Yazar: Şevket Dönmez

  • DNA kodları araştırıldı Urartular Batı bağlantılı çıktı

    “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçları, Urartu medeniyetinin Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 500’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya uzandığını kanıtladığımız göçlerin, birkaç yüzyıl önceden başladığı teyit edildi. Urartuların “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişme.

    Doğu Anadolu Bölgesi’n­de Erken Tunç Çağı’nın (MÖ 3500-2000) sona ermesi ile yaşanan sosyo-kül­türel değişim, konar-göçer halkların istilası ile kendini göstermiştir. Özellikle Van Gölü havzası ile Kuzeydoğu Ana­dolu’yu yurt edinen göçerlerle ilgili, yayla nekropolleri dışında fazla bir bulgu yoktur.

    40-41 SEVKET_ARKEO_dk
    tarih sayı 13, Haziran 2015.

    Geç Tunç Çağı’nın sonlarına doğru (MÖ 1200’ler) Protohisto­rik (Öntarih) Dönemi yaşamaya başlayan -ki bunu Assur yazılı belgeleri sayesinde biliyoruz- Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erken Demir Çağı (MÖ 1200-900) ile birlikte Feodal Beylikler Dönemi (MÖ 1300-800) açılmış, yerleşimler yeniden organize olmuştur. Assur kaynakları, ku­zeyindeki bölgeleri Nairi, Uru­atri ya da Urartu olarak anmak­tadır. Öntarih Dönemi’nin sona ermesine neden olan olay, MÖ 840’dan sonra Uruatri ve Nairi Beyliklerinin, Van Gölü’nün güneydoğu kıyısında bulunan en güçlü siyasi organizasyon ol­duğunu düşündüğümüz Tuşpa Beyliği ile tek bir devlet kurmak için birleşmiş olmasıdır.

    Urartu Krallığı, Feodal Bey­likler Dönemi’nden sonra MÖ 840’da kurucu kral 1. Sarduri (MÖ 840-830) liderliğinde Van Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Tuşpa’da (Van Kalesi) kurulmuştur. Assur kralı 3. Salmanasar’ın (MÖ 858-824) yaptığı ağır saldırıların bölge­nin devletleşmesini hızlandır­dığı anlaşılmaktadır. Kuzeyde Transkafkasya ve Gökçegöl (Sevan Gölü), Doğu’da İran Azerbaycan’ı, batıda Fırat Nehri ile güneyde Dicle-Küçük Zap hattına kadar genişlemiş olan Urartu Krallığı, MÖ 840’dan MÖ 600’lü yıllara dek Önasya’nın en büyük ve güçlü devletlerin­den biri olmuştur.

    DNA kodları araştırıldı
    Urartu Krallığı MÖ 840’da 1. Sarduri tarafından Van Kalesi’nde (Tuşpa) kurulmuştu.

    Yaklaşık 200 yıldır devam eden araştırmalara karşın Urartuların kökeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Kafkasyalı kültürel görünüm nedeniyle genel kabul Hur­ri bağlantısını işaret etse de Urartu tarihinin erken evreleri olan Feodal Beylikler Dönemi’ni anlayabilecek arkeolojik kazılar henüz yapılmamıştır.

    Son yıllarda arkeolojik ve antropolojik araştırmalarda kullanımı giderek yaygınlaşan antik DNA analizleri, bireylerin ve toplumların genetik köken­leri hakkındaki bilgilerimizin artmasına olanak sağlamak­tadır. Bu çerçevede Anadolu arkeolojisi ile ilgili en kapsamlı proje Doç. Dr. Songül Alpas­lan-Roodenberg başkanlığın­daki bir ekip tarafından gerçek­leştirilmiştir. “Türkiye Antik DNA Projesi” olarak bilinen çalışmanın en önemli sonucu­nun Urartularla ilgili olduğu gözlenmektedir. Urartu coğ­rafyası üzerine yapılan genetik analizlerin sonuçları şaşırtıcı biçimde Levant (Doğu Akde­niz) ile Orta Anadolu ve yakın çevresini işaret etmektedir. Bugüne kadar Hurri soyundan geldiği üzerinde ısrar edilen ve bir arkeopolitika oluşturmak için aşiret düzeninde bir toplum yapısına sahip olduğu iddia edilen Urartuların, ortaya çıkan bu “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişmedir. Bu sonuçlar Urartu ethnos’u ve toplum yapısının yeniden gözden geçirilmesi noktasında tartışmaları başla­tacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020938452
    MÖ 1200’den itibaren Anadolu coğrafyasındaki uygarlıklar ve etki alanları.

    2016’da yayımlanan Anadolu ve Ermeniler. Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumunun Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabım öncesinde, dergi­mizin 13. sayısında (Haziran 2015) tanıtım amaçlı bir yazı yayımlamıştık. Sözkonusu kitap ve yazıdaki sonuçlardan en önemlisi, Ermenilerin Doğu Anadolu kökenli olduklarına olan inanışlarının tarihsel bir temeli olmadığı; Önasya’nın bu kadim halkının Orta Ana­dolu ve yakın çevresinden MÖ 550’lerden itibaren bölgeye göç etmiş olduklarıydı. Boya beze­meli Demir Çağı çanak-çömlek gruplarının yayılımı üzerinden yapılan bu değerlendirmenin isabetli bir yöntem ve doğru bir yaklaşım olduğu, “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçla­rı tarafından da teyit edilmek­tedir. Urartuların ortaya çıkan Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantıları, MÖ 550’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya başladığını kanıtladığımız göçlerin birkaç yüzyıl önce de varolduğuna işaret etmektedir. Karanlık Çağ’da (MÖ 1200-1000) gerçek­leşen deniz halkları saldırıla­rının Doğu Akdeniz kıyıların­dan Karkamış’a kadar uzanan büyük bir alana etki etmesi ve MÖ 750 civarında Assur kralı 3. Tiglat-Pleser’in (MÖ 743) Tabal (Orta Anadolu) seferi gibi Ana­dolu’nun güney yarısını sarsan olaylar, insan kümelerinin canlarını kurtarmak için Doğu Anadolu’ya kaçmalarına neden olmuş gibi görünmektedir. Doğu Anadolu’nun insanüstü ve arızalı topografyası, bölgeye gelen insan kümelerini dış teh­likelerden korumuş olmalıdır.

    Doğu Anadolu Demir Çağı coğrafyasında yaşayan top­lumların arkeolojisi ile bunlar hakkındaki tarihsel metinler Urartu Krallığı üzerine zengin bilgiler sağlarken, gelecekteki genetik araştırmalar da zorun­lu göçler nedeniyle meydana gelen nüfus değişimlerini ay­dınlatacak gibi görünmektedir.

    resim_2024-08-25_020943662
    Doç. Dr. Songül Alpaslan- Roodenberg başkanlığındaki ekip tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Antik DNA Projesi” kapsamında incelenen Urartu dönemi iskeleti.
  • Türklerin İstanbul’daki en eski hatıraları Beyazıt’ta

    Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.

    Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.

    Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.

    resim_2024-08-25_193852221
    Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.

    Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.

    resim_2024-08-25_193856984
    Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.

    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.

    Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.

    resim_2024-08-25_193900980
    Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.

    Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.

    Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

  • ‘Topraktan, ateşten ve denizden doğanların’ en önemlileri…

    Türkiye arkeolojisi 2022’de hareketli bir sezon geçirdi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun desteklediği yüzlerce kazıda antik kentler, höyükler, mağaralar, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve batıklar araştırıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve buluntular…

    1-SAMSUN – İKİZTEPE (MÖ 3000)
    5.000 YILLIK BİR KAP

    Samsun ili Bafra ilçesi yakınların­da yer alan İkiztepe’de İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslıhan Yurtsever Beyazıt başkanlığında yeniden başlayan kazı çalışmaların­da, Erken Tunç Çağı I dönemine (MÖ 3000) ait bir mezar ortaya çıkarıldı. İki bireyin gömülmüş olduğu mezar­da saptanan çok sayıdaki hediye içinde, Doğu Anadolu kökenli pişirilmiş toprak bir kabın önemli olduğu düşünülüyor. Bölgelerarası ticari ve kültürel bağlantıları kanıt­layan kabın, Karaz kültürü ile ilişkili olduğu belirtildi.

    2-ÇORUM – BOĞAZKÖY / HATTUŞA (MÖ 1500)
    HİYEROGLİF İŞARETLER

    Hitit Krallığı’nın ünlü başkenti Hattuşa’nın önemli yapıların­dan Yerkapı Tüneli’nde (potern) kök boya kullanılarak oluşturulmuş 250 hiyeroglif işaret keşfedildi. Ziyarete açık bir alanda saptanan hiyeroglif işaretlerin Geç Tunç Ça­ğı’nda (MÖ 1500) yapılmış olduğu düşünülüyor. Kazı başkanı Prof. Dr. Andreas Schachner, işaretlerin deşifre edilmesi amacıyla çalışma başlatıldığını söyledi.

    3-İZMİR – YASSITEPE (MÖ 1400)
    TAŞ SANDIK MEZAR

    Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zafer Derin başkanlığında Yas­sıtepe’de yapılan kazılarda Miken uygarlığına ait olduğu düşünülen bir mezar ile çanak-çömlekler bu­lundu. Geç Tunç Çağı’na (MÖ 1400) tarihlendirilen taş sandık mezarın, Yunanistan’dan Anadolu’ya gelmiş Mikenli tüccarlara ait olduğu değer­lendiriliyor.

    4-ANKARA – GORDİON (MÖ 300’LER)
    GORDION’DA DÜĞÜM ÇÖZÜLÜYOR

    Ankara’nın Polatlı ilçesinde bulunan Gordion’daki kazı çalışmalarında ilk defa Gordion ismi geçen ya­zıt bulundu. Yassıhöyük olarak anılan arkeolojik yerleşmenin Gordion ile eşitlenmesi 1900’lü yılların başında önerilmiş ve kabul görmüş olmasına karşın bugüne değin filolojik olarak kanıtla­namamıştı. Prof. Dr. C. Brian Rose’un başkan­lığında sürmekte olan kazılarda açığa çıkarılan yazıtın Hellenistik Dönem’e (MÖ 3. yüzyıl) ait olduğu belirtildi.

    5-TOKAT – ZİLE (1. – 3. YÜZYIL)
    VENI, VIDI VE TİYATRO

    Roma diktatörü Jül Sezar’ın, 2. Pharnakes’i MÖ 47’de mağlup ettiği ve “veni, vidi, vici“(gel­dim, gördüm, yendim) sözlerini kaleme alarak Roma’ya ilettiği yer olan Zela’nın tiyatrosunda kazı çalışmaları başlatıldı. Tokat Müzesi başkan­lığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, bir kısmı açıkta olan tiyatro basamaklarının toprak altındaki bölümleri ortaya çıkarılıyor.

