Yazar: Şevket Dönmez

  • Acı üstüne acı kan üstüne kan/Kayna kazanım kayna yan ateşim yan…

    Acı üstüne acı kan üstüne kan/Kayna kazanım kayna yan ateşim yan…

    Amasya şehir merkezine 25 kilometre mesafedeki ve tarihi MÖ 450’ye kadar uzanan antik yerleşimde sürdürülen kazılarda, bu yıl da “Kurban Kültü” ve “Ateş Kültü”ne dair dinsel pratikleri gösteren yeni kanıtlara ulaşıldı. Erken Zerdüşt Dini’ne ilişkin buluntular, buradaki ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını, insan ve köpek dışındaki canlıların kurban edildiğini kanıtlar nitelikte.  

     Oluz Höyük, Kuzey-Orta Anadolu’nun önemli Demir Çağı yerleşmelerinden biri. Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan bu çok önemli antik yerleşmenin Anadolu arkeolojisine katkıları, kültürel-tarihsel-askerî boyutun yanısıra dinsel bir boyut da kazanmaya başlamıştır. 2B Mimari Tabakası (MÖ 450-300) ve 2A Mimari Tabakası’nda (MÖ 300- 200) açığa çıkarılan birtakım kalıntılar ile küçük buluntular, bilinmeyenlerin bilinenlerden çok daha fazla olduğu “Zerdüşt Dini” ile “Ateş Kültü”nün erken dönemlerinin anlaşılması noktasında çok önemli bilgiler sunmaktadır. 

    Oluz Höyük’e yaklaşık olarak MÖ 450’de Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu; mimarideki köklü değişim ile taşınabilir maddi kültür bulgularının işaret ettiği üzere, kültürdeki yeniliklerden anlaşılmaktadır. Anadolu’yu MÖ 550’den MÖ 330’a kadar 220 yıl boyunca merkezden atadıkları satraplarla yöneten Perslerin, Orta Anadolu’da Amasya coğrafyasının dahil olduğu Kappadokia (Katpatuka) Satraplığı’na büyük önem vermiş oldukları bilinmektedir. Perslerin bu Akhaimenid İmparatorluğu Dönemi’nde Erken Zerdüşt Dini’nin temel pratiğini oluşturacak olan Ateş Kültü inancını da yanlarında Oluz Höyük’e taşımış oldukları, sistematik arkeolojik kazılar sonunda günışığına çıkarılan bulgular ile desteklenmektedir. 

    Peçeli kurban ayini 1910’da Manyas Gölü kıyısındaki Daskyleion’da (Hisartepe) bulunan bu kabartmadaki iki kişi, kurban ettikleri boğa ve koyun kafaları ile betimlenmiş. Zerdüşt geleneklerine uygun giyinmiş bu şahısların yüzlerindeki peçeyi, kurbanı nefesleriyle kirletmemek için taktıkları düşünülüyor. 

    Oluz Höyük bulguları, Anadolu’nun bu yeni dininde heykel ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulunduğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir. Dönem olarak Klasik Çağ’ın sonları ile Erken Hellenistik Dönem’e denk gelen bu dönemde (MÖ 450-300), eski Yunan’ın pagan dinine ve kültürüne ait Tanrı-Tanrıça figürlü eserlerin bugüne değin ele geçmemiş olması; Oluz Höyük’te ateşin merkezde olduğu Erken Zerdüşt Dini yaşamında katı bir figür yasağı yani “anikonizm” bulunduğunu göstermektedir. 

    Oluz Höyük’teki kazılar, dinsel yaşamda Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inanmamız için yeterince kanıt sağlamaktadır. Pers Yolu’nun güneyindeki kazılar, bu alana bir Ateşgede inşa edilmiş olduğunu da göstermiştir. Oluz Höyük Ateşgedesi MÖ 450 yıllarında inşa edilmişti ve en azından MÖ 300-250 yıllarına kadar ayakta kalmıştı. 

    Kurban kanları için bir kanal  Oluz Höyük Ateşgedesi’nde bulunan gideri iri bir taşla kapatılmış 1 metrelik kanalın ağız kısmında bulunan hayvan kemikleri, kanalın kurban kanlarının yönlendirilmesi için yapıldığına işaret ediyor. 

    Anadolu’nun bu en eski Ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m. çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir “sella”yı barındırmaktaydı. Ateşgedenin batısı ile kuzeybatısında buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulunduğu bir Kutsal Alan vardı. “Kutsal Ateş Çukuru”nu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çukurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, buradaki ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını kanıtlar niteliktedir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü’nün varlığına dair problemleri üzerine yaptıkları teorik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gibi görünüyoruz. 

    Amasya’da bir Demir Çağı yerleşmesi  Amasya kent merkezinin 25 km. güneybatısında yer alan Oluz Höyük, neredeyse 2500 yıla uzanan tarihiyle Kuzey-Orta Anadolu’nun en önemli Demir Çağı yerleşmelerinden biri. 

    MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş olan Oluz Höyük Ateşgedesi basit mimarisi ile dikkati çekicidir. Taş döşeme yolların ulaştığı dikdörtgen bir mekan içinde çevresi taşlarla sınırlandırılmış yuvarlak planlı bir ateş çukurundan oluşan Ateşgede’nin üstü çok büyük bir olasılıkla açıktı. Bu özellikleri ve batı bitişiğinde yer alan Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı ile birlikte düşünüldüğünde Anadolu’nun belki de Önasya’nın en eski Ateş Tapınağı durumunda olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin, Hellenistik ve Roma dönemlerindeki ateş tapınakları için öncü rol oynamış olduğu düşünülebilir. 

    Oluz Höyük Ateşgedesi ve Erken Zerdüşt Dini Kutsal Alanı henüz tümüyle açığa çıkarılmış değildir. 2020 dönemi çalışmalarında Ateşgede’nin güneyinde yaptığımız genişleme ve derinleşmeler sonucunda çok önemli arkeolojik bulgulara ulaşılmıştır. Sözkonusu alanda ortaya çıkarılan bir kanal kalıntısı çok dikkati çekicidir. Yaklaşık 1 metre uzunluğundaki kanalın ters durumda yerleştirilmiş bir “kalipter” (kambur kiremit) ile taşlardan oluşturulmuş olduğu gözlenmektedir. Kanalın girişindeki toprak birikintisi içinde bulunan bazı hayvan kemik parçaları ile Ateşgede’ye olan yakın konumu burasının özel bir işleve sahip olduğuna işaret etmektedir. Gideri iri bir taşla kapatılmış olan kanalın çok büyük olasılıkla kutsal ateşin yanında gerçekleştirilen kurban ritüelleri ile bir ilgisi bulunmaktadır. Oluz Höyük arkeozooloji uzmanı Prof. Dr. Vedat Onar tarafından kanalın ağız kısmında bulunan hayvan kemikleri üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, bunların genç bir sığıra ait olduğu ve satır marifetiyle parçalandıkları anlaşılmıştır. 

    Bu bağlamda Ateşgede’nin hemen güneyinde yer alan kanal, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde Kurban Kültü’nün Ateş Kültü ile birlikte icra edilen dinsel bir pratik olduğuna işaret etmektedir. Bu özel kanalın değişik yapısı ve giderinin kapatılmış olması, burasının esas işlevinin kurbandan akan kanların yönlendirildiği ve biriktirildiği bir alan olduğunu göstermektedir. 

    Oluz Höyük’te geçmiş yıllarda yapılan kazılarda, Erken Zerdüşt Dini’nin pratikleri içinde hayvan kurbanları olduğuna dair bulgular açığa çıkarılmıştı. Kurban çukurlarında bulunan sığır, eşek ve domuz kafatasları, kurban edilen hayvanlarda tekdüzelik yerine çeşitlilik olduğunu göstermektedir. Herodotos’un, Persler’in sığır (öküz) ve eşek yediklerine dair aktardığı bilgiler, kurbanların Akhaimenidlerle olan ilişkileri hakkında şüpheye yer bırakmamaktadır. 

    Herodotos ayrıca, Ateş Kültü rahiplerinin (Mog, Magus) insan ve köpek dışında her canlıyı öldürebileceklerini aktarmaktadır. Bu bilgi, köpeğin kurban hayvanları içinde yer almadığına işaret etmektedir. 1910’da Manyas Gölü kıyısındaki Daskyleion’da (Hisartepe) bulunmuş bir kabartmada, ellerinde kurban aletleri bulunan iki şahıs, önlerindeki sunak üzerinde kurban etmiş oldukları boğa ve koyunun kafaları ile betimlenmiştir. Bu kabartma bir kurban ayinine ait olmalıdır. Ağızları bir peçe ile örtülü kişilerin Zerdüşt geleneklerine uygun giyinmiş oldukları gözlenmektedir. Bu durum, kurbanların insan nefesi ile kirlenmemesi için bir önlem olmalıdır. Şahısların sol ellerinde dibe doğru daralan silindirik aletlerin kurban işlevi ile ilgili oldukları anlaşılmaktadır (hayvanların tokmak benzeri ahşap aletlerle dövülerek öldürülmüş olmaları çok muhtemeldir). 

    Sade bir mimari  MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin basit mimarisi dikkat çekici. Taş döşeme yolların ulaştığı dikdörtgen bir mekan içinde çevresi taşlarla sınırlandırılmış yuvarlak planlı bir ateş çukurundan oluşan Ateşgede’nin üstü çok büyük bir olasılıkla açıktı. 

    Daskyleion kabartmasının sol üst köşesinde betimlenmiş nesnenin ise bir ateş sunağı olduğu görülmektedir. Bu bağlamda kurban törenlerinin Ateş Kültü ile ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Oluz Höyük’te Ateşgede’nin yanıbaşında açığa çıkarılan kurban kanalı, Pers betimleme sanatında anlatılmak istenen bir ritüeli arkeolojik olarak kanıtlamış bulunmaktadır. 

    Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük’te ateşe tapan ya da saygı duyan, Arkaik Monoteizm inancına sahip, tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunuyor. MÖ 450- 300 arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini’nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılıyor. 

    Zerdüşt Dini’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açık havada yanan ve korunan ateşin ve bunun yanında icra edilen Kurban Kültü’nün, Oluz Höyük’te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratikleri olduğu gözlenmektedir. 

  • Geçen yılın en önemli zaman yolculukları

    Geçen yılın en önemli zaman yolculukları

    Dünyamızda hayatı durma noktasına getiren küresel salgın, ülkemizdeki arkeolojik çalışmaları durduramadı. Bu zorlu süreçte kazı ekiplerinin en büyük güvencesi Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün verdiği önemli destekler oldu. 2020’de Türk ve yabancı bilim heyetleri ile müzelerimiz tarafından yaklaşık 300 arkeolojik kazı gerçekleştirildi. Kazılarda Paleolitik Dönem’den Geç Osmanlı Dönemi’ne uzanan sürecin mağaraları, yerleşmeleri, antik kentleri, kaleleri, mezarlıkları, tümülüsleri ve kurganları araştırıldı. Anadolu ve Önasya tarihini değiştirecek nitelikte binlerce önemli kalıntı ve bulgu ortaya kondu. İşte öne çıkan kazılar ve buluntular….

