dile getirdiği safahat devrinde, halkın eğlenceye temayülünün artması da saraydan vezir konaklarına yayılan israfın aşağı doğru yansıyan gölgesidir.

    Sultan Aziz, Ayazağa Köşkü’nde yaptırdığı havuz başında dama oynamaya bayılırdı. O yüzden “Dama Köşkü” de denilen bu binada, yanından ayırmadığı, mabeyn kadrosuna dahil ettiği usta damacılarla sıkı partiler yapardı. Sadece damaya değil tavlaya da büyük tutkusu vardı. Devrin sayılı zenginlerinden Abraham Paşa ile giriştiği tavla partileri en büyük zevklerindendi. Günümüzde Beykoz’da Abraham Paşa Korusu adıyla anılan binlerce dönümlük araziyi, paşanın parça parça bu tavla partilerinde kazandığı rivayeti halk arasında yaşayıp bugünlere gelmiştir.

    Sultan 2. Abdülhamid devrinde ise yeni padişah, amcası Abdülaziz’in en yakınındaki damacılardan Mabeyn Kâtibi Ziya Bey’i tanımış, Veliahd Murad’a gelerek Abdülaziz’i her türlü şaklabanlıkla taklit ettiğine şahit olmuştur. Onun namertliği sayesinde kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğine inanmıştır. Böylelikle amcasının maiyetinde ne kadar görevli varsa hepsi saraydan çıkarılıp emekli edilmişlerdir. İşte Edhem Efendi’nin damadı olan Damacıbaşı İbrahim Efendi de bunların arasındadır ve şimdi Chicago Fuarı’na katılmak için izin istemektedir!

    İbrahim Efendi, Ticaret ve Nafia Nezareti’ne yazmış olduğu ve burada tam metnini verdiğimiz arzuhalinde Sultan Abdülaziz’in damacıbaşısı olup emekli maaşıyla geçindiğini belirtir. Dikkat ve incelik isteyen, 16 taşla oynanan, 4-5 binden fazla varyasyonu olan damada şimdiye kadar hiçbir ferde yenilmediğini, yenilmesinin de imkânsız olduğunu iddia eder.

    2. Abdülhamid aslında Edhem Efendi’yi tanımaktadır. Japonya kıyılarında batan Ertuğrul gemisinden kurtulan mürettebatı İstanbul’a getiren Japonlarla dama oynamasını bizzat padişah istemiştir. Bunu da hatırlatarak Avrupa ve ABD’nin dama tutkunlarına kendini göstermek, bu sayede mensubu olmakla iftihar ettiği Osmanlıların övünç duyması için Chicago Fuarı’na katılmak arzusundadır. Bu dileğinin yerine getirilmesini doğrudan doğruya padişaha yazmayarak, işlemleri yürüten makam olduğu için öncelikle Ticaret Nezareti’ne müracaat etmiştir. Masraflarının devlet tarafından karşılanarak ABD’ye gönderilmesini talep eden arzuhalinin padişaha takdimini arz eder.

    Ticaret ve Nafia Nezareti aracılığıyla bu arzuhal bir hafta sonra Sadaret’e gönderilmişse de, Damacıbaşı İbrahim Efendi istediği izni alamamış, Chicago’ya gidememiştir.

    Osmanlı kültüründe satranç

    Dinî otoritelerce mekruh veya haram kategorisinde değerlendirilmelerine rağmen, dama, tavla, satranç oyunları Osmanlı kültür havzasında geniş kitlelerin rağbetine mazhar olmuştur. Evliya Çelebi hayal gücüyle Seyahatname’sinde Yavuz’un şehzadeliğinde Şah İsmail ile satranç oynamasına geniş yer verdiği gibi ülkenin her yerinden satranç, dama, tavla oyunlarına dair izlenimlerini de aktarır. Oryantalist ressamlardan Ludwig Deutsch, 1896 tarihli “Satranç Oyunu” tablosuyla Doğu toplumlarının satranç tutkusunu belgelemiştir.

    ABD’ye gitmek isteyen İbrahim Efendi

    ‘Dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlup olmadım’

    25 Ağustos 1892 Damacıbaşı İbrahim Efendi’nin 1893 Chicago Fuarı’na katılmak arzusuyla Ticaret ve Nafia Nezareti’ne gönderdiği dilekçesi.

    Ticaret ve Nafia Nezaret-i Celilesine

    Ma‘rûz-ı bendeleridir ki

    Yakında Şikago’da küşâdı mukarrer olan sergi-i umûmîye bi′l-cümle memâlik ve büldân ahalisi iştirâk ederek orada hıref ve sanâyi‘-i mütenevvi‘ânın netâyic ve semerâtı enzâr-ı enâma vaz‘ olunacağı gibi dürlü oyunlar ve envâ‘ yarışlar icrâ olunacağı derkâr ve bu bâbda tefevvuk edenlerin ve gâlib gelenlerin mensûb oldukları memlekete az ve çok mûcib-i fahr u mübâhât olacağı âşikârdır. Kulları merhûm cennet-mekân Sultan Abdülaziz Han Hazretlerinin damacıbaşısı olup sâye-i merâhim-vâye-i hazret-i hilâfet-penâhîde el-hâletü hâzihi çıraklık ma‘âşıyla bekâm olup on altı taşdan ibaret olduğu halde dört-beş bin oyunu hâvî olan gayet dakîk ve o nispetde muhtâc-ı dikkat olan dama oyununda şimdiye kadar bir ferde mağlûb olmadığım gibi mağlûb olmakda derece-i istihâlede olmasına ve Avrupa ile Amerika′da mezkûr oyun mevkî‘-i i‘tibârda olup vakit be vakit bu bâbda yarışlar tertîb olunarak mükâfâtlar tahsîs olunduğu gazetelerle neşr u i‘lân olunmakda bulunmasına nazaran sâlifü′l-arz sergide dahi dama mahâret-kârânı toplanacağı bedîhî olmağla kulları dahi oraya azîmetle meydân-ı imtihân açmak arzû-yı kavîsinde isem de fikdân-ı iktidâr-ı mâlî mânî‘-i sefer-i hâlî olduğundan melce’ u melâz-ı Osmâniyân olan atebe-i felek-mertebe-i hazret-i cihân-bânîye doğrudan doğruya mürâca‘ata ictisâr edecek idiysem de Memâlik-i Mahrûseti′l-Mesâlik-i Saltanat-ı Seniyye′den mezkûr sergiye vukû‘ bulacak irsâlâtın tertîb ve isrâsı nezâret-i celîlelerine muhavvel olduğundan ve geçende sefîne-i mahsûs ile mersâ-yı Dersaadet′e gelen Japonyalılarla dama oynamaklığım içün irâde-i seniyye şeref-sudûr buyurulmuş olduğuna nazaran şu arzû-yı âcizânemin makbûl-ı nazar-ı ekîd-i eser-i hazret-i mülûkâne olacağı derkâr bulunduğundan yukarıda dahi arz olunduğu üzere dama oyununda kulları içün mağlûbiyet bir emr-i müstahîl olup saye-i şâhânelerinde Avrupa dama mahâret-kârânı indinde bir hâtıra bırakmak ve bu vechile mensûbiyetiyle müftehir ve mübâhî olduğum kavm-i necîb-i Osmâniyân′a âcizâne celb-i senâ etmek üzere resmen sergi-i mezkûre gönderilecek zevât meyânında masârif-i vâkı‘âmın dahi cânib-i mîrîden tesviyesiyle Amerika′ya i‘zâm buyurulmaklığım zımnında işbu arzuhalimin huzûr-ı mekârim-mevfûr-ı hazret-i mülûkâneye arz u takdîmi husûsuna müsâ‘ade-i âsafâneleri bî-diriğ buyurulmak bâbında emr u fermân hazret-i men lehü′l-emrindir.

