Yazar: R. Sertaç Kayserilioğlu

  • Selesi iki tekerlek üstünde motoru bir ‘insan-gücü’nde

    Selesi iki tekerlek üstünde motoru bir ‘insan-gücü’nde

    İlk örneği 202 yıl önce üretilen bisiklet, zaman içerisinde şekilden şekile büründü, teknolojik evrimi boyunca farklı farklı isimlerle anıldı. Birçok milletin mucidi olma konusunda yarıştığı bu basit mekanizmalı, sıfır karbon salınımlı, insan gücüyle yürüyen fevkalade kullanışlı araç; çocuklara oyuncak, büyüklere taşıt, atletlere spor aleti olarak hizmet verdi. Yeri geldi askerleri cepheye, postacıları adrese, seyyahları menzile taşıdı; yeri geldi süslenip törenlerde boy gösterdi. Dünyada ve Türkiye’de bisikletin kısa tarihi… 

    Bundan 43 sene önce bisikletin tarihçesiyle ilgili makale kaleme alan birinin, metnine şu cümleyle başlaması hiç de şaşırtıcı olmazdı: “Leonardo da Vinci, bir kağıt üzerine, iki tekerleği, onları bağlayan kadrosu, pedalı, gidon ve selesi olan bir taslak çizdiğinde, tarihin büyük keşiflerinden birinin ilk adımını attığının farkında bile değildi…”. 

    Çünkü 1974’te Leonardo’nun elinden çıkma Codex Atlanticus isimli belgenin arka yüzünde neredeyse bütünüyle modern bir bisikletin çiziminin yer aldığı kamuoyuna açıklanmıştı. İtalyanlar öyle mutluydu ki! Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke bisikleti icat etme onuruna sahip olmak için yarışa girmiş, fakat tezlerini dayandırdıkları belgelerin hemen tamamı sahte çıkmıştı. Sonunda İtalyanlar, Leonardo’nun tartışma kabul etmeyen büyük ismiyle desteden adeta “joker”i çekmiş, bisikletin mucidi millet olma payesine erişmişti. Ama işler onların hayal ettiği şekilde gelişmedi. 

    19. yüzyılın sonlarında  ABD’de bir bisiklet kulubünün üyeleri, ön tekerleklerinin çapı arka tekerleklerininkinden daha büyük olan bisikletleriyle poz veriyor, 1890’lar. 

    California Üniversitesi’nden sanat tarihçisi Carlo Pedretti, 1961’de Codex Atlanticus’u incelemiş, belgenin arkasında sadece bir erkek cinsellik organının anatomik çizimini bulmuş ve bunu Leonardo ustanın ölümünden sonra oraya öğrencilerinden biri tarafından eklendiği kanısına varmıştı. Yani 1961’de tarihî belgenin arkasında bisiklet çizimi falan yoktu, iki tekerlekli aracın sureti orada 1974’te aniden peydahlanıvermişti. Yapılan kimyasal analizler de bisiklet çiziminin oraya belgenin orijinal üretim tarihinden yüzyıllar sonra eklendiğini doğruladı. Araştırmalar derinleştirilince, Codex Atlanticus’un 1960’lı yıllarda İtalyan rahiplerce restore edildiği ortaya çıktı. Pedretti’ye göre restorasyonu yapan rahiplerden birinin canı fena halde sıkılmış ve oraya bir bisiklet resmi çiziktirivermişti!

    İlk modern bisiklet
    Baron Von Drais’in 1817 yılında kamuoyuna sunduğu ilk modern bisiklet, aslında iki tekerlekli bir yürüme/koşma aracıydı. İcat; Draisine, Velocipede, Hobi Atı gibi isimlerle anılmıştı.

    Yine rivayete göre, yapımı gerçekleştirilen bisiklete benzeyen ilk şey, Leonardo’dan üç asır sonra 1791 yılı baharında Paris’te Sicrac Kontu’nun sarayının bahçesinde görülmüştü. Sözde oyuncak yapmaya büyük merakı olan kont, bir tahtanın iki ucuna birer tekerlek koyarak üzerine ata biner gibi oturduğu ve ayaklarıyla da yerden hız alarak yürüttüğü bu oyuncağa Fransızca’da “Hızlı-Gider” anlamına gelen “Celerifère” adını vemişti. Oysa görenler ona “Tahta At” ismini yakıştırıyordu. Çünkü bu, altında iki eğik çubuk yerine iki tekerlek bulunan bir sallanır oyuncak ata daha çok benziyordu. Bu tez de bir Fransız araştırmacı tarafından 1976’da çürütüldü. Sicrac Kontu’nun hikayesi, milliyetçi duygulara kapılan bir Fransız tarihçi tarafından 1891’de üfürülmüştü. 1817’de geçen asıl hikayeye göre, Jean Sievrac isimli bir Fransız dört tekerlekli tahta bir araç üretmiş, adını da celerifère koyup satmıştı. Ama bunun bisiklet konusuyla bir alakası yoktu. 

    Bugün, modern bisikletin temel hatlarını az çok taşıyan ilk iki tekerlekli modeli tasarlayıp üreten kişinin Alman Baron Karl Von Drais (1785-1851) olduğu konusunda hemen herkes fikirbirliği içinde. 1815’te Endonezya’daki Tambora yanardağı patlamış, atmosfere yükselen küller insanları güneşe hasret bırakmış, Avrupa’da tarım yapılamaz hale gelmiş, açlık-kıtlık başgöstermişti. Sağ kalan atlar ulaşım için değil, karın doyurmak için kullanılıyordu. Karl Von Drais, ulaşımdaki boşluğu doldurmak için bir “koşma makinası” icat etti. Bu aracın tahtadan yapılma iki tekerleği, selesi ve sadece tutunmaya yarayan bir gidonu vardı. Drais bu araçla kayıtlara geçen ilk sürüşünü 12 Temmuz 1817’de Mannheim’da gerçekleştirdi, bir saatte yaklaşık 13 kilometre yol yaptı ve dünyanın ilgisini çekmeyi başardı. Bisikletin bu ilk atasına Almanlar “Draisine”, Fransızlar “Velocipe” (Hızlı Ayak) ya da “Draisienne”, İngilizler “Hobby Horse” (Tahta At) adını verdiler. 

    Stüdyo bisikletleri asker velespitleri İstanbul’un özellikle Beyoğlu’nda bulunan ünlü fotoğrafhaneleri, 19. yüzyıl sonlarında, çocukları çekim yaparken oyalamak için stüdyo oyuncakları getirtmişti. 1890’lardan itibaren bunlara üç tekerlekli bisikletler de katılmıştı

    İzleyen yıllarda “velocipede”ler Fransa ve İngiltere’de yaygınlaştı. 1839’da İskoçyalı nalbant Kirkpatrick MacMillan, kendi kendine yürüyen mekanik tahrikli ilk iki tekerlekli aracı imal etti. Aslında yaptığı şey bisikletin ön tekerleğine iki pedal eklemek, bu pedalların ürettiği enerjiyi bir zincirle arka tekerleğin dingiline iletmekti. MacMillan, bu buluşuyla tarihe pedallı bisikletin mucidi olarak geçecekti. Rivayete göre, ilk bisiklet kazası bundan üç yıl sonra gerçekleşti. 1842’de Dunfries-shire’lı bir bisiklet sürücüsü yayaya çarpınca, beş İngiliz şilini ceza ödemek zorunda kaldı. 1868’de baba-oğul Fransızlar François ile Pierre Michaux, “iki çember” anlamına gelen “bi-cycle” adını verdikleri pedallı bisikletin seri üretimine başladı. Aynı yıllarda MacMillan’ın modelini geliştiren Thomas MacCall’un pedallı bisikleti de İngiltere’de ticari başarıya ulaşıyordu. 