     KASTAMONU – KAHİNTEPE / MÖ 13. BİNYIL

     KARADENİZ’İN EN ESKİ YERLEŞİMİ

    Araç ilçesi yakınlarında bulunan Kahintepe’de Düzce Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Nurperi Ayengin’in bilimsel danışmanlığında yapılan kazılarda Karadeniz Bölgesi’nin bilinen ilk Neolitik Dönem yerleşmesi saptandı. MÖ 12 bin ile 7 bin yılları arasına tarihlendirilmesi teklif edilen yapıların dinsel amaçlı kullanılmış olduğu düşünülüyor. Karadeniz Bölgesi’nin en eski yerleşmesi ve tapınım alanı ortaya çıkmış bulunuyor. 

     KÜTAHYA – SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ / MÖ 29. YÜZYIL

     KİLDEN YAPILMIŞ SÜVARİ

    Kütahya Müzesi Başkanlığı tarafından kazılmakta olan Seyitömer Höyüğü, sıradışı bulgularıyla uzun zamandır arkeoloji dünyasının dikkatini çekiyor. 2020 dönemi çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı II (MÖ 2800-2400) tabakalarında bulunmuş olan kilden yapılmış bir süvari heykelciği, Önasya öntarihi için de çok önemli bir bulgu. Tek benzeri Filistin’de olduğu bilinen figürin, günümüzden 4500 yıl önceki uzun mesafeli kültürel ve dinsel ilişkileri kanıtlar nitelikte.

     KAYSERİ – KÜLTEPE (KANEŠ) / MÖ 23. YÜZYIL

     TAHTTAKİ ÇIPLAK TANRIÇA

     Anadolu’nun ilk başkentlerinden biri olan Kayseri yakınlarındaki Kültepe’de (Kanes), Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikri Kulakoğlu başkanlığında sürdürülen kazılarda Erken Tunç Çağı’na (MÖ 2200) ait bilinen en büyük boyutlu heykel açığa çıkarıldı. 45 cm boyundaki heykelde, süslü bir taht üzerinde oturan çıplak bir Tanrıça betimleniyor. Bu benzersiz heykel, Kültepe’ye özgü dinsel inançları yansıtan en nadide eserlerden biri olarak dikkati çekiyor. 

    ZONGULDAK – TIEION (TIOS) / MÖ 7. YY 

    FRİG GRAFİTİSİ

    Çaycuma ilçesindeki Tieion Antik Kenti’nde Doç. Dr. Şahin Yıldırım’ın bilimsel danışmanlığında yürütülen kazı çalışmalarında dış yüzeyinde Frig alfabesi ile yazılmış grafitiler bulunan çanak-çömlek parçaları ortaya çıkarıldı. Kentin akropol bölümündeki kazılarda bulunan ve MÖ 7. yüzyıla tarihlendirilen parçalar, Frig kültürünün Karadeniz kıyılarına ulaştığını kanıtlamakla birlikte, eski Yunan kolonizasyonu sırasında Anadolu’nun kuzey kıyılarının ıssız olmadığını da gösteriyor. 

    ERZURUM – ŞENKAYA / MÖ 6. YÜZYIL

    PROTO TÜRKLERİN İZLERİ

    Erzurum ili Şenkaya ilçesi Ormanlı Köyü’nde, bir çobanın ihbarı sonucu Erzurum Müze Müdürlüğü’nce koruma altın alınan bir stel-heykel (MÖ 6-5. yüzyıllar) keşfedildi. Elleri göğüs üzerinde bulunan ve belinde geniş bir kemer motifi olan erkek figürünün betimlendiği stel-heykelin daha erken tarihlere ait benzerleri Hakkari’de bulunmuştu. Avrasya ve Türkistan’da geleneksel olarak kullanılmış olduğu bilinen stel-heykellerin en erken örneklerinin Doğu Anadolu’da bulunmuş olması, İslâmiyet öncesi Türk tarihi (Proto Türkler) bakımından çok önemli. 

    AMASYA – OLUZ HÖYÜK / MÖ 6. YÜZYIL 

    FRİGLER VE DİNSEL PRATİKLER

    Amasya Oluz Höyük’te Anadolu’nun tekstil tarihine ait yeni ve çok önemli kanıtlar bulundu. İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şevket Dönmez başkanlığında yürütülen kazı çalışmalarında, Frig Dönemi’ne ait dinsel pratikleri gösteren yeni kanıtlara ulaşıldı. Kilden şekillendirilmiş dokuma tezgahı ağırlıkları ile boya kalıntıları yaklaşık 2500 yıllık bir tarihe işaret ediyor (Detaylı bilgi için bkz. sayfa 80). 

    İZMİR – SMYRNA / 3. YÜZYIL 

    TİYATRODA SATYROS KABARTMASI 

    Kadifekale ile agora arasındaki yamaçta yer alan Smyrna tiyatrosunda elinde avcı sopası (lagobolon) bulunan bir Satyros kabartması ortaya çıkarıldı. İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Akın Ersoy başkanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan eserin tiyatro mekanında bulunmuş olması, buradaki yapıların muhteşem ve fantastik heykel ve kabartmalarla süslenmiş olduğunu ortaya koyuyor. 

    AMASYA – VENK SUYU / 18. YÜZYIL 

    TEODOSİUS’UN MEZARI 

    Kent merkezinde yer alan Venk Suyu mevkiinde Amasya Müze Müdürü Celal Özdemir başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, bir rahibe ait olduğu tahmin edilen mezartaşı bulundu. 15. yüzyılda inşa edildiği düşünülen yapının girişinde açığa çıkarılan 1737 tarihli mezartaşı üzerinde, Rumca harflerle “10. Büyük Rahip Teodosius (burada yatıyor)” cümlesi yer alıyor. 

    BURSA – İZNİK (NIKAIA) / 5. YÜZYIL 

    ROMA’DA ÖLÜM EDEBİYATI 

    İznik’te Roma Dönemi’nden kalma bir mezar kitabesi bulundu. Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aygün Meriç’in danışmanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Nikaia kentinin nekropolü olduğu tahmin edilen alanda bulunan mezar stelinin bir kadın tarafından eşi ve oğlu için diktirildiği anlaşıldı. Stel, o dönemki “ölüm edebiyatı”nın zenginliğine işaret ediyor. 

    MARDİN – DERİK / 4. YÜZYIL 

    ERKEN HIRİSTİYANLIK YAPISI 

    Derik ilçesi yakınlarındaki Antik Gola yerleşim alanında Mardin Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kazılarda çok büyük olasılıkla Süryanilerle ilişkili bazilikal planlı bir kilise ya da vaftizhane olduğu düşünülen bir kalıntı açığa çıkarıldı. 4. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş olan yapının tabanı, dört mevsimin resmedildiği insan, hayvan, bitki ve haç motifleriyle süslü eşsiz kompozisyonlara ve kitabeli bir mozaikle kaplı. Güneydoğu Anadolu’daki en erken Hıristiyanlık yapılarından. 

  • Terörün vurduğu tarih

    Terörün vurduğu tarih

    Kuzey Suriye’deki benzersiz tarihî eserler, daha önce DAEŞ, sonrasında PKK/PYD terör örgütleri tarafından imha edilmiş veya örgütlere gelir sağlamak amacıyla yağmalanarak Batılı ülkelerde pazarlanmıştı.

    ŞEVKET DÖNMEZ

    Suriye, Öntarih Dönemi’nden (MÖ 10 bin) Osmanlı dönemi sonuna uzanan çok zengin bir kültürel mirasa sahiptir. En uzun sınırı Türkiye ile olan (911 km) Suriye’nin kuzeyi, anıtsal boyutlardaki höyüklerle doludur. Tüm bölge aynı zamanda Önasya’nın en verimli coğrafi parçası olan Bereketli Hilal’in içinde yer alır. Suriye’de içsavaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in coğrafyadan silindiği 2017’ye kadar arkeolojik değerler ile kültürel mirasın neredeyse tamamı sözkonusu terör örgütü tarafından acımasızca tahrip edilmiştir. Özellikle kuzey bölgelerdeki eski yerleşimler ve arkeolojik anıtlarda iş makineleriyle kazı yapma ve patlatma gibi her türlü yıkım gerçekleştirilmiştir.

    PYD/YPG/PKK terör örgütü de DAEŞ benzeri bir strateji ile höyükler ve antik yerleşimleri hedef almıştır. Buralarda eski eser bulmak için yaptıkları ya da organize ettikleri yağma kazıları ile yerleşmeleri yoketme sınırına getirdikleri izlenmektedir. Bu faaliyetler sonucunda topladıkları arkeolojik eserleri Batı antika piyasasına pazarladıkları da bilinmektedir.

    Suriye’nin kuzeybatısındaki coğrafyada yer alan Ain Dara yerleşmesi ile Hilvaniye, Cerablus Tahtani ve Tel Amarna gibi önemli höyükler Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarında koruma altına alınmıştı. Cerablus ile olan sınırımızın sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış’ta kazılar yapan Türk-İtalyan arkeoloji ekibi, Dış Kent’in Cerablus tarafındaki sınırlarını modern haritalama yöntemleriyle belirlemiştir. Bu örnek çalışma, Türkiye’nin bölgedeki arkeolojik değerlere ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir.

    Fırat’ın doğusunda gerçekleştirilmekte olan Barış Pınarı Harekâtı alanında da terör örgütleri tarafından yağmalandığı için yokolma riskiyle karşı karşıya olan çok önemli höyükler bulunmaktadır. En tanınmışları Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf’tır (Guzana).

    Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf, Suriye içsavaşı başlamadan önce bilimsel kazıların yapıldığı bir merkezdi. Son 10 yıldır ise yağma amaçlı kaçak kazılara maruz kaldı.

    Ayn el-Arab’ın 9 km güneybatısında yer alan Arslantaş, çok önemli bir Geç Hitit, Arami ve Assur merkezidir. Tel Ahmar’da da Arami ve Assur dönemlerine ait çok önemli arkeolojik değerler açığa çıkartılmıştır. Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf , Arami Dönemi anıtsal saray ve tapınakları ile tanınmaktadır.

    Terör örgütlerinin maddi kaynak oluşturma amacıyla sürdürdükleri eski eser bulma-satma politikaları, kalıcı arkeolojik değerlerin geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bölgenin terör unsurlarından tümüyle temizlenmesinden sonra hazırlanacak kültürel miras durum raporu çerçevesinde bir rehabilitasyon süreci başlatılması çok faydalı olacaktır.

