Yazar: Serkan Seymen

  • Klarnetin Jimi Hendrix’i: Alaturkadan caz sahnesine

    Klarnetin Jimi Hendrix’i: Alaturkadan caz sahnesine

    1950’lerde Hamiyet Yüceses’ten Zeki Müren’e dek tüm assolistlerin ekiplerine almaya çalıştığı klarnet üstadı Saffet Gündeğer’in müzik yaşamı, caz sahnesine atılmasından sonra bambaşka bir rotaya girer. Avrupa ve ABD’de Okay Temiz’le verdikleri konserlerde ayakta alkışlanan Gündeğer, kendi ülkesinde pek bilinmez ve 1994’te huzurevinde vefat eder.

    Saffet Gündeğer’in müzikle ilgili büyük bir yeteneği olduğu daha kü­çük yaşlarda ailesinin dikkatini çekince, hayat boyu yürüye­ceği yol en baştan şekillendi. 1936’da Bandırma’nın önde gelen müzik hocalarından Sa­atçi Mehmet Efendi’nin kapısını çaldılar. Saatçi Mehmet Efendi, 13 yaşındaki Saffet’e ilk teorik bilgileri anlattı ve sonra onu hayatının ilk müzik aleti ke­manla tanıştırdı. İlk hocasıyla 3 yıl ders gördü Saffet Gündeğer.

    Kemanda çok başarılıydı, müzik hayatı boyunca zaman zaman bu enstrümandaki maharetini sergilemekten geri durmadı. Ancak askerlik çağına geldiğinde, elinde esas kari­yerini yapmasına yolaçacak klarneti vardı.

    Muzik_1
    Saffet Gündeğer, “Golden Clarinet” adlı albümünün kapak fotoğrafı için poz vermiş. Yıl 1970. (Mete Avunduk arşivi)

    Saffet Gündeğer askerliğini 2. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü dönemde Ankara’da Jandarma Bandosu’nda yaptı. O günün koşullarında tam 4 yıl süren askerlik, onun için başka bir okul oldu. Nefesli sazlara olan büyük hakimiyeti askerî birliğin dışında da duyulmuş; genç cumhuriyetin müzikal alandaki yenilik çabalarının sonucu kurulan Riyâseti Cum­hur Bandosu’nun şefi Veli Ka­nık’ın kulağına kadar gitmişti. Veli Kanık, müzik hayatına Osmanlı döneminde kurulan ve cumhuriyetin ilanıyla Riyâseti Cumhur Mûsiki Heyeti adıy­la Ankara’ya taşınacak olan Muzika-yı Hümâyun’da klarnet çalarak başlamış, Riyaseti Cumhur Bandosu şefliğine atanmıştı. Aynı zamanda şair Orhan Veli’nin babasıydı. Onun teşvikiyle Saffet Gündeğer de sınavlarını geçerek bando üye­leri arasına katıldı.

    Bando günleri kendisi için yepyeni bir kapı aralamıştı. Hem klarnetteki ustalığını geliştirecek hem de Batı müzi­ğiyle tanışacaktı. Bando resmî cenazelerde Chopin’in “Matem Marşı”yla yürüyor; verdikleri halk konserlerinde hareketli parçalarla Ankaralı dinleyici­leri coşturuyor; aynı zamanda radyo programlarıyla geniş bir kitleye de canlı yayınlanan konserler veriyordu. Bandır­ma’daki çocukluk günlerin­den halk müziğine, Balkan ve Roman ritimlerine kulak doygunluğu olan Gündeğer, Veli Kanık’tan öğrendiği Batı armonisiyle, klasik müziğin derinliğine varmıştı. En başta da Igor Stravinski’nin yapıtları kendisini derinden etkiliyordu. Ta ki önce Benny Goodman, sonra Charlie Parker ve hayatı­nı baştan sona değiştirecek bir başka isim John Coltraine ile, dolayısıyla cazla tanışana dek. Ancak oraya gelmeden önce de­vam etmesi gereken bir “okul” daha vardı. 1950’lerin başında Saffet Gündeğer ismi dönemin alatur­ka dünyasında bilinir olmuştu. 30 Eylül 1950’de gazetelerin 1. sayfa manşetlerinde Kore’de­ki savaş, arka sayfalarda ise o günlerin en tanınmış solistle­rinden Sevim Tanürek’in Saffet Gündeğer gibi üstatların yer aldığı fasıl heyetiyle vereceği konserin ilanları vardı.

    Bando günlerinin ardından yine hocası Veli Kanık’ın öne­risiyle 1952’de Ankara Radyo­su’nun sınavlarına girdi Gün­değer. Bu çok yetenekli genç klarnetçinin kabul edilmeme ihtimali zaten yoktu. Radyo günlerinde Cevdet Kozanoğlu, Fahri Kopuz gibi üstatlarla bi­raraya gelerek makam müziği­nin derinliklerine indi.

    50’li yıllarda Saffet Günde­ğer, Zeki Müren’den Müzeyyen Senar’a, Hamiyet Yüceses’e kadar tüm assolistlerin ekip­lerine almak için peşinden koştuğu, müzik bilgisinden istifade ettiği bir isim olmuştu. Alaturka dünyasında sadece bir icracı olarak değil, aynı zaman­da bestekar sıfatıyla da şöhret kazanmıştı. “Swing Kralı” adıyla bilinen caz klarnetçisi Benny Goodman’ı çoktan keş­fetmişti (1987’de Gösteri dergisi için Kürşat Başar’a verdiği çok nadir söyleşilerinden birinde Goodman için şöyle diyecekti yıllar sonra: “Benny Goodman’ı dinlediğimde benim ruhum dinleniyor, büyük bir coşku duyuyorum. Alaturka bana çok şey kazandırdı ama ben caza gönül verdim”.

    Muzik_2
    1950’lerde bir gazino programında Saffet Gündeğer klarnetiyle Zeki Müren’e eşlik ediyor. (Cengiz Kahraman arşivi)

    Gündeğer’in müzikal yaşamındaki dönüm noktası 1958’de yaptığı ilk ABD se­yahati oldu. Sonraki yıllarda defalarca ziyaret edeceği bu ülkede farklı kentleri dolaştı, caz kulüplerinde epey zaman geçirdi. Be-bop akımının doğuş yıllarında cazın anavatanında Charlie Parker’ı dinlediğinde ne hissettiğini 1975’te İsveç’te bir gazeteciye şöyle aktaracaktı: “Onun yanında ben bir hiçtim!”

    Bu ilk seyahatin etkileri belki de 1960 tarihli “Liman Yosması” filminde kendini gösterdi. Yönetmenliğini Şinasi Özkonuk’un yaptığı ve başrolle­rinde Avni Mutlugil, Aliye Rona, Işın Kaan ve Suzan Jaja’nın yer aldığı filmin müzikleri Gün­değer’e aittir. Konu gereği çok sayıda gece kulübü sahnesi olan filmde, Saffet Gündeğer de orkestrasıyla birlikte arka plan­da müzik icra ederken görülür. Bir yanıyla son derece oryantal ama diğer yandan alışılageldik kalıpların çok dışında swing yüklü, caz tınılı melez bir müzi­ği vardır filmin.

    Muzik_3
    İstanbul Radyosu’nun büyük üstadları “Bahriye Çiftetellisi” 45’liğinin kapağında sandal sefasında.

    Önce Ankara, 1955’ten itiba­ren de İstanbul Radyosu’nun kadrolu sanatçıları arasına giren, alaturka sahnesinde büyük isim yapan, yüzlerce bestesi seslendirilen Gündeğer; radyo ve konser programların­dan arta kalan zamanda caz plaklarının yanısıra çok farklı coğrafyalara uzanır. Uzakdoğu müziği de radarındadır; Japon, Tibet geleneksel müziklerinde ayrı bir cevher bulur. Kendi de­yimiyle “farklı farklı müzikler değişik kokulara sahip bambaş­ka çiçekler gibidir”, onun için ve hepsini koklamak mutluluk vericidir. Diğer yandan bir ayağı da Balkanlar’da ve Ortado­ğu’dadır. “O müziğin annesidir; şarkı söylerken sanki bir kuş gibi şakır” dediği Ümmü Gül­süm’ün büyük hayranıdır. Bu sebeple yolu çok defa Kahire’ye düşer; hayranı olduğu Ümmü Gülsüm’e uduyla eşlik etme şansı da yakalar.

    1970’te dinlediği bir plak ise onu çok etkiler: John Coltra­ne’in 1965’te kaydedilip ancak ölümünden sonra, 1968’te yayınlanan 29 dakikalık “OM” başlıklı kaydı. Anlaşılması ve dinlenmesi pek kolay olmayan bu “free jazz” klasiği, Günde­ğer’i kendi ifadesiyle “şoka” uğratır. Coltrane’in standart kalıpların dışına çıkarak gezindiği modal müzik yapısı, zihninde bir kıvılcım çakma­sına yolaçmıştır. Kendisinin hakim olduğu klasik musikinin makamları içinde Coltrane’in aradığı modalite halihazırda vardır. Dolayısıyla makamların içine onunki gibi bir caz tavrını yerleştirerek farklı bir müzi­kalitede gezinebilir, bambaşka ufuklara açılabilir. Coltrane’in aradığı, kendisinin zaten bildiği bir şeydir.

    Muzik_4
    Radyo konserlerinin nasıl kaydedildiğinin anlatıldığı 24 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde Saffet Gündeğer’den “klarnet üstadı” diye sözediliyor. (Volkan Özboz arşivi)

    Kafasını kurcalayan bu yeni sorular, 70’lerin ilk yarısından itibaren yolunu Okay Temiz’le kesiştirir. İki müzisyen, birlikte müzikal bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Okay Temiz, Gün­değer’in alaturka dünyasıyla sınırlı kalamayacak müzikal kıymetinin farkındadır. İs­kandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa ve ABD kentle­rinde verdikleri konserlerde Batılı caz dinleyicisi, sahnede oluşturulan kimyadan çok etkilenir. Gündeğer, verdikleri konserlerde dakikalarca ayakta alkışlanır. Saygın caz dergile­rinde “wah-wah pedalı” takarak kullandığı klarneti sebebiyle “klarnet çalan Jimi Hendrix” ya da “Türk Coltrane” tanımlama­larıyla övülür.

    Temiz ve Gündeğer 80’lerin sonuna kadar çeşitli zaman­larda sürdükleri birliktelikleri sonucu toplam üç plak kaydı bırakırlar geride. İlki 1974’ün Mart ayında Stockholm’de verdikleri ve bir sonraki yıl plak olarak basılan bir konserin kaydıdır. Davul ve diğer vurma­lılarda Okay Temiz, klarnette Saffet Gündeğer ve kontrbasta Björn Alke’den kurulu bir üçlü olarak yaptıkları kayıt “Turkish Folk Jazz” adıyla yayınlanır. Albümün arka kapağında yer alan müzik eleştirmeni Keith Knox imzalı yazıda “3 müzisyen serbest bir uçuşa geçerken sizi de yanlarına alıp uçuruyorlar” denirken; Gündeğer’in per­formansı için “Saffet’in müzi­kal birikimi o kadar geniş ki her şekilde tecrübelerinden istediği gibi faydalanabili­yor; bu da ona inanılmaz bir özgürlüğün kapılarını açıyor” yorumu yapılır.

    1976’da Okay Temiz, İstan­bul’da piyanist Johnny Dyani ile “Witchdoctor’s Son” albü­münü kaydeder. Bas gitarda Oğuz Durukan, saksafonda Gunnar Bergsten’in yanısıra Gündeğer de klarnetiyle yer alır albümde. Etnik caz kate­gorisinde bugün bir başyapıt olarak görülen albüm, yıllar içinde koleksiyoncuların iyi bir kondisyona sahip olanını bulmak için yüklü bir miktarı gözden çıkarabildikleri albüm­ler arasına girer. En son 2019’da yeni bir baskısı yapılır.

    Muzik_5
    Gündeğer, 1975’te Stockholm’de kaydedilen “Turkish Folk Jazz” albümündeki performansıyla Batılı eleştirmenlerin övgüsünü kazandı. (Mete Avunduk arşivi)

    Saffet Gündeğer’in Okay Te­miz ile birlikteliklerinin tarihe kalan son kaydı ise 1982’de­dir. Bu defa yanlarında kimse olmadan başbaşadırlar. Albüme farklı bir isim koymayıp sadece kendi adlarını kullanmayı tercih ederler. Albümde Okay Temiz davulun ve farklı türde perküsyonun yanında synthesi­zer kullanırken, Saffet Gün­değer klarnetin yanısıra ut ve kemandaki ustalığını sergiler.

    Bugün Saffet Gündeğer’den geleneksel tarzda kaydettiği birkaç albüm ve 45’lik kaldı ge­riye. Bunun dışında isminin iyi bilindiği Yunanistan’da basılan iki plağı var. TRT arşivlerindeki kimi radyo kayıtları ile tanın­mış isimlere eşlik ettiği sayısız alaturka kaydı mevcut ama, müzikal yaşamının diğer kıs­mında yer alan caz sahnesinde yaptığı çalışmalardan maalesef sadece 3 albüm elimizde. Ve bir de Okay Temiz’le birlikte 80’lerde TRT televizyonlarında göründükleri kimi program kayıtları.

    80’li yılların sonuna kadar, çoğunlukla Okay Temiz ile bir­likte çıktığı caz konserlerinin haberlerinde müzisyen kadro­nun tanıtıldığı satırlarda “klar­nette Saffet Gündeğer” diye adı geçer. 90’lara girildiğinde sahnelerden çekilir. Birlikte sahneyi paylaştıkları Türkiye cazının mühim isimlerinden İsmet Sıral gibi, o da 1994’te ha­yatını kaybettiğinde hakkında herhangi bir haber çıkmaz.

    Muzik_6
    Gündeğer’in gümüş klarneti, bugün Bandırma Huzurevi’nin yerine yapılan kız öğrenci yurdunda sergileniyor.

    Okay Temiz birçok söyleşi­sinde kendisinden bahseder­ken, “Amerika’da, Avrupa’da ayakta alkışlanıyordu. Dünya çapında büyük müzisyendi ama Türkiye’de tanıyan yoktu” diyecektir. Gündeğer’in de 1987’deki söyleşisinde yakındığı kimi şeyler vardı: “Müziğimiz fakirleşiyor. (…) Maalesef hep işin kolayına gidiliyor, eski şeyler aynen tekrarlanıyor. Yeni nesil artık eski musikiyi dinlemiyor. Nasıl dinlesin, ne dendiğini bile anlamıyor ki o eski şarkı­larda. Çünkü bir değişme bir yenileşme yapılmamış, oldu­ğu gibi bırakılmış. Ne yazık ki biz kendi sanatçımıza sahip çıkamıyoruz. Ben yurtdışında yabancılar tarafından büyük ilgi görürken kendi memle­ketimde kimsenin ilgilenme­diğini düşünüyorum. Bunlar üzücü şeyler”.