    1900’lerde seyyar Osmanlı zaptiyeleri, devriye araçları bisikletleriyle
    1920’lerde bisikletli bir Osmanlı neferi

    Avrupa’yı fetheden “bi-cycle” ile yapılan ilk yol yarışını 1869’da İngiliz James Moore kazanacak, 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı’nda, Fransız birlikleri muharebe alanlarında bisiklet kullanacaktı. Yine 1869’da, Eugene Meyer dev bir ön tekerleğe sahip Penny-Farthing modelini üretecek, bundan on yıl sonra, Henry Lawson, pedalları doğrudan arka tekerleğe bağlanan bisikleti geliştirecekti. 1888’de İskoçyalı veteriner John Boyd Dunlop, tahta tekerlekler üzerine içi havayla şişirilmiş lâstikleri geçirmeyi akıl etti: Sarsıntı azalmış, bisikletin sürüş keyfi artmıştı. Sonraki yıllarda eklenecek fren ve vites gibi yeniliklerle bisikletin teknolojik evrimi aralıksız devam edecekti. Bisiklet, Osmanlı döneminde “Memalik-i Şahane” sınırları içinde İstanbul’dan çok evvel, ilk kez 1880’li yıllarda Selanik şehrinde görüldü. Yarı İtalyanca, yarı Lâtince olarak karma bir adla “çabuk giden ayak” mânasına gelen “velocipede”, halk ağzında “velespit” olurken, kimileri ona “şeytan arabası” adını yakıştırıyordu. 

    Bisikletin yurdumuzda arz-ı endamı ile ilgili haberlerden olasıdır ki ilki, 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde yer almaktadır: “Mösyö Thomas Stefans namında bir Amerikalı, velespid ile önce İstanbul’a gelmiş, buradan da İzmit’e geçmiştir, İzmit’ten beş günlük bir yolculuktan sonra Ankara’ya ulaşan Stefans’ı kentte, Vali Paşa, memurlar ve bini aşkın Ankaralı yollara çıkarak seyretmişlerdir. Bisikletli Amerikalı, Ankaralıların ricalarını kıramamış ve ‘üç defa şose üzerinde velespid ile yürüyüp’ 1200 yarda mesafeyi iki dakika ondört saniyede kat etmiştir” . 

    Törenlerin vazgeçilmezi  Bir Anadolu kasabasında bisikletli gençlerin tören geçişi, 1936.

    Yurdumuzu bisikletle ihtimal ki ilk ziyaret eden ve gazetede haberin devamında yazdığı üzere Ankara’dan Yozgat’a hareket eden Amerikalı Thomas Stefans ile ilgili haberlerinin yayılması, yurdumuzda bisiklet firmalarının gazete ve mecmua yoluyla satış ilanları vermelerine de sebep olmuş, Beyoğlu tüccarlarından birkaçı Avrupa’dan on kadar velespid getirip dükkanlarında satışa koymuştu. İstanbul Ansiklopedisi’nde Reşat Ekrem Koçu’nun, İstanbul’a ilk bisikletlerin 1900 yılında geldiği ile ilgili yazısı da bu gelişmeleri doğrulamaktadır. Osmanlı döneminde velespit önceleri halk tarafından sadece keyif ya da şehiriçi ulaşım aracı olarak kullanılırken, 1900’li yıllarda zaman içinde emniyet, zabıta ya da posta teşkilatı gibi devlet birimlerince de yaygın olarak kullanılır oldu. 

    19 Mayıs kutlama töreninde bisikletli öğrenci kızlar, Üsküdar, 1930

    Zarif, sağlam ve ucuz! Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde gazetelerde yer alan bisiklet reklamları.

    İstanbul’da 1892-1894 arasında bisiklete ilk sahip olan ailenin hikâyesini ise Refik Halit Karay’ın (1888-1965) kaleminden okuyoruz: “Velosipet, İstanbul’a beş yaşında ya vardım ya yoktum o zaman girdi. Şimdilerde bize şaşılacak hiçbir marifeti ve fevkalâdeliği olmayan bu basit iki tekerleğin gidiş-gelişi hemen hemen bir hâdise teşkil etmişti. Bir yaz akşamı koca incire asılmış, iri bir fenerin altında (lüks lâmbaları daha icat olunmamıştı, elektrik de yasak) ailece telâş içinde bir şey bekleniyordu… İki tekerlek üzerinde yürüyen, yürüyen değil koşan, hattâ uçan bir araba! At ile, eşek ile gitmiyor… Ayaklarını oynattın mı, yallah… Pırrrr ! diye kuş misali nerede ise havalanıyorsun; arkandan sapan taşı değil, ok, kurşun yetişemiyor. İşte bu harika alet ilk defa olarak İstanbul’a, hem de bizim eve geliyordu. Ortanca birader Avrupa’ya ısmarlamış, güç belâ gümrükten girmesine izin alınmıştı. Buhar ve elektrik gibi dış bir kuvvete ihtiyaç göstermeyen bu Frenk icadının memlekete girmesinde Saray bir mahzur görmemişti. Üç aya kalmadı, İstanbul’un içi bu şeytan arabalarıyla doldu”. 

    1890’lı yılları takiben Abdullah Frères, Phebus, Sebah & Joaillier gibi İstanbul’un özellikle Beyoğlu’ndaki ünlü fotoğrafhaneleri, çocuklarla fotoğraf çekimini kolay ve eğlenceli kılmak amacıyla Avrupa’dan getirdikleri, yurdumuzda ilk kez görülen dekor oyuncaklarını stüdyolarında kullanır oldular. Çıngıraklı iri çemberler, sallanır büyük tahta atların yanında, özellikle üç tekerlekli metal bisikletler pek revaçtaydı. Fotoğraf çektirmek için ebeveynleri tarafından stüdyolara getirilen çocuklar, hayatlarında ilk kez gördükleri asrın bu en harika oyuncağı ile böylece tanışıyor, üstelik bunların üstüne binme fırsatını yakalıyordu. 

    İstanbul’da geçerli bisiklet ehliyeti, 1940.

    8 Haziran 1896 tarihli İkdam gazetesinde velespid ile ilgili şu haber yer alıyordu: “Zamanımızda eğlence olmak üzere ihtira edildiği halde kendisine mahsus pek çok tatbikat-ı müfîdeye meydan vermiş olan velespid merakı Avrupa’da hayliden hayliye ilerlemiştir. Geçenlerde Barcto ile Paris arasında vuku bulan bir müsabakada velespid-süvârân (bisikleti süren kişi) 591 kilometrelik mesafeyi yirmi bir saat on yedi dakika on sekiz saniyede kat’etmişlerdir ki vesâit-i ticariye olmadığı halde bu derece sürat henüz bir maşide (yürüyen kişide) görülmemiştir. Eski Yunanlılar ve Romalılar en serii günde 40 kilometre kat’ edilebilirlerdi. İcra edilen müsabaka-i âhirede ilk 25 kilometrelik mesafe velespid-i süvârân tarafından 3 dakika 50 saniyede kat’edilmiştir ki bu hesapça saatte kırk kilometre alınıyor demektir. Bordo ile Angolem arası ki 127 kilometredir. 3 saat 38 dakikada yani vasati olarak saatte 35 kilometre alınmak suretiyle kat’ olunmuştur”. 

    Cumhuriyet’in bisikletlileri Cumhuriyet’in 10. yılı kutlamalarında tören kıtasında -karenin solunda-yer alan bisikletliler, Turgutlu, 29 Ekim 1933.

    İlk bisiklet yarışları 1890’ların başında yine Selanik’te bulunan yaklaşık 400 metrelik toprak bir piste sahip ahşap tribünlü velodromda düzenlenmişti. Keskin virajlara sahip bu yerde velosipetçilerce tertiplenmiş bu yarışların şöhretli müsabıkları arasında, daha sonraları İstanbul’da düzenlenen koşulara da katılacak olan Enver Paşazade Mustafa, Fransız öğretmen Nobile Paraskevopulos da vardı. 

    İstanbul’da bir bisiklet yarışçısı, 1936.

