Yazar: Serkan Seymen

  • Almanya’nın yakın geçmişi döner-kebapla hareketlendi

    Almanya’nın yakın geçmişi döner-kebapla hareketlendi

    Almanya’daki ilk döner büfesi 1972’de açıldığında, kimse bu yiyeceğin yemek kültürünü değiştireceğini, üstüne şarkılar ve kitaplar yazılacağını, siyasetçilerin vaatlerine konu olacağını tahmin etmemişti. Başta en çok karşı çıkan ırkçıların bile zamanla tutkunu olduğu döner, bugün 7 milyar Euro’luk cirosuyla ülkedeki birçok tartışmanın merkezinde.

    Almanya Federal Bankası’nın eski yönetim kurulu üyesi, eski eyalet maliye bakanı, SPD’de (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) siyaset yapan Thilo Sarrazin için 13 Eylül 2011 tarihi tam bir felaketti. Sarrazin’in hatası, Alman ZDF kanalının davetini kabul ederek 70’lerden bu yana “Küçük İzmir” ya da “Küçük İstanbul” diye adlandırılan, Türklerin ve diğer göçmenlerin kalabalık olarak yaşadığı Berlin’in Kreuzberg semtine kameralar eşliğinde bir ziyaret yapmasıydı.

    sosyaltarih-1
    Irkçı görüşleriyle tanınan siyasetçi ve yazar Thilo Sarrazin, 13 Eylül 2011’de Türklerin yoğun olarak yaşadığı Berlin’in Kreuzberg semtini ziyaret ettiğinde Türk pazarcıların tepkisini çekmişti.

    Pazar yerinde sebze-meyve satan Türk pazarcılar, sokakta kendisini görenler büyük tepki gösterdi. Kreuzberg’in en tanınan dönercilerinden birine girdiğinde aralarında semt sakini Almanların da olduğu bir grup kapıya toplanmış, “eğer ona döner servisi yaparsanız kapınızdan içeri bir daha girmeyiz” diyerek restoran sahiplerini uyarmışlardı. Sarrazin mekandan ayrılmak zorunda kalacak; ertesi gün gazeteler “Sarrazin’e döner yok” başlıkları atacaktı.

    Bütün mesele Sarrazin’in kaleme aldığı Almanya Kendini Bitiriyor adlı kitaptı. Sarrazin, Almanya’nın göçmen politikasının ülkenin sonunu getireceğini; Türk göçmenlerin döner-kebap dışında Almanya’ya katkıları olmadığını; hattâ eğitimsizlik ve bariz zeka düşüklükleri sebebiyle Alman toplumunu da gerilettiklerini yazmıştı.

    Sarrazin kitapta yazdıkları ve verdiği demeçler sebebiyle kendi partisi içinde bile istenmeyen adam ilan edilmişti ama diğer tarafta başka bir gerçek vardı: Kitap çok satanlar listesinden inmiyordu ve 2020’lere gelindiğinde toplam satışı 1.6 milyonu bulmuştu.

    Kitabın çok tartışıldığı 2010’da, taz gazetesi kültür editörü Ulrich Gutmair, 80’lerde “Alman Yeni Dalgası” olarak adlandırılan müzik akımının öncülerinden Gabi-Delgado Lopez (1958-2020) ile bir söyleşi yaptı. Konu bir yerde Sarrazin’in kitabına geldiğinde, o sırada 52 yaşında olan yılların punk müzisyeni “Almanya, Avrupa’daki tüm ülkelerden daha fazla yabancı işgücüne bağımlı. Tüm Batılı ülkelerin 3. Dünya’ya tarihsel bir borcu var. Tüm zenginliğimiz 3. Dünya’nın sefaleti üzerine kurulu. Ben sınırdışı uygulamalarına da tamamen karşıyım. Bu insanlar ülkelerinde siyasi zulüm gören veya ekonomik sebeplerle göçmen olan yoksul insanlardır. Bu insanlara o kadar çok şey borçluyuz ki, hepsini kabul etmeliyiz” dedikten sonra Sarrazin’in kitabına ilişkin şu cümleyi söylüyordu: “Almanya, Almanya her şey bitti!” Bu, 1978’de yazdığı ve Alman punk müziğinin ortaya koyduğu belki de gelmiş geçmiş en büyük hit olan, sadece 9 dizelik “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) şarkısının sondan bir önceki dizesiydi. Lopez, şarkıyı Kreuzberg’de bugün hâlen faaliyette olan SO36 adlı kulüpte Batı Berlin’de gördüğü manzaradan etkilenerek yazmıştı.

    1990’da iki Almanya’nın birleşmesine dek Batı Berlin; Doğu Almanya’nın ortasında, etrafı duvarla çevrili, denizin ortasındaki ada misali bir yerdi. Batı Almanya’dan Batı Berlin’e ulaşmak için Doğu Almanya’dan transit geçen otoyolu kullanmak gerekiyordu. Doğu Almanya topraklarına girerken Lopez bir sorunla karşılaştı; çünkü kendisi, İspanya’daki Franco rejiminden kaçan marksist bir İspanyol akademisyenin 8 yaşında Almanya’ya gelmiş oğluydu. Almanya’da göçmenlerle, onlar gibi çok zor şartlar altında büyümüştü ve İspanyol vatandaşıydı. İspanya ile Doğu Almanya arasında diplomatik ilişki olmadığından geçiş izni alması biraz uzun sürdü.

    sosyaltarih-2
    Bu yıl Nisan ayında Türkiye’yi ziyaret eden Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier, Almanya Büyükelçiliği’ne ait Tarabya rezidansında verdiği davette döner kesiyor. Yanındaki Almanya’dan getirilen döner ustası Arif Keleş

      Lopez’in Düsseldorflu punk grubu Mittagspause ile hayatında ilk defa Batı Berlin’i ziyaret etmesinden 5 yıl önce (1973) Der Spiegel dergisi Türk göçmenleri ve Kreuzberg semtini ele almıştı. Resmî rakamlara göre semtte yaşayan 160 bin kişinin 20 bini Türk vatandaşıydı. Polis yetkililerine bakılırsa bunun yüzde 15’i kadar da kaçak kalan vardı. Sosyal hizmetler yetkilileriyse polisin tahminlerini iyimser bulmuş, resmî rakamın yüzde 40’ı kadar da kayıtdışı bir nüfusun olabileceğinden söz etmişti. 1972’de Kreuzberg Belediye Hastanesi’nde doğan 1720 çocuğun 650’si dünyaya Türk vatandaşı olarak gelmişti.
      Kreuzberg’de Der Spiegel’in deyimiyle “adı Ali ya da Selim olan” 14 yaş altında 5 bin çocuk vardı.

      1972, o sırada kimse farkında olmasa da, Alman yemek kültürünün kökten değişmesine sebep olacak sürecin başladığı yıldı aynı zamanda. Türkiye ile Batı Almanya arasında 30 Ekim 1961 tarihli İşgücü Antlaşması’nın imzalanmasının hemen ardından Almanya’ya gelen ilk kişilerden olan Kadir Nurman adlı Türk işçisi, Batı Berlin’de ekmek arası döner-kebap satan ilk insan olarak tarihe geçecekti. Tarihe geçme kısmı lafın gelişi değildi; 24 Ekim 2013’te 80 yaşında hayata veda ettiğinde tüm Alman medyasındaki başlıklar “Dönerin Almanya’daki yaratıcısı öldü” şeklindeydi.

      Nurman’ın ilk müşterileri Türkler ve Araplardı. Almanlar arasında da “Türk bir adam var, çok lezzetli, farklı bir şey yapıyor” diye sözedilen döner-kebap giderek yayılıyordu. 1 yıl içinde Berlin’de, özellikle Kreuzberg’te dönerciler çoğalmaya başladı.

      sosyaltarih-3
      Alman siyasetçiler döner keserken poz vermeyi çok seviyor. 2005-2021 arasında Almanya Başbakanı olan Angela Merkel, bir seçim öncesinde

      Ağustos 1978’de grubuyla beraber Batı Berlin’e gelen Lopez de, sahneye çıkacakları kulübün bitişiğindeki Türk dönercide yemek yemişti. 3 ay sonra bir defa daha konsere geldiklerinde, grup sahneye mavi işçi tulumlarıyla çıktı. Konserin tam ortasında müziği kestiler; bir masa koyup sandalyelerini çekerek yemek yemeye başladılar. Grubun adı Mittagspause, zaten “öğle paydosu” ya da “öğle yemeği” arası anlamına geliyordu ve sahnede yedikleri de elbette döner-kebaptı!

      “Kebap Rüyaları” şarkısı ise esas patlamasını, sahnede döner-kebap yedikleri konserden kısa bir süre sonra Lopez’in kurduğu yeni grubu DAF’la yapacaktı. Şarkı “Kebap rüyaları duvar kentinde/‘Türk-Kültür’ dikenli tellerin içinde” diye başlıyordu ve “Doğu Almanya’da bir Yeni-İzmir/Atatürk yeni efendidir” diye devam ediyordu. Sondan bir önceki dize “Almanya, Almanya her şey bitti” derken şarkı defalarca tekrarlanan “Bizler geleceğin Türkleriyiz” dizesiyle bitiyordu.

      Gabi-Delgado Lopez 22 Mart 2020’de 62 yaşında hayata veda etti. En bilinen şarkısı “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) ise bugüne dek 40’ın üzerinde sanatçı tarafından, farklı düzenlemelerle seslendirilmiş durumda. Şarkıya ilham veren ve 1973’ten itibaren bir anda sayıları hızla artan dönercilerin ortaya çıkışı da aslında bugünkü siyasi ve ekonomik atmosfere kısmen benzer bir ortam yüzündendi. 1973, iş göçü anlaşmalarının askıya alındığı, savaş sonrası yaşanan ve göçmen işçiler sayesinde zirveye çıkan ekonomik mucize yıllarının sona erip rüzgarın tersten esmeye başladığı bir dönemin başlangıcıydı. Meşhur petrol krizi Batı dünyasını sarsarken enflasyon yükselişe geçmiş, hayat göçmen işçiler için de daha zor olmuştu. Kimileri kendi işlerini kurarak, kendi emeğini sömüren “emekçi patron” olmayı denediler. Ayrıca döner-kebapçı açarak iş kurmak, askıya alınan iş göçü anlaşmalarının etrafından dolanma ve memleketteki bir-iki işsiz akrabayı daha Almanya’ya getirebilme ihtimalini ortaya çıkarıyordu.

      sosyaltarih-4
      Türkiye’den Almanya’ya giden ilk göçmen işçi kafilesinden bir grup.

      ‘Geleceğin Türkleriyiz’
      2010’da yılında Thillo Sarrazin’in tartışma yaratan kitabından bahis açarak Gabi-Delgado ile söyleşi yapan gazeteci Ulrich Gutmair’in bu yılın Nisan ayında bir kitabı çıktı: Wir sind die Türken von morgen – Neue Welle, neues Deutschland (Bizler Geleceğin Türkleriyiz-Yeni Dalga, Yeni Almanya).

      Kitap 70’lerin ikinci yarısında başlayıp 80’lerin sonuna kadar devam eden ve “Alman Yeni Dalgası” olarak anılan müzikal dönemi ve arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve politik arka planı takip ediyor. Kitaba başlık olarak Lopez’in en bilinen şarkısının, dönemi için hayli kışkırtıcı dizesinin seçilmesi de boşuna değil. Gutmair, “Kebabträume” parçasının hangi koşullarda, neden yazıldığını gayet detaylı anlatıyor. Elbette 70’lerdeki Berlin’i, göçmenleri ve döner-kebabın bu hikayedeki yerini de.

      sosyaltarih-5
      Alman punk müziğinin en büyük hitlerinden biri olan “Kebabträume” (Kebap Rüyaları) şarkısının yaratıcısı Gabi-Delgado Lopez (1958-2020).

      Kitapta, Almanya’da “döner uzmanı” olarak adlandırılan gazeteci-yazar Eberhard Seidel’in Döner-Eine türkisch-deutsche Kulturgeschichte (Döner-Bir Türk-Alman Kültür Tarihi) kitabına da atıf yapılmış. Seidel’e bakılırsa, her ne kadar Almanya’da döner-kebap satan ilk kişi olarak Kadir Nurman gösterilse de işin başlangıcı daha eskiye gidiyor: “1969’da Reutlingen kentinde Bursalı biri döner satıyormuş. Fakat dükkan ruhsatı alamamış ve dönerini sadece semtlerde yapılan şenliklerde satabilmiş.” Seidel’in tespitlerine göre Frankfurt’ta 1960’ta Bosporus adlı bir restoranın mönüsünde de döner-kebap varmış ama, ekmek arası değil tabakta servis ediliyormuş. “Ama” diyor kendisi, “bunlar kısıtlı elit bir çevreye hizmet ediyordu; dargelirli insanlara hitap eden bugün bildiğimiz döner-kebap 70’li yıllarda Berlin’de bir çığır açtı.”

      Yazar Ulrich Gutmair, Gabi-Delgado Lopez’in “Kebabträume” şarkısının anlaşılması biraz güç, fazlasıyla simgesel sözlerinin tüm ironisi ve şiirselliğiyle meseleyi çok iyi kavradığı kanısında. O sırada 20’lerinin hemen başında olan Lopez ve dahil olduğu punk akımı, Alman toplumunun bugünkülere benzer paranoyalarını birçok entelektüelden çok daha iyi anlamıştı.

      Berlin Duvarı, Doğu Almanya ve Sovyetler Birliği ile birlikte çoktan yıkıldı. 1989’da Doğu Berlin’den Batı’ya geçmelerine izin verilen kalabalıklarının arasında, evlerine dönerken “Batı’da ilk olarak ne yaptınız?” diye soran televizyon muhabirlerinin mikrofonlarına “döner yedim” diye cevap veren epey insan vardı. Bu durum Türk girişimcilerin gözünden kaçmadı. Döner-kebap hızla Doğu Almanya’ya giriş yaptı. Ancak Doğu Almanların “kebap rüyası” kısa sürecekti. Artan işsizlik, ekonomik kötü gidiş ülkede özellikle genç kesimde aşırı Sağ akımların yükselmesine yol açacaktı. “Yabancılar yüzünden biz işsiz kalıyoruz” söyleminin alıcısı artık çoktu. Neonazi dazlaklar Doğu Almanya sokaklarında daha kalabalık dolaşır olmuşlardı. Dazlak saldırıları döner-kebapçıları da hedef alıyordu; bununla birlikte gayet tuhaf sahneler de ortaya çıkabiliyordu: Mesela bir köşede oturmuş karınlarını ellerindeki dönerle doyurmaya çalışan dazlaklar gibi!

      sosyaltarih-6
      Ulrich Gutmair’in Bizler Geleceğin Türkleriyiz kitabı 1970’lerin ikinci yarısında başlayıp 1980’lerin sonuna dek devam eden ve Alman Yeni Dalgası olarak anılan müzikal dönemi ve arkasındaki ekonomik, sosyal, kültürel ve politik gelişmeleri anlatıyor.
      sosyaltarih-7

      Yükselen Sağ
      Son yıllarda sadece Almanya’da değil tüm AB siyaseti içinde çok tartışılan siyasi parti AfD (Alternative für Deutschland-Almanya için Alternatif), kuruluşundan 4 yıl sonra girdiği 2017 seçimlerinde yüzde 12.6 oy alarak dikkatleri üzerine çekmişti. Federal Meclis’te 88 vekillik kazanmışlardı. Sağ popülist bir çerçeveden düzen karşıtlığı yapan parti, aynı zamanda göçmen ya da mülteci karşıtı söylemleriyle dikkati çekiyordu. Ancak alışılageldik aşırı Sağ yapılanmalara hiç benzemeyen, anlamlandırmanın zor olduğu işler de yaşanıyordu. Partinin eşbaşkanlığını yapan Tino Chrupalla, 2021’de yapılan Federal Meclis seçimlerinden önce katıldığı DW kanalında yayınlanan programda ilginç çıkışlar yapmıştı. Programın 2 moderatöründen biri olan DW Türkçe Yayınlar Yöneticisi Erkan Arıkan, kendisine “seçim sloganınız ‘Almanya ama normal’ şeklinde. Örneğin ben Türkiye vatandaşı anne-babadan Almanya’da doğmuş bir Almanya vatandaşıyım. Size göre ben normal miyim? Ya da şöyle diyelim; Alman kimliğine sahip miyim sizce?” diye sorduğunda şöyle diyordu: “Kesinlikle. Entegre olmuşsunuz. Burada bir işiniz var, verginizi ödüyorsunuz. Elbette tam bir vatandaşsınız ve bu son derece normal.” Bunun üzerine Arıkan’ın “peki o zaman benim gibi göçmen kökenli, sayıları 7.4 milyonu bulan yüzde 12’lik bir seçmen kitlesine hitap etmeyen bir programınız neden var?” şeklindeki sorusuna da, “o sizin fikriniz. Mesela benim sürekli gittiğim Türk dönercim bana oy vereceğini söylüyor” cevabını verecekti.

      sosyaltarih-8
      Yıllık cirosunun 7 milyar Euro’yu aştığı hesaplanan döner sektöründe yalnızca Türkler yok. Polonya asıllı ünlü Alman millî futbolcu Lukas Podolski de bir döner restoranı zincirinin sahibi.

      Ulrich Gutmair de kitabında buna dikkati çekiyor. Bugün yeni aşırı Sağ’ın eskisinden farklı olarak biyolojik ırkçılıktan uzak durduğunu, çok farklı dinamikler üzerinden işlediğini açıklıyor. AfD yine 1 Eylül 2024’te 2 eyalette yapılan seçimlerde Thüringen’de yüzde 32, Saksonya’da ise yüzde 30.6 oy alarak büyük başarı elde etti. Eşbaşkan Chrupalla, “biz göçmenlerin partisiyiz, göçmenler de Almanya’ya aittir” diyerek Türklerden açıkça oy istedi.
      AfD’li bir başka siyasetçi Maximilian Krah da “Türkler, göçü engelleyecek olan bir parti olarak AfD’yi seçmeli. O yeni gelenler ve daha gelecek olanlar kimin evini ve işyerini alacak?” mesajını verdi. Aslında 3 yıl kadar önce parti listesinden Avrupa Parlamentosu seçimlerine giren oyuncu Marcel Goldammer daha tartışmalı bir seçim afişi kullanmıştı. Afişte Almanya ve Türkiye bayrakları önünde hafif yan dönmüş gökyüzüne doğru bakan bir pozu vardı, yanında da aynı şekilde göğe bakan Atatürk. Afişin üzerinde Türkçe “Atatürk de olsa AfD’ye oy verirdi” yazıyordu. CHP Berlin Birliği’nin “Atatürk’ün ırkçı bir partinin seçim malzemesi yapılmasını kınayan” açıklamasının yanı sıra Almanya Türk Toplumu Teşkilatı Eşbaşkanı Atilla Karabörklü de şöyle diyecekti: “Atatürk olsa sizi önüne katar kovalardı.”

      sosyaltarih-9
      Son yıllarda sadece Almanya’da değil tüm AB içinde çok tartışılan siyasi parti AfD’nin (Almanya için Alternatif) “Atatürk de olsa AfD’ye oy verirdi” afişleri Almanya’daki Türklerden tepki görmüştü.

