Yazar: Şevket Dönmez

  • Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    Bilimi akademiden çıkardı ve geniş kitlelere taşıdı-yaydı

    110 yıllık müstesna ömrünü Mezopotamya arkeolojisine, özellikle Sümer dönemi çalışmalarına adayan Muazzez İlmiye Çığ; yazının bulunması, bugünkü ilahî kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerinin nasıl atıldığı; ilk hukuksal metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk kapsamlı bilimsel çalışmaları gerçekleştirdi. Daha da önemlisi, bunları halka mâletti. al metinlerin oluşumu üzerine dünyada ilk da önemlisi, bunları halka mâletti.

    Sümerolog Muazzez (İtil) İlmiye Çığ, 20 Haziran 1914’te Bursa’da doğdu. Anne ve baba tarafından Kırım göçmeni olan Muazzez, çocukluk ve gençliğini Bursa, İzmir ve Çorum’da geçirdi. 1936’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hititoloji Bölümü’ne kaydolan Muazzez İtil, 2. Dünya Savaşı döneminde Almanya’dan kaçan Yahudi hocalar Prof. Dr.Hans Güstav Güterbock ve Prof. Dr. Benno Landsberger’in öğrencisi oldu.

    Ardindan-Muazzez-1
    17 Kasım 2024’te ölen Muazzez İlmiye Çığ, kendini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı.

    Dönemin en önemli hocalarından Sümer ve Akkad grameri ile Mezopotamya kültür ve arkeolojisi öğrenmiş olması, meslek hayatındaki başarısının temelini oluşturmuştur. 1940’ta fakülteden hititolog olarak mezun olan Muazzez İtil, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’nde uzman olarak göreve başladı. Aynı yıl, sonradan Topkapı Sarayı Müdürlüğü de yapacak olan Sanat Tarihçisi Kemal Çığ ile evlendi. Emekliye ayrıldığı 1972’ye kadar müze tablet bölümünde Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış çiviyazılı belgelerin arşivini oluşturmuş ve eser envanterini tamamlamayı başarmıştır.

    Muazzez İlmiye Çığ kendini vareden meslek hayatına, bir anlamda emekli olduktan sonra başladı. Devlet memurluğu kıyafetini çıkarmasıyla birlikte birikimini anlatmaya ve yazmaya başladı. İlerlemiş yaşına karşın Atatürk’ün bizzat temellerini attığı sümeroloji üzerine çalışmaya, Sümerlerin kültürü, tarihi ve çoktanrılı din sistemi üzerine çalışmaya, eserler vermeye başladı. Bu konudaki tek kaynak olan Samuel Noah Kramer’in anlat(a)madığı, Sümerlilerden tektanrılı dinlere geçen inanışları, ayinleri ve ritüelleri büyük bir cesaretle yazdı. Tevrat ve Kuran-ı Kerim’de insanın yaradılışı, Hz. Adem’in cennetten kovulması, Tufan ve Nuh Peygamber anlatılarını Sümer edebiyatındaki efsanelerle karşılaştırarak, benzer motifleri toplumla paylaştı. Günümüz tesettür uygulamaları ile kurban pratiğinin Sümer’de mevcut olan kökenini gündeme getirdi.

    Sümer kültürü, edebiyatı ve tarihi dışında Hititler ve İslâmiyet öncesi Türk kültürü üzerine de çarpıcı eserler kaleme aldı. Erken Cumhuriyet Dönemi’nin kültürel politikası olan, günümüze değin gündemden düşen Güneş-Dil Teorisi’ni yeniden canlandırdı ve Sümerce-Türkçe arasındaki yakın benzerlikleri yeniden tartışmaya açtı. Sümerce ile Türkçe arasında güçlü bir dil benzerliğinin bulunduğunu ve bir akrabalık olduğunu ileri sürdü. Çığ’a göre, Sümerler ve Türkler günlük yaşantı noktasında da birbirlerine çok benziyorlar, ölüler için benzer ritüeller yapıyorlardı ve kimi âdetleri günümüze kadar uzanmıştı.

    Muazzez İlmiye Çığ’ın eskiçağ bilimlerine yaptığı en kritik katkı ise, insanlık tarihi açısından Sümer kültürünün eski Yunan kültüründen çok daha önemli olduğunu göstermesi oldu. Eski Yunan mitolojisinin Sümer kökenlerini başarıyla kanıtladı. Yaklaşık 5 bin yıl önce Mezopotamya’nın güneyinde yaşamış olan Sümerlileri “medeniyetin beşiği” olarak tanımlayan Muazzez İlmiye Çığ, bu halkın yazıyı bulmasını; bugünkü ilahi kaynaklı dinlerin ve öğretilerin temellerini atmış olmasını; evlenme, boşanma, kira, borçlanma, alma, satma gibi işleri belgelemesini; ilk hukuksal metinleri oluşturma başarılarını herkese anlatabilmiştir.

    Ardindan-Muazzez-2
    Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde…

    Muazzez İlmiye Çığ’ın vefatının ardından özellikle sosyal medyada akademisyen olmadığı, bu nedenle gerektiğinden fazla önemsendiği ve abartıldığı yönünde fikir beyan edenlerin varlığı dikkati çekicidir. Muazzez Hoca ile yapılan uzun söyleşilerin kitaplaştırıldığı Çivi Çiviyi Söker (2002) ve Hayatı Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı (2023) adlı eserlerde, kendisi de akademik kariyeri olmadığını açıkça ifade etmiştir. Muazzez İlmiye Çığ akademisyen değildi ancak bir biliminsanıydı. Bilimin geniş kitlelere yayılması için halka dönük yazılar yazdı ve onun bu çabaları 2000’de İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora ile ödüllendirildi.

    Muazzez İlmiye Çığ, kendisini sümerolojiye adamış bir cumhuriyet kadınıydı. Atatürk’ün bizzat kurduğu Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ilk öğrencilerinden ve ilk mezunlarındandı. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında doğdu, cumhuriyetin ilanını ve 100. yaşını gördü. Türk kadınlarına rol model olan çok kıymetli bir şahsiyetti. Ruhu şad olsun.

    SÜMERLERDEN TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE

    ‘Muazzam Muazzez’in tarih tutkusu-gelecek umudu

    Mart 2020’de 70. sayımızda yayımlanan Serpil Korkmaz’ın röportajı, o tarihte 106 yaşındaki Muazzez İlmiye Çığ’la yapılmış en son ve kapsamlı söyleşilerden biriydi.

    “Eski Türklerde, İslâmiyet öncesinde kız çocuğu doğduğu zaman “eve bereket geldi” diye sevgi duyarlarmış… Anne tarafım gayet açık ve ileri görüşlü insanlarmış. Annem yabancı dil bilmezdi ama eve gelen yabancılarla da diyalog kurardı. Arapça Kur’an-ı Kerim okumasını bilirdi. Ne zaman ki Atatürk, Kur’an-ı Kerim’i tercüme ettirdi, annem bir daha Arapça Kur’an okumadı; hep Türkçe okudu…

    Ardindan-Muazzez-3

    Bir de unutamadığım anım var: Atatürk, Rıza Şah ile Eskişehir’e gelmişti. Bizim evimiz de ana caddedeydi. Atatürk geçiyor diye pencerelere çıktık. Kendisi bizim taraftaydı; el salladık. Yalnız başına üstü açık arabada gördüm onu. Bir tek kendisiydi; ne koruma ne bir görevli vardı. Bunu hiç unutmuyorum. Bir de 1936’da Ankara’da öğrenciyken gördüm onu. Karşılıklı el salladık birbirimize…

    Bizler sevgiyle büyüdük… Biz Sultanahmet’te otururken küçük bir sokağımız vardı. O sokakta benim çocuklarım çıkar mahallenin çocuklarıyla oynardı. Aklımıza bu çocuklara tecavüz edebilirler, öldürebilirler gibi bir şey gelmezdi. Kızımla konuştuğumuz zaman “anne biz iyi zamanlarda yetiştik” diyor. Şimdiyse anneler-babalar çocuklarını sokağa çıkarırken endişeleniyorlar. Çocuklar da şaşkın bu duruma. Çocuklara çok üzülüyorum.

    Mesela “bugünkü gençler” dediklerinde ben çok kızıyorum. Evvela sen bu gence ne verdin? Oturup bunu düşünmek lazım. Gençlere spor sahaları vermek, onların oturup konuşacakları sohbet edecekleri alanlar yaratmak gerekiyor… Fakat biz gençlere hiçbir imkan veremedik. Yine de böyle pırıl pırıl yetişen çocukları gördükçe, bizim onlara teşekkür etmemiz lazım diyorum. Böyle güzel yetiştikleri için…

    Sümer’de kadın gayet serbest. Erkekler gibi kendi başlarına ticaret yapabiliyor, şahitlik edebiliyor; dava açıp kefil olabiliyor. Kadın ve erkek eşit. Evlilikler de kontratla oluyor. Kadın ve erkek hakimin huzuruna gidip şartlarını söylüyor… 5.000 yıl önce Sümerlerde kadının gücü çok fazla, pozisyonları bazı durumlarda şimdikinden yüksekti.

    80-90 yıl önce Türk kadını kara çarşaflı, okuma-yazma bilmeyen bir konumdaydı. Atatürk’le birlikte toplumda birtakım haklar elde etti ve kadının toplumdaki statüsü yükseldi… Yurtdışına giden insanlarımız 60-70 sene içinde yetiştirdikleri 2.-3. kuşakta sanayide, eğitimde, siyasette öne çıktılar. Bu bizim hakikaten cesur bir millet olduğumuzu gösteriyor. Bu kadar kısa zamanda bugün Avrupa’da her alanda Türk adı var, Türk cemiyetleri var. Bu da gösteriyor ki hakikaten zekiyiz ve çalışkanız, Atatürk’ün dediği gibi.”

  • Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji

    Son yıllarda Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalarda konar-göçer Türkmenlere ait çadır destek duvarlarına rastlandı. Son araştırmalar, Keykavus Kalesi’nin Yozgat ve Sorgun çevresinde 11. yüzyıldan itibaren varlıklarını bildiğimiz Uluyörükler’in yaylak noktalarından biri olabileceğine işaret ediyor. Çadır sisteminin incelikleri…

    Konar-göçer Türkmenler arkeolojik açıdan günümüze kadar yeterince araştırılmamış ve tarihî açıdan doğru biçimde değerlendirilememiş bir toplum. 9. yüzyılda başlayan Büyük Türk Göçü ile Batı-Orta Asya’dan Önasya’ya, yani İran, Kuzey Mezopotamya ve Anadolu’ya girişleri hakkında arkeolojik bulgular oldukça yetersiz. Bunun başlıca nedeni Türkmenlerin konar-göçer hayat tarzıdır. Göçebe toplumların arkeolojik olarak izlerini yakalamak oldukça zahmetlidir. Göçebe arkeolojisi ile uğraşan biliminsanlarının karşılaştığı temel sorun, mimari kalıntılar ile küçük buluntu ve çanak-çöm-lek gibi bulgulara ulaşmanın zorluğudur. Kalıcı olmayan yapı malzemeleri ile oluşturulan geçici yerleşmeler, tarihsel süreç içinde doğa ve insan tahribatıyla kaybolur. Günlük yaşamda kullanılan dokuma ürünleri ile deri ve ahşaptan imal edilen araç-gereç-ler de organik olmaları nedeniyle doğada kolayca yok olur.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır konstrüksiyonunun yan cepheden görünümü. Taştan oluşturulmuş destek duvarı karaçadırın toprak seviyesindeki yalıtımı için geliştirilmiş basit ancak etkili bir mimari uygulamadır (Nurcan Koç).

