Türkiye’de arkeoloji alanında iyi şeyler de oluyor. İçinde üç önemli arkeolojik sit bulunan Kureyşler Baraj Gölü havzasında ileride araştırma ve sergileme merkezi olacak şekilde inşa edilen tasarım harikası kazıevi, özenle gerçekleştirilen kurtarma kazıları ve yapılan kapsamlı yayınlar dünyaya örnek olacak nitelikte.
Baraj, akışını denetim altına almak amacıyla bir akarsuyun önüne yapılan settir. Barajın gövdesi inşa edilince, yapının gerisinde yavaş yavaş su birikmeye başlar. Toplanan su yüzlerce kilometrekare genişliğinde yapay bir göl oluşturur. Oluşan gölün suları, havzada yer alan höyükleri, antik yerleşimleri, günümüz köy, kasaba ve kentlerini yavaş yavaş örterken, buralardan uzaklaştırılan insanların geçmiş ile olan bağlarını, geleneklerini siler süpürür.
Tüm bunlarla birlikte tarihin asıl taşıyıcısı olan doğa, yörenin özgün bitki örtüsü ile jeolojik ve jeomorfolojik zenginlikleri de yitirilir. Oluşturduğu kalıcı ve geri dönüşsüz etkilerle bulunduğu yörenin kaderini yeniden çizen barajlar, enerji üretimi ve tarım sulaması açılarından ülke ekonomisine katkı sağlar, ancak bölgedeki bütün doğal süreçleri kesintiye uğratır.
Burada tarih, Baraj Öncesi (BÖ) ve Baraj Sonrası (BS) diye ikiye ayrılır. Barajın inşa edileceği yörenin arkeolojik araştırmaya dayalı bir koruma ve kurtarma projesi geliştirilmemiş ise sorunlar başlar, zincirleme olarak devam eder. Tarihi ve doğal çevreyi koruma planları baraj projesiyle birlikte gerçekçi biçimde yapılır, inşaat alanı ve çevresinde gerekli önlemler alınır, kurtarma kazılarıyla bulgular ve belgeler toplanırsa kültür tarih açısından kayıp büyük olmayabilir. Ancak bunlar ihmal edilirse, hangilerinin yok olduğunu bile bilemediğimiz bilgiler bir daha yerine konamayacak şekilde tarihten silinip gidecektir.
Kültür tarihi koruma altında Kureyşler Köyü ve bölgedeki önemli arkeolojik sit alanlarını sular altında bırakacak olan Kureyşler Barajı.Kureyş Barajı kurtarma kazılarının başladığı 2014 yılından beri sistemli ve özverili çalışmalarını sürdüren kazı ekibi Höyüktepe önünde, 2015.
Türkiye dünyanın tarihsel ve kültürel mirasının önemli bir bölümüne evsahipliği yapmaktadır. Baraj gölleri altında kalan yerleşimler, eserler önemli bilgi kaynaklarımızdır. Yok olan her kalıntıyla birlikte ülke tarihimizin bir parçası silinmekte, aynı zamanda dünya tarihinin bir bölümü yok olmaktadır. Türkiye’deki ilk sistemli kurtarma projesinin uygulandığı Keban’da, maalesef envanter çalışmaları ile arkeolojik kazılar barajın bitme aşamasına yakın başlamış, kurtarılması hedeflenen arkeolojik alanların çok az bir bölümü kurtarılabilmiştir. Karakaya, Atatürk, Ilısu ve Kralkızı gibi projeler Keban’da edinilen deneyim sayesinde daha başarılı olmuşlardır.
Çok amaçlı kazıevi Bölgedeki doğal malzemelerle inşa edilen kazıevi, hem gelecekteki kazılar için araştırma merkezi işlevi üstlenecek hem de buluntuları sergileyerek kültürel mirası ziyaretçilere aktaracak.
Kütahya İli Aslanapa İlçesi Kureyşler Köyü ve yakın çevresini etkileyecek olan Kureyşler Barajı göl alanında Kütahya Müze Müdürlüğü ile DSİ’nin işbirliği sonucu başlatılan çalışmalar, ülkemizde bu konudaki olumlu örnekler arasında anılmayı hak ediyor. Bu yıl içerisinde tamamlanması hedeflenen proje uyarınca, baraj gölü alanındaki arkeolojik yerleşmelerin hepsinde kurtarma kazıları başlatılmış durumda.
Projeye 2014 yılında, baraj gölünün etkilenme alanındaki Dereköy yakınlarında, doğal malzemelerden tasarım harikası bir kazıevi inşa etmekle başlandı, kazı altyapısı sorunsuz bir hale getirildi. Baraj gölü kıyısında kalacak olan kazıevi hem yakın gelecekteki yeni kazılar için bir araştırma merkezi görevi görecek hem de yapacağı teşhirlerle baraj altındaki kültürel ve tarihi mirası ziyaretçilerine aktaracak. Kütahya Müzesi Müdürü Metin Türktüzün ile arkeolog Serdar Ünan’ın gerçekleştirdikleri yapıcı işbirliği “baraj ve arkeoloji” facialarına bir yenisinin eklenmesinin önüne geçecek gibi görünüyor.
Kureyşler Barajı göl alanı içinde üç önemli arkeolojik merkez yer alıyor: Höyüktepe, Dereköy Nekropolü ve Attepe Yerleşmesi. Erken dönemlerin araştırıldığı Höyüktepe’de Erken Tunç Çağı (MÖ 3000 – 2000) ve Orta Tunç Çağı (MÖ 2000 – 1600) yerleşmeleri açığa çıkarıldı. Höyüktepe’de ayrıca, 9-10 yüzyıllara tarihlenen bir Geç Doğu Roma (Bizans) köyü de saptandı. Höyüktepe yakınlarındaki Dereköy Nekropolü’nde 10. yüzyıla ait çok sayıda mezar bulundu. Baraj gövde duvarından uzak olmayan Attepe’de ise 5-6. yüzyıllarda inşa edilmiş bazilikal planlı bir kilise kalıntısı gün yüzüne çıkarıldı.
Çalışmalar bunlarla da sınırlı kalmadı. 2014 dönemi kazılarının sonuçları devasa bir kitap halinde arkeoloji dünyasının bilgisine sunuldu. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Kütahya Müzesi Müdürlüğü ve DSİ, planlı, hızlı ve doğru çalışmaları ile yalnız Türkiye arkeoloji camiasına değil, dünyaya da örnek olacak bu projeyle takdiri fazlasıyla hak ediyorlar.
İnternet’in hayatımıza soktuğu “hızlı öğren, çabuk unut” eğilimi arkeoloji dünyasını da derinden etkiliyor. Popüler kültür sansasyonu rating’le ödüllendirince, şişirme haberler telafisi zor bir “arkeolojik kirliliğe” neden oluyor.
Yeni keşiflerle durmaksızın gelişen arkeoloji bir yandan da “magazin” bir boyuta ilerliyor. Arkeolojinin temel heyecanı toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgili insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların başlıca görevlerindendir. Geldiğimiz noktada arkeolojik bilgilendirmelerin akademik yollar yerine hızla popüler kanallara yöneldiğini görmekteyiz.
Akademik yayınlara halkın ulaşma zorluğu yeni eğilimin en önemli nedeni gibi görünse de, aslında bunun temelinde bir arz – talep dengesi olduğu anlaşılmaktadır. Arkeoloji ve tarih öğrencileri de dahil, arkeolojik faaliyetleri izleyenler, kazılarda yapılan yeni ve önemli keşifleri kısa bir sürede, haber dilinde öğrenmek istiyorlar. Arkeologlar da önemli gördükleri bulguları hızlı bir şekilde duyurma olanaklarını kullanıyorlar. Buraya kadar sistemin doğru çalıştığı gözlense de, arkeoloji ile ilgili haber ve yorumlara bakıldığında sıradanlaşmanın yanısıra, alelacele yapılan değerlendirmelerin, hatta yanlış bilgilendirmelerin kimsenin henüz fark edemediği bir“arkeolojik kirliliğe” neden olmaya başladığı görülmektedir. Bu durum bugün önemsiz gibi görünse de, önümüzde 30-40 yıl içinde toplumun gözündeki arkeoloji algısında önemli sorunlara yol açacak gibi durmaktadır. Boş, abartılı ve hatta yanlış yorumlar ile hatalı tarihlendirmeler doğru bilgiye ulaşılmasını, daha da vahimi doğru bilginin yanlış bilgilendirilmiş olan topluma kabulünü giderek zorlaştıracaktır.
Arkeoloji somut bulguya dayanır. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Arkeolojik bulgunun ne dönemini ne de kimliğini değiştirebilirsiniz. Kamuoyunu belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılarda ortaya çıkan benzer bulguların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kültüre iade edilecektir.
Son zamanlarda koca koca isimli gazetelerin haber portallarında, sadece başlık ve spottan oluşan şişirme arkeolojik yorumlara sıkça rastlanıyor.
Bugün belli kesimlerin gözlerini dikmiş oldukları Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe güncel ve çarpıcı bir örnek durumundadır. Kimilerinin arkeopolitika kimilerinin ise kutsal kitaplar temelinde ilgilendikleri Göbeklitepe, Kürtlerin türediği bir merkez ya da Adem ile Havva’nın dünyaya indiği Cennet Bahçesi gibi temalar çerçevesinde halen konuşulmaktadır. Günümüzden 12 bin yıl önce, mağaradan henüz çıkmış insan topluluklarının yüksek bir din temelinde oluşturmuş olduğu Göbeklitepe, yazının icadından yaklaşık 7 bin yıl öncesi bir dönemde var olmuştu. Bırakın etnik ayrımları, belki de daha dillerin bile oluşmadığı uzak bir dönemde, Kürtlerin, Arapların ya da başka bir günümüz halkının kökenini aramak çarpıcı bir arkeolojik kirlenme örneğidir. Sıradan bulguları sıradışı gösterip haberleştirmek diğer bir kirlenme biçimidir. Bir Urartu yerleşmesinden 2700 yıllık Urartu mührü bulmak ne kadar sıradışı olabilir, düşünmek gerekir.
Bir Kalkolitik Dönem (MÖ 5500 – 3500) yapısı içinde oturmak ve uyumak gibi günlük ihtiyaçlar için yapılmış olan kerpiç sekileri taht olarak yorumlamak kadar abartılı bir görüş olabilir mi? Buradaki amaç belli ki yerleşmede bir saray olduğunu kanıtlamaktır. Sarayda kimler ikamet eder? Tabii kral, hükümdar ve eşdeğer bir yönetici. Peki kral ve hükümdar olması için bir devlet ya da krallık gerekmez mi? Günümüzden 6000 – 7000 yıl önce bir devletin ya da krallığın varlığı nasıl açıklanabilir? Üstelik saray denilen yapıdan elit bulgular yerine sıradan günlük kullanım eşyaları çıkarken! Yine arkeolojik haberlerden öğrendiğimiz üzere, bazen taht sekisi bulunmasa da saray keşfedilebilir. Bunun için yapının dışındaki kaldırımların nitelikli olması yeterlidir. Taş bir kaldırımla bir sarayın ne gibi bağlantısı olabileceği ise ayrı bir merak konusudur.
Saray kavramı aslında Anadolu’nun ilk beylikler döneminin yaşadığı Erken Tunç Çağı’nda (MÖ 3000 – 2000) ortaya çıkmıştır. Geç Öntarih de diyebileceğimiz bu dönemde Mezopotamya ve Akkadlı tüccarların Anadolu’ya geldiklerini ve bazen sıkıntı yaşadıklarını biliyoruz. Krallarından yardım isteyen tüccarların isteklerine Akkadlı Sargon duyarsız kalmamış ve Buruşhattum kentine sefer yapmıştır. Aksaray yakınlarındaki Acem Höyük olduğu düşünülen Buruşhattum’un bir kent devleti olduğunu ve bir kralı bulunduğunu yazılı belgelerden öğrenmek Anadolu devletleşme sürecinde bir ilk olmuştur. Erken Tunç Çağı’nda durum böyle iken, köy niteliğindeki bazı yerleşmelerde açığa çıkarılan megaron benzeri yapıların saray olarak nitelendirilmesi, üstüne üstlük üç beş konutluk köyün Batı Anadolu’nun ilk şehri olduğunun iddia edilmesi nasıl bir reklam düşkünlüğüdür? Bu yerleşmenin, “Büyük Kervan Yolu” denilen bir sistemde Anadolu ticaretinin merkezine yerleştirilmesi bilim aklına sığacak bir olay değildir. Son dönemde bazı arkeologların siyasallaşması “arkeolojik kirlenme”ye katkı yapan başka bir olumsuz gelişmedir. Herkes gibi her arkeoloğun da bir politik görüşü olması doğaldır. İtiraz noktası arkeoloğun siyasal görüşünü Türkiye arkeolojisini yeniden düzenleme çerçevesinde dayatmasıdır. Bildirilerle ve sosyal medya aracılığıyla kendisi gibi düşünmeyenleri hakarete varan düzeylerde eleştirmeleri daeta bu kabahatin açık ikrarı gibidir.
Biraz kamuoyunu çabuk bilgilendirme kaygısıyla, biraz sansasyonel arkeolojik başarılarla birlikte anılma hevesiyle yeterince araştırılmadan basına “sızdırılan” çok sayıda haber maalesef gerçekleri yansıtmıyor.
Yerleşik klişelerin aksine, Anadolu bir “köprü” değil merkezdi ve Konya ovasındaki Çatalhöyük’ten çıkanlar, Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Avrupa’nın ilk çiftçileri oldular. Trako-Friglerden meşhur Pers Kralı I. Kserkses’in geçişine, Hero-Leandros efsanesine Boğaz serüveni…
Anadolu arkeolojisi, “Anadolu kültürlere köprü olma özelliği ile binlerce yıllık geçmişinde Avrupa ve Asya kıtalarını daima birleştirmiştir” gibi benzer klişe cümlelerle başlatılır.
Yüzlerce kitapta, aynı anlamlara gelen söylemlere mutlaka rastlarız. Ancak gerçek olan, Anadolu’nun hiçbir zaman bir köprü olmadığı ve binlerce yıllık tarihsel geçmişte Anadolu’da yaşayan insanların oluşturduğu yüksek uygarlıkların, periferideki toprakları da etkilemiş olduğudur. Yani Anadolu, tarihsel olarak bir merkezdir.
Son 30 yılda gerçekleştirilen bilimsel çalışmalar Avrupa’da yaklaşık 8.500 yıl önce gerçekleşen avcı toplayıcılıktan çiftçiliğe geçiş sürecinde ve sonrasında Anadolu’nun gerçek rolünü ortaya koymaya başlamıştır. Çatalhöyük’ün bir model olarak alındığı bu çalışmalarda, tarımın yılda ortalama 1 km’lik bir hızla Avrupa’ya ulaştığı düşünülüyor. Yani Avrupa’nın ilk çiftçileri Avrupalı değildi, Anadolu’dan gelmişlerdi. Konya Ovası’ndan Avrupa’ya yapılan bu yolculuk, kuzeydeki İstanbul Boğazı’ndan değil, yol üzerindeki Çanakkale Boğazı’ndan gerçekleşmiş olmalıdır.
Tarım, Çatalhöyük’ten yayıldı Tarihi 8500 yıl öncesine uzanan Çatalhöyük, Neolitik dönemle ilgili ezberleri bozmasıyla ünlü. Çanakkale Boğaz’ı üzerinden Avrupa kıtasına tarımı taşıyan da Çatalhöyük sakinleriydi.