    6-BARTIN – AMASRA / AMASTRİS (2. YÜZYIL)
    ANTİK MISIR’DAN ROMA’YA

    Bartın Üniversitesi’nden Doç. Dr. Fatma Bağdatlı Çam tarafından gerçekleştirilen Amastris kurtarma kazı­larında piramit biçiminde obsidyenden şekillen­dirilmiş ünik bir amulet bulundu. Roma dönemine ait bir yapıda saptanan ve antik Mısırlılara ait olduğu değer­lendirilen amuletin tabanında Mısır tanrısı Bes’in figürü yer alıyor. 2. yüzyıla tarihlenen ve tılsım olduğu düşünülen amuletin üst kısmında ise demotik harfler yer alıyor.

    7-VAN – ZERNAKİTEPE (2. – 3. YÜZYIL)
    ARAMICE YAZITLAR

    Van ili Erciş ilçesi yakınlarında­ki Zernakitepe’de Van Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda kent surları ve Arami alfabesiyle yazılmış yazıtlar keş­fedildi. Ünlü Demir Çağı uzmanı Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Erken Sasani Dönemi’ne tarih­lenmiş olan Zernakitepe’de, sur duvarları üzerinde saptanan bu önemli yazıtlar üzerinde çalışma­lar devam ediyor.

    8-ADIYAMAN – PERRE (2. – 3. YÜZYIL)
    MADALYADA MEDUSA

    Adıyaman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kahraman Yağız’ın bilimsel koordinatörlüğünde devam eden Perre kazılarında, tunçtan yapılmış Medusa portreli bir askerî madalya bulundu. 2-3. yüzyıllara tarihlendirilen madal­yanın bir askere ait olduğu ve bunu kazandığı bir başarı sonucu elde ettiği düşünülüyor.

    9-KONYA – SAVATRA (10. – 11. YÜZYIL)
    ANADOLU’DA İLK TÜRK ADI

    Savatra antik kentinde gerçek­leştirilen arkeolojik araştırmalar sırasında, kazı alanına civardaki bir kaleden getirildiği söylenen mimari bir parça üzerinde eski Yu­nanca harflerle yazılmış “Turkopol” (Türkoğlu) kelimesi saptandı. Orta Bizans Dönemi’ne (10. – 11. yüzyıllar) tarihlenen mimari unsurun üze­rine kazınmış yazıtın, Anadolu’da Türk adının geçtiği en erken bulgu olduğu belirtiliyor.

    10-EDİRNE – YENİ SARAY (15. YÜZYIL)
    KAYI BOYUNUN İŞARETI

    Trakya Üniversi­tesi’nden Doç. Dr. Gülay Apa Kurtişoğlu baş­kanlığında yapılan Yeni Saray arkeo­loji kazılarında, altıncı Osmanlı Padişahı 2. Murat döneminde Edirne’de darbedil­miş (1446-1451) Kayı boyu tamgalı bir mangır bulun­du. Mangırın, Kayı boyu tamgası ne­deniyle çok nadir bir eser olduğu söyleniyor.

  • Minareler uzaktan görünür, sesi duyurur, yolu gösterirdi

    MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi ve cemaat sistemi ile dikkati çeker. Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır.

    Müslüman tapınak mimarisinin baş­lıca unsurlarından minare, bugüne değin köke­ni itibarıyla gereğince üzerin­de durulan bir konu olmamış­tır. Arabistan coğrafyasındaki ilk camiler, 622’de inşa edilen Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebevi’dir. Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicreti sonrasında Medine’de cema­atle buluşup ibadet etmek için uygun bir bina olmadığından vaazlarını evinde veriyordu. Zamanla Hz. Muhammed’in evi mescit olarak kullanılmaya başlanmış (Mescid-i Nebevi), daha sonraki bütün Müslü­man tapınaklarının (mescitler, camiler) bu basit başlangıçtan geliştiği düşünülmüştür.

    Bu başlangıç noktasına karşın, ilk caminin nasıl bir yapı olduğu konusunda bilgi­lerimiz yok denecek kadar az­dır. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi’nin bugünkü Müslü­man tapınaklarına hangi yön­leri ile model oldukları tam olarak bilinememektedir. Her iki yapının da tarihsel süreç­te orijinal plan şeması ve inşa tekniğinden farklı bir gelişim göstermiş olmaları çok yüksek bir ihtimaldir.

    İlk camilerin nasıl oldukla­rı hususunda Önasya tapınak­larının değerlendirmesi man­tıklı bir çıkış noktasıdır. Tek tanrı inancının MÖ 5. yüzyıla değin izlenebildiği Zerdüşt di­ninin erken dönemlerine iliş­kin arkeolojik bulgular, Oluz Höyük’te ortaya çıkmaya de­vam etmektedir. Oluz Höyük 2B Mimari Tabakası’nda (MÖ 450-300); kuzeyden güneye eğim yaparak uzanan ve Pers (Akhaimenid) yerleşmesinin ana omurgasını oluşturan Pers Yolu’nun güneyinde dinsel yapıların ağırlıkta olduğu bir bölge saptanmıştır. Bu alanda yer alan, tasarımları ile inşaı­nın birlikte yapıldığı anlaşılan ateşgede ve ibadethane (pe­resteşgâh), Anadolu Geç De­mir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Sözkonusu bul­gular “Arkaik Monoteizm”in başlangıç noktasında yeni bir tapınak sistemi oluştuğunu kanıtlamaktadır.

    Sasani Dönemi’ne (224-641) ait bir ateşegede mili Firuzabad’da bulunur. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.

    Kazı alanındaki ateşge­de, MÖ 450 dolaylarında inşa edilmiştir. Yaklaşık 200 yıl fa­aliyet göstermiş olan Anado­lu ve Önasya’nın bilinen bu en eski ateşgedesi, toprak üzeri­ne oturtulmuş 1.60 m. çapın­da bir ateş çukuru ile bunun güneyinde uzanan “naos”tan oluşmaktadır. Dört köşe oldu­ğu gözlenen ateşgedeyi, kuzey ve batıdan basit ve niteliksiz olarak inşa edilmiş set duvar­larının çevrelediği gözlenmek­tedir. Ateşgedenin güneyinde kurban kanlarının akıtıldığı bir kanal, doğusunda ve kuzey­doğusunda ise buraya ulaşan özel yollar ile platformların yer aldığı bir kutsal alan bu­lunmaktadır.

    Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.

    Anadolu Persleri için kut­sal ve ebedi ateşin yandığı Oluz Höyük ateşgedesi, mü­tevazı ve basit bir yapıydı. Bu küçük yapı, toplu ve kalabalık ibadete uygun olmadığı için hemen batısında başka bir mekan tasarlanmış ve buraya sütunlu salon tarzında bir iba­dethane inşa edilmiştir.

    Oluz Höyük’te açığa çıkarı­lan ateşgede ve çevresinde ko­nuşlanmış olan yapılar, Demir Çağı’nda Anadolu’da tapınma mekanı tasarımına yeni bir bakışaçısının geldiğini kanıt­lamaktadır. Bulgular, Kızılır­mak Havzası’nda (Orta Ana­dolu ve yakın çevresi) ilk defa ayin mekanının merkezî ko­numda düşünüldüğünü, ayrıca ritus ve ibadet mekanları ay­rımına gidildiğini göstermiş­tir. Çok sütunlu bir yapı olan ibadethane ile hemen doğusu­na yerleştirilmiş ateşgede, Ak­haimenid Dönemi’nde Persle­rin Anadolu’da inşa ettikleri ilk tapınak olarak değerlendi­rilebilir.

    Herodotos, Perslerin tapı­nak bilmediklerini ve yapma­dıklarını aktarmıştır. Seyahat­leri sırasında Amasya ve Oluz Höyük’ü ziyaret etmemiş olan Herodotos’un verdiği bilgile­rin tümüyle doğruları yansıt­madığı ortadadır.

    Set duvarları ile çevrili ba­sit bir ateşgededen, üstü kapa­lı bir ibadethane kavramının doğması, Persler için tapınak uygulamasının başlangıç nok­tası olmalıdır. Perslerin tapı­nak kavramını bilmemeleri, Zerdüşt dininin Anadolu’daki kurumsallaşması ile birlikte değişmiş gibi görünmektedir. Ateş kültü ile bağlantılı mo­noteist görünümdeki bu yeni dinin Anadolu coğrafyasın­da doğmuş ve kurumsallaşmış olabileceğine ilişkin kanıtla­rın varlığı, Önasya din tarihi­nin gözden geçirilmesi nokta­sında da önemlidir. Günümüz Zerdüşt dini ile gerek mimari gerekse yapısal açısından ben­zerlik taşıyan bu yeni bulgular bugüne kadar ne İran ne de Afganistan ve Turan coğrafya­larında saptanabilmiş değildir.

    MÖ 5. yüzyıl ortalarında Oluz Höyük’te inşa edilen ateş­gede ve ibadethane, Kızılırmak Havzası’nın Demir Çağı süre­cindeki ilk tapınağıdır. Perslere uzak olan kapalı mekan tapı­nak kavramının ilk defa Ana­dolu topraklarında ortaya çık­ması anlamlıdır. Med gelenek­lerinden beslenen ve “Erken Zerdüşt dini” diye tanımlana­bilecek bu yeni yapılanmanın şimdilik yalnızca Kızılırmak Havzası’na özgü olduğunu söy­leyebilecek durumdayız. Ya­lın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan bir ibadethane yapısı­nın varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nok­ta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturul­ması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anado­lu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur. Ritus pratiği ve bunu izleyerek iba­dete katılan cemaatin varlığı, birbirleri ile ilişkili iki ayrı kut­sal yapının birlikte çalışarak tapınak sistemini ortaya çıkar­mış olmalıdır. Bu durum dinsel eylemlerin tapınak mekanına etkisi olarak da açıklanabilir.

    Mütevazı ve basit bir
    yapı olan Oluz Höyük
    Ateşgedesi’nin ve
    ibadethanenin planı.

    Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur.

    MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateş­gede ve ibadethanesi; kendi­sinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izle­nebilen kıble yönelimi, cemaat sistemi ve ayrı bir alanda din adamının ritus faaliyetleri ger­çekleştirmesi gibi özellikleri ile dikkati çekmektedir. Bu yapı­lar sözkonusu arkaik unsurları ile, haklarında arkeolojik bilgi sahibi olmadığımız en erken Hıristiyan ve Müslüman tapı­naklarının basit başlangıç özel­likleri hakkında model oluştu­racak özelliktedir.

    Son dönemlerde Filistin’de yapılan arkeolojik kazılarda İs­railli arkeologlar, 7. ve 8. yüz­yıllara tarihlenen iki cami ka­lıntısına ulaştılar. Bunlardan ilki Taberiye Gölü kıyısındaki Tiberya’da kısmen ortaya çıka­rıldı ve 635 yılı civarında inşa edildiğine ilişkin bulguları ile dikkati çekti. Çok erken tarihli bu cami kalıntısının minareye sahip olup olmadığı konusunda ise herhangi bir bilgi verilmedi. Necef Çölü’nde keşfedilen di­ğer bir cami kalıntısı ise tama­men açığa çıkarıldı. 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısının, kaba yo­nu taşlarla inşa edilmiş oldu­ğu görülüyor. Tiberya’daki 635 tarihli cami gibi minaresi bu­lunmayan bu tapınak, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini de kanıtla­maktadır.

