Yazar: Şevket Dönmez

  • Ve Havva Adem’e sordu: ‘Senin yükselenin neydi?

    Son 25 yılın dünyadaki en büyük arkeolojik keşfi olan Göbeklitepe, aynı zamanda son 25 yılın en büyük efsane merkezlerinden biri haline geldi. Arkeolojik ve bilimsel yaklaşımlar, ciddi çalışmalar yerine; kutsal kitaplara, astronomi hatta astrolojiye uzanan, kehanet ve sembolizm ağırlıklı açıklamalar etrafımızı kaplamış durumda. İşte belli başlı şifreler ve bilimin verdiği cevap anahtarı… 

    Son yıllardaki en büyük merakımız, dinsel ve kültürel mirasımızın “şifreleri” ile uğraşmak oldu. Selçuklular’ın, Osmanlılar’ın, İstanbul’un, Selimiye Camii’nin “şifrelerini çözmek” gibi… Sayılarını rahatlıkla arttırabileceğimiz bu örnekler, şifrecilere göre çok önemli sırlar ve gizemler barındırmaktadır. 

    Şifre merakının giderek artmakta olduğu yerlerden biri de Şanlıurfa yakınlarındaki Göbeklitepe’dir. Burada dikkati çeken en önemli husus, konuya Türklerden çok yabancıların ilgi göstermekte olduğudur. Göbeklitepe şifrecileri olağan arkeolojik yöntemlerle yanıtlanabilecek soruları ve problemleri, ısrarla kutsal kitaplar, astronomi, astroloji ve sembolizm gibi başka alanlara yönlendirerek yanıtlamaya, sözde gizem ve sırları çözmeye çalışmaktadır. 

    Göbeklitepe’nin gizemleri, gerçekleri  Uygarlığın doğduğu “Bereketli Hilal”in kuzey sırtlarında yer alan Göbeklitepe’de arkeoloji açısından herhangi bir sır ya da gizem yok. Şu an bilinemeyenlerin anlaşılması için yapılması gereken, Göbeklitepe kazılarının devam etmesi. 

    Göbeklitepe son 25 yılın dünyadaki en büyük arkeolojik keşfidir. Gordon Child tarafından ortaya atılan “Neolitik Devrim” kavramının içini boşaltan, son yıllarda dillendirilen “Neolitik Paket”in boş olduğunu gösteren Göbeklitepe; çok büyük olasılıkla mağara ya da geçici kamp yerlerinde yaşamakta olan insanların ne kadar sürede oluştuğu bugün için bilinmeyen mimari ve artistik birikimleri ile oluşturduğu bir merkezdir. 

    Neolitik Dönem uzmanlarının ısrarla savunduğu yerleşim (konut), tarım, hayvancılık, çanak-çömlek gibi dönemin kimliğini oluşturan kazanımların hiçbirinin izlenemediği Göbeklitepe’nin, neden ya da niçin “Neolitik Kültür” içinde değerlendirilmekte olduğu soruları yanıtsız kalmaktadır. Neolitik Dönem’in hiçbir emaresinin görülmediği Göbeklitepe’nin, Neolitik kronoloji çerçevesi içine alınmış olmasının bilimsel mantık ile uyuşan hiçbir yönü de yoktur. Bu bağlamda uzmanların Göbeklitepe’nin zorlamasıyla yakın bir gelecekte Neolitik’in tam anlamıyla ne anlama geldiği konusunu düşünmeye başlayacakları kaçınılmaz bir gerçekliktir. 

    Önasya’da anıt sanatının başlangıcı  Göbeklitepe, çok sayıda dairesel planlı anıtsal yapıları (üstte) ve hayvan figürleriyle (altta) Önasya anıt sanatının başlangıcını oluşturuyor. 

    Bugüne değin çok küçük bir alanı kazılan ve tapınak olduğu düşünülen çok sayıda dairesel planlı anıtsal yapının açığa çıktığı Göbeklitepe’de yapılan arkeojeofizik araştırmalar, daha onlarca benzer yapı olduğunu kanıtlamıştır. Buna ek olarak arkeologların yakın geçmişte yaptıkları yüzey araştırmalarında Göbeklitepe çevresinde benzer yapılara sahip yeni merkezler keşfedilmiştir. Bunlardan Karahantepe, Sefertepe ve Hamzantepe’de kazılar başladığında, Göbeklitepe kültürünün yayılım alanının etkileri ve sınırlarının daha iyi anlaşılacağı bilinmelidir. 

    Köşeli geometrisi olmayan mimari planlara sahip yapıların ana unsurlarını “T” ve “L” biçimli dikilitaşların oluşturduğu Göbeklitepe, bu özellikleri ile Önasya anıt sanatının da başlangıcını oluşturmaktadır. 13 bin yıl önce Güneydoğu Anadolu’da yaşayan hayvanların türleri ve bunların fiziksel özellikleri, sözkonusu dikilitaşlara kabartma tekniğinde yansıtılmıştır. Basitliğin ve gösterişin birlikte gözlendiği Göbeklitepe yapıları, ikamete uygun olmayan mimari karakterlere sahiptir. Bunların kapalı mekanlara dönüştürüldüklerine, başka bir deyişle bina edilmiş olduklarına dair ipuçları bulunmamaktadır. Bu bağlamda çok sayıda tapınağın bulunduğu Göbeklitepe’nin bir hac merkezi olduğu hususu da dile getirilmeye başlanmıştır. 

    Uygarlığın doğduğu “Bereketli Hilal”in kuzey sırtlarında yer alan Göbeklitepe’de arkeolojik bakışaçısıyla herhangi bir sır ya da gizem olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Bilinemeyenlerin anlaşılabilmesi için, Göbeklitepe kazısının devam etmesi ya da benzer yerleşmelerde çalışmaların başlaması yeterli olacaktır. Burada sorulması gereken doğru soru, günümüzden 12-13 bin yıl önce yaşamış insanların, yazının keşfine daha yaklaşık 7 bin yıl varken, kendilerini resim sanatı ve anıtsal mimari ile ifade edecek birikimi nerede ve nasıl kazanmış olduklarıdır. 

    Doğa gözlemi ve totemcilik  Göbeklitepe hakkında bugünkü bilgiler, buranın sakinlerinin yaşam tarzları gereği doğayı gözlemleyerek oluşturdukları derin bir totemciliği yaşadıklarını gösteriyor. 

    1940 ve 50’li yıllarda Anadolu arkeolojisi ile ilgili yazılan kitaplarda Türkiye coğrafyasında Neolitik yerleşme bile bulunmadığı iddiası, bu çerçevede unutulmaması gereken bir husustur. Göbeklitepe’de bilinmeyenlerin fazla olmasının nedeni, şifre, sır ya da gizem değil, yetersiz arkeolojik araştırmalardır. Bugünkü yetersiz araştırmalar bile insanoğlunun konut yapmayı, bitki ve hayvanları kültüre almayı, çanak-çömlek imal etmeyi bilmediği “karanlık” bir dönemin, gerçekte anıtsal mimari ve resim sanatı ile kimlik kazanan bir süreç olduğunu göstermiştir. Bu arkeolojik gerçekliklere rağmen ısrarla çözülmeye çalışılan “Göbeklitepe şifreleri”ne bir bakalım 

    Şifre 1: Adem ile Havva Göbeklitepe’de yaşadı Kazı başkanı müteveffa Dr. Klaus Schmidt başta olmak üzere Göbeklitepe’nin Tevrat’ta anılan Assur ülkesinin batısındaki “Cennet Bahçesi” olduğu öne sürülmüştür. Dört ırmakla çevrelendiği bildirilen Cennet Bahçesi’nin iki ırmağının Fırat ve Dicle olduğu “Yaradılış” bölümünde anlatılmaktadır. Adem ile Havva’nın yaşadığı ve kovulduğu yer olan Cennet Bahçesi’nin Göbeklitepe’ye lokalize edilmesinin arkasındaki en önemli neden, kazılar sonucu ortaya çıkan ve tapınak olduğu düşünülen anıtsal yapılar ile onların zengin figürlerle bezenmiş eşsiz dikilitaşlarıdır.

    Göbeklitepe sıradışı yapı ve buluntuları ile yaygın bir şekilde din kurumu ve ilk tapınakların ortaya çıktığı yer olarak anılmaya başlanmıştır. Yazılı belgeler bilinen en eski kurumsal dinleri Sümer ve Mısırlıların yaşadıklarını göstermektedir. Önasya’da yazının olmadığı dönemleri karakterize eden birtakım özellikli yapıların tapınak olduğu düşünülse de, yazılı belge noksanlığı sözkonusu tapınakları inşa edenlerin din sistemlerini detaylı biçimde anlamamızı engellemektedir. Mağaradan henüz çıkmış, erkekleri av peşinde koşan, kadınları yenebilecek bitkileri toplayan bir topluluğun ruhban sınıfı, tapınağı, kuralları, inanç sistemi ve hatta hac organizasyonu olan bir dine sahip olduklarına ikna olmak, bugünkü bilgiler ışığında mantıklı değildir. Bir de bu dinin günümüz semavi dinlerinin figürlerini taşıdığı iddia ediliyorken. 

    Arkeolojik gerçeklikler, Göbeklitepe dikilitaşlarını bize sembolleri olan dünyanın ilk totemlerini göstermektedir. Şamanik uygulamalara işaret eden bu totemler, 20 civarında türü bulunan hayvan betimleri ile kimlik bulmaktadır. Bugünkü bilgiler Göbeklitepe insanlarının gelişkin bir din ya da inanç sisteminden çok, yaşam tarzları gereği doğayı gözlemleyerek oluşturduğu derin bir totemciliği yaşadıklarını göstermektedir. 

    Göbeklitepe’de cevaplanmamış soru  Göbeklitepe hakkında cevaplanması gereken temel soru, günümüzden 12-13 bin yıl önce yaşamış insanların yazının keşfine yaklaşık 7 bin yıl varken kendilerini resim sanatı ve anıtsal mimarî ile ifade edecek birikimi nerede ve nasıl kazanmış olduklarıdır. 

    Şifre 2: Hz. İbrahim putları Göbeklitepe’de kırdı Kısa bir süre önce TRT belgesel kanalında yayınlanan “Suların Ateşin ve Taşların İmparatorluğu” isimli belgeselde, Göbeklitepe’de yer alan hayvan betimli dikilitaşların “Bunları Hz. İbrahim’in babası Azer’in yapmadığını kim bize söyleyebilir ya da Hz. İbrahim’in kırdığı putların yeraldığı tapınağın Göbeklitepe olmadığını söyleyebiliriz miyiz” söylemiyle yere düşürülerek kırıldığı bir canlandırmaya yer verilmişti. Her şeyden önce bu durumun yakın çevremizdeki coğrafyalarda yaşanan arkeolojik değerlerin tahrip edilmesini hatırlatan bir vahameti olduğunu görmekteyiz. Belgeseldeki put kırma fikrinin arka planında ise “büyük bir şifrenin çözüldüğünü” anlamaktayız. Buna göre MÖ 2000’li yıllarda yaşadığına inanılan ve kutsal kitaplara göre tek tanrılı dinlerin babası olarak kabul edilen Hz. İbrahim’in putları kırdığı yer, günümüzden yaklaşık 13 bin yıl önce inşa edilmiş olan Göbeklitepe’dir. Yani üç semavi dinin atası olarak kabul edilen Hz. İbrahim, kendisinden 8-9 bin yıl önce var olmuş bir yeri ziyaret etmiş olmaktadır. Bu durum, özellikle şifreci yaklaşımların mantığı açısından bir zirve oluşturmaktadır. 

    Şifre 3: Göbeklitepe Sirius yıldızına adanmış bir merkezdir Göbeklitepe haritaları ve uydu görüntülerini kullanan İtalyan gökbilimci Giulio Magli, Göbeklitepe’nin Sirius yıldızının dünyadan görünmeye başlaması üzerine bir yıldızın doğumu için yapılmış bir merkez olduğunu öne sürmektedir. Magli, Göbeklitepe’nin gök cisimlerinin hareketlerini takip etmek ve onlara tapınmak için inşa edilmiş olduğu iddia etmektedir. Sirius yıldızı şifresinin çözülmesi, Engin Ardıç’ın da belirttiği gibi “henüz avcılık ve toplayıcılıkla geçindiği sanılan Yontma Taş Devri insanlarının mükemmel astronomi bildikleri ve rasathane yapabildiklerini” göstermektedir. Bütün bunlara arkeologların astronomi ve astroloji bilmemesi neden olmuş gibi görünmektedir! 

    Adem ile Havva nerede oturdu? 


    Adem ve Havva’nın “Göbeklitepe’de yaşadığı” efsanesine karşın, basitliğin ve gösterişin birlikte gözlendiği Göbeklitepe yapıları “ikamete uygun olmayan” mimari karaktere sahip. 

    Şifre 4: Göbeklitepe bir gözlemeviydi İskoç bilim adamları Göbeklitepe’nin dikilitaşları üzerindeki sembolleri kısa bir süre önce çözdüler! Dünyaya yaklaşık 13 bin yıl önce bir kuyrukluyıldız çarpmıştı, sonrasında ise bin yıllık bir buzul dönemi yaşanmıştı. Mamutların da yok olmasına neden olan bu felaketlerden sonra Göbeklitepe, geceleri meteor ve kuyrukluyıldız hareketlerini izlemek amacıyla bir gözlemevi olarak kurulmuştu. Bu teze göre üzerinde akbaba betimi bulunan dikilitaş üzerindeki semboller, gökyüzünden görülebilen takımyıldızları simgelemektedir. Bu durumda dünyanın bilinen en eski astronomi kaydının bulunduğu eser, Göbeklitepe’nin çözülen şifrelerinden biri olmaktadır. 