    İsminin geçtiği son gaze­te haberi 2014’te yayımlandı. Bandırma Yaşlı Huzurevi, masrafları karşılamadığı için kapatılmış, kız öğrenci yurduna çevrilmiştir. Huzu­revinde son yıllarını geçirmiş yaşlılardan geriye kalan bazı eşyalar öğrenci yurdunun bir köşesinde oluşturulan alanda sergilenmektedir. Eski daktilo, radyo, dikiş makinesi, pikap, hesap makinesi gibi çeşit çeşit nesnenin arasında bir de en az 100 yaşında olduğu tahmin edilen, tamamıyla elyapımı, gümüşten mamul, çok özel bir klarnet vardır. 90’lı yıllarda Bandırma Huzurevi Müdürü olarak görev yapan Ekrem Eren şöyle diyecektir:

    “Saffet Gündeğer eşine az rastlanır bir sanatçıydı. Bura­da kaldığı 2 sene boyunca her akşam yemek sonrası o meşhur klarnetini çalarak bizlere ve arkadaşlarına musiki ziyafeti sunuyordu. Huzurevinde 2 sene yaşadı ve 1994’ün Aralık ayında vefat etti. Gümüş klarnetinin huzurevinde muhafaza edil­mesini vasiyet etmişti. Biz de o tarihten bu yana bu değerli klarneti sergiliyoruz”.

  • Bir hayat ki kulaklara şenlik merkezinde elektronik müzik

    Türkiye’de elektronik müziğin öncüsü Gökçen Kaynatan; Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların ve daha birçok müzisyenin esin kaynağıydı. Bugün 84 yaşında olan ve yeni eserleri üzerine çalışmaya devam eden Kaynatan, elektronik aletlerle dolu stüdyosunda, dünden bugüne uzanan olağanüstü bir kariyerin notlarını, notalarını aktardı.

    İstanbul’un her dönem mute­na semti Moda’da, Sivastopol Sokak’ta Rum okulunun karşısındaki bahçeli müstakil evin kızına ders veren piyano hocası büyük bir şaşkınlık yaşadığında sene 1944’tü. Hoca eve girerken piyanodan gelen sese dikkat kesilmiş, odaya girdiğinde ise tuşların üzerinde gezinen parmakların evin 5 yaşındaki kü­çük oğluna ait olduğunu görünce merakla sormuştu: “Sen böyle çalmayı nereden biliyorsun?” Küçük oğlan, ablasıyla yaptıkları her dersi kapının aralığından dinlediğini söyleyince, piyano hocası hemen annenin yanına koşmuştu. “Hanımefendi” dedi, “siz kızınız yerine esas evdeki büyük yeteneğe ders aldırmalı­sınız.”

    MuzikTarihi-1
    Gökçen Kaynatan, 1964 Güzel Sanatlar Fakültesi Balosu afişlerinin önünde.

    Bir sonraki sahne 18 yıl sonra: ‘60’lı yılların başında bir konser. Sahnede yanları simli panto­lonları ve ceketleriyle birörnek giyinmiş bir grup var; grubun şef gitaristi gözleri kapalı yer­lere yatarak kendinden geçiyor. Seyirciler çığlık çığlığa. Bir anda sahne ışıkları kararıyor, grup seyirciye sırtını dönüyor. Üzerlerine vuran morötesi ışık sayesinde sırtlarına çizili iske­letler karanlığın içinde bembe­yaz parlarken, izleyiciler artık içlerinde birikmiş karşı konula­maz enerjinin etkisiyle konserin verildiği sinemanın koltuklarını kırmaya başlıyor. Grubun ismi Gökçen Kaynatan ve Arkadaşla­rı Show Orkestrası.

    Gökçen Kaynatan bugün 84 yaşında. Kadıköy Altıyol’da, bir binanın en üst katında, bin­bir türlü elektronik alet dolu stüdyosunda kaydedeceği yeni eserlerini düşünmekle meşgul!

    1960’ların ilk yarısında, 10 yıla kalmadan ortaya çıkacak Siluetler, Apaşlar, Moğollar, Kaygısızlar gibi grupların hem esin kaynağı hem de bir nevi hocasıydı Gökçen Kaynatan. Cem Karaca ilk sahne deneyi­mini onunla yaşamıştı. 60’la­rın ikinci yarısında büyük bir rüzgar yakalayan Siluetler’in kurucusu Mesut Aytunca ilk gitar derslerini ondan alacak­tı. Mazhar Alanson ortaokula başlamış bir yeni yetme olarak onun konserine girebilmek için sinema duvarlarından atladığını anlatacaktı yıllar sonra. Moğol­lar’dan Taner Öngür, 1965’te 16 yaşındayken sahnede Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları’nı izle­diğinde yaşadığı duyguyu şöyle tarif edecekti: “Onları izlerken öyle heyecenlandım ki; herhalde o yaşta Beatles’ı izlesem aynısı olurdu.”

    MuzikTarihi-4
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası’nın (altta), 6 Eylül 1964’te Suadiye Paris Sineması’ndaki konserini izleyen gençler. (ARSLAN EROĞLU ARŞİVİ)

     “O zamanlar yokluk yıllarıydı” diyor Gökçen Kaynatan; “gitarın yabancı mecmualarda ancak resmini görüp içgeçirirdik. Bas gitar bulmaksa zaten mümkün değildi. Mesut (Aytunca) ilk benim grupta bas çalacaktı; ama bas gitarı yok. Ne yapacağız? Babamın atölyesinde kendim çizip, keresteden biçip bir bas gitar imal ettim. 5-6 yıl o gitarı çaldı sahnede. Yokluk daha ilk günden yaratıcı olmaya sevketti bizi. Yapa yapa öğrendik. Mesela, Cağaloğlu’nda bir konser vardı. Bizden önce Erkin (Koray), Barış da (Manço) çıktı. En son da biz. Ancak ses sistemi berbat. Çaldı­ğımız duyulmuyor bile. Seyirci ‘Bu ne yahu?’ diyor. Hatta yuha­layanlar oldu. O zaman oturup “ne yapabiliriz?” diye düşündüm. 8 kanallı pre-ampfli bir mikser projesi çizdim. Bir de 60 watt’lık bir power ampfli. Doğubank’ta o zamanlar Radyocu Necdet vardı. Necdet Altınçizme, bugün en iyi ses sistemcisi. İstediğimi imal etti. O devirde Türkiye’de yapılan müziği araştıran bir ekip gelmişti Hollanda’dan 2000’lerin başında. Benimle de görüştüler. Fotoğraflara bakar­ken bizim ses sistemini gösterip ne olduğunu sordular. Anlattım. ‘İyi de’ dediler, ‘o yıllarda dün­yada pre-ampfli, power ampfli henüz yoktu, siz nereden görüp yaptınız?’ Dedim ‘bana uzaydan, yukarılardan mesaj geldi, ben de uyguladım.” Kaynatan, “Tabii o zamanlar aklımız olsa patentini alırdık en azından” diye espri yapmayı da ihmal etmiyor.

    Moda’da bahçeli-müstakil bir evde geçen çocukluk… Cadde­bostan, Suadiye, Moda, Beyoğlu sinemalarında verilen konser­ler… Bulunması zor, eşi-benzeri o sırada Türkiye’de görülmemiş elektronik aletler… Magazin dergilerinde kaputuna yatarak poz verilen Oldsmobile marka otomobiller…

    “İstanbul’un hâli vakti yerinde bir ailesinin, tuzu kuru kolejli oğlu” değil Kaynatan. “Benim ba­bam Kadıköy’de Kaynakçı Şaban olarak tanınırdı. Çok iyi kaynak ustasıydı.” Peki soyadı neden Kaynatan? Yıl 1935. Soyadı Ka­nunu yürürlüğe girmiş. Gökçen Kaynatan’ın babası Yalova’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün su tesisatını döşemekle meşgul: “Babam elinde kaynak şalaması, metal su borularını kaynatıyor. Yüzünde maske. Arkadan birisi ‘kolay gelsin usta’ diyor. Bizimki işi hiç bırakmadan, geriye dön­meden ‘eyvallah’ diyor. Kaynağı bitirip ayağa kalktığında bir bakıyor, kendisini izleyen Ata­türk. ‘Aferin sana usta, işini güzel yapıyorsun. Adın ne?’ diyor. ‘Şa­ban, Paşam’ diyor babam. ‘Soyadı aldın mı?’ diye soruyor Atatürk. Henüz almadığını söyleyince ‘O zaman senin soyadın Kaynatan olsun’ diyor.

    MuzikTarihi-2
    1970’lerden itibaren elektronik aletlerle müzik yapan Gökçen Kaynatan, Kadıköy’deki stüdyosunda çalışmalarını sürdürüyor.
    MuzikTarihi-3

    Sonrasında şöyle devam ediyor:

    “Haydarpaşa Meslek Lisesi’nde okudum ben. Okuldan çıktığımda Kadıköy’e yürüyerek gelirdim her gün. Sebebi de şuydu. O zamanlar Kordon Otel vardı rıh­tımda. Metin Bulut vardı; aslında doktordu ama aynı zamanda bir arkadaşıyla gitar çalardı akşam­ları o otelde. Nasıl olmuş, ilişki­leri neydi, nereden tanışırlardı bilmiyorum ama Adnan Mende­res, Amerika’dan dönerken ona hediye olarak bir gitar getirmiş. O gitar lobideki küçük sahnede du­rurdu. Ben de her akşam okuldan çıktıktan sonra otelin önünde du­rur, burnumu cama yaslar, o gita­rı seyrederdim eve gitmeden. ‘Bir gün benim de olur mu’ diye hayal kurardım. Hepsi yokluktan oldu aslında. Çocukken elektroniğe mekaniğe çok ilgim vardı. Ortao­kuldayken frekansları öğrenmek tutkumdu. Bir tane detantör parazit yayınlayıcı yapmıştım. Anten primer ve sekonder dev­releri vardı. Bisikletimin üzerine yerleştirmiştim. Mahallede tur atıyordum. O zamanlar radyo var, bütün evlerden sesi geliyor. Ben geçerken hepsi parazitleniyordu ve bununla eğleniyordum. Hep böyle sihirbazlık peşinde koştum ama fakir sihirbazdım”.

    “Sihirbaz”, aslında 1972’de yayınlanan aynı adlı 45’liğine bir gönderme. O sırada Gökçen Kay­natan grubunu dağıtmış, sahne­lerden çekilmiş. “Tabii adı sanı bilinen, Tarkan gibi bir insandım aslında. Sahneleri bıraktım ama üretmeye devam ettim. Müziği bırakmadım” diyor.

    1972’deki iki 45’liği “Pen­cerenin Perdesi/Beyoğlu’nda Gezersin” ve “Sihirbaz/Evren”, Gökçen Kaynatan ve Elektronik­leri adıyla yayınlanıyor.

    MuzikTarihi-5
    Gökçen Kaynatan ve Show Orkestrası

    O dönem Türkiye’de öncülü­ğünü yaptığı alanda grup müziği patlamış; ama Kaynatan grup elemanları elektronik aletlerden oluşan “sanal bir grup” kurmayı tercih etmiş. Rock’n roll’dan tamamen deneysel elektro­nik bir müziğe geçiş… Sihirbaz 45’liğinin yayınlandığı hafta Hey dergisine verdiği söyleşinin baş­lığı şöyle: “Fakir bir sihirbaz iddia ediyor: Kainattaki bütün sesleri çıkarabilirim”. ‘Elektronikleri’ biraraya getirmek o günün şart­larında kendisine 250 bin liraya patlamış. O sırada liseyi bitirip tahsile devam etmiş ve içmimar olmuş.

    1974’te Almanya’ya gitmiş. Teknik ressam olarak çalışmış; aynı zamanda Almanca dersleri­ne başlamış. Kaynatan, Alman­ya’dayken dönemin elektronik müzikçilerinin kullanmaya başladığı EMS synthesizer’a da merak salmış. Ancak döneminin bu en gelişmiş aletini kullanmak o kadar kolay değil; bu yüzden Mannheim Musikhochschule’de uzun süre ders görmüş. 1976’da döndüğünde bu aleti Türkiye’de kullanan ilk insan olmuş. Bir süre sonra Barış Manço da TRT ekranlarında EMS synthesizer kullanırken görünmüş. “Aslında Barış çalmayı bilmiyordu. Grup­ta onu çalan başkasıydı ama çekim sırasında düğmeleriyle oynuyordu. Nasıl olsa izleyenler anlamıyordu” diyor.

    MuzikTarihi-6
    Cem Karaca da ilk sahne deneyimini Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları ile çıktığı konserlerde yaşamıştı.

    1982’de İzzet Öz’ün meşhur televizyon programı Teleskop’ta yer almış. Bugün Youtube’ta da mevcut videoda Öz, “Şimdi elekt­ronik bir çağ başladı; müzik de kuşkusuz bu çağa ayak uydurdu. Ülkemizde de bunun başarılı bir öncüsü var. Gökçen Kaynatan ve parçası Doğanın Ötesi” anonsuyla sunuyor kendisini. Kaynatan’ın bu performansına kendi çizdiği resimler de eşlik ediyor. Resim­lerinde kasırgalar, tayfunlar, herşeyi yakıp kavuran güneş, çölleşen dünya, patlayan hidrojen bombaları, iskeletler var. Kayna­tan’ın ‘70’lerde oluşturduğu yeni müzikal çizgide temalar hep aynı minvalde: Evren, kosmos, varo­luş, doğa, cennet ve cehennem… “Biz hep cenneti düşünüyoruz. Oysa cennet bu dünyada. Ve biz bu cenneti cehenneme çeviriyo­ruz. Benim çocukluğumun Moda, Kalamış sahilleri yok artık. Daha küresel ısınma, iklim değişikli­ği lafları ortada yokken, kimse konuşmazken ben bunlara kafayı takmıştım. Doğanın intikam alacağını biliyordum” diyor.

    Şimdi sırada ne var peki? Kay­natan bugünlerde son 20 yıldır üzerine çalıştığı; tüm dünya müziklerini, mesela Karadeniz tulumuyla İrlanda gaydasını biraraya getireceği; hip-hopçula­rın rap yaptığı; hicaz makamında bestelenmiş bir nevi gerçek bir “elektronik opera”yı dansçılarla sahneye uyarlama peşinde.

