Bugüne kadar kimsenin görmediği hiyeroglif bir yazıt, Anadolu arkeolojisi uzmanları arasında tartışmalara yol açıyor. Aslı ortada olmayan Beyköy yazıtının kopyasının Çatalhöyük’teki üstün çabalarıyla tanınan ünlü arkeolog James Mellaart’ın evinden çıkması, uydurulmuş olması kuvvetle muhtemel yazıtın ciddiye alınmasına neden oluyor. Gelişmeler, Mellaart’ın “Dorak Hazineleri” vakasındaki sabıkasını(!) akılllara getirirken, Anadolu tarihinin sahte bir yazıt üzerinden yeniden yazılmaya çalışıldığını düşündürüyor.
Afyonkarahisar ili İhsaniye ilçesi sınırları içindeki Beyköy’de bulunduğu iddia edilen hiyeroglif (resim yazısı) bir yazıt nedeniyle bugünlerde Anadolu arkeolojisi uzmanları arasında hararetli tartışmalar yaşanıyor. İlginç olan husus kendisi ortada olmayan yazıtı bugüne değin hiç kimsenin de görmemiş olması. 1878 yılında keşfedilmiş olduğu söylenen taş yazıt, anlatılan hikayeye göre önce Fransız arkeolog George Perrot tarafından bir kağıda kopyalanmış, sonrasında ise eserin aslı Beyköy sakinleri tarafından cami temelinde inşaat malzemesi olarak kullanmış. Uzun süre ortalarda olmayan yazıt kopyasının ünlü İngiliz arkeolog Prof.Dr. James Mellaart’ın evinden çıkması ise hikayeyi daha da ilginç bir hale getiriyor. 2012’de vefat eden Mellaart’ın oğlu yazıt kopyasını aslında bir jeoarkeolog olan ancak Luviler üzerine çalışmalar yapan Dr. Eberhard Zangger’e iletiyor.
Çizimi var, kendi yok James Mellaart’ın evinden çıkan ve ünlü arkeoloğun oğlu tarafından Luviler üzerine çalışmalar yapan jeoarkeolog Dr. Eberhard Zangger’e iletilen, aslını kimsenin görmediği Beyköy hiyeroglifinin kopyası.
Yazıtla ilgili tartışmalara geçmeden önce James Mellaart’ın kim olduğu ve Anadolu arkeolojisindeki önemini belirtmemiz gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, yani 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Hint-Avrupa kökenli ülkelerin elit insanları Anadolu’da yoğun bir şekilde arkeolojik araştırmalara girişmişlerdir. Bu araştırmaların sonucunda Truva, Hattuşa, Sakçagözü, Gordion, Karkamış ve Kültepe gibi Anadolu öntarihini şekillendirmiş yerleşmelerde kazılar yapılmaya başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması batılı ülkelerin arkeolojik faaliyetleri için bir engel olmamış, aksine Atatürk’ün teşvikleri ile pekçok ülke arkeoloji enstitülerini hayata geçirmiştir. Bu sıralarda özellikle Suriye ile Mezopotamya topraklarında kurulmuş olan Irak’ta yapılan yoğun kazılar sonucunda halk arasında Cilalı Taş Devri olarak bilinen ve insanlık tarihinin ilk büyük devrimi olarak kabul edilen Neolitik döneme ait önemli yerleşmelerde arkeolojik araştırmalara başlanmıştır. Araştırmaların yaygınlaşması ile Neolitik kültürün Suriye ve Mezopotamya’ya özgü bir tarihsel süreç olup olmadığı, çevre bölgelerde çağdaş yerleşmeler bulunup bulunmadığı gibi hayati sorulara da yanıtlar aranmaya başlanmıştır. 1940 ve 50’li yıllarda Anadolu erken öntarihi hakkında yazılmış önemli kitaplarda, araştırmaların yetersizliğine rağmen, Anadolu’da Neolitik bir kültür olmadığı sonucuna ulaşılmış ve bu sonuçlar prehistorya kürsülerinde ders olarak okutulmuştur. Ancak 1950’li yılların ikinci yarısından sonra, James Mellaart’ın üstün çabalarıyla, önce Burdur yakınlarındaki Hacılar’da, daha sonra da bugün Önasya’nın en yüksek kültürlü Neolitik dönem yerleşmelerinden biri olan ve UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Çatalhöyük’te kazılar gerçekleştirilmiş ve masa başı tahminlerinin aksine, Anadolu’nun “Neolitiksiz” olmadığı anlaşılmıştır. Bir bakıma Anadolu öntarih arkeolojisinin kaderini değiştiren James Mellaart sonraki süreçte kimsenin tam olarak anlayamadığı bir takım tartışmaların merkezinde yer almıştır. Mellaart, “Dorak Hazineleri” olarak bilinen bir olayın kahramanı olmuş ve bu olay nedeniyle uzun yıllar Türkiye’de çalışması yasaklanmıştı. James Mellaart tıpkı Beyköy Yazıtı gibi fotoğrafları olmayan ve Ulubat Gölü kıyısındaki Dorak Köyü’nde bulunduğu iddia edilen eserlerin çizimlerini 1959 yılında London Illustrated News’ta yayınlamıştı.
Tarihi değiştiren(!) adam
Çatalhöyük’ün neolitik bir merkez olduğunu kanıtlayan dünyaca ünlü arkeolog James Mellaart, 80. yaşgününde eşi Arlette ile Londra’daki evlerinde, 2005. “Dorak Hazineleri” olayında tarihi manipüle ederek değiştirmekle suçlanan Mellaart’ın Türkiye’de çalışması bir süreliğine yasaklanmıştı.
George Perrot ve James Mellaart’ın mesleki temasları sırasında el değiştirdiği söylenen Beyköy Yazıtı kopyası akademik bir dergide yakın geçmişte yayınlandı. Yayına göre uzunluğu 29 m, yüksekliği ise 35 cm olan yazıt bugüne değin Anadolu’da bulunan en uzun örnek durumunda. Yazıtın önemi boyutunun yanısıra içeriğinden de geliyor. Zangger’e göre Tunç Çağı’nın çöküş dönemi ile ilgili olarak Anadolu tarihindeki pekçok bilinmezlik ortadan kalkıyor. Hitit egemenliği altındaki Batı Anadolu’nun küçük ve önemsiz devleti Mira’nın kralı Kupanta Kurunta’nın isteği üzerine MÖ 1190’da hazırlanmış olan yazıtta, kralın Hititlere saldırısı anlatılıyor. Bu arada Luviler Hititlere karşı donanma hazırlıyor, Anadolu’nun güneyinde Suriye ve Filistin’dekiler de dahil olmak üzere birkaç kıyı kentine saldırıyor. Yazıt değerlendirildiğinde, haklarında çok fazla bilgi olmayan Luvilerin aslında büyük bir güç olduğu ve Batı Anadolu’dan Mısır sınırlarına kadar uzanan bir egemenlik alanı bulunduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bu savaşlar hem Hitit Krallığı’nın hem de Tunç Çağı’nın sonunu getiriyor ve böylece Akdeniz arkeolojisinin en büyük gizemlerinden biri çözülmüş oluyor!
‘Efsane’nin ilk kahramanı
1878 yılında keşfedilmiş olduğu söylenen Beyköy hiyeroglifinin kopyasını çıkardığı iddia edilen Fransız arkeolog George Perrot (1832-1914).
Kopya hiyeroglif yazıtın güvenilirliği Eskiçağ bilim insanları arasında konuşulan en önemli husus olarak beliriyor. Konunun uzmanı olan bir Hititolog meslektaşımla yaptığım görüşme bu yazıtın ciddiye alınması halinde Anadolu arkeolojisi ve eskiçağ tarihi için geriye dönüşü imkansız yanlışlar yapılabileceğini gösteriyor. Meslektaşımın kaygılarını maddeler halinde iletmeye çalışacağım:
James Mellaart, Çatalhöyük’teki arkeolojik kazılarda bir duvar üzerinde çalışıyor.
1- Var olmayan bir yazıtın uydurulmuş çizimleri yayınlanmıştır.
2- Bu yayını yapanların Luvi uzmanı olarak takdim edilmesi tartışmalıdır ve bu yaklaşımlar Hitit-Luvi çalışmalarının bilimselliğini zedelemektedir.
3- Bu kopya, üretildiği dönemdeki (muhtemelen 1971-1973 yılları) Anadolu hiyeroglif yazısı ve Luvice bilgilerindeki eksikliklerden kaynaklanan hatalarla doludur ve bu da sahte olduğunun en büyük kanıtıdır.
4- Gerçek bir uzmanın saptamaları bu sahtekarlığın önünü kesebilir.
Orijinali burada mı?
Hiyeroglif yazıtın orijinalinin temellerinde yapı malzemesi olarak kullanıldığı ileri sürülen, Beyköy Camii.
Suriye’de 2011’den bu yana devam eden savaş, terör örgütlerinin öldürdüğü on binlerce sivilin yanısıra, devasa bir eski eser kıyımına da yol açtı. Dinî veya etnik kimlik politikasını bahane eden terör örgütleri, taşınmaz tarihî eserleri tahrip ederken, kıymetli tarihî objeleri Batı antik piyasasına pazarladılar ve milyonlarca dolar gelir elde ettiler. DAEŞ’ten PYD/YPG/PKK’ya uzanan tahribatın analizi.
Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in sözde halifelik ilan ettiği Haziran 2014’e kadar geçen sürede birçok sivil katledildi. Bu katliamların yanısıra, arkeolojik değerler ile kültürel miras, söz konusu terör örgütünün bölgesel etnik temizlik harekatlarına başlamasıyla önemli ölçüde tahrip edildi.
DAEŞ için bir bölgedeki Türkmen, Arap, Kürt, Yezidi, Asuri, Keldani, Süryani, Sünni ya da Alevi’yi katletmek veya yerinden sürmek hiçbir zaman yeterli olmadı. Onların gerçek egemenlik anlayışında, kesin ve tam bir kontrol ile halkların kültür ve tarihsel hafızasını oluşturan eserler de yıkılmalıydı. Kültürel obje ve alanların yokedilmesi, bölge kültürünün sözlü gelenek seviyesine indirgenmesi, onların istedikleri istikrarsızlık ve yozlaşma ortamını pekiştirecekti.
Halep Çarşısı yerlebir edildi Halep’in Osmanlı Devleti’nden kalan Kapalı Çarşı’sı içsavaş sırasında atılan havan mermilerinin neden olduğu yangınlarla ciddi derecede tahrip oldu, yüzlerce dükkan büyük zarar gördü.
Tarih katliamı Assur’un ünlü başkenti Kalhu’nun (Nimrud) taht odası girişindeki lamaşşular (sakallı boğa adamlar) DAEŞ’li teröristlerce el hiltisi kullanılarak parçalandı. 2900 yıllık Mezopotamya başkenti acımasızca tahrip edildi.
DAEŞ öncelikle Suriye ve Irak’ta egemen olduğu bölgelerde modern bir ikonaklazma politikası oluşturdu ve uyguladı. İkonaklazma, dinî sembollerin ve diğer imgelerin ya da anıtların yine dinî ve politik motivasyonlar ile tahrip edilmesidir. DAEŞ’in ikonaklazma politikası, sözde bir İslâmi devlet yaratma hedefi ile başlamış ve gelişmiştir. Örgüt bir yandan sözde halifeliğinin sınırlarını tanımlamaya çalışırken, ikonaklazma politikası ile de teolojik ve politik birliğinin sınırlarını çizmeye çalışmıştır. Saldırılar, kendi oluşturdukları din anlayışı ile haklı çıkarmaya çalışılmış; hedef alınan heykeller ile tapınaklar “sahte idoller” olarak adlandırmıştır. DAEŞ’in Irak ve Suriye’nin kültürel mirasına karşı yürüttüğü savaş, modern tarihte örneği görülmemiş dinî motivasyon görünümlü bir yıkım harekatı olarak tarihe geçmiştir. Tarihî camiler, eski kiliseler, Ctürbeler yokedilmiş; eşsiz plastik sanat eserleri parçalanmış ve antik kentler kaçak kazılarla yağmalanmıştır.
Kuzey Irak ve Suriye’de 2014-2017 yılları arasında büyük bir gücü yöneten DAEŞ üst düzey komutanların sıradışı bir servete sahip oldukları bilinmektedir. Bu servet, Suriye’de ele geçirilen petrol tesislerinin yanısıra özellikle el koyulan tarihî eserlerin satışı ve antik yerleşimlerin kaçak kazılarla yağmalanması sonucu oluşmuştur. Sürekli çatışma ve kaos ortamı örgütün elini giderek güçlendirmiş, müzeler yağmalanmış ve antik yerleşimler tarihî eser bulmak amacıyla binlerce kişi ile tarafından kazılarak geri dönüşü olmayan tahribatlara uğratılmıştır.
Mezar soygunları Suriye topraklarında yapılmış yasadışı kazılar sırasında soyulan bir kraliçe mezarının ölü hediyeleri, Türkiye’de PKK’lı teröristlerce pazarlanmaya çalışılırken, yapılan operasyon ile ele geçirildi. Eserler şimdi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altında.
Kazılan yerleşmelerde bulunan arkeolojik değerler özellikle Batı antika piyasasında büyük bir talep görmüş, örgüt servetine servet katmıştır. DAEŞ’in kontrol ettiği bölgelerdeki yüksek işsizlik oranları, buralardaki gençlerin de arkeolojik yerleşimlerde kaçak kazı ve yağmaya yönelmesine neden olmuştur. Örgüt yerel halka dağıttığı izinlerle antik yerleşimlerdeki kaçak kazılara izin vermiş ve elde edilen kazançtan komisyon almıştır. Bu politika, eski eser kaçakçılığının örgütün gelirleri içinde petrolden sonra ikinci sırayı almasına olanak sağlamıştır.
DAEŞ’in bir yandan anıtsal kültürel mirası yoketmesi bir yandan da taşınabilir kültürel mirası ekonomik kazanca çevirmesi, bölgedeki diğer terör örgütlerinin de dikkatini çekmeye başlamış ve onların da benzer politikalar uygulamalarına örnek teşkil etmiştir. Halen Kuzey Suriye’de ve özellikle Fırat’ın doğusunda büyük bir alanı kontrol altında tutan PYD/YPG/PKK terör örgütünün DAEŞ benzeri bir strateji ile antik yerleşim tahribatları yaptığına dair bulgular giderek güçlenmektedir. Suriye içsavaşı sürecinde bugüne dek 120 civarında anıt eser ve arkeolojik yerleşmeyi tahrip eden ve yağmalayan PYD/YPG/PKK’nın, bu yerleşmelerde gerçekleştirdiği kaçak kazılarda bulduğu eserlerin çoğunluğunu Batı antika piyasasına pazarladığı bilinmektedir. Bir miktar değerli eseri Türkiye’ye de sokmayı başaran örgütlerin bu hamlesi Türkiye tarafından önlenmiş, kaçakçılar eski eserlerle birlikte yakalamıştır. İstanbul polisinin sözkonusu operasyonu 26 ve 27 Ocak 2018 tarihlerinde Türk basınında yer almıştır.
