Yazar: Şevket Dönmez

  • Tur, Tura ve Turan’dan Türklere uzanan tarih

    Tur, Tura ve Turan’dan Türklere uzanan tarih

    Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/Tura ülkesi ile ilgili bilgiler sözel döneme, yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gitmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok- Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır. 

    Erken Türk tarihi bugüne değin arkeolojik yönden fazla irdelenmemiştir. Avrasya, Horasan, Orta Asya, Kafkasya, İran ve Anadolu’da yapılmış kazılarda açığa çıkan Demir Çağı ve öncesine tarihlenen bulguların İslâmiyet öncesi Türk tarihi çerçevesinde akademik yöntemlerle değerlendirilememiş olmasının ana nedeni, Erken Dönem Türk Arkeolojisi konusunda uzmanlar yetişmemiş olmasıdır. 

    2007’de başlayan Amasya-Oluz Höyük kazıları, Anadolu arkeolojisinde pek dikkati çekmemiş ya da kısmen farkedilmiş bazı Asyalı ögelerin Erken Türk tarihi ile ilişkili olabileceğine işaret etmeye başlamıştır. Bu önemli gelişme, bugüne değin varlığı bile bilinmeyen Türk Protohistorik (Öntarih) Dönemi’nin Anadolu’daki varlığının anlaşılması temelinde bir kırılma noktası olmuştur. 

    Öntarih Türklerinin ilk yerleşim coğrafyası. 

    Olağan arkeolojik yöntemleri bilmeyen ve tanımayan, arkeoloji temel eğitimi almamış araştırmacıların kullandıkları bilinçsiz terminoloji nedeniyle, İslâmiyet Öncesi Türk Tarihi ve arkeolojisi günümüzde büyük sorunlar içindedir. Yerel düzeyde yapılan bilimsellikten uzak, yerel milliyetçi heveslere hizmet eden, Troyalılardan Hurriler’e kadar herkesi Türk zanneden uydurmaca kuramlar, uluslararası düzeyde hiçbir karşılık bulmamaktadır. Göbeklitepe döneminde (günümüzden 12.000 yıl öncesi) bile Türk olduğunu iddia edecek kadar bilgisiz araştırmacıların oluşturduğu arkeolojik kirlenme, günümüz Erken Türk Tarihi önündeki en önemli sorundur. Bu çevreler tarafından ortaya atılan “Öntürk” kavramının içi boş olduğu gibi, bunun kronolojik ve arkeolojik kimlik sorunları da bulunmaktadır. 

    Saka kültürü Altın aplik, MÖ 5-4. yüzyıllar. Sibirya. Atları ile birlikte ağaç altında dinlenen Saka savaşçıları. Tunç alem başı, MÖ 5. yüzyıl. Saka kültürünün en önemli kurgan mezarlığı olan Pazırık’ta bulunmuş geyik biçiminde alem başı (altta). 

    Türklerin derin tarihi Protohistorik (Öntarih) yöntemler ile izlenebildiği yere kadar tanımlanabilmektedir. Öntarih sürecinde yazısı olmayan Türk toplulukları, yazıya sahip komşu kültürlerin yazılı kaynaklarında ve arkeolojik bulgularında görülebilmektedir. Yazı ve kimliklendirilebilen arkeolojik bulgu çok değerlidir; tarihsel arkeolojinin temelidir. Bunların dışında kalan herhangi bir bulgu herhangi bir ulusla ilişkilendiriliyorsa, bilimsel sorunlar taşıdığı bilinmelidir. 

    Bugüne değin Türk adının ortaya çıktığı tarih üzerinde önemli yanlışlar yapılmıştır. Öz yazılı belgelerimiz ışığında kendilerine Türk diyen ilk toplum Göktürkler’dir. Bu gelişmeyi yansıtan yazılı kaynaklar 8. yüzyılın başlarında kaleme alınmıştır. Oysaki bunlar en erken Türk yazıtları değildir, onlardan daha önce yazılmış olan Barlık (Yenisey) yazıtlarında Türk değil, Oğuz adı geçmektedir. Bu durum Oğuzların Türk olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Buna karşın, Türkler ve Türk adı üzerindeki en önemli bulgular İran’da Geç Demir Çağı’ndan itibaren gözlenebilmektedir. Behistun yazıtı ile Persepolis Apadanası’nda yer alan Saka savaşçı figürleri, fiziksel özellikleri ile Öntarih Dönemi Türklerinin varlığını kanıtlayan en önemli arkeolojik bulgulardır. Bu doğrultuda, özellikle Persepolis Apadana Sarayı’nda Akhaimenid Kralı Büyük Darius’a hediyeler getirirken betimlenmiş olan Saka (Doğu İskit) elçi heyetlerinin tarihsel Türk tipiyle olan büyük benzerliği temelinde yaptığım değerlendirmeler yazılı kaynaklarda da karşılığını bulmaya başlamıştır. 

    Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da anlatılan Tur/Tura Ülkesi, Demir Çağı’nda Saka haomavarga (Haoma içen Sakalar) ve Saka tigrahauda (Sivri başlık giyen Sakalar) toplumlarının yaşadığı topraklara karşılık gelmektedir. Tarihsel Horasan (Uvarazmi) bölgesi ile aynı yer olan Tur/Tura ülkesi, Firdevsi’nin Şehnamesi’nde, Türklerin yurdu Turan adıyla anılmaktadır. Tur/Tura/Turan, Türk adının 8. yüzyıldan çok daha önce belirmeye başladığını göstermektedir. 

    Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Erken Akhaimenid Dönemi (MÖ 550-400), Anadolu yayılımında Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç Mogların, yani Magi ruhban sınıfının, kendilerini Zerdüşt dininin sahipleri, temsilcileri ve mirasçıları olarak hissetmelerini sağlamıştır. Durum öyle bir hale gelmişti ki, Mog olmak için ruhban sınıfı içinde doğmak gerekiyordu, yani sonradan ve dışarıdan Mog olmak imkansızdı. Bu süreçte, Zerdüşt dininin kutsal bilgileri babadan oğula geçen bir sistemde ruhban sınıfı dışına sızdırılmayan dogmalar haline gelmiş olmalıdır. Böylece MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Moglar, Erken Zerdüşt dininin tek sözcüleri olmuş ve sözel geleneğin yaşatılmasında hayati bir rol oynamışlardır. Bu bağlamda Erken Zerdüşt dininin MÖ 5. yüzyılda henüz kitabı olmayan sözel bir dönem yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. 

    Buzda korunan tarih Deri Eyer. MÖ 5. yüzyıl. Günümüzden 2500 yıl önce Güney Sibirya ve Altaylar 8-9 ay süren uzun kışlara sahipti. Kurganlardaki eserler buz içinde günümüze sağlam ve bozulmamış biçimde ulaşmıştır. 

    Sonrasında bilinmeyen bir dönemde yazıya geçirildiği anlaşılan ilk Avesta’nın MÖ 330 yılının Ocak ayında Büyük İskender tarafından yokedilmesi süreci, kutsal kitaptan kalanların Sasaniler tarafından 7. yüzyıl civarında biraraya getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu süreç bize Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/ Tura ülkesi ile ilgili bilgilerin sözel döneme yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gittiğine işaret etmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok-Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır. 

    Yunanlıların ve bugün Batılıların İskit dediği Sakalar, çok geniş bir coğrafyada genellikle de göçebe olarak yaşıyorlardı. Eski Yunan dünyasının tarihçisi Herodotos’un bu göçebe insanlar hakkında sağladığı bilgilerin bazıları, onun yalnızca Karadeniz’in kuzeyine yaptığı seyahati boyunca toplanmıştır. Herodotos, İskitlerin tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Doğu İskitlerin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir. 

    Bozkır sanatı ve keçe Keçe. MÖ 5. yüzyıl. Sakalar tarafından soğuk iklimde yaşayabilmek için icat edilmiştir. Bölgenin endemik hayvanı olan geyik, bozkır sanatının vazgeçilmez ögesidir. 

    Rusya-Altay Cumhuriyeti’nde bulunan Pazırık kurganlarında yapılan kazılar, Sakalar ile İskitler arasındaki kültürel farklılıkları yansıtmaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki İskit kurganlarında eski Yunan yapımı eserler sıklıkla bulunurken, Sakalar’ın MÖ 6-5. yüzyıllardan itibaren egemenliği altına aldığı Altaylar ve Güney Sibirya’daki kurganlarda bozkır kültüründe gelişmiş sanatı yansıtan bulgular ele geçmiştir. 

    Herodotos görmediği halde Doğu İskitlerini yani Sakaları da tanımlamaya çalışmıştır; “… Yüce dağların ayaklarında ikamet eden insanlar, herkesin -kadınların ve erkeklerin ikisi de- doğuştan kel, düz burunlu ve oldukça uzun çeneli olduğu söylenen insanlar (var)… Her biri bir ağacın altında ikamet ediyor ve kışın ağacı kalın beyaz keçeden bir örtüyle kaplıyorlar. Onlara Agrippaeans diyorlar” (Tarih, IV, 23). Herodotos’un bildiği, farklı olduğunu hissettiği, buna karşın görmeden tanımlamaya çalıştığı “kel” insanlar, Pazırık kurganlarında açığa çıkarılan duvarları keçe örtüler ile kaplanmış yurtlarda oturan, Sakalardan başkası değildir. 

    Persler tarafından Saka olarak anılan, Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitlerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. 

    7 bin yıllık çizme Deri bot/çizme. MÖ 5. yüzyıl. Pazırık’ta bulunan deri bot, soğuk iklime ve at binmeye uygun bir hayat tarzına işaret etmektedir. 

    İskitler ile Sakalar arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Karadeniz’in kuzeyindeki kurganlarda bulunan eserlerde gözlenebilen İskitleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Persepolis Apadana Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da İran’a davet edilen eski Anadolu ve eski Yunan kökenli sanatçılar resmetmiştir. Apadana Sarayı Saka savaşçısı elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan, Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir. 

    Pers döneminde Uvarazmi, Antik Dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tur, Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. 

    Bugün, tarihsel Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayan Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da yaşayan halkların neredeyse tamamı Turani ırka sahiptir ve Türk soyludur. Sözkonusu coğrafyada halen az da olsa yaşanmakta olan çoban göçebelik yine Türk soylu toplumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Persepolis Apadana Sarayı’nda betimlenmiş Sakaların tarihsel yüz tiplerine sahip Türkmen, Kazak, Özbek ve Kırgızların kültürel varlıkları, yaşam sistemleri ve dilleri, bu insanların Saka haomavarga ile Saka tigrahauda toplumlarının mirasçıları olduğuna işaret etmektedir. Türkiye Türklerinin de ataları olan Sakaların Türklüğü yalnızca gen araştırmalarında değil, aynı zamanda devlet kültüründe, ata duyduğu sevgide, icat ettiği pantolonda ve İskit tipi ok ucunda da gizlidir. 

    Dağ keçisi figürü Ahşap aplik. MÖ 5-4. yüzyıllar. Geyik gibi dağ keçisi de bozkır sanatının esin kaynaklarından biriydi. 
  • Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Bozkurt sembolünün, Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. 

    Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, geçen ay Avusturya’da hayata geçirilen Sembol Yasası ile yasaklandı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan Bozkurt’un yasaklanması ile birlikte, bu sembolün tarihsel süreci kamuoyunda ilgi çekmeye başladı. 

    İslâmiyet öncesi tarihsel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusunun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanılmış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu görülen kurt çoğunlukla bozkurt adıyla anılır, bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır. 

    Kurtlar dünyanın en yaygın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmektedir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaygın olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafyanın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin gözlemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli bir rol oynamış olmalıdır. 

    Sakaların kurt figürü

    Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Konuyla ilgili tek bulgu Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başlarıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süslemeler MÖ 5. yüzyıla tarihlendirilmektedir. 

    MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, onlardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki sayılarında yayınlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türklerin Sakalarla başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. 

    Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt – kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulunduğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedilebilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış olduğuna işaret etmeye başlamıştır. At gömüleri ve kurganlardan çıkan savaş kazması, okucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at koşum takımları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları yaşamsal ögeleridir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı Avrasya ve Horasan gibi devasa coğrafyalardan Anadolu’ya gelmiş olan Sakalar’ın yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açmış oldukları, Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır. 

    Amasya’nın 25 km güneybatısında yer alan Oluz Höyük, Sakalarla ilgili olabilecek göçebe ögelerin bulunduğu en önemli Anadolu Demir Çağı yerleşmesidir. Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında açığa çıkan boya bezekli çanak-çömlek temelinde izlenebilen bazı motif, figür ve kompozisyonlar, Anadolu Demir Çağı geleneğine yabancı pek çok öge barındırmaktadır. Geç Demir Çağı kültür katmanlarında (MÖ 5-4. yüzyıllar) bulunmuş olan boya bezemeli iki krater (çömlek), boyun bölümlerindeki bulutumsu motiflerle dikkati çekmektedir. Kahverengimsi tonlarda boyalarla bezenmiş olan kraterin çok büyük bir kısmı noksan durumdaki gövde kısmında ise, karşılıklı duran iki geyik figürünün başları ve boynuzları yer almaktadır. Çok iri biçimde betimlenmiş çatallı boynuzlara sahip geyikler arasında, büyük olasılıkla bir hayat ağacı bulunuyordu. Her iki kraterdeki bulut motifleri ile iri ve çatallı boynuzlu geyik figürleri, Anadolu Demir Çağı çanak-çömlekçiliğinde MÖ 6. yüzyıla değin kullanılmamış bezeme ögeleridir. 