      Alışılageldik Avrupalı ırkçı profilinden uzak bir AfD’li olan Goldhammer, aynı zamanda İsrail vatandaşı bir Yahudiydi ve İsrail ordusunda gönüllü askerlik yapmıştı. Parti içindeki “AfD’li Yahudiler” örgütlenmesinin de başkanıydı. Ayrıca eşcinseldi ve partinin “Alternatif Homoseksüeller” adlı yan teşkilatının da basın sözcüsüydü. Geçmişinde gizlemediği bir kariyeri de vardı: yüksek sosyete içinde eşcinsel seks işçiliği yapmıştı.

      Ancak parti içinde tam bir uyum yoktu. Farklı kanatlardan farklı sesler çıkabiliyordu.
      AfD’nin etkili isimlerinden, 2024’te Avrupa Parlamentosu üyesi olan Alexander Jungbluth “Biz çeşitlilik içinde birliği savunuyoruz. Bu, Avrupa’nın her yerinde döner tezgahları ve nargile kafeleri istemediğimiz anlamına geliyor” demişti örneğin.

      Eylül’deki son seçimlerin ardından başka bir tartışma başladı. YouTube üzerinden yayın yapan Alman sokak röportajı kanallarına konuşan ve AfD’yi beğendiğini, haklı bulduğunu, hattâ oy verebileceğini söyleyen Türkiye kökenli seçmenlere rastlanıyordu. Resmî olarak partiye üye olmuş Türkiye kökenli Türk ya da Kürt AfD’lilerin varlığı da biliniyor.

      Döner fiyatları bugün Almanya’da bir tür geçim endeksi işlevi görüyor. Hayat pahalılığından yakınan bir Almanya vatandaşı ya da siyasetçi “Bir dönerin fiyatı şu kadar olmuşken” diye söze giriyor. Döner ile enflasyon ilişkisine dair üretilmiş bir kelime bile var: “Dönerflasyon.”

      Her seçim öncesi Alman siyasetçilerin kameralar önünde döner kesmesi artık klasikleşmiş durumda. Muhalif siyasetçiler hükümete yaptıkları eleştirilerde döner fiyatlarını sık sık gündeme getirirken, iktidara geldiklerinde devlet tarafından sübvansiyon uygulanacağını ve fiyatı ucuzlatacaklarını vaadedenler bile oluyor.

      Almanya’da döner satan ilk kişi olarak kayda geçen Kadir Nurman hayata veda ettiğinde, hakkında “eğer uyanık davranıp patentini alsaydı, mütevazı bir hayat sürmezdi” diye yazılar yazılmıştı. “İyi de, döner onun keşfi değildi ki” denebilir; ama Nurman’ın dükkanını açtığı dönemde Türkiye’de döner, ekmek ya da pide arasında salata, garnitür, soğan eklenerek satılan bir yiyecek değildi. Tabakta servis edilir, çok sık da yenilmezdi.
      Aslında Nurman bir inovasyon gerçekleştirmiş, döner-kebabı bir fast-food şekline dönüştürerek, ucuz ve pratik bir yiyecek hâline getirmişti. Bugün Almanya’da döner-kebap sektörünün yıllık hacminin 7 milyar Euro’yu aştığı hesaplanıyor!

      Kısacası, “döner kebabın rüyaları” sürüyor. Ancak bugünkü siyasi ve ekonomik atmosferde gidişat meçhul; rüyanın karabasana dönüşmesi daha büyük ihtimal.

    1. 1930’lardan duyulan ‘sesler’, bugüne ulaşan düzenlemeler

      1930’lardan duyulan ‘sesler’, bugüne ulaşan düzenlemeler

      Moğollar’ın yaşayan efsane bas gitaristi Taner Öngür, 2017’de “Elektrik Gramofon” adıyla çıkardığı plaktan sonra şimdi de “Elektrik Gramofon 2”yi hazırlıyor. Tarihe geçmiş ünlü isimlerin, bestecilerin ve hadiselerin “sesleri” duyuluyor; Türkiye’nin her alanda hasret kaldığı bir devamlılık, notalarla günümüze taşınıyor.

      Bir sinema dolusu ortaokul öğrencisi. Üzerlerinde okul üniformaları. Hafta­içi, daha tam öğle olmamış, ama okulu asıp Şehzadebaşı Sinema­sı’nı doldurmuşlar. 1964 yılında­yız. O zamanların sinemalarında bugün için tuhaf bir uygulama var. Gün boyunca tüm film göste­rimlerinde sinemanın kadrolu müzik grubu sahneye geliyor ve minik bir konser veriyor. Ne mi çalıyorlar? O günün tüm dünyada gençleri ayağa kaldıran popüler parçalarını: Elvis, Rolling Stones, Animals, Ricky Nelson, Dave Clark ve tabii illa ki Beatles… Şeh­zadebaşı Sineması’nı dolduran yeniyetmeler de çığlıklar atarak dinliyorlar sahnede grubu. Zaten hemen hemen herkes aynı yaşta; grup elemanları da izleyiciler de…

      Seyirci tempo tutuyor: “Taa­neeerr çeviiirrr! Taaneeerr çee­viiirr!” Sahnedeki grubun basçısı Taner, boyu kendinden uzun kontrbası kendi ekseni etrafında bir tur attırıp ritmi kaçırmadan aynı hızla çalmaya devam eder­ken büyük bir gürültü kopuyor. Alkışlar, çığlıklar…

      “Ortam o kadar acayipti ki; 1964 yılının İstanbul’unda, aşağı yukarı bizimle aynı yaştaki ço­cuklarla sabah vakti ‘beat’ partisi veriyorduk resmen! Sırrımıza ortak tek yetişkin de sinemanın sahibiydi herhalde. Günde 10 lira 50 kuruş yevmiye veriyordu bizlere. O yaş için çok güzel bir paraydı o zaman” diyor Taner Öngür bugün.

      Üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçmiş; ilk tecrübeler o sinema salonunda kazanılmış; gece ku­lüplerine terfi edilmiş; 4 yıl sonra 1968’de Erkin Koray’la ilk Anado­lu turnesi ve derken Moğollar ile Anadolu pop günlerinin başlan­gıcı… Öngür hâlen Türkiye’nin dört bir yanında, sokakta Türkiye rock tarihinin en uzun soluklu grubu Moğollar’ın bas gitaristi olarak yürüyor. Son yıllarda Mo­ğollar’ın yanı sıra kendi albüm projelerini Heybeliada’daki evin­de, “hom stüdyo”sunda kaydedip, plak formatında yayınlamayı sürdürüyor.

      muzik-1
      Şehzadebaşı Sineması’nda sahnede Volkanlar grubu. Grubun kontrbasçısı Taner Öngür sahnenin en sağında kontrbasını çevirmeye hazırlanıyor

      Taner Öngür 2017’de “Elekt­rik Gramofon” adında az sayıda basılan bir plak yayınladığında dinleyenler biraz şaşırmıştı. 1920’lerde, 30’larda Türkiye’de yazılmış-söylenmiş, 78 de­virli taş plaklara kaydedilmiş, kurmalı gramofonlarda dinle­nerek eşlik edilmiş eski şarkıları yeniden yorumlamıştı çünkü. Bir zamanlar Anadolu pop akımı ilk çıktığında dönemin rock müzis­yenleri “köklere dönmeye” karar vermişlerdi. Batılı akranları kendilerinden önceki folk şarkı­cılarına, blues’culara gidiyorken onlar da Anadolu âşık geleneğini araştıracaklardı.

      Ancak şimdi keşfedilecek ya da dönülecek başka bir müzik geleneği bulmuştu Öngür:

      “Müzikle ilk ilgilenmeye başlayıp da bir şeyler çalmaya çalışırken babamın dediklerini hatırladım bir gün. ‘Oğlum şöyle ‘Çok yaşa sen Ayşe’ gibi şeyler de çalsanıza’ diyordu. Ben de ‘Baba eski onlar, biz başka yeni bir mü­zik peşindeyiz’ diyordum. Sonra aklıma geldi. Daha 10 yaşında falandım; bir gün babamla Gül­hane Parkı’nın oradan yukarıya, Sultanahmet’e doğru çıkıyoruz. Gülhane Parkı’nın sol tarafında şimdi Alay Köşkü denilen, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müzesi denilen, nedense hep tadilatta olduğu için kapalı olan bir yer vardır. Babam o binayı gösterip bana şöyle demişti: ‘Burası eski­den ‘dansing’ti.’ Babam işçiydi. Haliç’te Bahariye Mensucat Fab­rikası’nda ustabaşıydı. Haftasonu geldiğinde haftalıklarını aldık­larında, takımlarını giyerler, fötr şapkalarını takarlar o ‘dansing’e giderek eğlenirlermiş. Bira 15 kuruş. ‘Bing band’ orkestra var içeride. Foksrot, çarliston, swing çalıyorlar. Kendileri gibi haf­talığını almış işçi kızlarla dans ediyorlar. 1930’ların İstanbul’u, kadınlı-erkekli işçi sınıfı, o yıllarda tüm dünyada moda olan müziklerle, elinde Arjantin bira bardaklarıyla eğleniyor, dans ediyor… Bir zamanların kentli işçi sınıfı… Şimdi düşününce ne kadar tuhaf değil mi? Hele son 20 yıldır yeniden yazılan tarihe bakılırsa!”

      muzik-2
      1969’da katıldığı Moğollar ile çalışmayı hâlâ sürdüren Taner Öngür, 2017’den bu yana, ’20’lerin ve ’30’ların şarkılarını günümüze taşıyan ilginç çalışmalara imza atıyor.

      2017’de 1920’lerin, 30’ların popüler şarkılarını, operetler va­sıtasıyla herkesin diline dolanmış parçalarını yeniden seslendirip biraraya getirmeye karar ver­diğinde, aslında ilk amacı yıllar önce “o şarkılar eski, biz başka müzikler dinliyoruz” dediği babasına bir nevi selam gön­dermekmiş. İşin içine girdikçe 20’ler, 30’lar dünyasının nasıl bir derya-deniz olduğunu farketmiş.

      Serinin ilk albümü Elektrik Gramofon Bayan Neriman’ın yorumuyla plağa kaydedilmiş “Karakız” ile açılıyordu. Daha ilk parçada çok eskilerden geldiği belli bir müzik ‘surf’ stilinde gitarlara adapte edilmiş, zaman­sız düzenlemelerle dinleyicinin karşısına çıkıyordu. Seyyan Hanım’dan “Ah Fatma”, Nazmiye Sedat Hanım’dan “Gece Kuşları”, Mahmure Handan Hanım’dan “Rampa” gibi 78 devirli taş plak­larda unutulup gitmiş şarkılara; Balkanlar’dan, Ortadoğu’ya hattâ Hindistan’a dek uzanan bir coğ­rafyada gerçek sahibi artık bili­nemeyen meşhur “Şiki Şiki Baba” ekleniyordu. Tabii bir de albümün kapanışı ve aynı zamanda da “hit” olan parçası: “Zehra”. 1906’da Aydın’da doğan, 1922 sonrası Atina’ya göçeden Michalis Sou­yioul’a ait, Bağdatlı güzel bir kıza ithafen yazılmış. İlk defa 1938’de kaydedilmiş, Yunanistan’da büyük ilgi görmüş ve tabii Tür­kiye’de de kayıtsız kalınamamış bir aşk şarkısı. Eşzamanlı olarak Seyyan Hanım, Bayan Hikmet ve Birsen Alan tarafından seslen­dirilen 3 farklı versiyonu Türkçe sözlerle plak yapılmış.

      Taner Öngür aynı anlayışla 2019’da “Asrî Zamanlar” albü­münü yayınladı. Yine babasının gençliğinin şarkıları iş başın­daydı ama bu defa 50’lere, hatta 60’ların başına dek geliniyordu. Misal: 1929’da ilk sahnelendi­ğinde yer yerinden oynayan Muhlis Sabahattin imzalı Ayşe operetinin “sen çok yaşa Ayşe” diye giden en bilinen parçası. Sabahattin’in kızı, bir zamanların tanınmış seslendirmecisi Ferdi Tayfur’un eşi, daha 27’sinde genç yaşta hayata veda eden Melek Kobra’nın sahnede canlandırdığı Ayşe’nin şarkısı. Yahut Dramalı Hasan Hasgüler imzalı “Asrî asrî kızlar, içerek şampanya oynayor­lar rumba…”

      Bir başka ilginç şarkı ise bir va­pur üzerine yazılmış: “Trak, Trak, Trak, Beni Bursa’da bırak”

      Öngür bu dramatik hikayeyi şöyle aktarıyor: “1934 civarı genç cumhuriyet Marmara Denizi’nde çalıştırmak için birkaç gemi sipa­rişi veriyor Almanya’ya. Bunların ilki Trak adı verilen vapur. İstan­bul-Mudanya-Bursa arasında çalışıyor. İnanılmaz popüler olu­yor o yıllarda bu gemi. Gayet lüks, barı falan var. Ama aynı zamanda ucuz, herkes binebiliyor. Seferler­de bir orkestra da var yolculuğa eşlik eden. J. Alkan adıyla kayda geçmiş bir besteci, bu vapur için bir şarkı yazıyor ve plak yapılıyor. Kemal Akel Orkestrası eşliğinde Suna Özsoy seslendiriyor. Trak’ın hikayesi kötü bitiyor. 1944’te asker sevkiyatında kullanılırken Kapıdağ Yarımadası açıklarında kayalıklara çarparak batıyor, 50 kişilik mürettebattan 24’ü kurtu­labiliyor. Gazeteler ‘Trak Faciası’ diye manşet atıyor ve bir de efsa­ne yayılıyor: Geminin battığı gün plak dükkanlarında satışta olan ve parçanın bulunduğu plaklar kendi kendilerine ortalarından çatlayıp kırılıveriyorlar! Artık inanırsan…”

      “Asrî Zamanlar”da işin içine başka eski zaman kahramanları da giriyordu. Fezada çarpışan Baytekin ya da tel üzerinde sır­tında bir koçla yürüyen, ismiyle müsemma bir kişilik Rıfat Telge­zer: “Şehzadebaşı Sineması’nda daha çocuk yaşta çalarken çok farkında değildik ama aslında o eski Direklerarası geleneği­nin devamına dahil olmuştuk. Sinemaya canbazlar, jonglör­ler, sihirbazlar da gelir gösteri yapardı. Canbaz telde yürürken, adımlarına bas vuruşlarıyla eşlik ederdim. Rıfat Telgezer de bir zamanların en ünlü ip canbazı, artık bitmiş bir geleneğin o za­manlarki son temsilcisiydi. Onun için o şarkıyı yaptım.”

      Taner Öngür şimdi yeni bir albümün heyecanı içinde. Kayıtlar sona ermiş durumda. Çok yakında kapak tasarımları da tamamlandıktan sonra aynı serinin üçüncü albümü “Elektrik Gramofon 2” adıyla yine Tantana Records etiketiyle meraklısına sunulacak.

      muzik-3
      Taner Öngür’ün Cem Karaca-Moğollar günleri, yıl 1973.

      Yeni albüm tıpkı önceki albümlerde yer alan “Zehra” ya da “Şiki Şiki Baba” gibi geniş bir coğrafyada sahiplenilmiş, ilk kimin çaldığı hep bir tartışma konusu olan “Mısırlou” ile açılıyor. 90’larda “Pulp Fiction” filmi ile tüm dünyada yeniden hatırlanan o meşhur melodi bu: “Kimine göre ilk İzmir’de çalınmış, ori­jinali Rumcaymış. Kimi Yahudi müziği der; herkes sahipleniyor. Niye bilinmez, o kadar güzel bir melodi ki, dünyanın dörtbir ya­nında sayısız versiyonu yapılmış. Tüm insanlığı etkileyen tuhaf bir büyüsü var. Dick Dale’in ‘surf’ versiyonu, Tarantino sayesinde yeniden hatırlandı. Zeki Müren’in seslendirdiği, sözlerini Suat Sa­yın’ın yazdığı versiyonu yeniden düzenledim ben de.”

      Dramalı Hasan Hasgüler, bu albümde de yer alan beste­cilerden. En son 60’larda Mavi Işıklar’ın da yeniden popülarite kazandırdığı “Kanamam” adlı parça bu albümün hit olmaya aday parçaları arasında. “Par­çayı biraz 60’ların rock’n roll çalışmalarına, sanki Rolling Stones çalıyormuş gibi bir havaya getirmeye çalıştım” diyor Öngür. Bestesi yine Dramalı Hasan Has­güler’e ait bir şarkı daha var: bir zamanlar Zeki Müren’in sesinden de kaydedilen “Kalplere Vur Bir Zımba Rumba da Rumba”. Zeki Müren demişken, yine onun se­sinden bilinen bir ikinci eseri de sayalım: “Berduş”. Parça bu defa oryantal rock gitarlarla çıkıyor karşımıza.

      “Elektrik Gramofon 2”, aynı Trak vapuru gibi bir başka vapura selam çakıyor ayrıca. Bu defa neredeyse günümüze geliyoruz. Malum, Paşabahçe vapuru bugün yenilenmiş olarak hâlen seferde. Rüştü Eriç imzalı eser, bir vapur için kalpten bir sevgiyle yazılmış ilginç bir çalışma.

      muzik-5
      1934-44 arası inanılmaz bir popülarite kazanan, adına şarkılar bestelenen Trak vapuru: “Trak, Trak, Trak… Beni Bursa’da Bırak ”

      Albümün en ilginç şarkıların­dan biri ise “Süreyya Sineması”. Bu eski bir şarkı değil aslında, eski bir köşe yazısı. 1934’te gazeteci Necdet Rüştü köşesinde bir yazı kaleme almış. Süreyya Sineması’nda bir geceyi anlatan yazı, şiir formunda:

      “Ne bugün Çarşamba mı? Öyleyse var operet.

      Sonra yer bulamayız, biraz erken gidelim.

      muzik-6
      2017’de sınırlı sayıda basılan “Elektrik Gramofon” albümünde 1920’lerde ve ’30’larda Türkiye’de yazılıp söylenmiş eski şarkıların yeni yorumları yer alıyordu.

      Buraya akın etmiş genç kızlar,

      Güzeller vatanısın hey gidi Kadıköy hey,

      Sağa sola koşuyor sinemanın müdürü,

      Maşallah çalışkandır Hikmet Bey,

      L: Hanımı gördün mü? İhtiyarlamış biraz,

      Mazisini bilirim ne candı ne şekerdi,

      Bak şu NT hanıma sporda eşi olmaz,

      Derede, Kalamış’ta iyi kürek çekerdi.”