    Fî 13 Ağustos sene 308-[25 Ağustos 1892]

    Bende

    Mabeyn-i Hümâyûn Mütekâ‘idlerinden

    İbrahim

  • 2. Abdülhamid’in oğlu ve ‘babasının malları’

    2. Abdülhamid’in oğlu ve ‘babasının malları’

    2. Abdülhamid’in oğullarından Şehzade Ahmed Nuri Efendi, babasının tahttan indirildiği sırada Yıldız Sarayı’ndaki müzede mevcut 12.300 parça mücevher, kıymetli eşya ve tarihî eser ile kütüphanedeki nadir kitapların kendilerine miras kaldığını ileri sürmüş fakat eli boş kalmıştı. Şehzadenin 1919’da devlet kurumlarına çektiği noter ihtarnamesi ve dönem basınında konuyla ilgili çıkan haberler… 

    Osman Bey’den (1299- 1326) 1. Ahmed’e (1603-1617) kadar ilk 14 padişah zamanında Osman-oğulları tahtı babadan oğula geçmişti. 1. Murad’ın Kosova sahrasında şehit olmasıyla padişah ilan edilen Yıldırım Bayezid’in, henüz savaş meydanında bulunan 27 yaşındaki kardeşi Şehzade Yakub’u boğdurmasıyla başlayan “kardeş katli” geleneği üç asır etkili oldu. Bazı padişahlar da hüküm sürdükleri sırada öz evlatlarının katline emir vermişlerdi. 

    1. Ahmed sonrasında şehzadelerin katledilmesi yerine Topkapı Sarayı’nda “kafes” adı verilen yerlerde hapsedilerek en yaşlı şehzadenin tahta çıkması usulü getirilmeye çalışılsa da I. Ahmed’in üç oğlundan 2. Osman ve 4. Murad da kardeşlerini katlettiler. Diğer oğlu Sultan İbrahim, henüz 7 yaşındaki kendi öz oğlu 4. Mehmed’i öldürtmeye kalkıştı. Hiç çocuğu olmayan 1. Mahmud, 3. Osman ve 3. Selim’in yerine de kardeş veya yeğenleri geçti. 2. Osman, İbrahim, 3. Selim ve 4. Mustafa, maruz kaldıkları ayaklanmalar sonucunda öldürüldüler. Tahttan indirildikleri halde öldürülmeyerek kapalı bir mekânda yaşamalarına izin verilen padişahlar da oldu. 

     2. Abdülhamid’in oğullarından Şehzade Ahmed Nuri Efendi (1878-1944). 

    İlk 14 padişah zamanında padişahın ölümüyle bütün haklar babadan oğula intikal ettiğinden ve diğer şehzadeler de çoğunlukla ortadan kaldırıldığından, tahta çıkan şehzadenin babasının haklarına sahip olması yeterli görülmüştür. Eski padişahın haremi, kadınları ve kızları da babalarının mirası peşine düşmeyi akıllarına getirmez, yeni padişahın tahsis ettiği belirli gelirlere şükredip giderlerdi. 

    Esasında padişahlar da mülkün mutlak sahibi değillerdi. Onların da herkes gibi tayinatları olur, Mısır Hazinesi’nden, belirli haslardan, savaş ganimetlerinden hisselerine düşen paydan geçinirlerdi. Ceyb-i Hümâyûn adı verilen şahsî hazinelerinden para alırken bile makbuz verirlerdi. Oturdukları saraylar da padişah oldukları süre boyunca kendilerine aitti. 

    Öğrencilik yıllarında 1878’de Yıldız Sarayı’nda dünyaya gelen ve iyi bir eğitim alan Ahmed Nuri Efendi, Şehzade Mektebi’nde (soldan ikinci). 

    Tüm bu saltanat değişikliklerinde, terekesi sayılıp mirasçılarına intikal eden ilk padişah 1918’de ölen 2. Abdülhamid olmuştur. Osmanlı Devleti önceki padişahlar için örfî hukuka riayet etmiş, şer‘î hukuku dikkate almamıştır. 

    2. Mahmud sonrasında Batı dünyasındaki hanedanlarla temasın artmasıyla, bizde de onlarda olduğu gibi kadın-erkek hanedan üyelerinin padişahtan ayrı saraylarda oturmalarına izin verildi. “Emlâk-i emiriye” adı verilen, yani mülkiyetleri devlete ait olmak kaydıyla padişah kızı sultanlar ve şehzadelere tahsis edilen sarayların sakinleri öldüğünde, bu mülkler yine hanedandan bir başkasına tahsis edilirdi. Çoğunlukla müsrif bir hayat sürdüklerinden, şehzade ve sultanların borçsuz yaşayabileni pek nadirdi. 

    İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılda şehzade ve sultan sayısı o kadar arttı ki, saray tahsisatları büyük bir karadelik oluşturmaya başladı. Buna rağmen ölen padişahların mirası hiç akla gelmedi. Üç aylık saltanatın ardından akıl hastalığı teşhisiyle hal’ edilen ve 1876’da tahta çıkan kardeşi 2. Abdülhamid tarafından 28 yıl Çırağan Sarayı’nda hapsedilen V. Murad öldüğünde; terekesi ve mirasını düzenlemek kimsenin aklına gelmemiş, böyle bir talep de olmamıştı. Demek ki 20. yüzyılın başında bile 14.-15 yüzyıllardan itibaren teamül haline gelen “padişahların mirası olmaz” anlayışı geçerliliğini koruyordu. 

    2. Meşrutiyet’in ardından İttihat ve Terakki yönetimi, o zamana kadar Osmanlı Hanedanı’nın hiç düşünmediği, padişahların aklına getirmek istemediği bir konuyu gündeme aldı: Hanedan-ı Saltanat Nizamnamesi. 2. Meşrutiyet’in ardından nispi bir serbestliğe kavuşup halk içinde daha fazla boy gösteren şehzade ve sultanların bazı nahoş hareketleri, kamuoyu nezdinde itibarlarını yıpratmaya başlamıştı. Buna benzer olumsuzlukları bertaraf etmek amacıyla düzenlenip 16 Kasım 1913’de yürürlüğe giren bu nizamname ile Osmanlı Hanedanı üzerinde en etkili merci olan padişahın yetkileri ilk defa kısıtlanıyordu. Hanedan üyelerinin doğum, evlenme, boşanma, miras, maaş, eğitim gibi işleri bu nizamnameye dayalı bir organ olan “Hanedan Meclisi” üzerinden yürütülecekti. Hanedan üyelerinin hem kendi içlerinde hem de toplum nezdinde sosyal ilişkileri bir temele oturtulacak; padişahın kardeşleri, kendi çocukları ve yeğenleri arasında keyfi tasarruflarının önüne geçilebilecekti. Böylelikle hanedan ailesinin fertleri de, “sıradan” insanlar gibi şahsi ve özel hukuk alanında hak arama yollarını kullanmaya başladı. 

    Osmanlı Devleti ilk defa 26 Haziran 1919’da, İttihat ve Terakki yönetiminin iktidardan düşmesinin ardından Damat Ferid Hükümeti zamanında bu doğrultuda bir protestoyla karşılaştı. 2. Abdülhamid’in oğlu Şehzade Ahmed Nuri Efendi, babasının 31 Mart olaylarından sonra tahttan indirildiği sırada Yıldız Sarayı’ndaki müzede mevcut 12.300 parça mücevher, kıymetli eşya ve antika ile kütüphanedeki kitapların kendilerine miras kaldığını iddia etti. Damad Ferid Paşa hükümeti bu sıralarda Divan-ı Harpler kurup “Ermeni tehciri” ile suçlananları yargılamaya başlamıştı. “Yıldız yağması” ile suçlananlar için de Dîvân-ı Harp kurulması teşebbüsleri vardı. Ahmed Nuri Efendi muhtemelen mahkemeye katılmak için bir hazırlık içindeydi. 

    Basına yansıyan miras talebi 

    Ahmed Nuri Efendi’nin babası II. Abdülhamid’den kalan değerli eşya, mücevher ve kitapların kendilerine verilmesi için çektirdiği noter protestosu, Alemdar gazetesinde haber olmuştu, Haziran 1919. 

    Şehzade Ahmed Nuri, vekilleri Hâmid Bey ve Leon Şakrana vasıtasıyla İstanbul Beyoğlu 1. Noterliği’nden Sadarete, Şeyhülislamlığa, Maliye, Maarif, Evkaf nezaretleri ile Müze müdürlüğüne tebliği istenen ihtarname, iki gün sonra 28 Haziran 1919 tarihli Alemdar gazetesinde birinci sayfadan haber olmuştur. 

    “Hususi istihbarat” olarak sunulan haberin metni, noter ihtarnamesinden bir hayli farklıdır. Bu haberde Ahmed Nuri Efendi’nin, 2. Abdülhamid’in ilk oğlu olduğu yazılıdır; oysa büyük oğlu Selim Efendi henüz hayattadır. Üstelik Selim Efendi de bu sırada boş durmamaktadır. 10 Temmuz 1919 tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesinde, Şehremaneti tarafından tahminen 700 bin lira bedel ile satışı kararlaştırılan Kadıköy Rıhtımı’nın babası tarafından hususi surette inşa ettirildiği ve rıhtımın bulunduğu arsanın kendilerine ait olduğu iddiasıyla Şehremaneti, Defter-i Hakani gibi kurumlara protesto çektiği haberi vardır. İki kardeşin ayrı ayrı mülklerin peşine düşmek için görev taksimi yaptıklarını düşünmek daha doğru olabilir. 

    Sarayın kütüphanesi 2. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda oluşturduğu kütüphanenin kitap ve fotoğraf albümleri günümüzde İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin “Nadir Eserler” bölümünü oluşturuyor. 

    Ahmed Nuri Efendi’nin peşine düştüğü müze malzemesinin büyük bölümü, aslında değişik tarihlerde Topkapı Sarayı’ndan Yıldız’a getirilen ve 2. Abdülhamid’in saltanatı süresince çeşitli devletlerden hediye edilen tarihî eşyadır. Müze Müdürü Halil Bey başkanlığındaki komisyon tarafından sayımı yapılan eşyaların ait oldukları yerlere dağıtıldıkları doğrudur. Yüzlerce yıllık bir tarihin tanıklığını yerinde sürdürmek üzere Topkapı Sarayı Hazine Kethüdalığının talebiyle, alındıkları yerlere iade edilmişlerdir. 

    Yıldız Sarayı Kütüphanesi ise Yıldız Sarayı’na giren disiplinsiz Hareket Ordusu efradının zarar vermek istediği ama kütüphaneci Kalkandelenli Sabri Efendi’nin cesaretiyle en ufak bir hasara uğramadan kurtulduğu bir yerdir. Yıldız’da II. Abdülhamid’in satın aldığı kitaplarla birlikte başta Topkapı Sarayı Kütüphanesi olmak üzere İstanbul’un çok çeşitli kütüphanelerinden (ki bunların tamamı vakıf kütüphaneleridir) toplanarak oluşturulmuştur. 31 Mart sonrası kurulan komisyonların tespitleriyle Yıldız Kütüphanesi’ne ait olmayan kitaplar asli yerlerine iade edilmiştir. Yıldız’da kalanlar ise cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk’ün emriyle İstanbul Üniversitesi’ne devredilmiştir. Günümüzde İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’ndeki eserlerin büyük çoğunluğu Yıldız’dan getirilen o kitaplar ve albümlerdir. 