Anadolu’nun belki de ilk gidenlerini Erken Öntarih’te uğurlayan bu önemli geçit, 7250 yıl sonra ilk gelenlerini selamlamıştır. MÖ 13. yüzyılın sonlarından itibaren Çanakkale Boğazı üzerinden Anadolu’ya girmeye başlayan Trako-Frig halkları, Troya (Truva) başta olmak üzere Anadolu topraklarına yerleşmeye başlar. Akhalarla Anadolulular arasında geçtiği söylenen Truva Savaşı efsanesinin henüz kanıtlanamadığı bu yerleşmede aynı yıllarda gözlenen Balkan ve Trakya “barbarlarının” varlıkları, arkeolojik bir gerçeklik durumuna gelmiştir. Troya VI. Tabaka’nın yüksek kültürünü sonlandıran Trako-Frig göçleri, kıta Yunanistan halklarının hiçbir zaman Truva ile savaşmadığına ya da Hisarlık Tepesi’nin Truva olmadığına işaret etmektedir.
Marmara Denizi’nin Propontis, Çanakkale Boğazı’nın Hellespontos olarak anılmaya başlandığı dönemlerde, görkemli Pers (Akhaimenid) İmparatorluğu, kıta Yunanistan sitelerini başeğmeye zorluyordu. Pers kralı I. Kserkses’in (I. Serhas) (MÖ 485-465) tarihe Büyük Yunanistan (Hellas) olarak geçen seferi 5 milyon askerden oluşan devasa ordusuyla belki de eskiçağın en büyük askerî operasyonuna dönüşmüştü.
Binlerce kilometrelik sefer yolunda çeşitli uluslardan oluşan ordunun ilk toplanma yeri olarak Kritalla (Kritales) seçilmişti. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan Pers kenti ile verimli Geldingen Ovası, kesin yeri henüz saptanamamış olan Kritalla’nın lokalizasyonu hakkında önemli gelişmeler sağlamaya başlamıştır. Kritalla’dan hareket eden Kserkses ordusuyla Halys’i (Kızılırmak) geçip Frigya’ya ve bu bölgenin toprakları içinde yürüyerek de Kelainai’ye (bugünkü Dinar) varmıştır. Bu çok önemli tarihi coğrafya bilgilerinden Halys’in geçildiği toprakların Kappadokia ve Kritalla’nın da bir Kappadokia kenti olduğu sonucu çıkmaktadır.
Sestos’tan Abydos’a Avrupa yakasındaki antik yerleşim Sestos’un kalıntılarından Nağra Burnu’ndaki Abydos’a bir bakış.
Kelainai’den Sardeis’e (Salihli) geçen I. Kserkses, buradan da Çanakkale Boğazı’nın Anadolu kıyısındaki önemli kenti Abydos’un hinterland’ına ulaşmıştır. Kserkses, ordularını Asya’dan Avrupa’ya kolayca geçirebilmek için, Mısır ve Fenikeli mühendislere Çanakkale Boğazı’nda, Abydos’tan Sestos’a uzanan iki köprü kurulmasını emretmiştir. Uzunluğu yaklaşık 1300 metre olan Abydos ile Sestos arasında, boğazın en dar noktasında inşa edilmeye çalışılan köprüler, bitme aşamasında iken çıkan fırtınada yıkılmışlar, bunun üzerine Kserkses çok öfkelenmiştir. Denize 300 sopa vurulmasını isteyen Kserkses, ardından cellatlarına denizi kızgın demirlerle dağlamalarını emretmiştir. Böylece Çanakkale Boğazı ve onun serin suları tarihte ilk ve son defa insanoğlunun işkencesine uğrayan coğrafya ünvanını almıştır. Kserkses bu cezaları uygularken sorumluları da affetmemiş, köprü yapımında görevli olanların kafalarını kestirmiştir.
Hero ve Leandros’un Ayrılması Ünlü İngiliz ressam William Turner’ın (1775-1851) fırçasından “Hero ve Leandros’un Ayrılması”. ‘Çanakkale Boğazı mitolojisi’nin bu acıklı aşk hikayesi, tarih boyunca birçok sanatçıya esin kaynağı oldu.
Bu gelişmeler üzerine Harpolos isimli bir Yunan mimarı daha pratik bir çözüme ulaşmış, önden ve arkadan demirlenmiş ve birbirine eklenmiş 674 gemiden oluşan iki yeni köprüyü, papirüs ve kenevir liflerinden imal edilmiş halatlarla bağlayarak aynı güzergaha kurmuştur. Köprüler kalaslar ve korkuluklarla desteklenerek 5 milyon insanın geçeceği sağlamlığa kavuşturulmuştur. Herodotos’un aktardığına göre dünyanın en büyük ordusu söz konusu köprüleri yedi gün yedi gecede geçerek Avrupa topraklarına ayak basmıştır. Gemiden köprü yapma faaliyetinin ilk örneği bu olaydan 33 yıl önce yani MÖ 513 yılında I. Darius tarafından İskitya Seferi sırasında İstanbul Boğazı’nda (Bosporos) gerçekleştirildi. Herodotos, Kserkes’in ordusunu överken Darius’un ve hatta Truva Savaşı’ndaki Akha ordusunun çok daha küçük kaldığını önemle belirtmiştir. Kitlesel göçlere, devasa ordulara şahit olan Çanakkale Boğazı, hüzünlü bir aşk hikayesine de ev sahipliği yapmıştır. Hellespontus’un Avrupa kıyısındaki Sestos kentinde bulunan Aphrodite Tapınağı’nda Hero adında çok güzel bir rahibe vardı. İlkbaharın gelişi ile birlikte Sestos’ta şenlikler düzenlenir çevre kentlerden insanlar akın akın buraya gelir, Aphrodite’nin mabedini ziyaret ederlerdi. Bir şenlik gününde Leandros adında yakışıklı bir genç Aphrodite Tapınağı’ndaki ayine katılır ve Hero’ya ilk görüşte aşık olur. Hero’nun tedirginliğine karşın her gün tapınağa gelen Leandros genç rahibeye duyduğu aşkı anlatır. Hero defalarca ona bir rahibe olduğunu ve böyle bir aşka karşılık veremeyeceğini söylediyse de Leandros ikna olmaz. Bu ısrar sonucunda Hero, Leandros’a karşılık verir.
Ancak aralarında büyük bir engel vardır. Hero sahilde ıssız bir kalede yaşlı bir kadının kontrolü altında yaşamaktadır ve Leandros’la arasında deniz bulunmaktadır. Aşkı uğruna her şeyi yapmaya hazır olan Leandros yüzerek sık sık kaleye gider ve sevgilisini ziyaret eder. Fırtınalı bir havada Hero’ya doğru yüzmeye başlayan Leandros dalgalı ve soğuk denize teslim olur. Sahilde Leandros’u bekleyen Hero dalgaların kıyıya attığı sevgilisinin ölüsü ile karşılaşır. Bu acıya dayanamayan Hero, Leandros’a sarılarak kendini öldürür. erdi.
I. Kserkses’in öfkesi MÖ 482’de Abydos ile Sestos arasında yaptırdığı köprü fırtınada yıkılınca, I. Kserkses çok öfkelenir. Denize 300 sopa vurulmasını, ardından denizin kızgın demirlerle dağlanmasını emreder. 1909 tarihli bir çizim.
Antik Yakındoğu, Mısır, Yunan ve Roma’nın kentlerini arkeolojik bakışla anlatan Charles Gates’in Antik Kentler kitabı bazı eksiklerine rağmen konuyla ilgili pratik bilgilere ulaşmak isteyenler için önemli bir kaynak.
ANTİK KENTLER
Göreceli bir kavramdır çevre. İnsan olmadıkça da bu dünya bir çevre değildir. Yani insan olmadan, çevre de olmaz. Uygarlıkların doğuşunda çevre sürekli ve değişmez biçimde etkili olmuştur. Değişik insan toplumlarının yaşadığı iklim, topografya ve hidrografya koşullarının çeşitliliği yerleşmelerin çeşitliliği ile doğru orantılı olmuştur. Yerleşmelerin kentleşmesi ise belli kriterlerle meydana gelmiştir. Coğrafi ve demografik olarak daha büyük olmak, kendi geçimleri için çalışmayan rahip ve yönetici bireylerin bulunması, anıtsal yapılara sahip olması, egemen sınıfın da bulunduğu toplumsal tabakalaşmayla karakterize olması, gelişmiş zanaatkâr/ esnaf sınıfının varlığı ve vatandaşları ekonomik anlamda karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olmaları gibi.
Charles Gates’in kaleme aldığı Antik Kentler isimli kitap MÖ 9. binyıldan MS 6. yüzyıla değin uzanan 10 bin yıllık bir sürecin önemli yerleşmelerini konu edinmiştir. Uzun yıllar devam etmiş bilimsel çalışmaların ve büyük emeklerin bir sonucu olan bu eser, İtalya’dan Hindistan’a, Anadolu’dan Kuzey Afrika’ya uzanan inanılmaz büyük bir coğrafyayı kapsamaktadır. Arkeolojik araştırmalar iki temel üzerinde şekillenir; zaman ve mekan; 10 bin yıllık bir zaman ile yüzbinlerce km2’lik bir alanı çalışmak, incelemek ve değerlendirmek bir bilim insanı için önemli olduğu kadar da riskli bir iştir. Arkeoloji bölgesel ve dönemsel uzmanlıkların konuştuğu bir bilimdir. Çalışılan zaman süreci ne kadar uzunsa, bölge ne kadar genişse doğal olarak bilimsel değerlendirmenin kalitesi düşer, proje istemeyerek de olsa bir ansiklopedi niteliğine bürünür.
Antik Kentler içerik bakımından oldukça zengin bir kitap ama kurgusal temelde önemli sorunlar içeriyor. Devasa Önasya toprakları bilimsel çalışmalara iki farklı coğrafi yaklaşımla dahil edilebilir. Birincisi, Akdeniz’i büyük bir kültür çevresi gibi düşünerek, bunun asli unsurları olan Kuzey Afrika, Mısır, Levant, Anadolu, Yunanistan, İtalya, Güney Fransa ve İspanya yani Ponant’ın yanı sıra Mezopotamya’yı konuya dahil etmek; ikincisi ise, Anadolu, Mezopotamya, Levant, Mısır, İran ve Kafkasya’yı bir arada düşünmektir. Antik Kentler, söz konusu bu iki coğrafi yaklaşımı ortalayan, Batı’da Ponant’ı dışarıda bırakıp, Doğu’da Pakistan ve Hindistan arasındaki İndus kültürlerini dahil eden kurgusu ile doğal olarak bütünleşik bir yapı oluşturamıyor. Söz konusu coğrafyayı, yani Ponant ile Hindistan’ı birleştiren yegane unsur, Büyük İskender’in Büyük Asya Seferi’dir ve bu da uzun dünya tarihi içinde yalnızca birkaç yıla denk gelmektedir.
Kitapta anlatılan antik kentlerden biri de İran’da bulunan Persepolis.
Kitabın başlangıcı da sorunludur. Konuya girmek için konu mankeni olarak kullanılmış olan Göbeklitepe, köy değil, kasaba değil, kent hiç değildir. Göbeklitepe sakinleri tarımı bilmemektedir, hayvan evcilleştirmemişlerdir, konut inşa etmemişlerdir ve burada çanak-çömlek kullanımınadair bir iz bulunamamıştır. Bu durumda yazarın bir Erken Neolitik merkez olarak değerlendirdiği ancak gerçekte Proto- Neolitik Dönem (MÖ 12000-10000) ile çağdaş olan Göbeklitepe’nin, Neolitik kültürle bir alakasının olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır.
Yazarın bir erken Neolitik merkez olarak değerlendirildiği Göbeklitepe’nin Neolitik kültürle bir alakasının olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Kitabın Önasya’nın ikinci Neolitik Devrimi olarak kabul edilen Koloni Çağı’na (MÖ 2000 – 1700) değinmemiş ve bu dönemle ilgili kentleri konu edinmemiş olması büyük bir kronolojik boşluğa neden olmuş gibi görünüyor. Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Suriye’nin Koloni Çağı ile karakterize olmuş güçlü ve zengin kentleri olan Assur, Kültepe (Kaneş), Ebla, Tel Brak ve Qatna’nın kitaba kataloga edilmemiş olması yazarın ilginç bir tercihi olarak değerlendirilebilir.
Charles Gates, Demir Çağı’ndan itibaren ustaca kullandığı tarihsel gelişmeleri kentlerin oluşumları ve değişimleri ile ilişkilendirerek Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika, İtalya, Doğu Akdeniz ve İndus Havzası’nın önemli ve büyük kentlerini tanıtmış. Her arkeoloğun, tarihçinin, öğrencinin ve entelektüel insanın kütüphanesine isteyeceği “Antik kentler” kitabı bilgiye pratik bir şekilde ulaşmanın yöntemini bizlere sunmaktadır.
Atina Akropolis planı (üstte) ve rekonstrüksiyonu, MÖ beşinci yüzyıl.
Türkiye’de halk arasında yaşayagelen kurşun dökme geleneğinin kökenleri bugüne kadar İslamiyet öncesinde, Şamanizm de arandı. Oysa Amasya-Oluz Höyük’te bulunan 30’a yakın şekilsiz kurşun parçası, bu adetin Anadolu’da 2500-2200 yıl öncesinden beri varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.
Nazar ve büyü nedeniyle oluştuğu düşünülen ruhsal sıkıntıların giderilmesi için uygulanan halk pratiklerinden en ünlüsü kurşun dökme/döktürmedir. Kurşun dökme geleneği kendine özgü yöntem, malzeme ve aletleri olan, buna karşın tarihsel geçmişi pek bilinmeyen bir uygulamadır. Kurşun külçenin eritileceği çukur bir kepçe, ergimiş kurşunun döküleceği derin ve geniş bir madeni kap, kurşun dökülen şahısın başının üstüne gerilecek kalın bir örtü ile 300-400 gram ağırlığındaki kurşun külçe söz konusu alet ve malzemeleri oluşturur. Külçe durumundaki kurşun kepçeye konur ve yüksek ateşte ergitilir. Ergiyen kurşun oturan şahsın başı üzerindeki içi soğuk su bulunan tasa bir anda akıtılır.
Kurşun dökme uygulamasının en ilgi çekici özelliği, ritüeli uygulayanların yani kurşun dökücülerin kadın olmasıdır. Bugüne değin kurşun dökme işleminin bir erkek tarafından uygulandığını gösteren herhangi bir bilgi ya da kayıta rastlanmamıştır. Kurşun dökücülerin genelde sürekli bu işle uğraşan ailelere mensup oldukları bilinir. Bu bağlamda kurşun dökücülükte el verme/alma geleneğinin önemli olduğu anlaşılmaktadır.
Fotoğraflar: Emrah Gökcan
Ergimiş durumda su tasına dökülen ve hemen sertleşen kurşun, kurşuncu kadın tarafından incelenir ve yorumlanır. Suda sertleşen kurşunun biçimi fazla gözenekli ve dikenli ise nazar ya da büyünün şiddetli olduğuna, parlak ya da fazla çıkıntılı değilse kurşun dökülen şahsın yüreğinin temiz olduğuna ve sıkıntıların çabuk geçeceğine inanılır.
Türkiye’de yerel temelde yaşayan pek çok halk inancı ve geleneğinde olduğu gibi kurşun dökme/döktürmenin tarihsel süreci hakkında da bilinmeyenler bilinenlerden fazladır. Toplum hafızası ve sözel kültür çerçevesinde, yöresel farklılıklar eklenerek günümüze değin yaşamış olan bu ritüelin kökeni bugüne değin Türklerin İslamiyet öncesi inancı olan Şamanizm de aranmıştır. Kurşun dökme uygulamasının, insana musallat olan kötü ruhları kaçırmaya yönelik gerçekleştirilen “kut dökme” ya da “kut koyma” adı verilen dini törenle bağlantılı olduğu düşünülmektedir.
Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün eski Anadolu tarihine katkıları siyasi, askeri ve dinsel boyutun yanısıra, kültürel bir boyut da kazanmaya başlamıştır. Oluz Höyük’te bugüne değin bulunmuş kurşun objeler, antik yerleşmenin bu madene karşı özel bir ilgisi olduğuna işaret etmektedir. Bunlar içinde sayısı 30’u bulan amorf kurşunların ne amaçla üretildiği ya da oluşturulduğu sorusu yakın zamana değin yanıtlana- mamıştı. Kazıevimizin bulunduğu Gözlek Köyü’nde birkaç yıl önce tanık olduğum geleneksel kurşun dökme uygulamasından sonra, Oluz Höyük Pers (Akhaimenid) kültürünü yansıtan 2. Mimari Tabaka’da (MÖ 425 – 200) açığa çıkarılmış amorf kurşunların benzer bir ritüeli yansıtmış olabileceği konusunda bazı şüpheler duymaya başladım. Kazı alanında saptanan 7 adet kurşun külçe, yerleşmeye önemli miktarda kurşun ithali olduğunu göstermektedir. Kolayca ergiyen bir maden olan kurşunun bir kereden daha fazla kullanılması, yani defalarca çeşitli silah ve aletlere dönüştürülmesi mümkündür. Buna karşın saf kurşundan oluştuğu gözlenen Oluz Höyük amorflarının başka bir objeye dönüştürülmemiş olması oldukça önemli bir arkeolojik gerçekliktir. Söz konusu amorflar belli ki oldukları gibi saklanmak istenmiş ve bu nedenle de günümüze bu şekilde ulaşmıştır. Bu durum amorfların özel bir uygulamanın ürünü olduklarını ve bazı anlamlar taşıdıklarını göstermektedir. Şekillerine bakıldığında suya dökülerek oluştukları gözlenen Oluz Höyük Pers Dönemi amorf kurşunlarının günümüz kurşun dökme uygulaması ile olan benzerlikleri etnoarkeolojik bir bağlantıyı yansıtmaktadır.
Her ne kadar birtakım dualarla gerçekleştirilse de, kurşun dökme uygulamasının İslam dini ile ilgili olmadığı hususunda görüş birliği bulunmaktadır. Bugüne değin yalnızca Şamanizm ile ilişkilendirilen bu geleneksel Anadolu ritüelinin Oluz Höyük arkeolojik bulgularından sonra köken bakımından yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Oluz Höyük bulguları kurşun madeni yönünden oldukça zengin olan Anadolu’nun, kurşun dökme ritüelinin oluşmasında önemli bir coğrafya olduğuna işaret etmektedir. Amorf kurşunlar, günümüzden 2500 – 2200 yıl öncesinde söz konusu uygulamanın en azından Kızılırmak Havzası’nda bilindiğini, törensel açıdan Şamanist inanç altyapısına benzer olması nedeniyle, bu inancın kalıntılarını İslamiyet’le birlikte Anadolu’ya taşıyan Türklerin 10. yüzyıldan itibaren kurşun dökme ritüelini geleneklerine kolaylıkla dahil etmiş bulunduklarını düşünebiliriz.
Oluz Höyük sakininde “kem göz” varmış…
Oluz Höyük kurşunlarını yorumlamak amacıyla yörede yaşayan kurşuncu bir kadına başvurduk. Oluz Höyük’e oldukça yakın konumdaki Göynücek kasabası sakinlerinden 49 yaşındaki Nazik Cebeci talebimizi geri çevirmedi ve 2500 yıllık amorf kurşunlardan bazılarını yorumlamayı kabul etti. Gözleri iyi göremediği için kurşunculuğa devam edemeyen 93 yaşındaki Ulviye Gökçe’den el aldığını söyleyen Nazik Hanım hurafelere asla inanmamakla birlikte, kurşun döktüğü herkesin kendisini çok iyi hissettiğini gözlemlemiş. 2500 yıllık buluntuları dikkatle inceleyen Nazik Cebeci, amorfların üzerinde bolca bulunan çukurcukların kem göze, dolayısıyla nazara işaret ettiğini, kurşun döktürmüş Oluz Höyük sakininin büyük olasılıkla sıkıntılarından kurtularak hafiflemiş olduğunu bize iletti.
Yeni dökülen kurşun
2500 yıllık buluntu
KURŞUN DÖKME
Anadolu’nun en yaygın “nazar bozma” pratiği
Halk arasında bakışlarında zararlı güç bulunduğuna inanılan kötü niyetli kişilerin canlı ya da cansız varlıklar üzerinde olumsuz bir etki bırakması “nazar” olarak açıklanır. Neşeli ve sağlıklı çocukların birdenbire hastalanması, sürekli ağlaması, iştahtan kesilmesi; sıhhatli insanların aniden baş ağrısı, vücut kırgınlığı, halsizlik, iç sıkıntısı gibi şikâyetlerde bulunması; evli çiftler arasında sık sık kavgaların yaşanması; yeni alınan bir aracın kaza yapması; beklenmeyen ölüm olaylarının gerçekleşmesi; evdeki herhangi bir eşyanın kırılması ya da bozulması; tarla, bağ ve bahçedeki ürünün her zamankinden daha az olması; hayvanların huysuzluk yapması, eğer süt veriyorsa sütünün azalması, aniden hastalanması ya da ölmesi gibi çeşitli olaylar, gerçek nedenleri her ne olursa olsun, nazar değmesi olarak açıklanır.
Kurşunlar nerede bulundu? A açması olarak adlandırılan kazı alanı amorf kurşunların yoğun olarak bulunduğu yapıları barındırıyor.
Sık sık maşallah denilmesi, nazar muskası ve nazar boncuğu taşınması, evlere, arabalara nal; bağ, bahçelere kaplumbağa asılması nazardan korunmak için Anadolu’da yapılan onlarca uygulama arasında akla ilk gelenlerdir. Kurşun dökme ise nazar değdikten sonra, yani nazarın yol açtığı olumsuzlukları iyileştirmek için başvurulan en dikkat çekici ritüeldir. Kurşun dökme işi, yöreden yöreye küçük farklı- lıklar gösterse de birbirine benzer şekillerde yapılmaktadır. Kurşun, bir kepçenin ya da küçük bir tavanın içine konup ateşte eritilir. Diğer taraftan hasta dizüstü oturtulur ve başına bir tülbent örtülür. Eritilen kurşun, birtakım dualar ya da çeşitli sözler eşliğinde, hastanın başının üstünde tutulan içi su dolu kaba boşaltılır. Kurşunun suyun içinde aldığı şekillere bakılarak nazarı değdirenin cinsiyeti, fiziksel özellikleri vb. hakkında yorumlarda bulunulur. Kurşunun ateşte eritilip suya dökülmesi işi, üç kez tekrarlanır. Daha sonra kaptaki suyla hastanın yüzü üç kez yıkanır ve bu su ayak basılmayan bir yere dökülür. Nazar ocağına, emeğinin karşılığı olarak bir miktar para verilir.
Prof. Dr. Nilgün Çıblak’ın Halk Kültüründe Nazar, Nazarlık İnancı ve Buna Bağlı Uygulamalar isimli makalesinden derlenmiştir.
Gaziantep’te sınırın diğer tarafında, Suriye ve Irak’ta arkeolojik ve tarihsel değerler barbarca yok edilirken, yağmalanırken ve satılırken, IŞİD’in elindeki Cerablus kentine sıfır noktasındaki Karkamış antik kentinde kazılar sürdürülüyor.
İstanbul Üniversitesi ile Bologna Üniversitesi’nin ortak projesi olan Karkamış kazılarının 5. Sezonu, Haziran sonunda tanıtıldı. Gaziantep ilinin sınır bölgesindeki Karkamış, aynı adı taşıyan ilçenin doğusunda, ünlü Bağdat Demiryolu’nun Suriye sınırı ile buluştuğu Fırat geçidi üzerinde yer alıyor. Örenyeri, Fırat’ın batı kıyısında Kale (akropol), bunun güneyinde uzanan İç Kent ve burayı güney ve batıya doğru çeviren Dış Kent’ten oluşmakta. Günümüzde, üzerinde sınır güvenliğini sağlayan bir askerî karakolun yer aldığı Kale ile İç Kent Türkiye tarafında, Dış Kent ise Suriye topraklarında. Cerablus kasabasının bir kısmı Karkamış Dış Kenti’nin üzerine kurulmuş. Örenyerinin neredeyse her noktası 1956 yılında mayınlarla döşenmişti. 2010’da Gaziantep İl Özel İdaresi tarafından yapılan çalışmalarla Karkamış mayınlardan arındırıldı.
Beş dönemlik kazılar sırasında önemli arkeolojik keşifler yapıldı. Kral Katuwa’nın MÖ 900’de inşa edilmiş olan sarayının MÖ 717’de ünlü Assur kralı II. Sargon tarafından kullanılmış olduğunun saptanması, bu keşiflerin en önemlisi. Katuwa’nın sarayında açığa çıkarılan sakallı insan yüzlü keçi-tanrı, Geç Hitit sanatı için eşsiz bir örnek. Sarayın ana odasında, derinliği 14 metreye ulaşan taştan inşa edilmiş bir kuyu da ortaya çıkarıldı. Kuyunun içinde II. Sargon’a ait çiviyazılı kil silindir bulundu. Çiviyazılı bu önemli belge Anadolu ve Önasya tarihine yeni bir sayfa açmaya adaydır. Çözümlenmesi halen devam eden metin, Tabal (Kappadokia) ve Muşki (Frig) ülkeleri ile ilgili yeni ve önemli bilgiler sunacak gibi görünmektedir.
İnsan yüzü keçi tanrı Kazılarda açığa çıkarılan sakallı insan yüzlü keçi- tanrı, Geç Hitit sanatı için eşsiz bir örnek.
Karkamış kazıları, özellikle 1911’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yakın geleceğini etkileyecek önemli şahıslara ev sahipliği yapmıştır. Bu şahıslardan en ünlüsü Arabistanlı Lawrence olarak bilinen Thomas Edward Lawrence’tır (1888 – 1935). 1911’den 1914’e kadar kazılarda bilfiil çalışan ve arazi fotoğrafçılığı görevini de üstlenen Lawrence, planını kendisinin çizdiği bir kazıevi inşa ettirmişti. Cerablus köy evi tarzında inşa edilen kazıevinin misafir odasına ise Bağdat Demiryolu inşası sırasında Dış Kent’te açığa çıkarılan bir Roma mozaiği yerleştirilmişti. Geçen 100 yıl içinde harabeye dönen kazıevinde yapılan çalışmalar sonucunda, söz konusu mozaiğin yanısıra 500’e yakın eser de bulundu.
Sınırın diğer tarafında, Suriye ve Irak’ta arkeolojik ve tarihsel değerler barbarca yok edilirken, yağmalanırken ve satılırken, IŞİD’in elindeki Cerablus kentine sıfır noktasındaki Karkamış antik kentinde arkeolojik kazılara devam edilmesi, üstüne üstlük arkeopark ile konservasyon çalışmalarının hız kesmeden devam etmesi, Türkiye’nin gücünü, kültürüne ve tarihine verdiği önemi dünyaya en doğru biçimde anlatmaktadır.
BİLİNENLERİN EN ESKİSİ
640’ta yazılan Kuran-ı Kerim harfi harfine aynı
İngiltere’de, Birmingham Üniversitesi’nde dünyadaki en eski Kur’an-ı Kerim olabileceği düşünülen esere ait sayfaların bulunması heyecan yarattı. Yapılan karbon testleri, hayvan derisinden yapılan parşömen üzerine yazılı sayfaların 640-645 yıllarına tarihlendiğini gösteriyor.
Görüşüne başvurduğumuz, konunun uluslararası seviyedeki en önemli uzmanı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç, bulunan sayfalarda Kehf, Taha ve Meryem surelerindeki ayetlerin yer aldığını belirtti. Hicazî imlayla yazılmış, noktasız ve harekesiz yazı ile karbon testinin, sayfaların orijinalliğini kanıtladığını söyleyen Altıkulaç, okunan bölümlerin bugün elimizdeki Kuran-ı Kerim’le harfi harfine aynı olduğunu da teyit ediyor.
Son arkeolojik buluntular, Ermenilerin Kızılırmak havzasından Doğu Anadolu’ya göç ettiklerini ortaya koyuyor. Herodotos’un, Armenialıların Batı’dan göç eden ve Frigler ile genetik bağlantısı olan bir halk olduğu tezi doğrulanabilir bir duruma geliyor.
Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’ndaki mevcudiyetleri ile ilgili tarihsel kimliklendirme sorunları, bugüne değin eski Anadolu tarihinin çözülememiş ve halen tartışılmakta olan konularının başında gelmektedir. Antik Ermeni tarihinin kilit taşını oluşturan köken ve mekân sorunları, Ermenilerin Doğu Anadolu Yaylası, yani Fırat’ın doğusunda kalan coğrafyada ortaya çıktığı fikrinin, alternatif bir hipotez olan Ermenilerin Batı’dan göç ettikleri tezi ile çelişmesi olarak açıklanabilir. Ermeniler’in Batı kökeni ve göçler büyük ölçüde Antik Batı’nın temel kaynaklarından Herodotos ve Strabon’un aktardığı bilgilere dayanır. Herodotos, Armenialıların (arkaik Ermeniler) Frigya’dan göçtüğünü ifade ederken, Strabon (MÖ 64 – MS 21) Armenlerin (arkaik Ermeniler) Tesalya’daki Armenium Armen’den kaynaklandığını ileri sürer.
Önasya’nın tarihsel kaynaklarında Ermenilerden ilk kez Akhaimenid kralı I. Dareios’un (MÖ 522 – 486) Kermanşah yakınlarındaki bir kaya yüzeyinde, eski Persçe, Elamca ve Babilce kaleme alınmış üç dilli Bisutun (Behistun) yazıtında (MÖ 520) söz edilmiştir. Yazıtta, Dareios yönetimi altındaki 23 ülkeden biri olan “Uraštu”dan (Urartu’nun Babilce versiyonu) ve “Armina” halkından bahsedilmektedir. Sonraki süreçte, Elam belgelerinde “Harminua”, Mısır hiyerogliflerinde “Arwmyna”, Eski Yunan ve Latin kaynaklarında “Armenia”, Arap kaynaklarında “Armaniyya”, erken dönem Türkçe metinlerde ise “Ermeniyye” terimlerine rastlanır. Bu terimler “Ermeni” ve “Ermenistan” kelimelerinin de Türkçeye nereden geldiğini açıklar gibidir.
Armenia heyeti Akhaimenid Kralı I. Darius tarafından yaptırılmış olan Persepolis Apadana Sarayı’nın (MÖ 6. yüzyıl sonu-MÖ 5. yüzyıl başı) cephesine resmedilmiş Armenia heyeti, hediyeleri olan at ve kulpları grifon figürlü değerli bir madeni krater ile kralın huzuruna kabul ediliyorlar. Boya bezemeli olduğu bilinen Armenia Heyeti kabartmasının renklendirme denemesi.