      Köşe yazısını 30’ların ha­vasında bir şarkı hâline getir­miş Öngür: “Çok hoşuma gitti anlattıkları. Hikmet Bey dediği mesela, Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Nâzım. Süreyya Sinema­sı’nın müdürü o sırada. Yazının ilerleyen bölümlerinde Nâzım Hikmet de giriyor zaten hikayeye. Hatta Toto Karaca bile…”

      “Elektrik Gramofon 2”de bir Seyyan Hanım şarkısı da var. İç burkan müziği ve sözleriyle kırık bir aşk şarkısı: “Hasret”. Albümün kapanış şarkısı “Haydi Dostlar Rumba”daysa yıllar öncesinden gelen bir konukla karşılaşıyoruz: Mahmure Şenses Hanım. Bol cızırtılı bir taş plaktan, 1930’dan yükselen sesiyle Taner Öngür’le düet yapıyor: “Beş şişe içtim / Biri şarap biri likör biri konyak biri bira bir de şampanya / Oldum bir kumpanya, çekerim şampanya / Yorulmak bilmeyin haydi dostlar rumba!”

      “Elektrik Gramofon 2” dinle­yiciyle buluşmak için şimdi gün sayıyor. Döviz kurları sebebiyle hayli yükselen maliyetler karşı­sında sınırlı sayıda basılacak olan plaklar, daha önceki çalışmalar gibi koleksiyoncular tarafından kısa sürede kapışılacak muhte­melen. Bulamazsanız veya zaten plak toplayan pikap sahibi biri değilseniz dert etmeyin. Önceki albümler gibi bunu da yakında dijital platformlar üzerinden dinleyebilir; neşeli şarkılara eşlik ederken bir yandan Türkiye’nin yakın geçmişi hakkında ucu açık bir muhakemeye de girişebilirsi­niz. Çok yakında…

      muzik-4
      Taner Öngür “Elektrik Gramofon 2” adlı yeni albümünü yayınlamaya hazırlanıyor. Kayıtlar bitmiş durumda, kapak çalışmaları sürüyor.
    2. Bodrum’un düğünlerinden Avrupa’nın caz sahnelerine

      Bodrum’un düğünlerinden Avrupa’nın caz sahnelerine

      Düğünlerde ve meyhanelerde çalan Bodrumlu kemancı Salih Baysal, 1971’de 43 yaşında gittiği İskandinav ülkelerinde sahnelerin tozunu attırmış ve şöhret olmuştu. 3 yıllık Avrupa mesaisinden sonra kalması için yapılan tüm ısrarlara rağmen geri döndü Baysal. Bodrum’da bir ev yapacak kadar para kazanmıştı ve daha fazlasına ihtiyacı yoktu…

      Gazetelerin magazin sayfalarındaki haberle­re bakılırsa, Bodrumlu Kemancı Salih’e “Allah yürü ya kulum demiş”ti ve kendisi “Avrupa’da büyük yıldız” olmuştu. Oysa çok değil, “daha birkaç yıl öncesine kadar meyhanelerde çalıp ekmek parası için didinir dururdu”. Ancak şimdi İsveç tele­vizyonunda programlara çıkıyor, İskandinav ülkeleri başta olmak üzere Avrupa’nın dörtbir yanın­da konserler veriyor, plakları basılıyordu.

      Hakkındaki haberlerin çıktığı 1974’te, doğup büyüdüğü Bod­rum’a “bu defa turist olarak gelen” 46 yaşındaki kemancı, uzaklardayken Bodrum’a, rakıya, çipuraya ve yosun kokusuna hasret kalmıştı.

      Hakkında yazılan bir başka haber; “ne nota ne de okuma yazma biliyor ama Avrupa’yı kendine hayran bıraktı” diyor­du. Oğlu Yalçın Baysal bugün “O haberleri saklamıştık, sonra­dan kaybolup gittiler. O zaman gazetecilerin öyle demek hoşuna gitmiş, uydurmuşlar. Tamam nota bilmezdi, kulaktan çalardı ama babamın okuması yazma­sı vardı; her sabah kahvesini içerken gazetesini mutlaka eline alırdı” diye hatırlıyor o günleri. “Yazmaya gelince… Stockholm’de kalıp tüm Avrupa’yı turlarken biz de burada kendimize yeni ev inşa etmeye giriştik. Zaten babam esas o yüzden gitmişti oralara. Kötü bir evimiz vardı, kazandığı parayı bize yolluyordu, biz de yeni evimizi yapıyorduk. Mektupla ‘şu kadar çimento, kum, demir, taş, tuğla almamız lazım, para gönder’ derdik, o da yollardı. Dön­düğünde bir not defteri çıkardı, hepsini kaydetmiş. ‘Amma çok çimento, demir kullandınız, bak yazdım hepsini’ demişti. Fakat okuyamadım, çünkü eski harf­lerle almış bütün notlarını…”

      Muzik-2
      Salih Baysal (soldan ikinci), kadrosunda yer aldığı Sevda topluluğu ile İsveç televizyonu için verdikleri bir konser sonrası prodüksiyon ekibiyle birlikte bir hatıra karesinde.

      Peki nasıl olmuştu da 1928’de Bodrum-Yalıkavak’ta dünya­ya gelen; çocuk yaşta müzis­yen olmayı kafasına koyup ilk kemanını kendi yapan; arşesini imal etmek için gizlice atların kuyruklarını kesen ve henüz 10 yaşındayken düğünlerde çalma­ya başlayan Kemancı Salih; 40’lı yaşlarının ortasındayken 1972’de gittiği Avrupa’yı fethetmişti?

      İsveç’e gitme kararının alındığı günü, oğlu Yalçın Baysal şöyle anlatıyor: “Bir gün kapı çalındı, Okay’la (Temiz) Maffy (Muvaffak Falay) çıkageldiler. Zaten tanışıyorlardı babamla. ‘Salih hadi seni almaya geldik, İsveç’e gidiyoruz’ dediler. Babam ‘bizim bir ev yapmamız lazım, para kazanır mıyım?’ diye sordu. Onlar da ‘kazanırsın’ deyince ‘Tamam gidelim, ben zaten hep oraları gezmek görmek isterdim eskiden beri’ deyip kabul etti. 2 gün sonra Maffy’nin arabasıyla yola çıktılar.”

      Muzik-1
      Baysal, Anadolu’da yaygın görülen şekilde aşağıya sarkıtarak çaldığı kemanı; uzun saçları, bıyığı ve yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle Avrupa caz çevrelerinde büyük ilgi görüyordu.

      Kemancı Salih o zamana ka­dar Bodrum’dan sadece bir defa, 1944’te askerlik görevini yapmak için Bitlis’e giderken çıkmıştı. 45 yaşına gelene kadar bildiği tek iş de, Bodrum’daki düğünlerde ve meyhanelerde keman çalmaktı. Dünya caz sahnesinde Maffy adıyla tanınan Muvaffak Falay (1930-2022) ve Türkiye cazın kilometre taşlarından İsmet Sıral (1927-1987), 1970’te birlikte Bod­rum’a gezmeye geldiklerinde te­sadüfen başlamıştı bütün hikaye. Falay ve Sıral gece dolaşırlarken denizin dibinde küçük bir balıkçı evinden gelen keman sesiyle ir­kilmişlerdi. Evin dibine gelip açık pencereden içeri baktıklarında masanın başında oturmuş kendi başına keman çalıp demlenen birini gördüler. “Babam içmesini severdi” diyor Yalçın Baysal. “İşe gitmeyip evde olduğu gecelerde ‘Hadi oğlum şu kemanımı ver, bir de git bana şarap al gel’ derdi. Şarabı da kola ya da gazozla ka­rıştırıp içerdi.”

      Kemancı Salih dışarıdan kendisini dinleyen, kim oldukla­rını bilmediği bu iki adamı fark edince içeri buyur etti. Onlar da “hemen geliyoruz” diyerek önce arabalarına gittiler. Sıral’ın flütü, Falay’ın trompeti ve bir de darbu­kaları vardı çünkü. O gece oturup birlikte çalarak sabahı ettiler. Kemancı Salih çok hoşlanmıştı bu yeni tanıştığı iki müzisyenden, “her zaman gelin, gene çalalım” dedi yolcu ederken onları. Mu­vaffak Falay ve İsmet Sıral da çok mutluydular, hatta biraz şaşkın­dılar. Kendisine söyleseler onun için hiçbir şey ifade etmeyecekti ama, herhangi bir keman hocası görse hatalı bulacağı şekilde ke­manı aşağıya doğru eğik şekilde “yanlış” tutan ve arşeyi hiç kal­dırmadan çalan adamın bir nevi “keman çalan Charlie Parker” olduğunu düşünmüşlerdi.

      Muzik-3
      1974’te Bodrum’a döndüğünde hakkında çıkan bir haber.

      Muvaffak Falay bu Bodrumlu kemancıyı hiç unutmadı; fırsatını yakaladığında birkaç defa daha ziyaret etti; onu Okay Temiz’le de tanıştırdı. Falay 1971’de İsveç’te saksofoncu Bernt Rosengren, Gunnar Bergsten ve basçı Gamia Stan’la be-bop çalan bir grup kurmuştu. O yıl Okay Temiz de aralarına katıldı. Temiz’in davulculukta aksak ritimlere olan yatkınlığı, Falay’ın aklına ilginç bir fikir getirdi. Geleneksel Anadolu ritim ve melodilerini caz ile harmanlayacakları bir grup kuramazlar mıydı? Ve bir de solist konumunda yer alacak, tam manasıyla otantik tarzda çalınan bir enstrüman eklenseydi gruba nasıl olurdu? “Mesela bizim Bod­rumlu Salih’i alsak ya!” dedi Okay Temiz’e. Böylece 3 yıl kadar kısa bir süre içinde İskandinav ülke­leri başta olmak üzere Avrupa’da büyük beğeniyle karşılanacak olan ve hâlen ilgi gören 3 albüm kaydeden “Sevda” adını verdikleri grup kurulmuş oldu.

      Bodrum’dan Falay’ın minibü­süyle yola çıktılar; önce İstan­bul’a vardılar; pasaport işlemleri halledildi; bu arada Salih Baysal ilk defa geldiği İstanbul’u dolaştı. Sonra yine karadan uzun bir yolculukla Stockholm’e vardı­lar. Falay yıllar sonra verdiği bir söyleşide Salih Baysal’dan ve bu yolculuktan bahsederken “Kuzey Almanya’da buz tutmuş denizi görünce Salih’in bir çocuk gibi heyecanla uzun uzun seyredişini unutamıyorum” diyecekti.

      Yalçın Baysal babasının yü­zünden o çocuk gülümsemesinin hiç eksik olmadığını anlatırken Falay’la olan ilişkilerinin hiçbir zaman bitmediğini anlatıyor: “Maffy sonraki yıllarda da babamı hep ziyaret etti. 1990’da babam vefat ettikten sonra bile bizi unutmadı; 2 sene önce 92 yaşında kaybettik. Vefatından önce her sene mutlaka bize gelir, 1-2 gün kalır, babamla yaşadık­larını ve onun ne kadar yüksek seviyede bir müzisyen olduğunu anlatırdı.”

      Muzik-4
      Sevda grubunun trompetçisi Maffy (Muvaffak) Falay bazen fotoğraftaki gibi darbukaya geçip Baysal’a eşlik ediyordu.

      “Sevda” topluluğu Avrupa çapında büyük ilgi gördüğünde, hatta Falay’ın deyimiyle “nere­deyse ABBA kadar meşhur”oldu­ğunda; Batılı caz eleştirmenleri o dönemde rastlanmadık bir tarz deneyen bu topluluğa dikkati çekiyor ve grubun kemancısına ayrıca övgüler düzüyorlardı. 1972 sonunda saygın caz dergilerinin yılın en iyi müzisyenleri listele­rinde caz kemancıları arasında Salih Baysal’ın da adı geçiyordu artık. Sonraki yıllarda Okay Temiz’in anlattıklarına bakılır­sa dergileri önüne koymuşlar, “bak seni yılın en iyi kemancıları listelerine aldılar” demişler ve beklenmedik bir tepkiyle karşı­laşmışlardı: “Niye ki, Bodrum’da düğünlerde, meyhanelerde çal­dığım gibi çalıyorum işte.” Temiz, “bütün konserlerde dinleyiciler, eleştirmenler kendisinden inanılmaz etkilenirken o bunu önemsemiyordu” diyecekti.

      Baysal o günlerde tek bir şey düşünüyordu: Bodrum’da düzgün, sağlam, 1-2 katlı ev yapabilmek. Falay’ın anlattıkla­rına bakılırsa parasını biriktir­mek için elini çok sıkı tutuyor, az harcamak için sürekli dilim pizza satan en ucuz dükkanlarda karnını doyuruyordu: “Dünya­nın en temiz insanıydı. Büyük kabiliyetti. Eğitimi yoktu, ama oraların havalarını İstanbullu kemancılar çalamaz onun çaldığı gibi. Çok yüksek bir müzisyendi. İsveç’te bayıldılar. Danimarka’da âşık oldular artık.”

      Muzik-6
      Salih Baysal Bodrum’a döndükten sonra kaldığı yerden hayatına devam etmeyi tercih etti; düğünlerde ve meyhanelerde çalmayı sürdürdü.

      2. yılın sonunda Danimarka’da konser verdikleri bir gün Falay’ın anlattığına göre beklenmedik bir hadise yaşandı: “Gittik biz Danimarka’ya. Salihcim düştü kaldı orada. 2. gün dedi ‘ben iyi değilim, oturarak çalsam bu gece olur mu?’ Ciğerlerin hastaysa, Danimarka’nın havası vururmuş insanı. O akşam başladı oturarak çalmaya. Yıllarca meyhaneler­de sigara ve alkol ile yaşamış. Ciğerleri kötü durumda. Hemen götürdük hastaneye. Dediler ‘bu adam verem, hemen yatırıyorsu­nuz’. Orda yattı 2 ay, senden ben­den iyi oldu. Bu arada hastanede çıkarmış kemanı çalmış, herkes gene âşık olmuş kendisine. Yakı­şıklı da adam. İskandinav kızlar bayılıyordu buna.”

      Hastane sonrası Salih Baysal, artık daha fazla Avrupa’da kalmak istemediğini söylemiş­ti Muvaffak Falay’a. Bodrum’a dönmek istiyordu. Evin inşaatı tamamlanmıştı ve Avrupa müzik kariyeri yapmak umurunda bile değildi: “Başladı ‘beni n’olur Bodrum’a götür, özledim oraları’ demeye. Sonunda tamam dedim. Doktora gittim, ‘Bu bir kuş’ de­dim, ‘ben onu yuvasından aldım getirdim. Ama şimdi geriye götü­rüp yerine koymam şart’. Dok­tor dinledi beni, ‘tamam’ dedi, kocaman bir ilaç kutusu yaptılar ona. Atladık arabaya, Hollanda sınırından geçerken tuttular bizi ne bu ilaçlar falan diye, neyse anlattık derdimizi. Arabayla geldik Bodrum’a kadar. Küçücük bir evi vardı, biriktirdiği parayla yenisini yapmıştı ve tek istediği de buydu zaten” diye anlatıyor Falay.

      Muzik-5
      Bodrum’daki yakınlarına gönderilmek üzere Stockholm’de kaldığı odada çektirdiği hatıra fotoğrafında Salih Baysal.

      Salih Baysal kısa süren ama çok yoğun geçen Avrupa caz sahnesi macerasından sonra en iyi bildiği işi yapmayı sürdürdü; düğünlerde ve meyhaneler­de çalmaya devam etti. Oğlu Yalçın Baysal’ın dediğine göre hayıflandığı tek bir şey vardı: “Tüm Avrupa’yı gezip gördüğü için mutluydu. Müzisyen olarak büyük başarı kazanmış biri olmayı hiç önemsemedi. Sadece ‘bir de Amerika konseri olsay­dı da orayı da görebilseydim’ derdi.”

      “Sevda”nın bugün halen tekrar basımları yapılan ve ilgi gören 3 albümü var. Salih Baysal bunun dışında birlikte sahne­ye çıktığı İsveçli cazcı Bernt Rosengren’in “Notes From Un­derground” plağında da yer aldı. Ayrıca Avrupa yıllarında yaptığı, Muvaffak Falay ve Okay Temiz’in perküsyonlarda eşlik ettiği “The Myth” adlı kendi ismini taşıyan solo albümü bugün hâlen Avru­pa’da satışta.

      Salih Baysal 21 Nisan 1990’da nefes darlığı sebebiyle 62 yaşında hayata veda etti. Ölümünden sonra Bodrum’da bir sokağa “Ke­mancı Salih” adı verildi. Yalçın Baysal’a sorarsanız adı bir soka­ğa verildi ama, bugün Bodrum’da pek hatırlayanı kalmadı: “İsmi yazıyor şimdi bir sokak levha­sında ama şimdi çevirin birini sorun ‘kim bu Kemancı Salih?’ diye, ancak çok yaşlılar bilir kim olduğunu. Çok büyük müzisyen­di, ama unutuldu.”

      Muzik-7
      “Sevda”nın İsveç Radyo Televizyon Kurumu’nda yapılan konser kayıtlarından oluşan ve 1972 yılında yayınlanan albümü.
    3. Silah sesi yerine müzik sesi, siyasetten çok Anadolu rock

      Silah sesi yerine müzik sesi, siyasetten çok Anadolu rock

      Silahların susmadığı 1960’lar Kıbrıs’ında, her şeye rağmen müzik yapmakta ısrar eden Sıla 4 grubunun 4 Kıbrıslı Türk üyesi aynı zamanda barikatlarda savaşan mücahitlerdi. Üstelik bas gitaristleri, “koskoca liderin oğlu çalgıcı mı olmuş?” sözlerine kulak asmayıp gruba katılan, toplum lideri Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş’tı. Müzik, siyaset ve trajedi.

      The Lightnings topluluğu için 1963 son derece güzel geçmişti. Sene boyunca sinemalarda film aralarında verdikleri konserlerle, özellikle gençleri çılgına çevirmişlerdi. Elvis Presley, Cliff Richards, The Shadows, Buddy Holly, Neil Sedaka parçaları, bol gürültü ve saf rock’n roll…

      Topluluğun üyeleri, henüz 3 yaşına girmiş olan Kıbrıslı Türk ve Rumların ortak devleti Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başkentinde, Lefkoşa’daydı. Davulda Ferah­zat Gürsoy, gitarlarda Yılmaz Kalfaoğlu ve Bedik Arakelyan, bas gitardaysa Jirayr Petrosyan. Yıllar sonra söylenenlere bakı­lırsa, 2’si Türk, 2’si Ermeni bu 4 genç Kıbrıs tarihinin ilk rock’n roll grubunu kurmuşlardı.

      Ancak 21 Aralık 1963 gecesi başlayan ve tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen toplumlararası çatışmaların ardından, Lefkoşa 1964’e mahalleleri ayıran dikenli tellerle, kum torbaları ve variller­le inşa edilmiş barikatlarla girdi. Yeşil Hat, ülkenin başkentini ikiye bölmüştü.

      Bu hat sadece Lefkoşa’yı değil, The Lightnings’i de böl­müştü. Azınlığın azınlığı Kıbrıslı Ermeniler, başkentin göbeğinde birbirlerine giren Türklerle Rumların tam ortasında, bir nevi iki ateş arasındaydılar. Birinci dilleri Türkçeydi, Rum­lardan çok Türklere yakındılar; ama bu büyük kavgada taraf olamayacak kadar azdılar. Kimi­leri Londra ve ABD’ye, kimileri de Erivan’a göç ederken The Lightnings’in iki Ermeni üyesi aileleriyle birlikte daha güvenli buldukları Güney Lefkoşa’ya taşındı. Geride kalan iki Türk üye içinse zor günler başladı. Artık baget ve gitardan çok silah tutmak zorundaydılar.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-1
      Sıla 4’ün en bilinen kadrosu soldan sağa: Raif Denktaş, Erdinç Gündüz, Aydın Kalfaoğlu, Ferahzat Gürsoy.