    Hiçbir bilimsel temele oturmayan bu varsayımlar, çok büyük olasılıkla bazı burçların sembolü olan aslan, boğa ve akrep gibi hayvanlara ait betimlerin Göbeklitepe’deki varlıkları ile ilgili gibi görünmektedir. 

    Şifre 5: Modern yaşamın şifreleri Göbeklitepe’den yayılmıştır “Göbeklitepe’de insanlığın ortak bilincinin kökleri bulunmaktadır. 12-13 bin yıl önce yaşanan gelişmeler günümüz insanının şifrelerini oluşturmuş, bu şifreler Göbeklitepe’den tüm dünyaya yayılmıştır”. 

    Bir dönem var olmuş ve sonrasında devam edememiş Göbeklitepe kültürünün insanlık tarihindeki önemi yadsınamaz bir konudur. Öte yandan bu tür iddiaların Çatalhöyük’ün keşfi sonrasında da yapıldığını hatırlıyoruz. Bir kıyaslama yapıldığında, konutları, tapınakları, duvar resimleri, tarım ve hayvancılığı ile sosyal toplum sistemi gözönüne alındığında, modern hayatımızdaki kazanımların Çatalhöyük ile olan bağlantılarını “şifresiz de” görebiliyoruz. 

    Yukarıdaki tüm saptamalar, “Göbeklitepe sakinlerinin verdikleri şifreleri” çözdüğümüzde çok daha fazla şaşıracağımıza işaret etmektedir. 

  • Anadolu’nun ilk Yahudileri

    1964’de Ergili civarında bulunan figürlü iki dikilitaş, uzun süredir Pers arkeolojisi uzmanlarının ilgi alanındaydı. Oysa bu stellerden birinin üzerindeki Aramice yazıttaki anlatı, insan ve tanrı isimleri, sahne ve tasvirler, onların Pers’ten çok İbrani kültürüyle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bu veriler, MÖ 5. yüzyılda Anadolu’daki Yahudi varlığının kesin kanıtlarını sunuyor.

    Günümüzdeki adı Hi­sartepe olan Dasky­leion, Anadolu’nun antik tarihi ile ilgili yeni say­falar açacak önemli bulgula­ra sahiptir. Manyas Gölü’nün (Daskylitis Limne) güney kı­yısındaki Ergili Köyü’nde yer alan Daskyleion’a, Karanlık Çağ’ı (MÖ 1200-1000) başla­tan Balkan göçleri sonrasın­da Friglerin yerleştiği görülür. MÖ 700’lerde İskitlerin Frig Krallığı’nı ortadan kaldırma­sı sonrasında ise, Daskyleion bir Lidya yerleşmesine dönü­şür. Adını efsanevi Lidya kralı Daskylos’tan alan yerleşme, MÖ 546’dan itibaren, Anado­lu’nun yeni egemenleri olan Akhaimenidlerin (Persler) satraplık merkezi haline gel­mişti.

    1964 yılında Ergili yakın­larında bulunup, İstanbul Ar­keoloji Müzeleri’ne nakledilen iki stel, uzun zamandan beri Pers arkeolojisi uzmanlarının dikkatini çekmekteydi. Birbi­rinin benzeri olan figürlü stel­lerden birisi üzerinde yer alan Aramice bir yazıt, stel sahibi hakkında çarpıcı bilgileri ak­tarmakla birlikte, bu dikilita­şın yapılış amacını da açık­lamaktadır. “Elnaf’ın Steli” olarak bilinen sözkonusu eser, bugüne değin pek çok araştır­macı tarafından mezar steli olarak yorumlanmıştır.

    Kral Yolu’nu kullandılar Tüccar Elnaf’ın kervanları 2500 sene önce çok büyük olasılıkla Sardeis’ten Susa’ya uzanan ünlü Kral Yolu’nu kullanıyorlardı.

    Aynı atölyenin ürünleri olduğu anlaşılan her iki stel birlikte değerlendirildiğinde ve Aramice yazıt dikkate alın­dığında, bunların mezar steli değil, adak amacıyla üretilmiş eserler oldukları hususunda ipuçları yakalanmaktadır. Ya­zıtta geçen şahıs (İshai, Elnaf ) ve tanrı adları (Bel, Nabu) ta­rihsel arkeoloji temelinde de­ğerlendirildiğinde, Daskylei­on’un MÖ 5. yüzyıldaki arke­oetnisitesinin bilinenden çok daha zengin ve karmaşık oldu­ğu ortaya çıkmaktadır.

    Yaklaşık 1.90 m. boyunda­ki “Elnaf’ın Steli”nin üst kıs­mında kabartmalı iki sahne, bunların altında ise Aramice yazıt yer alır. Tahrip olmuş üst sahnede, en önde yedeğe alın­mış atı kontrol eden bir seyis, onun arkasında bir süvari ve iki piyade gözlenebilmektedir. Bu figürlerin hepsi Pers tar­zında başlıklara sahiptir. Alt­taki sahnede ise iki at tarafın­dan çekilen büyük tekerlekli bir araba ile arkadan gelen iki erkek görevli yer alır. Üstü bir örtü ile kapatılmış arabanın önemli bir yük taşıdığı gözle­nebilmektedir. Bu sahnenin altında ise, dört satırdan olu­şan Aramice yazıt bulunmak­tadır.

    Tüccar Elnaf ve karısı Ziyafet sahnesi tüccar Elnaf’ın varlıklı bir insan olduğuna işaret ediyor. Kıyafetleri eşinin Pers olduğunu gösteriyor.

    “Elnaf’ın Steli”nden biraz daha yüksek olan ikinci stel­de yine kabartmalı iki sah­ne vardır. Üst sahne “Elnaf’ın Steli”ndeki arabalı sahnenin neredeyse aynısıdır. Alttaki sahnede ise bir ziyafet sahne­si konu edilmiştir. Sahnenin merkezinde yastıklara daya­narak kline üzerinde uzanmış olan sakallı bir erkek ile yanı başında ona eşlik eden bir ka­dın figürü görülmektedir. Vü­cudunu ayaklarına kadar ör­ten uzun bir elbise giymiş olan tesettürlü kadının başında taç benzeri bir başlık bulunmak­tadır. Sakallı adamın arkasın­da, elindeki içki kabını dol­durmak için bir saki, kadının arkasında ise yemek servisi yapan kadın bir hizmetkâr yer almaktadır.

    “Elnaf’ın Steli”ndeki ya­zıtta “Bunlar İshai oğlu El­naf’ın betimidir. Bel ve Na­bu’nun inananı (tapınanı) olarak o bunu (steli), kendini ve bu kervanın zarar görme­den (saldırıya uğramadan) geçmesi için yaptı” ifade­si bulunmaktadır. Çeviriden anlaşıldığı üzere, ticaretle uğraştığı ve kervan sahibi ol­duğu anlaşılan Elnaf, üst sah­nede at üzerinde betimlen­miş olan şahıstır. Önündeki ve arkasındakiler ise kendisi­nin çalışanları olup, kervanda görev yapmaktadırlar. Alttaki sahne ise büyük olasılıkla üst sahnenin devamıdır. Burada araba kervanın ticari malla­rını taşımaktadır. Bu bağlam­da dikilitaşların, hem canını hem de malını koruması ama­cıyla Elnaf tarafından Bel ve Nabu’ya adanan adak stelleri olduğu anlaşılmaktadır.

    Mezartaşı değil adak Bugüne kadar mezartaşı olduğu düşünülen Elnaf’ın Steli’nde, Yahudi kökenli tüccarın ticari faaliyetleri anlatılıyor. Oysa Elnaf bu steli canına, kervanına ve mallarına zarar gelmemesi için tanrı Bel ve Nabu’ya adamıştı.

    Aramice yazıtlı stelde at üzerindeki adam ile ikin­ci stelde ziyafet sahnesinde kline üzerinde uzanan şahıs, çok büyük olasılıkla tüccar Elnaf olmalıdır. Elnaf ile ba­bası İshai’nin isimleri ise Yu­nan, Pers, Med ya da Anadolu ile ilgili olmayıp, Batı Semitik özellikleri göstermektedir. Bu isimler Arami, Fenike ya da İbrani kültürleri ile bağlantılı gibi görünmektedir.

    Yazıtta geçen tanrı isim­leri Bel ve Nabu ise doğrudan Babil’e atıf yapmaktadır. Bel (Marduk) ile oğlu Nabu, Ba­bil’in en önemli tanrılarıdır. Bu çerçevede Bel ve Nabu’ya inanan İshai oğlu Elnaf’ın, Ba­bil kenti ile ilişkili bir tüccar olduğu düşünülebilir. Önas­ya’nın Pers dünyasında yaşa­yan ve ticaret yaptığı anlaşı­lan, buna karşın Pers olmayan, Pers tanrılarına tapmayan Elnaf, Babil ve Daskyleion’da yaşayan “İbrani kökenli” bir şahıs olmalıdır. Stellerin üre­tildiği MÖ 5. yüzyıl, Babil ile Yahudi dünyasının bağlantılı olduğu bir dönemdir.

    Babil kralı II. Nabukadne­zar (MÖ 605-562), Yahudi­lerin kutsal kenti Kudüs’e iki defa saldırmıştır. MÖ 597’deki ilk saldırıda kraliyet ailesi ile yaklaşık 3000 Yahudiyi Babil’e sürgün olarak göndermiştir.

    Kendi atadığı kralı Kudüs tahtına geçiren Nabukadne­zar yine de huzursuzlukları önleyememiştir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e daha da şiddetli saldıran Ba­bil kralı, kenti ve Süleyman Tapınağı’nı yıkmış, 1000 ci­varındaki Yahudi nüfusu yine Babil’e köle olarak götürmüş­tür. Yahudilerin Babil sür­günü MÖ 539’a değin devam etmiş, Pers Kralı Büyük Ky­ros kenti ele geçirdikten son­ra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konusunda serbest bırakmıştır.

    Babil’de Yahudi kültürü

    Bugünkü Yahudi kültürünün yeşerdiği Babil’de, İbraniler dinde, edebiyatta, sanatta ve mimaride önemli kazanımlar gerçekleştirmişlerdir. Tanrı­ları Yehova’yı unutmayan Ya­hudiler Babil’in tanrılarına da büyük saygı göstermişlerdir. Bir kısım Yahudinin din bi­le değiştirmiş olabileceği dü­şünülmektedir. Tevrat İşaya 46’da bu durumun verdiği te­dirginlik algılanabilmektedir. İsrailoğullarının sahte tapın­mayla kuşatıldıkları, Babil’in sahte tanrıları karşısında yıl­mamaları gerektiği, hayvanlar üzerinde taşınan tanrı Bel’in heykelinin çöktüğü, Nebo’nun (Nabu) eğildiği anlatılmakta­dır.

    İşaya’da anlatılanların El­naf’ın stelindeki Aramice ya­zıtla uyum göstermesi olduk­ça dikkat çekicidir. İşaya’da Babilli Yahudileri uyarmak için verilen öğütlerin Elnaf’ın dinsel hayatının çerçevesini çizmiş olması tesadüfle açık­lanamayacak tarihsel bir ger­çekliktir. Pek çok Yahudi’nin Babil’de Bel ve Nabu’ya tapın­maya başlamış olduğu, özgür­lük verildikten sonra Kudüs’e dönmedikleri ve Pers dünya­sında yaşayarak çeşitli mes­leklere yönelmiş oldukları an­laşılmaktadır.

    Bunlara ek olarak İbrani bir peygamber olan İşaya (İsa­iah, Yeşeya) ile Elnaf’ın babası olan İshai isimlerinin benzer­liği, bu ailenin Yahudi kökenli olduğuna dair diğer önemli bir ipucudur.

    Nabukadnezar ve Yahudi esirler Babil’in ünlü kralı II. Nabukadnezar, İştar Kapısı’ndan kente giriyor. Kudüs’e iki kez saldıran ve Süleyman Tapınağı’nı yıkan Nabukadnezar binlerce Yahudiyi esir ederek Babil’e getirmişti.

    Bu bilgilerin ışığında Tanrı Bel ve Nabu’ya tapmakta olan İshai oğlu Elnaf’ın Babilli bir Yahudi ve kervancı bir tüccar olduğu, Daskyleion ile Babil arasında ticaret yaptığı kuv­vetle muhtemeldir. Yazıtta­ki bilgiler çok sınırlı olması­na karşın, tüccar Elnaf’ın Pers döneminin ünlü Kral Yolu’nu kullandığı düşünülebilir. Ba­tı İran’daki Susa kentinden başlayan yol, Babil üzerinden Manisa-Salihli yakınındaki Sardeis’e kadar uzanıyordu. Elnaf’ın Daskyleion güzerga­hı ise büyük olasılıkla Sarde­is’ten sonra başlıyordu.

    Anadolu’daki Yahudi varlı­ğının ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 9. yüzyılda başlayan Assur ve takip eden Babil saldırıları­nın verdiği huzursuzlukla çok sayıda İbrani’nin Türkiye’nin güneydoğusundaki Geç Hi­tit kent devletlerine göç ettiği düşünülmektedir. Kuzeybatı Anadolu’daki Daskyleion ya­kınlarında bulunmuş Elnaf’ın steli, MÖ 5. yüzyılda Anado­lu’daki Yahudi varlığını kesin olarak kanıtlamış bulunmak­tadır. Buna ek olarak Anado­lu’nun bilinen ilk Yahudileri­nin isimleri, tanrıları, mes­lekleri ve Babil sürgününün bu toplum üzerinde yapmış olduğu derin etkileri, bu çok önemli eserlerden öğrenebil­mekteyiz.