Komşu kültürlerin bu şekildeki isimlendirmelerine karşın, Ermenilerin kendilerine “Hay” ve ülkelerine “Hayastan/ Hayasdan” veya “Hayk/Haik”, dilleri olan Ermeniceye “Hayeren” adını vermiş olmaları, bu eski halkın arkaik köken sorununun derinliği ve karmaşıklığını günümüze yansıtan en önemli ipuçlarıdır. Herodotos, Ksenophon ve Strabon ile diğer antik yazıcıların eserlerinde geçen isimlendirme ile hiçbir şekilde benzeşmeyen söz konusu terimlerin kökeninde Ermeniler’in Nuh’un torunu “Hayk” ya da “Haik” isimli bir atadan Doğu Anadolu Yaylası’nda, Ermeni arkeopolitika deyimiyle “Ermenistan Yaylası”nda türediklerine inanış vardır. Söz konusu fikrin babası olan Ermeni tarihçi ve rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini (Hayots Patmut’ivn) yazan ilk kişidir. Muş civarında olduğu düşünülen eski adı Horn, Horni ya da Horunk olan bir köyde doğduğu bilinen Moses, Yunanistan’a gitmiş, Grekçe ve mitoloji öğrenmiş olmasına karşın, Ermenistan tarihini Kitab-ı Mukaddes’te konu edilen Nuh Tufanı’na bağlamıştır. Moses, Hayk’ın 400 yıl yaşadığını, Babil Kulesi’nin inşasında görev yaptığını, Kule’nin yıkılmasından sonra Armenia’ya geldiğini ve tüm Ermenilerin de Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Hıristiyan bir rahip olduğu bilinen Moses’in, farkında olduğu Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir. Çünkü 4. yüzyılın başlarından itibaren Hıristiyanlığa geçmeye başlayan Ermenilerin tümü üzerinde yeni dinin hızlı ve etkili bir şekilde dönüşümünün gerçekleşmediği bilinmektedir.
Uzun süredir gündemde olan çok sayıdaki tarihsel kayıt ve arkeolojik bulgu ile Kızılırmak Havzası ve Fırat’ın doğusundaki Türkiye topraklarında 1990’lardan itibaren gerçekleştirilen arkeolojik araştırmaların sağladığı güncel katkılar, Ermenilerin kökenine, tarihsel varlıklarına ve Doğu Anadolu Yaylası’na geldikleri bölgenin çok uzakta olmadığına işaret etmeye başlamıştır.
“Tarihin Babası” olarak kabul edilen Halikarnassos doğumlu Herodotos’un Ermenilerin kökenine dair yaklaşımları günümüz Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi bilimlerinin bilgi seviyesi doğrultusunda kabul edilebilir ve arkeolojik yönden doğrulanabilir bir duruma gelmiştir. Herodotos, Armenialıların Batı’dan göç ettiğini ve Frigler ile olan yakınlıklarını vurgulamış ve genetik bir bağlantı kurmuştur. Historia adlı eserinde Armenialılar’ın, Friglerin doğuya göçmüş bir kolu olduğunu ve Frigler gibi giyindiklerini söyleyen Herodotos, bununla da yetinmeyip, Pers kralı Kserkses’in (MÖ 486 – 465) ordusunda Frigler ile Armenialıların, Kserkses’in damadı komutan Artokhmes yönetiminde aynı silahları kullandıklarını bildirmiştir. Aynı komutanın idaresi ve aynı silahlar iki toplum arasındaki kültürel yakınlığa, akrabalığa ve arkaik bağlantılara güçlü biçimde işaret etmektedir. Herodotos’un, MÖ 5. yüzyılda yani Frig halkının Anadolu’daki etnik varlığını devam ettirdiği ve arkaik Ermeniler’in Doğu Anadolu Yaylası’nda etnik ve kültürel kimliklerini oluşturmaya başladıkları bir dönemde yaşamış olması, aktarımlarının gerçekliği karşında şüphe duyanları rahatsız edecek bir ayrıntıdır.
Herodotos’tan sonra, aynı dönemde, MÖ 5. yüzyılın sonunda (MÖ 401 – 400) Ksenophon, Anabasis’te (Onbinlerin Dönüşü) Doğu Anadolu’da yaşayan çok sayıdaki etnik gruptan biri olan Armenleri anlatmıştır.
Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylasındaki ilk politik oluşumun Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı olduğu, Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarından anlaşılmaktadır. Satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, güneyde Kardukhlarla sınırı oluşturan Dicle (Tigris) – Botan (Kentrites) nehirleri birleşme bölgesine değin uzandığı bilinmektedir. Fırat’ın (Euphrates) sınır oluşturduğu Batı’da Kapadokya Satraplığı, güneybatıda ise Kilikia komşuluğu bulunan Armenia Satraplığının, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 20 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, Doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi (Thosp) olduğu görüşü genel kabul görmektedir.
Üçgen bezemeli kapların izinde Frigya ve Kapadokya kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçaları Erzincan bölgesi üzerinden Van Gölü Havzasına uzanan güzergah üzerinde 200 yıllık bir süreci kapsayacak şekilde dağılmıştır. Bunlar, batıdan doğuya uzanan ve yüzyılları kapsayan kitlesel bir göç hareketine işaret etmektedir.
Ermeni tarihçi ve Hıristiyan rahip Khoroneli Moses (MS 5. yüzyıl) genel kapsamlı Ermenistan tarihini yazan ilk kişidir. Tüm Ermenilerin Hayk’ın soyundan geldiğini anlatır. Moses’in, Antik Batı kaynaklarındaki Armenler ve Armenia ile ilgili bilgileri gözardı ederek, kutsal kitaplara yönelmesinin temelinde, özellikle Zerdüşt dinine sıkı bir şekilde bağlı Ermenilere Hıristiyanlık propagandası yapma amacı olduğu düşünülebilir.
Ermeni tarihinin arkaik süreçteki en önemli bilinmezi, Herodotos’un aktardığı göçün ya da göçlerin Frigya ya da daha detay bir düşünce ile Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinden Doğu Anadolu Yaylası’na hangi nedenlerle ve ne zaman yapıldığıdır. Göç kanıtlarının ortaya konması ise, nedeni ve zamanı kadar önemli bir konudur.
İskitler’in MÖ 9. yüzyı- lın ortalarından itibaren Doğu Anadolu üzerinden Anadolu’nun içlerine akmaları, Kızılırmak’ın (Halys) batısındaki coğrafyada huzursuzluk ve kargaşa ortamı oluşturmuş, politik dengeleri değiştirmiş, Frig Krallığı’nın yıkılışına neden olmuştur. Önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmparatorluğunun tarihten silinmesiyle Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler, Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başlamıştır. Medlerin, Urartu ve Assur’un yıkılışı ile birlikte batıya hareketlenmeleri Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde antik batının Kapadokya dediği, Assurluların ise Tabal, Kaşku ve Tuhana olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askeri olayların başında gelmektedir.
Medlerin Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Media (Kuzeybatı İran), Mezopotamya ve Anadolu topraklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medlere karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Kültürel birliğin sağlanmasında Medlerin Anadolu’ya taşıdıkları Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma, MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğusunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.
Kızılırmak Havzası toplumları, bilinen tarihin hiçbir döneminde Batı kültürlerine yakın olmamışlar, Batıdan gelen kültürel etkileri samimi olarak benimsememişlerdir. Bölge Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndan itibaren (MÖ 1950) yüzünü daima doğuya çevirmiştir. Hitit egemenliğinde bile bu özelliğini koruyan bölge, Demir Çağında Frig kültürü etkisine girse de, Tabal, Kaşku, Tuhana ve Malidiya krallıklarıyla Doğu ile olan ilişkilerini kesintisiz olarak sürdürmüştür. Halys Savaşının sona erdiği MÖ 585 yılından sonra, Lidya Krallığı – Med Krallığı sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında ikamet etmekte olan Frig halkı ile Frigleşmiş topluluklara yani Kaşku ve Tabal ülkeleri insanlarına baskı yapmaya başlamıştır.
Son yıllarda Orta ve Doğu Anadolu’da gerçekleştirilen kazılar sonucunda, Frigya ve Kızılırmak Havzası (Kapadokya) kökenli Geç Demir Çağı üçgen bezemeli boyalı kap parçalarının Doğu’ya doğru kronolojik bir dağılım gösterdiği anlaşılmıştır. Bu arkeolojik gerçeklikle birlikte, Herodotos ve Strabon’un Ermenilerin kökeni hakkında aktardığı bilgiler karşılığını bulmuş gibi gözükmektedir.
Herodotos’un ayrıntıları ile aktardığı, Lidya Kralı Kroisos ile Akhaimenid Kralı Büyük Kyros arasında MÖ 546’da gerçekleşen Pteria Savaşının arka planında MÖ 590/585’den itibaren süren bu baskı ortamının olduğu açıktır. Kroisos’un, savaş öncesi Pteria’yı ele geçirdiği, daha sonra da bölge halkının yurtları ile kentlerini yerle bir ettiği ve onları göçe zorladığı Herodotos’un aktarımlarından bilinmektedir. Kyros’un Mısır, Babil ve doğu sınır bölgelerindeki Baktria (Afganistan) ve Margiana (Horasan) gibi daha sorunlu bölgeler yerine ilk olarak Anadolu’nun batı yarısı ve onun egemeni olan Lidya kralı Kroisos’u hedef alması, kendisine bağlı insanları koruma içgüdüsünün bir sonucu olmalıdır. Medlerden Perslere yani MÖ 585’den 546’ya değin uzanan bu süreçte bölgenin İran ile kültürel ve dinsel yakınlık kurmasının Lidya Krallığı’nı son derece rahatsız ettiği anlaşılmaktadır. Büyük Kyros’un tahta çıkması ile birlikte, Krosisos’un Pteria’yı hedef alarak bu kentin üzerine yürümesi, Pteria’nın dolayısı ile Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinin İranlılara duyduğu samimiyet ile yakınlığı bir kez daha teyit etmektedir.
MÖ 520’de kaleme alınmış olan Behistun Yazıtında Armina (arkaik Ermeniler) ile yaşadıkları toprakların (Uraştu) ilk kez anılmış olması, Herodotos’un aktardığı Frigya göçünün Urartu Krallığının yıkılmasından (MÖ 600/590) hemen sonra gerçekleştiğine işaret etmektedir. Herodotos tarafından Batı’dan Doğu’ya yapılan bu göçün halkı olarak Frigler ile Frigyalılara atıf yapılmış olsa da, güncel arkeolojik bulgular söz konusu göçün Frigleşerek yeni bir kültürel sürece girmiş Kaşku, Tabal ve Tuhana’da yaşayan Kızılırmak Havzası ve yakın çevresi Demir Çağı toplumlarınca gerçekleştirildiğine işaret etmektedir. I. Dareios, Bisutun yazıtı ile bölgeden Uraştu, halkından da Armina olarak bahsederken, eski bir coğrafi isim ile güncel ve yeni bir halk adını birlikte kullanmış, dolaylı bir biçimde arkaik Ermenilerin göçlerine de işaret etmiştir. I. Dareios’tan yaklaşık 70 – 80 yıl sonra Herodotos aynı bölgeyi Armenia olarak tanımlamıştır.
Saztepe: Arkeolojik kanıtların merkezi Erzincan kentinin 8 km doğusunda yer alan Saztepe, üçgen bezemeli kap parçaları ile Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu Yaylası’na gerçekleştirilmiş göçün arkeolojik kanıtlarını saklayan en önemli yerleşmelerden biri.
Doğu Anadolu Yaylasında yürütülen arkeolojik kazılarda yerleşmelerin Urartu dönemi sonrası tabakalarında Med ve Akhaimenid dönemleri belirgin biçimde bugüne değin teşhis edilememiştir. Çavuştepe, Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü ve Dilkaya gibi yerleşmelerde gerçekleştirilen kazılar, hemen Urartu sonrasında Van Gölü Havzası yerleşmelerinde belli belirsiz iskânların gerçekleştiği, daha sonrasında ise kısa bir dönem ıssızlaşma oluştuğuna işaret etmektedir. Bu durum Urartu sonrasında savunmasız kalan halkın belki de Batı’dan gerçekleşmekte olan göç hareketlerinin verdiği tedirginlikle yüksek alanlara çıktığına, kent yaşamından uzak, pastoral bir hayata geçtiklerine işaret etmektedir.
Yaklaşık 150 yıl süren bu dönemde bilinmezlerin bilinenlerden çok daha fazla olması ve yazılı belgelerin noksanlığı, Doğu Anadolu Yaylası için bir “Karanlık Çağ” yaşandığını göstermektedir. Buna karşın, Çavuştepe, Van Kalesi Höyüğü ve Karagündüz Höyüğü’nde kazılar sonucu saptanmış derme – çatma yapılardan oluşan iskânlar ile bazı mezarlar, Urartu mimari tabakalarının üzerinde yer alan ve eski kültürden zayıf da olsa izler taşıyan bir kültür tabakasından sonra, yani Post-Urartu sonrası dönemde yeni bir kültürü temsil eden, eski geleneklerle hiç ilgisi olmayan boya bezemeli bir çanak – çömlek türü ortaya çıkmıştır. İyi pişmiş, krem astarlı ve genellikle kahverenginin tonları ve siyahla boyanmış bu çanak-çömlek grubu içinde çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş kapların yanısıra, arkeoloji literatüründe üçgen bezeme (triangle ware) ve fisto bezeme (festoon ware) olarak bilinen üçgen ve fisto motifleriyle süslenmiş kimi kaplar dikkat çeken özelliklere sahiptir. Boyalı ve krem astarlı yeni çanak-çömlek grubu, Urartu sonrası dönemde Doğu Anadolu Yaylası’na boya bezemeli geleneği getiren bazı toplulukların olabileceğini düşündürmesi bakımından çok önemlidir.
Kızılırmak Havzası’na coğrafi açıdan yakın bir bölge olan bugünkü Erzincan kent merkezinin doğusundaki verimli ovada konumlanmış olan Altıntepe ve Saztepe’de bulunmuş, boya bezekli çanak-çömlek grubu içinde üçgen motifleri ile bitkisel bezemeli boyalı kaplar MÖ 6. yüzyıl sonlarına yani Urartu Krallığı’nın yıkılışından hemen sonraki döneme tarihlenirler. Buna karşın, Kızılırmak Havzası ile Erzincan bölgesine uzak bir konumu olan Van Gölü Havzası’ndaki Van Kalesi, Van Kalesi Höyüğü, Karagündüz Höyüğü gibi yerleşmelerde saptanan üçgen ve fisto bezemeler ile figürlü motifler içeren çanak-çömlekler, MÖ 5. yüzyıl sonları ve MÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlendirilmektedir. Bu durum, yani Kızılırmak Havzası karakteri taşıyan boya bezemeli çanak-çömleğin MÖ 6. yüzyıl sonlarında Erzincan bölgesinde, MÖ 5. yüzyıl sonları ile MÖ 4. yüzyılda ise Van Gölü Havzası’nda ortaya çıkması, Batı’dan Doğu’ya üçgen ve fisto motifleri ile figürlü bezeme içeren çanak-çömlek geleneği temelinde izlenebilen insan toplulukları hareketlerine kronolojik düzlemde kesin bir şekilde işaret etmektedir.
Kızılırmak Havzası kökenli toplulukların Doğu Anadolu Yaylası’na Erzincan bölgesinden girdiklerini antik Batı kaynaklarından da izleyebiliyoruz. Strabon, “Armenos’un kuvvetlerinin bir bölümü başlangıçta Sophene topraklarına bağlı Akilisene’yi ele geçirirken, geri kalanı Kalkhene’yi ve Adiabenos’a kadar Syspiritis’i işgal etmişti” demektedir. Erzincan yöresinde olduğu bilinen Akilisene, sonrasında Anahit Tapınağı kurulacak kadar önemli ve kutsal bir kent durumuna gelmiştir. Syspirytis ise büyük olasılıkla Erzurum yakınlarındaki İspir olmalıdır. Bu bağlamda Strabon’un bahsettiği göçler Erzincan’ın doğusundaki Altıntepe ve Saztepe ile Erzurum yakınlarındaki Sos Höyük, Güllüdere, Tasmasor ve Tetikom gibi önemli Geç Demir Çağı yerleşmelerinde bulunmuş olan Kızılırmak Havzası tipi boya bezemeli çanak-çömleklerin yansıttığı yeni insan ve toplum hareketleri ile arkeolojik kimlik kazanırken, Strabon’un aktardığı tarihsel kayıtlar da arkeolojik bulguların yardımıyla bir anlam kazanmaya başlamıştır.
