Yazar: Sinan Çuluk

  • Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…

    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…

    15. yüzyıl ortalarında Avrupa derin bir Ortaçağ karanlığı içindeyken, Doğu’da önce Timurlu Devleti’nde, sonra Fatih’in idaresindeki Kostantiniyye’de bilimin ışığı parlıyordu. 1473’te istanbul’a yerleşen ve Ayasofya Medresesi müderrisi olan Ali Kuşçu’dan sonra, başını Mollâ Güranî’nin çektiği şeyhülislâmlar ve dinî liderlerin anlayışı hakim olacaktı.

    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…
    Ali Kuşçu’nun Otlukbeli Savaşı sonrasında Fethiye adlı kitabını Fatih Sultan Mehmed’e elini öperek takdim etmesi (Taşköprülüzade Ahmed Efendi, eş-Şekaiku’n-Numaniye, TSMK. H. 1263).
    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…
    Ali Kuşçu’nun Eyüp Sultan Camii haziresinde bulunan mezarı.

    Geçen sene bu tarihlerde (7-22 Kasım 2023) gerçekleşen UNESCO 42. Genel Konferansı’nda, “Ali Kuşçu’nun Vefatının 550. Yıl Dönümü” anma ve kutlama programları arasına alındı. İlhanlılar ve Timurlu Devleti devrinde büyük gelişme gösteren Türkistan kökenli biliminsanlarının son parlak yıldızlarından olan Ali Kuşçu’nun, günümüzde Özbekistan’ın önemli şehirlerinden Semerkand’da 15. yüzyılın ilk yıllarında doğduğu tahmin ediliyor. Doğup büyüdüğü Türkistan muhitinden başka Çin’den İstanbul’a uzanan bir hat boyunca bilim güzergahının seyyahı olan bu büyük insanın dünya çapında anılması elbette önemlidir. Özellikle son 2 yılını Türkiye’de geçirmesi ve Fatih Sultan Mehmed devrinde medrese eğitim sisteminin oluşturulmasında, Molla Hüsrev ve Sadrazam Mahmud Paşa ile birlikte bilimsel müfredatın belirlenmesi işinde yer alması onu bilim tarihimizde de mümtaz bir mevkiye oturtur. Ali Kuşçu bilim yolunda tüketilen bir ömrün sonunda, İstanbul’da, 17 Aralık 1474 (7 Şaban 879) tarihinde öldü ve Eyüp mezarlığına gömüldü.

    Timurlu Devleti’nin kurucusu Emir Timur’un 1405’te ölümünden sonraki kargaşa yatışınca, oğlu Şahruh 1409’da tahta geçti; oğlu Uluğ Bey’i ise Semerkand merkezli Maveraünnehir bölgesinin yönetimine getirdi. Uluğ Bey iyi bir eğitim gördüğü matematik ve astronomi alanında, daha babasının sağlığında başladığı çalışmaları çok üst seviyeye çıkardı. Çağının en büyük matematik ve astronomi bilginlerinden Uluğ Bey, kültür, sanat ve bilimde “Timurlu Rönesansı” denilen zaman diliminin en önemli unsurudur. 1420’lerde devrinin en büyük bilim merkezi olan Semerkand Gözlemevi’ni Gıyasüddin Cemşid’e kurdurduğunda, Avrupa ulusları Ortaçağ’ın en karanlık zamanlarını yaşıyordu. Cemşid ve Bursalı Kadızade-i Rumî’nin kısa aralıklarla ölümlerinden sonra bu gözlemevinin başına geçen Ali Kuşçu; bir anlamda gelişmiş bir akademi olan merkezde, farklı uluslardan araştırmacılarla birlikte bilimsel çalışmalarını sürdürdü. En büyük koruyucusu, hocası ve dostu ise Uluğ Bey’di. Batı dünyasında Kopernik (1473-1543) ve Kepler (1571-1630) ekolleri ortaya çıkıp, İslâm dünyasında eski Yunandan alınıp geliştirilen Batlamyus anlayışı terkedilinceye kadar; Uluğ Bey’in düzenlediği “zîc”, yani gökyüzü ve yıldızların cetvel katalogları en mükemmel referanslardı.

    Babası Şahruh’un 1447’de ölümüyle Timurlu hükümdarı olan Uluğ Bey, birdenbire taht kavgasının içine düştü. Ülkede genel bir hoşnutsuzluk ortamı oluştuğu, Uluğ Bey’in hükümdarlığına yansıyan biliminsanı kimliğiyle üretilen politikaların, halkın ve yönetici sınıfın taleplerini karşılayamadığı iddia edilir. Öte yandan genel olarak Uluğ Bey’in yönetim anlayışını gayri İslâmi bulan; kelam ve felsefe üzerinden gelişen düşünce iklimini zındıklıkla eş tutan; daha da üzücüsü, gözlemevi ve astronomiyi uğursuz gören Türkistan tasavvuf akımlarının en büyüklerinden birinin muhalefetiydi: Nakşibendî tarikatının şeyhi Hace Ubeydullah Ahrar ve müritleri.

    Bu çağda İran ve Anadolu’daki tasavvuf akımları serbest fikirli olmaları ve batınî özellikleriyle bilinirken, Türkistan’daki tarikat anlayışında şeriatın zahirî yüzüne bağlılık had safhadaydı. Timurlularda hukukun yasa veya şeriata dayanması hükümdarın ve çevresindekilerin tercihine bağlıydı. Uluğ Bey’in dedesi Timur gibi yasa temelli yönetim anlayışının aksine, oğlu Abdüllatif ulemaya yaslanarak şeriat hukukunu öne aldı. Tahtı ele geçirmek için babasının üzerine askerî harekât düzenlediğinde, tarikat zümreleriyle ittifaka girdi. Mücadele sonunda 1449’da Uluğ Bey yenildi ve kurulan şer’i mahkemede şeriata muhalefetten suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırıldı. Oğlunun iktidarını kabul etmek ve Semerkand’ı terkedip hacca gitmek şartıyla idam cezası geri alınsa da, yola çıktıktan 2 gün sonra feci bir şekilde öldürüldü. Ancak bu hadiseden yine 2 gün sonra, bu defa da Uluğ Bey’in ölümünü onaylayan oğlu Abdüllatif de öldürüldü. Sonraki hükümdarlar zamanında ise fiilen tarikatların iktidarı başladı. Arası çok geçmeden Semerkand Gözlemevi ortadan kalktı, bilimsel çalışmalar durduruldu. 20. yüzyıl başlarındaki kazılardan elde edilen bilgilere göre, o devirde yakılıp-yıkılmıştır.

    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…
    Semerkand Müzesi’nde sergilenen Uluğbey Rasathanesi’nin maketi.

    En büyük koruyucusunu kaybederken muhtemelen ülkenin düştüğü karmaşa ortamında canına kastedilmesinden korkan Ali Kuşçu ise, vakit geçirmeden hacca gitmek üzere Timurlu toprağını terkederek Akkoyunlu Devleti’nin Tebriz kentine ulaştı. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın iltifatına mazhar olarak oraya yerleşti. Akkoyunlu-Osmanlı geriliminin arttığı sıralarda, Uzun Hasan’ın uzlaşı maksadıyla elçi olarak İstanbul’a gitmesi teklifini kabul etti. İstanbul’daki elçiliğinden sonra Tebriz’e döndü ve burada bir süre yaşadıktan sonra, Fatih Sultan Mehmed’in isteği üzerine tekrar İstanbul’a gitmeye karar verdi. Kalabalık ailesi ve yakınlarıyla birlikte 1472 sonu veya 1473’ün başlarında kesin olarak İstanbul’a yerleşti. Hemen peşinden 5-6 ay sonra Fatih’in Uzun Hasan üzerine seferine davet edilerek, Ağustos ayındaki Otlukbeli Savaşı’na katıldı. Savaşı kazanan Fatih’e bu arada yazdığı Fethiye adlı kitabını sundu.

    İstanbul Rasathanesi
    Süheyl Ünver’in Takiyyüddin Efendi’nin İstanbul Rasathanesi’ni konu alan kitabı (1969). Rasathane, İstanbul-Cihangir’deydi.

    İstanbul’a yerleşince Ayasofya Medresesi müderrisliğine getirilen Ali Kuşçu’nun, Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan yeni medrese sistemine katkıları büyüktü. Geleneksel medrese eğitiminde Arap dili ve edebiyatı, tefsir, hadis, fıkıh dersleri gibi “naklî ilimler” birinci derece sayılırken; felsefe, matematik, astronomi gibi “aklî ilimler”e “cüz’iyat” denilerek pek önem verilmezdi. Fatih Camii çevresinde yeni yeni kurulan Sahn-ı Seman Medreseleri’nde “aklî ilimler”e de müfredatta ağırlıklı olarak yer verilmesinin Fatih’in talebi olmakla birlikte, bunda Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu’nun belirleyici olduğu iddia edilir.

    O sıralarda İstanbul Kadısı olan Molla Hüsrev, Ayasofya Medresesi’nde ders vermekteydi. Tam bu vakitlerde bir düğünde Fatih’in sağına Mollâ Güranî’yi soluna Molla Hüsrev’i almak istemesiyle yaşanan protokol krizi, Hüsrev’in İstanbul’u terkedip Bursa’ya yerleşmesine sebep oldu.

    Gönlünü almak isteyen Fatih, onu tekrar İstanbul’a davet etti ve müftü tayin etti (şeyhülislâmlara o devirde müftü denilirdi). Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman Molla Hüsrev şeyhülislâmdı; ikisi de Ayasofya Medresesi’nde ders verdiler.

    İstanbul Rasathanesi
    Şehzade Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) hocası Mollâ Güranî’yi ayakta dinliyor (Taşköprülüzade Ahmed Efendi, eş-Şekaiku’n-Numaniye, TSMK. H. 1263).

    Ali Kuşçu’nun İstanbul’daki ilim çevreleri tarafından nasıl karşılandığına dair kısıtlı malumata sahibiz. Daha İstanbul’a adım attığı anda kendisini karşılamaya memur edilen Hocazade Muslihiddin ile Üsküdar’dan karşıya geçtikleri kadırgada med-cezir üzerine ilmî tartışmaya tutuşmaları; İstanbul ulemasının ona karşı üstünlük gösterme gayreti içinde bulunmasıyla ilgilidir şüphesiz. Fatih’in Ali Kuşçu’yu fazlasıyla takdir etmesine; Molla Hüsrev, Molla Lütfi, Sinan Paşa gibi âlimlerle ilmî çalışmalarda bulunmasını desteklemesine rağmen; Adnan Adıvar’ın belirttiğine göre (MEB İslâm Ansiklopedisi), Ali Kuşçu memleketine yazdığı bir mektupta İstanbul ulemasından bir grubun hasedini çektiğinden şikayet etmiştir.
    Şimdiye kadar hiç değerlendirilmeyen bir mektupta, bu şikayetin hangi çevrelerden kaynaklandığına dair ipuçları bulunmaktadır. Yazımızın esas belgesi olan bu tarihsiz mektup, Topkapı Sarayı Arşivi’nden Osmanlı Arşivi’ne devredilen Mollâ Güranî’ye ait belgeler arasında “BOA.TSMA.e 745/12” künyesiyle bulunmaktadır. Molla Hüsrev’in 1480’de ölümünün ardından şeyhülislâm olan Mollâ Güranî (14161488) tarafından Divan-ı Hümayun üyesi vezirlere yazılmıştır.

    İstanbul Rasathanesi
    Fatih’in müftü (şeyhülislâmlara o devirde müftü denirdi) tayin ettiği Molla Hüsrev Ali Kuşçu ile birlikte Ayasofya Medresesi’nde ders vermişti (Taşköprülüzade Ahmed Efendi, eş-Şekaiku’n-Numaniye, TSMK. H. 1263).

    Murad devrinde Memlûk Devleti’nden Bursa’ya gelen Mollâ Güranî, şehzadeliğinde Fatih’in hocası olmakla ün kazanmıştı. Çağının en önde gelen İslâm âlimleri arasında yer alır. Mollâ Güranî’nin kendisine teklif edilen şeyhülislâmlığı kabul etmesi için belli şartların yerine getirilmesini istediği mektup, kültür ve siyaset tarihimizde kimi muğlak meselelere ışık tuttuğu kadar kimi hususları daha da karıştırması bakımından önemlidir. Dergi yazısı boyutunu aşacak derecede karışık noktaları, kronolojik çelişkileri, daha kapsamlı bir yazıda incelemek üzere, şimdilik Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev ile ilgili bölümleri ele almakla yetiniyoruz.

    Dua cümlelerinden sonra konuya girildiğinde ilk cümlede “Hüsrev Allah’a müntakil oldu” denilmesi, mektubun Molla Hüsrev’in 1480’de ölümünden sonraki bir tarihe ait olduğunun delilidir. İlk elde eleştirilen, hattâ “habis=alçak” denilerek hakaret edilen kimliği meçhul vezirin irdelenmesini sonraya bırakarak, “El-ân ol bî-dîn cahil Varsak istiklâlen fetva virir” cümlesinde kastedilenin Şeyhülislâm Molla Hüsrev olduğunu söyleyebiliriz.

    Osmanlı Devleti’nin ilk 10 padişahı zamanında yaşamış âlimler hakkında yazılmış en kapsamlı kaynak olan Taşköprülüzade Ahmed Efendi’nin Arapça yazdığı eş-Şekaiku’n-Numaniye adlı eseri 1558’de tamamlanmıştır. Bu eserde Molla Hüsrev tanıtılırken, babasının “ümera-i Ferasiha’dan” olup Müslümanlığı sonradan kabul ettiği yazılıdır. Taşköprülüzade, Anadolu’nun Oğuz boylarından Varsak veya Farsak adıyla bilinen kabilenin ismini çoğul hâle getirirken Var-saklar demek istediğinde, bunu Arapçalaştırarak “Ferasiha” demeyi tercih etmiş. Kendinden sonra gelen Şekayık mütercimleri “Ümera-i Ferasiha” tamlamasını anlayamadıklarından “Ümera-i Françe’dendir” yani “Fransız beylerindendir” diye çevirmişler ve o yanlış tercüme nedeniyle uzun yıllar boyunca Molla Hüsrev’in Fransız dönmesi olduğu yazılmıştır (ara sıra işin doğrusunu yazanlar çıkmışsa da son yıllarda moda olan “dönmelik” konusunda kalem oynatanlardan Soner Yalçın, Efendi 2 adlı kitabında iki rivayeti birden aktarmasına rağmen, kendince bazı nedenler sıralayarak “Fransız dönmesi olduğu akla yakın gelmektedir” demekte sakınca görmemiştir).

    Taşköprülüzade’den en azından 75 yıl önce Mollâ Güranî, yakından tanıdığı Molla Hüsrev’i aşağılamak, küçümsemek için de olsa “Varsak” hitabıyla anarak, bize asırlar sonra işin doğrusunu bu mektupla aktarmaktadır. Yaşadığı süre boyunca sert bir rekabete giriştiği, kitapları, görüşleri üzerine reddiye niteliğinde risaleler (Vela Risalesi) kaleme aldığı Molla Hüsrev’i ölümünden sonra kötülemekten, üstelik “bî-din” yani “dinsiz” demekten çekinmemektedir. Bununla da yetinmeyerek konunun asıl can alıcı noktasına gelmekte, Ali Kuşçu’nun Semerkand’dan küfür ve felsefe için, Molla Hüsrev’in küfür ve ilhad için getirildiğini iddia ederek, “hâlen şeyh-i ilhaddır” sözüyle “mülhidlerin, sapık dinî anlayış sahiplerinin şeyhidir” demektedir.

    İşte burada failin kim olduğu; kimin küfür, ilhad ve felsefe için adı geçen âlimleri getirdiği meçhul kalmaktadır. Anlaşılan o ki İstanbul’da yeşeren ilim ortamında Fatih’in yapmak istediği atılımları gerçekleştirmek için yanına topladığı ilim adamlarının felsefeyle, astronomiyle, kelamla ilgilenmelerinden rahatsız olan bir zümre vardır. Aynı Semerkand’da Uluğ Bey’in yapmak istediği bilimsel atılımın önünü kesen bir zümre olduğu gibi, bunların İstanbul’da da karşılığı bulunmaktadır.

    Ahmet Yaşar Ocak, o devrin zındıklık, mülhidlik suçlamalarını çok ayrıntılı incelemiştir. En azından Molla Lütfi’nin zındıklık suçlamasıyla mahkemeye çıkarılıp idam edilmesinde; o çağda medrese ekolleri ve farklı İslâmi anlayış çevreleri arasında kökü eskiye dayanan bir rekabetin veya itikadi çekişmenin varlığına dair bir ipucu bulunamamıştır. Molla Lütfi’nin bizzat Ali Kuşçu’dan ders görmesi; onun vasıtasıyla Kadı Hızır Bey oğlu Sinan Paşa’nın da Ali Kuşçu ekolünde yer alması; Karamanî Mehmed Paşa ve hamisi Veziriazam Mahmud Paşa’nın da birlikte hareket etmesi nedeniyle; belki bunları topyekûn “Semerkand ekolünün İstanbul şubesi” olarak değerlendirmek gerekecektir. Mutlaka bu isimleri biraraya getiren en etkili bilimsel kişilik Molla Hüsrev’di. Dolayısıyla Mollâ Güranî ve mektupla etkilemek istediği Divan-ı Hümayun’daki vezirler kimlerse, Molla Hüsrev ve ekibinin karşıtlarıydı.

    Kısaca belirtmek gerekir ki; Mollâ Güranî mektubunda Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev için çekinmeden sarfettiği küfür ve ilhad suçlamalarının sonuçlarını göremeden 1488’de öldü. Açtığı yolun, etkilediği ulemanın Osmanlı zihniyetini yavaş yavaş ele geçirdiği kuşkusuzdur. Öyle ki Osmanlı bilimsel ortamında ilerlemeye yönelik atılımların son örneği olan, Takiyyüddin Efendi’nin Tophane/Cihangir sırtlarında 3. Murad’ın izniyle 1577’de kurduğu gözlemevi, yine aynı padişahın 1580’deki emriyle yıktırılmıştır. Emrin arkasındaki gerçek sebep, Şeyhülislâm Kadızade Ahmed Efendi’nin Semerkand’da Uluğ Bey’in gözlemevine tepki gösterenlerin mantığıyla hareket ederek “gökyüzünü inceleyen, bunlarla uğraşan devletler, toplumlar kısa zamanda felakete sürüklenir” şeklinde verdiği fetvaydı.
    Bundan sonraki asırlarda Kâtip Çelebi’nin haklı olarak yakındığı gibi medreselerde aklî ilimler müfredat dışına itildi. Gökbilimi ile uğraşmak sadece eşref saatlerin, uğurlu zamanlarla namaz vakitlerinin tespitine münhasır kaldı. Ordunun sefere çıkmasından herhangi bir binanın açılışına, yelkenlilerin denize indirilmesine, hattâ kıyılacak nikah ve ardından zifaf saatine kadar her şey müneccimlerin belirlediği saatte yapılır oldu. Takiyyüddin Gözlemevi’nin yıktırılmasından sonra 1868’e kadar İslâm dünyasının bir rasathanesi olmadıysa, bu Uluğ Bey’den Ali Kuşçu’ya, Molla Hüsrev’den Takiyyüddin’e kadar bir zincirin halkalarının erkenden koparılıp atılması nedeniyledir.

    550. ölüm yılında Osmanlı topraklarında astronomi ve matematik bilimlerinin ilk halkasını oluşturan Ali Kuşçu’yu saygıyla anıyorum.

    1 BELGE’NİN BELGESİ

    MOLLÂ GÜRANÎ’NİN MEKTUBU (1480 SONRASI)

    ‘Bunlar dinsizdir, sapıktır; küfür ve felsefe için getirilmiştir’

    Şeyhülislâm Mollâ Güranî’nin (1416-1488) Divan-ı Hümayun üyesi vezirlere yazdığı, Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev’e yönelik ağır hakaret ve suçlamalarla dolu mektubu.

    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…

    Paşayân-ı İzâm
    Erkân-ı devlet-i kāhire ve anâsır-ı saâdet-i bâhire ve ma’den-i ahkâm-ı nâşire ebkāhumullahü li-nizâmi’d-dünya ve’d-dîn ba’de tahiyyeti a’taru mine’n-nesîm ve a’zebü mine’t-tesnîm âlî hazretlerine mahfî değil ki, ol vakit ki Hüsrev Allah[’a] müntakil oldu, bu muhlisa Sultan Mehemmed mübâlağât idüp “fetva virsünler” deyü mürtekib olmadım. Âhir ba’de’l-mübâlağât ol habîs ki vezîr idi. Ben didim ki “fetva neylersiz ki nass-ı Kur’an’dır vârise virmezsiz, vasiyet-i mûsâ-leh virmezsiz” mürtekib olmadım. Badehu ki Allahü Teala zıll-ı hümâyûn-ı ilâhî padişahımız hullidet hilafetuhu taht-ı saâdete müstevlî olduğu vakit redd-i mezâlim ve âsâr-ı bid‘[i] ref idüp bu muhlisa iki kadıasker âdem gönderüp ki hazret-i a‘lâ a’lallahü şânehü fetva buyurdu. Ben eyitdüm ki “Gazzâlî İhya’da demişdir ki şart-ı müftî budur ki on ma’nâdan ihtirâz ide. Lakin padişahın emri mutâ’dır kabul iderim, tevfîk min-Allah”. Dediler ki “Brusa’da ve Edirne’de müftî komağa izin varsa koyalım” murâdı bu ki beni ri‘âyet eyler “revâdur” didim. El-ân ol bî-dîn cahil Varsak istiklâlen fetva virir. Andan sizlere ma‘lûm ola ki Varsak didüğim mecâz değil. Babası Varsak Edirne’ye geldi. Bu şakî nefy-i neseb itdi. Atası ağlayu ağlayu gitdi. Ehl-i ilm hep bilür. Ve hadîs-i Buhârî der ki “men intesebe ilâ gayri ebîhî fe’l-cennetü aleyhi haramun.” İmdi Varsak ol vakit ki Dârülhadîs-i Edirne’de muîd oldu, Acem Kâsım İslam’a mersiye itmişdi, beynennâs ma’rûfdur. Ve badehu Manisa’da on akçeye müderris oldu. Ve ol eyyâm ki Ali Kuşçî’[yi] Semerkand’dan küfür ve felsefe içün getürdiler. Varsak’ı küfür ve ilhâd içün getürdiler. El-ân Şeyh-i ilhâddur. Avâm[a] telkîn ve tevbe virir. Üşte bir fetvası; İstanbul kadısı bize gönderdi. Kenarında hatasını yazıpdur. Cehlinden şikâyet eyler. “Çok buncılayın mühmelât yazar” dir. Kıyas eylen ki bir nakl-i şehâdet içün kadıyla bile görsün denilmiş. Bir ay mikdârı oturdular, mirâren cem’ oldular. Mesele[y]i fehm itmedi. Eğer maksud budur ki ben fetvaya mübâşir olam padiş bir hüküm gönderesiz ki yasak ideler. Ve hem evkafdan Varsak kütüb-i fetva almışdır. Andan alup bize göndereler ve illâ elüme kalem almazam. Hazret-i A’lâya arz eylen. Şimdi fetva yazmazam. Tâ bu didüğüm kazıyyenin cevâbı gelmeyince şehir kadısına. Bâkî devlet dâyim ve kāyim bâd.
    Muhibbühüm el-Müştâk Gürânî

    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…
    Ali Kuşçu ve aydın bilimciler İstanbul ulemasına karşı…
    Mollâ Güranî’nin İstanbul-Haseki semtindeki mezartaşı ve mezarı.
  • Ayvalık 19.yüzyıl sonunda fiilen Rumların elindeydi…

    Ayvalık 19.yüzyıl sonunda fiilen Rumların elindeydi…

    Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829’dan sonra, özellikle Ege adalarındaki verimsiz topraklarda açlığa mahkum kalan insanlar akın akın Batı Anadolu’ya göçetmeye başladı. İngiliz asker-diplomat-istihbaratçı Sir Charles Wilson’ın Ayvalık ve Batı Anadolu’daki yerleşim ve gündelik hayatı detaylarıyla anlattığı ibret verici satırlar…

    Tarihçi Ömer Lütfü Barkan’ın (1902-1979) tespitlerine göre, 1490’da Saruhan, Aydın, Menteşe, Teke, Hamid, Germiyan, Ankara, Çan­kırı, Kastamonu-Sinop ve Bigacık sancaklarından oluşan tüm Batı Anadolu’da, cizye (gayrimüslim tebaanın erkeklerinden alınan baş vergisi) veren hanelerin sayısı 4.606’ydı. 5 ayrı beyler­beyliğinden oluşan Anadolu’nun tamamında, 32 bin gayrimüslim hane mevcuttu. Aynı yılda Ana­dolu’nun Müslüman nüfusuna ait verilere sahip olmasak da, 1520- 30 sayımlarında gayrimüslimler 63.300, Müslümanlar 832.395 hane olarak tespit edilmiştir. Bu durumda Anadolu gayrimüslim­lerinin %7 oranında bir nüfusa sahip oldukları; özellikle Batı Anadolu’da Selçuklular’dan baş­layarak o devre kadar geçen 4 asır boyunca Türklerin sayısal açıdan ezici bir üstünlüğü bulunduğu anlaşılır.