    Ahmed Nuri Efendi’nin talep ettiği mücevherlerin çok uzun ve meşakkatli bir macerası macerası vardır. Bir kısmı Abdülhamid’in maruz kaldığı tehditlerin ardından razı olmasıyla ordunun silah ve mühimmat eksikliklerini gidermek amacıyla bağışlanıp Avrupa’da satılmıştır. Bir kısmı da Abdülhamid’in yanından ayırmadığı “su çantası” (bkz. #tarih Kasım 2015, sayı: 18) ile Selanik’e oradan Beylerbeyi Sarayı’na getirilmiş, ölümünde satılan mücevherlerin bedeli mirasçılarına hisselerine göre dağıtılmıştır. 

    Selim Efendi ile biraderi Ahmed Nuri Efendi’nin eşzamanlı olarak babalarına ait olduğu iddiasıyla peşine düştükleri malların Türk milletine ait olduğu, o zamanlarda da tescillenmişti. Anadolu’nun işgale uğradığı ve istiklal mücadelesine başladığı bir tarihte Sadaret’e çekilen bu protesto belgesi üzerine hiçbir işlem yapılmamıştır. Meşrutiyetle birlikte Maliye hazinesine devredilen emlakin padişahın mirasçılarına ait olduğuna dair Vahideddin zamanında alınan kararın da, Sèvres ile kaybedilen toprakları bir şekilde elde tutabilmek için gerçekleştirilen bir operasyondan öte anlamı yoktur. 

    Son Halife Abdülmecid Efendi, hanedanın sürgünü esnasında kendisini Sirkeci’ye götürmekle görevli İstanbul Valisi Haydar Bey’e, “Mukaddes Emanetleri” de yanında götürme isteğini bildirmişti. Haydar Bey’in verdiği cevap Osmanlı geleneğinin bir devamıdır: “Efendi Hazretleri, saraylar ve camilerde olduğu gibi emânât-ı mübâreke denilen çeşitli eşyalar da hanedanınıza, şahsınıza ait değil, doğrudan doğruya Türk milletine aittir. Bunlar sizlere değil, tarihin millete vedialarıdır (emanetleridir)”. 

    Şehzade Ahmed Nuri Efendi’nin protestosu

    Hukûkumuzun te’mîni, ziyânımızın tazmîni…

    Beyoğlu Birinci Kâtib-i Adlliği cânib-i âlîsine 

    Efendim 

    BOA.A.VRK 801/42 

    Müvekkilimiz Şehzâde Devletlü Necâbetlü Ahmed Nuri Efendi hazretlerinin peder ve mûrisleri cennet-mekân hakan-ı merhûm Abdülhamid Han-ı sânî hazretlerinin hal‘i üzerine Yıldız Saray-ı Hümâyûnu’nda husûsî müze dairesinde mevcûd bulunmuş olan on iki bin üç yüz parça muhtelif zî-kıymet eşyâ-yı nefîse, antika, mücevherât ve sâ’ire iki komisyon ma‘rifetiyle sebt-i defter edilmiş idi. Komisyonun birisi Harem-i Hümâyûn’da icrâ-yı vazîfe eylediği gibi diğeri müze dairesinde in‘ikâd eylemiş ve Müze Müdîri Halil Bey ile Maarif Nâzırı Seyyid Bey delâletiyle terekemize aid olan işbu emvâl ve eşyâ hilâf-ı salâhiyet olarak Müzehâne’ye, Evkaf Müzesi’ne ve mahal-i saireye nakledilmiş idi. Kezâ kıymetdâr bir kütüphâne muhteviyâtıyla hilâf-ı kânun olarak gasb ve Maarif Nezareti’ne naklettirilmiş idi. Bu kere gasb edilmiş olan hukûkumuzun te’mîni ve zarar ve ziyânımızın tazmîni ve mevcûd olan tereke emvâlinin bize aynen redd u iadesi hakkında hükûmetçe meyl ve arzu izhâr edilmekde ise de evvel emirde Yıldız Saray-ı Hümâyûnu’nda ahz u gasb edilmiş olan eşyâ ve mücevherât ve kütüb-i sâ’irenin mufassal müfredât defterinin musaddak olarak tarafımıza i‘tâ ve teslimini Maarif ve Evkaf nezâretlerinden taleb eyler ve cereyân eden vekâyi‘ ve tereke hakkında vuku‘ bulan ta‘arruzdan dolayı protesto etmekle beraber bi’l-cümle hukûkumuzun mahfûz bulunduğu ve makâm-ı âidine mürâca‘atla ihkâk-ı hak edeceğimizi ma‘lûmları olmak üzere işbu ihtârnâmemizin usûlen makâm-ı Sadâret-i Uzmâ’ya ve Maliye Nezâret-i Celîlesi’ne ve Maarif Nezâret-i Celîlesi’ne ve Müze Müdîriyeti’ne ve Evkaf Nezâret-i Celîlesi’ne ve makâm-ı Meşîhat-i Ulyâ’ya tebliğini ve aslının hıfzıyla nüsha-i musaddakasının tarafımıza i‘tâsını rica ederiz. 

    Devletlü Necâbetlü Ahmed Efendi Hazretleri nâmına vekilleri Hâmid Bey ve Leon Şakrana’ya 

    26 Haziran 1335 [Pul üzerindeki tarih] [26 Haziran 1919] 

    13271 

    İşbu ihtârnâme hıfz edilen nüsha-i asliyesine mutabık olmağla ber-mûceb-i taleb makâm-ı sâmî-i hazret-i Sadâret-penâhîye arz u takdîm ve tebliğ olunur. 

    Fî 28 Haziran sene 133[5] 

    Mühür 

    [Beyoğlu Birinci Kâtib-i Adli Reşid Zühdi] 

    Ahmed Nuri Efendi kimdir?