    MuzikTarihi-7
    Gökçen Kaynatan bu fotoğrafı şöyle hatırlıyor: “Yıl 1964. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin balosunda çalarken adamın biri ağzıma kanyak şişesini dayadı. İçkiyle aram olmadığı için konserin sonuna kadar perişan oldum.”

    Bunun yanısıra elinde birik­miş sayısı hayli fazla çalışmasını dünya piyasasıyla buluşturma hedefinde. 2017’de İngiltere mer­kezli ve dünyanın farklı coğraf­yalarında ‘60’lar ‘70’ler boyunca üretilen avangard işlere ilgi gösterip bunları plak olarak yeni­den yayımlayan Finders Keepers şirketi kendisiyle temasa geçmiş; yayımlanmış ya da yayımlan­mamış eserlerini plak olarak basmak istemiş. İlki 2017, ikincisi 2019’da olmak üzere iki albümü yayınlandığında, dünyanın farklı yerlerindeki meraklıların büyük beğenisiyle karşılanmış.

    Plakları yayınlayan şirke­tin yöneticileri de Kaynatan’ın yaptığı müzikten çok etkilenmiş: “Benden kayıtları istediklerinde, oturdum makara bantlardan dijitale aktardım; internetten gönderdim. 1-2 gün sonra şirketin ortaklarından Doug Shipton aradı, ‘Bunları yaparken ne kul­landın?’ diye sordu. Ben teknik bir soru sandım, meğer adam ‘ne kafasıyla yaptın, ne içiyordun?’ manasında sormuş. Oysa 20’li yaşlarımda bile değil başka şey­ler, sigara ve alkol dahi kullan­mazdım. O sayede bu yaşa kadar böyle sağlıklı geldim. O kayıtları yaparken de sadece ve sadece Çamlıca gazozu içiyordum.”

  • Türkiye’de cazın öncüsü, genç müzisyenlerin ustası

    Türkiye’de cazın öncüsü, genç müzisyenlerin ustası

    Türkiye’nin ilk caz grubu Sextet’in kurucusu İsmet Sıral (1927-1987), hem genç cazcılar hem de Erkin Koray gibi rock yıldızlarından Orhan Gencebay gibi arabeskçilere kadar birçok müzisyen için bir usta ve yol göstericiydi. ABD’de de hocalık yapan, 1987’deki trajik ölümünden önce bir müzik okulu kurmak için çaba gösteren bir ustanın öyküsü.

    Hikayenin en sonundan başlayalım. İsmet Sıral 8 Ekim 1987 tarihinde Marmaris’in -o zamanlar tu­rizmden payını henüz bugünkü kadar almamış olan- İçmeler köyündeki evinde kendini yerde duran halıya sardı. Öncesinde halıyı benzinle ıslatmıştı. Kibriti çakıp halıyı ateşe verdiğinde 61 yaşına girmesine 3 ay 10 gün vardı.

    Muzik-1
    İsmet Sıral, vokalde Lamia, gitarda Özdemir Erdoğan, kontrbasta Günnur Perin ve davulda Turhan Eteke’den kurulu grubuyla.

    Şimdi filmi biraz geri saralım. 1962’de Sıral 35 yaşındayken, hakkında esprili bir dille ya­zılmış bir gazete haberi şöyle diyordu: “Cazdaki ustalığı kadar dalgınlığı ile de meşhurdur. Yeni evine taşındığı günün akşamı, dalgınlıkla eski evine gidip yata­ğa uzandığı, ancak evin hanımı yarı çıplak içeriye girdikten son­ra aklının başına geldiği rivayet edilir. Sıral öğleden sonraları Taksim-Harbiye arasında bir-iki tur yapmadan edemez. 35 yaşın­dadır. Ayda, yılda bir, evde kalmış kızlardan aşk mektubu aldığını da ayrıca söylemektedir”.

    Oysa o yıl aynı zamanda doğum günü de olan 18 Ocak günü Oya Nayman ile evlenecek, aldığı bir teklif üzerine Ayten Alpman’ın solistliğini yaptığı grubuyla İsveç’e giderek evliliği­ne yedinci ayında son verecekti.

    1969’da bir Taksim-Harbiye turu esnasında, gündüz vakti bir gece kulübüne girmişti İsmet Sıral. İçeride, 20’lerinin başların­daki gençlerden oluşan bir müzik grubu prova yapıyordu: Moğollar. Kurulalı henüz 1 yıl olmuş, kendi imkanlarıyla büyük bir Anado­lu turnesine çıkmışlar; bazen konser verilebilecek bir yazlık sinemanın bile olmadığı kasaba­larda çalmışlardı. “Anadolu pop” adını verdikleri yeni bir tarzı yaratmanın peşindeydiler.

    Takım elbisesi içinde Sıral, bu “yeni yetme hippi” gençleri bir köşede dikkatle dinledikten sonra yanlarına gidip şöyle demişti: “Çok güzel! Ama size biraz ‘swing’ lazım”. Grup üyeleri merakla sormuşlardı: “O nedir abi?” “Yani” demişti, “kazanlar kaynamalı, tekerlekler dönmeli. Çalarken gözünüzün önüne bunu getirin, ‘swing’i bulursunuz. Ayrıca bir ‘sound’ yaratmalısınız. Çalarken üzerinizde bir ses kubbesi oluşmalı. İşte o sizin ‘sound’unuzdur.”
    Sıral’ın yanından eksik olmayan iki şey varmış. İlki, bir diyapazon. Müzisyen arkadaşlarını ziyaret edeceği zaman kapılarını çalmak için diyapozonu kullanır, kapı açıldığında aleti kulaklarına doğru uzatıp; “Hayattaki amacınız mutlak ‘lâ’yı bulmak olsun. Ve bir de ‘lâ’nın içindeki diğer ‘lâ’ları duymaya çalışın” dermiş.

    Sıral’ın yanındaki ikinci nesneyse flütüymüş. Her an en olmayacak, akla gelmeyecek yerde bunu çıkarıp çalabiliyormuş. Mesela yine o meşhur Taksim-Harbiye turları sırasında, kaldırımda oturmuş müşterisini beklerken fırçasıyla ritim tutan bir boyacı çocuk görürse, yoldan gelip-geçenlere aldırmadan flütünü çalarak çocuğa eşlik etmeye başlar; merakla etraflarında toplanan kalabalığa mini konserler verirlermiş.

    Muzik-2
    Ayten Alpman’ın vokalde yer aldığı kadrosuyla İsmet Sıral Orkestrası ’60’lı yıllarda İsveç’in caz kulüplerinde büyük ilgi görmüştü.

    Sadece insanlara değil, ses çıkaran her şeye, tüm canlı ve cansız varlıklara eşlik edermiş İsmet Sıral. Yerde duran teneke kutuların üzerine düşen yağmur damlalarına ya da bir dere kenarında vraklayan kurbağalara, kuşlara, rüzgarda sallanan ağaçlara…

    En sondan başladık, ardından aralara daldık. Şimdi hikayeyi en başından alalım.

    1927’de İstanbul Fatih’te doğdu İsmet Sıral. İlkokulu, mahallesinde okudu. Ortaokula ise ailesiyle taşındıkları Ankara’da başladı. 1944’te 17 yaşındayken liseyi bırakmaya karar verdi. Güç-bela bulunan 78 devirli taş plaklardan, Amerika’nın Sesi Radyosu’nun yayınlarından cazı keşfetti. Ankara’da Riyaset-i Cumhur Bandosu’nun kadrolu saksafoncusu İlhami Hayri Bey’den ders almaya başladı. 2 yıl geçtikten sonra askerlik kapıyı çaldı. O günün koşullarında tam 3 yıl askerlik yapacaktı. Ancak kendisi açısından olabilecek en iyi yere gönderilmiş, Harbiye Orduevi Orkestrası’na alınmıştı. Yıllar sonra katıldığı bir radyo programında anlattığına göre, askerliği boyunca her gün 5-6 saat saksafon çalışmış, akşamları da orduevinde sahneye çıkmıştı.

    Muzik-3
    1950’li yıllarda İsmet Sıral magazin basınının kayıtsız kalamadığı bir isimdi.

    Askerlik sonrası, dönemin tanınmış-önemli caz müzisyenleriyle, Muvaffak Falay, Cüneyt Sermet, Hırant Lüsikyan, Müfit Kiper, Arto Haçaturyan gibi isimlerle kesişti yolu. 1953’te Cüneyt Sermet ile birlikte Sextet adlı caz grubunu kurdu. Bugün bakıldığında, Türkiye’nin ilk caz grubu olarak kabul ediliyor Sextet. Elbette öncesinde de “caz” adı altında müzik yapan gruplar vardı; ancak bunlar genel olarak eğlence ve dans müziği çalıyordu. Bu bakımdan Sextet, dönemin dünyadaki güncel caz anlayışı doğrultusunda müzik yapan ilk Türk grubu olarak kabul edildi. İsmet Sıral tenor saksafondaydı. Cüneyt Sermet’se kontrbasta. Piyanoda Nejat Candeli, trompette Zekai Aydın, alto saksafonda Celal Bozsoy ve davulda Yalçın Oral vardı. 1 yıl kadar sonra bu grubun yerini 9 kişilik İsmet Sıral Orkestrası alacaktı. Taksim Belediye Gazinosu’nun yanısıra, İstanbul Radyosu’nun da aranan grubuydu bu orkestra. Solist olarak Sevinç Tevs’in de katılımıyla büyük ilgi gören konserler dizisi başlamıştı.

    1954 ortalarında ABD’nin ünlü müzik dergisi Metronome’un editörleri, İstanbul-Nişantaşı’ndan postaya verilmiş ilginç bir mektupla karşılaştı. Mektup İsmet Sıral Orkestrası’ndan ve İstanbul’daki caz ortamından bahsediyordu. Mektubu kaleme alan Sabri Şatır’dı. 1930 doğumlu Şatır, Robert Kolej’in ardından eğitim için ABD’ye gitmiş; 1951’de yurda döndükten sonra ticarete atılmış, tam bir opera ve caz tutkunuydu. Birkaç ay sonra dergiden bir cevap aldı. Metronome, İstanbul’da böyle bir caz grubu olmasından çok etkilenmiş, mümkünse plaklarını göndermesini istemişti.

    Muzik-4
    1953’ten itibaren kurduğu topluluklarla İstanbul kulüplerinin aranan ismi olan İsmet Sıral (sağda) ve arkadaşları bir konser öncesinde.

    Grubun plağı yoktu. İşin tuhaf tarafı, Özdemir Erdoğan’dan Erol Büyükburç’a, Esin Afşar’a kadar sayısız ismin kayıtlarında yer almış olan İsmet Sıral, hayatının sonuna kadar kendi adına tek bir plak bile çıkarmayacaktı. Muhtemelen, müziğin her defasında tek seferlik olarak çıktığını ve tekrarının anlamlı olmadığını düşündüğü için… Ama dergiye yollamak için bir kayıt yaptılar. Stüdyo olarak İstanbul Radyosu’nu kullanmışlardı. “Nucy”, “No Name” ve “Longin” adlarında üç parçayı ABD’ye yolladılar. Besteler Arif Mardin’in imzasını taşıyordu ve dünyanın dörtbir yanından yollanan caz kayıtlarının banttan dinletildiği Dünya Caz Festivali’nde İstanbul’dan gelen örnekler olarak çalındılar.

    Muzik-5
    1962-66 yılları arasını İskandinav ülkelerinde çalışan İsmet Sıral, İsveç günlerinde

    ‘60’lara gelindiğinde Sıral yurtdışına açılmaya karar verdi. 1962-66 arasında İskandinav ülkelerinde çalıştı. Gazeteler İsveç’te Türk melodilerini kullanarak çaldığı “Türk cazı”nın büyük ilgi gördüğünü yazıyordu. 70’lerle birlikte, yolu kendisinden sonraki nesille kesişmeye başlamıştı. Bir yanda Moğollar, Erkin Koray gibi dönemin rock müzisyenleri, diğer yanda ise yeni bir dalga olarak yükselmeye başlayan arabesk. Orhan Gencebay, Vedat Yıldırımbora, Özer Şenay gibi isimler; onların prodüksiyonlarında çalan kemancılar, klarnetçiler, ritimciler; İsmet Sıral herkes için bir usta, derviş ve çok şey öğrenebilecekleri bir isimdi.

    O dönem verdiği söyleşilerde Sıral, gençlere bilgilerini aktarmaya çalıştığını söylüyordu. En çok anlatmak istediği şey, “melodi” diye bir şey olmadığıydı. Esas olan ritimdi. Seslerin içindeki diğer sesleri duymak gerekiyordu. Yeni dönem “underground” müzisyenler arasındaysa en çok Erkin Koray’ı beğeniyordu Sıral. Ona göre Koray’ın tek bir kusuru vardı: Fazla sinirliydi!

    1978’de İsmet Sıral “bir hava değişikliği ihtiyacı” gerekçesiyle New York’a gitmeye karar verdi. O sıralarda saksafon ve flütün yanına yeni bir gözağrısı eklenmişti. Sıral, ünlü neyzen Aka Gündüz Kutbay’dan ders almaya başlamış, bir yandan da tasavvufa merak salmıştı. New York’ta eski dostu Don Chery ile biraraya geldiler. 50’li yıllardan beri tanışıyorlardı. Türkiye’ye geldiğinde birlikte saatlerce çalmışlardı. Chery, Sıral’ın birikiminin farkındaydı ve onu dönemin en aykırı müzik okulu olan Creative Music Studio’ya götürdü. İsmet Sıral artık Karl Berger, Ingrid Sertso, Lee Konitz, Nana Vasconcelos, Ed Blackwell, Trilok Gurtu, Mike Richmond, Marilyn Crispell, Steve Gorn gibi bugün caz sahnesinin mühim isimleri arasına girmiş genç yeteneklerin hocasıydı.

    Creative Music Studio, tamamen alternatif bir sistemde çalışıyordu. Klasik öğretmen-öğrenci ilişkisinin olmadığı, birlikte saatlerce çalınarak ders yapılan, eğitimin usta-çırak ilişkisiyle verildiği bir müzik okuluydu. İsmet Sıral aradığı ortamı bulmuştu. Okuldaki 2 yıl kendisi için müthiş geçecek ve kafasında yepyeni fikirlerle Türkiye’ye dönecekti.

    Muzik-6
    1955 yılında, Dünya Caz Festivali’nde çalınmak üzere İstanbul Radyosu’nda kayıt yaptıkları günlerde İsmet Sıral, Arif Mardin ve Hırant Lüsikyan.