    Orta Demir Çağı (MÖ 9-7. yüzyıllar) bezeme geleneklerini bir kenara bırakmış olan çanak-çömlek ustalarının, bir zihniyet değişimi yaşamaya başlamış oldukları anlaşılmaktadır. Sözkonusu zihniyet değişimi, geleneksel yaşam alanlarının çevresinde de değişmeye başlayan demografik yapı ile ilgili olmalıdır. Anadolu Demir Çağı resim sanatının hiçbir dalında görülmeyen bulut motifinin en yakın benzerleri Orta Asya’dan bilinmektedir. Bozkır sanatının binlerce yıllık sürecinde izlenebilen söz konusu motif “Çin Bulutu” olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte iri boynuzlu geyik figürleri de yine doğuyu, Avrasya ve Saka coğrafyasını işaret etmektedir. Halıdan deri işlemelerine ve metal eserlere kadar pek çok zanaat dalında bezeme unsuru olarak kullanılmış iri boynuzlu geyik, Sibirya ve Altay bölgelerinin endemik hayvanıdır. 

    Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire ortaya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer bezeme ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-koşumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret etmektedir. Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluşturmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önemli örnek bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çömlek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir. 

    Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya – Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret etmektedir (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982). 

    Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarılan bazı çukurların içinde bulunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve onların kesimi ile ilgili bulgular, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret etmektedir. Gıda olarak tüketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sanatlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hatıralar olmalıdır. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerinden sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitler’in Anadolu coğrafyasındaki en kalabalık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figürleri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafyasından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Türkler gibi Turani tiplere sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve Türklerle aynı coğrafyada yaşamış olan Sakaların kurt totemine sahip bir toplum olduğu anlaşılmaktadır. 

    Türklerin totemi 

    Yazıları olmayan bu göçebelerin destan, efsane ve mitolojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel gelenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda tarihsel süreçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif olarak bulunmuş Bozkurt sembolünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, Bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğuna işaret etmektedir. 

  • Tarihten önce tarihi biçimleyenler

    Tarihten önce tarihi biçimleyenler

    Dünyanın en önemli kültürel varlıkları arasında gösterilen Göbeklitepe, 8 Mart’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ziyaret edildi. Cumhurbaşkanı geçen Aralık ayında 2019’un Göbeklitepe yılı ilan edildiğini açıklamış, “Göbeklitepe bize insanların inançlarının peşinden giderek yerleşik hayata geçtiklerinin de ipuçlarını veriyor” demişti. Prof. Dr. Şevket Dönmez, Göbeklitepe’nin bilinenlerini ve hâlâ bilinmeyenleri özetledi. 

    Şanlıurfa il merkezinin 17 km kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe’yi anlayabilmek için, öncelikle Neolitik Dönem dendiğinde ne anlaşıldığını açıklıkla belirtmek gerekir. Anadolu’da bu dönem MÖ 11000 ile 5500 yılları arası için kullanılmakta, Yeni Taş Çağı veya Cilalı Taş Çağı anlamına gelmektedir. 

    “İlk üretim evresi” olarak da adlandırılan bu zaman dilimine ait kültürlerin gelişiminde, doğa koşulları ve doğal kaynaklar gibi faktörlerin yanında, Anadolu’nun coğrafi yapısının da büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Paleolitik Dönem’in (Yontma Taş Çağı) sonlarında (MÖ 12000) başlayan iklimdeki yumuşama, insanların mağaraları ve sığınakları terkederek açık alanlarda yaşamalarına olanak sağlamış ve sonuçta taş, toprak ve ağaç ayrı ayrı veya birarada mimari eleman olarak kullanılıp ilk insan yapısı barınaklar inşa edilmiştir. Yerleşime geçiş aşamasıyla sosyo-ekonomik düzen değişmiş, avcılık ve toplayıcılığın yerini kademeli olarak tarım ve hayvancılık almaya başlamıştır. Bu süreçte ahşap, deri ve taştan üretilen kaplar, yerini kilden yapılan çanak-çömleklere bırakmıştır. 

    2019 Göbeklitepe Yılı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2019’u Göbeklitepe Yılı olarak ilan etmişti. Göbeklitepe’nin yerli ve yabancı turizm için bir çekim merkezi olması hedefleniyor. 

    Arkeolojik kazılarda açığa çıkan bulgular, Göbeklitepe’nin son buzul dönemi sonrasında günümüze yakın iklim koşullarının oluştuğu bir zaman diliminde kurulduğuna işaret etmektedir. Sözkonusu bulgular aynı zamanda Göbeklitepe’nin Proto-Neolitik bir merkez olduğunu kanıtlamakla birlikte, avcı-toplayıcı yaşam biçiminden üretimciliğe geçiş evresine dönüşümün izlendiği bir yer olduğunu da göstermektedir. Kayıp bir kültürün varlığını kanıtlayan bulgular, Paleolitik Dönem’i henüz tamamlamış, yani mağara ve açık hava kamp yeri yaşamını kısmen sürdüren insanların yaklaşık beş futbol sahası kadar bir alanı nasıl, niçin ve kaç bin yıllık bir süreçte anıtsal yapılarla imar ettiği sorusunun yanıtını henüz vermemiştir. 

    Bugüne değin kazılan alanlarda yuvarlak planlı, duvarları moloz taşlarla oluşturulmuş anıtsal yapılar ortaya çıkarılmıştır. Yapıların duvarlarının içine ya da ortalarına, yükseklikleri 3 ile 5 metre arasında değişen, ağırlıkları ise 8 ile 10 ton arasında “T” biçimli dikilitaşlar yerleştirilmiştir. Yüzeyleri kabartma tekniğinde oluşturulmuş hayvan figürleri ve nadiren de olsa bitkisel motiflerle bezenmiş bu dikilitaşların işlevleri henüz tam olarak saptanamamıştır. “T” biçimli dikilitaşlar baş ve gövdesiyle bir insanı betimlemektedir. Bunların üzerinde yer alan ustaca işlenmiş hayvan figürleri, insan bedeninin stilize edilmesinin taş ustalarının yetersizliğini değil, “yorum tarzı”nı yansıttığını açıkça göstermektedir. 

    Göbeklitepe’de gerçekleştirilen arkeojeofizik çalışmalar sonucunda, henüz kazılmayan alanlarda çapları 15 metre ile 25 metre arasında değişen çok sayıda yuvarlak yapının yer aldığı anlaşılmıştır. İkamete uygun olmayan mimari karakterleri, doğal bir üslupta betimlenmiş hayvan figürleri içeren bezemeli dikilitaşları ile tapınma amaçlı inşa edilmiş ve kullanılmış olduğu anlaşılan yuvarlak yapılar içinde, Yılanlı Dikilitaş ile Aslanlı Dikilitaş yapıları en dikkati çekici olanlardır. 

    12.000 yıl önce… 

    Dikilitaşlar Göbeklitepe ve yakın çevresinin 12.000 yıl önceki faunasını neredeyse birebir yansıtıyor. 

    İnsanı yansıttıkları düşünülen dikilitaşların dışında, Göbeklitepe’de insan betimlemeleri hayvan figürlerine oranla oldukça az sayıda üretilmiştir. Aslanlı Dikilitaş’ta şematize bir kadın figürü resmedilmiştir. Önasya arkeolojisi için eşsiz olan bu kadın figürü çıplak olarak betimlenmiştir. 

    Dikilitaşların ikonografik anlamları da halen çözülebilmiş değildir. Bunlar antropomorfik şekilleri önemli bir ipucu olmakla birlikte, yüzeylerine işlenmiş etobur, otobur, kuş, sürüngen ve böceklerin nasıl bir sembolizmi ifade ettikleri konusu açık değildir. Kazıların ortaya koyduğu son veriler ışığında, Göbeklitepe hayvan figürlerinin koruyuculuk anlamı taşıdıkları ileri sürülmektedir. Ancak burada bir seçicilik ve belirleyicilik sözkonusu olmalıdır. 

    Göbeklitepe hayvanları koruyuculuktan ziyade, mitsel bir öykünün parçaları gibi görünmektedir. Bu öykünün sıradüzeni ve diğer üyeleri, kazıların tamamlanması ile ortaya çıkacaktır. Bu hayvanların eski Önasya sembolizminin kökenini oluşturduğu da unutulmamalıdır. 

    Mısır piramitleri ile Stonehenge’den yaklaşık 7000 yıl önce kurulmuş olan Göbeklitepe’nin ne amaçla, hangi düşünce sistemi içinde ve nasıl inşa edilmiş olduğu, arkeolojik kazılar ilerledikçe çözüme kavuşacaktır. 

    Daha ilginç ve tartışılabilir konu, bu görkemli tapınakların üretenlerce değil, avcı-toplayıcılar tarafından tasarlandığı ve inşa edildiği gerçekliğidir. Bunlardan, açık hava kamp yerlerine özgü, basit ve derme-çatma kulübeler dışında mimari üretimler beklemek çok doğru bir yaklaşım değildir. Gelişkin bir üslupta üretilmiş resim sanatı ürünleriyle süslü megalitik anıtlarla donatılmış tapınakların inşa edilmesi, mimari deneyim gerektirmektedir. Bu durum, Göbeklitepe insanlarının yuvarlak tapınaklarını inşa etmeden önce, büyük olasılıkla barınma amaçlı daha basit düzeyde yapılar yaptıklarına işaret etmektedir. UNESCO Dünya Mirası listesindeki Göbeklitepe, eşsiz bulguları ile insanlığın gelişim sürecinde mimarlık tarihinin başla 

  • Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

    Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

     Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ögeler de bulunan bu Şamanizm, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir. Oysa Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Türk kimlikli devlet tarihinin başlangıcı olan Sakalar’ın (Doğu İskitler), Türkiye Türkleri’nin ataları olduğu noktasında yaptığım arkeolojik ve tarihsel saptamaların hiç kuşku yok ki kültürel ve özellikle dinsel boyutları da bulunmaktadır. 

    Geçmişte ilk Türklerin Altaylar’da göçebe bir hayat tarzı ile ortaya çıktıkları ve çoban kültürüne sahip insanlar oldukları ileri sürülmüştü. Türkiyeli olmayan oryantalist, tarihçi ve Türkologlarca kurgulanan, buna karşın hiçbir arkeolojik kanıt ve bulgu ile desteklenemeyen bu görüş, ne ilginçtir ki bugünlerde tekrar ısıtılıp yeni bir keşifmiş gibi “Türk-Altay Kuramı” adı altında, hem de bir hititolog tarafından gündeme sokulmuştur. Temelinde Türk-Moğol akrabalığı ile kan bağını esas tutan Türk-Altay Kuramı’nın yanısıra eski Türk tarihini yalnızca Çin kaynaklarından ibaret sayan bazı tarihçiler ise Türk anavatanının Güney Sibirya olduğunu savunmaktadır. 

    Turani ırktan kadın başları 

    Oxus’ta bulunmuş altından kadın başları (MÖ 5. – 4. yüzyıllar). Hafif çekik gözleri ve yuvarlak yüz hatları, kadınların Turani ırka mensup olduklarını işaret ediyor. 

    Bugün bile gerek Sibirya’da gerekse de onun doğal bir uzantısı olan Altaylar’da insan ve toplum yaşamını olumsuz etkileyen uzun ve çok sert kışlar yaşanmaktadır. Binlerce yıl öncesi düşünüldüğünde, Türklerin kökenini kışların 8-9 ay sürdüğü, Sovyetler Birliği döneminde sürgün bölgesi olarak kullanılan bir coğrafyaya bağlamak, eski Türk tarihinin paleoklimatoloji, paleozooloji, tarihsel coğrafya ve arkeoloji bilmeyen bir grubun elinde olduğuna işaret etmektedir. 

    Saka-tigrahauda İran-Persepolis’te betimlenmiş olan öntarih Türkleri (Sakalar). Sivri başlıkları nedeniyle Persler tarafından Saka-tigrahauda (Sivri başlıklı Sakalar) olarak adlandırılmışlardı. 

    Arkaik Türkler temelinde yapılan sorunlu anavatan kabulleri, arkeolojik kimlikler ve tarihsel gerçeklerle birlikte, dinsel inanışlarda da hatalı değerlendirmelerin yapılmasına neden olmuştur. Orta Asya’nın kuzey kuşağını oluşturan ve bodur bitkilerle karakterize olan tundralar ile onun güneyini kaplayan diken yapraklı ağaç ormanlarında yaşayan Mongoloid halkların tabiatperest kökenli Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. Oysa ki “Türk Şamanizmi” denilen ruhani sistem, Şaman inançlı kuzey halklarıyla Öntarih Türkleri (Sakalar, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar) arasında bozkırdaki temaslar nedeniyle oluşan birtakım kültürel ve dinsel ögelerden başka bir şey değildir. İçinde totemci ögeler de bulunan Şaman inancı, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir ve komşuluğundaki Türk kökenli insanları belli ölçüde de olsa etkilemiştir. Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılar ile yapılan araştırmalarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin bir biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Oxus Hazinesi’nin bulunduğu coğrafya Saka-haumavarga ve Saka-tigrahauda topluluklarının yaşadığı coğrafya. Oxus Hazinesi arkaik Türklerin Erken Zerdüşt dini ile olan bağlantılar göstermektedir. 