    Peki 18. yüzyıla kadar Batı Anadolu’da Türk nüfusu büyük bir oransal üstünlüğe sahipken, nasıl oldu da 19. yüzyılda İzmir, Altınova, Dikili gibi bazı sahil kentlerinde Türk nüfusu azalıp Rumlar çoğaldı; Ayvalık gibi müstesna bir belde tamamen Rumlardan ibaret bir kent durumuna geldi? Ülkemizde pek irdelenmeyen bu konuda, kamuoyuna mâlolmuş çalışma­lar hâlen yetersizdir. Yunanis­tan’ın bağımsızlığını kazandığı 1829’dan sonra bilhassa Ege adalarındaki verimsiz topraklar­da ekonomik sıkıntılara, yer yer kıtlık dolayısıyla açlığa mahkum kalan insanlar akın akın Batı Anadolu topraklarına göçetmeye başladı. Böylelikle 3-4 asır bo­yunca Batı Anadolu’da çoğunluk olan Türkler, kimi bölgelerde sayısal üstünlüklerini Rumlara kaptırdılar.

    Oysa İngiltere’den “Anadolu Genel Konsolosu” unvanıyla ülkemize gönderilen ve 1879- 1882 arasında görev yapan Sir Charles Wilson’un daha o tarihlerde yazmış olduğu bir rapor meseleyi oldukça aydınlat­maktadır. Wilson görevi boyunca Anadolu ve Rumeli’de çok sayıda seyahat yapmış, gözlemlerini raporlara dönüştürmüştür. Bu yazıda bahsedeceğimiz raporun benzerlerine de, ölümünden sonra 1909’da Sir Charles Watson tarafından yayımlanan The Life of Major General Sir Charles William Wilson adlı biyografisinde yer verilmiştir. Belgesini yayımladı­ğımız rapor da, Batı Anadolu’da yaptığı 1880 yılı seyahatinin sonucunda hazırlanmış olma­lıdır. Kendisinin editörlüğünü yaptığı ve 1895’te yayımlanan Handbook for Travellers in Asia Minor, Transcaucasia, Persia etc. Adlı eser de, bu bölgedeki tecrübe ve izlenimlerini yansıtır.

    1 Belge
    20.yüzyıl başlarında Ayvalık’ta Ortodoks kilisesi ve mezarlığı.

    Rapor metni, İstanbul’da Edgar Whitaker adlı bir İngiliz tarafından çıkarılan Levant Herald gazetesinde yayım­lanmış yazının tercümesidir. Osmanlı Arşivi’nde “YEE. 42/50 ve YEE. 42/51” künyeleriyle bulunmaktadır. “42/51” nüshası, bizzat Sadrazamlık ve Hariciye Nazırlığı mevkilerinde bulunmuş Safvet Paşa’nın elyazısıyladır; muhtemelen tercümesi de kendisine aittir. Yazısı çok bozuk ve okunaksız olduğundan, “42/50” nüshası 2. Abdülhamid’e sunul­mak üzere temize çekilmiş nüsha olmalıdır. Sir Charles Wilson, Ayvalık-Bergama gezisini Kasım 1880’de yapmıştır. Bu nedenle tarihsiz metnin ve gazete yazısının bu tarihten sonraya ait olması gerekir. Ne var ki ülke­mizde en zengin Levant Herald koleksiyonunun bulunduğu Taksim Atatürk Kitaplığı’ndaki 14 cilt arasında bu yıllara ait olanlar bulunmadığından, orijinal yazının bulunması da zayıf bir ihtimal olduğu için diğer yılların taranması işine girişilmemiştir.

    Yazı metni basit sadeleştirme usulüyle, genellikle metne bağlı kalınarak sadeleştirilmiştir. Orijinali olmadığı için tespit edemediğimiz bir husus daha vardır: C. Wilson biyografisi üzerine Sir Watson’un yazdığı kitapta yer alan raporlara göre, sadece köyleri tasnif ederken “Müslüman köyü” tabiri kulla­nılmakta; milliyet tasnifinde Osmanlı tebaası Müslümanlar, Türk, Çerkez, Arap olarak adlan­dırılmakta; topyekûn Müslüman olarak adlandırılmamaktadır. Oysa tercüme metinde “Türk” adı hiç anılmamakta ve bu ad daima “Müslüman” sıfatıyla karşılanmaktadır. Muhtemelen mütercim Safvet Paşa, devrin gereği olarak bu yönde bir kanaat kullanmıştır. Orijinal metni göremeden kesinlikle iddia edemeyeceğimiz bu tasarrufa karşılık, biz de rapordaki “Müslüman” tabiri yerine “Türk” adını kullandık. Yazı üzerine hiçbir yorum yapmadan olduğu gibi sunuyorum. Sadece köşeli parantezler bize aittir:

    “Anadolu Konsolosu Sir Charles Wilson’un, İngiltere dev­letine sunduğu raporun Levant Herald gazetesinde yayımlanmış suretinin tercümesidir.

    25-30 yıldan beri Batı Anadolu sahillerinde yavaş fakat dikkat çekici bir milliyet değişikliği vuku bulmaktadır. Yıldan yıla harareti artan bu durumun sonucunda, Türklerin kasaba ve köylerine, bazı yerlerde kısmen, bazı yerlerde tamamen, Ege ada­larından naklen gelen bir takım Rumların iskânları meselesi ortaya çıkmıştır.

    1 Belge
    Ayvalık-Mosconissi (Yunda/Cunda/ Alibey) kasabası 20.yüzyıl başlarında Rum nüfusun çoğunlukta olduğu bir yerleşimdi.

    Bu meselenin önemi şöyle açıklanabilir: Ayvalık kasabası 1821 Mora İsyanı sırasında tamamen tahrip edilmişti. 30 yıl müddetle arazisi boş kalmışken, bugünkü gün orada 35-40 bin nüfuslu bir Rum memleketi görülmektedir. Bundan başka karaya birkaç yüz metre me­safedeki Lasfendiyazi adası [Günümüz kaynaklarında bu isimle bir adaya rastlanmamıştır; ancak kastedilenin Cunda adası olması muhtemeldir] üzerinde dahi, önemi yönünden Ayvalık ile rekabet iddiasında bulunabilecek derecede bir yeni memleket inşa olunmaktadır.

    Ayvalık’ın tahribinde ortaklığı bulunup çoğunlukla Müslüman­larla meskûn Ayazmend [Altı­nova] kasabasında hâlen 12 Türk hanesi kalıp üst tarafı Rumlara geçmiştir. Dikeli [Dikili] kasaba­sında bundan 15 yıl önce 10-12 adet harap hane görülmekte iken bugünkü gün 500 adet Rum hanesi mevcuttur. Bu Rumlar meşe palamudu ve pamuk ticaretiyle ziraatına alışmışlardır. Edremit’ten İzmir’e varıncaya kadar arada bulunan köyler cüm­leten Rumlar ile meskûndur. Bu çevrede Türklerden hiçbir büyük emlak sahibi mevcut olduğunu işitmedim. İzmir civarında kâin Burunâbâd, Hacılar, Pınarbaşı, Kokluca ve Südiğri(?) ki bunlar 50 sene önce sadece Türklerle meskûn iken, bugünkü gün kâmilen Rumlar ile dolmuştur. İzmir şehrinde tebaa-yı Devlet-i Aliyye’den 32 bin, Elinozlardan [Helenlerden] ise 23 bin ki cem‘an 55 bin nefer Rum mevcuttur. Rumların nüfus artışı yalnız sahillerde bulunan yerleşimlere münhasır olmayıp içeri taraflar­da dahi bu durum görülmektedir. Zira Manisa ve Akşehir [Alaşehir olmalı] ve Bergama kasabala­rında dahi Rum ahali ne derece süratle artmakta ise Türk halkı da o şekilde azalmaktadır.

    Rum halkı aşırı zeki ve gayret­li, ticarete yatkın yaratılmış olup, öğrenmeye olan istek ve arzuları olağanüstüdür. İçlerinden zengin olanları, çocuklarını tahsil için İstanbul ve Atina’ya göndermek­tedir. Bu gençler memleketlerine doktor, tüccar ve halkına kendi­lerini örnek gösterip gayretlerini coşturmak için okul öğretmeni olarak dönmektedir. Bunların özgürlüğe sevdaları olup yabancı hükümetten son derece nefret ederler. Eğer ki bu hâl bir 50 yıl sürecek olursa, bundan büyük bir siyasi mesele çıkacaktır.

    İşbu Rumların kendi milli­yetlerine mahsus noksanları; yalancı fikirler, değişken ahlak ve yalan, aşırı hırs ve bazılarının hırsızlık ve haydutlukla geçinme­ye tenezzülü, aşırı içki tüketmek gibi kötü huylarla ortaya çık­maktadır. Rumların ticarete olan gayret ve düşkünlüklerini ispata Ayvalık kasabası yeterlidir. Kasa­bada 1 kaymakam ve 80 nizamiye askerinden başka Türklerden tek kişi yoktur. Kasabadan 75 bin lira kadar vergi ve diğer gelirleri elde eden devlet, buna karşılık maaşları düzenli ödenmeyen ve elbiseleri kötü 2 jandarmayla birkaç zaptiye istihdam etmek­tedir.

    1 Belge
    Ayvalık-Yunan Hastanesi ve Phalire yolu, günümüzde yat limanını bulunduğu bölge.

    Fakat Rumlar kendi mülki işle­rini pek güzel idare ederler. Rum halkı kendi zeytinliklerini görüp gözetmek üzere 60 korucu ve geceleri mahallelerde dolaşmak üzere 15 bekçi istihdam edip bun­lara her yıl 2 bin lira sarfetmekte­dir. Bir o kadar meblağı da 4 adet yangın tulumbası için istihdam eyledikleri 80 itfaiyeciye verirler. Bunlardan başka evlatlarının terbiyesi için Atina’dan getirttik­leri öğretmenlere de yıllık 1400 lira toplarlar.

    Kasabada bir büyük mektep mevcut olup Hendese, Tarih, Coğrafya, Fransızca, Elenika ve Türkçe öğretilir. Kızlar için bir başka büyük mektep olduğu gibi birçok sübyan mektebi de vardır. 12 kilise, büyücek 1 hastane, 2 bin dükkân, 2 otel ve zeytinyağı çıkarmak için 2 buhar makineli ve 90 adet el ile kullanılır yağ değirmeni mevcuttur. Bunlardan başka birçok sabun fabrikası, 20 adet hava değirmeni, 100 parça balık avına mahsus kayık, birçok kahvehane ve rakı fabrikaları bulunur.

    1 belge kitaplar
    Sir Charles William Wilson, 1907-1908’de yaptığı Batı Anadolu seyahatlerinin yanı sıra, Ortadoğu başta olmak üzere diğer coğrafyalardaki faaliyetlerinin de aktarıldığı eser. Sir Charles M. Watson tarafından 1909’da yayımlandı.

    Kasabanın ticari işlemleri gereği gibi çoğaldığından, bu kere İzmir rıhtımını inşa etmiş olan Mösyö Doser ile bir şirket, limana büyük gemilerin girebilmesi için 1.500 metre uzunluk, 44 metre genişlik ve 6 metre derinliğinde bir kanal inşaını mukavele etmiştir. Kasabada sadece Rumca konuşulduğundan devlet işlerine dair işlemler ve haberleşme bu lisanda cereyan etmektedir [Bu gözlem sadece Ayvalık dâhili için geçerli olmalıdır; çünkü kayma­kamlık ve diğer resmî dairelerin Babıâli ve İstanbul ile yazışmaları Türkçedir]. Kaymakam Giritli olduğu gibi naip dahi Kesriyeli bir Arnavut olup meclis üyelerinin hepsi Rum olduklarından Türkçe konuşmaya ihtiyaç yoktur. Mah­kemelerde duruşmalar Rumca cereyan edip mazbatalar Rumca yazılır, fakat ilamlar Türkçedir.

    Yunanistan’ın bağımsızlığının ta­nınmasından sonra Osmanlı Devleti’nin egemenliğindeki adalarda can ve mal güvenliğinin sağlanması zorlaş­tıkça; Kırım Savaşı sonrasında da konsolosların müda­hale ve aracılıkları sayesinde artan Rum nüfusunu, bu adalar arazisi besle­yemeyecek duruma gelince; Rumlar yavaş yavaş Batı Anadolu sahillerinin verimli arazilerine göç etmeye başladı­lar. 40 yıl boyunca Ege Adaları’ndan Aydın Vilayeti’ne [Günümüzdeki İz­mir, Muğla, Manisa, Aydın vilayetleri ile Balıkesir’in güne­yini kapsayan İzmir merkezli vilayet] geçmiş olan Rum­ların sayısı 200 bin civarında tahmin edilmektedir.

    Türkler ile Rum­lar arasında yaşama mücadelesinde galip taraf Rumlar olmuştur. Zira Rumlar hem genç evlendikleri hem de yaşama standartları Türklerden üstün olduğundan nesillerini çoğalt­maya uygun durumdadır. Bir de zaten hilekardırlar ve komşusu Türklerden daha eğitimli olup hükümetin düşmanlığından ve sıradan kamu hizmetleriyle askerlikten muaftırlar. Türkler nadiren büyük aileler oluştura­bilir. Bu da şehirlerde kürtaj ve çocuk ölümlerinin fazlalığından kaynaklanmakta; köylüler açı­sından geçim sıkıntısı, yetenekli ebeler ve doktorların azlığı nüfu­sun gerilemesine sebep olmak­

    1 Belge
    Ayvalık-Angheli Yalo’da (Melek Denizi) Rum denizciler.

    gelen Rum’un sonradan yanına gelen akraba ve taallukatı da birer birer gelip kendisine katılır. Birbirini takibeden bir­kaç sene tarım üretimi yetersiz olursa, köylüler diğer bölgelere dağılır. Bu hâlde, arazileri Rumların eline geçer. Zengince bulunan bazı beyler dahi bu yolda arazilerini terke mecbur olur; çünkü önceleri bunlar muhtaç oldukları şeyleri şun­dan-bundan bedelsiz almaya muktedir iken şimdi çocukla­rını evlendirmek için Rum’dan 25-30 faiz ile akçe borçlanmaya mecbur olur; aldığı akçeyi ise asla ödemeye güç yetiremez. Bu nedenle borcu artar ve sahibi olduğu araziyi alacaklısına terket­meye mecbur olur. Her yerde buna benzer fakir Türkler görülmekte­dir. Bununla birlikte bunların birkaç sene önce kendi ölçülerinde servet ve iktidarları olduğu söylenmektedir.

    Her nerede arazi satılır ise Rumlar tarafından alınmakta olup Türklerden hiç kimsenin arazi satın aldığı işitilmemektedir. Rumların böyle koloni teşkil etmeleri bir kaide ve nizama da­yanmayıp Türklerin azalması ise doğal sebeplerdendir. Bu inceliği Rumlar dahi anlamamaktadır. Türkler kayıtsız oldukları gibi, hükümet yetkililerinin bu duru­ma dikkatleri çekildiği zaman ‘ne yapabiliriz kader ve kısmet böyle’ cevabını veriyorlar. Velhasıl Batı Anadolu’da bir büyük değişim hazırlanmakta olduğundan Şark Meselesi ile meşgul olanlarca bu inceliğin bilinmesi elzemdir.”

    TÜMGENERAL SIR CHARLES WILLIAM WILSON (1836-1905)

    Üzerinde güneş batmayan bir generalin yaşam öyküsü

    1 belge

    Liverpool şehrinde 14 Mart 1836’da doğdu. Woolwich Kraliyet Akademisi’ni ikincilikle bitirdi ve 24 Eylül 1855’te kraliyet mühendisleri arasında yer aldı. 1858’in başında henüz genç bir subayken, British Columbia ile ABD arasındaki sınırın araştırılması ve sınırlarının çizilmesi için görevlendirilen Kuzey Amerika Sınır Komisyonu’na atandı. 1862 sonlarına kadar bu komisyonda görev yaptı. 1864’te başladığı Kudüs araştırma projelerinde 1871’e kadar çalıştı. Kudüs’ün “Kutsal Topraklar” anlayışı doğrultusunda ilk derli-toplu araştırmaları ve Filistin’in ilk nizami haritaları onun başında olduğu ekibin eserleridir. Her şeyden önce bir kadastrocu ve haritacıydı. Uzun hizmetinin büyük bir kısmı ya araştırma çalışmalarında ya da Savaş Dairesi Topografya Şubesi başkanı olarak geçti.

    1 Belge

    Berlin Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 1878’de İngiliz Komiseri olarak atandığı Rumeli Sınır Komisyonu’nun ardından, 1879-1882 arasında kalabalık bir ekiple birlikte Anadolu Genel Konsolosu olarak görevlendirildi (Özellikle Doğu Anadolu’nun Osmanlı tebaası Ermenilerini korumak adına düzenlenen bu operasyon, İngilizlerin Berlin Kongresi’nde dayattığı “Doğu Anadolu Islahatı” projesi çerçevesinde gerçekleştirildi. 2. Abdülhamid bu ıslahata taraftar görünse de, “İngilizlerin içişlerimize karışması” olarak değerlendirdiği projeyi engellemek için elinden geleni yaptı; ancak buna rağmen bu ilk heyeti huzuruna kabul etmeye mecbur kalmıştı. İlk heyetin görev süresi bittikten sonra Osmanlı Devleti’nin ayak diremesiyle bir daha genel konsolos gönderilmemiş; en nihayet 1914’de imzalanan Yeniköy Antlaşması ile iki genel müfettişin Doğu Anadolu’da görevlendirilmesi kabul edilmişse de, 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla bu görev başlamadan iptal edilmişti).

    İngiltere’nin en önemli emperyalist faaliyetlerinden olan 1882 Mısır, 1884 Sudan askerî harekatlarında önemli görevler üstlendi. Tümgeneral (Major General) rütbesiyle 1898’de emekli olduktan sonra Filistin üzerine çalışmalarına ağırlık verdi. 25 Ekim 1905’te öldü.

  • Kıbrıs’ın İngilizlere devri 2. Abdülhamid’in eseriydi

    Kıbrıs’ın İngilizlere devri 2. Abdülhamid’in eseriydi

    2. Abdülhamid’in Kıbrıs’ın yönetimini 1878’de İngilizlere devreden antlaşmanın üzerine eklettiği “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla tasdik ederim” cümlesi, kimileri tarafından Kıbrıs’ın Osmanlı döneminde kaybedilmediğinin ıspatı sayılıyor. Oysa belgeler ve uygulamalar, bunun bir masaldan ibaret olduğunu kanıtlıyor.

    Osmanlı Devleti’nin yenil­giyle ayrıldığı 93 Harbi (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) sonrasında imzalanan Ayastefanos Antlaşması, yıkıcı sonuçlar doğurmuştu. Rusya’nın Anadolu’ya yönelik askerî müdahalesine karşı Osmanlı-İn­giliz ittifakını sağlamak üzere, Kıbrıs’ın yönetimi 4 Haziran 1878 tarihli 2 maddelik antlaşmayla, “geçici” kaydı düşülerek İngil­tere’ye terkedildi. İngiltere aksi durumda Berlin Kongresi’nde Osmanlı Devleti’ni savunamaya­cağı ve Bismark’ın Yunanistan’a verilmesini istediği bölgelere itiraz edemeyeceği tehdidini savurmuştu.

    Osmanlı Devleti, antlaşmanın çok aceleye getirildiği gerekçe­siyle, daha ayrıntılı bazı hususları içeren 6 maddelik ilave bir metni de 1 Temmuz’da imzaladı. Bu 2 antlaşma sırasında Berlin Kongresi başlamış ve 13 Temmuz 1878’de Ayastefanos Antlaşma­sı’nı yürürlükten kaldıran Berlin Antlaşması da imzalanmıştır.

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-2
    Sultan 2. Abdülhamid, Kıbrıs’ın yönetimini İngilizlere bırakan antlaşmayı imzaladıktan sonra, antlaşma metninin üzerine “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ederim” cümlesini ekletmişti (üstte). 1877-1880 arasında İstanbul’da görevli İngiliz Elçisi Austen Henry Layard (1817-1894), Kıbrıs’ın ülkesine devredilmesi sürecinde önemli rol oynadı.
    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-3

    Sultan 2. Abdülhamid’in 4 Haziran’daki antlaşma imzalan­dıktan sonra, o sırada İstanbul’da görevli İngiliz Elçisi Layard aracılığıyla İngiltere’den ricası ve kabulü ile, 1 Temmuz antlaşma­sının üzerine yazılan “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek şartıyla muahedeyi tasdik ede­rim” cümlesi; son yıllarda gelişen “tarihe ideolojik bakış anlayışı” çerçevesinde “ikonik” bir cümle hâline getirildi. Kıbrıs gibi önemli bir vatan toprağı, o zamana kadar görülmemiş bir şekilde, deniziy­le, karasıyla, içinde yaşayan halkıyla bir başka ülkeye devre­dilmişti! Ancak bu cümle sayesinde, her ne kadar devredilmiş olsa da Osmanlıların elinden hiçbir zaman çıkmamış sayılır oldu! Hatta 1923’te Lo­zan’da, sanki bizim­miş gibi İngilizlere peşkeş çekildiği iddia edildi. Bu “2. Abdülha­mid yanlısı” çevreler, 1959 tarihli Zürih ve Londra Antlaşmaları’nda Dışiş­leri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Türkiye’yi garantör ülke olarak kabul ettirebilmesinin de o cüm­le sayesinde mümkün olduğunu ifade ettiler!

    Kıbrıs’ı İngilizlere devretti­ğimiz İttifak Antlaşması’ndan hemen sonra imzalanan Berlin Antlaşması ile Bosna-Hersek ve Bulgaristan’ın elden gitmesi ve 1881’de Tunus’un Fransızlar, 1882’de Mısır’ın yine İngilizler tarafından işgal edilmesi konusunda ise ortalıkta derin bir sessizlik var nedense. Bu kayıplara dair anlaşma metin­lerinde, belli ki 2. Abdülhamid’in “Hukuk-ı Şahane’me asla halel gelmemek…” kalıbıyla başlayan bir cümlesi yok!

    Oysa elimizdeki belgelere dayanarak, Kıbrıs’ın İngilizlere devri hadisesinde anlatılan-ya­zılanların büyük bir masaldan ibaret olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. 2. Abdülhamid’in hatt-ı hümayununu yazmaktaki maksadının ne olduğu, bizzat kendi kalemiyle Kraliçe Victo­ria’ya yazdığı mektubun müs­veddesinden anlaşılmaktadır. Ayrıca Osmanlı Hariciyesi’nin İngiltere’yle yaptığı diplomatik temaslarda hatt-ı hümayundan ne anlaşılması gerektiği belir­tilmiştir. Bunların hiçbirinde Kıbrıs’ın terkedilmesindeki zafi­yetin giderildiğini, Osmanlıların Ada’da kağıt üstünde mevcut hükümranlık haklarının pratikte sürdüğünü iddia edemeyiz.

    2. Abdülhamid ve Osmanlı Hariciye erkânının Kıbrıs’ın devrinden sonraki hamlelerinde, “hukuk-ı şahane” kavramının padişahın Ada’daki hususi mülkü olan hassa çiftlikleriyle sınırlı olduğu ortadadır. Alelacele gön­derilen harita mühendislerince çiftliklerin sınırlarını belirleyen haritalar çizilmeye çalışılmış; İn­gilizler de bu faaliyetleri Ada’nın devrinden sonra yapılan müna­zaalı işlemler olması nedeniyle dikkate almamış ve bildiklerini okumaya, Kıbrıs üzerindeki tahakkümlerini sürdürmeye devam etmişlerdir.

    Esasında 2. Abdülhamid’in Sadık ve Safvet Paşa’ların baskısıyla gündeme gelen antlaşmayı tasdik etmeye pek niyeti olmadığını, 23 Mayıs-15 Ağustos 1878 arasındaki ge­lişmelere baktığımızda apaçık görüyoruz. İngilizler tarafından yapılan teklifleri asla tek başına kabul etmemiş, sorumluluğu tek başına yüklenmemiş, Meclis-i Vükela üyelerinin fikirlerini tek tek yazılı olarak almıştır. Kendisi, Ada’nın devredilmesine muhalif olan Osmanlı devlet adamlarının azlığı karşısında, Ayastefanos Antlaşması’nın yıkıcı maddeleri yanında bir çıkış yolu bulama­manın çaresizliği içindedir. “De­nize düşen yılana sarılır” deyimi, durumu tam olarak özetler. Hem önceki çeyrek asrın tahribatı hem tahta çıktığından itibaren yaptığı hatalar hem de rical-i dev­letin ve askerî erkânın yanlışları bu yıkımı meydana getirmiştir. O da bu umutsuz ortamda alelacele imzalanan antlaşmanın tüm sorumluluğunun üzerine yıkılmasından, hanedanına ve milletine karşı mahcup olmaktan çok tedirgindir. Bu maksatla bulabildiği tek çıkış yolu, imzala­nan ama henüz padişah tarafın­dan tasdik edilmeyen antlaşma üzerine “Hukuk-ı Şahaneme asla halel gelmemek şartıyla muahe­deyi tasdik ederim” cümlesinin yazılabilmesidir. Bunu kabul ettirebilmek için kendi eliyle Kraliçe Victoria’ya bir mektup kaleme alır.