    Necef Çölü’nde keşfedilen 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısı, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini kanıtlıyor.

    Arkeolojik kazılarla ince­lenen erken dönem tapınak­larında minare bulunmaması, bunların camilere sonradan eklenmiş olduğuna işaret et­mektedir. Günümüz camileri­nin ayrılmaz bir parçası duru­mundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklar­da minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.

    Tapınak ve kule ilişkisi, Zerdüşt dininin tapınakları olan ateşgedelerden bilinmek­tedir. Ateşgedelerde minareye benzeyen kule biçimli yapılara “mil” deniliyordu. Günümüze ulaşan iki önemli mil bulun­maktadır. Bunlardan biri, Part döneminden (2.-3. yüzyıllar) kalmış olan Nurabad Mili’dir. Özenli işlenmiş düzgün be­yazımsı taş blokları ile inşa edilmiş milin mevcut yüksek­liği 7 metredir. Milin merdi­venlerinin kulenin içinde yer alıyor olması, sonrasında or­taya çıkacak minarelerde de uygulanmış bir özelliktir. Sa­sani Dönemi’ne (224-641) ait diğer ateşegede mili Firuza­bad’da yer almaktadır. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.

    Müslümanlığın ilk tapı­naklarında ihtiyaç duyulma­yan ve tasarımlarda yer alma­yan minareler, Arap orduları­nın 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş ol­malıdır. Ateşgedeler genellik­le ana yollar üzerinde bulu­nuyordu ve millerin tepesin­de gece-gündüz sürekli yanan ateş sayesinde insanlar hem tapınağın farkına varıyor hem de yollarını bulabiliyorlardı. Millerin ateşgedelerdeki işlev ve görünümleri, camilerdeki minarelere esin kaynağı olmuş gibi görünmektedir.

    Günümüze ulaşan iki önemli milden biri olan Nurabad Mili (2.-3. yüzyıllar).
  • ‘Türklerin ataları’ndan arkeolojinin gerçeklerine: Beşiktaş Kazıları

    2000’li yılların başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları sırasında, çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleştirildi. Ancak maalesef başta Beşiktaş kazıları olmak üzere, bu faaliyetlerin duyurulması noktasında ciddi sorunlar yaşandı. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, kazıları orta vadede önemsizleştirmesi.

    Son yıllarda arkeoloji ile ilgili haberler, toplumun geniş bir kesiminin dik­katini çekiyor. Bunların önem­li bir kısmını, bilinen dün­ya tarihini değiştiren keşifler oluşturuyor. Bu çerçevedeki arkeoloji haberlerinin önemli bir bölümü, dünyanın başlıca arkeolojik alanlarından İstan­bul ile ilgili.

    İstanbul’da 2000’li yılla­rın başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları ile ilgili olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yönetiminde çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleşti­rildi. Kent arkeolojisi çerçeve­sinde yürütülen kazılar hem Müze’nin deneyim kazanması­na yolaçtı hem de her biri dün­ya ölçeğinde projelere dönüşen çok büyük kazı alanları oluştu. Sözkonusu kazılarda yetişen müze uzmanları, açığa çıkarı­lan arkeolojik değerler üzerin­de başarılı koruma, belgeleme ve değerlendirme çalışmala­rı gerçekleştirerek ülkemizin dünyadaki bilimsel saygınlı­ğını artırdılar. Yakın geçmişte tamamlanan metro ve Marmaray projeleri çerçevesinde Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci bölgelerinde yapılan kazılar bu tür çalışmaların en tanınmışları oldular.

    Emsalsiz bulgular Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleştirilmekte olan kazılar sırasında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıları, İstanbul ve Türkiye coğrafyası-protohistoryası (öntarih) için emsalsiz bulgular.
     

    Bugün Haydarpaşa ile Ka­bataş-Mahmutbey metro pro­jeleri, arkeolojik kazı çalışma­larının devam ettiği iki önemli alan olarak dikkati çekiyor. Sözkonusu projelerde açığa çı­karılan yeni arkeolojik bulgu­ların İstanbul kent tarihi için önemi de giderek daha fazla farkedilmeye başlandı. Bunun­la birlikte bu faaliyetlerin kent halkına duyurulması ve ka­muoyunda farkındalık yaratıl­ması noktasında yine de kimi sıkıntılar yaşanıyor. Kazılar­da ortaya çıkarılan bulguların haberleşmesinde, hoş olmayan sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. “Popülerleşelim” derken peri­şanlaşan, ciddileşelim derken basitleşen demeçler ve haber­ler, çok sayıda uzmanın emek verdiği projelerin değerini azaltıyor, yokediyor.

    Genel ve sağlam bir bilgi­lendirme metoduyla çalışıl­madığı için, çoğunlukla elde edilen veriler bu tür konula­ra meraklı gazetecilere “özel olarak” verilebiliyor. Onlar da kendi manşetlerini oluştu­rup haberleri iletirken, konu­ya “sansasyon” gözüyle bakan kimilerinin çarpıtmaları ile en önemli buluntular maalesef tuhaf başlıklar altında çıkabi­liyor. Ne yazık ki bu haberlerin yanında görülen fotoğraflarda ilgili müzelerin uzmanları ve yöneticileri de görülebiliyor. Kendi alanlarının bu saygın uzmanları, zor şartlarda olağa­nüstü emek vererek çalışan bu insanlar, bir anda kendileri ile hiç ilgisi olmayan başlıkların, haberlerin içinde kalabiliyor.

    Beşiktaş’taki “höyüklü kromlek” mezarları ve ortasındaki taş konstrüksiyon (sağda).

    Yakın geçmişteki bazı ha­berleri hatırlamakta fayda var. Örneğin “Beşiktaş’ta 3.500 yıl­lık Türk izleri” herkesi heye­canlandırmıştı ve gerçekten çok ilgi çekiciydi. Milyonlar­ca Türkün yaşadığı bir kentte, bir anda “en eski ataların izleri bulundu” deniyordu. Asya’nın uzak köşelerinde olan bir ana­yurt yerine, hemen Beşiktaş’ta eskiden büyük bir sabit market ve semt pazarı olan meydanın bir köşesi gösteriliyordu. Konu ciddi ciddi konuşuluyor, Türk tarihi çalışan ancak arkeolo­jiden bihaber bazı akademis­yenlerce takdir ediliyordu. An­cak sonrası gelmiyor, kısa sü­rede başka bir konu bulunuyor ve “Türklerin yeni anayurdu” gündemden düşüyordu. İşin en üzücü yanı bu tatsız haberleri yapanlar ve konuşanların bun­lardan rahatsız olmamasıydı.

    Oysa ki Beşiktaş’ta açı­ğa çıkarılmakta olan arkeo­lojik bulguların doğru tanım­lanması, bunlarla ilgili güncel gelişmeler hakkında toplumun doğru biçimde bilgilendirilme­si çok önemli. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, bunların Beşiktaş’taki kazıları önemsiz­leştirmesi.

    Kabataş-Mahmutbey met­ro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleş­tirilmekte olan kazılar sıra­sında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıla­rı, İstanbul ve Türkiye coğraf­yası-protohistoryası (önta­rih) için emsalsiz bulgulardır. Moloz taşlarla yuvarlak ya da yuvarlağa yakın biçimde in­şa edilmiş mezarların içinde çoğunlukla yakılmış (kremas­yon), nadiren de olsa beden bütünlüğü ile toprağa verilmiş (inhumasyon) gömüler açığa çıkarılmıştır. Beşiktaş bulgu­ları ile ilgili bugüne kadar pek çok haber yapılmış, makale­ler kaleme alınmış olmasına karşın; kamuoyunun ilgisini ve dikkatini çekmeye başla­dığı günden itibaren “kurgan” olarak tanımlanan bu yapıların gerçekte ne olduğu konusunda bilimsel terminolojide karma­şa ve sorun yaşanmaktadır.

    Bir anıt mezar türü olan kurgan, genellikle toprak bir zemine açılan çukurun içinde­ki gömünün üzerine taş ve top­rakla bir tümsek ya da tepecik yapılması ile oluşturulur. Bi­rey nadiren de olsa çukur ye­rine kazılmamış toprak zemin üzerine de bırakılır ve üzeri­ne yine bir tümsek yapılır. Da­ha gelişkin kurgan yapıların­da ölmüş birey toprak zemine açılan çukurun içine yerleşti­rilir ve çukur ahşap ya da yassı taşlarla kapatılır. Bu bağlam­da bir kurganın klasik unsur­ları olarak ölmüş birey, çukur, çukuru kapatan malzemeler ile tümsek ya da tepecik sayılabi­lir. Bunlara ek olarak, Batı Av­rasya’daki başlangıçları MÖ 5. binyıla kadar geriye giden kur­gan türü mezarların en önemli ve karakteristik özelliği, yapı­sal olarak müstakil (tekil) bir tepe görünümünde olmala­rıdır. Müstakil görünümdeki mezar tepelerinin tekli ya da çoklu gömü içermeleri, onların karakterini ve kurgan özellik­lerini bozmamaktadır.

    Kurgan yapılarının bu aşa­madan sonra gelişerek anıt karakteri kazanması ile çevre duvarı (kromlek) gibi birta­kım yeni özelliklere sahip ol­maya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda Beşiktaş kazıla­rında ortaya çıkarılan, müsta­kil olmayan ve büyük çoğun­luğu fiziki olarak birbirine temas eder özellikte inşa edil­miş mezarların kurgan olarak adlandırılmasına kuşku ile bakılmalıdır. Ayrıca, Beşiktaş mezar yapılarının detayları incelendiğinde, klasik kurgan unsurları dikkate alınarak ile inşa edilmedikleri de görül­mektedir.

    İstanbul’un erken döneminin anahtarı


    Bugüne dek tanımlanması sağlıklı olarak yapılamayan Kalkolitik Dönem’e (MÖ 4000) ilişkin buluntular, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemiyle ilgili bizi aydınlatacak.

