“Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçları, Urartu medeniyetinin Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 500’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya uzandığını kanıtladığımız göçlerin, birkaç yüzyıl önceden başladığı teyit edildi. Urartuların “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişme.
Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erken Tunç Çağı’nın (MÖ 3500-2000) sona ermesi ile yaşanan sosyo-kültürel değişim, konar-göçer halkların istilası ile kendini göstermiştir. Özellikle Van Gölü havzası ile Kuzeydoğu Anadolu’yu yurt edinen göçerlerle ilgili, yayla nekropolleri dışında fazla bir bulgu yoktur.
tarih sayı 13, Haziran 2015.
Geç Tunç Çağı’nın sonlarına doğru (MÖ 1200’ler) Protohistorik (Öntarih) Dönemi yaşamaya başlayan -ki bunu Assur yazılı belgeleri sayesinde biliyoruz- Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erken Demir Çağı (MÖ 1200-900) ile birlikte Feodal Beylikler Dönemi (MÖ 1300-800) açılmış, yerleşimler yeniden organize olmuştur. Assur kaynakları, kuzeyindeki bölgeleri Nairi, Uruatri ya da Urartu olarak anmaktadır. Öntarih Dönemi’nin sona ermesine neden olan olay, MÖ 840’dan sonra Uruatri ve Nairi Beyliklerinin, Van Gölü’nün güneydoğu kıyısında bulunan en güçlü siyasi organizasyon olduğunu düşündüğümüz Tuşpa Beyliği ile tek bir devlet kurmak için birleşmiş olmasıdır.
Urartu Krallığı, Feodal Beylikler Dönemi’nden sonra MÖ 840’da kurucu kral 1. Sarduri (MÖ 840-830) liderliğinde Van Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Tuşpa’da (Van Kalesi) kurulmuştur. Assur kralı 3. Salmanasar’ın (MÖ 858-824) yaptığı ağır saldırıların bölgenin devletleşmesini hızlandırdığı anlaşılmaktadır. Kuzeyde Transkafkasya ve Gökçegöl (Sevan Gölü), Doğu’da İran Azerbaycan’ı, batıda Fırat Nehri ile güneyde Dicle-Küçük Zap hattına kadar genişlemiş olan Urartu Krallığı, MÖ 840’dan MÖ 600’lü yıllara dek Önasya’nın en büyük ve güçlü devletlerinden biri olmuştur.
Urartu Krallığı MÖ 840’da 1. Sarduri tarafından Van Kalesi’nde (Tuşpa) kurulmuştu.
Yaklaşık 200 yıldır devam eden araştırmalara karşın Urartuların kökeni henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Kafkasyalı kültürel görünüm nedeniyle genel kabul Hurri bağlantısını işaret etse de Urartu tarihinin erken evreleri olan Feodal Beylikler Dönemi’ni anlayabilecek arkeolojik kazılar henüz yapılmamıştır.
Son yıllarda arkeolojik ve antropolojik araştırmalarda kullanımı giderek yaygınlaşan antik DNA analizleri, bireylerin ve toplumların genetik kökenleri hakkındaki bilgilerimizin artmasına olanak sağlamaktadır. Bu çerçevede Anadolu arkeolojisi ile ilgili en kapsamlı proje Doç. Dr. Songül Alpaslan-Roodenberg başkanlığındaki bir ekip tarafından gerçekleştirilmiştir. “Türkiye Antik DNA Projesi” olarak bilinen çalışmanın en önemli sonucunun Urartularla ilgili olduğu gözlenmektedir. Urartu coğrafyası üzerine yapılan genetik analizlerin sonuçları şaşırtıcı biçimde Levant (Doğu Akdeniz) ile Orta Anadolu ve yakın çevresini işaret etmektedir. Bugüne kadar Hurri soyundan geldiği üzerinde ısrar edilen ve bir arkeopolitika oluşturmak için aşiret düzeninde bir toplum yapısına sahip olduğu iddia edilen Urartuların, ortaya çıkan bu “Batı bağlantısı” çok yeni bir gelişmedir. Bu sonuçlar Urartu ethnos’u ve toplum yapısının yeniden gözden geçirilmesi noktasında tartışmaları başlatacak gibi görünmektedir.
MÖ 1200’den itibaren Anadolu coğrafyasındaki uygarlıklar ve etki alanları.
2016’da yayımlanan Anadolu ve Ermeniler. Kızılırmak Havzası Demir Çağı Toplumunun Doğu Anadolu Yaylası’na Büyük Göçü adlı kitabım öncesinde, dergimizin 13. sayısında (Haziran 2015) tanıtım amaçlı bir yazı yayımlamıştık. Sözkonusu kitap ve yazıdaki sonuçlardan en önemlisi, Ermenilerin Doğu Anadolu kökenli olduklarına olan inanışlarının tarihsel bir temeli olmadığı; Önasya’nın bu kadim halkının Orta Anadolu ve yakın çevresinden MÖ 550’lerden itibaren bölgeye göç etmiş olduklarıydı. Boya bezemeli Demir Çağı çanak-çömlek gruplarının yayılımı üzerinden yapılan bu değerlendirmenin isabetli bir yöntem ve doğru bir yaklaşım olduğu, “Türkiye Antik DNA Projesi”nin sonuçları tarafından da teyit edilmektedir. Urartuların ortaya çıkan Levant ve Orta Anadolu genetik bağlantıları, MÖ 550’lerde Orta Anadolu ve yakın çevresinden Doğu Anadolu’ya başladığını kanıtladığımız göçlerin birkaç yüzyıl önce de varolduğuna işaret etmektedir. Karanlık Çağ’da (MÖ 1200-1000) gerçekleşen deniz halkları saldırılarının Doğu Akdeniz kıyılarından Karkamış’a kadar uzanan büyük bir alana etki etmesi ve MÖ 750 civarında Assur kralı 3. Tiglat-Pleser’in (MÖ 743) Tabal (Orta Anadolu) seferi gibi Anadolu’nun güney yarısını sarsan olaylar, insan kümelerinin canlarını kurtarmak için Doğu Anadolu’ya kaçmalarına neden olmuş gibi görünmektedir. Doğu Anadolu’nun insanüstü ve arızalı topografyası, bölgeye gelen insan kümelerini dış tehlikelerden korumuş olmalıdır.
Doğu Anadolu Demir Çağı coğrafyasında yaşayan toplumların arkeolojisi ile bunlar hakkındaki tarihsel metinler Urartu Krallığı üzerine zengin bilgiler sağlarken, gelecekteki genetik araştırmalar da zorunlu göçler nedeniyle meydana gelen nüfus değişimlerini aydınlatacak gibi görünmektedir.
Doç. Dr. Songül Alpaslan- Roodenberg başkanlığındaki ekip tarafından gerçekleştirilen “Türkiye Antik DNA Projesi” kapsamında incelenen Urartu dönemi iskeleti.
Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa edilen ve 1455’te tamamlandığı düşünülen Saray-ı Atik-ı Hümâyun; harem, köşkler, kasırlar ve içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçeden oluşuyordu. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra Eski Saray adıyla anılan yapının yerinde bugün istanbul Üniversitesi var. Ancak kimi izler hâlâ duruyor.
Fatih Sultan Mehmet, fetih sonrası bugünkü Beyazıt ile Süleymaniye arasında, şimdi İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke’nin bulunduğu alanda Saray-ı Atik-ı Hümâyun olarak bilinen sarayı yaptırmıştı. 1455’te tamamlandığı düşünülen yapı, Topkapı Sarayı’ndan önce inşa edildiği için “Eski Saray” olarak adlandırılmış, Topkapı Sarayı ise “Yeni Saray” olarak anılmıştır.
Neredeyse hiçbir anıtsal kalıntısı günümüze ulaşmayan Eski Saray hakkındaki bilgilere, tarihsel kaynaklarda rastlıyoruz. Edirneli tarihçi Ruhi’ye göre mimarı Edirne Sarayı ile Üç Şerefeli Cami’yi de yapan Usta Musliheddin’dir. İmrozlu tarihçi Kritovoulos Historia adlı kitabında, Fatih’in kentin en uygun ve güzel yerinde bir saray inşa ettirdiğini yazmıştır. Mikhael Doukas, Sultan’ın sarayını yaklaşık “8 stadionluk” büyük bir araziye yaptırdığını belirtir.
Târîh-i Ebü’l Feth adlı eserinde Tursun Bey, sarayın dört köşeli sağlam duvarlarla (surlarla) çevrili bir alana yapıldığını aktarır. Sarayda avlular içinde harem, köşkler, kasırlar ve arz odası bulunmaktaydı. Tursun Bey’in bildirdiğine göre geniş saray alanı içinde av hayvanlarının bulunduğu büyük bir bahçe de vardı.
Eski Saray’ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşkesi.
Bilindiği üzere Osmanlı saraylarının kökeni Önasya geleneğini taşır ve Yeni Assur Dönemi’ne (MÖ 900-610) değin uzanır. (Bu konuyu ilk defa arkeoloji ve sanat tarihi kamuoyunun gündemine getiren yazı, dergimizin Mart 2020 tarihli 70. sayısında yayımlanmıştı). Osmanlı saraylarının değişmez unsurları olan ve Tursun Bey’in aktardığı bilgilerden Eski Saray’da da bulunduğu anlaşılan birun, enderun, arz odası ve harem; Assur saraylarında baba-nu, bitanu, taht odası ve harem isimleriyle yer alır. Aralarında 2 bin yıldan uzun zaman olan bu iki imparatorluğun benzerlikleri bununla da bitmez. Assurlu-lar saraylarına yakın yerlere, içlerinde köşkleri, sulak alanları ve av hayvanları da bulunan geniş bahçeler yapmışlardır. Bu gelenek Geç Demir Çağı’nda (MÖ 6. yüzyıl) Perslere (Akha-imenidlere) geçmiştir. Tursun Bey’in bahsettiği av hayvanları ile dolu büyük bahçeler, bu kadim Önasya geleneğinin Türk sarayındaki bir devamı olmalıdır. Sarayda 1474-1481 arasında görev yapmış olan Giovanni Maria Angiolello, bahçede bir göl bulunduğunu, hayvan kükremeleri ve kuş ötüşlerinin birbirine karıştığını aktarır.
Eski Saray’ın kalıntıları üzerine inşa edilen İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında Fatih Sultan Mehmed dönemine ait bazı izler halen görülebilir. Yerleşke’nin duvarında 15. yüzyıl duvarının kalıntıları.
Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatüründe Eski Saray; tek kapısı (Bab-ı Hümayun) bulunan dikdörtgen plan şemasına sahip surları, bahçeleri olan dış avlusu (birun) ve altıgen bir duvar içinde bulunan iç avlusu (enderun) ile resmedilmiştir. Tek kapı (Bâbüsselâm) ile girilen Enderun’da birbirlerine yakın olarak inşa edilmiş yapılar topluluğu gözlenir. Minyatürden anlaşıldığı kadarıyla Bab-ı Hümayun ve Bâbüsselâm aynı aks üzerinde değildir. Beyazıt Camii’nin (1506) minyatürdeki konumuna göre doğuda yer alan Bab-ı Hümayun taç kapı özelliği gösterir. Bâbüsselâm ise kuzeye bakmaktadır. Buna karşın 16. yüzyıl Fransız coğrafyacısı Nicolay de Nicholas, Eski Saray’da iki kapı bulunduğunu, kapılardan birinin harem ağaları tarafından korunduğunu, diğerinin ise kullanılmadığını aktarır. Evliya Çelebi ise özellikle sarayı çevreleyen surlar üzerinde durmuş ve bunların hendekleri ile burçları olmadığını belirtmiştir.