  • Ordular gidiyordu Amasya üzerinden Yunanistan’a doğru

    Ordular gidiyordu Amasya üzerinden Yunanistan’a doğru

    Truva’dan sonra Doğu’nun Batı’ya karşı en büyük seferi, MÖ 481 senesinde Amasya Oluz Höyük civarındaki büyük toplanmadan sonra başladı. I. Kserkses komutasındaki devasa Pers ordusunda, bugünkü Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasından “72 millet”, yaklaşık 5 milyon asker bulunuyordu. “300 Spartalı”dan hemen önceki zamanlar… 

    Herodotos’un MÖ 5. yüzyılda kurduğu tarih sahnesinin iki büyük aktörü Yunanlılar ve Perslerdi. İskitler ile Mısırlılar ise yardımcı rolleri üstlenmiş gibi görünmektedir. MÖ 546’da Önasya’nın yeni efendisi olan Akhaimenid İmparatorluğu ile ona bağlı krallıklar, sık sık isyan eden Yunanistan’ı hedef olarak belirlemişlerdi. Yunan sitelerine ilk seferi I. Darius yapmıştı. 

    Ancak Yunanlıların beklenenden daha zorlu bir düşman olduğunun anlaşılması uzun sürmedi. Kent devletlerinin direnişi ve coğrafi engeller yüzünden yıpranan Pers ordusu ünlü Marathon Savaşı’nda (MÖ 490) bozguna uğradı. 

    Babası Darius’un Yunanlılara karşı başlattığı savaşı sürdürmek isteyen I. Kserkses’in Yunanistan Seferi (MÖ 481-480), modern hayatımıza “300 Spartalı” sinema filmi ile oluşturulan algı çerçevesinde yerleştirilmiştir. Hikayeye göre “Spartalı Leonidas” ile 300 savaşçısının, sayıları birkaç milyon olan Pers ordusunu Atina’nın kuzeybatısındaki Thermopylae Geçidi’nde oyalaması sonucunda, Yunan halkı kentlerden değerli eşyaları ile birlikte kaçma olanağı bulmuş, boş kentlere giren Persler gerçek bir zafer kazanamamıştı. 

    Büyük buluşma  Bugünkü İran ve Ortadoğu üzerinden gelen Kserkses komutasındaki kuvvetler, yine bugünkü Amasya-Çorum karayolunun 3 km. güneyinde yer alan Oluz Höyük’te buluşmuşlar ve ordugah kurmuşlardı. Artık hedef Yunanistan’dı. 

    Burada Batı’nın anlatmadığı ya da anlatmak istemediği çok daha önemli bir husus vardır: Doğu dünyasının sayıları 50’yi bulan halklarının Kserkses önderliğinde Batı’yı ele geçirme düşüncesi. Yani tarihin Truva Savaşı’dan sonraki en büyük Doğu-Batı mücadelesi. 

    Bugüne değin yapılmış çalışmalar, Yunanistan Seferi’nin Batı Anadolu ile Kıta Yunanistan güzergahını ayrıntılarıyla anlamamıza yardımcı olmuştur. Öte yandan küçük bir ordu ile MÖ 481’in yaz ayları sonunda Persepolis’ten yola çıkan Kserkses’in, Kelainai’ye (Dinar) geldiğinde ordusunun devasa bir sayıya ulaşmasının hikayesi, maalesef bugüne değin merak konusu edilmemiştir. 

    Oluz Höyük’te milyonlar toplandı Oluz Höyük ve Amasya ovası, Doğu’dan gelen milyonlara ev sahipliği yapmıştı. Kserkes komutasındaki ordunun 5 milyon kişi (Herodotos’a göre 2.6 milyon) olduğu ve yaklaşık 50 farklı halktan oluştuğu tahmin ediliyor. 

    MÖ 481 sonbaharında, Doğu Armenia Satraplığı’nın başkenti Thosp’a (Van Kalesi) ulaşan Kserkses, kadim Urartu başkentinin (Tuşpa) güney yüzüne devasa bir kitabe yazdırdı. Uzun süre Thosp’ta konaklamayan kralın sonraki durağı, büyük olasılıkla Akilisene (Erzincan-Altıntepe) olmuş gibi görünmektedir. Kserkses’in, Erzincan sonrası güzergahını Sebastea (Sivas), Zela (Zile) ve Kritalla oluşturmuştur. Kışı Kritalla’da geçirdiği anlaşılan Kserkses, MÖ 480 yılının erken bahar aylarında Kelainai (Dinar) için harekete geçmiş olmalıdır. 

    Herodotos, Kserkses’in (MÖ 486-465) komutasındaki bütün birliklerin toplanma yeri için, Kritalla’nın (Kritales) seçildiğini belirtmektedir. Kserkses ordusuyla Halys’i (Kızılırmak) geçip Frigya’ya ve bu bölgenin toprakları içinde yürüyerek de Kelainai’ye varmıştır. Bu çok önemli tarihî coğrafya bilgilerinden, Kızılırmak’ın geçildiği toprakların Kappadokia, Kritalla’nın da bir Kappadokia kenti olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Perslerin binlerce kilometreyi bulan uzun Yunanistan seferi, Kritalla ve Kelainai gibi merkezî alanlarda ordugahlar oluşturarak, devasa sayıda askeri sağlıklı biçimde toparlama ve organize etme üzerine kurgulanmıştı. 

    Büyük Pers ordusunun hangi uluslardan oluştuğunu irdelemek, dolaylı da olsa Kritalla’nın Anadolu Demir Çağı tarihi coğrafyasındaki yeri ile önemini anlamamıza olanak sağlayacaktır. Yunanistan seferini yapan ordu, Perslerin yanısıra imparatorluğun çeşitli uluslarından oluşmuştu. Herodotos’un bahsettiği üzere ordunun tüm birlikleri, yani Kappadokia’ya uzak ya da yakın tüm ülkelerin askerleri için Kritalla bir toplanma yeri olarak belirlenmişti. Yakın bölgelerdeki Sakalar (İskitler), Paflagonyalılar, Matienler, Armenialılar, Frigler, Moskhiler, Tibarenler, Makronlar, Mossynoekler, Alarodlar (Urartular), Saspyrler ve Suriyelilerin yanı sıra, daha uzak bölgelerdeki Medler, Elamlılar, Hyrkanialılar (Türkmenistanlılar), Assurlular, Khaldeliler (Babilliler), Baktrialılar (Afganistanlılar), Hintliler, Etiyopyalılar, Parthlar ve Araplar da orduya Kritalla’da katılmış olmalıydılar. 

    Farklı etnik gruplarının oluşturduğu birliklerin her birinin ulusal askerî giysi ve silahlarıyla Pers ordusuna katıldıklarını Herodotos ayrıntılı olarak aktarmaktadır. Anadolu’nun doğu yarısı için toplanma ve buluşma yeri olarak belirlenmiş Kritalla’nın birtakım özelliklere sahip olması gerekiyordu; merkezî bir konumda bulunması ve ordugah altyapısı için elverişli arazilere sahip olması gibi. Kritalla’nın seçiminde, burasının Perslerce iyi bilinen, kendilerine siyasi, kültürel ve dinsel olarak yakınlık hisseden insanların yaşadığı bir yer olması gibi diğer hususlar da önemli görünmektedir. Bununla birlikte, Önasya’nın büyük kralını ve onun onlarca değişik ulustan devasa ordusunu misafir eden Kritalla’nın, önemli gelirleri ve hammadde kaynaklarına sahip, altyapısı güçlü ve varlıklı bir kent olduğu da düşünülebilir. 

    Sapanla atılan kurşun taneler 


    Pers ordusuna ait kurşun sapan taneleri, Oluz Höyük kazılarında bulunan en önemli tarihî-arkeolojik kanıtlardan sayılıyor. Kserkses’in bu büyük seferi, farklı millet ve etnik grupların her birinin ulusal askerî giysi ve silahlarıyla Pers ordusuna katıldığı bir seferdi.
    Oluz Höyük kazı arşivi  

    Oluz Höyük’ün de konumlanmış olduğu Geldingen Ovası, günümüzde İran yolu olarak bilinen Tosya – Amasya – Erzincan – Erzurum karayolunun antik dönemdeki güzergâhı üzerindedir. Amisos’un (Samsun) hinterlandında yer alan Geldingen Ovası, ayrıca Anadolu’nun kuzey – güney yolu üzerinde olup, üzüm ve buğday gibi temel tarımsal ürünlerin kolayca yetiştiği, kuşlar, av hayvanları ile balığın bol olduğu bir bölgedir. Hitit döneminden itibaren (MÖ 1500) varlığını izleyebildiğimiz bir göl ya da doğal hayatı zengin sulak bir alana sahip Geldingen Ovası ile Çekerek (Skylax) Nehri’ne doğru uzanan Oluz Höyük’ün güney ve güneybatısındaki alan, binlerce asker ve askerî kamp için oldukça uygun bir bölge görünümündedir. Bu alanda onbinlerce askerin rahatlıkla kamp yapabileceği ortam ve su kaynakları mevcuttur. 

    Oluz Höyük ve Geldingen Ovası’nın, Kappadokia ve yakın çevresinde yaşayan bu ulusların kolaylıkla ulaşabileceği bir konumda yer almış olması oldukça önemli bir husustur. Ayrıca, Kritalla olabileceğini düşündüğümüz Oluz Höyük’te, bugüne değin sayısı 52’yi bulan kurşun sapan taneleri ile tunç 9 okuçu, Pers savaşları dönemini karakterize eden mükemmel bulgulardır. Bu olay Kritalla’nın Anadolu askerî tarihindeki önemini gösterdiği gibi, Yunanistan seferi öncesi Pers ordusunun da çıkış noktası olduğuna işaret etmektedir.

    Van’daki kitabe 2498 yıllık Yunanistan seferi sırasında batıya yönelecek Kserksek’in en önemli duraklarından biri de Van’dı. MÖ 481 sonbaharında, Doğu Armenia Satraplığı’nın başkenti Thosp’a (Van Kalesi) ulaşan Kserkses, kadim Urartu başkentinin (Tuşpa) güney yüzüne devasa bir kitabe yazdırmıştı.

    1555’te Avusturya elçisi olarak Osmanlı topraklarına gelen ve 1556’da Kanunî Sultan Süleyman’ın Amasya’da huzuruna kabul ettiği Ogler Ghislain de Busbecq, Mayıs ayında kente varmış, Haziran’da ise ayrılmıştır. Amasya’dan İran elçisi ile birlikte yola çıkan Busbecq, batıya yöneldiğinde Türk karargahının dipdibe kurulmuş çadırlarla bugünkü Gelgingen olduğu anlaşılan ovanın dört bir yanına dağılmış olduğunu belirtmiştir.

    Amasya’nın İran ve Nahcivan seferlerinde Osmanlı ordusu için çok önemli bir merkez olduğunu, Kanunî Sultan Süleyman öncesindeki gelişmelerden de anlayabilmekteyiz. Yavuz Sultan Selim 1514 yılında Tebriz yakınlarında gerçekleşen Çaldıran Savaşı dönüşünde Amasya’da konaklamış ve bir kısım askeri ile ordugâhını bu kentte kurmuştur.

    Osmanlı döneminden geriye doğru bir modelleme yapıldığında, İran seferi için bekleyen çok büyük bir ordunun ordugâh kurabildiği Oluz Höyük yakın çevresinin, Osmanlı ordusundan yaklaşık 2000 yıl öncesinde, büyük Pers kralı Kserskses’in komutasındaki başka bir büyük orduyu ağırlamış olması çok doğal bir durumdur. Bu noktada ortaya çıkan ve değerlendirilmesi gereken diğer bir konu, Amasya, Oluz Höyük ve Geldingen Ovası’nın Anadolu, İran ve Nahcivan bağlantısındaki kritik ve hayati konumudur. Günümüzde İran yolu üzerinde bulunan Amasya’nın, Anadolu’dan İran’a ya da İran’dan Anadolu’ya gerçekleştirilen askerî seferlerde konumu, uygun ekosistemi, su kaynaklarının zenginliği, geniş ve bereketli toprakları ile ordugâh kurulmasında kullanıldığını izleyebilmekteyiz.

    Kritalla’dan hareket ederek Kelainai’ye ulaşan orduya, burada Lydialılar, Mysialılar, Thrakialılar ve Pisidialılar da katılmış olmalıdır. Kelainai’den Sardeis’e (Salihli) geçen Kserkses, buradan da Çanakkale Boğazı’nın (Hellespontos) önemli kenti Abydos’a ulaşmıştır. Boğaz kıyısında birbirine eklenmiş 674 gemiden oluşan iki köprü kurarak, devasa ordusunu bir hafta içinde Avrupa topraklarına nakletmeyi başarmıştır. 

    Herodotos, Kserkses’in ordusunu överken, Truva Savaşı’ndaki Akhaların ve hatta babası Darius’un ordusunun çok daha küçük kaldığını belirtmiştir. 

  • Theodor Makridi Bey: Türkiye arkeolojisinin Rum asıllı kahramanı

    Osman Hamdi Bey zamanında arkeolojik kazıları bilfiil yürütmeye başlayan Theodor Makridi Bey, Türk arkeolojisi ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projeleri gerçekleştirdi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da gerçekleştiren isimdi.

    Theodor Makridi’nin 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar, cumhuriyetin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir. 

    Dünyanın neredeyse her yerinde arkeoloji bilimi ile ilgili ilk çalışmalar Batılılar tarafından başlatılmıştır. Osmanlı coğrafyası da buna dahildir. Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda yaşamakta olduğu çöküş süreci, başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupalıların arkeoloji talanını rahatça gerçekleştirmesine olanak tanımıştır. Ninive (Koyuncuk), Dur-Şarrukin (Khorsabad), Kalhu (Nimrud), Sa’mal (Zincirli), Pergamon (Bergama) ve Truva (Hisarlık Tepesi) ile başlayan sözde arkeolojik kazılar, Babil, Karkamış (Cerablus) ve Sakçagözü ile devam etmiştir.