    Batı kaynaklı diğer yenilikler gibi bisikletin de kentlere girmesine yine İzmir’deki Levanten aileler öncülük etmişti. İzmir’de ilk bisiklet yarışması 15 Mayıs 1895 tarihinde yapılırken, 1900 başlarından itibaren Rum kulüplerinin düzenlediği spor oyunlarında bisiklet yarışları da yer almaya başlamış, özellikle Bornova’da Levantenlerin kurduğu kulüpler tarafından düzenli olarak bisiklet ve atletizm müsabakaları tertiplenmişti. İstanbul’da ilk bisiklet yarışması 18 Ağustos 1895 tarihinde Tarabya’da yapılırken, yarışmaya daha çok yabancı kökenli aileler katılmış, Türk ahaliden katılan olmamıştı. 

    Bisikletli bir genç hanım, Bartın, 1950

    II. Meşrutiyet’ten sonra yaygınlaşan bisiklet cemiyetleri, Cumhuriyet döneminde daha organize şekilde varlığını sürdürdü. Kadıköy’de ilk velosipet müsabakası 1920’li yılların başında şimdiki Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu yerde düzenlenmişti. 1923’te Muvaffak Menemencioğlu başkanlığında kurulan Bisiklet Federasyonu’nca düzenlenen 32 kilometrelik Zincirlikuyu- Büyükdere – Tarabya etaplı bisiklet yarışları ise Cavit Cav, Talât Tunçalp gibi ünlü yarışçıları ortaya çıkarmıştı. 

    Türk bisikletçiler ilk defa 1924 Olimpiyatları’na katılmak üzere Paris’e gitmiş ancak teknik nedenlerden dolayı yarışamamıştı. 1936 yılında Berlin Olimpiyatlarında ise Talât Tuncalp 150 yarışmacı arasında sekizinci olma başarısı göstermişti. 1948 Londra Olimpiyatları’na katılan dört Türk bisikletçisi, 195 kilometrelik yol mukavemet yarışını mekanik arızalar nedeniyle tamamlayamamıştı. 

    Cumhuriyetle birlikte, özellikle onuncu yılı takiben resmî bayramlar ile yöresel kurtuluş günleri resm-i geçitlerinde konvoylara katılan süslü bisikletler, 1950’li yıllarda yurdun dört bir yanına yayıldılar; en ekonomik şehirici taşıtlar olarak rağbet gördüler. İki tekerlekli bu basit ama harikulade araç son yıllarda özellikle büyük şehirlerde yeniden gözde. Bisiklet kültürü hızla yaygınlaşırken, on binlerce kentli trafiği dert etmeden bir yerden bir yere ulaşmanın mutluluğunu spor yapmanın keyfiyle birlikte yaşıyor. 

  • İsa’nın sünnetinden resmî tatil gününe…

    Osmanlı Devleti’nin Hıristiyan tebası miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. 31 Aralık ise şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Müslümanlar, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye 622 yılındaki hicretini ikinci halife Hazreti Ömer devrinden itibaren takvim başı olarak kabul etmiştir. Hicri takvime göre Müslümanlar için yılbaşı “muhterem kılınmış” anlamına gelen Muharrem ayının birinci günüdür. Fakat, Osmanlı döneminde Muharrem ayı Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği ay olduğundan abartılı şenliklerle karşılanmazdı. Bu “hicri yılbaşı” resmen kutlanmaz, halk yeni bir yıla girmiş olduğunu ancak Muharrem ayının onuncu gününde konu komşu aşure dağıtmaya başlayınca idrak ederdi.

    1936 yılından itibaren resmî tatil ilan edilen yılbaşları, yeni yıl kutlama adetinin halk arasında yaygınlaşmasını sağladı. Yılbaşı balosunda hatıra pozu verenler, 1946

    Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nda hicri yeni yılın devlet katında tam bir kayıtsızlıkla karşılandığı da söylenemez. Şairler Muharrem ayının girişi vesilesiyle şiirler yazar, padişaha takdim ederdi. Bu manzumelerde hem zat-ı şahanelerinin yeni yılları tebrik edilir, hem de Muharrem ayının hayırlar getirmesi
    için dualar dillendirilirdi. Yüksek devlet görevlileri huzura çıkar, padişahı yeni yıl nedeniyle kutlardı. Osmanlı sultanı da ziyaretçilere ‘muharremiye’ adı altında para ve armağanlar takdim ederdi. Devlet erkanının kendilerine bağlı memurlara ve hizmetkarlara armağanlar vermesi de köklü bir Osmanlı âdetiydi.

    Osmanlı ülkesinde kullanılan ikinci takvim, Batı dünyası ile aradaki 13 günlük farkı ortadan kaldırmak için 15 Şubat 1332 gününün 1 Mart 1917 olarak kabul edilmesiyle yürürlüğe giren Rumi takvimdi. Mali yılın başlangıcı kabul edilen bu tarihte Düyunu Umumiye’ye bağlı birtakım müesseselerde yapılan resmî törenlerin zorunlu katılımcıları bir yana bırakılırsa, ‘mali yılbaşı’ maaşına zam alan memurlardan başkasınca kutlanmazdı.

    Cumhuriyet’in ilk gayriresmi yılbaşı kutlaması bayram havasında, fakat evlerde yapıldı. İstanbul Elektrik İdaresi saat 00:00’da bir dakika süreyle elektrikleri kesti, 1925.

    1934 yılından fotoğraflı bir yılbaşı tebriği.

    İmparatorluğun Hıristiyan tebası ise miladi takvime göre Aralığın 24’ünü 25’ine bağlayan gece İsa’nın doğumunu kutlardı. Noel sabahı kilise ayinine gidilir, dini şarkılar söylenir, çam ağaçları süslenirdi. Miladi takvimin son gecesi olan fakat dini açıdan bir ehemmiyet taşımayan 31 Aralıkta yeni yılın gelişini kutlamak için ise bir tür mahalli ‘şehir efsanesi’ uydurulmuştu. Eski yılın son gününü yeni yılın ilk gününe bağlayan gece şakayla karışık İsa’nın sünnet günü olarak anılır, bu bahaneyle eğlenceler düzenlenir,
    yenir içilir, Noel benzeri kutlamalar yapılırdı.

    Resmî olarak kutlanmamakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu bürokrasisi Hıristiyan yılbaşı kutlamalarına karşı tamamen ilgisiz değildi. Örneğin, 1829 yılında İstanbul’daki İngiliz elçisi, yılbaşını kendi geleneklerine göre kutlamak üzere Haliç’e aldırdığı bir İngiliz gemisinde tertip ettiği büyük ziyafet ve baloya, ilk defa olarak Osmanlı vekillerini de davet etmişti. O zamana kadar Batı usulü ziyafet ve balo görmemiş olan vekiller, yatsı namazını Kasımpaşa’daki Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra sandallarla İngiliz gemisine giderek sabaha kadar eğlenmişti. Bu arada bazılarının evsahiplerinin ısrarlarına dayanamayarak viski içtikleri görülmüştü. Eğlenceye katılan Serasker Hüsrev Paşa’nın, Kazasker Yahya Bey’e balonun kafir işi olduğunu ancak devletçe katılmanın icap ettiğini söylerken, Padişah II. Mahmud’a baloyu süsleyerek anlattığı da rivayetler arasındadır.

    Yeni yıl kartpostalları Yılbaşında tebrik kartpostalı gönderme adeti 1925’ten sonra Müslümanlar arasında da yaygınlaşmaya başladı. Hristiyanlar için üzerine arzu ettikleri dini bayramın adını yazabilecekleri şekilde hazırlanmış Fransızca tebrik kartının boş alanına eski yazıyla “Sene-i cedîdi tebrik ve gözlerinden öper, afiyet ve saadetini dileriz. Babamın, annemin, halamın, büyük validemin ellerinden öperiz. Vildan ve Nigâr’a keza” notu düşülmüş (sol üstte).