    Konar-göçer Türkmenlerin başlıca barınağı çadırdır. Anadolu’ya göçmeden önce kullandıkları ve “topak ev” olarak adlandırılan çadır geleneğinin, burada zaman içinde “karaçadır” sistemine dönüştüğü gözlenmektedir. Arkeolojik olarak izlerini takip edemediğimiz bu dönüşümün ne zaman olduğu da bilinmemektedir. Alman oryantalist Felix von Luschan 1889’da yayımladığı çalışmasında, Elmalı ve yakın çevresinde yaşayan Tahtacı Türkmenlerinin barınma sistemleri hakkında çok değerli bilgiler verir. Von Luschan, 1.000-1.500 metre yüksekliğindeki arazilerde yaşayan ve Alevî-Türkmen bir topluluk olan Tahtacıların bir eve bağlanmadan hareketli, aynı zamanda gözden uzak bir hayat sürdüklerini belirtir. Tahtacıların bütün bir yıl, yaz-kış demeden keçi kılından dokunmuş çullardan oluşan çadırlarda yaşadıklarını yazan von Luschan, kitabında bu çadırların fotoğraflarına da yer verir. Bu bağlamda Topak Ev’den kara çadıra dönüşümün 1880’ler-den önceki tarihlerde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz.

    Üç kısımdan oluşan geleneksel Türkmen karaçadırı, üç ahşap dikme ile taşınır. Birinci bölüm kara çadırın ana örtüsünü oluşturur ve en yüksek dikme (orta direk) burada yer alır. İkinci ve üçüncü bölümler yan dikmelerle (baş direk ve yan direk) her iki yana doğru genişleyen alanlardır. Karaçadır, kara yün veya keçi kılından dokunmuş bir çul yani çadır bezinden oluşur. Çulun sıkı bir dokuma türü olması ve yünün dokuma gözeneklerini kapatan özelliği; toz, yağmur ve karın çadırın içine girmesini önleyerek, yalıtımı sağlar.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Yozgat, Sorgun yakınlarındaki Keykavus Kalesi’nin ortofotosunda, kale surlarının dibinde yer alan karaçadırlara ait destek duvar taşlarının drone görüntüsü.

    Karaçadırın toprakla birleştiği kenar kısımları, yakın çevreden toplanan orta büyüklükteki taşların harçsız biçimde birkaç sıra yükseltilmesi ile çevrelenir. Çadır destek duvarı diyebileceğimiz bu basit konstrüksiyon, soğuk hava, yağmur suyu ve hattâ haşerat ile zararlı hayvanların içeri girmesini engeller. Karaçadırın altyapısını oluşturan taş konstrüksiyon ile üstyapısını meydana getiren ahşap dikmeler ve çul dokuma, konar-göçer Türkmenlerin doğanın olumsuz koşulları karşısında geliştirmiş oldukları basit ancak etkili teknolojiyi gösterir.

    Son yıllarda Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalarda konar-göçer Türkmenlere ait çadır destek duvarlarına rastlanmıştır. Denizli yakınlarındaki Hierapolis ve Laodekia’daki arkeolojik kazılar sırasında saptanan eğrisel planlı basit taş kalıntıların, Ortaçağ konar-göçer Türkmen boylarının çadırlı barınma faaliyetlerine ait olduğu anlaşılmıştır.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Türkmen karaçadırının bilinen en eski fotoğraflarından biri Felix von Luschan tarafından 1889’da yayımlanmıştır. Ksantos antik kenti civarındaki Tahtacı Türkmenleri’nin karaçadırı.

    Orta Anadolu yaylasının merkezinde yer alan Yozgat ili, Sorgun ilçesinin 12 kilometre güneybatısındaki Kerkenes Dağı, Geç Demir Çağı’nın en büyük ve gizemli kentlerinden birini barındırmaktadır. 7 kilometre uzunluğunda anıtsal bir sur sistemi ile çevrilmiş kente 7 ayrı kapıdan girilmekteydi. Kentin surları içinde doğu kenara yakın bir konumda yer alan Keykavus Kalesi, Kerkenes Dağı için bir içkale işlevi görmekteydi. Demir Çağı’nda kurulduğu anlaşılan Keykavus Kalesi’nde bu yılın Ekim ayında başlayan kazı çalışmalarında Bizans Dönemi’ne tarihlenen ve bazı kısımları kireç harçla sıvanmış savunma duvarları açığa çıkmaya başlamıştır. Bu savunma duvarlarının kuzeyinde, hemen surların dibinde kimi eğrisel planlı basit yapı kalıntıları bulunmaktadır. Harçsız olarak oluşturulmuş olan ve düzgün bir mimari plan vermeyen bu taş kalıntıların konar-göçer Türkmenlerin çadır destek duvarları olduğu anlaşılmaktadır. Sözkonusu kalıntılar, Keykavus Kalesi’nin Yozgat ve Sorgun çevresinde 11. yüzyıldan itibaren varlıklarını bildiğimiz Uluyörükler’in yaylak noktalarından biri olabileceğine işaret etmektedir.

  • Tanrıça Kubaba hâlâ yaşıyor: Keşfedilen ilk ‘kutsal taş’…

    Tanrıça Kubaba hâlâ yaşıyor: Keşfedilen ilk ‘kutsal taş’…

    Kökeni 20 bin yıl önceye dayanan Ana Tanrıça inancı, 4.500 yıl öncesine kadar Anadolu coğrafyasına hükmetti. Mezopotamya’dan gelen Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarlarla birlikte Tanrılar dönemi başlamıştı ama, Kubaba’nın (Kibele) ana ve dişi etkisi sona ermedi. Bu yıl, taş kültüne ait objenin ve kutsal odanın keşfi bir dönüm noktası oldu.

    En eski din sistemleri kabul edilen Totemizm ve Animizm’de Tanrı yoktur; kutsal olarak ruhlar kabul edilir. Epi-Paleolitik (MÖ 18.000-12.000) ila Proto-Neolitik (MÖ 12.000- 10.000) dönemlerden itibaren izleyebildiğimiz Ana Tanrıça, Anadolu’daki ilktir ve Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarların geldiği MÖ 2.500’e kadar da tektir; başka Tanrı da yoktur.

    Demir Çağı’nda (MÖ 1.200- 300), Hitit mirası Orta Anadolu ve yakın çevresinde “Kubaba”ya, eski Yunan dünyasında ise Kybele’ye (Kibele) dönüşecek Ana Tanrıça; Konya-Çatalhöyük,Burdur-Hacılar, Niğde-Köşk Höyük gibi Neolitik Dönem (MÖ 10.000-5.500) yerleşmelerinde karşımıza çıkar. Çıplaklık ve abartılmış kadınlık uzuvlarıyla, kimi zaman da doğum yapma hâli ile betimlenmiş olan pişirilmiş toprak veya taş heykelciklerde görülür. “Tabiat Ana”yı Ana Tanrıça olarak resmeden Anadolu insanının, antropomorfik düşüncede bir monoteizmi yaşamaya başladığı gözlenir. Ana Tanrıça tapınımının, Kalkolitik (MÖ 4.500-3.500) ve Erken Tunç Çağı (MÖ 3.500-2.000) boyunca da devam ettiği; biraz daha soyut ve şematik de olsa pişirilmiş toprak ve taştan şekillendirilmiş kadın biçimli idollerden anlaşılmaktadır.

    arkeo-1
    Oluz Höyük 2024 dönemi kazı alanının genel görünüşü. Solda kutsal alanlara ulaşan Pers yolu ile Pers mabedi, sağda ise kare biçimli sunaklardan oluşan Kubaba kutsal alanı.

    MÖ 2.500’lerde Akkadların, MÖ 2.000’lerden itibaren de Assurlu tüccarların Anadolu’ya gelmesi, binlerce yıllık Ana Tanrıça tapınımının ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Ana Tanrıça’nın varlığı nedeniyle anaerkil bir toplum düzenine sahip olan Anadolu halkının, Sâmi kültürle gelen çoktanrılı bir din anlayışına ve kadının ikinci plana atıldığı bir toplum düzenine geçtiği anlaşılmaktadır. Assur Ticaret Kolonileri Çağı, yazılı belgeleri ve resim sanatı, kadının Anadolu toplumundaki yeni yerine dair önemli bulgular sunar. İzleyen Hitit Dönemi panteonunda Tanrıçaların Tanrılardan sonra betimlenmesi ve anılması, Mezopotamya’dan gelen Sâmi kültürünün etkisi ile açıklanabilir.

    Ana Tanrıça inancının Demir Çağı’nda Anadolu’da yeniden dirildiğini görmekteyiz. Gaziantep Karkamış’ta, “Kubaba” adıyla anılan bir Tanrıçanın, genel özellikleri ile Neolitik Dönem’deki Ana Tanrıça’nın bu dönemdeki yansıması olduğu anlaşılmaktadır. Yazılı kaynaklarda Karkamış kentinin hükümdarı ve ana kraliçesi olarak anılan “Kubaba” için tapınaklar inşa edildiği, sunaklar yapıldığı ve kurbanlar kesildiği ifade edilir.

    arkeo-2
    Kutsal odanın doğu duvarı önüne özenle yerleştirilmiş kutsal taşın, batı ve güney yüzlerinde basit insan müdahaleleri olduğu görülüyor.

    Ünlü Frig kralı Midas (MÖ 740-700), Karkamış kralı Pisiris ile Assur İmparatorluğu’na karşı yaptığı ittifak sırasında “Kubaba” kültünü başkent Gordion’a (Polatlı-Yassıhöyük) taşımış ve Ana Tanrıça inancını kendi ülkesinde tesis etmiştir. Kral Midas tarafından Frig dinsel dünyasına tanıtılan ve benimsetilen Kubaba, çok kısa bir sürede Ana Tanrıça olarak pantheon’un başına yerleştirilmiştir.

    arkeo-3

    “Kubile”, “Matar” ya da “Materan” adlarıyla tapınılmaya başlanan “Kubaba” ile ilgili yazılı belgeler ile heykeltraşlık eserleri değerlendirildiğinde; Midas dönemi ve hemen sonrasındaki süreçte, Frig Krallığı’nda MÖ 700’lerden itibaren tek Tanrılı görünüme yakın bir inanç sistemi kurulduğu gözlenir.