Persepolis Apadanasının kuzey ve doğu taraflarındaki merdivenlerinde ortaya çıkarılmış olan, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabul edilmesini yansıtan kabartmalarda, Kapadokya ve Armenia delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları, kıyafetleri çok benzerdir. Bunlara ek olarak, her iki sahnede yer alan atlar, bunların koşum takımları ile kuyruklarına şal benzeri bir kumaşın bağlanmış olması söz konusu benzerlikleri perçinlemektedir. Bu durum, Kızılırmak Havzası (Kapadokya) ile Armenia arasındaki güçlü kültürel ve biyolojik bağlantılara işaret etmekle birlikte, aynı zamanda Herodotos’un aktarımlarını da doğrulamaktadır.
Kapadokya ve Armenia heyetlerinin tipler, kıyafetler ve atlar temelindeki benzerlikleri doğal olarak Kızılırmak Havzası ve Doğu Anadolu Yaylası arasında MÖ 5. yüzyılın ilk yarısındaki koşutlukları tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Kapadokyalılar ile Armenialılar arasındaki bu koşutluklar, üçgen ve fisto bezemeli çanak-çömleklerin doğuya doğru yayılmaları çerçevesinde saptadığımız insan hareketlerine resim sanatı açısından Perslerin gözü ile katkı yapmaktadır.
Oluz Höyük
Orta Anadolu’dan Doğu Anadolu’ya gerçekleştirilmiş olan kitlesel göçün toplumları Frig kültüründeki insanlardan oluşuyordu. Bunlar Doğu Anadolu Yaylası’nda başladıkları yaşantı sonucunda yeni bir etnik kimlik kazanmışlardır. Bu duruma, bölgenin dışa kapalı topografyası ile etnik unsurlardan oluşan iç dinamikler yol açmış gibi görünmektedir.
Bölge değiştiren Frigleşmiş toplulukların, Herodotos’un yaşadığı dönem olan MÖ 5. yüzyıla değin Doğu Anadolu Yaylası’nın yerel kültürlerinden etkilenerek Ermenileşme sürecine girmiş oldukları anlaşılmaktadır. Etnik bir bütünleşmeyi gösteren bu durum, Doğu Anadolu’nun arkaik kültür dinamiklerinin bölgeye yabancı unsur olarak gelen insanların değişimlerinde MÖ 4. yüzyıla değin önemli rol oynamış olduğuna işaret etmektedir. Dilbilimcilerin genel kanısı ışığında, özünde Hint – Avrupa kökeninden olan Ermenice’nin eski Anadolu dillerinin Hint – Avrupalı olmayan etkilerini hem de yoğun olarak bünyesinde taşımakta olduğunu biliyoruz. Bu durum Doğu Anadolu Yaylası iç dinamikleri ile yerel kültür unsurlarının Ermenice’ye doğrudan yansımış olduğunu göstermektedir.
Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası’nda yaşamaya devam eden Alarodlar, Khaldeliler ve Phasisler gibi yerli halkların Batı’dan gelenlerin mevcudiyeti ve baskıları nedeniyle yüksek arazilere çıkmış oldukları tarihsel kayıtlar ile arkeolojik bulgulardan bilinmektedir. Bu durumun çok uzun sürmediği, tarihsel süreç içinde Doğu Anadolu Geç Demir Çağı toplumlarının bütünleşik bir yapıya ulaştığı düşünülebilir.
Geç Demir Çağından Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te bulunmuş üçgen ve fisto bezemeli Geç Demir Çağı kap parçaları, doğudaki benzerlerinden 150-200 yıl daha eskidir. Bu tarihsel gerçeklik, göç olayının ne kadar zaman sürmüş olduğunu da belgelemektedir.
Daha basite indirgediğimizde Herodotos’un Frigler olarak nitelendirdiği Kızılırmak Havzası topluluklarıyla Urartu coğrafyası halklarının bir alışma döneminden sonra birlikte yaşamak zorunda kalmış olduğu anlaşılmaktadır. Herodotos Armenialıları, Alarodlar olarak isimlendirdiği bir etnik topluluğu vurgulayarak açık bir şekilde etnisite temelinde ayırmaktadır. Bu aktarımlar bir taraftan da bölgenin etnik çeşitlilik açısından zenginliğini yansıtmaktadır. Bu bağlamda, Urartudan miras kalmış, belki de Urartuların devamı olan ve Kızılırmak Havzası göçmenleri geldiğinde bölgede olduğu bilinen Alarodların, MÖ 6. yüz- yıl itibarı ile bölgenin en eski halkı olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Kserkses’in MÖ 481 yılında Yunanistan’a yaptığı sefer sırasında ordusunda hem Armenialılar hem de Alarodların bulunması, MÖ 5. yüzyıl başlarında Doğu Anadolu Yaylası’nda Ermeni üstkimliğinin henüz tam olarak oluşmadığına, arkaik Ermenilerin halen bir alt nüfus grubu olduğuna işaret etmektedir.
Ksenophon, MÖ 401 yılı sonları ile 400 ilkbaharında geçen ve Lydia satrabı Genç Kyros’un ordusunun dağılma- sından sonra başıboş kalarak ülkelerine dönmeye çabalayan paralı Yunan askerlerinin yolculuğunu anlatan Anabasis’te, Doğu Anadolu Yaylası’nı güneyden kuzeye kat ederek geçmiş, bölgeden ziyade yolculuk yaptığı güzergâh ile yakın çevresini etnisite ve tarihsel coğrafya temelinde kaydetmiştir. Herodotos’un kendisinden kısa bir süre önce bölgesel düzeyde anlatabilmeyi başardığı Doğu Anadolu Yaylası’nı daha dar bir bakış açısıyla aktarmış olan Ksenophon’un, Alarodlardan bahsetmemesi MÖ 4. yüzyıla girerken bu halkın arkaik Ermeni üstkimliği altında asimile olmaya başladığına, başka bir deyişle Alarodların da Ermenileştiğine işaret etmektedir. Yunan askerlerinin Doğu Anadolu yolculuğu sırasında adı pek duyulmamış çok sayıdaki dağınık kabileler tarafından saldırıya uğramış olmaları, bölgenin arkaik Ermeni üstkimliği oluşumuna karşın, bir otorite tarafından kontrol edilemeyen çok sayıda mikro toplumun varlığını da göstermektedir. Bu saldırgan halklardan biri olan Kardukların da, Urartu’dan miras bir etnik grup olduğu düşünüldüğünde, Doğu Anadolu Yaylası iç dinamiklerinin tahmin edilenden çok daha karmaşık, derin ve güçlü olduğu sonucu çıkmaktadır.
Van Kalesi ve kuzeyinde yer alan höyük, Kızılırmak Havzası kökenli üçgen bezemeli kapların ulaştığı en doğudaki yerleşmedir.
Ermeni halkı kendisini Hay olarak tanımlamıştır. Onlardan bahseden diğer halklar ise “Armina” kelimesinden türetilmiş çok çeşitli adlar (Harminua, Arwmyna, Armenia, Armaniyya, Ermeniyye) kullanmışlardır. Bunlar, Ermeniler için uygun görülmüş dış adlandırmalardır (eksonim).
Arkaik Ermenilerin Zerdüşt dininin özgünlüğü değiştirilmiş bir formu ya da henüz sözlü geleneğin yaşadığı erken dönemi Ateş Kültü temelinde yaşadıklarını güçlü Anahit kültü kanıtlamaktadır. Zerdüşt dininin ritüellerinden biri olan Ateş Kültü, Doğu Anadolu Yaylası arkaik Ermenilerini Zerdüşt dini çerçevesinde, ancak bu dinin gerçek şekli ile yaşandığı Kuzeybatı İran’da bile görülmeyecek oranda ateşperest bir kimliğe dönüştürmüş gibi görünmektedir. Armenia’da tanrıça Anahit için çok sayıda tapınak inşa edilmiş olmasına karşın en ünlü ve önemlisinin Erzincan (Erez) yakınlarında olduğu bilinen, ancak kesin yeri günümüze kadar saptanamayan Akilisene’de olduğu Strabon tarafından aktarılmıştır. “Altın Ana” olarak bilinen altından yapılmış tanrıça heykeli ile ünlü olan Akilisene’nin, gerçekte bir Kapadokya devleti olan Kataonia’dan Artaksias hanedanı zamanında (MÖ 2. yüzyıl) koparılmış bir şehir olduğu bilinmektedir. Anahit tapınımının gerçekleştirildiği Erzincan ve yakın çevresinin Anahityan bölgesi olarak ün yapmış olması, tanrıçanın yörede ne denli yüksek bir saygı gördüğüne de işaret etmektedir.
Urartu döneminden itibaren tapınak geleneği olan, din ve kült birikimleri içeren, bu bağlamda tarihsel süreçte bulunduğu coğrafyada kutsallık ve süreklilik yönleriyle tanındığı anlaşılan bir yerleşme durumundaki Altıntepe’ye yerleştiği düşünülen Kızılırmak Havzası yerleşimcilerinin, burayı Doğu’ya yönelmelerde bir merkez olarak kullanmış olmaları ihtimal dâhilindedir. Kutsallık ve süreklilik özelliği ile Altıntepe, Akilisene lokalizasyonunda öncelikli olarak düşünülmesi gereken bir yerleşme durumundadır.
Altıntepe’de bugüne değin gerçekleştirilen tüm kazılarda Anahit Tapınağı’na işaret edecek özellikte mimari kalıntılara ya da taşınabilir bulgulara rastlanmamıştır. Akilisene Anahit Tapınağı’nın Aziz Grigor tarafından yıkılmış olduğuna dair tarihsel kayıtların varlığı, söz konusu tapınak yapılarına bugüne değin neden ulaşılamadığı hususuna işaret etmesi bakımından önemlidir.
Sonuç olarak arkaik Ermenilerin yaklaşık olarak MÖ 590’lardan başlayan ve en azından MÖ 4. yüzyıla değin süren bir yer değiştirme hareketliliği ile Kızılırmak Havzası’ndaki Tabal, Kaşku ve Tuhana gibi ülkelerden göç etmiş Geç Demir Çağı toplumları olduğu hipotezinin doğru olduğuna işaret etmektedir. Yüzyıllar süren göç hareketleri sonucunda bölgedeki demografik yapı değişmiş, Urartu sonrası Doğu Anadolu Yaylası halkları MÖ 6. yüzyılın başından MÖ 2. yüzyıla uzanan yaklaşık 400 yıllık süreçte Zerdüştlük inancı çerçevesinde kendi kendilerine millet olmuşlardır.
Prof. Dr. Şevket Dönmez’in, Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarını güncel arkeolojik bulgular ile tarihsel coğrafya temelinde inceleyen bu yazısı, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından yayınlanacak olanAnadolu ve Ermeniler: Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumlarının Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabın özeti niteliğindedir.
Türkiye Kömür İşletmeleri Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesiyle linyit havzasında yer alan Seyitömer Höyüğü’ndeki kazılar durma noktasına geldi. Kömür rezerv alanında bulunan diğer höyükleri de aynı akıbet bekliyor olabilir.
Aynı yerde sürekli yerleşmeler sonucu oluşan yığma tepelere höyük denir. Höyük adı Anadolu’ya özgüdür, bunlara Mezopotamya’da “tell”, Güneydoğu Anadolu’da “til”, İran’da ise “tepe” denir. Kazılmamış höyükler Anadolu’nun okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Höyükte kazılan her mimari tabaka, her evre, devam eden öğrenme sürecimize önemli katkıda bulunan kitap sayfalarıdır. Kesin bir envanteri olmamakla birlikte, Anadolu höyüklerinin sayısı 10 bin civarındadır. Bugüne değin çok azını bilimsel olarak kazabildiğimiz höyükler, yasadışı kazıların yanı sıra, baraj projeleri, karayolu ve altyapı inşaatları gibi faaliyetler sonucunda hızla yok olmaya başlamıştır. Höyüklerin varlığını zorlayıcı unsurlara son yıllarda madencilik çalışmaları da eklenmiştir. Bu konudaki son gelişmeler Kütahya’da yaşanmaktadır.
Türkiye’nin önemli linyit rezervlerine sahip Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Seyitömer Müessesesi linyit havzasında azımsanmayacak sayıda arkeolojik sit alanı ve höyük bulunmaktadır. Bunlardan biri olan Seyitömer Höyüğü’nde 1980’lerin ortalarında başlayan ve Afyonkarahisar ile Kütahya Müze müdürlüklerince aralıklarla da olsa yaklaşık 20 yıl sürdürülen kazılarda oldukça önemli sonuçlara ulaşılmıştır. 2006 yılında Dumlupınar Üniversitesi’nin kazılara başlaması ile Seyitömer Höyüğü’nün de kaderi değişmiştir. TKİ’nin sponsorluğunda büyük bir yatırımla başlayan yeni nesil kazılarla, yıl bütününe yayılan bilimsel çalışmalar hızlanmış, kalabalık arkeolog ve işçi grubuyla önemli mesafeler kaydedilmiştir. Roma, Hellenistik, Akhaimenid (Pers), Frig ve Orta Tunç Çağı katmanları belgelenerek kaldırılmış, Erken Tunç Çağı incelenmeye başlanmıştır. Planlanan süreçte TKİ’nin desteği ile höyük tümüyle kazılıp belgelenecek, sonrasında arazi, kömür sağlanması için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na teslim edilecekti.
Çiledir’in çilesi Seyitömer Höyüğü ile aynı süreçten geçen Çiledir Höyük’ü muhtemelen aynı kader bekliyor.
Ancak planlanan süreç, Seyitömer Müessesesi’nin özelleştirilmesi ile yarım kalmıştır. Çelikler Holding AŞ tarafından devralınan müessese ile kazı başkanlığı arasında yaşanan finansal sorunlar nedeniyle, Seyitömer kazıları bugün durma noktasına gelmiştir. Zaman zaman basına da yansıyan bu durum, Seyitömer Höyüğü’nün erken dönem kazılarını aksatacak bir sürece doğru gitmektedir. Seyitömer kömür rezerv sahasında yer alıp, aynı süreci yaşayan bir başka eski yerleşme ise Çiledir Höyük’tür. Kütahya Müze Müdürlüğü tarafından 2009 yılından beri kazılmakta olan Çiledir Höyük’te Roma Dönemi ile Erken Tunç Çağı’na ait önemli yerleşmeler açığa çıkarılmaktadır. Müze arkeologları tarafından mütevazi çalışmalar çok değerli bulguları da beraberinde getirmiştir. Çiledir Höyük’ün yanı sıra, aynı kömür rezerv sahasında bulunan Ağızören Höyük ve Mezarlığı’nı da yakın gelecekte diğer yerleşmelerinkine benzer bir kader beklemektedir. Burada kamuoyu ve arkeoloji camiasının beklentisi, kültürel ve tarihsel mirasımıza sahip çıkılarak Seyitömer, Çiledir ve Ağızören’de, Çelikler Holding AŞ’nin sorumluluklarını yerine getirmesi ve bilimsel arkeolojik kazıların sorunsuz bir şekilde tamamlanmasıdır.
Viking yüzüğünde Allah’ın adı muamması
Viking döneminin (MS. 793-1066) önemli ticaret merkezi Bijörkö Adası’ndaki Birka kasabası yakınlarında, 19. yüzyılda, bir Viking kadın mezarında mor taşlı gümüş bir yüzük bulunmuştu. Geçtiğimiz ay yapılan incelemeler sonucunda, yüzüğün üzerindeki yazının Arapça olduğu kesinleşti. Şu an İsveç Tarih Müzesi’nde muhafaza edilen 9. yüzyıldan kalma yüzük, Vikinglerle İslâm dünyası arasındaki bağlantıya kanıt oluşturuyor.