    Prof. Dr. Şevket Dönmez 47. sayımızda (Nisan 2018) konuyla ilgili detaylı bir yazı kaleme almıştı.
  • 4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı, Anadolu’da kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenle birlikte kültür, sanat ve ticaretin de geliştiği bir dönem oldu. Bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) keşfedilen çiviyazılı tabletler, Assurlu tüccarların sorunlarını kent meclislerinde (Karum) çözdüklerini gösteriyor.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda (MÖ 1950-1720) gerçekleşen ve Anadolu için kırılma noktası oluşturan bazı önemli gelişmeler, beraberlerinde bir hukuk ve meclis sistemi oluşmasına neden olmuştu. Gelişen ticari faaliyetlerle birlikte artan cinayet, soygun, el koyma, kaçakçılık, fidye ve senet ödememe gibi konular, Anadolu’da hukuku ve bununla bağlantılı olarak meclisin kurumsallaşmasını sağlamıştı. Yazı gibi hazır bir biçimde Mezopotamya’dan taşınan bu hukuk ve meclis sistemini, arkeoloji literatüründe “Kapadokya Tabletleri” olarak bilinen Kültepe çiviyazılı kil tabletlerinden öğreniyoruz.  İlk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da meclisin varlığından bahsediyor. Sumer uygarlığındaki (MÖ 2900-2500) İhtiyar Meclisi, krallıkla yönetilen kent-devletleri (Ur, Uruk, Kiş, Nippur, Lagaş, Girsu) halindeki Sumerler’in siyasal konularda kent büyüklerine danıştığına işaret ediyor. Sumer’den sonra aynı coğrafyada yani Güney Mezopotamya’da kurulan Eski Babil Krallığı’nda (MÖ 19-16. yüzyıllar) da İhtiyar Meclisi’nin yanısıra bir Genel Meclis’in (Halk Meclisi) olduğunu biliyoruz.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda hukuk ve meclis sisteminin arkaplanına bakarsak, döneme ilişkin yazılı belgeler, daha MÖ 20. yüzyılın başından itibaren Anadolu halkının çeşitli etnik gruplardan oluştuğunu, bunların da Hitit, Luvi, Pala, Hatti ve Assurlu olduklarını söylüyor. Tabletlerin Eski Assur lehçesi ile yazılmış olmalarından Assurlular’ın Anadolu’ya ticaret yapma amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı getirmiş olduklarını anlıyoruz. Assurlular’ın, bugünkü Kuzey Irak sınırları içinde kalan ülkelerinden Anadolu’ya gelmelerinin en önemli nedeni, kendi memleketlerinde doğal kaynaklardan yoksun olmalarıydı.

    4000 yılın kadim mirası:-3
    Assurlu tüccarlar Anadolu’ya geldiklerinde “karum” dedikleri mahalleler kurmuşlardı. Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) Karumu’nda bir Kent Meclisi de vardı.

    Assurlu tüccarlar, MÖ 1950’lerden Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkından olan Hititler’in Anadolu’da ilk siyasi birliği kurduğu MÖ 1720’lere kadar Anadolu’da kalmışlardı. Yaklaşık olarak 230 yıl kadar süren bu dönem, Assur Ticaret Kolonileri Çağı ya da Karum Dönemi olarak anılıyor. Bu dönemde Anadolu’da kuvvetli ve kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenin, kültür ve sanatın geliştiğini gözlemliyoruz. Assurlu tüccarlar kendi ülkelerinde geldiklerinde, Anadolu’nun belli başlı kentlerinin etrafında “karum” dedikleri kendi mahallelerini kurmuşlar ve yerli halkla kaynaşmışlardı. Merkez karum, bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) yer alıyordu. Anadolu’da dönemin en güçlü kent-devleti olan Kaneş, Assur kentinin resmî ticaret ortağıydı. Bu kaynaşma sonucunda Anadolu sanatı Mezopotamya sanatının özelliklerinin etkisi altında yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nın en gözalıcı gelişimi de mimaride gerçekleşmişti. 1948’den beri Türk arkeologlar tarafından kazılan Kültepe, dönem mimarisinin en iyi izlendiği merkez oldu. İlk defa bu dönemde Anadolu’da saray diyebileceğimiz avlulu anıtsal yapıların ortaya çıktığı gözlemleniyor. Bu anıtsal yapılarda kentin kralı ya da prensinin oturduğu anlaşılıyor.

    Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda görülen ülkeler arası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakımlardan da geliştirip zenginleştirmişti. Protohistorik (Öntarih) Dönem’de barış içinde madencilikle ve tarımla uğraşan kentler, kendilerini çevreleyen ve koruyan sur duvarlarının da kanıtladığı gibi bu çağda korunabilmek için askeri bakımdan da güçlenip kent-devletlerine dönüşmek zorunda kalmışlardı.

    4000 yılın kadim mirası:-4
    Hellenistik Dönem Halk Meclisleri Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Ülkemizdeki en ünlü “bouleuterion”lardan biri Priene’de (sağda), bir diğeri ise İzmir’deki Metropolis Antik Kenti’nde ortaya çıkarılmış (solda).

    Geleneklerini Mezopotamya’dan alan Kaneş (Kültepe) Karumu’nda, bir Kent Meclisi’ne (Bit Alim) de rastlanıyor; meclis üyeleri genellikle Karum’un zengin tüccarlarından oluşuyordu. Bu meclis çoğunlukla Karum’daki Assurlu tüccarlarla ilgili konuları görüşüyordu. Siyasal kararlar alabilen Kaneş Kent Meclisi aynı zamanda kentin en büyük yargı kurumuydu. Fakat Kültepe’de bugüne dek yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında Kent Meclisi’ne ait olduğu düşünülebilecek özel bir yapı saptanamadı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Karum’u yani Büyük Pazar Yeri bulunan Anadolu kentlerinde görülen Kent Meclisi, daha sonraları ortaya çıkacak eski Yunan sitelerindeki (MÖ 500) Halk Meclisi’nin (boule) de kurumsal atasını oluşturdu. Özellikle Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Genelde kareye yakın dikdörtgen planlı olan bu yapıların içinde tiyatro gibi oturma basamakları da vardı. Ülkemizde en ünlü “bouleuterion”lar, Ephesos, Patara, Priene, Kibyra ve Aphrodisias’ta açığa çıkarılmıştır.

  • Osmanlı Haremi’ne Assur’un selamı var

    Osmanlı Haremi’ne Assur’un selamı var

    Harem düzeninin kurucusu, Osmanlıların ortaya çıkışından yaklaşık 2300 yıl önceki Assurlular. Onların teşkilatlandırdığı Harem, hadımağaların kadar neredeyse aynı şekilde Topkapı Sarayı’nda da görülür. “Babanu” ve “bitanu” denilen iki ana salon Osmanlı devrinde “birun” ve “enderun” olmuştur. Türklerin Sakalarla başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, bu kültürü Türk-İslâm Anadolu’suna taşımıştır.

    Kadın, Anadolu’da Neolitik Dönem’den itibaren kutsalı göstermek için betimlendi. Paganizmin özü olan tabiatın canlanması ve ölmesi kadının doğurganlığı ile ilişkilendirildi. Bu kapsamda üretilmiş en çarpıcı kadın betimlemeleri Konya-Çatalhöyük’te bulunmuştur. Bir tapınım duygusunun ve uygulanmasının varlığına işaret eden kilden yoğrulmuş veya taştan oluşturulmuş heykelciklerin en güzelleri, dolgun hatlara sahip Ana Tanrıça’yı temsil edenlerdir.

    Erken Öntarih’te (Neolitik ve Kalkolitik dönemler) Ana Tanrıça’nın yeryüzündeki gölgesi olan ve ailenin başı sayılan, tarih sahnesine erkekle birlikte çıkan kadın, tarihsel süreçte toplum içindeki yerini ve gücünü sürekli olarak kaybetti. Kuzey Mezopotamya’daki Assur ile Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) arasında MÖ 1950-1750 yılları arasında sürdürülen ticaretle ilgili 30 bini aşkın çiviyazılı tablette kadınlarla ilgili bilgiler erkeklere göre çok daha azdır. Kapadokya tabletleri de denilen Kültepe belgeleri, MÖ 2000’lere gelindiğinde Anadolu tarihinde ilk defa toplumda ve ailede egemen unsur olarak erkekleri işaret etmeye başlar. Anadolu tarihinde Assurlu tüccarlarla başlayan Samileşme sürecinin sonunda ise kadın kendini “harem” denilen bir kurumun içinde bulmuştur.

    Assur sarayında Harem odası Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal anlamda ilk olarak Geç Assur Dönemi saraylarında görülür. Assur sarayı planında “babanu” ve “bitanu” adı verilen iki ana avlunun doğusunda Harem kısmı var.

    İlk olarak Akkadca’da “haramu” şeklinde görülen harem kelimesi örtmek ve gizlemek anlamına geliyordu. Akkadçadan Arapçaya geçerek “haram”a dönüşen sözcük, yasak olanı tanımlamak için kullanılmıştır. İslâmiyet’in kabulü sonrası Türkçeye de “haram” biçiminde giren kelime “Harem” olarak da “yasak mekân” boyutu kazanmıştır. Türk tarihinde Fatih Sultan Mehmet döneminde kurumsallaşmasını tamamlayan Harem, girilmesi yasak bir mekân olarak ortadan kalktığı döneme değin hep merak konusu olmuştur.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihinde yeri olmayan bir kurum olan Harem’in kökeni MÖ 9. yüzyıla değin uzanmaktadır. Bir Sami geleneği olan Harem, mekansal ve kurumsal anlamda ilk olarak Yeni (Geç) Assur saraylarında görülmektedir. Sözkonusu saraylar “babanu” (babu=kapı) ve “bitanu” (bi- tu=ev) denen iki ana avluya sahipti. Daha geniş olan “babanu” dışta, “bitanu” ise iç kısımdaydı. Bu avluların çevrelerinde idari fonksiyona sahip küçük odalar ile yaşam alanları bulunmaktaydı. “Babanu” ile “bitanu” arasında her iki avluyu birbirine bağlayan “ana kabul salonu” yer almaktaydı. Taht odası ya da kral dairesi de denilebilecek bu salon, sarayın en büyük kapalı mekanıydı. Ayrıca, özenli bezemeleriyle sarayın diğer odalarından ayrılırdı.

    “Bitanu” yakınlarında yer alan Harem bölümü aynı zamanda Yeni Asur saraylarının en mahrem alanıydı. Sarayın diğer avlularından korunaklı girişlerle ayrılmış olan bu alanda sadece kralın eşleri, ailesi, cariyeleri ve hadım edilmiş görevliler bulunurdu. Hadımlar yalnızca Harem’de değil sarayın diğer alanlarında da gezebilir, görev yapabilirdi. “Babanu”daki en yüksek görevli “rab şar eşi” denen başhadımdı. “Bitanu”nun başı yine bir hadım olan “şa muhhi bitani” ya da “rab ekalli” idi. Harem’in sorumluluğu ise “şar eşi” denilen Hadımağaya bırakılmıştı.

    Harem sakinleri MÖ 668-627 arasında hüküm süren son büyük Assur kralı Asurbanipal’i kraliçe ve Haremdeki kadınlarla betimleyen kabartma. Sarayın Harem bölümünde kralın eşleri, ailesi ve cariyeleriyle birlikte hadım edilmiş görevliler de vardı.

    Assur saraylarından Topkapı Sarayı’na

    Osmanlıların kuruluşundan yaklaşık 2300 yıl önce Önasya’nın ilk büyük imparatorluğunu kuran Assurlular’ın teşkilatlandırdığı Harem’in, Hadımağalara kadar neredeyse aynısını Topkapı Sarayı’nda görmek tarihin en şaşılacak olaylarından biridir. Daha da önemlisi Topkapı Sarayı (15. yüzyıl) ile Musul yakınlarındaki Kalhu’da (Nimrud) açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı’nın (MÖ 9. yüzyıl) plan şeması ile avlu ve kapı isimleri bakımından benzerliği, Doğu uygarlığının 2500 yıllık bir süreçte kurumlarını inanılmaz bir şekilde muhafaza etmiş olduğuna işaret etmektedir. Bu kapsamda Yeni Assur saraylarının Osmanlı sarayındaki Birun (babanu), Enderun (bitanu), Arz Odası (ana kabul salonu) ve Harem düzeninin atası olduğunu söyleyebiliriz.