    Anadolu’ya geçecekti Vahideddin engelledi

    Sultan 2. Abdülhamid’in üçüncü oğlu Ahmed Nuri 1878’de Yıldız Sarayı’nda dünyaya geldi. Ağabeyi Abdülkadir Efendi’den 27 gün küçüktür. Yetenekli bir ressamdı; cam üzerine renkli resimler yapardı; ayrıca babası gibi mobilya yapımına meraklıydı. Bir Cuma selamlığında, kundağa sarılmış bir bebeği bomba zannettiği, babasını korumak için atından atladığı, bu sırada bel fıtığı olduğu ve ömrü boyunca bel ağrısı çektiği söylenir. 1919’da Anadolu’ya geçmek istemiş ama Sultan Vahideddin izin vermemiştir. 1924’te, hanedanın sürgününde 46 yaşındaydı. Miralay rütbesine sahipti. Eşi Fahriye Zişan Hanım’la birlikte önce Lausanne’a gitti, oradan Nice’e yerleşti. Fransa’da yokluk içinde yaşadı, kapı kapı dolaşıp seyyar satıcılık yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Eşini 1940’ta kaybetti. 1944’te sefalet içinde öldü. 

  • Esperanto dili bir ‘umut’ oldu ama…

    Esperanto dili bir ‘umut’ oldu ama…

    19. yüzyıl sonlarına doğru büyük hız kazanan teknolojik gelişmeler, ülkeler ve insanlar arasındaki mesafeleri kısalttı. Artık bir “iletişim çağı” başlamıştı. Dr. Zamenhof’un icat ettiği Esperanto lisanı, her dilden-milletten insanın ortak konuşacağı bir dil iddiasıyla ortaya çıktı ve kısa sürede etkili oldu. Osmanlı Devleti’nde ve sonrasındaki erken Cumhuriyet devrinde gazeteci Ahmet İhsan (Tokgöz) ve öğretmen Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) bu dilin öncüleri oldular. 

    Esperanto - Ludwig Lazarus Zamenhof
    Esperanto dilinin mucidi Aslen göz doktoru olduğu halde filoloji sahasında tanınmış olan Ludwig Lazar Zamenhof’un (1859-1917) yakasında Esperanto rozetiyle bir portresi. 

    İnsanoğlu 19. yüzyılda elektrik ve buhar enerjisini elde etmiş, teknoloji ürünleriyle mesafeler kısalmışsa da, farklı lisanların konuşulması ciddi bir iletişim problemi oluşturuyordu. Ticaret gemileri, demiryolları, telgraf hatları geliştikçe toplumlararası mesafeler kısalıyor, etkileşim hızlanıyordu. 

    Haberleşme ve konuşmada ortak bir dile sahip olma ihtiyacı giderek artmıştı. Mevcut dillerden birinin ortak dil sayılarak ihtiyacın giderilmesi akla yakın görünse de uluslararası rekabet, toplumların dil ve milliyet bağlarını reddedip bir başka milletin dilini ortak dil olarak benimsemesini imkânsız kılıyordu. 

    16. ve 17. yüzyılda coğrafi keşifler ve askerî operasyonlarla sömürgeciliğe başlayıp, dünya ticaret yollarını aşındıran Avrupalılar için uluslararası ortak bir dil ihtiyacı ortadaydı. Akdeniz havzasında denizciler ve tüccarlar açısından “Lingua Franca” bu ihtiyacı nispeten karşılıyordu. Fransızca 18. yüzyıl sonlarından itibaren diplomasi dili olarak bir ölçüde ortak dil olarak benimsenmişse de, bütün dünya halklarının kendi dillerini terk edip Fransızcayı kabul etmesi düşünülemezdi. 

    1880’de Alman Katolik papazı Johann Schleyer, 20 yıl süren çalışmanın ardından temeli İngilizceye dayanan “Volapük” adını verdiği yapay bir dil icat etmişti. Bu dilde “vol” dünya, “pük” dil demek olduğundan, kelime “dünya dili” anlamına geliyordu. Avrupa’da büyük bir heyecanla karşılansa da zorluğu sebebiyle kısa sürede gözden düşmüştü. Bu sırada aslen göz doktoru olup filolojiyle de meşgul olan Dr. Ludwig Lazar Zamenhof devreye girdi. 

    17. Esperanto-Weltkongress, Genf 1925
    Mehmet Hulusi Bey? 1925’te İsviçre’nin Cenevre kentinde toplanan Esperanto Kongresi’ne, Mehmet Hulusi Bey de katılmıştı. Toplu fotoğraf olmasından dolayı muhtemelen kendisi de bu karenin içerisinde. Tüm çabalarımıza rağmen Mehmet Hulusi’nin (Aydınoğlu) suretini gösterir bir belgeye ulaşabilmiş değiliz. 

    Dr. Zamenhof o zamanlar Rusya’ya bağlı, günümüzde Polonya’daki Bialystok şehrinde 1859’da doğmuştu. Babası İngilizce ve Fransızca öğretmeniydi. Zamenhof’un çocukluğundan itibaren çokdilli bir dünyası olmuştu. Ailesinde Rusça konuşuluyordu. İbranice ve Yidişçeyi de ailesinden öğrenmişti. İngilizce, İtalyanca, Almanca, Fransızca bilgisiyle yapma bir dili oluşturabilecek lisan bilgisine çok erken yaşta sahip olmuştu. 

    16300628420_f4828c6211_b
    Londra’da yapılan 56. Esperanto Kongresi’nin afişi, 1971. 

    Yoğun bir Yahudi nüfusu olan Bialystok’da Rusça, Lehçe, İbranice, Yidişçe ve Almanca konuşuluyordu. Yahudiler refah seviyesi ve kültürel gelişim noktasında önde gelmelerine rağmen Çarlık Rusyası’nda baskılara maruz kalıyorlardı. Bialystok Yahudileri’nin çoğunluğu, yükselen siyonist hareketin taraftarlarıydı. Dr. Zamenhof da Moskova’da bulunduğu, Varşova’da Tıp Fakültesi’nde eğitim gördüğü zamanlardan itibaren Yahudi toplumunu iyi gözlemlemiş ve aktif bir siyonist olmuştu. 

    Öncelikle dünyanın her yanına dağılmış Yahudilerin o yıllardaki dil ayrılıklarını gidermek için Yahudilere yönelik ortak bir dil inşa etmeye niyetlendi. Bir süre sonra Yahudilerin dil birliğini sağlamaktansa tüm dünya ulusları arasında milliyet ve dil unsurlarının çatışmalara sebep olmamasına, insanların ana dillerini unutmadan ortak bir dille bağlantı kurmalarına çalışmanın daha doğru olduğu düşüncesiyle siyonist hareketten ayrıldı ve kendini tamamen yeni bir suni dil için çalışmaya verdi. 