    II. Meşrutiyet’i (1908) izleyen yıllarda yılbaşı adeti, Müslüman- Türk aydınları arasında yayılmaya başladı. Refik Halit Karay’a göre halkın miladi yılbaşıyla tanışması 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslar (Haraşolar) sayesinde olmuştu: “Mütareke yılbaşılarına kadar bizler, saat 12’yi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını işgal senelerinde öğrenmiştik. Esasını ararsanız, Müslüman halkı Beyoğlu tarafına alıştıran da Haraşolar oldu… Arkasından gelen garblılaşma hareketi, kaç göçün kalkması, balolara rağbet, bize yılbaşı geceleri sabahlama adetini de kabul ettirdi…”

    Miladi takvim Cumhuriyet’in ilanından sonra 1925 yılının Aralık ayının 26’ıncı günü yayınlanan kanunla Türkiye’de resmen kabul edildi. Aynı kanun gereğince eski hicri kameri takvim, gayriresmî olarak ve sadece dinî kutlama günleri için kullanılacaktı.

    Ünlü piyangocu Nimet Abla (solda), tüm şıklığıyla bir yılbaşı toplantısında, 1941

    Yeni takvimle beraber Cumhuriyet döneminin ilk yılbaşı gecesi 1926 yılına girerken bir bayram havasında, ancak evlerde kutlandı. 31 Aralık 1925 gecesi İstanbul Elektrik İdaresi’nce yapılan bir uygulamayla saat 00.00’da şehrin bütün ışıkları bir dakika süreyle söndürüldü. 1925’te İzmir’de dar katılımlı küçük bir eğlence toplantısı biçiminde düzenlenen yılbaşı balosunda ise, Mustafa Kemal’in isteğiyle sadece Müslüman erkek ve kadınlar bulunmuştu. Atatürk’ün 1929’da, devletin üst kademesine verdiği büyük yılbaşı balosu, yeni yılın artık resmî olarak kutlanacağının habercisiydi. Yılbaşı balosu düzenleme ve sabahlara kadar dostlarla oturup eğlenme şeklindeki yılbaşı kutlamaları halk arasında 1930’larda yaygınlaşmaya başladı.

    Bu yıllarda yeni yılın ilk günü resmî tatil ilan edilmemiş olduğu için, yılbaşı ertesi herkes işine gücüne giderdi. Yılın ilk günü devlet daireleri, çarşı pazar ve dükkanlar da açık olurdu. 1935 yılında çıkarılan bayram ve tatilleri düzenleyen 2739 sayılı kanunla resmî tatil günü olarak kabul edilince, yılbaşı toplumun geniş kesimlerince benimsenen ve coşkuyla kutlanan bir bayrama dönüştü.

    PİYANGO ÇEKİLİŞLERİ

    Zat-ı âlinize de
    isabet edebilir!

    1939’dan itibaren kâr ya da hayır amacıyla düzenlenen nakit veya eşya ikramiyeli piyangoların modası hiç geçmedi, 1931’den sonra yılbaşı özel çekilişleri büyük ilgi gördü.

    Osmanlı İmparatorluğu’nda piyangolar Batı kökenli hemen herşey gibi önce levantenler ve gayr-i müslimler arasında başlar. İlk piyango “Ermeni Katolik Milleti Batrikhanesi” tarafından bir eşyapara karma piyangosu şeklinde tertip edilir. Bu tarihten itibaren gerek gerek kâr, gerekse hayır maksatlı, nakit ya da eşya ödüllü birçok piyango düzenlenir. 1855’te yabancı piyango biletlerinin yurda sokulmasının yasaklanmasıyla başlayan kısıtlamalar Sultan Abdülmecid döneminde her türlü piyangonun “külliyen men’i” ile sonuçlanır. Ancak yasak uzun sürmez, 1861’de tahta çıkan Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarında piyangolar yeniden başlar. 1880’li yıllara gelindiğinde, piyangoların kişisel çıkar amaçlı olanları yasaklanır, genel hayır amaçlıları ise izne bağlanır.

    Sonraki yıllarda Macar, Alman, Avusturya, Bulgar piyangoları gibi izinli yabancı piyangolar, İzmir Osmanlı Piyangosu gibi mahalli piyangolar, Ziraat Bankası ve Donanma Cemiyeti piyangoları gibi kurumsal piyangolar, Türk Ocağı Piyangosu gibi karşılığı nakit olmayan piyangolar tertip edilir. Bankalar ise 1930’ların başlarından itibaren keşide sahiplerinin katılabildiği nakit (altın ve para) ve eşya (ev-apartman dairesi, otomobil vs.) gibi “tasarrufu teşvik ikramiyeli” piyangolar düzenlemeye başlar, bu rüzgar 1975’deki yasaklamaya kadar sürer.

    Cumhuriyetin ilk piyangosu Türk Tayyare Cemiyeti’ni desteklemek amacıyla düzenlenir; 1 Temmuz, 15 Eylül, 15 Aralık 1925 tarihlerinde yapılan çekilişlerin büyük ikramiyesi beş bin liradır. 9 Ocak 1926’da çıkartılan kanunla piyango düzenleme yetkisi Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilir “Tayyare Piyangosu” adı altındaki ilk çekiliş ise 9 Nisan 1926 tarihinde gerçekleştirilir. İlk çekilişte 10 bin lira olan ödül, altıncı çekilişte 100 bin liraya kadar yükselir. 1929 bunalımının etkisiyle piyango gelirleri düşünce, 1931’de tek-özel çekiliş usulü getirilir. 31 Aralık 1931’de Tayyare Piyangosunun ilk özel yılbaşı çekilişi düzenlenir, çok zengin ikramiyeler dağıtılır. Bu tarihten itibaren bu özel çekilişler Yılbaşı Piyangosu olarak anılacaktır.

    5 Temmuz 1939’da kurulan Milli Piyango İdaresi piyango düzenleme yetkisini devralır, ilk çekilişini 11 Kasım 1939 tarihinde yapar. Aynı yıl İstanbul’da 193, Ankara’da 27 bayi bulunmaktadır. İstanbul’ daki bayiler arasında en ünlüleri Nimet Abla, Tek Kollu Cemal, Uzun Ömer ve Cüce Simon’ dur. Milli Piyango halk arasında çok uzun yıllar Tayyare Piyangosu, olarak anılmaya devam edecektir.

  • Düşmanı ateşle, vatandaşı sansürle susturmak lazım

    Düşmanı ateşle, vatandaşı sansürle susturmak lazım

    Savaşın başlamasıyla birlikte, Osmanlı Devleti de her türlü askerî ve sivil haberleşme-yazışmaya ağır sansür uygulamaya başladı. 1914’ten itibaren kurulan sansür heyetlerinin damgalarını taşıyan mektup ve kartların, nadir bulunan örnekleri…

    1. Dünya Savaşı’yla birlikte, her ülkede olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde de her türlü posta ve muhaberata askerî sansür uygulandı. Sansür konusu Batı ülkelerinde başlıbaşına bir literatür yaratmış olmasına karşın, ülkemizde yeterince araştırılmayan konular arasında yer alır.

    Özgürlük anlamında gelişmiş toplumlarda yargılanan sansürün, milat öncesine ulaşan bir geçmişi vardır. Kelime kökenini eski Roma’daki devlet görevlisi “Censor”dan alan sansür, “toplumların devamlılığını sağlamak amacı ile düzeni bozan(!) faktörlerin ortadan kaldırmasına yönelik kontrolün sağlanması” olarak tanımlanmıştır.

    Çifte sansür

    28 Eylül 1918 tarihinde İstanbul Cibali Tütün Fabrikası’na gönderilmiş, üzerinde “İstanbul, Askeri Sansür Heyetince Kapatılmıştır” (yeşil) ve “İstanbul, Sansür Heyetince Kapatılmıştır” (kırmızı) iki sansür etiketi bulunan, ön yüzü Fransızca yazılı mektup zarfı.