    1980’de döner dönmez, bir arazi aldığı Marmaris’e yerleşti. Kararını vermişti. Burada büyük bir müzik okulu açacak, dünyanın dörtbir yanından davet ettiği “ustalar” ve “çıraklar”la birlikte Türkiye’de yepyeni bir müzik kültürü oluşturacaktı. Ama olmadı; zira para gerekiyordu. Elindeki para arazinin inşaata uygun hâle getirilmesi, ardından temelin atılması için bile yetmemişti. Türkiye 12 Eylül sonrası bambaşka bir atmosferde sessizliğe bürünmüşken, böylesi bir iş için para koyacak, ortak ya da sponsor olacak birilerini bulmak da mümkün görünmüyordu. Ütülü takımlarını giydi İsmet Sıral; resmî dairelerin, devlet kurumlarının, sponsor olabilecek şirketlerin kapısını çaldı; her defasında eli boş döndü.
    Bu arada Marmaris’te turizm yükseliyor, arazisini satın almak isteyenler sürekli kapısını aşındırıyordu. Mafya da işe dahil olmuş, arazisini satması için baskı yapmaya başlamıştı. Bir süre sonra sağlığı bozulan Sıral, birkaç kez hastaneye yatırıldı. Aynı zamanda psikolojik olarak da çöküşe girmişti. Birkaç başarısız intihar girişimi oldu. Hem parasızlığa hem de mafyanın baskılarına dayanamayıp araziyi elden çıkarmaya karar verdi.

    Muzik-7
    İsmet Sıral Orkestrası, uzun yıllar boyunca bir okul gibi çalıştı. Birçok tanınmış müzisyen kariyerlerine ilk adımı Sıral’ın yanında attı. Ayten Alpman’ın yanısıra “Calipso Kralı”Metin Ersoy da bunlardan biriydi.

    Yazımızın başında aktardığımız ölümünün ardından, hiç de büyük haberler çıkmadı basında. Hatta kısa sürede ismi unutuldu, kendisinden bahsedilmez oldu. Ta ki 2003’e kadar. Sıral’ın uzun yıllar birlikte çalıştığı caz şarkıcısı Ali Kayral’ın oğlu ve çocukluğunda İsmet abisiyle çok zaman geçirmiş olan Dost Kip, bir belgesel yapmak için Sıral’ın hikayesinin peşine düştü. Sıral’ın bir zamanlar ders verdiği Creative Music Studio’ya ve o okuldan yolu geçmiş dünyanın ünlü cazcılarına başvurdu. Türkiye’de artık adından bahsedilmiyordu ama, İsmet Sıral adı dünyanın en tanınmış cazcılarının telefonlarının, kapılarının açılmasına sebep oluyordu. Charlie Haden, Trilok Gurtu ya da Nana Vasconcelos gibi isimler ondan neler öğrendiklerini heyecanla anlatıyordu. Hatta bazıları, İsmet Sıral’ın kendilerine öğrettiği geleneksel Anadolu müziklerini hâlen çalabilecek kadar iyi hatırlıyordu!

    Sıral, Doğu ile Batı arasında hiç sıkışmadı. Türkiye’de karşılaştığı insanlara Batı’yı, Batı’da karşılaştığı insanlara da Türkiye’yi anlatıp-öğreten ilginç bir sanatçı olarak tüm şaşırtıcılığıyla orada öylece durdu; duruyor.

  • ‘Musiki devrimi’nin yolu da Anadolu’dan geçiyordu…

    Cumhuriyetin ilk dönem müzik politikasını, Atatürk’ün çoksesli Batı müziği ile halk müziğini birleştirme arzusu şekillendirmişti.1926’da başlayan halk müziği derlemeleri genç devletin halk müziğine ilgisini gösteriyordu. Macar besteci Bela Bart6k’un 1936’da Anadolu’da kaydettiği türküler ise müzik tarihimizin ilk bilimsel derleme kayıtlarıydı.

    Peyami Safa, 1931′ de yayımlanan meşhur romanı Fatih-Harbiye’ de başkarakterlerinden N eriman’a “Bu elimdeki ut da sinirime dokunuyor, kıracağım geliyor. Bunu benim elime nereden musallat ettiler? Evdeki hey hey yetmiyormuş gibi üstelik bir de Darülelhan! Şu alaturka musikiyi kaldıracaklar mı ne yapacaklar? Yapsalar da ben de kurtulsam” dedirtmişti. Haliç, eski ile yeni, geleneksel ile modern ve izi bugün bile sürdüğü muhakkak çelişkiler arasında bir sınır gibi duruyordu eserinde. Cumhuriyetin Batılılaşma hamlesiyle hesaplaşmasını, müzik ve müzik enstrümanları üzerinden yansıtmıştı.

    Roman yayımlandığında, Neriman’ın sözünü ettiği ve 1917’de faaliyete geçmiş olan Osmanlı Devleti’nin ilk resmı müzik okulu Darülelhan (“Nağmeler Evi”) 9 Aralık 1926′ da kapatılmış, 22 Ocak 1927′ de ise İstanbul Belediye Konservatuvarı adıyla tekrar açılmıştı.

    Muzik_2
    1924’te ortaöğretime müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla açılan Musiki Muallim Mektebi öğrencileri. (VEKAM Arşivi)

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Batman petrol tesislerinden Altın Mikrofon Ödülleri’ne

    1968 yılı Altın Mikrofon müzik yarışmasının birincisi, Türkiye’nin bir ucundan gelip İstanbul’un anlı-şanlı gruplarını geride bırakan TPAO Batman Orkestrası olmuştu. Grup elemanları, o yıllarda Siirt’in küçük bir ilçesi olan Batman’ın çehresini değiştiren Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın tesislerinde sahneye çıkan maaşlı-kadrolu müzisyenlerdi.

    Duygu Sağıroğlu’nun bugün Yeşilçam sinemasında başyapıt kabul edilen 1965 yapımı “Bitmeyen Yol” filminde başrolde Fikret Hakan vardır. Onun canlandırdığı Ahmet karakteri, İstanbul’un caddelerinden birinde yürürken asfalta yazılmış bir yazıyı kıt okuma-yazmasıyla zorlanarak söker: “Pet-rol… Mil-li…leştiri-lecek-tir”. Ahmet yazıyı hecelerken, arka planda görünen binanın üzerinde de “Mobil” yazmaktadır. Sembolizmin uçlarındaki bu sahne Ahmet’in aniden caddeye giren “Mobil” firmasına ait bir petrol tankerinin altında kalmaktan son anda kurtulmasıyla biter.

    “Bitmeyen Yol” filminin böyle bir sahneye yer verdiği 1965 yılı, Demokrat Parti iktidarının hüküm sürdüğü 1954’te çıkarılan Petrol Kanunu’na dek uzanan “millî petrol” tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemdir. Mesele, petrol arama ve işleme faaliyetinde bulunan yabancı şirketlerin lehine bazı imtiyazlar verilmesi ve bunların kâr marjının olağandan yüksek tutulmasındadır. ‘60’lara gelindiğinde özellikle dönemin Sol çizgide yayın yapan etkili dergisi Yön’ün kullandığı “millî petrol” kavramı, politik gündemin önemli bir konusu hâline gelmiştir.

    Muzik-4
    TPAO Batman Orkestrası kadrosu (soldan sağa) Atila Hakman, Ünol Üstol, Çetin Oral, Ünal Yiğitbaş, İlhan Telli ve Semih Özmert

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Erkin Koray: Nesiller boyu yaşayan bir rock efsanesi

    Bu yıl 82. yaşını kutlayan Türk rock müziğinin öncüsü Erkin Koray, 1957’den beri müzik dünyasında. 66 yıllık bu süre boyunca sayısız engelle mücadele eden, dünyayı takip eden ama kendi ekolünü yaratan, farklı nesillerden hayranlar kazanan Koray; iniş-çıkışlarla dolu müzik yaşamına sayısız ilginç macera da sığdırdı.

    Bir süredir Kanada’da yaşayan Erkin Koray 12 Temmuz 2023 tarihinde, uzun süren sessizliğini bozarak Instagram hesabından bir mesaj paylaştı. “Yaşlanıyoruz herhalde artık!” diye girmişti söze. Bu yıl 82’yi devirmişti. “Size söyleyeceğim bir-iki şey var, onu da söyleyeyim neme lazım” diye devam edip bir müjde veriyordu: Dinleyicilerinden ayrı kaldığı süre içinde yeni işler yapmış ve albüm çıkarmak için Kanadalı Weagle Records firmasıyla anlaşmıştı. Ancak tek bir mesele vardı. Türkiye’deki telif hakları sorunlarından, eski eserlerinin kendisinden izinsiz yayınlanmasına karşı açtığı davalardan bir sonuç alamamasından o denli bıkmıştı ki hiçbir şeyle uğraşmak istemiyordu. Bu bakımdan yeni albümle ilgili tüm yetkiyi kızı Damla Koray’a devretmişti ve artık o ne zaman yayımlamak isterse dinleyiciler de o zaman yeni şarkılara kavuşacaktı.

    Muzik Tarihi - 1
    Erkin Koray, Hürriyet gazetesinin 21 Haziran 1970 tarihli “Erkin Koray insanlığı çıplaklığa davet ediyor” başlıklı haberi için Sayıl Eman’ın objektifine çıplak pozlar vermişti.
  • ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    ‘İşte hendek işte deve’ dedi Kıbrıs’ta Manço rüzgarı esti

    Çatışmaların yeniden başladığı 1963’ten Türkiye’nin harekat düzenlediği Temmuz 1974’e kadar büyük bir kaosun yaşandığı Kıbrıs’ta hayat, özellikle Türkler için çok zordu. Binlercesi yerinden yurdundan edilmiş, birçoğu yakınlarını kaybetmişti. Barış Manço’nun böyle bir iklimdeki 1971 turnesi, Kıbrıslı Türkler için büyük moral kaynağı olacaktı.

    Kıbrıs Türk gazeteleri 6 Ekim 1971 günü birkaç gündür merakla takip edilen sürecin neticesini okurla­rına şöyle duyuruyordu: “Ara­nan deve bulundu”. “16 Ekim’de havayoluyla Kıbrıs’a gelmesi beklenen Türkiye’nin en popüler folk ses sanatçısı Barış Manço’yu şanına layık karşılayabilmek için deve bulma çalışmalarını tüm hızıyla sürdüren organizatörler” sonunda amaçlarına ulaşmışlar­dı. Develer, Kıbrıs’ın güneyindeki Larnaka kentine bağlı Sinagrasi köyündeydi. Konser organizatö­rü Türker Vehbi, sırtlarına binip taşıma kabiliyetlerini bizzat test ettikten sonra, Rum çiftçiyle üç deve kiralamak üzere el sıkış­mıştı. Şimdi sırada, hayvanları kamyona yükleyip başkent Lefkoşa’ya taşımak vardı.

    1971 öncesi hadiseler

    Barış Manço’yu (1943-1999) develerle karşılama fikri, Türker Vehbi’nin aklına Kıbrıslı Türkle- rin Bayrak Radyosu’nda müzik programları yapan arkadaşı Hüseyin Kanatlı’yla sohbet ederken gelmişti. Kanatlı’nın çok dinlenen radyo programında seçilen haftanın plağı 16 haftadır değişmiyordu: Barış Manço – Moğollar’ın son 45’liği: “İşte Hendek İşte Deve”. Organizatör Vehbi, “Barış Manço’yu deveye bindirip Lefkoşa sokaklarında dolaştırsak mı?” demişti arkadaşına.

    Aslında 1971’in o günlerinde Kıbrıs, bu tarz neşeli haberlerin 1. sayfadan verileceği kadar sakin bir yer değildi. Türkiye, Yunanis­tan ve Britanya’nın katılımıyla imzalanan anlaşmalarla 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin çok uzun ömürlü olamayacağı neredeyse herkesin ortak fikriydi. 1960’ta Kıbrıs bağımsızlığını kazanmıştı. Türklerle Rumların ortak yönetime geldiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaş­kanlığı koltuğunda Başpikopos Makarios oturuyordu. Kuruluş anlaşmalarına göre Cumhurbaş­kanlığı Muavinliği görevinde de bir Türk’ün bulunması gereki­yordu, Kıbrıs Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük de bu koltuğa seçilmişti. Cumhurbaşkanlığı görevini bir Rum üstlenecek olsa da Türk cumhurbaşkanı yardım­cısının veto hakkı vardı. Kağıt üzerinde güzel bir anlaşmaydı. İki toplum uzlaşarak, kendi ülkelerini kendileri yönetebilirdi artık. Ancak işler hiç yolunda gitmemişti ve düzeleceğine dair belirti de yoktu.

    Yeni cumhuriyetin ilk 3 yılı, çekişmeler olsa da çatışmasız geçirildi. Ancak derinde ta­rihten gelen ve aşılması kolay olmayan sorunlar vardı. 1955’te sömürge yönetimine karşı EOKA örgütüyle direnişe geçen Rum toplumunun hayali “Enosis” yani “Yunanistan ile birleşme” idi. Nüfus olarak azınlıkta olan Türkler ise Enosis’in karşısına “Taksim” fikriyle çıkmışlardı. Yani, “Ada’yı ikiye bölelim, herkes kendi yoluna gitsin”. Bu sebeple, 1960’da kurulan ortak cumhuri­yet, Kıbrıslı kimliğinde birleşme­yi başaramayan iki toplumun da içine sinmemişti. İçine sinme­yenlerin başını ise “Osmanlı artığı bir azınlık” olarak gördük­leri Türklerle devletin yönetimini eşit olarak paylaşmak istemeyen Rum egemenleri çekiyordu.

    1963’te, tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmalar, ortak cumhuriyetin en azından bu hâliyle yürütülemeyeceğinin ilk işareti oldu. Başkent Lefkoşa’da bulunan çare, kenti Türk ve Rum bölgesi olarak ikiye bölmekti. Şehrin ortasında dikenli teller, barikatlar inşa edildi ve meşhur Yeşil Hat harita üzerinde çizildi. Olayların tüm şiddetiyle sürdüğü 1964’ten iti­baren kitlesel göç başladı, karışık yaşanan köyler ve mahalleler ayrıştı. Özellikle Kıbrıslı Türkler sadece Türklerin yaşadığı ayrı bölgelerde toplanmak zorunda kaldılar. 1967’de, ortak cumhu­riyetin yedinci yılında yerinden ayrılarak başka bölgelere yerleşmek zorunda kalan Kıbrıslı Türklerin sayısı 25 bini bulmuştu. 1964’te yaşananların ardın­dan Dr. Fazıl Küçük resmî olarak Cumhurbaşkanı Muavini olsa da, Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden çekilerek kendi içine kapanmış, Kıbrıs Türk toplumu denetim altında tuttuğu bölgelerde Geçici Türk Yönetimi ilan etmişti. Yeşil Hat’ın çizilme­sinin ardından Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerleri de iki top­lumun çatışmasını engellemek için bugün halen devam eden görevlerini yerine getirmek üzere Ada’ya yerleşmişti.