    Uzun ve meşakkatli uğraşılar sonucunda 1887’de Internacio Lingvo (Uluslararası Dil) isimli kitabını dünyaya tanıttı. Dr. Zamenhof yazar olarak kendi adını belirtmeden, müstear olarak Dr. Esperanto (Dr. Umutlu) adını kullanmıştı. Böylelikle kendisi yeni icat ettiği dile “Uluslararası Dil” adını verse de, Esperanto ismi daha çok sevilip benimsendi. Taraftarlarına da Esperantist adı verildi. Dünyanın önemli şehirlerinde her yıl kalabalık kongreler düzenlendi. Bu kongrelerde dilin asla değiştirilemeyecek kuralları ve kelime türetme usulleri belirlendi. Kendilerine bir bayrak ve marş düzenlediler. Dr. Zamenhof 1917’de ölmeden önce eseri olan dilin dünyanın her noktasına yayıldığını gördü. 

    47954241703_a1e9e0fac8_b
    1925 yılında Alman Esperantistlerinden bir grup. (Wolfgang Sterneck Arşivi) 

    Kozmopolit yapıyı savunan, insanlığın ortak dil sayesinde barışa, huzura kavuşacağına inananların hayranlığını ve sempatisini toplayan bu hareketin karşısında duranlar da oldu. Fransa’da birçok Esperantist olmasına rağmen, Fransa devletinin dünyadaki ve bilhassa sömürgelerindeki egemen konumunu kaptırmamak için bu yeni dile pek sıcak bakmadığı iddia edilir. Hitler ise Kavgam kitabında Esperantonun bir Yahudi komplosu olduğunu belirtir. Naziler iktidara geldiklerinde Esperantoyu yasakladılar. 1943’te Nazi işgalindeki Polonya’da Zamenhof’un aktif Esperantist kızları Lidia ve Zofia, Treblinka toplama kampında gaz odasına gönderilirken, oğlu Adam da Nazi kurşunlarıyla can verdi. 

    Osmanlı döneminde Esperanto faaliyetleri 

    Bizde ise Servet-i Fünun’un sahibi ve başyazarı Ahmed İhsan (Tokgöz), neredeyse bir Esperantist gibi çalışıp mecmuasında bu dili tanıtan övgü dolu yazılar yazdı, hatta bir de kitap kaleme aldı. Servet-i Fünun’un 27 Mayıs 1901 tarihli 532. sayısında Hasan Hamid’in, 26 Ekim 1905 tarihli 757. ve 31 Mayıs 1917 tarihli 1350. sayılarında ise imzasız olmakla beraber muhtemelen Ahmed İhsan’a ait ve Esperantoyu geniş ölçüde tanıtan yazılar yayımlandı. 

    Haşet Yayınevi’nin 1910’da Paris’te iki cilt halinde bastığı Zamenhof’un eserinden çevrilen Fransızca-Türkçe-Esperantoca sözlük ve gramer kitabında, Servet-i Fünun gazetesinin reklamı ve iç kapağında Ahmet İhsan Matbaası adının bulunması, bu kitapların yayımlanmasında Ahmed İhsan’ın doğrudan katkısı olduğuna delildir. Ahmed İhsan’ın 1912’de neşrettiği Esperanto: Bir Lisan-ı Beynelmilelin Faidesi adlı kitabın sonundaki “ihtar-ı mahsus” bölümünde Türkiye’deki Esperantistlere yönelik bir anket de vardır. Hazırlanan formda Esperanto dilini bilen, kullanan veya taraftar olanların meslekleriyle birlikte isimlerini içeren bir liste hazırlamak amacıyla sorular yöneltilmiştir. 

    Kleiner Junge, dessen Kopf als Weltkugel gestaltet ist, liest in rotem Esperanto-Lehrbuch
    galerie_weltkongresse
    Esperanto afişleri 
    Esperantistler ilk dönemlerinden itibaren oldukça etkili afişlerle kamuoyunun karşısına çıktılar. 
    galerie_Rueger_Hansi
    opjt13unlyxx

    Tanzimat döneminde, kozmopolit, çok dilli, çok dinli Osmanlı toplumunu birarada tutabilmek düşüncesiyle Osmanlılık ideolojisi yaygınlaştırılmak istenmişti. Kapitülasyonların hüküm sürdüğü o yıllarda, ecnebiler Osmanlı topraklarında serbestçe ticaret yapabiliyordu. Bunlar İstanbul, İzmir, Selanik, Bursa, Beyrut, Yafa gibi ticaret merkezlerinde koloniler halinde yaşıyor ve Osmanlıları ticaretin dışına itiyorlardı. 19. yüzyılda Osmanlı vatandaşı gayrimüslimler —kendi okullarında olsun, misyoner okullarında olsun— çocuklarının lisan eğitimine çok emek verdikleri halde Türklerin lisan bilmezliği ticarette zafiyetlerine de sebep olduğundan, kısa sürede ve kolaylıkla öğrenildiği iddia edilen Esperanto ile bir anlamda bu açığın kapatılması da düşünüldü. 

    1911’de Dresden şehrinden Julius Reumann imzasıyla Hariciye Nezareti’ne gönderilen mektupta; Almanya hükümetinin Türkiye’nin medeniyet yoluna girmesinden memnun olduğu, Osmanlı Devleti’nin muhtelif halklarını yekdiğerine yakınlaştıracak, ticari muamelatının genişlemesine yardımcı olacak ve öğrenilmesi gayet kolay olan Esperanto lisanını bi’l-cümle okullarda öğretiminin mecburi tutulmasından bütün devletlerin hoşnutluk duyacağı bildiriliyordu [BOA. HR.TO 542/39]. 

    galerie_digitalebuecher
    Esperanto üzerine ilk kitaplar ve bunlardaki Servet-i Fünun reklamı. 
    fundamento franco turco
    serveti

    İstanbul’un işgal altında olduğu 1920’de Dersaadet Esperanto Cemiyeti namıyla bir dernek de kuruldu. Kurucuları ve kuruluş senediyle ilgili belgeler kataloglanmış tasniflerde henüz bulunamamıştır. Esperanto adıyla İstanbul’da kurulan ilk resmî dernek olmalıdır. Dâhiliye Nezareti Hukuk Müşavirliği’nin kararında “kuruluş ilmühaberinin alınmasını istirham eden dilekçeye ekli nizamnamelerin içeriğinden, siyaset ve sair hususlarla alakalı olmayıp İstanbul ve civarında Esperanto lisanının yayılmasına çalışacakları anlaşılmakla kuruluşunda bir sakınca bulunmadığı, ancak dilekçe ve nizamnamelere yapışık pulların üzerinde cemiyetin resmî mührü bulunmadığından bu eksikliğin giderilmesinden sonra faaliyetlere başlanabileceği” belirtilmiştir [BOA. DH.HMŞ 4-1/4-146]. 