Suriye’deki savaşta kültürel mirasın tahribatını özetleyen tablodan anlaşılacağı üzere, bu faaliyetler yalnızca DAEŞ ve YPG/PYD/PKK tarafından yapılmamıştır. Suriye hükümet güçleri ile El Nusra Cephesi (Fetih El Şam) gibi köktendinci muhalif kuvvetler de kültürel miras ile arkeolojik alanlarda hasarlara yolaçmışlardır. Bunların da arkeolojik sit alanları, müzeler, kütüphaneler ile arşivlerin yağmalanması ve kaçaklık yapılması faaliyetlerine doğrudan veya dolaylı olarak dahil oldukları ve gelir sağladıkları bilinmektedir.
Suriye’deki savaşta tahrip edilen yerleşimlerin başında özellikle Osmanlı Dönemi kent dokusuna sahip tarihî Halep şehri gelmektedir. Bunun dışında ünlü öntarih yerleşmeleri Ebla (Tell Mardikh) ve Mari (Tell Hariri), Hellenistik Dönem kenti Dura-Europos, Roma kentleri Apamea ve Palmyra (Tedmür), UNESCO Dünya Mirası listesinde bulunan Haçlı kalesi Krak des Chevaliers (Qal’at al-Husn) ve Bizans-Erken İslãm yerleşmesi Resafa yoğun yağma faaliyetleri ile ciddi derecede tahribata maruz kalan değerlerdir.
Halep Emevi Camii El Nusra tarafından 45 metre uzunluğundaki minaresi yıkılan, bombalanan ve altına tüneller kazılan Halep Emevi Camii’nin savaş öncesi ve sonrası durumu.
Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’de yokedilmeye çalışılan kültürel miras ile arkeolojik değerler hususunda oldukça hassas olduğu görülmektedir. Bir asır önce Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan bölgede hissedilen kültürel kimlik temelindeki aidiyet duygusu, bugünlerde zirve yapmış durumdadır. Cerablus ile olan sınırımızda sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış antik kentindeki arkeolojik çalışmaların Suriye savaşı sırasında aksatılmamış oluşu, Türkiye’nin arkeolojik çalışmalara ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir. Uzun yıllar Suriye sınır bölgesinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sorumluluk alanında ve askerî yasak bölge sınırları içerisinde kalmış olan Karkamış antik kenti, hiçbir tahribata uğramadan ve sapasağlam korunarak günümüze ulaşmıştır. Buna karşın Karkamış dış kentinin bir kısmının yer aldığı Suriye tarafında, DAEŞ’in mayınlı variller kullanarak imal ettiği patlayıcılar ve kurduğu bubi tuzak düzenekleriyle büyük tahribatlara yol açtığı gözlenmiştir.
Karkamış’a oldukça yakın bir konumda ancak sınırın Suriye tarafında yer alan Hilvaniye Höyük’te de yine DAEŞ, iş makinaları marifetiyle büyük tahribat ve yağmalar gerçekleştirmiştir. Ayrıca Cerablus Tahtani ve Tell Amarna gibi önemli höyüklerdeki yağmalama olayları Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fırat Kalkanı Harekatı ile durdurulmuş ve sözkonusu höyükler eski eser yağmacılarına karşı korumaya alınmıştır. Eski eser kaçakçılığı ile daha etkin mücadele etmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kültürel mirası takip yaklaşımı geliştirilmeli, terör örgütlerinin gerçekleştirdiği yıkım ve tahribatlar belgelenerek Batılı işbirlikçiler ile kışkırtmacılar teşhir edilmelidir. Mevcut yapılardan sökülen ya da müzelerden çalınan eserlerin izini sürmek kolay olmasına karşın, arkeolojik alanlardan kaçak kazılarla elde edilen eserlerin takibi belgelenmesi çok oldukça zordur. Her iki terör çevresinin, Batının saygın müze ve enstitü ve araştırma merkezleriyle olan bağlantılarının istihbarat temelinde saptanması illegal eser satışlarını engellemek açısından çok önemli olacaktır.
Türkiye’nin Suriye kültürel mirası ile arkeolojik değerlerine verdiği bu öneme karşın, konuya duyarlılığın altını her fırsatta çizen Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri, bu süreci kaygıyla, ama ne yazık ki kayıtsızca izlemişlerdir.
Acaba “dörtnala Uzak Asya’dan” mı geldik? Okul yıllarında gördüğümüz ve Altaylar’dan Anadolu’ya uzanan göç yolları ne kadar doğru? Esas olarak efsanelerle örülen Türk tarihinde, neden arkeolojik veriler hiç hesaba katılmıyor? Prof. Dr. Şevket Dönmez, Türkler’in anayurdunun-atayurdunun, bizi Moğollar’la akraba gösteren Batılı kaynaklara göre şekillendirildiğini anlatıyor. Türklerin kökeni Uzak Asya’da değil, hemen Hazar’ın doğusundaki Turan, sonrasında Türkistan ve Maveraünnehir olarak adlandırılan bölgede.
Türkler, dünya tarihinin ayrıcalıklı “başkaları”dır. Göçebe kökenleri, konar-göçer yaşam tarzları, savaşçı karakterleri, çobanlıkları ve avcılıkları ile kendilerinden korkulan, ancak saygı da duyulan bir toplumdur. Bu durum kendini “Gog ve Magog” veya “Yecuc ve Mecuc” gibi ulaşılamaz ve anlaşılamaz kutsal kitap toplumlarının Türkler’le ilişkilendirilmesiyle de kendini gösterir.
İlk ya da erken Türkler’in Altaylar’da, özellikle Doğu Altay’da göçebe bir hayat tarzı ile ortaya çıktıklarını ve çoban kültürüne sahip insanlar oldukları ileri sürülmüştür. Batı kökenli tarihçi ve türkologlarca kurgulanan, buna karşın hiçbir arkeolojik kanıt ve bulgu ile desteklenmeyen bu görüş, Türkler’in ilk anayurdunu belirleyici ısrarlar taşıdığından bilimsel hafızamızda önemli bir yer kaplamıştır.
F. W. Radloff, A. Vámbéry, R. Grousset ve V.V. Barthold gibi Batı kökenli türkologların Türk tarihi, kültürü, antropolojisi ve dili ile ilgili çalışmalarda ilkleri gerçekleştirmesi, günümüze taşınmış olan tartışmaların da temelini oluşturmuştur. Bu seçkin biliminsanlarının Türkler’in ortaya çıktığı ve tarihte göründüğü ilk topraklar olarak Altay coğrafyasını ve özellikle Doğu Altaylar’ı işaret etmeleri pek çok açıdan dikkati çekicidir: “Türkler uygar dünyaya en uzak bölgelerde belirmişlerdir ve mongoloid aileye mensupturlar”.
Saka savaşçısı: İlk Türk görüntüsüPersepolis Apadana Sarayı’ndaki Kral Büyük Darius’a hediye getiren elçi heyetleri ülkelerinin özellikleri ile resmedilmiştir. Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasındaki işaretlenmiş olan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı Türk topluluklarına ait bilinen ilk görüntüdür.
Sarı ırkın bir üyesi olan mongoloid tipteki Türkler’i Moğollarla yakın ve akraba göstermek bu varsayımın olmazsa olmazıdır. Ayrıca, Türkler’in ilk anayurdunun kurgulandığı dönemlerde Altay toprakları Paleolitik Çağ ile Neolitik Dönem gibi erken uygarlık kültürlerinin görülmediği, kilden kapların bulunmadığı geniş bir coğrafyadır. Türkolojinin kurucusu olan Batılıların Türkler hakkındaki görüşleri Fuad Köprülü, Zeki Velidî Togan, Emel Esin, İbrahim Kafesoğlu, Abdülkadir İnan ve Baheddin Ögel gibi önemli türkologlar tarafından uzun yıllar tartışılmış, ancak özellikle ilk anayurt ve ırk konusunda belirli bir görüşbirliği sağlanamamıştır. Buna karşın Zeki Velidî Togan, Altay coğrafyasının Türkler’in ilk anayurdu olduğu hususuna şüphe ile yaklaşmış, Aral Gölü’nün kuzeyi ile Kuzey Hazar kıyılarının Türkler’in en erken tarihleri açısından belirleyici olabileceği noktasında görüş belirtmiştir.
Payonkurgan: ÖzbekistanÖzbekistan’da bulunan Payonkurgan yerleşmesinde Türk öntarihi ile ilgili çok sayıda bulgu açığa çıkarılmıştır.
Türkolojideki bu gelişmeler eğitim dünyasına doğrudan yansımış, 1930’lu yılların başından itibaren, Türkiye’de tarih öğretiminde Orta Asya Türk tarihine daha geniş yer verilmeye başlanmıştır. Türk Tarih Kurumu’nun 1932’de yapılan ilk kongresinde Yusuf Akçura ve Afet İnan, sundukları bildirilerde Altaylar’ın, Anadolu Türklerinin anayurdu olduğunu savunmuşlardır. Türkiye’de tarih ders kitapları da 1933’ten itibaren bu görüş doğrultusunda yazılmıştır.
Özellikle 1950’lerden sonra kimi Türk tarihçiler Türklerin mongoloid tipe dahil edilmesine şiddetle itiraz etmişlerdir. Türk anayurdunu Altaylar’dan Urallar’a doğru, yani batı ve güneybatı bölgeler işaret ederek değiştirme çabalarına girişmişler, bununla birlikte Türkler’in mongoloid aileye ait olduğu görüşünü doğru bulmamışlar, Oğuz Türkünü model alarak beyaz ırkın bir parçası olarak görmüşlerdir.
Türkler’i Altaylar’a bağlayan klasik tarih anlayışında Batı’ya yayılış, ünlü “Kavimler Göçü” ile gerçekleşmiştir. Büyük Hun İmparatorluğu’nun MÖ 1. yüzyılda ikiye ayrılmasıyla yerlerinden oynayan bozkırdaki Türk halkları, Hazar Denizi’nin kuzeyinden ve güneyinden Doğu Avrupa’ya, İran üzerinden Kafkasya’ya ulaşmışlardır. Yüzlerce yıl süren bu göçlerin kalabalık Çin nüfusunun baskısı, kuraklık, kıtlık, iç çekişmeler gibi klişe ve klasik nedenleri hep vardır; buna karşın dünya tarihini şekillendiren sözkonusu göçlerin kimliğini oluşturacak hiçbir arkeolojik belge yoktur. Bu çelişki bugüne değin açıklanamadığı gibi, Batılılar’ın “Kavimler Göçü”nü dikkate almayışının da en önemli nedeni olmuştur.
2600 yıl önce: iki satraplıkMÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Perslere bağlı iki satraplık kurulmuştur; Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar).
Türkolojinin 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayıp günümüze ulaşan uzun sürecinde gözlenen büyük tartışmaların içinde, tarih, antropoloji, dilbilim ve tarihsel coğrafya bulunmasına karşın arkeoloji hiçbir zaman yeterince olmamıştır. Bu nedenle Türklerin ilk anayurdu olarak neden Altaylar’ın teklif edildiği, neden bu konuda halen ısrar edildiği ve niçin başka bir bölge düşünülmediği gibi sorular arkeoloji bilimi gözardı edildiği ya da bilinçli olarak kullanılmadığı için yanıtsız kalmış durumdadır.
Türkler’in Altaylar’dan yayılma kuramı hususunda dil tartışmalarının çok büyük rolü vardır. 18. yüzyıl ortalarından günümüze kadar süren araştırmalar sonucunda, dilimizin tarihsel gelişimini araştıran biliminsanlarının büyük bir kısmı, Türkçe’yi köken bakımından Altay Dilleri Grubu’na dahil etmişlerdir. Öte yandan 19. yüzyıl sonlarına değin Türkçe, Ural-Altay Dil Grubu içinde değerlendirilirken, araştırmaların ilerlemesi ile Ural dilleri ile Altay dilleri arasında bir akrabalığın bulunmadığı anlaşılmıştır. Yoğun biçimde devam etmekte olan çalışmalarda Altay Dilleri arasındaki köken birliğini şüphe ile karşılayan, hatta Türkçe’nin Altay Dilleri’nin akrabalığı görüşüne karşı çıkan dilbilimciler de bulunmaktadır.
Yazı sistemleri Mezopotamya’da MÖ 3200’lerde, Mısır’da MÖ 3100’lerde, yani MÖ 4. binyılın sonlarında ortaya çıkmıştır. Türkler ise Sümerler ve Mısırlılar’dan yaklaşık 3700-3800 yıl sonra yazıya geçmişlerdir. En az Mezopotamya ve Mısır toplumları kadar kadim bir halk olan Türkler’in tarihleri ile ilgili temel sorun, binlerce yıl boyunca kendilerini öz kaynakları ile anlatamamış olmalarıdır. Başka bir deyişle, Türk toplulukları kendilerini Sümerler, Mısırlılar, Assurlar, Babilliler, Fenikeliler, Yunanlılar, Persler, Romalılar ve Çinliler’den binlerce yıl sonra ifade etmeye başlayabilmişlerdir. Bu süreçte Türk toplumları ile ilgili edinebildiğimiz her türlü bilgiyi Çin, Pers, Yunan ve Roma kaynaklarında bulabilmekteyiz.
Kabartmalarda tarihsel Türk tipi Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir.
Çeşitli boy ve gruplardan oluşan, bu nedenle de çok sayıda isme sahip Türk grupları hakkında bir de dış adlandırma (eksonim) yoluyla sağlanan bilgiler biraraya gelince, türkolojide büyük bir terminolojik karmaşıklık yaşanmıştır. Çin, Pers, Yunan ve Roma yazılı kaynaklarında geçen onlarca etnik grup adının Türkler’in yaşamış olduğu topraklarla coğrafi uyumu yakalanmış; öte yandan bunların tam olarak hangi boy, topluluk ya da devleti işaret ettiği konularındaki tartışmalar bugüne değin bitmemiştir. Bu bağlamda Türkler’in tarihsel dönemlere MS 6-7. yüzyıllarda Göktürk ya da Orhun Alfabesi olarak bilinen yazıyla geçmiş oldukları, bu tarih öncesindeki yaklaşık 3700 yıllık yazısız uzun sürecin Türk tarihinin protohistoryası, yani öntarih dönemi olarak kabul edilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Çünkü öntarih, yazıya geçmiş toplumların yazıyı henüz kullanmayan komşuları hakkında kayıt tutması, bilgi sağlamasıdır.
“Türk Öntarihi” kavramı, ilk anayurt sorunun çözümü için yeni bir anahtar oluşturan ve Türk tarih biliminde ilk defa gündeme getirilen arkeolojik bir yaklaşımdır. Bu çerçevede kadim Türk coğrafyasını çevrelemiş olan Yunan, Roma, Pers ve Çin kültürlerine ait yazılı kaynaklar ile arkeolojik bulguların yeni yaklaşımlarla ve cesurca kullanılması, yalnızca Türkler’in anayurt sorununu değil, pek çok konunun da sağlıklı biçimde kamuoyu ve bilimsel platformlarda tartışılmaya başlamasını sağlayacaktır. Bu tartışmalar Türkler’in tarihsel coğrafyasında yer alan ancak Türkler’le ilişkilerine şüpheyle bakılan kültürel ve arkeolojik değerlerin de kimliklendirilmesine olanak sağlayacaktır.
Arkeolojik kazılar Özbekistan-Payonkurgan yerleşmesinde Prof. Dr. Kazim Abdullaev uzun yıllar sistematik arkeolojik kazılar gerçekleştirmiştir.