    Gerek Karkamış’ın bulunduğu Güneydoğu Anadolu’da gerekse de Gordion’un yer aldığı Kızılırmak’ın batısındaki coğrafyada “Kubaba” inancı ile ilgili kapalı mekan bir tapınak bugüne kadar saptanamamıştır. Bununla birlikte, Geç Hitit ve Frig gibi karakterli ve güçlü iki kültür bölgesi arasında yer alan Kızılırmak Havzası’nda ise çok daha önemli bulgular keşfedilmeye başlanmıştır. 2007’den beri sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan Amasya-Oluz Höyük’te, Tanrıça “Kubaba”ya adanmış bir kutsal alan açığa çıkarılmaktadır. İlk olarak bir sunağın keşfiyle başlayan kazı çalışmaları, 2024’te içinde özel yapılar ile taş kültüne ait kutsal taşın korunduğu odanın keşfiyle yeni bir boyuta geçmiştir.

    arkeo-5
    Gaziantep sınırları içindeki Karkamış’ta, British Museum’un 1911-1914’te gerçekleştirdiği kazılarda bulunan ünlü Kubaba kabartması. Kubaba, kentin en önemli Tanrıçasıydı ve Karkamış kraliçesi olarak anılıyordu.

    Geç Frig ve Med dönemlerine ait 4B Mimari Tabakası’nda ortaya çıkarılan “Kubaba” kutsal alanının inşa çalışmaları MÖ 620-600 arasında başlamış olmalıdır. Alanın merkezinde kareye yakın bir plan şemasına sahip “Kubaba” sunağı, ince taneli tüf taşından oluşturulmuş küp prizması biçiminde masif bir yapıdır. 4.50 m. x 3.75 m boyutundaki sunağın kenarları kaba yontu taşlarla örülmüş olup, iç kısmı moloz taşlarla doldurulmuştur.
    Sunağın batı ve doğusunda düzgün biçimde uzanan ve yapıya fiziken bağlı kalın duvar biçimindeki iki uzantı, sunak olabilecek başka iki yapıya birleşmektedir.

    “Kubaba” sunağının güneyindeki alan ise, buraya yaklaşmak ve ulaşmak için imal edilmiş düzgünce bir taş döşemeye sahip. İnananlar, kurban ve sunuları ile ritus’larını bu alandan sunağa ulaşarak gerçekleştiriyordu. Sunağın güneybatı köşesinde bulunan taştan şekillendirilmiş bir “Kubaba” heykelciği ile kemikten oyulmuş bir yırtıcı kuş figürini, buradaki adaklardan olmalıdır. Ayrıca, sunak yakın çevresinde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan onlarca delikli phlanks (koyun parmak kemiği) ile astragalos (aşık kemiği), “Kubaba” inancındaki ayinleri idare eden ruhbana ait olmalıdır. Bu kişilerin bu objelerle yaptığı ve “kemikli kamçı” dedikleri bir aletle ritus sırasında kan gelinceye kadar kendi bedenlerine vurdukları, yazılı kaynaklardan bilinmektedir.

    Kutsal alanda sunak kadar önemli bir yapı da, alanın batısında açığa çıkarılmıştır. Taş temel seviyesinde bulunan oda, kare planlıdır; doğudaki girişinin hemen karşısında, batı duvarının önünde, girişi ortalayacak biçimde yerleştirilmiş iri bir çakmaktaşı blok saptanmıştır.
    Kabaca işlenmiş çakmaktaşı, blok zemine özenle yerleştirilmiştir. Taşı sabitlemek için yassı ve ince bir plaka taş ile destek yapılmıştır. Taşın güneye bakan yüzünde gözçukuru benzeri iki oyuk, batıya bakan yüzünde ise düzgünce oyularak oluşturulmuş derin bir hat bulunmaktadır. “Kubaba” sunağının hemen batısında inşa edilmiş özel bir odada, girişin karşısına yerleştirilmiş ve az da olsa müdahale görmüş bu taş blokun kutsal alan içinde özel bir anlamı olmalıdır.

    arkeo-4
    Oluz Höyük 2024 dönemi kazı çalışmalarında keşfedilen “taş kültü”ne adanmış “kutsal oda” ve girişin karşısındaki “Kubaba’nın kutsal taşı”. Kutsal odanın ilerisinde Kubaba ve Med Sunağı yer alıyor
    arkeo-6
    Çorum yakınlarındaki Boğazköy Büyükkale’de keşfedilmiş ünlü heykel. Kubaba, bir ayin sırasında müzisyenlerle birlikte tasvir edilmiş.

    Ebedi bir hayatı temsil eden taşın, Kubaba inancında önemli bir yeri vardır. Frigya bölgesinin önemli kenti Pessinus’taki (Ballıhisar) Kybele Tapınağı’nda, Ana Tanrıça’yı göktaşı olduğu tahmin edilen kara bir taş temsil ediyordu. Kartacalılar ile yapılan Pön Savaşları sırasında Romalılar, Pergamon Krallığı’na bir heyet göndererek bu taşı MÖ 204 yılının Mayıs ayında Roma’ya getirttiler ve bir meydana yerleştirdiler. Sonrasında birkaç yıldır kurak giden havalar yağışlı gitmeye başladı. Romalı siyasetçiler gelişmeleri “Kara Taş”a bağlayarak propaganda yaptılar ve halkın maneviyatını yükselttiler. Sonrasındaki savaşta ise Romalılar Kartacalıları mağlup etti.

    Tanrıça “Kubaba” ve “taş kültü” ilişkisi bugüne kadar sadece yazılı kaynaklardan izlenebilmiştir. Pessinus’ta günümüze ulaşan tapınak ise Roma dönemine ait olup “imparatorluk kültü”ne adanmıştır. Bilinenin aksine, Pessinus’ta bir Kybele tapınağı yoktur. Oluz Höyük “Kubaba” kutsal alanı ve burada keşfedilen kutsal taşın varlığı, tarihsel süreçten bildiğimiz Ana Tanrıça inancıyla “Kubaba” arasındaki ilişkiyi yansıtan tek ve temel bulgudur.

  • Baba İlyas Horasânî ve Alevî inancının arkeolojisi

    Baba İlyas Horasânî ve Alevî inancının arkeolojisi

    Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disiplinleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arkeoloji henüz önemsenmiyor. Anadolu Alevî inancının biçimlenerek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı ve arazide bugüne ulaşan izlerin, sonradan oluşturulan yapıların analizi.

    Anadolu Alevî inancının geçmişinde, ciddi bir köken, tarih ve kimlik sorunu vardır. İnanç temelleri bugüne kadar tam olarak belir­lenememiş olan Alevîlikte ge­nel kabul; Türk ve eski Anadolu kültlerini içinde bulundurmak­la birlikte Şamanizm, Budizm, Zerdüşt dini, Maniheizm ve Hıristiyanlık unsurları içe­ren senkretik bir akım olduğu yönündedir. Bu tablo, Alevîlik araştırmalarında tartışmasız biçimde, yöntemsel bir sorun olduğuna işaret eder. Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disip­linleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arke­olojinin henüz farkedilmemesi ya da önemsenmemesi; konu­nun tarihsel-coğrafi derinli­ğinin bugüne kadar karanlık kalmasına neden olmuş gibi görünmektedir.

    Anadolu Alevî inancı “tüm çabalara karşın” somut olarak 14. yüzyıldan geriye gitmemek­tedir. Ebu’l-Vefa el-Bağdâdi (1026-1107) ile Hoca Ahmed Yesevî’ye kadar (1093-1166) taşınmak istenen Alevîliğin tarihsel geçmişi, arkeolojik açıdan bir karanlık çağ duru­mundadır. Ebu’l Vefa ile Ahmed Yesevî’nin Alevî olduklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Bu dö­neme ait dinsel mimari teme­linde Alevîlikle ilgili bir arke­olojik bulgu da bugüne kadar saptanamamıştır. Alevîlerin ta­pınağı olan Cem Evi’nin geçmişi ise 200 yıldan önceye gitme­mektedir. Bu durum erken ve klasik dönem Alevî rituslarının açık havada ya da sıradan kapalı mekanlarda yapılmış olabilece­ğine işaret etmektedir.

    arkeo-3
    Babai İsyanı’nın Amasya ve yakın çevresinde izlerinin takip edilebildiği noktalar.

    Mezarlıklar, inanç ile ilgili arkeolojik bulguların ortaya çıktığı çok önemli arkeolojik alanlardır. Amasya yakınların­daki Oluz Höyük’te açığa çıka­rılan ve 1020-1070’e tarihlen­dirilen 4 önemli mezar, İslâmi geleneklerin yanında birtakım faklı uygulamaları ile dikkati çekmektedir. İslâmi cenaze gelenekleri ile yön uyumuna sahip sözkonusu mezarlarda bulunan kişisel eşya ve takılar, Amasya ve yakın çevresinde günümüzde yaşamaya devam eden Alevî-Türkmen köyleri­nin ölü gömme geleneklerine doğrudan atıf yapmaktadır. Oluz Höyük ölü gömme gele­nekleri ve arkeolojik bulguları, Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının ken­dilerine özgü İslâmiyet yorumu ile, daha sonra Alevîlik adını alacak olan inanç arasında güç­lü benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. “Proto-Alevîlik” olarak adlandırdığımız söz­konusu dönemi, #tarih’in 103. sayısında (Temmuz 2023) yazı­mızda gündeme getirmiştik.

    Alevîlik inancında arkeolo­jik izlerin yakalanabileceği bir başka alan ise isyan ve kalkış­maların yaşandığı coğrafya­lardır. Anadolu Alevîliğinin oluşum dönemi olan ve erken tarihinin izlenebildiği 13. yüz­yılda Hacı Bektaş-ı Veli, Hubyar Sultan ve Baba İlyas Horasânî (Baba Resul) gibi önemli şahsiyetlerin ortaya çıkması, Alevîlik inancının kimlikleş­meye başladığını göstermek­tedir. Bu önemli figürlerden Türkmen kökenli Baba İlyas, Sufi şeyhi Elvan Çelebi’nin (14. yüzyıl) büyük dedesidir. Torunu sayesinde hayatı ve faaliyetleri­ni algılayabildiğimiz Baba İlyas, Moğol saldırılarından kaçarak önce Kırşehir’e yerleşmiş, sonra Kayseri’de kadılık yap­mış, daha sonra ise Amasya’da Hanikah-ı Mesudi şeyhi olmuş­tur. Bu vesile ile çevresinde onbinlerce mürit toplanmıştır. Kazandığı dinsel gücü askerî tehdide dönüştüren Baba İlyas, bu gerekçeyle Selçuklu yö­neticileri tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu süreçte Amasya yakınla­rındaki Çatbükü Çiftliği’nde (bugünkü İlyasköy) 5 yıl kadar zorunlu ikamete tabi tutulmuş, sonrasında affedilerek tekrar Hanikah-ı Mesudi şeyhliğine dönmüştür.

    arkeo-1
    Baba İlyas Horasânî’ye atfedilen Amasya yakınlarındaki İlyasköy’de (eski Çatbükü Çiftliği) bulunan türbe. Türbenin yakın geçmişte betonarme olarak yenilenişinden önce basit ahşap bir yapı olduğu biliniyor.