Birçok büyük yangınla tahrip olan yapı, önemli onarımlar da geçirmiştir. Saltanatın Topkapı Sarayı’na taşınmasından sonra daha çok haremi ile dikkat çeken Eski Saray, iktidardan düşen padişahların anneleri, eşleri ve cariyelerinin barınması için kullanılmıştır. Saray haremine gönderilen bu kadınlar gözden düşmeleri ve unutulmaları nedeniyle sürekli gözyaşı dökmüşler; bu bakımdan Eski Saray halk arasında “Gözyaşı Sarayı” olarak anılmıştır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla Eski Saray ve bahçeleri Seraskerîye’ye tahsis edilir. 1866’da ise bugün İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü olarak kullanılan Harbiye Nezâreti binası yapılır.
Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli minyatürü.
Günümüzde Eski Saray kalıntılarının üzerinde oluşturulan İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke alanında, Fatih Sultan Mehmet dönemine ait bazı izler ve hatıralar gözlenebilmektedir. Yerleşkeyi çevreleyen duvarın Süleymaniye Külliyesi’ne uzanan kuzeybatı bölümünden başlayıp, kuzey duvara ve oradan da Süleymaniye Kapısı’na (Sarı Kışla Kapısı) ulaşan bölümünde 15. yüzyıl duvarının kalıntıları mevcuttur. 1864-1866 arasında inşa edilen duvardan 10-15 cm dışarıda bulunan, arkaik özellikler gösteren ve farklı bir örgü sisteminde imal edilmiş olan duvar kalıntısında yer alan monoblok taşların varlığı dikkati çekicidir. Kuzey duvarı üzerinde kemer kalıntıları dahi gözlenebilen kapatılmış bir kapı bölümü de ilginçtir. Büyük olasılıkla 19. yüzyılda kapatılmış bu kapı, Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki yenileme sırasında inşa edilen Süleymaniye Kapısı olmalıdır.
Bunlara ek olarak, Yangın Kulesi yakınında istiflenmiş Roma-Bizans dönemi mimari kalıntıları arasında bulunan mukarnaslı bir sütun başlığının da Eski Saray’a ait olduğu düşünülebilir. Ayrıca Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin doğusundaki alanda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından yapılmakta olan arkeolojik kazılarda açığa çıkan payandaların da Eski Saray’ın surları ile ilgisi bulunmaktadır. Bu bağlamda İstanbul Üniversitesi Merkez Yerleşke içinde bulunan sözkonusu mimari bulguların, Türklerin İstanbul’daki bilinen en eski hatıraları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Türkiye arkeolojisi 2022’de hareketli bir sezon geçirdi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun desteklediği yüzlerce kazıda antik kentler, höyükler, mağaralar, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve batıklar araştırıldı; çok önemli yapılar ve buluntular açığa çıkarıldı. İşte öne çıkan 10 kazı ve buluntular…
1-SAMSUN – İKİZTEPE (MÖ 3000) 5.000 YILLIK BİR KAP
Samsun ili Bafra ilçesi yakınlarında yer alan İkiztepe’de İstanbul Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslıhan Yurtsever Beyazıt başkanlığında yeniden başlayan kazı çalışmalarında, Erken Tunç Çağı I dönemine (MÖ 3000) ait bir mezar ortaya çıkarıldı. İki bireyin gömülmüş olduğu mezarda saptanan çok sayıdaki hediye içinde, Doğu Anadolu kökenli pişirilmiş toprak bir kabın önemli olduğu düşünülüyor. Bölgelerarası ticari ve kültürel bağlantıları kanıtlayan kabın, Karaz kültürü ile ilişkili olduğu belirtildi.
Hitit Krallığı’nın ünlü başkenti Hattuşa’nın önemli yapılarından Yerkapı Tüneli’nde (potern) kök boya kullanılarak oluşturulmuş 250 hiyeroglif işaret keşfedildi. Ziyarete açık bir alanda saptanan hiyeroglif işaretlerin Geç Tunç Çağı’nda (MÖ 1500) yapılmış olduğu düşünülüyor. Kazı başkanı Prof. Dr. Andreas Schachner, işaretlerin deşifre edilmesi amacıyla çalışma başlatıldığını söyledi.
3-İZMİR – YASSITEPE (MÖ 1400) TAŞ SANDIK MEZAR
Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Zafer Derin başkanlığında Yassıtepe’de yapılan kazılarda Miken uygarlığına ait olduğu düşünülen bir mezar ile çanak-çömlekler bulundu. Geç Tunç Çağı’na (MÖ 1400) tarihlendirilen taş sandık mezarın, Yunanistan’dan Anadolu’ya gelmiş Mikenli tüccarlara ait olduğu değerlendiriliyor.
Ankara’nın Polatlı ilçesinde bulunan Gordion’daki kazı çalışmalarında ilk defa Gordion ismi geçen yazıt bulundu. Yassıhöyük olarak anılan arkeolojik yerleşmenin Gordion ile eşitlenmesi 1900’lü yılların başında önerilmiş ve kabul görmüş olmasına karşın bugüne değin filolojik olarak kanıtlanamamıştı. Prof. Dr. C. Brian Rose’un başkanlığında sürmekte olan kazılarda açığa çıkarılan yazıtın Hellenistik Dönem’e (MÖ 3. yüzyıl) ait olduğu belirtildi.
5-TOKAT – ZİLE (1. – 3. YÜZYIL) VENI, VIDI VE TİYATRO
Roma diktatörü Jül Sezar’ın, 2. Pharnakes’i MÖ 47’de mağlup ettiği ve “veni, vidi, vici“(geldim, gördüm, yendim) sözlerini kaleme alarak Roma’ya ilettiği yer olan Zela’nın tiyatrosunda kazı çalışmaları başlatıldı. Tokat Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında, bir kısmı açıkta olan tiyatro basamaklarının toprak altındaki bölümleri ortaya çıkarılıyor.
Bartın Üniversitesi’nden Doç. Dr. Fatma Bağdatlı Çam tarafından gerçekleştirilen Amastris kurtarma kazılarında piramit biçiminde obsidyenden şekillendirilmiş ünik bir amulet bulundu. Roma dönemine ait bir yapıda saptanan ve antik Mısırlılara ait olduğu değerlendirilen amuletin tabanında Mısır tanrısı Bes’in figürü yer alıyor. 2. yüzyıla tarihlenen ve tılsım olduğu düşünülen amuletin üst kısmında ise demotik harfler yer alıyor.
Van ili Erciş ilçesi yakınlarındaki Zernakitepe’de Van Müzesi başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda kent surları ve Arami alfabesiyle yazılmış yazıtlar keşfedildi. Ünlü Demir Çağı uzmanı Prof. Dr. Veli Sevin tarafından Erken Sasani Dönemi’ne tarihlenmiş olan Zernakitepe’de, sur duvarları üzerinde saptanan bu önemli yazıtlar üzerinde çalışmalar devam ediyor.
Adıyaman Üniversitesi’nden Doç. Dr. Kahraman Yağız’ın bilimsel koordinatörlüğünde devam eden Perre kazılarında, tunçtan yapılmış Medusa portreli bir askerî madalya bulundu. 2-3. yüzyıllara tarihlendirilen madalyanın bir askere ait olduğu ve bunu kazandığı bir başarı sonucu elde ettiği düşünülüyor.
9-KONYA – SAVATRA (10. – 11. YÜZYIL) ANADOLU’DA İLK TÜRK ADI
Savatra antik kentinde gerçekleştirilen arkeolojik araştırmalar sırasında, kazı alanına civardaki bir kaleden getirildiği söylenen mimari bir parça üzerinde eski Yunanca harflerle yazılmış “Turkopol” (Türkoğlu) kelimesi saptandı. Orta Bizans Dönemi’ne (10. – 11. yüzyıllar) tarihlenen mimari unsurun üzerine kazınmış yazıtın, Anadolu’da Türk adının geçtiği en erken bulgu olduğu belirtiliyor.
10-EDİRNE – YENİ SARAY (15. YÜZYIL) KAYI BOYUNUN İŞARETI
Trakya Üniversitesi’nden Doç. Dr. Gülay Apa Kurtişoğlu başkanlığında yapılan Yeni Saray arkeoloji kazılarında, altıncı Osmanlı Padişahı 2. Murat döneminde Edirne’de darbedilmiş (1446-1451) Kayı boyu tamgalı bir mangır bulundu. Mangırın, Kayı boyu tamgası nedeniyle çok nadir bir eser olduğu söyleniyor.
MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi ve cemaat sistemi ile dikkati çeker. Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır.
Müslüman tapınak mimarisinin başlıca unsurlarından minare, bugüne değin kökeni itibarıyla gereğince üzerinde durulan bir konu olmamıştır. Arabistan coğrafyasındaki ilk camiler, 622’de inşa edilen Kuba Mescidi ile Mescid-i Nebevi’dir. Hz. Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicreti sonrasında Medine’de cemaatle buluşup ibadet etmek için uygun bir bina olmadığından vaazlarını evinde veriyordu. Zamanla Hz. Muhammed’in evi mescit olarak kullanılmaya başlanmış (Mescid-i Nebevi), daha sonraki bütün Müslüman tapınaklarının (mescitler, camiler) bu basit başlangıçtan geliştiği düşünülmüştür.
Bu başlangıç noktasına karşın, ilk caminin nasıl bir yapı olduğu konusunda bilgilerimiz yok denecek kadar azdır. Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi’nin bugünkü Müslüman tapınaklarına hangi yönleri ile model oldukları tam olarak bilinememektedir. Her iki yapının da tarihsel süreçte orijinal plan şeması ve inşa tekniğinden farklı bir gelişim göstermiş olmaları çok yüksek bir ihtimaldir.
İlk camilerin nasıl oldukları hususunda Önasya tapınaklarının değerlendirmesi mantıklı bir çıkış noktasıdır. Tek tanrı inancının MÖ 5. yüzyıla değin izlenebildiği Zerdüşt dininin erken dönemlerine ilişkin arkeolojik bulgular, Oluz Höyük’te ortaya çıkmaya devam etmektedir. Oluz Höyük 2B Mimari Tabakası’nda (MÖ 450-300); kuzeyden güneye eğim yaparak uzanan ve Pers (Akhaimenid) yerleşmesinin ana omurgasını oluşturan Pers Yolu’nun güneyinde dinsel yapıların ağırlıkta olduğu bir bölge saptanmıştır. Bu alanda yer alan, tasarımları ile inşaının birlikte yapıldığı anlaşılan ateşgede ve ibadethane (peresteşgâh), Anadolu Geç Demir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Sözkonusu bulgular “Arkaik Monoteizm”in başlangıç noktasında yeni bir tapınak sistemi oluştuğunu kanıtlamaktadır.
Sasani Dönemi’ne (224-641) ait bir ateşegede mili Firuzabad’da bulunur. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.
Kazı alanındaki ateşgede, MÖ 450 dolaylarında inşa edilmiştir. Yaklaşık 200 yıl faaliyet göstermiş olan Anadolu ve Önasya’nın bilinen bu en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m. çapında bir ateş çukuru ile bunun güneyinde uzanan “naos”tan oluşmaktadır. Dört köşe olduğu gözlenen ateşgedeyi, kuzey ve batıdan basit ve niteliksiz olarak inşa edilmiş set duvarlarının çevrelediği gözlenmektedir. Ateşgedenin güneyinde kurban kanlarının akıtıldığı bir kanal, doğusunda ve kuzeydoğusunda ise buraya ulaşan özel yollar ile platformların yer aldığı bir kutsal alan bulunmaktadır.
Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.
Anadolu Persleri için kutsal ve ebedi ateşin yandığı Oluz Höyük ateşgedesi, mütevazı ve basit bir yapıydı. Bu küçük yapı, toplu ve kalabalık ibadete uygun olmadığı için hemen batısında başka bir mekan tasarlanmış ve buraya sütunlu salon tarzında bir ibadethane inşa edilmiştir.