      1964 boyunca Ferahzat Gürsoy ve Yılmaz Kalfaoğlu aynı mangada silah altındaydı. Günlerinin büyük bir bölümü pencereleri güneye bakan bir binada kurulan karargahta nöbet tutarak geçiyordu. Yılmaz’ın gitarı da yanındaydı; Ferahzat ona tempo tutarken, çalıp söyledikleri şarkılar Rum mevzilerine dek ulaşıyordu.

      Bir süre sonra saksafoncu Ersin Örek aralarına katıldı. 3 kişi olmuşlardı ve şimdi bir bas gitarist lazımdı. Kendileri gibi hiç hesapta yokken silah kuşan­mak zorunda kalan Süleyman İbrahim’i buldular. Provalar başladığında askerî karargah­taki müzikli gecelerin yankısı Bayrak Radyosu’na kadar ulaştı. Otomobil aküleriyle enerji sağlanan iptidai Bayrak Rad­yosu, “Kıbrıs mücahidinin sesi” sloganıyla Kanlı Noel’in çatışma ortamında, 25 Aralık 1963’te yayınlarına başlamıştı. Radyo yöneticileri herkesin bahsettiği bu müzisyen mücahitlere dü­zenli program yaptırmaya karar verdi. Grubun ismi de böylece kondu: “Bayrak Kuartet”.

      Haftada 1 yayınlanan sadece 15 dakikalık “Bayrak Kuartet Sizlerle” adlı program sayesinde grubun ismi herkesçe bilinir oldu. Ardından genç müzisyen adayı Erdinç Gündüz gruba dahil oldu; Yılmaz Kalfaoğlu yerini kardeşi Aydın Kalfaoğlu’na devretti. 1966’ya gelindiğinde grubun performansı iyice yükselmişti.

      En büyük sıkıntıysa askerlik hayatıydı. Hiç değilse radyo için kayıt yaptıkları ya da konsere çıktıkları günlerde nöbetten muaf tutulmak istediler ama bu kabul görmedi. Konserler sonrası ellerinde silahla nöbet yerlerine dönüyorlardı.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-2
      Lefkoşa’da 1974 Harekatı sırasında askerlerle mücahitlerin birlikte çarpıştığı cephe gerisinden bir kare. Sandalyenin üzerinde ayakta duran uzun saçlı ve sakallı kişi, Rauf Denktaş’ın büyük oğlu ve Sıla 4’ün bas gitaristi Raif Denktaş.

      Bir yandan da günlük hayat her şey normalmiş gibi akmaya devam ediyordu. Erdinç Gün­düz’ün o günlere dair şu anısı çatışma ortamının “tuhaflığını” gözler önüne seriyordu. Bir gün Lefkoşa’nın Rum kesimine geçmiş, sinemaya gitmişti. Sinemada bir Rum genç uzaktan el sallayıp selam verdi kendisine. Filmin arasında da yanına geldi, sigara uzattı, “Anlamadın mı kim olduğumu?” diye sordu. Aynı sinemada, aynı filmi izlediği, tanışsalar belki birçok ortak konuda konuşabilecekleri bu akranı genç, kimi yerde aradaki mesafenin 4 metrenin altına indiği Yeşil Hat üzerinde, aynı noktada ama Rum tarafında nöbet tutan askerdi!

      1968’de grubun müzmin bas gitarist sorununu çözmek için Erdinç Gündüz’ün aklına çocukluk arkadaşı Raif geldi. Ancak Raif’in ufak bir problemi vardı: Toplum lideri Rauf Denk­taş’ın oğluydu! Birkaç provadan sonra teklifi reddetti. Sokaklarda duyulan “Koskoca liderin oğlu çalgıcı mı olmuş?” fısıltılarından rahatsızdı. İkna çabası birkaç ay sürdü ve sonunda tarihe geçecek kadro Raif Denktaş’ın katılımıyla ortaya çıkmış oldu.

      Grubun bu esas kadrosu, son­raki 2 yıl hem “Bayrak Kuartet” hem de “The Clan” adıyla Kıbrıs’ta yaşayan İngilizlerin de büyük ilgi gösterdiği konserler verdi. 1971’de bir plak yayınlama fikri çıktı. Kayıtlar Bayrak Radyosu’nda yapılacaktı. Bu arada Türkiye’de ortalığı sallayan “Anadolu Pop” akımı artık zirvedeydi. Bayrak Radyosu da yayınlarında bu tarz şarkılara yer veriyordu; Bayrak Kuartet üyeleri de Moğollar ve Kardaşlar’ın rock anlayışına yakındı. Ancak onlardan ziyade Modern Folk Üçlüsü gibi 3 ses vokallerin olduğu daha akustik bir müzikte karar kıldılar.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-3
      Grubun farklı üyelerin de katılımıyla henüz Bayrak Kuartet adıyla faaliyet gösterdiği zamanlardan bir konser anı. Yıl 1967

      İlk plağın kayıtları yapıldı. Adanın tek plak yapımcısı olan Rum şirketi Keravno plağı bas­mayı kabul etti, ama masraflar gruba aitti. Para toplandı, kayıtlar plağın kalıpları için Yunanistan’a yollandı ve sonunda 2 bin adet kopya teslim alındı. Hepsi birkaç gün içinde satılıp bitecekti. İşin ilginç tarafı Keravno şirketi de plağı beğenmişti ve Rum tara­fında dağıtmak üzere sayısı tam bilinmemekle birlikte plağı bir defa daha basmıştı.

      İlk plağın yayınlandığı 1971’de grubun 3 üyesi davulcularını Kıbrıs’ta bırakarak üniversite için Ankara’ya taşındılar. Biraz gayret biraz şansın da yardımıyla işleri babasından devralan genç bir yapımcıyla tanıştılar. Kent Plak’ın sahibi Ümit Güner, Ankara’daki evlerinde şarkılarını canlı dinledi. Önce üç 45’lik, ardından bir long-play yapmayı teklif etti. Ancak iki şartı vardı: Bayrak Kuartet ticari açıdan iyi bir isim değildi. Şarkıları da Kıbrıs ağzıyla söylemeseler daha iyi olacaktı. İsim konusu o kadar dert değildi ama, Kıbrıs Türk­çesi bir nevi kırmızı çizgiydi. Sonunda plakların bir yüzünün olabildiğince Türkiye Türk­çesinde, diğer yüzünün kendi konuştukları gibi olmasında mutabık kaldılar. Gruba da yeni bir isim bulundu: Sıla 4.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-4
      Aydın ve Rauf Denktaş, büyük oğulları Raif ile birlikte. Yıl 1952

      İstanbul’da stüdyoya gir­diklerinde öğle vakti başlayan kayıtlar ertesi sabaha dek sürdü. “Kıbrıs Gelini”, “Gelmedin”, “Ölüm Allah’ın Emri” ve “Yine Seni İsterim Ben” adlı 4 şarkı ha­zırdı. Grubun ilk 45’liği 1972’de ve diğer 2’si 1973’te piyasaya çıktı. Türk basını Kıbrıs mesele­sinin sürekli gündemde olduğu o günlerde bu Kıbrıslı gruba çok ilgi gösterdi. Üstelik grupta Rauf Denktaş’ın oğlu da vardı.

      2. plakları çıktığında ortalığa bir söylenti yayıldı. Bu plaktaki “Gelmedin” adlı parça manidar bulunmuştu. Yolu gözlenen, ama bir türlü gelmeyen sevgiliye ya­zılmış bu aşk şarkısı, kimilerine göre Kıbrıs’a müdahale etmeyen Türkiye’ye bir sitemdi. Plağın toplatılacağı dedikodusu asılsız bir iddia olarak kaldı.

      Ancak grup üyeleri, plakların baskı kalitesinden memnun kalmamıştı. Bir sonraki plağı yapmama kararı aldılar. Bu kez Diskotür firmasının sahibi Antuan Şoriz devreye girdi ve birlikte çalışmayı teklif etti. Diskotür için “Gariban” adlı bestelerini kaydederlerken, Şoriz stüdyoya girip “benim başka fikirlerim var” dedi. Şarkıların akustik değil, “elekt­riklendirilmiş” olarak, daha sert çalınmasını istiyordu. “Ama teçhizatımız, elektro gitarları­mız yanımızda değil” deseler de Şoriz, İstanbul Gelişim Orkestrası’ndan ricada bulundu, ne gerekiyorsa stüdyoya getirtti. Böylece Sıla 4’ün “Anadolu rock” tarzına en çok uyan plağı kaydedildi.

      Antuan Şoriz’in planlarına göre yeni üç 45’lik için 1974 Temmuz’unda tekrar stüdyoya gireceklerdi. Ancak o plaklar hiçbir zaman kaydedilemedi. 20 Temmuz sabahı Türkiye Kıbrıs’a asker çıkardığında, Sıla 4 üyelerinin elinde gitarları değil tüfekleri vardı. Özellikle Raif Denktaş’ın, başındaki çelik miğferin altından uzun saçla­rının sarktığı, elinde tüfekle Lefkoşa’daki bir mevziden ateş ederken göründüğü fotoğrafı akıllara kazınacaktı.

      Savaşın çalkantısı sona erip hayat normalleştiğinde, grup üyeleri de kendi geleceklerinin kaygısına düşmüştü. Raif Denk­taş, Oxford’da Siyasal Bilgiler yüksek lisansı yaptıktan sonra politikaya atıldı. Erdinç Gündüz ve Ferahzat Gürsoy, Bayrak Radyo ve Televizyonu’nda çalışmaya, Aydın Kalfaoğlu ise avukatlığa başladı. Grup üyeleri sık sık yeni şarkılar kaydetmek için sözleştiler. Ancak kimi kayıtlar yapsalar da bir daha biraraya gelemediler.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-5
      Sıla 4’ün 7 Kasım 1973’te yayınlanan son 45’liği “Gariban”, bugün “Anadolu rock” tarzının az bilinen başarılı örneklerinden biri olarak koleksiyoncular tarafından en çok aranılan plaklardan biri.

      Grubun adından en çok söz ettiren üyesi, tartışmasız Raif Denktaş’tı. 1976’da henüz 25 ya­şındayken babasının kurucuları arasında yer aldığı Ulusal Birlik Partisi listesinden seçilerek 1975’te ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi’ndeki en genç milletvekili unvanını kazandı. Bir yandan da günlük gazete yayıncılığına girişmişti. İlginç bir çizgi izleyerek zaman zaman babasını da eleştiren politik çıkışlar yaptı. 1981’de partiden istifa etti, 1 yıl sonra Sosyal Demokrat Parti’yi kurdu. 1983’te KKTC’nin ilanı sonrası kurulan Kurucu Meclis’te parti­sinin temsilcisi olarak yer aldı. Kıbrıs’ın kuzeyinde 1974 sonrası kurulan sisteme itirazları vardı. Savaş sonrası ortamda zengin­leşen kesimleri hedef alıyor, halkın ekonomik sorunlarını gündeme getiriyordu. Ancak daha dikkati çekici eleştirisi, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’yle olan siyasi ilişkileri hakkınday­dı. Bağımsız bir Kıbrıs Türk dev­leti kurulmasını destekliyordu; ama bu devletin Türkiye’den de bağımsız olmasından yanaydı.

      1984’ün son günlerinde bazı muhalif Kıbrıslı Türk siyasetçi­lerle Kıbrıs’ın güneyinde Rum gazetecilerin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşma, hem Kıbrıs Türk tarafındaki milliyetçi kesimlerde hem de Türkiye gazetelerinde şaşkın­lık yarattı. Hitap ettiği Rum siyasetçi ve ga­zetecilere “Ben 1974’te size karşı savaştım, ama çocuklarımın sizin çocuklarınızla savaşmasını istemi­yorum. Çocukları­mızın birer Kıbrıslı olarak yetişmesinden yanayım” şeklindeki cümleleri tepki çekti; 17 Ocak 1985’te yeniden başlayacak toplumlararası görüşmeler öncesi gündemin ilk maddesi haline geldi.

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-6
      Raif Denktaş, 1982’de kurduğu Sosyal Demokrat Parti ile 23 Nisan 1985’te girdiği seçimlerde %3.75 oy alarak %5’lik barajın altında kalmış, hayalkırıklığı yaşamıştı.

      10 gün sonra 27 Ocak 1985’te Cumhuriyet gazetesinde “Kıbrıs’ın Geleceği ve Federas­yonu Hazmetmek” başlığıyla yine dikkati çeken bir makalesi yayımlandı. Aynı yılın 9 Aralık günüyse Raif Denktaş adı Hürriyet ve Günaydın gazetele­rinde beklenmedik bir şekilde yer aldı. MİT tarafından, o dönem yerleşen adıyla “Babalar Operasyonu” kapsamında sorgulanan organize suç örgütü lideri Behçet Cantürk, Avrupa’ya yapılan eroin sevkiyatında ortak çalıştıkları Raif adlı Kıbrıslı bir şahıstan söz etmişti. Basına yansıyan iddialar, bu kişinin Rauf Denktaş’ın oğlu Raif Denktaş olduğu yönündeydi. Raif Denktaş iddialara karşı yayımladığı açıklamasında şöyle diyecekti: “Büyük bir oyun oynandığını hissediyorum. Evim ve 2 eski arabamdan başka hiçbir maddi varlığım yoktur. Ama şerefli bir ismim, canımdan çok sevdiğim ailem, dostlarım ve bir görevim var. İfadeleri alanların, basına akta­ranların kimler olduğu Türkiye Cumhuriyeti ilgili makamları tarafından iyice incelenmelidir. Türk yetkililerinden bu rezilliği ortaya çıkarmalarını beklemek, en doğal hakkımdır.”

      KAPAK-DOSYASI-MUZIK-SEYMEN-7
      20 Temmuz 1974’teki Kıbrıs harekatının hemen sonrasında Kent Plak, daha önce iki farklı plakta yayınladığı 2 şarkıyı biraraya getirerek gruptan habersiz olarak yeni bir 45’lik yayınlamıştı.

      İşin ilginç yanı, bu iddia hiçbir zaman soruşturma kapsamına alınmadı. Denktaş ailesinin açtığı dava sonucu, haberi yayımlayan gazeteler 50 bin lira tazminat ödemeye de mahkum edildi. Ancak Raif Denktaş mahkeme sonucunu öğrenemedi. 24 Aralık 1985 günü geçirdiği trafik kaza­sının ardından komadayken Ankara’ya nakledilecek, 2 gün sonra da 34 yaşında hayata veda edecekti. Otomobiliyle çarptığı aracın bir askerî kamyon olması kaza hakkında yıllar boyunca unutulmayacak bir şaibe oluş­turacaktı. 19 yıl sonra 2004’te Türkiye’de yayımlanan Vatan gazetesiyle yaptığı söyleşide Rauf Denktaş, oğlunun istihba­rat örgütü içerisindeki bir grup tarafından öldürüldüğünü ima edecekti.

      Sıla 4’ün geride kalan üyeleri 2 yıl sonra 1987’de grup arkadaşlarını anmak için yıllar sonra ilk defa sahneye çıktılar. Raif Denktaş anısına yapılan konserler 1988 ve 89 yıllarında da tekrarlandı. Sonrası ise, yak­laşık 20 yıl sürecek bir suskun­luk dönemiydi. Sıla 4 üyeleri 10 Mayıs 2007’de tekrar sahneye çıktıklarında, hiç beklemedik­leri bir seyirciyle karşılaştılar. Şarkılara eşlik eden izleyicinin büyük kısmı, o şarkılar yapıl­dığında henüz doğmamış olan gençlerden oluşuyordu.

    4. Dünyadaki en bayraklı ülke: Ada’da 7 ayrı bayrak var!

      Dünyadaki en bayraklı ülke: Ada’da 7 ayrı bayrak var!

      Bayrak, Kıbrıs yakın tarihini anlatan en önemli simgelerin başında geliyor. Resmî binalarında Britanya bayrağının asılı olduğu İngiliz egemenliği döneminde, Kıbrıs’ın iki halkı Türkiye ve Yunanistan bayraklarından hiç vazgeçmemişti. 1960’ta bunlara Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 1964’te BM’nin, 1983’te KKTC’nin ve 2004’te AB’nin bayrakları eklendi.

      Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) 29 Aralık 2012’deki etkinliğinde konuşma yapan dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir müjdesi vardı. 18 Aralık günü Çin’deki Ji­uquan Fırlatma Üssü’nden uzaya fırlatılan Göktürk-2 uydusunun kaydettiği ilk görüntüler alın­mıştı. İşin ilgi çeken kısmı şuydu: Gelen ilk görüntüler Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları üzerinde çi­zili olan dev KKTC bayrağına aitti. Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’ın da konuyla ilgili sözleri de dünya basınında yer bulmuş­tu: “Türkiye’nin yükselen gücü, uzaya yükselen Göktürk-2 uydu­muzla artık her yere işlemiştir. Göktürk-2’nin ilk görüntülerinin Beşparmak Dağları’ndaki Türk ve KKTC bayrakları olması hem anlamlı hem de çok net bir mesaj­dır. Türkiye artık geri döndürü­lemez bir rotaya girmiştir. Bizi bu yoldan döndürmek isteyenlerin, kafalarını kaldırıp uzaya bakma­larını tavsiye ediyoruz.” Türk tele­vizyonlarında yapılan analizlere göre bu açıklama hem Kıbrıslı Rumlara hem de İsrail’e verilen “sizi gözlüyoruz” mesajıydı.

      Göktürk-2’den gelen ilk görün­tülerden tam 71 yıl önce 19 Mart 1941’de, Türkiye Dışişleri Bakanı Şükrü Saracoğlu, üstü açık bir otomobille Lefkoşa sokaklarına girdiğinde arka koltukta yanında Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Anthony Eden oturuyordu. Oto­mobilin ilerlediği yolun iki yanına birikmiş Kıbrıslıların ellerinde Yunanistan bayrakları vardı ve Saracoğlu, sonradan bizzat kendisinin naklettiğine göre tek bir Türk bayrağı görememiş olmaktan şaşkındı.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-1
      Kıbrıs’ı ikiye ayıran Yeşil Hat üzerindeki Lokmacı gümrük kapısının 2008’deki açılışı. Sınırın kuzey tarafında KKTC ve Türkiye, güney tarafında Yunanistan bayrağı var. Soldaki duvarın üzerindeki pankartta AB bayrağı.

      Ancak çok geçmeden İngiliz meslektaşıyla Kıbrıslı Türklerin yoğun olduğu mahalleye girecek­ler ve bir anda bayrakların rengi mavi-beyazdan kırmızı-beyaza dönecekti. İki Bakanı taşıyan araç bugün halen başkentin KKTC denetimindeki kuzey kısmında yer alan Sarayönü Meydanı’na vardığında, -Saracoğlu’nun tanıklığıyla söylersek- “çuha şalvarlı, kırmızı kuşaklı, esmer ve yağız bir delikanlı bir danayı aniden dizine yatırıp” konukların şerefine kurban etmek üzere bıçağı boynuna vuracaktı. Yine Saracoğlu’nun dediğine bakılırsa, dananın boynundan fışkıran kan, oturdukları aracın üzerinden aşmıştı: “Baktım yanımda Eden rengi atmış baygınlık geçiriyor. ‘İşte Eden, Kıbrıs Türklerini nihayet tanıdı’ dedim.”