    Barış Manço
    Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu’nda müzik programları hazırlayıp sunan Hüseyin Kanatlı, Barış Manço’yla söyleşi yapıyor.

    Grivas faktörü

    Organizatörlerin Barış Manço’yu karşılamak için deve aradığı o günlerde Kıbrıs’ta başka bir endişe hâkimdi. Manço’nun geleceğini müjdeleyen Türkçe gazetelerin birinci sayfasındaki bir başka haber, 1967’de Türkiye’nin diplomatik baskılarıyla Ada’yı terketmek zorunda kalan EOKA kurucularından Yeoryos Grivas’ın Kıbrıs’a geri döndüğünden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-2
    Barış Manço Lefkoşa’daki Türk bölgesine geçiş noktası olan Ledra Palas barikatından kalacağı otele deve sırtında götürülüyor.

    1898 Kıbrıs doğumlu Grivas, 1919’da Anadolu’ya çıkan Yunan Ordusu’nda asteğmendi. Sakarya Meydan Muharebesi’ne katılmış, sonraki yıl Büyük Taarruz’a ve yenilgiye de bizzat tanık olmuştu. Fanatik bir milliyetçi ve Yunan Solculara karşı Nazilerle işbirliği yapabilecek seviyede bir anti komünistti. 1955-60 arasında EOKA’nın kuruluşunu organize etmiş, Kıbrıs’taki İngiliz sömür­ge yönetimine karşı savaşmıştı ama 1960’ta bağımsız bir cum­huriyet kurulmasını da hazmedememişti. Enosis fikrinde ortaklaşsalar da Rum Solcularla birlikte hareket eden ve Bağlan­tısızlar Hareketi’ni destekleyen Cumhurbaşkanı Makarios’un hasmıydı.

    İngiliz gazeteleri başta olmak üzere Avrupa basını Grivas’ın yeniden faaliyete geçerek Kıbrıs’ı bir içsavaşa sürükleyebileceğini yazıyordu. ABD basınındaysa Kıbrıs’ta yükselen komünizm tehdidinden, Akdeniz’de yeni bir “Küba belası”nın ortaya çıkabileceği endişesinden söz ediliyordu. O sırada “anavatanlar” Yunanistan ve Türkiye de siyasi açıdan çalkantı içerisindeydi. Atina’da Albaylar Cuntası işbaşındaydı; Türkiye’deyse 12 Mart 1971’de verilen askerî muhtıra sonucu Başbakan Süleyman Demirel istifa etmişti. Sıkıyönetim koşullarının hâkim olduğu her iki ülkede de büyük bir “Solcu avı” sürüyordu.

    Moğollar ve turne

    Barış Manço 1971’e hızlı bir giriş yapmıştı. O yıl Fransa’da büyük başarı elde ederek plak anlaşmaları imzalayan Moğollar ile bir araya geldiklerini açıkladılar. Moğollar’ın soliste, Manço’nun da gruba ihtiyacı vardı. Fransa’daki plak anlaşmalarını birlikte değerlendirebilirlerdi. Ancak önce bir Anadolu turnesi yapıp biraz para kazanmaya karar verdiler. Turne, 12 Mart iklimindeki saldırılar ve baskılar sebebiyle istenildiği gibi gitmedi. Ayrıca aralarında çeşitli anlaşmazlıklar da yaşanıyordu. Ayrıca hem Moğollar’ın hem de Manço’nun daha önemli bir başka sorunu vardı: Askerlik yapmamışlardı ve sık sık polis tarafından alıkonuluyorlardı. Sonunda Moğollar, çareyi tekrar Fransa’ya dönmekte buldu. O sırada birlikte yaptıkları iki 45’lik “Binboğanın Kızı” ve “İşte Hendek İşte Deve” listelerde fırtına gibi esiyordu ve Manço hemen kurduğu 10 kişilik kalabalık yeni grubuyla Kıbrıs’tan gelen turne teklifine “evet” dedi.

    48-52 MUZIK _revize-3
    Uluslararası kamuoyu Manço’nun turnesi sırasında Kıbrıs’a döndüğü söylenen faşist Rum örgütü EOKA-B’nin lideri Grivas’ın darbe yapıp içsavaş çıkarmasından endişe duyuyordu. Endişelerin haklı olduğu kısa süre sonra ortaya çıkacaktı.

    19 Ekim 1971’e gelindiğinde, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimleri arasında geçişlerin sağlandığı kontrol noktalarından biri olan Ledra Palas barikatının hemen dibindeki Taksim Sahası’nda, yere çökmüş bekleyen üç deve ve etrafında meraklı bir kalabalık vardı. Taksim Sahası aslında bir futbol alanıydı. Rumların Enosis mücadelesine “Taksim” fikriyle karşılık veren Türkler bu sloganı o kadar sahiplenmişti ki sinema salonlarına, futbol statlarına, hatta bazen çocuklarına bile bu adı verir olmuşlardı. Kıbrıslı Türk futbol takımlarından Çetinkaya, maçlarını bu sahada oynarken, 1964’te çizilen Yeşil Hat sahanın üzerinden geçmiş; bu spor alanı futbol ve çatışmanın içiçe geçtiği sembolik bir mekana dönüşüvermişti.

    Kalabalık ve şaşkınlık

    O gün Lefkoşa’da kimsenin beklemediği sahneler yaşanıyordu. Barış Manço’nun Kıbrıs’a geleceğini haber alan Kıbrıslı Türkler, Ada’nın dört bir yanından başkente akmaya başlamıştı. Gerginliğin had safhada olduğu; çatışmaların yeniden başlayacağı; Grivas’ın Kıbrıs’a döndüğü haberlerinin gündemi belirlediği; şehirlerarası yolculuk yapmanın epey zor ve tehlikeli olduğu bir devirde Lefkoşa’da 15 binin üzerinde insan toplanmıştı.

    Hem Rum Millî Muhafız Ordusu hem de BM Barış Gücü, olan biteni şaşkınlık ve tedirginlikle izliyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Akşam saatleri gelip gün batarken kalabalığın sabrı tükenmiş “Barış, Barış” diye tempo tutulmaya başlanmıştı. BM Barış Gücü yetkilileri “barış”ın manasını öğrenince işi hayra yormadılar. Bunun Türkiye’den gelecek bir müzisyenin ismi olduğuna inanmakta güçlük çektiler. Hava kararırken tedbir olarak bir ara elektriği keserek Türk bölgesini karanlığa gömmeyi bile denediler.

    Sonunda Barış Manço’yu taşıyan uçak Rumların denetimindeki Lefkoşa Uluslararası Havalimanı’na indi. Rum polisi havalimanında bekleyen kalabalığı zaptetmekte çok zorlanıyordu. Hızla pasaport işlemleri görüldü ve Barış Manço ile ekibi araçlarla Türk tarafına geçecekleri Ledra Palas barikatına ulaştılar. O andan itibaren işler iyice çığırından çıkacaktı. Devasa kalabalık Barış Manço’nun etrafını sarınca organizasyon ekibi bir ara insanların arasında Manço’yu kaybetti. Sonunda tekrar kendisine ulaşıp birlikte develerin yanına gittiklerinde yeni bir sorun çıktı. Barış Manço “Ben hayatımda deveye binmedim, istemem” diyordu. Önce bu develeri bulmak için harcanan çaba anlatılarak ikna edilmeye çalışıldı. Sonrasında ikna çabasından vazgeçildi ve kalabalık Manço’yu kucaklayarak zorla devenin üzerine oturtuverdi. Ancak sorunlar bitmedi. Şimdi de develer yattıkları yerden kalkmamakta direniyordu. Bakıcıları ellerindeki sopayla vurarak epey bir canlarını yakınca inatlarından vazgeçtiler. Ve böylece ekibin kalacağı Saray Otel’e doğru yürüyüş başladı.

    48-52 MUZIK _revize-4
    Kıbrıs turnesi için Barış Manço’yla 11 konser için anlaşma yapılmıştı ama yoğun ilgi nedeniyle sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Diplomatik kriz

    Normal şartlarda hafif tempolu bir yürüyüşle bile 15 dakikayı aşmayacak yol, 1 saatte katedi-lebildi. Otele varıldığında yeni bir problem çıktı; develer şimdi de çökmemekte direniyordu. Üstelik sahiplerinin indirdiği tüm sopa darbelerine karşın bu defa çok kararlıydılar. Sonunda iş kestirmeden çözüldü. Birkaç kişi uzanıp Manço’yu aşağıya çekti. Şaşkınlık içindeki sanatçıyı omuzlarda otel lobisine taşıyan kalabalık otelin kapısına öyle bir yüklenmişti ki giriş katındaki bütün camlar tuzla buz oldu.

    48-52 MUZIK _revize-5
    Kıbrıs Türk gazetelerinden Bozkurt’ta 9 Ekim 1971’de yayımlanan ilan.

    Manço’nun deveyle karşılanıp oteline götürülmesi Kıbrıs Türk toplumu lideri, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Muavini Dr. Fazıl Küçük’ü çileden çıkarmıştı. Zira aynı saatlerde Küçük’ün Danimarkalı diplomatlarla önemli bir yemeği vardı. Konutunda bi raraya geldikleri sırada, BM yetkilerinden gelen telefonlar, kesilen elektrikler ve ardından yaşanan büyük gürültü, görüşmenin başlayamadan bitmesiyle sonuçlanmış; Danimarkalı yetkililer toplantıyı bırakıp Küçük’ün konutundan dışarıda olan biteni seyretmeyi tercih etmişlerdi. Dr. Küçük organizatörlere “Başımıza bir de bu Barış Manço işini çıkardınız; sizinle sonra konuşacağız” diye bir sitem notu göndermişti. İlk gün böylece sona erdi.

    Ertesi gün organizatörler, Barış Manço ve ekipten 3 kişiyle birlikte Dr. Küçük’ e bir nezaket ziyareti yaparak gönlünü aldılar. Sonrasında, 10 gün boyunca fırtına gibi geçecek konserler dizisi başladı. Kıbrıslı Türklerin Bayrak Radyosu tüm bu süreyi neredeyse tamamen Barış Manço’ya ayırarak, deyim yerindeyse Barış Manço Özel Yayını’na geçmişti. Önceden toplam 11 konser için anlaşma yapılmıştı; ancak ilgi öylesine büyüktü ki sürekli yeni konser ilave ediliyordu. Turne bittiğinde konser sayısı 18’e ulaşmıştı.

    Rum kesiminde karışıklık

    Kıbrıs’ta Barış Manço rüzgarı eserken Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti yönetimi arasında diplomatik gerginlik gitgide yükseliyordu. Rum basını Grivas’ın Kıbrıs’ta olup olmadığını tartışıyordu. Avrupa gazetelerine bakılırsa haber doğruydu ve Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Grivas’ın öncülüğünde örgütlenen EOKA-B’nin bir darbe girişiminde bulunması, Rumların önce kendi içlerinde, ardından Türklerle kavgaya tutuşması an meselesiydi. Kıbrıs Türk basınında tüm bu haberler, bazen Barış Manço’nun turnesiyle ilgili haberlerle eşit büyüklükte yanyana yer alıyordu. Rum basınında ise çok daha gergin bir hava vardı. Aynı zamanda dinî lider olan Cumhurbaşkanı Makarios, bir ayini yönetmek için bir kiliseye girdiği anda aniden semtteki tüm elektrikler kesilmiş, silahlı muhafızlar bir suikast olabileceği korkusuyla Makarios’un etrafını sararak elektrikler tekrar gelene dek yarım saat boyunca elleri tetikte beklemişti. Rum toplumu içten içe kaynıyordu. 27 Ekim’e gelindiğinde Barış Manço’nun “büyük arzu üzerine” eklenen son iki konserini vereceği duyurulurken, manşetlerde gene Grivas vardı. Kıbrıs’ta olduğu artık kesinleşmişti, çünkü kendi imzasını taşıyan bir bildiriyle Ada’da olduğunu bizzat açıklıyor ve Rum halkını “EOKA-B saflarında Enosis mücadelesi”ne davet ediyordu. 29 Ekim tarihli gazetelerse Barış Manço’nun Ada’dan ayrıldığını ve son olarak Kıbrıslı Türk bir çiftin nikah törenine davetli olarak katılıp bir de şarkı söylediğini yazıyordu. Türkiye basınında yer alan Lefkoşa mahreçli haberler ise turnenin başarısından söz ederken, Manço’nun Ada’dan ayrılmadan önce Kıbrıs ile ilgili bir plak yapma sözü verdiğinden bahsediyordu.

    48-52 MUZIK _revize-6
    Rum saldırıları nedeniyle bir okula sığınan Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlılar.
    (TUNCA ÖRSES ARŞİVİ)

    15 Temmuz 1974 darbesi

    Kıbrıs’ta, uluslararası kamuoyunun öngördüğü darbe, bu hadiselerden 3 yıl kadar sonra, 15 Temmuz 1974 günü yaşandı. Cumhurbaşkanı Makarios İngiliz üssüne sığınıp oradan Malta’ya kaçarken, Rumlar Makarios yanlıları ve Solcular ile EOKA’cı darbeciler olarak iki safa ayrılıp çatışmaya tutuştular. 5 gün sonra Türkiye, 20 Temmuz sabahı Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. Grivas bütün bunları göremedi; çünkü 27 Ocak 1974’te saklandığı evde kalp krizi geçirerek 76 yaşında hayata veda etmişti. Barış Manço’ysa Kıbrıs’la ilgili plak yapma sözünü dolaylı olarak 1979’da yerine getirdi. 1971’deki unutulmaz turnede dinleyip öğrendiği, 1900’lerin başında ölen Kıbrıslı yarı efsane bir karakterden yola çıkarak “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” şarkısını yaptı. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, herkesin ister bakkala ister meyhaneye olan borcunu kendisi adına veresiye defterine yazdırmasını dert etmeyip hepsini ödediği için fakir öldüğü anlatılan bir halk hikayesi kahramanıydı. 1982’de Türkiye’deki ve Kıbrıs’taki gazeteler, Barış Manço’nun Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya ait olduğu rivayet edilen mezarı tekrar yaptırdığı haberini de verecekti.