    Akhaimenid (Pers) İmparatorluğu’nun başkenti Persepolis’te gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar da, pek çok saraydan oluşan bu merkezde Harem ya da Haremler bulunduğunu kanıtlamıştır. Tarihsel kaynaklar Pers kralının başkentten ayrıldığında hazinesi ile birlikte haremini de yanında götürdüğünü bildirmektedir. MÖ 546’dan itibaren Anadolu ile birlikte Mezopotamya’yı da topraklarına katan Persler’in, Assur ve Babil saray teşkilatını da benimsemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türkler’in Sakalar’la (Doğu İskitler) başlayan tarihleri boyunca İran coğrafyası içinde bulunmaları, saray ve Harem kültürünün Türk-İslâm Anadolu’suna taşınmasına neden olmuş gibi görünmektedir.

  • İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    2019 yılı Türkiye’nin yine arkeolojik değerlerine sahip çıktığı ve önemli kazıların gerçekleştirildiği bir yıl oldu. 122’si Türk kazı başkanlıklarınca 32’si ise yabancı ekipler tarafından, toplam 154 sistematik bilimsel araştırma yapıldı. Antik kentler, höyükler, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; kalıcı değer taşıyan birbirinden önemli sivil, dinî ve askerî yapılar keşfedildi; buluntular açığa çıkarıldı.

    Çatal Höyük (Konya)

    MÖ 80. Yüzyıl, İnsan Dişinden Takı

    Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Çiler Çilingiroğlu başkanlığında Konya ili Çumra İlçesi’ndeki Çatal Höyük’te geliştirilen arkeolojik kazılarda takı olarak kullanılmış 3 insan dişi keşfedildi. Türkiye’nin en önemli Neolitik Dönem (MÖ 8000-5500) yerleşmelerinden olan Çatal Höyük’teki sözkonusu bulguların insan kalıntısı olması oldukça şaşırtıcı. Benzeri takıların hayvan dişlerinden üretildiği Anadolu öntarih sürecinde böyle bir durumla ilk defa karşılaşıldı. Henüz anlamlandırılamayan delikli insan dişlerinin ne amaçla takı olarak kullanılmış olduğu halen tartışılıyor.

    Kahintepe (Zonguldak)

    MÖ 80. Yüzyıl, Çanaksız ve Çömleksiz

    Kastamonu ili Araç ilçesinde yer alan Kahintepe’de Düzce Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Nurperi Ayengin danışmanlığında yapılan kazılarda Karadeniz Bölgesi’ndeki ilk Akeramik Neolitik (Çanak-Çömleksiz) yerleşmesi saptandı. Kazılarda yuvarlak bir yapı kalıntısının yanısıra, öğütme taşları ve süs eşyaları bulundu. Neolitik Dönem’in (MÖ 8000-5500) bugüne değin Karadeniz Bölgesi’nde yaşanmamış olduğu düşünülüyordu. Kahintepe kazıları bu hatalı görüşün değişmesi noktasında çok önemli kanıtlar sunmaya başladı.

    Cankurtaran (İstanbul)

    14. Yüzyıl, Şapel ve Freskolar…

    Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların (Sur-u Sultani) Cankurtaran mevkiinde gerçekleştirilen restorasyon amaçlı arkeolojik kazıları sırasında, Mangana bölgesi olarak anılan alanda bir şapel kalıntısı keşfedildi. Duvarları oldukça yüksek seviyede korunmuş olan şapelin iç mekanında çok önemli duvar resimleri (freskolar) açığa çıkarıldı. 14. yüzyıla tarihlenen şapel ve duvar resimlerinin keşfi ile İstanbul Geç Antik Çağı’nın kayıp bir yapısı arkeoloji dünyasına tanıtılmış oldu.

    Şapinuva (Çorum)

    MÖ 15. Yüzyıl, İlk Hitit Kafatası

    Çorum’un Ortaköy ilçesi sınırları içinde bulunan Hitit başkentlerinden Şapinuva’daki kazı çalışmalarında Orta Hitit Dönemi’ne (MÖ 1500) tarihlenen insan kafatası ve uyluk kemiği bulundu. Hitit Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aygül Süel başkanlığında devam eden kazı çalışmalarında keşfedilen kafatası, bugüne değin bir Hitit başkentinde görülen ilk insan kalıntıları. Bilindiği üzere Hitit kralları öldükten sonra yakılıyor ve cesetleri yokoluyordu. Kafatası üzerinde yapılacak ileri antropolojik çalışmalar, Hititlerle ilgili bilinmeyen birçok konuya açıklık getirecek.

    Oluz Höyük (Amasya)

    MÖ 5. Yüzyıl, Perslerin Posta İstasyonu

    Kent tasarımı, yerleşim dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli merkez olan Amasya-Oluz Höyük’te, 2019 dönemi çalışmalarında posta istasyonu (çaparhane) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Akhaimenid İmparatorluğu’nun (MÖ 550-331) krali kentlerinden Susa ile Batı Anadolu’daki Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardes’i birbirine bağlayan ünlü Kral Yolu üzerinde -Herodotos’un bize anlattığına göre- her 35-40 kilometrede bir çaparhanelerde bulunuyordu; burada çapar adı verilen ulaklar, satraplıklar ile imparatorluk merkezi arasındaki haber akışının hızlı şekilde ilerlemesinden sorumluydu. Açığa çıkarılan bulgular, yerleşim mimarisinin güçlü dinsel arka planının yanında, çaparhane yapısının önemli bir iletişim işlevine sahip olduğunu da ortaya koydu.

    Harran (Şanlıurfa)

    8. Yüzyıl, Anıtsal Yapı Kalıntıları

    Adı kutsal kitaplardan bugüne değin değişmeden gelmiş az sayıdaki yerleşmeden biri olan Harran’da, Harran Üniversitesi’den Prof. Dr. Mehmet Önal başkanlığındaki kazıların 2019 dönemi çalışmalarında anıtsal bir yapıya ait mimari kalıntılara ulaşıldı. Açığa çıkan bu önemli kalıntıların son Emevî halifesi 2. Mervan’ın (744-750) 10 milyon dirhem harcayarak yaptırdığı saraya mı ait olduğu, yoksa yapının Sabiler’in ünlü tapınağıyla mı ilgisi bulunduğu gelecek kazı dönemlerinde anlaşılacak.

    Hastane Höyüğü (Manisa)

    MÖ 14. Yüzyıl, Ege’de Balkan İzleri

    Akhisar’daki Thyateira antik kentindeki Hastane Höyüğü’nde Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Akdeniz başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Son Tunç Çağı’ndan Erken Demir Çağı’na geçişi (MÖ 14-13. yüzyıllar) gösteren çanak-çömlek parçaları bulundu. Anadolu’ya Balkanlar’dan gelen Thraklar ve Frigler’in taşıdığı düşünülen sözkonusu çanak-çömleklere ilk defa bu kadar batıda ve güneyde rastlanıyor.

    Haydarpaşa (İstanbul)

    MÖ 5. Yüzyıl, Ölümden Ders Almak

    Haydarpaşa Garı ve çevresinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan tarihsel sürece ait eşsiz arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarında yapı kalıntıları, 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile 8 bini aşkın sikke ortaya çıkarıldı. Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen kilise kalıntısı içinde bulunan toplu iskelet grubu oldukça dikkat çekici.

    Amida Höyük (Diyarbakır)

    13. Yüzyıl, Kentin Kalbinde

    Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Amida Höyük’te gerçekleştirilen kazılarda Artuklu hükümdarı Salih Nasreddin Mahmud dönemine (1200-1222) ait sıradışı ve nadir bir para ele geçti. Amida Höyüğü üzerine Artuklu Sarayı’nı inşa ettiren Nasreddin Mahmud’un adına darbedilmiş para üzerinde yazan “Fidrubi Amed” ibaresi, hükümdarın Diyarbakır’da para bastırmış olduğunu kanıtladı.

    Karacahisar Kalesi (Eskişehir)

    14. Yüzyıl, Osmanlı Kuruluş Dönemi

    Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemi (14. yüzyıl) ile ilgili arkeolojik bulguları barındıran Eskişehir Karacahisar Kalesi’ndeki kazılarda, Erken Osmanlı Dönemi’ne ait çok sayıda para, çanak-çömlek ve madeni esere ulaşıldı. Anadolu Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Yılmazyaşar danışmanlığında devam eden kazıların, bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olduğu Osmanlı kuruluş döneminin arkeolojik kimliklendirilmesi noktasında hayati önemi var.

  • Üzerinden tren geçen tarih: Haydarpaşa Kazıları

    Üzerinden tren geçen tarih: Haydarpaşa Kazıları

    Yoğun kentleşme nedeniyle bugüne kadar arkeolojik kimliklendirilmesi yapılamayan Kadıköy’ün tarihi ilk defa günışığıyla buluştu. Kazı çalışmalarında yapı kalıntıları, 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile sayısı 8 bini aşan sikke bulundu. MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan eşsiz arkeolojik buluntular, Metropol İstanbul’unun tarihine çok önemli katkılar yapacak.

    Metropol İstanbul’unun genellikle Tarihî Yarımada ile birlikte anılan uzun tarihinin diğer bir öyküsü karşı kıyıda, bugünkü Kadıköy’de yazıldı. Asya ile Avrupa arasındaki karayolunun ve Akdeniz ile Karadeniz arasındaki denizyolunun üzerinde yer alan Kadıköy’ün geniş toprakları; göç, ticaret, kültürel alışveriş gibi her türlü etkileşimin buluştuğu bölgede yer alıyordu. Kuzeyde Üsküdar, batı ve güneyde ise Marmara Denizi ile çevrilen Kadıköy, doğuya giden yolların da başlangıcıydı.

    Kadıköy’ün tarihsel süreç içerisindeki ilk yerleşimi, bugünkü Fikirtepe’nin yoğun yapılaşmasının altında kaybolup gitmiştir. MÖ 5000’lere kadar uzanan Fikirtepe yerleşmesinden sonra Tunç Çağları’ndaki (MÖ 3500-1200) iskânlar da hızlı kentleşme nedeniyle farkedilemeden yokolmuştur. Kalamış Koyu’nda deniz tabanında bulunan çanak-çömlekler, Tunç Çağı’nın Kadıköy’deki en önemli arkeolojik kanıtları…

    Gizemli iskelet Kazı alanında bulunan 1000 yaşındaki iskelet üzerinde bir sır taşıyor: Boynundaki koku kolyesi. Vücut bütünlüğü bozulmadan bugüne kadar ulaşmayı başaran bu iskeletin neden kolyesiyle gömüldüğü şu an için bir muamma. Arkeologlar bunun dönemi için istisnai bir durum olduğunu söylüyor. Fotoğraf: MANUEL ÇITAK

    Kadıköy topraklarının kentleşme süreci eski Yunan kolonizasyonu ile başlamış. Tarihsel kayıtlara göre Orta Yunanistan’dan gelen Megaralılar, MÖ 685’te bugünkü Haydarpaşa ile Moda Koyu arasında yani İstanbul Boğazı’nın Marmara ağzında kurmuşlar Kalkhedon’u (Kadıköy’ün bilinen ilk adı). Herodotos tarafından “Körler Ülkesi” olarak anılan Kalkhedon isminin arkasında, hemen karşısındaki Sarayburnu’nda yer alan Byzantion’un 17 yıl sonra (MÖ 668) kurulmuş olması var. Bu iki kentin kuruluşundan yaklaşık 150 yıl sonra Pers (Akhaimenid) komutanı Megabazos, Kalkhedon’un Byzantion’dan önce kurulduğunu öğrenince, Kalkhedon halkının, yerleşmeye uygun iki yer arasından daha elverişsiz olanını seçmesindeki anlamsızlığı belirtmek için burayı “Körler Ülkesi” olarak tanımlamış.