    Cumhuriyet döneminde Esperanto faaliyetleri 

    Cumhuriyetin hemen başlarında günümüzde adı hiç hatırlanmayan Mehmet Hulusi (Aydınoğlu) adlı bir öğretmenin Esperanto faaliyetleriyle karşılaşıyoruz. Aydın Sanayi İdadisi tarih ve coğrafya öğretmeni Mehmet Hulusi Bey’in 1925’te Cenevre’de düzenlenen 17. Esperanto Kongresi’ne Maarif Vekâleti namına katılması, devlet nezdinde Esperantonun kabul edildiğini gösterir. Mehmet Hulusi Bey, Cenevre’deki faaliyetlerinin raporunu Maarif Nezareti’ne sunmuş, Aydın’da Esperanto öğretimine izin verilmesini talep etmiştir. Bu talebe verilen cevapta “memleketimizde Esperantonun arzu edenlere öğretilmesinde bir mahzur görülmediği gibi bilakis işbu beynelmilel lisan cereyanının memleketimizde de yakinen takip edilmekte olduğunu göstererek Esperantocuların takdirini mûcib olacağından” bahsedilir [BCA. 180.09.242.1212]. 

    Mehmet Hulusi Bey 1929 Ağustos’unda Budapeşte’de düzenlenecek Esperanto kongresine hükümet namına katılmak istediğine dair bir dilekçe yazar. 1928’deki alfabe değişikliği sonrasında sade dil ve yeni harflerle öğretim usulünün bir tebliğle sunulması talebiyle davet edilmiştir. 45 hükümetin katılacağı bu kongreye çok önem verilmektedir. “Irk itibariyle bir olduğumuz Macar milletinin bu arzusunu yerine getirmenin iki millet arasındaki dostluğu kuvvetlendireceğini” belirtir. Kongre ve konferanslar faslından tahsisat verilmesini talep eder. İmzasını da 1925 Cenevre Mümessili Mehmet Hulusi olarak atmıştır. Ne var ki “bundan önce de muhtelif zaman ve yerlerde toplanan bu gibi kongrelere katılmakta bir fayda görülmediği” gerekçe gösterilerek talebi reddedilir [BCA. 30.10.229.541.6]. 

    00
    1929 ve 1947’den resmî belgeler 
    Budapeşte Kongresi’ne katılımın uygun görülmediğine, Türkiye Esperanto Derneği’nin kurulmasına dair belgeler. Yeni kurulan bir derneğin adına, henüz kuruluşunda “Türkiye” adının eklenmesi, o dönemde de günümüzde de çok nadir gerçekleşen bir durumdur. 
    01

    Mehmet Hulusi Bey mücadelesini sürdürür. Esperantoyu uluslararası ticaret ve iktisadi harbin lisanı olarak görmektedir. Mekteplerde okutulan lisanlardan fayda sağlanamadığını ileri sürer ve öğrenilmesi kolay olan Esperanto eğitiminin okullarda verilmesini talep eder. Maarif Vekili Esat Bey’in [Sagay] Esperantonun mekteplerde öğretilmesinde esaslı bir fayda görülmediğine dair yazısıyla konu kapanır [BCA. 30.10.144.32.13]. 

    6 Kanun-ı Evvel (Aralık) 1931 tarihli Akşam gazetesinde, Paris Ticaret Odaları kongresinde Esperantonun ticaret odaları arasında yardımcı dil olarak kullanılması kararı üzerine İstanbul Ticaret Odası’nın karara uyacağının İktisat Bakanlığı’na bildirildiği haberi verilir. Haberde Ticaret Odası salonlarında Esperanto konferansları vereceği belirtilen Hulusi Bey, öğretmen Mehmet Hulusi Bey olmalıdır. 

    13 Kasım 1947’de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü imzalı bir kararnameyle Esperanto dilinin yurdumuzda yayılması amacıyla merkezi Aydın olmak üzere emekli öğretmen Hulusi Aydınoğlu ve arkadaşları tarafından “Türkiye Esperanto Derneği”nin kurulmasına izin verilir. Bu karar 28 Kasım 1948 tarih ve 6766 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girer. Hulusi Aydınoğlu 1948’de Esperanto-Türkçe sözlüğünü yayımlar. 

    Günümüzde Esperantonun dünya çapındaki etkisi azalsa da, ortaya koyduğu alt-kültürle yaşayan en uzun süreli yapma dil olmuştur. Ülkemizdeki çok az Esperantistin sosyal medyada örgütlendikleri birkaç mecra dışında faaliyetleri duyulmamaktadır. 1970’lerde dernek ve sözlük çalışmalarında adı çok geçen Hayrettin Dural’a dair arşivde belge bulamadık. Yine de bugün adı hiç anılmayan isimleri gündeme getiren belgeler ve diğer neşriyattan bahseden yazımız, bu konudaki bilgi eksikliğini bir nebze giderecektir. 

    16. YÜZYIL

    İlk suni dil: Baleybelen

    Dünyada düzenli bir grameri ve sözlüğüyle günümüze intikal etmiş, bilinen ilk yapma dil Osmanlı âlim ve tasavvufçularından 1528-1604 arasında yaşayan Muhyî-i Gülşenî’nin ortaya koyarak “Baleybelen” adını verdiği dildir. Dr. Zamenhof’un Esperanto dilinden 300 yıl önce icat ettiği bu yapma dil ortaya çıktığında, takipçilerinin, konuşanlarının varolup olmadığı bilinemiyor. Baleybelen’in Halep’te bulunan yazmasına ulaşan Avusturyalı meşhur tarihçi Hammer, içinden çıkamadığı kitabı Fransız oryantalistlerinden Sacy’ye göndermişti. Onun tespitleriyle yapma bir dil olduğu anlaşıldı. Mithat Sertoğlu’nun bulduğu ayrı bir nüsha ve onun adlandırmasıyla “Balibelen” lisanı 1966’da Hayat Tarih mecmuasında tanıtıldı. Mevcut bütün yayınları ve yazmaları yeniden değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Koç tarafından 2005’te detaylı şekilde neşredildi. 