Pers arkeolojik bulguları ile yazılı belgeleri ilginç bir biçimde bugüne değin Türk tarihinin yazılmasında, Türk tarihsel coğrafyasının çalışılmasında ve
Türk olabileceğini düşündüğümüz bazı toplumların etnik kimliklerinin belirlenmesinde kullanılmamıştır. Oysa ki İran coğrafyasındaki arkeolojik bulguların önemli bir kısmı, ülkenin kuzeydoğusundaki uçsuz bucaksız geniş topraklarda binlerce yıldır yaşayan ve göçebe olan halklara doğrudan atıf yapmaktadır. Uzun tarihsel sürecin Ortaçağ başlangıcında İran, kuzeydoğusunda Türk topluluklarının yaşadığı büyük ve geniş Turan ülkesi ile birlikte anılmaya başlanmış; Persler ve Türkler, İran-Turan coğrafyasının değişken sınırlarında zaman zaman birlikte yaşamışlar, ortak kültürel değerler üretmişlerdir. Firdevsi’nin Şehname’si Pers- Türk mücadelesini İran-Turan coğrafyaları üzerinden anlatan edebi bir eserdir.
İran coğrafyasına Avrasya ya da Orta Asya’dan geldiği düşünülen ancak ilk anayurtlarına ait yazılı belge ya da arkeolojik kanıt bulunmayan Persler, tarihteki ilk önemli devletlerini Akhaimenid zümresi ile kurmuşlardır (MÖ 550-330). İlk kralları olan Büyük Kyros, Anadolu ve Mezopotamya seferlerinin yanısıra büyük bir ordu ile Hazar Denizi’nden İndus Nehri’ne kadar olan bölgede yaşayan göçebe halkalarla yedi yıl süren (MÖ 546-539) zorlu savaşlar yapmış, bugünkü Çin Türkistanı’na (Doğu Türkistan) kadar uzanan bölgedeki Sakaları yenmiş ve bölgede satraplıklar kurmuştur. Büyük Kyros savaş sırasında Saka kralı Amorges’i ele geçirmiş ve onu Pers esirlerin iadesi karşılığında serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Perslerin yönetim sistemi olan satraplıklar eyalet, satraplar ise bugünkü vali konumundaydı.
Özbekistan’da toprak heykelciklerBugünkü Güney Özbekistan’a denk gelen Kuzey Baktriya’da bulunmuş eski Yunan tarzı pişmiş toprak heykelciklerin yüz özellikleri, MÖ 2 yüzyıl ile MS 4. yüzyıllardaki bölge halkının tarihsel Türk tipine olan benzerliğini yansıtmaktadır.
Pers kaynaklarında Saka olarak anılan İskitler ise göçebe ve savaşçı karakteriyle eskiçağın sorunlu ve bugüne değin anlaşılamayan toplumlarının başında gelir. Karadeniz’in kuzeyinden Ural Dağları’na değin uzanan coğrafyada yaşamış olan İskitleri, Herodotos uzun uzun anlatmıştır. Göçebe olanların yanısıra “Çiftçi ve Kraliyet İskit Grupları” olduğunu aktaran Herodotos, bu insanların tek bir dil konuşmadığını, onlarla yedi tercüman vasıtasıyla anlaşıldığını belirtmiştir. Bu bağlamda tek bir etnik grup ya da halk olmadığı anlaşılan İskitler’in, en azından yedi dil konuşan yedi ayrı halkın oluşturduğu bir konfederasyon sistemi içinde yer almış oldukları düşünülebilir.
Pers kralı Büyük Kyros’un uzun yıllar Saka topraklarında savaşmaya devam ettiği, Hazar Denizi’nin doğusu ile güney doğusunda kurmuş olduğu Parthava (antik Parthiya), Suguda (antik Sogdania) ve Baktraiš (antik Baktriya) satraplıklarından anlaşılmaktadır. Bu stratejik hamleye karşın göçebe akınlarını önleyemeyen Kyros, MÖ 529’da Baktraiš’te göçebe Derbikler’le yaptığı savaş sırasında hayatını kaybetmiştir.
Kirmanşah yakınlarındaki bir kayalık üzerinde yer alan Behistun Yazıtı’nda, Sakaların, Büyük Kyros’tan bir süre sonra tahta çıkan I. Darius (MÖ 521-486) tarafından bir kez daha egemenlik altına alınmış oldukları anlaşılmaktadır.
Yunan kaynaklarında İskit, Pers kaynaklarında Saka olarak anılan, coğrafi olarak Doğu Avrupa’dan Doğu Türkistan’a kadar uzanan alanda yaşamış oldukları anlaşılan, ata iyi binen, savaşmayı hayat tarzı yapmış ve çoğunlukla göçebe yaşamayı tercih etmiş bu insanların etnik aidiyetleri konusundaki tartışmalar günümüze değin hararetle devam etmiştir. İskitler’in yaşamış olduğu geniş coğrafyada bugün Macarlar, Bulgarlar, Ruslar, Ukraynalılar, Gagauzlar, Osetler, Dağıstanlılar, Karaçay-Balkar Türkleri, Azeriler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Tacikler ve Uygurlar yaşamaktadır. Sözkonusu bu halkların tarihçilerinin çalışmalarında, İskitler “tarihsel ata” olarak görülmektedir. Bu bakımdan İskit/Saka konusunun günümüzde arkeopolitik bir karşılığı olduğu gözlenmektedir.
İskitler: Turani değil Avrupai görünümlü Doğu Ukrayna-Solokha’da bulunmuş altın tarak üzerindeki sahnede İskit savaşçılarının bir süvariye saldırısı betimlenmiştir (üstte). Kırım-Kul’ Oba’da bir tümülüste açığa çıkarılmış altın objede eğersiz ata binmiş mızraklı İskit süvarisi tasvir edilmiştir (altta). Sakaların aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler Turani değil, Avrupai görünümlüdür.
Antik Batı kaynakları (Yunan-Roma) ile eski Doğu kaynaklarında (Pers-Çin) önemle bahsedilen İskit ve Sakalar’ın aynı insanlar olup olmadığı hususu ise başka bir konudur. Herodotos’un yaşamlarını, kültürlerini ve cenaze törenlerini aktardığı İskitler’in, Sakalar’dan coğrafi olarak ayrı oldukları arkeolojik bulgular ışığında kesinleşmeye başlamıştır. Antik Batı dünyasına yakın olan ve onların eserlerinde anlatılan İskitler’in Doğu Avrupa ve Avrasya’da yaşadıkları; Pers ve Çin yazılı belgeleri ile arkeolojik bulgularında karşılaşılan Sakalar’ın ise Asyalı oldukları artık kesin gibidir.
Daha çok Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan ve Karadeniz (Pontos) kolonileri ile ticari ve kültürel bağlantıları olan İskitler’in yaşadığı coğrafyada, kurganlarda yapılan kazılarda, altın ve kıymetli taşlar kullanılarak imal edilmiş çok değerli statü objeleri ile takılar bulunmuştur. Bunlar üzerinde eski Yunan kültür ve sanatının etkileri barizdir. Kıymetli metallerle üretilmiş, kap-kacak üzerine işlenmiş figürlerin yansıttığı göçebe insan tipleri, İskitler’in fiziki yapıları hakkında oldukça aydınlatıcı bilgiler vermektedir. İri yarı görünüşleri, Avrupai yüz tipleri ve gür sakal-bıyıkları ile Doğu Avrupa ve Slav insanlarını yansıtmaktadırlar.
Bu doğrultuda Pers dünyasında görülen Saka savaşçı tipleri incelediğinde, Avrasya İskitleri’nden çok farklı tiplere sahip figürler görülmektedir. Persler’in siyasi yönetim merkezi olan Şiraz yakınlarındaki Persepolis’in önemli yapılarından Apadana Sarayı’nın kuzey ve doğu merdivenlerinde, Akhaimenid İmparatorluğu bünyesindeki halkları temsil eden 23 heyetin kabulü, kabartma tekniğinde resmedilmiştir. Bu kabartmalarda Saka delegasyonlarını oluşturan insanların fiziksel görünümleri, başlıkları ve kıyafetleri diğer halklarla ve özellikle İran’ın yerel halkları olan Medler ve Perslerle karşılaştırıldığında çok önemli farklılıklar göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması da bir göçebe geleneğidir.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, Saka elçilerinin yüz ve sakal özellikleridir. Uca doğru sivrilen yüksek bir başlık giymiş olan Saka elçilerinin gözleri çekik, burunları düz ve sakalları seyrektir. Saka elçisini Kral Darius’un huzuruna götüren Med kıyafetli şahsın sakal ve bıyığı oldukça gür olmakla birlikte, gözleri de çekik değildir. Büyük Kyros döneminden itibaren Perslerle mücadele içindeki Sakalar’ın İran ve diğer halklarla olan fiziksel görünüm farkının ilk defa ortaya çıktığı yer olan Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarının, Orta Asya’nın batısındaki göçebe halkları tanımamız açısından önemi çok büyüktür.
Büyük Kyros’un Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakalar’la mücadelesi sonucunda söz konusu bölgede iki satraplık kurduğu bilinmektedir. İran’a daha yakın konumda bulunan satraplık “Saka Tigrahauda” olarak anılmaktaydı. Bunun kuzey ve doğusundaki topraklarda ise “Saka Haomavarga” satraplığı kurulmuştu. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ve seyrek sakalları, Asya’da yaşayan bu göçebelerin ırksal açıdan Herodotos’un İskitlerinden farklı olduklarına işaret etmektedir.
İskit savaşçısıUkrayna-Chertomlyk’te bulunmuş gümüş amfora üzerinde atıyla birlikte betimlenmiş İskit savaşçısı uzun saçları, gür sakal-bıyığı ve kıyafeti ile doğudaki Sakalardan tümüyle farklıdır, Proto- Slav görünümlüdür.
İskit konfederasyonun Asya tarafında ve doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Saka Tigrahauda ve Saka Haomavarga toplumlarının çekik gözleri ile seyrek sakalları, Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir. Sakalar’ın Türk tipine olan yakınlığı, ülkelerinde yüzyıllar sonra adı duyulacak olan bugünkü Batı Türkleri’nin atası Oğuzlar ile aynı coğrafyaya sahip olmaları ve göçebe yaşam tarzındaki benzerlik, bu savaşçıların Türkler’le olan yakınlıklarının tesadüfle açıklanamayacağına işaret etmektedir.
Etnik bir birlikten ziyade siyasi bir bütünlüğü işaret eden İskit konfederasyonun bünyesinde yedi ayrı dile sahip topluluğun varlığı, günümüzde Avrasya ve Orta Asya’da yaşayan pek çok halkın İskitler’le bağlantılı olabileceğini de göstermektedir. Bunlardan biri olan Türkler’in, Herodotos’un İskitlerinden ziyade, Doğu İskitler olarak adlandırdığımız Sakalar’la tarihsel bağları olabileceğini, Pers yazılı belgeleri ve kabartma sanatı temelinde tartışmaya başlamamız gerektiğini düşünmekteyim.
Sakalar’ın savaşçılıkları, at kültürü, çobanlıkları ve göçebelikleri dışında Türkler’e yakınlık gösteren diğer bir özelliği ise içkileridir. Saka Haomavarga Satraplığı, “haoma içenler/yapanlar” anlamına gelmektedir. Zerdüşt dininin kutsal bir içeceği olan ve Pers kültüründe derin tarihsel bir geçmişi bulunan “haoma”, bugün dahi içeriği çözümlenememiş keyif verici bir içkidir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde “haoma”ya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yolgöstericiliğini kaybedeceği endişesiyle “haoma” kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bugüne değin içinde haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar olduğu konusunda görüşbirliği sağlanmıştır. Perslerin Zerdüşt dinine tâbi olmayan ve Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakaları “haoma içenler/kullananlar (haomavarga)” olarak tanımlamaları çok anlamlı değildir. Bununla birlikte, kendi içkileri olan “haoma”yı Sakalar’a da atfetmeleri çok büyük olasılıkla başka bir keyif verici içki ile bağlantı kurmuş olabileceklerini göstermektedir.
Turani kadın tipleri Güney Özbekistan’da Payonkurgan, Halçayan, Dalverzintepe ve Ai Khanum gibi yerleşmelerde bulunan çekik gözlü, düz yüzlü ve yuvarlak suratlı kadın tipleri Turani görünümleri ile dikkati çekmektedir.
Günümüzde kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen ve içerisinde alkol bulunan kımız, geleneksel bir Türk içkisidir. Kımız geleneğini “haoma”ya benzetmiş olan Persler’in, içki kültürü bulunan Sakalar’ı bu özellikleri ile tanımlamış oldukları düşünülebilir. Aynı durumu Herodotos’ta da gözlemlemekteyiz. İskitler’in süt içtikleri konusunda pek çok aktarma yapan Herodotos’un bu bilgisine şüpheyle bakmak gerekmektedir. Gerektiğinde düşmanların kanını içmekten çekinmeyen “barbar İskitler”in süt içmekten ziyade, sütten üretilmiş ve görünümü süte benzeyen bir içkiyi yani kımız tüketmiş oldukları anlaşılmaktadır.
Bu değerlendirmeler sonucunda Ortaçağ başlarından itibaren Turan olarak anılacak bölgede yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda Türkler’e fizikî ve kültürel açıdan benzeyen insanların en azından MÖ 6. yüzyıldan itibaren varolduğunu arkeolojik ve yazılı belgeler ışığında söyleyebiliriz.
Türkler’le ilişkili Saka topluluklarının varlıklarını izleyebildiğimiz Hazar Denizi’nin doğusu ile güneydoğusundaki topraklar, aynı zamanda Hint-Avrupalı toplumlarla ilgili olarak da günümüzde arkeopolitik tartışmalarının odak noktalarından biridir. Persler başta olmak üzere pek çok Hint-Avrupalı halk, coğrafi olarak Batı-Orta Asya olarak tanımlayabileceğimiz bu toprakları tarihsel anayurt olarak görmektedir. Sözkonusu bölge kuzeyde Aral Gölü ile bu göle akan Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) havzaları ile karakterize olur. Ceyhun, antik Batı kaynaklarında “Oxus”, Seyhun ise “Iaxartes” olarak geçer. Oxus havzası ile Iaxartes’e kadar uzanan topraklar ise “Transoxiana” olarak anılır. Herodotos ile başlayan ve Büyük İskender’in Asya seferi ile zirve yapan bölge, antik Batı tarihi coğrafyasında Parthia, Hyrkania, Sogdiana, Margiana ve Baktria olarak anılmıştır.
Bununla birlikte antik Batı kaynaklarında yer alan sözkonusu tarihsel coğrafya aktarımları dikkatle incelendiğinde, filolojik olarak MS 6-7. yüzyıllardan daha erkene taşıyamadığımız Oğuz Türklerinin varlıklarına ait olabilecek bazı hususlar farkedilebilmektedir. Oğuzlar’ın MS 6-7. yüzyıllardan önceki varlıkları ile ilgili gündeme getirilmesi gereken en önemli husus, Amu Derya Nehri’nin antik ismidir. Oxus (Amu Derya) adının Oguz/Oğuz ismi ile olan çok yakın benzerliği eğer tesadüf değilse, çok değerli bir tarihsel coğrafya eşleşmesidir. Büyük İskender’in Asya seferinden önce Sakalar’ın yaşadığı coğrafyanın bu en önemli nehrinin ismi noktasında yakalanan Oğuz kelimesinin tarihsel izi, zayıf da olsa filolojik temeldeki tarihsel bir bağlantıya işaret ediyor olabilir. Bu bağlamda Oguz/Oğuz isminin tarihte geçtiği ilk kelime olan Oxus, Oğuzlar’ın antik dönemdeki atalarının varlıklarına ait filolojik bir kanıt olarak çok değerlidir.