    İstanbul erken dönem tarihinin belki de en ilginç tanımlamasına neden olan Megabazos’un bu sözlerinin temelinde çok büyük olasılıkla askerî ve ticari gözlemler vardı. Oysa ki Kalkhedonlular öncelikle tarımı düşünmüşlerdi. Bugün Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu Papaz’ın Çayırı ve yakın çevresi, Kurbağalıdere’nin (Kalkhedon Çayı) sağladığı su sayesinde çok önemli bir tarım havzası haline gelmişti. Bu bağlamda bu iki kentin tarihsel gelişimine bakıldığında, Kalkhedon’u kuranların yer seçimini tümüyle bilinçli olarak yaptıkları anlaşılıyor. Tarım yapma amacıyla yer bakan Kalkhedon kolonistleri, Sarayburnu’na göre daha verimli topraklara sahip olan Kadıköy bölgesini tercih etmişlerdi. Buna karşın Kalkhedon, tarım nedeniyle ticareti geri plana atmamış; doğal liman olan Haydarpaşa ve Moda koylarını kent ticaretiyle ulaşımının parçası haline getirmişti.

    Anadolu’yu İstanbul’a bağlayan yol Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan ana yolun başlangıç noktası Haydarpaşa Koyu’ydu.

    Kalkhedon’un batı limanını oluşturan bir koyun kenarındaki Haydarpaşa mevkii ise İstanbul için Anadolu ve Asya’ya uzanan yolların başlangıç noktasıydı. Özellikle Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan, ticari öneme sahip bu anayolun başlangıç noktası, deniz yolu ile ulaşılabilen Haydarpaşa Koyu’ydu. Buradan başlayıp Kalkhedon içinden Ayrılık Çeşmesi mevkiine ulaşan yol, Moda (Promotu), Kalamış (Kalmation) ve Hiera (Fenerbahçe) güzergahını izleyerek doğuya doğru uzanıyordu. Osmanlı döneminde de İstanbul’un Anadolu-Asya yolunun başlangıcı olan Haydarpaşa’da Pendik hattının ana garı olarak 1872’de inşa edilen ilk istasyon binasının yetersiz kalması nedeniyle yeni bir projeye karar verilmiş, bugünkü gar binası 1908’de tamamlanmıştı.

    Haydarpaşa Garı, peronları ve demiryolları arasındaki bölgede İstanbul 5 Numaralı Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’nün kararı ile Mayıs 2018’de arkeolojik kazılar başladı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen kazılar, MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan tarihsel sürece ait eşsiz arkeolojik bulguların ortaya çıkmasını sağlıyor. Yoğun kentleşme nedeniyle bugüne dek arkeolojik kimliklendirilmesi tam olarak yapılamayan Kalkhedon’un batı limanı ve hinterland’ı ile ilgili çok önemli buluntu ve kalıntılar açığa çıkmaya başladı. Beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmaları sonucunda çeşitli dönemler ait yapı kalıntıları, MS 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile sayısı 8 bini aşan sikke bulundu.

    Arkeoloji neferleri Toplamda 300 bin metrekareye yayılan alanda arkeoloğu, restorasyon uzmanı, arşivcisi, işçisiyle neredeyse 400 kişi çalışıyor. Körler Şehri’nin 1500 yıllık kalıntıları arasında öğle tatilindeki işçiler…

    Kazı alanındaki en erken bulgular MÖ 5. yüzyıla tarihlenen Kalkhedon kent sikkeleri… Bunlar Kalkhedon’un, kuruluşundan hemen sonraki dönemde ekonomik olarak oldukça güçlü olduğuna işaret ediyor. Sonraki dönemin en önemli kalıntısı MÖ 4. yüzyıla tarihlenen ve bir platformu olduğu gözlenen Hellenistik bir yapı parçası. Peron 2’de saptanan ve Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen bir kilise kalıntısı ise içinde bulunan toplu iskelet grubu ile dikkati çekiyor. Bunların kilise mahzeninde özel bir odada açıkta durduğu anlaşılıyor. Sufi Hıristiyan inancında ölümden ders ve ibret almak amacıyla belli yöntemlerle etlerinden arındırılmış cesetlerin “Nekrohoria” denen özel mekânlarda teşhir edildiği biliniyor. Bu geleneğin antik dönemdeki varlığının açığa çıkarılmış olması din arkeolojisi açısından çok önemli bir gelişme… Gara biraz daha uzak kazı alanlarından biri olan “İbrahim Ağa” bölgesinde saptanan ve MS 4-5. yüzyıllara tarihlenen “T” biçimli bir yapı kalıntısının ise bir anıt mezar olduğu düşünülüyor.

    Bu kazılar Haydarpaşa’da MÖ 5. yüzyıldan MS 7. yüzyıla uzanan uzun bir döneme tarihlenen taşınır ya da taşınamaz nitelikte çok önemli arkeolojik bulguları ortaya koydu. Arkeolojik bulguların MS 7. yüzyıl başlarından itibaren kesintiye uğramış olması (post terminus quem) tarihsel arkeoloji açısından değerlendirilmeye muhtaç bir konu. İstanbul tarihinde 1453 öncesi süreçte pek çok kuşatma olmuş. Bunlar içinde en zorlularından biri 626 yılında yaşanmıştı. Bu kuşatmanın baş aktörleri, Avarlar ile Sasaniler (Persler)… 7. yüzyılın başlarında terkedildiği anlaşılan kazı alanının ıssızlaşmasının, sözkonusu tarihte Üsküdar ile Kadıköy arasındaki bir bölgede ordugah kurmuş Sasanilerle ilgisi olabilir.

    Adile Sultan’ın balonlu düğünü Haydarpaşa çayırı, 19. yüzyılda içinden demiryolu geçirilinceye kadar İstanbul’un başlıca mesire yerlerinden biriydi. İtalyan baloncu Comaschi, ilk uçuş denemelerini burada yapmıştı. 1845’te Adile Sultan’la Mehmet Ali Paşa’nın Haydarpaşa Çayırı’ndaki düğününün baş eğlencelerinden biri de bu balon gösterisiydi.

    610’da Bizans kralı olan Herakleios (MS 575-641) batıda Avarlar, doğuda ise Sasanilerle zorlu bir mücadeleye girişmiş. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed ile aynı dönemde yaşamış olan Herakleios’un Sasanilerle mücadelesi Kur’an-ı Kerim’in Rum Suresi’nde izlenebilir. Kur’an’ın 30. suresi olan ve 60 ayetten oluşan Rum Suresi’nde Herakleios’un Şehinşah 2. Hüsrev (590-628) ile yaptığı savaşlardan bahsediliyor: “Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce olduğu gibi sonra da Allah’ın dediği olur. O gün müminler Allah’ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir” (Rum Suresi, 2. – 5. ayetler).

    Surede Rum kelimesi ile Romalılara atıf yapılırken, Hz. Muhammed dönemindeki Bizanslılar (İstanbul) kastediliyor. Surenin ilk ayeti Bizans ordusunun 614 baharında Sasaniler karşısında Şam yakınlarında aldığı yenilgiden bahsediyor. Bu durum erken dönem Müslümanları için önemli bir dinsel ve sosyolojik sorun teşkil etmiş. Zira yenilgiye uğrayanlar tektanrı inancına sahip (Ehl-i Kitap) Bizanslılar iken, zafer kazananlar Zerdüşt dinine mensup düalist inançtaki Persler… Sure bir anlamıyla da bu zaferin çoktanrılı inancın tektanrılı inanç karşısında üstünlüğünü kanıtladığına inanan, Müslüman olmayan Mekke halkına bir cevap niteliğinde. Üçüncü ve dördüncü ayetlerde Bizans’ın bu yenilgiyi birkaç sene içinde zafere dönüştüreceği Müslümanlara müjdeleniyor. Yani “Ehl-i Kitap” kabul edilen Bizanslılar, Allah tarafından destekleniyor.

    Artemis figürini, Geç Arkaik-Erken Klasik Dönem.
    Mezar hediyesi olarak gömülen minyatür koku şişesi, Hellenistik Dönem.

    626’da Avarlar, Avrupa’dan Byzantion’un karşısındaki Galata bölgesine; Sasaniler ise Anadolu’dan çok büyük olasılıkla bugünkü Haydarpaşa mevkiine gelerek Kostantiniyye’yi ittifak halinde kuşatma hazırlıklarına başladılar. Sasanilerin başında 2. Hüsrev’in en ünlü komutanı Şahvaraz bulunuyordu. Ordusunda süvari birlikleri ve savaş arabaları bulunan Sasaniler, çok büyük olasılıkla Kalkhedon’u yakıp yıkmışlar ve yağma hareketlerine girişmişlerdi. Kentte bulunmayan Herakleios, Kostantiniyye’yi dışarıdan desteklemişti. Şehri düşürmeyi hedefleyen kuşatma ve saldırıyı, kente daha yakın konumda bulunan Avarlar gerçekleştirmişti. Perslerin İstanbul Boğazı’nı geçip Kostantiniyye kuşatmasına bilfiil katılmış olduklarına dair herhangi bir kayıt bilinmiyor. 626 yazında gerçekleşen bu kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmış ve Avarlar Avrupa’ya çekilmek zorunda kalmışlardı.

    Kemik oyun taşı, 6-7 yüzyıl.
    Ordugah alanında bulunan İznik seramiği, 16. yüzyıl.

    Sasanilerin 626 kuşatmasına katılmak amacıyla Kalkhedon’a kadar gelip ordugah kurmuş olmaları; Rum Suresi’de anlatılan ve uzun yıllar Anadolu, Suriye ve Mezopotamya’da sürmüş olan Bizans-Pers mücadelesinin en batıdaki cephesine işaret ediyor. Haydarpaşa kazı alanlarındaki yerleşimin 7. yüzyıl başlarında kesintiye uğraması, yukarıda dediğimiz gibi Pers ordusunun bölgeye gelmesiyle ilgili olmalı. Alanda kısa bir süre kalıp, ordugah için çadırlar kuran Pers ordusunun hem bölgeyi tahrip ettiği hem de bir yerleşme kurmadığı için geride kendilerine ait fazla bir şey bırakmadıkları anlaşılıyor.