    Sansür uygulamaları Batı dünyasının hemen her ülkesinde kendisini şu veya bu şekilde yaşanmıştır. 1300’lü yıllarda İspanya ve Venedik’te elle yazılan “haber mektupları”nın ancak hükümet tarafından sansür edildikten sonra dağıtılması, 1546’da Paris’te Sorbonne Üniversitesi’ni sansürleme işiyle görevli Etienne Dolet’nin dini ve devleti eleştiren kitapları dağıtan birine göz yumduğu için hükümet tarafından yaktırılması, 1569’da basma haber mektupları yayınlayan Nicole Franco isimli habercinin Papa B. Pierre tarafından astırılması, geçmişten bu yana kitap ve mektuba uygulanmış sansür ve cezaların şiddetini gösteren örneklerdendir.

    Posta “denetim” ofisi 20 Kasım 1914 tarihinde, bünyesinde yurtdışı muhaberatın denetim hizmetini sürdürmek üzere yeni bir bölüm oluşturulan Galata Postanesi. Abdullah Biraderler.

    Avrupa’da 1444’de icat edilen matbaa, Osmanlı Devleti’ne 285 yıl sonra (1729) girebilmiş ve ancak belirli kitapların basımına izin verilmişti. Günlük hayatın pek çok faaliyetine karıştığı için yayın ve haberleşmenin yanı sıra posta sistemine de uygulanan sansür, Sultan II. Abdülhamid döneminde doruğuna eriştikten sonra; 17 Temmuz 1324/1908 tarihinde bütün posta ve telgraf merkezlerine gönderilen tamimle kaldırılmıştı: “Kanun-ı Esasinin resmen ilanıyla posta ve telgraf mülakalat ve matbuatının (sansürün) cümlesinden azade olmağla bu babta zinhar bir yanlışlık vukuuna meydan verilmemesi…”

    İttifak serisi Savaş sırasında sansür sadece Osmanlı Devleti’nde değil, bütün Avrupa ülkelerinde uygulanıyordu. 21 Ekim 1918 Almanya çıkış damgalı ve Almanca sansür mühürlü “İttifak” kartı.

    2 Ağustos 1914 günü oluşturulan Osmanlı-Almanya it- tifakını takiben, İtilaf Devletleri’ne harp ilan edildiğinde aslında hiç de hazır değilken harbe giren Osmanlı Devleti, seferberlik ilanıyla birlikte askerî kontrol ve denetimi sağlamak üzere devlet düzeninde yine bir seri değişiklikler yaptı. Bunlar arasında, savaş süresince mektup, telgraf, gazete, vs. yapılacak posta ve muhaberata, her türlü yazışmaya fiilen sansür uygulanması da vardı

    1.Dünya Savaşı “İttifak Serisi”ne dahil olan 11 kartpostaldan üzerinde Enver Paşa fotoğrafı bulunanı. “İstanbul, Sansürce Muayene Olunmuştur” mühürlü posta kartı 1915 senesinde İstanbul’dan Almanya’ya gönderilmiştir.

    Karargah-ı Umumi İkinci İstihbarat Şubesi ile Dahiliye Nezareti hemen birlikte çalışmalara başladı. Çok geçmeden de Harbiye Nezareti’nin emri ile her türlü matbuat ve muhaberatta askerî sansürün kuralları belirlendi. 7 Ağustos 1914 tarihli İkdam gazetesinin birinci sayfasına konulan “Başkumandanlık Vekâlet-i Celilesi” kaynaklı Tebligat-ı Resmiye’de nelerin sansür edileceği ana hatlarıyla belirtildi ve uygulamanın da hemen o gün başladığı resmen bildirildi.

    İlk sansürlü kartpostal 6 Kasım 1914 tarihinde Amerika’dan İstanbul Kınalıada’ya postalanan, 14 Aralık 1914 tarihinde adresine ulaşan , “Galata:-4, Sansürce Muayene Olunmuştur” mühürlü kartpostal. Bu, 1. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu’nda görülen ilk sansür mühürlü karttır.

    Ne var ki posta ve her türlü muhaberatta başlayan sansür uygulaması, sıradan yurttaşlar için alışılmış bir durum olsa da, teşkilat açısından yeterli deneyime henüz sahip olmayan uygulayıcı kişiler yüzünden birçok sorunu da beraberinde getiriyordu. Askerî birliklere ait haberleşmenin denetimi, bu konuda oldukça deneyimli “Sahra Postası” ve görevlilerinin varlığı nedeniyle problemsiz şekilde uygulanırken, imparatorluğun geniş topraklarında yaşayan gayrimüslim halk yabancıların yazışmalarının denetimi, dil bilen eleman azlığı nedeniyle sıkıntı yaratıyordu. O kadar ki Almanya, savaşın ilk üç ayı boyunca yurtdışından gelen tüm yazışmaların incelenmesi için bir tercüman görevlendirmişti.

    Heyetler çalışıyor

    “Halep Askeri Sansür Heyetine ait. Muayene Olunmuştur” ibareli damga, Osmanlı Halep’ine ait bilinen beş sansür mühründen biridir ve 1. Dünya Savaşı kullanılmıştır.

    Osmanlı Devleti, yurtiçi mektuplar ile askerî sansür ofislerinden gelen tüm mektupların muayenesi için özel bir “Askerî Sansür Birliği” kurulmasına karar vererek, 16 sayfa içinde 61 maddeden oluşan bir “Sansür Nizamnamesi” yayınladı.

    Öncelikle imparatorluk içindeki yabancı posta servisleri kapatılmaya başlanıp, tüm posta trafiğinin Osmanlı idaresince gerçekleşmesi sağlandı. 20 Kasım 1914 tarihinden itibaren ise İstanbul’da açılan iki yeni özel bölüm ile İstanbul’a (Galata Postanesi) gelen ve İstanbul’dan çıkan (Sirkeci Postanesi) bütün muhaberat sansür tarafından kontrol edilmeye başlandı. Yurtdışından gelen mektuplar İstanbul’dan başka Kudüs, Hayfa, Halep, Şam, Beyrut, Bağdat gibi büyük posta merkezlerinde de kurulan özel bir sansür komisyonu tarafından da denetleniyordu.

    “Beyoğlu Sansür Heyeti-3” mührü ile sansürden geçmiş ve 14 Ekim 1917 tarihinde Almanya’dan İstanbul’a çekilmiş Almanca telgraf.

    Yurtdışı haberleşme sansür merkezleri sadece İstanbul, Bağdat ve Beyrut’ta bulunduğundan diğer sansür merkezleri, yurtdışına gidecek mektupları bu merkezlerden birine yollamak zorundaydı.

    Dersaadet’deki sansür heyeti, merkez komutanlığı vasıtası ile İstihbarat Genel Karargah Şubesi’ne bağlı olarak çalışmalara başladı. En üst makamı, Harbiye nezaretinin Beyazıt’taki Merkez Komutanlığı’ndaki organizasyon, sansür komisyonu ve müfettişlikler, sansür memurlukları ve yerel sansürlüklere kadar inerek teşkilâtlandırıldı. Organizasyon büyük şehirlerin posta ofislerinden başlayarak, askerî kontrolörlerin denetiminde ve sadece bu otoriteler tarafından iç muhaberatta işlem görecek şekilde organize edildi.

    “Gelibolu, Sansürce Muayene Olunmuştur” ibareli kırmızı sansür mührü ile, Çanakkale Harbi sırasında, 14 Mart 1915 tarihinde Gelibolu’dan Üsküdar’a gönderilmiş asker kartpostalı.

    Mevkii ve mevzilerdeki sansür heyetleri, bölgelerinde bulundukları askerî kumandanlıklarının, yığınak bölgelerinde ise ordu kumandanlıklarının emrine tâbi olarak, subay ve askerî görevlilerinin ise bölüm komutanlıklarınca sansür edilmesi kararı alındı.

    Askerî birliklerin bulunmadığı yerlerde kontrol ve sansür görevi, en büyük mahalli amirin başkanlığındaki bir heyet tarafından; vilayet merkezlerinde valilikçe, sancaklarda mutasarrıflıkça, kazalarda kaymakamlıkça, köylerde ise muhtarlıkça yapılıyordu. 