    Tanrı inancının eski Türk inanışındaki varlığının en büyük kanıtı “Tengri” kelimesidir. Türklerin peygamberli dinlerle ilişkiye geçmeden önce Tanrı’ya inandıklarına dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Türklerin Tanrı inancı tarihsel süreç içinde semavi bir içerik ile birlikte “Gök Tanrı (Tengri)” temelinde gelişim göstermiştir. Ulu bir varlık olan Gök Tengri’nin yanısıra büyük ve etkileyici görünen herşeyin tengri olarak isimlendirilmiş olması, eski Türk dininin görünürde anlaşılır, ayrıntıda ise derinlikleri bulunan bir sistem olduğuna işaret etmektedir. Arkaik Türklerle birlikte başladığı anlaşılan Gök Tanrı dininin (Tengricilik), bugüne değin bilinçli olarak eklenmiş Şamanizm ögeleri ile birlikte sahte ve yapay bir din olarak kamuoyu ve topluma sunulduğu gözlenmektedir. Tapınağı, heykeli ve sunağı olmayan Tengricilik’te Gök Tanrı’ya ibadet için bir aracıya yani bir ruhbana da ihtiyaç duyulmamıştır. Buna karşın Şamanizm icracıları olan kamlar (şamanlar) din adamı özelliğinden çok şifacı ve büyücü karakterleri olan ayrıcalıklı bir toplumsal sınıftı. Kamların eski Türkler arasındaki varlıkları dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Kötü ruhlarla iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren şamanların tanrısal bir yetkisi de yoktu. 

    İlk Pers imparatorluğunu kuran Akhaimenidler’in tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan hafif çekik gözlü ve seyrek sakallı Doğu İskitler’in Öntarih Türkleri olduğu noktasında yaptığım saptamaların dinsel karşılıkları da bulunmaktadır. Büyük Kyros döneminden itibaren Perslerle mücadele içindeki Sakaların, İran ve diğer halklarla olan fiziksel görünüm farkının ilk defa ortaya çıktığı yer olan Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarının Orta Asya’nın batısındaki göçebe halkları tanımamız açısından önemi çok büyüktür. Büyük Kyros’un Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakalarla mücadelesi sonucunda sözkonusu bölgede iki satraplık kurduğu bilinmektedir. İran’a daha yakın konumda bulunan satraplık “Saka Tigrahauda” olarak anılmaktaydı. Bunun kuzey ve doğusundaki topraklarda ise “Saka Haomavarga” satraplığı kurulmuştu. 

    Saka Haomavarga, haoma içen/yapan Sakalar anlamına gelmektedir. Zerdüşt dininin kutsal bir içeceği olan ve Pers kültüründe derin tarihsel bir geçmişi bulunan haoma, bugün dahi içeriği çözümlenememiş keyif verici bir içkidir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde haomaya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bugüne değin içinde haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar ile hafif zehirli mantarlar olduğu konusunda görüş birliği sağlanmıştır. 

    Horasan’da yaşayan ve fiziksel açıdan Türklere benzeyen Sakaların “haoma içen/ kullanan” olarak adlandırılmalarının iki nedeni olabilir. Birincisi, Persler kendi içkileri olan haomayı başka bir keyif verici içkiye, yani kımıza benzetmiş olabilirler. Günümüzde kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen ve içerisinde düşük miktarda da olsa alkol bulunan kımız, geleneksel bir Türk içkisidir. Kımız, bu bakımdan haomaya benzetilmiş olabilir. İkinci olasılık ise haoma kullanan Sakalar’ın Erken Zerdüşt dini mensubu olma ihtimalidir. 

    Türk coğrafyasında ateşgedeler 

    Elinde barsman (kutsal dal demeti) tutan Magi figürü. Medlerin ruhban sınıfını oluşturan Magiler kutsal ateşin yanmasından sorumluydular. Oxus Hazinesinin en önemli eserlerinden biri olan bu Magi figürü eski Türk coğrafyasında ateşgedeler olduğuna işaret etmektedir. 

    Ateş ile ilgili kült uygulamaları Hint-Avrupalı halklar arasında daha yaygın olsa da, Ateş Kültü arkaik Türk toplumlarında manevi hayatın bir parçasıydı. Ateş Kültü ile karakterize olan Erken Zerdüşt dini, İran coğrafyasından batıya doğru Anadolu’ya, doğuya doğru da Afganistan ve Horasan’a yayılmıştır. Bir dünya dini olmasa da İran ötesine taşınan Erken Zerdüşt dini, fikirleri ve ritüelleri ile komşu dinler üzerinde büyük bir etkiye sahip olmalıydı. 

    Oxus Nehri (Ceyhun, Amu Derya) yakınlarında, bugünkü Tacikistan-Taht-ı Kuwad’ta keşfedilen altın eserler, Öntarih Türkleri’nin dinî inanışları konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. MÖ 5. ve 4. yüzyıllara tarihlenen, Pers sanatı etkisinde üretilmiş olan Oxus hazinesi içinde yer alan eyersiz at figürleri ile üç boyutlu, hafif çekik gözlü altın kadın başları, eserleri üreten sanatçıların Sakalar’ı da gözlemlediğine işaret etmektedir. Saka haomavarga toprakları içinde bulunmuş olan Oxus hazinesindeki Magi yani Zerdüşt dini rahip figürleri, buluntuların Erken Zerdüşt dini ile olan ilgisini kanıtlamaktadır. Büyük olasılıkla hazinenin bulunduğu bölgedeki bir Ateşgede’ye adanmış olan Oxus hazinesi, arkaik Türk toprakları içinde Erken Zerdüşt dini kutsal alanları bulunduğuna işaret etmektedir. 

    Eski Türkler’in mensubu olduğu inanç sistemleri içinde neredeyse hiç anılmayan Erken Zerdüşt dininin Sakalar’ı da etkilemiş olduğu tarihsel ve arkeolojik bir gerçekliktir. Gök Tanrı dini gibi monoteist bir sistem üzerine kurgulanmış Erken Zerdüşt dininin Horasan’daki Öntarih dönemi Türk toplumları arasında Demir Çağı’nda (MÖ 6-4. yüzyıllar) başlayan süreci, Erken İslâm Dönemi’ne, yani Ortaçağ’a kadar devam etmiştir. 

  • İnsanlık tarihi, yine Anadolu’da yazıldı

    Arkeoloji, Türkiye’nin Batı ile rekabet edebildiği belki de yegane bilim dalıdır. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Türkiye kazılarına daha fazla destek olmaya, tarihine ve kültürüne daha fazla sahip çıkmaya başladı. Ülkemizde 2018’de gerçekleştirilen 200’ü aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; çok önemli keşifler yapıldı ve bulgular açığa çıkarıldı.

    AMASYA-HARŞENA KALESİ VE KIZLAR SARAYI / 14. YÜZYIL

    OSMANLI SOKAK DOKUSU

    2009’dan beri Doç. Dr. E. Emine Na­za-Dönmez tarafından İstanbul Üniversitesi adına kazılan kalede, Erken Osmanlı Döne­mine tarihlendirilen bir sokak dokusu ortaya çıkarılmıştır. Sokak dokusunun kenarında bulunan tabhaneli-zaviyeli bir yapı kalıntısının Evliya Çelebi’nin Amasya’yı ziyareti sırasında bah­settiği, günümüze ulaşamayan Yıldırım Han Camii olabileceği düşünülmektedir. Bu önemli keşif, Anadolu Türk tarihinde anılan, ancak bugün ortada olmayan kayıp yapılarımızın arke­olojik araştırmalarla bulunabileceğine işaret etmektedir.

    AMASYA- OLUZ HÖYÜK / MÖ 5. YÜZYIL

    PERSLERIN ANADOLU MERKEZİ

    Önceki sezonlar­da Perslere ait taş döşeme yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfe­dildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalış­malarında Apadana (taht salonu / kabul salonu) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan ağaç dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yokolduğu anlaşıl­maktadır. Ateşgede, kutsal yol ve yeni bulunan Apadana, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğuna işaret etmektedir.

    İSTANBUL-HAYDARPAŞA / MÖ 4. YÜZYIL

    GARDA YATAN TARİH

    Haydarpaşa Garı’n­daki rehabilitasyon çalışmaları sırasın­da rayların geçtiği alanlarda İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda çok kat­manlı bir sahil yerleşimine ait kalıntılar bulundu. Osmanlı, Bizans ve Roma dönemi kalıntılarının açığa çıktığı alanda cephesi çok düzgün işlenmiş kesme taşlarla inşa edilmiş anıtsal bir duvar dikkati çekmektedir. Bugüne değin küçük bir bölümü ortayav çıkarılan duvarın işlevi henüz belirlene­mezken, Megaralılar tarafından Byzantion’dan (İstanbul) önce kurulmuş olduğuna dair efsaneler bulunan Kalkhedon (Kadıköy) kenti ile bir bağlantısının olup olmadığı hususu da henüz açık değildir.

    ORDU-KURUL KALESİ / MÖ 1. YÜZYIL

    KYBELE’DEN SONRA DIONYSOS

    Geçen yıllarda kale duvarların­daki bir niş içinde bulunan Kybele heykeli ile gündeme gelen Kurul Kalesi’nde yeni heykelller keşfedil­di. Ordu Müzesi başkanlığında, Prof. Dr. Yücel Şenyurt danışmanlığında devam eden kazıların 2018 dönemi çalışmalarında Dionysos heykeli ile Pan figürü açığa çıkarıldı. Kybele ile birlikte düşünüldüğünde yeni bulunan heykeller, Geç Hellenistik Dönem (MÖ 1. yüzyıl) kalesi olan Kurul’da dinsel törenler yapıldığına işaret etmekte.

    VAN-ERCİŞ / 400 BİN YIL ÖNCE

    PALEOLITIK KALINTILAR…

    Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Doç. Dr. İsmail Baykara başkanlığında Van İli Erciş İlçesi Meydan Dağı Böl­gesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik yüzey araştırmalarında, Paleolitik dönem insanlarına ait geçici kamp yerlerine ait kalıntılar keşfedildi. İnsanların henüz avcılık ve topla­yıcılık yaptığı uzun bir süreç olan Paleolitik döneme ait sözkonusu kalıntılar içinde oval silindir çadır­ları çevreleyen taşlar ile obsidyen (volkanik cam) aletler bulunuyor. Kalıntılar, bölgenin 400 bin yıl önce ıssız olmadığını kanıtlaması bakımından oldukça önemli.

    BAYBURT-BAYBURT KALESİ / 6. YÜZYIL

    TARİHȊ KİLİSEDEKİ YAZIT

    Bayburt Müze Müdürlüğü başkanlığında Bayburt Kalesi’nde gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında yapılan ar­keolojik kazılarda, Roma yerleşimine işaret eden yazıt parçası ortaya çıkarıldı. Kale içindeki 11. yüzyıla tarihlenen bir kilise­nin duvarında saptanan yazıtın 6. yüzyıla ait olduğu düşünülü­yor. Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde epigrafik bulgulara sıkça rastlanmaması, buluntunun önemini arttırmakta.

    ŞANLIURFA-SİVEREK / MÖ 8. – 7. YÜZYIL

    YENİ ASSUR’UN KAYA TAPINAĞI

    Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde yasadışı kazılar sonucu keşfedilen bir alanda, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kurtar­ma kazılarında Yeni Assur Dönemi’ne ait ana kayaya oyularak yapılmış bir tapınak keşfedildi. Galerilerden oluşan tapınağın du­varına boyalarla freskolar resmedilmiştir. Kamuoyuna, Ay Tanrısı Sin Tapınağı olarak yansımasına karşın, Güneş Tanrısı Şamaş ve Tanrıça İştar’ın resmedilmiş olduğu tapınağın, sözkonusu bu tan­rılardan birine ait olma ihtimali de bulunmaktadır. Sin Tapınağı, kayaya oyulmuş olması ve duvar resimleri ile Anadolu’nun tek örneği durumundadır.

    BURSA-İZNİK / 13. YÜZYIL

    ORHAN GAZİ DÖNEMI HAMAMI

    14. yüzyılda Orhan Gazi tarafın­dan yaptırıldığı düşünülen tek kubbeli bir hamam ortaya çıkarıl­dı. Bölgedeki kazı çalışmalarının devam etmesi, Anadolu toprakla­rında kaybolmuş Türk eserlerinin keşfedilmesi açısından oldukça önemli.