    Günümüzde orijinali mevcut olmayan bu mektubun, Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Ar­şivi Daire Başkanlığı’nda sadece fotoğrafı vardır. Açılımı, “Sadaret Divan-ı Hümayun Name-i Hü­mayun Fonu” olan “A.}DVN.NMH” kodunun 36. dosyasındadır. Bura­daki belge grubunda 6 numaralı gömlekteki zarf içinde, 31 Mart Hadisesi (13 Nisan 1909) sonra­sında Hareket Ordusu tarafından 2. Abdülhamid’in Yıldız Arşivi’nde bulunup Hazine-i Evrak’a teslim edilen belgeler vardır. Tamamı Kıbrıs’ın İngilizlere devrine dair senet, antlaşma, vükela anketleri ve mazbatalardan ibarettir. Zarf üzerinde orijinal belge sayısının 39 olduğu belirtilmesine karşın, sonradan eklenen yeni yazılı not­ta 45 belge bulunduğu yazılıdır. Aradaki fark, arşivin eski genel müdürlerinden Midhat Sertoğlu zamanında gömlek içine konulan fotoğraflardan kaynaklanır; bunlar arşive sonradan intikal etmiştir. Midhat Sertoğlu’nun 1970’te TTK’nın 7. Tarih Kongre­si’ne sunduğu tebliğde hikayesi anlatılır: Deli Fuat Paşa’nın yeğeni Asaf Tugay, İbret adıyla kitaplaş­tırdığı jurnalleri 1970’ten önceki bir tarihte arşive bağışlamıştır. O sırada, koleksiyonunda bulunan 2. Abdülhamid’in elyazısıyla Kra­liçe Victoria’ya yazdığı mektup suretiyle, antlaşmanın üzerine yazılan “hukuk-ı şahane…” hatt-ı hümayunlarının taslaklarını da Kuleli Askerî Lisesi tarih öğretmenlerinden Emekli Albay Sırrı Üçer’e (Sertoğlu’na göre Uçer) hediye etmiştir. Sırrı Üçer, Sertoğlu’na belgelerin fotoğraf suretlerini alma izni vermiş ve bunlar o sayede arşive intikal etmiştir. Orijinallerinin günü­müzde nerede olduklarına dair maalesef bilgimiz yoktur.

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-1
    Açıkta bekleyen gemilerden bindikleri sandallarla Kıbrıs’ın güneydoğusundaki Larnaka sahillerine yanaşan Britanya askerleri (The Graphic, 17 Ağustos 1878).

    Midhat Sertoğlu, 2. Abdülha­mid’in elyazısı olduğundan şüphe etmediği mektup müsveddesinin Kraliçe Victoria’ya gönderilip gönderilmediğinden emin olamamıştır. Osmanlı Arşivi’nde bunun gönderildiğine dair bir kayıt olmadığı gibi, İngiliz arşivlerinde de bulunamadığını söylemektedir. Biz bu bilginin üzerine yeni bir not ekleyemiyo­ruz; ancak “BOA.YEE. 7/10” numa­rada bulunan ve Sefir Layard’ın tercümanı Sandison tarafından gelen 8 Ağustos 1878 tarihli bir layihanın hem önüne hem de arkasına 2. Abdülhamid’in ağzın­dan yazılan bir not bulunmakta­dır. Burada, padişahın elyazısıyla yazılan aslının Esvapçıbaşı İsmet Bey eliyle 14 Ağustos 1878’de İngiliz elçiliğine teslim edildiği kayıtlıdır. Muhtemeldir ki 2. Abdülhamid muahede üzerine yazılmasını istediği “Hukuk-ı Şahane…” şerhinin elçilikle hal­ledilebileceğini anladıktan sonra Kraliçe Victoria’ya göndermek üzere hazırladığı müsveddenin aslını göndermemiştir. Ancak bu durumda da, mektup müs­veddesinin bulunması gerektiği Yıldız Arşivi’nden devredilen 39 belgelik zarf muhtevasından veya Kıbrıs’la ilgili diğer fonlardan nasıl ayrı düştüğünü ve Asaf Tugay’ın eline nasıl geçtiğini izah edemiyoruz. Belgenin, Asaf Tugay’ın 2. Meşrutiyet sonrasında bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez kampüsü olan zamanın Harbiye Nezareti bahçesinde jurnalleri yakmakla görevli komisyonun üyesiyken elde ettiği jurnaller arasından çıkmış olması muhtemeldir. Sertoğlu Yıllarboyu Tarih dergisinin Temmuz 1979 tarihli 7. sayısında aynı mektubu neşretmişse de yeni bir bilgi eklememiştir.

    Bazı kelimelerde imla hata­larıyla ve akıcı olmayan tedirgin bir üslupla yazılmış bu mektupla Kraliçe Victoria’nın dostluğuna teşekkür eden 2. Abdülhamid, daha sonra elçilikle halledeceği “hukuk-ı şahane…” cümlesinin antlaşmanın üzerine yazılmasını; hanedanı ve milleti karşısında müşkül vaziyette bırakılmaması­nı rica etmektedir.

    İngilizlere geçici terkin başla­dığı 1878’den, ilhak edildiği 1914’e kadar Kıbrıs’ın hukuken Osmanlı toprağı sayılmaya devam edilme­si “menfaatçi” İngiliz politikala­rının bir sonucudur. Bu süreçte Kıbrıs’ta kanun yapma, hukukun tesisi, vergi toplama, askere alma, para basma gibi bir devletin bağımsızlık alametlerinden olan faaliyetlerin hiçbirinde Osmanlı Devleti yetki sahibi olmamıştır. Sadece Ada’daki Türk halkının dinî cemaat ve evkaf işleriyle ilgili hususlarda yetki sahibi kılınmış, ancak bu yetkisini de çoğu zaman İngilizlerin politik manevraları sebebiyle kullana­mamıştır. Antlaşmanın imza­lanmasından kısa süre sonra 14 Ağustos 1878’de Kraliçe Victoria adına mahkemeler tesis edilerek, İngilizlerin kanun ve mukavele yapma hukuku kabul edilmiştir. Ada’nın Müslüman ahalisinin evlilik, boşanma, miras hukuku gibi şer’i işlerde kadı mahke­melerine müracaatı haricinde, tümüyle İngiliz mahkemelerinde yargılanmasının yolu açılmıştır. Osmanlı Hariciyesi’nin sefirlerin­den Rumbeyoğlu Fahrettin (Lo­zan’dan sonra 150’likler kategori­sinde yurtdışına sürülenlerden) ile Mehmed Nabi’nin Hariciye Nezareti namına hazırladığı Kıbrıs Meselesi adlı kitapta bu husus için “İşbu mukavele ile zât-ı Hazret-i Padişahî, cezirenin işgali müddetince hukuk-ı hükümrâ­nisini İngiltere Kraliyetine tevdi etmiş oluyor” hükmü verilerek İngiliz tezi kabul edilmiştir.

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-5
    İngilizlerin Ada’ya atadığı ilk Kıbrıs Yüksek Komiseri olan Garnet Wolseley bir dinî bayram günü, Müslüman din adamlarını konağında ağırlıyor (The Graphic, 17 Ağustos 1878).

    Aslında “hukuk-ı şahane…” metaforu, dezenformasyon örneği olarak ilk kez Ahmed Cevdet Paşa tarafından sıcağı sıcağına ortaya konulmuştur. Antlaşma yürürlüğe girdikten bir süre sonra, antlaşma metnindeki bağlayıcılıktan kurtulmak adına, Layard’ın ıslak imzalı metni Sava Paşa ve Karateodori Paşa’dan geri almaya çalıştığını ancak başa­ramadığını yazar. “Herhangi bir antlaşmanın ıslak imzalı metni­nin imzacı ülke tarafından geri alınması ne demektir? Örneği var mıdır? Layard, imzalı metni alabilseydi antlaşma geçersiz mi olacaktı?” sorularını cevapla­manın Cevdet Paşa açısından bir önemi yoktur (BOA.YEE. 39/6).

    Bugün kamuoyunda ,Kıbrıs’ın İngilizlere kiralandığına dair de yanlış bir kanaat vardır. Aslında Ada’nın vergi hasılatından idari, mülki ve imar masrafları düşüldükten sonra kalan paradan yıllık 90 bin küsur Liralık bir meblağın Osmanlı Hazinesi’ne ödenmesi öngörülmüştü. Sonrasında bu para da gelmemiş ve Hariciye Nazırı Karateodori Paşa ile Layard arasında 3 Şubat 1879’da imzalanan ek antlaşmaya göre her türlü emlak-ı hümayun, tapu, vergi ve harç hasılatından yıllık 5.000 poundluk maktu bir vergi verilmesi kararlaştırılmıştı. Bu para da hiçbir zaman Osmanlı maliyesine intikal etmedi; çünkü Osmanlı Devleti’nin 1855’te İn­giltere’den aldığı kredinin taksit ödemelerine mahsup edildi.

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-4
    Londra’da yayımlanan The Graphic dergisi,
    17 Ağustos 1878 tarihli sayısının kapağını İngilizlerin yönetimini 1 ay önce devraldığı Kıbrıs’a ayırmış.

    İslâm dünyasında geleneksel egemenlik unsuru olan Cuma hutbelerinde padişahın adının zikredilmesine, yani 2. Abdül­hamid adına hutbe okutulmaya devam edilmesine bakarak da Kıbrıs’ta Osmanlı hükümranlı­ğının sürdüğünü söyleyemeyiz. Tam anlamıyla bir İngiliz sömür­gesi olan Hindistan’da 2. Abdül­hamid adına hutbe okutulmuş; savaştaki Osmanlı Devleti’ne yardım toplanmasına İngilizler tarafından itiraz edilmemiş; İngiliz politikalarını benimseyen “uyumlu İslâmi cemaatler”in ge­lişmesi desteklenmiştir. Kıbrıs’ta da eşzamanlı olarak hoca veya din adamı kimliğine bakılmadan İngiliz muhiplerini belirlemişler ve onlarla birlikte çalışmışlardır. Aynı yıllarda 2. Abdülhamid’in “Britanya Şeyhülislamı” unvanıy­la İngiltere’ye tayin ettiği Abdul­lah Quilliam’ın padişahı halife olarak tanıyıp, İngiliz politikasına aykırı görüşler belirtmesine de İngiliz hükümeti bir şey deme­miştir.

    Anlaşılan odur ki, İngilizlerin politikalarını sekteye uğratacak sonuçlar doğuracağı kesin olan eylemlere yol açmadığı sürece, kişilerin veya toplulukların hayatlarında İslâmi ilkelerle donanıp-yaşamaları onlar için sorun olmamıştır. Yine de Müslümanların tamamen özgür bırakılmadıklarını, serbestlikle­rinin sınırlandığını söylemeliyiz. Kıbrıs özelinde de aynı durum ge­çerlidir. Osmanlıların geleneksel olarak gayrimüslimlere sağladığı cemaat hukukunu Kıbrıs’ın Or­todoks Rumları için geçerli sayan İngilizler; Ada’nın Müslüman Türklerine ve kurumlarına karşı olabildiğince kısıtlayıcı kurallar, yöntemler geliştirip uygulamış­lardır. Kıbrıs’ın 1878-1914 ara­sındaki “yönetimin geçici olarak devri” statüsü zamanlarında bile Ada Türklerinin adım adım İngiliz boyunduruğuna girme­lerine karşı, elinin imkanı kıt olan Osmanlı Devleti’nin uzaktan bakmakla yetindiği bir gerçektir.

    Berlin Kongresi’nin sonuçla­rından biri olarak Bulgaristan’ın bir kısmının prenslik ve kalanı­nın Şarki Rumeli Vilayeti adıyla ikiye bölünmesinden sonra; bu coğrafyadaki Müslümanların başına gelenler de Kıbrıs Türkle­rinden farklı değildir. Vakıfları, dinî ve eğitim kurumları küçük ama etkili operasyonlarla Bulga­ristan Türklerinin elinden adım adım nasıl alındıysa; Kıbrıs’taki Müslüman Türklerin asırlar boyunca ortaya konulmuş maddi ve kültürel varlıkları da benzer şekilde operasyonlara kurban gitmiştir. Bütün bu hadiseler sırasında, 2. Abdülhamid’in hüküm sürdüğü 30 yıl boyunca antlaşmanın üzerine koydurduğu “Hukuk-ı Şahane…” şerhinin esamesi okunmamış, bu hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır.

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-KUTU-1

    1 BELGENİN BELGESİ [15 TEMMUZ 1878]

    2. ABDÜLHAMİD’TEN KRALİÇE VICTORIA’YA

    ‘Milletimin nezdinde beni zor durumda bırakmayın’

    KAPAK-DOSYASI-SINAN-CULUK-KUTU-2

    “Haşmetlü İngiltere Kraliçesi Hazretlerine,

    Taht-ı Osmânî’ye cülûsumdan beri göstermiş oldukları muavenetinden müteşekkir olduğumu tarafımdan [b]ilhassa beyan ile bu defaki mübadele olunacak muahedenamelerine unutulmuş olan iki üç kelimelerin bâlâsına dercini rica ederim. Eğer bu suretle ta’til [tadil demek istiyor] olunmayıp hâl-i aslîsi üzerine ısrar vâkı’ olacak olur ise hânedânımın ve umum milletimin nezdinde beni azîm müşkilâtta bırakmış olacaklarını dahi ilave ederim.

    Zannetmem ki memleketimin saadet ve istikbalini temin etmek niyyet-i hâlisasında bulunan bir devlet, hükümdarının hukukunu şerâit-i müteaddide ile tasdik etmeyi vazife addeder. Şu suretle muhlislerini mes’uliyet-i umumiden kurtarıp memnun etmiş olurlar.”

  • Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Bir padişah ile annesinin benzersiz saygısı ve sevgisi Selim-Mihrişah Valide Sultan

    Osmanlı tarihinde tahta çıkan sultanların, özellikle analarıyla ilişkileri mesafeli ve doğal olarak resmîydi. Hanedanda 34 sene gibi çok uzun bir süreden sonra doğan ilk erkek çocuk olan 3. Selim, 1789’da başa geçti. Annesi Mihrişah Valide Sultan ise hem saygıdeğer ve hayırsever kimliği hem de oğluyla ilişkilerindeki hassasiyetiyle tarihe geçecekti.

    Sultan 3. Ahmed’in oğlu olan Şehzade Mustafa (1717-1774), babası tahttan indirildiğinde 13 yaşındaydı. 27 yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra 1757’de 40 yaşında tahta çıktı. Bir hayli geç yaşta kurabildiği ailesinin üzerine titreyen müşfik bir baba oldu. Tahta çıkana kadar geçen sürede, 30 yıl boyunca Osmanlı hanedanında doğum olmamıştı.

    3. Mustafa’nın ilk çocuğu olarak dünyaya gelen Hibetullah Sultan 3 yaşında vefat etti. Saltanatının 4. yılında dünyaya gelen ilk erkek çocuğu Şehzade Selim ise Osmanlı hanedanında 34 yıl sonra doğan ilk şehzade sıfatıyla ayrı bir sevgiye mazhar olmuştu; ama o da 13 yaşındayken babasını kaybedecekti. 3. Mustafa’dan sonra 1774’te tahta çıkan amcası 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk zamanlarında, Mihrişah Valide ile Şehzade Selim teamüllerin aksine daha serbest hareket edebildiler. Adet olduğu üzere Şehzade Selim kafese kapa­tılmışsa da 1789’da 27 yaşında padişah oluncaya dek eğitimine önem verildi; önceki şehzade­lerin aksine nispeten ser­bestçe hayatını sürdürmesine ses çıkarılmadı. 3. Mustafa’nın diğer çocukları Şah Sultan, Beyhan Sultan ve Hatice Sultan da, babalarının himayesinde iyi yetiştirilmiş, sanata meraklı, devlet işleriyle ve ıslahat hamleleriyle ilgili saltanat kadınlarıydı.

    3. Mustafa’nın Osmanlı hanedanında pek aşina olmadı­ğımız bir şekilde ailesini sevgi çemberiyle birarada tutabilmesi, mutlaka kendi şefkati kadar, en değer verdiği kadını olan Mihrişah Valide (başkadınefendi) sayesindedir. 3. Mustafa’nın, annesinin adı olan Mihrişah’ı bir cariyesine isim olarak seçmesi dikkati çekici bir durumdur. Bununla da kalmamış 6 yaşında ölen 1763 doğumlu kızının adını da Mihrişah koymuştur.

    Mihrişah Başkadınefendi’nin, padişahın kadınları arasında ayrıcalıklı bir mevkii vardı. Öncelikle hanedanın devamı açısından hayati önem taşıyan şehzadeyi uzun yıllar sonra dünyaya getirdiği için geleceğin valide sultanı olacağı düşüncesi, muhakkak ki ona tartışılmaz bir otoriter cazibe sağlıyordu. Üstelik saltanatın kamuya açık yüzü olarak, daha Harem kadınıyken yapmaya başladığı hayır işleriyle halk tarafından tanınmıştı. Tutumlu bir kadın olmalı ki çok paraya sahipti. Şehzade Selim’in doğumunda vezirler ve devlet adamlarından gelen hediye para­lar da onun nezdinde duruyordu. Öyle ki 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır tahribatı sırasın­da Hazine’de para kalmayınca, Sultan 3. Mustafa Mihrişah Baş­kadınefendi elinde bulunan bu paraları ordunun masraflarında kullanmak üzere düzenlediği bir senet karşılığı borç olarak almıştı!

    1Belge-3
    Sultan Selim (1761-1808). Gravür: Antoine Ignace Melling
    1Belge-4
    Mihrişah Valide Sultan. Kaynak: Bu Mülkün Kadın Sultanları, Necdet Sakaoğlu

    Sultan 1. Abdülhamid’in 1774’te tahta çıkmasından bir süre sonra Topkapı Sarayı’ndan uzaklaştırılıp Eski Saray’a götürülen ve burada 15 yıl kalan Mihrişah Başkadınefendi, oğlu­nun 1789’da padişah olmasıyla Valide Sultan unvanını alarak büyük bir törenle yeniden Topka­pı Sarayı’na getirildi. Bu tarihten sonra, oğlunun Nizam-ı Cedid adı verilen ıslahat ve hükümdarlık faaliyetlerinde en büyük destek­çisi oldu.

    İstanbul’un imarında imzası olan en önemli kadınlardan biri Mihrişah Valide Sultan’dır. Gayet hassas ruhlu ve nazik olduğunda kaynakların ittifak ettiği bu hayırsever Osmanlı kadını, bir valide sultan olarak kendisine tahsis edilen hasların gelirlerini, Hazine’den verilen maaşları, har vurup harman savurmadı. Kurduğu vakıf ile tahsis ettiği gelirler, hayır eserlerinin işleyiş ve düzenini kusursuzca sağlaya­cak niteliktedir. Nizam-ı Cedid yeniliklerinde en önem verilen ordu ve donanma alanlarında da askerî kışlaların masraflarına katkı yaptığı gibi, kışla olan semtleri de çeşmelerle, camilerle donatmaya çalışmıştır. Nizam-ı Cedid devrinin askerî imar faaliyetlerinden olan Humbara­cı-Lağımcı Kışlası’yla, Taksim ve Levent kışlalarındaki camileri o yaptırmıştır. İstanbul’un fet­hinden itibaren her asırda inşa edilen tesislere rağmen kronik hâle gelen su sıkıntısını gidermek ve öncelikle yeni kışlalara bol su temin etmek için günümüzde de kullanılan Belgrad Ormanla­rı’ndaki Valide Bendi’ni yaptıran da odur. Eyüp Sultan semtinde inşa ettirdiği külliyedeki türbe­sinin yanına büyük bir imaret yaptırmayı da ihmal etmemiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Mü­dürlüğü’nün yönetimindeki bu imaret, her gün yüzlerce yoksul aileye sıcak yemek sağlamaya devam eden, İstanbul’da Osman­lılardan kalma tek imarettir.

    Her ana-oğul arasındaki sevgi bağının padişahlar ile annelerin­de de olmaması için hiçbir sebep yoktur. Mutlaka padişahlar da analarını üzmek istemez; valide sultanlar da çocukları padişah da olsa onların üzerlerine titrerlerdi. Babası 3. Mustafa’nın terbiyesi ve şefkatiyle yetişmiş 3. Selim ile annesi Mihrişah Valide Sultan arasında çok güçlü bir bağ olduğunu ıspatlayan belgeler günümüze intikal etmiştir. Bizzat 3. Selim’in el yazısıyla (hatt-ı hümayun) yazılmış belgelerde padişahın annesine olan sevgi­sini gösteren cümleler vardır. Bunlardan birincisi, Napoléon’un Mısır’ı işgal etmesi (1798-1801) üzerine sadrazam ve serdar-ı ekrem tayin edilen Yusuf Ziya Paşa’nın, seferden döndükten sonra Valide Sultan’a yazdığı mektubun üzerinde görülür. Sadrazamın padişahtan gördüğü iltifatları bire bin katarak anlat­tığı mektup, 3. Selim validesinin yanında otururken gelmiştir. Bu mektuptan çok hoşlandığını söyleyen Mihrişah Valide Sultan, sadrazama cevap yazma işini oğ­luna havale eder. İşte bu noktada validesinin hatırını kırmayan padişah, Osmanlı sultanları için pek düşünülemeyecek bir hare­ketle, onun kâtibi makamında ağzından cevabi yazıyı yazar; sonra şu cümlelerle sadra­zama hitap eder: “Benim Vezirim. Bu kağıt validemin yanında oturur iken geldi. Hazzedersin deyu cevabını bana yazdırdı. Tahririnden hazzedip sana çok dua eyledi” (BOA.TSMA-E. 787/36). Tüm Osmanlı tarihinde böyle bir uygulamanın bir başka örneğine günümüze intikal eden belgeler­de rastlanılmamıştır.

    Diğer bir belge, diğer bir hatt-ı hümayun ise tüm zamanlarda padişahların analarıyla olan sev­gi-saygı ilişkisine dair gösterile­bilecek en etkili kanıtlardandır. Valide Sultan’ın ağır hasta olduğu bir zamanda onun dileğini yerine getirerek onu mutlu etmeye çalışan bir padişahın, annesiyle olan diyalogunu, samimi-doğal hislerini annesinin kethüdası Yu­suf Ağa’ya aktardığı bu belgenin de eşi, benzeri yoktur.

    Hikaye şöyledir: 3. Selim’in Hasköy’deki imar faaliyetlerinin eseri Humbaracı ve Lağımcı Kışlalarının ortasına, Mihrişah Valide Sultan da bir cami inşa ettirmişti. Osmanlı geleneğinde “selâtin camileri” adı verilen pa­dişahların, valide sultanların ca­mileri iki veya daha fazla mina­reli olabilir; vezirlerin, ulemanın ve halktan diğer hayırseverlerin camileri ancak tek minareli inşa edilebilirdi. Hasköy’deki Mihri­şah Valide Camii de başlangıçta tek minareli projelendirilmişti. Haliç’in karşı kıyısındaki Eyüp’te, Fatih zamanından kalma Eyüp Sultan Camii 1766 depreminde büyük zarar gördüğü için tamir kabul etmemiş ve 3. Selim devrinde temellerine kadar yıktırıldıktan sonra yeniden inşa edilip 1800’de ibadete açılmıştı. Anaoğulun Haliç’in iki yakasında karşı karşıya inşa ettirdikleri iki camiden padişahınki iki mina­reli, valideninki tek minareli olunca, Mihrişah Valide’nin canı sıkılmışa benziyor. 3. Selim’in bizzat yazdığına göre kendi cami­ine de bir minare eklenmesini şu sözlerle talep ediyor:

    -“Senin camiine gıpta ediyo­rum. Diğer validelerin camileri de iki minarelidir. Benim Has­köy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa.”

    Bunun üzerine 3. Selim “kethüdanıza yazın, yaptırır” cevabını veriyor. İşte bu noktada aralarındaki ana-oğul muhabbe­tini ve Valide Sultan’ın nezaketini çarpıcı şekilde vurgulayan cümle geliyor:

    – “Yok, ben hicap ederim; sen yaz, yaptırsın. Yaptırır ise pek hazzederim.”

    3. Selim, annesiyle arasında bu şekilde gelişen diyalogu, yazdığı hatt-ı hümayunla Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya aktarır­ken, annesini mutlu edebilecek uyarıyı da ihmal etmez. Camisine bir minare daha eklenmesi için padişahın emir verdiği, kethüda tarafından Valide Sultan’a da bildirilir.

    1Belge-5
    Melling’ten günümüze Halıcıoğlu’ndaki değişim
    Antoine Ignace Melling’in (1763-1831) Voyage Pittoresque de Constantinople et Des Rives du Bosphore adlı 1819’da Paris’te basılmış eserinde, Eyüp tarafından bakışa göre çizilmiş gravürde Humbaracılar Kışlası ve içindeki tek minareli Mihrişah Valide Camii görülüyor. Melling’in 1802’de İstanbul’dan ayrılmasından önce çizilmiş olması gereken gravürün bitiş tarihi 1806 olarak belirtilmiştir. Halıcıoğlu’ndaki camiyi çevreleyen kışla binaları 1894 depreminde hasar görmüş, bir bölümü ortadan kalkarak cami yol kenarında kalmış ve üzerinden Haliç Köprüsü geçirilmiştir. Kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmed Vakıf Üniversitesi yerleşkesi olmuştur.
    1Belge-2
    1Belge-1

    (Valide Sultan kethüdaları, Osmanlı düzeninde çok nüfuzlu, kudretli olurlardı. Yusuf Ağa da 1790/91’de tayin edildiği kethüdalık görevini Mihrişah Valide’nin 1805’teki ölümüne kadar sürdürmüştür. Bundan bir süre sonra hacca gitmeye niyetlenip yola çıkmış, Vehhabi İsyanı nedeniyle Medine’den geri dönüşünde bu defa da Kabakçı İsyanı’na denk gelerek İstanbul’a sokulmamıştır. Nizam-ı Cedid’in nüfuzlu insanlarından olduğu için, yeni padişah 4. Mustafa tarafından sürüldüğü Bursa’da katlettirilecektir. Günümüzde padişah kadınları ve kızlarına ait belgelerin büyük çoğunluğu, kethüdaların ölümlerinden sonra elkonulan terekeleri arasından çıkmıştır. Yayımladığımız belge de mutlaka onun terekesi ara­sında bulunup Osmanlı Arşivi’ne intikal etmiştir).