Bununla birlikte bazı dilbilimcilerin dikkati çektiği eski Mezopotamya yazılı kaynakları da önemlidir. Assur yazılı belgelerinde İskitler’i tanımlayan Ashguz/Ishguz adlandırmasının Oğuz ile olan benzerliği, İskit/Saka-Oğuz tarihsel bağlantısı için dikkate alınması gereken filolojik bir kanıttır. Bütün bu veriler, Batı-Orta Asya’da farklı zamanlarda tarihe kaydedilmiş Sakalar ile Oğuzlar’ın aynı insanlar olabileceğini, Türk Öntarihi’nde Sakalar’ın Proto-Oğuzlar olarak isimlendirilebileceğini kanıtlamaktadır.
Büyük İskender’in MÖ 334’de başlayan Asya Seferi ile Hellenizm kültürü etkisine giren Saka Tigrahauda, Saka Haomavarga, Parthava, Suguda ve Baktraiš satraplıklarında Batı tarzı heykelcikler üretilmiştir. Bugünkü Güney Özbekistan’a denk gelen Kuzey Baktriya bölgesinde Prof. Dr. Kazim Abdullaev’in yaptığı arkeolojik araştırmalarda değerlendirilen kilden yapılmış eski Yunan tarzı heykelciklerin antropomorfik özellikleri, Hellenistik Dönem (MÖ 2 yüzyıl – MS 1. yüzyıl) ve sonrasındaki (MS 2-4. yüzyıllar) bölge halkının antropolojik görünümleri hakkında önemli bulgular sağlamaktadır. Payonkurgan, Halçayan, Dalverzintepe ve Ai Khanum gibi yerleşmelerde bulunan çekik gözlü, düz yüzlü ve yuvarlak suratlı kadın tipleri ile çekik gözlü ve bıyıklı erkek tipleri Turani görünümleri ile dikkati çekmektedir. Bölge siyasi olarak Hellenistik krallıklardan sonra Partlar ile Kuşanlar’ın egemenliğine girmiş olmasına karşın, halkının tarihî Türk tipindeki insanlardan oluştuğu bu önemli arkeolojik bulgulardan anlaşılmaktadır.
İskit okçuları Kırım-Kul’ Oba’da bulunmuş altın objede simetrik olarak tasvir edilmiş iki İskit okçusu görülmektedir. Değerli ve eşsiz İskit objelerinin nasıl üretilmiş olduğunu saptamak amacıyla eserler üzerinde üç boyutlu lazer tarayıcılarla ileri görüntüleme çalışmaları gerçekleştirilmektedir.
Sonuç olarak, Türk topluluklarına aidiyeti kesin olarak saptanabilen en erken arkeolojik bulgular, Hazar Denizi’nin batısını oluşturan Amu Derya ve Sir Derya nehirlerinin bulunduğu Batı-Orta Asya’dan gelmektedir. Pers kaynaklarındaki Saka Tigrahauda ve Saka Haumavarga topluluklarının arkeolojik görüntüleri, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlikler göstermektedir. Sonrasında Hellenistik ile Part ve Kuşan dönemlerine tarihlenen pişmiş toprak heykelciklerin antropomorfik özellikleri, Saka savaşçılarında yakalanan antropolojik karakteri devam ettirir niteliktedir. MS 6. yüzyıldan itibaren bölgedeki varlıkları kanıtlanmış olan Oğuzlar’ın özellikle Sakalar’la olan tarihsel bağları, MÖ 6. yüzyıldan bugüne uzanan bütünsel bir Türk toplumları coğrafyasına işaret etmektedir.
Türklerin ilk anayurdunun Altaylar olarak teklif edilmesinde, Türk topluluklarının Altaylar’dan güneye ve batıya yayılma kuramının temelinde bazı dilbilim verileri ile tartışmalı Çin kaynakları dışında hiçbir güçlü bulgu yoktur. Batılı türkologların Türkler’i uygar dünya dışına itme çabalarının gözlendiği Altay kuramı, arkeolojik bulgularla desteklenmediği sürece tartışılmaya mahkum gibi görünmektedir. Batı-Orta Asya’da tarihsel süreç içinde görülen Anav, Afanasyevo ve Androvo gibi boya bezemeli çanak-çömleklerle karakterize olan kültürler ise, Önasya’daki çağdaşları olan Halaf ve Obeid gibi yayılmacı güçlü kültürlerle ilişkili gibi görünmektedir.
Bu bağlamda bugünkü Türk topluluklarının tarihsel ve kültürel bağlantıları olan en eski coğrafyanın, Eskiçağ’da İranlılar’ın “Saka Ülkesi”, Ortaçağ’da Turan, sonrasında Türkistan, Arapların ise Maveraünnehir dedikleri Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklar, yani bilinen ilk anayurt veya ata yurt olduğunu düşünüyorum.
Kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem adlı kitap, tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulanmış. Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirilirken, Anadolu’daki birçok mimari kalıntı, kazı çalışmaları, buluntular ve Zerdüşt dinine ait bulgular görmezden gelinmiş.
PERSLER. ANADOLU’DA KUDRET VE GÖRKEM
Anadolu’da İran halklarının egemenliği MÖ 600’ler civarında Urartu Krallığı’nı İskitlerle birlikte tarih sahnesinden silen Medlerle başlar. MÖ 546 yılında Pers (Akhaimenid) kralı Büyük Kyros (MÖ 559 – 529), Lydia kralı Kroisos’u (MÖ 560 – 546) yenişemediği bir mücadele sonrasında Sardeis’e kadar izlemiş, zayıf durumda yakaladığı başkenti ve kralı ele geçirerek, Anadolu’nun tek egemeni olmuştu. Büyük Kyros, bu zaferden sonra Anadolu’yu beş satraplığa ayırmıştır; Katpatuka (Kappadokia), Yukarı Phrygia, Yauna, Karia ile Aşağı Phrygia – Sparda. Medlerle başlayan ve Perslerle devam eden bu süreçte bölgeye girmiş olan Zerdüşt dininin kurumsallaşması ve yaygınlaşması da gerçekleşmiş olmalıdır.
Bu sırada Doğu Anadolu Yaylası’nda ise Akhaimenidler tarafından kurulmuş olan Armenia Satraplığı görülür. Herodotos ve Ksenophon gibi antik Batı kaynaklarının bildirdiği bu satraplığın kesin sınırları ve yayılım alanları bugün için tartışmalı olmakla birlikte, tarihsel süreç içinde Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü düşünülmektedir. Batı satraplığın yönetim merkezinin Erzincan’ın 10 km doğusunda, Üzümlü (eski Cimin) ilçesi yakınlarındaki Altıntepe, doğu satraplığın merkezinin ise Van Kalesi/Thosp olduğu görüşü genel kabul görmektedir.
Persler, Anadolu’nun neredeyse hiçbir alanına bölgesel düzeyde imar yatırımları ve kültürel etki yapma ihtiyacı duymamışlardır. Bunun yerine, satraplık merkezleri ya da alt birimleri olarak belirledikleri bazı yerleşmeler ile yakın çevrelerini Persleştirme (Persianisation) yolunu seçmişlerdir. Persleştirme politikası uygulanmış önemli merkezler olarak Bandırma yakınlarında yer alan Manyas Gölü/Daskylitis Limne kenarındaki Hisartepe/Daskyleion ile Salihli’deki Lydia başkenti Sardeis kentleri gösterilebilir. Bu kentlerde yerel mimari geleneklere uygun, ancak plan şeması bakımından kendi tasarımları olan saray ve malikâneler inşa etmiş olan Akhaimenidler, yoğun olmasa da Anadolu sanatı etkileri taşıyan resim ve heykeltıraşlık eserleri ile anıt mezarlar üretmişlerdir.
Akhaimenidlerin satraplık merkezlerine yaptıkları en önemli kültürel etki, kent tasarımları temelinde gerçekleşmiştir. Bölgesel yönetim birimi olarak belirlenen satraplık merkezleri ile yakın çevrelerinde, su kaynağı ya da birikintisi içeren geniş bahçeler ve av parkları yani paradeisos’lar kurmuşlardır. Başka bir deyişle, Perslerce Anadolu’da seçilen yerleşim alanları içinde göl komşuluğu ile kuş ve diğer av hayvan çeşitlerinin yaşadığı doğal ortamlar bir paradeisos oluşturmak amacıyla her zaman tercih edilmiş, bu alanların doğal güzellikleri ile av olanakları Persler için daima çekici unsurlar olmuştur. Akhaimenidler, paradeisos’lar ile anavatanlarındaki yaşamlarının zevk ve kültürlerini Anadolu’ya taşımışlardır.
Bugün bile Kuş Cenneti özelliğini koruyan Manyas Gölü/Daskylitis Limne ve Sardeis dışında, Anadolu’da sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan ve saptanan paradeisos’a sahip diğer bir yerleşme Oluz Höyük’tür. Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük’e yaklaşık olarak MÖ 450 yıllarında Pers kökenli bir Akhaimenid zümre ya da topluluğun yerleşmiş olduğu, mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi bulguların işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Oluz Höyük-Akhaimenid yerleşmesi, Pers Yolu, Pers tipi sütun kaideleri, anıtsal girişler ve açığa çıkmaya başlayan “Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı” ile karakterize olmaktadır.
Yapı Kredi Yayınları tarafından yakın bir zaman önce basılan “Persler. Anadolu’da Kudret ve Görkem” adını taşıyan, kaliteli bir baskıya ve etkileyici fotoğraflara sahip kitabın, yukarıda önemle hatırlatılan tarihsel, dinsel ve arkeolojik konuları yoksayarcasına kurgulandığı anlaşılmaktadır.
Pers arkeolojisinin ‘olmazsa olmaz’ları Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’te açığa çıkan ve Anadolu Pers arkeolojisi için eşsiz bir bulgu durumundaki Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı kitapta yer almamaktadır (üstte). Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında tapınak eşyalarının gömüldüğü kutsal çukurda (bothros) bulunan yaban keçisi protomlu kutsal içki kabı, Perslerin Anadolu’daki önemli ve güncel bir buluntusu olup, kitapta değerlendirilmeye alınmamıştır (altta).
Hellen arkeopolitikası
Persler kitabı, Anadolu’ya doğudan gelmiş olan ve kültürel karakterlerini Kızılırmak Havzası ile Doğu Anadolu Yaylası’nda izleyebildiğimiz Akhaimenidleri ne yazık ki yalnızca “Batıcı” bir arkeoloji ve tarih anlayışı ile görebilmek amacıyla hazırlanmış gibi görünmektedir. Büyük Yunanistan Seferi’nin başlangıcında Van Kalesi’nin güney yüzüne çivi yazısı ile dev bir kitabe nakşettiren büyük kral I. Kserkes’in (MÖ 485-465) bu çok önemli anıtı da dahil olmak üzere, Van-Karagündüz Höyüğü, Erzincan-Altıntepe, Amasya-Oluz Höyük ve bununla bağlantılı olan mimari, küçük buluntu, çanak-çömlek ile Kızılırmak’ın doğusundaki Zerdüşt dini bulgularının görmezden gelinmesinin başka bir açıklaması yok gibidir.
Kitapta, Persler ve kültürleri “Hellen arkeopolitikası” çerçevesinde değerlendirmektedir. Şahsımın da içinde olduğu biliminsanlarının 2007’den itibaren Amasya ilinde geliştirmeye başladıkları Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları, özellikle Kızılırmak Havzası ve yakın çevresinde Anadolu Öntarihi’nden köken alan geleneksel kültürü, Demir Çağı sürecinde Hellenler’in değil de doğudan gelen Medler ile Persler’in etkilemiş olduklarını kanıtlamaya başlamıştır. Bu görüşlerin kitapta yer almaması, Anadolu kültürünün gerçek yeri ve ağırlığını vurgulayan ve bunlara Doğu’dan da bakabilen biliminsanlarının, Hellen arkeopolitikası savunucularını rahatsız etmeye başladığına da işaret etmektedir.
Yapı Kredi Yayınları’nın son yıllardaki büyük bütçeli projeleri ile Anadolu’nun antik kültürlerini Türkiye topraklarının bir prestiji olarak sahiplenmesi ve kaynak eserlere dönüştürmesi takdire şayan bir yaklaşımdır. Devam edeceği anlaşılan Anadolu uygarlıkları kitap dizisinde editoryal kurgu sorunları giderilmiş yayınlar görmek, Anadolu arkeolojisi ile ilgilenen herkesi mutlu edecektir.
İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesiyle gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek anlamı, buradaki Süleyman Mabedi’dir. Yahudi halkının sembolü, egemenliğinin işareti olan mabedin yapım hikayesi, günümüzdeki aktüel-siyasi gelişmeleri anlamak bakımından da önemli.
Dinsel açıdan Yahudiliğin kıblesi olan, ancak 2600 yıldır bir taşı bile ortada olmayan Süleyman Mabedi’ni ihya etmek, yüzyıllardır Yahudilerin en büyük rüyasıdır. İsrail Devleti’ne başkent yapılmak istenmesi ile gündeme gelen Kudüs’ün Yahudiler için gerçek önemi, mabedin Yahudi halkının sembolü ve egemenliğinin işareti olmasıdır.
Roma döneminde inşa edilmiş Herod Mabedi’nin, yani ikinci tapınağın ayakta kalan tek hatırasının Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüş olması, Yahudilerin aslında Süleyman Mabedi’ne duydukları derin özlemin bir ifadesidir. Tevrat’taki anlatımlar ile bazı antik kaynaklar dışında hakkında hiçbir arkeolojik bulgu ve delil bulunmayan Süleyman Mabedi’nin nasıl bir yapı olduğu ve neye benzediği soruları, ancak Kudüs’ün yakın coğrafyasındaki eski yerleşmelerin tapınakları değerlendirilerek yanıtlanabilir. Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat yerleşmesinin tapınak ve sarayı, pekçok özelliği ile Süleyman Mabedi ve sarayı için anahtar bir merkez durumundadır.
Kudüs’ü (Yeruşalem) Kral (Peygamber) Davut döneminde (MÖ 1010-970) Kenani bir halk olan Yebusîlerden alan İbraniler (İsrailoğulları), çok büyük olasılıkla tapınak yapmayı bilmiyorlardı (Bir görüşe göre Samaria’da olduğu düşünülen ancak kesin yeri bilinmeyen Shilon’da İsrail geleneğinde bir tapınak vardı. Ancak bu görüş henüz arkeolojik olarak kanıtlanmamıştır). İsrailoğulları Musa döneminden taşınan gelenekle tapınımlarını seyyar ibadet çadırında yapıyorlardı. Kutsal Ahit Sandığı da bu çadırda bulunuyordu. Yani gezgin tapınak geleneğine sahiptiler.
Kutsal şehir Binlerce yıldır kutsal özelliğini koruyan ve bir zamanlar Süleyman Mabedi ile sarayının bulunduğu düşünülen Tapınak Tepesi’nde yer alan Kubbet üs-Sahra ile El Aksa Camii’nin Zeytin Dağı’ndan muhteşem manzarası (Fotoğraf: Şevket Dönmez).