    Baba İlyas bundan sonra faaliyetlerine devam etmiş, 1239’un Ağustos ayında başla­yan ve 1241’de Selçuklu Devleti tarafından zorlukla bastırılan Babai İsyanı’na liderlik yapmış­tır. Buna rağmen Selçukluların sonunu getiren bu en önemli iç karışıklığın merkezi, Baba İlyas’ın o dönem yaşadığı yer olan Amasya ve yakın çevresi­dir. Günümüzde Baba İlyas’ın yaşadığı köy, hapsedildiği zindan, idam edildiği Amasya Kalesi, bedeninin asılarak teş­hir edildiği sözkonusu kalenin surları, defnedildiği gizli türbe ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi’nin kurduğu zaviye ile gömülü olduğu türbe, bahsi geçen bu coğrafyada bulun­maktadır.

    arkeo-2
    Amasya kent merkezindeki Anbarlı Evliya Türbesi’nin kuyu benzeri girişi. Bugün bir evin bahçesinde yer alan 2-2.5 metre derinliğindeki bu girişten lentolu küçük bir kapıya, oradan türbeye ulaşılıyor.

    Amasya merkeze bağlı İlyasköy’ün, Baba İlyas’ın 5 yıl sürgün olarak yaşadığı ve zaviye kurduğu Çatbükü Çiftliği olduğu bilinmektedir. Günümüzde köyün üst kısımla­rında, ağaçlık bir bölgede Baba İlyas’a ait olduğu düşünülen bir türbe ile hayırların yapıldığı modern bir yapı bulunmaktadır. Zaviye binalarından günümüze bir iz kalmamış olsa da, türbe ve diğer yapıların bulunduğu alan geleneksellik temelinde dikkati çekicidir. Modern malzemelerle inşa edilmiş betonarme tür­benin mermerle kaplanmış ol­duğu gözlenmektedir. Türbede yatan zatın Baba İlyas olduğuna dair bir kanıt bulunmasa da, köy sakinleri ile ziyaretçiler sözkonusu kişiye “İlyas Dede” demektedir.

    Amasya Müzesi uzmanla­rından sanat tarihçisi Muzaffer Doğanbaş’ın, Baba İlyas’ın gömüldüğü yer ile ilgili de­ğerli önerileri bulunmaktadır. Hüseyin Hüsameddin’in kaleme aldığı Amasya Tarihi’nde bahsi geçen Anbarlı Evliya Türbesi’nin kubbesinin Bektaşi tekkesi şeklinde olduğu bilgisinden yola çıkan Doğanbaş; yazarın Babai İsyanı’nın diğer bir önemli figü­rü olan Baba İshak Kefersudi’ye atfettiği türbenin Baba İlyas Horasânî’ye ait olabileceğini belirtmektedir. Günümüzde kent merkezinde iki katlı ahşap bir evin bahçesinde yer alan tür­beye, kuyu benzeri bir havalan­dırmadan inilmektedir. Küçük bir kapıdan ulaşılan türbe, tonozlu bir üst örtüye sahiptir. Yapıda hiç pencere olmaması, türbenin yeraltına gizli bir gömü yapılabilmesi için tasarlandığı­na işaret etmektedir. Amasya Kalesi’nde tutsak edilen, sonrasında öldürülen ve bedeni gün­lerce surlardan sallandırılan Baba İlyas’ın ölümü sonrasında oluşacak toplumsal tepkileri ön­lemek için böyle çözüm bulun­muş olduğu düşünülebilir.

    arkeo-4
    Amasya Harşena Kalesi Kızlar Sarayı Mevkii’nde yer alan ve Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yapıldığı düşünülen bu basamaklı kaya tüneli, günümüzde “Zindan” olarak anılıyor. Baba İlyas’ın kaledeki 40 günlük tutsaklığı burada yaşanmış olabilir.

    Peygamberlik iddiasında bulunan ve bu nedenle Baba Resul olarak da anılan Baba İlyas, kendisine bağlı 10 binler­ce Türkmen ile başlattığı isyan sürecinde yakalanıp Amasya Kalesi’nde bir zindana hapse­dilmişti. Günümüzde Kral Kaya Mezarları’nın bulunduğu Kızlar Sarayı Mevkii’nin üst kısmın­daki yamaçta yer alan basa­maklı bir kaya tüneli, “zindan” olarak anılmaktadır. Bir süre önce Amasya Müzesi başkan­lığında içindeki molozlardan arındırılan “zindan”, onlarca metre derinliğindedir. Kalede benzer başka tüneller olmasına karşın, sadece buranın “zindan” olarak anılması, Baba İlyas’ın burada hapsedilmiş olabilece­ğini düşündürmektedir. Hapis dönemi sonrasında idam edilen Baba İlyas’ın günlerce kalenin surlarından sallandırılarak teşhir edildiğini de hatırladığı­mızda, Amasya Kalesi’nin Babai İsyanı’nın izlerini ve hatıralarını taşıdığını söyleyebiliriz.

    arkeo-5
    Baba İlyas’ın idamından sonra cesedinin günlerce sallandırılarak teşhir edildiği Amasya Harşena Kalesi’nin görkemli surları.

    Günümüzde Amasya-Çorum karayolu üzerinde yer alan Elvançelebi köyü, adını bura­da yaşamış bir sufi şeyhi olan Aşık Paşa oğlu Elvan Çelebi’den almıştır. Baba İlyas’ın soyun­dan gelen ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi, kaleme aldığı aldığı Menâkibü’l-kudsiyye’de büyük dedesi Baba İlyas-ı Horasânî ve onun yaşadıkların­dan dedesi ve ailesinin tara­fını tutarak bahsetmektedir. Elvan Çelebi’nin aktardığına göre, Baba İlyas yakalanıp, bir Hıristiyan keşiş ile Amasya Kalesi’nde bir zindana kapatı­lır. Zindanda geçen 40 günlük süreçte keşiş önce Müslüman, sonra da Baba İlyas’ın müridi olur. 40. günün sonunda zin­danın duvarları yarılarak boz bir at ortaya çıkar ve Baba İlyas ata binerek göğe doğru hava­lanıp gözden kaybolur. Büyük dedesi hakkında çok değerli bilgiler aktaran Elvan Çelebi, kendi adıyla anılan köyde bir zaviye kurmuş ve müritleri ile hayatının sonuna kadar burada yaşamıştır. Türbesi de zaviye­nin içinde yer almaktadır.

    Alevî inancının biçimlene­rek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı, büyük ölçüde Amasya coğraf­yasında yaşanmıştır. Bu önemli dinî lider ile ailesinin doğduğu, hayatını geçirdiği, faaliyetlerini yürüttüğü, savaştığı, yakalanıp tutsak edildiği, idam edildiği ve gömüldüğü Amasya ve yakın çevresindeki hatıralar bugün de farkedilmektedir.

    arkeo-6
    Gizli bir yeraltı yapısı olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş Anbarlı Evliya Türbesi tonozlu olup, penceresi yoktur. Baba İlyas’ın Amasya Kalesi surlarında teşhir edilen naaşı daha sonra bu yapıya gizlice defnedilmiş olmalı.
  • Önce ‘ht’den Hitit’e, sonra Hint-Avrupalı kimliğine…

    Önce ‘ht’den Hitit’e, sonra Hint-Avrupalı kimliğine…

    “Kutsal Kitap arkeolojisi”ne dayalı tarih yaklaşımları, 20. yüzyıldan itibaren Anadolu’da başlatılan kazılarda da dönemin Alman uzmanları tarafından benimsendi, yaygınlaştırıldı. Anadolu’da güçlü bir beylik kurmuş olan Hattiler yoksayıldı; Hatti, Hurri ve Luvi ethnos’larını yoksayan bilinçli bir siyasi operasyon günümüze kadar taşındı.

    Önemli bir eski Anadolu devleti olan Hitit Krallığı’nın (MÖ 1720- 1170) arkeoloji ve tarih bilimle­rine yansıması, büyük oranda Alman arkeopolitikasının ma­nipülasyonu ile gerçekleşmiştir. Aryan ırkçılığını temel alan Alman ırkçılığı, arkeolojiyi kul­lanarak 20. yüzyılın başlarından itibaren sahaya inmiş ve arazi çalışmaları ile veri toplamaya başlamıştır. Bu kapsamda ilk he­deflenen yerleşme Hititlerin si­yasi yönetim merkezi Boğazköy olmuştur.

    1905’te Alman dilbilimci Hugo Winckler (1863-1913), Osmanlı Devleti’nden izin ala­rak Boğazköy’e gelir ve kazıya başlar. Oysa ki Boğazköy’de kazı çalışmaları başlatma fikri gerçekte Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) bir projesidir ve kazı ile ilgili olarak Toduraki Makridi Bey (1872-1940) görevlendirilmiştir. Makridi Bey ile Hugo Winckler arasındaki mektuplaşmalar­dan, Boğazköy kazısının kimi entrikalarla Almanlara verildiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen 1905-1907 arası kazılara katılan Makridi Bey, görevini devleti temsilen kazı komiseri benzeri bir pozisyonda yerine getirir.

    İlk yıl zorlu şartlar altında yürütülen çalışmalar sonunda H. Winckler, kimi köylülerden satın alınmak suretiyle 34 çivi yazılı kil tablet toplar. 1906’da kazıya devam eden Winckler, mucize olarak nitelendirdiği bir kil tablet bulur. Bu buluntu­nun meşhur Kadeş Antlaşması olduğu anlaşılır ve artık rast­gele bir Hitit kentinde değil, krallığın başkenti Hattuşa’da kazı yapmakta olduğunu anlar. Boğazköy kazılarında bulunan tabletler üzerinde Çek asıl­lı Alman Assurolog Bedřich Hrozný’nin (1879-1952) çalışma­ları sonucunda ise, Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğu anlaşılır ve Hititçe ile Almanca arasında gramer ve kelime temelinde büyük benzerlikler olduğu saptanır. Bu gelişmeler Almanların Hititoloji ile ilgili stratejilerini şekillendirir ve Kızılırmak Havzası’nı temel ala­rak Anadolu’yu odak yaparlar.

    arkeo-2
    Boğazköy’de 1905’ten beri devam eden kazılarda tamamına yakını kazılan Tapınaklar Mahallesi.

    20. yüzyılın başlarında Almanların yoğun arkeolojik faaliyetleri ile sahneye çıkan Hititler, isim olarak zaten Kitab-ı Mukaddes’ten biliniyordu. Tarihlerinin erken döneminde (MÖ 1720-1700) Kaneş’i (Kayseri- Kültepe) başkent yapan Hititler, aslen Kuşşaralıydı (Yozgat/ Sorgun-Alişar Höyük). Zamanla Kızılırmak Havzası’nı işgal eden Hititler, devlet kurdukla­rı bu çekirdek bölgeye “Hatti” diyorlardı. Asur belgelerinde “Heta”, Mısır belgelerinde “Kheta”, Tevrat’ın İbranice aslında “ht” ile adı yazılmış olan Hitit, gerçekte Hatti adının İbraniceleştirilmiş yanlış bir biçimiydi. İbranicede sesli harf bulunmadığından yalnızca “ht” harfleri kullanıl­mıştı. Tevrat’ı Almancaya çeviren Martin Luther, “ht” ile göste­rilen sözcüğü “Hethit” olarak; İngilizceye tercüme yapanlar da “Hittite” biçiminde okudular. Türkçede önceleri Fransızcanın etkisi ile “Eti” sözcüğü kullanıl­mış olsa da, sonraları bundan vazgeçildi ve “Hitit” biçimindeki kullanım tercih edildi. Böylece, aslında Anadolu’nun Erken Tunç Çağı halkı olan Hattilere (MÖ 3000-2000) atıf yapan “ht” teri­mi; kendilerine hiçbir zaman “Hitit” dememiş Kuşşaralı bir soylu sülale ile farklı ethnos ve kültürlerden oluşan devlet için Batılılar tarafından kul­lanılmaya başlandı (“Kutsal Kitap arkeolojisi”ne dayalı tarih, bunun gibi yerleşik yan­lış tanımlamalarla doludur; Urartu’yu adresleyen “rrt”nin “Ararat” olarak okunması gibi).