    Rum Suresi’nin 2.-5. ayetlerinde bahsedilen mücadeledeki Bizans üstünlüğü hususu, Kostantiniyye kuşatmasında başarılı olamayan Pers ordusunun bölgeyi terketmesi ve İran’a dönmesi ile gerçekleşmiş. Haydarpaşa arkeolojik kazıları, Kur’an’da Bizans-Pers savaşlarına sahne olan İstanbul ve Anadolu coğrafyalarının anılmış olduğunu kanıtlamakla birlikte, din arkeolojisi çalışmalarının da ne denli önemli olduğuna işaret ediyor. Yaklaşık 1.5 yıldır devam eden ve daha uzun yıllar sürecek gibi görünen Haydarpaşa kazılarının Metropol İstanbul’unun arkeolojik tarihine çok önemli katkılar yapacağı kesin.

  • Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    Kürtlere yeni din, yeni köken arayışı

    2000’li yıllardan itibaren kimi Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları iddiaları ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş durumda. Arkeolojik kanıtlar ve bilimsel araştırmalarla ilgisi olmayan bu yeni yöneliş, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazandı. MÖ 6. yüzyıldan günümüze bölgedeki inanç tarihinin analizi…

    Zerdüşt dini bugün dünyada yaklaşık 200 bin mensubu bulunan dünyanın en eski tek tanrılı dinlerinden biridir. Güney Azerbaycan ya da Horasan’da ortaya çıktığı ve Anadolu topraklarına MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Med Krallığı’nın batıya yayılımı ile girdiği düşünülüyor. Zerdüşt dininin kurucusu Zerdüşt’ün (Zarathushtra) nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, MÖ 628-551 yılları arasında 77 yıl yaşadığı geleneksel bir görüştür. 

    Hayatı hakkında çok az bilgi bulunan Zerdüşt isminin, eski Pers dilinde “Altın Develer ile / Sarı Deve Sahibi / Deve Sahibi / Deveci” gibi anlamlara geldiği düşünülmektedir. Zerdüşt 20’li yaşlarında İran’dan ayrılmış ve 10 yıl boyunca gerçeği bulmak için dolaşmıştır. Bu süreç, Ahura Mazda’nın varlığını hissetmesi ve vahyin gelmeye başlaması ile sonuçlanmıştır.

    Tepki çeken Zerdüşt heykeli Kuzey Suriye’nin Afrin kentinde Zerdüşt dizi propagandası yapmak amacıyla dikilen Zerdüşt heykeli, bölge halkının tepkisini çekmişti.

    Zerdüşt’ün yaymaya başladığı dinde iyiliğin sahibi ve temsilcisi Ahura Mazda, kötülüğün sahibi ise Anghra Mainyu (Ahriman / Ehrimen) idi. Özellikle Sasani Dönemi’nde (224-641) belirmeye başlayan “ikilik” (düalizm) sisteminin erken dönemlerde varolup olmadığı noktasında ciddi şüpheler vardır. Arkeolojik bulgular MÖ 6. yüzyılda başlayan erken Zerdüşt dini sürecinde “ikilik”ten ziyade arkaik bir monoteizmin (birleme/tevhid) ön planda olduğu bir inanç sistemine işaret etmektedir. 

    Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Fravahar yer alıyor.

    Ruhunda monoteizm var

    Medlerin işgale başladığı MÖ 6. yüzyıl başlarına değin Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Medlerle birlikte ise ruhunda monoteizm olan erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Heykelin ve sunağın olmadığı, bunların yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” olarak kullanıldığı bu yeni dinin arkeolojik bulguları Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkmaya başlamıştır.

    Erken Zerdüşt dininin başlangıç dönemlerini oluşturan MÖ 6. ve 5. yüzyılın ilk yarısında, adını bile bilmediğimiz, buna karşın bugünkü isminden dolayı Avesta olarak isimlendirebileceğimiz Zerdüşt’ten miras kalmış kutsal sözlerin kitaplaşma sürecine dair somut bir bulgu bugüne değin saptanamamıştır. Bilinen ya da daha doğru bir söylemle tahmin edilense, Zerdüşt’ün aktardığı kutsal sözlerin Medli Moglar (Maguslar, Magi) tarafından ezberlenip, halka sözsel olarak sunulmuş olduğudur. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Mogların, Medlerle birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girmiş ve sonrasında belki de hiç geri dönmemiş oldukları düşünülebilir. Tek tanrı, peygamber, vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan erken Zerdüşt dini, özellikle Akhaimenid Dönemi’nde (MÖ 550-330) Anadolu’ya yayılırken Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır.

    Genç ve yaşlı Zerdüşt yanyana Antik Dönem’de yaşamış (MÖ 628-551) olan ve bugüne dek herhangi bir tasviri bulunmayan Zerdüşt’le ilgili tüm betimlemeler yenidir. Bu kompozisyonda kutsal ateşin yandığı ateşdanın sol tarafında yaşlı Zerdüşt, sağ tarafında ise genç Zerdüşt resmedilmiş. Figürlerin başları üzerinde dinin tanrısı Ahura Mazda’nın sembolü Faravahar yer alıyor.

    Kürtlerin tarihi nerede başlıyor?

    Kürtler, Zerdüşt dininin yayıldığı ve yaşandığı Önasya coğrafyası halklarındandır. Kökenleri konusunda belirsizlik bulunmakla birlikte Kürt adı ile Kürdistan coğrafi teriminin 11. yüzyıldan erkene gitmediği bilinmektedir. Başka bir deyişle Kürt adını antik çağlarda izleyemiyoruz. Kürtlerin tarih boyunca dillerini yazıya geçirmemiş yani kendilerini öz kaynakları ile anlatmamış olmaları, kökenleri, siyasi tarihleri ve dinleri konusunda yaşanan tartışmaların en büyük nedenidir. Bu tartışmalar çerçevesinde milliyetçi duygularla beslenen Kürt tarihi, MÖ 3500’lerde Sümerlerle başlatılmış; Akkad, Assur, Babil, Elam, Guti, Lulubi, Kassit, Hurri, Subartu, Hatti, Luvi, Hitit, Geç Hitit, Mitanni, Urartu, Frig, Kimmer, İskit, Med ve Parth kültürleri sahiplenilerek 3-4. yüzyıllara değin getirilmiştir. 

    Birbirlerinden farklı coğrafyalarda yaşamış, değişik kökenlere ve etnik yapılanmaya sahip devlet, krallık ve kültürleri kendi ataları olarak gören araştırmacıların hiçbir filolojik, tarihsel ve arkeolojik kanıta sahip olmayan bu kimliklendirme çalışmaları, tarih ve arkeoloji bilimlerini kirletmekten öteye gitmemiştir. Kürdoloji uzmanlarının Kürt tarihini son 30 yıldır özellikle Urartular, Medler, Kardukhlar ve Parthlar noktasında çalışma gayreti içinde oldukları gözlenmektedir. Bunlar içinde Hurri kökenli Urartuların bugünkü Kafkas halkları ile bağlantıları bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Partların ise Orta Asya kökenli oldukları bilinmektedir. MÖ 400’lü yıllarda Ksenophon’un Onbinlerin Dönüşü (Anabasis) adlı eserinde anlattığı Kardukhların Kürtlerle arkeolojik ve kültürel bağlantıları bugüne değin saptanamamıştır.

    İran topraklarının köklü uluslarından biri olan Medler, Herodotos gibi tarihsel olayları, şahsiyetleri ve coğrafya ögelerini aktarmış bir gözlemci ve kaydedicinin önemli ölçüde dikkatini çekmiştir. Herodotos’un Med kralları temelindeki aktarımlarının Assur kaynaklarınca da doğrulanması, tarihçinin Anadolu ve yakın çevresi hakkındaki bilgilerinin güvenilirliğini teyit etmektedir. Medlerin askerî, siyasi ve dinsel önemlerinin tarih yazımındaki ağırlıklarına karşın, anavatanları olan Kuzeybatı İran da dahil olmak üzere Doğu ve Orta Anadolu’da tatmin edici ölçüde arkeolojik izleri saptanamamıştır. 

    Kutsal ateşle açılan ibadethane 2016’da Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde kurulan Ateşgede’nin açılış töreninde yakılan kutsal ateş.

    Medlerle ilgili en önemli bulgular yalnızca Pers sanatında gözlenmektedir. Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında Perslerden farklı olduklarını yansıtan saç, sakal ve kıyafetleri ile betimlenmiş olan Medlerin hangi gerekçelerle Kürtlerle ilişkilendirildiği konusu izaha muhtaç bir husustur. Başka bir deyişle, kendilerine ait yazıları olmayan, tarihlerini ve kültürlerini kendi kaynakları ile anlatamamış, arkeolojik olarak kimliklendirmesi yapılmamış Medlerin, ancak 11. yüzyıldan itibaren tarihsel temelde izleyebildiğimiz Kürtlerle olan akrabalık bağlantısı, bilimsel temelleri olmayan ve ciddiye alınmayacak bir söylemdir.

    Kürtlerin çok büyük çoğunluğu günümüzde İslâm dinine mensuptur. Türkmenler ve Oğuzlar 11. yüzyılda Anadolu’ya geldiklerinde Müslüman Kürtlerle karşılaştılar. Kürtlerin İslâm dinine girişi 7. yüzyılda başlayan ve devam eden Arap akınları sürecinde yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş olmalıdır. Kürtlerin yaşadığı Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya coğrafyası İslâmiyet öncesinde paganizm, Zerdüşt dini, Yahudilik ve Hıristiyanlığın yayılım alanları içinde bulunuyordu. Göbeklitepe döneminden (MÖ 10.000) başlayan süreçte bölge halkları sözkonusu dinlerin mensubu olmuşlar; bunlarla ilgili kutsal alanlar, tapınaklar inşa etmişler; heykeller şekillendirmişler; ritüel ve pratiklerle ilgili eşyalar kullanmışlardır.

    Süleymaniye Ateşgedesi’nin girişi.

    Din değiştirme eylemleri

    Son yıllarda Ortadoğu’da Kürtlerin dinsel durumları ile ilgili oldukça ilginç gelişmeler yaşanmaktadır. 2000’li yılların başında bazı Kürt aydın ve politikacıların, atalarının Zerdüşt dinine mensup oldukları temelindeki söylemleri ile hızlanan faaliyetler, günümüzde yoğun din değiştirme eylemlerine dönüşmüş bulunmaktadır. 2012’de İsveç’in başkenti Stockholm’de ilk Kürt Zerdüşt Tapınağı’nın açılmasıyla mimari bir kimlik kazanan dinsel dönüşüm, 2016’da Kuzey Irak’ın önemli kentlerinden Süleymaniye’de bölge yönetimi desteğiyle kurulan bir ateşgede ile devam ettirilmiştir. Aynı yıl, Irak Kürdistan Özerk Yönetimi hükümeti 100 bin vatandaşın yakın zamanda Zerdüşt dinini kabul ettiğini beyan etmiş ve 12 yeni ateşgede inşa etmek için bağış talep etmiştir. Bu arada Zerdüşt dinini tanıtmak için birçok kentte seminerler düzenlenmiş ve Zerdüşt nüfusu artırılmaya çalışılmıştır. Özellikle genç nüfusu hedefleyen bu süreç, bölge yönetiminin resmî olarak Zerdüşt dinini tanımasıyla hız kazanmıştır.