    Hatt-ı hümayunların çoğunda olduğu gibi bu belgede de tarih yazılı değildir. Dolayısıyla belgeyi zamanına isabetle oturtabilmek için bazı çapraz sorgulara ihtiyaç vardır. Humbarahane Camii’nin inşa tarihi de ihtilaflıdır. Ca­milere dair en önemli Osmanlı kaynağı olan Ayvansaraylı Hüsa­mettin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserinin matbu Ali Satı zeylinde Humbarahane Camii’nin açılış tarihi 1803/1804 olarak veriliyor. Bu tarihte bir hata olduğu kesin­dir; çünkü caminin 1794’te ibade­te açıldığı sabittir. 17 Mayıs 1794 tarihli bir belgede kubbesinin çatıldığı ve kurşun örtülmesine başlanıldığı (BOA.C.EV. 21165), 1209 Rebiülevvel ayında (26 Eylül-25 Ekim 1794 arası) camiye ilk defa gelen padişaha Valide Sultan tarafından mücevherli sorguç hediye edildiği kayıtlıdır (BOA.TSMA-D. 2440). Yine aynı şekilde İÜ Nadir Eserler-TY8872 numaradaki yazmada (vr. 138 a-b) cami inşaatının 1209 Rebiülahir gurresinde (26 Ekim 1794) bitirildiği ve padişahın o ayın ilk Cuma günü namazını kılıp açılışı yaptığı yazılıdır.

    Kimi kaynaklarda Valide Sultan’ın dilediği ikinci mina­renin kısa bir süre sonra eklen­diği belirtiliyor. Bu durumda 3. Selim’in Valide Kethüdası Yusuf Ağa’ya yazdığı hatt-ı hümayunun 1794’ün biraz sonrasına ait olması gerekirdi. Oysa Humbara­cılar Kışlası Camii’nin 1794, Eyüp Sultan Camii’nin 1800 tarihinde tamamlandığı ortadadır. Eyüp Sultan Camii’nin 1798-1800 ara­sındaki inşa sürecinden önceki bir tarihte Mihrişah Valide’nin oğlunun camiinin iki minareli olmasına gıpta etmesi mümkün değildi. Mutlaka Eyüp Sultan Camii bittikten ve Haliç’in karşı kıyısına iki minareli manzarası yansıdıktan sonra Valide Sultan ilgili talepte bulunmuştur. 1784- 1802 arasında 18 yıl İstanbul’da yaşayan Melling’in Haliç ve İstan­bul’u tasvir eden gravüründe de Humbarahane Camii tek mina­reli olarak resmedilmiştir.

    Valide’nin ağır seyreden bir hastalığı olduğu ve hatt-ı hümayunun yazıldığı sırada sık sık nöbet geçirdiği anlaşı­lıyor. Belgede “meraktan ah-of ediyor” cümlesindeki “merak” keder, sıkıntı, kaygı anlamına da gelir. Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin 8 Temmuz 1805 tarihli raporunda (BOA.TSMA-E. 484/7) Valide Sultan’ın hastalığına “gizli sıtma” teşhisi konularak kınakına ilacı öneriliyor. Asım Tarihi’nde Mihrişah Valide’nin 1220 Rebiülevveli’nde (1805 Haziran sonu-Temmuz) başlayan hastalığının, ölümüne kadar 2.5 ay sürdüğü belirtilirken ölüm tarihi yanlışlıkla 29 Eylül 1805 gösterilmiştir. 16 Ekim 1805’te öldüğüne göre, hekimbaşı ile vakanüvisin belirttikleri hastalık süresi uyumludur..

    Elimizdeki verilere göre 3. Selim’in kethüdaya hatt-ı hümayununu Temmuz-Ekim 1805 arasında yazdığını söyle­yebiliriz. Bu durumda 3. Selim’in annesinin acılarını biraz olsun hafifletmek, onu mutlu etmek, bir anlamda ölüm döşeğindeki son arzusunu gerçekleştirmek için dileğini kethüdasına yazdığı­nı kabul edebiliriz. Muhtemelen Mihrişah Valide Sultan, camisine çok istediği ikinci minareyi göremeden ölmüştür.

    3.SELİM’İN HATT-I HÜMAYUNU

    1Belge-Kutu

    Padişahın, annesinin ricasıyla kethüdaya gönderdiği buyruk

    Hüve Ağa
    Fe lillahi’l-hamd buraya gele[li] valideme nabet [nöbet] gelmeyor. Lakin merakdan bazı kere ah of ideyor. Lakin inşallah böyle kalur ise külliyen sıhhati dahi Hüda’dan me’mûlümdür. Bizim camie karşu olmağla ahşam bana dedi ki senin camiine gıpta idem ve sâir valideler dahi iki minarelidir. Benim Hasköy’deki camiime ah bir minare daha yapılsa dedi. Ben de kethüdanıza yazın da yaptırır dedim. Yok, ben hicab ederim sen yaz yaptırsın. Yaptırır ise pek hazz iderim deyu söyledi. Ben de olsun sabah yazayım yaptırsun dedim. Hâsılı Humbarahane Camii’ne bir minare dahi yapılmak arzu ideyor. Sen valideme yazasın ki şevketlü efendimiz tenbih eyledi sizin Humbarahane[de]ki camie bir minare dahi ısmarladım deyu yazasın, hazz ider (BOA.HAT. 1487/63).

  • İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    İstanbul’un 3. köprüsü ve 1852’de bir Haliç macerası

    19. yüzyıl ortalarında Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyor; buradaki nüfus, kayık ve vapur parası ödemekte zorlanıyordu. Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin çabasıyla yaptırılan köprü 1852’de hizmete girecek, ancak çeşitli nedenlerle 1859’da ortadan kaldırılacaktı.

    Doğu Roma İmparator­luğu zamanında Haliç üzerine uzun ömürlü olmayan ahşap köprüler inşa edildiği kaynaklarda geçmek­tedir. Osmanlı devrinde ilk defa Fatih, İstanbul’un fethi sırasın­da, karadan yürütülüp Haliç’e indirilen gemilerle bir köprü yaptırıp askerlerini karşıya geçirmiştir. Bazı rivayetlerde de bu köprünün çok sayıda fıçının bir araya getirilmesiyle inşa edildiği belirtilir. Fetihten sonra bu köprünün akıbeti hak­kında bilgi sahibi olmasak da görevinin fetih süreciyle sınırlı olduğunu düşünebiliriz.

    Osmanlı İstanbul’unda asırlarca, Haliç’in suriçi İstanbul’undan Eyüp hattına olan kıyısıyla, karşı sahildeki Sütlüce’den Galata’ya kadar olan semtleri arasında köprü bağlantısı kurul(a)madı. İki yaka arasında ulaşım, “pereme” adı verilen kayıklar vasıtasıyla sürdürülmüştür. İlk köprü yapımı 2. Mahmud zamanında 1836’dadır. Bugünkü Unkapanı ile Azapkapısı arasına inşa ettirilen köprü, geçiş ücreti alınmadığı zamanlarda Hayra­tiye, köprü parası tahsil edil­meye başlanınca Mahmudiye adıyla anılmıştır. İkinci köprü Bahçekapı ile Karaköy arasında 1845’te inşa edilmiş; halkın yakıştırmasıyla Cisr-i Cedid (Yeni Köprü) diye adlandırı­lınca, Mahmudiye Köprüsü de Cisr-i Atik (Eski Köprü) ismini almıştır.

    Bunların dışında Haliç üzerinde günümüzde pek bi­linmeyen, ancak Semavi Eyice, Gülsün Tanyeli-Yegan Kahya ve son olarak Sinan Genim’in konu edindiği Ayvansaray Köprüsü vardır; bu da 19. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir süre için İstanbul-Haliç siluetinde yerini almıştır.

    Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1839’da başlayan Tanzimat devrinin yenilikleri arasında, çok ortaklı ve yüksek sermayeli şirketlerin kurulması da vardı. Türkiye’nin ilk anonim şirketi kabul edilen ve 1850’de kurulan Şirket-i Hayriye nasıl ki Haliç ve Boğaziçi köyleri ile İstan­bul’un bağlantısını sağlayan bir ulaştırma şirketi olmuşsa; hemen ardından Sultan Abdül­mecid’in 11 Haziran 1851 tarihli iradesiyle (İ.MVL. 6967) kurulan Ayvansaray Köprüsü Şirketi de, Haliç’in Ayvansaray ve Piripaşa semtleri arasında üçüncü bir köprü inşa ederek İstanbullu­lar’ın deniz üzerinden geçişini sağlamıştır.

    Devrinin en etkili ve önemli sarraflarından (banker) Cezayirlioğlu Mıgırdıç adlı girişimcinin önderliğindeki Ayvansaray Köprüsü Şirketi, ilk kuruluşunda hisse başına 5 bin kuruş bedel ve 200 hisseden oluşan ortaklık yapısıyla gü­nümüzün anonim şirketlerine benzer görünüyor. Köprünün açılışının yaklaştığı bir sırada, toplanan sermayenin yatırım masraflarını karşılayamaya­cağı endişesiyle, hisse adedine 150 hisse daha eklenerek toplam 350 hisseye çıkılmıştır. Şirketin ticari gayesi, inşa ede­ceği köprünün imtiyazını 26 yıl müddetle elinde bulundurarak (bu süre zarfında Mahmudiye ve Galata köprüleriyle aynı tarife üzerinden) köprü geçiş ücretlerinden elde edeceği hasılattan hissedarlarına temettü dağıtmaktır. İmtiyaz süresi sonunda köprüyü olduğu gibi devlete devretmeyi taahhüt etmeleri, günümüzdeki “yap-iş­let-devret” sisteminden farklı değildir.

    1belge-1
    Eyüp tarafından Haliç’e bakışı gösteren Claude- Marie-Ferrier imzalı, yaklaşık 1857 tarihli fotoğrafta Ayvansaray Köprüsü. Ortadaki çift minareli cami Mihrişah Valide Camii; arkasındaki kışla binaları günümüzde Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi. Ön taraftaki binalar, İstanbul Teknik Üniversitesi olarak anılan Mühendishane’nin Hasköy’de ilk teşekkül ettiği yerde. Kıyı şeridindeki tek katlı ve kiremit çatı örtülü Şalope Tersanesi’nin yerinde bugün Haliç Kongre Merkezi var.

    Şirketi kurduğu sıralarda Sarraf Mıgırdıç’ın itibarı çok yüksekti. Genç yaşta olağanüs­tü bir servetin sahibi olmuş, devlet adamları nezdinde kurduğu etkili ilişkilerle devlet gümrükleri üzerinde yetkili kılınmıştı. Ayrıca, mensubu olduğu Ermeni cemaati ara­sında da nüfuzlu kişilerdendi. Avrupa’daki eski ve köklü banker ailelelerinin ilk defa çok güçlendikleri sıralarda, Cezayirlioğlu Mıgırdıç da aynı tecrübeyi yaşamaya başlamıştı. Üretim ve finans üzerine ku­rumsallaşmaya önem verirken, ipekçilik, makinecilik öğren­mesi için bizzat Avrupa’ya öğrenci gönderdiği gibi; Ermeni okullarının hamisi olarak kendi toplumunun en yüksek unvanı olan “Amira” unvanına da layık görülmüştü. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın sarrafı da olması ona kapıları açmış; ülkedeki her ticari kaynağın ortağı olabile­ceği yahut bir şekilde bunları tasarrufuna geçirebileceği bir ortam sağlamıştı.

    Hâliyle zamanının ileri gelenleri, Mıgırdıç’ın şirketine hissedar olmak için pek naz­lanmadılar. Yine de şirketin tasfiyesi sırasında hazırlanan bilançodan, o zamana kadar tüm hisselerin satılamadığı, sadece 269 hissenin 94 hissedar arasın­da paylaşıldığı anlaşılmaktadır. Sarraf Mıgırdıç 270 bin kuruş tutarında 54 hisseyle en büyük hissedardır. Sadrazam Mustafa Reşid Paşa 18, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa 12, Ticaret Nazırı Ahmed Fethi Paşa 5 adet hisseyle büyük ortaklardandır. Hisse sahiplerinin Devlet-i Aliy­ye tebaası olması şart olduğun­dan, hissedarlar arasında ecnebi yatırımcı bulunmaz. Müslüman tebaadan hissedarların neredey­se tamamının üst rütbeli devlet adamlarından, gayrimüslim tebaadan hissedarların ise bankerlerden ibaret olması, o dönemki sermaye sahiplerinin profilini çıkarmamıza da yardım etmektedir. Osmanlı Devleti’nde gelmiş geçmiş en zengin serma­yedarlardan Kamondo ailesinin ise sadece iki hisse alması dikka­ti çekicidir (İ.MVL. 21151).

    1belge-2
    Mıgırdıç Cezayirliyan (1805-1861).

    Ayvansaray Köprüsü projesi, zamanına göre gayet ciddi hazırlanmış bir projedir. Şirketin tasfiye sürecinde hazırlanan bilanço hesaplarında, yıllara dağılan bazı yazışmalarda, ger­çekleştirilen yatırımın mühim ayrıntılarına tesadüf edilmek­tedir ve bunlar da gayet bilinçli, şehircilik açısından önemli noktalardır. Tabii o yıllarda ÇED raporu gibi değerlendirmeler hayal dahi edilemediğinden, köprünün çevreye vereceği za­rarlar umursanmamıştır (bugün ise, bunlar bilinmesine rağmen yine umursanmamaktadır).

    Haliç akıntısının bu bölgede zayıf olması, büyük ihtimal bu mevkiin (Ayvansaray- Piripaşa arası) köprü için seçilmesinde etkilidir. Ayrıca Hasköy ve Ayvansaray’da yaşayan yoğun Ermeni nüfusunun yararına bir hizmet olarak da düşünülmüş olabilir. Üstelik Mıgırdıç’ın kendi konağı da Hasköy’dedir. Tabii o tarihte Hasköy ve çevresinde Yahudi nüfusu da Müslüman­lar’a nazaran üç kat fazladır (MVL. 820/131-3). Bundan dolayı olsa gerek, İstanbul halk ağzın­da Ayvansaray Köprüsü’nün “Yahudi Köprüsü” adıyla anıldığı da rivayet edilir.

    19. yüzyıl nüfus sayımlarında yetişkin ve çocuk erkek nüfus sayılmış, kadınlar sayım dışı bı­rakılmıştı. Elde edilen istatistikî verilerin, bu nedenle ortalama 2 ile çarpılması gerekir. Piri­paşa Mahallesi’nde 12 hanede oturan 21 kişi ve 71 yabancı ile birlikte İslâm nüfusu ancak 92’ye ulaşırken, 142 hanede 1.196 Yahudi vardı. Köprüden doğru­dan yararlanan bu mahalleye bitişik 108 hanede 260 kişi ve 159 yabancıyla birlikte, 419 kişinin yaşadığı Turşucu Mahallesi tamamen Müslüman nüfustan oluşuyordu. İki mahallede yaşayan toplam 519 Müslüman nüfusa karşılık sadece Piripaşa Mahallesi’nin 1.196 Yahudi’den oluşan nüfusu vardı. Aya Paras­kevi Kilisesi’ne kayıtlı Rumlar ve özellikle Piripaşa’da oturan Ermeniler’le birlikte Hasköy’ün tamamında gayrimüslim nüfus Müslümanlar’dan fazlaydı.

    1belge-3
    Prusyalı Subay Carl Stolpe’nin ilk olarak 1866’da basılan haritası, köprünün faaliyette olduğu yıllarda hazırlanmış olmalıdır; zira 1866’da köprü çoktan kaldırılmıştı. 1882’de güncellenmiş yeni bir baskısı yapılırken, artık ortada olmayan Ayvansaray Köprüsü’nün haritada bırakılması ilginçtir.

    Haliç’in karşı karşıya iki iskelesi olan Ayvansaray ve Piripaşa semtleri, Unkapanı ile Galata Köprülerine bir hayli uzak kalıyordu. Bölge sakinle­rinin günde 2-3 kuruş kayık, vapur parası ödemeye güçleri yetmiyordu (MVL. 824/59). Bu durum yoksul kişilerden oluşan bu iki semt halkına epey külfet getiriyordu. Oysa 1845’te yayalar Galata Köprüsü’nden 5 para (40 para=1 kuruş) vererek geçebili­yordu (İ.MVL. 1353).

    Köprüye dair Osmanlı Arşi­vi’nde çok sayıda belge bulunsa da, bugüne kadar tasnifi tamam­lanıp araştırmaya açılmış arşiv vesikaları arasında köprünün inşaat keşif defterlerine, planla­rına henüz rastlanılamamıştır.

    Köprü inşaatı padişahın 11 Haziran 1851 tarihinde verdiği izinden sonra başlamış; şaşır­tıcı bir şekilde çok kısa sürede tamamlanmış; 19 Şubat 1852 Perşembe günü açılış töreni ya­pılması için Sadaret’ten Kaptan Paşa’ya tezkire yazılmıştır (A.M­KT.NZD. 49/32). Sinan Genim’in aynı tarihli Journal de Constan­tinople gazetesinden naklettiği yazıda şöyle denmektedir: “İnşa edilen köprünün uzunluğu 380 metre, genişliği ise 8.40 metredir. Ortada her iki yandaki 1.50 metre genişliğindeki yaya yolundan demir parmaklıklarla ayrılan 6.40 metre genişliğinde at ve arabalara ayrılmış ge­liş-gidiş yolu bulunmaktadır. Bir yenilik ve kolaylık olmak üzere, yağışlı havalarda atların ayak­larının tutunabileceği şekilde döşeme tahtaları hafifçe çıkıntılı olarak döşenmiştir. Bu buluşun İmparatorluk Tersanesi çalışan­larından M. Vasis Janide tarafın­dan düşünüldüğü belirtilmiştir.” Sinan Genim aynı yazıda köprünün yer aldığı harita ve fotoğrafları da göstermiştir (TAÇ dergisi, sayı 14).

    O dönemde imar faaliyetle­rinden pek nasibi olmayan bu yerin çehresi, köprü inşaatının başlamasıyla beraber değişmeye başlar. Piripaşa iskelesinden Süt­lüce-Kırkağaç yönüne kadar bir­çok mülkün istimlak edilmesiyle yollar genişletilerek ağaçlandırı­lır; Piripaşa deresi doldurularak meydan düzenlemeleri yapılır. Böylesine bayındırlık faaliyetle­rine harcanan para, neredeyse köprünün inşaatına yakın bir harcama kalemi oluşturmuştur. Köprü 1 milyon 19 bin kuruşa; çevre düzenlemesi, istimlak bedelleri ve sair masraflar 878 bin kuruşa mâl olmuştur. Toplam 1.897.463 kuruş masrafa karşılık 269 hissenin bedeliyle 1.345.000 kuruş sermaye oluşturulabilmiş, 552.463 kuruş açık verilmiştir. Bu noktada geçiş ücretlerinden elde edilen gelirin ne kadar olduğu önem kazanıyor. 13 Mart 1852-9 Nisan 1859 tarihleri arasında 930.628 kuruş hasılat toplanabil­miştir (İ.MVL. 21151). Bu belgeler karşısında, Semavi Eyice’nin İslâm Ansiklopedisi’nin “Haliç” maddesinde kaynak belirtmeden naklettiği “Ayvansaray Köprüsü iki kıyı arasında kayıkla taşıma­cılık yapan sandalcılar tarafın­dan işlerine zarar verdiği için, açılışından 10 gün sonra yakılmış ve bir daha yapılmamıştır” rivayetinin mesnetsizliği ortaya çıkmaktadır.

    1belge-4
    Ayvansaray Köprüsü’nün günümüzdeki konumu, yaklaşık olarak kırmızı çizgiyle gösterilen hat üzerindedir.

    Bilançoda yer alan rakamlar, Ayvansaray Köprüsü’nün Galata ve Unkapanı Köprüleri kadar işlek bir trafiğinin olmadığını gösteriyor. Bunda elbette, köprünün yapıldıktan hemen sonra bazı dubalarının bir miktar suya batmasıyla tamiratının gerekmesi ve 6 aya varan süre trafiğe kapatılması da etkilidir. Ayrıca Mıgırdıç’ın daha sonra hapis, sürgün cezalarına maruz kalması ve mallarının haczedil­mesiyle şirketin Ticaret Nezareti tarafından yönetilmesi; işletme­sinin mültezimlere ihale veya emanet yöntemleriyle yürütül­mesi hasılat kayıplarına sebep olmuştur. Köprünün işletmeye açıldığı ilk yıldan itibaren oluşan işletme ve bakım giderleri, hasılatının yarısına denk gelir; bu nedenle pek kârlı bir işletme olmadığı görülür.

    Galata ve Unkapanı köprüle­rinin bulunduğu yerlerde deniz derinliği 40 ila 60 metreye kadar ulaşırken, Ayvansaray-Piripaşa arası oldukça sığ bir bölgeyi teşkil ediyordu. Eyüp’e doğru neredey­se 3 metreye kadar inen derin­liğin biraz gerisinde yer alan Ayvansaray Köprüsü, tekne ve mavnaların geçebileceği sadece iki açıklıktan ibaretti; köprüyü ayakta tutan dubalar, Kâğıthane ile Alibeyköy derelerinin taşıdığı alüvyonların bu sığ bölgeden atılmasına bir set oluşturuyordu. Üstelik kısa zamanda midyelerin sardığı dubaların ağırlaşmasıyla bazı yerleri batmış ve çok kısa bir sürede köprüden Eyüp’e doğru olan mıntıka deniz trafiğini en­gelleyecek derecede sığlaşmıştı.

    O yılların denizcilik üzerine yetkili otoritesi olan Bahriye Meclisi’nin yönlendirmelerini ve Meclis-i Vala’nın (zamanın Da­nıştay’ı) verdiği raporları dikkate alan Sultan Abdülmecid, 8 Mart 1859 tarihli iradesiyle köprünün Haliç’ten kaldırılmasına karar verdi (İ.MVL. 18076). Köprünün kaldırılacağını duyan Hasköy halkı, cemaat temsilcileri ve mahalle muhtarlarının mühürlü mahzarlarıyla itiraz ettilerse de sonuç değişmedi (MVL. 824/59; 822/53). Kararın hemen yerine getirilemediği, tebligatın hissedarlara 4 Temmuz 1860’da yapılmasından anlaşılıyor. Zaten bundan sonraki safhada, üst rütbeli devlet adamları ve devletle içiçe sarraflardan ibaret hissedarların mümkün olduğun­ca az bir zararla, hatta başabaş bir mali durumla şirketi tasfiye edebilmeleri için elden gelen tüm kolaylığın gösterildiği anlaşılıyor.

    1belge-5
    Avusturyalı ressam-seyyah Joseph Schranz’ın Le Bosphore et Constantinople Panorama adlı eserinde, Eyüp-Piyer Loti Tepesi’nden Ayvansaray Köprüsü.

    Sultan Abdülmecid’in ülkenin imarına, şekillenmesine yardım edeceğine inandığı girişimlere verdiği önem, Şirket-i Hayri­ye’de hem kendisinin hem de hanedan mensubu kadınların hisse senedi sahibi olmasında kendini göstermiştir. Ayvansaray Şirketi’nin hissedarları arasında sultanın ve hanedan mensup­larının bulunmayışı, Sultan Abdülmecid’in bu şirkete karşı biraz mesafeli duruşu olduğunu yansıtıyor. Aynı vaziyeti, şirketin köprünün iki başına padişah tuğrasının asılması talebine olumsuz cevap vermesinde (ve açılış törenine katılmayışında) görüyoruz (İ.DH. 15132). Buna rağmen şirketin tasfiyesine dair muhasebe kayıtlarında tuğra masrafı olarak gösterilen 2.500 kuruşun itirazsız kabul edilmesinden, asılmasa da bu tuğraların hazırlandığını anla­maktayız. Oysa Sultan, Ayvan­saray Köprüsü’nden 2 yıl sonra yeniden inşa edilen Hayratiye Köprüsü’nün iki başına tuğra ve tarih beyitlerinin asılmasını kabul etmiş, Cuma Selamlığı’n­dan sonra düzenlenen görkemli açılış törenine katılmıştı.

    Tüm bu yaşananlar, şirketin baş müteşebbisi Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ın köprünün açılışın­dan kısa bir süre sonra devlet nezdinde itibarını yitireceğinin; elindekini avucundakini kaybe­deceğinin ve ardından sürgün­lerle, mahkemelerle karşılaşa­cağı sürecin habercisi olmalıdır. Aslında Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’yla olan rekabetinde Cezayirlioğlu Mıgırdıç’ı hede­fine koymuştu. Reşid Paşa’nın azlinden 2 ay sonra sadrazam olduğunda, Mıgırdıç’ın talihi ters döndü. Mehmed Ali Paşa’nın biz­zat önayak olduğu soruşturma­ların ardından Mıgırdıç malını, mülkünü, itibarını kaybetti ve köprüsünün de ortadan kalktı­ğını görerek 1861’de yoksul bir şekilde dünyaya veda etti.