    Hititler ile Hitit Krallığı’nın sözkonusu yanlış adlandırıl­ması, eski Anadolu ve Önasya arkeolojisi ile tarihi açısından basit bir yanılgı değildir. Konu, Anadolu’nun merkezinde güçlü bir beylik kurmuş olan Hattilere yapılan bilimsel bir tecavüz olmasının yanısıra; gerçekte Hitit Krallığı’nı oluşturan Hatti, Hurri ve Luvi ethnos’larını yok­sayan bilinçli bir operasyondur. 1990’ların başında Şapinuva’da (Çorum-Ortaköy) açığa çıkmaya başlayan güçlü Hurri bulguları, bu durumun saklanacak bir yönü olamayacağını gösterir; Hitit kültür ve sanatının ana unsuru­nun Kuşşaralılar olmadığına da işaret eder.

    arkeo-1
    Boğazköy ile birlikte araştırılmaya başlanan açık hava tapınağı Yazılıkaya.

    15 Haziran 2024’te VeryansınTv.com’da bir köşe yazısı kaleme alan Hititolog Dr. Semih Güneri, “Hitit Sanatı Aldatmacasına Son Veriyorum” başlıklı yazısında bu konuya dikkati çekmiştir. Haluk Perk Müzesi’nde muhafaza edilmekte olan 190 adet metal Tanrı heykel­ciği üzerinden bu değerlendir­meyi yaptığını ifade eden Güneri, sözkonusu bulguların Hitit değil Hurri kültürüne ait olduklarını izah eder.

    arkeo-3
    1974’ten beri kazılmakta olan İkiztepe’de bulunmuş “W” kabartmalarıyla bezeli çömlek. “W” sembolü Fırtına Tanrısı Teşup’un simgesidir (İkiztepe Kazı Arşivi).

    Hitit Krallığı, merkezî bir dev­letti. Mimariyi, anıt sanatını, ma­dencilik ve çanak-çömlek üretimi gibi zanaatları ve özellikle dinsel yapılanmayı başkentten yöne­tiyordu. Hattuşa’daki tapınağın benzerleri diğer kentlerde de inşa ediliyordu. Alaca Höyük (Arinna), Eskiyapar (Tahurpa), Oluz Höyük (Şanauhitta), Ortaköy (Şapinuva), Doğantepe (Hakmiş), Maşat Höyük (Tapigga), Kuşaklı (Şarişşa) ve Kayalıpınar’da (Şamuha) üretilen çanak-çömlekler, metal eserler ya da mühürler, genel özellikleri ile Hattuşa’da bulun­muş olanlarla akrabaydı. Hattuşa yakınındaki açıkhava kutsal alanı Yazılıkaya’da kayalara işlenmiş Tanrı-Tanrıça-kral-kraliçe figür­leri ile hiyeroglifler, Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki kaya anıtla­rında da görülebiliyordu.

    Esas mesele, bu denli geliş­kin bir mimariye, yüksek bir sanata, iki sistemli yazıya (çivi yazısı-hiyeroglif) ve edebiya­ta sahip bir kültürü; Kuşşara (Alişar Höyük) gibi Anadolu’nun sıradan sayılabilecek bir kentin­den çıkan ve nereden geldikleri henüz kesinleşmemiş yönetici bir zümreye adreslemektir. Başka bir deyişle, mimarisi Hatti ve Hurri’den; çanak-çömlekçiliği Hatti ile diğer Anadolu yerli halk­larından; metal eser sanatı yine Hatti’den; mühür sanatı Neolitik dönemden beri gelişen Anadolu gliptik sanatından; anıt sanatı Göbeklitepe ile başlayan yerel plastik sanattan; yazıları Luvi ve Akkadlardan; dini ise Hurri ve Hatti’den almış bir kültüre neden “Hitit” denildiğidir.

    arkeo-4
    Beşiktaş Höyüklü Kromlek kazısında bulunmuş “W” biçimli taş amulet, İkiztepe kabartma “W” sembolleri ile dönem (MÖ 3000) olarak çağdaştır.

    20. yüzyılın başlarından itibaren yapılan Hitit odaklı ar­keolojik çalışmalar, bu toplumun Anadolu’nun otokton halkı mı olduğu yoksa yakın bir coğrafya­dan mı bölgeye geldiği sorusuna bugüne kadar cevap bulamamış­tır. Ekrem Akurgal, Hitit toplu­munun Kuzey Kafkasya’daki Maykop kültüründen koparak Anadolu’ya geldiklerini savunur­ken; Batılı araştırmacılar detay bölge vermeden Güneydoğu Avrupa ve Balkanları işaret etmişlerdir. Samsun’un Bafra ilçesi yakınlarında yer alan ünlü İkiztepe’yi uzun yıllar kazmış olan Önder Bilgi ise, buradaki insanların Hint-Avrupalı kimlikli Hititleri oluşturan toplumlardan biri olduğunu ileri sürmüştür. İkiztepe’de açığa çıkarılan bir çömlek üzerinde, kabartma tekniğinde işlenmiş “W” harfi­nin Hitit Hava Tanrısı Teşup’un sembolü olduğunu vurgulayan Bilgi, bunun boğa boynuzundan gelişmiş olduğunu belirtmiştir.

    arkeo-5
    1906’da Boğazköy kazısına komiser olarak katılan Theodor Macridy Bey’in bizzat çizdiği saray kalıntısı rölövesi (Edhem Eldem).

    Kabataş-Mahmutbey Metrosu-Beşiktaş Meydanı giri­şinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında uzun yıllardır devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sa­yıdaki höyüklü kromlek tipi me­zar yapıları MÖ 2400-2200’lere yani Erken Tunç Çağı 1’e tarihlen­dirilmiştir. Bu mezarların birinde saptanan “W” biçimli taştan şekillendirilmiş bir amulet, uzun yıllardır kökleri aranan Hititler için anahtar bir bulgu olma özelliğindedir. Önder Bilgi’nin teorisi ile uyum gösteren bu “W” biçimli amulet; Beşiktaş-höyüklü kromlek mezarlarını yapan insanların Hint-Avrupa kökenine ve Anadolu’ya İstanbul Boğazı üzerinden yapmış oldukları göçe işaret etmektedir. Bu nedenle Beşiktaş bulguları, MÖ 3000’ler­de gerçekleşmiş Hint-Avrupa göçlerinin ilk arkeolojik kimliğini oluşturmuş görünmektedir.

    Sansasyon peşinde bir ga­zeteci ile arkeolojiden bihaber birkaç eskiçağ tarihi uzmanı tarafından “Türk kurganları” olarak haber yapılan ve değer­lendirilen Beşiktaş’taki höyüklü kromleklerin, Proto-Türkler ya da Proto-Turanlılarla ilgisi olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyorum. Gerek mezar yapıları gerekse yakma gömüler ile küçük buluntular, Beşiktaş mezarlarının sahibi olan toplu­mun Güney Balkanlar’dan yola çıkan ve Anadolu’yu hedefle­yen kitlesel bir göçün insanları olduğuna işaret etmektedir. Beşiktaş’ta açığa çıkan yakma gömme geleneği ile “W” biçimli taş amuletin, MÖ 1720’lerde Hitit Krallığı’nı kuran zümrenin Anadolu’ya yaptığı göçlere işaret eden arkeolojik bulgular oldu­ğunu düşünüyorum.

    arkeo-6
    1927-1932 yılları arasında H. H. von der Osten tarafından kazılan Alişar Höyük, Anadolu’nun katmanlaşma dikkate alınarak kazılan ilk höyüğüdür. Bulunan tabletler Alişar Höyük’ün Kuşşara olabileceğine işaret etmektedir.
  • Lydialı askerin sapanı, altın sikkeler ve Malazgirt

    Lydialı askerin sapanı, altın sikkeler ve Malazgirt

    Arkeoloji geçmişin arşivi, geç­miş zamanın laboratuvarıdır. Ülkemiz 10 binlerce yılı konu edinen bir kitap; höyükler, antik kent­ler, mezarlıklar ve kurganlar bunun sayfalarıdır. Her ilkbahar, arkeolojik kazıların yeniden başladığı ve mimari kalıntıların, küçük buluntuların ve çanak-çömleklerin toprağın altından gün ışığına kavuşturulduğu dönem­dir. Yaz gelince hızlanan çalışmalarla birlikte, herkesi yeni keşif haberlerinin heyecanı sarar.

    2024’te Türkiye’deki kazılar olanca hızıyla sürerken, kimi arkeolojik mer­kezlerden gelen haberler yüzümüzü güldürür niteliktedir. Lydia Krallığı’nın siyasi yönetim merkezi Sardeis’in (Manisa-Salihli) 2700 yıllık surlarının yakınında, Perslerle yapılan Thymb­ra Savaşı’nda (MÖ Aralık 547) öldüğü düşünülen 2 Lydialı askerin iskeletine ulaşıldı. Daha da ilginci, askerlerden birinin avcunun içinde bir sapan taşı bulundu. Sapan taşı, çok büyük ihti­malle iki tutma kordonunun ortasın­da küçük bir deri alana yerleştirilip, elle düşmana fırlatılıyordu. Tarihsel arkeoloji çalışmala­rına değerli bir örnek olan bu obje, askerin kolu ile birlikte koruma altına alındı.

    havadis-1
    MÖ Aralık 547’de ölen Lydialı askerin avuç içinde bulunan sapan ve sapan taşları.
    havadis-2
    MÖ 5. yüzyıla tarihlenen altın sikkeler, paralı askerlerin maaş ödemesi için kullanılmıştı.

    İzmir yakınlarındaki No­tion’da sıradışı bir arkeolojik keşif yapıldı. Pers Dönemi’ne ait bir evin tabanında gerçek­leştirilen çalışmalarda bir çömlek içinde çok sayıda altın sikke bulundu. MÖ 5. yüzyıl­da Sardeis’te darb edilmiş bu nadir sikkeler, Pers Darei­kos’u olarak adlandırılıyor. Uzmanlar altın sikkelerin pa­ralı askerlerin maaş ödemesi için kullanılmış olduğunu düşünüyor.

    Bir diğer çarpıcı keşif haberi de Doğu Anadolu’dan geldi. Malazgirt savaş alanı arkeolojik çalışmaları sırasında Afşin Mahallesi’nde yapılan kazılarda, içinde 5 mezarın bulunduğu anıtsal bir yapı ortaya çıkarıldı. 1071’de Alparslan’ın komuta ettiği Selçuklu askerleri ile Türkmenlerden oluşan or­dunun Bizanslıları mağlup ederek Türk tarihinde yeni bir dönem başlattığı Malazgirt Ovası’ndaki bu yeni arkeo­lojik gelişme mezarların açılmasıyla birlikte daha da anlamlı hâle gelecek ve mezarların Türk şehitlerine ait olup olmadığı belirlenecek.