    İZMİR-YEŞİLOVA HÖYÜĞÜ / MÖ 60. YÜZYIL

    8 BİN YILLIK MÜHÜR

    İzmir yakınlarında yer alan Ye­şilova Höyüğü’nde Ege Üniver­sitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Zafer Derin tarafından yapılan kazılarda Neolitik Dönem’e (MÖ 60. Yüzyıl) ait güneş motifli kil mühür bulun­du. Dönemi için statü ve mülkiyet kavramlarını yansıtan mühür üzerinde yedi ışın motifi yer alı­yor. Yeşilova mühürü, boyutu ve motifi ile Neolitik Dönem için ünik bir buluntu.

    İSTANBUL-SUR-U SULTANİ / 6. – 7. YÜZYIL

    BİZANS’IN ASLANLI MERMERİ

    Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların Cankurtaran bölü­münde gerçekleştiri­len kazılar sırasında Aya Yorgi Kilisesi’nin bulunduğu mevki­ide aslan protomlu mermer friz parçası keşfedildi. Bir Erken Bizans (6.-7. yüzyıl­lar) yapısından söküldüğü anlaşılan parçanın devşirme olarak Geç Bizans (11.-12. yüzyıllar) ya da Erken Osmanlı Dönemi’nde (15. yüzyılın ikinci yarısı) yapıya taşındığı düşünülmekte. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin gerçekleş­tirdiği kazılarda açığa çıkan eserin Latin istilasından (1204) kurtulmuş nadir eserlerden olduğu anlaşılmaktadır.

  • Yeni Assur kitabı: Arkeolojisiz arkeoloji

    Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar, bilimsel eserler için yeterli değil. Assurlular kitabındaki temel sorun, gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmaması. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermekte. Oysa ki dünyanın neresinde olursa olsun, antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker.

    ASURLULAR-DİCLE’DEN TOROSLAR’A TANRI ASSUR’UN KRALLIĞI, Hazırlayan: Selim Ferruh Adalı, Kemalettin Köroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 480 sayfa, 64.60 TL.

    Meslek hayatıma Tür kiye arkeolojisinin en önemli Yeni Assur yerleşmesine sahip Bismil-Üçtepe kazıları ile başlamış bir arkeolog olarak, ülkemizde Yeni Assur dönemini tanımlamaya ve anlatmaya çalışan Assurlular: Dicle’den Toroslar’a Tanrı Assur’un Krallığı adlı kitap hakkındaki düşüncelerimi sizlere iletme hususunda ciddi zorluklar yaşıyorum.

    Birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan kitap, söz konusu yayınevinin Anadolu uygarlıklarını tanıtma gayretiyle başlattığı projenin son ürünü. Bununla birlikte Assurlular kitabı üzülerek söylemem gerekir ki, büyük bir başarısızlığın da son halkasını oluşturmuş gibi görünmektedir. Son 20 yılda ülkemizde arkeoloji bilimi ile buna koşut olarak arkeoloji yayıncılığı büyük bir ilerleme ve gelişme göstermişken, Anadolu uygarlıklarını arkeolojik temelde bilmeyen, önemsemeyen ve konularında uzman olmayan editör tercihleri, Türkiye’nin tarihsel ve kültürel mirasını anlatma ve tanıtma fırsatlarını güzel resimlerden başka özellikleri olmayan “bilimsel görünümlü” fotoğraf albümlerine dönüştürmektedir.

    Assurlular kitabına gelmeden, projenin önceki yayınları hakkında bazı hatırlatmalar yapmakta fayda var. Birkaç yıl önce yayımlanan Persler kitabında “sütunlu kabul salonu”, “ateşegedesi” ve “taş döşemeli kutsal yolu” ile Anadolu Pers arkeolojisinin en önemli dinsel-kültürel merkezi olan ve daha da önemlisi bu özellikleri ile bırakın İran’ı Önasya’da bile yegâne bir yerleşme durumundaki “Oluz Höyük”ün görmezden gelinerek proje dışında tutulması, sözkonusu zihniyetin bilimsel seviyesine işaret eden çarpıcı bir örnektir.

    Ülkemizde Türk arkeologlar tarafından Assur, özellikle de Yeni Assur Dönemi ile ilgili ilk arkeolojik çalışmalar Mardin ve Diyarbakır illerimizde 1980’lerde başlamıştır. Eski Assurlu tüccarların Anadolu faaliyetlerini (MÖ 1950-1700) bir kenara bırakırsak, Demir Çağı Assur devletinin, yani Yeni Assur İmparatorluğu’nun (MÖ 1000-610) Anadolu’yu ele geçirme, vergi alma ve insanları esir ederek büyük imar projelerine işgücü sağlama amacıyla başlattığı askerî operasyonların MÖ 9. yüzyılda yoğun olarak yaşandığı tarihsel bir gerçekliktir. Güneydoğu Anadolu’da Dicle havzasında eyalet başkentleri ile büyük yerleşmeler kurmuş olan Yeni Assur İmparatorluğu ile ilgili arkeolojik çalışmalar başlangıcında Nusaybin-Girnavaz Höyüğü ile Bismil-Üçtepe yer alır. Bu önemli kazılardan Üçtepe’ye öğrencilik dönemimde katılmış olmam, meslek hayatım boyunca Yeni Assur arkeolojisine olan ilgimi canlı tutmama ve konu ile ilgili yayın çalışmaları yapmama vesile olmuştur. Üçtepe kazıları kadar, bu önemli arkeolojik araştırmanın başkanı olan Prof. Dr. Veli Sevin de Yeni Assur arkeolojisi için temel taşı konumundadır. Veli Sevin, Üçtepe kazıları sürecinde kaleme aldığı Yeni Assur Sanatı I. Mimarlık ile sonrasında yazdığı Assur Resim Sanatı kitapları Türkiye’de Assur arkeolojisinin başvuru kaynakları olmuştur. Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı ve halen de birkaç yılda bir yeniden bastığı sözkonusu kitaplar, uzun soluklu bir araştırma sürecindeki büyük bir bilimsel emeğin ürünleridir.

    Assurluların surları Üçtepe Köyü, Assurluların sur duvarı kalıntılarına ev sahipliği yapmıştı.

    Assurlular kitabının sayfaları çevrilmeye başlandığında doğal olarak ilk aranan isim Veli Sevin olmaktadır. Ancak ne bu isim kitapta yer almakta ne de kendisinin kaleme almış olduğu sözkonusu iki eser anılmaktadır. Bilime ve bilim insanlığına saygı seviyesini gösteren bu olay Türkiye’de editörlüğün bilimsel ahlak prensipleri içinde, bilimsel kriterler ve liyakat göz önüne alınmadan sıklıkla yapıldığına işaret etmektedir.

    Baskı kalitesi ve güzel fotoğraflar dışında kitap hakkında söylenmesi gereken olumlu yönlerin başında, Yeni Assur öncesinin, yani Karum Dönemi’nin, konularında uzman bilim insanları tarafından kaleme alınmış olması gelmektedir. Kültepe (Kaneş) ve Boğazköy (Hattuş) gibi önemli Karum merkezleri, tüm yönleriyle ilgili bölümlerde okuyucuya aktarılmıştır.

    Assur uygarlığının kalıntıları Yeni Assur Imparatorluğu ile ilgili arkeolojik bulgular asıl olarak NusaybinGirnavaz Höyük’ü ile Bismil-Üçtepe’de yer alır. Üçtepe Höyük’ün 1980’ler sonundaki genel görüntüsü.

    Sorunlu olan bölüm ise kitapta gerçek anlamda Yeni Assur arkeolojisi bulunmamasıdır. Bu durum editör ekibin arkeolojiye ne denli uzak olduğunu da göstermektedir. Oysaki dünyanın neresinde olursa olsun antik bir kültür arkeolojik kimliği kadar değer kazanır ve dikkati çeker. Yeni Assur kültürünü arkeolojik temelde anlatamıyor olmak, kitabın temel sorunudur. Bu bağlamda Assurlular kitabına arkeoloji temel eğitimi almış bir uzman editörlük yapsaydı, Veli Sevin, Assur mimarlığı ve resim sanatı ile ilgili güncel gelişmeleri de kapsayan çok değerli yazılar kaleme alabilirdi; Yeni Assur arkeolojisinin Türkiye’deki en önemli yerleşmesi olan Üçtepe, kazının hafiri tarafından, telif sorunu yaşanmadan çarpıcı arkeolojik bulgu görselleriyle çok daha doğru biçimde tanıtılabilirdi; ülkemizin en değerli Yeni Assur arkeolojik bulguları olan ve 19. yüzyıl sonlarında British Museum’a kaçırılmış olan “Kurkh Monolitleri” her yönüyle özel bir bölümde tanıtılabilirdi; Yeni Assur dönemi yazılı belgelerinin bulunduğu nadir yerleşmelerden Girnavaz Höyüğü ile en büyük konağın açığa çıkarıldığı Mezra-ı Teleilat gibi çok önemli merkezler ayrı bölümler halinde bulgularıyla birlikte kitapta yer alabilirdi.

    Assurlular kitabı için yukarıda sıralanan olumsuz örnekleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte, burada vurgulamak istediğim temel konu editoryal kalitenin bilimsel kriterlere ve tarafsızlığa uygun olması gerekliliğidir. Başka bir deyişle bu tür büyük projeler için tercih edilen editörler mutlaka konunun uzmanı olmalı ve meslektaşlarıyla olan sorunlarını işlerine yansıtmamalıdır.

    Yapı Kredi Yayınları takdirimi alacak bir istikrarla “Anadolu Uygarlıkları” projesinin neredeyse tüm kitaplarında yaptığı editör seçimleriyle, gerçekte “başvuru eseri” olması gereken ürünlerini “coffee table book” formatında yayımlamayı başarmaktadır. Üzülerek söylemem gerekir ki bu kitap Türkiye arkeolojisine hiçbir katkı sağlamamıştır.

  • Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’te, daha önce Persler’e ait taş yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntıları bulunmuştu. 2018 dönemi çalışmalarında ise Taht Salonu/Kabul Salonu’nda (Apadana) ve üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaide ortaya çıkarıldı. Buluntular, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğunu gösteriyor.

    Akhaimenid (Pers) İm paratorluğu (MÖ 550330), Güney Rusya steplerinden Mısır’a, kıta Yunanistan’ından Seyhun Nehri’ne kadar uzanan geniş oprakları ile Eski Dünya’nın Roma ve Osmanlılar’dan önce gördüğü en büyük devlet ol muştur.

    MÖ 546’da kurucu kral Büyük Kyros’un (Kuraş) Lidya Kralı Krosisos’u (Karun) mağ lup etmesinden sonra Anadolu’ya iki yüzyılı aşan bir süre egemen olan Persler, bu topraklarda beş satraplık (eyalet) kurmuşlardı. Bugünkü Orta Anadolu’nun tamamını Karadeniz’den Toroslar’a uzanarak kapsayan Katpatuka (Kappadokia), onların Anadolu’da en çok değer verdikleri satraplıktı. Volkanik bir bölge olan Kappadokia’nın doğasında barındığı ateş, İran coğrafyası ulusları olan Medler ve Persler için cezbedici bir unsur olmuş gibi görünmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu
    Apadana Çalışmaları Oluz Höyük Apadanası’ndaki kazı faaliyetlerinin yanısıra belgeleme çalışmaları da titizlikle gerçekleştiriliyor. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Zerdüşt Dini’nin tanrısı Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden “Ateş”in Anadolu’daki varlığını arayan Persler, Kappadokia’yı çok sevmişler ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren bölgede “ateşgede”ler inşa etmişlerdir. Buna ek olarak, Kappadokia’nın zengin bakır ve kurşun yatakları Persler için her zaman çok önemli olmuştur. Bölgenin madeni alet-edevatları ile kap-kacakları o kadar meşhurdu ki, Assur kaynaklarında Tabal olarak anılan bölgenin bu adıyla (Tubal) Tevrat’a bile yansıdığı gözlenmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-2
    Oluz Höyük Apadanası Bugüne değin iki sıra halinde altı sütun kaidesi açığa çıkarılabilen apadananın çok daha büyük olduğu düşünülmektedir. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Geniş topraklara sahip olan Katpatuka Satraplığı’nın iki merkezi olduğu kabul edilmektedir. Güney bölgenin merkezi, bugünkü Kayseri kenti civarında olduğu düşünülen Mazaka’ydı. Ancak bugüne değin Mazaka’ya işaret eden arkeolojik bulgulara ulaşılamamıştır.