    SANSÜR TALİMATNAMESİ

    Halkın moralini bozacak hiçbir ifade kullanılmayacak

    Osmanlı Sansür Talimatnamesi adıyla hazırlanan ve 61 maddeden oluşan metin, Viyana’da Avusturya Devlet Arşivi Memuru Peter Jung tarafından asıllarına uygun tercümeleri yapılmış halde hazırlandı. Osmanlıların harbe girmesinin hemen ardından, orijinal belge ve metinleri “Çok Gizli” damgalı olarak bir kurye aracılığıyla İstanbul’da bulunan Alman Subayı Rittmeister Victor Basch’a ileten Peter Jung’un bu çalışma ve araştırmaları Avrupa’daki tek örnektir.

    İşgalin damgası Bursa’nın işgal yıllarında Yunan ordusu tarafından kullanılan ve üzerinde “Sansür. Yunan Ordusu” yazıllı mühür bulunan mektup zarfı, 21 Haziran 1921 tarihinde Bursa’dan İstanbul’a gönderilmiştir.

    Bu metne göre mektup, telgraf, gazete, dergi, paket, sinema ve tiyatro eserlerine sansür getiriliyordu. Basında da tüm sansür kuralları geçerliydi. Gazete ve dergileri ilgilendiren kurallar o kadar katıydı ki, gün içinde ekstra veya ikinci baskı yapmaları yasaklanıyor, yeni gazete ve dergilerin yayınına izin verilmiyordu. Sinema ve tiyatrolar gösterime girmeden evvel sansür heyetine sunulacaktı.

    Bilinen tek örnek Doğu illerindeki ayaklanmalar nedeniyle Cumhuriyet’in ilk yıllarında kullanılan “Silvan. Sansürce Muayene Olunmuştur” sansür mührü ile 23 Eylül 1926 tarihinde Silvan’dan İstanbul’a gönderilmiş mektup. Bu, Silvan’a özel bilinen tek sansür mührüdür .

    Sabah ve akşam baskılarının sansür müfettişliğine iletilmesi için zaman tayin ve kısıtlaması getirilmişti. Mektuplar ve her türlü yayın içinde, Osmanlı İmparatorluğu ve askerî durumuyla ilgili cümlelerin yer alması, iç ve dış politika ile ilgili haberler, mâli ve ticari durumlar, büyük felaket veya kazaları bildiren haberler, halkın morali üzerinde olumsuz etkisi olabilecek tren ve gemi kazaları, büyük yangınlar gibi olaylarla ilgili haberlere izin verilmeyecekti.

    Mektuplarda anlamsız söz ve işaretlerin kullanılması da yasaktı. Şifre yalnızca devletin iç ve dış haberleşmelerinde kullanılabilirdi. Dost ülkelerin, tarafsız ülkelerin ve İttifak Devletleri’nin temsilciliklerinin kendi bakanlıklarıyla, kendi diplomatik temsilcilikleriyle ve tarafsız dış ülkelerle şifreli haberleşme yapmalarına izin verilmişti.

    Ankara Hükümeti 12 Ağustos 1922 tarihinde Kayseri ‘den İstanbul’a Ankara üzerinden gönderilmiş mektubun üzerindeki “T.B.M.M. Sansür Müfettişliği” sansür mührü, Ankara Hükümeti döneminde kullanılmıştır.

    İmparatorluk sınırları içinde tüm muhaberat açık olarak postaya veriliyor, sansür heyetince kontrolden geçtikten sonra sansür mührü vurularak gideceği yere sevkediliyordu. Mektubu gönderen şahıs, adresin dışında mektubun içinde kullanılan lisanı da zarfın üzerine yazmak zorundaydı. İmparatorlukta yaşayan değişik etnik gruplar nedeniyle haberleşme Türkçe, Arapça, Ermenice, Rumca, İbranice, İspanyolca, Almanca, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Macarca, Sırpça, Bulgarca, Portekizce, Rusça olmak suretiyle 17 dilde yapılabiliyordu. Dolayısı ile sansür heyetlerinde görev yapan kişilerin lisan bilen emekli askerî personelden olmasına özen gösterilecekti.

    İster sivil ister askerî olsun, her türlü muhaberatta bu kurallara uymaya azami itina gösterilecek, sansür memurları görevlerini hakkıyla yapacaklardı. Enver Paşa’ya politik düşmanlarınca yollanmış, ağır hakaretler ihtiva eden iki ayrı mektubun incelenmeden sansürden geçmesi nedeniyle, iki sansür görevlisinin kısa bir duruşmayı takiben mahkeme kararı bile beklenmeksizin görevi ihmal suçuyla asıldıkları ve İstanbul (Sirkeci) Büyük Postanesi önünde ibret-i alem için 24 saat boyunca asılı bırakıldıkları kayıtlara geçmiştir.

    Son posta sansürü

    2. Dünya Savaşı sırasında Doğu’daki 1941 ve 1943 isyanları gerekçesiyle uygulandığı görülen “Sansör Edilmiştir” ibareli mühür. Bu sansür damgası, Türkiye’deki son posta sansür mührü örneklerindendir.

    1. Dünya Savaşı süresince, gerek Osmanlı toplumunda ve gerekse harbe katılan tüm ülkelerde posta ve muhaberatta uygulanan askeri sansür, 14 Kasım 1918’de Mondros Mütarekesi’nin ardından kaldırıldı ve postaneler yazışmaları kapalı zarf içinde kabule başladı. Bu tarihe gelindiğinde Osmanlı toplumu geride kalan elli yılın hemen hemen tamamını, haberleşme ve haber alma hürriyetini elinden alan sansürle yaşayarak geçirmişti. “İşgal Dönemi” başlamasıyla bu defa her türlü muhaberat, işgal bölgelerine göre; İngiliz, Fransız, Yunan “Askeri İşgal Birliği” sansürlerine uğradı. Aynı dönemde başlayan Milli Mücadele ve TBMM’nin açılışı ile anayurtta kalan bölgelerde 1920-1923 yılla- rında “Ankara Hükümeti Sansür” mühürleri kullanılacaktı. Cumhuriyet Döneminde ise, 2. Dünya Savaşı ve Şeyh Sait isyanı dönemlerinde özellikle Doğu illerimizde “sansürce muayene olunmuştur” uygulamasına nadiren de olsa başvurulacaktı.

  • Tarih olan bayram yerleri

    Tarih olan bayram yerleri

    Eskiden hemen her semtte kurulan bayram yerleri, özellikle çocuklar için dört gözle beklenen bir eğlenceydi.

    Dostluk ilişkilerinin güçlendiği, hoşgörünün arttığı bayramlar beraberinde bir dolu gelenek yaratmış, çocuklara para ve armağanlar vermek, komşu ve akrabaları ziyaret etmek ve uygun alanlara kurulmuş bayram yerlerine gitmek…

    Tarih olan bayram yerleri
    Bayram yerleri, Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde dolup taşan, kocaman boş arsalara kurulan, biraz panayır, biraz da sirk misali delidolu mekânlardı.
    Tarih olan bayram yerleri

    Şimdilerde bazı şehirlerin köşesinde bucağında bir iki numunelik bayram yeri kaldı ama eskiden hemen her mahallede bayram yeri vardı. Şeker ve Kurban Bayramı geldiğinde bu yerler dolup taşar, çayırlarla kaplı kocaman boş arsalara kurulan; biraz panayır, biraz da sirk misali bu delidolu mekânlar çocuklar için adeta birer cennetti. El öpmüş, bayram tebriklerini bitirmiş, üstelik çil çil harçlıklarını ceplerine koymuş çocuklar, gıcır gıcır ayakkabılarından sesler çıkarta çıkarta bu meydanlara koşardı.