    Şevket Dönmez

    Bathonea: 6. yüzyıldan sağlık formülleri

    havadis-3

    Polonya’nın Ankara Büyükelçisi Maciej Lang ve İstanbul Başkonsolosu Witold Leśniak, Küçükçekmece’deki antik Bathonea şehri kazılarını ziyaret etti. Ziya­rete Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Bülent Gönültaş ve arkeolog Zeynep Boz da katıldı. Kazılar, Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Şengül Aydıngün ve Polonya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnoloji Enstitüsü’nden Prof. Błażej Stanisławski’nin liderliğinde gerçekleşiyor. Bu yılki 10. kazı sezonunda, büyük bir liman, bir sağ­lık merkezi ve kutsal alanlar kompleksi (şehitlik-bir azizin mezarı ve bazilika) ortaya çıkarıldı. 6. yüzyılda büyük çapta yayılan veba, cüzzam, çiçek ve sıtma pandemileri sırasında Bathonea’da yürütülen eczacılık-tıbbi faaliyetler ve bunların izleri, günümüzdeki araştırmalar için de çok önemli.

    Nesrin İçli

  • Bozkurt efsanesi-sembolü ve arkeolojik gerçekler…

    Bozkurt efsanesi-sembolü ve arkeolojik gerçekler…

    Destanlarla bugüne bağladığımız bozkurt figürü, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda ortaya çıkmamıştır. Bozkurt sembolü, Hazar Denizi’nin doğusunda, Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından MÖ 6. yüzyılda Anadolu resim sanatına taşınmış, Türkler tarafından 7.-11. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır.

    Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, 2019’da Avusturya’da hayata geçi­rilen Sembol Yasası ile ya­saklanmıştı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan bozkurtun yasaklanması ile bu sembolün tarihsel süreçteki kullanımı kamuoyunda ilgi çekmeye başlamıştı.

    İslâmiyet öncesi tarih­sel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusu­nun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Bu gerçeklik, eski Türk inançlarının en ilkel din olan Totemizm’den geliştiğine işaret eder. Kurt dışında at, geyik ve kartal gibi totem­leri olan Türklerin, özellikle 7.-11. yüzyıllarda kurt totemi merkezinde birleştiği görül­mektedir.

    Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanıl­mış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu gö­rülen kurt, çoğunlukla bozkurt adıyla anılır; bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır.

    ArkeoTarih-1
    Sakaların kurt figürü Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi).

    Kurtlar dünyanın en yay­gın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmekte­dir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafya­nın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin göz­lemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli rol oynamış olmalıdır.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin tatmin edici ölçüde izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanma­mıştır. Stil-kritik yöntemini bilmeyen bazı uzmanların Çin kültüründen esinlenmiş ejder figürlerini kurt zan­netmeleri ya da kasıtlı olarak kurt olarak değerlendirmeleri düşündürücüdür. Konuyla ilgili tek ve gerçek arkeolojik bulgu, Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başla­rıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süsle­meler MÖ 5. yüzyıla tarihlendi­rilmektedir.

    MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakaların (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli un­suru olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, on­lardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki yaygın sayılarında ya­yımlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüz­yıla uzanan Protohistorik (Öntarih) Dönem’deki Türklerin Sakalarla başlayan süreci; Massagetler, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlarla son bulmuştur. Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulundu­ğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedile­bilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış ol­duğuna işaret etmeye başla­mıştır.

    ArkeoTarih-2
    Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt-kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi). ­

    At gömüleri ve kurgan­lardan çıkan savaş kazması, ok ucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at ko­şum takım­ları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları özgün yaşamsal ma­teryellerdir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı devasa Avrasya-Horasan coğrafya­sından Anadolu’ya gelmiş olan Sakaların yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açtıkları; Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır (…) Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire orta­ya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer beze­me ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-ko­şumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret eder.

    Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluş­turmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önem­li örnek, bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çöm­lek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir.

    Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarı­lan bazı çukurların içinde bu­lunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve bunların üzerin­deki satır ve bıçak izleri, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret eder. Gıda olarak tü­ketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sa­natlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hâtıralar olmalıdır.

    ArkeoTarih-3
    Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya-Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret eder (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982).

    MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerin­den sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitlerin, Anadolu coğrafyasındaki en kala­balık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figür­leri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafya­sından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Turani yüz tiplerine sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve bu bilgi­ler ışığında Ön Türkler ola­rak değerlendirebileceğimiz Sakaların, kurt totemine sahip bir toplum olduğu ve Demir Çağı’nda Anadolu’ya totemleri ile birlikte geldikleri anlaşıl­maktadır. Yazıları olmayan bu göçebe­lerin destan, efsane ve mito­lojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel ge­lenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret eder. Bu bağlamda tarihsel sü­reçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif ola­rak bulunmuş bozkurt sembo­lünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafın­dan Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebi­liriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğu­na işaret etmektedir.

  • Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Çatalhöyük keşfiyle (1961) Türk arkeolojisine de “Neolitik” kavramını sokan arkeolog James Mellaart, aynı zamanda hayali çizimler ve uydurma buluntularla Batı Anadolu’daki Luvi kültürünü öne çıkarmaya çabalamıştı. “Saldırgan milliyetçi” Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek, “Luvili özgürlük savaşçıları”nı öne çıkarma girişimlerinin hikayesi…

    Ünlü İngiliz arkeolog James Mellaart (1925- 2012), 1950-60’larda Anadolu arkeolojisinin önde gelen isimlerinden biriydi. Anadolu protohistoryasına önemli ve kayda değer katkılar yapmış olan Mellaart, University College London’da Mısırbilim alanında lisans eğitimi almış; 1953’te Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nde göreve başlamıştı.

    Mellaart ilk çalışmalarını Batı ve Orta Anadolu’da yaptı ve Çivril-Beycesultan, Burdur- Hacılar, Çumra-Çatalhöyük gibi önemli merkezleri keşfetti. Beycesultan’da Seton Lloyd ile kazı yaparak çarpıcı Orta ve Geç Tunç Çağı katmanlarını ortaya çıkardı. 1954-60 arasında kazı yaptığı Hacılar’da Neolitik- Kalkolitik dönemlere ait çok kaliteli, yeni bir tür boya bezemeli çanak-çömlek grubu keşfetti ve Türk arkeolojisinde “Neolitik” kavramı ilk defa dile getirilmeye başlandı.

    ARKEO-TARIH-3
    James Mellaart, yaptığı önemli keşiflerle durağan durumdaki Anadolu arkeolojisinin 1950’lerden itibaren hareketlenmesini sağlamıştı (üstte). James Mellaart’ın hazırladığı bir eskiz (altta).

    Bu süreçte, Anadolu arkeoloji tarihinde “Dorak Hazinesi” olarak anılan bir hadise gerçekleşti. 1958’de Mellaart, Anna Papastrati adlı bir Rum vatandaşımızın kendine İzmir’deki evinde yasadışı olarak toplanmış Erken Tunç Çağı eserlerinden oluşan bir buluntu grubunu gösterdiğini açıkladı. Açıklamakla da kalma­dı, 1959’da The Illustrated London News’e yazdığı bir makalede bu buluntuların tarihî önemini vur­guladı. Ancak bir problem vardı: Buluntuların fotoğrafları yoktu, çizimleri vardı! Makale dünya çapında ilgi uyandırırken, Kültür Bakanlığı yetkililerinin açtığı soruşturmada Rum kadının var­lığı, İzmir’deki adresi ve hazine değerindeki buluntulara dair herhangi bir iz tespit edilemedi. Türk basını Mellaart’ı bizzat eski eser kaçakçılığıyla suçlayarak ona karşı bir kampanya başlattı. Mellaart’ın Rum kadın ve Ulubat Gölü kıyısındaki Dorak Köyü’nde bulunmuş olduğu iddia edilen eserlerle ilgili tüm hikayesi son derece şüpheliydi ve kamuoyun­da olayın uydurma olduğu da konuşulmaya başlandı.

    ARKEO-TARIH-2

    Mellaart bu çalkantılı dö­nemde, 1961’de başladığı Çatalhöyük’te devasa bir Neolitik yerleşme ortaya çıkardı. Bu keşifler, Mellaart’a büyük bir ün getirdi; mesleki tutkusunu ola­ğanüstü yeteneği ile birleştirerek Anadolu arkeolojisinde adeta devrim yapıyordu. Çalışmalarına devam eden Mellaart, kaybolmuş Çatalhöyük duvar resimlerinin “yeni ve hayalî rekonstrüksi­yonlarını” ve orijinal hiyeroglif olduğu iddia edilen Luvi yazıtları ile Asur tabletlerinin çevirile­rini yayımlamaya başladı. Bu gelişmeler, gerçek keşiflerini, hayatının ilerleyen dönemlerinde gelişen bir eğilim olan fantastik uydurmalarla tamamlayaca­ğına işaret ediyordu. 1961-63 arasında İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsü’nde dersler verdi. Çatalhöyük’teki kazılara ise 1964’te ara verildi; daha sonra dedikoduların durmaksızın art­ması üzerine 1965’te kazılar kalıcı olarak sonlandırıldı.

    ARKEO-TARIH-1
    Çatalhöyük’ün sanatçı Dan Lewandowski tarafından yapılan rekonstrüksiyonu. Önasya ve Anadolu’nun en büyük Neolitik yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük, James Mellaart’ın en kayda değer gerçek keşfi.
    ARKEO-TARIH-4
    Sansasyonel iddialarıyla James Melaart, bir dönem Türk basınının dikkatindeydi. Cumhuriyet‘te 8 bölümlük yazı dizisiyle kaçakçılık olaylarına değinen gazeteci Orhan Duru, 8 Şubat 1968 tarihli yazısında Melaart’ın İzmir’deki bir Rum kadının evinde bulunduğunu iddia ettiği “Dorak Hazinesi”nin varlığının tespit edilemeyişine ve bu olayın dış basında nasıl yankı bulduğuna yer veriyor.

    Türkiye’deki arkeoloji kari­yeri sona eren James Mellaart’ın fantezileri, Çatalhöyük’ün şüpheli duvar resimlerinden Luvi (Anadolu) hiyeroglifleri­ne yönelmeye başladı. Bunun temel sebebi Anadolu Tunç Çağı halklarından olan Luvilere olan sempatisiydi. “Luvili özgürlük savaşçıları”na karşı, eski dün­yanın “saldırgan milliyetçileri” olarak gördüğü Hititlerden hoşlanmıyordu! Bu nedenle eskiz çizimlerle uydurma hiyeroglif yazıt metinleri ürettiğine dair söylentiler dillendirilmeye baş­landı. Bunlardan hiçbir gerçek hiyeroglif metne benzemeyen Beyköy Yazıtı, David Hawkins gibi uzmanların belirttiği üzere, Mellaart’ın ikna edici bir şey üretmeye özen göstermediği bir dayatma olarak değerlendi­rilmiştir (#tarih 48. sayı, Mayıs 2018). 19. yüzyılın ortalarında A. Perrot tarafından bulunduğu iddia edilen Beyköy Yazıtı’nın sözde siyasi nedenlerle gizlen­miş olması, yazıta ait eskizlerin uydurma olduğuna ve büyük bir yalan üzerine kurulduğuna işaret etmekteydi.