    Beşiktaş mezarlarında, in­şadan önce gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi ol­duğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptan­mıştır. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri ve küllerinin yakma alanının kenarına doğ­ru toparlandığı ve burasının da mezarın merkez bölgesi ola­rak belirlendiği görülmektedir. Yakılan bireye ait kalıntıların taştan küçük konstrüksiyon­lar içine alındığı, nadiren de olduğu gibi bırakıldığı gözlen­mektedir. Sonrasında ise in­san kalıntıları merkezde ya da merkeze yakın bir nokta­da bırakılarak etrafına moloz taşlarla kromlek inşa edilmiş­tir. Ölünün yakıldığı alanın bir kısmının kromlek duvarı al­tında yer alması, açıkladığımız faaliyet sıralaması ve katman­laşmayı kanıtlamaktadır. Son­rasında ise yakılmış bireyin/ bireylerin bulunduğu kromle­kin içi taş ve toprakla dolduru­larak basık bir tümsek oluştu­rulmuştur. “Höyüklü Kromlek” olarak tanımlayabileceğimiz bu mezar türünün düşük bir irtifada yoğun taş ve toprakla yapılan küçük bir tepe olduğu­nu, benzer tepelerin birbirle­rine temas ederek inşa edil­diklerini ve böylece arı kovanı benzeri plan şemasına sahip bir nekropol meydana geldiği­ni söyleyebiliriz.

    Beşiktaş’taki “Höyüklü Kromlek” mezarların, kremas­yon gömülerin proto-Türkler­le veya proto-Turanlılarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyoruz. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütünün­de kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) top­lumlar tarafından uygulanmış olduğu bilinmektedir. Erken Tunç Çağı’nda, MÖ 3500’ler­de oluşmaya başlamış Beşiktaş mezarlığının İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedef­lemiş bir göçle ilgili olduğu gö­rülmektedir. Bulgular, Anado­lu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıkla­maya da başlamıştır. Bu bağ­lamda, bireylerin yakılmış ol­duğu Beşiktaş’taki Erken Tunç Çağı toplumunun, Anadolu’da yaklaşık olarak 1600-1700 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hi­tit Krallığı’nı kuracak ve soy­lularının cesetlerini yakacak insanların atası olabileceği hu­susunun tartışılması gerektiği­ni düşünüyorum.

    Beşiktaş kazı alanında, me­zar yapılarının bulunmadığı bir alanda ana toprağa ulaş­mak amacıyla yapılan derin­leşme çalışmalarında, Kal­kolitik Dönem’e (MÖ 4000) tarihlenen çanak-çömlek par­çalarının bulunmuş olması, İstanbul protohistoryası için yeni ve değerli bir gelişmedir. Kalkolitik Dönem’e tarihlenen bazı buluntular, Hipodrom’da uzun yıllar önce yapılmış ka­zılarda saptanmıştı. Ancak bunların bir bağlamda ya da bir tabakalaşma sistemi içinde bulunmamış olması nedeniy­le, Kalkolitik Dönem’in tanım­laması sağlıklı olarak bugüne değin yapılamamıştı. Beşiktaş kazılarının geliştirilmesi ile birlikte, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemini çok daha iyi tanıma fırsatı bulacağız.

    Açık krematoryum

    Beşiktaş mezarlarında, inşadan önce
    gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi olduğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptandı. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri…

  • 2.500 yıl önceki ibadethane: Güneşe karşı sabah namazı

    Oluz Höyük’te 15 sezondur devam eden geniş ölçekli arkeolojik çalışmalar, Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı kültürünün Doğu ile olan ve bugüne kadar bilinmeyen bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 450 yıllarında Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu mekanda, çoktanrılı inançlardan uzak duran ve monoteizm sisteminde yaşamış bir toplumun izleri ortaya kondu.

     Kuzey-Orta Anadolu’da, Amasya ilinin 25 km. batısında yer alan Oluz Höyük’teki kazı çalışmaları 15. yılını tamamlarken, 10 yer­leşimin üstüste kurulmasıyla oluşmuş bu önemli merkezin her dönemde “dinsel bir yapı­lanma” içinde olduğu ortaya çıkmaya başladı.

    2021’de kazı alanının ku­zeyinde yapılan basamaklı de­rinleşme çalışmaları sırasında Hitit Krallığı’nın yıkılışına ta­nıklık eden Çöküş Dönemi’ne (MÖ 1200-1150) ait ilginç ka­lıntılar bulundu. Bunlar içinde özellikle buğday ve fiğ tohum­larının yakılması ile gerçek­leştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıla­rı, Hititlerin yıkılış sürecinde­ki yeni inanç sisteminin ritüel ve pratiklerini ilk kez tanıma­mıza olanak sağlayacak gibi görünüyor.

    Hitit çöküşünden yakla­şık 600 yıl sonra Oluz Hö­yük’ün Frig Krallığı Dönemi’n­de önemli bir dinsel merkez olmaya başladığını işaret eden en önemli yapı Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı’dır. MÖ 600 civarında inşa edildiği anlaşı­lan sunak (kurbangah) aslında Frigya’da çok sık görülen ka­yalardan şekillendirilmiş ba­samaklı sunakların Kappado­kia’daki bir öykünmesi gibidir. Yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasına inşa edil­miş sunak, ana plan şeması olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde olup, masif bir yapı. Anadolu’da Frig Krallı­ğı’nın son dönemlerinde or­taya çıkan Kubaba (Matar Kubileya) dini çoktanrılı bir inanç gibi görünse de monote­izme oldukça yakın bir yapısı ve görünümü vardı. Gerçekte, Anadolu sakinlerinin Neolitik Dönem’den beri tapındığı Ana Tanrıça kültünün Frig Krallı­ğı’ndaki bir yorumu olan Ku­baba, Midas döneminde Kar­kamış’tan Gordion’a ithal edil­miş bir Tanrıça’ydı.

    Ateşgede ve ibadethane MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşuyor.

    Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün Pers Dönemi (MÖ 450-300) katmanlarında açığa çıkarılan önemli ve eşsiz arkeolojik bulgular, dünyanın ilk önemli dininin doğuşuna; “Arkaik Monoteizm”e işaret etmektedir. Temel pratiğini Ateş Kültü’nün oluşturduğu bu inanç sisteminde ateşgede, ibadethane, kutsal küllerin de­polandığı alanlar ve kutsal eş­yaların gömülmüş olduğu bo­throslar ile kurban çukurları; Oluz Höyük’te MÖ 5. yüzyıl­dan itibaren kurumsallaştığı gözlenen tek Tanrı inancının işaretlerini yakaladığımız “Ar­kaik Monoteizm”in varlığını gösteriyor.

    Oluz Höyük’teki kazılar, Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inan­mamız için yeterince kanıt sağlamakta. MÖ 450’lerde in­şa edilen Anadolu’nun en es­ki ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevrele­yen küçük bir selladan oluş­maktaydı. Buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulun­duğu bir kutsal alan bulunu­yordu. Kutsal ateş çukuru­nu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çu­kurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, burada yanmış ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürek­li yandığını kanıtlar nitelikte­dir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü varlığına dair prob­lemler üzerine yaptıkları teo­rik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gözüküyoruz.

     Ateşgede üzerinde batmayan güneş Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar.

    Oluz Höyük kazılarının Önasya din arkeolojisi ve din tarihine yaptığı en önemli kat­kı tek tanrılı dinlerin başlan­gıç noktasında (MÖ 5. yüz­yıl) tapınak ile ibadethanenin farklı yapılar olduğunu anla­mamızı sağlamış olmasıdır. Ateşgede ve ibadethane, Ana­dolu Geç Demir Çağı arkeo­lojisi için yeni bir dinsel ya­pılanmaya işaret etmektedir. Kutsal Ateş’in yandığı Ateş­gede küçük bir yapı olup, yan­makta olan ateşin dışarıdan görünmesi için üstünün kapa­tılmamış olduğu düşünülmek­tedir. Ayrıca Kutsal Ateş’in yanında her gün saatlerce dua okuyan Magus’un (Mog) sesi­nin duyulabilmesi için de üs­tünün açık olması önemliydi. Bugüne değin güneyi dışında tüm duvarları açığa çıkarılmış olan ibadethaneyi 6 adet sütunun taşıdığı büyük bir çatı­nın kapladığı anlaşılmaktadır. Henüz kazısı tamamlanmamış olmasına karşın mevcut boyu­tu 100 m2’yi geçen ibadethane içinde kuzey-güney doğrultu­sunda iki sıra halinde aralık­larla yerleştirilmiş üçer adet olmak üzere toplam 6 adet taş sütun kaidesi açığa çıkarılmış­tır. Kumtaşından şekillendiril­miş olan taş kaideler birbirine yakın büyüklükte olup, ortala­ma 50 cm çapındadır. Kaide­lerin dibinde bulunan yumruk büyüklüğündeki moloz taşla­rın, oldukça uzun ve kalın ah­şap dikmeleri taşıyan taşların devrilme ve kaymasını önle­mek amacıyla yerleştirildiği düşünülüyor.

    Hititler’den Frigler’e… Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı, Frig Krallığı döneminde Oluz Höyük’ün önemli bir dinsel merkez olduğuna işaret ediyor

    İbadethane’nin doğu du­varının tam ortasında Ateşge­de’yi doğrudan gören bir açık­lık bulunmaktadır. Kuzeydeki sütunların arasından Ateşge­de ve içinde yanmakta olan Kutsal Ateş rahatlıkla görü­lebilmekteydi. Buraya gelen­ler, özellikle sabahın çok er­ken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerin­de izliyor olmalıydılar. Günü­müz Zerdüşt dini mensupları­nın güneşin doğuşundan gün ortasına kadar (Hâvangâh), gün ortasından öğleden sonra saat üçe kadar (Rapîtvengâh), saat üçten güneşin batışına kadar (Uzeyrengâh), güneşin batışından geceyarısına kadar (Eyuhserîtemgâh) ve geceya­rısından güneşin doğuşuna kadar (Uşehingâh) eda ettik­leri 5 vakit namazları vardır. Zerdüşt dininin Arkaik Döne­mi’nin yaşanmış ve kurumsal­laşmış olduğu Oluz Höyük’te, İbadethane’den Kutsal Ateş’in ve güneşin doğuşunun izlene­bilmiş olması, çok büyük ola­sılıkla Havangâh Namazı’nın eda edilmiş olduğuna ve daha da önemlisi Erken Zerdüşt di­ninde namazın MÖ 5. yüzyıl­daki varlığına atıf yapmakta. Oluz Höyük’teki bu arkeolo­jik gerçeklikler ve gözlemler, ilk defa Anadolu ve Önasya’da monoteist inanç sistemi çer­çevesinde ve dinsel yapılanma doğrultusunda pratik mekan ile ibadet mekanının ayrılmış olduğuna işaret etmekte.

    Oluz Höyük soylu ve elit bir Pers zümresinin yerleş­tiği bir merkezdi. Kendileri için bir Ateşgede kurmuş olan Perslerin, ibadetleri sırasın­da doğa ve iklim koşullarından korunmak ve bir cemaat oluş­turabilmek amacıyla üstü ka­palı olan, Ateşgede’yi görecek, içeride okunan duayı duya­cak ve belki de bu duaya eşlik edecek biçimde bir mekan ta­sarlamış ve inşa etmiş olduk­ları anlaşılmaktadır. Anadolu ve Önasya’nın ilk ibadethanesi denilebilecek yapının tasarı­mı, bugün de Zerdüşt dininin pratiklerinden olan sabah na­mazının Oluz Höyük’ün soylu sakinleri tarafından eda edil­miş olabileceğini düşündür­mektedir.

    Kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında, Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş
    Dönemi’nde, buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları bulundu
  • Anadolu’da yeni keşifler, eşi bulunmaz hazineler

    Arkeoloji, ülkemizin Batı dünyası ile rekabet edebildiği en önemli bilim dalı. Türkiye’nin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun işbirliği sonucunda gerçekleşen kazı çalışmaları; benzersiz Anadolu coğrafyasında her yıl yeni buluntulara ulaşıyor. 2021’de 150’yi aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar, mağaralar ve objeler açığa çıkarıldı. İşte 2021’in önde gelen arkeolojik keşifleri.

    TEL AÇÇANA – HATAY – MÖ 1400
    3.400 YILLIK ALALAH

    Hitit Dönemi’ndeki adı “Alalah” olan Tel Aççana, Antakya yakın­larında önemli bir öntarih yerleşmesi. Doç. Dr. Murat Akar başkanlığında yürütülen arkeolojik kazılarda kil tabletler ve silindir mühürler bulundu. Buluntular, Orta ve Geç Tunç Çağı’nda Mukiş Krallığı’nın başkenti olan Alalah’ın siyasi tarihi hakkında önemli bilgiler sağlayacak görünüyor. Örneğin üzerinde Luvice yazı olan bir mühür baskısı üze­rinde, adına ilk defa rastlanan bir Hitit prensi hakkında bilgiler var.

    SATALA-GÜMÜŞHANE / MÖ 7. YÜZYIL
    URARTULAR GÜMÜŞHANE’DE

    Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Sadak Köyü’n­de yer alan ve Roma Dönemi Lejyon kenti olarak bilinen Satala’da, Doç. Dr. Şahin Yıldırım başkanlığın­daki kazılar sırasında incelenen bir mezarda Urartu Dönemi tunç kemer parçaları bulundu. Üzerinde kabartma tekniğinde işlenmiş Baş Tanrı Haldi figürleri ile hayvan ve bitki bezemelerinin bulunduğu kemer, Urartu Krallı­ğı’nın kuzeybatı sınırlarını Gümüşhane Bölgesi’ne değin genişletmiş olduğunu kanıtlıyor.

    HADRIANAUPOLIS-KARABÜK / MÖ 3. YY-3. YY
    DEMIR MASKELI ROMALI

    Karabük’ün Eskipazar ilçesinde yer alan Hadrianaupolis Antik Kenti’nde Doç. Dr. Ersin Çelikbaş tarafından gerçekleştirilmek­te olan kazı çalışmalarında demir bir maske ortaya çıkarıldı. Bir Roma süvarisine ait olduğu düşünülen maskenin bir miğferin parçası ol­duğu düşünülüyor. MS 3. yüzyılda üretilmiş olduğu anlaşılan miğfer parçası maske, Hadrianaupolis’te­ki Roma askerî varlığına işaret ediyor.

    AIZONAI-KÜTAHYA / 2. YÜZYIL
    TANRILARIN BAŞLARI

    Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Aizanoi antik ken­tinde, akarsu yatağında yürütülen kazı çalışmalarında, Aphrodite ve Dionysos heykellerine ait olduğu anlaşılan başlar ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Gökhan Coşkun baş­kanlığındaki kazılarda bulunan baş parçalarının büyük boyutlu heykellere ait olduğu gözleniyor. Bu önemli bulgulardan yola çıka­rak bölgede daha önce bir heykel atölyesi olabileceği tahmin ediliyor.

    KAZLIÇEŞME-İSTANBUL / 5. YÜZYIL
    GEÇ ROMA KALINTILARI

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kazlıçeş­me’de, Zeytinburnu Belediye Başkanlık Bina­sı olarak da kullanmış tarihî yapının bahçesin­de yaptığı kazılarda mermer bir lahit bulundu. Aynı alanda daha önceki yıllarda gerçekleşti­rilen kazılarda 5. yüzyıla tarihlenen Geç Roma Dönemi taban mozaiki açığa çıkarılmıştı. 2021 dönemi çalışmalarında mermer lahdin yanısıra sözkonusu mozaikin ait olduğu yapının da temel kalıntılarına ulaşıldı. Zeytinburnu Bele­diyesi tarafından devam ettirilmesi planlanan kazı çalışmalarında, alanın işlevi tam olarak ortaya çıkarılacak.

    KARAHANTEPE-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL
    12 BIN YILLIK HEYKELLER

    Şanlıurfa il merkezinin 55 km. doğusundaki Karahantepe’de Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığındaki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesine tarihlenen kayaya oyulmuş yapı­lar, bu yapılar içinde fallus biçimli dikilitaşlar ile üç boyutlu insan ve hayvan heykelleri açığa çıkarıldı. Heykellerden birinde sırtında leopar taşıyan bir insan betimlenmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde araştırılan Karahantepe’nin, Göbeklitepe kültürünün önemli bir yerleşmesi olduğu anlaşılmakta.

    SAYBURÇ-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL
    HAYVAN FIGÜRLÜ TAŞ FRIZ

    Şanlıurfa ili Karaköprü ilçesi yakın­larındaki Sayburç’ta Doç. Dr. Eylem Özdoğan yönetimindeki kazı çalışma­larında insan, leopar ve boğa figürle­rinden oluşan taş bir friz açığa çıkarıldı. “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde kazılan Sayburç’ta ayrıca çukur tabanlı ve dairesel planlı bir yapı keşfedildi. Gö­beklitepe’nin son dönemleri ile çağdaş olduğu düşünülen Sayburç, Göbeklite­pe ve yayılım alanını anlamak açısından büyük önem taşıyor.

    BEŞİKTAŞ-İSTANBUL / MÖ 35. YÜZYIL
    ŞEHIR MERKEZINDE TUNÇ ÇAĞI

    Yıldız Yokuşu’nun başlangıcında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş girişinin inşa edileceği alanda gerçekleştirdiği kazılarda, günümüzden 5000- 5500 yıl öncesinde yani Erken Tunç Çağı’nın ilk dönemlerinde oluşturulmuş bir mezarlık alanı keşfedildi. Kurgan tipi mezarların öncüsü diyebi­leceğimiz “Höyüklü Kromlek” tipi mezarlarda, kremasyon (yakma) gömü türünün uygulandığı gözleniyor. Devam ettirilmesi plananlan kazılar, Beşiktaş mezarlığındaki insanların kimler olduğu ve nereden gelmiş olabi­leceği sorularına yanıt verecek.

    SEYİTÖMER HÖYÜK-KÜTAHYA / MÖ 25. YÜZYIL
    TEKSTILIN TARIHI YAZILIYOR

    Kütahya yakınlarındaki Seyitömer Höyük’te, Uzmanı Arkeolog Serdar Ünan yönetiminde gerçek­leştirilen kurtarma kazısı, ülkemizde nadir bir örnek olarak tamamı kazılan bir arkeolojik alanda gerçekleşiyor. 2021 dönemi kazı çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı 2’ye (MÖ 2500) tarihlenen radyal planlı bir yerleşme açığa çıkarıldı. Bu yerleşmedeki bir mekan içinde bulunan karbonlaşmış urgan parçaları Anadolu Öntarih arkeolojisi için bir ilk ve Seyitömer’de yaklaşık 4.500 yıl önceki tekstil uygulamalarının varlığına işaret ediyor.

    UŞAKLI HÖYÜK-YOZGAT / MÖ 15. YÜZYIL
    MOZAIKLERIN ATASI

    Yozgat yakınlarındaki Uşaklı Höyük’te Prof. Dr. Anacleto D’Agostino başkan­lığındaki bir ekip tarafından yürütülen kazı çalışmalarında koyu ve açık renkli küçük boyutlu taşlarla oluşturulmuş bir taban döşemesi açığa çıkartıldı. İtalyan kazı ekibi MÖ 15. yüzyıldan kalma bir Hitit tapına­ğının kalıntılarında ortaya çıkarılan taş döşeme tabanın, Antik Dönem mozaiklerinin atası olabileceğini düşünüyor.

  • ‘Onbinlerin Dönüşü’nde neden yolda kimse yoktu?

    Günümüzden 2.422 yıl önce, bugün Irak coğrafyasındaki antik şehir Babil (Babylon) yakınlarında yaşanan bir savaş, tarihin en meşhur eserlerinden birine konu olmuştu. Persler karşısında yenilen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, onları Karadeniz kıyılarına, oradan da Batı Anadolu coğrafyasındaki evlerine kavuşturmuş; yaşanan hadiseleri anlatan kült eseri, Anabasis, “Onbinlerin Dönüşü” adıyla tarihe malolmuştu.

    Anadolu coğrafyasında günümüzden yaklaşık 2500 sene önce gerçek­leşen hadiseler, bugüne kadar arkeologların, tarihçilerin baş­lıca ilgi alanlarından biri ol­muştur. Sparda (Lydia) Satrabı Genç Kyros’un, Akhaimenid (Pers) kralı ve ağabeyi Artak­serkses 2. Mnemon’a (MÖ 404 – 358) karşı, Anadolu ve Yuna­nistan’dan paralı asker topla­yarak çıktığı sefer; Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da (Erbil) MÖ 3 Eylül 401’de ya­şanan savaşla sonuçlanmıştır. Bu meşhur savaşta Genç Ky­ros’un savaşta ölmesiyle Ana­dolu kökenli askerler dağılmış, paralı Yunan askerleri ise Dicle (Tigris) kenarına çekilmişlerdi. Komutanları öldürülen Yunan askerlerinin başına geçen Kse­nofon, Yunanistan’a dönmek için önce Botan Çayı (Kentri­tes), sonra da Fırat’ı (Euphra­tes) izleyerek askerleri Karade­niz’e (Pontos Euxinos) ulaştır­mayı başarmıştır.

    İyi bir yazar ve hatip olan Ksenofon’un liderlik yapması ile ülkelerine dönmekten baş­ka amacı bulunmayan 10 bini aşkın paralı askerin o dönem için bilinmeyen bir coğrafya olan Doğu Anadolu üzerinden gerçekleşen büyük yürüyüşü, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adıyla bilinen eserin konusunu oluşturmuştur.

    Büyük bölümü Pers dönemi (MÖ 550-330) Anadolu coğ­rafyasında geçen bu muhteşem geri dönüş yolculuğu, tarihsel coğrafya temelinde çok önemli bilgileri günümüze ulaştırmak­la kalmamış; aynı zamanda ar­keologların özellikle Doğu Ana­dolu Bölgesi’nde neden MÖ 5 ve 4. yüzyıllara ait arkeolojik bulgulara ulaşamadıklarını da anlayabilenlere anlatmıştır.