    1 BELGENİN BELGESİ

    1belge-Kutu

    Ayvansaray Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51 Köprüsü Şirketi tarafından, muhtemelen hisse senedi almak isteyenleri bilgilendirmek maksadıyla düzenlenmiş matbu beyanname. Beyanname yazısının üst tarafındaki klişede köprünün çizimi bulunur. Köprünün dubalar üzerinde inşa edilen yapısı, iki yanında hafifçe yükselen kemerli geçiş kanalları, yaya yollarını koruyan parmaklıkları ayrıntılı bir şekilde çizilmiştir. BOA.A.MKT. 2431/51

  • Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Mühür: İmzadan önce tarihe vurulan damga

    Bugünkü şekliyle bir “imza atma”nın olmadığı dönemlerde (2. Meşrutiyet öncesi), her türden belgeyi doğrulamak, tanıklığını kaydetmek ve sahiplenmek üzere mühür kullanılırdı. Basılan mühürler hem teknik hem anlam olarak farklılıklar gösterir; sade vatandaştan padişaha kadar herkes için bir kimlik niteliği taşırdı. “Hakkedilen” tarihten…

    Tarihte ortaya çıktığı ilk zamanlardan günümüze, çeşitli madenlere, kıy­metli taşlara kazınan adların, işaret ve şekillerin; bir kağı­da, ürüne, hatta sürü ve otlak hayvanlarına basılmasıyla, mutlaka bir aidiyet, mülkiyet, sahiplenme ve kimlik beyanı noktasında önem arz eden ob­jelere mühür adı verilir. Farsça “mühür” sözcüğü, Türkçede “damga”, Arapçada “hatem” kelimeleriyle aynı anlama geldiği hâlde bu üç lisana aynı derecede nüfuz etmiş, yayılmış ve günümüzde kullanılmakta­dır. Mühür, Osmanlı diploma­tiği (belgebilimi) açısından da önemlidir.

    Osmanlılar’da 2. Meşruti­yet’e kadar bugünkü usullerle bir imza kültürü oluşmamıştı. Böyle olmakla birlikte, Osmanlı devrinde vakfiye, hüccet, ilam, fetva gibi ilmiye mensuplarının ürettiği belgelerde kişilere ait stilize ve gayet sanatlı imzalar kullanılırdı; ancak bu usul diğer Osmanlı bürolarında üretilen belgelere nadiren yansımıştır. Maliye teşkilatının merkezi olan Bâb-ı Defterî bürolarında her kalemin “kâtip gülü” olarak adlandırılan imza niteliğinde işaretleri vardır; ancak bunlar görevlilere ait olmadıkları gibi, herhangi bir evrakta bulundu­ğu takdirde o evrak üzerinde işlem yapılan büroları temsil eder. Kimi dönemlerde beratla­rın arkalarında görülen tuğraya benzeyen stilize imzalar ise defterdarlara aittir.

    1belge_1
    Uluslararası anlaşmaların kozak içindeki balmumunu mühürlemekte kullanılan, Osmanlı armalı, büyük ebatlı, fildişi saplı, gümüş mühür.

    Osmanlı toplumunda yaygın olarak kullanılan mühürler, genellikle resmî, şahsi ve vakıf mühürleri olarak 3 kategoride tasnif edilir. Devlet makam­ları veya devlet görevlilerinin birbirleriyle yaptıkları resmî yazışmalar ile kişiler ara­sında teati edilen mali veya kişisel konulara ilişkin sivil evraka itibar edilebilmesi için belgelerde mutlaka mühür aranırdı. Mühürsüz belgelere itibar edilmez; okuma-yazma­sı olmayanlar mühür sahibi olmak ister; mühür kazdırmaya ekonomik gücü yetmeyenler de evraka parmak basarlardı. Mühür sahibi olmak isteyen biri, mutlaka ruhsatı veya kefili olup esnaf kethüdasına bağlı olan mühürcülere müracaat ederek yasal bir mühür kazdı­rırdı. Sert bir cismin zeminini kazımak anlamına gelen “hâkk” sözcüğünden türeyen “hakkak”, “mühür kazıyan” demektir.

    Mühürcü/hakkak esnafının dürüst, namuslu, sahtekar­lıktan uzak, işinin ehli, hattat ve hakkaklıkta usta veya bir ustanın “icazetli şakirdi” olması istenirdi. Başkasının adına veya kendi adına da olsa geçmiş tarihli mühür kazdırılması­na sıkı yasaklar getirilmişti. Şahıslara yapılan mühürler ilk önce hakkakın tuttuğu örnek defterine basılır, bir anlamda kayıt altına alınırdı. Her isteyen hakkak olamaz; bu kişilerin sayıları kontrol altında tutulur; sık aralıklarla sayımları yapılıp birbirlerine kefil olduklarına dair belge alınır; aralarına “yaramaz”ların karışmamasına azami dikkat gösterilirdi.

    Geleneğe bağlı, usta-çırak ilişkisiyle yetişen hakkaklar, mahlas olarak ustalarının isimlerini alırlardı. Mühürle­re kendi isimlerini kazımaya başladıkları 18. yüzyıl sonun­dan, mühürcülerin yavaş yavaş ortadan kalktığı cumhuriyetin ilk zamanlarına kadar Yümnî, Resâ, Azmî, Avnî, Fennî gibi usta isimlerinin mühürlerde sıklıkla görülmesinin sebebi budur. Hakkakların işlerine karşılık alabilecekleri ücretler narh defterlerinde belirtilmiş, işçiliği ve malzemesi sıradan olan mühürlerin haricinde usta sanatkarların elinden çıkma, kıymetli taş veya madenlere kazıtılan mühürler için pazar­lıkla ne tespit edilirse verilmesi kararlaştırılmıştır.

    Hakkak esnafının isimleri­nin, iskan ettikleri yerlerin, ça­lıştıkları mevkilerin belirtildiği 23 Ekim 1722 tarihli bir sayım defterinde (BOA. MADd. 3135); “Serhakkak” kişinin Avni Yusuf Çelebi, “Mühürcüler Kethüda­sı”nın Aziz Yusuf Çelebi olduğu kayıtlıdır (kaynaklarımızda yer almayan bu sıradışı duruma bakılırsa, adı kethüdadan daha önce adı yazılan serhakkâkın itibarı daha yüksek olmalı). Bu sayımda Bedesten dışı semt­lerde 20, Bedesten civarında 33 hakkak isim isim listelenmiştir. Bedesten civarında yoğunlaş­ma bu tarihten sonra artarak sürmüş ve devletin sonuna ka­dar günümüzde Beyazıt semtin­deki Sahaflar Çarşısı’nın bulun­duğu mevki Hakkâklar Çarşısı olarak nam salmıştır. Taksim Atatürk Kitaplığı’nda kayıtlı Hakkâklar ve Sahaflar Çarşı­sı’nın istimlakinden önce fiyat takdiri için hazırlanan 14 Mayıs 1915 tarihli haritada (HRT. 7188), 80 parça küçük ebatlı dükkan işaretlenmişse de, bunların çok azı mühürcü dükkanıdır. Toplumdaki ihtiyacın gitgide azaldığı bu tarihlerde, mühürcü esnafı 1928 Harf Devrimi’n­den sonra eski yazıyla mühür kazıyamadığı ve yeni yazıya da uyum sağlayamadığından epeyce azalmıştır. Halkın imza alışkanlığı kazanarak işlemler­de eskisi gibi mühür kullanma­ması da, esnafın azalmasına yol açacaktır.

    1belge_2
    “Sened-i Derdest Sandığı” ibareli üç parçalı mühür. (Osmanlıdan Günümüze Tapu Arşivi, Ankara 2012)

    Sahteciliğe karşı sıkı önlem­ler alınmasına rağmen, Osmanlı devrinde nadiren de olsa kimi mühürcülerin sahte mühür kazıdıkları tespit edilmiştir (BOA.A.MKT.MHM.473/83; BOA.A.MKT.NZD. 75/29). Hatta hakkak olmayan amatörlerin, dolandırıcılık maksadıyla 3. Se­lim’in kız kardeşi Esma Sultan’a izafe ettikleri bir mührü kazı­maya cesaret ettikleri; o mühür­le basılmış hükümleri sağa-sola gönderdikleri vakidir (BOA.HAT. 32327 ve ekleri).

    Sultan 2. Mahmud, sahte mühürle mektup yazma faili bir suçluyu, aslında idamı gerek­tiği hâlde affettiğini belirterek, kendisinin bir daha serbest bırakılmamak üzere Magosa Kalesi’nde kalebent olarak cezalandırılmasını emretmiş­tir (BOA.HAT. 51167). Bütün bunlardan öte tarihimizdeki en büyük mühür sahtekarlığı, Kanunî devrinde Rüstem Paşa’nın Şehzade Mustafa’ya kurduğu komplodur. Şehzade Mustafa’nın ağzından ve onun mührüyle mühürlü mektuplar­da, babasına yönelik bir darbe teşebbüsü uydurarak ihbar eden Rüstem Paşa’nın bu oyunuyla, Kanunî öz oğlunu gözünü kırp­madan cellatlara teslim edebil­miştir!

    Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren kendi yönetim anlayış­larını ve bürokrasilerini oluş­turduklarında, kendilerinden öncekilere kayıtsız kalmadılar. Sâsâni, İlhanlı, Selçuklu Devlet­lerinden miras kalan egemenlik alameti unsurlarını da be­nimsediler. Baştaki padişahın mutlaka bir tuğrası olduğu gibi, bir mühür yüzüğü de olmalıydı. Osmanlılar’daki en önemli mü­hür, padişah mührüydü. Genel­likle “Mühr-i Hümayun” adıyla anılan bu mühürden her tahta çıkan padişah 3 veya 4 adet yap­tırır; zümrüt üzerine kazınmış olanı yanında tutar; altın mü­hürlerden birini hasodabaşına diğerini de Harem’deki kethüda kadına verirdi (kethüda kadına her zaman verildiği üzerinde kaynakların ittifakı yoktur). Sadrazamdaki padişah mührü­nün ise iktidarla veya azledil­meyle doğrudan alakası vardır. Biri için “mühre nail oldu” denildiğinde o kişiye sadaretin tevcih edildiği; “mührü alındı” denildiğinde sadrazamlıktan azledildiği anlaşılırdı.

    1belge_3
    Sultan Abdülmecid’in saltanatının başlarındaki ekonomik krizde, o zamana kadar kullanılan altın-gümüş madeni paraların yerine geçmek üzere ilk defa 1840‘ta çıkarılan “kaime” örneği. Para basmak için baskı kalıplarının hazırlanmasına vakit olmayınca elyazısıyla hazırlanan bu ilk kaimelerde padişahın mührü en üstte basılıdır. Alt soldaki Maliye Nazırı Saib Paşa’nın mührüdür. Büyük mühürde ise 250 kuruşluk bu kaimenin yıllık %12.5 oranıyla 31.25 kuruş faiz getirisi olduğu garanti edilir (BOA. HAT. 1633-12).

    Cülus ile tahta oturan padi­şahın ilk işi, ölen veya tahttan indirilen eski padişahın sad­razam ve diğer iki görevlideki mühürlerini aldırıp, Topkapı Sarayı Hazine Dairesi’ne teslim ettirmek olurdu. Nadiren kare, genellikle beyzi (oval) şekilli, kıymetli maden ve mücevher­lerden imal edilmiş bu mühür­ler, günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.

    3. Ahmed veladet-i hümayun kutlamasına çağrılacak kişiler listesini kendi eliyle yazdıktan sonra tuğralı kare mührüyle mühürlemiştir (TSMAe. 494/7). Osmanlı Hazinesi ölümün­den saltanatın sonuna kadar Yavuz Sultan Selim’in vasiyeti gereği onun mührüyle mühür­lenmiştir. Padişahlar saltanat sürdükleri zaman diliminde, Hazine’den her para aldıkla­rında, oranın görevlilerince hazırlanmış tezkirelere mü­hürlerini basarak belgeyi teslim ederlerdi. Kurdukları kütüpha­ne vakıflarındaki kitaplara da mühürlerini basarlardı. Bugüne intikal eden saray kütüphane­leri ve sultanların vakıf kütüp­hanelerindeki yüzlerce yazma eserde; en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in mühründen başla­yarak Sultan Reşad’a kadar çok sayıda padişahın mührü bası­lıdır (Padişah adına hazırlanan mülkname, name-i hümayun, berat ve fermanlarda ise mühür kullanılmaz, bunlara tuğra çekilirdi).

    Valide sultan ve padişah kızlarının mühürleri de önem sırası itibarıyla önde gelenler­dendir. 16. ve 17. yüzyılda kadın­ların saltanat üzerindeki etki­lerinin arttığı zaman diliminde, valide sultanların yabancı hükümdarlara gönderdikleri mektuplarda kendi mühürleri basılıdır. Sadrazamlar, padişah mühründen hariç kendileri­ne de şahsi mühür yaptırırdı. Padişahın vekil-i mutlakı olarak gerektiği yerde padişah mührünü, gerektiği yerde de kendi mühürlerini kullanırlar­dı; ancak mühürlerinde sadra­zam olduklarına dair bir ibare bulunmazdı. İlk defa Keçeciza­de Fuad Paşa’nın sadrazamlığı sırasında “vezir-i azam” sıfatı mühre ilave edilmiş ve sonraki sadrazamlarda da öylece âdet olmuştur. Beylerbeyi mühürleri ise normalden daha büyük, 3-5 santimetre çapında, genellik­le beyzi olurdu. Bu mühürleri mektuplarının sağ marjına yanlamasına basarlar, yanına da mutlaka “pençe” adı verilen stilize tuğra benzeri sembolü çekerlerdi.

    1belge_4
    4. Murad’ın Hazine’den cep harçlığı olarak aldığı 625 kuruş için Ruznamçe’ye kaydedilmek üzere padişah tarafından kendi mührüyle mühürlenerek verilen teslim belgesi (24 Mart 1629), (BOA.HAT. 1446-28).

    Fatih döneminden itibaren yüzyıllar boyunca, şeyhülis­lamların yazdıkları fetvaları imza formülüyle kendi elleriyle imzalaması geleneği var­dır. Bununla birlikte mühür basmaları pek istenilmemiş olsa da, hastalığına binaen bazı şeyhülislamların fetva kağıtla­rını mühürledikleri görülüyor. Şeyhülislam Hamidîzade Mus­tafa Efendi, meşihati sırasında (1789-1791) ilmiye teşkilatının işlerine daha fazla zaman ayırabilmek kaygısıyla yazışma ve fetvaları imzalamak yerine mühürlemeyi usul edinmişti.

    Birden çok yetkilinin karar aldığı ve diğerlerinin tasdiki olmadan tek kişinin karar ve­remediği durumlarda/kurum­larda, güvenlik gerekçesiyle 3-4 parçalı mühürler kullanılırdı. Patriklerin, bazı tapu kalem­lerinin mühürleri böyledir. 2, 3 veya 4 ayrı yetkilideki her parçanın, mührün tutamak ye­rindeki vidalı bölüme aynı anda bağlanmasıyla mühür tek parça haline getirilip kullanılabilirdi.

    20. yüzyılın başına kadar uluslararası antlaşmalarda, altın ve gümüş “kozak”ların içindeki kırmızı mühür mumu üzerine büyük devlet armaları veya mühür basılırdı. Bun­ları her ülkenin birbirlerine göndermesi kaidesine uyan Osmanlılar da antlaşmaları aynı şekilde onaylamışlardır; arşivde bu kozaklardan çok sayıda bulunmaktadır.

    1belge_5
    Bosna ve Priştine’de kimi kaza ve köylerdeki imam ve muhtarların kullanımı için İstanbul’dan gönderilen mühürlerin tatbik defteri, 1866.

    Her mührün üzerine ya­zılanlar, kişinin meşrebine, zevkine, isteğine göre değişir­di. Sadece tek isimden ibaret mühür olabildiği gibi, baba adı, mesleği, lakabı ve bir dua cümlesi iliştirilmiş, her noktası doldurulmuş istifli mühürler de çoktur. İstifi aşırıya kaçan ve harflerin içiçe geçmişliğinden ötürü okunamayan mühürlerin kullanılmaması gerektiğine dair genelgeler de neşre­dilmiştir. 16-18. yüzyıllarda mühürlerde çoğunlukla Farsça deyişler, Arapça “kelam-ı kibar” denen sözler, Kuran’dan alınma ayetler yer alır (BOA.C.EV 6126). 19. yüzyıldan itibaren Türkçe ibareli mühürler çok daha faz­ladır. Erzurum Müftüsü Ahmed Dursun’un mühründeki “Lûtf-i Mevla’ya dayansın Dursun” iba­resinde olduğu gibi, kimi zaman mizahi unsurlar içeren metin­ler de konulurdu (BOA.A.M.1/71).

    Mühürlerde hüsn-i hattın her çeşidi kullanılsa da, talik yazısı en çok benimsenen yazı türüdür. Nesih, sülüs çeşitleri de ihmal edilmez. Eflak/Boğdan voyvodalarının mühürlerinde olduğu gibi kimi zaman resim de bulunur. Adı Şahin Mano­laki olan bir saray terzisinin mühründe, şahine pek benze­mese de bir kuş resmedilmiştir (Ankara İl Halk Kütüphanesi Yazmaları, 3262). Osmanlı Devleti’nde görevli İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük ülkelerin büyükelçileri dahi, bir zorunluluk olmadığı hâlde 18. ve 19. yüzyıllarda mühürlerini Türkçe ve Arap elifbasıyla ka­zıtmışlardır. Antet uygulama­sının başladığı 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, sefaret kağıtlarının antetleri de buna uygun klişelerle basılmıştır. Ünlü tarihçi Hammer’in Viyana Millî Kütüphanesi’ndeki bazı kitaplarının temellükünde kullandığı Arapça mühürler, meşhur ustaları Rahmi tarafın­dan 1793’te ve Azmi tarafından 1808’de hâkk edilmiştir.

    1belge_6
    Günümüzde İstanbul-Polonezköy olarak bilinen eski adıyla Adampol yerleşiminin mührü. Ay-yıldız ve Polonya devletinin arması olan kartalın bir arada bulunmasına Sultan Abdülmecid tarafından izin verilmiştir. Çevresindeki yazı Lehçe olup, ortada eski yazılı Türkçe metinde “Adampol Polonya Çiftlik İdaresi” yazmaktadır.

    18. yüzyıldan itibaren belge sahipleri, yazışmalarda un­van-makam adlarını belirtme­dikleri gibi kimi zaman isim­lerini de ihmal ederek sadece “bende” rumuzu veya yazısıyla yetinir. İsim yazdıklarında da Siyavuş, Mesih, İbrahim diye kısaca yazıp, belgenin arka yüzüne mühür vurmakla kimlik faslını geçiştirir. Kişinin mührü kağıdın arka yüzüne, önde isim yazılan yerin tam arkasına gelecek şekilde basılır. Bu sayede herhangi bir nedenle mektubu, borç senedini veya belgeyi iptal etmek istedikle­rinde, kağıt üzerinde isim ve mührün yazılı olduğu bölümü tek seferde yırtmak, kesip çıka­rabilmek mümkün olur. Birden çok kişinin imzaladığı mahzar türünden belgelerde ilk zaman­larda ön yüze isimler yazılıp mühürler arkaya basılmışken; 18. yüzyıl başından itibaren ön yüze basılıp altına isimler ya­zılmıştır. Osmanlı yazısı sağdan sola yazılmasına rağmen, belge altlarına basılan mühürler soldan başlar. Mazbata, mahzar türünden belgelerde en soldaki mühür en rütbeli, yüksek mev­kili kişiye aittir.

    Merkez bürolarına gerek taşra teşkilatlarından gelen tahriratlar olsun, gerekse vakıf görevlilerinden gelen yazılar olsun; kaleme gelir gelmez yapılan ilk iş “mührünü tatbik etmek”tir. Merkez bürolarında, hangi görevde olursa olsun taş­radaki her memur mührünün bir örneği mutlaka bulunur ve bunlar “tatbik defteri” adı veri­len büyük defterlere yapıştırıl­mak suretiyle arşivlenirdi. Taş­radan gelen yazı, kalem şefinin mührün üzerine yazdığı ‘tatbik’ yazısıyla tatbikçiye havale edi­lir; bu görevli bürodaki defterde yapışık mühürle karşılaştırdı­ğında sorun çıkmamışsa, kalem memuru belgedeki mührün üzerine “mutabıktır” (birbiriyle uyumlu) şerhini düşerek işlem­lerin yürütülmesi için süreci başlatır. Taşradaki görevlilerin ölüm, azil, istifa gibi sebeplerle yerine başkaları geldiğinde, ilk iş onun tatbik mührünün tatbik defterine kaydedilmesidir.

    1belge_7
    Yeniçeri Ağası Muharrem Ağa’nın 1664-1665 tarihli badem mührü. Yeniçeri ağaları bürokratik işlemlerde kağıdı katlayarak bu mührün yarısını kağıda basarlardı. ”Muharrem. Ağa-yı Yeniçeriyân-ı Dergâh-ı Âlî Aleyke İttikâlî, 1075” ibareli.

    Kimi görevliler dedelerinden, babalarından kalma mühürle­ri de kullanmışlardı. Bunlar o devrin büroları açısından sorun çıkarmamış olsa da, günümüz­deki tarih araştırmalarında büyük karışıklıklara yol açabilir. Örneğin Tepedelenli Ali Paşa’nın 1787-1822 arasında Yanya-Tır­hala bölgesini elinde tuttuğu yıllarda İstanbul ile yazışma­larında kullandığı mühürde 1104 (1692-93) tarihi yazılıdır. Babasının adı Veli, dedesinin adı Muhtar olan Tepedelenli, bizim bilemediğimiz bir büyüğünün veya bir başkasının 1104 tarihli ve Ali yazan mührünü kullanır­ken; bu durum ilgili mührü tanı­yan kalem memurları açısından sorun teşkil etmiyordu. Ancak günümüzde belgenin kağıt ve yazı özelliklerine pek dikkat et­meyen biri, Tepedelenli’ye ait ta­rihsiz bir belgede 1104 tarihli bir mühür gördüğü takdirde hemen belgeyi o tarihle sınıflandıracak ve aşağı yukarı 80-120 yıllık bir hataya sebep olacaktır.

    1belge_8
    Sultan 1. Abdülhamid’in kızı Hibetullah Sultan’ın 1789 tarihli kare mührü. “İsmetlü
    Hibetullah Sultan kerime-i Sultan Abdülhamid Han – 1203” ibareli.

    İşte bu gibi nedenlerden ötürü, Osmanlı Arşivi’nin tasnif çalışmaları içinde en önem­li meselelerden biri, tarihsiz belgelerin tarihlerinin tespitidir. Bu tür belgelerin tarihleri tespit edilemezse, araştırmacılar açı­sından sağlıklı bir değerlendir­meye tabi tutulmaları mümkün olmaz. Belgebilimi olan “diplo­matik” kurallarıyla, yazıbilimi olan “paleografya” teknikleri kullanılarak tarih tespiti yoluna gidilir. Dolayısıyla arşivcilikte en meşakkatli hususlardan biri tarihsiz belgelerin tarihlenme­sidir. Bu zorluğu aşmanın doğru yolu, kaime, mektup, arz vs. belge türündeki mührün aidi­yetinin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesidir.

    OSMANLI ARŞİVİ’NDE MÜHÜR

    Kaybolmayan izlerin peşinde

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmaları, haleften selefe devrolunan bir gelenekti. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir.

    Günümüze kadar mühürler üzerinde yapılan çalışmaların çoğu, sanat tarihi ve estetik kapsa­mındadır. “Belge bilimi/diplomatik” noktasından en derli toplu çalışma, Mübahat Kütükoğlu’nun Osmanlı Belgelerinin Dili (1994) adlı eserin­de “Mühür” başlığı altında ortaya konulmuştur. Akademik çalışmalar öncesinde Osmanlı Arşivi’nin Ha­zine-i Evrak adıyla anıldığı Osman­lılar’ın son döneminde kurulan ilk tasnif komisyonlarından itibaren; mühürlerin aidiyeti konusundaki ilk diplomatik çalışmalarının Hazine-i Evrak’ta (günümüzde Osmanlı Arşi­vi) başladığını söyleyebiliriz. İ. Hakkı Uzunçarşılı, arşivdeki araştırmaları sırasında Haşim Efendi’nin (So­yadı Kanunu ile “Durgun” soyadını almıştır) mühür ile ilgili çalışmalarını görmüş ve yararlanmıştır.

    1belge_Kutu
    Osmanlı Arşivi’nde Fehmi Pekol’un düzenlediği, Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli mühür katalogu.

    Arşivin eski genel müdürlerin­den Mithat Sertoğlu’nun “Mekkî” nisbesiyle anmasından dolayı, Haşim Efendi’nin 1862-63’de Mek­ke/Taif’te doğan Abdullah Haşim Efendi olması gerekir. Bu zatın, Ali Emiri Efendi’nin 1920’de kurulan komisyonundan önce 1919’da Hazine-i Evrak Tasnif Komisyonu reisi olan Hüseyin Haşim Efendi ile aynı kişi olup olmadığı tespit edile­memiştir. Osman Ergin tarafından kitaplaştırılan Muallim Cevdet’in arşiv çalışmalarına dair hatıratta; Haşim Efendi’nin okuyamadığı Dul­kadiroğulları’ndan Şah Budak’a ait bir mührü 4 gün uğraştıktan sonra okuyabilmesinden ötürü Muallim Cevdet’in duyduğu kıvanç nakledilir.