    1881 yılında sistemsiz bir yapıya sahip Türk müzeciliğinin başına geçen Osman Hamdi Bey, Osmanlı’nın önemli entelektüellerinden ve sanatçılarından biriydi. Müzeci olarak ilk farkettiği, devletin arkeolojik değerlerinin 1869 ve 1874 Âsâr-ı Atika Nizamnameleri’ne karşın Batılılar tarafından durmaksızın yurtdışına taşınmakta olduğu idi. Bu sırada Musul’daki Ninive, Dur Şarrukin ve Kalhu kazıları çoktan bitmiş, eserler British Museum ve Louvre’a nakledilmişti bile. Oysa ki 1874 nizamnanesine göre kazıdan çıkan eserlerin üçte biri devlete, üçte biri ise arazi sahibinde kalması gerekiyordu. 

    Önemli ve değerli eserlerin ortaya çıktığı kazılarda denetimin yeterli olmaması, devlete yalnızca teşhir edilemeyecek nitelikte noksan eserlerin gelmesine neden oluyordu. Titizlikle hazırlanan 1884 Âsâr-ı Atika Nizamnemesi ile Osmanlı topraklarından açığa çıkan eski eserlerin ve arkeolojik değerlerin yurtdışına çıkarılması büyük ölçüde engellenmiş oldu. Bu yasa Osman Hamdi Bey’in ilk önemli başarısı değildi. Devletin eski eser politikasını 1884 nizammanesiyle belirleyen Osman Hamdi Bey, arkeolojik kazılarla ilgili stratejiyi göreve geldiği 1881’de kurgulamıştı bile; kazıların devlet tarafından yapılması ve eserlerin sergileneceği Batı tarzında bir müze binası.

    Kurguladığı stratejiyi uygulamaya başlayan Osman Hamdi Bey, ilk kazıyı Anadolu topraklarında Nemrud Dağı’nda (1883) gerçekleştirdi. Bunu aynı yıl içindeki Irak-Sipara ile Muğla-Lagina (1891-1892) kazıları izledi. Ancak on yıllık süreçte yapılan iki kazı çalışması çok yetersizdi. Osman Hamdi Bey kazı sayısını daha da arttırmak istiyor, uzman yetersizliği bu duruma engel oluyordu. Türkiye’de henüz bir arkeoloji okulu yoktu ve uzman yetişmiyordu. 

    1907’de Theodor Makridi tarafından yürütülen Alacahöyük kazılarında ortaya çıkarılan sfenksler.

    Mekteb-i Sultani mezunu Theodor Makridi 1892 yılında Fransızca katipliği görevi ile başladığı Müze-i Hümayun’da (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) kısa sürede Osman Hamdi Bey’in dikkatini çekmişti. İyi derecede Fransızca bilen bu genç nümizmat olan babası Dr. Ferik Makridi Paşa’dan dolayı arkeolojiye yabancı değildi. Osman Hamdi Bey hiç düşünmeden Theodor Makridi’yi müzenin kazılarında görevlendirdi. Theodor Makridi’nin devreye girmesiyle birlikte arkeolojik kazıların sayısı hızla artmaya başladı. Bilecik-Bozüyük (1895), Aydın-Tralleis (1902) ve Alabanda (1902), İzmir-Yortan (1901) ve Notion (1907, 1913), Çorum-Boğazköy (1906- 1907, 1911-1912) ve Alacahöyük (1907, 1909), Samsun-Akalan (1907), Gaziantep-Sakçagözü (1907, 1909, 1911), Suriye-Kadeş (1894), Tedmür (1902) ve Rakka (1905, 1907), Lübnan-Sayda (1897-1900, 1902-1904, 1913), Bostane Şeyh (1900-1902) ve Sur (1913), Rodos (1906, 1909), Taşoz (1909, 1911) ve Yunanistan-Langaza (1910) kazıları Türkiye arkeolojisinin ve müzeciliğinin altyapısını oluşturan çok değerli projelerdir. 

    Theodor Makridi’nin göreve gelmesiyle kazı sayısının bariz biçimde artmasındaki doğru orantı bir tesadüf değildir. Theodor Makridi sözkonusu kazıların bazılarına bilfiil katılamamakla birlikte, bunların hepsine lojistik ve organizasyon anlamında altyapı sağlamıştır. Arkeolojiyi Batılı tarzda yapan ilk uzmanlardan olan Theodor Makridi, bu özelliğini yabancı kazılara müzeyi temsilen kazı komiseri olarak gönderilmiş olmasıyla kazanmıştır. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde görevine uzun yıllar devam eden Theodor Makridi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk resmî kazılarını da yapmıştır. Maarif Vekaleti’nin emriyle 1925’te Ankara tümülüslerinde gerçekleştirdiği kazılar Türkiye’nin ilk arkeolojik kazıları olarak tarihe geçmiştir. 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden 1930 yılında emekli olan Theodor Makridi, Atina’ya Benaki Müzesi’ni kurmak için geçici olarak yerleşmiştir. İstanbul’u sıklıkla ziyaret eden Makridi Bey, 1940 yılında uzun yıllar yaşadığı Bakırköy semtinde 68 yaşında hayata veda etmiş, Bakırköy Rum Mezarlığında babasının ismi yazılı mezara defnedilmiştir.

    1930’da emekli olan Makridi, 1940’ta uzun yıllar yaşadığı Bakırköy’de vefat etti ve Rum Mezarlığında babasının mezarına defnedildi. 
  • Şehr-i İstanbul’un kuruluş ezberlerine arkeoloji darbesi

    Şehr-i İstanbul’un kuruluş ezberlerine arkeoloji darbesi

    Tarihte ‘Körler Ülkesi’ yani Khalkedon olarak bilinen Kadıköy’ü MÖ 675’te kuran Yunan kolonistler (Megaralılar), bölgedeki verimli toprakları hedeflemişti. Hiç de kör değillerdi; zira Avrupa yakasında, bugünkü Sultanahmet-Ayasofya hattına yerleşmiş ve kentin Bizans’tan önceki sahibi olan Thrako-Frigler bulunuyordu. 

    İstanbul tarihi ile ilgili kitaplar hep aynı klişe ile başlar; “İstanbul (Byzantion/Tarihi Yarımada) Yunanistan’dan gelen Megaralılar tarafından MÖ 658’de kurulmuştur”. Bu klişe ile İstanbul’un bilinen en eski adının Byzantion olduğu tarihe not düşülmüş, aynı zamanda tarihsel dönemlere Grek yerleşmesiyle girilmiş olduğu algısı oluş(turul)muştur. 

    Öte yandan, 2000’li yılların ilk yarısından itibaren özellikle kentsel altyapı (Metro-Marmaray) çalışmaları nedeniyle Tarihî Yarımada’da gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sonucunda açığa çıkmaya başlayan yeni bulgular, bugüne değin Batı tarzı tarihçilik anlayışı ile Hellen arkeopolitikası temelinde yazılan “İstanbul Resmî Antik Tarihi”ni arkeolojik kimlik temelinde sorgulamaya başlamıştır. 

    En eski İstanbullular: Thrako-Frigler Tarihî yarımadanın bugün Sultanahmet ve iç tarafında bulunan yerleşimi, Bizans’tan önce Thrakia’nın doğal parçası ve uzantısıydı. Thrako-Frig kökenli toplumlar, Megaralı kolonistler (Bizans) gelene kadar (MÖ 1200-700 arası) büyük ihtimal burada yaşadılar. FOTOĞRAF: AHMET HAMDİ BÜLBÜL 

    Yenikapı ve Sultanahmet’te gerçekleştirilen arkeolojik kazılar, İstanbul’un tarihsel geçmişinin MÖ 6500’lere (Neolitik dönem) değin uzandığını göstermiştir. Yoğun yapılaşma Suriçi’ndeki eski yerleşmelerin anlaşılmasını zorlaştırmış olsa da, tesadüfi buluntular Kalkolitik dönem (MÖ 5500-3500) ve Tunç Çağı’nda (MÖ 3500- 1200) İstanbul’un iskanlara sahne olduğu konusunda şüphe yaşanmasını engellemiştir. 

    Tunç Çağı’nı izleyen Demir Çağı’nda (MÖ 1200-600), Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde yerel halkın (Thrako-Frigler) kurmuş olduğu bir yerleşme ile ilgili kanıtlar her geçen gün artmaktadır. Ayasofya Müzesi eski müdürlerinden Muzaffer Ramazanoğlu’nun 1945-1946 yıllarında Aya İrini’nin içinde gerçekleştirdiği sondajlar sırasında bulduğu ve Frig olarak değerlendirdiği gri renkli çanak-çömlek parçaları, Byzantion öncesi yerleşmenin varlığına işaret etmekteydi. Aya İrini’de anakayaya kadar inilen sondajlarda, kaya üzerindeki ilk tabakanın Frig tabakası olduğu, açığa çıkarılan bir duvar kalıntısının Çorum-Boğazköy’deki Frig duvarlarına teknik ve malzeme açılarından benzediği hususları ise Afif Erzen tarafından aktarılmıştır. 

    İlk Bizans Erken Bizans dönemine ait kimi taşlar, bugün Cankurtaran’daki sur kalıntıları arasında. 

    Öte yandan, Aya İrini’nin bitişiğinde inşa edilen İstanbul Arkeoloji Müzelerinin Ek Bina temel kazısında bulunan Thrak kökenli çömlek parçası, Aya İrini kazısındaki Thrak ya da Proto-Frig varlığını teyit eder nitelikte olmasının yanısıra, Topkapı Sarayı Birinci Avlusu’ndaki Demir Çağı yerleşmesinin mevcudiyeti için de güçlü bir işarettir. 

    Tarihî Yarımada jeostratejik konumuyla antik Thrakia’nın doğal parçası ve uzantısıdır. Mevcut ve güncel arkeolojik bulgular ışığında bölgenin yerli sakinleri olan Thrako-Frig kökenli toplumların Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1200-1000) Sultanahmet (At Meydanı)-Ayasofya düzlüğünde bir yerleşmede yaşıyor olmaları ve bunu Megaralı kolonistler gelene değin (MÖ 7. yüzyıl) yaşatmış oldukları dikkate alınması gereken bir olasılıktır. Diğer taraftan 1997’de başlayan Sultanahmet Eski Cezaevi (Büyük Saray) kazılarında bulunmuş bir Frig fibulası ile bazı çömlek parçalarının, Thrako-Frig yerleşmesi ile ilgili bağlantıları henüz sorgulanabilmiş değildir. 

    Uydu görüntüsü ve tarih Tarihî yarımadanın uydu görüntüsü üzerinde Bizans’tan önceki tahmini yerleşim. Daha önce Kadıköy’ü mesken tutan Yunan kolonistler, büyük ihtimal Thrakların hemen kuzeyindeki sahil şeridine yerleşmişlerdi. 
    Frig iğnesi Bir Frig fibula’sı (çengelli iğne). Sultanahmet’teki eski cezaevi kazıları sırasında bulunan iğne, MÖ 7. yüzyıla tarihleniyor. 

    Bugüne değin İstanbul’un ilk kenti olarak kabul edilen Byzantion’un kuruluşuna ve kurucusuna ilişkin çok sayıda mitolojik hikâye bulunmaktadır. Sözkonusu mitolojik hikâyelerden yapılan çıkarsamalar sonucunda, kentin MÖ 658’de Orta Yunanistan’dan gelen Megaralılar tarafından kolonize edildiği kanısına varılmıştır. Efsaneye göre Megaralıların başındaki komutan Byzas idi ve kentin adı bu şahıstan gelmekteydi. 

    Başka bir efsaneye göre, Byzantion’un kurucusu olan Byzas, Zeus’un kızı Keroessa ile deniz tanrısı Poseidon’un oğludur. Byzas, doğduğu yerde bir kent kurmuş ve kente kurucusuna izafeten Byzantion adı verilmişti. Byzantion, İstanbul Boğazı’nın batı kıyısında, bugünkü Sarayburnu ile Ayasofya arasındaki bölgede kurulmuş olmalıdır. Sahil Yolu-Cankurtaran mevkiindeki sur temellerinde yer alan ilkel görünümlü kaba yonu iri blok taşlar, koloni kenti Byzantion ile ilgili olmalıdır. Bunun yanısıra Aziz Ogan’ın 1937’de Topkapı Sarayı İkinci Avlusunda, Babüsselam’ın önündeki alanda yaptığı sondajda bulduğu Yunanistan kökenli Proto-Korinth (MÖ 7. yüzyıl) çanak-çömlek parçaları, yine Koloni Dönemi’yle bağlantılı olmalıdır. 

    MÖ 10. yüzyıla ait çömlek parçaları Thrako-Frig’lere ait çömlek parçaları. Yenikapı kazıları sırasında ortaya çıkarılan buluntular, MÖ 10.- 9. yüzyıllara ait. 

    İstanbul arkeolojisinin bugün geldiği noktada, Koloni Dönemi, başka bir deyişle Byzantion’un kuruluşu ile ilgili herhangi bir yazılı ya da ciddiye alınacak arkeolojik buluntu olmadığına işaret etmektedir. Megaralı kolonistlerle ilgili gerçekten uzak, rivayet niteliğindeki bilgilerin hepsi antik dönem ya da sonrasından aktarmadır. Hiçbiri koloni ya da kuruluş dönemine ait değildir. Bu zorlamalar sonucunda bugün karşımızda tümüyle mitolojik hikayeler temel alınarak çalışılmış “Byzas-Megaralılar-Byzantion-MÖ 658” kurgusu bulunmaktadır. Kentin kurucusu olarak aktarılan kişinin (Byzas) Thrak kökenli bir isim taşıması, uzun yıllar önce Afif Erzen tarafından Kolonizasyon Dönemi için bir sorun olarak tanımlanmışsa da bugüne değin bu konu da maalesef gözardı edilmiştir. 