    2500 sene önce komutanları öldürülen Yunan askerlerini Karadeniz’e ulaştırmayı başaran Ksenofon’un izlediği rota…

    MÖ 3 Eylül 401’de Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunak­sa’da yapılan savaş, MÖ 6 Mart 401’de Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardeis’ten (Salihli) başlayan seferin kırılma nokta­sıydı. Aslında savaşı kazanma noktasına gelen Sparda satra­bının askerleri, liderleri Genç Kyros’un çarpışmalar sırasın­da ölmesi ile amaçsız ve boşta kalmışlardı. Hayatta kalan ve geri dönmekten başka çözüm bulamayan askerler Yunanis­tan’a dönüş planı yapmaya baş­ladılar. Ancak, gelmiş oldukları uzun yolu geri dönmek yerine kuzeye hareketlenmeyi seçerek kendileri için terra incognita (bilinmeyen bölge) durumun­daki Kuzey Mezopotamya ile Doğu Anadolu’ya yöneldiler. Tarihin yazdığı bu en büyük dönüşün üzerine bugüne değin yapılmış onlarca çalışma olma­sına karşın, yürüyüşün kesin güzergahı bugüne kadar belir­lenememiştir.

    Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerinin çok büyük olasılıkla Kuzey Mezopotam­ya’dan bugünkü Mardin, Siirt, Muş, Erzincan ve Gümüşha­ne güzergahını takip ederek 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Trapezos’a (Trab­zon) yani Karadeniz’e ulaştık­ları anlaşılmaktadır. Burada bir süre kaldıktan sonra 3 günlük bir yürüyüşle 15 Mart’ta Kera­sos’a (Giresun) gelen askerler, 4 Nisan’da Kotyora’ya (Ordu) varırlar. Burada yürüyüşün fiili olarak sona erdiği görülmekte­dir. Kotyora’dan gemilere binen askerler 28 Mayıs’ta Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi), Ekim ayı başlarında ise İstan­bul Boğazı ve Byzantion’a ula­şırlar. Thrakia ve Marmara’yı (Propontis) geçen Onbinler’in Dönüşü, Pergamon’da (Berga­ma) Mart 399’da sona ermiştir.

    Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı dönemi (MÖ 600- MÖ 330), arkeologlar için bul­guların yetersizliği nedeniyle karanlıkta kalmış bir dönem­dir. Bu dönem, bölgede arkeo­lojik araştırma yapan bilimin­sanlarınca gerek maddi kültür noksanlığı gerekse politik kay­gılar-zorluklar nedeniyle iste­nilen düzeyde değerlendirile­memiştir. Urartu Dönemi (MÖ 840-MÖ 600) mimari tabaka­ları üzerindeki kültürel dolgu­ların zayıflığı ve niteliksizliği, bunların bazen Ortaçağ taba­kaları olarak algılanmalarına, yayınlarda belli belirsiz yer al­malarına yol açmıştır.

    Ver elini Karadeniz


    İyi bir yazar ve hatip de olan
    Ksenofon’un liderliğinde
    evlerine dönmeye çalışan
    on bini aşkın paralı asker, 3
    aylık bir yolculuk sonunda
    10 Şubat 400’de Karadeniz’e
    ulaşmıştı.

    Onbinlerin Dönüşü adlı ese­rin en ilginç yönü, dönemi için kapalı kutu olan Doğu Anadolu coğrafyası ve etnisitesi hakkın­da aktardığı bilgilerdir. Kseno­fon liderliğindeki Yunan asker­lerin Doğu Anadolu Yaylası’n­da, Kuzey Mezopotamya’dan Gümüşhane’ye (Gymnias) de­ğin ilerleyişleri sırasında kent, kasaba ya da büyük köy niteli­ğinde herhangi bir yerleşmenin anılmamış olması, günümüz­deki arkeolojik bulgu yeter­sizliğini doğrular niteliktedir.

    Buna karşın yolculuk sırasında anılan Armenler, Khaldeliler, Khalybler, Mardiler, Phasian­lar, Taockhiler ve Kardukhlar ile Ksenophon’dan birkaç 10 yıl önce Herodotos’un bahsettiği Alarodlar ve Matienler, Urar­tu’nun hemen sonrasında Doğu Anadolu’nun zengin ve karma­şık bir mikroetnisiteye sahip olduğuna işaret etmektedir.

    Urartu’nun yıkılması ile Öntarih Dönemi’ni de (MÖ 13. yüzyıl-MÖ 840) eklersek, yak­laşık 600 yıldır devlet geleneği, politik sistem ve sosyal orga­nizasyon içinde yaşayan Doğu Anadolu insanlarının, otorite temelinde bir boşluğa düştü­ğü anlaşılmaktadır. Gelişmiş bir devlet yapısı ile toplum kül­türüne sahip Urartu Krallığı sonrasındaki 200 yıllık süreçte (MÖ 600-MÖ 400) neler ya­şandığı, arkeolojik bulgu nok­sanlığı nedeniyle bugüne de­ğin tam olarak anlaşılamamış­tır. Urartu sonrası dönemde, özellikle MÖ 6. ve 5. yüzyıllar­da tarımsal faaliyetlere uygun alçak arazilerin büyük ölçekli yerleşmelerle iskan edilmediği, halkın önemli bir bölümünün can güvenliği nedeniyle yüksek arazilere taşınmış olduğu dü­şünülmektedir.

    Ksenophon, geçtiği
    yörelerdeki insanların
    kullandığı, basamaklı
    girişleri olan kuyu biçimli
    yeraltı konutlarından
    bahsediyordu. Bu konutlar
    tehlike durumunda sığınak
    olarak kullanılmış olabilir.
    Kalus Kalesi (Fotoğraf:
    Ebumuhsin Bulut)

    Urartu sonrası dönemin ar­keolojik açıdan kimliklendirme sorunu yaşamasının en önemli nedeni, Anabasis’ten de anlaşı­lacağı üzere yerleşim yokluğu ile mimari bulgu noksanlığı­dır. MÖ 5. yüzyıl sonunda (MÖ 401-400) Doğu Anadolu Yayla­sı’nın belli bir güzergahını be­timleyen Ksenophon, geçmekte olduğu yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişle­ri olan kuyu biçimli yeraltı ko­nutlarından bahsetmektedir. Sözkonusu konutlarda insanlar ile birlikte keçi, koyun, inek ve kümes hayvanlarının da yaşa­mış olmaları; otorite boşluğu bulunan bölgedeki mimari ihti­yacın güvenlik kaygısı nedeniy­le yüksek bölgelere veya yeral­tına kaydığına işaret etmekte­dir. Ksenophon’un yaptığı bu aktarımlardan çıkacak sonuç, dönemin mimari kalıntılarının alçak arazilerdeki höyüklerde aranmaması gerektiğine işaret etmektedir.

    Doğu Anadolu Yaylası’n­da geliştirilen höyük kazıları­nın hiçbirinde yeraltı konutu olabilecek mimari kalıntılara rastlanmamıştır. Bugüne değin hiçbir kalıntı, bulgu ve ipucu ele geçmemiş yeraltı konutları­nın, tesadüfler dışında saptan­ması olanaksız gibi görünmek­tedir.

    Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı’nda varlığı yazı­lı kaynaklardan bilinen ancak arkeolojik olarak bugüne değin saptanamayan yeraltı konutları ile ilgili önemli tarihsel kayıt­lar, 19. yüzyıl sonlarına ait bir seyahatnamede yer almaktadır. 1888 bahar aylarında Erme­ni papaz Antranik’in Kiğı’dan Dersim’deki Havlor Surp Ga­rabet Manastırı’na yaptığı yol­culuk sırasındaki gözlemleri, Orta Fırat Havzası yerleşim­leri hakkında çok önemli bil­giler içermektedir. Kiğı’dan yola çıkan Antranik, sırasıyla Sergevilig-Altun Hüseyn-A­gayi-Şenlik-Herdiv-Kızıl Ki­lise-Peri köylerinden geçerek Harput’a ulaşmıştır. Harput’u geçtikten sonra Besdek (Esen­kavak)-Ahor-Hahav köyleri güzergâhından Canig köyüne varmıştır. Canig’in gösteriş­siz bir köy olduğunu aktaran Antranik, evlerin yeraltında ve oldukça alçak olduğunu önem­le belirtmiştir. Canig’te bir Er­meni ailenin evine misafir olan Antranik, yeraltı konutunu ev­den çok bir mağaraya benzet­miştir. Penceresi bulunmadı­ğından oldukça karanlık olan eve giren Antranik, göremedi­ği halde evde çiftlik hayvanla­rının bulunduğunu nefes alıp vermelerinden farketmiştir. Bu bilgiler, evin bir köşesini inek ve koyunların bulundu­ğu ahırın oluşturduğuna işaret etmektedir. Bunlara ek olarak, erzakların depolandığı petog (petek) ile ocağın yandığı ana odanın varlığı, bir yeraltı evi­nin birimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Doğu Anadolu’nun arızalı topografyası.
    Fotoğraf: Şevket Dönmez

    Yeraltı konutları ile ilgi­li daha geç bulgular, 20. yüzyıl başlarında istihbarat amaçlı kaleme alınmış olan seyahat­name niteliğindeki bazı kitap­larda karşımıza çıkmaktadır. Noel Buxton ile Harold Bux­ton’un 1910’ların başında Doğu Anadolu’nun güncel durumunu rapor etmek amacıyla hazırla­mış oldukları kitapta, bir yeral­tı konutunun fotoğrafı yer al­maktadır. Ksenophon dönemi­nin kuyu biçimli girişi olmasa da, Antranik’in aktarımların­daki ev tipine uyduğu gözlenen yeraltı konutundaki giriş kapı­sının yüzeyle hemzemin oldu­ğu gözlenirken, mağara tarzı yapının penceresiz olduğu an­laşılmaktadır.

    Bunlara ek olarak kültür ta­rihçisi Burhan Oğuz, 1950’lerin başında Muş Ovası’nda yaptığı bir gezide gözlemlediği, uzak­tan sezinlenemeyen, toprağa yarı gömülü konutların varlı­ğından bahsetmektedir. Geç Demir Çağı sürecinde güvenlik kaygısı nedeniyle daha yüksek bölgelerde olduğunu düşün­düğümüz yeraltı konutlarının bir gelenek devamı olarak 19. yüzyıl sonlarında Dersim’de ve günümüze yakın bir tarih olan 1950’lerde Muş Ovası’nda mevcut olması, Doğu Anadolu Yaylası’nın dışa kapalı gelenek­lerini koruyan çok önemli bir etnoarkeolojik gerçekliktir.

    Urartu sonrası dönemin mimari açıdan kimliksizliği, Doğu Anadolu Yaylası’nı sis­tematik biçimde 1950’lerin ortalarından itibaren araştır­maya başlayan İngiliz arkeolog Charles Burney’nin de dikkati­ni çekmiştir. Burney, Van Gö­lü’nün batı tarafında, Bitlis-A­dilcevaz ilçesi sınırları içinde saptadığı Kafir (Kefir) Kale­si’nin, Urartu’nun devamı bir halk olarak görülen Alarod­lar’la ilgili olabileceğini be­lirtmiştir. Buna karşın Kafir Kalesi’nin içinde yapı kalıntı­sı olmadığını farkeden Burney, sözkonusu kalenin, civarda ya­şayan Alarodların tehlike anın­da sığındığı bir yer olabileceği­ni ileri sürmüştür.