    Barış Manço 80’lerin başında Kıbrıs’ı yeniden ziyaret ettiğinde artık ne bir zamanlar uçaktan indiği Lefkoşa Uluslararası Havalimanı vardı ne geçmesi gereken bir barikat ne de binmek zorunda bırakıldığı develer. Havalimanı 20 Temmuz 1974 sabahı Türk jetleri tarafından bombalanınca kullanılamaz hâle gelmişti. Ledra Barikatı, 1974’ten 2003’e kadar çok özel durumlar dışında geçişe kapalı kaldı. 2003’te Türk tarafının aldığı ani bir kararla açılınca, sınırın iki yanında diğer tarafı görmek isteyenler saatlerce bekleyecekleri uzun kuyruklar oluşturdular. Bir zamanlar 3 devenin gün boyunca Manço’yu beklediği, ikiye bölünmüş Taksim Saha-sı’nın statüsüyse halen zaman zaman alevlenen bir tartışma konusu. 20 Temmuz 1974’ün 49. yılında ise Kıbrıs Sorunu’ nun akıbeti henüz belirsiz.

    48-52 MUZIK _revize-7
    Rum faşistlerinin 15 Temmuz 1974’te yaptığı darbeden beş gün sonra Türkiye Kıbrıs’a asker çıkararak duruma müdahale etti. 14 Ağustos’taki ikinci harekatın ardından Ada’nın yüzde 37’si Türk kontrolüne geçecekti.
  • Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    Aytunca: Kimliği ve müziği çağının sınırlarını aşınca…

    1960’lı yıllarda eşcinselliğini saklamadan müzik yapan, sahneye pembe takımlarla çıkan Mesut Aytunca, Türk rock müzik tarihinin nevi şahsına münhasır isimlerindendi. Dinleyicilerinin sorun etmediği cinsel kimliği önce müzik camiası tarafından dışlanıp sahne dışına itilmesine, ardından korkunç bir cinayete kurban gitmesine yol açacaktı.

    Vietnam savaşı şiddet­lenirken ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk CEN­TO toplantısına katılmak üzere Ankara’daydı (19 Nisan 1966). Toplantıda Kıbrıs sebebiyle gerilen Türk-Yunan ilişkileri, Vietnam savaşı ve Keşmir me­selesi tartışılacaktı. Amerikalı Bakan Esenboğa’ya indiğinde, kendisini protesto eden 70 üni­versiteli gözaltına alınmıştı.

    O sıralarda gazetelerin kül­tür sayfalarında yeni gösterime giren “Bir Tadım Bal” filminden bahsediliyordu. İngiliz yönet­men Tony Richardson’ın filmi eşcinsel bir erkekle genç bir kadının arasındaki dostluğu anlatıyordu. Zaten yıl boyunca en çok ilgi çeken haberler arasında rock’n roll konserlerinde kendilerinden geçen “Ye-Ye’ci gençler” ve New York’ta Beyaz Saray önünde haklarını talep eden homoseksüeller de vardı. Aynı yıl Yemen’de hemcinsle­riyle ilişki yaşadığı tespit edilen bir erkek, bir meydanda başına kurşun sıkılarak idam edilmiş, Beyoğlu’ndaysa kadından farkı olmayan erkeklerin konsomas­yona çıktığı, hatta müşterilerle öpüştüğü bir mekan okuyu­culara hayretler içerisinde duyurulmuştu. Üstelik meka­nın sahibi “çok sayıda yabancı müşterimiz var, döviz sıkıntı­sına çare oluyoruz, fena mı?” demişti.

    Ankara’daki bakana yönelik öğrenci protestoları sırasında, polisin kırmızı ceketi ve uzun saçları sebebiyle şüphelenip gözaltına aldığı bir genç vardı. Kendisi “Silûetler Orkestrasının elektro gitaristi Mesut Aytun­ca”ydı. Takvimler 20 Nisan 1966’yı gösteriyordu. Aytunca o sabah Eskişehir’den Ankara’ya gelmişti. Polis, grubu Silûetler ile Altın Mikrofon Yarışması’nı katılacak ve o gece Ankara Bü­yük Sinema’da sahneye çıkacak Aytunca’nın kim olduğuna, ancak yarışmayı tertip eden Hürriyet gazetesi yetkilileri araya girince inanmıştı.

    Aytunca: Kimliği ve Müziği
    Altın Mikrofon ödülü kazandıktan sonra bir anda popüler olan Mesut Aytunca’nın grubu Silûetler, 1966’da Vakko’nun İstiklal Caddesi’ndeki moda çekimlerine katılmıştı.

    Mesut Aytunca, Çapa Tıp Fakültesi öğrencisiydi. İlk gitar dersini 1958’de Haydarpaşa Lisesi’nden arkadaşı Gökçen Kaynatan’dan almıştı. Kay­natan ise o sıralar İstanbul’da Moda, Suadiye, Büyükada gibi semtlerde “Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları” grubuyla ilgi gören bir müzisyendi. Aytunca grupta basçıydı ama, içi solo gitarist olma hevesiyle doluydu. Asıl amacı İstanbul’da çok sınır­lı bir çevreye müzik yapmak değil, gerçek bir şöhret için tüm Türkiye’ye açılmaktı. 1965’te kendi grubunu kurdu. Cliff Richards’ın meşhur grubu Sha­dows’a gönderme yapan ismiyle Silûetler, Altın Mikrofon’da ön elemeyi geçip finale kalarak adını duyuracaktı.

    Aytunca sadece grubunu kurup kendi müzikal tarzını yaratmanın peşine düşmemiş, cinsel kimliğini de açıkça ser­giler olmuştu. Gökçen Kayna­tan, gruptan ayrıldıktan sonra eski arkadaşlarının konserine izleyici olarak gelen Aytunca’yı gördüğünde çok şaşırdığını söyleyecekti yıllar sonra: “Üze­rinde eflatun bir takım vardı. Şaşırmıştım ama çok havalıy­dı”.

    1965’te Hürriyet’in düzenle­diği ilk Altın Mikrofon’a katılan grup sayısı 78’di. Ön eleme sonucu seçilen 10 grup; İstan­bul, Ankara, İzmir ve Adana’da toplam 7 konser vermişti. Hür­riyet, grupların seyahat etmesi için THY’den üç özel uçak bile kiralamıştı. Finallerde dere­celendirme halk jürisindeydi. Seyirciler, kendilerine dağıtılan formlara puanlarını yazıyor ve konserden çıkarken kapıdaki sandığa atıyorlardı. Aytunca, yarışma için geleneksel Kaşık Havası’nı 9/8 ritmli bir “surf” parçası olarak uyarlamıştı.

    1965 yılının birincisi Yıldırım Gürses’ti. Kullanılan toplam 7.776 oyun 1985’ini almıştı. Mavi Işıklar 1.407 oyla ikinciydi. Silûetler’in Kaşık Havası 1.118 oyla üçüncülüğü kazanırken, grup 2.500 lira para ödülünün de sahibi olmuştu. 1965, Aytun­ca’nın bir gitar kahramanı ola­rak adını duyurmaya başladığı yıldı. Daha yarışma tamamlan­madan İzmir’deki konserden sonra Büyük Efes Oteli’nden ilk profesyonel tekliflerini almış­lardı bile.

    İlk Altın Mikrofon yarışması büyük ilgi görünce, 1966’da dört büyük şehrin yanına Samsun, Eskişehir ve Konya da eklendi; konser sayısı 12’ye çıkarıldı. Aytunca, bu kez Diyarbakır’ın meşhur halay havası Lorke’y­le sahnedeydi. Elbette yine “surf” stilinde ve gitardaki tüm maharetini gösterecek şekil­de. Yarışma 6 Mayıs 1966’da Beyoğlu Fitaş Sineması’ndaki final gecesiyle sonlandığın­da, turne boyunca kullanılan toplam 13.411 oyun 4.563’ünü alan Silûetler hem birinciliği hem de 10 bin lira para ödülünü kazanmıştı. Mesut Aytunca iki yıl içinde çok hızlı yükselmişti.

    resim_2024-08-25_025818270
    Silûetler grubunun kurucusu Mesut Aytunca (oturan) pelerini, pantolonundaki püskülleri, gitgide uzayan saçlarıyla yalnızca İstanbullu gençlerin değil Anadolu seyircisinin de gönlünü fethetmişti.

    Kendine olan güveni sağ­lamdı. Saçları Beatles stilinden çıkıp daha da uzamış, kıyafet­leri iyice frapanlaşmıştı. Pembe ya da mor renkli lame takımlar giyiyor, üzerinden püsküller sarkıyor, sahneye rengarenk pelerinle çıkıyordu. Ancak ilginç bir şekilde sadece İstan­bul’un gençleri değil, Anadolu seyircisi de bu tuhaf giyimli, efemine tavırlı gitaristi bağrına basmıştı.

    1965-67 arasına biri 4 şar­kılık uzunçalar olmak üzere 5 tane 45’lik plak ve bir de bugün temiz bir kopyasına koleksiyon­cuların küçük çaplı bir servet ödemeyi göze alabilecekleri bir albüm sığdırdı. Ancak ilginç bir şekilde Silûetler yükseldikçe grupta çalan elemanlar sürekli değişiyordu; ya Aytunca gibi uğruna tıp fakültesini bıra­kacak kadar müziğe hevesli değildiler ya da Silûetler’de çalarak kendilerini ispatlayınca yollarına gidecek kadar kararlıydılar. Sürekli eleman değişiklikleriyle 1969’a geldi­ğinde, artık grubu kurmakta zorlanıyordu Aytunca.

    1969-1971 arasında Aytunca askerlik sebebiyle sahnelerden uzak kaldı. Döndüğünde, Anadolu Pop akımı artık tamamen baskın duruma gelmişti. Ay­tunca da 60’ların enstrümantal “surf” stilinden çıkarak sözlü parçalar yapmayı denedi. Kendi ismini de kullandığı “Eziliş –Lebuleb” 1971’de kendini yeni­den hatırlatmaya çalıştığı pla­ğıydı. Yaptığı bir değişiklik de Silûetler isminin önüne kendi adını eklemesiydi. Söylediğine bakılırsa Silûetler adı Anadolu seyircisine yabancı geliyordu ve yanlış telaffuz ediliyordu. Yeni kadroyla kendi evinde prova yaparken komşulardan birinin sürekli karakolu araması üzerine, bir arkadaşlarının Kilyos’un Demirci köyündeki çiftliğine yerleşti. Ortaya çıkan iki 45’lik plakta artık vokalleri de kendisi yapıyordu. O dönem grupta yer alan davulcu Nihat Örerel de yıllar sonra o günler için “Çok yalnızdı; bizim dışımızda onu herhangi başka bir müzisyenle hiç görmedim. Eşcinselliği o dönem için dışlanmasına yol açmıştı” diyecekti. Birlikte yaptıkları “Bir Dost Bulamadım” 45’liği, içinde bulunduğu duru­ma tam oturuyordu sanki.

    1972’de son 45’liği “Bana Sıla da Bir Gurbet de Bir”i yayımla­dı Aytunca. Plak, bir öncekiler kadar bile dikkati çekmedi. Bir süre çekilmeye karar verdi. Tıp fakültesini yarım bırakmıştı. Basın-Yayın Yüksek Okulu’na girdi ve ismi sonraki 4 yıl bo­yunca, 28 Mayıs 1976’ya kadar hiç duyulmadı.

    resim_2024-08-25_025825139
    Askerlik nedeniyle iki yıl sahnelerden uzak kalan Mesut Aytunca, 1971’de döner dönmez “Eziliş-Lebuleb” adlı plağını çıkardı.

    O günkü gazetelerin ilk say­fasında Millî Selamet Partisi’nin İstanbul’un fethinin 523. yılı ve­silesiyle başlattığı Ayasofya’nın yeniden cami hâline getirilmesi kampanyası vardı. Yunanistan ile gerginlik Kıbrıs yüzünden yine üst seviyedeyken Soğuk Savaş sürüyor, Beyrut’ta ise silahlar susmuyordu. İTÜ’de “ülkücü komandolar” Sol gö­rüşlü öğrencilere saldırmıştı. İç sayfaların dibindeki bir kısa haberdeyse Mesut Aytunca ismi vardı. Taksim Yağhane Sokak, 16 numaradaki evde, boğazı ka­dın çorabıyla sıkılarak öldürül­müştü. Evin tuvaletinde çıplak cesedini bulan bir arkadaşı, polis yerine Aytunca’nın emekli albay babasına haber vermiş; eve gelen baba Aytunca oğlunu yatağına taşıyıp çıplak bede­nine giysilerini giydirdikten sonra polisi aramıştı.

    Müzik dergilerinden Ses’in yorumu “bir müzisyene yakış­mayacak şekilde öldü”ğüydü! Görgü tanıklarının ifadelerin­den yola çıkılarak belirlenen eşkali çizmek de Milliyet’in ünlü çizeri Bedri Koraman’a düştü. Zanlı iki hafta sonra yakalandı. Kaldığı yerde yapılan aramada Aytunca’ya ait saat gibi bazı özel eşyalar bulunan Ali İhsan Öz­bey, mesleği sorulduğunda “iş­sizim” diyecek ve cinayeti kabul edecekti: “Mesut iş bulacağına söz vermişti, sözünü tutmadığı için kavga ettik, çorapla boğazı­nı sıkarak öldürdüm”.

    Silûetler efsanesi, Aytun­ca’nın 32 yaşında hayata veda etmesiyle son buldu. Kendisini sahnede izlemiş olanların nere­deyse hepsinin yıllar sonra söy­lediği yeteneği, sihri ve cazibesi hakkındaki övgü dolu sözleri; dünyaya hem tam zamanında ama hem de biraz erken düş­müş bir göktaşı misali olduğu yolundaki yorumları hayattay­ken duyabilmeyi muhtemelen çok isterdi.

    73-75 MUZIK TARIHI_dk
    1966’da Altın Mikrofon kazanan Silûetler kadrosu. Ayaktakiler, Aydın Daruga (davul) ve Metin Alatlı (org). Oturanlar soldan itibaren, Rasim Ulusman (ritm gitar), Mesut Aytunca (solo gitar) ve Erol Bilem (bas).
  • Alman gitarist Alex Wiska nasıl bağlama ustası oldu?

    Konservatuvar öğrencisi Alex Wiska’nın (1950-2011) hayatı, 1970’te Köln’de Cem Karaca’yla tanışınca tamamen değişti. Karaca’nın grubuna katılan genç gitarist, annesinden izin alarak İstanbul’a gelmiş, türlü maceralar yaşadığı Anadolu turnelerine çıkmıştı. Wiska, çalmayı Türkiye’de öğrendiği bağlamayı da bir daha elinden bırakmamıştı.