9-11. yüzyıllar arasında deniz yoluyla büyük mesafeler kateden Vikinglerin, dönemin Müslüman dünyasıyla, muhtemelen Abbasilerle bağlantıları olmuştu. Batı Avrupa’da korkunç savaşçılar olarak bilinen bu denizcilerin Arap dünyasıyla ilişkileri ise ticaretten ibaretti.
Viking yüzüğü, söz konusu iki eski uygarlık arasındaki ilişkinin ender bulunan fiziksel kanıtlarından biri. Araştırmacılar bunun İskandinav arkeolojik tarihine ait tek Arapça yazılı yüzük olduğunu doğruladılar. Taşının sanıldığı gibi ametist değil, renkli cam olduğu tespit edilen yüzük, neredeyse hiç yıpranmamış. Bu da fazla el değiştirmediğini gösteriyor. Bu yüzden, kadının dönemin Müslüman dünyasına seyahat ederek kuyumcudan bizzat aldığı veya kendisine hediye olarak getirildiği öne sürülüyor.
MUHTELİF
1- Roman, öykü ve senaryo yazarı Yaşar Kemal’i ve ABD’li aktör Leonard Nimoy’u Şubat ayının sonunda kaybettik. Dokuz Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Arkeolog Şükrü Tül, Türk pop müziği sanatçısı Erol Büyükburç, fantastik edebiyatın önemli ismi İngiliz yazar Terry Pratchett ve bağımsız Singapur’un kurucusu Lee Kuan Yew ise Mart ayında hayatını kaybetti.
2- Türkiye’nin ilk arkeoloji enstitüsü, Pamukkale Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Lisans üstü eğitim verecek olan enstitünün, önümüzdeki akademik yıldan itibaren açılacağı belirtildi.
3- 2002’de Denizli’de bir mermer işçisi tarafından bulunan fosil kafatasının 1.2 milyon yaşında olduğu kesinlik kazandı. “Denizli Adamı” Anadolu’da bilinen ilk ve tek taş devri insanı.
4- Prizren Kalesi’nin dış cephesi kısmen çöktü. Bizanslılar’ın 11. yüzyılda inşa ettiği kalenin kontrolünü 1455’te Osmanlılar almış ve genişle- terek 500 sene kullanmışlardı. Kale geçen yıl Amerika Büyükelçiliği tarafından bağışlanan 700 bin dolarlık bütçeyle onarılmaya başlanmıştı.
5- İspanyol yazar Miguelde Cervantes’e ait olduğu sanılan mezar, ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra Madrid’teki Trinitarian Manastırı’nda geçtiğimiz Ocak ayında bulunmuştu. Yapılan araştırmalar sonucu, geçtiğimiz ay mezarın edebiyatçıya ve ailesine ait olduğu kesinleşti.
TARİHE KALANLAR
Alpler’de korkunç kaza
Dünyanın en büyük 8. havayolu şirketi Lufthansa’nın yan kuruluşu GermanWings’in, Barselona’dan Düsseldorf’a giden Airbus A320 yolcu uçağı Fransız Alpleri’nde düştü. Pilotun ‘kasten’ düşürdüğü sanılan uçaktaki 144 yolcu ve 6 mürettebattan kurtulan olmadı. Kaza, Germanwings’in ilk, Lufthansa’nın en büyük kazası olarak tarihe geçti.
Tarihi müzede saldırı
Tunus’taki Bardo Milli Müzesi’ne yapılan terör saldırısında 19’u yabancı turist, 23 kişi hayatını kaybetti. 2002’de yine Tunus’taki El-Griba Sinagoğu’na yapılan bombalı saldırıdan sonraki bu en ölümcül terörist saldırıyı IŞİD üstlendi.
Kültür mirasları yok oldu
Dünya kültür miraslarını yok etmeye ve yağmalamaya devam eden IŞİD, Musul’daki 3000 yıllık antik Asur kenti Nimrud’u ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki 2000 yıllık antik Pers kenti Hatra’yı buldozerlerle yıktı. IŞİD Şubat sonunda da nadir el yazmalarının ve Osmanlılardan kalma harita ve kitapların bulunduğu Musul Halk Kütüphanesi’ni yakmıştı.
Yemen krizi
Yemen’de Husi’lere yönelik uluslararası askeri operasyon başlatıldı. Suudi Arabistan liderliğinde 100 savaş jeti ile başlatılan ve Körfez ülkelerinin de destek verdiği operasyonda başkent Sana’daki havalimanı bombalandı.
UZMAN GÖRÜŞÜ
Üzerinde ‘illallah’ yazıyor
Yüzüğün üzerindeki yazının Arap harfleri olduğu kesin gibi. Ancak sanki önünde başka harfler de var gibi duruyor. Bu haliyle “illallah” (Yalnızca Allah) şeklinde tercüme edilebilir. Ancak İslâm dünyasında “Lailahe illallah, maaşallah, inşaallah” şeklindeki kullanımı daha yaygındır. Dolayısıyla ya önündeki harfler silinmiş ya da dile çok hakim olmayan biri tarafından yazılmış olabilir.
“Neolitik paket” dediğimiz silsile, insanoğlunun yerleşim–tarım–hayvancılık ve sonrasında kap-kacak üretimiyle gelişen 10 bin yıllık tarihini ifade ediyordu. Göbeklitepe bunlara uymadı. Bunlardan hiçbiri yoktu, ama 13 bin yıllık gelişkin bir mimari ve din vardı. Pakete sığmayan hikaye…
İnsanlar genellikle görmek istediklerini görürler. Arkeologlar ve tarihçiler de böyledir. Bizler yakın bir zamana kadar insanlık geçmişi ile ilgili gerçek bilgilerimizin 10 bin yıllık bir süreci kapsadığını görüyorduk. Başka bir deyişle, uygarlık yaklaşık 10 bin yaşındaydı. Bizlerin, homo sapiens sapienslerin ataları, yani insanlık öncesi atalarımız, bugünkü anlamda insan olmadan yaşadıkları 2 milyon yıl boyunca taş, kemik alet ve silahtan başka bir şey bırakmamışlardı geride.
Uygarlığın yiyecek üretimi ve teknolojik ilerleme artışı ile eşzamanlı olduğu düşünüldüğünde, bu 2 milyon yıllık geçmişin “uygar olmadığı” düşüncesi oldukça mantıklıdır.
Peki 10 bin yıl önce ne olmuştu? İnsanlar yerleşime geçmiş, tahıl tarımı başlamış, bazı hayvanlar evcilleştirilmişti. Çömlek yapımı keşfedilmişti ve belki dokumacılık bile biliniyordu. Bu kadar önemli gelişmelerin olduğu sürece bir isim verilmeliydi. Toplumda Cilalı Taş Devri olarak bilinen bu döneme arkeologlar Neolitik dediler, yani Yeni Taş Çağı. Neolitik, önceleri yalnızca Filistin, Suriye ve Mezopotamya’dan biliniyordu. Uygarlık nasıl yavaş ilerlediyse, arkeoloji bilimi de yavaş ilerliyordu. Neolitik sanki ilk keşfedildiği toprakların, Filistin, Suriye ve Mezopotamya’nın kültürüydü, oralarda kalmıştı ve kalmalıydı. Bereketli Hilal yani tarımın doğduğu topraklar ve onun ekosistemi, sözkonusu bölgelerin malıydı. Türkiye uzantısı ya da bir periferi yoktu.
Anıt karakterinde eserler Göbeklitepe’nin duvarları işlenmemiş ya da yarı işlenmiş moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapıları… Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 metre arasında değişen, ‘T’ biçimli dikilitaşlar yerleştirilmiş. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleriyle bezenmiş anıt karakterinde eserler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Atatürk’ün teşvikleri ile Batılı ülkeler Osmanlı döneminde başladıkları arkeolojik faaliyetlerine devam ettiler, arkeoloji enstitülerini hayata geçirdiler. Bu olumlu ortama karşın, 1940 ve 50’li yıllarda Anadolu Erken Öntarihi hakkında yazılmış önemli kitaplarda, Anadolu’da Neolitik bir kültür olmadığı sonucuna ulaşılmış ve bu sonuçlar prehistorya kürsülerinde ders olarak okutulmuştu. Ancak 1950’li yılların ikinci yarısından sonra, özellikle James Mellaart’ın üstün çabalarıyla, önce Burdur yakınlarındaki Hacılar’da, daha sonra da bugün Önasya’nın önemli ve yüksek kültürlü Neolitik yerleşmelerinden biri olan Çatalhöyük’te kazılar gerçekleştirilmiş ve masa başı tahminlerinin aksine, Anadolu’nun Neolitiksiz olmadığı anlaşılmıştı.
Anadolu arkeolojisi için herşey yoluna girmiş görünüyordu. Hacılar ve Çatalhöyük’ün kazandırdığı prestij ilgiyi arttırmış, Neolitik dönem kazılarının sayısı giderek çoğalmaya başlamıştı. Yerleşim–tarım–hayvancılık insanlık tarihinde sıradan aşamalar değildi. Bir kere olmuşlardı ve insanoğlunun kaderini değiştirmişlerdi. Neolitik için dönem ya da kültür demek, hafif kalmaya başlamıştı artık. Bu bir devrimdi. Neolitik öncesi insanı bir avcıydı. Neolitik Devrim bu avcıyı “doğanın paraziti” olmaktan çıkarmış, etkin bir ortağı haline dönüştürmüştü. Hatta bazı arkeologlara göre yiyecek üretiminin yiyecek toplayıcılığının yerini aldığı Neolitik Devrim, makinenin kas gücü yerine geçtiği Sanayi Devrimi ile aynı kategoride bir değişimdi.
Kazılar arttıkça, Neolitik Devrim’in kazanımlarına ait bulguların da artması ve Neolitik dönemle ilgili tüm sorunların çözülmesi bekleniyordu. Oysa öyle olmadı. Neolitik sürecin başlangıcı kültürel gelişim açısından bir türlü algılanamıyordu. Günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce meydana gelmiş değişimlerin hangisi daha önceydi? Yerleşimleri tarım ve hayvancılık mı izlemişti, yoksa insanlar doğada kendiliğinden yetişen yabani buğday ve arpanın yoğun olarak bulunduğu bölgelere mi yerleşmişlerdi? Bitkilerin kültüre alınması mı önce gerçekleşmişti, hayvan evcilleştirilmesi mi? Bir de bunlara kazılan yerleşmelerin karakter ve zamansal farklılıkları eklenmeye başlamıştı.
Mimari her yerleşmede ayrı özelliklere sahipti. Kimilerinde köşeli konutlar inşa edilmişti, kimilerinde yuvarlak ve çukur tabanlı evler. C14 gibi mutlak tarihlendirme yöntemleri 10 bin yıllık Neolitik geçmişin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. 11-12 bin yıl önce kurulmuş Neolitik köylerden bahsediliyordu artık. Bir de çanak-çömlek sorunu eklenmişti Neolitik Devrim’e. Kilden kap üretimine dair bir iz yoksa, çanak-çömleksiz bir yerleşimdi kazılan merkez. Belki ağaçtan ya da deriden kaplar yapmışlardı ama organik oldukları için bu kaplar günümüze ulaşmamıştı. Ancak bunlar çanak-çömleksiz toplumun kap üretim teknolojisine sahip olduğuna ikna edemiyordu bazı arkeologları. Diyarbakır’ın Bismil ilçesi yakınlarındaki Körtiktepe’de açığa çıkarılan onlarca mezarda iskeletlerle birlikte bulunan yüzlerce bezemeli taş kap bile, çanak-çömleksiz toplum kavramını arkeoloji literatüründen çıkaramamıştı.
Önce din vardı Göbeklitepe yapılarının tapınma amaçlı inşa edilmiş olması, dinin tüm toplumsal ve kültürel faaliyetleri sanılandan çok daha erken dönemde kapsadığını ortaya koydu.
Sorunlar giderek çoğalıyordu, acil bir şeyler yapılmalıydı. Aslında her şey ortadaydı, yerleşim–tarım–hayvancılık ve sonrasında kilden kap üretimi ve dinsel objeler. Buna yalnızca bir isim bulunmalıydı ve sonunda o isim bulundu: “Neolitik Paket”. Kronolojik sorunlar taşısa da, içinde Önasya ve Anadolu uygarlığının başlıca ögelerini içeren bir paket ya da takım çantamız vardı artık.
Neolitik paketin gündeme düştüğü sıralarda Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe kazıları ilk sonuçlarını vermeye başlamıştı. Burada- ki kazılarda yuvarlak planlı, duvarları işlenmemiş ya da yarı işlenmiş moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapılar ortaya çıkarılıyordu. Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 m. arasında değişen, ağırlıkları ise 8 ile 10 ton arasındaki “T” biçimli dikilitaşlar yerleştirilmişti. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleri ve nadiren de olsa bitkisel motiflerle bezenmiş bu dikilitaşlar anıt karakterinde eserlerdi.
Göbeklitepe yapılarının günümüzden yaklaşık 13 bin yıl önce yapılmış olabileceğinin açıklanması, arkeoloji dünyasında büyük bir şaşkınlık yarattı. Arkeojeofizik araştırmalar ise şaşkınlığı hayranlığa dönüştürdü. Henüz kazılmayan alanlarda çapları 15 m. ile 25 m. arasında değişen 20 adet yuvarlak yapı daha yer alıyordu. İkamete uygun olmayan mimari karakterleri, doğal bir üslupta betimlenmiş hayvan figürleri içeren bezemeli dikilitaşlar, Göbeklitepe yapılarının tapınma amaçlı inşa edilmiş olduğunu göstermeye başlamıştı. Göbeklitepe sakinleri müthiş bir iş yapmışlardı. Doğayı gözlemlemişler ve metal kullanmadan Önasya anıt sanatının başlangıcını oluşturan kabartmalı dikilitaşlarla tapınaklar inşa etmişlerdi. 13 bin yıl önce Güneydoğu Anadolu’da yaşayan hayvanların türleri ve bunların fiziksel özellikleri dikilitaşlara sanatsal temelde yansıtılmıştı.
Göbeklitepe’nin gündeme gelmesi, Neolitik paket ile sorunlarını aşmış Neolitik dönem arkeolojisinin bir kez daha hareketlenmesine neden oldu. Neolitik paket içindeki hiçbir şey Göbeklitepe ile uyuşmuyordu. Göbeklitepe’de yerleşme yoktu, tarım yoktu, hayvancılık başlamamıştı ve çanak-çömlek yoktu. Üstüne üstlük tarihsel süreç de uyuşmuyordu. 10 bin yıllık uygarlık geçmişi aşılmıştı.
15 bin yıllık kültür Şanlıurfa Müzesi’ndeki Göbeklitepe dikilitaşları en az 1000 yıllık bir gelişim sürecini yansıtıyor. Yani Göbeklitepe sakinleri günümüzden 14-15 bin yıl önce tapınak yapımına başlamış olmalı.
Göbeklitepe insanları en az 13 bin yıl önce anıtsal bir mimari ortaya koymuşlardı. Mimari ilkel değil, gelişkindi. Peki bu insanlar ne zaman mağaradan çıkmışlar, ne zaman ve nerede bu gelişmeyi gerçekleştirmişlerdi? Bazı uzmanlara göre Göbeklitepe yapıları ve anıtsal dikilitaşları en az 1000 yıllık bir gelişim sürecini yansıtmaktaydı. Yani Göbeklitepe sakinleri günümüzden 14-15 bin yıl önce tapınak yapımına başlamış olmalıydı. Bu insanlar nerelerde yaşıyorlardı? Konutları olmalı mıydı? Konut yapamayan insan anıtsal tapınak yapabilir miydi? Belki de bunlar hâlâ Paleolitik kültürün avcı insanlarıydı? Bereketli Hilal’in kuzeyindeki ekosistem zenginliğinden mi faydalanıyorlardı?