    Mithat Sertoğlu, 1945’te göreve başladığında tanıdığı ve 4 bin civarında mühür klişesini ezbere bilen Ahmet Hamdi Tanyeli adlı arşiv görevli­sinin, görme kaybı olduğu halde en silik mühürleri dahi kolaylıkla okuduğunu belirtir. Kültür tarihimizde önemli bir yeri olan A.H. Tanyeli, meşhur Bekir Ağa Bölüğü’ne adını veren Bekir Ağa’nın oğlu olup, sahaf­lık tarihimizin en önemli simalarındandır. Tanyeli’yi Haşim Efendi’nin talebesi olarak nitelendiren Ser­toğlu, kendinin de 8 bin ci­varında klişe tespit ettiğini belirtir; ancak Tanyeli’den bunları gerektiği gibi öğre­nemediğinden yakınır.

    Arşiv belgeleri üzerinde Osmanlı Arşivi personeli tarafından yürütülen mühür çalışmalarının haleften selefe devrinin bir gelenek haline geldiği anlaşılıyor. Mühür çalışmaları, Tan­yeli’den sonra Ferit Tümeren, Fehmi Pekol, Kemal Çolpan, Murteza Dede tarafından sürdürüldü. Ne var ki 80’lerden itibaren bu gelenek zinciri kopmuş; tüm bu çalışmalardan da Fehmi Pekol’un düzenlediği ve Kemal Çolpan’ın devam ettirdiği 1956 tarihli yaklaşık 400 sayfalık elyazması bir mühür katalogundan başka eser kalmamıştır.

    Topkapı Sarayı Müzesi Arşi­vi’nde tasnif çalışmalarını yürüten ekipten İbrahim Kemal Baybura ise, belge üzerine basılı 1.669 mühür­den oluşan bir koleksiyon meydana getirmiştir. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Top­kapı Sarayı’nda korunan mühürleri tanıtan bir katalog neşretmiştir. Deniz Müzesi ile Askerî Müze’de korunan mühürler ayrıntılı şekilde kataloglanmıştır. Günay Kut ile Ni­met Bayraktar’ın yazma eserlerdeki kitap mühürlerini tespit çalışmaları, bu konunun ilk kitabını ortaya çıkar­mıştır. Günümüzde, Yazma Eserler Başkanlığı’nda kitap mühürleri üzerine daha kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Başkanlığın web sitesi üzerinde oluşturulan katalog kamuya açıldığı gibi, interaktif mü­hür okuma alıştırmaları da yapıla­bilmektedir.

  • Genç Osmanlı diplomasisi Talleyrand’ın kurbanı oldu

    Genç Osmanlı diplomasisi Talleyrand’ın kurbanı oldu

    18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbelerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politikada oyunu kurallarına göre oynayabilmek için Avrupa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. Paris’e gönderilen ilk Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efendi, kurt politikacı Talleyrand’ın oyununa gelecekti.

    Devletler arasında dost­luk-düşmanlık ilişkisini belirleyen en önemli husus çıkar birliğidir. Karşılıklı çıkarları sürerken dost olan ülkeler, bunlar zedelendiğinde birbirlerine düşman saflarda yer almakta gecikmez.

    Osmanlı Devleti klasik dö­nemde gücünün üstünlüğüyle dünya politikasında edindiği yeri ve çıkarlarını korumak adı­na, uluslararası antlaşmalara sadık kalmaya özen göstermiş­tir; ancak her anlaşmaya da uymuş değildir. Klasik dönem­deki rahatlığının aksine, güçten düşmeye başladığı 18. yüzyılda akdettiği anlaşmalara sadece uyulmasını beklemiş; nakz-ı ahd anlamına gelecek hareket ve eylemlerden kaçınmıştır (Kemal Beydilli “Dış Politika ve Siyasi Ahlak” adlı makalesinde bu konuyu zengin örneklerle ele alır). 18. yüzyılda dış politika­da “dostluk ve mertlik” rolleri değişmiş -Kemal Beydilli’nin deyimiyle- Osmanlılar “zaru­reti meziyet haline getirerek” kendilerinin sözlerine sadık, Avrupalılar’ın ise “yalancı ve sahtekar” olduğunu vurgula­maya başlamışlardır. Türkler, içinde bulundukları bu durumu diplomasilerine de uyarlayarak, birey ahlakı ile devlet ahlakını birbirine karıştırmışlardır.

    Kapak_Dosyasi_8
    Joseph Boze’un Es-Seyyid Ali Muhasebe-i Evvel el-Memur be-Sefa[r] et-i Franca başlıklı 1799 tarihli eserinde Louis- Jacques Cathelin’in çizdiği Seyyid Ali Efendi gravürü.

    18. yüzyılda bilhassa Rusya ve Avusturya’dan yediği darbe­lerle büyük hasar alan Osmanlı Devleti; kurtlar sofrasında ayakta kalabilmek, dış politi­kada oyunu kurallarına göre oynayabilmek adına, Avru­pa’da daimi elçilikler açmaya karar verdi. O zamana kadar yurtdışına gönderilen elçiler, ya bir anlaşma metnini ortaya koyabilmek için seçilen mu­rahhaslardan yahut Osmanlı hanedanıyla ilgili cülus, doğum, ölüm, evlilik gibi vukuatları haber vermek için gönderilen ve işleri bitince ülkeye dönen kişilerden ibaretti. İlk defa 3. Selim devrinde (1789-1807), Av­rupa’nın önde gelen ülkelerinin Berlin, Viyana, Londra ve Paris gibi başkentlerinde ikamet elçilikleri açıldı. Avrupalı­lar’ın onca zamandır diplomat yetiştirmek, Türkçe, Arapça ve Farsça öğretmek için açtıkları şarkiyat okulla­rına karşın, Türkler’in Avrupa dillerine aşina­lıkları ve bu yönde bir eğitim politikaları yoktu. Tercümanlık görevlerini Ef­lak-Boğdan voyvoda aileleri olan Fenerli Beyler’e havale et­mişler, hatta ecnebi lisanlarını öğrenmeyi küçüklük ve onur kırıcı bir davranış olarak belle­mişlerdi.

    Böyle bir ortamda Avru­pa’ya ilk yıllarda gönderilen mukim elçilerimiz dil bilmez, politika hilelerinden anlamaz­lardı; ancak o dönem diplomat­lıkta hiç de aranmayan mert, asil, sözünün eri ve samimi adamlardı. Bu vasıflarıyla elbette iyi insanlardı; ancak iyi diplomat değillerdi. Görevle­rinde istenilen başarıyı gös­teremediler, sürekli aldatılıp kandırıldılar.

    Osmanlılar’da genel durum böyleyken, 1789’da zuhur eden Fransız Devrimi sonrası Avrupa’nın dengeleri altüst olmuş ve yeni bir düzen kurulmaya başlamıştı. Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan yeni yönetim ve devlet adamları gözlerini bir yandan Osmanlı topraklarına dikmişler; öte yandan Avru­pa’da düşman bildikleri ülke­lerle Osmanlılar’ın bir ittifaka dahil olmamaları için ellerin­den geleni yapmaya çalışmış­lardır. Fransa’nın en büyük şansı, kadroları içinde dünya diplomasi tarihinin gördüğü en aktif, “iş bitirici” ve entrikacı politikacı Charles-Maurice de Talleyrand’ı barındırmasıydı.

    Kapak_Dosyasi_9
    Breguet saat firmasının Seyyid Ali Efendi için özel tasarladığı mineli saat, firmanın Paris’teki müzesinde sergileniyor

    Bu asalet bağı güçlü kişi­lik 1754’te Paris doğumluydu. Kökleri 10. yüzyıla kadar inen Perigord’lu asil bir ailenin men­subu olarak, o devirde soylulara münhasır askerlik mesleğine girmek istediyse de ayağında­ki fiziksel arızadan dolayı bu gerçekleşmeyince, din adamı olmak için kiliseye bağlan­dı. Krallara hizmet ederken, Fransız Devrimi’nin en güçlü kişiliklerinden biri oldu. 84 yıllık ömrü, Avrupa diplomasi­sinin en muhteşem kariyerle­rinden birini sergiler. Gelgitli bir ruhî durumun etkisindeki Napoléon’un en büyük destek­çisi olarak bilindiği zamanlarda bile, ondan daima bir adım önde hareket edebilmiştir. Avrupa devletlerinin, krallıklarının, oligarşilerinin tarihte ilk defa yeni bir kimliğe büründüğü 1815 Viyana Kongresi’nin mi­marı, arkasındaki büyük orga­nizatör de kendisidir. Böylesine parlak bir kariyerin kuşattığı kişinin Fransa Dışişleri Bakanı olduğu ilk andan itibaren kar­şılaştığı Osmanlı büyükelçile­riyle uğraşması; onları istediği yönde harekete zorlaması; geleceğin usta ve kurt diploma­tının alıştırma hamleleriydi. Bu hamlelerin Osmanlı dünya­sındaki etkisi sarsıcı ve yıkıcı olmuştur.

    Paris’te ilk mukim Osmanlı büyükelçisi Seyyid Ali Efen­di’dir. 1796’da 3 yıllığına tayin edilip 1797 Temmuz’unda başladığı görevini sürdürür­ken Fransızların Mısır’ı işgali gerçekleşmişti. İki ülkenin savaş halinde bulunmasından dolayı İstanbul’daki Fransız büyükelçisi Ruffin önce elçilik konutunda, sonrasında Yedi­kule zindanında hapsedilmiş; mukabele-i bi’l-misl gereği Ali Efendi’nin de hapsedileceği beklentisi gerçekleşmemiş; an­cak Paris’te elçilik konutundan dışarı çıkması engellenmişti. Bu nedenle Seyyid Ali Efen­di, 4 Haziran 1802 tarihinde Napoléon’a güven mektubunu sunmasına kadar fazladan 2 yıl boyunca Paris’te kalmıştır. İstanbul’dan yanına tercüman olarak tayin edilen Rum asıllı Codrika, daha ilk anda Talley­rand tarafından devşirilmiş ve Ali Efendi’nin İstanbul ile yaptı­ğı tüm yazışmalar İstanbul’dan önce Talleyrand’ın malumu olmuştur! Codrika daha sonra İstanbul’a dönmemiş ve Fran­sa’nın hizmetine girmiştir.

    Kapak_Dosyasi_10
    Paris Büyükelçisi Seyyid Ali Efendi’nin İstanbul’la yaptığı tüm yazışmalar, önce kurt siyasetçi ve diplomat Talleyrand’ın önüne geldi. Talleyrand’ın hamleleri Osmanlı dünyasında sarsıcı ve yıkıcı etkiler oluşturdu.

    Elçilikte bulunduğu sürede Ali Efendi’nin başına gelen­ler; Fransa Devleti ve Dışişleri Bakanı Talleyrand tarafından aldatılma serüveni; Maurice Herbette’in Ali Efendi monogra­fisinden, Seyyid Ali Efendi’nin Sefaretname’sinden, ayrıca çok zengin bir malzeme olarak Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hüma­yun Koleksiyonu’ndaki belge­lerden izlenebilir. Seyyid Ali Efendi’nin Fransızlar’ın Mısır’a asker çıkarması ihtimalinden bahsettiği ve İskenderiye’de Memluk beylerini ürkütmeden çıkarmayı engellemek için tedbirler alınmasını önerdiği belge de bu koleksiyondadır. Bu uyarısı dikkate alınmamış ve iş işten geçtikten, Fransızlar Mısır’ı işgal ettikten sonra hâlâ durumdan habersiz olduğu­nu gösteren bir tahriratının üzerine gayet haksız bir şekilde 3. Selim tarafından “ne eşek herifmiş” yazılmıştır (#tarih, Eylül 2017, sayı: 40).

    Seyyid Ali Efendi’den sonra 1803-1806 arasında Paris Büyükelçiliği’ne getirilen Hâlet Efendi de Talleyrand’ın entri­kalarından nasibini almıştır. 2. Mahmud devrinde “Devlet Kah­yası” unvanıyla ve ince siyase­tiyle padişahtan sonra devletin en kudretli kişisi olacak olan Hâlet Efendi için Paris elçiliği “staj dönemi” olmuştur. Mek­tuplarıyla, takrirleriyle Hâlet Efendi’nin sefaret dönemine dair oldukça zengin bir malze­meye sahibiz. Süheyla Yenidün­ya tarafından değerlendirilen bu malzeme Devletin Kahyası, Sultanın Efendisi Mehmed Said Hâlet Efendi adıyla kitaplaştırıl­mıştır.

    Napoléon döneminde Paris Büyükelçiliği’ne atanan üçüncü isim Seyyid Abdürrahim Muhib Efendi’dir. Görev süresi olan 1806-1811 arasında Osmanlı Devleti’nin en büyük krizleri yaşanmıştır: İngiliz Donanma­sı’nın İstanbul önlerine gelmesi, Kabakçı İsyanı, 3. Selim’in taht­tan indirilip 1 yıl sonra öldürül­mesi, Nizam-ı Cedid düzeninin sonu… İki ayrı sefaretnamesi vardır. Napoléon-Talleyrand birlikteliğinin ve zıtlaşmaları­nın zirve yaptığı bu zaman dili­minde de, Osmanlı Devleti’nin Fransız diplomatları tarafından aldatılmaları devam etmiş­tir. Osmanlı Devleti, “denize düşen yılana sarılır” sözünü doğrularcasına kurduğu geçici ittifaklarla; Düvel-i Muazzama tarafından dayatılan ıslahat hamleleriyle; kimi zaman açık, kimi zaman gizli himayelerle, sonuna geldiği ömrünü uzat­maya çalışacaktır.

  • Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı mutlakiyeti sultana mutlak güç sağlamıyordu

    Osmanlı sisteminde zamanla oluşan Meşveret Meclisleri, modern anlamdaki parlamentoya giden yolun başlangıcıydı. 600 yıllık devlette hiçbir padişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmadı. 1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tarihine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır.

    Padişahların tahta çıktık­tan sonra belirli bir görev süreleri yoktur. Onlar ölünceye kadar saltanat sürmek üzere tahta çıkar. Elbette her padişah böyle olmasını temenni etmiştir; ancak eceliyle ölmeden tahttan indirilerek kendinden sonra gelen oğluna, kardeşine veya yine Osmanlı soyundan yeğenlerine saltanatı devretmek zorunda kalan bir hayli padişah bulunur.

    Osmanlı Devleti’nin 623 yıllık ömründe tahta çıkan 36 padişahtan 12’si (2. Bayezid, 2. Osman, 1. Mustafa, İbrahim, 4. Mehmed, 2. Mustafa, 3. Ahmed, 3. Selim, 4. Mustafa, Abdülaziz, 5. Murad ve 2. Abdülhamid) “hâl edilmiş” yani tahttan indiril­miştir. Bunlardan 2. Bayezid zehirlenmiş; 2. Osman, İbrahim, 3. Selim, 4. Mustafa öldürülmüş; Abdülaziz intihar mı cinayet mi olduğu hâlen tam olarak açıklığa kavuşmayan bir şekilde hayatını kaybetmiştir. Her 3 padişahtan biri, kendilerinde vehmedilen o kadar güce rağmen iktidardan alaşağı edilip, tahtlarını hatta hayatlarını kaybedebiliyorsa; bunlar için “astığı astık-kestiği kestik” benzetmesi ne kadar doğrudur?

    Yönetim ilkeleri içerisinde padişahların yetkisine bırakılan “siyaseten katl” uygulamasıyla devlet adamlarının, sadrazam­ların hatta ulemadan üst rütbeli şahıslarla şeyhülislamların bile idama gönderilebilmesi, “astığı astık-kestiği kestik” deyimiyle izah edilemez. Bu uygulama­nın ne ölçüde hukuki olduğu tartışılabilir; ancak şeyhülislam fetvası olmadan siyaseten katl gerçekleşemezdi. Şeyhülislam­lar da bu fetvaları verirken “şer’i maslahat değildir, ululemrin isteğiyledir” diyerek sorumlu­luğu üzerlerinden atmışlardır. Köprülü Mehmed Paşa’nın ölü­münden sonra sadrazam olan oğlu Fazıl Ahmed Paşa’nın, 4. Mehmed’in huzurunda babası­nın “haksız yere adam öldürüp çok kan döktüğünü” söyleyen Şeyhülislam Esirî Mehmed Efendi’ye “hepsini senin fet­vanla öldürdü” diye çıkışması; bunun üzerine şeyhülislamın “şerrinden korkardım, onun için fetva verdim” demesi gibi, diğer şeyhülislamlardan da aynı korkuyla hareket etmiş olanlar çıkabilir.

    “Devlet benim! Benim uğru­ma can verin!” diyen padişahlar olduğu kadar, “devlette herkesin hissesi vardır” diyen padişah­ların da bulunduğuna bakılırsa; 6 asırlık bir devletin kuruluş­tan yıkılışa kadar birbirinden farklı usullerle yönetilmesi gibi padişahların meşreplerinin de birbirinden farklı olması çok doğaldır.

    Kapak_Dosyasi_9
    3.Selim’in cülus törenini tasvir eden minyatür.

    Güç odakları hep vardı

    600 yıllık devlette hiçbir pa­dişah, tahtta oturduğu sırada mutlak bir güç olarak ortaya çıkmamıştır. Saltanat âlemi dengelerin ayakta tuttuğu bir dünyadır. Küçük bir beylik de olsa, 3 kıtaya, 7 iklime yayılmış devasa bir devlet de olsa, her sultanın iktidarını bir ucundan istinat ettirmek zorunda kaldığı şahıslar, güç odakları ve nüfuz sahipleri her zaman varolagel­miştir. Bazı devirlerde uluslara­rası güçler dengesi de saltanatın devamı veya son bulması nokta­sında etkili olabilmiştir. Sadece Osmanlı saltanatında değil; Batı’da, Doğu’da kurulu monarşi düzenlerinin hepsinde de aynı seyir sözkonusudur.

    Dengelerin ucunda hüküm süren padişahlar açısından gücünü gösterebilmeye yarayan ordusunun, kullarının, hazine­lerinin, velhasıl debdebe ve ihti­şamını sağlayan maddi araçla­rın değeri; iktidarının kaynağını Kut’a, Gök Tanrı’ya veya Allah’a dayandırıp onun yeryüzündeki gölgesi olduğunu iddia etmekten daha yüksektir. Elbette geniş halk yığınlarının geleneksel iktidar meşruiyetini sağlama araçlarındaki Tanrısallığa, “mavi kan”a itibarı her şeyden yüksektir; ancak önce parayı ve tahtı ele geçirmek gerekir. Osmanlılar öncelikle beylikten devlete giden yolun taşlarını sağlam döşemeye uğraşmış, uç beyliği olarak düşman sınırında bulunmanın avantajıyla diğer Anadolu beyliklerinden gazâ ve ganimet uğruna akın akın kendisine katılanlarla imrenilen bir silahlı güce ulaşmıştır. Kısa sürede elde ettiği topraklar ve nüfus ile servetini katladıktan, dengelerini iyi kurduktan ancak iki asır sonra kendilerini Kayı boyuna bağlamayı akıl etmiş­lerdir.

    İktidarın meşruiyetini benimsetmek kadar önemli olan husus, sürdürülebilirliğini sağlamaktır. Doğu kültürlerin­deki siyasetname/nasihatname geleneğinde devleti sürdürebil­menin en önemli ayağının adil yönetici/adaletli idare olarak belirtilmesi boşuna değildir. İslâm kültürünün hakim olduğu devletlerin siyaset anlayışında “müşrik veya kafire benzeme­mek”, onlarla aynileşmemek önerilir; ancak adalet konusun­da Sasani hükümdarı Nuşire­van müşrik olmasına rağmen adaletin mümtaz bir simgesi olarak model alınır. “Devlet ada­let ile kaim, zulüm ile viran olur” anlayışı benimsenir.

    Kapak_Dosyasi_10
    Osmanlılar, oldukça büyük bir coğrafyayı yüzyıllarca Topkapı Sarayı’ndan yönetti. Sarayın denizden görünüşü.

    Yüksek mahkeme

    Adaleti sağlamanın yolları açık­tır. İster bireysel, isterse toplu her türlü şikayetin kurumsal karşılığı vardır. Devletin en üst yönetim organı Dîvân-ı Hümâ­yun, aynı zamanda adaletin tesis edildiği bir mahkemedir. Padişahın mutlak vekili olup “sahib-i devlet” unvanıyla anılan sadrazam, başvezir olarak Kub­bealtı’ndaki vezirler ve kalabalık bir bürokrat kadrosuyla ülkenin kaderini elinde tutar. Savaşa, barışa, vergiye, cezaya burada karar verilir. Bayındırlıktan asa­yişe kadar her karar burada alı­nır. Ülkenin dörtbir yanına ada­let dağıtmak üzere gönderilen fermanlar divanda hazırlanır ve “geciken adalet adalet değildir” anlayışıyla bunlar mürekkebi kurumadan yola çıkarılır.

    Devletin gücü kuvveti yerin­deyken sıradan bir mübaşirin, çavuşun getirdiği fermanın üzerindeki tuğrayı gören herhangi bir zalimin, eşkıyanın, gök kub­benin altında kaçabileceği yer kalmamıştır. Hüküm infaz edilir veya yoldan çıkmışlar yola ge­tirilir. Bütün bu icraatın bir tek padişahın gücüyle yapılabilmesi imkânsızdır ama, her olumlu icraat padişahın gücünü arttırır, hatalı kararların günahı vezir­lerin boynuna yüklenir (zaten vezir demek günahları yüklenen demektir). Zaferler sultanların hanesine yazılır, hezimetler kulların boynunu vurdurur.

    Türkiye’de adalet tarihinin hangi bahsi yazılacak olursa, ilk önce bakılması gereken kaynak­lar işte bu Dîvân-ı Hümâyun’un ortaya koyduğu sicil defterle­ridir. Kanunî öncesi zamanlara ait defterler bugüne intikal etmemişse de, onun zama­nından devletin sonuna kadar “Mühimme, Ahkâm, Şikâyet, Kalebent Defterleri” adları altın­da tasniflenen ve buradan tüm Osmanlı coğrafyasına, taşraya gönderilen hükümlerin kayde­dildiği “Şeriye Sicili Defterleri” gibi binlerce cilt tutan kayıtlarla ülkenin adliye tarihi kesintisiz olarak gözler önündedir.

    Üçlü yönetim

    Osmanlılar’da yönetim “kalemi­ye/mülkiye, ilmiye, seyfiye” ola­rak üçlü bir taksimatla formüle edilir. Sadrazamın mülkiye cephesi kadar, şeyhülislamın en tepede olduğu ilmiye cephesi de kalabalık bir teşkilata sahiptir. Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ülkenin en küçük kaza merkez­lerindeki kadılardan, naip­lerden, en ufak medreselerin hocalarına kadar adliye ve ilmi­yenin her şeyinden sorumludur. Hukuk düzeninin ve eğitim-öğ­retimin yegane yetkilisi ilmi­yedir. Ordu ve donanmaya, hep birlikte seyfiye denilir. Yeniçeri Ağası, kaptanpaşa ve bunlara bağlı ücretli/ulufeli askerlerle profesyonel ordu teşkilatlanma­sının en iyi örneği, birkaç asır boyunca Osmanlılar tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Böylesine teşkilatlı bir devlet örgütünde, padişahların sevk ve idaresine bile gerek kalmadan işler yürürdü. Öyle de olmuştur ve 1. Mustafa gibi akli melekele­rinden yoksun olduğu hâlde iki defa tahta oturan bir padişahın, ayrıca 12 yaşındaki 4. Murad ile 7 yaşındaki 4. Mehmed’in hüküm­darlıkları sırasında, onlar büyü­yüp devlet işlerini idrak ettikleri zamana kadar devlet mekaniz­ması sorunsuz işlemiştir.

    Hanedan anlayışının te­kamülüyle birlikte, 1. Ahmed devrinden itibaren saltanatın babadan oğula geçmesinden vazgeçilip en büyük erkek şeh­zade yani veliahtın padişahlık tahtına oturmasının usul edi­nilmesiyle birçok kural değişti. Şehzadelerin öldürülmesi terke­dilmedi ama, bunların sancak­lara gönderilip devlet tecrübesi kazanmalarından vazgeçildi; dolayısıyla padişah oluncaya kadar “kafes hayatı” denilen acı ve ızdıraplı bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldılar. Bu zaman diliminde Dîvân-ı Hümâyun da eski düzenini kaybederek yerini Paşakapısı veya Bab-ı Asafi de­nen yapılanmaya terketti. Yavaş yavaş devletin çarklarını eline geçirmeye başlayan bürokra­si her sahada uzmanlaşmaya doğru giderken, devletin ıslahat ve yenileşme çabaları da ilk meyvelerini veriyordu.

    Kapak_Dosyasi_11
    Kubbealtı’nın karşısında yer alan padişah makamı, arz odasının kapısı.