    Tarih olan bayram yerleri

    Bayram yerlerinde yer alan rengârenk dönme dolaplar, salıncaklar, atlıkarıncalar, tahterevalliler, çarpışan otolar, korku tünelleri, dönen uçaklar, güldüren aynalar ve elbette salıncaklar bayram yerlerinin en sevilen eğlenceleri arasındaydı. Salıncaklarda iki yanda yer alan üçer kişi iplerin yardımıyla sallanmaya yardımcı olur ve kendilerine bahşiş verilirdi. Salıncaklarla yarışmalar da yapılırdı. Çok yüksek olan bu tür salıncakların en üstüne nar, armut, elma, portakal gibi yemişler asılır, kim salıncakta en yükseğe erişirse bu yemişleri eliyle ya da ağzıyla koparır, en çok meyve kopartan da o yarışın birincisi olurdu. Dönme dolapların ise bir büyüğü, bir de çocuklar için küçüğü olur, çocuklar için küçük olanı elle döndürülürdü.

    Tarih olan bayram yerleri
    Osmanlılar döneminde bütün imparatorluk coğrafyasında kurulan irili ufaklı bayram yerlerinin çizimleri çok sayıda kartpostalda kullanıldı.

    Bayraklarla donatılmış büyücek çadırların önünde, oyun ve gösteri çığırtkanları yer alırdı. Yüksek yerlerden halk topluluklarına seslenen çığırtkanlardan bazıları ellerindeki çıngırakları çalıp, meraklandırıcı veya komik sözlerle gelenleri etraflarına toplar, bazıları da hokkabazlık yaparak kalabalığı çekmeye çalışırdı. Bayram yeri içinde yer alan bu çadırların kiminde kantolar, düetolar, kuklalar, palyaçolar, akrobatlar, maymun oynatanlar ile çeşitli cambaz gösterileri yapılırken, kimi çadırlarda su dolu küvet içinde deniz kızı, masa üzerinde kesik baş gösterileri sergilenir, Şahmeran denen kocamış yılanlar ve terbiye edilmiş vahşi hayvanlar teşhir edilirken, kimi çadırlarda da çıngıraklı süslü, eşeklere ve midilli atlarına binilirdi.

    Tarih olan bayram yerleri
    Bayram yerlerinin en gözde eğlencelerinden biri de salıncaktı.
    Tarih olan bayram yerleri
    1924’te Trabzon’da kurulan bayram yeri

    Eski İstanbul’da değişmez bayram yerleri arasında; Tophane Alanı, Atmeydanı, Cinci Meydanı, Kadırga, Aksaray, Yenikapı, Edirnekapı, Vefa Meydanı, Şehremini, Yenibahçe, Kasımpaşa, Kulaksız, Beşiktaş, Ihlamur, Çemberlitaş, Anadoluhisarı, Üsküdar Doğancılar, Bağlarbaşı, Kadıköy Çukurbostanı, Haydarpaşa, Kuşdili, Bülbül Deresi, Yoğurtçu Çayırı en gözde olanlarından idi. Şehrin en büyük bayram yeri ise Beşiktaş’ta Ihlamur semtinde kurulup Topağacı’na kadar uzayanı ile Tophane’deki bayram yeri idi.

    Tarih olan bayram yerleri
    Bayram yerleri, yeni elbiselerini giymiş, ceplerini harçlıkla doldurmuş çocuklar için adeta cennetti. 1958 yılında çekilen bu fotoğrafta da İstanbul’da kurulan bir bayram yerinde çocuklar görünüyor.
    Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
    Tarih olan bayram yerleri
    Manisa’nın Turgutlu ilçesinde kurulan bayram yerinde dönme dolaba binenler ve sıra bekleyenler.
    Fotoğraf:R.Sertaç Kayserilioğlu arşivi

    İstanbul Hatırası isimli kitabında Afif Yesari 1930’lu yıllardaki çocukluğunun Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki bayram yerini şöyle anlatıyor: “Kuşdili Çayırı’na uzanan cadde üzerinde, solda, şimdi Elektrik Santrali olan yerdeki boş arsa, çocukluğumun Kadıköyü’nde Bayramyeri idi. Kayık salıncaklar, dönme dolaplar, bir çeşit teleferik benzeri meyilli tellerden kaydıraklar, çadırlarda çeşit çeşit meraklı gösteriler, hokkabazlar, ateş yiyenler, kılıç yutanlar, yılan oynatanlar, daha neler, neler”.

    Tarih olan bayram yerleri
    İstanbul’da bayram yerinde kurulmuş atlıkarınca. 50’li yıllar.
    Fotoğraf: Foto Üstün, Cengiz Kahraman arşivi

    Bayram yeri gezgin satıcılarının sattığı yiyecekler arasında çeşitli macunlar, düdüklü horoz şekeri, elma şekeri, renk renk çubuk şeker, şerbet, dondurma, kurabiye, gevrek, keten helvası, koz helvası, kâğıt helvası, pekmezli su muhallebisi, kuş lokumu, Şam tatlısı vardı. Çocukların en çok ilgisini çeken satıcılar ise genellikle tahtadan, tenekeden, deriden ve pişmiş topraktan yapılmış, ilginç bir biçimde boyanıp aynalarla bezenmiş Eyüp oyuncakları satan oyuncakçılardı.

    Sonra şehirler büyüdü, kalabalıklaştı. İstanbul’da Tophane, Beşiktaş, Topağacı, Kadırga, Şehzadebaşı, Üsküdar, Bağlarbaşı, Anadoluhisarı çayırlarında kurulan bayram yerleri tarih oldu. Sayısız bayram hatırasıyla dolu bu meydanlar bugün beton yapıların işgâli altında ve eski güzelliklerinden eser kalmadı.

    Tarih olan bayram yerleri
    Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
    Tarih olan bayram yerleri
    1940’ta Ankara’da kurulan bayram yeri.
    Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
    Tarih olan bayram yerleri
    Bayram yerlerinde yalnızca lunapark eğlenceleri olmaz, bazen açık havaya bazen çadırların içine kurulan sahnelerde dansçılar ve müzisyenler de hünerlerini sergilerdi. Edirne Sarayiçi’ndeki bayram yerinde genç bir dansöz üç genç müzisyenle sahne almış. Yıl 1972. Fotoğraf: Ozan Sağdıç, R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
    Tarih olan bayram yerleri
    İstanbul’un en ünlü bayram yeri Kadırga’daki Cinci Meydanı’nda kurulurdu. Fotoğrafta, soyadıyla müsemma cambaz Rıfat Telgezer’in gösterisini izleyen kalabalık görülüyor. 1940’lı yıllar. Fotoğraf: Ozan Sağdıç R. Sertaç Kayserilioğlu arşivi
    Tarih olan bayram yerleri
    Bir bayram yerinde çocuklar gibi büyükler de eğleniyor.
    Fotoğraf: Cengiz Kahraman arşivi
  • Önce vatan sonra kupa

    Önce vatan sonra kupa

    Bu sezon 19. şampiyonluğunu kazanan Fenerbahçe’nin tarihi hem sportif başarılardan hem de kahramanlık hikayelerinden yana zengin. Kulübün ilk tüzüğünün ikinci maddesi, kurucularının vatan savunmasında üstlendikleri rolün en önemli tarihsel kanıtını sunuyor.

    Sultan 2. Abdülhamit döneminde, Müslüman Türkler için cemiyet kurmak ve mevcut cemiyetlere üye olmak yasaktı. O yıllarda futbol Müslümanlar tarafından günah sayıldığından, özellikle İstanbul’da gayrimüslimler, Levantenler ve Avrupalılar tarafından ilgi görüyor, Kadıköy’ün çayırlarında top koşturan İngilizlere ancak Rum gençleri eşlik edebiliyordu.

    Ülkemizde ilk futbol maçları 1870’li yıllardan itibaren önce İzmir ve o dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu toprakları içerisinde yer alan Selanik’te oynanmaya başlamıştı. 1894 yılında İzmir’de İngilizler tarafından kurulan “Football Club Smyrna” takımını, 1897 yılında İstanbul’da, İngiliz, Rum ve Ermeni gençlerinden meydana gelen “Kadıköy Football Association” takımının kuruluşu izleyecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk şampiyon kadrosundan Ahmet İzzi Bey Çanakkale’de şehit düştü.