    1915’ten

    Savaş karşıtı bir Esperantist: Yakup Girin’in mektupları

    1. Dünya Savaşı sırasında sadrazamlık makamına yazan Yakup Girin Bey, Esperanto dilinin önemini anlatmış, askerlikten muaf tutulmasını arzetmiş, “bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez” demişti.

    Türkiye Esperantistlerinin en aktiflerinden biri olduğu anlaşılan Yakup Girin’in 1. Dünya Savaşı sırasında zorunlu seferberlik ilan edilmesinden sonra, devrinin önemli bir entelektüeli olan Sadrazam Said Halim Paşa’ya gönderdiği mektupları çok önemlidir. Esperantonun barışçı felsefesini acımasız bir dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda savaş karşıtı bir üslupla, cesaretle anlattığı satırları anti-militarist bir manifesto gibidir. Yakup Girin’in günümüzün “Esperanto Türkiye” web sitesinde Kakobo/Yakobo Guerin olarak adı geçen Esperantist olması muhtemeldir.

    Bu zatın Esperantonun Türkiye’deki yegâne mütercimi ve propagandisti olduğu iddiasıyla seferberlikten istisna tutularak askerlikten muafiyetini talep ettiği ve bir hafta arayla Sadaret makamına gönderdiği iki arzuhali vardır. Bunlardan ilki şöyledir:

    “Yeni Esperanto dilinin Osmanlı Devleti dâhilinde hemen yegâne yayıcısı ve tercümanı olmam sebebiyle askerlikten muaf tutulmam için Eğitim Bakanlığına verdiğim dilekçe savaş hali dolayısıyla bu talebin kabulüne imkân olmadığı gerekçesiyle reddedildi. Bu karar isabetli olmakla birlikte Esperanto yalnız eğitimle alakalı olmadığından hatta bütün milletin hayatıyla da alakalı olduğundan barış zamanında müzakere edilinceye kadar Sadaret tarafından kesin olmazsa da geçici ve müstesna kabilinden bir askerlik muafiyeti verilmesi istirham olunur. Zira Esperanto’nun yayılmasındaki birinci maksat çeşitli milletler arasında yerleşmiş ve bir devleti her zaman sarsıntıya uğratan karşılıklı nefret ve muhalefeti ortadan kaldırıp yerine sevgi ve dostluğu ikame etmek olduğundan, bu dil hükümetin en sadık hizmetkârlarındandır.

    Bir Esperanto bağlısı hangi dine inanırsa inansın ve hangi dille konuşursa konuşsun bütün insanları kardeş tanır. Kendi milletini sevmekle birlikte hiçbir milletten nefret edemez. Savaş zamanında bile kalbinde düşmanlara karşı merhamet hislerini taşımaktan bir an geri kalmaz. Nitekim Esperanto bağlısı Almanya imparatoruyla Saksonya kralı düşmanlarını yenmeye çalışırken, adaleti yerine getirirken barışın geri gelmesi için acele etmekten başka bir şey düşünemezler. Esperanto bu gibi duygu ve düşüncelerin milletler arasında yayılmasına bir anlamda vesile olduğundan insanlığın mutluluğuna hizmet etmiş oluyor. Her zaman vaktini hakkın ve adaletin kazanmasına ayıran Osmanlı hükümeti, bir Osmanlı Esperantistini himayeye almakla, aynı insaniyet duygularıyla dolu olduğunu, dost ve düşman kanının fazlaca dökülmesinden sakındığı, savaştan çok barışı sevdiği ve savaşın yalnız haksızlıkları, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak emeliyle ilan edildiğini bir defa daha dünyaya göstermiş olacaktır.

    Almanya, Amerika, İspanya hükümetleri eğitim, ticaret ve sair bakanlıklarına bağlı veya bağımsız şekilde Esperanto resmî daireleri açarak, bu dairelerin reis ve memurlarının geçimlerini sağlama almışlardır. Maişetimi kendimden başkası sağlamadığı halde kimseye yük olmak istemeyen benim gibi bir ferde teşvik olmak üzere askerlikten muafiyet belgesi verilmesinde bir sakınca görülemeyeceğini ümit ediyorum. Zaten büyük ihtimalle bir-iki aydan sonra bir anlaşma imzalanarak savaş (Birinci Dünya Savaşı) memnuniyet verici bir şekilde sona erecektir. Esperanto’nun kaynağı olan Lehistan’ın tamamen Alman-Türk nüfuzu altına girdiği bir sırada bu kadarcık bir zaman için Sadaret’in sayesinde Esperanto kitap ve belgelerimi kaybetmek endişesinden kurtulayım. İleride işe başlayarak bu gibi faydalı bir dairenin kurulmasına veya başka hizmetlerin yerine getirilmesine çalışayım. Gerçi bir karar vermezden önce Sadaret tarafından Esperanto’nun incelenmesi faydadan uzak değildir. Fakat ecnebi memleketlerinde olduğu gibi Osmanlı hükümeti dâhilinde de Esperanto’nun süratle yayılması ve resmî daireler arasında bir Esperanto dairesinin açılması yararlı mıdır, değil midir gibi önemli meselelelerin çözülmesi için bu dilin Eğitim Bakanlığı’ndaki üst düzey memurlarca öğrenilmesi ve bir sene denenmesi gerekeceğinden şimdilik geçici mahiyette askerlikten muafiyet belgesinin verilmesini dilerim. Savaşın bitmesinden bir sene sonra acizâne çalışmalarımla meydana gelecek binlerce Esperanto bağlısının teşekkür ve iyi dileklerini şimdiden arz eder, sadakat ve bağlılık hislerimi takdimden şeref duyarım.

    Dersaadet’te Meserret Oteli’nde Yakub Girin”

    BIRINCI-MEKTUP
    Türk Esperantisti Yakup Girin’in Sadrazam Said Halim Paşa’ya arzuhali/ mektubu.

    7 Eylül 1331 [20 Eylül 1915] (A.VRK. 801/42)