    1683 Viyana Kuşatması ve takiben 16 yıl süren savaşların sonunda 1699’daki Karlofça Antlaşması ile büyük bir hezimete uğrayan Osmanlılar, 4 yıl sonra tahta çıkardıkları 3. Ahmed zamanında ilk ıslahat faaliyetle­rine başladılar ve yeni bir uygu­lamayı gelenek haline getirdiler. Ağabeyi 2. Mustafa’nın (orduyla sefere çıkan son padişah) yerine tahta çıkan 3. Ahmed’le birlikte “vekil-i mutlak” olan sadra­zamlar, aynı zamanda serdar-ı ekrem sıfatıyla bulundukları ordunun başında ve ordugah­larda düzenledikleri divanlarda devlete ait her kararı alır oldular. Sadrazamın İstanbul’dayken maiyeti olan sadaret kethüda­sı, nişancı, reisülküttap, divan görevlileri ve defterdarlar da or­duyla birlikte sefere çıkıyor; her birine eş rütbeli olarak “rikab” adı verilen görevliler sadrazam yerine bırakılan sadaret kayma­kamlarıyla İstanbul’da yaşıyor; işlerini buradan yürüterek or­duyla haberleşmeyi sağlıyordu

    17. yüzyılın ortalarından itibaren Rusya’yla girişilen büyük ve uzun süreli savaşlar sırasında “meşveret/danışma meclisi” adı verilen ve katılımcı sayısı değişken toplantılarda kararlar alınmaya başlandı. Aslında erken zamanlardan itibaren padişahlar ara sıra bu şekilde meclisler düzenlemiş­lerdi. Zamanla başlı başına bir uygulama hâlini alan meşveret meclisleri, Türkiye’nin yönetim anlayışında parlamento mües­sesesine giden yolun başlangı­cıdır. Kaynağını Kuran’dan ve Hz. Muhammed’in öğütlerinden alan danışma, istişare toplantısı anlamındaki “meşveret”, Arapça bir konuyu görüşmek anlamın­daki “şûrâ” kökünden türemiş­tir. Padişahlar Dîvân-ı Hümâ­yun’un işleyişinden farklı olarak meşveret meclislerinde tavsiye niteliğinde alınan kararları çok önemsemişler; rical-i devletin bu toplantılarda hiç kimseden çekinmeden fikirlerini ortaya koymasını ve doğru eylemin ancak bu şekilde belirlenece­ğini defalarca belirtmişlerdir. Aslında bir anlamda yönetici sınıfı bilinçlendirmeye, devlette hissedar kılmaya yönelik bu tür girişimler en çok 3. Selim’in yönetim anlayışında yer bulmuş; ondan sonra 4. Mus­tafa’nın da talepleri bu yönde olmuştur.

    Sultan 3. Selim 7 Nisan 1789’da tahta çıktığı sırada, 1. Abdülhamid’in son yıllarında, 1786’da başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sürüyordu ve yeni tahta oturan genç padişah son karar verici olmadan önce bu durumu etraflıca anlamak istiyordu. Bu nedenle 31 Ocak 1790’da imza­lanan Prusya İttifakı senedinin müzakereleri esnasında Prusya elçisi bir an önce imza istediğin­den, seferde olan sadrazamın yerine bakan sadaret kaymaka­mı, topu yeni padişahın kuca­ğına bırakıvermişti! 3. Selim bunun üzerine yazdığı bir hatt-ı hümayunda “Ben padişah olalı 1 sene dahi olmadı. Devletime ne vechile hayırlı olacağını bile­mem. Ve benim re’yim ile cevap vermem. Seleflerim zamanında olan mekrûh maddeleri hep padişahların üzerine sayarlar. Devletimde bu kadar ricâl ve ulema var. Münasip görürler ise ne güzel. Yoksa ben elbet şu iş olsun demem” (BOA.MHD. 11) diyerek ustaca bir manevrayla sorumluluğu rical-i devletin üzerine bırakmıştır.

    Sultan 3. Mustafa zamanında, 1768’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı; 1774’te ölen 3. Mustafa’nın yerine tahta geçen 1. Abdülhamid’in saltanatının ilk yılında, Küçük Kaynarca Antlaş­ması’yla sona erdi. Osmanlılar’ı büyük ölçüde yıpratan bu savaş, hazinenin dibine darı ekmek­le kalmadı; padişahın oğlu Şehzade Selim’in doğumunda gelen hediye ve paraları mu­hafaza eden haremi Mihrişah Kadın’dan 1773’te senet karşılığı borç alınmasına da sebep oldu!

    Sultan 1. Ahmed zamanında 1606’da açılan İran Seferi’ne para bulunamadığında da hâl çaresine bakmak için meşveret meclisi toplanmıştı. Şeyhülis­lam Sunullah Efendi o mecliste padişaha “para yoksa Mısır ha­zinesi var; o da yetmezse deden Kanunî’nin Budin Seferi’nde yaptığı gibi saraylardaki altın kap kacak eritilip para bastırıl­sın” diyebilmiştir. Buna şiddetle itiraz eden 1. Ahmed, “Mısır Hazinesi benim cep harçlığım, kap-kacak dediğin çorba tasım. Devir Kanunî’nin devri değil, bu zaman o zamana uymaz” diye­rek yönetici kademeyi ve orduyu karşısına alma pahasına buna itiraz etmişti.

    Aradan 167 yıl geçtikten sonra 3. Mustafa’nın, onun ardından 1. Abdülhamid’in, 3. Selim’in orduya para yetiştirmek için şahsi servetlerini feda etme­leri, saraydaki evaniyi paraya çevirtmeleri, sultanların “alan el” olmaktan vazgeçip “veren el” olmaya başlamalarına işarettir. 1. Abdülhamid kendi örnek olduğu bu eyleme vezirlerin, büyük ser­vet sahibi paşaların da katılması­nı istedi; gönüllü yanaşmayanları zorlayarak paralarını aldı (BOA. HAT. 54389, 54748). Padişahlar bu tarihten sonra devleti kendi mülkleri olarak görmeye devam etseler de rical-i devlet ile birlikte taşın altına el koyma ihtiyacını daha fazla hissederek eylem ve ilkelerde onların da devlette hisse sahibi olduklarını düşündürecek bir üslup geliştirdiler. Bu üslubun tezahür ettiği en önemli mec­ra, işte bu meşveret meclisleri olmuştu.

    Kapak_Dosyasi_12
    Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul alındıktan sonra yaptırılan Topkapı Sarayı, diğer padişahların ekleriyle günümüzdeki hâlini aldı.

    ‘İstemezük’ muhalefeti

    1787-1792 Osmanlı-Rus Sava­şı’nın sonunda Avusturya ile Ziştovi, Rusya ile Yaş Antlaşma­ları’nın imzalanmasıyla büyük hasar alan devlet, hemen ıslahat çalışmalarına başladı. Bu mak­satla toplanan birçok meşveret meclisinde alınan kararlar yanında, ulemaya sipariş edilen layihalarda yer alan fikirler doğ­rultusunda Nizam-ı Cedid adı verilen Islahat Dönemi başladı. Bu dönem 3. Selim’in tahttan indirilip yeğeni 4. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla bir süreliğine kesintiye uğradıysa da, sonra gelen 2. Mahmud’un o döneme kadar görülmemiş ölçekte uy­gulamaya koyduğu yenilikler bu kesintiyi önemsizleştirdi.

    “Kuvvetler ayrılığı”nın esa­misinin okunmadığı çağlarda, padişahların ve bürokrasinin gücünü sınırlayabilen, denetle­yebilen hatta diktatörleşmenin önüne geçebilen yegane güç, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsü­nün ittifakıyla oluşan “isteme­zük” ekibi olmuştur. Hâl’ler ve iclasler büyük oranda bu üçlü ittifakın eseridir. 2. Mahmud’un taviz vermeden ıslahatları uygu­layabilmek uğruna kendinden önceki padişahların geliştirdiği “katılımcı saltanat” yöntemini askıya alması, kendisini ister istemez ulema ve Yeniçeri’yle karşı karşıya getirmişti. Anadolu ve Rumeli’nin “âyan aileleri” de 2 asır boyunca güçlenmelerinde katkıları olan bu gruplarla ittifak hâlindeydi.

    Ayan aileleriyle, ulema ve Ye­niçerilerle saltanatının hemen başında imzalamak zorunda kaldığı ve iktidarını sınırlayan Sened-i İttifak’ı ilk fırsatta yırtıp atan 2. Mahmud’un hedefi belli olmuştu. “İstemezük”çülerin hâlen etkili olması, merkezî otoriteyi eskiye nazaran çok daha güçlü bir şekilde tesis etmek isteyen 2. Mahmud’u engelliyordu; bu nedene gücünü tesis eder etmez ilk elde Yeniçe­ri Ocağı gibi 5 asırlık bir tarihî kurumu izi-bucağı kalmayacak bir şekilde ortadan kaldırmayı başarmıştır. Ardından ulema­nın elindeki mali gücün kaynağı olan vakıfları denetleyebilmek adına, ilk olarak nezaret adıyla “Evkaf Nezareti” kurulmuştur. Esnaf ve sanatkarın ortadan kaldırılması amaçlanmadıy­sa da, Yeniçeri-esnaf-ulema üçlüsünden son elde kalan esnaf sanatkar grubu da 1838’de Bal­talimanı Ticaret Sözleşmesi’nin ağır koşullarından dolayı iyice etkisizleşince, ülkenin kaderini belirleyici bu üç unsur da orta­dan kalkmış oldu.

    2. Mahmud’un yenilikleri, oğlu Abdülmecid’in ilan ettir­diği Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile başlayan Tanzimat Dev­ri’ni hazırlamıştı. Bu devirde merkezî otorite güçlense de, padişahların gücünü sınırlayan, idam-müsadere-keyfî idareyi ortadan kaldıran hatt-ı hüma­yunla katılımcı yönetime gidiş iyice hızlandı. 1840’tan itibaren kurulan mahalli meclislerin önceliği vergi tarhı ve tahsili olsa da, ülkenin en ufak kazasın­da bile kurulan bu meclislerle halkın politik bilinci eskilerde hiç olmadığı kadar gelişti.

    İstanbul halkı, kaza meclis­lerinden ve seçim pratiğinden yoksun olduğu için, ilk Meclis-i Mebusan’a kadar yaklaşık 35 yıl boyunca seçimle, adaylıkla, bürokrasiyle hemhal olmuş taş­ralıların gelişim düzeyinden ha­bersizdi. İlk Meclis-i Mebusan’da taşradan gelenleri küçümseyen İstanbul mebusları, hiç bekle­medikleri ancak karşı karşıya kaldıkları politik bilinç sahibi taşralıların manevraları karşı­sında etkisiz duruma düştüler. Meclis-i Vala ve diğer nezaretle­rin meclisleri de ülkenin parla­mento ve seçilmiş milletvekil­leriyle yönetimine giden yoldaki yapı taşlarından olmuştur.

    Kapak_Dosyasi_13
    Osmanlılar’da ıslahat çalışmalarını başlatan Selim, Yeniçeriler tarafından katledilecekti.

    Tanzimat döneminde, bürok­rasinin güçlü sadrazamlar eliyle padişahların bıraktığı boşluğu doldurmadaki gayretleri sonu­cunda, Babıâli hükümetlerine tepkiler artmaya başladı. Reşid, Âlî ve Fuad Paşalar’ın sadareti sırasında oluşan “Yeni Osman­lılar” muhalefeti, padişahı bile Babıâli bürokrasisinin diktatör­lüğüne maruz kalmış gösteri­yordu (Teşhiste doğruluk payı vardır; zira Babıâli’de dönü­şümlü olarak sadarete gelen ve hariciye nazırlıklarında bulu­nan bu üçlünün son ferdi olan Âlî Paşa’nın 1871’de ölümüyle Sultan Aziz’in rahat bir nefes al­dığı ve öldüğü günü kastederek “işte bugün padişah olduğumu bildim” dediği rivayet edilir).

    1876’da ilk Kanun-ı Esasi ve Meclis-i Mebusan’ın ömrü çok kısa sürdüyse de, Osmanlı tari­hine vurduğu damgada 6 asrın emeği vardır. Oysa o meclis neler neler yapmaya adaydı! Topu topu 5 ay süren ömründe, bu toprakları vatanımız olarak bilmemizin yolunu açtılar; reaya kumaşından vatandaş kıyafeti çıkarmaya çalıştılar. Demokra­tik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirip bugüne getirdiği vatandaşının idraki kimi zaman verdiği verginin hesabını sor­maya yetmezken, o meclisteki mebuslar “bütçe de bütçe” diye tutturdular. Harcanan her kuru­şun hesabını sormaya kalkarak, elini Hazine’den çekmeden ge­çinmeye alışmışların akıllarını başlarından aldılar. Hiçbir üreti­mi bulunmayan, memlekete faydası olmadığı hâlde baş tacı edilen asalak bir yönetici sınıfı titrettiler. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’ndeki kötü gidişin fatura­sını kesmek üzere Serasker Re­dif Paşa başta olmak üzere ordu erkânını hesap sormak üzere meclise çağırdılar. Nice sonra kendilerini dinlemeye tenezzül eden padişah 2. Abdülhamid’e “Geç kaldın hünkarım; daha savaşın başındayken meclisi dinleyecektin. Artık iş işten geçti” diyebildiler. Bunu dedik­leri anda da 2. Abdülhamid “ben artık dedem Sultan Mahmud’un yolunu izlemek zorunda kalaca­ğım” diyerek parlamentoyu tatil etti ve Kanun-ı Esasi’yi yürür­lükten kaldırdı.

    Bundan sonraki 30 yıl boyun­ca 2. Abdülhamid’in müstebit idaresi altında kalan Osman­lılar’ın 1909’dan 1922’ye kadar olan ahir ömründe meşruti idare ve Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girdiyse de bu döne­min ve devletin son padişahları Sultan Reşad ve Vahdettin’in yönetimi çözüm olmadı. “Meş­rutî istibdat” yönetimi altındaki Osmanlı rejimi tarih sahnesin­den çekilerek yerini cumhuriyet rejimine bıraktı.

    3.SELİM’DEN MEŞVERET MECLİSİ’NE / 18. YÜZYIL SONU

    Kapak_Dosyasi_Kutu

    ‘Bana yardımcı olun. Devletten sadece ben değil siz dahi hissedarsınız’

    3. Selim’in kendi elyazısıyla hatt-ı hümayunu. Kime yazıldığına dair bir hitap yoksa da Meşveret Meclisi mazbatasını okuduğunu belirttiğine göre, o meclisin tekrarında okunmak veya katılanlara bildirilmek üzere sad­razama yazılmış olmalıdır. Nizam-ı Ce­did’i uygulamaya koyarken Meşveret’e ve bu konuda layiha verenlerin sözlerine göre hareket ettiğinden bahseder. Hatt-ı hümayunun sonunda timar ve zeamet usulünde Nizam-ı Cedid’e göre hareket edilmesi için rical-i devletin kendisini desteklemesini istemektedir. Samimi bir dille “Allah için bana muin [yardımcı] olun, Allah da size muin olsun. Devletten yalnız ben hissedar değilim, siz dahi hissedarsınız” demektedir.

  • ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    ‘Ecnebiler’in Hagia Sofia’sı Türkler’in Ayasofya Camii

    Yaklaşık 1500 yıl önce yapılan Ayasofya, dünyanın en önde gelen anıt eserlerinden. Gerek 1453’ten önce gerekse cami olduktan sonra bu mekanla ilgili tartışmalar hep devam etti. Bugün de yeni yapılan giriş kapısı, üst katları, farklı ücret uygulamalarıyla gündemde. Bu müstesna yapının dünden bugüne uzanan ibadet, ziyaret, çizim ve kullanım macerası.

    Osmanlı Devleti’nde mua­melat ve ukubat (toplum­sal esaslar ve cezalar) yönünden İslâm’ın Sünnî yoru­munun Hanefî mezhebi kuralla­rına uyulurdu. Hanefîler’e göre gayrimüslimlerin camileri ziya­ret etmesi caiz olsa da, Osmanlı toplumunun erken çağlarından Nizam-ı Cedid devrine kadar bu kurala pek uyulmamış; camile­rin gayrimüslimler tarafından ziyareti bir tarafa, onların cami­lere bitişik veya yakın evlerde oturmaları dahi engellenmiştir. Bu nedenle 19. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı mahalle düzenin­de cami/mescit merkeze alındı­ğından, çevresinde gelişen iskan düzeninde sadece Müslüman ahalinin mesken tutmasına izin verilerek Müslüman mahalleleri oluşturulmuştur.

    Hıristiyan veya Yahudi ma­halleleri de aynı şekilde bir kilise veya sinagog çevresinde konuş­lanmış meskenlerden ibarettir. Bunlar Müslüman mahallelerine komşu olduklarında, sınırlar çıkmaz sokaklarla belirlenir ve birbirlerinin yaşam alanlarına nüfuz etmeleri engellenirdi. Kentlerin yerleşim düzeni böyle olunca, Osmanlı tebaasından gayrimüslimlerin mahalle mes­citlerine veya anıtsal camilere gi­rip çıkması da mümkün olmazdı.

    16. yüzyıldan itibaren Avrupa ülkelerinin ikamet elçiliklerinin birbiri ardına açıldığı İstanbul’da, yerli gayrimüslim nüfusun ya­nında bir de hatırısayılır miktar­da ecnebi nüfusu yerleşik düzene geçmişti (“ecnebi” kelimesinin lügat anlamındaki çeşitliliğinin ötesinde, bu kelime terim olarak kullanıldığında; vatandaşlık hukukunun geliştiği 19. yüzyıla kadar Avrupalı gayrimüslimlere “ecnebi” denir, yerli gayrimüs­limlere ise “azınlık” veya “ecnebi” denilmezdi. Onlar erken dönem­de reaya, sonrasında Müslüman halkla birlikte tebaa, 2. Meşru­tiyet sonrasında vatandaştır. 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba­ren ise, Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayan herkes Müslüman da olsa “ecnebi”dir. Azınlık tabiri ise Lozan Antlaşması’ndan sonraki zaman dilimi için sözkonusudur).

    1Belge_1
    Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot, Ayasofya’nın içten ve dıştan birçok resmini çizmiş, 1680’de yayımlamıştı.

    İstanbul bilindiği gibi, öteden beri Batılı seyyah veya heyetle­rin gözdesi olmuştur. Kalabalık diplomatik heyetler ile bağımsız dolaşan seyyahlar birbiri ardına İstanbul’u ziyaret ettiler. Turizm anlayışının henüz yeşerme­diği zamanlarda Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nın etkilediği Avrupalılar, eski kültürleri merak ettikleri ölçüde soluğu Osmanlı topraklarında alıyor; çoğunlukla Kudüs hedefli gezilerin en önemli ayağı olarak “kâfir Müslüman­lar”ın işgalindeki İstanbul’u “Roma başkenti” gözüyle görüp ziyaret ediyorlardı.

    Bu ziyaretlerde görülmek is­tenilen en önemli tarihî eser, şüp­hesiz Ayasofya Camii’ydi. Ne var ki İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen bu tarihî eserin ziyareti, yerleşik âdetler ve gayri­müslimlere getirilen kısıtlamalar nedeniyle mümkün değildi. An­cak üst düzey diplomatik heyetler ve onlara eşlik eden seyyahlara izin verilirdi ki, bunun için de çoğu defa bizzat padişahın veya nadir durumlarda sadrazamın onayı gerekmekteydi. İstanbul’u Bizans döneminde 1162’de ziyaret eden Sultan 2. Kılıçarslan ve yine 1332’de şehre gelen ünlü seyyah İbn-i Batuta, Müslüman oldukları için Ayasofya’ya sadece uzaktan bakabilmişler; fetihten sonra ise bu defa Hıristiyanlar için yasak­lar başlamıştı.

    Osmanlı toplumunda cami­lerin kullanımı-işlevi bugün­künden farklıydı. Bunlar namaz vakitlerinde açılıp-kapanan ve Müslümanlar’ın sadece ibadet ettiği mabetler değildi; günün her saatinde, namaz saatleri dışında da neredeyse her sütunun di­binde herkese açık cami dersleri veren dersiamlar ve takipçisi öğrenciler vardı; geceleri de yolcuların, yolda kalmışların geçici ikamet ettikleri yerlerdi; aynı zamanda sıklıkla yangın felaketine maruz kalan İstanbul­lular’ın da geçici barınaklarıydı. Külliye tarzındaki büyük camile­rin etrafında muhakkak medre­seler bulunurdu ve bunların da her yaştan öğrencileri çevreden eksik olmazdı. Bunların “sohta/ softa” olarak adlandırılanları, camilerin içini bırakın, çevre­sinde bile ecnebilerin veya yerli gayrimüslimlerin dolaşmasını istemez, bunlara tepki gösterirdi.

    3. Selim’in saltanatı (1789- 1807) sırasında Rusya ve Sicil­yateyn elçileri ile İsveç masla­hatgüzarı, yanlarında zevceleri ve kalabalık bir subay grubuyla tebdil-i kıyafet ederek Süleyma­niye Camii’ni ziyarete geldiler. Padişahın izniyle “beyaz üzerine sadrazam buyrultusu” verilerek ve yanlarında Babıâli’den tayin edilen görevliler olduğu halde camiye gelen resmî ziyaretçile­re bir grup softa fizikî saldırıda bulundu; Rusya elçisi ile zevcesi darp edildi; bir subay başından yaralandı. Elçiler hemen Babıâ­li’den tarziye talebinde buluna­rak suçluların en ağır şekilde cezalandırılmasını istedi. Rusya ve diğer ülkelerle ilişkilerin bo­zulmasına sebep olacak derecede vahim bu olayın duyurulduğu 3. Selim, olayı özetleyen telhisin üzerine kendi eliyle yazdığı hatt-ı hümayunda şöyle dedi: “Bakındı şu vakitsiz olan hezeyana. Elçi elbette taltif olunsun ve ‘Efen­dimiz duymasın yoksa biz tekdir oluruz’ diye itizar olunsun. Ve hediye dahi irsal olunsun. Maazallah böyle vakitte…”. Bunun üzerine yakalanan softalardan lider mertebesindeki 4’ü elçilerin gönderdiği görevlilerin şahit­liğinde Rumelihisarı’nda idam edilmiş; geri kalan ikinci derece suçlu saldırganlardan 14 softaya da Babıâli’de Rusya tercümanıyla ilmiye görevlilerinin şahit olduğu bir infazla 20’şer değnek vurul­muş; yine de Rusları memnun etmek zorlukla mümkün olabil­miştir (BOA. HAT. 15274; 15309; 15612).

    1Belge_2
    Fossati Albümü’nden bir çizim ve detay. Sultan Abdülmecid döneminde restorasyon sonrası Ayasofya’da rehber veya tercüman eşliğinde üst kat galerilerini gezen ecnebiler. Ziyaretçiler ayakkabılarını çıkarmamışlar…
    1Belge_2_1

    Ecnebilerin cami ziyaretleri­nin katı kurallara tâbi tutulma­sında, istenmeyen sonuçlara, dip­lomatik krizlere yolaçabilecek bu gibi hadiseler de etkili olmuştur. İslâm’ın şanını gösterme fırsatı bulunduğu ve şer’an caiz olduğu vurgusuyla sadrazamın telhis ettiği başka bir belge ise İspanyol seyyahlarla ilgilidir. Bunların cami gezme talebine yine 3. Selim tarafından bu defa izin verilmemesi, Ruslar’la yaşanan tatsızlığın henüz unutulmamış olmasıyla izah edilebilir (BOA. HAT. 8005). Yine de bu padişah devrinde, diplomatik heyetlerin Ayasofya başta olmak üzere cami ziyareti talepleri pek fazla red­dedilmemiştir. Bu devirde yavaş yavaş -erken Osmanlı devirle­rindeki katı tavrın aksine- gayri­müslimlerin cami gezmelerinde şer’an bir sakınca bulunmadığı, bunları engellemeye izin olmadı­ğı söylenmeye başlanır. Sultan 3. Selim ile 2. Mahmud’un saltanatı (1808-1839) sırasında izin taleple­rine olumlu bakılmasını isteyen sadrazamların ortak gerekçe­leri; “düvel-i Nasara (Hıristiyan devletler) elçilerinin camileri gezmek istemeleri karşısında İslâm’ın ahlaki temizliğini gös­terme fırsatı yakalanacağından şer’an cevaz verildiği” olmuştur (BOA.HAT. 7044; 34577). Bilhassa, büyükelçilerin görev süreleri bitince İstanbul’dan ayrılmak üzere bulundukları sırada selatin camilerini gezmelerinin teamül olarak kabul edildiği anlaşılmak­tadır (BOA.HAT. 10872).

    2. Mahmud, ecnebilerin gide­rek artan talepleri karşısında zi­yaretlerin usulünü şekillendiren ilk padişahtır. Hatta kendisi hatt-ı hümayunlarında bizzat yazdığı maddelerle, farkında olmadan ilk “turist talimatnamesi”ni kaleme almıştır da denilebilir. Madde madde “cami ziyaretlerinin öğrencilerin tatil günlerinde, namazdan önce veya namazdan sonra yapılmasını; tercümanla­rın camilerde saygısızlık addedi­lebilecek hareketlerden kaçın­maları noktasında ziyaretçileri uyarmalarını; şeyhülislamlıkla bilgi alışverişinde bulunularak, gezilecek camilerde umuma açık ders veren hocalarla talebeleri­nin seyyahlarla gerginlik yaşa­mamaları için gereken tedbirle­rin alınmasını” istemiştir (BOA. HAT. 34577; 31893). Bu maddeler, bundan yaklaşık 50-60 yıl sonra 2. Abdülhamid döneminde Evkaf Nazırı tarafından kaleme alınan 5 maddelik talimatnameye öncü­lük edecektir.

    Ayasofya, Sultan Abdülme­cid’in emriyle 1847-49 arasında İtalyan asıllı İsviçreli Mimar Gas­pare ve Guiseppe Fossati kardeş­lere restore ettirildikten sonra, gezilerin daha kolaylaştırıldığı anlaşılıyor. Kırım Savaşı sırasın­da İngiltere ve Fransa ile kurulan ittifakın ardından 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı’yla, Batı’ya açılım evresinde eski kısıtlama ve zorluklar nispeten ortadan kalkmıştı. Yine de bu yıllarda Os­manlı tebaası gayrimüslimlerin de Ayasofya’yı izinsiz ziyaret ede­medikleri anlaşılıyor. İzinlerin çıkmasına bağlı olarak gezenler de çoğalınca, seyyahlarla cami görevlileri arasında çekişmeler de artmıştır.