    İstanbul’un Kolonizasyon Dönemi’ne daha geniş bir çerçeveden bakıldığında yine tarihsel kayıtlarda yerini alan, ancak arkeolojik kimlik kazanmamış diğer bir konu, Kalkhedon’un (Kadıköy) “Körler Ülkesi” olarak tanımlanmış olmasıdır. 

    Tarihsel sürece göre Kalkhedon, İstanbul Boğazı’nın Asya kıyısında, MÖ 675’de yine Megaralılarca kurulmuştur. Bu iki kentin kuruluşundan yaklaşık 150 yıl sonra Pers (Akhaimenid) komutanı Megabazos, Kalkhedon’un Byzantion’dan yaklaşık 17 yıl önce kurulduğunu öğrenince, burasını “Körler Ülkesi” olarak tanımlamıştır. Megabazos yerleşmeye uygun iki yer arasından Kalkhedonluların daha elverişsiz olanını bilerek seçmelerindeki anlamsızlığı belirtmek için bu tanımlamayı yapmış olmalıdır. İstanbul Erken Dönem Tarihi’nin belki de en ilginç tanımlamasına neden olan Megabazos’un bu sözleri, sığ bir bakış açısını beraberinde getirmektedir. Bugüne değin İstanbul tarihini yazanlar olaya asker gözüyle, yani stratejik olarak bakan Megabazos’u temel alarak Kalkhedonluları yalnızca aşağılamışlardır. 

    Arkeolojik temelde değerlendirildi, Kalkhedon’un deniz ticareti için değil, tarımsal bir amaçla hinterlanttaki (Papaz’ın Çayırı) bereketli topraklar için kurulmuş olduğu söylenebilir. Yani tarım amacıyla yer bakan Kalkhedon kolonistlerinin Sarayburnu’na göre daha verimli topraklara sahip olan Kadıköy bölgesini tarımsal potansiyeli nedeniyle tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Kalkhedon’un kurucularının yer seçimini tümüyle bilinçli olarak yaptıkları gözlenmektedir. 

    Kalkhedon’dan kısa bir süre sonra Byzantion’u kuracak olan Megaralıların, Sarayburnu’nu yerleşme için seçmiş olmaları da denizcilikten ziyade yine tarımla ilgili olmalıdır. Bugünkü Topkapı Sarayı’nın ötesindeki alanda yer alan Aksaray-Vatan Caddesi ile Haliç Havzası gibi bölgelerde, su ve verimli topraklar bulunmaktaydı. Bununla birlikte, Sarayburnu ve Topkapı Sarayı civarına yerleşen Megaralı kolonistlerin, büyük olasılıkla bölgede bulunan Thrako-Frigler nedeniyle tarımcı düşünceden vazgeçip denizciliğe yönelmiş oldukları anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle Byzantion’u önemli bir yerleşme yapan etken “Kalkhedonluların körlüğü” değil, Thrako-Friglerin bölgedeki tehditleri ile varlıkları olmalıdır. 

    İnsan yüzlü boncuk Yine Sultanahmet meydanında bulunan insan yüzlü cam boncuk, büyük ihtimalle MÖ 5. Yüzyılda Fenike’den ithal edilmiş veya getirilmiş. 

    Tarihî Yarımada’nın Demir Çağı ile ilgili arkeolojik bulguları ve tarihsel kaynaklar, günümüzde Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde bir Thrako-Frig yerleşmesinin mevcudiyeti ile ilgili olasılıkları son derece güçlendirmektedir. Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde hatta Topkapı Sarayı’nın ikinci avlu kapısı Babüsselam’a uzanan alanda izlenebilen İstanbul Arkeoloji Müzeleri Ek Bina, Aya İrini ve Sultanahmet Eski Cezaevi kazılarının bulguları, Byzantion öncesi bir yerleşmeye kesin olarak işaret etmektedir. Bu bulgular içinde ön plana çıkan Thrako-Frig çömleği ve bir Frig fibulası Demir Çağı İstanbul arkeolojisinin karakteristik örnekleridir. 

    Sultanahmet çömleği Sultanahmet kazıları sırasında bulunan çömlek parçaları MÖ 7. yüzyıla ait ve Bizans’tan önceki Frig döneminden. 

    Bununla birlikte Antik Batı kaynaklarında Byzantion antik kenti sınırları içinde izlenebilen “Thrakion” ismi oldukça dikkati çekicidir. Byzantion’da bir meydan ismi olan Thrakion’un, Sultanahmet-Ayasofya düzlüğü olduğuna işaret eden tarihsel kayıtlar bulunmaktadır. Ksenophon, Anabasis adlı eserinde meydanın boyutuyla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Meydanın üzerinde ev olmadığını belirten Ksenophon, Thrakion’un ordunun dizilmesine elverişli olduğunu aktarmaktadır. Thrakion Meydanı’nın oldukça geniş olduğu düşünülmektedir. 

    Plinius’un aktardığı bilgiler ise Byzantion’un, Thrakion isimli bir kapısı olduğunu kanıtlamaktadır. Thrakion Meydanı ile Thrakion Kapısı’nın bağlantılı olduğu Ksenophon tarafından aktarılan bilgiler arasındadır. Thrakion Kapısı’nın Bab-ı Hümayun’un bulunduğu yerde olduğuna dair güçlü bulgular mevcuttur. Bu bağlamda Thrakion Meydanı’nın Sultanahmet-Ayasofya düzlüğüne lokalize edilmesinde bir sorun olmadığı anlaşılmaktadır. 

    Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünün Byzantion kent belleğinde yaşamış olması oldukça manidardır. Bir mevkii ya da bir yerleşme isminden hatıra kalmış olduğu anlaşılan Thrakion isminin hem bir meydana hem de bir kapıya verilmiş olması, çok büyük olasılıkla Sultanahmet-Ayasofya düzlüğündeki Thrako-Frig yerleşmesine atıf olarak değerlendirilmelidir. 

    Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar ışığında Byzantion öncesi Thrako-Frig yerleşmesinin kent ölçeğinde olmasa da büyük bir köy ya da kasaba olduğu düşünülebilir. Bu bağlamda, Megaralıların Sarayburnu bölgesine geldiklerinde bölgenin ıssız olmadığı, bir Thrako-Frig yerleşmesinin Sultanahmet-Ayasofya düzlüğünde bulunduğu, Byzantion’u kuran halkın burayı Thrakion olarak isimlendirdiği, kentin tarihsel gelişiminde Byzantion ile bütünleşen bu yerleşmenin hatırasının Thrakion ismi ile yaşamış olduğuna inanıyorum. 

  • 2016’nın en değerli arkeolojik keşifleri

    2016’nın en değerli arkeolojik keşifleri

    Türkiye arkeolojisi 2016’da önceki yıllara kıyasla durgun bir sezon geçirdi. Ödenek ve sponsor sıkıntısına rağmen 160 civarındaki kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar araştırıldı, kazıldı, değerli keşifler yapıldı, birbirinden önemli buluntular açığa çıkarıldı. Zorlu şartlarda Türkiye’de araştırma yapan kazı başkanları ile ekiplerin ülkemizin geleceği adına, arkeolojinin mevcudiyetini koruması açısından verdikleri varolma mücadelesi takdire layıktır. Kazı ekiplerinin yine en büyük güvencesi, ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün her türlü sıkıntıya rağmen verdiği destek olmuştur. 

    KONYA – ÇATALHÖYÜK MÖ 7000 

    17 cm’lik dev: Ana Tanrıça 

    Anadolu’nun önemli Neolitik dönem yerleşmesi Çatalhöyük’te taştan biçimlendirilmiş bir Ana Tanrıça heykelciği bulundu. Bir platformun altına bilinçli olarak yerleştirilmiş 17 cm’lik tanrıçanın noksansız olması, Orta Anadolu Neolitik figürin sanatının bilinmeyenlerini görmek açısından çok değerli. Kolları, memeleri, göbeği ve kalçaları abartılı olarak gösterilmiş heykelciğin bereket ve bolluğu simgelediği sanılıyor. 

    ORDUMÖ 1. YÜZYIL 

    Mermer Kibele

    Kurul Kayalıklarında Prof. Dr. Yücel Şenyurt danışmanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında Geç Hellenistik Döneme tarihlenen mermer Kibele heykeli bulundu. Kuzey Kappadokia (Pontos) Krallığı’nın büyük kralı Mithradates Eupator dönemi eseri olduğu sanılan heykelin, sur duvarı üzerindeki bir niş içinde, orijinal yer ve pozisyonunda bulunmuş olması Karadeniz kültlerini anlama bakımından çok önemli. 

    KÜTAHYA – SİMAV6. YÜZYIL 

    Muhteşem bir mozaik 

    Yanan ahşap bir evin enkazının altından Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen muhteşem bir mozaik açığa çıktı. Kütahya Müzesi tarafından gerçekleştirilen kurtarma kazılarında, fil, aslan ve koç figürlerinin yer aldığı kompozisyonun erken dönem bir kiliseye ait olduğu anlaşıldı. İçbatı Anadolu antik dönem süsleme sanatının en kaliteli örneği. 

    SİLİVRİ – MÖ 2900-2800 

    İstanbullu savaşçı 

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından açığa çıkarılan kurgan türü bir mezar, Türkiye Trakyasında kazılmış ilk kurgan. Çanta köyü yakınlarında keşfedilen kurganda, iskelet ile birlikte bulunan tunç mızra kucu, kurgan sahibinin savaşçı kimliğine atıf yapmakta. Türkiye’deki kurganların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantılarını kanıtlaması açısından çok önemli bir keşif. 

    MERSİN DANA ADASIMÖ 1200 – MS 300 

    En eski tersane 

    Silifke’nin yaklaşık 2.5 km açığında yer alan Dana Adası’nda Selçuk Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Hakan Öniz’in çalışmaları sonucunda Anadolu’nun bilinen en eski tersanesi keşfedildi. Tunç ve Demir çağlarında faaliyete geçtiği, Roma Dönemi’nde ise büyüyerek varlığını sürdürdüğü sanılmaktadır. 

    İSTANBUL – YENİKAPI 17-18. YÜZYILLAR 

    Osmanlı altyapısı

    Yalı mahallesinde Avrasya Tüneli projesi kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan çalışmalarda mendirek altyapı kalıntıları bulundu. Duvar biçimindeki altyapı büyük oranda ahşap kalıplardan, iç kısım ise moloz dolgudan oluşmakta. Osmanlı arkeolojisine çok önemli bir katkı. 

    ELAZIĞ – HARPUT MÖ 2200 – 2100 

    Bir Akkad öyküsü 

    Ağaçlandırma çalışmaları sırasında, yerel kumtaşı blok üzerinde kabartma olarak betimlenmiş büyük bir duvar panosu, Elazığ Müzesinin kurtarma kazıları sonucu keşfedildi. Akkad Dönemi’ne tarihlenen pano, bir Anadolu kentinin kuşatılması-yağmalanmasını konu ediyor ve öyküsel sanatın Anadolu’daki ilk örneği. 

    HATAY3. YÜZYIL

    Şu ölümlü dünyada…

    Hatay Müzesi tarafından Antiocheia kenti kazı çalışmaları sırasında Roma dönemine tarihlenen çok ilginç bir mozaik keşfedildi. Mozaiğin ilk panosu, Anadolu arkeolojisinde kompozisyon açısından da bir ilk. Elinde içki kabı tutan ve neşeli pozisyonda resmedilmiş iskelet figürü, Roma’nın hayatı umursamayan keyifli dünya yaşamına gönderme yapıyor. 

    KARSMÖ 15. YÜZYIL 

    3500 yıllık kaz figürü 

    Kars kültürünün önemli bir parçası olan kaz, 3500 yıllık çömlek parçası üzerinde saptandı. Göçebe kültüre ait çömlek üzerine boya ile yapılmış kaz figürü, günümüzdeki kaz yetiştirme kültürünün tarihsel derinliğini göstermekte. Yrd. Doç. Dr. Ayhan Açıkel’in çalışmalarıyla keşfedildi. 

    KASTAMONU – ELMAYAZI KURGANI MÖ 1200-1100 

    Bir kurganda 24 mezar 

    Daday İlçesi Elmayazı Köyü’nde Kastamonu Müzesi başkanlığında, Yrd. Doç. Dr. Şahin Yıldırım’ın danışmanlığında gerçekleşen kazılarda Geç Tunç Çağı sonu Erken Demir Çağı başlarına tarihlenen bir kurgan ve cenin pozisyonunda 24 iskelet açığa çıkarıldı. Türünün tek örneği kurganın önemi, birden fazla kişinin gömülmüş olmasında. 

  • İran’da parladı, Anadolu’da yandı

    İran’da parladı, Anadolu’da yandı

    Amasya Oluz Höyük’teki kazılarda elde edilen son arkeolojik bulgular, Anadolu ve Önasya dinler tarihinin ezberlerini bozuyor. Böylesine erken ve eksiksiz bir örneğine Zerdüşt dininin kaynak bölgesi İran’da bile rastlanmayan Ateş Tapınağı’ndan çıkartılan kült objeleri, Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı aramak için çıktığı yolculukta Anadolu’ya gelmiş olma ihtimalini güçlendiriyor.