    Kuzey bölge merkezinin ise İris Nehri (Yeşilırmak ) havzasında ve bugünkü Turhal ile eşitliği düşünülen Gaziura ya da civarında olduğu bilinmektedir. Bugüne kadar yapılan arkeolojik araştırmalarda Turhal Kalesi ve civarında Akhaimenid kültür karakterini yansıtan hiçbir arkeolojik bulguya rastlanmamıştır. Buna karşın, Turhal’ın yaklaşık 50 km kuzeybatısında yer alan Amasya-Oluz Höyük’te 2007’de başlayan arkeolojik kazılar, henüz yeri tam olarak bilinmeyen Kuzey Kappadokia Satraplığı merkezinin keşfi ile ilgili güçlü ipuçları vermeye başlamış bulunmaktadır.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-8
    Aslan Figürlü Çömlek Apadana kazıları sırasında bulunan aslan figürlü çömlek parçaları Anadolu Demir Çağı kültürünün bir parçası. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Bugünkü bulgular ışığında Kuzey Kappadokia Satraplığı’nın dinsel ya da satraplık merkezi olarak düşünebileceğimiz, Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’ün, Persler tarafından kendi mimari geleneklerine göre Demir Çağı (Frig) yerleşmesi yıkılarak yeniden inşa edilmiş olduğu, kazılarda açığa çıkan bulgularla gün geçtikçe daha iyi gözlenebilmektedir. Geçtiğimiz 11 sezon boyunca Persler’e ait taş yol, Pers tipi sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfedildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalışmalarında bulunan Taht Salonu/Kabul Salonu (Apadana), yerleşmedeki Akhaimenid mimari karakterini tamamlayan bir yapı niteliğindedir.

    Eski Pers dilinde “çok direkli/ çok sütunlu” anlamına gelen Apadana, İran coğrafyasında doğmuş anıtsal bir yapı türüdür. Çok büyük olasılıkla Persler’in göçebe dönemlerindeki büyük çadırlarını ayakta tutmak için kullanmış oldukları çok sayıda direk, MÖ 1. binyıldan itibaren Apadana’ya dönüşen sürecin tarihsel temelini oluşturmuştur.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-9
    Oluz Höyük Oluz Höyük ile en büyük kazı alanı “A Açması”nın batıdan görünüşü (Üstte). İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri kazı çalışmalarında (altta). (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    MÖ 1. binyılda Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Sakalar’ın (Doğu İskitler) baskısıyla bugünkü Fars Bölgesi’ne gelmiş olan göçebe Persler’in, bu bölgede yerleşmeye geçmiş oldukları anlaşılmaktadır. İskâna geçişle birlikte yüksek İran kültürü etkisini göstermiş, Persler hem tapınak hem de saray inşa etmeye başlamışlardır. Çok direkli çadırdan geliştiği anlaşılan Apadana’nın geleneksel mimarisinde, çatının taş kaideler üzerinde yükselen ahşap direklerle taşındığı bilinmektedir. Taş ya da mermer sütunları daha çok başkentlerindeki (Susa, Persepolis) anıtsal saray yapılarında kullanan Persler’in, Apadana mimarisinde taşıyıcı eleman olarak genellikle ahşap dikmeleri tercih etmiş olduklarını söyleyebiliriz. Maliyet, hammaddeye ulaşma kolaylığı ve şekillendirme açısından tercih edildiği anlaşılan ahşap dikmelerin Oluz Höyük’te keşfedilen Apadana’da da kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yok olduğu düşünülebilir.

    2018 dönemi kazılarında Oluz Höyük Apadanası’nda üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaidenin temelleri açığa çıkarılmıştır. Apadana’nın kuzeydoğusunda gözlenen köşe yapmış temel kalıntısı, günümüze ulaşamasa da yapının özenle inşa edilmiş duvarları olduğuna işaret etmektedir. Ateşgede, kutsal yol ve Apadana ile birlikte düşünüldüğünde Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğu anlaşılmaktadır.

    Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük’te ateşe tapan ya da saygı duyan, Tevhid inancına önem gösteren, Tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunmaktadır. MÖ 425-200 yılları arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini’nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılmaktadır. Zerdüşt Dini’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açıkhavada yanan ve korunan ateşin, Oluz Höyük’te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratiği olduğu gözlenmektedir Erken ve Orta Akhaimenid dö nemlerinde oluşum sürecini yaşamış Erken Zerdüşt Dini’n oluşturan ritüeller ile pratiklerin Oluz Höyük’te saptanmış olması, Kuzey-Orta Anadolu (Pontika Kappadokia) ve Kappadokia’nın, Avesta’nın kutsal coğrafyası içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-7
    Anadolu’da Persler’in tasarladığı kent Oluz Höyük, taş döşeme yolu, ateşgedesi, kutsal alanı ve apadanası ile Akhaimenidler’in Anadolu’da Pers kimliği ile kurdukları ilk kent. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)
  • En eski ‘Beşiktaşlılar’ Avrupa’dan geldiler!

    En eski ‘Beşiktaşlılar’ Avrupa’dan geldiler!

    İstanbul-Beşiktaş merkezinde ortaya çıkarılan ve MÖ 3000’lere tarihlenen mezar yapılarının, dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğu ortaya çıktı. Konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi “uzmanlar”ın söylediklerinin aksine, arkeolojik bulgular bu yapıların Makedonya ile bağlantısına işaret etmekte.

    Kabataş-Mahmutbey Metrosu, Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü, Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. “Türk kültürüne ait kurganlar” olduğu yönündeki haberlerle kamuoyunun ilgisini çeken mezarların sayısının daha da artması beklenmektedir. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3.000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba yonu moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu, müze uzmanlarının gerçekleştirdikleri genişleme ve derinleşme çalışmaları sonucunda anlaşılmıştır.

    Beşiktaş’ta güncel durum Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan kromlekli mezarların güncel durumu.

    Beşiktaş mezarlarının en dikkati çekici özelliği, günümüzden yaklaşık 5.000 yıl önce inşa edilmiş olmaları ve kurgan kültürünün öncüsü sayılabilecek mezar mimarilerine sahip bulunmalarıdır. Taşların düşük bir irtifada yığma toprakla ya da taşla oluşturulan küçük bir tepeyi dışarıdan çevrelemesiyle inşa edilen bu tip mezarlara “Höyüklü Kromlek” de denilmektedir. Bu tip mezarlarda gömüyü halka biçiminde çepeçevre saran taş dizisi tepeciğin dışında yer almakta olup, yığma tepecikler en fazla 1 m yüksekliğe ulaşırlar.

    Beşiktaş kromlek mezarları değişik ölü gömme gelenekleri içermektedir. Bünyesinde bir ya da birden fazla kremasyon (yakılmış) gömüyü barındıran mezarların ayrıca ceset yakma mekanı olarak da kullanılmış olduğu gözlenmektedir. Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı, uygulamadan sonra dağılan kemiklerin bir kenara toparlandığı, bu sırada sağlam kalmış kemiklerin küçük parçalara ayrılmış olduğu saptanmıştır.

    Mezardaki insan silüeti Cesetlerin birçoğunun mezar içinde yakıldığı Beşiktaş’ta bu durumu kanıtlayan çok önemli bulgular saptanmaktadır. Bir mezarda cenin pozisyonunda yakılmış bir bireyin uygulama sonrası kemiklerinin hemen yanı başına toparlanmış olduğu zeminde belirmiş insan siluetinden anlaşılmaktadır.

    Kurganların prototipi olan kromlek mezarların öncelikle çevre duvarları inşa edilmiş ve mezar alanı belirlenmiştir. Böylelikle kremasyon töreni için mekan oluşturulmuş ve ölü yakma işlemi, mezar için belirlenmiş alan içinde gerçekleştirilmiştir. Bu arkeolojik gerçeklik, Beşiktaş mezarlarının dünyanın bilinen en eski krematoryumu (yakmalık) olduğunu da belgelemektedir. Cesetler yakıldıktan sonra kimi zaman “urne” denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. İnsan kemiklerinin beyaz renkli ve iri parçalı görünüşleri ise, yakma işleminin çok yüksek ısıda gerçekleşmediğine işaret etmektedir.

    Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun, kremasyon geleneğini özellikle soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bugüne değin hiçbir kralının mezarı saptanamamış olan Hititler’de, krallarla birlikte yönetici ve ruhban sınıf ölülerinin de yakılmış olduğu düşünülmektedir. Hattuşa-Osmankayası mevkiinde açığa çıkarılmış olan kremasyon gömülerin çok büyük olasılıkla Hitit kralları ile yönetici-ruhban sınıfa ait oldukları söylenebilir. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.

    Arkeolog Gökhan Ortak, Prof.Dr. Şevket Dönmez’e söz konusu mezar hakkında bilgi veriyor.

    Hititler ile diğer Anadolulu Hint-Avrupalı toplumların köken sorunu yüzyılı aşan bir süredir tartışılmaktadır. Hititler’in Anadolu’ya dışarıdan geldikleri teorisi son yıllarda İngiliz arkeolog Colin Renfrew ile Türk arkeolog Önder Bilgi tarafından karşı tezler ile eleştirilmeye başlanmıştır. Colin Renfrew, Çatal Höyük’ün bugün Avrupa’da yaşayan Batı Aryanlar’ın çıkış noktası olduğunu ileri sürmüş; Önder Bilgi ise Bafra yakınlarındaki İkiztepe’de Hint-Avrupalı bir halkın yaşadığını ve bu yerleşmenin Hitit Kralllığı’nın kuruluşunda katkısı olduğunu savunmuştur. Her iki teorinin ortak noktaları, Hint-Avrupalıların Anadolu’nun yerli halkı olduğu, Hititlerle aynı coğrafyada yaşamış olan Asiatik kökenli Hattiler’in ise Anadolu’ya dışarıdan geldikleri hususudur.

    Beşiktaş kromlek mezarları Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Arkeolojik kazı alanında mezarlar dışında başka bir mimari kalıntıya rastlanmamış olması, bu görüşümüzü şimdilik destekler niteliktedir. Ayrıca, ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, Beşiktaş sakinlerinin kalıcı bir yerleşmesi yoksa suyun öteki yakasına geçmek için geldikleri İstanbul Boğazı kıyısında belli bir süre geçici kamp yerlerinde yaşadıkları, bu sırada bölgeyi gömü alanı olarak kullandıkları düşünülebilir. Eğer bu bir göç hareketi ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin başarılı çalışması

    Yıllardır yaptığı titiz kazılarla “Kent Arkeolojisi” konusunda Batı müzeleri ile rekabet edebilecek bir konuma gelen İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Beşiktaş’ta yine başarılı bir proje gerçekleştiriyor. Arkeolog Mehmet Ali Polat ile Gökhan Ortak, Müze’nin yetiştirdiği önemli uzmanlardan.

    Kazılar henüz tamamlanmamış olsa da, kremasyon geleneğindeki kromlekli mezar yapılarını inşa eden Beşiktaş sakinlerinin nereden gelmiş olabilecekleri temelindeki sorular yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır. Kimi görüşler bu insanların Karadeniz’in batısı ya da kuzey-kuzeybatısından geldikleri yönündedir. Ancak konu ile ilgili gerçekleştirdiğim kütüphane çalışmaları, benzerliklerin Yunanistan Makedonyası ile olduğuna işaret etmektedir. Orta Makedonya’daki Erken Tunç Çağı’na tarihlenen Kriaritsi-Sykia nekropolü, mezar planları ve ölü gömme gelenekleri bakımından Beşiktaş kromlekli mezarları ile tesadüfü aşan benzerlikler içermektedir. Çağdaş olan bu iki mezarlığın konumu, eğer bir göç hareketi varsa, bunun MÖ 3000’lerde Güney Balkanlar’dan kaynaklanıp, İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedeflemiş olduğunu göstermektedir. Bu durum ayrıca, Anadolu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıklamaya da başlamıştır. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun Anadolu’da yaklaşık olarak 1300-1400 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hitit Krallığı’nı kuracak ve soylularının cesetlerini yakacak olan insanların atası olabileceği hususunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

    Beşiktaş kromlekli mezarlarının Türkler’le olan olası ilişkileri uzun süredir gündemi meşgul etmektedir. Yalnızca gazete haberlerine dayanan sürecin başlangıcında hiçbir arazi gözlemi gerçekleştirmeden, kaynak çalışması yapmadan konuyu erken Türk tarihine bağlayan kimi uzmanların, aşırı milliyetçi hırslarına mağlup oldukları ve bilimsel tarafsızlıklarını yitirdikleri izlenmiştir. Geçen süre ve ortaya çıkan yeni bulgular ile gelişmeler, hiçbiri arkeolog olmayan bu uzmanların ne denli yanıldıklarını göstermeye başlamıştır. Konu, Beşiktaş kromlekli mezarlarını arkeolojik coğrafya ölçeğinde basite indirgeyen, milyonlarca km2’lik alanları günümüz uçak yolculuğu mantığında gözlemleyen bu uzmanların değerlendirmelerine bırakılmayacak kadar önemlidir. Arkeoloji temel eğitimi olmayanların popülizm temelinde sosyal medya kullanıcılarını heyecanlandırıp, etkilemek için yaptıkları sığ ve basit değerlendirmelerin ne denli boş olduğu arkeolojik gerçekliklerle kendini göstermiştir.

    Kriaritsi-Sykia Nekropolü: Beşiktaş’takiyle aynı

    Yunanistan Makedonyası’nda yer alan Kriaritsi-Sykia Nekropolü, Beşiktaş gibi Erken Tunç Çağı’na tarihlenmiştir. Mezar planları, boyutları, kremasyonların yerleştirildiği taş kutular ve yakma geleneği Beşiktaş kromlekli mezarları neredeyse aynıdır.