      Bayrak konusu, Kıbrıs yakın tarihinin en çetrefilli mese­lelerinden biri. Ada’nın İngiliz egemenliğine geçtiği 1878’in 12 Temmuz günü Amiral Lord John Hay, Lefkoşa’da son Osmanlı Valisi Besim Paşa’dan yönetimi devralmış; Osmanlı bayrakları indirilip Britanya bayrağı gönde­re çekilmişti.

      1903’te ve 1912’de fazla dalla­nıp budaklanmadan bastırılan iki nümayişte ayaklanan milliyetçi Rumların hedefi de İngiliz bayra­ğıydı elbette. 1903’te Limasol’da hükümet konağını basıp göndere Yunanistan bayrağı çekmişlerdi. Duruma müdahale edip İngiliz bayrağını tekrar yerine koymak da Limasol limanında hamallık yapan Türklere düşmüştü.

      Eden ve Saracoğlu’nun Kıbrıs’taki buluşmalarından 10 yıl kadar önce, 1931 Ekim’inde esas büyük ayaklanma yaşandı. Bu defa İngiliz bayrağı indirilip yerine Yunan bayrağı asmakla yetinilmemiş, sömürge valisinin konutu da ateşe verilmişti. Kısa sürede tüm Ada’ya yayılan ve Kasım ayı sonuna dek aralıklarla süren ayaklanma Londra’yı sıkı tedbirler almaya itti. Konsolosluk binaları dışında yabancı bir ülkeye ait bayrak bulundurul­ması, imal edilmesi ve taşınması tamamen yasaklandı. “Yabancı ülke”den kasıt, elbette Yunanis­tan ve Türkiye’ydi.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-2
      Beşparmak Dağları’na 1987’de çizilen 12 futbol sahası büyüklüğündeki KKTC bayrağı ve Aralık 2012’de Göktürk-2 uydusunun çektiği görüntüsü.
      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-3

      Bundan sonra 2. Dünya Savaşı’na uzanan 10 yıl boyunca, bayrağın yanısıra etnik kimliğe dair neredeyse her tür simge ya­saktı. Türkiye ve Yunanistan’da kutlanan millî gün ve bayramı anmak, siyasi faaliyette bulun­mak, örgütlenmek, parti kurmak, okullarda anavatanların tarihine dair ders anlatmak ve hatta 5 kişiden fazla biraraya gelip yolda yürümek bile!

      1941 ise sömürge yönetiminin yumuşamaya gittiği dönemin başlangıcıydı. Bayraklar yasaktı ama Eden-Saracoğlu ikilisinin ziyareti esnasında yaşananlar göstermişti ki; geçen 10 yıl içinde her evde sandıklara kaldırılmış bir bayrak mutlaka vardı. Ancak bu yumuşamanın temel nede­ni, tabii esas olarak 2. Dünya Savaşı’ydı. 2 yıldır devam eden savaş ve Alman/İtalyan tehdidi, İngilizleri Ada’nın yerli halkına karşı itinalı ve saygılı davranma­ya mecbur etmişti.

      1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildiğinde ise bu yeni bağımsız devlet için bir bayrak tasarlanması gerekiyordu. Bugün halen kullanılan ve Türkiye’de “Güney Kıbrıs Rum Kesimi” bay­rağı olarak adlandırılan Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı, aslında bir Kıbrıslı Türk ressam tarafından çizilmişti. İsmet Vehit Güney, bayrağın yanısıra yeni cumhu­riyetin amblem ve logosunun, AB’ye girildiği için bugün artık tedavülde olmayan paralarının da tasarımcısıydı. 2. Dünya Savaşı esnasında Britanya Ordusu’nda savaşa katılmış, Hayfa’da görev yapmış, ardından Türkiye’de resim okuyarak İbrahim Çallı’nın öğrencisi olmuştu. Cumhuriyet kurulurken açılan yarışmaya gönderdiği tasarımları bizzat Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhur­başkanı Makarios tarafından da çok beğenilmiş ve 500’e yakın katılımcı arasından yarışmayı kazandığı açıklanmıştı.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-4
      Kıbrıslı Rum öğrenciler Şubat 1959’da Lefkoşa’daki bir eyleme katılmak için Yunanistan bayrağıyla yola koyulmuşlar.

      Yarışmanın elbette bir de ödü­lü vardı. Güney, ömür boyu ayda 10 Kıbrıs Lirası (Pound) alacaktı. Ancak bu para kendisine hiçbir zaman ödenmedi. 2009’daki ölü­münden bir süre önce şikayette bulundu ve birikmiş “maaşının” faiziyle birlikte ödenmesini talep etti. Yoksa, telifi kendisine ait olan bayrağı uluslararası mahkemelere başvurarak artık kullandırtmayacaktı! Anlaştığı Rum avukat Marios Yorgio, yaptığı araştırmalar sonucu Güney’in isminin resmî devlet arşivlerinden bir şekilde silinip, unutturulduğunu tespit etmişti.

      Güney’in çizdiği bayrak 1960’da kurulan Kıbrıslı Rum ve Türklerin ortak cumhuriyetinin bayrağı olarak göndere çekildi­ğinde, İngilizlerin Union Jack’i anlaşma gereği sahip olduğu ege­men üslerinde dalgalanmayı sürdürüyordu. Garantör ülkeler olarak Türkiye ve Yunanistan bayrakları da buna eklenince, Ada üzerindeki bayrak sayısı 4’e çıkmıştı. Ancak, beyaz zemin üzerine turuncu renkli bir Kıbrıs haritası ve altında uzanan 2 zeytin dalından oluşan Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağına dönüp selam veren birini bulmak pek mümkün değildi. Kıbrıslı Rum siyasetçi ve Kıbrıs Cumhuriye­ti’nin 4. Cumhurbaşkanı Glafkos Klerides’in istihza yüklü tabiriyle durum şöyleydi: “Dünyanın en kutsal bayrağı, en güzel bayrağı; çünkü uğruna ölecek 1 kişi bile bulamazsınız.”

      Cumhuriyetin 3. yılında patlak veren toplumlararası çatışmalar Kıbrıs’taki bayrak sayısını art­tıracaktı. 4 Mart 1964 tarihinde alınan BM Güvenlik Konseyi’nin 186 Sayılı Kararı’yla Ada’ya gelen BM Barış Gücü askerleriyle bir­likte, BM bayrağı da diğerlerinin yanına eklendi ve böylece bayrak sayısı 5’e çıktı.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-5
      Rum lider Klerides’in “Uğruna ölecek 1 kişi bile bulamazsınız” dediği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bayrağını, Kıbrıslı Türk ressam merhum İsmet Vehit Güney tasarlamıştı.

      1963-74 arası bir tarafta “Enosis” diğer tarafta “Taksim” sloganlarının atıldığı yıllardı ve neredeyse kurulur kurulmaz yıkıldığı, hatta zaten baştan ölü doğduğu düşünülen ortak cumhuriyetin bayrağına, yasal zorunluluk gereği asılması gereken resmî binalar dışında rastlamak pek mümkün değildi. Kıbrıslı Türkler denetimleri altında tuttukları bölgelerde Türk bayrağı asarak kimliklerini ortaya koyarken, diğer tarafın tercihi de Yunan bayrağıydı elbette. 60’lardan itibaren Türkçe yayımlanan Kıbrıs gazetelerinin ilan sayfalarında sık sık müjdeli duyurular çıkıyordu: Her ebatta, kaliteli ve anavatandan ithal edil­miş ay-yıldızlı bayrakların satışta olduğunu bildiren reklamlardı bunlar.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-6

      Türkiye’nin adaya asker çıkaracağı 20 Temmuz 1974’ten tam tamına 2 yıl önce, 20 Tem­muz 1972’de Türkiye’de yayım­lanan bir haber, “Anavatan’dan Yavru Vatana Yollanan Bayrak” başlığını taşıyordu. Sümerbank fabrikasında üretilen 12 metreye 18 metre boyutlarında ve 65 kilogram ağırlığındaki Türk bay­rağı, yetkililerce Rauf Denktaş’a teslim edilmişti. Haberde “papaz çatlatan ve boşlukta dalgalandık­ça Rumları hırsından kudurtan” diye tanımlanan bayrak, Girne arkasındaki iki tepe arasına çekilen çelik halata asılmıştı.

      Kıbrıs Cumhuriyeti bayra­ğının kaderi, ilk önce Kıbrıslı Rumlar arasında 1974’ten sonra değişir oldu. Türkiye’nin antlaşmalardan doğan hakkını kullanarak Ada’ya çıkmasına sebep olan 15 Temmuz darbesi ve ardından hiçbir şekilde yardıma gelinmemesi yüzünden, Rumlar Atina’ya öfkeliydi. 3 Ağustos 1977’de hayatını kaybeden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaş­kanı Makarios’un cenaze töre­ninde, Yunanistan bayrağı örtülü tabutun üzerine birden orada bulunan bazı kişilerce Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı konmuş; bu hem Rum milliyetçi kesimlerden, ama en çok da Atina’daki resmî ağızlardan büyük tepki çekmişti.

      1983’te Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlı­ğını ilan ettiğinde yeni devletin bir bayrağı da olacaktı. Böylece Ada üzerindeki 6. bayrak da direklerde sallanmaya başladı. 1972’de Türkiye’nin güney kıyı­larından dürbünle bakıldığında görülebilen bayraktan sonra, 2012’de Göktürk-2’nin uzaydan görüntüleyeceği 12 futbol sahası büyüklüğündeki KKTC bayrağıy­sa 1987’de uzun uğraşlar sonucu Beşparmak Dağları’na çizilecekti. İlk önce 1986’da “Kıbrıslı Türk gençler devletlerinin bayrağını dağa çizdi” görüntüsü altında bu işi lise öğrencilerinin yapması planlanmış, ama öğrencilerin bu meşakkatli işin altından kalka­mayacağı anlaşılınca vazgeçil­mişti. Sonunda bir ihale açılarak bayrağın çizimi için profesyonel yöntemler kullanıldı.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-7
      1972’de Sümerbank tarafından üretilen 12 metreye 18 metre boyutlarında ve 65 kilogram ağırlığındaki Türk bayrağı Rauf Denktaş’a teslim edilmiş ve Girne’de iki tepe arasına çekilen çelik halata asılmıştı.
      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-8

      “Dünyanın yere çizilmiş en büyük bayrağı” olduğu söylenen bayrak, çizildiği günden itibaren hem diplomatik hem siyasi hem de teknik birçok tartışma yarattı. Dev boyutlarıyla Lefkoşa’nın Güney kesiminden çıplak gözle görülebiliyordu. Hatta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaş­kanlığı binasının pencereleri de bu bayrağa bakıyordu.

      Bayrak konusu, toplumlara­rası görüşmelerde her zaman demirbaş bir gündem maddesi olarak kaldı. Rum tarafı bayrağı bir tehdit gibi görüyor, olası bir barış antlaşması için bunun silinmesini sık sık gündeme getiriyordu.

      Bir diğer sorun da bayrağın yenilenmesiydi. Akdeniz’in sert güneşi bayrağı silikleştiriyor, birkaç yıllık aralarla tekrar boyanması gerekiyordu. 1987’den bugüne bayrağın yerinde dura­bilmesi için büyük bir insan gücü ve para harcandı. Tüm siyasi tartışmaların dışında, kimilerine göre tonlarca kimyasal boyanın toprağa dökülmesi her şeyden önce ekolojik bir felaketti (2021’de bayrağı yenileme faaliyetleri sırasında Rum tarafı gereken boyanın satın alındığı ulusla­rarası boya firmasına şikayette bulunsa da bir sonuç alınamadı. Söylenenlere göre firma, “Müş­terilerimizin nereyi boyadığıyla ilgilenmiyoruz, isterseniz size de boya satarız” cevabını vermişti).

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-9
      Rum öğrenciler, 25 Mart 2020’de Lefkoşa’daki Yunanistan’ın bağımsızlık günü kutlamalarına Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan bayraklarıyla katılmışlardı.

      2000’lere girilirken ilginç bir şekilde Kıbrıs’ın kuzeyinde de Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını ha­tırlayanlar, sahiplenenler ortaya çıkmaya başladı. Çözümsüzlüğe karşı tepkilerini kalabalık gös­terilerle ifade etmeye başlayan Kıbrıslı Türkler arasında Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağını açanlara rastlanması büyük bir şaşkınlık ve milliyetçi çevrelerde kızgınlık­la karşılandı. O yıllarda KKTC’de Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı taşımak, açmak, asmak polis ta­rafından gözaltına alınma sebebi hâline geldi. Aynı dönemde 29 Ekim 2003’te, Beşparmak Dağla­rı’na çizili KKTC bayrağı geceleri de zaman zaman görülür oldu; çünkü o yıl kurulan Beşparmak Dağları KKTC Bayrağını Işıklan­dırma Derneği’nin girişimleriyle bayrak ışıklandırılmıştı. 3 yıl sonra 2006’da, tam da 1974 Hare­katı’nın yıldönümü Temmuz’da, bayrağın ışıklandırılması sürekli bir hâle geldi. Bu arada 2004’ün 1 Mayıs günü Ada üzerindeki bayraklara bir tane eklenmişti; Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye üye olmuş, tüm o bayrak kalabalığına bir de AB bayrağı eklenmişti.

      Türkiye’de “Rum bayrağı” olarak tanımlansa da, bir Türk ressamın tasarladığı Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı bugün Kıbrıs adasını temsil eden tek resmî bayrak olarak varlığını sürdürüyor. Hatta Türkiye’den spor takımları ile eşleşen Rum takımlarının Türkiye’de yap­tıkları maçlarda resmî bayrak olarak göndere çekiliyor. KKTC bayrağıysa uzaydan bile görüle­biliyor olsa da, Türkiye dışında hiçbir ülke tarafından resmî bir bayrak olarak kabul edilmiyor.

      KAPAK-DOSYASI-SERKAN-SEYMEN-10
      Temmuz 1974’teki harekat sırasında Lefkoşa’nın güneyindeki üslerinden çıkmış İngiliz askerleri saldırıya uğramamak için araçlarına Britanya bayrağı asmış. Arkadaki araç ise BM Barış Gücü askerlerine ait
    5. Suyun üstünde duman, gökyüzünde alev ve rock dili

      Suyun üstünde duman, gökyüzünde alev ve rock dili

      1968’de Londra’da kurulan ve o zamandan bu yana albümleri dünya çapında 100 milyonun üzerinde satan efsanevi rock grubu Deep Purple, dünya turnesi kapsamında 25 Haziran gecesi İstanbul’da da bir konser verecek. Daha önce de 1998 ve 2022’de Türkiye’de sahne alan 5 kişilik grubun 4 üyesi 75 yaşın üzerinde. Dünya ölçeğinde bir klasik…

      Frank Zappa ve grubu “The Mothers of Invention”, 4 Aralık 1971 tarihinde İsviçre’nin Cenova Gölü kıyısın­daki Montreux Casino binasında sahnedeler. Konserin yaklaşık 90. dakikasında çaldıkları şarkının adı “King Kong”. Grubun klavye­cisi Don Preston tam solosunu tamamlamışken bir ışık huzmesi ortalığı aydınlatarak seyircilerin arasından ahşap tavana ulaşıyor ve tavandan dumanlar tütmeye başlıyor…

      O günü yaşayan görgü tanık­larının yıllar sonra naklettiğine göre, salondakilerin çoğu, başlayan yangını şovun bir parçası sanarak büyük bir sakinlikle karşılamıştı. Hatta sahnedekiler bile. Vokalist Howard Kaylan, Arthur Brown’ın 1968’de listeleri kasıp kavuran, rock tarihinin en büyük hitlerinden “Fire” şarkısına ithafen “Ateş! Arthur Brown’un ta kendisi değerli izleyiciler!” diye bağırmıştı. Dünyanın hâlen en saygın müzik organizasyonlarından biri olan Montreux Caz Festivali’nin kuru­cusu ve direktörü Claude Nobs’ın açıklamalarına bakılırsa, konser salonu yangın öncesinde de zaten hayli “dumanlı”ydı ama, ortamda Allah’tan aklı başında bir insan vardı: Frank Zappa (1940-1993).

      Yaratıcılığı, yetenekleri, entelektüel birikimi başta olmak üzere her konuda dönemin hippi kültüründen farklı ve ayık bir kişilik olan Zappa’nın, son derece sakin bir tonlamayla “Bayanlar-baylar, küçük bir sorunla karşı karşıyayız. Şimdi lütfen herkes sakince salonu terketsin” anonsu yapması olası can kayıplarının önüne geçmişti.

      Görkemli tesisi küle çeviren yangın, o gün o konserde izle­yiciler arasında olan bir başka efsanevi rock grubu sayesinde dünya müzik tarihinin en ilginç olaylarından biri olarak anımsanmasına yol açacak bir şarkıyı ortaya çıkaracaktı: “Smoke on the water, fire in the sky…” (Suda duman, gökyüzünde alev…)

      Muzik-Tarihi-1
      Deep Ruple’ın güncel kadrosu, soldan sağa Roger Glover (bas), Don Airey (klavye), Ian Gillian (vokal), Ian Paice (davul) ve Simon McBride (gitar).

      1968’de Londra’da kurulmuştu Deep Purple. 1971’e gelindiğinde tam 5 albüm çıkarmış bir gruptu. Başlarda, dönemin “saykodelik” tarzına daha yakın bir duruşları vardı. 1968’de yayınladıkları “Shades of Deep Purple” adlı ilk albümlerinde grubun sonraki yıllarda günümüze dek konser­lerinin değişmez parçası olacak ilk büyük hitleri “Hush” da yer alı­yordu. Gitarda Ritchie Blackmore, davulda Ian Paice, klavyede John Lord, vokalde Rod Evans ve basta Nick Simper’dan kurulu kadro, 3 ay geçmeden ikinci albümleri “The Book of Taliesyn”i kaydetti. Bunu 1 yıl sonra kendi adlarını verdikleri “Deep Purple” albümü izledi. 3. albümde, 10 dakikayı aşan süresiyle “April” parçası dikkati çekiciydi. Yaylıların ve nefeslilerin dahil olduğu, klasik müzikle rock’ın bir araya geldiği bir çalışmaydı.

      Blackmore ve Lord sadece kla­sik bestecilere hayranlık duyan rock müzisyenleri değillerdi; aynı zamanda aldıkları eğitim sayesinde bu alanda da yetkin isimlerdi. Yine Lord’un girişimiy­le grup, aynı yıl bir de The Royal Philharmonic Orchestra eşli­ğinde “Concerto for Group and Orchestra” albümünü kaydede­rek müzik dünyasını şaşırtacaktı. Bu albüme gelindiğinde kadroda yapılan iki değişiklikle vokale Ian Gillian, bas gitaraysa Roger Glo­ver dahil olmuştu. Bu 5’li, grubun yıllar içinde bazı değişiklikleri­ne uğrayan kadrosunun ticari olarak en başarılı olan ve aynı zamanda sadık dinleyicilerin en çok beğendiği hâliydi.