Anıtsal tapınak fikri, Davud’un Kudüs’ü almasıyla kendini göstermiştir. İbrani tanrısı Yahve’nin Davud’a izin vermemesi üzerine, tapınağı oğlu Kral Süleyman yedi yıllık bir süreçte (MÖ 967-961) inşa ettirmiştir. İslâm inancına göre peygamber olan Süleyman, mabedi Moriya Dağı’nda, Yebusîlere ait bir harman yeri üzerinde inşa etmeye karar vermiştir. Harman yerleri antik çağlarda bereketle ilgili kutsal alanlardı. Sözkonusu harman yerinde ya da çok yakınında bir Yebusî mabedi bulunma olasılığı çok güçlüdür. Bu da Süleyman’ın mabedi aslında bir pagan tapınağı üzerine inşa ettirmiş olabileceğine işaret etmektedir. Başka bir deyişle mabedin yerinin rastgele seçilmediği, geleneksel kutsallığa sahip bir yere yapıldığı anlaşılmaktadır. Buna ilave olarak Süleyman’ın mabede başrahip olarak Yebusî Zadok’u ataması, yerel mabed geleneğinin yeni tapınaktaki etkilerini daha da açık bir biçimde görmemize yardımcı olmaktadır. Ayrıca günümüzde Kubbet-üs-Sahra’nın merkezinde yer alan, geçmişte ise Süleyman Mabedi’ne yakın bir konumda olduğu düşünülen Kutsal Kaya’nın (Kaya Sunağı) üzerinde gözlenebilen bazı kanal izleri, belki de Yebusî Dönemi’nde burada kurban faaliyetlerinin yapılmış olmasıyla ilgilidir.
Süleyman’ın mabed inşası için Fenike’nin önemli kenti Tyr’in (Sur) kralı Hiram’dan mimar, usta ve malzeme talep etmiş olduğu bilinmektedir. Bu bilgi bizi Süleyman Mabedi’ndeki olası Fenike ve Kuzey Suriye tapınak geleneğinin varlığına götürmektedir. Yebusi geleneklerine ek olarak MÖ 2. binyılın Kenan ülkesinin, yani Demir Çağı Fenike’sinin Kudüs’teki ilk İbrani tapınağını şekillendirmiş olduğu düşünülebilir.
Tapınağın planı Süleyman Mabedi, Kutsal Kaya (Kaya Sunağı) ile sarayın Tapınak Tepesi’ndeki Olası Vaziyet Planı (Çizim: Fidane Abazoğlu).
Süleyman’ın, mabedin hemen güneyinde büyük bir sarayı bulunmaktaydı. Fenike ve Kuzey Suriye’deki önemli Demir Çağı kentleri içinde tapınak ve sarayın birlikte açığa çıkarıldığı en önemli yerleşme Türkiye topraklarındaki Tell Tayinat’tır. Antakya-Reyhanlı yolu üzerindeki Tell Tayinat, antik Patina ülkesinin başkenti Kunulua ile eşitlenmektedir. Burada girişi geniş revaklı olan Bit – Hilani tarzında anıtsal bir saray ile bunun hemen güneyinde üç bölümlü olarak inşa edilmiş bir tapınak yer almaktadır. İlginç bir biçimde Tevrat’ta ayrıntıları ile anlatılan Süleyman Mabedi’ne plan şeması olarak çok benzeyen Tell Tayinat Tapınağı, giriş portikosu, büyük ana odası ve en gerideki kutsal odası ile Kudüs Mabedi için uygun bir model gibi görünmektedir. Hemen kuzeyindeki girişinde avlu bulunan saray da Süleyman’ın külliyesini tamamlayan çok önemli bir öge durumundadır.
Tapınağın modeli olabilir Türkiye sınırlar içinde, Hatay’da bulunan Tell Tayinat Tapınağı, Süleyman Mabedi’ne model olarak düşünülmekte.
Tevrat, Süleyman Mabedi’nin tepenin tam olarak hangi kesimini kapladığını belirtmemiştir. Fakat pek çok araştırmacı yapının, tepenin en üst noktasında, Kutsal Kaya’nın batısında yer aldığını belirtir. Bu görüş Josephus tarafından da kabul edilmiş olup çok büyük olasılıkla doğrudur. Mabed, doğal olarak meleğin Davud’a gözüktüğü noktada inşa edilmiş olmalıdır, Eski Ahit’te meleklerin genelde kayalar üzerinde belirdikleri gözönünde bulundurulursa, Davud’a görünme mucizesinin Kutsal Kaya’da gerçekleşmiş olduğu düşünülebilir. Ezekiel’den Süleyman Tapınağı’nda rahip olarak kimin hizmet ettiğini, tapınağın doğuya yönelimli olduğunu, sunağın batısında yer aldığını ve tapınak ile sunak arasında 25 kişinin sığabileceği kadar bir alan bulunduğunu öğreniyoruz. Tapınak doğu-batı yönelimli dikdörtgen bir binaydı. Taş ve sedir ağaçları ile inşa edilmişti. Arka kısmında kutsalların kutsalı olarak adlandırılan ve Ahit Sandığı’nın yerleştirildiği kısım bulunurdu. Yapı sedir ve altın ile zengin bir şekilde dekore edilmişti.
Kutsalların Kutsalı Tell Tayinat Tapınağı model olarak hazırlanmış olan Süleyman Mabedi’nin yeniden Kurma Denemesi ile Kutsal Ahit Sandığı’nın Korunduğu Kutsalların Kutsalı Mekan (Çizim: Nurcan Koç).
Tapınağın avlusunun hemen güneyinde, sadece bir duvar ile ayrılacak şekilde, içinde Süleyman’ın kendisinin ve firavunun kızının sarayının yer aldığı bir orta avlu bulunurdu. Tapınaktan daha büyük olan saraylarının inşaı 13 yıl sürmüştü. Bu saraylar tepenin tapınağa göre biraz daha aşağısında kalıyordu ve Süleyman’ın tapınağa doğrudan ulaşmasını sağlayan özel bir “çıkış” bulummaktaydı.
Süleyman kendisine özel, tapınağa ulaşmasını sağlayan bir “çıkış”a sahipti. Saray mabede o kadar yakındı ki sunağı çevreleyen avluda bağırıldığında saraylardan duyulabilirdi. Saray, mabed gibi kesme taşlar ve sedirle inşa edilmişti. Süleyman sarayının inşaında da Fenikeli mimar ve ustalardan yararlanmıştı. Bu sebepten, yapılar Filistin’de bulunan diğer yapılardan daha görkemliydi.
Ağlama Duvarı önünde Trump İkinci Tapınak da denilen Herod Mabedi kalıntısı Ağlama Duvarı önünde dua eden ABD Başkanı Donald Trump.
Hem mabed hem de sarayın görkemi ünlü Lübnan sedirinden gelmekteydi. Fenike mimarisi ile gemiciliğin temel malzemesi olan sedir, dayanıklılığı ve büyük boyutları ile eski Önasya’da çok rağbet gören bir mimari hammaddeydi. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705), Musul yakınlarında inşa ettirdiği Dur-Şarrukin kenti için ihtiyacı olan Lübnan sedirlerini nasıl naklettiğini anlatan taş bir kabartma, muhteşem sarayında açığa çıkarılmıştır. Sözkonusu kabartmada sedir tomruklarının dağlardan denize indirilişi ve teknelere kancalarla bağlanmış kerestelerin suda taşınması anlatılmaktadır. Süleyman Mabedi ve Sarayı için gerekli olan binlerce sedir tomruğu, benzer yöntemlerle Akdeniz’den kıyıya indirilmiş ve Kudüs’e en yakın nokta olan Yafa’da karaya çıkarılmış olmalıdır. Buradan da karayoluyla Kudüs’e nakledilen Lübnan sedirleri mabed ve sarayın inşasında kullanılmıştır.
Süleyman Mabedi yaklaşık dört yüzyıl ciddi bir değişikliğe uğramadan varlığını sürdürdü. MÖ 587 yılında Babil Kralı Nabukadnezzar tarafından yağmalanıp tahrip edildi. Süleyman Mabedi’nin yerini alacak ikinci tapınak MÖ 520-516 yıllarında Pers (Akhaimenid) Kralı I. Darius’un yardımlarıyla tamamlanmıştır. Ancak bu faaliyet Babil sürgününden dönen Yahudiler’in Süleyman Mabedi’ni inşa ve içerik bakımından taklidi ile sonuçlanmış olmalıdır. Yani İbrani tapınak geleneğine önemli bir katkı yapmamıştır. Bu nedenle kafa karışıklığına sebep olacak biçimde bazen üçüncü mabed olarak anılan Herod (Hirodes) Mabedi (MÖ 19-MS 63), yeni yapılaşmasıyla gerçekte ikinci mabed olmalıdır.
Yebusilerden Müslümanlara uzanan kutsiyet Yebusiler döneminden beri kutsal olan, Davud Peygambere meleklerin göründüğü, İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Miraç’a yükseldiği Kutsal Kaya (Fotoğraf. Şevket Dönmez).
Arkeoloji 2000’li yılların başlamasıyla birlikte Türkiye’nin Batı ile rekabete girdiği bilim dallarından biri haline geldi. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün destekleri ile Türk arkeologlar çok önemli keşiflere imza attılar. 2016’da olduğu gibi Türkiye’de 2017’de gerçekleştirilen 160’ı aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı, çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve sonuçları.
İSTANBUL-BEŞİKTAŞ / MÖ 14. YÜZYIL
TARİHİ DEĞİŞTİREN MEZARLAR
Yıldız Yokuşu’nun başlangıç noktasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydan girişinin yapılacağı alanda gerçekleştirilen kurtarma kazılarında, İstanbul’un eski Yunan yerleşiminin hemen öncesindeki dönemi aydınlatacak çok önemli arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Modern kent yüzeyinin yaklaşık 6-7 metre altında açığa çıkan kurgan mezarların Güneydoğu Avrupalılara, Avrasyalılara, Kimmerlere ve belki de Thrako-Frig toplumlarına yakın olduğu tahmin ediliyor. Açığa çıkmaya başlayan mezar yapıları, İstanbul Demir Çağı arkeolojisi ile izleyen Yunan Kolonizasyonu dönemi için bilinen ve doğru olduğu sanılan pek çok bilginin şehir efsanesine dönüşmesini sağlayacak gibi görünmekte.
KÜTAHYA / 15. YÜZYIL
600 YILLIK TÜRK HAMAMI
Eserleri Kütahya’da bulunan Germiyanoğlu Beyliği, Anadolu Orta Çağı’nın en güçlü ve özgün devletlerinden biridir. Kütahya Müzesi tarafından yapılan bir kurtama kazısı sonucunda, II. Yakup İmareti, Mescidi (1411-1412) ve Sakahanesi ile ilgili olduğu anlaşılan hamam yapısı açığa çıkartıldı. Söz konusu hamam, Türkler’in Batı Anadolu’daki en erken yapılarından biri durumundadır.
ÇORUM-ÖRÜKAYA BARAJI / MS 1 – 2. YÜZYIL
ROMA’NIN EŞSIZ MIMARISI
Müze Müdürlüğü tarafından gerçekleştirilen kurtarma kazılarında Çorum’un Alaca İlçesi yakınlarında Roma Dönemi’nde inşa edildiği düşünülen antik bir baraj saptandı.
ANTALYA-PERGE / MS 3. YÜZYIL
TROYA SAVAŞI VE ARTEMIS
Aksu yakınlarındaki Perge Antik Kenti’nde Antalya Müzesi’nin kazı çalışmaları sırasında Troya Savaşı ile ilgili bir sahnenin yer aldığı mozaik keşfedildi. Miken gemilerinin denizi geçmesi için kurban edilmekte olan İphigeneia’yı kurtarmak için Artemis’in gökyüzünden bir geyik indirmesinin betimlendiği mozaiğin önemi, söz onusu sahnenin antik dönemde fazla örneği olmaması.
AMASYA-OLUZ HÖYÜK/MÖ 5 – 4. YÜZYIL
YENI KUTSAL ALAN
2007 yılından beri İstanbul Üniversitesi adına kazılan yerleşmede, “Erken Zerdüşt Dini” kutsal alanı keşfedildi. MÖ 425-300 yıllarına tarihlenen kutsal alanda tapınak eşyalarının gömüldüğü çukurlar (bothros) bulundu. Bu yeni bulgular, Oluz Höyük, Amasya ve Kuzey-Orta Anadolu’nun Avesta’nın kutsal coğrafyası içinde olduğuna işaret etmektedir.
HATAY- TELL TAYİNAT / MÖ 9. YÜZYIL
HITITLI SOYLU KUPAPIYAS
Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Tell Tayinat Höyüğü kazısında Geç Hitit Dönemi’ne (MÖ 9. yüzyıl) tarihlenen bir kadın heykeline ulaşıldı. Kral Şuppiluliuma’nın eşi Kupapiyas’a ait olduğu düşünülen heykel, tanrıça Kubaba dışında nadir olarak görülen Geç Hitit kadın figürleri için oldukça değerli bir örnek.
KARABÜK-SAFRANBOLU GÜMÜŞ TÜMÜLÜSÜ / MÖ 8. YÜZYIL
DEFINECILERDEN KURTULANLAR
Safranbolu tarihî merkezinin hemen yakınındaki Gümüş Tümülüsü’nde önemli bulgulara ulaşıldı. Kastamonu Müze Müdürlüğü’nün başkanlığında, Şahin Yıldırım’ın danışmanlığında sürdürülen kazıda mezar odası bulundu. Kaçak kazılarla soyulduğu anlaşılan mezar odasındaki çanak-çömleklerin önemli bir bölümü MÖ 8. yüzyıla tarihlendiriliyor.
ARDAHAN/ 19. YÜZYIL SONU
RUS SUBAYIN CESEDI
Ardahan’da bir inşaat kazısı sırasında bulunan ahşap tabut ve içindeki bozulmamış asker cesedi 2017 yılının önemli arkeolojik olaylarından biri oldu. 123 yıl önce gömüldüğü anlaşılan askerin kimliği titiz araştırmalardan sonra saptandı. Buna karşın, Rus ordusundan Yarbay Karl Karloviç Rjepetski’ye ait olduğu anlaşılan cesetle ilgili tartışmalar uzun süre kamuoyunun gündeminde kaldı.
GİRESUN- KARADİKMEN KALESİ /
FRIG KÜLTÜRÜNÜN IZLERI
Giresun ilinin Çamoluk ilçesine bağlı Karadikmen köyünün 3 km kuzeyinde hakim bir tepe üzerinde yer alan Karadikmen Kalesi’nde, Demir Çağı’na tarihlenen boya bezemeli çanak çömlek parçaları bulundu. Frig kültürü içinde değerlendirilen çanak-çömlekler, Orta Anadolu Demir Çağı geleneğindeki özellikleri ile en kuzeydoğudaki örnekleri oluşturması bakımından önemli.
GAZİANTEP-KARKAMIŞ / MÖ 13. YÜZYIL
SINIRDAKI HAZINELER
Suriye sınırındaki Karkamış Kazıları 2011’den beri kesintisiz olarak Bologna ve İstanbul Üniversiteleri tarafından sürdürülmekte. 2017 dönemi çalışmalarında, çoğunun üzerinde mühür baskısı bulunan 250 kil parça keşfedildi. Hasan Peker’in mühür baskıları üzerinde yaptığı çalışmalar, bunların İniteşub’un (MÖ 1260) egemenliğindeki döneme ait olduğunu göstermiştir. İleri çalışmalar Karkamış’ın Hitit Büyük Krallık Dönemi yönetimi hakkında değerli bilgiler verecektir.
Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı tekniklerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini Türk zanneden biliminsanlarının Orta Asya’nın bölük pörçük bölgelerinde yaptıkları araştırmalarını Anadolu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara varılmasına neden olmaktadır.
Arkeoloji bilimi en başından beri yerleşik toplumlar üzerine kurgulanmış ve geliştirilmiştir. Bu süreçte göçebe toplumlarla ilgili araştırmalar gerçek anlamda 1970’li yıllardan sonra belli bir oranda başlamış ve dikkat çekmiştir. Yerleşiklerin ürettiği değerler olan kalıcı mimari, çanak-çömlekler ve eşyalar ile ölü gömme geleneklerini izleyebildiğimiz mezarlar, arkeologların gözünde kültürleri doğru anlamak ve değerlendirmek için kullanılan araçlardır.
Göçebe arkeolojisi ile uğraşan bilim insanlarının karşı karşıya kaldığı temel sorunlar ise arkeolojik olarak saptanamayan bulgularla doğrudan orantılıdır. Zira göçebe toplulukların sürekli yerleşim yerleri ve buna bağlı olarak kalıcı mimari yapıları yoktur. Kalıcı olmayan ve neredeyse her ögesi ahşap, dokuma ve deri gibi organik yapı malzemelerinden oluşturulan geçici kamp yerleri, tarihsel süreç içinde doğa ve insan tahribatıyla ya yok olmuştur ya da çok küçük oranlarda günümüze ulaşmıştır. Günlük yaşamda kullanılan araç-gereçler de doğada kolayca yokolan hayvan derisi ve ahşap gibi maddelerden üretilmiştir. Dolayısıyla göçebelerle ilgili arkeolojik bulgular çok büyük oranda ölü gömme faaliyetlerinin gerçekleştirilmiş olduğu mezarlıklardan gelmektedir. Başka bir deyişle, göçebe toplulukların mezarlıkları arkeologlar için araştırdıkları toplumu tanımanın neredeyse tek alanıdır.
Şamaxı’da kurganlar Dönem ve coğrafya itibarı ile Oğuz Türklerine ait bir Ortaçağ kurganı. Prof. Dr. Aynur Özfırat ve Prof. Dr. Şevket Dönmez’in Azerbaycan’ın tarihî kenti Şamaxı’daki arkeolojik yüzey araştırmaları sırasındaki incelemeleri (Fotoğraf Aynur Özfırat).
Kurgan denilen mezar tepecikleri, göçebe arkeolojisinin en büyük çalışma alanıdır. Toprak yüzeyi altına açılan, büyüklüğü bireyin önemine ve toplumun ölü gömme geleneklerine göre değişen, bir çukura çoğunlukla birtakım eşyalarla gömülen şahsın üzerine çeşitli boyutlarda toprak, taş ya da hem toprak hem de taş yığılmasıyla oluşturulan kurgan, siluet görünüm açısından göçebelerin çadırından başka bir şey değildir. Hayatı çadırda geçen göçebenin, ölümünden sonra da çadır kültürü içinde kalmak istemesi, kurgan denilen anıtsal mezar türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur.
MÖ 5. binyıllardan yani Kalkolitik Dönem’den Ortaçağ’a (10-12. yüzyıllar) değin Macaristan ovalarından Çin’e, Arap Yarımadası’ndan Sibirya’ya kadar devasa bir alanda görülen kurganlar, yüzlerce değişik gelenekle, onlarca kadim halk tarafından kullanılmış mezar yapılarıdır. Kurgan kültürünün merkezinde olmasa da periferisinde yer alan bugünkü Türkiye toprakları da, kurgan varlığı açısından önemsenemeyecek zenginliğe sahiptir. Türkiye coğrafyasındaki kurganlar Avrasya ve Orta Asya kadar yoğun olmasa da, Kars, Iğdır ve Ağrı’dan başlayıp, Muş ve Amasya yörelerinde seyrelerek Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Türkiye’de Prof. Dr. Aynur Özfırat’ın öncülüğünde başlayan kurgan araştırmaları, bugün gelinen noktada hızlanarak devam etmektedir.
Beşiktaş’ta kurganlar
Kabataş-Mahmutbey Metro hattı Beşiktaş Meydan Girişi çalışmalarında açığa çıkarılan kurgan kalıntıları. Kromlek denilen yuvarlak planlı taş duvarlar kurgan mimarisinin başlıca ögesidir (Fotoğraf İstanbul Arkeoloji Müzeleri Arşivi).
Kurgan kavramı medyatik anlamda 2016’da İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Silivri-Çanta Köyü’ndeki keşfi ile Türkiye arkeolojisi gündemine gelmiştir. #tarih derginin 2016 yılı Haziran sayısında yaptığım değerlendirmede, kurgan kültürünün Anadolu’ya yabancı bir mezar türü olduğunu ve Avrasya ile Orta Asya’ya yakınlık gösterdiğini belirtmiştim. Bu duruma katkı sunan çok daha önemli gelişmeler, 2017 yılı yaz döneminde Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydan Girişi kazılarında kısa süre önce yaşandı.
Bu yıl Eylül ayında kazı alanına öğrencilerimle birlikte yaptığım gözlem gezisi sonrasında dergimizin Ekim ayı sayısında kaleme aldığım yazıda, açığa çıkan kalıntıların bir kurgan mezarlığı olduğunu, bunların Türklerin de köken aldığı Avrasya ve Orta Asya kültürüne bağlantılı olabilecekleri hususunda görüşlerimi belirtmiştim. Alandaki incelemelerde yaptığım detaylı gözlemlerimi ve açıkta görünen bilgileri, kazının sahibi İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün yayın haklarına olan saygım nedeniyle yazımda belirtmemiştim. Bu süreç sonrasında Hürriyet gazetesi vasıtasıyla medyaya yansıyan ölü gömme geleneklerinin detaylarından sonra, “İstanbul’da Türklerin İlk İzleri” başlıklı spekülatif haberler yapıldı. Benimle yapılan röportaj sırasında ise, kurganların Türkler’in de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türü olmasına karşın, kremasyon (ölü yakma) geleneğinin varlığı nedeniyle Türkler’le alakalı olmadığı hususundaki görüşümü beyan ettim. Kamuoyunda oldukça yankı bulan sözkonusu görüşlerim bugüne değin arkeolojik temelde eleştirilememiş ve çürütülememiş durumdadır.
Beşiktaş’ta modern kent yüzeyinin yaklaşık 6-7 metre altında açığa çıkan kurgan mezarların içinde gözlenen basit taş kutular içindeki kremasyon, yani yakılmış cesetlere ait kül ve kemik kalıntıları ile birlikte görülen Balkanlar, Trakya ve hatta Ukrayna’ya değin uzanan geniş coğrafyaya özgü Son Tunç-Erken Demir Çağı çanak-çömleği, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak biçimde sözkonusu mezarların Güneydoğu Avrupalılar’a, Avrasyalılar’a, Kimmerler’e ve belki de Thrako-Frig toplumlarına yakın olduğunu işaret etmektedir.
Beşiktaş kurganlarında bulunanlarla benzer çanak-çömlekler Türk Trakyası, Sultanahmet, Truva (Troya) ve sonradan Frig Krallığı’nın başkenti olacak Gordion’dan (Ankara-Polatlı) zaten bilinmektedir. Hitit Büyük Krallığı’nın yıkılış nedenlerinden biri olan Thrako-Frig göçlerinin (MÖ 1250-900) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi üzerinden gerçekleşmiş olduğu kanıtlanmış durumdadır. Bugünkü gözlemlerimizle MÖ 1300-1000 yıllarına tarihlenebilecek Beşiktaş kurganlarından yaklaşık 300-400 yıl sonra inşa edilmiş olan Gordion ve Ankara tümülüslerinin (kurganlarının) erken tarihli olanlarında kremasyon gömülere rastlanmış olması, Thrako-Frig göçleri ile Frig Krallığı arasındaki arkeolojik bağlantıyı bu aşamada bile gözönüne sermektedir. Bu bağlamda, Anadolu’ya nasıl geldiği bugüne değin anlaşılamayan Frig tümülüs geleneğinin kayıp halkasının Beşiktaş kurganlarının varlığı ile çözüme ulaşabileceği görülmektedir.
Devasa Avrasya ve Orta Asya coğrafyasında kurgan mezarları kullanmış olan çok sayıda kadim halk vardır. Bunlar içinde MÖ 4 ve 3. binyıllardaki toplumların isimleri yazı yokluğu nedeniyle bilinmemekle birlikte; Kimmerler, Avrasya İskitleri, Asya İskitleri, Sarmatlar, Massagetler, Thraklar, Avrupa Hunları, Asya Hunları, Göktürkler ve Oğuzlar kurgan kültürü içindeki halklardan yalnızca bazılarıdır. Buna karşın kazılan her kurganın arkeolojik etnisite- kimlik tanımlaması ne yazık ki sağlıklı ve tartışmasız biçimde yapılamamaktadır. Kurgan halklarının savaşçı kimlikleri ve yağma-talan ekonomileri birbirlerinden sürekli ganimet almalarına neden olmuş, bunlar da çoğunlukla kurganlara hediye olarak bırakılmışlardır. Bunun çarpıcı örneği Altay bölgesindeki Pazırık 5 kurganıdır. Bu kurganda açığa çıkarılmış olan çift düğüm tekniği ile dokunmuş ünlü halıya Türkler dışında, Persler ve Ermeniler de aidiyet duygusu beslemektedir. Batılı araştırmacıların gözünde Asya İskitlerine, Türk sanat tarihçilerine göre Hun Türklerine ait olan bu kurgandaki Pazırık halısının arkeolojik kimlik sorunu, kurgan türü mezarların kültürel karmaşıklığını bilimsel bir sorun olarak en doğru biçimde yansıtmaktadır.
Beşiktaş kurgan mezarlığı ile başlayan tartışmaların çok daha ilginç ve gündeme gelmeyen başka bir yönü daha bulunmaktadır: Ülkemizde gerçek anlamda İslâmiyet öncesi Türk kültürü arkeolojisini bilen ve çalışan uzman bulunmadığı gerçeği! Kimi biliminsanı ve akademisyenlerin Orta Asya’da Türk ırkının kökeni ve kültürel gelişimi üzerine bazı çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Türkiye coğrafyasının yaklaşık 7-8 katı büyüklüğündeki bir alanda incelemeler gerçekleştiren uzmanların içinde arkeolog sayısının ve etkinliğinin son derece az olduğu gözlenmektedir. Arkeoloji temel eğitimleri olmayan, kazı tekniklerini bilmeyen, kültürlerarası ilişkileri algılayamayan, gördüğü her kurgan tepeciğini, her petroglifi Türk zanneden biliminsanlarının Orta Asya’nın büyük coğrafyasında kaybolurcasına bölük pörçük bölgelerde yaptıkları araştırmalarını Anadolu üzerine modelleme gayretleri son derece yanlış sonuçlara varılmasına ve nihayetinde bilimsel mahcubiyetlere varan başarısızlıklara neden olmaktadır.
Tunç Çağı’ndan kalma kurganlar Azerbaycan’daki arkeolojik yüzey araştırmalarında Naftalan yakınında saptanan bir kurgan mezarlığı. Tunç Çağı’na tarihlenmeleri çok büyük olasılık (Fotoğraf Aynur Özfırat).
Anadolu kendi dinamikleri olan çok özel bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın Balkanlar, Karadeniz Havzası, Kafkaslar, İran, Mezopotamya, Suriye ve Ege-Akdeniz kültürleri ile tarihin her döneminde kültürel, sosyal, askerî ve ticari bağlantıları olmuştur. Bu nedenle Anadolu’nun dinamiklerini çalıştıran sözkonusu coğrafyaları gözardı ederek Orta ve İç Asya için geliştirilen kültürel modellemeleri Türkiye toprakları için uygulama çabaları arkeolojik manasızlıktan başka bir şey değildir. Beşiktaş kurganlarını yalnızca kremasyon geleneğinin varlığı nedeniyle 7-8 bin km. uzaklıktaki Moğolistan ya da Mançurya’daki etnik köken aidiyetleri sorunlu kurganlarla karşılaştırmak, Türkiye ile Orta ve İç Asya arasındaki devasa coğrafyada kültürel ve arkeolojik takip yapılmadan ortaya atılmış teorilerdir. Buradaki temel sorun, Orta ve İç Asya coğrafyalarını bilen, alan değerlendirmesi yapabilen, ölü gömme geleneklerini doğru saptayabilen ve doğru kazı tekniklerini kullanan arkeologlar yerine Hititolojiden ya da tarih biliminden devşirme arkeolog görünümlü uzmanların yalnızca ve yalnızca Türkler’le alakalı bulguları keşfetme hırsına odaklanmış olmalarıdır. Avrasya ve Orta Asya coğrafyalarında Türkler’in kökeni ile ilgili doğru çalışmalar yapılmak isteniyorsa, aynı topraklardaki diğer kültürler de doğru biçimde kimliklendirilmelidir. Benzerlikler kadar farklılıkların da arkeolojinin olağan yöntemleri içinde olduğu unutulmamalıdır.
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile 1990’ların ortalarından itibaren Avrasya ve Orta Asya coğrafyalarında yoğun biçimde çalışmaya başlayan Almanya, Belçika, Fransa ve ABD arkeoloji ve tarih ekipleri, bölgedeki Türk kimliğini yoksayan kültürel bir sıradüzen kurmaya başlamışlardır. Bu ekiplerin araştırma sonuçlarına göre MÖ 800-200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Olayların bu aşamaya gelmesinde bölgede çalışan Türk uzmanların olağan arkeolojik yöntemleri bilmemeleri ve araştırmalarını uluslararası platformlarda savunamamaları önemli etkenlerdir.
Kurgan kültürü ne yazık ki Batılı biliminsanlarınca da sık sık politikaya alet edilmiştir. Başta Marija Gimbutas olmak üzere birçok eskiçağ bilimleri uzmanı özellikle Güney Rusya ve Karadeniz arasındaki steplerde yer alan kurganları Hint-Avrupalı olarak tanımlamış, nereden türediklerini bir türlü çözemedikleri atalarını göçebe mezarlarında aramaya başlamışlardır. Bu durumdan rahatsızlık duyan ve “Yüce Hint-Avrupa!” kültürünün çadırdan çıkamayacağını düşünen Colin Renfrew, Konya yakınlarındaki Çatalhöyük’ü Avrupalıların atavatanı olarak önermiş; böylece hem Avrupa kültürünü çadırdan ve kurgandan kurtarmış hem de Proto Hint-Avrupa dili konuşan insanların günümüzden 9000 yıl önce varolduklarını kanıtlamaya çalışmıştır. Aynı senaryo bugün Göbeklitepe için de yazılmaktadır. Dönemi için yüksek bir kültürü yansıtan bu dinsel merkez, ne yazık ki “Hint-Avrupa ırkçıları”nın yeni gözdesi durumundadır.