    Türkler’in tarihlerini Çin kaynaklarından ibaret sayan, Türk-Moğol akrabalığını savunan bazı biliminsanlarının MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğunun farkında varamadıkları görülmektedir. Tarihsel kabul Türk adının ile kez 8. yüzyılda Göktürk Dönemi’nde kullanıldığı üzerinedir. Oysaki Zerdüşt Dini’nin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı 5. yüzyılda yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tur”, “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan Ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır. Avesta’da Tura adı, Amu Derya ve Sir Derya havzalarında yaşayan insanlara verilmiştir. Bu durumda Turan Ülkesi’nin Geç Antik Çağ’da Türkler’in yaşadığı coğrafya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda MÖ 4. yüzyılda başlayıp MS 11. yüzyıla uzanan Avesta-Şehname sürecinde Türkler’e Ariler’in verdiği ilk ismin Tur-Tura olduğu, ülkenin ise Turahya ve Tura olduğu anlaşılmaktadır.

    Avesta’da Türkler’e yapılmış atıf çok daha erken dönemlere taşınabilir. Zerdüşt dinine ait ilk kutsal kitabın çok büyük olasılıkla MÖ 4. yüzyılın başlarında kaleme alınmış olduğu düşünülmektedir. Zerdüşt’e ait hafızalardaki kutsal sözlerin kıdemli Moglar (rahipler) tarafından yazılıp, nüshalarının çoğaltılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kaleme alınmaya başlanan ilk Avesta’nın özellikle Akhaimenid (Pers) kralı III. Darius (MÖ 336-330) döneminde 120 bin adet boğa derisine altın suyuyla yazılıp, çoğaltılmış olduğu ve bunların da imparatorluğun siyasi yönetim merkezi Persepolis’te koruma altına alındığı bilinmektedir. Büyük İskender MÖ 330 yılının Ocak ayında Persepolis’i yakarak tahrip etmiş ve bu sırada kutsal metinler de yokolmuştur. Sonraki süreçte Parth Krallığı (MÖ 2 yüzyıl- MS 3. yüzyıl) ve özellikle Sasaniler (226-651) bu felaketi telafi etmeye çalışmışlar ve eldeki metinleri Yeni Avesta’ya dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda yokedilen ilk kitapta Türklere işaret eden “Tur”, “Tura” ve “Turahya”nın terimlerinin mevcut olduğu ve Yeni Avesta’ya da buradan aktarılmış olduğu kuvvetle muhtemeldir.

    Bu değerlendirmeler, Pers dünyasında Türkler’in MÖ 4. yüzyıldan beri bilindiğine ve yazılı belgelerde yer almış olabileceğine işaret etmektedir. Zaten MÖ 6 ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka heyeti tasvirleri, Pers kutsal kitabı Avesta’da anılan Türkler’in arkeolojik kanıtlarından başka bir şey değildir. Ortaçağ’da yazılmış olan, konuları yarı tarihi yarı destansı anlatan Şehname (Şahlar Tarihi), Avesta’dan sonra Tur ve Turan isimlerinin geçtiği ilk yazılı kaynaklardan biridir.

    Beşiktaş’taki kromlekli mezarların, kremasyon gömülerin Türklerle ya da Türklerin atası olabilecek toplumlarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyorum. Arkeologların gündeme getirmesi ve tartışması gereken bir konunun gazeteciler tarafından manşetlere taşınması, Türkiye, Avrasya ve Önasya arkeolojisini bilmeyen tarihçiler ve hititologlar tarafından desteklenmesi maalesef Türkler’le ilgisi olmayan bu mezarların gereksiz ve yanlış bir biçimde kamuoyuna sunulmasına, arkeolojik bir kirlenmenin oluşmasına neden olmuştur. Yeni keşiflerle durmadan gelişen ve değişen arkeoloji, bir yandan da “magazinsel” bir boyuta ilerlemektedir.

    Şevket Dönmez inceledi

    Prof.Dr. Şevket Dönmez, alandaki laboratuvarda kazıda bulunmuş ve onarılmış bir çanağı inceliyor.

    Arkeolojinin temel heyecanı, toprağın içinde ne olduğunun bilinmemesidir. Kazılarla açığa çıkan mimari kalıntılar ile küçük buluntuların ne anlama geldiklerini bilimsel yöntem ve yaklaşımlarla ilgilenen insanlara duyurulması ise kazı başkanları ile arkeologların başlıca görevlerindendir. Geldiğimiz noktada arkeolojik bilgilendirmelerin akademik yollar yerine çok hızlı ve popüler bir şekilde, üstüne üstlük giderek artan bir oranda gerçekleştiğini görmekteyiz. Arkeolojinin temel özelliği ve gerçekliği somut bulgudur. Bulgu bir döneme aittir ve arkeolojik bir kimliği vardır. Bulgunun kimliği, açığa çıktığı bağlamın kültürüdür. Arkeolojik bulgunun ne dönemini ne de kimliğini değiştirebilirsiniz. Belli bir süre yanıltılabilirsiniz ancak sürecin sonunda, başka kazılarda ortaya çıkan benzer bulguların da yardımıyla konu edilen bulgu ait olduğu döneme ve kültüre iade edilecektir. Sözkonusu iade sürecini Beşiktaş kazıları ile de yaşamaktayız. Arkeolojik kirlenmeler maalesef böyle başlar, yıllar içinde birikir, gerçek uzmanların bunları temizlemesi ise onlarca yıl alır.

    Beşiktaş kromlekli mezarlarının coğrafi düzlem ve ölü yakma geleneği temelinde Türk toplumları ile ilgili bulunmamaktadır. Türkler, öntarihleri ve tarihleri boyunca ölülerini beden bütünlüğünü koruyarak (inhumasyon) toprağa gömmüşlerdir. Hazar Denizi’nin doğusundaki uçsuz bucaksız Amu Derya (Ceyhun) ve Sir Derya (Seyhun) havzalarında göçebe olarak tarihlerine başlayan Türk toplumları, Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dinleri gibi inanç sistemlerinde ölülerini yakma gereği duymamışlardır. Soylularını kurganlara, çoğunlukla mumyalayarak defneden Türk toplumları için ölülerini saklamak, ata kültünün yaşatılması bakımından hayati bir öneme sahipti.

    Türk coğrafyasında ölü yakma uygulaması Hint-Avrupalı göçebeler ile Hintli Aryanlar’ın bir geleneği olarak ortaya çıkmış ve günümüze değin varlığını sürdürmüştür. Hindular’dan Budistler’e geçmiş olan kremasyon uygulaması, sonraki süreçte Budizm’in de bir parçası olmuştur. Tarihsel süreçte Budizm’i benimseyen ve ayrıca Çinlileşmeye başlayan Türk toplumları kolay bir biçimde asimile olmuşlar ve ölülerini yakmaya başlamışlardır. Öz kültürlerinden, benliklerinden, tarihlerinden ve geleneklerinden koparılmış olan, Türklükle ilgisi kalmayan toplumların kremasyon geleneğine sahip olmaları nedeniyle, ölü yakma uygulamasının bir Türk geleneği olduğunu düşünmek arkeolojik ve antropolojik cehaletten başka bir şey değildir. Ayrıca ne antik Pers kaynaklarında ne de Avesta ile Şehname’de Türk toplumlarının ölülerini yaktıklarına dair herhangi bir atıf bulunmamaktadır. İslâmiyet’le birlikte mumyacılık geleneğini bir süre daha devam ettirmiş olan Oğuz ve Türkmenler’in, Batı’ya yani Önasya’ya kümbet ve türbe geleneğinde mumyalama uygulamasını taşımış oldukları gözlenmektedir.

    Türk toplumlarının öntarihi eski Pers kaynaklarından izlenebilmektedir. MÖ 6. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türkler’in Sakalar’la (Doğu iskit) başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. Ölü gömme geleneği olarak Gök Tanrı (Tengricilik) ve Zerdüşt dini temelinde inhumasyonu uygulayan Türk toplumlarının bir Hint-Avrupa âdeti olan kremasyonu hiçbir zaman tercih etmemiş olduklarını belirtmek isterim.

    Kremasyon uygulaması

    Prof. Dr. Şevket Dönmez kremasyon uygulaması sonrasında bir araya getirilmiş insan kemikleri hakkında arkeolog Hasan Binay’dan bilgi alıyor.

  • ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    ‘Türk-Altay kuramı’nın önlenemez savruluşu!

    İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine dair yaptığımız yayınlar, Türklerin kökenini Orta Asya’ya dayandıran ve tarihsel olarak Batılılar tarafından empoze edilen teorileri tartışmaya açtı. Türkleri, uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırıp “Sarı Irk”a dahil eden bu anlayışın ülkemizdeki takipçileri de, şimdilerde Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar geri götürmüş durumda!

    Türklerin atayurt sorunu ile ilgili radikal görüşler içeren dosyanın yayını (#tarih Nisan 2018), üzerinden iki ay geçmesine karşın -konu ile ilgili tartışmaların yatışması bir yana- uluslararası bir boyut kazandı. İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine eski Pers kaynakları çerçevesinde bakan, katkı sağlayan ve tarihî görseller üzerinde antropolojik-stil kritik gözlemler içeren çalışmamızın yaptığı etki, bundan böyle Türk tarihinin erken dönemleri ile ilgili hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını göstermektedir.

    Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun siyasi yönetim merkezi olan Persepolis’in görkemli Apadana Sarayı merdivenlerindeki Saka (Doğu İskit) figürlerinin tarihsel Türk tipi olan çarpıcı benzerliklerini gündeme getirmemiz, dış basında ve özellikle Yunanistan’da büyük bir ilgi ve bir o kadar da reaksiyonla karşılandı. Yunanistan’da çok sayıda web ve blog sitesinde konu edilen ve yoğun olarak tartışılan eski Türkler’in İskitler’le olan benzerlikleri ve Saka-Türk bağlantılarının bilimsel yaklaşımlar yerine arkeopolitik temelde konuşulması, çalışmamızın Erken Türk Tarihi açısından ne kadar doğru ve önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

    Sakalar

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Kral Büyük Darius’a hediye getirilen elçi heyetleri arasında Saka heyetinin mensubu Saka savaşçısı. MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Perslere bağlı iki Saka satraplığı kurulmuştur.

    Atayurdumuzun Maveraünnehir-Horasan bölgeleri olabileceği konusunda İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisine yapmış olduğum katkıya Yunanistan’daki genel yaklaşım, klasik Batı dünyasının bakışaçısı ile koşut olup, İskitlerin eski Yunan dünyası ile kültürel ilişkilere sahip bir Hint-Avrupalı halk olduğu yönündedir. Oysa ki eski Yunan dünyasının Anadolulu tarihçisi Herodotos, İskitler’in tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Bugüne değin İskit Ülkesi’ne (Skythia) ait Batılı görüşler, Macaristan’dan Moğolistan ve Doğu Türkistan’a kadar uzanan devasa coğrafyada bu göçebelerin tümüyle Hint-Avrupa ailesine mensup, Aryan toplumlar olduğu noktasında birleşmektedir. Üstüne üstlük yazısı olmayan İskitler’in İranî bir dile sahip oldukları bile yazılmıştır.

    Arkeolojik ve tarihsel bulgularla uyuşmayan bu tezlerini yıllardır her platformda savunan Batılı eskiçağ uzmanlarına karşı Türkiye’de İskit konusunu çalışan biliminsanları ise, bu göçebeleri Türk ya da Ön-Türk olarak değerlendirmiş; ancak tezlerini kanıtlayacak ve Batılıları ikna edecek arkeolojik bulguları bir türlü sunamamışlardır. Daha da kötüsü bu tezlerini hiçbir zaman Batılı meslektaşları karşısında uluslararası etkinlerde savunamamışlardır.

    Yunanistan’da oluşan tartışma ortamının bir benzeri Türkiye’de de yaşanmaktadır. Türkiye’de şahsım dışında İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisi çalışan arkeolog bulunmadığı için, doğal olarak bir muhatap da ortaya çıkmamaktadır. Türkler’in atayurdu tezine yanıt verenlerin tarihçi, hititolog ya da sanat tarihçisi olmaları, bu uzmanların arkeolojik değerlendirmeleri algılama konusunda güçlük yaşadıklarını göstermektedir.

    Konu ile ilgili söylediklerimiz aslında çok basittir ve özeti şudur: İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenlerin bugüne değin farkında olmadıkları Pers yazılı kaynakları ile Persepolis Saka kabartmalarının eski Türk tarihi çalışmalarında kullanılması gerekir ve yazıya MS 8. yüzyıl başlarında geçmiş olan Türkler uzun süreçli bir “Öntarih (Protohistorya)” yaşamışlardır.