    Ateşgede ibadet Süleymaniye Ateşgedesi’nin mobedi yani dinî görevlisi, yerel halkla birlikte (en üstte). Süleymaniye Ateşgedesi’nde dua seremonisi (üstte).

    Zerdüşt dini ile Kürtler birarada değerlendirildiğinde, mekan ve zaman temelinde önemli sorunlar bulunduğu görülmektedir. Zerdüşt dini bilindiği kadarıyla 2600 yıl önce, yani MÖ 6. yüzyılda ortaya çıkmıştır. En erken arkeolojik bulguları Orta Anadolu ile Orta Asya’da MÖ 5. yüzyıla tarihlenirken, günümüz Zerdüşt dininin kutsal kitabı ve yazılı kaynakları ancak Geç Sasani yani Erken İslâm Dönemi’ne (7. yüzyıl) değin izlenebilmektedir. Bu uzun tarihsel süreçte Medler, Akhaimenidler, Parthlar ve Sasaniler gibi İranlı halkların yanısıra Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı (MÖ 6-4. yüzyıllar) Anadolu toplumları, arkaik Ermeniler ile bazı Orta Asyalı toplulukların bu dine mensup olduklarına işaret eden kutsal alanlar, ateşgedeler, ateşgahlar, kutsal eşyalar, ölü gömme gelenekleri ile ilgili buluntular, sikkeler ve tarihsel kayıtlar mevcuttur. Söz konusu arkeolojik bulgular ve yazılı belgeler Kürtler için bahsedilen Zerdüşt dini sürecinin yerel tarihçilerin anlattığı gibi olmadığını göstermektedir. 

    Bugüne değin Doğu Anadolu ile Kuzey Irak coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda Kürtlerle ilişkilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşılmadığı gibi, Herodotos (MÖ 5. yüzyıl) ile başlayan tarihsel kayıt sürecinde Kürtlerin Zerdüşt dini mensubiyeti, tapınımları ya da ateşgedeleri ile ilgili bir bilgiye de rastlanmamıştır. Ayrıca Kürt tarihinde Zerdüşt dinine mensup bir şahıs da bilinmemektedir. Yerel tarihçiler tarafından ısrarla gündemde tutulan, Zerdüşt’ün bir Kürt peygamberi olduğu hususunda yapılan değerlendirmeler tümüyle gerçek dışıdır. Ulaşılabilen en erken bulgular Sasani Dönemi’ni gösterse de geleneksel kayıtlar Zerdüşt’ün Geç Demir Çağı’nda yaşamış olabileceğini göstermektedir. Ayrıca Zerdüşt’ün doğduğu ve yaşadığı toprakların neresi olduğu tam olarak bilinmemektedir.

    Fravaharlı bayrak Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, Zerdüşt dinini tanıtmak için özellikle çocuklara yönelik etkinlikler yapıyor.

    İslâmiyet öncesine giden Yezidilik

    Bugün Kürtler arasında İslâmiyet dışındaki en önemli ve yaygın din Yezidiliktir. Bölgede 600 bin mensubu bulunan bu dinin kökleri İslâmiyet öncesine uzanmaktadır. Yezidi dininin Kürtler dışında mensubu yoktur. Bu ilginç durum kendilerine İslâmiyet dışında tarihsel köken arayan araştırmacılar tarafından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır. Yezidiler ise Zerdüşt dini ile ilgili etkileşimleri bugüne kadar daima reddetmişlerdir. 2013’te Kuzey Suriye bölge halkına propaganda yapmak amacıyla Afrin’e bir Zerdüşt heykeli dikilmiş, ancak bölgenin Yezidi lideri sözkonusu heykelin Yezidi dinini temsil etmediğini ve dinleri ile bir bağlantısı bulunmadığını açıklamıştır.

    Ahura Mazda’nın sembolü olan Fravarlı bayrak, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Zerdüşt dinine bakış açısını da yansıtıyor.

    Önasya arkeolojik, tarihsel ve dinsel gerçeklerle dolu büyük bir coğrafyadır. Arkeoloji bir öğrenme sürecidir ve en önemli özelliği tarih bilimine gerçeklik katmasıdır. Önasya’nın Göbeklitepe’den başlayan din ve inanç sistemleri içinde kimlerin hangi dinlere inandığı, hangi toplumların nerelerde tapınaklar yaptığı ve bunları hangi heykellerle donattığı arkeolojik kazıların sunduğu bulgular ışığında bilinmektedir. 

    Sonuç olarak Kürtlerin İslâmiyet öncesi tarihsel süreçleri, bugünkü belgeler ve arkeolojik bulgular açısından bir “Karanlık Çağ” niteliğindedir. Bu bakımdan Kürtlerin Zerdüşt diniyle olan bağlantıları hususunda bilimsel verilerden yoksun durumdayız. Eğer Kürtler İslâmiyet öncesinde Zerdüşt dinine mensup iseler, tarihsel ateşgedeleri var mıydı? Varsa bunlar nerelerdeydi? Ne zaman inşa edilmişler ya da yokedilmişlerdi? Arkeolojik kalıntıları bugüne değin ortaya çıkmayan ateşgedelerden bahseden kronikler var mıdır? Bu ve benzeri soruların yanıtları henüz verilememiştir. Buna karşın Önasya coğrafyasındaki kazılar, arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar, Kürtlerin Zerdüşt dini ile ilgili bahsedilen geçmişlerine ait herhangi bir bulgu sunmamıştır.

  • Terörün vurduğu tarih

    Kuzey Suriye’deki benzersiz tarihî eserler, daha önce DAEŞ, sonrasında PKK/PYD terör örgütleri tarafından imha edilmiş veya örgütlere gelir sağlamak amacıyla yağmalanarak Batılı ülkelerde pazarlanmıştı.

    Suriye, Ön tarih Dönemi’n-den (MÖ 10 bin) Osmanlı dönemi sonuna uzanan çok zengin bir kültürel mirasa sahiptir. En uzun sınırı Türkiye ile olan (911 km) Suriye’nin kuzeyi, anıtsal boyutlardaki höyüklerle doludur. Tüm bölge aynı zamanda Önasya’nın en verimli coğrafi parçası olan Bereketli Hilal’in içinde yer alır. Suriye’de iç savaşın başladığı 2011’den DAEŞ’in coğrafyadan silindiği 2017’ye kadar arkeolojik değerler ile kültürel mirasın neredeyse tamamı söz konusu terör örgütü tarafından acımasızca tahrip edilmiştir. Özellikle kuzey bölgelerdeki eski yerleşimler ve arkeolojik anıtlarda iş makineleriyle kazı yapma ve patlatma gibi her türlü yıkım gerçekleştirilmiştir.

    PYD/YPG/PKK terör örgütü de DAEŞ benzeri bir strateji ile höyükler ve antik yerleşimleri hedef almıştır. Buralarda eski eser bulmak için yaptıkları ya da organize ettikleri yağma kazıları ile yerleşmeleri yok etme sınırına getirdikleri izlenmektedir. Bu faaliyetler sonucunda topladıkları arkeolojik eserleri Batı antika piyasasına pazarladıkları da bilinmektedir.

    Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Halaf, Suriye içsavaşı başlamadan önce bilimsel kazıların yapıldığı bir merkezdi. Son 10 yıldır ise yağma amaçlı kaçak kazılara maruz kaldı.

    Suriye’nin kuzeybatısında­ki coğrafyada yer alan Ain Dara yerleşmesi ile Hilvaniye, Cerab­lus Tahtani ve Tel Amarna gibi önemli höyükler Türkiye’nin Fı­rat Kalkanı ve Zeytin Dalı ope­rasyonlarında koruma altına alınmıştı. Cerablus ile olan sını­rımızın sıfır noktasında yer alan ünlü Karkamış’ta kazılar yapan Türk-İtalyan arkeoloji ekibi, Dış Kent’in Cerablus tarafında­ki sınırlarını modern haritala­ma yöntemleriyle belirlemiştir. Bu örnek çalışma, Türkiye’nin bölgedeki arkeolojik değerlere ve kültürel mirasa verdiği öneme işaret etmektedir.

    Fırat’ın doğusunda gerçek­leştirilmekte olan Barış Pınarı Harekâtı alanında da terör ör­gütleri tarafından yağmalandığı için yokolma riskiyle karşı kar­şıya olan çok önemli höyükler bulunmaktadır. En tanınmışları Arslantaş (Hadatu), Tel Ahmar (Til Barsip) ve Tel Halaf’tır (Gu­zana).

    Ayn el-Arab’ın 9 km güney­batısında yer alan Arslantaş, çok önemli bir Geç Hitit, Arami ve Assur merkezidir. Tel Ahmar’da da Arami ve Assur dönemleri­ne ait çok önemli arkeolojik de­ğerler açığa çıkartılmıştır. Resul Ayn’ın 3 km batısındaki Tel Ha­laf , Arami Dönemi anıtsal saray ve tapınakları ile tanınmaktadır.

    Terör örgütlerinin mad­di kaynak oluşturma amacıy­la sürdürdükleri eski eser bul­ma-satma politikaları, kalıcı arkeolojik değerlerin geri dö­nüşsüz biçimde tahrip edilme­si ile sonuçlanmıştır. Bölgenin terör unsurlarından tümüyle temizlenmesinden sonra hazır­lanacak kültürel miras durum raporu çerçevesinde bir rehabi­litasyon süreci başlatılması çok faydalı olacaktır.

  • Avrupalıların ‘ırkçı tarih’ kuşatması: Çatalhöyük-Göbeklitepe-Beşiktaş

    Avrupalıların ‘ırkçı tarih’ kuşatması: Çatalhöyük-Göbeklitepe-Beşiktaş

    Hint-Avrupalılara Aryan etnik kökeni temelinde bir arkeolojik kimlik bulma çabaları Çatalhöyük’ün keşfiyle 1990’lardan itibaren yoğunlaştı. “Yüksek Batı kültürü”, mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı! Göbeklitepe o tarihlerde biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak seçilecek, burası “Hint Avrupalıların tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.

    Son yıllarda kültür-sanat haberlerinin önemli bir kısmını, “dünya tarihini değiştirdiği” iddia edilen arkeolojik keşifler oluşturuyor. Bu örnekleme ile ilgili bir haber 24 Nisan 2019 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlandı. “Avrupa Kültürü Çatalhöyük’ten” başlıklı haber, çeşitli web sayfalarında “Avrupalılar Konyalı mı?” manşetleriyle de yer aldı.

    Sözkonusu haberde, Polonya’da Çatalhöyük Neolitik Dönem sakinlerinin DNA’ları üzerinde yapılan bir çalışmadan bahsediliyordu. Çalışma sonucuna göre Çatalhöyük insanları ile Avrupalılar arasında yakınlıklar saptanmış. Konuya arkeolojik yorum yapan Prof. Mehmet Özdoğan ise durumun şaşırtıcı olmadığını, ulaşılan sonuçları arkeolojik olarak zaten bildiklerini ifade etmiş.

    Çatalhöyük Neolitik dönem sakinleri ile Avrupa halklarının DNA yakınlığı hakkındaki Hürriyet gazetesi haberi

    Görünüşte Anadolu insanının gurunu okşayan, yüksek Avrupa kültürünün kökeni olarak Türkiye topraklarını işaret eden sözkonusu haberin gerçekte ne anlama geldiğini tartışmak gerekiyor.