      1970’de “Deep Purple in Rock” ile “hard rock”a kaydılar. Mont­reux’yü ziyaret ettikleri 1971’dey­se 5. albümleri “Firewall”un ardından hiç hız kesmeden bir sonraki yılın albümü için kayıt yapmaya karar vermişlerdi. Bu iş için de Rolling Stones grubunun kullandığı gezici mobil stüdyoyu kiralamışlar ve Montrex Casi­no’nun otoparkına parketmişler­di. Frank Zappa ve The Mothers of Invention konserinde de salon­daydılar.

      Anlatılanlara göre her şeyin başlangıcı, izleyicilerden birinin cebinden çıkardığı işaret fişeği tabancasını ateşlemesiyle baş­lamıştı. Deep Purple’ın solisti Ian Gillan yıllar sonra bu hadise kendisine sorulduğunda, omzu­nun üzerinden parlak, fosforlu bir ışığın geçip tavana yükseldiğini gördüğünü anlatacaktı. Konser öncesi, o dönemde henüz ayakta konser geleneği tam olarak başlamamış olmasına karşın salondaki sandalyeler kaldırıl­mıştı. Yangın sonrası yapılan tüm değerlendirmelerde, bu tesadüfi uygulamanın salonun hızlı bir şekilde, paniksiz boşaltılmasında çok işe yaradığı ortaya çıkacaktı.

      Muzik-Tarihi-2
      “Smoke on The Water” parçasına ilham veren Montreux Casino yangını, efsanevi organizatör Claude Nobs’un (üstte) bir itfaiyeci gibi alevlerle mücadele ettiği karelerle de hafızalara kazındı. Yangın kontrol altına alındığında binadan geriye bir enkaz kalmıştı (sağ altta).
      Muzik-Tarihi-3

      Bir an önce canını kurtarma peşine düşmek yerine bir itfaiye­ci gibi herkesin sağ-salim tahliye edilmesi için çabalayan organi­zatör Nobs ise; en çok seyirciler arasında sızıp kalanlar olabileceğinden ve olan biteni farkedemeden yanıp gideceklerinden korktuğunu söyleyecekti.

      Deep Purple üyeleri yangının ardından kendilerini otel odala­rına atmışlardı ama Montreux Casino’dan yükselen dumanlar odalarına kadar ulaşıyordu. İtfaiyenin müdahalesine karşın binadan alevler yükselmeye devam ediyordu. Dumanlar bir sis tabakası gibi gölün yüzeyine çökmüştü. Manzarayı izlerken grubun bas gitaristi Roger Glover aynı cümleyi birkaç defa tekrar­layınca, rock tarihinin en klasik parçalarından birinin nakarat cümlesi ortaya çıkıvermişti: “Smoke on the water / Fire in the sky…”

      Ertesi gün solist Ian Gillan ve Roger Glover kafa kafaya verdi­ler ve şarkının gerisini kaleme aldılar. Sözler son derece basit bir şekilde olan biteni anlatıyordu:

      “Tam takım geldik Mont­reux’ye / Cenevre gölünün dibinde / Mobil stüdyomuzla kayıt yapma peşinde / Zamanımız da hayli kıttı / Frank Zappa ve The Mothers / En kıyak yerdeydik / Ama işaret fişeği tabancalı bazı salaklar / Mekanı kül edip gittiler / Suyun üstünde duman, gökyü­zünde alev / Kumarhane yandı gitti…”

      Şarkıda dendiği gibi, grubun zamanı gerçekten kıttı. Yeni ka­yıtlar için anlaşma imzalanmış, plak şirketi kaydın Cenevre’de yapılması için razı edilmişti. An­cak Casino’nun kullanılamayacak hâle gelmesi büyük meseley­di. Şarkının devamında alevlere karşı kahramanca mücadele eden organizatör Claude Nobs’u da unutmadan işin bu kısmına girmişlerdi:

      “Funky Claude bir içerde bir dışardaydı / Salondaki çocukları çekip çıkarmaktaydı / Her şey olup bittikten sonra / Şimdi yeni bir mekan bulmamız lazımdı / İsviçre saati çalışıyordu / Yarışı kaybediyorduk…”

      Muzik-Tarihi-4
      Deep Purple’ın en beğenilen ve ticari olarak da en başarılı olan kadrosu: Ian Paice (davul), Ritchie Blackmore (gitar), Roger Glover (bas), John Lord (klavye) ve önde Ian Gillian (vokal).

      Claude Nobs, bu defa da grubun imdadına yetişecekti. Kayıt yapabilecekleri yeni bir salon buldu ama, provaların daha başında salonun bulunduğu otel­de kalanlardan öyle bir şikayet yükseldi ki, polis zoruyla tahliye edildiler. Nobs bir dafa daha iş başındaydı. Yakınlardaki Grand Otel’i ayarladı bu defa. İlahi bir şans gülmüştü grubun yüzüne: Her ne hikmetse otel o günlerde tamamen boştu. Yine de tedbir elden bırakılmadı; oteldeki yatak, döşek kullanılarak iptidai bir ses yalıtım önlemi alındı:

      “Grand Otel’e kapağı attık / Boş, soğuk ve çıplaktı / Birkaç ışık ve üç beş yatakla / Terimizi atabi­leceğimiz kadar bir yer yaptık…”

      “Smoke on The Water”, kay­dediliş biçimi ve anlattığı hadise sebebiyle müzik tarihinde ilgi çekici bir yere sahip olması için gereken her şeye sahipti. Ancak ilginç bir şekilde hikayede bun­dan daha fazlası da vardı: Grubun gitaristi Ritchie Blackmore’un şarkı bestelenirken kullandığı gitar “riff”i. Bir rock gitaristi olma hayaliyle eline ilk defa gitar alanların bile birkaç denemede tekrarlayabileceği basitlikteydi. Ancak bu sadeliğinin yanında, şarkının girişi akılda kalıcılığıyla rock tarihinin en ikonik gitar “riff”lerinden birine dönüşecekti.

      Blackmore’un etkileyici ve dahiyane bulunan bu sisteminin ardındaysa, aslında müzik tarihinin en büyük bestecilerinden birinin payı vardı: Ludwig von Be­ethoven. Beethoven’ın en bilinen eserlerinden 5. Senfoni’nin girişi, “Smoke on The Water”ın girişini yazarken kendisine ilham kayna­ğı olmuştu. Yine kendi ifadesine göre, senfoninin ilk notalarının dizilişini tersine çevirerek çalmış ve tüm dünyada herkesi çok etkileyen gitar “riff”ini o şekilde ortaya çıkarmıştı. Şarkı, grup Montreux’yü terketmeden 1 gün önce kaydedildi. Albüm yayım­landığında Billboard 45’likler listesine 4. sıradan girdi; tüm dünyada büyük bir satış rakamı­na ulaştı.

      deep-purple
      Dünya çapında büyük bir hit olan “Smoke on The Water” Deep Purple’a Platin Plak ödülü kazandırmıştı.

      Bu büyük başarıya karşın, grup içi huzursuzluklar had safhadaydı. Çoğunlukla birlikte hareket eden Gillan ve Glover grubu terkettiler. Yerlerine Deep Purple’da yaptığı kariyerin ardından “Whitesnake” adını verdiği topluluğuyla tanına­cak David Coverdale ve basçı Glen Hughes geldi. Bir yıl sonra Blackmore da gruptan ayrılın­ca, Deep Purple 1984’e kadar sürecek bir sessizliğe gömüldü. O yıl yeniden biraraya gelen “rüya takım”, 1993’e dek aynı sahneyi paylaşmaya devam etti. Sonunda topluluğun en kaprislisi olarak ün yapan Blackmore bir daha dönmemek üzere kendi yoluna giderken, 2012’de klavyeci John Lord da 71 yaşında öbür dünyaya göçetti. Kuruluşunun üzerinden 56 yıl geçmiş olmasına rağmen, topluluk günümüzde hâlen sah­nelerde. Esas kadrodan Ian Gil­lan (78), Roger Glover (78) ve Ian Paice’in (76) yanında, klavyelerde Don Airey (75) ve gitardaysa gru­bun yaş ortalamasını düşüren en genç elemanı olarak 45 yaşındaki Simon McBride var.

      Temmuz ayında çıkacak 23. stüdyo albümleri “=1”in dünya turnesi kapsamında, bu ay (25 Haziran gecesi) İstanbul’da da sahne alacaklar. Gruptan daha önce Türkiye’ye ilk gelen solist Ian Gillan’dı. Türkiye’nin dünyaca tanınmış rock yıl­dızlarının konserlerine henüz alışkın olmadığı bir dönemde, 30 Ocak 1992’de İstanbul Lütfi Kırdar Spor Salonu’nda sahneye çıkmıştı. Gillan o yıl yayımla­nan solo albümünden şarkılar seslendirirken, Deep Purple klasiklerini, özellikle de “Smoke on the Water”ı söylemeyi de ihmal etmemişti. Gillan 6 yıl sonra İs­tanbul’a bu defa Deep Purple ile birlikte geldi. Grubun esas kadrosundan bir tek Ritchie Bla­ckmore eksikti, onun yerine gi­tarda Steve Morse vardı. 2019’da biletleri satışa sunulan üçüncü konserse Covid 19 talihsizliğine uğramış ve sürekli ertelenerek 2022’de yapılabilmişti.

      Muzik-Tarihi-6
      80’lerine merdiven dayayan Roger Glover ve Ian Gillan Deep Purple’a 1969’da dahil oldular. 2022’den bu yana, grubun yaş ortalamasını düşüren Simon McBride (45) ile aynı sahneyi paylaşıyorlar.

      Hem topluluğun hem de rock müziğin tarihinde unutulmaz bir yeri olan Montreux Casino’ya tekrar dönersek…. 4 yıllık bir suskunluğun ardından 1975’te yenilenmiş hâliyle tekrar hiz­mete açıldı ve bugün de varlı­ğını sürdürüyor. Günümüzde Montrö’yü ziyaret edenlerin en çok uğradıkları yerlerden biri ise, organizatör Claude Nobs’un adını yaşatan Funky Claude’s Bar. Mekanın duvarlarına kendisinden “Funky Claude” diye bahseden “Smoke on The Water”ın o meşhur girişinin dev notaları çizili. Nobs, 1973’te Ertegün Kardeşler’in plak şirketi Atlantic’in İsviçre sorumlusu oldu. Aynı zamanda Ahmet Erte­gün’ün maddi ve manevi büyük desteği sayesinde Montreux Caz Festivali’ni dünyanın en saygın müzik organizasyonlarından biri hâline getirdi; 2013’te 77 yaşında hayata veda etti.

      “Smoke on The Water” şarkısıysa, hâlen dünyanın en çok yorumlanan rock parçası olarak her gün dünyanın dörtbir yanında radyolarda duyuluyor, dinleniyor. Grubun devam eden dünya turnesinin uğradığı tüm şehirlerde olduğu gibi İstan­bul’da da daha ilk notası duyulur duyulmaz büyük alkış alacağına şüphe yok.

    6. ABD’nin caz diplomasisi ve muhalif trompetçi Gillespie

      ABD’nin caz diplomasisi ve muhalif trompetçi Gillespie

      Caz tarihinin en önemli müzisyenlerinden trompetçi, besteci ve orkestra şefi Dizzy Gillespie, 1956’da Ankara ve İstanbul’da konserler vermiş, tanıştığı Türk müzisyenlerle de aynı sahnede çalmıştı. Gillespie’nin ziyareti, ABD’nin Sovyetler’e karşı yürüttüğü kültürel hegemonya mücadelesinin bir parçasıydı ama, evdeki hesaplar caza pek uymayacaktı!

      Türk gazeteleri, 1956 Nisan ayının son günlerinde ABD’de yaşanan “ırk tefriki” (ayrımı) hadiselerine sık yer verir olmuştu. Meselenin Türkiye’de ilgi çeken başka bir tarafı daha vardı; haberlere bakı­lırsa Güney Carolina eyaletindeki bazı Türk ailelerin çocukları da Beyazların gittiği okullara kabul edilmiyordu. Bu haberin yayımlandığı 27 Nisan 1956’daki gazetelerin iç sayfalarında, Ame­rikan caz tarihinin en önemli isimlerinden Dizzy Gillespie’nin Türkiye ziyaretiyle ilgili haber vardı: “Amerikalı zenci müzis­yen Dizzy Gillespie ve 22 kişilik orkestrası dün konserler verdiği Ankara’dan uçakla İstanbul’a gel­miştir. Gillespie ve orkestrası 27 Nisan-5 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Saray Sineması’nda konserler verecektir.”

      Ertesi günkü gazetelerde Dizzy Gillespie bu kez ilk sayfada boy gösteriyordu: “Türkiye Hafif Garp Müzikleri Sendikası, Gillespie ve orkestrası şerefine Taksim Belediye Gazinosu’nda bir kokteyl parti vermiştir. Türkiye’de ilk defa yerli ve Amerikalı caz sanat­karları ‘jam session’ yapmışlardır. ‘Jam session’ saz sanatkarlarının aynı tempoyu muhafaza ederek muhtelif sazlarla irticalen parça­lar çalmaları demektir.”

      Yine aynı gün, ABD’de yaşayan “Türkler”e yönelik ırkçı muamele meselesinde de müjdeli sayı­labilecek bir sonuca varılmıştı: Güney Carolina’daki sözkonusu aileler ne Türk vatandaşıydılar ne de Türk asıllı. ABD’ye göç etmiş Kuzey Afrikalı atalarının bir zamanlar Osmanlı vatanda­şı olması sebebiyle kendilerini Türk olarak tanımlamaktaydılar sadece. Sorun çözülmüş sayılabi­lirdi artık!

      Muzik-Tarihi-1
      Dizzy Gillespie ve ‘alametifarikası’ haline gelen yamuk borulu trompeti. Bir konser sonrası yaşanan bir kaza sonucu bu hâle gelen trompetinden çıkan sesi çok beğendiği için ömrünün sonuna dek özel olarak bu model trompet yaptırmıştı.

      Ancak gazetelerin gözünden kaçan ilginç bir tesadüf vardı. Günlerdir haberlerini yayımla­dıkları Gillespie, ırk ayrımının nasıl işlediğinin tanığı olmanın ötesinde, ABD’deki ırk ayrımı tar­tışmalarının odağındaki Güney Carolina’da 1917’de doğmuştu.

      Kendisine bu konu hakkında ne düşündüğü sorulmadı. Gerçi Gillespie, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, İran, Pakistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni kapsayan Ortadoğu-Balkanlar ve sonrasında Latin Amerika turne­lerine çıkmadan önce Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından ülkesindeki ırk ayrımı sorunla­rıyla ilgili soru gelirse nasıl cümle kurması gerektiği hususunda uyarılmıştı. Yanıtlarına “Evet, ama…” diye başlaması, ardından “dünyanın neredeyse her yerinde benzer sorunlar görülmekte” diyerek konuyu ABD’yle sınırlı olmayan evrensel bir mesele ha­line getirmesi tavsiye edilmişti. Aslında Gillespie, bu uzun turne­ye zaten Amerikan hükümeti­nin talebi uyarınca ve bir çeşit gayriresmî diplomatik bir görev almayı kabul ederek çıkmıştı!

      Cazın nasıl olup da bir kamu diplomasisi aracına dönüştü­ğünü anlamak için biraz geriye dönmemiz lazım. 2. Dünya Savaşı sonrası ABD-Sovyetler Birliği arasında başlayan Soğuk Savaş, her iki tarafın da propaganda faaliyetlerine ağırlık vermesini zorunlu kılmıştı. Kültürel hege­monya için kültür-sanat ve spor alanlarında da kıyasıya bir mü­cadele gerekiyordu. Mücadelenin ilk yaşandığı alanlardan biri rad­yo yayıncılığı olacaktı. Sovyetler işe erken koyulmuş, daha 1927’de Ekim Devrimi’nin 10. yılında geniş bir radyo ağına ulaşmıştı. ABD buna 1941’de tüm Avrupa’ya radyo yayını yapan VOA (Voice Of America-Amerika’nın Sesi) ile cevap verdi. Savaş bittiğinde rad­yo yayınlarının da “sivilleşmesi” gerekiyordu. Aralarında Walt Disney’in de olduğu Hollywood yapımcıları Amerikan yaşam tarzı, özgürlük, demokrasi temalı yayınlar için göreve çağrıldılar. VOA’nın yayınlarında müzik de önemli bir yer tutacaktı. Rock’n roll çağı henüz başlamamışken, caz tüm dünyada ve özellikle de Sovyet nüfuzu altındaki Doğu Avrupa’da büyük ilgi görüyordu.

      1954’e gelindiğinde Başkan Eisenhower, “kamu diplomasisi” kapsamında müzik gruplarının dünyanın farklı bölgelerinde konserler vermesi amacıyla bütçeden 5 milyon USD ayrıl­ması için Kongre’yi ikna etti. İşin başında senfoni orkestrası, tiyatro grupları, dans ve bale topluluklarının gönderilmesine karar verilmişti. Ancak senfoni, dans ve özellikle de bale sözkonu­suysa, Sovyetler pek kolay lokma değildi. 1956’da caz müziğinin bu amaçla kullanılması teklifi, Afro-Amerikan senatör Adam Clayton Powell’dan geldi. ABD Dışişleri bu fikri olumlu buldu. Dizzy Gillespie, Duke Ellington, Louise Armstrong’un yanısıra Dave Brubeck gibi Beyaz ya da Benny Goodman gibi Yahudi şöhretlerden de faydalanmaya karar verdiler. Bu arada Kongre içinde buna karşı bir cephe de oluşmuştu. Güney eyaletlerinden gelen bazı senatörler, Siyah caz müzisyenlerinin ABD’nin küresel imajını temsil etmek için uygun olmadığını açıkça dile getirdiler. Bazı senatörlerse “ABD imajının barbarlık düzeyine indirileceği­ni” söyleyecek kadar ileri gitti­ler; ancak Başkan Eisenhower kararlıydı.

      Muzik-Tarihi-2
      Dizzy Gillespie, İstanbul’da davulcusu Charlie Persip ile birlikte dünyaca meşhur zilllerin üretildiği Samatya’daki Zilciyan atölyesini de ziyaret etmişti.