    Yıl 1976. Frank Zappa, konser salonunun kulisinde elinde gitarı bir başka müzisyenle doğaçla­ma bir şeyler çalıyor. Akşama, grubu Roxy & Elsewhere Band ile konseri var. Karşısındaki de kendilerinden önce sahneye çıkacak müzisyen. Tanışalı daha 1 saat bile olmadı. Konse­rin son ses provalarını izleyen Zappa’nın gözleri diğer adamın çaldığı, ne olduğunu bilmediği alete takılmış. Prova bitince yanına gitmiş, “O çaldığın ens­trüman nedir?” diye sormuş; “Türkiye’de gitarın karşılığı gibi olan geleneksel bir çalgı, adı da saz ya da bağlama” yanıtına daha da şaşırarak kuliste kar­şılıklı “takılmayı” teklif etmiş. Ve şimdi bir yandan karşısında elektrikli saz çalan yeni arka­daşına gitarıyla eşlik ediyor, bir yandan da ilk defa gördüğü bu müzik aleti hakkında ondan bilgi alıyor!

    Bugün hem müzikal dehası hem de entelektüel kapasite­siyle adı dünya rock tarihinde ayrı bir yere konulan Frank Zappa… Onun bundan nere­deyse yarım asır önce çıktığı Avrupa turnesinin Avusturya ayağında, Viyana’nın Kurhalle konser salonunun kulisinde bir bağlamacıyla oturup karşılıklı çalması epey fantastik bir ha­dise. Üstelik kendisine bağla­manın sırlarını anlatan kişinin havuç rengi saç ve sakallarıyla, Alex Wiska adında dev cüsseli bir Alman olduğu düşünülürse!

    resim_2024-08-26_014801248
    Cem Karaca’nın teklifini kabul edip Almanya’dan Türkiye’ye gelen Alex Wiska (ayakta) iki yıl boyunca Karaca’nın grubu Kardaşlar’da gitar çaldı, Anadolu’yu neredeyse karış karış dolaştı.

    Alex Wiska, 2011’de 61 ya­şında dünyaya veda etmeden önce rock müzik sahnesinde geçirdiği 40 yılı aşan süreyi anlatması için davet edildiği bir radyo programında, Frank Zappa’yla tanışmasını aynen böyle anlatmış. 1973’te yayım­lanan ve kendi adını taşıyan albümünde hayatının geri kalanında yapacağı gibi elektro saz çalmış, “Anatoly Highway”, “Ekmek” gibi şarkılar seslendir­miş; “Derule” gibi sözlerini bazı yerlerinde yuvarlayıp uydura­rak söylese de bir Karadeniz türküsünü yorumlamış.

    Aslında Zappa’yla tanıştığı o gece, muhtemelen seslendirdi­ği “Turkish Tunes” şarkısında tüm hikayeyi biraz özetlemişti. Şarkının sözlerine bakılır­sa, Boğaz’ın her iki yakasını gezmiş; tüm Karadeniz sahilini baştan sona katetmiş; oradan İzmir’e, Ankara’ya uğramış; hatta birçok Anadolu kentini müzik yaparak dolaştıktan sonra 1971’in bir kış gününde iki farklı bölgeye bölünmüş Lefko­şa’nın Türk kesiminde çalmak için Kıbrıs’a bile uzanmıştı. “Kötü zamanlar da vardı / Çok iyi günlerim de oldu / Kendimi anladım kendimi gördükçe” diyordu şarkıda. Ayrıca mermer saraylarda en nefis yemekleri tatmış; fakir ama en mutlu bilge insanlarla tanışmış; Kıbrıs adasında güneşin batışını sey­retmiş; Anadolu’da hikmet dolu kadehlerden şarap içmişti…

    resim_2024-08-26_014806999
    Bir eksikle Cem Karaca Kardaşlar: (soldan sağa) Alex Wiska, Ünol Büyükgönenç (gitar, bağlama), Cem Karaca ve Hüseyin Sultanoğlu (davul). Bas gitarist Seyhan Karabay fotoğrafta yer almamış.

    1975’teki ikinci albümü “Alex, That’s The Deal” çıktığında, kendisini Hamburg’ta yaka­layan Hey dergisi muhabirine elinde bağlama, neredeyse bü­tün fotoğraflarında olduğu gibi ağzında sigarayla poz vermiş ve şöyle demişti: “Anadolu’yu; güzellikleri, müziği ve insan­larıyla çok özlüyorum. Türki­ye’de çok dostum var. Örneğin Cem Karaca ve grubu. Onları görürseniz Alex’ten bol bol selam söyleyin”. Cem Karaca’ya selam yollaması boşuna değildi; çünkü tüm hayatı boyunca ken­dine has stiliyle bağlama çalıp oryantal rock tarzında müzik yapmasının başlıca sebebi, bir gün tesadüfen Cem Karaca’yla tanışmış olmasıydı.

    1970’te hem Türkiye’de hem de Avrupa’nın birçok ülkesinde Covid-19 pandemisine ben­zer günler yaşanmıştı. Kolera salgını yüzünden İstanbul’da Sağmacılar (Bayrampaşa) semti karantina altındaydı. Salgın Avrupa’da Napoli, Marsilya gibi liman kentlerine de vurmuş, birçok ülke sınırlarını geçici olarak kapatmıştı. O sırada Köln’de bulunan Cem Karaca da hiçbir yere kıpırdayamaz haldeydi.

    resim_2024-08-26_014811466
    1970’te Köln’de tanıştıklarında Alex Wisca 20, Cem Karaca 25 yaşındaydı.

    Karaca’nın planı, yeni grubu Kardaşlar ile Almanya’daki Türk işçilere birkaç konser vermek ve kazandıkları parayla yeni ekipmanlar satın alıp yur­da dönmekti. Köln’e grubundan önce gelmişti ama Kardaşlar seyahat yasağı yüzünden Tür­kiye’den çıkamıyordu. Köln’de vereceği konser için başka bir çare bulundu. O dönemde Ka­raca, Almanya’da yaptığı birçok plak kaydında WDR kanalının kadrolu grubu Werner Müller Orkestrası’yla çalışmıştı. Köln konserine de Kardaşlar olma­dan yine aynı ekiple çıktı. WDR televizyonu konseri kaydede­cekti ve 20 yaşındaki konser­vatuvar öğrencisi Alex Wiska, okul harçlığını çıkarmak için sahneyi kurma, kabloları döşe­me işinde çalışıyordu.

    Cem Karaca’yı “Yılan derisi çizmeleri, rengarenk desenli gömleği, boynunda fuları ve kapalı alanda bile gözünden çıkarmadığı güneş gözlükle­riyle çok dikkat çekiciydi” diye anlatıyor Wiska aynı radyo programında. “Çok güçlü bir sesi vardı. İşini büyük bir cid­diyetle yapıyordu ve o dönemin müzisyenleri gibi sahneye kafası yüksek çıkmadığı da belliydi” diye de ekliyor. Konser bittikten sonra Alex ve diğer çalışanlar sahneyi ve kabloları toplamak için işe koyuldukla­rında beklemedikleri bir durum yaşanmıştı. Karaca yanlarına gelip hepsine tek tek teşekkür etmekle kalmayıp, tüm çalışan­lara ikram etmek için bir şişe viski getirtmişti. “Çok iyi eğitim almış bir insan olduğu hemen farkediliyordu, kusursuz bir İngilizce konuşuyordu” diye ha­tırlıyor Wiska o anı. Ve sohbet koyulaşırken Cem Karaca yeni grubundan bahsetmiş, iyi bir ikinci gitarist de bulduğunda grubun çok başarılı olacağına inandığını söylemişti. O sırada Alex’in ağzından, belki biraz da viskinin yarattığı rahatlamayla tüm hayatının seyrini değişti­recek bir cümle dökülüvermiş­ti: “Ben çok iyi bir gitaristim”.

    resim_2024-08-26_014816634
    Cem Karaca Kardaşlar’ın “Dadaloğlu” 45’liği ulaştığı satış rakamıyla Altın Plak ödülü kazanmıştı. Plağın arka yüzünde yer alan “Kalender” adlı şarkının bestecisi Alex Wiska’ydı.

    Cem Karaca bu cümleyi ciddiye alıp peşpeşe sorular sorunca ertesi gün bir stüdyo­da buluşmak üzere sözleştiler ve stüdyoda Alex’in gitarını dinleyen Karaca teklifini yaptı: “Benimle İstanbul’a gelsene!”

    resim_2024-08-26_014820832
    Wiska’nın 1973’te Almanya’da yayımlanan ilk albümünün kapağı.

    “O zamanlar” diyor Wis­ka, “Afganistan üzerinden Hindistan ve Nepal’e doğru kara yolculuğu yapan hippiler İstanbul’da mola veriyordu. Herkes Sultanahmet’te hippi­lerin toplandığı Pudding Shop ile Türkiye’de içtikleri esrar ve afyonu anlatıyordu. Bunun dı­şında Türkiye hakkında hiç­bir fikrim yoktu. Fakat Cem’e ‘Annemle konuşmam lazım’ deyiverdim. Annem ilginç bir kadındı. Anlattıklarımı din­ledi ve ‘Senin için inanılmaz bir deneyim olabilir, hemen git, ne duruyorsun?’ dedi. Bir süre sonra Cem’le birlikte İstanbul’daydım”.

    İstanbul’a vardıkların­da aslında pek de tahmin etmediği bir gerçekle karşı­laşmıştı. Yeni arkadaşı Cem Karaca, Türkiye’de gerçekten bir rock stardı. Üstelik hem annesi hem de babası çok ta­nınmış tiyatro oyuncularıydı: “Cem’in babasının, kendi adı­nı taşıyan bir tiyatrosu vardı. Sürekli oraya gidiyorduk. Tek kelime Türkçe anlamıyordum ama büyülenmiş gibi Türkçe tiyatro izliyordum”.

    Gitarda Ünol Büyükgö­nenç, basta Seyhan Karabay ve davulda Hüseyin Sulta­noğlu’dan kurulu Kardaşlar, Wiska’nın katılımıyla dört kişilik bir grup hâlini aldı. Yeni bir 45’lik yapmak üzere hemen stüdyoya girip Kara­ca’nın bir uçak yolculuğunda okuduğu kitapta görüp beğen­diği “Dadaloğlu”nu düzenle­diler. Ayağının tozuyla kayda giren Wiska, geleneksel halk müziğinden yola çıkılarak ya­pılan bu çalışmaya pek adapte olamadı. Ama 45’liğin diğer yüzünde yer alan, sözleri Cem Karaca’ya ait “Kalender” adlı şarkının altında besteci olarak ismi yazıyordu. Wiska’nın Anadolu rock sahnesine girişi çok hızlı olmuştu.

    müzik tarihi
    26 Nisan 1972 tarihli gazetelerde 30’dan fazla şarkının TRT’de çalınmasının yasaklandığı haberi yer alıyordu. Yasaklılar listesinin ilk iki sırasında ise “Dadaloğlu” ve Alex Wiska’nın bestesi “Kalender” vardı.

    Grubun bağlı olduğu plak firması kayıtları dinlediğinde “Dadaloğlu”nu hiç beğenmedi. “Popüler bir şarkıda olamaya­cak opera gibi bir vokal ve tuhaf bir düzenleme. Bu şarkı tutmaz. Biz esas diğerini, ‘Kalender’i öne çıkaralım” diye ayak sürü­yorlardı. Ancak Cem Karaca’nın bastırmasıyla razı olduklarında, plağın özellikle müzisyen çev­relerinden büyük övgü alması­na şaşıracaklardı. Cem Karaca hem bir önceki grubu Apaşlar’la benimsediği tarzdan farklı bir yöne doğru yürümüş hem de ileride daha da belirginleşecek politik fikirlerinin sinyalini vermişti. Plağın yakaladığı satış rakamları yüksekti. Hey dergisinin okuyucu anketinde “Yılın en iyi türkü düzenlemesi” seçilecek, Cem Karaca-Kardaş­lar’a Altın Plak kazandıracaktı. Alex Wiska da Türkiye’de ödül kazanmış bir plağın üzerinde besteci olarak ismi olması sebe­biyle kariyerindeki ilk başarıyı elde etmişti.

    Anadolu seyircisi Cem Karaca’nın grubunda gördüğü bu iriyarı, kızıl saçlı Alman gi­taristi çok sempatik bulmuştu. Bazı konserlerde Alex mikrona geliyor bozuk bir Türkçeyle şarkı söylüyor, sempatik dans figürleri sergiliyor ve seyirci­den büyük alkış alıyordu. Bir konserde ses tesisatında elekt­rik kaçağı yüzünden yere yığıl­mıştı. Hayati tehlikesi yoktu, fakat sağ elinin serçe parma­ğında çalmasına engel olmasa da ölünceye kadar geçmeyecek küçük bir hasar kalacaktı.

    1971’de grup hem konser vermek hem de daha iyi stüdyo­larda kayıt yapmak için bir defa daha Almanya’nın yolunu tuttu. “Dadaloğlu”ndan sonra ikinci büyük hitleri “Oy Gülüm Oy”u kaydettiler. Grup Almanya’day­ken Türkiye’de piyasaya verilen 45’likle ilgili endişe verici ha­berler geliyordu. Şarkının son bölümünde “Kerbela’da kaldık gayrı / Sol gülüm sol” nakara­tındaki “sol” kelimesi “solmak”­tan ziyade Solculuğa bir vurgu gibi algılanmış, o yüzden plağın toplatılacağı, hatta Kardaşlar’ın gözaltına alınacağı söylentisi çıkmıştı. Grup kaygıya kapıldı. Türkiye’ye dönüşlerini biraz ertelediler. Alex Wiska konuşu­lanlara pek anlam verememişti ama Türkiye 12 Mart 1971’deki askerî müdahaleyle çalkantılı bir döneme giriyordu.

    resim_2024-08-26_014921133
    1971’de hem konser vermek hem de stüdyoya girip kayıt yapmak için Almanya’da bulunan Cem Karaca Kardaşlar, Türkiye’de gözaltına alınacakları söylentisi yayılınca yurda dönüşü ertelemişti.

    Bu sırada Dadaloğlu şarkısı yükselişini sürdürmekteydi. Özünde Osmanlılara karşı ayaklanan, padişaha kafa tutan Avşaroğulları’nın hikayesini anlatsa da sembolik olarak gün­cel çağrışımlara yolaçıyordu: “Nice koçyiğitler yere serilir / Ölen ölür kalan sağlar bizim­dir”. Dönemi yaşamış farklı kişilerin tanıklığına bakılırsa, Sol eğilimli bazı TRT çalışanları fırsatını yakaladıklarında plağı gizli politik mesaj vermek için kullanmaktaydı. 12 Mart muh­tırasından 4 gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla ilgili haberlerin ağırlıklı olduğu bültenin ardından “Haberleri dinlediniz. Şimdi hafif mü­zik” anonsuyla birlikte yayına “Dadaloğlu” şarkısı girmişti: “Hakkımızda devlet etmiş fermanı / Ferman padişahın dağlar bizimdir”. Anlatılanlara göre TRT kurumu içinde ufak çaplı bir infial yaşanmış ama hadise fazla dallanıp budaklan­dırılmamıştı.