    Çoğu araştırmacı Ön-Türk, Proto-Türk gibi terimlerin zaten kullanıldığını belirterek, Öntarih kavramının Türk tarihi için bir yenilik olmadığını gündeme getirmişlerdir. Öntarih kavramı karşısındaki bu söylemler bile, eski Türk tarihi çalışanların arkeolojiden ve arkeolojik bilgiden ne denli uzak olduklarının enönemli kanıtıdır. “Türkler’in Öntarihi” kavramı tümüyle arkeolojik bir yaklaşım olup, Ön-Türk, Proto-Türk terimleriyle karıştırılmamalıdır. Sözkonusu terimler Türklüğün oluşum aşamalarına atıf yaparken, öntarih kavramı MS 8. yüzyıla kadar kendilerini öz kaynakları ile anlatamamış Türklerin yazıyı bilen toplumlar tarafından farkedilerek kayıt altına alınmış olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle şahsım tarafından eski Türk tarihi ve arkeolojisinde ilk kez kullanılmış olan “Türk Öntarihi” kavramının Ön-Türk ve Proto-Türk terimleriyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

    Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Bugünkü Bulgaristan, Romanya, Moldova, Gagauzya, Macaristan, Ukrayna, Kırım, Belarus, Rusya Federasyonu, Başkurdistan, Çuvaşistan, Karaçay-Balkar, Yakutistan, Tataristan, Altay, Tuva, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan ve Doğu Türkistan’ın oluşturduğu dev coğrafyada yaşamış olan İskit topluluklarının yalnızca bir dil konuştuğu ve tek bir etnik gruptan oluştuğu noktasındaki fikirler bilimsel açıdan ciddiye alınmamalıdır.

    ‘Kurganların inşası’ çalıştayı Prof. Dr. Şevket Dönmez, davet edildiği “Constructing Kurgans” (29-30 Mart, Floransa) çalıştayında Türk-İskit- Saka tezinde Batılı meslektaşlarına anlatıyor.

    Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Orta Asya İskitler’nin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir. Karadeniz’in kuzeyinden Kuzey Rusya’ya uzanan geniş steplerde yaşayan Batı İskitler’in eski Yunan dünyası ile olan kültürel, sanatsal ve ticari ilişkileri, kıyılardaki Yunan koloni kentleri ile kurganlarda yapılan kazılarda açığa çıkarılan kültürel materyal üzerinden rahatça izlenebilmektedir. Kurganlarda bulunan kıymetli madenlerden üretilmiş sanatsal kaliteleri çok yüksek eserler üzerindeki İskit savaşçılarının görüntüleri, bunların üretildiği atölyelerdeki eski Yunan zanaatkârların onları gerçekçi biçimde resmettiklerini göstermektedir. Uzun saçları ve gür sakal-bıyıkları ile Avrupaî tiplere sahip İskitler’in fiziksel görünümleri, günümüz Macaristan, Bulgaristan ve Slav toplumları ile ciddi benzerlikler göstermektedir.

    Akhaimenid’lerin tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitler ise hafif çekik gözlü ve ince bıyık-seyrek sakallıdır. Hazar Denizi’nin doğusundaki Horasan-Maveraünnehir coğrafyasında yaşayan bu göçebelerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu fiziksel ve antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir.

    Saka savaşçılarının fiziksel karakterleri

    Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka Savaşçılarının fiziksel karakterleri, Batı-Orta Asya’nın (Horasan- Maveraünnehir) Demir Çağı’ndaki toplumların Türkler olduğuna işaret etmektedir.

    Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Batı İskitleri’nin yansıdığı eserleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Apadan Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da eski Anadolu ve eski Yunan sanatçıları resmetmiştir. Batı İskitleri ile Doğu İskitleri arasındaki resimsel farklılıkları inkar etmek ve bunu ifade etmek için başka nedenler aramak bir yerde eski Anadolu ve eski Yunan sanatını inkar etmek anlamındadır. Apadana Sarayı, Saka elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek, arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır.

    Apadana Sarayı’ndaki elçi heyetleri kabartmalarının Eski Anadolu ve Eski Yunan sanatçıları tarafından yapılmış olduğu gözönüne alındığında, sözkonusu figürler ile ilgili tüm kültürel ve fiziksel karakterlerin doğru olarak yansıtılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir. Pers döneminde Uvarazmi, Antik dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. MÖ 1000 yıllarına uzanan bu sürecin Türkler’in Öntarihi ile atayurduna ilişkin en somut bulguların izlendiği bir dönem olduğu görülmektedir.

    Medyada Türk-İskit-Saka kuramı Yunanistan medyasında büyük ilgi ile karşılanan Türk-İskit-Saka kuramı, aynı zamanda arkeo- politik bir reaksiyona ve endişeye neden oldu.

    Türkoloji’nin oluşum ve başlangıç dönemlerinde, aslen Türk olmayan ve Türkiye’de yaşamayan Batılı Türkologlar tarafından tasarlanılıp tarih yazımına yerleştirilen “Altaylar’dan yayılma” kuramının bugünlerde ısıtılıp tekrar gündeme getirilmiş olduğu görülmektedir. Bugün bile Batılı biliminsanlarının Türklerin ortaya çıktığı ve tarihte görüldüğü ilk coğrafya olarak Güney Sibirya, Doğu Altay ve Batı Moğolistan’ı (Türk-Moğol akrabalığı) işaret etmeleri, Türkoloji’nin kuruluş yıllarından bugüne değin bu konuda hiçbirşeyin değişmemiş olduğuna işaret etmektedir.

    Öğr. Gör. Dr. Semih Güneri’nin kaleme aldığı Türk-Altay Kuramı kitabı kökü dışarıda, Batılı bir teori olan Altaylar’dan yayılma kuramını (Türk-Moğol akrabalığı) temel almıştır.

    Türk-Altay kuramındaki temel amaç, en başından beri Türkleri uygarlığın doğduğu topraklar olan Anadolu, Mezopotamya ve İran’dan uzaklaştırmak ve bununla bağlantılı olarak “Sarı Irk”a dahil etmektir. Öğr. Gör.Dr. Semih Güneri’nin Nisan ayında yayınlanan Türk-Altay Kuramı adlı kitabı, bu görüşleri savunan bir çalışma olarak dikkati çekicidir. Türklerle ilgili Batılı görüşleri temel alarak kaleme alınmış bu kitapta, Altaylar Türkler’in atayurdu olarak işaret edilmektedir. İlginç olan, toplamda 23 milyon 500 bin km2’lik bir alanın (Avrasya-Orta Asya) arkeolojik bulgularını inceleyerek, Türk atayurdunu ve yayılımını saptadığını iddia eden Semih Güneri’nin, Doğu Anadolu arkeolojisini bile bilmediği gerçeğidir. Anadolu, Kafkasya, İran ve Suriye-Filistin arkeolojilerinde Doğu Anadolu İlk Tunç Çağı, Erken Transkafya, Kura-Aras, Karaz ve Khirbet Kerak terimleriyle karakterize olan ve oldukça geniş bir bölgede yayılım alanı bulmuş Erken Tunç Çağı (MÖ 3200-2000) kültürünü Türkler’le ilişkilendirme çabaları bile, sözkonusu kitabın bilimsellik seviyesi konusunda bir fikir vermektedir.

    Türk-Altay Kuramı kitabında Türkler’le ilişkili olduğu savunulan arkeolojik bulguların hangi kriterlere göre eski Türklere maledildiği ise ayrı bir sorundur. 23 milyon 500 bin km2’lik alanda 150-160 yıldır gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda bugüne değin yüzbinlerce arkeolojik bulgu açığa çıkarılmıştır. Semih Güneri ise kitabında kullandığı 40-50 buluntu çizimi ve 10 civarındaki harita ile bu devasa coğrafyanın 15 bin yıllık uzun tarihsel sürecinin arkeolojik sorunlarını çözmüş ve Türk tarihini Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 18.000) kadar indirmiş bulunmaktadır. Ancak “yazı, heykel, kabartma ile diğer resim sanatlarında bile zaman zaman güçlükle izlenebilen arkeolojik kimliklendirmenin, Paleolitik bir taş alet, kilden yapılmış bir kap ve kime ait olduğu bilinmeyen bir mezar üzerinden nasıl başarılabildiği”, sözkonusu eserlerde “Türk izinin nasıl yakalandığı” soruları ise arkeolog olmayan bu uzmandan yanıtları beklenilen sorulardır.

  • Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Hazar’ın doğusundan, Maveraünnehir’den geldik

    Türklerin kökenine dair geçen sayımızın kapak konusu, hem kamuoyunda hem bilimsel çevrelerde tartışma yarattı. İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan tarihçilerimiz, Batı’da sistemli ve planlı olarak geliştirilen ve bilimsel gerçekliğe aykırı kronolojik kurguya karşı genellikle duyarsız kaldılar. Prof. Dr. Şevket Dönmez, satırbaşlarıyla anlatıyor…

    Türk atayurdunun coğrafi sınırları üzerine bugüne değin yapılmış tartışmaları, ortaya çıkan çelişkileri ve Pers dünyası arkeolojik bulgularının bu konu üzerinde neden kullanılmadığı gibi hususları gündeme getirdiğim #tarih dergisi Nisan ayı sayısındaki makalem, İslâmiyet öncesi Türk tarihi ile ilgilenenler arasında farklı yorumlarla karşılandı.

    1990’lı yılların başından itibaren, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batılı araştırmacılar Hint-Avrupa atayurdunu saptamak amacıyla Hazar Denizi Havzası’nda yoğun arkeolojik araştırmalara başlamışlardır. Bunlar içinde Belçikalı arkeoloji heyetinin kurguladığı bir kronoloji, Batılıların arkeolojik faaliyetlerinin arkeopolitik fikirlerin öncülüğünde geliştirilmekte olduğunu göstermeye yetmiştir. Belçikalıların araştırmalarına göre MÖ 800-MÖ 200 yılları arası İskit Dönemi, MÖ 200-MS 500 yılları arası Hun Dönemi ve MS 500-900 yılları arası ise Türkî Dönem olarak belirlenmiştir. Sözkonusu yeni kronolojik düzenden de anlaşılacağı üzere, günümüzde İskitler bir yana, en eski Türk topluluklarından biri olduğu bilimsel bir gerçeklik olan Hunlar’ın bile Türk kökenli olmadıkları vurgulanmak istenmektedir. Buna karşılık, İslâmiyet öncesi Orta Asya Türk tarihi ve sanatı ile uğraşan Türk biliminsanlarının, sistemli ve planlı olarak geliştirilmekte olan, bilimsel gerçekliğe aykırı bu kronolojik kurguya karşı duyarsız kaldıkları görülmektedir.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi ve onun yardımcı bilim dalları olan eski Türk arkeolojisi ile Türk sanatı tarihi, yoğun biçimde Batılı meslektaşlarımızın yayın ve arkeopolitika baskısı altındadır. Orta Asya coğrafyasında bir elin parmaklarını geçmeyen çalışmalarımız, kendine bir sorun hedeflemediği için çözüme odaklı projeler de üretememektedir. Batılıların yoğun bilimsel ve yayın baskısı altında uluslararası bilimsel platformlarda bulunmayan uzmanlarımızın temel sorunu “Kendilerine Ait Olmayan Bir Atayurt” varsayımını savunmak zorunda kalmış olmalarıdır. Bugün gündemde olan “Altaylar’dan yayılma kuramı”, kökü dışarıda olan bir fikirdir ve Batı oryantalizmi ile Avrupa’dan empoze edilmiştir.

    Hazar Denizi’nin doğusundaki değerli topraklar, Antik Çağ’da Transoxiana, Geç Antik Çağ’dan itibaren Horasan, Ortaçağ’da Turan, Maveraünnehir ve Türkistan olarak anılmıştır. Bugün Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) gibi iki dev nehre sahip olmasına karşın, Sovyetler Birliği dönemindeki hatalı tarım politikaları yüzünden çölleşmeye başlayan bölge, Aral Denizi’nin yokolma derecesinde kuruması ile büyük çevre felaketleri yaşamaya başlamıştır. Buna karşın geçmişte sulu tarıma uygun geniş toprakları ile uçsuz bucaksız bozkırları bulunan Maveraünnehir, her dönemde Orta Asya’nın insan yaşamına en uygun bölgesi olmuştur. Türk topluluklarının tarihsel süreç boyunca yaşamlarını geçirdikleri en önemli yurtları bozkırlardır. Kuzeyi ve doğusu geniş bozkırlara sahip Maveraünnehir Türkler’in yaşayabilecekleri en yumuşak iklim ve en kullanışlı coğrafya olmuştur. Bu değerlendirmeler ışığında gerek sosyal medya gerekse de farklı yollarla tarafıma iletilen soruları maddeler halinde yanıtlamaya çalışacağım:

    1- Türkler neden Altaylar’da değil de Maveraünnehir’de ortaya çıktı?