Oluz Höyük’te açığa çıkarılan ateşgede ve çevresinde konuşlanmış olan yapılar, Demir Çağı’nda Anadolu’da tapınma mekanı tasarımına yeni bir bakışaçısının geldiğini kanıtlamaktadır. Bulgular, Kızılırmak Havzası’nda (Orta Anadolu ve yakın çevresi) ilk defa ayin mekanının merkezî konumda düşünüldüğünü, ayrıca ritus ve ibadet mekanları ayrımına gidildiğini göstermiştir. Çok sütunlu bir yapı olan ibadethane ile hemen doğusuna yerleştirilmiş ateşgede, Akhaimenid Dönemi’nde Perslerin Anadolu’da inşa ettikleri ilk tapınak olarak değerlendirilebilir.
Herodotos, Perslerin tapınak bilmediklerini ve yapmadıklarını aktarmıştır. Seyahatleri sırasında Amasya ve Oluz Höyük’ü ziyaret etmemiş olan Herodotos’un verdiği bilgilerin tümüyle doğruları yansıtmadığı ortadadır.
Set duvarları ile çevrili basit bir ateşgededen, üstü kapalı bir ibadethane kavramının doğması, Persler için tapınak uygulamasının başlangıç noktası olmalıdır. Perslerin tapınak kavramını bilmemeleri, Zerdüşt dininin Anadolu’daki kurumsallaşması ile birlikte değişmiş gibi görünmektedir. Ateş kültü ile bağlantılı monoteist görünümdeki bu yeni dinin Anadolu coğrafyasında doğmuş ve kurumsallaşmış olabileceğine ilişkin kanıtların varlığı, Önasya din tarihinin gözden geçirilmesi noktasında da önemlidir. Günümüz Zerdüşt dini ile gerek mimari gerekse yapısal açısından benzerlik taşıyan bu yeni bulgular bugüne kadar ne İran ne de Afganistan ve Turan coğrafyalarında saptanabilmiş değildir.
MÖ 5. yüzyıl ortalarında Oluz Höyük’te inşa edilen ateşgede ve ibadethane, Kızılırmak Havzası’nın Demir Çağı sürecindeki ilk tapınağıdır. Perslere uzak olan kapalı mekan tapınak kavramının ilk defa Anadolu topraklarında ortaya çıkması anlamlıdır. Med geleneklerinden beslenen ve “Erken Zerdüşt dini” diye tanımlanabilecek bu yeni yapılanmanın şimdilik yalnızca Kızılırmak Havzası’na özgü olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan bir ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur. Ritus pratiği ve bunu izleyerek ibadete katılan cemaatin varlığı, birbirleri ile ilişkili iki ayrı kutsal yapının birlikte çalışarak tapınak sistemini ortaya çıkarmış olmalıdır. Bu durum dinsel eylemlerin tapınak mekanına etkisi olarak da açıklanabilir.
Mütevazı ve basit bir yapı olan Oluz Höyük Ateşgedesi’nin ve ibadethanenin planı.
Yalın ve gösterişsiz bir mimariye sahip bir ateşgede ve onunla fizikî değil konumsal ilişkisi bulunan ibadethane yapısının varlığı; sonraki dönemlerde Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi tektanrılı dinlerde ortak nokta teşkil edecek “bir toplanma mekanında cemaat oluşturulması” fikriyle ilgili olmalıdır. Bu durum daha önceki Anadolu din sistemleri ve eski Yunan paganizminde yoktur.
MÖ 5. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş Oluz Höyük ateşgede ve ibadethanesi; kendisinden yüzyıllar sonra ortaya çıkan semavi dinlerde de izlenebilen kıble yönelimi, cemaat sistemi ve ayrı bir alanda din adamının ritus faaliyetleri gerçekleştirmesi gibi özellikleri ile dikkati çekmektedir. Bu yapılar sözkonusu arkaik unsurları ile, haklarında arkeolojik bilgi sahibi olmadığımız en erken Hıristiyan ve Müslüman tapınaklarının basit başlangıç özellikleri hakkında model oluşturacak özelliktedir.
Son dönemlerde Filistin’de yapılan arkeolojik kazılarda İsrailli arkeologlar, 7. ve 8. yüzyıllara tarihlenen iki cami kalıntısına ulaştılar. Bunlardan ilki Taberiye Gölü kıyısındaki Tiberya’da kısmen ortaya çıkarıldı ve 635 yılı civarında inşa edildiğine ilişkin bulguları ile dikkati çekti. Çok erken tarihli bu cami kalıntısının minareye sahip olup olmadığı konusunda ise herhangi bir bilgi verilmedi. Necef Çölü’nde keşfedilen diğer bir cami kalıntısı ise tamamen açığa çıkarıldı. 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısının, kaba yonu taşlarla inşa edilmiş olduğu görülüyor. Tiberya’daki 635 tarihli cami gibi minaresi bulunmayan bu tapınak, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini de kanıtlamaktadır.
Necef Çölü’nde keşfedilen 1.200 yıllık ve küçük boyutlu bir tapınak olan cami kalıntısı, en erken cami tasarımlarında minareye yer verilmediğini kanıtlıyor.
Arkeolojik kazılarla incelenen erken dönem tapınaklarında minare bulunmaması, bunların camilere sonradan eklenmiş olduğuna işaret etmektedir. Günümüz camilerinin ayrılmaz bir parçası durumundaki kule biçimli minare, kelime olarak “ışığın yeri ve ateş” anlamına gelmektedir. Minarenin ana işlevi, cemaati camiye davet etmek için ezan okunmasıdır. İlk tapınaklarda minare olmaması, ezanın camilerin içindeki uygun bir yerden okunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Günümüz arkeolojik bulguları, minare yapısının İslâmiyet öncesine dayandığını göstermektedir.
Tapınak ve kule ilişkisi, Zerdüşt dininin tapınakları olan ateşgedelerden bilinmektedir. Ateşgedelerde minareye benzeyen kule biçimli yapılara “mil” deniliyordu. Günümüze ulaşan iki önemli mil bulunmaktadır. Bunlardan biri, Part döneminden (2.-3. yüzyıllar) kalmış olan Nurabad Mili’dir. Özenli işlenmiş düzgün beyazımsı taş blokları ile inşa edilmiş milin mevcut yüksekliği 7 metredir. Milin merdivenlerinin kulenin içinde yer alıyor olması, sonrasında ortaya çıkacak minarelerde de uygulanmış bir özelliktir. Sasani Dönemi’ne (224-641) ait diğer ateşegede mili Firuzabad’da yer almaktadır. Orijinal yüksekliğinin 33 metre olduğu düşünülen milin kaide kısmı dört cephelidir.
Müslümanlığın ilk tapınaklarında ihtiyaç duyulmayan ve tasarımlarda yer almayan minareler, Arap ordularının 640’lardan itibaren İran coğrafyasını ele geçirmesiyle birlikte camilere eklenmiş olmalıdır. Ateşgedeler genellikle ana yollar üzerinde bulunuyordu ve millerin tepesinde gece-gündüz sürekli yanan ateş sayesinde insanlar hem tapınağın farkına varıyor hem de yollarını bulabiliyorlardı. Millerin ateşgedelerdeki işlev ve görünümleri, camilerdeki minarelere esin kaynağı olmuş gibi görünmektedir.
Günümüze ulaşan iki önemli milden biri olan Nurabad Mili (2.-3. yüzyıllar).
2000’li yılların başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları sırasında, çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleştirildi. Ancak maalesef başta Beşiktaş kazıları olmak üzere, bu faaliyetlerin duyurulması noktasında ciddi sorunlar yaşandı. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, kazıları orta vadede önemsizleştirmesi.
Son yıllarda arkeoloji ile ilgili haberler, toplumun geniş bir kesiminin dikkatini çekiyor. Bunların önemli bir kısmını, bilinen dünya tarihini değiştiren keşifler oluşturuyor. Bu çerçevedeki arkeoloji haberlerinin önemli bir bölümü, dünyanın başlıca arkeolojik alanlarından İstanbul ile ilgili.
İstanbul’da 2000’li yılların başlarından itibaren artan kentsel altyapı çalışmaları ile ilgili olarak, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yönetiminde çok sayıda alanda büyük ölçekli arkeolojik kazılar gerçekleştirildi. Kent arkeolojisi çerçevesinde yürütülen kazılar hem Müze’nin deneyim kazanmasına yolaçtı hem de her biri dünya ölçeğinde projelere dönüşen çok büyük kazı alanları oluştu. Sözkonusu kazılarda yetişen müze uzmanları, açığa çıkarılan arkeolojik değerler üzerinde başarılı koruma, belgeleme ve değerlendirme çalışmaları gerçekleştirerek ülkemizin dünyadaki bilimsel saygınlığını artırdılar. Yakın geçmişte tamamlanan metro ve Marmaray projeleri çerçevesinde Yenikapı, Üsküdar, Sirkeci bölgelerinde yapılan kazılar bu tür çalışmaların en tanınmışları oldular.
Emsalsiz bulgular Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleştirilmekte olan kazılar sırasında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıları, İstanbul ve Türkiye coğrafyası-protohistoryası (öntarih) için emsalsiz bulgular.
Bugün Haydarpaşa ile Kabataş-Mahmutbey metro projeleri, arkeolojik kazı çalışmalarının devam ettiği iki önemli alan olarak dikkati çekiyor. Sözkonusu projelerde açığa çıkarılan yeni arkeolojik bulguların İstanbul kent tarihi için önemi de giderek daha fazla farkedilmeye başlandı. Bununla birlikte bu faaliyetlerin kent halkına duyurulması ve kamuoyunda farkındalık yaratılması noktasında yine de kimi sıkıntılar yaşanıyor. Kazılarda ortaya çıkarılan bulguların haberleşmesinde, hoş olmayan sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. “Popülerleşelim” derken perişanlaşan, ciddileşelim derken basitleşen demeçler ve haberler, çok sayıda uzmanın emek verdiği projelerin değerini azaltıyor, yokediyor.
Genel ve sağlam bir bilgilendirme metoduyla çalışılmadığı için, çoğunlukla elde edilen veriler bu tür konulara meraklı gazetecilere “özel olarak” verilebiliyor. Onlar da kendi manşetlerini oluşturup haberleri iletirken, konuya “sansasyon” gözüyle bakan kimilerinin çarpıtmaları ile en önemli buluntular maalesef tuhaf başlıklar altında çıkabiliyor. Ne yazık ki bu haberlerin yanında görülen fotoğraflarda ilgili müzelerin uzmanları ve yöneticileri de görülebiliyor. Kendi alanlarının bu saygın uzmanları, zor şartlarda olağanüstü emek vererek çalışan bu insanlar, bir anda kendileri ile hiç ilgisi olmayan başlıkların, haberlerin içinde kalabiliyor.
Beşiktaş’taki “höyüklü kromlek” mezarları ve ortasındaki taş konstrüksiyon (sağda).
Yakın geçmişteki bazı haberleri hatırlamakta fayda var. Örneğin “Beşiktaş’ta 3.500 yıllık Türk izleri” herkesi heyecanlandırmıştı ve gerçekten çok ilgi çekiciydi. Milyonlarca Türkün yaşadığı bir kentte, bir anda “en eski ataların izleri bulundu” deniyordu. Asya’nın uzak köşelerinde olan bir anayurt yerine, hemen Beşiktaş’ta eskiden büyük bir sabit market ve semt pazarı olan meydanın bir köşesi gösteriliyordu. Konu ciddi ciddi konuşuluyor, Türk tarihi çalışan ancak arkeolojiden bihaber bazı akademisyenlerce takdir ediliyordu. Ancak sonrası gelmiyor, kısa sürede başka bir konu bulunuyor ve “Türklerin yeni anayurdu” gündemden düşüyordu. İşin en üzücü yanı bu tatsız haberleri yapanlar ve konuşanların bunlardan rahatsız olmamasıydı.