    26 Nisan 1972’de -Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idam edilmesinden 10 gün önce- gazetelerde 15 sanatçı ve grubun 30’dan fazla şarkısının TRT’de okunması ve çalınmasının yasaklandığı haberi yer aldı. Listenin en ba­şında Cem Karaca-Kardaşlar’ın “Dadaloğlu – Kalender” 45’liği vardı. Alex Wiska, hızlı giriş yaptığı Anadolu rock sahne­sinde daha en başta altın plak ödülü almışken, şimdi hayatı­nın ilk ve tek sansürüyle karşı karşıyaydı. “Kalender” adlı bestesinin yanısıra Kardaş­lar’da çaldığı tüm şarkılar artık yasaklıydı.

    resim_2024-08-26_014926977
    Alex Wiska 1975’te ikinci albümü “Alex, That’s The Deal” çıktığında, Hamburg’ta konuştuğu Hey dergisi muhabirine elinde bağlaması, ağzında sigarasıyla poz vermiş ve “Anadolu’yu çok özlüyorum” demişti.

    Güzel başlayan Türkiye ma­cerasının gitgide tatsızlaşması Wiska’nın da keyfini kaçırdı. Müzik grupları için kötü bir zamandı; plak yapmak ya da konser vermek çok zorlaşmış­tı. Wiska’nın aklında yeni bir gelecek planı şekillendi. Grup arkadaşı Ünol Büyükgönenç’in kayıtlarda ve konserlerde çaldığı bağlamayı, çıktıkları seyahatlerde elinden düşür­memişti. Bağlamayı tamamen sökmeye çok niyetliydi. Ve bu enstrümanı grup arkadaşla­rından değil de ana kaynağın­dan öğrenmesinin daha iyi olacağına hükmetti.

    Wiska’nın Kardaşlar’la 1971 sonunda girdiği son plak kaydı, Âşık Mahzuni Şerif’den alınan “Acı Doktor” 45’liğiydi. Plak uzun gitar sololarıyla hem Kar­daşlar diskografisinde ayrı bir yerde kaldı hem de Wiska’nın Türkiye’de katıldığı tüm kayıt­lar içinde gitaristliğini en çok gösterdiği eser oldu. Sonunda Wiska bir gün Mahzuni Şe­rif’in kapısını çaldı. Kendisine bağlamayla ilgili temel bilgileri vermesini istedi. Mahzuni Şerif de bu isteği geri çevirmeyip bazı basit teknikleri gösterdi. Wiska kararını vermişti. Artık Almanya’ya dönecek ve ölene dek elektrikli bağlamasını elinden bırakmayacağı yeni ve hayli ilginç bir kariyere adım atacaktı.

    Wiska, o son söyleşide ken­disine ders veren Mahzuni’nin adını zikretmeyi yıllar sonra bile unutmamış. “Tabii bir Türk gibi çalmam mümkün olmadı hiçbir zaman; ama zaten ben de bunu hiç hedeflemedim. Ben bu aletle tamamen kendi stilimi yarattım”. 70’lerde Tür­kiye’de yapılan Anadolu rock müziğinin biraz da internet sayesinde 2000’lerde keşfe­dilip tüm dünyada büyük ilgi görmesi hakkındaysa -belki de gayet haklı sayılabilecek- bir yorumu var: “Ben bu işi tam zamanında yerinde öğrendim, birçok plakta çaldım, bestemle altın plak kazandım. 1973’ten itibaren yıllarca Turkish rock denilebilecek bir tarzı Ame­rikan rock’ıyla birleştirdim. Şimdi çok ilgi duyuluyor ama, bu müziği Avrupa’da ilk yapan ve yıllarca başarıyla sürdüren benim”.

    resim_2024-08-26_014937555
    Cem Karaca Kardaşlar, 1971’deki Kıbrıs turnesinde Lefkoşa’daki Saray Otel’in önünde. Alex Wiska soldan ikinci.

    DARBE GÜNLERİNDE…

    ‘Bir süre uzaklaşın buralardan’

    Türkiye 12 Mart 1971’deki askerî müdahaleye doğru giderken, Anadolu Pop akımının tanınmış grupları için de çok zor günler başlıyordu. O zamana kadar en iyi şekilde ağırlandıkları taşra kentlerinde saldırıya uğra­maları yetmezmiş gibi devletin baskısını da yakından hissedi­yorlardı. Moğollar’dan Taner Öngür o günleri şöyle anlatıyor:

    resim_2024-08-26_014931275
    Barış Manço ve Moğollar’ın 1971 turnesinde kullandıkları minibüs Kütahya konseri sırasında yakıldı. Manço, 80 bin lira masraf yapıp tamir ettirdiği minibüsüyle.

    “Biz o sırada Barış Manço ile biraraya gelmiştik. Kütahya’da­ki konser sırasında turnede kullandığımız Barış’ın minibüsü ateşe verildi. Radyo haberlerin­de sürekli Deniz Gezmiş’in adı geçiyordu. Şehirlerarası yollarda otobüslerin durdurulduğu, polislerin uzun favorili, uzun saçlı yolculara kötü davrandığı, hatta saçlarını, favorilerini kestiği söy­leniyordu. Cem Karaca, Moğollar, Erkin Koray ve diğer birçok grup gençlik arasında çok popülerdi. Anadolu’nun her yerinde büyük ilgi vardı ve dinleyicilerimiz de gitgide politize olan gençlerdi. O sırada haberimiz yoktu ama devlet katında bir yerlerde bizim hakkımızda ‘Bunların önünü biraz kesmemiz lazım’ diye kararlar alınıyormuş. Bir gün Ka­dıköy vapurunda birisi yanımıza gelmişti. Bizi tanıyan, Solcu bir yüzbaşıymış. Askerlik sorunu olan müzisyenlerin tespit edilip asker kaçağı denilerek alınması için Ankara’dan yazılı emir gel­diğini söyledi ve ‘Bence bir süre uzaklaşın buralardan’ dedi. Biz de Fransa’nın yolunu tuttuk”.

  • Onların Jazz’ı varsa, Türkiye’nin Cazı var

    Onların Jazz’ı varsa, Türkiye’nin Cazı var

    Caz Çok Zor’un ana konusu siyah Amerikalıların müziklerinden doğup tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içine aldığı farklı kültürel etkilerle tüm gezegene ait hale gelen cazın Türkiye macerası olsa da, arka planda Türkiye modernleşmesinin tarihine dair sembolik, düşündürücü ve ‘hoş’ ipuçları var.

    KAPAK
    CAZ ÇOK ZOR 
    Hazırlayan: Batu Akyol
    Kara Plak Yayınları, 240 sayfa

    Anlatmaya, “Bir abimiz vardı, bir gün ‘Yarın bana gel, sana caz din­leteceğim’ dedi” diye başlıyor. Kim mi? Dünya caz sahnesin­de 60’lardan bu yana Maffy Falay adıyla maruf Muvaffak Falay. Adının Muvaffak’tan Maffy’e dönmesinin hikâyesi başlı başına film, ona sonra gi­reriz. Falay’ı evine caz dinlet­meye çağıran ‘abisi’; gramofo­nu kurar, 78 devirli bir taş plak yerleştirir ve çalar. Falay o sı­rada, çocukluğunda belediye bandosuna imrenerek trompe­te bulaşmış, sonrasında kon­servatuvara girmiş, dinleyece­ği müzik hakkında en ufak bir fikri olmayan bir yeni yetme­dir. Zaten “caz dinleme” tekli­fine ilk tepkisi de şöyle olmuş­tur: “Caz mı? O da ne?”

    Plak çalmaya başladıktan bir süre sonra Falay ayakta, sesi daha iyi duymak için kafasını neredeyse gramafonun borusu­nun içine sokmuş vaziyettedir. “Kim bunlar, nasıl adamlar?” diye sorar. Aldığı cevap; “Dizzy Gillespie ve Charlie Parker”dır. Cazla ilk karşılaşmasını anla­tırken, “Aklım başımdan gitti, mahvoldum. Bütün hayatım de­ğişti” diyor Falay.

    Falay, bu anıyı “Türkiye’de Caz” adlı belgeselde anlatı­yor. “Türkiye’de Caz”, Türkiyetarihinin müzikal bir kısmını kayıt altına alan bir belgesel. Şimdi elimizdeki kitapsa, bu belgesel için yapılmış inanıl­maz çeşitlilikteki söyleşilerin tam çözümlerini içeriyor.

    Bugün artık kimse genç Muvaffak Falay gibi “Caz mı? O da ne?” demeyecektir belki, ama “Caz müziğiyle hiç ala­kam yoktur, meraklısı okusun” diyorsanız şayet, hemen söy­lemek gerekir ki yanılıyor ola­bilirsiniz. Ana mevzu Afrika kökenli siyah Amerikalıların müziklerinden doğup, zaman içinde tüm dünyaya yayılan ve dünyanın her yerinden içi­ne aldığı farklı kültürel etki­lerle bugün tüm gezegene ait hale gelen bir müzik türünün Türkiye macerası olsa da ar­ka planda bambaşka bir hikâ­ye daha var: Türkiye modern­leşmesinin (ya da Türkiye’nin kapitalistleşmesinin) de tari­hine dair sembolik, düşündü­rücü ve ‘hoş’ ipuçları.

    ismet4
    İsmet Siral

    Savaş yıllarının ardından İstanbul’da genellikle Erme­niler tarafından icra edilme­ye başlayan bu müziğin, dans orkestralarının, Batılı müzi­ğin gelişmesi için verimli bir mecra işlevi gören halkevleri­nin ve 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde yaşanan meşum olayların ertesinde ortalığın bir anda sessizliğe gömülüp müziğin bir süre duyulmaz oluşunu ‘dinliyorsunuz’ me­sela. Türkiye’nin 1950’lerde Demokrat Parti ile birlikte Ba­tı’ya, NATO’ya ve dolayısıyla Amerikan hamiliğine yönel­mesinin ardından CIA’in bir nevi “halkla ilişkiler projesi” kapsamında cazın Türkiye’de yayılması için Amerikan dev­letince desteklenen büyük konserlerin hikayesi ya da… Ama daha da tuhafı Sovyetlere karşı Batı blokun­da kalması istenen Türkiye’de Amerikan tarzı müziğin yayıl­ması, yani bildiğiniz “kültür emperyalizmi” maksadıyla en ünlü cazcılarını Türkiye’de konser vermeleri için teşvik eden Amerikan hükümetinin müzik tarihinde hiç hesaplan­mamış bir etkiye yol açmış ol­ması herhalde.

    Dave Brubeck, Don Cher­ry gibi isimler önce dönemin Türkiyeli cazcıları İsmet Siral, Süheyl Denizci ya da Erdem Buri gibi isimlerle tanışırlar ve elbette bir de Beyoğlu’n­da ve İzmir Kordon’da “tör­kiş raki”yi tecrübe ederken ayakkabı boyacalarının fırça­larıyla sandıklarında tuttuk­ları ritmlere ve etraflarında­ki roman müzisyenlere kulak kesilirler. Sonrası mı? Brube­ck 5/8’lik meşhur Take Five’ı, 9/8’lik Blue Rondo a la Turc’u ya da Don Cherry’nin bugün dünya müziğinin öncülü sayı­lan bildiğiniz zeybek çaldığı albümleri. Bugün dünya mü­ziğinde etnik caz ya da fusion denilen tarzların tohumları­nın aslında tarih pek yazmasa da İstanbul’da toprağa atıldı­ğını böylece fark edebilirsiniz.

    02 falay maffy
    Muvaffak (Maffy) Falay

    İşin mimarı Batu Akyol’un belittiği gibi, “sözlü tarih ça­lışmalarının en büyük düşma­nı röportaj yaptığınız insan­ların kendilerini anlatırken derin tevazu ile yüksek ego arasındaki çalkantılı denizde kaybolabilmeleri” mühim bir dert. Ama belgeseli izlerken ve söyleşileri okurken o çalkan­tılı dalgalı denizde kimsenin kaybolmasına müsaade edil­mediğine tanık olmak müm­kün. Ama tekrar aynı yere dö­necek gibi olsak da şunu söy­lemek gerekiyor: Söyleşileri okurken insan Batı – Doğu iki­lemi, yakın tarihin siyasi akışı, Osmanlılık, Cumhuriyet, kim­lik ve bugünün ana tartışmala­rının ekseninde yer alan daha bir dolu konuda ister istemez fikir jimnastiği yaparken buluyor kendini.

    Unutmadan: “Muvaffak nasıl Maffy oldu?”yu sona bırakmış­tık. Dizzy Gilles­pie’nin Türkiye kon­serinde havaalanında uçağı karşılayanlar arasın­dadır Falay. Elinde trom­peti, “Welcome Dizzy Gil­lespie” pankartının altında çalmaktadır. Gillespie uçağın merdivenlerin­den iner, bu genç trompetçi­nin yanına gidip solosunu bi­tirene dek dinler. Sonra ismini sorar. O ana dek Gillespie’nin fotoğrafını görmemiş olan Falay, zihninden “Aaa, Dizzy Arapmış!” diye geçirmekte­dir. Ve “Muvaffak” söylenmesi zor bir isim olduğu için arka­daşlarının ona seslendiği gibi “Ma’fak” diye cevap vermeyi tercih eder bizimki. Ve olay­lar gelişir. Ne mi olur? Gerisi­ni Muvaffak Falay’ın dilinden okumanızı tavsiye ederiz, zira onun gibi tadında anlatmak mümkün değil.

    0 jazz stills (11)
    0 jazz stills (8)
    0 jazz stills (10)
    Cazın Türkiye’deki ilk dönemleri Caz Çok Zor, Türkiye’de Caz adlı belgesel için yapılmış söyleşilerin tam halini içeriyor. Söyleşi yapılanlar arasında, Türkiye’de cazın en eski devirlerini hatırlayan Cüneyt Sermet ya da artık aramızda olmayan Selçuk Sun’dan Tuna Ötenel’e, Okay Temiz’e bir dolu, “yaşayan tarih” misali müzisyen var.
    01
    Dizzy Gillespie Türkiye’de 1956’nın Nisan-Mayıs aylarında Türkiye’ye gelen dünyaca ünlü caz müzisyeni Dizzy Gillespie’yi karşılamak için havaalanında “Welcome Dizzy Gillespie” pankartının altında bekleyenler arasındaki Muvaffak (Maffy) Falay da var (elinde trompet olan).