    Media (Güney Azerbaycan) ya da Margiana’da (Horasan) ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6 yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülen Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün nerede doğduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 650 – 400 yılları arasındaki bir zaman dilimi üzerinde durulmaktadır. Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt’ün isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt’ün annesi Daughdho babası ise Porouchaspa idi. Zerdüşt yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Gerçeği bulana kadar devam eden süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başla ile sonuçlanmıştır. Daha sonra İran’a dönüp öğretilerini anlatmaya ve yaymaya başlayan Zerdüşt aralarındaki karmaşık ilişkiyi düşünmeden iyi ve kötüye dinsel temelde ayıran ilk insan olmuştur. Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman/Ehrimen) idi. Dinden tanrı heykellerini ve benzer figürleri çıkarmayı başaran Zerdüşt, büyük olasılıkla ayinlerde ateşi, tapınmanın odağı olarak heykellerin yerine temel unsur olarak kullanmaya başlamıştır. Herodotos’un Persler hakkında aktardığı “….. tanrı heykeli, tapınak, sunak yapmak gibi şeyleri bilmezler…..” ifadesi, Zerdüşt’ün gerçekleştirdiği yeniliklerin MÖ 5 yüzyıl Anadolusu’nda yaşanmaya başladığına işaret etmektedir.

    Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Zerdüşt dininin tarihsel kökenlerinin en azından Demir Çağı ortalarına (MÖ 600) kadar uzandığı konusundaki bulgular bugüne değin özellikle Ateş Kültü temelinde izlenebilmiştir. Buna karşın Zerdüşt dininin erken dönemlerinin nasıl bir hikayesi olduğu hususu, arkeolojik kanıt noksanlığı nedeniyle bugüne değin tahminlerden öteye gidememiştir. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2013 döneminden itibaren açığa çıkmaya başlayan arkeolojik bulgular, neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz Zerdüşt dininin erken dönemleri ile Ateş Kültü’nün MÖ 5 yüzyıldaki resmini çizmemizin yanı sıra, bunlar dışındaki farklı ritüeller ile uygulamaların varlığına da işaret etmektedir. Zerdüşt dininin doğduğu topraklar, Zerdüşt’ün yaşadığı dönem ve dogmanın meydana geldiği zaman bugüne değin tam olarak tanımlanamadığı için Oluz Höyük güncel bulgularının önemi ve değeri eşsizdir.

    Sönmeyen ateş Oluz Höyük’te elde edilen en önemli bulgulardan biri, taş döşemeli bir cella’da yer alan kutsal ateş çukuru. Bu çukurda yanan ateş, canlandırmada görüldüğü gibi hiç söndürülmüyor olmalıydı. Uzun soluklu bir proje çerçevesinde devam eden Oluz Höyük Ateş Kültü araştırmaları konusundaki ilk yayın, #tarih’in birinci (Haziran 2014) sayısında yapılmıştı.

    İran merkezli olan günümüz Zerdüşt dininde Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden Ateş’in, MÖ 6 – 4 yüzyıllarda tapınılan bir nesne olduğuna dair çok güçlü arkeolojik ve tarihsel bulgular Anadolu kazılarında ortaya çıkmaya başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki, Zerdüşt dininde köklü ve geleneksel bir geçmişi olan ateşe tapma törenleri tarihsel süreçte dinin en güçlü ritüeli haline gelmiş ve dine özel bir Ateş Kültü oluşmuştur. İran’da, günümüz Zerdüşt dini çerçevesinde çeşitli ateş kültleri mevcuttur. Bunlar içinde üst düzey ve yüce olan “Kralların Ateşi (Azer-i Gashnasp)”, Tarımcıların Ateşi (Atash-gada-i Azer-Bazrin-Mehr)” ve “Ruhbanların Ateşi (TahtAzer-i Farbegh)”nin yanı sıra “Eyalet Ateşi (Behram)”, “Kabile Ateşi (Azeran)” ve “Ev Ateşi” gibi halka daha yakın ve yerel özellikler gösteren ateş kültleri de mevcuttur.

    Med Krallığı ile birlikte Anadolu’ya girmiş olduğu düşünülen Ateş Kültü’nün, Anadolu’da MÖ 546’da başlayan Akhaimenid egemenliği sırasında kurumsallaşmaya başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Oluz Höyük kazıları öncesi Ateş Kültü, Kappadokia’da Erciyes Dağı eteklerinde tesadüf eseri bulunmuş olan dört yüzünde Magus (Mog) adı verilen rahiplerin betimlendiği bir ateş sunağı dışında arkeolojik bir kimliğe sahip değildi. Buna ek olarak, Roma Dönemi’nde yaşamış olan Strabon (MÖ64 – MS 21), Kappadokia’da Pyraetheia’ların (ateşgedeler) içinde çevresi kapalı ve üstü açık cellalarda ebedi ateşlerin yandığından bahsetmektedir. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan bir Ateş Tapınağı, yalnızca Anadolu arkeolojisi için değil, aynı zamanda Önasya ve Orta Asya’nın Ateş Kültü ile ilgili bulguları arasında da çok önemli bir keşif olarak yerini almıştır. İçinde uzun süreli (ebedi) ateşler yanmış Kutsal Ateş Çukuru’nun ait olduğu tapınağın cellası yani kutsal odası 2016 dönemi kazı çalışmalarında saptanmıştır. Taş döşemeli bir cella içinde olduğu anlaşılan Kutsal Ateş Çukuru’nun, mekânları doğuya doğru uzanan çok odalı bir tapınağın parçası olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.

    Benzersiz parça Deve başı tasvirli kutsal kap, Anadolu ve Önasya’da bulunan tek örnek özelliğini taşıyor. Diğer bulgularla bir arada düşünülürse, bu kabın Zerdüşt’ü temsil etiği fikri ağırlık kazanıyor.

    Ünlü Kral Yolu’nn bir parçası olan Oluz Höyük Pers Yolu’nun güney kısmında yer alan Kutsal Ateş Çukuru’nun bu konumu, ateş alevinin açık havada meydana getirilmesi zorunluluğu ile ilgili olmalıdır. Ateşe tapma törenlerinin, ateşin dışarıda yanma zorunluluğu nedeniyle açık havada icra edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Ateşe gösterilen saygı adına gerçekleştirilen dinsel törenlere ait eski izlerin Önasya coğrafyasında ne denli nadir olduğu düşü-nüldüğünde, AteşKültü ile ilgili eşsiz bir bulgu olan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın önemi bir kez daha artmaktadır. Bununla birlikte, MÖ 5 yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Ateş Tapınağı, özelde Oluz Höyük genelde ise Kuzey-Orta Anadolu ile Kızılırmak Havzası yani Kappadokia Geç Demir Çağı toplumlarının güçlü ateşperest kimlikleri ile gerçekleştirdikleri Ateş Kültü faaliyetlerine, Erken Zerdüşt dininin uygulamalarına işaret etmesi bakımından dikkat çekicidir. Magusların yönettiği ateş törenleri zamanla tapınaklar (ateşgede) içindeki sunaklarda da yapılmaya başlanmış olmalıdır. Önceleri dar ve elit bir kesime hitap eden Erken Zerdüşt dininin, Ateş Kültü ayinleri ile birlikte yayılım alanı bulduğu ve ibadetler ile ayinlerin halka açık bir hale gelmiş olduğu düşünülebilir.

    Oluz Höyük’te Ateş Kültü ile ilgili olduğunu düşündüğümüz diğer önemli bulgular, tapınak ateşlerine ait küllerin saklandığı kutsal kül kaplarıdır. Bunlar gerek Ateş Tapınağı içinde gerekse de yakın çevresinde keşfedilmiştir. Tapınakta gerçekleştirilen ayinlerin sonunda bir kısım kül ve ateş kalıntıları kutsal nitelikleri nedeniyle çömleklere konulup toprağa gömülüyordu. Kutsal emanetlerin gömüldüğü çukurlarda (bothros) saptanan kül kaplarının Oluz Höyük’teki varlıkları, Anadolu ve Önasya din tarihindeki çok önemli bir ritüelin ilk kez farkına varılmasını sağlamıştır. Oluz Höyük’te yapılan kazılarda, Zerdüşt dininin günümüzde hakkında fazla bilgi bulunmayan diğer ibadet biçimlerine dair ipuçları da elde edilmeye başlanmıştır. Yapılan çalışmalar Erken Zerdüşt dininin çeşitlilik gösteren dogmaları ve farklı ayinleri olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Erken Zerdüşt dininin pratikleri içinde hayvan kurbanlarının da bulunduğuna dair bulgular sunmaya başlamıştır. Kurban hayvanlarının şimdilik sığır, eşek ve domuzdan ibaret olması, bu konuda tekdüzelik yerine çeşitlilik olduğunu göstermektedir.

    Küller saklanıyordu Kazılar sırasında tapınakta yanan ebedi ateşin küllerinin konduğu kutsal kapların saklandığı özel çukurlar açığa çıkarıldı.

    Oluz Höyük Akhaimenid Dönemi mimari tabakalarında bulunan kilden üretilmiş özel tasarım kapların birtakım dinsel törenlerde kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Büyük bir bölümü kullanılmaz hale geldikten sonra bothroslara bırakılmış kapların, günümüz Zerdüştlük inancında Haoma adı verilen dine özel üretilen ve tüketilen bir içkinin, belki de kutsal bir şarabın tarihsel gelişimi ve kullanımı ile ilgili olduğu düşünülebilir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde Haoma’ya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle Haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Tarihsel süreç içinde Haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Ahura Mazda onuruna düzenlenen Haoma ayinlerinde özel tasarım kapların kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bir çeşit kült libasyonu olan Haoma içme ayinlerinde kullanılmış olabilecek kapların neler olabileceği sorusu Oluz Höyük’te ele geçen kült kapları ile birlikte yanıt bulmuş gibi görünmektedir.

    Diğer bir çukurda ise Ateş Tapınağı’nın kullanılmaz hale gelen kiremitleri, kapı aksamı ve diğer eşyaları bulundu.

    Bu güne değin neredeyse tüm envanter eşyaları (kiremitler, kandiller, kutsal içki kapları, ateşi karıştırmaya yarayan tunç spatulalar) saptanan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın (MÖ 425-400) Zerdüşt dininin oldukça erken bir dönemine ait olduğu gözlenmektedir. Bu süreçte Kuzey-Orta Anadolu’da yeşerdiği anlaşılan ve ateş tapınaklarıyla karakterize olan Zerdüşt dininin Oluz Höyük’te arkaik bir döneminin saptandığı ve kutsal kitabı Avesta’nın bile yazılmadığı bir evresinin (sözel dönem) yaşandığı anlaşılmaktadır.

    Zerdüşt dininin kaynak bölgesi olan Kuzeybatı İran’da bu denli erken bir örneği henüz açığa çıkarılamayan Oluz Höyük Ateş Tapınağı’nın Anadolu ve Önasya’nın klişe din tarihine büyük katkılarda bulunacağı görülmektedir. Bu güncel arkeolojik gelişmelerle birlikte Oluz Höyük’ün de içinde bulunduğu Kuzey-Orta Anadolu bölgesinin (Kuzey Kappadokia) Zerdüştlük dininin kutsal coğrafyası içinde yer almış olduğu anlaşılmaktadır.

    Kutsal içki kabı Pers kültürünün tipik bir örneği olan dağ keçisi betimlemeli içki kabının haoma(kutsal kase) törenleri için üretildiği düşünülüyor.

    Oluz Höyük’te keşfedilmiş devebaşı betimli bir kült kabı, yerel mimari geleneklerle inşa edilmiş öncü bir tapınak ile sunakların bile henüz keşfedilmediğine işaret eden basit ancak etkileyici Kutsal Ateş Çukuru’nu gölgede bırakan sırlar içermektedir. Oluz Höyük ile Zerdüşt arasındaki özel bir bağlantıya işaret eden dinsel kap Anadolu ve Önasya’daki tek örnek durumundadır. Oldukça zarif işlenmiş, üst kısmı bir devenin başını yansıtan kabın gövdesi basık küresel biçimlidir. Koyu devetüyü hamurlu, kahverengimsi devetüyü astarlı ve çok iyi açkılı kabın deve başı figürünün tepesinde küçük bir delik yer almaktadır. Kabın tabanı ise çok sayıda deliğe sahip olup, süzgeç görünümlüdür. Bu özel tasarım kabın bir içki içme kabı olmadığı, tepesindeki ve tabanındaki deliklerden anlaşılmaktadır. Bu bağlamda deve başı betimli kabın bir içki dökme ve serpme kabı olduğu düşünülebilir. Bu nedenle deve başı betimli kabın tanrı (Ahura Mazda) şerefine içilen içkinin bir kısmının yere dökülmesi ayinlerinde (Zaothra) kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Zerdüşt (Zarathustra) adının eski Farsçada “Altın Develer İle / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” anlamında olması, deve başı betimli bu kabın varlığı ve işlevini anlamlı kılmakta ve açık biçimde Zerdüşt adı ile bağlantılı gibi görünmektedir.

    Yirmili yaşlarında İran’dan ayrılmış ve on yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmış olan Zerdüşt’ün bu ünlü yolculuğunu hangi yöne doğru yapmış olduğu belirsizdir. Zerdüşt dini ile ilgili yazılı kaynakların neredeyse tamamı Erken İslam Dönemi (7. yüzyıl) ile çağdaştır. Yani Zerdüşt’ün ölümünden yaklaşık 1100-1200 sonra kaleme alınmıştır. Bunlar bile Zerdüşt’ün Ahura Mazda’yı arayışı sırasında hangi bölgeleri gezmiş olduğunu kesin olarak işaret edememektedir. Gelenekler doğrultusunda yapılan yorumlar yolculuğun Hazar Denizi’nin güneydoğusundaki topraklara yani bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan’a yapıldığı yönündedir. Oysa Anadolu arkeolojisinin bu yazıda tanıtılan güncel arkeolojik bulgular, eğer Zerdüşt’ün böyle bir yolculuğu varsa, bunun Kızılırmak Havzası’na doğru gerçekleşmiş olabileceğine dair güçlü izler hissettirmektedir.