Oysa ki Beşiktaş’ta açığa çıkarılmakta olan arkeolojik bulguların doğru tanımlanması, bunlarla ilgili güncel gelişmeler hakkında toplumun doğru biçimde bilgilendirilmesi çok önemli. Yalan-yanlış ve spekülatif haber-yorumların en büyük tahribatı, bunların Beşiktaş’taki kazıları önemsizleştirmesi.
Kabataş-Mahmutbey metro hattının Beşiktaş Meydanı girişinin inşaı için gerçekleştirilmekte olan kazılar sırasında bulunan moloz taşlarla oluşturulmuş mezar yapıları, İstanbul ve Türkiye coğrafyası-protohistoryası (öntarih) için emsalsiz bulgulardır. Moloz taşlarla yuvarlak ya da yuvarlağa yakın biçimde inşa edilmiş mezarların içinde çoğunlukla yakılmış (kremasyon), nadiren de olsa beden bütünlüğü ile toprağa verilmiş (inhumasyon) gömüler açığa çıkarılmıştır. Beşiktaş bulguları ile ilgili bugüne kadar pek çok haber yapılmış, makaleler kaleme alınmış olmasına karşın; kamuoyunun ilgisini ve dikkatini çekmeye başladığı günden itibaren “kurgan” olarak tanımlanan bu yapıların gerçekte ne olduğu konusunda bilimsel terminolojide karmaşa ve sorun yaşanmaktadır.
Bir anıt mezar türü olan kurgan, genellikle toprak bir zemine açılan çukurun içindeki gömünün üzerine taş ve toprakla bir tümsek ya da tepecik yapılması ile oluşturulur. Birey nadiren de olsa çukur yerine kazılmamış toprak zemin üzerine de bırakılır ve üzerine yine bir tümsek yapılır. Daha gelişkin kurgan yapılarında ölmüş birey toprak zemine açılan çukurun içine yerleştirilir ve çukur ahşap ya da yassı taşlarla kapatılır. Bu bağlamda bir kurganın klasik unsurları olarak ölmüş birey, çukur, çukuru kapatan malzemeler ile tümsek ya da tepecik sayılabilir. Bunlara ek olarak, Batı Avrasya’daki başlangıçları MÖ 5. binyıla kadar geriye giden kurgan türü mezarların en önemli ve karakteristik özelliği, yapısal olarak müstakil (tekil) bir tepe görünümünde olmalarıdır. Müstakil görünümdeki mezar tepelerinin tekli ya da çoklu gömü içermeleri, onların karakterini ve kurgan özelliklerini bozmamaktadır.
Kurgan yapılarının bu aşamadan sonra gelişerek anıt karakteri kazanması ile çevre duvarı (kromlek) gibi birtakım yeni özelliklere sahip olmaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda Beşiktaş kazılarında ortaya çıkarılan, müstakil olmayan ve büyük çoğunluğu fiziki olarak birbirine temas eder özellikte inşa edilmiş mezarların kurgan olarak adlandırılmasına kuşku ile bakılmalıdır. Ayrıca, Beşiktaş mezar yapılarının detayları incelendiğinde, klasik kurgan unsurları dikkate alınarak ile inşa edilmedikleri de görülmektedir.
İstanbul’un erken döneminin anahtarı
Bugüne dek tanımlanması sağlıklı olarak yapılamayan Kalkolitik Dönem’e (MÖ 4000) ilişkin buluntular, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemiyle ilgili bizi aydınlatacak.
Beşiktaş mezarlarında, inşadan önce gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi olduğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptanmıştır. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri ve küllerinin yakma alanının kenarına doğru toparlandığı ve burasının da mezarın merkez bölgesi olarak belirlendiği görülmektedir. Yakılan bireye ait kalıntıların taştan küçük konstrüksiyonlar içine alındığı, nadiren de olduğu gibi bırakıldığı gözlenmektedir. Sonrasında ise insan kalıntıları merkezde ya da merkeze yakın bir noktada bırakılarak etrafına moloz taşlarla kromlek inşa edilmiştir. Ölünün yakıldığı alanın bir kısmının kromlek duvarı altında yer alması, açıkladığımız faaliyet sıralaması ve katmanlaşmayı kanıtlamaktadır. Sonrasında ise yakılmış bireyin/ bireylerin bulunduğu kromlekin içi taş ve toprakla doldurularak basık bir tümsek oluşturulmuştur. “Höyüklü Kromlek” olarak tanımlayabileceğimiz bu mezar türünün düşük bir irtifada yoğun taş ve toprakla yapılan küçük bir tepe olduğunu, benzer tepelerin birbirlerine temas ederek inşa edildiklerini ve böylece arı kovanı benzeri plan şemasına sahip bir nekropol meydana geldiğini söyleyebiliriz.
Beşiktaş’taki “Höyüklü Kromlek” mezarların, kremasyon gömülerin proto-Türklerle veya proto-Turanlılarla ilgili olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyoruz. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı (İndo-Ari) toplumlar tarafından uygulanmış olduğu bilinmektedir. Erken Tunç Çağı’nda, MÖ 3500’lerde oluşmaya başlamış Beşiktaş mezarlığının İstanbul Boğazı üzerinden Anadolu’yu hedeflemiş bir göçle ilgili olduğu görülmektedir. Bulgular, Anadolu’ya kremasyon geleneğinin tarihini ve geliş yolunu açıklamaya da başlamıştır. Bu bağlamda, bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş’taki Erken Tunç Çağı toplumunun, Anadolu’da yaklaşık olarak 1600-1700 yıl sonra yani MÖ 2. binyılda Hitit Krallığı’nı kuracak ve soylularının cesetlerini yakacak insanların atası olabileceği hususunun tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Beşiktaş kazı alanında, mezar yapılarının bulunmadığı bir alanda ana toprağa ulaşmak amacıyla yapılan derinleşme çalışmalarında, Kalkolitik Dönem’e (MÖ 4000) tarihlenen çanak-çömlek parçalarının bulunmuş olması, İstanbul protohistoryası için yeni ve değerli bir gelişmedir. Kalkolitik Dönem’e tarihlenen bazı buluntular, Hipodrom’da uzun yıllar önce yapılmış kazılarda saptanmıştı. Ancak bunların bir bağlamda ya da bir tabakalaşma sistemi içinde bulunmamış olması nedeniyle, Kalkolitik Dönem’in tanımlaması sağlıklı olarak bugüne değin yapılamamıştı. Beşiktaş kazılarının geliştirilmesi ile birlikte, İstanbul’un hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz erken bir dönemini çok daha iyi tanıma fırsatı bulacağız.
Açık krematoryum
Beşiktaş mezarlarında, inşadan önce gerçekleştirilen ilk faaliyetin ölü yakma işlemi olduğu ve alanın gömüden önce açık krematoryum (yakmalık) işleviyle kullanıldığı saptandı. Yakılan bireylerin arta kalan kemikleri…
Oluz Höyük’te 15 sezondur devam eden geniş ölçekli arkeolojik çalışmalar, Kızılırmak Havzası Geç Demir Çağı kültürünün Doğu ile olan ve bugüne kadar bilinmeyen bağlantılarını ortaya koydu. MÖ 450 yıllarında Pers kökenli Akhaimenid bir zümrenin yerleşmiş olduğu mekanda, çoktanrılı inançlardan uzak duran ve monoteizm sisteminde yaşamış bir toplumun izleri ortaya kondu.
Kuzey-Orta Anadolu’da, Amasya ilinin 25 km. batısında yer alan Oluz Höyük’teki kazı çalışmaları 15. yılını tamamlarken, 10 yerleşimin üstüste kurulmasıyla oluşmuş bu önemli merkezin her dönemde “dinsel bir yapılanma” içinde olduğu ortaya çıkmaya başladı.
2021’de kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş Dönemi’ne (MÖ 1200-1150) ait ilginç kalıntılar bulundu. Bunlar içinde özellikle buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları, Hititlerin yıkılış sürecindeki yeni inanç sisteminin ritüel ve pratiklerini ilk kez tanımamıza olanak sağlayacak gibi görünüyor.
Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı Dönemi’nde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığını işaret eden en önemli yapı Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı’dır. MÖ 600 civarında inşa edildiği anlaşılan sunak (kurbangah) aslında Frigya’da çok sık görülen kayalardan şekillendirilmiş basamaklı sunakların Kappadokia’daki bir öykünmesi gibidir. Yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasına inşa edilmiş sunak, ana plan şeması olarak kareye yakın dikdörtgen biçiminde olup, masif bir yapı. Anadolu’da Frig Krallığı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan Kubaba (Matar Kubileya) dini çoktanrılı bir inanç gibi görünse de monoteizme oldukça yakın bir yapısı ve görünümü vardı. Gerçekte, Anadolu sakinlerinin Neolitik Dönem’den beri tapındığı Ana Tanrıça kültünün Frig Krallığı’ndaki bir yorumu olan Kubaba, Midas döneminde Karkamış’tan Gordion’a ithal edilmiş bir Tanrıça’ydı.
Ateşgede ve ibadethane MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşuyor.
Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük’ün Pers Dönemi (MÖ 450-300) katmanlarında açığa çıkarılan önemli ve eşsiz arkeolojik bulgular, dünyanın ilk önemli dininin doğuşuna; “Arkaik Monoteizm”e işaret etmektedir. Temel pratiğini Ateş Kültü’nün oluşturduğu bu inanç sisteminde ateşgede, ibadethane, kutsal küllerin depolandığı alanlar ve kutsal eşyaların gömülmüş olduğu bothroslar ile kurban çukurları; Oluz Höyük’te MÖ 5. yüzyıldan itibaren kurumsallaştığı gözlenen tek Tanrı inancının işaretlerini yakaladığımız “Arkaik Monoteizm”in varlığını gösteriyor.
Oluz Höyük’teki kazılar, Ateş Kültü’nün çok önemli bir yere sahip olduğuna inanmamız için yeterince kanıt sağlamakta. MÖ 450’lerde inşa edilen Anadolu’nun en eski ateşgedesi, toprak üzerine oturtulmuş 1.60 m çapında bir ateş çukuru ile bunu çevreleyen küçük bir selladan oluşmaktaydı. Buraya ulaşan özel yollar ile platformların bulunduğu bir kutsal alan bulunuyordu. Kutsal ateş çukurunu oluşturan taş sırasındaki özel taşlar üzerindeki duman artıklarının kalıntıları ile çukurun içi ve çevresindeki kül ve karbonların varlığı, burada yanmış ateşin “Sonsuz Ateş” olarak hemen hemen sürekli yandığını kanıtlar niteliktedir. Bu bağlamda bugüne değin arkeologlar ve dilbilimcilerin Ateş Kültü varlığına dair problemler üzerine yaptıkları teorik tartışmaların temellerini veren arkeolojik doğruları en sonunda bulmuş gözüküyoruz.
Ateşgede üzerindebatmayan güneş Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar.