    Futbola düşkün Türk gençleri futbol takımı kuramıyor, Müslüman kimlikleriyle varolan takımlara giremiyordu. Bu hevesli gençlerden bazıları takma isimlerle yabancı takımlarla sahaya çıkıyordu ama sayıları iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Çoğu, yabancılar arasındaki maçları izleyip iç geçirmekle yetinmekteydi.

    1907 yılının bir bahar akşamüstü, futbol tutkunu Kadıköylü üç genç bugünkü Şükrü Saraçoğlu Stadı’nın yükseldiği Papazın Çayırı’nda yabancı takımların bir maçını izlemiş Moda’daki evlerine doğru yürüyorlardı. Nurizade Ziya Bey (Songülen), Ayetullah Bey ve Necip Bey (Okaner) adlı üç gencin de aklında aynı soru vardı: “Neden biz de bir takım kurup onların karşısına çıkmayalım?”

    Önce vatan sonra kupa
    Gayemiz, gençleri savaşa alıştırmak
    Kulübün takip ettiği maksat ve gaye, memlekette terbiye-i bedeniye ve fikriyenin tamimine çalışmak ve şübbân-ı vatanı mübâreze-i hayata ve meşâkk ve esfâr-ı askeriyeye alıştırmaktır (Kulübün kuruluş amacı, ülkede bedensel ve zihinsel eğitimin yayılmasına çalışmak, vatan gençlerini hayat kavgasına, zorluklara ve savaş şartlarına alıştırmaktır).
    Önce vatan sonra kupa

    Yolda başlayan bu sohbet Necip Bey’in Moda Beşbıyık Sokak’taki evine (bugünkü Lütfü Bey Sokak’ın olduğu yerde) geldiklerinde bir kulüp kurma fikrine dönüşmüştü. Hararetle konuşmayı sürdürdüler. En önemli mesele para meselesiydi. Aileden zengin Nurizade Ziya para işini halledeceğini söyledi. Sıra takımın ismine gelmişti. Oturdukları salonun penceresinin tam karşısında Fenerbahçe Burnu ve üzerindeki mehtap görünüyordu. Ayetullah Bey, “Şu güzelliğe bakın” deyince üçü de manzaraya baktı ve hepsinin ağzından aynı isim döküldü: Fenerbahçe.

    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa Fenerbahçe futbol takımının 10 Eylül 1909’da Strugglers’i 1-0 yenerek kazandığı ilk kupa.
    Önce vatan sonra kupa
    İlk iki kupa 1911-1912 sezonunda İstanbul Lig’ini birinci bitiren Fenerbahçe’nin ilk şampiyonluk kupası.

    Kulübün ilk rengi olan sarı-beyaza da karar verilince Fenerbahçe efsanesinin doğuşu tamamlanmış oldu. Ertesi gün Beyoğlu’ndaki meşhur Baker mağazasından forma, şort, top ve ayakkabı alınacak, Galata’daki bir matbaaya antetli zarf ve kağıt siparişi verilecekti.

    Önce vatan sonra kupa
    Fenerbahçe’nin ilk amblemini 1910’da Topuz Hikmet tasarlamıştı.

    23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesi bütün ülkede sevinçle karşılanırken, halk Meclis-i Mebusan adlı Millet Meclisi’nin kurulmasıyla gelen özgürlükleri kutluyordu. Ülkeye gelen özgürlükler arasında dernek kurma özgürlüğünün tanınması da vardı. Bir jimnastik kulübü olarak 1903 yılında kurulan ve daha sonra kovuşturmaya uğrayıp “futbol oynamamak kaydıyla” özel izin verilen Beşiktaş ile Fransız Mektebi Takımı hüviyetiyle bir futbol kulübü olarak 1905 yılında kurulan Galatasaray yasal birer kuruluş durumundaydı. Meşrutiyetle birlikte o güne kadar varlıklarını kayıtlara geçiremeyen diğer Türk kulüpleri, tescil işlemlerini yaptırarak resmi birer kuruluş haline gelmeye başladılar.

    Fenerbahçe Futbol Kulübü kurucu üyeleri de Nurizade Ziya Bey (Songülen) başkanlığında Üsküdar Mutasarrıflığı’na müracaat ettiler ve 24 Aralık 1908 Cuma günü kulüp kuruluşlarını mutasarrıflığa onaylattılar. Fenerbahçe Futbol Kulübü’nü takiben; Vefa, Anadolu, Beykoz futbol kulüpleri de 1908 senesinde kuruluşları onaylanan öncü Türk futbol kulüpleri arasında yerlerini aldılar.

    Fenerbahçe Futbol Takımı, 1909-1910 sezonunda ilk kez katıldığı “İstanbul Şampiyonluğu Ligi”ni 1911-1912 döneminde hiç yenilmeden kazandı. Bu ilk şampiyonlukla İngiliz ve Rum takımlarının şampiyonlukları sona erdi ve bu tarihten itibaren Türk futbolundaki şampiyonluklar artık tamamen Türk takımlarının tekeline geçti.

    ‘Fenerbahçe asi kuvvetlere silah ve cephane yolluyor’

    Mücadele yeşil sahalarla sınırlı değildi fenerbahçe için. İlk şampiyon kadrodaki futbolculardan Sadık, Ahmet İzzi ve Arif Beyler Çanakkale’de şehit olmuş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu’ya silah aktarmada sporcu ve üyeler etkin bir rol oynamıştı.

    Bu harekâtın ilk merkezi, aynı zamanda askerî depo olan Haydarpaşa’daki Askeri Tıbbiye binasıydı. Fenerbahçe üyelerinin büyük bölümünü oluşturan tıbbiye öğrencileri, işgal kuvvetlerince el konulmuş cephaneyi Selimiye Kışlası’ndan çalarak Tıbbiye binasına gizliyor, geceleri Karacaahmet Mezarlığı’ndan sırtlarında taşıyarak Dereağzı’ndaki kulüp binasına ulaştırıyordu. Sandallarla Moda Burnu açıklarındaki taka ve mavnalara boşaltılan malzeme, buradan Boğaz’ı geçip Karadeniz’e açılarak, Anadolu Hükümeti’nin tek iskelesi olan İnebolu’ya ulaşıyor, oradan da Anadolu içlerine gönderiliyordu.

    Önce vatan sonra kupa
    Kurtuluş Savaşı’nda Fenerbahçe üyelerinin Anadolu’ya silah kaçırmasını anlatan bir canlandırma kulubün müzesinde bulunuyor.

    “Futbolda 50 Yıl Yaşadıklarım” adlı kitapta Yavuz İsmet (Uluğ) konuyla ilgili anılarını şöyle anlatır: “Tıbbiyenin beşinci sınıfına gelmiştim. Fenerbahçeli futbolcu, atlet, boksör 14 sporcu Selimiye Kışlası’nın cephanelerine dadanmıştık. Gece olduğu zaman sessizce, başında nöbet beklenen cephaneliklere sokuluyor, mavzerleri teker teker çalarak sırtımızdaki çuvallar ile İbrahim Ağa Çayırı’na taşıyorduk. Çayırda milislerimizle buluşup silah çuvallarını onlara teslim ediyorduk. Onlar da Atatürk ordularına ulaştırmak üzere Karadeniz sahillerine götürüyorlardı. Cephaneliklerden silah çalmamız aylarca sürmüştü.”

    İşgal ordularının komutanı General Harrington’ın 1920’de kulübün kapısına 2,5 ay süreyle kilit vurması da Fenerbahçe’nin milli mücadeleye verdiği desteğin kanıtlarından sayılmalıdır. Generalin kulübe yolladığı kapatma kararında şu üç madde vardır:

    1- Fenerbahçe Kulübü, İttihat ve Terakki Fırkası’nın bir şubesi olup, siyasi faaliyetler için maske olarak kullanılmaktadır.

    2- Fenerbahçe Kulübü, Müttefik Kuvvetler’e karşı düşmanca tutum izlemektedir.

    3- Fenerbahçe Kulübü, Anadolu’daki asi kuvvetlere silah ve cephane sağlayıp asker göndermektedir.