  • Arkeolojiye karşı ‘ideolojik kazılar’

    Tarihe “milliyetçilik penceresi”nden bakanlar, etnik köken arayışlarını kimi zaman “Adem ve Havva’nın Kürt olarak yaratıldığı” noktasına kadar taşıyabiliyor. Oysa ki bilimsel olarak Anadolu’daki Türk veya Kürt varlığını, 10. yüzyıldan geriye götürmek mümkün görünmemekte.

    Birkaç ay önce HDP Eş­başkanı Selahattin De­mirtaş, Kürtlerin Ana­dolu’daki tarihsel varlıkları ile ilgili ilginç bir açıklama yap­mış, Sözcü gazetesi yazarla­rından Soner Yalçın da bahse konu açıklama ile ilgili olarak köşesinde kendi görüşlerini be­lirtmişti. Demirtaş’ın, “Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zaman­lar da Kürt beyliklerinden des­tek alınarak Anadolu’nun ka­pıları açıldı” söylemine, Soner Yalçın’ın, “Demirtaş bilmiyor… Amasya Oluz Höyük kazılarını duymamış” cümleleriyle ver­diği yanıt, sistematik arkeolo­jik kazılar yapmakta olduğum Oluz Höyük’ü sözkonusu pole­miğe dahil etmişti.

    Gerçekte Anadolu Öntari­hi, yani Tunç, Demir ve Pers dönemleri ile ilgili yerleşmeler içeren Oluz Höyük’te 2010’da açığa çıkmaya başlayan Orta­çağ Mezarlığı, Anadolu top­raklarının Erken Türk Tarihi ile ilgili sakladığı çok önem­li sırları öğrenmemizi sağla­mıştır. 1000’li yılların başında oluşmaya başlayan Oluz Höyük mezarlığının en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına artık sahip olmamızdır. Oluz Höyük bulgularının Türkiye Türklerinin arkeolojisi ve ta­rihine yaptığı en önemli katkı ise, Oğuz göçlerinin bilinenin aksine 11. yüzyıl değil 10. yüz­yılda, Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce başlamış olduğunu kanıtlamasıdır.

    Bizim üzerinde durduğu­muz nokta ise şüphesiz “kimin nereye daha önce geldiği” de­ğildir. Kaldı ki 23. sayımızın kapağına taşıdığımız “Osmanlı Devleti Öncesi Beylikler Döne­mi-Anadolu Rönesansı” dosya­sında, resmî tarihte bu dönemi sadece “Türk Beylikleri” ifade­siyle tanımlayan ve hanedanı veya halkı Kürt olan beylikleri yoksayan anlayışı eleştirmiş ve bunların tarihî köken ve önem­lerini de yansıtmıştık.

    Hiçbir ulus ya da etnik grup bu dünyaya başka bir dünya­dan gelmediğine göre, modern halkların tarihsel süreçler için­de izlenebilme şansı vardır. Bu doğrultuda dikkat edilmesi ve değerlendirilmesi gereken, mo­dern dünya uluslarının uzak geçmişteki atalarıyla benzer­likleri ya da farklılıklarının doğru saptanabilmesidir. Bir başka deyişle, modern toplum­ların bugün kendilerine atfet­tikleri etnik kimlik ve bunların ifade edilişlerini tarihte bire­bir bulmayı ummak ve bura­dan hareketle “binlerce yıldır” sanki aynı “kan, ulus, millet” varmışcasına, tarihi sadece bu­günden bakarak yeniden yaz­mak beyhude bir çabadır.

    Türk tipi nasıl değişti? Konya-Beyşehir yakınlarındaki, 13. yüzyıl Selçuklu Kubadabad Sarayı’ndaki çiniler üzerinde yer alan yüzler, “ay yüzlü, badem gözlü” Orta Asya Türklerinin özelliklerini taşır. Günümüz Türkiye Türklerinin fiziksel özellikleri ise, bin yıllık uzun süreçte Rumlaşmış yerli nüfusla yapılan evliliklerle oluşmuştur. Amasya’daki Oluz Höyük kazılarından çıkan bulgular, Türklerin Anadolu’daki varlığını Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl öncesine, 10. yüzyıla taşımıştı (altta).

    Akan zamanın içinde her şey gibi halklar, uluslar, aşiret­ler, toplumlar, etnik gruplar ve kavramlar da çok ama çok fazla değişmiş durumdadır. Bu deği­şimdeki en kritik olgu, toplum­dışı evlilikler ve oluşan yeni kuşaklardır. Örneğin, Beyşe­hir yakınlarındaki Kubadabad Sarayı’nda açığa çıkarılmış Sel­çuklu dönemi çinileri üzerinde yer alan insan yüzleri, Orta As­ya özellikleri taşımaktadır; ya­ni bildiğimiz “ay yüzlü, badem gözlü” Türk tipidir. Elimizde­ki bu sınırlı görsel bulgulardan anlaşıldığı üzere, Anadolu’nun öncü Türkleri çok büyük olası­lıkla tam da bizim gibi değiller­di. Günümüz Türkiye Türkleri­nin fiziksel özellikleri bile, bin yıllık uzun sürecin başlarında Anadolu toplumunun Rumlaş­mış (Bizanslı) yerli nüfusuy­la yapılan evlilikler marifetiyle oluşmuştur diyebiliriz. Bu de­ğişim rüzgarının Türkçe’yi de etkilemiş olduğunu unutma­mak gerekiyor.

    Bugüne değin çoğunlukla Türklerin Anadolu’ya geldik­lerinde kaç kişi oldukları sor­gulanmış, 10. ve 11. yüzyıllar­daki yerli Anadolu nüfusu pek düşünülmemiştir. Büyük ölçü­de kent dağılımı ve yoğunlu­ğuna dayanan tahminler 8 ila 12 milyon arasında bir nüfu­sa işaret etmektedir. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti ile başlayan Türkleşme (Turkici­zation), bu büyük nüfusu ka­demeli bir biçimde bugünkü Türkiye Türklerinin bünyesi­ne katmış olmalıdır.

    Kürt ya da Kürd kelimesi ile Kürdistan coğrafi teriminin ise Ortaçağ’dan, 11. yüzyıldan erkene gitmediği bilinmektedir. Buna mukabil özellikle son 20 yıldır Kürdoloji uzmanlarının Kürt etnisite tarihini daha es­kilere çekme gayretleri vardır. Bu süreçte Urartular, Medler, Kardukhlar ve Parthlar, Kürt­lerin köken aradıkları Önasya uygarlıkları arasında başlıcaları olmuştur. Bütün bu gelişmele­re karşın, Kürtler ile Kürtlerle aynı coğrafyada çok daha ön­ce yaşamış bahse konu tarih­sel krallıklar arasında arkeo­lojik temelde nasıl bir kültürel bağlantı olduğu sorusu ne yazık ki bir türlü yanıtlanamamak­tadır. Arkeolojik temelde, yani kronolojik çerçevedeki maddi kültürde ortak özellikler yok­sa, sözkonusu bağlantı yalnız­ca halef-selef ilişkisi olabilir; Bizans Anadolusuna Türklerin gelişi gibi. Zaten arkeolojik bul­gu, kimliklendirmenin önünde­ki en büyük sorundur. Arkeolo­ji olmadan “çok daha rahat bi­çimde” tarih yazılabilmektedir.

    Bahoz Şavata’nın Kürdlerin Dil-Din-Kültür-Sosyal-Siyasal Tarihi I-II (İsmail Beşikçi Vak­fı Yayınları, 2015) adlı kitabın­da Göbeklitepe’den başlayan Kürt tarihi Sumer, Akad, Asur, İsin, Babil, Elam, Guti, Lulubi, Kassit, Hurri, Subartu, Hat­ti, Luvi, Mitanni, Urartu, Frig, Kimmer, İskit, Med ve Part kültürleri ile MS 3-4. yüzyıl­lara değin getirilmiştir. Bura­dan yapılan çıkarsama, Adem ile Havva’nın bile Kürt olarak yaratıldığı anlayışına kadar uzanmaktadır (Bunda Göbek­litepe’nin Adem ile Havva’nın indirildiği yeryüzü cenneti ol­duğu rivayeti büyük bir etken­dir). Önasya’nın en güçlü kül­türlerine sahip bahse konu uy­garlıklarını arkeolojik bulguları tartışmadan, sadece etnogene­sis anlamında ve masa başında çözümleyen bu yaklaşımı, sa­dece Anadolu arkeolojisi ile uğ­raşan bizlerin değil, aklı başın­da hiç kimsenin bilimsel kabul etmesi mümkün değildir.

    Günümüzde, şu ana kadar ortaya konan arkeolojik, tarih­sel, bilimsel gerçekler, -ister Türk ister Kürt olsun- kendi geçmişlerine “milliyetçi pen­cere”den bakan insanlara, 10. yüzyılın gerisinde kendi kül­türlerine ait pek fazla bir şey göstermemektedir.

    Buna mukabil “Anadolu mi­rası” penceresinden baktığı­mızda ise, bin yıllık değil yak­laşık 13 bin yıllık mimariyi, 11 bin yıllık tarım ve hayvancılığı, 10 bin yıllık çanak-çömlek üre­timini, 9 bin yıllık metal kulla­nımını, 4 bin yıllık yazı tarihini ve tüm bunları gerçekleştiren atalarımızın tarihsel mirasçıla­rı, yani torunları olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz.

  • Truva Atı’nın parçaları, İskit yazısının şifreleri…

    Son günlerde iki yeni “arkeolojik kirlenme” örneği daha sosyal medyada kendine yer buldu. Mesleki ilkeleri olan arkeolog, sanat tarihçisi ve müzeciler ise “popüler ve medyatik” olmayı değil, kazı sonuçlarını bilimsel kriterlere göre paylaşmayı hedefliyor.

    Türkiye’de arkeolojik kazıların bir ayağı üni­versiteler ve akademis­yenler ise diğer ayağı müzeler ve müze uzmanlarıdır. 2000’li yılların başından itibaren de­ğişmeye başlayan müzecilik anlayışı ile birlikte, Türkiye müzeleri yeni bir yapılanma içine girmeye başlamıştır. Bu süreçte Gaziantep, Şanlıurfa ve Hatay gibi zengin arkeolojik değerlere sahip önemli kentle­rimizde, Batı dünyasının bile takdirle karşıladığı yeni müze­ler inşa edilmiş ve bunlar teş­hire açılmıştır. Söz konusu mü­zeler modern sistemlerle dona­tılmış depoları, konservasyon laboratuvarları ve kütüphane­leri ile adeta akademik bir ya­pıya geçiş yapmışlardır.

    Çoğunlukla arkeolog ve sa­nat tarihçilerinin oluşturduğu müze uzmanlarının yeniden yapılanma ile birlikte hem sa­yıları hızla artmış hem de aka­demi gibi çalışmaya başlayan müzelerin yoğun arkeolojik faaliyetleri ile bilgi birikimle­ri ve deneyimleri üst düzeye ulaşmıştır. Bu olumlu sürecin meyvelerini hızlı bir biçim­de vermeye başlamış olduğu­nu Kureyşler Barajı Kurtar­ma kazıları projesini yürüten Kütahya Müzesi özelinde yine bu sütunlardan memnuniyetle duyurmuştuk.

    Giderek artan arkeolojik çalışmalar müze uzmanlarının yayın faaliyetlerine de doğ­rudan olumlu biçimde yan­sımaya başlamıştır. Bununla birlikte kimi akademisyenle­rin özellikle dikkati çekmek ve kazılarına kamuoyu ilgisi oluşturmak adına hızlı, bazen eksik, çoğunlukla ise abartılı beyanlarının benzerlerini bazı müze uzmanlarının internet ortamındaki yayın ve haberle­rinde görmeye başlamış olma­mız, bu yazının da ana konu­sunu oluşturmuştur.

    Ahşap, arkeolojik kazılarda nadiren bulunan bir malzeme­dir. Organik olması nedeniyle günümüze ulaşması için top­rak altında belli şartların oluş­ması gereklidir. Yenikapı Met­ro-Marmaray kazılarında Ne­olitik yerleşmede açığa çıkan 8500 yıllık ahşap kulübe, me­zar sandukaları, kano kürek­leri ve araç-gereçler dünyada büyük yankı uyandırmıştı.

    Yenikapı kazılarının en önemli sonuçlarından biri Tür­kiye Erken Öntarihi’nde Neoli­tik bir yerleşmenin deniz tara­fından yutulduğunun anlaşıl­mış olmasıdır. MÖ 5500-5200 yıllarında buzulların erimesi ile birlikte yükselen Marmara Denizi, Yenikapı Neolitik köyü­nü yaşanmaz hale getirmiş ve insanlar yerleşmeyi terketmek zorunda kalmıştır.

    Bu önemli gelişmeler ve çarpıcı buluntular, akla hemen “Nuh ve Tufan” gibi son derece popüler ve medyatik bir temayı getirse de, kazıyı yapan arkeo­loglar ve Arkeoloji Müzesi uz­manları yaptıkları açıklamalar­da buna bir gönderme yapma­mışlar -örneğin kazılarda çıkan ahşap bulguların Tufan öncesi insanlığa ait olduğunu iddia et­memişler- tamamen bilimsel bir çerçevede, ulaştıkları so­nuçları paylaşmışlardır.