Oluz Höyük kazılarının Önasya din arkeolojisi ve din tarihine yaptığı en önemli katkı tek tanrılı dinlerin başlangıç noktasında (MÖ 5. yüzyıl) tapınak ile ibadethanenin farklı yapılar olduğunu anlamamızı sağlamış olmasıdır. Ateşgede ve ibadethane, Anadolu Geç Demir Çağı arkeolojisi için yeni bir dinsel yapılanmaya işaret etmektedir. Kutsal Ateş’in yandığı Ateşgede küçük bir yapı olup, yanmakta olan ateşin dışarıdan görünmesi için üstünün kapatılmamış olduğu düşünülmektedir. Ayrıca Kutsal Ateş’in yanında her gün saatlerce dua okuyan Magus’un (Mog) sesinin duyulabilmesi için de üstünün açık olması önemliydi. Bugüne değin güneyi dışında tüm duvarları açığa çıkarılmış olan ibadethaneyi 6 adet sütunun taşıdığı büyük bir çatının kapladığı anlaşılmaktadır. Henüz kazısı tamamlanmamış olmasına karşın mevcut boyutu 100 m2’yi geçen ibadethane içinde kuzey-güney doğrultusunda iki sıra halinde aralıklarla yerleştirilmiş üçer adet olmak üzere toplam 6 adet taş sütun kaidesi açığa çıkarılmıştır. Kumtaşından şekillendirilmiş olan taş kaideler birbirine yakın büyüklükte olup, ortalama 50 cm çapındadır. Kaidelerin dibinde bulunan yumruk büyüklüğündeki moloz taşların, oldukça uzun ve kalın ahşap dikmeleri taşıyan taşların devrilme ve kaymasını önlemek amacıyla yerleştirildiği düşünülüyor.
Hititler’den Frigler’e… Kubaba (Ana Tanrıça) Sunağı, Frig Krallığı döneminde Oluz Höyük’ün önemli bir dinsel merkez olduğuna işaret ediyor
İbadethane’nin doğu duvarının tam ortasında Ateşgede’yi doğrudan gören bir açıklık bulunmaktadır. Kuzeydeki sütunların arasından Ateşgede ve içinde yanmakta olan Kutsal Ateş rahatlıkla görülebilmekteydi. Buraya gelenler, özellikle sabahın çok erken saatlerinde bulundukları yerden hem yanan ateşi hem de Ateşgede üzerinden doğan güneşi aynı doğrultu üzerinde izliyor olmalıydılar. Günümüz Zerdüşt dini mensuplarının güneşin doğuşundan gün ortasına kadar (Hâvangâh), gün ortasından öğleden sonra saat üçe kadar (Rapîtvengâh), saat üçten güneşin batışına kadar (Uzeyrengâh), güneşin batışından geceyarısına kadar (Eyuhserîtemgâh) ve geceyarısından güneşin doğuşuna kadar (Uşehingâh) eda ettikleri 5 vakit namazları vardır. Zerdüşt dininin Arkaik Dönemi’nin yaşanmış ve kurumsallaşmış olduğu Oluz Höyük’te, İbadethane’den Kutsal Ateş’in ve güneşin doğuşunun izlenebilmiş olması, çok büyük olasılıkla Havangâh Namazı’nın eda edilmiş olduğuna ve daha da önemlisi Erken Zerdüşt dininde namazın MÖ 5. yüzyıldaki varlığına atıf yapmakta. Oluz Höyük’teki bu arkeolojik gerçeklikler ve gözlemler, ilk defa Anadolu ve Önasya’da monoteist inanç sistemi çerçevesinde ve dinsel yapılanma doğrultusunda pratik mekan ile ibadet mekanının ayrılmış olduğuna işaret etmekte.
Oluz Höyük soylu ve elit bir Pers zümresinin yerleştiği bir merkezdi. Kendileri için bir Ateşgede kurmuş olan Perslerin, ibadetleri sırasında doğa ve iklim koşullarından korunmak ve bir cemaat oluşturabilmek amacıyla üstü kapalı olan, Ateşgede’yi görecek, içeride okunan duayı duyacak ve belki de bu duaya eşlik edecek biçimde bir mekan tasarlamış ve inşa etmiş oldukları anlaşılmaktadır. Anadolu ve Önasya’nın ilk ibadethanesi denilebilecek yapının tasarımı, bugün de Zerdüşt dininin pratiklerinden olan sabah namazının Oluz Höyük’ün soylu sakinleri tarafından eda edilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
Kazı alanının kuzeyinde yapılan basamaklı derinleşme çalışmaları sırasında, Hitit Krallığı’nın yıkılışına tanıklık eden Çöküş Dönemi’nde, buğday ve fiğ tohumlarının yakılması ile gerçekleştirilmiş bir dinsel ayine ait kömürleşmiş tohum kalıntıları bulundu
Arkeoloji, ülkemizin Batı dünyası ile rekabet edebildiği en önemli bilim dalı. Türkiye’nin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun işbirliği sonucunda gerçekleşen kazı çalışmaları; benzersiz Anadolu coğrafyasında her yıl yeni buluntulara ulaşıyor. 2021’de 150’yi aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar, mağaralar ve objeler açığa çıkarıldı. İşte 2021’in önde gelen arkeolojik keşifleri.
TEL AÇÇANA – HATAY – MÖ 1400 3.400 YILLIK ALALAH
Hitit Dönemi’ndeki adı “Alalah” olan Tel Aççana, Antakya yakınlarında önemli bir öntarih yerleşmesi. Doç. Dr. Murat Akar başkanlığında yürütülen arkeolojik kazılarda kil tabletler ve silindir mühürler bulundu. Buluntular, Orta ve Geç Tunç Çağı’nda Mukiş Krallığı’nın başkenti olan Alalah’ın siyasi tarihi hakkında önemli bilgiler sağlayacak görünüyor. Örneğin üzerinde Luvice yazı olan bir mühür baskısı üzerinde, adına ilk defa rastlanan bir Hitit prensi hakkında bilgiler var.
SATALA-GÜMÜŞHANE / MÖ 7. YÜZYIL URARTULAR GÜMÜŞHANE’DE
Gümüşhane’nin Kelkit ilçesine bağlı Sadak Köyü’nde yer alan ve Roma Dönemi Lejyon kenti olarak bilinen Satala’da, Doç. Dr. Şahin Yıldırım başkanlığındaki kazılar sırasında incelenen bir mezarda Urartu Dönemi tunç kemer parçaları bulundu. Üzerinde kabartma tekniğinde işlenmiş Baş Tanrı Haldi figürleri ile hayvan ve bitki bezemelerinin bulunduğu kemer, Urartu Krallığı’nın kuzeybatı sınırlarını Gümüşhane Bölgesi’ne değin genişletmiş olduğunu kanıtlıyor.
HADRIANAUPOLIS-KARABÜK / MÖ 3. YY-3. YY DEMIR MASKELI ROMALI
Karabük’ün Eskipazar ilçesinde yer alan Hadrianaupolis Antik Kenti’nde Doç. Dr. Ersin Çelikbaş tarafından gerçekleştirilmekte olan kazı çalışmalarında demir bir maske ortaya çıkarıldı. Bir Roma süvarisine ait olduğu düşünülen maskenin bir miğferin parçası olduğu düşünülüyor. MS 3. yüzyılda üretilmiş olduğu anlaşılan miğfer parçası maske, Hadrianaupolis’teki Roma askerî varlığına işaret ediyor.
AIZONAI-KÜTAHYA / 2. YÜZYIL TANRILARIN BAŞLARI
Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesindeki Aizanoi antik kentinde, akarsu yatağında yürütülen kazı çalışmalarında, Aphrodite ve Dionysos heykellerine ait olduğu anlaşılan başlar ortaya çıkarıldı. Prof. Dr. Gökhan Coşkun başkanlığındaki kazılarda bulunan baş parçalarının büyük boyutlu heykellere ait olduğu gözleniyor. Bu önemli bulgulardan yola çıkarak bölgede daha önce bir heykel atölyesi olabileceği tahmin ediliyor.
KAZLIÇEŞME-İSTANBUL / 5. YÜZYIL GEÇ ROMA KALINTILARI
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Kazlıçeşme’de, Zeytinburnu Belediye Başkanlık Binası olarak da kullanmış tarihî yapının bahçesinde yaptığı kazılarda mermer bir lahit bulundu. Aynı alanda daha önceki yıllarda gerçekleştirilen kazılarda 5. yüzyıla tarihlenen Geç Roma Dönemi taban mozaiki açığa çıkarılmıştı. 2021 dönemi çalışmalarında mermer lahdin yanısıra sözkonusu mozaikin ait olduğu yapının da temel kalıntılarına ulaşıldı. Zeytinburnu Belediyesi tarafından devam ettirilmesi planlanan kazı çalışmalarında, alanın işlevi tam olarak ortaya çıkarılacak.
KARAHANTEPE-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL 12 BIN YILLIK HEYKELLER
Şanlıurfa il merkezinin 55 km. doğusundaki Karahantepe’de Prof. Dr. Necmi Karul başkanlığındaki kazılarda günümüzden 12 bin yıl öncesine tarihlenen kayaya oyulmuş yapılar, bu yapılar içinde fallus biçimli dikilitaşlar ile üç boyutlu insan ve hayvan heykelleri açığa çıkarıldı. Heykellerden birinde sırtında leopar taşıyan bir insan betimlenmiş. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından başlatılan “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde araştırılan Karahantepe’nin, Göbeklitepe kültürünün önemli bir yerleşmesi olduğu anlaşılmakta.
SAYBURÇ-ŞANLIURFA / MÖ 100. YÜZYIL HAYVAN FIGÜRLÜ TAŞ FRIZ
Şanlıurfa ili Karaköprü ilçesi yakınlarındaki Sayburç’ta Doç. Dr. Eylem Özdoğan yönetimindeki kazı çalışmalarında insan, leopar ve boğa figürlerinden oluşan taş bir friz açığa çıkarıldı. “Taş Tepeler Projesi” çerçevesinde kazılan Sayburç’ta ayrıca çukur tabanlı ve dairesel planlı bir yapı keşfedildi. Göbeklitepe’nin son dönemleri ile çağdaş olduğu düşünülen Sayburç, Göbeklitepe ve yayılım alanını anlamak açısından büyük önem taşıyor.
BEŞİKTAŞ-İSTANBUL / MÖ 35. YÜZYIL ŞEHIR MERKEZINDE TUNÇ ÇAĞI
Yıldız Yokuşu’nun başlangıcında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin, Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş girişinin inşa edileceği alanda gerçekleştirdiği kazılarda, günümüzden 5000- 5500 yıl öncesinde yani Erken Tunç Çağı’nın ilk dönemlerinde oluşturulmuş bir mezarlık alanı keşfedildi. Kurgan tipi mezarların öncüsü diyebileceğimiz “Höyüklü Kromlek” tipi mezarlarda, kremasyon (yakma) gömü türünün uygulandığı gözleniyor. Devam ettirilmesi plananlan kazılar, Beşiktaş mezarlığındaki insanların kimler olduğu ve nereden gelmiş olabileceği sorularına yanıt verecek.
SEYİTÖMER HÖYÜK-KÜTAHYA / MÖ 25. YÜZYIL TEKSTILIN TARIHI YAZILIYOR
Kütahya yakınlarındaki Seyitömer Höyük’te, Uzmanı Arkeolog Serdar Ünan yönetiminde gerçekleştirilen kurtarma kazısı, ülkemizde nadir bir örnek olarak tamamı kazılan bir arkeolojik alanda gerçekleşiyor. 2021 dönemi kazı çalışmaları sırasında Erken Tunç Çağı 2’ye (MÖ 2500) tarihlenen radyal planlı bir yerleşme açığa çıkarıldı. Bu yerleşmedeki bir mekan içinde bulunan karbonlaşmış urgan parçaları Anadolu Öntarih arkeolojisi için bir ilk ve Seyitömer’de yaklaşık 4.500 yıl önceki tekstil uygulamalarının varlığına işaret ediyor.
UŞAKLI HÖYÜK-YOZGAT / MÖ 15. YÜZYIL MOZAIKLERIN ATASI
Yozgat yakınlarındaki Uşaklı Höyük’te Prof. Dr. Anacleto D’Agostino başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülen kazı çalışmalarında koyu ve açık renkli küçük boyutlu taşlarla oluşturulmuş bir taban döşemesi açığa çıkartıldı. İtalyan kazı ekibi MÖ 15. yüzyıldan kalma bir Hitit tapınağının kalıntılarında ortaya çıkarılan taş döşeme tabanın, Antik Dönem mozaiklerinin atası olabileceğini düşünüyor.