Hiç kuşku yok ki Göbeklitepe insanı yetiştirici değildi. Yetiştiricilik, avcılık ve toplayıcılığın başaramayacağı ölçüde büyük bir nüfusu besleme yeteneğine sahipti. Neolitik pakete göre yetiştiricilik, yiyecek üretimini, yiyecek üretimi de kendine yetmeyi ve zaman ayırmayı sağlıyordu. Kendine zaman ayıramayan, sürekli yiyecek peşinde koşan insanların mimari ile bugün sanat dediğimiz olguları başlatması ve geliştirmesi mümkün değildi. Bu bağlamda tabii Göbeklitepe’nin de oluşmaması gerekiyordu.
Göbeklitepe’nin arkeologları açmazda bırakan en önemli yanı, Neolitik Devrim denilen değişimin yalnızca teknolojik ve ekonomik terimlerle anlatılmasının yetersizliğini göstermesi olmuştur. Neolitik paketin hiçbir yerine sığmayan Göbeklitepe, kutsallık temelinde mimari bir başlangıca ve ivmeye açık biçimde işaret etmektedir. Paleolitik dönemde ilkel bir sistem temelinde yaşandığı gözlenen dinlerin, Göbeklitepe ile birlikte yüksek bir niteliğe eriştiği anlaşılmaktadır. Göbeklitepe ile birlikte insan hayatının basit bir parçası durumundaki dinin, tüm toplumsal ve kültürel faaliyetleri kapsamaya başladığı gözlenmektedir.
Göbeklitepe’nin yalnız olmadığını yeni arkeolojik araştırmalar göstermeye başlamıştır. Göbeklitepe’nin gösterdiği ise paketlere ve çantalara sığacak Neolitik bir devrimin olmadığı, bu sürecin büyük olasılıkla günümüzden 15 bin yıl önce başlayan ve 7-8 bin yıl silsile halinde devam eden yüksek din, mimari, tarım – hayvancılık gibi aşamaları kapsadığıdır.
Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 16 Türk Devleti, yakın zamanda üniformalar ve canlandırmalarla resmî kabul törenlerine de yansıdı. 1969’da başlayan tartışmalar alevlenerek sürerken, tarihe bakışımızdaki zihniyet, bilimsellikten daha da uzaklaşıyor.
KAHRAMAN ŞAKUL
Cumhurbaşkanlığı forsu 1934’te kanunlaşır. 35 sene sonra 1969’da, Akib Özbek, Türkiye Cumhurbaşkanlığı Forsu ve Taşıdığı Anlam isimli kitabında bu yıldızların Türk devletlerini temsil ettiğini söyler ve günümüze dek bitmeyen bir tartışma başlar. Bugünse, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı bünyesinde devlet protokolünde kullanılmak üzere eski Türk devletleri temalı bir tören kıtası oluşturma çabalarını gözlemlemekteyiz. 30 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda tarihte Türk ordularının kullandığı 21 farklı üniforma Muhafız Alayı’ndan seçilen erlerce giyilmiş ve davetlilere sergilenmişti. Daha sonra Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 12 Ocak 2015 tarihli karşılama töreninde ‘16 Türk Devleti’ni temsilen tarihî üniformalar giydirilmiş 16 asker ‘Ak Saray’ tabir olunan yeni Cumhurbaşkanlığı konutunun merdivenlerine dizilerek değişik bir görüntü sergilediler.
Altın elbiseli adam
Kazakistan’ın Almatı kentindeki MÖ 4.-3. yüzyıla tarihlenen Issık kurganında muhtemelen bir Hun liderinin iskeleti, altın kıyafeti ve kılıcıyla bulunmuştu. “Altın Elbiseli Adam” bugün Margulan Arkeoloji Enstitüsü’nde sergileniyor. Oysa Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki “tarihî tören kıtası”nın kıyafet tasarımları bilimsel araştırmalardan nasibini almamış görünüyor.
En son 14 Ocak 2015 tarihinde Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in karşılanma töreninde bu giydirilmiş askerler tören kıtası olarak kullanıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kıtanın önünden geçerken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Bandosu’nun çaldığı müzik ise TRT 1’de yayınlanan “Ertuğrul-Diriliş” dizisinin jenerik müziğiydi. ‘Bir kısım medya’ tarafından derhal ‘Diriliş Marşı’ ilan edilen bu jeneriğin marş formuyla hiçbir alakası bulunmadığı gibi AKP’nin seçim şarkısı olarak da kullanılan meşhur “Dombra” şarkısını andırdığı da yazılıp çizildi.
Forsun ortaya çıkış hikayesi gizemini korumaktadır. Cumhurbaşkanlığının resmî yayınları forstaki yıldızların tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelediğini iddia etse dahi, “Cumhurbaşkanlığı Forsunun bugünkü biçimiyle ilk kez hangi dayanağa bağlı olarak ve hangi gerekçelerle kabul edildiği ve kullanılmaya başlanıldığına ilişkin resmi bir kayıt ve belge saptanamamıştır” demek suretiyle kendisiyle çelişmektedir.
Resmî törende alternatif tarih! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı karşılamasında, Muhafız Alayı’na bağlı askerler 16 Türk Devleti’ne ait “üniformalar”la poz verdi. Yukardan ikinci sırada temsil edilen Altın Orda devletine ait kıyafet, bornoza benzetilerek sosyal medyadaki “Duşakabinoğulları” esprisinin kaynağı oldu.
Atatürk’ün talimatı mı?
Halen kullanılmakta olan forsa benzer bir flama Mustafa Kemal’in 1922’de İzmir’e girerken otomobiline çekilmişti. 29 Mayıs 1936 tarihinde ise Türk Bayrağı Kanunu ve 14 Eylül 1937 tarihli Türk Bayrağı Nizamnamesi ile mevcut fors yasal bir çerçeveye kavuşturuldu.
İstanbul Deniz Matbaası baş ressamı Hüsnü Tengüz’ün oğlu Ahmet Tengüz, dönemin Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e konuya ilişkin bir mektup yazarak forsun üzerindeki armayı babasının tasarladığını iddia etmiştir. Buna göre, Hüsnü Tengüz, Atatürk’ün talimatı üzerine armayı bir gecede çizmişti. 1950’de vefat eden Tengüz tasarımındaki güneş ve yıldızların ne anlama geldiğini anlatmadığı için konu muallakta kalmıştır.
Fevzi Kurtoğlu Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşadığı bir tarihte, 1938’de, forstaki güneş ve yıldızların sembolik olduğunu ifade etmişti; sol üst köşesinde “altın yaldızla 16 kıta beş köşeli yıldızın teşkil ettiği dairenin ortasında 16 şualı bir güneş motifi resmedilmiştir.” Forsun üzerinde “yüzlerce asırlardan beri Türk hükumet reislerinin sembolü olan güneşin altın ışıklarını serpmekte olduğu görülür.” Eğer forstaki arma gerçekten 16 tane Türk devletini birebir temsil ediyor olsaydı, muhtemelen en başta Atatürk, Kurtoğlu’nun bu görüşüne itiraz ederdi. Nitekim Türkçülüğün yetiştirdiği en meşhur adamlardan Nihal Atsız dahi 1969 senesine dek bu yıldızların 16 Türk devletini temsil ettiğini bilmediğini şaşkınlık ve kızgınlıkla ifade etmiştir.
1987’de Türk Tarih Kurumu üyelerinden “16 Türk Devleti” konusunda yazılı görüş istenmişti. TTK üyesi Türkolog Bahaeddin Ögel yazılı görüşünü üst makamlara sunmuş ve bunun bir özetini de bir makale yazarak kamuoyu ile paylaşmıştı. Ögel makalesinde ‘16 Türk Devleti sembolü’ üzerine dönen tartışmalara tepki göstermiştir. Zira, “Türk milleti, uzun ve şanlı geçmişi ile birlikte, bölünmez bir bütündür ve Cumhurbaşkanlığı forsu bu birliğin sembolüdür.” Ne var ki, Ögel kendi bakış açısını temellendirirken sembolün keyfiliğini kabul eder: “16 sayısı itibaridir. Yarım yüzyıl önceki bilgiler ile Türk devletleri böyle sayılmıştı. Aslında bu sayı, devlet anlayışına bağlıdır. Beylikleri de bir devlet sayarsak bu sayı belki 200’ün üzerine bile çıkabilir… 16 Devlet’e gelince, bu da itibaridir. Atatürk çağındaki bilgi ancak bu kadardı. Önemli olan ‘Türk devletlerinin birbirinin benzeri ve devamı oldukları’dır.
Ögel’in bu yorumu oldukça zorlamadır. Çünkü, Atatürk döneminde de Anadolu Selçukluları ve ’16 Türk devleti’ tezinde kendine yer bulamayan diğer birçok devlet Türk olarak bilinmekteydi. Fakat, Cumhurbaşkanlığı dahil tüm resmî yayınlar Ögel’in tezinin resmî söylemde kabul gördüğünün bir delilidir.
Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, bu tartışmalara binaen aynı sene yayınladığı makalesini “Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneş Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, Devlet başkanlığının sembolüdür. Çevresindeki 16 yıldız da süsten başka bir şey değildir” diyerek bitiriyordu. Kanımızca haklı olan bu görüşü daha da derinleştirmek şarttır. Tarihimizde kullanılan sancak ve bayrak formlarına şöyle bir göz attığımızda Cumhurbaşkanlığı forsundaki arma formunu açıklamak hiç de zor değildir.
Osmanlılarda doğan güneş Abdülmecid devrindeki Arma-i Osmani, Atatürk’ün 1922’de arabasında kullandığı flama ve bugünkü Cumhurbaşkanlığı forsunda devam eden güneş ışını sembolü.
Osmanlı güneşi
III. Selim zamanından bu yana sancak ve bayraklarda yapılan değişikliklere rağmen padişah ve hanedana ait sancaklarda güneş sembolü mütemadiyen bulunur. Örneğin, Atlas-ı Kebir tercümesinin (1803) ilk sahifesindeki kompozisyonda tuğranın sağ üst köşesinde parlayan güneş seçilmektedir.
Genel kompozisyon, ileride kabul edilecek olan arma-i Osmani’nin bir öncülüdür. Osmanlı sancak, arma ve forslarında güneşten etrafa serpilen şualar (ışın) şekli kullanılmıştır. Meşrutiyet ve Cumhuriyet rejimlerinin kullandığı forslarda bizim yıldız dediğimiz şekillere “şemse” denir. Kurtoğlu’nun belirttiği gibi “şems” Arapça güneş demek olduğuna göre bu şekilleri yıldız yerine güneşin serpintileri olarak yorumlamak gerekir.
TC’nin kabul ettiği kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrak, ilk olarak III. Selim’in modern donanmasında sancak olarak kabul edildi; Kurtoğlu’na göre ay-yıldız formunu muhtemelen III. Selim şehzadeliğinde kafes hayatı sürdüğü esnada kendi icat etmişti. Bu sancakta hilal doğan/yükselen ay formunda olduğundan yıldız hilalin soluna düşmekteydi; bu, sekiz köşeli bir yıldızdı. bu ay-yıldız formu III. Selim’in tuğrası içerisinde kullanıldığı gibi (Kostantin Kapuğdağlı’nın III. Selim portresi) toplarının namlularına de nakşedilirdi.
Şimdiki bayrağımızın hilali, batan ay şeklinde olup, haliyle yıldız hilalin sağına alınmıştır. Abdülmecid devrinde (1844) yıldızın şuaları, yani köşeleri, kesinkes 5’e indirilerek bugünkü görünüme kavuştu. Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerinde de hilal stilize edilerek uçları kapalı hale getirildi. Güneş ve serpintilerinden oluşan kompozisyon III. Selim devrinden itibaren birçok Osmanlı madalyasında da kullanılmıştır.
Kazılardaki asimetrik tarih! Kuzey Batı Çin’de, Turfan bölgesi kazılarında bulunan Uygurlara ait asimetrik yay ve oklar gibi birçok arkeolojik kanıt, Türk devletlerinde kullanılan silahlara dair büyük bir kaynak yaratıyor.
Forsu efsaneye uydurmak
16 rakamının Türk mitolojisinde sembolik bir değeri olduğu ve bir çok Osmanlı sancağında 16 tane güneş ışını demeti bulunduğu söylenegelmiştir. Halbuki, 1978’e kadar Cumhurbaşkanlığı forsundaki güneşin 10 tane oval başlı uzun ışın demeti, 10 tane de sivri uçlu kısa ışın demeti vardı. 18 Şubat 1978’de ise belli ki artık çok moda olan 16 devlet efsanesine forsu uydurmak maksadıyla kısa ve uzun ışın demetlerinin sayısı toplam 16’ya düşürüldü ve tamamının uçları sivri (üçgen biçiminde) olarak yeniden tasarlandı.
Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı forsu, Osmanlılardan beri kullanılagelen sancak, bayrak, arma, fors ve madalyon biçimlerini şekil açısından takip etmek düşüncesiyle tasarlanmış görünmektedir. Zaten yukarıda değindiğimiz 1922 tarihli İzmir seyahatinde kullanılan flama da bu kompozisyonu takip eder. Nihal Atsız ‘16 Türk Devleti’ yorumunu savunanlara veryansın ettiği 1969 tarihli makalesinde tarihte en az 50 Türk devleti olduğunu iddia eder. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü ise ’16 Türk Devleti’ tezinin ortaya atıldığı 1969’da Türk devletlerinin sayısını 113 olarak saptamıştı.
Fevzi Kurtoğlu’nun öğrencisi Coşkun Üçok, “merhum ve maktul” ilan ettiği TTK’da 1981’de düzenlenen bir konferansta 16 Türk devletinin saptanmasındaki ölçütlerin keyfiliğini yeren bir konuşma yapar. Benzeri itirazların artması üzerine Cumhurbaşkanı Kenan Evren, TTK ve Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı’ndan görüş ister. Bu tartışmalar üzerinde Cumhurbaşkanının masasının arkasına yerleştirilen 16 Türk devletinin bayrakları oradan kaldırılır. Gene de 16 rakamı bir şekilde tabuya dönüşür. Öyle ki, Ankara Üniversitesi 1984-85 öğretim akademik yılının açılış töreninde 16 Türk Devleti başlıklı bir kitap dağıtıp KKTC’yi 16 rakamını bozmadan listeye ekleyebilmek için Batı Hun Devleti’ni listeden atar hani, sosyal medyada ‘bornozlu’ ve ‘duşakabinoğulları’ diye dile dolanan şu talihsiz siyasi teşekkül!
16 rakamını tenkit eden bir başka Türkolog, Abdülkadir Donuk, Türk siyasi teşekküllerini imparatorluk, devlet, beylik, atabeylik, hanlık ve cumhuriyet olarak tasnif etmiş, kendi 108 devletlik alternatif listesini oluşturmuştur: 11 imparatorluk, 38 devlet, 34 beylik, 4 atabeylik, 17 hanlık, 4 cumhuriyet: Batı Trakya Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti, Hatay Cum- huriyeti ve KKTC. Donuk’a göre 20-22 Mayıs 1985 tarihlerinde düzenlenen “Tarihte Türk Devletleri” sempozyumunda 100’ün üzerinde ‘Türk’ devleti ele alındığına göre 16 rakamında ısrarcı olmanın bir anlamı yoktur.
Tüm bu gelişmeler ve yükselen itirazlar karşısında yasa yoluyla forsa yıldız eklemektense 16 devletlik listenin içeriğini değiştirmek yetkililerin kolayına gitmiş olsa gerek. Yetkililer, uzman görüşü alarak değişikliğe meşruiyet kazandırmak istemişlerdi. Gelgelelim görüş birliği sağlanamadığı için bu girişim sonuçsuz kaldı.
Kim Türk, kim değil?