    Sahte yazıtlarla yapay bir Luvi ve Tunç Çağı Anadolu tarihi oluşturmaya çalışan James Mellaart’ın çabaları, 2012’deki ölümünden sonra doğal olarak unutulmaya başlandı. Tam da o dönemde, Anadolu arkeolojisinde beliren yeni bir ithal bir figür, Mellaart’ın mirasını omuzlayarak Luvi konusunu yeniden tartışma­ya açtı. İsviçreli bir jeoarkeolog olan Eberhard Zangger, Zürih’te bir Luvi Araştırma Vakfı kurarak Anadolu’nun batısındaki kimi ar­keoloji projelerine maddi destek vermeye başladı. Zangger aynı zamanda bir meslektaşı ile ünlü arkeoloji dergisi Talanta’nın 50. cildinde (2018) Beyköy Yazıtı’nın orijinalliğini savunan bir yazı kaleme aldı. Tabii Eberhard Zangger’in bu çabalarını bilimsel temelde değerlendirmenin aşırı saf bir düşünce olacağı açıktır. Buradaki girişim ve düşünce, po­litik bir yaklaşımın bilimi perde gibi kullanarak Anadolu arkeolo­jisini şekillendirmek istemesidir.

    ARKEO-TARIH-5
    Şist taşlar üzerine James Mellaart tarafından yapılmış çizimler.

    Hint-Avrupalı bir dil ko­nuşmuş olan Luvilerin, Hitit Krallığı Dönemi’nde Anadolu’nun İçbatı ve Güneybatı bölgelerin­de yaşadığı düşünülmektedir. Bugüne kadar sadece yazı ile kimliklendirilen bu Orta ve Geç Tunç Çağı kültürü, son yıllarda artan araştırmalarla mimari ve çanak-çömlek üzerinden de tanımlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu çabalara karşın bugüne dek İçbatı ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde yapılan onlarca kazıda bir Luvi sarayı, evi, anıtı, mezarı, çanak-çömleği ya da sila­hı kimliklendirilebilmiş değildir. Bulunanlar ya Hitit ya da Miken kültürü ile tanımlanabilmiştir. Yazı dışında kendine özgü bir kültürel ve sanatsal üretim yapa­mamış bir halkın, Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek önplana çıka­rılma çabalarının Zürih merkezli bir vakıf tarafından organize ediliyor olması dikkati çekicidir.

    ARKEO-TARIH-6
    James Mellaart’ın çizdiği ve 1959’da The Illustrated London News’te yayımladığı Dorak Hazinesi’nin bir bölümü (Avustralya Arkeoloji Enstitüsü arşivi).

    Konunun arkeolojik ya da bilimsel temellere dayanmadığı, büyük oranda siyasi olduğu zaten Eberhard Zangger’in, Mustafa Kemal Atatürk’ü suçlayarak işin içine dahil etmeye çalışmasın­dan anlaşılmaktadır. Zangger özellikle yurtdışında yayımla­nan bir yazısında “… Görünüşe bakılırsa Luvi kültürüne yönelik araştırmalar Türkiye’nin kuru­cusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ta kendisi tarafından durdurul­muştu. 1930 civarında, Beyköy Köyü’ndeki bir başka önemli yazılı keşif sayesinde, aslında Atatürk, Batı Küçük Asya kültür­lerinin önemini zaten biliyordu. Ancak kendisinin, Hititlerin modern Türk devleti tarafından rol model olarak ilan edilmesi üzerine Luvi kültürüyle daha fazla ilgilenilmesini -kamu ya­rarına olmadığı için- yasakladığı söyleniyor” demiştir.

    Arkeolojik araştırmaların Alaca Höyük ve Alişar Höyük te­melinde yeni başladığı 1930’ların başında; henüz Hatti’nin, Hitit’in, Luvi’nin tam olarak kimliklendi­rilemediği bir ortamda, Mustafa Kemal’in çabaları ve vizyonu müstesnadır. Günümüzde ise Anadolu arkeolojisi hâlâ özellikle Hint-Avrupacılar tarafından arkeo politikanın oyun sahası yapılmaya çalışılıyor. Luvi kültü­rünün yüceltilme çabaları da bu fantezist dizinin yeni bir bölümü­ne işaret ediyor.

  • Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    89 yıl önce Çorum’da başlayan Alaca Höyük kazıları, MÖ 2500’lere tarihlenen mezar yapılarını, sonradan “Hitit Güneşi” olarak adlandırılacak buluntuları ortaya çıkarmıştı. O dönemde Hititlere atfedilen bu eserler, ırk ve milleti temsil eden bir sembol haline geldi ve tartışmalar yıllarca sürdü. Bilim ve ideoloji arasında kalan Türk kimliği.

    Atatürk’ün talimatıyla 1935’te başlayan Alaca Höyük kazısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk millî kazısı olma özelliğine sahiptir. İlk kazı başkanı Remzi Oğuz Arık döneminde keşfedilen Erken Tunç Çağı (MÖ 2500) mezarların­da, genellikle tunçtan üretilmiş dinsel özellikli buluntular açığa çıkarılmıştı. Birkaç yıl içinde sayıları 13’e ulaşan bu mezarlar, Anadolu’nun ilk devleti olan Hatti Beyliği’nin kral ve kraliçelerinin gömüldükleri kurganlardı.

    Alaca Höyük mezarların­da bulunan sembol (kurs) ve sistrum’lar, kral-kraliçelerin ve yerleşme sakinlerinin güneş kültüne inandıklarına, geyik ile boğaya saygı duyduklarına işaret ediyordu. Alaca Höyük mezar buluntuları ilk andan itibaren hem Türkiye hem de Batı dünya­sında büyük heyecan ve merak uyandırdı. 1937’de İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Türk Tarih Kongresi’nde sözkonusu bulun­tular içindeki güneş sembolü eserler, dönemin arkeolojik bilgisi dahilinde Hititlere atfedilmiş; Hitit Güneş Kursu olarak adlan­dırılarak, Güneş Dil Teorisi’nin simgesi hâline gelmişti. Devam eden Alaca Höyük kazıları ve arkeolojinin gelişen bilgi dü­zeyi, bu eserlerin Hattilere ait olduğunu kanıtladı, ancak “Hitit Güneşi” deyimi günümüze değin varlığını devam ettirdi. Güneş Dil Teorisi’nin simgesi Hitit Güneşi, zaman içinde Atatürkçülük ile ilişkilendirilen bir sembol ve ulu­sal ideolojiyi çağrıştıran metoni­mik bir araç durumuna geldi.

    Arkeo-Tarih-2
    Hitit Güneşi’nin MÖ 2500’lere tarihlenen tunç malzemeden üretilmiş orijinali, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde.

    2. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki faşizm ve diğer ideolojilerin Türk milliyetçiliği ile çatışması, Hitit Güneşi’nin ortaya çıkmasında önemli bir nedendir. Bunun sonucu olarak Türk Tarih Tezi’nin oluşumu hızlanmış ve ardından gelen Hitit Güneşi’nin Türklerle anlamlandırılması, Avrupa’daki ırkçı aryanizm söylemlerine bir yanıt olmuştur. Remzi Oğuz Arık, Alaca Höyük mezarlarını kazarken 3 mezarda yalnızca detaylarda birbirinden farklı olan güneş kursları buldu ve bunlara kimi zaman boğa boy­nuzlarının kimi zaman da geyik ve boğa figürlerinin eşlik ettiğini gözlemledi. 1934’te kurgulanan Güneş Dil Teorisi’den etkilenen Remzi Oğuz Arık ve dönemin ünlü tarihçisi Afet İnan, güneş kurslarını bu teoriyle ilişki­lendirdi. Arık’a göre Hititlerin Anadolu’nun ilk sakinleri olması büyük olasılıkla Türk olmaları­nı sağlayan bir anlatı sunuyor, böylece Türkleri Anadolu’nun otokton halkı yapıyordu. Böylece Hitit Güneşi, aryanizmin sem­bolü gamalı haçın bir karşılığı olarak değer bulmaya başladı ve protohistorik bir Anadolu eseri, bir ırkı ve milleti işaret eden bir simge olarak tanımlandı.

    Hitit Güneşi, 2. Türk Tarih Kongresi’nin hem arka plan resmi olarak hem de Belleten dergisinin ilk sayısında kapakta kullanılarak, Batı dünyasına da net bir mesaj veriyordu. Güneş Dil Teorisi ve Hitit Güneşi sadece akademik toplantılarda kalma­dı, madenciliği finanse etmek amacıyla 1935’te kurulan Eti (Hitit) Bankası’nın da simgesi oldu. Önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, sonrasında ise Ankara Üniversitesi’nin amblemi olarak kullanılmaya başlandı. 1935’ten itibaren kimlik arayışı teme­linde öne çıkan Hitit Güneşi, Atatürk’ün vefatı ve hemen sonrasında 2. Dünya Savaşı’nın araya girmesiyle unutulma­ya başlandı. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından bilinçli olarak geri plana itilen bu sembol, 1960 darbesinden sonra tekrar canlandırıldı ve ilk defa Ankara’nın amblemi olarak belirlendi. Ardından Türkiye’nin ilk bisküvi fabrikası (1961) olan Eti’nin sembolü oldu.

    Ankara Belediyesi de Hitit Güneşi’ni 1961’de kentin simgesi olarak belirledi. Hitit Güneşi artık gamalı haç karşıtlığını değil, erken cumhuriyet döneminde Atatürk’ün himayesinde kurulan Türk ideolojisi ve kimliğinin de­vamını simgeliyordu. 1970’lerde özgün anlamından uzaklaşmış eser, esas olarak Türk laikliği ve aydınlanmasını temsil etmeye başlamıştı. Aynı yıl en popü­ler sigara markası Maltepe’nin ve hâtta bir dönem Turizm Bakanlığı’nın (1973) simgesi hâline geldi.

    Arkeo-Tarih-1
    Alaca Höyük’teki Hatti kral mezarlarının imitasyonları, orijinal seviyelerinde ve yerlerinde değil.

    1977’de Anadolu Sigorta, tunç sembollerden birinin anıtsal heykelini şirket binasının önüne dikmeye karar verdi. Bu faaliyet kimi çevreler tarafından sözko­nusu sembolün pagan kültürünü yansıttığı ileri sürülerek eleşti­rilmeye başlandı. Hitit Güneşi ile aynı formda olan bu heykelin temel aldığı orijinal buluntu, güneş kursu ile aynı anlamları yüklüyordu. Konuya sahip çıkan Ankara Belediyesi ve onun CHP’li başkanı Vedat Dalokay, heykelin Anadolu Sigorta binasının önün­de dikilmesi talebini reddeden İçişleri Bakanı ile ciddi bir tartış­ma içine girdi ve anıtın Sıhhiye Meydanı’na konulmasına karar verdi. Bu girişim uzun bir süre basında tartışıldı. Senatör Adile Ayda, Hititlerin Hint-Avrupalı bir halk olduğunu, Hattilerin ise kökeninin meçhul olduğunu ileri sürerek, anıtın Türklükle bir ilgisinin bulunmadığı belirten bir köşeyazısı kaleme aldı. 24 Ekim 1977 tarihli Tercüman gazete­sinde yayımlanan “Sıhhiye’deki Put” başlıklı yazısında Adile Ayda, “anıt dikilirse, bunu tarih Türklerde ulusal ve dinsel bilin­cin iflası olarak yazacaktır” dedi. Buna karşın anıt 1978’de Sıhhiye Meydanı’na, yüzü Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ne dönük biçimde dikildi.