Günümüzden 2.422 yıl önce, bugün Irak coğrafyasındaki antik şehir Babil (Babylon) yakınlarında yaşanan bir savaş, tarihin en meşhur eserlerinden birine konu olmuştu. Persler karşısında yenilen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, onları Karadeniz kıyılarına, oradan da Batı Anadolu coğrafyasındaki evlerine kavuşturmuş; yaşanan hadiseleri anlatan kült eseri, Anabasis, “Onbinlerin Dönüşü” adıyla tarihe malolmuştu.
Anadolu coğrafyasında günümüzden yaklaşık 2500 sene önce gerçekleşen hadiseler, bugüne kadar arkeologların, tarihçilerin başlıca ilgi alanlarından biri olmuştur. Sparda (Lydia) Satrabı Genç Kyros’un, Akhaimenid (Pers) kralı ve ağabeyi Artakserkses 2. Mnemon’a (MÖ 404 – 358) karşı, Anadolu ve Yunanistan’dan paralı asker toplayarak çıktığı sefer; Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da (Erbil) MÖ 3 Eylül 401’de yaşanan savaşla sonuçlanmıştır. Bu meşhur savaşta Genç Kyros’un savaşta ölmesiyle Anadolu kökenli askerler dağılmış, paralı Yunan askerleri ise Dicle (Tigris) kenarına çekilmişlerdi. Komutanları öldürülen Yunan askerlerinin başına geçen Ksenofon, Yunanistan’a dönmek için önce Botan Çayı (Kentrites), sonra da Fırat’ı (Euphrates) izleyerek askerleri Karadeniz’e (Pontos Euxinos) ulaştırmayı başarmıştır.
İyi bir yazar ve hatip olan Ksenofon’un liderlik yapması ile ülkelerine dönmekten başka amacı bulunmayan 10 bini aşkın paralı askerin o dönem için bilinmeyen bir coğrafya olan Doğu Anadolu üzerinden gerçekleşen büyük yürüyüşü, Anabasis (Onbinlerin Dönüşü) adıyla bilinen eserin konusunu oluşturmuştur.
Büyük bölümü Pers dönemi (MÖ 550-330) Anadolu coğrafyasında geçen bu muhteşem geri dönüş yolculuğu, tarihsel coğrafya temelinde çok önemli bilgileri günümüze ulaştırmakla kalmamış; aynı zamanda arkeologların özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde neden MÖ 5 ve 4. yüzyıllara ait arkeolojik bulgulara ulaşamadıklarını da anlayabilenlere anlatmıştır.
2500 sene önce komutanları öldürülen Yunan askerlerini Karadeniz’e ulaştırmayı başaran Ksenofon’un izlediği rota…
MÖ 3 Eylül 401’de Babil’in 70 km. kuzeyindeki Kunaksa’da yapılan savaş, MÖ 6 Mart 401’de Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardeis’ten (Salihli) başlayan seferin kırılma noktasıydı. Aslında savaşı kazanma noktasına gelen Sparda satrabının askerleri, liderleri Genç Kyros’un çarpışmalar sırasında ölmesi ile amaçsız ve boşta kalmışlardı. Hayatta kalan ve geri dönmekten başka çözüm bulamayan askerler Yunanistan’a dönüş planı yapmaya başladılar. Ancak, gelmiş oldukları uzun yolu geri dönmek yerine kuzeye hareketlenmeyi seçerek kendileri için terra incognita (bilinmeyen bölge) durumundaki Kuzey Mezopotamya ile Doğu Anadolu’ya yöneldiler. Tarihin yazdığı bu en büyük dönüşün üzerine bugüne değin yapılmış onlarca çalışma olmasına karşın, yürüyüşün kesin güzergahı bugüne kadar belirlenememiştir.
Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerinin çok büyük olasılıkla Kuzey Mezopotamya’dan bugünkü Mardin, Siirt, Muş, Erzincan ve Gümüşhane güzergahını takip ederek 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Trapezos’a (Trabzon) yani Karadeniz’e ulaştıkları anlaşılmaktadır. Burada bir süre kaldıktan sonra 3 günlük bir yürüyüşle 15 Mart’ta Kerasos’a (Giresun) gelen askerler, 4 Nisan’da Kotyora’ya (Ordu) varırlar. Burada yürüyüşün fiili olarak sona erdiği görülmektedir. Kotyora’dan gemilere binen askerler 28 Mayıs’ta Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi), Ekim ayı başlarında ise İstanbul Boğazı ve Byzantion’a ulaşırlar. Thrakia ve Marmara’yı (Propontis) geçen Onbinler’in Dönüşü, Pergamon’da (Bergama) Mart 399’da sona ermiştir.
Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı dönemi (MÖ 600- MÖ 330), arkeologlar için bulguların yetersizliği nedeniyle karanlıkta kalmış bir dönemdir. Bu dönem, bölgede arkeolojik araştırma yapan biliminsanlarınca gerek maddi kültür noksanlığı gerekse politik kaygılar-zorluklar nedeniyle istenilen düzeyde değerlendirilememiştir. Urartu Dönemi (MÖ 840-MÖ 600) mimari tabakaları üzerindeki kültürel dolguların zayıflığı ve niteliksizliği, bunların bazen Ortaçağ tabakaları olarak algılanmalarına, yayınlarda belli belirsiz yer almalarına yol açmıştır.
Ver elini Karadeniz
İyi bir yazar ve hatip de olan Ksenofon’un liderliğinde evlerine dönmeye çalışan on bini aşkın paralı asker, 3 aylık bir yolculuk sonunda 10 Şubat 400’de Karadeniz’e ulaşmıştı.
Onbinlerin Dönüşü adlı eserin en ilginç yönü, dönemi için kapalı kutu olan Doğu Anadolu coğrafyası ve etnisitesi hakkında aktardığı bilgilerdir. Ksenofon liderliğindeki Yunan askerlerin Doğu Anadolu Yaylası’nda, Kuzey Mezopotamya’dan Gümüşhane’ye (Gymnias) değin ilerleyişleri sırasında kent, kasaba ya da büyük köy niteliğinde herhangi bir yerleşmenin anılmamış olması, günümüzdeki arkeolojik bulgu yetersizliğini doğrular niteliktedir.
Buna karşın yolculuk sırasında anılan Armenler, Khaldeliler, Khalybler, Mardiler, Phasianlar, Taockhiler ve Kardukhlar ile Ksenophon’dan birkaç 10 yıl önce Herodotos’un bahsettiği Alarodlar ve Matienler, Urartu’nun hemen sonrasında Doğu Anadolu’nun zengin ve karmaşık bir mikroetnisiteye sahip olduğuna işaret etmektedir.
Urartu’nun yıkılması ile Öntarih Dönemi’ni de (MÖ 13. yüzyıl-MÖ 840) eklersek, yaklaşık 600 yıldır devlet geleneği, politik sistem ve sosyal organizasyon içinde yaşayan Doğu Anadolu insanlarının, otorite temelinde bir boşluğa düştüğü anlaşılmaktadır. Gelişmiş bir devlet yapısı ile toplum kültürüne sahip Urartu Krallığı sonrasındaki 200 yıllık süreçte (MÖ 600-MÖ 400) neler yaşandığı, arkeolojik bulgu noksanlığı nedeniyle bugüne değin tam olarak anlaşılamamıştır. Urartu sonrası dönemde, özellikle MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda tarımsal faaliyetlere uygun alçak arazilerin büyük ölçekli yerleşmelerle iskan edilmediği, halkın önemli bir bölümünün can güvenliği nedeniyle yüksek arazilere taşınmış olduğu düşünülmektedir.
Ksenophon, geçtiği yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişleri olan kuyu biçimli yeraltı konutlarından bahsediyordu. Bu konutlar tehlike durumunda sığınak olarak kullanılmış olabilir. Kalus Kalesi (Fotoğraf: Ebumuhsin Bulut)
Urartu sonrası dönemin arkeolojik açıdan kimliklendirme sorunu yaşamasının en önemli nedeni, Anabasis’ten de anlaşılacağı üzere yerleşim yokluğu ile mimari bulgu noksanlığıdır. MÖ 5. yüzyıl sonunda (MÖ 401-400) Doğu Anadolu Yaylası’nın belli bir güzergahını betimleyen Ksenophon, geçmekte olduğu yörelerdeki insanların kullandığı, basamaklı girişleri olan kuyu biçimli yeraltı konutlarından bahsetmektedir. Sözkonusu konutlarda insanlar ile birlikte keçi, koyun, inek ve kümes hayvanlarının da yaşamış olmaları; otorite boşluğu bulunan bölgedeki mimari ihtiyacın güvenlik kaygısı nedeniyle yüksek bölgelere veya yeraltına kaydığına işaret etmektedir. Ksenophon’un yaptığı bu aktarımlardan çıkacak sonuç, dönemin mimari kalıntılarının alçak arazilerdeki höyüklerde aranmaması gerektiğine işaret etmektedir.
Doğu Anadolu Yaylası’nda geliştirilen höyük kazılarının hiçbirinde yeraltı konutu olabilecek mimari kalıntılara rastlanmamıştır. Bugüne değin hiçbir kalıntı, bulgu ve ipucu ele geçmemiş yeraltı konutlarının, tesadüfler dışında saptanması olanaksız gibi görünmektedir.
Doğu Anadolu Yaylası Geç Demir Çağı’nda varlığı yazılı kaynaklardan bilinen ancak arkeolojik olarak bugüne değin saptanamayan yeraltı konutları ile ilgili önemli tarihsel kayıtlar, 19. yüzyıl sonlarına ait bir seyahatnamede yer almaktadır. 1888 bahar aylarında Ermeni papaz Antranik’in Kiğı’dan Dersim’deki Havlor Surp Garabet Manastırı’na yaptığı yolculuk sırasındaki gözlemleri, Orta Fırat Havzası yerleşimleri hakkında çok önemli bilgiler içermektedir. Kiğı’dan yola çıkan Antranik, sırasıyla Sergevilig-Altun Hüseyn-Agayi-Şenlik-Herdiv-Kızıl Kilise-Peri köylerinden geçerek Harput’a ulaşmıştır. Harput’u geçtikten sonra Besdek (Esenkavak)-Ahor-Hahav köyleri güzergâhından Canig köyüne varmıştır. Canig’in gösterişsiz bir köy olduğunu aktaran Antranik, evlerin yeraltında ve oldukça alçak olduğunu önemle belirtmiştir. Canig’te bir Ermeni ailenin evine misafir olan Antranik, yeraltı konutunu evden çok bir mağaraya benzetmiştir. Penceresi bulunmadığından oldukça karanlık olan eve giren Antranik, göremediği halde evde çiftlik hayvanlarının bulunduğunu nefes alıp vermelerinden farketmiştir. Bu bilgiler, evin bir köşesini inek ve koyunların bulunduğu ahırın oluşturduğuna işaret etmektedir. Bunlara ek olarak, erzakların depolandığı petog (petek) ile ocağın yandığı ana odanın varlığı, bir yeraltı evinin birimlerini anlamamıza yardımcı olmaktadır.