      Dışişleri Bakanlığı yine de caz müzisyenlerine, hele Siyahlara pek güvenmiyordu. Genel olarak “aşırılıklarıyla” bilinen cazcılar istenmeyen hareketler yapabilir, Siyahlar da ırk ayrımcılığı hak­kında Amerikan imajını zedele­yen açıklamalarda bulunabilir­lerdi. Turne öncesi müzisyenlere ne şekilde konuşacakları konu­sunda bilgilendirme toplantısı yapmaya kalktıklarında, Gillespie bir şekilde pasif direniş gösterip katılmamayı başarmıştı. Yıllar sonra bu konu sorulduğunda şunları anlatacaktı:

      “Teklif geldiğinde açıkçası hoşuma gitti. Onurlandırılmış hissettim kendimi. Kendi param ve çabam olmadan büyük bir grupla büyük bir turneye çık­mak iyi fikirdi… ABD’yi temsil etmeyi kabul etmiştim ama bize yapılanları temize çıkarmaya da niyetim yoktu. Sorulan sorula­ra doğrusu neyse onu söyleyerek cevap vermeye kararlıydım. Hakikaten de pek çok soru sor­dular. Grupta kimi Beyazların ol­masına da şaşırdılar. Onlar hep kavga, ayrımcılık, linç haberleri okuyorlardı. Bizse Siyah-Beyaz birlikte çalıyorduk. ‘Gördüğünüz gibi biz beraber çalıyoruz; atala­rım köleydi, bugün başka sorun­lar var; ben muhtemelen göre­mem ama bir gün ABD’de ırkçılık tamamen ortadan kalkacak’ di­yordum.”

      Gillespie, turnenin Pakis­tan-Karaçi konserinde dışarıda kalan “ayak takımı” kapılar açılıp içeri alınana dek sahneye çıkma­yacağını söyleyerek ilk “arıza”sını çıkardı. Kapıları açtırma işini Ankara’da, diplomatlardan ve bürokratlardan oluşan davetli­lerin bulunduğu Türk-Amerikan Dostluğu Derneği’ndeki kon­serde de tekrarlamış; kendisini dışarıdan da olsa dinlemek için toplanan gençleri içeri aldırmış­tı. Üstelik önceki gün kendisini havaalanında karşılayan Süheyl Denizci (bas), Celal Bozkurt (alto saksofon), Erol Pekcan (davul), Hayri Matkap (tenor saksofon) ve Muvaffak ‘Maffy’ Falay’dan (trompet) oluşan ekibi de sahneye davet etmişti.

      Muzik-Tarihi-3
      Ankara Esenboğa Havaalanı’ndaki karşılama töreninde trompetiyle yer alan Muvaffak Falay ve Gillespie arasındaki dostluk yıllar boyu sürdü.

      Gillespie, o sırada Türkiye dışı­na adım atmamış, caz kariyerinin henüz başında olan Muvaffak Falay’dan o kadar etkilenecekti ki; turne dönüşü Amerikalı gaze­tecilere “Türkiye’de inanılmaz bir trompetçiyle tanıştım, Miles Davis ayarında” diyecekti. İlk karşılaşmaları da çok ilginçti. Falay, Esenboğa Havaalanı’nda apronda trompetiyle solosunu atarken Gillespie yanına gelmiş, parça bitince önce sarılmış, sonra da “adınız ne?” diye sormuştu. O sırada 24 yaşında olan ve 2022’de 92 yaşındayken dünya cazında saygın bir isme sahip bir şekilde bu dünyadan ayrılan Falay’ın hayatının sonuna dek her söy­leşisinde aynı neşeyle anlattığı hikayenin devamı çok eğlence­liydi: Adının Muvaffak olduğunu söylemek yerine arkadaşları­nın ona seslendiği gibi “Mafak” demeyi tercih edince Gillespie kahkaha atmış ve “fantastik bir ismin var; Amerika’ya gelirsen çok meşhur olursun” demişti. O sırada İngilizcesi epey zayıf olan Falay, merasim bittikten sonra aralarındaki bu diyalogu bir arka­daşına aktarıp “Neden öyle dedi?” diye sorduğunda kendi deyimiyle dünyası başına yıkılmıştı: “Mafak, Siyah argosunda ‘motherf…er’ın kısaltmasıymış meğer. O günden itibaren yurtdışında adımı Maffy yapmaya karar verdim.”

      Gillespie, resmî konserlerin dı­şında Ankara’da geçirdiği günler­de aynı ekiple gece kulüplerinde “jam session” yapmayı da ihmal etmemişti. İstanbul’daki 1 haftayı da konserler, “jam session”lar ve Boğaz gezintileriyle geçirmiş; arada kimsesiz çocuklar yararına bir davete katılmış, bu davette piyano çalan ve ileride Devlet Sanatçısı unvanı alacak olan 11 yaşındaki piyanist Verda Erman’ı dinlemişti. Performans sonrası küçük kızın elini bir yetişkin­mişçesine dudaklarına götürüp “çok yetenekli bir müzisyensiniz küçük hanım” demişti. Arta kalan zamanda Samatya’ya uğramış, dünya çapında isim yapmış rakip­siz zil üreticisi Zilciyan ailesinin atölyesini de ziyaret etmişti.

      Muzik-Tarihi-4
      Turnenin Pakistan ayağında Gillespie Amerikan Elçiliği’nin tüm itirazlarına karşın sokaklarda halkın arasına karışmış, Karaçi’de trompetiyle yılan oynatmayı bile denemişti.
      Muzik-Tarihi-5
      Gillespie, uluslararası kariyere sahip piyanist Verda Erman’ı (1944- 2014) henüz 11 yaşındayken canlı dinlemiş ve performansından çok etkilenmişti.

      Türkiye’nin ardından geçilen Yunanistan’da, “caz diplomasi­si”nin tüm turne boyunca belki de en çok işe yaradığı konseri verecekti Gillespie. Ekipte yer alan Quincy Jones’un yıllar sonra anlattığına göre Atina konseri en gergin konserdi. 1 gün öncesin­de Yunan öğrencilerle Atina’da okuyan Kıbrıslı Rum öğrenciler ABD büyükelçilik binasını kuşat­mış, taş yağmuruna tutmuştu. Öğrenciler, EOKA’nın Britan­ya sömürge yönetimine karşı başlattığı savaş sebebiyle gergin günler yaşayan Kıbrıs’ta sömür­gecilerin tasfiyesini destekle­meyen ABD’yi protesto ediyordu. Üniversite öğrencileriyle dolu konser bu nedenle gergin başlasa da, bittiğinde seyirciler kendin­den geçmiş, Gillespie’yi sırtla­rına alarak Atina sokaklarında dolaştırmışlardı.

      ABD’nin “caz diplomasisi” sonraki yıllarda Dave Brubeck, Duke Ellington, Louis Armstrong, Benny Goodman, Herbie Mann gibi isimlerle ‘60’lı yılların sonu­na dek Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa, Asya ve Latin Amerika ülkelerini kapsayan turnelerle devam edecekti. Siyah müzisyen­ler ve Dave Brubeck gibi Beyazlar, ABD Dışişleri’nin taleplerini hiç gözetmeyerek dik duruşlarıyla dikkati çektiler. İşin ilginç yanı “kültür ihracı”nın yanısıra bütün bu turneler bir “kültür ithali”ne de yol açacaktı. Özellikle Dave Brubeck, Türkiye’de geçirdiği günlerde İsmet Siral, Erdem Buri gibi müzisyenlerle yaptığı soh­betlerden, onların önerilerinden etkilenerek 9/8 ritmli “Blue Ron­do à la Turc” ya da 5/4’lük ritme sahip dünyanın bugün en bilinen caz parçalarından biri olan “Take Five” gibi Amerikan cazında o güne dek görülmemiş eserlere imza atacaktı.

      Gillespie’ye gelince… Soğuk Savaş’ın resmen sona ermesine az bir zaman kala, 17 Temmuz 1988’de bir defa daha İstanbul’u ziyaret etti. 16. İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne­deydi. 5 yıl sonra, 6 Ocak 1993’te, 76 yaşında hayatını kaybetti.

      ZILDJIAN / ZİLCİYAN ZİLLERİ

      Elle yapılan müzik aleti: Formülü 400 yıldır gizli

      Dizzy Gillespie’nin İstanbul’daki yoğun programı içinde Samatya’ya gidip Zilciyan ailesine ait zil üretim atölyesini ziyaret etmesi boşuna değildi. Bugün dahi caz ve rock müzisyenleri İstanbul’u vurmalı müzik aletlerinden zilin anavatanı olarak kabul ediyor. Zilciyanlar da bu alanda açık ara birinciydi ve 17. yüzyıldan beri alaşımında kullandıkları formülü sır gibi saklayarak ürettikleri ziller, kimse tarafından taklit edilemiyordu.

      Muzik-Tarihi-Kutu-2

      1623’te Trabzon’dan İstanbul’a göç eden Kerope Zilciyan, önce Kayserili Ermeni bir ustadan kilise çanı yapımını öğrenmiş, sonra kendi formülünü geliştirerek zil üretimine başlamıştı. Samatya’yı mesken tutan ailenin ürettiği ziller bir süre sonra mehter takımında da kullanılınca Zilciyanlar Osmanlı Sarayı’nın da takdir ettiği ustalar olmuşlardı.

      Zilciyan ailesinin bir bölümü 1915 sonrası ABD’ye göç ederek 20’li yıllardan itibaren caz müzisyenlerinin gözdesi olacak zilleri Zildjian markası altında üretmeye devam etti. İlerleyen dönemde geleneksel üretim tarzından uzaklaşıp seri üretime geçseler de Zildjian markasıyla bugün de müzik piyasasında rakipsizler.

      Ailenin Türkiye’de kalmayı seçen üyelerinden Mikael Zilciyan ise yaşlanıp ABD’deki akrabalarının yanına gideceği 1978’e dek geleneksel üretimi sürdürdü. Çocuk yaşta Mikael Usta’nın yanına girerek bu sanatı öğrenen iki çırak; Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer, ustalarını gizlice izleyerek öğrendiklerini söyledikleri alaşım sırrını 1978’den sonra kullanmaya karar verdiler ve kendi markaları İstanbul Zilleri’ni yarattılar.

      Zildjian bugün dünyaca ünlü davulculara, festivallere sponsorluk yapan büyük bir firma olarak varlığını sürdürüyor. Agop Tomurcuk ve Mehmet Tandeğer’in çocuklarıysa “İstanbul Agop” ve “İstanbul Mehmet” adında farklı markalarla üretime devam ediyor. Her iki markanın zilleri de hâlen geleneksel üretim biçimini koruması, son formunun çekiç darbeleriyle elle verilmesi, bu sebeple her bir zilin diğerinden farklı tınıya sahip olması sebebiyle dünya çapında ilgi görmeye devam ediyor. İstanbul’a konsere gelen birçok ünlü müzisyen, günümüzde de tıpkı Dizzy Gillespie gibi bu iki İstanbullu zil üreticisini ziyaret etmeyi ihmal etmiyor.

      Muzik-Tarihi-Kutu-1
      Gillespie ve davulcusu Charlie Persip, cazcılar için vazgeçilmez olan Zilciyan zilleri hakkında Mikael Zilciyan’dan bilgi alıyorlar.
    7. Ortadoğu’nun hard rock’ı Arap-İsrail savaşı kurbanı

      Ortadoğu’nun hard rock’ı Arap-İsrail savaşı kurbanı

      Arapça, Yunanca, İngilizce ve Türkçe şarkılar söyleyen Devil’s Anvil, 1966’ta New York’ta kurulmuştu. Albümlerine “Lingo Lingo Şişeler”i de alan grup başlangıçta övgüyle karşılansa da bir anda patlayan Arap-İsrail Savaşı nedeniyle ABD müzik piyasası tarafından dışlandı. Kurucuları Pappalardi’nin hikayesi de en az grubunki kadar ilginçti.

      New York’ta 17 Ni­san 1983 sabahı gün ağarırken 911 acil çağrı servini arayan bir kadın şöyle demişti: “Kocamı öldür­düm. İstemeden oldu.” Polisler apartman dairesine ulaştı­ğında maktulü 38 kalibrelik Derringer marka minik bir tabancadan çıkan tek kurşunla boynundan vurulmuş olarak yatağında buldu. Eşi tarafından öldürülen şahıs, 44 yaşında­ki rock müzisyeni, besteci ve prodüktör Felix Pappalardi’ydi. Kendisini vuran eşi Gail Col­lins’le 19 yıldır birlikte, 14 yıldır evliydiler.

      Pappalardi 1939’da New York’un varoşu kabul edilen Bronx’ta dünyaya gelmişti. Aslında rock’tan ziyade klasik müziğe eğilimliydi; Michigan Üniversitesi’nde klasik müzik eğitimi almıştı. Ancak 60’ların ilk yıllarında Joan Baez, Bob Dylan, Pete Seeger, Joni Mitchell gibi Amerikan folk yıldızlarının toplandığı Greenwich Village’ı mesken tuttu. Tim Hardin, The Youngbloods ve Joan Baez’le isimlerle çalışmaya başladı. 1964’te 25 yaşına girdiği yıl büyük aşk yaşayacakları Gail Collins’le tanıştı. Başından bir evlilik geçmiş Collins o sırada 23 yaşındaydı ve 2 çocuk anne­siydi. Pappalardi 1966’da kendi adını taşıyan “Love Somebody” adlı 45’liğini yayınladığında, bu folk tarzındaki aşk şarkısının sözlerini Gail Collins kaleme almıştı. Evliliklerinin yanısıra sanatsal işbirlikleri de yıllarca sürecekti. Eric Clapton, Jack Bruce ve Ginger Baker’dan kurulu efsane Cream grubunun 1967 tarihli “Disraeli Gears” albümünün yapımcılığını Pap­palardi üstlendiğinde; albümde yer alan ve topluluğun en büyük hit’lerinden biri olan “Strange Brew” parçasının altında “Eric Clapton-Felix Pappalardi-Gail Collins” imzası yer alacaktı (Pappalardi 1969’da, rock din­leyicileri nezdinde esas şöhre­tini elde edeceği kendi grubu Mountain’ı kurduğunda eşi Gail yine grubun bir üyesi gibiydi. Albüm kapaklarındaki desenler ve resimler, birçok şarkı sözü ile grubun fotoğrafları onun elinden çıkmaydı).

      Muzik_Tarihi_1
      Klasik müzik eğitimi alan Felix Pappalardi, orkestra şefi olma hayalini gerçekleştiremese de rock sahnesinin en hızlı yaşayan üyelerinden biri haline gelmişti.

      Hikaye aslında 1966 sonrala­rında, Pappalardi’nin yaşadığı Greenwich Village mahallesin­de tesadüfen girdiği Feenjon isimli barda başlıyordu. Sahne­de buzuki, ud ve akordeon çalıp Arapça, Yunanca ve Türkçe söyleyen ilginç bir grup vardı. Konser sonrası Pappalardi ile sahnede buzuki çalan Steve Knight sohbete giriştiler. Daha ilk anda iyi anlaşacaklarını farketmişlerdi. Knight müziğin yanı sıra psikoloji eğitimi al­mıştı; çok sayıda enstrümanda hakimiyeti vardı; Doğu müzik­leri üzerine büyük bir ilgiye ve bilgiye sahipti. O gece Pappa­lardi’nin de kendilerine katıl­masına karar vererek yeni bir grubun temelini attılar: Devil’s Anvil. Steve Knight dışında geri kalan üyeler, gitar ve vokalde Jerry Satpir, akordeonda İsrail doğumlu Elierzer Adoram, ud ve ana vokallerde ise Lübnan kökenli Kareem Issaq’dı.

      O zamana kadar Greenwich Village barlarında tutunmaya çalışan ekip üyeleri Pappalar­di’nin dahil olmasıyla sıkı bir çalışmaya girdi. 1967’nin Nisan ayında “Hard Rock From the Middle Eeast” adını verecekleri ilk (ve son) albümleri hazırdı. Pappalardi müzik endüstri­sindeki ilişkilerini kullanmış, Columbia firmasıyla anlaşma yapmalarını sağlamıştı. Albüm kapağında grup üyeleri, arka­larında uzaktan piramitlerin göründüğü bir çöl atmosferine montajla yerleştirilmişlerdi. Kareem Issaq bir adım önde, geleneksel Arap kıyafetiyle objektife sert bir bakış atıyordu. Felix Pappalardi yapımcılığının yanında bas gitar, tambur ve vurmalılarda kayda girmiş, ay­rıca vokal de yapmıştı. Davullar Herb Lovelle ve Bobby Gregg’e emanet edilmiş, Mike Mohel adlı bir darbukacı da gruba eşlik etmişti. 11 şarkılık albümdeki şarkıların 7’si Arapça, 2’si Yu­nanca, 1’er tanesi de Türkçe ve İngilizceydi.

      Türkiye’de hemen herkesin bildiği bir Antep türküsü “Lingo Lingo Şişeler” (albümdeki adı “Shisheler”) gitarist Jerry Sappir tarafından seslendirilmişti. Yunanca şarkılardan ilki Mikis Theodorakis’e aitti: “Kley”; diğeri ise “Treea Pethya” adlı geleneksel bir halk şarkısıydı. İngilizce sözlerle icra edilen “Misirlou” ise tüm dünyada çok bilinen ve çok farklı dillerde ve tarzlarla yorumlanan, kökeni ve bestecisi çok tartışılsa da ilk defa 1922 öncesi İzmir’de Rum­ca olarak çalınıp söylendiğine ve 1924’te Atina’da plağa kayde­dildiğine inanılan bir şarkıydı. 1958’de Zeki Müren tarafından da “Yaralı Gönül” adıyla yayım­lanan şarkının 1962’da ABD’de Dick Dale tarafından yapılan “surf” tarzı uyarlaması, yıllar sonra ‘90’larda “Pulp Fiction” filmiyle tüm dünyada bir defa daha hit olacaktı. Genelde ge­leneksel müziklerden düzen­lenen Arapça şarkılar arasında Lübnanlı büyük udi ve bestekar Ferit El Atraş’a ait “Isme” gibi Ortadoğu coğrafyasının popü­ler eserleri de yer alıyordu.

      Muzik_Tarihi_2
      Devil’s Anvil (soldan sağa): Eliezer Adoram, Jerry Sappir, Kareem Issaq, Steve Knight. Pappalardi gitar, bas gitar ve vurmalıların yanısıra tambur çalmış ve bir şarkı seslendirmişti ama ismi sadece albümün arka kapağında aranjör olarak geçiyordu.

      Devil’s Anvil’in albümü hem büyük bir şaşkınlık hem de be­ğeniyle karşılandı. 1’i hariç tüm şarkıların İngilizce dışı dillerde olmasına ve o yıllar için henüz alışılmadık bir sentez içerme­sine karşın, dönemin “garage rock” tarzına çok başarılı uyum gösteren Devil’s Anvil üyeleri gelecek için hayli umutlanmış­lardı. Grubun aynı zamanda menajeri gibi çalışan Pappa­lardi büyük bir plak şirketini arkalarına alma başarısının ar­dından konser anlaşmaları için kolları sıvadı. Ancak zamanla­malarının çok yanlış olduğunu çok kısa bir süre içinde anlaya­caklardı.

      1967’nin 5 Haziran günü patlayan ve tarihe 6 Gün Savaşı olarak geçecek olan Arap-İsrail Savaşı herşeyi altüst etmişti. İsrail Ordusu’nun Mısır, Ürdün ve Suriye ittifakına karşı zafer kazandığı savaş kısa sürdü ama, Devil’s Anvil’in kariye­rinin başlamadan bitmesine sebep oldu. ABD müzik piyasası bir anda gruba yüz çevirmişti. Plağın dağıtımı durduruldu, konserler iptal edildi; radyolar İsrail doğumlu bir üyesi de olan bu ilginç grubun çoğunluğu Arapça olan şarkılarını çalmayı reddettiler. Rüya başlamadan sona ermişti. Devil’s Anvil projesinin beklenmedik şekilde sonuçlanması üzerine, grup daha fazla birarada kalamadı.