    Güvenlik kaygıları ve mimari Van Gölü Havzası’nda yüzey araştırmaları yürüten Aynur Özfırat’ın keşfettiği kalelerden Gavurkale’nin içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının yaşam tarzına ışık tutuyor. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)

    Van Gölü Havzası’nda uzun yıllardır yüzey araştırmala­rı gerçekleştiren Aynur Özfı­rat’ın keşfettiği Patnos-Karta­vin, Çaldıran-Ziyaret-Alikelle, Gürpınar-Gavurkale, Gürpı­nar- Bajergeh ve Gevaş-Gelen­ge kaleleri; mimari özellikleri ile C. Burney’in Kafir Kalesi ile ilgili yorumlarının doğru oldu­ğuna işaret etmektedir. Kaba yontu taşlarla oluşturulmuş, duvarlarla savunma altına alın­mış sözkonusu kaleler içinde herhangi bir yapı kalıntısı göz­lenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının, belki de Alarodlar’ın, dağlık bölgelerde nasıl bir yaşam tarzı geliştirmek zorunda kaldıkları­na da ışık tutmaktadır.

    Büyük olasılıkla saldırı al­tındayken sığındıkları Kafir, Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Ga­vurkale, Bajergeh ve Gelenge gibi belli düzeyde savunma sis­temine sahip kaleler inşa eden Alarodlar; bölgede iyi bilinen yaylacılık temelinde basit ko­nutlarda, belki de çadırlarda yaşamışlar ve geçimlerini hay­vancılık faaliyetleri ile sürdür­müş olmalıdırlar. Tarımın güç­lükle uygulanabildiği yüksek arazilerde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, çok büyük olasılıkla etleri ve yünleri için koyun ve keçi yetiştirmişler­dir. Ataları Urartular’dan miras kalan kale inşa etme ve topog­rafyayı en iyi şekilde değerlen­dirme konularındaki bilgi bi­rikimlerini ve deneyimlerini; zayıf ekonomik koşullara kar­şın, hayat kurtarıcı yaşam bi­rimlerine dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda, bölgede yaklaşık 60 yıldır çalışan bilim insanla­rının Doğu Anadolu’da Urartu sonrasına ait kent, kasaba ve kale-kent niteliğinde bir yer­leşme tanımlayamadıkları gö­rülmektedir.

    C. Burney’in Adilcevaz’da saptadığı Kafir Kalesi ile A. Özfırat’ın keşfettiği Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge kaleleri, Geç Demir Çağı yerleşim tip­lerinin etnisite ile ilgili olduğu varsayımını destekleyen arke­olojik bulgulardır. Ulaşılması son derece güç noktalara inşa edilmiş olan sözkonusu Urartu sonrası kaleleri içinde herhan­gi bir yapı kalıntısı, hatta ça­nak-çömlek parçası bile sapta­namamış olması önemli ve be­lirleyici arkeolojik sonuçlardır. Sözkonusu arkeolojik sonuçlar doğrultusunda, bölgede tedir­gin bir hayat süren Alarodla­rın tehlike sırasında korunma ve savunma amacıyla geçici olarak kullandıkları bir mima­ri sistem geliştirmiş oldukları gözlenmektedir.

    Kalenin kalıntıları Ziyaret-Alikelle’de, Alarodların büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındığı kale, belli düzeyde savunma sistemine sahipti. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
  • Ağrı Dağı – Ararat: Tahrif edilen isim ve tarih

    Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. Bununla birlikte, sesli harf kullanılmayan Aramice dilinde “rrt” temelinde yapılan isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır.

    Eski Bayazıt kentinin inci­si İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın en ihtişamlı gö­ründüğü yerlerden biridir. Bu görüntü, Ağrı Dağı’nın Önasya için neden bu kadar önemli ve kutsal olduğunu anlatır gibidir.

    Bilindiği üzere Eski Ahit (Tevrat) ile Yeni Ahit (İncil), Bü­yük Tufan’ın ardından Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağları’nın üzerine oturduğunu bildirmiş­tir. Geleneksel kabule göre kut­sal kitaplardaki Ararat, bugün­kü Ağrı Dağı’dır. Bu nedenle Yahudiler ve Hıristiyanlar için Ağrı Dağı çok kutsal bir yerdir ve dinler tarihi açısından öne­mi büyüktür. Tufan ve Nuh Pey­gamber Kur’an’da da anılmakla birlikte, burada geminin karaya oturduğu yer olarak Güneydoğu Anadolu’daki Cudi Dağı/Dağları karşımıza çıkmaktadır.

    Büyük Tufan anlatıları, ger­çekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha geri­lere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. MÖ 2.500’lerden başla­yıp Sumer, Akkad, Assur ve Ba­bil kaynaklarına dek uzanmakta­dır. Sumerli Utnapiştim’in gemi­si, Mezopotamya mitolojilerinde bugünkü Kuzey Irak’ta olduğu düşünülen Nisir Dağı’nda karaya oturmuştur. Gılgamış Destanı’n­daki Utnapiştim mitosu ile kut­sal kitaplardaki Nuh peygam­ber söylenceleri, çok bilinen ve binlerce yıldır anlatılagelen bir edebiyattır. Bu edebiyat içinde yer alan ve konunun mekanını oluşturan “Ararat” kelimesi ise üzerinde dikkatle durulması ge­reken bir kavramdır.

    Önasya kültürlerinde Ararat üzerine kurgulanmış çok sayıda mitos bulunmaktadır. Bunla­ra ek olarak Eski ve Yeni Ahit’te Nuh’un Gemisi’nin bu dağa indi­ği inancı, Ağrı Dağı’nın hem si­yasi hem de dinî yönden önemi­ni artıran bir unsur olmuştur.

    Amerikalı ressam Edward Hicks (1780–1849), Nuh’un Gemisi’ne ikişer ikişer alınan hayvanların efsanesini bu şekilde tuvaline yansıtmıştı.

    Ararat ismi Eski Ahit’in üç farklı kitabında üç defa geç­mektedir: Yaratılış 8.4’te “Ararat Dağları”, Krallar II 19’da “Ara­rat Ülkesi” ve Yeremya 51’de ise “Ararat Krallığı”. Eski Ahit’in ilk versiyonlarının Arami alfabesiy­le kaleme alındığı, Aramicenin konsonlardan oluştuğu ve sesli harf kullanılmadığı bilinmekte­dir. Bu bağlamda gerçekte “rrt” temelinde vokalizasyon yapıla­rak gerçekleştirilen isimlendir­me, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle Assur dilinde as­lı “Uru-atri” olan “Urartu” ke­limesi, Eski Ahit’te yanlış seslendirme neticesinde “Ararat” şeklini al­mıştır. Bu müdahalede Assur­canın kuzeydeki düşman olan Anadolu ülkesini adresleyen “Urartu” adının deformasyonu açık bir şekilde görülmektedir.

    Tevrat’ın ilk beş bölümünün, Yahudilerin Bâbil sürgünü son­rası, Mezopotamya’da kazandık­ları deneyim sonrası yazıldığı bilinmektedir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e saldı­ran Bâbil kralı 2. Nabukadnezar (MÖ 605-562), kenti ve Süley­man Mabedi’ni yıkmış, 1.000 ci­varındaki Yahudi nüfusu Bâbil’e köle olarak götürmüştür. Yahu­dilerin Bâbil sürgünü MÖ 539’a dek devam etmiş, Pers Kralı Bü­yük Kyros (MÖ 559-529) kenti ele geçirdikten sonra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konu­sunda serbest bırakmıştır. MÖ 539’da Yahudiler Kudüs’e dön­düklerinde, Urartu Krallığı’nın yıkılışının üzerinden henüz 100 yıl bile geçmemişti. Urartu adı­nın (rrt) Tevrat’ta sık sık anıl­ması bu önemli krallığın mira­sının Geç Demir Çağı’nda halen yaşadığına işaret etmekle birlik­te; Tevrat’ın kaleme alındığı MÖ 6.-5. yüzyıllarda Doğu Anadolu ile Yahudi dünyasının bağlantı­sını da göstermektedir.

    Ararat’ın “uydurma” bir isim olduğu, Ermeni kültüründe de dikkati çekmektedir. Ermeni­lerin Ağrı Dağı’na “Masis” de­meleri ve Ararat ismini kullan­mamaları düşündürücüdür. Aslında Ermeni arke­olojisi ve kültü­rü in­celendiğinde, Urartu’dan hiçbir şeyi miras almadığı gözlenmek­tedir. Örneğin Urartu yer isimle­rinin Ermenicede korunmamış olması; Urartular ile Ermeniler arasındaki etnik köken, dil ve kültür farklılıklarını belgeleyen çok önemli bilimsel gerçeklik­lerdir.

    Tevrat’ta yanlış bir şekil­de Ararat olarak anılan Urar­tu Krallığı (MÖ 840-600), Ağrı Dağı ve çevresini yaklaşık 200 yıl yönetmiştir. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki arkeolojik zen­ginlik, Urartu Dönemi kalıntı­ları dışında da dikkati çekicidir. Doğubayazıt ve Iğdır’a uzanan etekleri binlerce kurganla dolu­dur. Kurganlar dışında Urartu öncesi dönemde, Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1300-900) Ağrı Dağı çevresinde çok sayıda kale inşa edilmiştir. Aynur Özfırat’ın bölgedeki araştırmalarında sap­tanan Ömerağa Kalesi, bölgenin Urartu dönemi idari merkezi ol­malıdır. Buna ek olarak Doğu­bayazıt Kalesi yanında oyulmuş Akhaimenid Dönemi’ne (MÖ 550-330) ait bir kaya mezarı da oldukça önemlidir.

    Gemi şeklinde jeolojik oluşum


    Efsanelere konu olan Nuh’un Gemisi’ne ait arkeolojik bir kalıntı bulunamadı, ama günümüzde geminin bulunduğu yer olarak, dağın güney eteklerinde yer alan gemi şeklindeki bir jeolojik oluşum ziyaret ediliyor.

    Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Da­ğı’nda olduğuna inanılması, çok sayıda kişinin buraya tırmanma­sına neden olmuştur. 5. yüzyıl Ermeni tarihçisi Pawstos Bu­rand, Nusaybinli Aziz Yakub’un Nuh’un Gemisi’nin ahşap parça­larını aramak için Sararad’a yani Ağrı Dağı’na tırmandığını bildir­mektedir. Daha yakın dönemler baz alındığında, dağa 1829’da ilk çıkan şahsın Frederic Parrot ol­duğu kayıtlara geçmiştir. 1. Dün­ya Savaşı sırasında Ermeni asıllı Rus pilot Vladimir Roskovitski dağa tırmanmış ve bir yamaçta gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiştir. Amerikalı astronot Ja­mes Benson Irwin ise 1973’ten başlayarak birkaç defa Ağrı Da­ğı’na tırmanmış ve gemiden par­çalar bulduğunu iddia etmiştir.