Doğu Anadolu’nun arızalı topografyası. Fotoğraf: Şevket Dönmez
Yeraltı konutları ile ilgili daha geç bulgular, 20. yüzyıl başlarında istihbarat amaçlı kaleme alınmış olan seyahatname niteliğindeki bazı kitaplarda karşımıza çıkmaktadır. Noel Buxton ile Harold Buxton’un 1910’ların başında Doğu Anadolu’nun güncel durumunu rapor etmek amacıyla hazırlamış oldukları kitapta, bir yeraltı konutunun fotoğrafı yer almaktadır. Ksenophon döneminin kuyu biçimli girişi olmasa da, Antranik’in aktarımlarındaki ev tipine uyduğu gözlenen yeraltı konutundaki giriş kapısının yüzeyle hemzemin olduğu gözlenirken, mağara tarzı yapının penceresiz olduğu anlaşılmaktadır.
Bunlara ek olarak kültür tarihçisi Burhan Oğuz, 1950’lerin başında Muş Ovası’nda yaptığı bir gezide gözlemlediği, uzaktan sezinlenemeyen, toprağa yarı gömülü konutların varlığından bahsetmektedir. Geç Demir Çağı sürecinde güvenlik kaygısı nedeniyle daha yüksek bölgelerde olduğunu düşündüğümüz yeraltı konutlarının bir gelenek devamı olarak 19. yüzyıl sonlarında Dersim’de ve günümüze yakın bir tarih olan 1950’lerde Muş Ovası’nda mevcut olması, Doğu Anadolu Yaylası’nın dışa kapalı geleneklerini koruyan çok önemli bir etnoarkeolojik gerçekliktir.
Urartu sonrası dönemin mimari açıdan kimliksizliği, Doğu Anadolu Yaylası’nı sistematik biçimde 1950’lerin ortalarından itibaren araştırmaya başlayan İngiliz arkeolog Charles Burney’nin de dikkatini çekmiştir. Burney, Van Gölü’nün batı tarafında, Bitlis-Adilcevaz ilçesi sınırları içinde saptadığı Kafir (Kefir) Kalesi’nin, Urartu’nun devamı bir halk olarak görülen Alarodlar’la ilgili olabileceğini belirtmiştir. Buna karşın Kafir Kalesi’nin içinde yapı kalıntısı olmadığını farkeden Burney, sözkonusu kalenin, civarda yaşayan Alarodların tehlike anında sığındığı bir yer olabileceğini ileri sürmüştür.
Güvenlik kaygılarıve mimari Van Gölü Havzası’nda yüzey araştırmaları yürüten Aynur Özfırat’ın keşfettiği kalelerden Gavurkale’nin içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının yaşam tarzına ışık tutuyor. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
Van Gölü Havzası’nda uzun yıllardır yüzey araştırmaları gerçekleştiren Aynur Özfırat’ın keşfettiği Patnos-Kartavin, Çaldıran-Ziyaret-Alikelle, Gürpınar-Gavurkale, Gürpınar- Bajergeh ve Gevaş-Gelenge kaleleri; mimari özellikleri ile C. Burney’in Kafir Kalesi ile ilgili yorumlarının doğru olduğuna işaret etmektedir. Kaba yontu taşlarla oluşturulmuş, duvarlarla savunma altına alınmış sözkonusu kaleler içinde herhangi bir yapı kalıntısı gözlenememiş olması; Geç Demir Çağı’nda güvenlik kaygısı ile yüksek alanlara çıkmış olan Doğu Anadolu yerli halkının, belki de Alarodlar’ın, dağlık bölgelerde nasıl bir yaşam tarzı geliştirmek zorunda kaldıklarına da ışık tutmaktadır.
Büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındıkları Kafir, Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge gibi belli düzeyde savunma sistemine sahip kaleler inşa eden Alarodlar; bölgede iyi bilinen yaylacılık temelinde basit konutlarda, belki de çadırlarda yaşamışlar ve geçimlerini hayvancılık faaliyetleri ile sürdürmüş olmalıdırlar. Tarımın güçlükle uygulanabildiği yüksek arazilerde yaşamak zorunda kalan bu insanlar, çok büyük olasılıkla etleri ve yünleri için koyun ve keçi yetiştirmişlerdir. Ataları Urartular’dan miras kalan kale inşa etme ve topografyayı en iyi şekilde değerlendirme konularındaki bilgi birikimlerini ve deneyimlerini; zayıf ekonomik koşullara karşın, hayat kurtarıcı yaşam birimlerine dönüştürmüşlerdir. Bu bağlamda, bölgede yaklaşık 60 yıldır çalışan bilim insanlarının Doğu Anadolu’da Urartu sonrasına ait kent, kasaba ve kale-kent niteliğinde bir yerleşme tanımlayamadıkları görülmektedir.
C. Burney’in Adilcevaz’da saptadığı Kafir Kalesi ile A. Özfırat’ın keşfettiği Kartavin, Ziyaret-Alikelle, Gavurkale, Bajergeh ve Gelenge kaleleri, Geç Demir Çağı yerleşim tiplerinin etnisite ile ilgili olduğu varsayımını destekleyen arkeolojik bulgulardır. Ulaşılması son derece güç noktalara inşa edilmiş olan sözkonusu Urartu sonrası kaleleri içinde herhangi bir yapı kalıntısı, hatta çanak-çömlek parçası bile saptanamamış olması önemli ve belirleyici arkeolojik sonuçlardır. Sözkonusu arkeolojik sonuçlar doğrultusunda, bölgede tedirgin bir hayat süren Alarodların tehlike sırasında korunma ve savunma amacıyla geçici olarak kullandıkları bir mimari sistem geliştirmiş oldukları gözlenmektedir.
Kalenin kalıntıları Ziyaret-Alikelle’de, Alarodların büyük olasılıkla saldırı altındayken sığındığı kale, belli düzeyde savunma sistemine sahipti. (Fotoğraf: Aynur Özfırat)
Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. Bununla birlikte, sesli harf kullanılmayan Aramice dilinde “rrt” temelinde yapılan isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır.
Eski Bayazıt kentinin incisi İshak Paşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın en ihtişamlı göründüğü yerlerden biridir. Bu görüntü, Ağrı Dağı’nın Önasya için neden bu kadar önemli ve kutsal olduğunu anlatır gibidir.
Bilindiği üzere Eski Ahit (Tevrat) ile Yeni Ahit (İncil), Büyük Tufan’ın ardından Nuh’un Gemisi’nin Ararat Dağları’nın üzerine oturduğunu bildirmiştir. Geleneksel kabule göre kutsal kitaplardaki Ararat, bugünkü Ağrı Dağı’dır. Bu nedenle Yahudiler ve Hıristiyanlar için Ağrı Dağı çok kutsal bir yerdir ve dinler tarihi açısından önemi büyüktür. Tufan ve Nuh Peygamber Kur’an’da da anılmakla birlikte, burada geminin karaya oturduğu yer olarak Güneydoğu Anadolu’daki Cudi Dağı/Dağları karşımıza çıkmaktadır.
Büyük Tufan anlatıları, gerçekte Önasya coğrafyasının üç büyük dininden çok daha gerilere giden mitolojik bir geçmişe sahiptir. MÖ 2.500’lerden başlayıp Sumer, Akkad, Assur ve Babil kaynaklarına dek uzanmaktadır. Sumerli Utnapiştim’in gemisi, Mezopotamya mitolojilerinde bugünkü Kuzey Irak’ta olduğu düşünülen Nisir Dağı’nda karaya oturmuştur. Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim mitosu ile kutsal kitaplardaki Nuh peygamber söylenceleri, çok bilinen ve binlerce yıldır anlatılagelen bir edebiyattır. Bu edebiyat içinde yer alan ve konunun mekanını oluşturan “Ararat” kelimesi ise üzerinde dikkatle durulması gereken bir kavramdır.
Önasya kültürlerinde Ararat üzerine kurgulanmış çok sayıda mitos bulunmaktadır. Bunlara ek olarak Eski ve Yeni Ahit’te Nuh’un Gemisi’nin bu dağa indiği inancı, Ağrı Dağı’nın hem siyasi hem de dinî yönden önemini artıran bir unsur olmuştur.
Amerikalı ressam Edward Hicks (1780–1849), Nuh’un Gemisi’ne ikişer ikişer alınan hayvanların efsanesini bu şekilde tuvaline yansıtmıştı.
Ararat ismi Eski Ahit’in üç farklı kitabında üç defa geçmektedir: Yaratılış 8.4’te “Ararat Dağları”, Krallar II 19’da “Ararat Ülkesi” ve Yeremya 51’de ise “Ararat Krallığı”. Eski Ahit’in ilk versiyonlarının Arami alfabesiyle kaleme alındığı, Aramicenin konsonlardan oluştuğu ve sesli harf kullanılmadığı bilinmektedir. Bu bağlamda gerçekte “rrt” temelinde vokalizasyon yapılarak gerçekleştirilen isimlendirme, yanlış bir şekilde Ortaçağ’ın sonlarında “Ararat” biçiminde yaygınlık kazanmıştır. Başka bir deyişle Assur dilinde aslı “Uru-atri” olan “Urartu” kelimesi, Eski Ahit’te yanlış seslendirme neticesinde “Ararat” şeklini almıştır. Bu müdahalede Assurcanın kuzeydeki düşman olan Anadolu ülkesini adresleyen “Urartu” adının deformasyonu açık bir şekilde görülmektedir.
Tevrat’ın ilk beş bölümünün, Yahudilerin Bâbil sürgünü sonrası, Mezopotamya’da kazandıkları deneyim sonrası yazıldığı bilinmektedir. MÖ 589’da çıkan isyan üzerine Kudüs’e saldıran Bâbil kralı 2. Nabukadnezar (MÖ 605-562), kenti ve Süleyman Mabedi’ni yıkmış, 1.000 civarındaki Yahudi nüfusu Bâbil’e köle olarak götürmüştür. Yahudilerin Bâbil sürgünü MÖ 539’a dek devam etmiş, Pers Kralı Büyük Kyros (MÖ 559-529) kenti ele geçirdikten sonra Yahudileri Kudüs’e dönüp dönmeme konusunda serbest bırakmıştır. MÖ 539’da Yahudiler Kudüs’e döndüklerinde, Urartu Krallığı’nın yıkılışının üzerinden henüz 100 yıl bile geçmemişti. Urartu adının (rrt) Tevrat’ta sık sık anılması bu önemli krallığın mirasının Geç Demir Çağı’nda halen yaşadığına işaret etmekle birlikte; Tevrat’ın kaleme alındığı MÖ 6.-5. yüzyıllarda Doğu Anadolu ile Yahudi dünyasının bağlantısını da göstermektedir.
Ararat’ın “uydurma” bir isim olduğu, Ermeni kültüründe de dikkati çekmektedir. Ermenilerin Ağrı Dağı’na “Masis” demeleri ve Ararat ismini kullanmamaları düşündürücüdür. Aslında Ermeni arkeolojisi ve kültürü incelendiğinde, Urartu’dan hiçbir şeyi miras almadığı gözlenmektedir. Örneğin Urartu yer isimlerinin Ermenicede korunmamış olması; Urartular ile Ermeniler arasındaki etnik köken, dil ve kültür farklılıklarını belgeleyen çok önemli bilimsel gerçekliklerdir.
Tevrat’ta yanlış bir şekilde Ararat olarak anılan Urartu Krallığı (MÖ 840-600), Ağrı Dağı ve çevresini yaklaşık 200 yıl yönetmiştir. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki arkeolojik zenginlik, Urartu Dönemi kalıntıları dışında da dikkati çekicidir. Doğubayazıt ve Iğdır’a uzanan etekleri binlerce kurganla doludur. Kurganlar dışında Urartu öncesi dönemde, Erken Demir Çağı’nda (MÖ 1300-900) Ağrı Dağı çevresinde çok sayıda kale inşa edilmiştir. Aynur Özfırat’ın bölgedeki araştırmalarında saptanan Ömerağa Kalesi, bölgenin Urartu dönemi idari merkezi olmalıdır. Buna ek olarak Doğubayazıt Kalesi yanında oyulmuş Akhaimenid Dönemi’ne (MÖ 550-330) ait bir kaya mezarı da oldukça önemlidir.