    Arkeo-efsaneler… Troya’da bulunan ahşap örneklerini meşhur Tahta At’a, Samsun-Salıpazarı- Yeşilköy kazılarında ortaya çıkan kazıma tekniklerini İskit ve Öntürk runik yazı ve tamgalara bağlayan haberler…

    Oysa benzer bir noktada, çok farklı, hatta tam tersine bir durum, maalesef kısa bir süre önce Troya (Truva) kazısında yaşanmıştır. Kazı sırasında bu­lunan bir grup ahşap malzeme bağlamına ve tabakasına bakıl­madan, hızlı bir şekilde Truva Atı’nın parçaları olarak inter­net ortamına servis edilmiştir. Kaldı ki Troya, dünya çapında­ki ünü ile böylesine bir rekla­ma ihtiyacı olan en son yerleş­me durumundadır.

    Bir diğer “kirlenme” örne­ği Samsun’da ortaya çıkmıştır. Bir müze uzmanının Samsun Salıpazarı-Yeşilköy’de bazı ka­ya parçaları üzerinde saptamış olduğu kazıma tekniğindeki ok ve artı biçimindeki birta­kım basit işaretler marifetiy­le İskit, Öntürk ve Oğuz yazılı tamgalarını çözdüğünü beyan etmesi, bilim dünyasınca hay­retle izlenen bir durum oluş­turmaya başlamıştır. Avras­ya coğrafyasında Rus, Alman, Amerikalı, Fransız, Belçika­lı, Kazak, Moğol ve Çinli bili­minsanlarının onlarca yıldır kazılar ile yüzey araştırmala­rında bulamadıkları İskit yazı ve alfabesinin Salıpazarı’nın bir köyünde sadece iki adet işaretle (ok ve artı) keşfetmiş ve bunu büyük bir cesaretle yayınlamış olan müze uzma­nını ayrıca takdir etmemiz gerekmektedir!

    Türkiye üniversitelerin­de bir uzmanı olup olmadı­ğını bile bilemediğimiz, Av­rasya arkeolojisi ve filolojisi ile ilgili üst düzey uzmanlık isteyen bir konuda bir müze uzmanının yaklaşık beş yıldır internet ortamındaki gaze­te ile bazı sitelerde İskitlerin ve Öntürklerin yazılarını hem de Salıpazarı’nda keşfetmiş olduğunu iddia etmesi, inter­net ortamındaki yayınların ne denli kontrolden uzak ve arkeolojiyi kirletici olduğunu bir kez daha göstermektedir.

    Buradaki en büyük tehlike, bir lise öğrencisinin konu ile ilgili ödev hazırlarken inter­net ortamında bahse konu ya­yınlara ulaşması, öğretmeni ile arkadaşlarına yapacağı su­numda, olmayan İskit ve Ön­türk runik yazı ile tamgaları­nın Salıpazarı’ndaki mevcu­diyetlerini bilimsel zannettiği kaynaklar ışığında anlatma­sı, belki de okul gazetesinde yayınlamasıdır. Kirlenmeler böyle başlar, yıllar içinde biri­kir, gerçek uzmanların bunla­rı temizlemesi ise onlarca yıl alır maalesef.

  • Fransa’da ve Amasya’da aynı İslâmi gömü geleneği

    Amasya Oluz Höyük’te 2010’da keşfedilen mezarlık Anadolu’daki Türk-Müslüman varlığını 11. yüzyıldan 10. yüzyıla çekmişti. Fransa’da yeni bulunan Müslüman mezarları ise İslâmiyet’in Avrupa’daki mevcudiyetini Erken Ortaçağ’a indiriyor. 7-9. yüzyıllarda Nîmes’de yaşamış Kuzey Afrika kökenli Müslümanlar ile 9-11. yüzyıllarda İslâmiyet’i seçmiş Anadolu Oğuzlarının aradaki 3200 kilometreye rağmen aynı defin usullerinde buluşması, evrensel bir din temelinde oluşmuş güçlü gelenekleri gösteriyor.

    Güney Fransa’da bir Or­taçağ kasabası olan Nîmes yakınlarında gerçekleştirilen kazılarda ge­çen ay açığa çıkan üç mezar ile iskeletlerin, Avrupa toprak­larında bilinen en eski İslâmi gömüler olduğu anlaşıldı. Bir otopark inşaatı kazısı sırasın­da tesadüfen ortaya çıkarı­lan iskeletler 7- 9. yüzyıllara tarihlendiriliyor. Bu kişile­rin Halife Ömer dönemindeki Berberi askerler oldukları da kuvvetli ihtimallerden biri.

    Türkiye’de 1930’larda üni­versitelerde kurumsallaşan Önasya Kültürleri Arkeoloji­si, Klasik Arkeoloji ve Prehis­torya disiplinleri; Anadolu ve yakın çevresinin Türk-İslâm dönemleri arkeolojisine önem vermemiştir. Neolitik, Kalko­litik, Tunç ve Demir çağları gi­bi Protohistorik (Öntarih) dö­nemler ile Geometrik, Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma gibi klasik dönemler ayrın­tılı bir şekilde araştırılırken, bunlarla ilgili nitelikli yayın­lar üretilirken, bu alan ihmal edilmiştir. Kültürel anlamda kök aldığımız ve etki yaptı­ğımız Türkiye topraklarının son 1000 yıllık sürecindeki Türk-İslâm arkeolojisi, ancak son yıllardaki kimi çalışmalar­la günyüzüne çıkabiliyor.

    İslamî geleneklerin erken evrenselliği Nîmes’deki Avrupa’nın en eski Müslüman mezarlarıyla
    (en üstte), Oluz Höyük’teki Anadolu’nun en eski Türk- Müslüman mezarlarında (üstte), aralarındaki binlerce kilometre ve yüzlerce yıla rağmen, tıpatıp aynı İslamî gömü usüllerine rastlandı.

    Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te 2010’da açı­ğa çıkmaya başlayan Ortaçağ mezarlığı, Anadolu toprakları­nın erken Türk tarihi ile ilgili sakladığı önemli sırları öğren­memizi sağlayan çok ciddi bir arkeolojik keşif oldu. Bu keş­fin en çarpıcı yönü, Türklerin Anadolu’daki bilinen en erken biyolojik kanıtlarına ulaşma­mızdır. Nîmes’de İslâmi gele­nekleri uygulayan bir toplulu­ğun varlığına işaret eden gö­müler de, aynı Oluz Höyük’te olduğu gibi Erken Ortaçağ’a tarihleniyor. İskeletler üzerin­de yapılan ileri araştırmalar, mezarlara gömülen bireylerin Avrupalı değil, Kuzey Afrika kökenli olduklarını kanıtlıyor.

    Nîmes’deki Müslüman me­zarlarının en temel özellikleri basit toprak gömüler olmaları. Başları batıda, ayakları doğu yönde olan iskeletlerin vücut­ları kısmen, yüzleri ise tama­men kıbleye dönük. Mezar­lardan biri basit bir mimariye sahip olması ile diğerlerinden ayrılıyor. Mezar çukurunun çevresine büyük olasılıkla ya­kındaki yapılardan sökülmüş kaba yontu taşlarla belirleyici ve basit bir taş dizisi yapılmış.

    Oluz Höyük Ortaçağ Me­zarlığı kazı çalışmaları sıra­sında yapılan ilk arazi göz­lemleri de, açığa çıkarılan bi­reylerin İslâmi geleneklerle gömülmüş olduklarına işaret etmişti. Basit çukurlara gö­mülmüş bireyler baş batıda, ayaklar doğuda olmak üzere elleri göbek hizasında birbi­rine bağlanmış ya da vücuda koşut uzatılmış biçimde gö­mülmüşlerdi. Yüzler ise daima kıbleye bakıyordu. Mezarla­rın çatı kiremitleri, taşlar ve ahşaplarla farklı biçimlerde oluşturulmuş olması, sahip­lerinin malzeme zafiyeti ya­şayan insanlar olduğunu da kanıtlıyordu. Oluz Höyük dı­şından taşınmış ve mezarlarda kullanılmış Geç Roma Dönemi kiremitleri, mezarlık sahiple­rinin yakın çevreyi iyi tanıyan, buna karşın ellerinde hazır gö­mü bulunmayan, yani göçebe insanlar olduğuna işaret et­mekteydi. Oluz Höyük’te 2013’te ant­ropoloji uzmanı Prof. Dr. Yıl­maz Selim Erdal tarafından iki iskeletin yaş tayini analiz­leri yapılmış ve söz konusu bi­reylerin 1020 – 1077 tarihleri arasında ölmüş oldukları ortaya çıkmıştı. Ancak bu ta­rihler, Oluz Höyük’ü mezarlık olarak seçmiş bir göçebe gru­bun 1020 yılları yaşanırken en azından 100-150 yıldır Amas­ya bölgesinde bulunduğunu göstermektedir.

    Hem kefenli hem küpeli Altı yaşındaki kızın yatış tarzı, yönü, kefenlenmiş olması, onun Müslümanlığına güçlü biçimde işaret ederken,
    küpeleri ve fibulasıyla birlikte gömülmüş olması İslamiyet öncesi gömü adetlerinin sürdüğünü gösteriyor.

    Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde geli­şen öncü Türk (Oğuz/Türk­men) akınlarının varlığı, Or­taçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreçte söz konusu akınların Anadolu’yu fetih ha­reketine dönüşmesi ise kültü­rel ve siyasi değişikliklere yol açtı. Oluz Höyük bulgularının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, Oğuz göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek ola­rak, Anadolu bütününde ilk defa Türk varlığı, arkeolojik ve tarihî kaynakların birlikte değerlendirilmesi ile bilim­sel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabilmiştir. Bu bağlamda Kuzey-Orta Anadolu’da ön­cü Türk grupların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı kanıtlanmıştır.

    Oluz Höyük’ün en düşün­dürücü mezarını 6 yaşında­ki bir kız çocuğuna ait iskelet ile buluntuları oluşturmakta­dır. Söz konusu iskeletin ku­lak hizasında tunç küpeler, göğüs kısmının sağ tarafında ise tunç fibula (çengelli iğne) ele geçmiştir. Sol kulak kü­pesi basit bir halka şeklinde­dir. Sağ kulak küpesi diğeri­ne benzer bir haklaya takılmış muska biçiminde, alt kısmın­da sarkaçları olan, ortası delik ve içi boş bir gövdeden oluş­maktadır. Döküm tekniğinde oluşturulmuş muska biçimli gövdenin yüzeyinde arabesk esintili yuvarlak hatlı motif­lerle oluşturulmuş bezemeler vardır. Henri de Couliboeuf de Blocqueville’nin 1860’ta Ha­rezm bölgesinde yaşayan Teke Türkmenleri’nin aile hayatı ve gelenekleri hakkında önemli bilgiler verdiği seyahatname­sinde çizimini yayınladığı 19. yüzyıl gümüş Türkmen küpesi ile Oluz Höyük 11. yüzyıl tunç küpesi arasındaki çarpıcı ben­zerlik, mezarlığın, İslâmiyet’e geçtikten sonra Türkmen ola­rak anılmış Oğuzlara aidiyeti­ni şüpheye yer vermeyecek bi­çimde kanıtlamaktadır.

    Küçük kızın cenaze töreni çerçevesinde incelenen arke­olojik veriler de, İslâmi gömü uygulamalarına belirgin şe­kilde işaret etmektedir. Yatış tarzı ve yönü ile kefenlenmiş olduğunu gösteren bulgular, mezardaki bireyin Müslü­manlığına güçlü biçimde vur­gu yapmaktadır. Buna karşın küpeler ile çengelli iğnenin (fibula) varlığı, İslâmi gömü gelenekleri ile uyuşmayan bir uygulamaya da işaret etmekte­dir. 920 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geç­memiş olan Oğuzların cena­ze törenleri hakkında çok de­ğerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlardan biri öldü­ğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstü­nün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile ko­nulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekle­şen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Oluz Höyük’te açığa çıkarılan kız çocuğunun mezarındaki ziynetlerinin ge­lenek açısından nerden köken aldığını açıklamaktadır.

    Oluz Höyük kazıları Anadolu’nun Erken Türk dönemi ile ilgili önemli sırları aydınlatan Amasya Oluz Höyük kazılarını NTV Tarih’in Ocak 2012 sayısında kapak konusu yapmış, 10-11. yüzyıllara ait göçebe Türk-Müslüman mezarlarının bulunuşunu duyurmuştuk.

    Batı Avrupa’daki Nîmes Müslüman mezarları ile Ku­zey-Orta Anadolu’daki Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı ara­sında 3200 kilometre olmasına karşın, İslâmi gömü gelenekle­ri temelinde çarpıcı benzerlik­ler bulunduğu gözlenmektedir. Her iki merkezdeki bireyle­rin yatış şekilleri, kıble ile olan ilişkileri ve mezar çukurunu çevreleyen taşların kullanımı neredeyse aynıdır.

    İslâmiyet’e 7. yüzyılda geç­miş Kuzey Afrika halkı ile 9-11. yüzyıllarda Müslüman olmuş Anadolu Oğuzlarını ce­naze defin noktasında buluştu­ran husus, binlerce kilometre­lik mesafelere karşın evren­sel bir din temelinde oluşmuş güçlü geleneklerdir. Fransa’da açığa çıkarılan üç mezar, İslâ­miyet’in kıtadaki tarihsel kö­keni noktasında büyük yankı uyandırmıştır. Özellikle kendi­lerini yaşadıkları ülkelerle bağ­lantısız hisseden Kuzey Afrika kökenli Avrupa Müslümanla­rı, atalarının kıtadaki arkaik varlığı ile yakın gelecekte daha farklı düşünmeye başlayacak­tır. Oluz Höyük’te keşfedilen ve sayıları 2015 kazı sezonu itiba­ri ile 100’ü geçen Oğuz mezar­ları ise Türkiye Türklerinin ar­keolojik bakımdan kayıp 1000 yılını doldurmaya başlayacak, 10 ve 11. yüzyıllardaki atalarını daha somut hissetmelerini sağ­layacaktır.