    Altay Bölgesi ve Doğu Moğolistan MÖ 1. binyılda buzul komşuluğunda bulunduğundan çok sert bir iklime sahipti. Bugün bile iklimsel zorluklar nedeniyle seyrek bir nüfusa sahip olan bölgede 3000 yıl önce önemli bir uygarlık oluşturacak bir ekosistem bulunmuyordu. Günümüzde doğuda Kamçatka’dan batıda Tuna Havzası’na, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Mısır’a kadar uzanan dev bir coğrafyaya yayılmış Türk topluluklarının hiçbir ekonomik cazibesi olmayan, yüksek uygarlık altyapısı bulunmayan, medeni dünyaya uzak, sarı ırka yakın bir bölgeden çıkmış olmasını savunmak büyük bir yanılgıdır. Bugün tarihsel süreçten bize miras kalmış ne varsa, hiçbiri 3.000 yıl önceki Altaylar’da bulunmuyordu. Erken dönem Altay ve Moğolistan arkeolojisinde Türklerle ilişkilendirilebilecek bir bulgu da yoktur. MS 8. yüzyılda ortaya çıkan Türk alfabesi ve arkeolojik bulgular, türeme ile ilgili değil yayılmayla ilgili olmalıdır.

    Perslerin en erken tarihlerden itibaren Türk toplumlarının varlığından dolayı Turan olarak adlandırdıkları Horasan ya da Maveraünnehir’in tarihsel süreç içinde Türkler’den başka kimseye ait olmadığı noktasında arkeolojik bulgular giderek artmaktadır. Bunun filolojik ve arkeolojik kanıtları Pers (Akhaimenid) kültüründe mevcuttur. Tarihsel kabul Türk adının ile kez MS 8. yüzyılda Göktürk döneminde kullanıldığı üzerinedir. Oysa ki Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da “Turanlı” anlamına gelecek şekilde “Türk” adı MS 5. yüzyılda, yani bilinenden 300 yıl daha erken kullanılmıştır. Avesta’da anılan “Tura” kavmi ve “Turahya” yani Turan ülkesi, Türk adına tarihte yapılan en eski atıftır.

    Buna ilave olarak MÖ 6. ya da 5. yüzyıla tarihlenen Persepolis Apadana Sarayı’ndaki Saka heyetini krala takdim etmek üzere görevli olan Medli şahıs ile elini tuttuğu Saka savaşçısı arasındaki saç, sakal, göz tipi ve kıyafet farklılığı doğal biçimde yansıtılmıştır. Med kıyafetli görevlinin arkasında yer alan hafif çekik gözlü, düz sakallı ve sivri başlıklı Saka savaşçısı, Türk topluluklarının tarihte bilinen ilk görüntüsüdür. Apadana Sarayı kabartmalarına fiziksel özellikleri ile başarılı ve doğru biçimde yansıtılan Saka savaşçılarının çekik gözleri ile seyrek ve düz sakalları, tarihsel Türk tipi ile büyük benzerlik göstermektedir. Ellerinde hediye olarak getirdikleri kürkler, giysiler ve değerli kumaşları taşıyan Saka elçilerinin önünde yer alan atın kuyruğunun bağlanmış olması, bu insanların göçebe olduğunu göstermektedir. Persepolis kabartmalarında tasvir edilen Sakalar, MÖ 6. yüzyıldan itibaren Hazar Denizi’nin doğusunda Persler’e bağlı satraplıkları temsil etmektedirler: Saka Tigrahauda (Uzun-sivri uçlu başlık giyen Sakalar) ve Saka Haomavarga (Haoma içen/yapan Sakalar) satraplıkları…

    Maveraünnehir’in tarihsel toplumları ile bunların kültürel özelliklerini belirlemek için Batılılarca yürütülen çok sayıda arkeolojik proje bulunmaktadır. Bunların ortak amacı bölgenin Hint-Avrupalılar’ın atayurdu olduğunu İskitler, Hunlar, Kuşanlar, Eftalidler ve Sogdlar üzerinden kanıtlamaktır. Bu durum Türkler’le karışmış bir Pers kavmi olan Sogdlar dışında, Türk toplumları ile geleneksel bağlantıları bulunan Sakalar ile Hunlar’ın Batılılarca arkeopolitikaya alet edildiğine işaret etmektedir.

    Bir Hititolog tarafından yakın geçmişte yayınlanmış kitap, Türklerin Altay kökenli olduklarını gen araştırmaları üzerinden kanıtlamaya çalışmaktadır. Arkeolojik ve tarihsel belgeleri bir yana bırakıp tarihsel gerçekleri gen araştırmaları ile tahrif eden bu yayın, ne yazık ki daha Göbeklitepe’nin bile olmadığı bir dönemde ve etnisitenin oluşmadığı bir çağda Türklerin varolduğu gibi anlaşılmaz ve anti-bilimsel görüşler içermektedir.

    2- Tarihin ilk Türkleri göçebe miydi?

    Yalnız Türkler değil tüm insan toplulukları tarihsel yaşamlarına göçebe olarak başlamışlardır. Bunların bir bölümü, özellikle Yakındoğu’nun Anadolu, İran, Mezopotamya, Suriye ve Mısır ile İndus coğrafyası insanlarının büyük çoğunluğu, MÖ 10.000-6.000 yılları arasında yerleşik düzene geçerken; Arabistan Yarımadası, Kuzey Afrika’nın batısı, Avrasya ve Orta Asya toplumları ise göçebe yaşama devam etmişlerdir. Sonraki süreçte tarımın yayılması ile Orta Asya’da küçük grupların yerleşmeye geçtiği saptanmıştır. Yerleşen ilk toplulukların kim olduklarını etnik köken temelinde saptamak neredeyse olanaksızdır. Sözkonusu toplumlar ölü gömme gelenekleri dışında bizlere ırkları ile ilgili ipuçlarını bırakmamışlardır.

    Pers arkeolojik kaynaklarında izlenebilen Sakalar’ın ise ata iyi binmeleri, korkutucu düzeyde savaşçı olmaları, avcılık maharetleri onların göçebe oldukları göstermektedir. Zaten bugüne değin Sakalar’a ait herhangi bir yerleşme bulunamamıştır. Sakalar’dan sonraki süreçte Türk toplumlarının hem göçebe hem de yerleşik düzende yaşamış oldukları izlenebilmektedir. Ancak Sakalar’la aynı coğrafyada yüzlerce yıl sonra onların tarihsel özelliklerini taşıyarak yaşayan Oğuzlar’n çok büyük oranda göçebe hayata devam etmiş olmaları, konargöçer kültürün Türkler’in tarihsel sürecinde yerleşikliğe göre hep bir adım önde olduğuna işaret etmektedir. Yerleşik Türkler’in farklı kültürlerden rahatlıkla etkilenerek özlerini kaybetmeleri, göçebe Türkler’in geleneksel sosyo-ekonomik yaşam tarzlarını olan göçebeliğe ısrarla devam etmelerine neden olmuştur.

    Sakalar’dan Persler’e Persepolis Apadana Sarayı’nda kralın huzuruna çıkmaya hazırlanan Kappadokia Heyeti’ndeki hediye atın kuyruğunun düğümlenmiş olması, Sakalar’ın Pers sanatına hayat tarzları ile yaptıkları önemli bir etkidir.

    Persepolis Saka heyetindeki atın kuyruğunun düğümlü olması çok önemli bir göçebe bozkır geleneğidir. Persler, Proto-Oğuzlar olarak tanımladığım Sakalar’ın bu özelliğini dikkatle gözlemlemiş ve kabartmalara yansıtmıştır. Burada ilginç olan husus, at kuyruğu bağlama geleneğinin Pers resim sanatında yalnızca İran topraklarında değil, Orta Asya ve Anadolu coğrafyalarında da görülmesidir. Saka ve Pers geleneklerinde üretilmiş olan Pazırık Halısı üzerindeki at figürleri ile Tokat ili, Zile ilçesi yakınlarındaki Maşat Höyük’te bulunmuş bir çanak parçası üzerindeki at betiminin kuyruklarının şal benzeri bir nesne ile bağlanmış olması, bu geleneğin Türk toplulukları dışında da kullanılmış olduğunu belgelemektedir. Buna ilave olarak Persepolis Apadan Sarayı’ndaki Kappadokia heyetindeki atın da kuyruğu bağlıdır. Söz konusu bulgular, Sakalar başta olmak üzere tüm bozkır halklarının hayat tarzları ile Pers dünyası sanatçılarını etkilemiş olduklarına işaret etmektedir.


    At kuyruğu bağlama Kuzey Kappadokia’da yer alan Tokat-Maşat Höyük’ün Pers tabakalarında bulunmuş olan çanak parçası üzerindeki kuyruğu şal benzeri bir aksesuarla bağlanmış at figürü, Persepolis kabartmaları ve Pazırık halısındaki atlarla benzerlik göstermektedir. Sakalar’la başlayan at kuyruğu düğümleme geleneğinin Hun-Oğuz- Göktürk sürekliliğinde Türk halklarında yaşamış olduğu gözlenmektedir.

    3- İskitler ve Sakalar aynı mıdır?

    İskitleri en ayrıntılı biçimde Herodotos’un aktarımlarından izlemekteyiz. Sakalar ise Pers yazılı kaynakları ile arkeolojik bulgularında görülürler. Herodotos’un anlattığı İskitler, eski Yunan dünyasına yakın insanlar olup Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşıyorlardı. Herodotos bunların üç büyük gruptan oluştuklarını bildirir: Göçebe İskitler, Çiftçi İskitler ve Krali (Muhteşem) İskitler. Ukrayna, Kırım ve Güney Rusya’daki kurganlarda bulunan eserlerde betimlenmiş İskit savaşçıları iri yarı görünüşleri, uzun saçları, gür sakal-bıyıkları, Avrupai yüz tipleri ve kıyafetleri ile Pers dünyasında anlatılan Sakalar’dan tümüyle farklıdır. Yani Sakalar’ın aksine batıda, Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde yaşayan İskitler, Turani değil, proto-Slav görünümlüdür.

    Uzun saçlı, gür sakallı Kırım Kul ‘Oha’da açığa çıkarılan altın vazo üzerindeki uzun saçlı, gür sakallı İskit savaşçıları tip olarak Proto-Slav görünümlüdürler.

    İskit dünyasının doğusunda yaşadıkları için “Doğu İskitler” olarak da tanımlayabileceğimiz Sakalar ise çekik gözleri ve seyrek sakalları ile Hazar Denizi’nin doğusunda ve Aral Gölü’nün güneyindeki halkların etnik özelliklerine detaylı bakmayı zorunlu kılmaktadır. Tarihsel Türk tipinin hafif çekik gözlü, düz yüzlü, orta sıklıkta bıyık ve sakallı olduğu genel kabul görmüş bir gerçekliktir. Apadana Sarayı’ndaki Saka savaşçı figürlerinin tarihsel Türk tipi ile olan çarpıcı benzerliği, bugüne değin gözden kaçmış bir arkeolojik gerçekliktir.

    4- Türklerde ceset yakma geleneği var mıdır?

    Kurganlar Türklerin de ortaya çıktığı coğrafyanın bir mezar türüdür. Kurganlarda zaman zaman saptanan kremasyon (ölü yakma) geleneği en son Beşiktaş kazılarında bulunan mezarlar nedeniyle arkeoloji dünyası gündemine girmiş durumdadır. Türkler’in yaşadığı coğrafya ve ölü gömme gelenekleri araştırıldığında, geleneksel Türk gömü geleneğinde ölü yakma eyleminin hiçbir zaman olmadığı gözlenmektedir. Türkler’in ata kültü vardır ve ölülerini bir süre beklettikten sonra daima mumyalamışlardır. Bunun dışında komşu kültürlerden ve dinlerden etkilenmiş bazı Türk toplumlarında kremasyon uygulamasının varlığı saptanmıştır. Özellikle Çinlileşmiş ve Budistleşmiş Türklerde görülen ölü yakma geleneğinin Türk benliği ve geleneğini kaybetmiş toplumları etkilemiş olması, bu durumu Türkler’le ilişkilendirmemizi gerektirmemektedir.

    Ölü yakma geleneği bir Hint-Avrupa uygulaması olup, buradan Çin dünyası ile Budizme etki etmiştir. Anadolu’ya Oğuzlar, Türkmenler ve Kıpçaklar’la taşınan ölü gömme gelenekleri içinde yalnızca mumyalama ve inhumasyon bulunmaktadır. MS 920-924 yıllarında Hazar Gölü havzasına seyahat eden İbn-i Fadlan, henüz İslâmiyet’e geçmemiş olan Oğuzlar’ın cenaze törenleri hakkında çok değerli bilgiler vermiştir. Oğuzlar’ın kurgan inşa ettiklerini bütün detayları ile anlatan İbn-i Fadlan, daha sonra ziyaret ettiği Rus topraklarındaki bir cenaze töreninde ise cesedin bir gemi içinde gemiyle birlikte yakılması olayını anlatır. Aynı şahsiyetin aynı gezide ve yakın coğrafyalarda tanık olduğu toprağa gömme ve yakma geleneklerinin sahiplerinin Türkler ile Hint-Avrupalılar olması, Türkler’in ölülerini yaktığı konusunda ısrarcı olanlara 1100 yıl öncesinde verilmiş anlamlı bir yanıttır.

    Sakalar ve İskitler farkı

    Don Nehri Havzası’ndaki yer alan Varonesh Kenti yakınlarındaki Chastye Kurganı’nda bulunan gümüş vazo üzerindeki başlıksız, uzun saçlı, gür bıyıklı-sakallı İskit savaşçıları Avrupai görünümleri ile Turanî Sakalar’dan çok farklıdırlar.