Hangi devletin hangi ölçütlere göre bu listeye girmesi gerektiği tartışmanın odak noktasıdır. Örneğin Donuk, Batı Hun İmparatorluğu tabiri ile Avrupa Hun İmparatorluğu’nun anlaşıldığını hatırlatır. Listedeki Batı Hun diye geçen grubun ise Büyük Hun’un bir parçası olduğunu belirtir. Ayrıca, ona göre Altınordu aslen bir Moğol devleti olduğu için listeye hiç girmemeliydi.
‘16 Türk Devleti’ meselesini ele alan Üçok, kıstaslardaki muğlaklığı irdeleyen bir başka isimdir. Hanedanı Türk olup listeye giren kadar (Gazneliler) giremeyenler de vardır (Memlükler, Tulunoğulları, Akşitler). Halkı Türk olan devletlerin akıbeti de aynıdır; Altınordu listedeyken aynı durumdaki Şeybaniler, Mangıtoğulları, Hive ve Buhara hanlıkları unutulmuştur. Üstelik listede ne hanedan ne de halk bakımından Türk olmayan siyasi teşekküller bulunmaktadır; Avarlar, Avrupa Hun ve Ak Hun devletleri bunlardandır.
Altın Orda doğrusu burda Arkeolojik verilere uygun yapılmış, Altın Orda Hanlığı’na bağlı savaşçı çizimi, 14 yüzyıl. Tataristan Müzesi Koleksiyonu’ndan.
Anadolu Selçuklu yok
Tuhaftır ki, Türk-soylu hanedanların yönettiği ve halkın önemli bir bölümünün Türk olduğu bazı ülkeler ise tamamen görmezden gelinmiştir. Bu siyasi teşekküllere örnek olarak Anadolu Selçukluları, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Anadolu beylikleri ve Safeviler verilebilir. Üçok ayrıca, devamlılık açısından bakıldığında da ölçütlerde tutarsızlık olduğunu saptamıştır. Karahanlılar, Uygurların devamı olduğu halde listede yer alırken Büyük Selçuklu devletinin devamı olan Rum/Anadolu Selçuklu Devletine listede yer verilmemiştir.
Nihal Atsız’a göre asıl olan millettir. Osmanlı ve Selçuklu gibi hanedan ve sülale rejimlerini devlet kabul edip tarihte bilmem ne kadar Türk devleti kurulduğunu savlamak beyhudedir: “Adama sorarlar: elli devlet kurdun da neden hiçbirini yaşatamadın? Neden kala kala orta çapta bir Türkiye Cumhuriyetine kaldın?”
İbrahim Kafesoğlu da ‘16 Türk Devleti’ mefhumunun ilk tenkitçilerinden biridir ve Donuk’un hocasıdır. Kafesoğlu, ‘Türk Devleti’ tabirini kullanmak “Hanedanın Türk kökenli olması ve Türklüğünü koruması; ülkede Türk kültürünün hakimiyeti; Türk devlet anlayışı ve teşkilatının geçerliliği”ni kriter saymak gerektiğini belirtir. Tabgaç, Bulgar ve Macar hanedanları Türklüklerini koruyamamışken Timurlular, Babürlüler gibi zamanla Türkleşen hanedanlar da vardır. Kafesoğlu, bir devletin Türk olması için hanedanın Türk soylu olması ve bağımsızlık ilanını da temel kıstas kabul eder.
16 Türk devleti tezini topa tutan Üçok ise kıstaslar konusunda Türkologlardan ayrı bir yaklaşım izler. Çok devlet kurmanın Türklere özgü bir hususiyet olmadığını vurgular. Nasıl ki Cermenler, Slavlar, Latinler ve Araplar var ise bir de Türkler vardır. Bunların tamamı da tarihte bir çok devletler kurmuşlardır.
Açıktır ki Türkler, Cermenler vs. gibi tasnifler özünde dil birliğine dayanır. Örneğin, TC’nin yurttaşlarını oluşturan kitle çoğunlukla anadil olarak Türkçe konuştuğundan Türki halkların bir mensubu kabul edilir. Eski devir göçebe bozkır devletlerinin çoğunun hangi dili/dilleri konuştuklarını dahi bilemezken bunların etnik kimliğini hanedanın, kitlenin veya her ikisinin ana diline binaenbelirlemek beyhude bir çaba gi- bi duruyor. Kaldı ki, bozkırlarda siyasi teşekküllerini oluşturan göçebeler çoğunlukla dil ayrımı yapmadan kavimler konfederasyonu halinde örgütlenmişlerdi. Onları biraraya getiren ortak yaşam biçimi ve birarada tutan da karizmatik liderlikti. Dolayısıyla, günümüzde Avrasya’da bulunan devletler ’16 Türk Devleti’ içinde saydığımız siyasi teşekkülleri kendi ataları olarak görebilmektedirler. Örneğin, kendisini Hunların devamı olarak gören Moğolistan, 26-27 Ağustos 2011 tarihinde Hun İmparatorluğu’nun kuruluşuna atfen Moğolistan devletinin kuruluşunun 2220. Yıldönümünü kutladı.
TRT, 1966 senesi için bastırdığı 16 Türk devleti temalı takvimde bunların bayraklarına yer vermişti. Bu durumu eleştiren Atsız, Türk devletlerinin bayraklarını bilmediğimizi belirtir. Donuk’a göre resmi listedeki 16 devlete ait olduğu ileri sürülen bayrakların sadece 3 tanesinden eminiz: Göktürklerin kullandığı kurt başlı sancak, Selçukluların kullandığı ok-yay (Kınık boyunun damgası) ve ay-yıldız (Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı). Ögel ise çeşitli kuruluşlar tarafından çıkarılan bayrakları savunamayacağını söylemekle birlikte bunları iyi niyetli amatör ve yararlı girişimler olarak olumlar. Ona göre, ABD çift başlı kartalını koruyorsa Türkler de kendi kartallarına sahip çıkmalıdırlar.
Hun dönemi deri kaftan Moskova Tarih Müzesi’nde bulunan ve özenli süslemeleriyle dikkati çeken uzun yenli kaftan.
Üniforma karmaşası
Listede yer verilen devlet ordularında askerî üniforma kullanıldığı da bir varsayımdan ibarettir. Bizim anladığımız cinsten askerî üniformalar tarihte çok eskiye gitmez. Her ‘savaşçının’ farklı giyindiği bir devirde, dostu düşmandan ayırmak için tıpkı halı saha maçlarında forma niyetine yelek giymek gibi çeşitli yöntemler kullanılırdı. Misalen, Haçlılara haçlı denmesi askerlerin üzerlerine giydikleri haç işaretli yeleklerden ötürüydü. Yeniçerilerin ak börk giymelerinin ilk vakitlerde kanun olması onları diğer askerlerden bir bakışta fark edebilmek içindi. Bu tür ayırıcı unsurların gelişip askerî üniformaya dönüşmesi çok sonralarıdır. Dolayısıyla, 16 devleti temsilen 16 savaşçı (‘asker’ değil) kullanılacaksa, bunların zırh takımlarına, silahlarına ve giysilerine üniforma denmemelidir.
Gariptir ki attığı tweetle bu noktaya işaret eden ve sonrasında hedef gösterilen Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Herken, AKP tabanından gelen tepkiler karşısında görevinden istifa etmek zorunda kaldı. İstifa dilekçesinde ise “Amacım Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden Sayın Cumhurbaşkanımızın makamını itibarsızlaştırmak olmadığı gibi, mensubu olmaktan gurur duyduğum milletimiz ve şanlı tarihimizle de alay etmek değildir” diyor.
1980 Darbesi sonrasındaki ortamda bile bu mesele gündeme geldiğinde darbeci cumhurbaşkanı Evren çeşitli kurumların görüşlerini resmî olarak sorma gereği duymuştu. Çeşitli dergilerde uzmanlar görüşlerini belirtebilmişlerdi. Seçimle iktidara gelen ilk cumhurbaşkanının zamanında bir dekanın istifa etmek zorunda kalması demokrasi bilincimizin gerilediğinin apaçık bir delili olsa gerek!
Bugün dünyanın önde gelen saygın devletlerinde de, tarihî askerî üniformalar giyen tören kıtaları olduğu bir gerçektir. Her devlet geçmişle sürekliliği vurgulamak, istikrar duygusu yaratmak ve dayanışma ruhunu güçlendirmek için tören ve teşrifata dair gelenekler icat eder. II. Abdülhamit Osmanlı hanedanının meşruiyetinin iyice aşındığı bir zamanda bir gelenek icat etmiş ve Ertuğrul Süvari Alayı’nı kurmuştu. İmparatorluğun kurucusunun babasının adını taşıyan bu alayın askerleri, resmen Osmanlı hanedanının aşireti kabul edilen Söğüt’ün Karakeçili aşiretinden seçilmekteydiler. Bu alay Yıldız Sarayı’nı korumakla görevliydi.
7. yüzyıl sonlarında Soğd (Semerkand) hakimine gelen Kadim Türk elçilerini gösteren duvar resminden…
Basit bir internet taraması dahi buna benzer örneklerin diğer devletlerde de görüldüğünü anlamaya yeter. Fransa’da “Garde républicaine” bünyesinde süngülü tüfek taşıyan piyadeler, Napolyon dönemi üniformaları içindeki süvari bandosu, temsili gösteri yapan el humbaracıları bölüğü bulunur. Tarihî bir bütünlük ve devamlılık arz ederler. Birleşik Krallık’ın yüksek ve tüylü (aslen ayı kürkü) şapkalar giymiş kırmızı üniformalı meşhur Kraliyet İrlanda Alayı da böyledir. Atina’da Meçhul Asker Kabri önünde nöbet tutan Evzoni (Efzun) muhafızlarının tarihi de 1830’lara kadar iner.
Cumhurbaşkanlığının uygulaması ile bu saygın örnekler arasında farklar bulunmaktadır. Bu örneklerde tarihî devamlılık vardır. Bizde bunun karşılığı ancak Mehter takımıdır (Kaldı ki bugünkü Mehter de, 1911- 12’de hem kıyafetleri hem müzikleriyle Ahmet Muhtar Paşa tarafından yeniden yorumlanan bir tasarımdır). Ayrıca bu tören kıtaları ortaya karışık salata cinsinden Türk farzedilen siyasi teşekküllerin güya kullandığı ‘üniformaları’ giymiş ‘piyade’ askerlerden oluşturulmaz.
Bu türden gösteri amaçlı tören kıtaları oluşturulacaksa izlenecek yöntem bellidir. Öncelikle tarihte gerçekten varolmuş bir askerî kıta seçilir. Bu birliğin zırh ve silah takımları ile kılıkları uzmanlarca saptanır. Bunların üretilmesi için, konuya dair çalışmalar yürüten dernek ve gruplarla ilişkiye geçilir. Bugün geleneksel Türk okçuluğunu canlandıran Tirendaz grubu bu türden güzel bir örnektir.
Saygın tören ve gösteri kıtaları istiyorsak, işe deneysel tarihin önünü tıkayan yasal düzenlemelerden kurtulmakla başlamalıyız. Bu ise zihniyet değişikliğiyle olur.
ARKEOLOJİK ANALİZ
Arkaik Türk tarihi ancak kazılarla aydınlatılabilir
ŞEVKET DÖNMEZ
Avrasya coğrafyasında bulunan Türk uluslarının tarihsel geçmişleri ile ilgili kurulabilecek gerçekçi bağlantılar, ancak arkeolojik kazılarda açığa çıkmış olan bulgular yardımıyla gerçekleşebilir. Buradaki temel sorun, Türk unsurunun Avrasya coğrafyasındaki başlangıcının uluslararası bilim dünyasındaki kabulüdür. Moğolların, Slavların ve Perslerin Türklerle aynı coğrafyada uluslaşmış olmaları, Avrasya’nın yazıöncesine ait erken arkeolojik bulgularının kimliklerini tartışmalı bir hale getirmektedir.
Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldızın temsil ettiği 16 Türk devletinin tarihsel kimliklerini, söz konusu devletlerin “Türklük unsurları”nı Avrasya coğrafyasında aramak günümüzün en doğru bilimsel yaklaşımdır. Bu arayışta dikkat edilecek husus, arkeopolitik unsurlardan mümkün olduğunca sıyrılmak ve Türk tarihi için doğru bulguları kullanmaktadır.
Atıyla beraber gömülen savaşçı Güney Rusya’da, Altaylar’daki Katun Nehri civarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan mezar ve buluntular, Türklerin atalarına dair çalışmalara ışık tutuyor, MÖ 5.- 4. yüzyıl.
Kronolojik düzende Karahanlılara kadar olan devletlerin Müslüman olmadıkları bilinmektedir. Bunlar içinde Hunlar, Göktürkler, Avarlar (yarı) göçebeydiler ve yazı ile resim sanatı unsurları kendilerini bize sağlıklı bir şekilde anlatacak düzeyde değildi. Daha çok yerleşik toplumlar üzerine kurgulanmış olan arkeoloji biliminin göçebe toplumlar için en doğru kullanımı, bunların mezarlarını araştırma noktasında olmalıdır. Hunlar, Göktürkler ve Avarlar ölen soylular ile komutanları için kurgan adı verilen yığma mezar tepeleri inşa etmişlerdir. Türkçe bir kelime olan “korugan”dan türediği anlaşılan kurganlar şekil itibariyle göçebenin yaşadığı çadırın siluetinden başka bir şey değildir. Kurganlar Avrasya’da oluşmuş Türk uluslarının geçmişleri ile ilgili henüz daha doğru dürüst okunmamış arkeoloji kitaplarıdır. Silahlardan aksesuarlara, at koşum takımlarından kıyafetlere kadar kurganlarda keşfedilmiş olan ve keşfedilmeyi bekleyen onbinlerce arkeolojik bulgu, göçebe soylularını her yönüyle tanımamıza ve anlamamıza olanak verebilir.
Avrasya coğrafyasının tüm mevsimleri kapsayan soğuk iklimi çoğu kurganın donmuş bir durumda ve bünyesindeki organik bulguları koruyacak şekilde günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Bunlar içinde deriden ya da kumaşlardan yapılmış kıyafetler de bulunmaktadır. Bu durumu en çarpıcı biçimde yansıtan kurganlar Sibirya’ya yakın bir konumdaki Pazırık’ta keşfedilmiştir. Pazırık’tan Karadeniz’in kuzeyindeki steplere ve Kafkasya’dan Orta Anadolu’ya değin uzanan çok geniş bir coğrafyada görülen kurganlar üzerinde yapılacak arkeolojik çalışmalar tarihsel Türk devletleri hakkında yalnızca askeri kıyafetler ve silahları değil, aynı zamanda bilinmeyen pek çok konuyu doğru bir şekilde anlamamızı sağlayacaktır.
Kurganların yanısıra, Türkiye topraklarında yakın geçmişte saptanmış bazı arkeolojik bulgular, Avrasya coğrafyasının göçebe özelliklerini yansıtması bakımından arkaik Türk tarihi için oldukça önemlidir. 1998’de Hakkari Kalesi’nin kuzey eteğinde yapılan bir kazı sonucu ortaya çıkarılan 13 adet insan figürlü stelin balbal kültürü ile ilişkili olduğu gözlenmektedir. MÖ 13. – 11. yüzyıllara tarihlenen stellerin üzerindeki kıyafetsiz figürler bazen rütbe ya da sosyal statü belirten silahlarla, bazen geyik ve dağ keçisi gibi av hayvanları ile bazen de göçebeliklerine işaret eden çadır betimleri ile birlikte resmedilmiştir.
Günümüzün tarihsel Türk kimliği ve unsurlarını içeren tartışmalı konularını çözebilmemiz, Avrasya coğrafyasındaki erken göçebe bulguları doğru bir şekilde algılamamız ile gerçekleşebilir. Bunun için Hunlardan da önceye Avrasya Türk coğrafya- sının erken dönem sakinleri olan İskitlere, hatta MÖ 3000’lere, Kurgan Kültürü’nün sahiplerine kadar gidilmelidir.