    Bir astronotun kutsal bir da­ğa tırmanmasının çok özel ne­denleri olduğu düşünülebilir. Ağrı Dağı’nın Sumer dönemin­den başlayan kutsallığının sema­vi dinlere dek uzanması, dindar bir Hıristiyan için mutlaka çok önemli olmalıydı. Ancak sözko­nusu iddialara karşın Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların arke­olojik ıspatı bugüne dek yapıla­mamıştır.

  • Kuyucu Murad Paşa’nın acılarla dolu arkeolojisi

    Amasya sınırları içindeki Oluz Höyük, tarihi MÖ 5000’e kadar uzanan ve zaman içerisinde üstüste 10 kentin kurulduğu benzersiz bir arkeolojik alan. Bölgede açığa çıkarılan ve büyük ihtimalle Celalî isyanları dönemine (16.-17. yüzyıl) tarihlenen çukurdaki 2 yetişkin ve 1 çocuk iskeleti, bunların katledildikten sonra gömüldüklerini kanıtlıyor. Yaklaşık 60 bin kişinin ölümünden sorumlu Kuyucu Murad Paşa, “yaşa-başa bakmamasıyla” kayıtlara geçmişti.

    Arkeolojik bulgular te­melinde, bilinebilen ta­rihi günümüzden yak­laşık 3500 yıl önceye uzanan Amasya’nın kimler tarafın­dan ve hangi tarihte kuruldu­ğu bugüne dek saptanamamış­tır. Kent merkezinin aksine, Amasya ili sınırlarının kapladı­ğı alan içinde büyüklü-küçüklü çok sayıdaki höyüklerle karak­terize olan Öntarih yani Pro­tohistorik Dönem (MÖ 5000- 2000) yerleşimleri bulunmak­tadır. Bu yerleşmelerden biri olan Oluz Höyük, Amasya’da­ki ilk çokdisiplinli sistematik arkeolojik kazıların başladı­ğı ve devam etmekte olduğu antik yerleşme olarak dikkati çekmektedir. 10 yapı katından oluşan, yani üstüste 10 kentin kurulmuş olduğu Oluz Höyük, dünyanın bilinen ilk ateşgede­sinin ortaya çıktığı Pers taba­kasının yanısıra Hitit, Frig ve Hellenistik dönemleri ile de ta­nınmaktadır.

    Anadolu protohistorya­sı için önemli bulgular sunan Oluz Höyük aynı zamanda Tür­kiye Türklerinin atalarını oluş­turan ve Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce Anado­lu’ya sızan erken Türklerin ya­ni ilk Oğuz/Türkmen boyları­nın mezarlarını da günümüze kadar saklamıştır. Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde gelişen öncü Türk akın­larının varlığı Ortaçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreç­te sözkonusu akınların Anado­lu’yu fetih hareketine dönüş­mesi ise kültürel ve siyasi deği­şikliklere yolaçmıştır.

    Oluz Höyük mezarlığının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, erken Türk göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek olarak, Anadolu bütününde Türk var­lığı ilk defa arkeolojik ve tarihi kaynakların birlikte değerlen­dirilmesi ile bilimsel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabil­miştir. Bu bağlamda Kuzey-Or­ta Anadolu’da öncü Türk grup­ların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görün­meye başladığı kanıtlanmıştır.

    Oluz Höyük’te düzenli oluşturulmuş mezarların ya­nısıra değişik özellikli gömü­ler de açığa çıkarılmıştır. 2011 dönemi çalışmaları sırasında, MÖ 450-400’e tarihlenen Pers (Akhaimenid) Dönemi yapı­larını tahrip ederek açılmış bir çukurda 3 insan iskeletine rastlanmıştı. Çukura gelişigü­zel atılmış iskeletlerin ilk ba­kışta 2 yetişkin ile 1 çocuğa ait oldukları anlaşılıyordu. Yetiş­kinler çukurun doğu kenarında arka arkaya karın üstü uzanır pozisyondaydı. Öndeki yetişki­nin başının anormal biçimde geriye doğru kıvrılmış olması, boynunun kırılarak ya da belli oranda kesilerek çukura atıl­mış olduğuna işaret ediyordu. Antropologların ilk gözlemle­ri çukurdaki iskeletlerin 30-35 yaşlarındaki bir kadın ve bir erkeğe ait olduğuna işaret edi­yordu.

    Çukurun güney kenarın­da uzanan ve belden aşağısı noksan olan çocuk iskeleti de ilginç detaylara sahipti. Çu­kurun biçiminden, bireylerin yatış şekillerinden ve çoklu gö­müden dolayı buradaki faaliye­tin bir mezar uygulaması olma­dığı anlaşılmaktadır. Çukurda saptanan 3 birey, çok büyük olasılıkla öldürüldükten sonra o dönemde bir mezarlık alanı olan ve ıssız bir yerde bulunan Oluz Höyük’te büyük ve derin bir çukura gömülmüştü.

    Oluz Höyük erken dönem Türk mezarlığı 11. yüzyılın baş­larında oluşmaya başlamış ve devam eden süreçte yapılan gömülerle çok büyük olasılıkla 15.-16. yüzyıllara kadar kulla­nılmaya devam etmişti. Çukur­da iskeletler dışında herhangi bir buluntu olmaması, birey­lerin ne zaman gömüldüğünü anlamamızı zorlaştırmakta­dır. Sözkonusu gömü faaliyeti çok büyük olasılıkla Oluz Hö­yük’teki mezarlığın kullanıl­maya devam ettiği bir süreçte, Osmanlı Dönemi’nde yapılmış olmalıdır.

    İskeletlerin hikayesini dinlemek Oluz Höyük Türk Mezarlığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin, 2 yetişkin ve 1 çocuğa ait olduğu düşünülüyor. Yetişkinin başının anormal şekilde geriye kıvrılması, boynunun kırılmış ya da kesilmiş olabileceği ihtimalini akla getiriyor.

    Osmanlı geçmişine baktı­ğımızda, 15. yüzyıl ile 16. yüz­yılın ilk yarısında Amasya’nın imparatorluğun en gelişmiş birkaç kentinden biri olduğu­nu görüyoruz. Ancak 16. yüz­yılın ikinci yarısından sonra başlayan Celalî İsyanları (Bü­yük Kaçgunluk) ile bu sürecin bir devamı olarak 17. yüzyılın başlarına kadar devam eden karışıklıklar; Amasya’ya hem sosyo-ekonomik hem de imar faaliyetleri açısından büyük zararlar vermiştir. Karayazıcı ile onun önemli adamlarından biri olan Deli Zülfikar’ın sal­dırıları Amasya kent merkezi ile yakın çevresinde büyük yı­kımlara neden olmuş, Celalîler 1602’de şehirde tam kontrolü sağlamışlardı. Bu süreç 1608’de Kuyucu Murad Paşa’nın şehri tekrar Osmanlı İmparatorlu­ğu’na katmasıyla son bulmuş­tur. Kuyucu Murad Paşa, Celâlî ayaklanmalarına karışan is­yancılara çok sert davranması ile tanınan bir devlet adamıdır. Anadolu’da öldürttüğü kişi sa­yısının 60 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

    Evliya Çelebi, Celalî İsyan­ları’na katılan asilerin sorguya çekildiğini anlatırken, masum bir çocuğun köyünde kıtlık ol­duğu için babasıyla birlikte bu harekete karıştığını belirt­mektedir. “Kuyucu” lakabını Celalî isyancılarını ve onların destekçilerini ölü ve diri derin kuyulara gömdürdüğü için al­mış olan Murad Paşa bu çocu­ğu da boğdurtmak istemiş, fa­kat Yeniçeriler bu emri yerine getirmemiştir. Kuyucu Murad Paşa “belki bu çocuk büyüdü­ğü zaman asi olur” diyerek ço­cuğu kendi eliyle boğmuştur. Bu anekdot, Kuyucu Murad Paşa’nın yaşa-başa bakmadan, erkek-kadın, Celâlî ayaklanma­larına destek veren herkesi yo­ketmeyi amaç edinmiş olduğu­na işaret etmektedir.

    Ölümde yanyana Kuyucu Mehmed Paşa’nın türbesi, İstanbul Vezneciler’de (üstte). Aynı türbede Osmanlı hizmetine girmeden önce Paşa’nın karşısında savaşan Canbulatlıoğlu Ali Paşa da yatıyor (altta).

    Oluz Höyük Türk Mezar­lığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin ne zaman gömüldüğü konusu şimdilik belirsizdir. Buna karşın Pers yapılarını tahrip ederek açılan bir çukura gömülmüş olmala­rı ve mezarlığın sınırları içinde bulunmaları, iskeletlerin Os­manlı dönemine tarihlenebile­ceğine işaret etmektedir. Ku­yucu Murad Paşa’nın Amasya ve Çorum ile yakın çevrelerin­de Celalî isyancıları ile savaş­tığı bilinmektedir. Sözkonusu savaşların Amasya ve Çorum arasındaki bir bölgede yer alan Oluz Höyük’ün yakın civarın­da da gerçekleşmiş olması çok büyük ihtimaldir. Bu bağlamda Oluz Höyük Erken Türk Me­zarlığı’nda ortaya çıkarılmış iskeletlerin düşük bir olasılık­la da olsa Celalî ayaklanma­ları sırasında Kuyucu Murad Paşa’nın döneminde katledil­miş yöre sakinleri olabilecekle­ri düşünülebilir. Böyle değilse bile, Celalî ayaklanmaları sıra­sında uygulanan bir öldürme ve gömme yönteminin toplum hafızasında yaşayarak sonraki dönemlere taşınmış olması ak­la yatkın gelmektedir.

    Kuyucu Murad Paşa bugün Vezneciler semtinde bulunan ve kendi adıyla anılan med­reseye bitişik bir türbede yat­maktadır. Aynı türbede Abaza Mehmed Paşa adlı bir Osman­lı devlet adamı daha gömü­lüdür. Abaza Mehmed Pa­şa, Canbulatoğlu Ali Paşa’nın başlattığı Celalî ayaklanma­sında onun yanında yer almış, 1607’de Amuk Ovası’nda Ku­yucu Murad Paşa’nın ordusu­na yenilerek esir düşmüştür. Yeniçeri ağası Halil Paşa’nın araya girmesi sonucu ölüm cezasından kurtulmuş ve Os­manlı hizmetine girmiştir.

    Önceleri karşılıklı sava­şan, sonrasında ise birlikte Osmanlılara hizmet eden 2 komutan bugün yanyana yatmaktadır.