    Hadisenin arkeolojik geçmişinde, Hint-Avrupalıların “unutulmuş-kayıp anayurt”larını bulma çabası bulunmaktadır. Tek bir dil ailesine mensup Hint-Avrupalılar (İndo-Ari), Britanya’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu büyük dil ailesinin erken tarihini araştırma ve anayurdunu bulma çabaları neredeyse 300 yıldır kesintisiz bir şekilde devam etmesine karşın, “Hint-Avrupa” teriminin tarihi çok eski değildir. Bazı Avrupalıların efsanelere inanıp Tevrat’tan önceki kutsal kitaplar olan Avesta ve Rig Veda üzerinde yaptıkları çalışmalar, Aryan etnisitesi temelinde Hint-Avrupa anayurdu teorisinin başlaması ve şekillenmesi ile sonuçlanmıştır. Aryanlar, Hint-Avrupalılar içinde en geniş grubu oluşturur. Aryan kelimesine de ilk olarak MÖ 521’de Akhaimenid (Pers) Kralı I. Darius’un kaleme aldırdığı Batı İran’daki Behistun Yazıtı’nda rastlanır. Kelime, Zerdüşt dini kutsal kitabı Avesta ile Hindistan Aryanları’nın dinî metinlerinden oluşan Rig Veda’da bulunmaktadır. Avesta’da geçtiği şekli ile “Airyanem Vaejah”, yani “Aryanlar’ın Ülkesi” anlamına gelmektedir.

    Aryan kelimesi günümüzde maalesef ırkçı bir kuşatmanın bilimsel terimi olarak kullanılmakta. 20. yüzyılda Almanlarla başlayan bu ırkçı kuşatma, anti-semitizm ile kendini göstermişti. Avrupa kıtası, Güney Rusya stepleri, Anadolu, İran, Batı Orta Asya (Horasan, Maveraünnehir), Pakistan, Afganistan, Tacikistan ve Hindistan’ı Aryanların tarihsel toprakları olarak gören ve sözkonusu coğrafyada binlerce yıldır yaşayan diğer halkların atalarını arkeolojik ve etnoarkeolojik açıdan yok sayan bu ırkçı kuşatma, anayurt çalışmalarında 1990’lardan itibaren Anadolu’yu kendisine bir hedef olarak belirlemiş bulunmaktadır.

    Marija Gimbutas ile başlayan Hint-Avrupalılara arkeolojik kimlik bulma çabaları, Colin Renfrew ile İç Anadolu’ya yönlendirilmiştir. Polonya’da kısa bir süre önce yapılan ve Hürriyet gazetesi’nde haberleştirilen DNA çalışmaları ise Anadolu’nun Hint-Avrupalılar’ın anayurdu olduğu kurgusuna bilimsel altyapı hazırlama aşamasındaki bir basamak gibi görünmektedir. Buna karşın Hint-Avrupalılar ile Aryanlar hakkında Britanya’dan Mezopotamya’ya, Karadeniz’in kuzeyinden İndus Vadisi’ne değin çok geniş topraklarda yapılan araştırmalar “istenilen” sonuçları vermemiş, kesin ve ispatlayıcı arkeolojik kanıtlara bugüne kadar ulaşılamamıştır.

    1950’lerde Marija Gimbutas tarafından kurgulanan “Kurgan teorisi”, Hint-Avrupalıların kökenlerinin Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden Hazar Denizi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada bulunduğu temeline oturuyordu. Arkeolojik kimlik olarak ise göçebelerin yığma mezarları olan kurganlar kullanılmıştı. Bugün kendilerini yüksek ve üst kültürün temsilcileri olarak gören Batılılar, M. Gimbutas’ın “Kurgan Teorisi”ne hiçbir zaman sıcak bakmadılar. Zira kurganlar bir “alt kültür” ögesiydi. Zaten kurganların Hint-Avrupalılarla ilgisini gösterecek hiçbir bulguya ulaşılmamıştı. Kurgan teorisinin çıkış noktası ise Rig Veda’da geçen bir cümleydi: “Ölülerinizi bu tepelere gömün”. Bu tepeler kurgan olarak düşünülmüştü ve tüm kurganlar Hint-Avrupalılara ait olmalıydı.

    “Yüksek Batı kültürü”nün göçebe çadırının siluetinden başka bir şey olmayan kurgandan çıkmış olabileceği ihtimali, özellikle Aryan ırkçısı Avrupalıları çok rahatsız etmişti. “Yüksek bir kültür” mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı. Bu nedenle gözler 1990’lardan itibaren arkeolojik anlamda el değmemiş bir bölge olan Anadolu’ya çevrilmeye başlandı. Göbeklitepe’nin henüz bilinmediği o yıllarda, Çatalhöyük yüksek kültürlü bir Neolitik yerleşme olarak dikkati çekiyordu. Bu fırsat kaçmayacaktı. Özellikle İngiliz arkeolog ve biliminsanlarının öncülük ettiği çalışmalarla, Proto Hint-Avrupalıların anayurdunun Çatalhöyük olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Çatalhöyük’ün önemi

    Batılı tezler İngiliz arkeolog Colin Renfrew’in Archaeology and Language: The Puzzle of Indo-European Origins adlı kitabı Hint Avrupalıların kökenini Çatalhöyük’e bağlayan varsayımları savunmaktaydı.

    Çatalhöyük sakinleri savaşarak değil, sessiz ve sakin bir şekilde tarımın yayılmasına koşut olarak Avrupa’ya yayıldılar. Burası, Neolitik Dönem insanlık tarihinin önemli bir aşamasını karakterize eden bir yerleşim tarzı, toplum anlayışı ve eşitlik ideallerine dayanan kentsel planlamasıyla yalnızca Anadolu’nun değil Önasya’nın da en önemli yerleşmelerinden biri. Çatalhöyük, bugün itibari ile Anadolu’da en fazla sayıda tapınağın olduğu yerleşme durumunda. Bunların mimari yapılarından ziyade bezeme unsurları çok etkileyici. Tapınaklar av sahneleri ile dinsel törenleri canlandıran duvar resimleriyle özenli bir şekilde süslenmiş. Çatalhöyük kadar büyük ve daha da eski Neolitik yerleşmeler Anadolu ve Önasya’nın diğer bölgelerinde saptanmış olsa da, burada açığa çıkarılmış duvar resimlerinin benzerlerine hiçbir yerde rastlanılmadı. Çatalhöyük ayrıca, en erken tarımın uygulandığı, “einkorn” ve “emmer” buğdayları ile arpa, burçak, mercimek ve bezelyenin yetiştirildiği, köpek ile koyunun evcilleştirildiği, kilden kap yapmanın icat edildiği tek Anadolu Erken Öntarih yerleşmesi.

    İşte tüm bu özellikleri ile Çatalhöyük, Hint-Avrupa anayurdu için mükemmel bir kimlik oluşturuyordu. Böylece hem Çatalhöyük gibi özgün ve gelişkin bir Anadolu yerleşmesi kimliklendirilmiş oluyor hem de tarım faaliyeti Hint-Avrupalıların dünyaya bir armağanı durumuna geliyordu!

    Günümüzde ise Göbeklitepe, pekçok yönü ile Çatalhöyük’ten daha popüler bir hale getirilmiştir. Oysaki Çatalhöyük’ten 4 bin yıl önce kurulmuş olan Göbeklitepe ile Çatalhöyük’ü karşılaştırmak bilimsel bir yaklaşım değildir. Colin Renfrew’in Çatalhöyük merkezli Hint-Avrupa anayurdu teorisinin kurgulandığı dönemde Göbeklitepe biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak Göbeklitepe seçilecekti. Tarımın olmadığı Göbeklitepe, bu defa Hint-Avrupalıların “tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.

    Çatalhöyük Neolitik insanlarının geyik avını betimleyen duvar resmi.

    Hint-Avrupalıların ve Aryanların Anadolu ile olan bağlantıları Erken Tunç Çağı’nın başlarında, MÖ 3000’lerde başlamıştır. Göçlerle Anadolu’ya gelmiş olduğu düşünülen önemli Hint-Avrupa halklarının başında Batı Aryan grubundaki Hititler, Luwiler, Palalar ve Lidler ile Doğu Aryan Mitanniler geliyordu. Hattiler, Hurriler ve Kaşkalar ise Anadolu’daydı. Buna karşın arkeologlar ve tarihçiler Anadolu merkezli göç trafiğini halen tartışmaktadır. Sözkonusu göçlerle ilgili ciddi bir arkeolojik kimlik sorunu bulunmaktadır. Özellikle Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndaki (MÖ 2000-1700) çiviyazılı belgelerde Hint-Avrupalı isimlere rastlanması, Anadolu’nun Aryan Öntarihinin yaşandığı coğrafya olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda Proto-Hititçe, Proto-Luwice, Proto-Palaca ve Proto-Lidçe’nin Anadolu topraklarında geliştiği ve bunların da bilinen en eski Hint-Avrupa dillerinin kanıtları olduğu söylenebilir.

    Bununla birlikte Hint-Avrupa ve Aryan tarihsel ırkçılığının altında dil konusunda önemli bir rahatsızlık bulunmaktadır. Sümer dili ve yazısı (MÖ 3200) Kafkasya ve Batı Asiatik halklara, Akadça dili ve yazısı (MÖ 2500) Samilere, eski Mısır dili ve yazısı (MÖ 3100) ise kuzey Afrika yerel insanlarına atıf yaparken, tarihsel derinlik sağlarken; yüksek kültürlü Avrupa kültürünün yazı ve dil açısından izlenebilen ilk belgelerinin Hititler’den (MÖ 1700) geliyor olması Aryan ırkçılığı yapan Batılılar için kültürel anlamda ciddi bir aşağılık duygusu oluşturmaktadır.

    Göbekitepe: En eski dinsel merkez

    Çatalhöyük’ten onlarca yıl sonra keşfedilen Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski dinsel merkezi. Hint-Avrupa tarih ve arkeoloji araştırmalarının Göbeklitepe’yi de kuşatması an meselesi.

    Beşiktaş kazıları ve değişen Öntarih

    Hint-Avrupalıların Anadolu göçleri ile ilgili arkeolojik kimlik sorunlarına çözüm olabilecek bulgular İstanbul’dan gelmektedir. Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü; Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu gözlenmektedir.

    Kurganların prototipi olan kromlek mezarlar aynı zamanda kremasyon (ölü yakma) töreni için mekan görevi yapmıştır. Cesetler yakıldıktan sonra bazen urne denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun kremasyon geleneğini özellikle kral ve soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.

    Beşiktaş kromlek mezarları, Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Ayrıca ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Eğer bu mezarlar bir göç hareketinin arkeolojik kimlikleri ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun ve mezarlarının Anadolu’ya MÖ 3000’lerde gerçekleşmiş Hint-Avrupa göçlerinin ilk arkeolojik kimliğini oluşturmaktadır.

    Beşiktaş kazıları Prof.Dr. Şevket Dönmez, İstanbul Arkeoloji Müzeleri uzmanlarıyla Beşiktaş’ta açığa çıkarılan kromlekli mezarları inceliyor. Ön planda kremasyon (yakma gömü) işleminden geriye kalmış insan kemikleri dikkati çekiyor.