    Arkeo-Tarih-3
    Günümüzde Ankara’da hem Kocatepe Camii hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıt Atatürk Bulvarı’ndan görülebiliyor.

    1994 yerel seçimlerinde Ankara Belediyesi’ni kazanan Refah Partisi, Türkiye’nin İslâm öncesi geçmişine uzanan Hitit Güneşi’nin %99’u Müslüman olan bir ülke için uygun bir simge olmadığını öne sürdü ve kent amblemini değiştirdi. Teklif edilen yeni amblem, 1987’de inşa edilen klasik Osmanlı üslubuyla devasa Kocatepe Camii silueti ile 1980’lerde yapılmış Atakule’yi, İslâmiyet’in sembolü hilal motifi içinde üstüste bindiri­yordu! Hitit Güneşi ambleminin değiştirilmesine karşı çıkanlar, bunu paganizmin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut du­rumunun bir sembolü olarak görüyordu. Günümüzde hem Kocatepe Camii’nin hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıtın Atatürk Bulvarı’ndan görünüyor olması, bu sembolik kimlikler arasındaki kimyasal gerilimin ironik bir işaretidir.

    2019 yerel seçimleri ile uzun bir süre sonra Ankara Belediyesi’ni tekrar kazanan Cumhuriyet Halk Partisi, kent amblemini tekrar Hitit Güneşi yapmak için çalışmalara başladı. Atatürk’ün akılcı yaklaşımları ile arkeoloji, Türk ulusunun yaşa­dığı topraklar ile olan bağlarını güçlendirmenin önemli bir aracı aynı zamanda. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Batı merkezli Hint- Avrupacı bakışaçısını kırarak, Hitit Güneşi’ni Anadolu coğraf­yasının sembolü yapmıştı. Hitit Güneşi bugün de Anadolu’nun Türk kimliğini, Türklerin pagan kültürünü ve Atatürk döneminin aydınlanmış devlet görüşünü sembolize ediyor.

     

  • Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    10. yüzyılda henüz İslâmiyet’e geçmemiş Türkler monoteist bir inanca sahipti. Kültigin Yazıtları’ndaki “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında bile Göktürkler’in ölümsüz ve evrensel bir tek Tanrı anlayışına işaret eder. Ne Osmanlı Devleti’ni ne de önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdi.

    Bugüne kadar Şaman inancı (şamanizm), ısrarla “en eski Türk dini” olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ve animist ögeler bulunan şama­nizm, geniş anlamda yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sis­temidir. (Totemizm, çoğu tarihçi ve felsefeci tarafından “en ilkel din”i olarak görülür; bu inanç sisteminde, adına klan (Türk­ler’de boy) denilen insan küme­leri kimi kutsal yaratıklara ya da kutsal nesnelere saygı gösterir. Animizm (canlıcılık) ise, doğada insan ve diğer canlıların ruhları bulunduğuna inanan dindir).

    Geniş olarak düşünüldüğün­de, özellikle Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da açığa çıkarılan ta­rihöncesi mezarların kimilerinde hayvan, özellikle geyik kemikleri saptanmıştır. Totemizm etkili bir inanca işaret eden bu gömü­ler, şamanizmin kökeninin Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 12 bin) kadar geriye gittiğine işaret eder. Geyiklerin doğal döngüleriyle bağlantılı karmaşık ritüelleri yansıtan ölü gömme gelenekleri, Mezolitik (MÖ 5 bin) ve Neolitik (MÖ 4 bin) dönemlerde de devam etmiştir. Hayvan kemikleri ile birlikte gömüldüğü anlaşılan bireylerin mezarları, tarihöncesi dönemlerde Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da totemizmin şamanist bir dönüşüme uğradığını göster­mektedir.

    Arkeo-Tarih-3
    Danimarka- Rudersdal’da saptanmış Geç Mezolitik Dönem mezarlarında geyik kemikleri ile gömülmüş şamanlar (N. Mykhailova, Shaman burials in Prehistoric Europa. Gendered Images. 2019).

    Kökeni 14 bin yıl önceye uza­nan şamanizm, daha dar olarak düşünüldüğünde bozkır sahala­rındaki ortak dinsel pratiklerdir. Totemist ve animist bulgular Proto-Türkler’deki ruhçuluk ve totemciliğin varlığına dair önemli ipuçları sunmasının yanında; şamanizmin ortaya çıktığı bölgelerden Batı Avras­ya’nın bir parçası olan Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeybatısın­daki Proto-Turan kümelerinde de inanç başlangıcına işaret eder. Gökyüzünün, şekli bakımından dikkati çeken bir kaya kütlesinin, görkemli bir tepe veya bir dağın hatta bir ağacın bile totem olarak saygı gördüğü anlaşılmaktadır. Türkler’in İslâmiyet’e kadar ya­şamış oldukları Tengri inancında (Tengricilik), büyük ve görkemli her şeyi Tengri olarak adlandır­maları, totemciliğin evrilmiş bir formu gibi görünmektedir.

    Erken dönem Türkologların değerlendirmesi, tarihsel ve güç­lü bir “Türk şamanizmi” olduğu yönündeydi. Oysa ki “Türk şama­nizmi” denilen ruhani sistemin, şaman inançlı kuzey halklarıy­la Protohistorik Dönem Türk silsilesi olan Sintaşta-Androno­vo-Saka-Hun-Göktürk- Oğuz/ Türkmen kümeleri arasında bozkırda gerçekleşmiş temas­larla oluştuğu gözlenmektedir. Sözkonusu temaslar Proto-Türk ve Türk kümelerini belli ölçüde de olsa etkilemiş ve kimi şama­nist geleneklerin sahiplenilmesi­ne yol açmıştır.

    Bu bilimsel gerçeklerin tipik bir örneklemesi yakın geçmişte Türkiye’de yaşanmış olmasına karşın, sözkonusu hadise konu­nun uzmanı hiçbir biliminsanı­nın dikkatini çekmedi. Bilecik ili, Söğüt ilçesi, Borcak Köyü’nde bu­lunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen bir Erken Osmanlı Dönemi türbesi ile ilgili gelişmeler; ülkemizde şamanizm ile ilgili yapay hatta sahte seviyeyi bizlere gösterdi. 14. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen İsa Sofi Türbesi’ne 2016’da yapılan defineci saldı­rıları sonucunda gerçekleşen tahribatların ardından, resto­rasyon ve konservasyon süreci başlatılmıştı. Bu süreçteki sıva raspası sırasında açığa çıkan kalem işi benzeri bir teknikle yapılmış şematik bezemelerin Anadolu’daki türbe bezemelerin­den farklılık göstermesiyle, İsa Sofi Türbesi ilgilerin odağı haline geldi. Çoğunlukla koyu kırmızı bir boya uygulanarak ve tüm iç mekanı kullanarak yapılmış kompozisyonların, şamanist inancı taşıyan insanlar tarafın­dan “Gök Tanrı Dini”ni yansıttığı, bazı akademisyenlerce büyük bir özgüven ile dile getirildi.

    Arkeo-Tarih-1
    Bilecik-Söğüt-Borcak Köyü’nde bulunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen Erken Osmanlı Dönemi türbesi.

    Sözkonusu akademisyenlerin ikonografi uzmanlığı (!) ile kom­pozisyonun evreni tasvir ettiği; yeraltı ve yerüstü olarak ikiye ay­rılmış olduğu; yukarıdaki 17 katın ışık âlemi olarak göğü meydana getirdiği; aşağıdaki 7 ya da 9 katın ise yeraltı yani karanlıklar âlemi olduğu; bu iki kat arasında ise hayatın devam ettiği yeryüzünün bulunduğu, akademik bir dergide yayımlanan makalenin konusu oldu. Hatta kompozisyonda iki gemi tasviri olduğu; bunların ölenin ruhunu alıp gökyüzünün 16. katındaki Ülgen’e götürdüğü; 17 denizin birleştiği yerin Talay Kan’ın evi olduğu gibi şaşırtıcı saptamalar da yapıldı. Sonuçta da o “çok önemli” soru soruluyordu: “Osmanlılar’ı kuranlar da şaman mıydı?”

    Kültür ve Turizm Bakanlı­ğı uzmanları; 2023’te İsa Sofi Türbesi’nden tarihleme amacıyla aldıkları harç, sıva ve boya örnek­leri üzerinde analizler yaparak, iç mekanı kaplayan kompozisyon­ların 18. veya 19. yüzyılda, yani türbenin inşaından 300-400 yıl sonra yapıldığını kanıtladı. Bu durum, doğal olarak İsa Sofi Türbesi kompoziyonlarının şa­manizmle bir ilgisinin bulunma­dığını; sözkonusu bezemelerin dikkatli olarak incelenmediğini de ortaya koydu.

    Arkeo-Tarih-2
    Burada açığa çıkarılan bezemeleri oluşturan harç, sıva ve boyaların 18.-19. yüzyılda yapıldıkları, şamanizmle bir ilgisi bulunmadığı kanıtlandı.

    Sonuç olarak ne Osmanlı Devleti’ni ne de daha önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdir. Pro­to-Türklüğün bilinen başlangıç noktalarından olan Sakalar ile (Doğu İskit) başladığı anlaşılan ve kökeninde totemcilik bulu­nan tengriciliğin, bugüne kadar bilinçli olarak eklemlenmiş şamanizm ögeleri ile birlikte yapay bir inanç olarak kamuoyu ve topluma sunulmaya çalışıldığı; bununla da yetinilmediği, İslâmi dönemlerin bile bu düşünce yapısına uydurulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Tapınağı, heyke­li ve sunağı olmayan tengricilik­te, ibadet etmek için bir aracıya yani ruhbana da ihtiyaç duyul­mamıştır. Kamların eski Türkler arasındaki mevcudiyetleri dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Ruhlar­la iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren ve fal bakan kamların Tanrısal bir yetkisi yoktu. Oysa Türkler’in her dönemde Tanrı inançları vardı.

    Kültigin Yazıtları’nda geçen “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında Göktürk­ler’in ölümsüz ve evrensel bir Tanrı anlayışına sahip olduğuna işaret eder. Türkler’in, tengri inancına şahit olan İbn Fadlan, Oğuzlar’dan birinin başına hoş olmayan bir iş geldiğinde, başını göğe doğru kaldırıp “Bir Tengri” dediğini aktarır. Bu aktarımın ışığında, 10. yüzyılda henüz İslâ­miyet’e geçmemiş Türkler’in mo­noteist bir inanca sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca İbn Fad­lan’ın herhangi bir mabet veya din adamından bahsetmemiş olması, şamanların bulunmadığı bir Gök Tanrı dininin varlığı için dolaylı bir doğrulamadır.