Gemi şeklinde jeolojik oluşum
Efsanelere konu olan Nuh’un Gemisi’ne ait arkeolojik bir kalıntı bulunamadı, ama günümüzde geminin bulunduğu yer olarak, dağın güney eteklerinde yer alan gemi şeklindeki bir jeolojik oluşum ziyaret ediliyor.
Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğuna inanılması, çok sayıda kişinin buraya tırmanmasına neden olmuştur. 5. yüzyıl Ermeni tarihçisi Pawstos Burand, Nusaybinli Aziz Yakub’un Nuh’un Gemisi’nin ahşap parçalarını aramak için Sararad’a yani Ağrı Dağı’na tırmandığını bildirmektedir. Daha yakın dönemler baz alındığında, dağa 1829’da ilk çıkan şahsın Frederic Parrot olduğu kayıtlara geçmiştir. 1. Dünya Savaşı sırasında Ermeni asıllı Rus pilot Vladimir Roskovitski dağa tırmanmış ve bir yamaçta gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiştir. Amerikalı astronot James Benson Irwin ise 1973’ten başlayarak birkaç defa Ağrı Dağı’na tırmanmış ve gemiden parçalar bulduğunu iddia etmiştir.
Bir astronotun kutsal bir dağa tırmanmasının çok özel nedenleri olduğu düşünülebilir. Ağrı Dağı’nın Sumer döneminden başlayan kutsallığının semavi dinlere dek uzanması, dindar bir Hıristiyan için mutlaka çok önemli olmalıydı. Ancak sözkonusu iddialara karşın Nuh’un Gemisi’ne ait kalıntıların arkeolojik ıspatı bugüne dek yapılamamıştır.
Amasya sınırları içindeki Oluz Höyük, tarihi MÖ 5000’e kadar uzanan ve zaman içerisinde üstüste 10 kentin kurulduğu benzersiz bir arkeolojik alan. Bölgede açığa çıkarılan ve büyük ihtimalle Celalî isyanları dönemine (16.-17. yüzyıl) tarihlenen çukurdaki 2 yetişkin ve 1 çocuk iskeleti, bunların katledildikten sonra gömüldüklerini kanıtlıyor. Yaklaşık 60 bin kişinin ölümünden sorumlu Kuyucu Murad Paşa, “yaşa-başa bakmamasıyla” kayıtlara geçmişti.
Arkeolojik bulgular temelinde, bilinebilen tarihi günümüzden yaklaşık 3500 yıl önceye uzanan Amasya’nın kimler tarafından ve hangi tarihte kurulduğu bugüne dek saptanamamıştır. Kent merkezinin aksine, Amasya ili sınırlarının kapladığı alan içinde büyüklü-küçüklü çok sayıdaki höyüklerle karakterize olan Öntarih yani Protohistorik Dönem (MÖ 5000- 2000) yerleşimleri bulunmaktadır. Bu yerleşmelerden biri olan Oluz Höyük, Amasya’daki ilk çokdisiplinli sistematik arkeolojik kazıların başladığı ve devam etmekte olduğu antik yerleşme olarak dikkati çekmektedir. 10 yapı katından oluşan, yani üstüste 10 kentin kurulmuş olduğu Oluz Höyük, dünyanın bilinen ilk ateşgedesinin ortaya çıktığı Pers tabakasının yanısıra Hitit, Frig ve Hellenistik dönemleri ile de tanınmaktadır.
Anadolu protohistoryası için önemli bulgular sunan Oluz Höyük aynı zamanda Türkiye Türklerinin atalarını oluşturan ve Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce Anadolu’ya sızan erken Türklerin yani ilk Oğuz/Türkmen boylarının mezarlarını da günümüze kadar saklamıştır. Anadolu’da 11. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde gelişen öncü Türk akınlarının varlığı Ortaçağ tarihsel kaynaklarından iyi bir şekilde bilinmektedir. İlerleyen süreçte sözkonusu akınların Anadolu’yu fetih hareketine dönüşmesi ise kültürel ve siyasi değişikliklere yolaçmıştır.
Oluz Höyük mezarlığının Türk arkeolojisi ve tarihine yaptığı en önemli katkı, erken Türk göçlerinin 11. yüzyıl değil, 10. yüzyılda başlamış olduğunu kanıtlamasıdır. Buna ek olarak, Anadolu bütününde Türk varlığı ilk defa arkeolojik ve tarihi kaynakların birlikte değerlendirilmesi ile bilimsel açıdan belgelendirilmiş ve 10. yüzyıl gibi erken bir tarihe taşınabilmiştir. Bu bağlamda Kuzey-Orta Anadolu’da öncü Türk grupların 10. yüzyılın başlarından itibaren dağınık da olsa görünmeye başladığı kanıtlanmıştır.
Oluz Höyük’te düzenli oluşturulmuş mezarların yanısıra değişik özellikli gömüler de açığa çıkarılmıştır. 2011 dönemi çalışmaları sırasında, MÖ 450-400’e tarihlenen Pers (Akhaimenid) Dönemi yapılarını tahrip ederek açılmış bir çukurda 3 insan iskeletine rastlanmıştı. Çukura gelişigüzel atılmış iskeletlerin ilk bakışta 2 yetişkin ile 1 çocuğa ait oldukları anlaşılıyordu. Yetişkinler çukurun doğu kenarında arka arkaya karın üstü uzanır pozisyondaydı. Öndeki yetişkinin başının anormal biçimde geriye doğru kıvrılmış olması, boynunun kırılarak ya da belli oranda kesilerek çukura atılmış olduğuna işaret ediyordu. Antropologların ilk gözlemleri çukurdaki iskeletlerin 30-35 yaşlarındaki bir kadın ve bir erkeğe ait olduğuna işaret ediyordu.
Çukurun güney kenarında uzanan ve belden aşağısı noksan olan çocuk iskeleti de ilginç detaylara sahipti. Çukurun biçiminden, bireylerin yatış şekillerinden ve çoklu gömüden dolayı buradaki faaliyetin bir mezar uygulaması olmadığı anlaşılmaktadır. Çukurda saptanan 3 birey, çok büyük olasılıkla öldürüldükten sonra o dönemde bir mezarlık alanı olan ve ıssız bir yerde bulunan Oluz Höyük’te büyük ve derin bir çukura gömülmüştü.
Oluz Höyük erken dönem Türk mezarlığı 11. yüzyılın başlarında oluşmaya başlamış ve devam eden süreçte yapılan gömülerle çok büyük olasılıkla 15.-16. yüzyıllara kadar kullanılmaya devam etmişti. Çukurda iskeletler dışında herhangi bir buluntu olmaması, bireylerin ne zaman gömüldüğünü anlamamızı zorlaştırmaktadır. Sözkonusu gömü faaliyeti çok büyük olasılıkla Oluz Höyük’teki mezarlığın kullanılmaya devam ettiği bir süreçte, Osmanlı Dönemi’nde yapılmış olmalıdır.
İskeletlerin hikayesini dinlemek Oluz Höyük Türk Mezarlığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin, 2 yetişkin ve 1 çocuğa ait olduğu düşünülüyor. Yetişkinin başının anormal şekilde geriye kıvrılması, boynunun kırılmış ya da kesilmiş olabileceği ihtimalini akla getiriyor.
Osmanlı geçmişine baktığımızda, 15. yüzyıl ile 16. yüzyılın ilk yarısında Amasya’nın imparatorluğun en gelişmiş birkaç kentinden biri olduğunu görüyoruz. Ancak 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan Celalî İsyanları (Büyük Kaçgunluk) ile bu sürecin bir devamı olarak 17. yüzyılın başlarına kadar devam eden karışıklıklar; Amasya’ya hem sosyo-ekonomik hem de imar faaliyetleri açısından büyük zararlar vermiştir. Karayazıcı ile onun önemli adamlarından biri olan Deli Zülfikar’ın saldırıları Amasya kent merkezi ile yakın çevresinde büyük yıkımlara neden olmuş, Celalîler 1602’de şehirde tam kontrolü sağlamışlardı. Bu süreç 1608’de Kuyucu Murad Paşa’nın şehri tekrar Osmanlı İmparatorluğu’na katmasıyla son bulmuştur. Kuyucu Murad Paşa, Celâlî ayaklanmalarına karışan isyancılara çok sert davranması ile tanınan bir devlet adamıdır. Anadolu’da öldürttüğü kişi sayısının 60 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Evliya Çelebi, Celalî İsyanları’na katılan asilerin sorguya çekildiğini anlatırken, masum bir çocuğun köyünde kıtlık olduğu için babasıyla birlikte bu harekete karıştığını belirtmektedir. “Kuyucu” lakabını Celalî isyancılarını ve onların destekçilerini ölü ve diri derin kuyulara gömdürdüğü için almış olan Murad Paşa bu çocuğu da boğdurtmak istemiş, fakat Yeniçeriler bu emri yerine getirmemiştir. Kuyucu Murad Paşa “belki bu çocuk büyüdüğü zaman asi olur” diyerek çocuğu kendi eliyle boğmuştur. Bu anekdot, Kuyucu Murad Paşa’nın yaşa-başa bakmadan, erkek-kadın, Celâlî ayaklanmalarına destek veren herkesi yoketmeyi amaç edinmiş olduğuna işaret etmektedir.
Ölümde yanyana Kuyucu Mehmed Paşa’nın türbesi, İstanbul Vezneciler’de (üstte). Aynı türbede Osmanlı hizmetine girmeden önce Paşa’nın karşısında savaşan Canbulatlıoğlu Ali Paşa da yatıyor (altta).
Oluz Höyük Türk Mezarlığı’nda saptanmış olan çukur içindeki 3 iskeletin ne zaman gömüldüğü konusu şimdilik belirsizdir. Buna karşın Pers yapılarını tahrip ederek açılan bir çukura gömülmüş olmaları ve mezarlığın sınırları içinde bulunmaları, iskeletlerin Osmanlı dönemine tarihlenebileceğine işaret etmektedir. Kuyucu Murad Paşa’nın Amasya ve Çorum ile yakın çevrelerinde Celalî isyancıları ile savaştığı bilinmektedir. Sözkonusu savaşların Amasya ve Çorum arasındaki bir bölgede yer alan Oluz Höyük’ün yakın civarında da gerçekleşmiş olması çok büyük ihtimaldir. Bu bağlamda Oluz Höyük Erken Türk Mezarlığı’nda ortaya çıkarılmış iskeletlerin düşük bir olasılıkla da olsa Celalî ayaklanmaları sırasında Kuyucu Murad Paşa’nın döneminde katledilmiş yöre sakinleri olabilecekleri düşünülebilir. Böyle değilse bile, Celalî ayaklanmaları sırasında uygulanan bir öldürme ve gömme yönteminin toplum hafızasında yaşayarak sonraki dönemlere taşınmış olması akla yatkın gelmektedir.
Kuyucu Murad Paşa bugün Vezneciler semtinde bulunan ve kendi adıyla anılan medreseye bitişik bir türbede yatmaktadır. Aynı türbede Abaza Mehmed Paşa adlı bir Osmanlı devlet adamı daha gömülüdür. Abaza Mehmed Paşa, Canbulatoğlu Ali Paşa’nın başlattığı Celalî ayaklanmasında onun yanında yer almış, 1607’de Amuk Ovası’nda Kuyucu Murad Paşa’nın ordusuna yenilerek esir düşmüştür. Yeniçeri ağası Halil Paşa’nın araya girmesi sonucu ölüm cezasından kurtulmuş ve Osmanlı hizmetine girmiştir.
Önceleri karşılıklı savaşan, sonrasında ise birlikte Osmanlılara hizmet eden 2 komutan bugün yanyana yatmaktadır.