5.Pazırık Kurganı’nda bulunmuştu St. Petersburg Hermitage Müzesi’de teşhir edilmekte olan ünlü Pazırık halısı. Altay bölgesindeki 5. Pazırık Kurganı’nda bulunmuş olan ve büyük olasılıkla Anadolu’da dokunmuş olan halının hediye ya da ganimet olduğu düşünülmektedir.
Türk ırkının kurgan kültürü ile bağlantıları, ancak kimliklendirilmiş bulgulardan yola çıkılarak yapılabilir. Bu konuda Herodotos (MÖ 484-425) ve İbn-i Fadlan (MS 10. yüzyıl) eşsiz değerde bilgiler aktarmıştır. Herodotos’un anlatımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da İskitler’in yaşadıklarını biliyoruz. İskitya adı verilen bu coğrafyadaki kurgan kazılarında savaşçıların yanısıra kurban edilmiş eşler, hizmetçiler ve atlar, cenazenin taşındığı arabalar ile çoğu altından çok değerli takı ve aksesuarlar bulunmuştur. Bu durum İskitler’in kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olan bir halk olduğunu göstermektedir. Romalı ve Bizanslı yazarlar sonraki dönemlerde İskitya coğrafyasında yaşayan tüm halkları İskit olarak adlandırmış, Hazar Denizi havzasında yaşayan Türkler de İskit olarak anılmışlardır.
920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlar’dan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzlar’ın Anadolu’ya göçetmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğunu kanıtlamaktadır. İbn-i Fadlan Oğuzlar’dan sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahipleri, Beşiktaş kurganlarının neden Türkler’e ait olamayacağı sorusuna yaklaşık 1000 sene önce anlamlı bir yanıt vermektedir.
Beşiktaş’ta ortaya çıkarılan mezar yapıları ve diğer arkeolojik buluntular, Beşiktaş kurganlarının Türkler, Kimmerler ve İskitlerin de dahil olduğu Proto-Turan halkları ile olan bağlantılarını ortaya koymaktadır. Burada devam ettirilecek sistematik arkeolojik kazılar, bu halklara ilişkin yeni keşiflere yol açacak.
Beşiktaş-Yıldız Yokuşu’nun başlangıç noktasında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kabataş-Mahmutbey Metrosu’nun Beşiktaş meydan girişinin yapılacağı alanda gerçekleştirilen kurtarma kazılarında açığa çıkan kalıntıların kurgan adı verilen, bazen toprakla bazen de yalnızca sıradan taş parçaları ile oluşturulan yığma mezar tepecikleri olduğu anlaşılmıştır. Sözkonusu kurganlar, İstanbul’un eski Yunan yerleşiminin hemen öncesindeki dönemi aydınlatacak çok önemli arkeolojik bulgulardır.
Kazı alanının genel görünüm
Avrasya ve Orta Asya coğrafyasının ölü gömme geleneği olan kurgan, İstanbul arkeolojisine 2016’da kazılan Silivri’deki “Çanta Kurganı” ile girmişti. Erken Tunç Çağı’na ait olan keşif, İstanbul’un yakın coğrafyasında Avrasyalı göçebelerin en azından MÖ 3000 yıllarından itibaren dolaşmaya başlamış olduklarını kanıtlamıştı.
Türkiye coğrafyasındaki kurganlar Avrasya ve Orta Asya kadar yoğun olmasa da, Kars ve Ağrı’dan başlayıp Muş ve Amasya yörelerinde seyrelerek Ankara’ya kadar uzanmaktadır. Kurgandan geliştiği anlaşılan diğer bir yığma mezar türü olan tümülüsler ise, Orta Avrupa’dan başlayıp, Kızılırmak Kavsi’nin doğusuna ve Akdeniz bölgesine kadar büyük ve geniş bir alanda görülmektedir. İstisnalar hariç toprak yığılarak yapılan ve kurganlardan boyut olarak çok daha büyük olan tümülüsler, bu özellikleri ile yerleşik halkların tercih ettiği bir mezar türü olarak değerlendirilebilir.
Beşiktaş metrosu meydan girişinde açığa çıkmaya başlayan kurganların en önemli özelliği, binlerce yıl boyunca toprak ve üzerinde yükselen kentin altında kalarak doğanın ve insanın verebileceği zararlardan büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Avrasya, Önasya ve Orta Asya’da saptanan ya da kazılan kurganlar, genelde toprak yüzeyinde fark edilmiş mezar yapıları olup, birçoğu yapıldıkları dönemden itibaren yağmalanma riski ile karşı karşıya kalmışlardır.
Beşiktaş kurganlarının yuvarlak biçimli taş yığma tepelerden oluştuğu anlaşılmaktadır. Hellenistik, Roma ve Osmanlı dönemlerinde kısmen kullanmış olduğu anlaşılan alanda, modern İstanbul’un kentsel altyapı çalışmaları sırasında yapılan müdahaleler sonucu kurganların konilerinin büyük oranda dağılarak taşların geniş bir alana yayılmış oldukları saptanmıştır. Dağınık taşların kaldırılması sonucunda ise mezarı çevreleyen ve yine taşlarla inşa edilmiş yuvarlak altyapılara, yani “kromlek”lere ulaşılmıştır. Mezarlar ise bazen hoker (cenin pozisyonu) biçiminde doğrudan toprağa gömülerek, bazen de kremasyon yani yakılmış olarak kapların içinde kurganlara yerleştirilmiş durumda saptanmıştır. Kremasyon gömülerin yapıldığı kapların, taşlarla korumaya alınmış oldukları gözlenmiştir.
Kazılar henüz tamamlanmamış olsa da açığa çıkmaya başlayan mezar yapıları İstanbul Demir Çağı arkeolojisi ile izleyen Yunan kolonizasyonu dönemi için bilinen ve doğru olduğu sanılan pek çok bilginin şehir efsanesine dönüşmesini sağlayacak gibi görünmektedir. Arkeolojik bulgularla sağlam biçimde desteklenmese de Megara’dan gelen Yunanlıların MÖ 685’de Kalkhedon’u (Kadıköy), MÖ 658’de ise Byzantion’u (Sarayburnu-Sultanahmet) kurmuş oldukları düşünülmektedir. Henüz mutlak tarihlendirme yapılmamış olsa da çanak-çömlek örnekleri Beşiktaş kurganlarının MÖ 1200 ile 700 yılları arasında yapılmış olduğunu göstermektedir. Bu durumda, bugünkü Beşiktaş meydanında bulunan insanların Megaralılar geldiklerinde bölgede olduklarını varsaymak oldukça mantıklıdır.
Tahribattan korundular Beşiktaş’taki kurganların en önemli özelliklerinden biri de binlerce yıl toprak altında kalarak doğa ve insan tahribatından büyük ölçüde korunmuş olmaları.
Kurganlarla ilgili sorulması gerekli en doğru soru ise yakılarak gömülmüş insanların kim oldukları ya da hangi kültüre mensup bulunduklarıdır. MÖ 3. binyıldan MÖ 1. binyıla, yaklaşık 3000 yıllık bir süreçte görülen kurganlar, Erken Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na değin Türkiye coğrafyasına gelmiş Asyalıların varlıklarını tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde ve Hazar Denizi havzasındaki geniş düzlüklerde ortaya çıktığı düşünülen kurganların en eski örneklerinin ise MÖ 4. binyıla ait olduğu bilinmektedir.
Avrasya ve Orta Asya en erken dönemlerden itibaren göçebe ve savaşçı halklar için bir yaşam alanı olmuştur. Bugünkü Slav, Pers, Türk ve Moğol halklarının Avrasya-Orta Asya coğrafyasından kök aldıkları bilinmektedir. Erken kurgan kültürünün, sözkonusu halk gruplarından hangisine ait olduğu, bugünkü bilgiler ışığında çözüme kavuşabilecek bir konu değildir. Çıkış noktasını bir halk grubuna bağlayamadığımız kurganlarla ilgili tarihsel kaynaklar, bu dikkati çekici ölü gömme geleneğini yaşatan halklar içinde Türkleri daima öne çıkarmaktadır.
Herodotos’un aktarımlarından Demir Çağı’nda Avrasya ve Orta Asya’da yaşayan İskitler’in kurgan inşa ettiklerini biliyoruz. Bu durum İskitler’in kurgan kültürünü yaşatmış ve hatta geliştirerek sürdürmüş olduklarına işaret etmektedir.
Kurganlarla ilgili son ve en önemli kayıt ise MS 10. yüzyılın başlarında yine Türk coğrafyasından gelmektedir. 920-921 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzların cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. İbn-i Fadlan, Oğuzlar’dan biri öldüğünde ev gibi büyük bir çukur kazıldığını, üzerinin tavanla kapatıldığını, mezarın üstünün kubbe biçiminde tümsek yapıldığını, cenazenin çukura elbise ve şahsi eşyaları ile konulduğunu aktarır. Oğuzların Anadolu’ya göç etmesinden kısa bir süre önce gerçekleşen ve bir kurganı tanımlayan bu gözlemler, Türklerin kurgan kültürünün son temsilcisi olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak biçimde kanıtlamaktadır.
Ankara-Güdül örneği Her ne kadar Avrasya ve Orta Asya’daki kadar yoğun olmasa da, kurgan geleneğine Anadolu’da da rastlanıyor. Beşiktaş’taki kurganlara benzer taş yığma tepelere Ankara yakınlarındaki Güdül bölgesinde de rastlanmıştı.
Bütün bu bilgiler değerlendirildiğinde tarihsel kayıtlarda kurgan kültürü ile aktarım yapan iki önemli yazar vardır; İskit soylularının cenaze törenleri ve mezarlarını anlatan Herodotos ile Oğuz kurganlarını tarif eden İbniFadlan. Her ikisi de Türk kökenli olmayan bu tarihsel şahsiyetler, ne büyük tesadüftür ki aynı coğrafyada yaklaşık 1300 yıl arayla kurgan yapımına ve kullanımına şahit olmuşlardır.
İskitler gibi göçebe bir halk olan ve Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan Kimmerler’le ilgili arkeolojik kimlik temelinde ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye coğrafyasında bugüne değin Demir Çağı göçebeleri ile ilgili bulguların neredeyse tamamı İskitler’le irtibatlandırılmış, Kimmerler adeta hayalet bir halka dönüştürülmüştür. Yani, yıllardan beri çok sayıda arkeolog ve eskiçağ tarihçisinin Kimmerler’e ve onların kültürüne ait çok sayıda bulguyu İskitler’e mal ettiği gözlenmektedir. Bu bağlamda, antik kaynaklarda Kafkasya’nın yanısıra Trakya’dan da Anadolu’ya geçtikleri bilinen Kimmerler’in, Beşiktaş kurganları ile olan olası ilişkileri araştırılması belki de bu göçebe halkla ilgili keşiflere yol açacaktır.
Henüz kazılmamış olsa da Beşiktaş kurganları ile benzer özellikler gösteren taş yığma tepelere Ankara yakınlarındaki Güdül’de rastlanmıştır. Yüzlerce kurganın saptandığı geniş arazideki mezarların yalnızca taşlardan inşa edilmiş olduğu gözlenmektedir. Burada geliştirilecek sistematik arkeolojik kazılar, şekil ve teknik olarak benzeşen Beşiktaş ve Güdül kurganları arasındaki bağlantıları daha doğru biçimde kurmamızı sağlayacaktır.
Beşiktaş’ta açığa çıkarılan kurgan mezarların etnik açıdan kimlere ait olduğunu bu aşamada belirlemek olanaksızdır. Buna karşın Beşiktaş örnekleri de dahil olmak üzere Türkiye topraklarındaki kurganların Avrasya ve Orta Asya kökenli insanlarla bağlantıları açıktır. Türklerin de Orta Asya coğrafyasında ortaya çıktığı ve 10. yüzyıla değin kurgan mezarları kullandığı bilimsel bir gerçekliktir. Bu bağlamda, Beşiktaş kurganlarının Türkler, Kimmerler ve İskitlerin de dahil olduğu Proto-Turan halkları ile olan bağlantıları üzerinde durulması gerektiğine inanmaktayım.
Bismil ve Dargeçit ilçeleri arasında Dicle üzerinde inşa edilmekte olan Ilısu Barajı, en önemli arkeolojik-kültürel miras alanlarından biri olan Hasankeyf’in Aşağı Kent’ini de sular altında bırakıyor. 2011’de yapılan uyarılardan sonra bir kısım kurtarma kazıları gerçekleştirildi, ancak 550 arkeolojik yerleşmenin çoğu günışığına çıkarılamadı.
Baraj, akışını denetim al tına almak amacıyla bir akarsuyun önüne yapılan settir. Kurulacağı bölgenin, baraj projesiyle birlikte, arkeolojik araştırmaya dayalı bir koruma ve kurtarma planı-projesi geliştirilmemiş ise, tarihî sorunlar başlar. Çevrede, arkeolojik proje olmaksızın yapımına başlanılan bir barajın inşası sırasında, gerekli kum ve çakılı temin etmeye çalışan büyük iş makinaları, birçoğu höyük olan eski yerleşim yerlerini tahrip, bazen de tümüyle yok eder. En büyük tahribat ki genellikle bu gözden kaçar sulama kanalları ile arazi ıslah çalışmaları sırasında olmaktadır. Sulama için yapılacak tünel ve kanalların geçeceği yerler belirli bir eğime getirilirken, bölgedeki her türlü yükseltinin düzeltilmesi sırasında, birçok eski yerleşim kısmen veya tamamen tahrip olmakta ve mevcut tarih uçup gitmektedir.
Tüm bunlarla birlikte tarihin asıl taşıyıcısı olan doğa ile yerel hayvan ve bitki türleri de yitirilir. Yarattıkları kalıcı ve geri dönüşsüz etkilerle bulunduğu yörenin kaderini yeniden çizen barajlar, enerji üretimi açısından ülke ekonomisine katkı sağlar ama, bölgedeki sosyo-ekonomik değişim dahil bütün doğal süreçleri kesintiye uğratır. Orada tarih, baraj öncesi (BÖ) ve baraj sonrası (BS) diye ikiye ayrılır.
Paleolitik Çağ’dan OsmanlılaraPlanı 1954’te DSİ tarafından yapılmış olup inşasına 2005’te başlanan Ilısu Barajı, arkasında Hasankeyf, Kortik Tepe, Kavuşan Höyük, Müslüman Höyük gibi Paleolitik Çağ’dan Osmanlılar dönemi sonuna kadar çok uzun bir sürece ait yerleşim yerini etkileyecek.
Ülkemizdeki arkeolojinin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi vardır. Hiçbir ayrım yapmaksızın, yurdumuzdaki barajların göl suları altında kalan ve kalacak olan yerleşimler ve onlara ait kalıntılar “eser” ya da “mal” değil, “bilgi” kaynağımızdır. Her yok olan kalıntı ile birlikte uygarlık tarihinin bir parçasını, bir daha yerine konmayacak şekilde silinmesi, tarihimizin aydınlatılması-karartılması sürecinde birinci derecede önemlidir.
İnşa edilen / edilmekte olan barajların bazılarının çevresinde sistematik olarak arkeolojik araştırma yapılmış ve saptanan eski yerleşmelerden bazıları sular yükselmeden önce arkeologlarca kazılıp belgelenebilmiş, ötekilerinde ise sayılarını ve ne olduğunu bilemediğimiz kültürler baraj göl suları tarafından yutulmuştur.