    Diğer yandan, gerekli şartlar sağlanmadan artan ziyaretçi sayısı kontrolü zorlaştırmıştır. Ayasofya’daki üst kat galeri du­varlarıyla sütunlarının bilhassa Rum ve Yunan olduğu tahmin edilen kişilerce kötü niyetli çeşitli yazı ve şekillerle kirletildiği ihba­rı gelince, bizzat 2. Abdülhamid (saltanatı 1876-1909) tarafından bir teftiş emredilmiştir. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa emri yerine getirir; Ayasofya’da 20-30 yıldan beri tarihî duvarlara yazılan bu yazı ve şekilleri binaya zarar vermeyecek şekilde sildirir.

    1Belge_3
    2. Abdülhamid’in Osmanlı propagandası çerçevesinde hazırlattığı fotoğraf albümü (altta sağda) ve buradaki bir Ayasofya fotoğrafı. Albüm, Sébah ve Joaillier tarafından 1893’te hazırlanmıştı.
    1Belge_4

    Mustafa Paşa, Ayasofya’nın üst kat galerilerinin boş olma­sından dolayı, sefaret mensup­ları hariç olmak üzere, Hariciye Nezareti’nden verilen biletlerle gelen “adi ziyaretçiler”in sadece cami içini gezmekle yetinmeleri gerektiğini; bunların üst katlara çıkarılmamasının görevlilere emredildiğini Yıldız’a gönderdiği takririnde belirtiyor. Takrirde sözü geçen “biletler”in mahiye­ti hakkında kaynaklarda bilgi yoktur; ancak bu yazımızda kullandığımız Ayasofya ve Ce­behane biletleri olması kuvvetle muhtemeldir. Bilet üzerindeki yazıda “cami-i kebir” veya “cami” kelimelerinin bulunmayıp sade­ce “Ayasofya” yazılması dikkati çeker.

    Bu yıllarda Ayasofya’nın en önemli süsleme unsurlarından olan mozaiklerin ziyaretçiler tarafından çalındığı veya satın alındığı da kayıtlara geçmiştir. Evkaf Nezareti, Ayasofya özelin­de olmakla birlikte tüm selâtin camilerinde “turistik” ziyaretler­den kaynaklanan olumsuzlukları değerlendirerek, aksaklıkları gidermeye yönelik bir talimatna­me hazırlar. Evkaf Nazırı Mustafa Paşa’nın Yıldız’a sunduğu 1887 tarihli “İstanbul’daki mukaddes mekanları ziyaret edecek gayri­müslimlere dair talimatname” Türkiye’nin ilk turizm genelgesi sayılmalıdır (metni için: Emine Betül Çakırca, “On Dokuzuncu Yüzyılda Seyir ve Temaşa Mekânı Olarak Ayasofya Camii ve Gayri­müslim Ziyaretçileri”).

    Seyahatnamelere göre sivil seyyahlar, resmî makamlardan izin almanın zorluğundan veya kendilerine daha kolay geldiğin­den, cami kapılarında kurdukları ikili ilişkiler, cami görevlilerine verdikleri hediye ve paralar sa­yesinde rahatlıkla camilere alın­mıştır. Softaların bu gibi seyyah­lara müdahale ettiklerine dair kayıtlara rastlanılmıyor; ancak seyyahlar her anlatıda tedirginlik hatta korkularını aktarmaktan çekinmemiştir.

    1Belge_5
    Grelot’nun, sakal bırakıp sarık sararak ve uzun bir elbiseyle kimliğini gizleyerek girdiği Ayasofya’da çizdiği iç mekan çizimlerinden. Relation Nouvelle D’un Voyage De Constantinople, 1680.

    16. yüzyıldan itibaren birçok seyyah kitaplarında Ayasofya’nın iç mekanını gayet ayrıntılı tasvir edebilmiş; hatta çok değerli gravür ve planlarla Osmanlılar’ın eksik bıraktığı bu alanı doldur­muşlardır. Bu seyyahların en önemlisi, Ayasofya’nın içerisin­de kaldığı 3 günü ayrıntılarıyla anlatan (1670’ler); tarihte ilk defa Ayasofya, Sultan Ahmed, Süleymaniye ve Yeni Cami’nin planlarıyla, bunların içeriden ve dışarıdan çok mükemmel gra­vürlerini çizen Fransız ressam Guillaume-Joseph Grelot’dur (1630-?). Sakal bırakıp sarık sara­rak ve uzun bir elbiseyle kendini kamufle ederek Ayasofya’da giz­lice kaldığı 3 gün içinde iç mekan resimlerini çizmiş; ibadet eden Müslümanlar’ın hareketlerini incelemiş; namaz kılınırken icra edilen rüku, secde gibi eylemleri tespit edip resimlemiştir. Fransa Kralı 14. Louis’ye sunduğu 1680 tarihli Relation Nouvelle D’un Vo­yage De Constantinople kitabıyla haklı bir ün kazanmıştır.

    Bundan 30 yıl sonra ise, İsveçli bir subay olan Cornelius Loos (1686-1738), Ayasofya’nın gayet ayrıntılı iç mekan tasvirlerini yapacaktır. İsveç Elçiliği’nde ter­cüman olan diplomat ve tarihçi Ignatius Mouradgea d’Ohsson ise (1740-1807) 1787’de Paris’te ba­sılan Tableau Général de l’Empire Othoman adlı eserinde Ayasof­ya’yı mükemmel çizimlerle içe­riden ve dışarıdan göstermiştir. İnsan bu eserleri görünce, “keşke rahat rahat çalışıp daha fazla eser bırakmalarına izin verilsey­di” diye hayıflanmadan edemi­yor (Ayasofya seyyahlarına dair toplu malumat için: Emrah İstek, 100 Seyyahın Gözüyle Ayasofya, Beyan Yayınları, 2021).

    Sultan Abdülmecid’in emriyle 1847-49 arasında Fossati Kar­deşler’in Ayasofya restorasyonu öncesi durumunu ve şeklini gösteren yegane resimler bu eserlerle günümüze gelmiştir. Gaspare Fossati’nin bizzat çiz­diği tablolarının ötesinde baskı özellikleriyle de başlı başına bir sanat eseri olan ve 1852’de Londra’da basılan Ayasofya Al­bümü, kendinden önceki gizli ve sıkıntılı süreçlerle elde edilmiş resimlerin aksine bizzat Sultan Abdülmecid’in emri ve devle­tin parasıyla ortaya konulmuş mükemmel bir çalışmadır. Aya­sofya galerilerini gezen ecnebi­leri resmederek bize Ayasofya turizmiyle ilgili en erken tarihli görsel malzemeyi bıraktığı için de önemi büyüktür.

    1870’LER…

    Ayasofya’ya giriş için 9 gün süreli turist bileti

    1Belge_Kutu
    Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenen 9 günlük biletle Ayasofya Camii ziyaret edilebiliyordu.

    Hariciye Nezareti Teşrifat Mü­dürlüğü tarafından hazırlanan biletlerle, Ayasofya Camii ile Ahmed Fethi Paşa’nın 1846’da Topkapı Sarayı Cebehanesi’nde (Aya İrini Kilisesi) kurduğu ilk Türk müzesi olan Askerî Müze ziyaret edilebiliyordu. Belge satırlarında karşımıza çıkan, ancak ne olduğu anlaşılamayan bu biletlerin bugüne kadar hiçbir kaynakta görülememesi; mutlaka zamanında şahıslara verilip giriş es­nasında imha edilmeleri nedeniyle günümüze intikal etmemesinden kaynaklanmıştır. Bugün bulunan örnekleri de zaten çok azdır ve bunlar kenarda-köşede kalanlar olmalıdır.

    Osmanlı Arşivi’nde korunan bu biletler, ortasından delikli kağıda basılmış, aynı tabakada biri Aya­sofya diğeri Cebehane için olmak üzere iki adet giriş biletinden ibarettir. Sol tarafı Fransızca, sağ tarafı Türkçe düzenlenmiştir. Tam ortada iki kısmı ayıran çizginin üzerindeki ay-yıldız tasarımı oriji­naldir. Eski harfli Türkçe yazıda “Babıali Teşrifatî-i Hariciye-Duhuliye Bileti-A­yasofya-Dokuz gün için muteberdir-Fî” yazıları okunmaktadır. Türkçe kısımda “Fî” yazısından sonra bir tarih konulma­mış, ancak Fransızca kısımdaki “187” ibaresi bu biletin 1870’lerde hazırlandı­ğına delil olmuştur. Cebehane için de aynı şekilde bilet hazırlanmış, tek farkla “Ayasofya” yerine “Cebehane-i Âmire” yazılmıştır. Biletlerin dağıtım şekline, ücretli veya ücretsiz olup olmadığına, verildiği kişilerin bir deftere kaydedilip edilmediğine dair soruların cevapları henüz ortaya çıkmamıştır. Önümüzdeki yıllarda tasnifi tamamlanıp araştırmaya açılması beklenen belge ve defterler arasından tamamlayıcı malumatın çıkması muhtemeldir.

  • Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Devlete başkaldıranın sonu ya ölüm ya da sürgün oldu

    Osmanlı İmparatorluğu’nun tarikatlara bakışında devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Devletin temel nizamının sarsılması tehlikesi bir tarafa, bunun ihtimaline dahi kapı aralayan şeyh-veli-müderris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmamıştır. Öne çıkan örnekleri ve istisnalarıyla Osmanlı döneminin iz bırakanları.

    Türkler’in Anadolu’yu mes­ken tutmaya başlamala­rında öne çıkan “Bacılar, Gaziler, Ahiler, Abdallar” olarak kategorize edilen grupların hepsi savaşçılardı. Bunlardan Abdallar zümresi olarak adlandırılanlar, günümüzde tasavvuf büyükleri ve müritleri olarak tanındıkla­rından savaşçı kimlikleri unu­tulmuştur. Oysa Geyikli Baba, Abdal Musa gibi şeyhler, müritle­riyle birlikte Bursa’nın fethinde savaşmış, hatta kendi zaviyeleri­nin bulunduğu yerleri bilfiil kılıç zoruyla zaptetmişlerdir.

    Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman adlı eserinde Orhan Gazi’nin Geyikli Baba ile karşı­laşmasını anlatır. Geyikli Baba’ya kim olduğunu soran Orhan Gazi “Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu’l-Vefa tarîkindenim” cevabı­nı alır. Anadolu’nun gördüğü en etkili isyan hareketi olan Baba­iler İsyanı’nı başlatan, Selçuklu Devleti’ni yıkıp kendi devletlerini kurma peşinde iken bozguna uğ­rayan bir tarikatın şeyhine bağlı olduğunu çekinmeden söyleyen bir derviş vardır karşısında. İlginç olansa, Osmanlı Beyliği’nin başındaki Orhan Bey’in bu Vefaî dervişine ilgi gösterip zaviyesini inşa etmesidir. En önemli komu­tanlarından Turgut Alp zaten Geyikli Baba’nın mürididir.

    Tasavvufi hareketlerin önemli bir kısmı, ilk ortaya çıktığı za­manlardan beri devleti hedef­lerine alan, bazen devletleşen hareketler olmuşlardır. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nden yönettiği gücün karşılığı devlet değilse de onun kadar etkili­dir. Osmanlılar’ın doğudaki en büyük rakibi Safevî Devleti, Şeyh Safiyyüddin İshak’ın 14. yüzyılın başlarında Erdebil’de kurduğu tarikata dayanmaktadır.

    Kapak_Dosyasi_6
    2. Abdülhamid döneminde saray ressamı Fausto Zonaro’nun yaptığı tablo. Zikir halinde, kendinden geçmiş ve şeyhlerinin önünde eğilen müritler, tekkeye getirilmiş çocuklar…

    Kendi kuruluş devrinde abdalların etkisini gören Os­manlıların tasavvufi hareketlere kayıtsız kalması düşünülemezdi. Başlangıçta bugünkü anlamda Sünnî kalıplarla karşılanan bir dinî ortam yoktu. Her anlayışın bağlıları, rahatlıkla kendi iti­katları çerçevesinde hayatlarını sürdürüyordu.

    Safevîler, propagandistleri ile resmî devlet felsefesi olarak benimsedikleri şia akidesini Anadolu içlerinde yaymaya çalıştıkça, bazı şehzadelerin isyanlarına açıktan destek verdikçe; Osmanlılar Safevîliğe ve Şiiliğe meyletmesi muhtemel Türkmen gruplarının ayrılıkçı kimliğe düşmemesine çalıştı. Heterodoks gruplarla mümkün mertebe uzlaşma yoluna giderek, tarikat faaliyetlerinde serbest hareket etmelerine imkan sağ­ladılar. Ne var ki Osmanlı-Safevî arasındaki rekabetin, İslâm dini içinde o zamana kadar keskin bir ayrım halini almamış Sünnî-Şii rekabetine dönüşmesi; her iki ta­raftaki karşıt grupların, sistemin ideolojik paradigması altında ezilmesine yol açacaktı.

    Osmanlı medreseleri, kesin olarak devletin kontrolü ve yön­lendirmesi altında bulunduğun­dan, Sünnî geleneğin sarsılmaz kalesi haline geldiler. İslâm coğ­rafyasının genişlemesine paralel olarak farklı inançlarla çarpış­manın sonucunda ortaya çıkan sentezler; Osmanlılar öncesinde zındıklık ve ilhad hareketleri olarak reddedilip, müntesipleri ağır şekillerde cezalandırılırdı. Başlangıçta sistemlerine açıkça bir saldırı olmadıkça Osman­lılar’ın pek itibar etmediği bu ayrım, Sünnî ekolün giderek tavizsiz olması, âlimlerin siyaset ve devletle içiçeliği, ikbal kaygısı gibi etkenlerle Osmanlılar’a da sirayet etti. Şeyh Bedreddin, Mol­la Lütfi, Sarı Abdurrahman gibi Sünnî ulemanın katline fetvalar verilerek bunlar idam edildiler. Osmanlı Devleti’nin kurulu­şundan itibaren ruhi altyapısını oluşturan ve bir nebze Alevîlik taşıyan Vefaîlik, Kalenderîlik gibi tarikatlar yanında, Bayramîlik, Halvetîlik gibileri; Safevîliğin geliştirdiği şia akidesi ile hiç alakaları olmadığı, hatta Sünnî renkleri daha ağır bastığı hâlde takibe alındılar. Bu devirden kalma Bektaşîler, Yeniçeri Ocağı ile olan bağları sayesinde ocağın kaldırıldığı 1826’ya kadar doku­nulmaz kalmayı başardılar.

    Kapak_Dosyasi_7
    Tekkelerde icrâ edilen “halka-i zikr”. Osmanlı döneminde bu usullerin şeriata aykırı olduğuna dair fetvâlar yazılmış, özellikle Kadirîler, Cerrahîler ve Rufaîler kontrol altında tutulmuşlardı.

    Anadolu ve Rumeli’deki heterodoks gruplar olsun, Sünnî tarikatlar olsun; her biri mezhep çatışması da içeren İran savaş­larının sona erdiği 1821-23’e kadar gözden uzak tutulmadılar. Üzerlerindeki sosyal ve ekono­mik baskılar ile bazen içlerinden çıkan bir “baba”nın kurtarıcılı­ğına sığındılar, bazen de Celalî adı verilen eşkıyaların peşine takıldılar. Anadolu ve Rumeli’nin sosyal panoraması bu vaziye­ti alınca da her türlü tarikat ile şeyh, hatip, vaiz gibi etkili şahsiyetler ve çevreleri, devletin her hareketlerini kontrol ettiği zümreler haline geldi.

    Bu zümrelerin kendilerine yaşama alanı açabilmek için devlet adamları arasında yayılma faaliyetleri aynı sıralara rastla­maktadır. Bektaşîlik zaten hima­yeye mazhar resmî devlet tarikatı hükmündeydi. Mevlevî, Melâmî, Halvetî gibi yaygın tarikatlar da müritleri arasında vezirler, paşalar, beyler olmasına özel önem verdiler. Melâmîler bunlar arasında en etkili olmalarına rağmen, mensuplarından olan devlet büyüklerinin ardı ardına katledilmeleri üzerine bir nevi gizlilik kuralları çerçevesi altında faaliyet yürütmüşlerdir.

    Zamanla gelişen Selefî akım­ların Osmanlılar’daki yansıması olan Kadızadeliler gibi gruplar, cephe aldıkları tasavvuf ekolleri ile şiddet içeren bir mücadeleye girerek, asayişin ihlal edilmesine sebep olduklarından topyekûn imha edilmişlerdir. 17. yüzyılın önemli dönüm noktalarından olan Kadızadeli hareketi, günü­müzdeki Selefîler gibi katı İslâmi kuralları topluma dayatmış; bazı türbelerin tahribi, tekkelerin basılması, dervişlere uygulanan şiddet eylemleri ile toplumun hafızasından kolay kolay silinme­mişlerdir.

    Kapak_Dosyasi_8
    1582’de 3. Murad’ın şehzadesi Mehmed’in sünnet törenine sancak, kılıç ve teberleriyle katılan Eyüp Sultan sufileri. Topkapı Sarayı, H.1344

    Tarikatların izlenmesi ve aleyhlerine bazı yaptırımlar uygulanabilmesi için belirli kriterler geliştirilmişti. Önce­lik mürit sayısında idi. İkinci olarak, mensuplarının canlarını şeyhleri için feda etme nokta­sına gelip gelmedikleri önem kazanırdı. Rumiye Şeyhi’nin o devir için korkunç bir rakam olan 40 bine ulaşan mürit sa­yısını ve bunların şeyhleri için her an canlarını vermeye hazır olduğunu öğrenen 4. Murat, tereddütsüz şeyhin idamını emretmişti. Üstelik o devirde koyu Sünnî olan Rumiye Şey­hi’nin müritleri, Osmanlılar’ın savaş halinde olduğu Safevîler ile sınır bölgesinde yaşıyorlardı. Bir tampon bölge olarak onların kullanılmasını bile düşünme­den, doğrudan doğruya idama hükmedilmesi; stratejik olarak iç kargaşadan daha fazla korkul­duğunu, üstelik bu iç kargaşanın bir tarikat şeyhi ile başarılması ihtimalinin yüksek olduğunun düşünüldüğünü gösterir. Aynı hassasiyet birçok hadisede tek­rarlanmıştır.

    Osmanlı iktisadî düzeninde büyük yeri olan vakıf sistemi, tarikatların ekonomik özgür­lüğündeki en önemli unsurdu. Padişahlar, valide sultanlar, sadrazamlar, devlet adamları ve halk tabakasından isteyen herkes, bağlı oldukları tarikat­lara zengin gelir kaynakları vakfetmişlerdir. Bu gelirler her ne kadar devlet denetiminde harcanmak zorunda olsa da, çok çeşitli yolsuzluklar yapılabil­mekteydi. Gelirler tarikatların gücünü arttıran, etkisini çoğal­tan bir nitelikte olduklarından, Bektaşî tarikatının yasaklandığı 1826’dan sonra vakıflarına el­konulmuş veya bunlar başka bir tarikata devredilmiştir. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılması ile tüm tarikatların mal varlık­larına da Vakıflar Müdürlüğü tarafından el konulmuştur.

    Özetle, Osmanlı veya cumhu­riyet dönemi ayrımı olmadan, devlet refleksinin aynı doğrul­tuda çalışması sözkonusudur. Böylelikle devlet sistemine rakip unsurların ekonomik gücü kısıt­lanmıştır. Şer’i-Sünnî bir İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’nin, tarikat, tekke gibi kavramlara bakışında Alevî- Sünnî kontras­tını öne çıkarmadan, devletin bekasını önde tutan bir yaklaşımı vardır. Asayişin ihlal edildiği durumlarda, hatta devletin temel nizamının sarsılması ihtimaline kapı aralayan şeyh-veli-müder­ris-hoca kim olursa olsun hiç kimsenin gözünün yaşına bakıl­dığı görülmemiştir.

    1638 – SAKARYA ŞEYHİ AHMED

    Zar-zor yakalandı, işkenceyle öldürüldü

    Sakarya Nehri civarında Şeyh Alaaddin isimli bir şeyhin müridi olan Ahmed, Mehdi olduğunu iddia ederek müritler toplamaya başlamış ve kendi şeyhini öldürerek tek­kenin başına geçmişti. Civardaki “Etrak-i bi-idrak” bu şeyhe tâbi olarak adak ve sadakalarını, can ve başlarını şeyhin yolu­na feda etmeye can atar duruma geldiler. Müritlerinin giderek çoğalması ile bir gün Eskişehir kasabasını bastılar. Şehirli ile aralarında çıkan çatışmada ölenler oldu.

    Kapak_Dosyasi_Kutu2a

    Sultan 4. Murat, Bağdat Seferi’nde Ilgın kasabasına geldiğinde, Eskişehir kadısı o civarda Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Sakarya Şeyhi Ahmed’in ahvalinden şikayetçi oldu. Şimdi önlenmezse ileride daha büyük sorunlar çıkabileceği söylendi. Böylelikle Sakarya Şeyhi’nin üzerine Anadolu Beylerbeyi Varvar Ali Paşa ko­mutasında bir miktar asker sevkedildi. Bu kuvvet, şeyhin etrafında toplanan 7-8 bin kişilik gücün karşısında bozguna uğradı. 4. Murat’ın çok hiddetlendiği bu olaydan sonra, en seçkin birlikler Sakarya Şeyhi’ni yakalamakla görevlendirildi. Ancak bazı hilelerle ele geçirilebilen Şeyh Ahmed, 4. Murad’ın huzuruna çıkarılıp sorgulandı. Cellat Kara Ali’ye teslim edildikten sonra işkence altında öldürüldü; cesedi teşhir edilerek orta yerde bırakıldı.

    1715 – EBUBEKİR SİYAHİ EFENDİ

    Dinî akideler üzerinde bozgunculuk iddiası

    Kapak_Dosyasi_Kutu2b

    İran ve Azerbay­can taraflarında Tarih-i Raşid’in naklettiğine göre “Nüzûlî” lakabıyla şöhret bulmuştu. Suriye’de Rakka civarına yerleşip geçerli ve yaygın inançlara muhalif bâtıl sözlerle, çe­şitli sihirlerle hal­kın kafasını karış­tırarak meşhur olmuştu. Rakka Beylerbeyi’nin yanında bulunduğuna dair kayıttan anlaşıldı­ğına göre, onun himayesine girmişti. Yine de 1715’te “dinî akideler üzerindeki bozgunculuğu etrafına yayılmadan hakkından gelinmesi için” Rakka Beylerbeyi Ahmet Paşa’ya gönderilen emirle öldürülmesi istendi ve öldürüldü.

    1811 – ÜSKÜDARLI ŞEYH İBRAHİM

    Sultan 2. Mahmut: ‘Bu adam Şeyh değil kalleşmiş’

    Kapak_Dosyasi_Kutu2c

    Üsküdar’da ortaya çıkan Şeyh İbrahim’in, nefesi kuvvetli olduğuna dair yayılan dedikodu şöhretini arttırmıştı. Saçma-sapan sözler söylese de müritleri kendisine çok bağlıydı. İstanbul’un kibar zümre­sinden, bilhassa Enderun halkından mürit kazanmaya önem vermişti. Has Odalı Hüseyin Ağa da bunlardan biriydi. Şeyh İbrahim’in emriyle çektiği zikirlerin fazlalığından aklını oynatmış, böyle bir buna­lım anında Topkapı Sarayı’n­daki Sünnet Odası’nın camını çerçevesini indirmişti. Sultan 2. Mahmut bizzat olay yerini ince­ledi ve birkaç gün sonra tebdil-i kıyafet Çamlıca’nın yolunu tuttu. Şeyh İbrahim’in tekkesinin önünün İstanbul kadınlarının arabaları, kira beygirleri ve Enderun ağalarıyla dopdolu ol­duğunu görünce hiddetlendi ve “bu adam şeyh değil kalleşmiş” diyerek sürgüne gönderilmesini emretti.

    1882 – AYDINLI MEHDİ HASAN BABA

    Modern zamanların affedilen Mehdi’si

    Kapak_Dosyasi_Kutu2d

    Aydın’da 1882’de Mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Hasan Baba yakalanmıştı. Hakkındaki belgeler göre, pek önemli biri olmasa da dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır. Bayındırlı olan Hasan Baba’nın, Aydın Mev­levihânesi Şeyhi Mehmed Behiç Efendi ile bağlantısı vardı. Hatta mehdiliğini ilan etmesi için “ge­reken” gümüş el, sancak, külah ve elbise parasını Behiç Efendi sağlamıştır.

    Mehdi olarak ortaya çıkan Hasan Baba’nın aynı zamanda esrarkeş olduğu anlaşılır (bunun da eskinin mirası Kalenderî tavırdan yansıdığı şüphesizdir). Aydın, Nazilli çevrelerinde müritleri olması muhtemel kişilerle han odalarında esrar parti­leri düzenler. Yakalanıp sorgulan­dıktan sonra Limni adası­na sürgüne gönderilir. Önceki yüzyılların Meh­di’lerine göre şanslıdır. Canını kurtarmış, üstelik hapiste geçire­ceği günler için cüz’i de olsa bir aylık bağlanmıştır. Bu vaziyette tam 16 yılını Limni’de sürgünde geçiren ve iyice ihtiyarlayan Hasan Baba affedilerek tahliye edilmiş ve almakta olduğu ma­aşı kesilmeden, memleketi olan Bayındır’a gönderilmiştir.