Barajlarımızdan, sistematik olarak taranmış olanlar Keban, Karakaya, Atatürk, Aslantaş, Bedre-Kayalıköy, Ilısu, Birecik, Batman, Kralkızı, Hirfanlı, Sarıyar, Tahtalı gibi sayılı birkaç örnek ile sınırlıdır. Bunların haricinde çok sayıda baraj göl alanı için organize kurtarma programı yapılmış fakat, bu olumlu başlangıcın arkası gelmemiş, arkeolojik çalışmaların ivmesi giderek düşmüştür.
Binlerce yıllık kültürel miras Hasankeyf’te henüz açığa çıkmamış arkeolojik yerleşmeler ile beraber yer üstündeki yapıların çoğu, Ilısu Barajı kapsamında geri dönüşü olmaksızın yitirilecek.
Sistemli ve organize kurtarma projesi uygulanan Keban’da bile, arkeolojik kazılar baraj bitme aşamasına yakınken başlamış, saptanan yerlerin çok az bir bölümü kurtarılabilmiştir. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamındaki diğer baraj göl alanlarında da çalışmalar çok geç başladığı için, kültür varlıklarımızın büyük bir bölümü hiçbir belgeleme yapamadan sulara bırakılmıştır. GAP bölgesinde yüzey araştırmaları yapılmış, hiç değilse birkaç tane höyüğün kazısı gerçekleştirilebilmiştir. Yurdumuzun diğer bölgelerine baktığımızda, birkaç istisna dışında, diğer baraj göllerinde hiç, ama hiç belgeleme yapılmadan uygarlığın kökeni olan akarsu boylarının tarihten silindiğini, çok üzülerek görmekteyiz.
Çağdaş gelişmenin zorunlu gereği olan yatırımlar ile ülkemizde tarih ve kültürel mirasın korunması için gösterilen çabalar, birbirlerinin karşıtları olarak görüldüğü için, arkeologlar ile yatırımcı kurumları sürekli olarak karşı karşıya getirmektedir. Taraflar birbirlerini tam anlayamadıklarından gereksiz bir çekişme içindedirler. Bizden çok daha fazla yatırım yapan ülkelerde, akılcı bir yaklaşım, iyi bir planlama ve işbirliğiyle, sözkonusu olaylar sorun olmadan çözülebilmektedir.
Bilginin kurtarılması, her türlü yatırıma daha proje aşamasında iken müdahale edilmesine bağlıdır. Yatırımın gerçekleştirileceği alanın arkeologlar tarafından denetlenmesi, her iki tarafın da ileride çıkabilecek durumlara karşı hazırlıklı olmasını sağlayacaktır. Eser ya da anıtların kurtarılması, o anıtın ya da eserin bulunduğu yer ve orada yapılmak istenen yatırımın duruma göre ayarlanması, planlanmasına bağlıdır. Arkeoloji sanıldığı kadar büyük giderler gerektiren bir bilim değildir. Kazandırdığı, yapılmadığı takdirde kaybolacaklar ile karşılaştırıldığında çok fazladır.
1960’lı yıllarda ve belki de daha erken bir tarihte planlanmış olan Ilısu Barajı, Hasankeyf noktasında günümüzün en tartışmalı baraj projesi durumuna gelmiştir. Bismil ve Dargeçit ilçeleri arasında Dicle üzerine inşa edilmekte olan Ilısu Barajı, arkasında şerit halinde çok uzun bir alanı sular altında bırakacaktır. Baraj göl sahası içinde arkeolojik yüzey araştırmaları yapılmıştır. Bu geniş alanın küçük bir bölümünde bile binlerce yıllık kültür birikiminin izlerini taşıyan yüzlerce arkeolojik ve tarihsel değer saptanmıştır.
2011 yılında re’sen atandığım bilirkişilik görevim ile Ilısu Barajı sürecinde yer almış olmam, baraj göl alanında kalacak olan anıtların kurtarılması için ilk adımın atılmasını sağlamıştı. Anadolu topraklarında türünün tek örneği olan Zeynel Bey Türbesi’nin taşınması dışında, deplase hazırlıkları yapılan Artuklu Hamamı, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, El-Rızk, Süleymanhan, Koç ve Kızlar camileri gibi çok önemli anıt yapılar, bilirkişilik görevimin Hasankeyf’e olan olumlu yansımalarıdır.
İlgili bölge koruma kurulları ile diğer devlet kurumları tarafından onaylanarak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından yatırım programına alınarak 2005’te inşasına başlanmış dünyanın en büyük baraj projelerinden Ilısu Barajı için, 2011 yılındaki bilirkişilik görevim sırasında bir arkeolog olarak şahsıma barajın arkeolojik yerleşmelere, tarihsel değerlere yapacağı etkinin ne olacağı ile ayaktaki tarihî eserlerin taşınıp taşınamayacağı noktasında teknik sorular sorulmuştu. Bunun üzerine yaklaşık üç ay süren bir kütüphane ve arşiv çalışması sonucunda, bilinenin aksine 200 civarında değil tam 550 arkeolojik yerleşim yerinin dolaylı ya da doğrudan barajdan etkileneceği, Hasankeyf antik kentindeki anıtlar da dahil olmak üzere kurtarılabilecek ne varsa günümüz mühendisliğin geldiği seviyenin katkılarıyla taşınabileceği hususunda görüşlerimi bildirmiştim.
Söz konusu 550 arkeolojik alanın mağaralar, açık-hava kamp alanları, köy-çiftlik tipi yerleşmeler, savunmalı yerleşmeler, antik yerleşmeler olduğu, bunların Paleolitik Çağ’dan (MÖ 200.000) Osmanlı dönemi sonuna (20. yüzyıl başları) kadar uzanan çok uzun bir süreci kapsadığı ilk defa kamuoyuna bildirilmişti. Yine aynı raporda, Ilısu Baraj Gölü ve Hidroelektrik Santrali inşası tamamlandığında Hasankeyf Aşağı Kent’in çok büyük bir bölümünün su altında kalacağı, DSİ’nin sağladığı finansal destekle kurtarma kazıları devam eden Kortik Tepe (Bismil/Diyarbakır), Kavuşan Höyük (Bismil/Diyarbakır), Müslüman Tepe (Bismil/Diyarbakır), Hakemi Use (Bismil/Diyarbakır), Salat Tepe (Bismil/Diyarbakır), Sumaki Höyük (Bismil/ Diyarbakır), Başur Höyük (Merkez İlçe/Siirt), Aluç-Aluze (Bismil/Diyarbakır), Yukarı Salat (Bismil/Diyarbakır), Çemialo Sırtı (Beşiri/Batman), Çattepe (Kurtalan/Siirt), Kuriki (Merkez İlçe/Batman), Gre Amer (Beşiri/Batman), Hınçıkan (Bismil/ Diyarbakır), Gre Abdurrahman (Bismil/Diyarbakır), Gusir Höyük (Kurtalan/Siirt), Hirbemerdon (Bismil/Diyarbakır), Ziyarettepe (Bismil/Diyarbakır), Salat Camii Yanı (Bismil/Diyarbakır), Kenantepe (Bismil/Diyarbakır) ve Hasankeyf Höyüğü gibi eski yerleşme ve höyüklerden bazılarının tümüyle baraj gölü içinde kalacağı, bazılarının ise barajın etki alanı içinde olacakları açıkça ifade edilmişti.
Zeynel Bey Türbesi, türünün tek örneği Taşınması yapılan Zeynel Bey Türbesi, Anadolu topraklarında türünün tek örneği. Bunun dışında, deplase hazırlıkları yapılan yapılar ise şöyle: Artuklu Hamamı, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, El Rızk, Süleymanhan, Koç ve Kızlar camileri.
Bunlara ilave olarak taşıma işlemlerine teknik olarak höyüklerin dahil edilemeyeceğini, bu nedenle Türkiye Neolitiği için eşsiz değerdeki Hasankeyf Höyüğü’nde mimari tabakalaşmayı saptamayı ve taşınabilecek kalıntı ile bulguları açığa çıkarmayı hedefleyen sistematik bilimsel arkeolojik kurtarma kazılarının acil bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği noktasında uyarılarım olmuştu. Sonraki süreçte bir Japon kazı ekibinin Hasankeyf Höyüğü’nde geliştirdiği kazılarda Göbeklitepe ile çağdaş kalıntı ve buluntulara ulaşılmıştır.
Buna karşın gayrimüslim vakıf malları konusunda yolsuzlukları ile tanınan, arkeoloji ve eski eser konusunda hiçbir eğitimi olmayan bir avukat ile onun işbirlikçisi seyahat uzmanı bir gazeteci tarafından “bilirkişiler baraja izin verdi” biçiminde bir manşetle, sözde Hasankeyf’i korumak amacıyla şahsıma ahlaksızca bir saldırı yapılmıştı. Başka bir deyişle ar damarı “hacklenmiş” bu kişiler tarafından tasarlanmış yalanlarla dolu haber, Ilısu Barajı içindeki yerleşmeler ile Hasankeyf’i korumaya çalışan şahsımı hedef göstermek amacıyla basına servis edilmişti.
Aslında yalnızca teknik uzman olan bilirkişilerin barajlara, köprülere, havalimanlarına, gökdelenlere ve benzeri projelerin yapımına karar veremeyeceğini bilemeyecek kadar bilgi ve kültürden uzak bu insanların Hasankeyf’in geleceğini savunuyor olmaları, bugün Türkiye’deki baraj arkeolojisinin gelişememesindeki en önemli nedendir. Aynı zihniyet göz göre göre Allianoi antik kentinin, tek bir yapı bile kurtarılamadan Yortanlı Barajı suları altında kalmasına neden olmuştur. Ilısu Barajı’nda yitip gidenin sadece Hasankeyf değil 550 arkeolojik yerleşme olduğunu altı yıl önce söylemiş olmam, bugün son bir çabayla kurtarılmaya çalışılan anıtlar için de bir şans ve dönüm noktası olmuştur.
20-25 yıldır Ilısu Barajı ile mücadele ediyor gibi görünüp prim yapan ve bilirkişilerin baraj yapımına izin verdiğini zanneden cahiller ise yitip giden arkeolojik ve tarihsel değerlerin başlıca sorumlularıdır. Türkiye’de işini meslek ahlakı ile yapmaya, Anadolu’nun arkeolojik ve tarihî değerlerini korumaya çalışan biliminsanlarının düşürülmeye çalışıldığı durum için en doğru sözü William Shakespeare 400 yıl kadar önce söylemiş: “Buz kadar lekesiz, kar kadar temiz olsan bile, iftiradan kurtulamazsın”.
Diyarbakır, Tepe Köyü-Ziyaret Tepe’de gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucu, Asur İmparatorluğu’nun Anadolu sınırları ve kültürel mirası hakkında bir kitap yayımlandı. Ziyaret Tepe, bir Asur eyalet merkezi olan Tuşhan ile eşitleniyor; buraya 10 km mesafedeki Üçtepe ise ciddi buluntulara rağmen yok sayılıyor.
ZİYARET TEPE (ASUR İMPARATORLUĞU’NUN ANADOLU SINIRLARINI KEŞFEDERKEN), Timothy Matney, John McGinnis, Dirk Wicke, Kemalettin Köroğlu; Tekfen Vakfı, 230 sayfa, 40 TL.
Türkiye’nin güneydoğusundaki Diyarbakır ilinin Tepe Köyü’nde (eski Behramki) yer alan Ziyaret Tepe’nin kazı çalışmalarını anlatan kitap, arkeolojik sonuçlardan ziyade kazıevi ve köydeki gündelik hayata odaklanan anlatımlarla dikkati çekiyor. Tepe Köyü ile ilgili bilgiler, köy sakinlerinin gündelik hayatı, işçi çavuşu İbrahim’in kazıda çalışanlara direktif vermesi, Mehmet’in at arabası ile eşya taşıması, Mustafa’nın hamakta dinlenmesi, aşçı Necmi’nin hazırladığı yemekler, köy kahvesinde çay keyfi, kazı ekibindeki yer alan heyet üyelerinin (kazı başkanı, yardımcıları, çizimciler, fotoğrafçılar, envanterciler, jeofizik uzmanları vb.) görev tanımları, bunların gündelik çalışmalarından kesitler gibi ayrıntılar, sayfalarca fotoğrafla birlikte kitabı oluşturuyor.
Bunlar dışında kalan sınırlı sayfalarda ise Asur İmparatorluğu hakkında bilgiler verilmekte, kazıdan çıkmış mimari kalıntılar, küçük buluntular, çanak-çömlekler ile mezarlar tanıtılmaktadır.
Kitabın başlığına yansımamış olsa da içeriğinde dikkati çeken en önemli husus, Ziyaret Tepe’nin bir Asur eyalet merkezi olan Tuşhan ile eşitlenmiş olmasıdır. Tuşhan, güçlü Asur İmparatorluğu’nun (MÖ 900 – 610) Türkiye’nin güneydoğusunda, Dicle Havzası’nda kurmuş olduğu önemli bir eyalet merkezi idi. Ziyaret Tepe’ye yaklaşık 10 km mesafede Üçtepe adında bir başka Asur yerleşimi bulunmaktadır. Diyarbakır’daki İngiliz başkonsolosu John George Taylor tarafından 1861 – 1863 ve 1866 yıllarında ziyaret edilen Üçtepe’den British Museum’a “Kuruh Monolitleri” olarak bilinen iki dikilitaş nakledilmiştir. Asur kralları II. Asur-nasirpal ve oğlu III. Salmanasar tarafından dikilmiş olan bu taşlar, Tuşhan’ın neresi olabileceği konusundaki en önemli ipuçlarını oluşturmaktadır.
Kuruh Monolitleri ve ÜçtepeBritish Museum’a nakledilen Kuruh Monolitleri Üçtepe’de (üstte) bulunmuş olup, Asur kralları II. Asur-nasirpal ve oğlu III. Salmanasar tarafından dikilmiştir. Bu taşlar bugün Asur’un merkez eyaleti Tuşhan’ın neresi olabileceği konusundaki en önemli ipuçlarını oluşturuyor
Bu bilgiler ışığında 1988’de Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Üçtepe’de bilimsel kazılara başlanmıştır. Kazılarda Asur Dönemi mimarisi, çanak – çömleği, küçük buluntuları, ölü gömme gelenekleri ile tarihsel coğrafya konularında çok önemli bulgulara ulaşılmıştır. Kazılar sonucunda Üçtepe’nin Yeni Asur dönemindeki uzun süreli ve görkemli yaşamı konusunda önemli kanıtlar elde edilmiştir. Anlaşılacağı üzere, Üçtepe kazıları höyüğün tümüyle Asur kültür ögeleri taşıyan önemli bir merkez olduğunu ortaya koymuştur. En azından üç yapı katı ile süreklilik gösteren bu yerleşmenin Asurlularca ne denli büyük bir önem taşıdığına işaret eden kanıtlar elde edilmiştir. Bu gelişmeler, Üçtepe’nin Asur eyalet merkezlerinden Tuşhan ile eşitliği olasılığının, Ziyaret Tepe’den çok fazla olduğunu göstermektedir.
Yakın çevresinde yapılmış Asur arkeolojisi ile ilgili çalışmaları dikkate almayan, kazı heyeti üyelerinin tanıtımına odaklanmış, magazinsel bilgi ve fotoğrafları ile bir “coffee table book” kıvamındaki Ziyaret Tepe kitabını hazırlayanlara teşekkürlerimizi sunarız.