      Ancak Pappalardi kariyer basamaklarını tırmanmayı sür­dürecekti. 1969’da Mountain’ı kurdu. Aynı yıl meşhur Woods­tock Konseri’nde yeni grubuyla sahnedeydi. Devil’s Anvil’den Steve Knight da Mountain’da klavyenin başına geçmişti. Grubun diğer üyelerindense bir daha haber alan olmadı. Kimi kaynaklara göre Elierzer Adoram bir süre sonra İsrail’e yerleşmeye karar verip ABD’yi terketmişti. Saman alevi gibi parlayan grup unutuldu gitti.

      Muzik_Tarihi_3
      Kocası Felix Pappalardi’yi, onun hediye ettiği silahla öldüren Gail Collins, mahkemede olayın kaza olduğunu söyledi ve jüriyi de ikna etmeyi başardı.

      Pappalardi’nin Mountain’ı, 70’li yılları klasik rock tarzında müzik yapan başarılı bir grup olarak geçirdi. 6 albüm kaydet­tiler, turnelere çıktılar. 80’lere gelindiğinde ise Mountain’ın hızı kesilmiş, Felix Pappalar­di-Gail Collins çiftinin ilişkisi iyiden iyiye çalkantılı bir hâl almıştı. İlk günden itibaren “açık ilişki” yaşamışlar, her daim hayatlarına başkaları da girmişti. 70’lerin ortalarından itibaren içki ve uyuşturucu kul­lanımları had safhaya varmıştı. Sürekli kavga ediyorlar ama asla ayrılamıyorlardı; ortak bir tutkuları da ateşli silahlardı.

      1982’de Pappalardi, 27 ya­şında bir şarkıcı olan Valerie Merians ile bir ilişki yaşamaya başlamıştı. Eşi Collins bunlara alışıktı ama bu defa durumun farklı olduğunu, evliliklerinin yıkılabileceğini düşünüyordu. Büyük bir kavganın ardından Pappalardi eşinin gönlünü almak için ona bir hediye aldı: 38 kalibrelik Derringer marka, küçücük bir tabanca!

      Mountain üyelerinin Pap­palardi’nin ölümünden son­ra yaptığı açıklamalardan, çiftin silahlarla ilişkilerinin ne boyutta olduğu da öğrenil­di. İkisi de uyuşturucuyu çok abarttıkları gecelerde evleri­nin tavanına, duvarlarına ateş edebilecek kadar kendilerinden geçiyorlardı. Kocasının ölümü­nün ardından Gail Collins ilk ifadesinde olayın kaza oldu­ğunu, kocasının hediye ettiği yeni silahı incelediği sırada silahın istemeden ateşlendiğini söylemişti. Dediğine bakılırsa çok düşkün olduğu kedilerin­den biri tam da o sırada üzerine atlamıştı! Collins mahkeme süresince bu ifadesinde ısrarcı oldu ve çoğu zaman gözyaşla­rıyla aynı hikayeyi anlatmayı sürdürdü.

      Mahkemeye sunulan rapora göre, olay sonrası yapılan kan tahlilinde Collins’in o gece kır­mızı reçete ile satılan, bağımlı­lık yapıcı etkisi sebebiyle sadece çok ağır durumlarda kullanılan Percodan adlı ağrı kesiciden yaklaşık 40 tane aldığı tespit edilmişti. Karar açıklandığında beklenmedik bir sonuç ortaya çıktı: Jüri kendisine inanmıştı ve Collins kazayla ölüme sebep olmaktan dolayı 2. dereceden cinayetle hüküm giyerek sade­ce 4 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

      Muzik_Tarihi_4
      1969’da Felix Pappalardi’nin (ayakta solda) kurduğu Mountain kadrosu. Klavyede Devil’s Anvil’den Steve Knight (sağda oturan), gitarda Leslie West (ayakta sağda), davuldaysa Corky Laing (solda oturan).

      2 yıl sonra şartlı tahliyeyle serbest bırakılan Collins, o ta­rihten sonra tamamen gözler­den uzak bir hayat yaşadı. Uzun yıllar nerede olduğu, hatta yaşayıp yaşamadığı bile biline­medi. 2013’te ölüm haberi geldi. Küçük bir Meksika kasabasın­da alternatif kanser tedavisi görürken hayatını kaybetmiş­ti. Vasiyeti yerine getirilmiş, cenazesi veteriner tarafından uyutulan 3 kedisiyle birlikte yakılmıştı.

      6 Gün Savaşı’na kurban giden Devil’s Anvil ise, yıllar bo­yunca kimse tarafından hatır­lanmazken internet’in yaygın­laşmasıyla 2000’lerin başında tekrar gündeme geldi. 2005’te YouTube’un yayına geçmesiyle bilinirlik gitgide arttı. 2018’de tek albümleri plak formatında yeniden piyasaya sürüldü.

      İNTİHAL Mİ, DEĞİL Mİ?

      Devil’s Anvil’in 3 şarkısını Erkin Koray da söylemişti

      1967 tarihli “Hard Rock From the Middle Eeast” albümünün 2018’de yeniden piyasaya sürülmesi Türkiye’de farklı bir tartışma başlattı. Erkin Koray’ın “İlla ki” albümündeki 3 şarkının müziği Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Kendi tabiriyle “şarkıları araklamakla” suçlanan Koray iddiaları reddetmişti.  

      Muzik_Tarihi_Kutu_1
      İntihal tartışmalarının kaynağı olan “İlla ki”,
      Erkin Koray’ın 6. albümüydü.

      Tuhaf bir tesadüfle Felix Pappalardi’nin hayatını kaybettiği 1983’te yayımlanan Erkin Koray’ın kariyerinin 6. albümü “İlla ki”de yer alan 3 şarkının müziği, Devil’s Anvil’in albümündeki 3 şarkıyla aynıydı. Devil’s Anvil’in albümünü dinleyenler Erkin Koray’ın “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna” adlı şarkılarının 1967’de kaydedilmiş Arapça versiyonlarıyla karşılaştılar. Sosyal medya paylaşımlarında ve mecralarında, bunun Erkin Koray intihalciliğinin tipik bir örneği olduğu yolunda epey bir eleştiri yapıldı. Koray bu konuda bir açıklamada bulunmadı. Bu konudaki cevabı, sanatçının ölümünden sonra kamuoyunun bilgisine sunuldu. 7 Ağustos 2023’te hayatını kaybeden Koray, 25 Haziran günü gazeteci Kanat Atkaya’ya e-posta göndermiş, kendisi ya da şarkıları hakkında birçok tartışmalı konuyla ilgili açıklama yapmıştı. Atkaya bu maili 8 Ağustos günü sosyal medya hesabından paylaştı. Erkin Koray’ın uzun metninde Devil’s Anvil maddesi de vardı:

      “Bir de ‘Şarkıları Devil’s Anvil’den arakladı’ hikayesi var ki, bu komediyi size birkaç cümle ile anlatayım. Detaylar kızımda var.

      1) Devil’s Anvil denen grubun adı, Erkin Koray ‘İlla Ki’, ‘Deli Kadın’ ve ‘Boşuna’ adlı eserlerini yaptıktan sonra duyulmuştur. 2) Bu eserler Amerika’daki ASCAP (The American Society of Composers, Authors and Publishers) meslek birliği tarafından adıma tescil edilmişlerdir. Merak eden ASCAP’a sorabilir. 3) Bir Erkin Koray ile bir amatör grup Devil’s Anvil’i mukayase etmek ayıptır. Eğer bilinmiyorsa, İngiltere’den, Amerika’dan, Çin’den, Japonya’dan sormak lazımdır: Devil’s kimdiiir, Erkin Koray kim? 4) Konunun özeti şudur: Mevcut (kısmen anonim) eserleri Devil’s uygulamış, becerememiş, Erkin Koray ise bunları birer eser haline getirmiştir.”

      Erkin Koray bir konuda haklıydı; şarkıları Devil’s Anvil’den almış sayılmazdı; çünkü bu 3 şarkı onlara da ait değildi. 2’si anonimdi, sadece “Deli Kadın”a “adapte ettiği” “Karkadon” Arap besteci Abdul- Galil Wabbi’nin imzasını taşıyordu ve Devil’s Anvil’den önce de birçok Arap şarkıcı tarafından seslendirilmişti. Türkiye’deki resmî telif kayıtlarında da Erkin Koray “Deli Kadın”ın bestecisi olarak değil sadece söz yazarı olarak görünüyordu. Ancak “İlla ki” ve “Boşuna” parçaları, sözlerin yanısıra Erkin Koray bestesi olarak tescillenmişti.

      Erkin Koray’ın Arap ve Hint müziklerine olan ilgisi ve adaptasyonları aslında bilinen bir konuydu. En büyük hitlerinden “Fesuphanallah” ve “Şaşkın”, aynı şekilde Arapça şarkılardan uyarlanmıştı. Ancak birçok söyleşisinde bu şarkıları 70’lerin ortasında çıktığı bir Anadolu turnesinin İskenderun ayağında girdiği bir kasetçiden aldığı Arapça kasetlerden öğrendiğini söylemişti. Acaba Koray daha 1983’te artık çoktan unutulmuş gitmiş Devil’s Anvil’i dinlemiş ve “İlla ki”, “Deli Kadın” ve “Boşuna”yı onlardan mı öğrenmişti; yoksa İskenderun’dan aldığı o kasetlerden mi? Kimbilir?

      Muzik_Tarihi_Kutu_2
      Erkin Koray kariyeri boyunca Arap-Hint müziklerine ilgi duydu.
    8. Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

      Ego’larını kapıda bıraktılar Afrika için tek ses oldular…

      Bundan tam 39 yıl önceydi. 1985 Mart’ında ABD’de 46 ünlü müzisyen, Afrika’da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan kıtlık ve açlık sorununa dikkati çekmek için biraraya gelerek “We Are the World” adlı şarkıyı kaydetti. Tüm dünyaya yayılan şarkı, Afrika’da açlıktan ölen insanları gündeme taşıdı. Kamera önünde ve arkasında yaşananlar…

      Dünya yayıncılık tarihin­de, 7 Mart 1985’te eşine nadir rastlanan bir gün yaşandı. Gezegenin dörtbir yanında 5 binin üzerinde radyo istasyonu aynı anda aynı şar­kıyı çalıyordu. Sonraki 3 gün, o dönemin en büyük rekorlarından birine sahne olacaktı.

      Aralarında Michael Jackson, Lionel Ritchie, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Paul Simon, Ray Charles, Stevie Wonder gibi isimlerin yer aldığı 46 kişilik dev şöhretler karması tarafından USA For Africa (United Support of Artists for Africa -Afrika İçin Sanatçılar Birliği) adı altında kaydedilen “We Are the World” adlı şarkının 45’liği, 3 günde 800 binin üzerinde bir satış rakamı­na ulaşarak ABD tarihinin en hızlı satan plağı olmuştu. 1985 sonunda plağın tüm dünyadaki satışının 20 milyonu aştığı ve 63 milyon USD (bugün 160 milyon USD) gelir elde ettiği açıklandı.

      Şarkının işaret fişeğini “Day-o” parçasıyla Türkiye’de de iyi tanınan, calipso müziğinin ef­sanevi ismi Harry Belafonte ateş­lemişti. Belafonte, ABD koşul­larında hayli Sol fikirlere sahip, tüm hayatını ırkçılık karşıtlığının yanısıra işçi hakları mücadele­siyle geçirmiş, saygın bir isimdi. O sırada 58 yaşındaydı.

      Belafonte, 1984’te Afrika’da 400 binin üzerinde insanın haya­tını kaybetmesine yol açan kıtlık karşında bir şeyler yapmaya ka­rar vermiş ve düşüncesini birçok ünlü müzisyenin menajerliğini yapan Ken Kragen’a açmıştı. 1984’ün Kasım ayında İngiliz ve İrlandalı yıldızlar Boomtown Rats’ten Bob Geldof ve Ultra­vox’tan Midge Ure öncülüğünde biraraya gelmiş, açlıktan kırılan Etiyopya için “Do They Know It’s Christmas?” şarkısını kaydetmiş­lerdi. Sting, Boy George, Bono, Simon LeBon, Paul Young gibi isimlerin yer aldığı 45’lik, piya­saya verilmesinin ilk haftasında milyonu aşan satışa ulaşmıştı. Belafonte, “Neden aynısını biz de ABD’de yapmayalım?” diye düşünüyordu.

      muzik_1
      Hollywood’daki A&M Stüdyoları “We Are the World” kayıtları için buluşan, her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip 46 büyük yıldızı ağırladı.

      Kragen teklifi çok beğendi ve Belafonte’yi ABD’de her tarzdan ünlü isimlerin yer alacağı çok ge­niş popüler bir kadroyla bir şarkı kaydetme konusunda ikna etti. Elbette önce şarkının yapılması gerekiyordu. Ünlü menajer bu işi de Michael Jackson ve Lionel Ritchie’ye havale etmişti. Ortaya çıkan beste Amerikan popüler müziğinin en saygın prodüktör ve aranjörü Quiny Jones’a emanet edilecekti. Jackson ve Ritchie eve kapanıp çalışmalarına başlarken Kragen da tanınmış isimleri ara­yıp böyle bir projede yer almaları için ikna çabasına girişti.

      Müzik dünyasının en büyük isimlerini razı etmenin zorlu­ğunun yanısıra bir başka teknik problem mevcuttu: Böyle bir kadroyu kayda girmeleri için aynı gün aynı yerde toplayabil­mek. Kragen’ın aklına bunun için pratik bir çözüm geldi. 28 Ocak 1985’te Los Angeles’ta Ameri­kan Müzik Ödülleri dağıtılacak ve neredeyse tüm yıldızlar ödül törenine katılacaktı. O yıl ödül töreninin sunuculuğu için Lionel Richie seçilmişti. Bu da törene katılan ünlülerin kulis arkasında tören sonrası stüdyoya geçmeleri için ikna etmekte bir avantajdı. Tabii henüz ortada şarkı yoktu.

      Söylenenlere bakılırsa, Jackson ve Richie ikilisi tüm dünyada kolayca algılanıp eşlik edilebilecek “bir nevi marş” yazmaları gerektiğine karar verdikten sonra, oturup farklı ülkelere ait bazı ulusal marşları dinlemişlerdi. Önce mırıldan­ma şeklindeki sözlerle müziği tamamladılar; sonra Michael Jackson’ın yazdığı sözlerle ilk Quincy Jones’a emanet edilecek ilk demo’yu kaydettiler. Quincy Jones ortaya çıkan işi beğenmiş­ti. Bu arada menajer Ken Kragen da büyük başarıyla dev bir kadroyu ikna etmeyi başarmış­tı. Özellikle Bob Dylan ve Bruce Springsteen’in dahil olması, geri kalan birçok ismin ikna edilme­sinde büyük etkendi.

      “We Are the World” adlı popü­ler müzik tarihinin bu en ilginç ve aynı zamanda tartışmalı şarkısı, stüdyoda 46 isim tara­fından kaydedildiğinde, tarih 28 Ocak 1985’ti.

      muzik_2
      ABD Başkanı Ronald Reagan, 14 Mayıs 1984’te Beyaz Saray’da ağırladığı Michael Jackson’a “Başkanlık Halkla İlişkiler Ödülü”nü vermişti.

      39 yıl sonra Netflix’in ya­yınladığı “Pop Müziğin Muhte­şem Gecesi” adlı belgesel, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada ilgiyi yeniden bu hikayeye çekti. 80’lerin ortasında her biri apayrı bir kariyere ve şöhrete sahip yıldızın yaptığı bir kaydın aşama­larını, bazı isimlerin o geceye dair tanıklıklarını içeren, ilgi çekici ve izlenesi bir yapım. Ancak hem Türkiye’de hem de dünyada sosyal medya kullanıcılarının belgeseli izledikten sonra yap­tıkları paylaşımlar da belgeselin kendisinden daha düşündürü­cü. Çoğunluğun ilgisini çeken, büyük şöhretlerin eğlenmeyi de ihmal etmeyerek, zaman zaman da gayet çocuksu tavırlarla bir şarkı kaydetmiş olmaları. Artık Afrika’dan bahseden pek yok. Aslında basit bir Google araması, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde aç­lık sorununun o günden bu yana hiçbir zaman tam olarak bitmedi­ğini, hâlen sürdüğünü gösteriyor. Sosyal medya paylaşımlarında övgüyle en çok yer verilen ayrıntı ise, Quincy Jones’un stüdyonun kapısına astığı yazı: “Egolarınızı girerken kapıda bırakın!”

      “We Are the World” plak olarak yayınlandığında ek gelir elde et­mek için anahtarlık, tişört, kahve fincanı gibi hatıra eşyaların yanı­sıra “We Are The World: The Story Behind the Song” başlıklı VHS formatında bir de video kaset satışa sunulmuştu. Stüdyodaki kayıt gecesine ait görüntüleri içeren bu yapım 1985’in en çok satan video kasetleri listesinde 9. sırada yer almıştı. ‘60’lı yıllardan itibaren politik tutumu, Viet­nam Savaşı karşıtı söylemleriyle dikkati çeken, ‘80’lerde “aerobik akımı”nın öncüsü olarak yeni bir kimlik edinen Jane Fonda’nın anlatıcılığı üstlendiği videoda, bugün gündemde olan belge­selden daha fazlası izleyiciye sunulmuştu. YouTube üzerin­den tamamına ulaşılabilen bu 1 saatlik kaydı izleyince en dikkati çeken ayrıntı; şarkının kaydı­na girilmeden önce Amerikalı yıldızlara motivasyon desteği yapmak üzere içeri giren Bob Geldof’un konuşması.

      Sonradan sızan bilgilere göre Geldof, stüdyoya geldiğinde biraz şaşkınlık ardından da epey öfke yaşamıştı. Stüdyoyu tepeden gören loca mahiyetindeki ayrı bir bölümde gösteri ve moda dünyasının ünlüleriyle dolu, havyar ve ıstakozun da oldu­ğu zengin açık büfeden yemek yenilen, pahalı şampanyalar içilen bir partiyle karşılaştığında sinirlenmişti. Stüdyoya konuşma yapmaya indiğinde de ufaktan bir dokundurma yapmayı ihmal etmemişti. 1985’te yayınlanan kayıtlarda Geldof’un konuşması bugün izlediğimiz belgeselde­kinden bir parça daha uzun. O an kaydedilmeye çalışılan şarkıyı gerekli kılan şeyin, büyük oranda Batı toplumunun suç olduğunu söylüyor; Batılı ülkelerin silola­rında milyarca ton tahıl ihtiyaç fazlası olarak dururken birileri­nin “hiçbir şey”e sahip olmadığını belirtiyor; “hiçbir şey derken, sarhoş olmak için içecek bir şey olmamasından değil, hayatta kalmak için içilecek su olma­masından bahsediyorum” diye ekliyor. Stüdyoyu dolduran bütün o yıldızların Geldof’u dinlerkenki hâlleri, ne hissetmesi gerektiğini bile bilemez haldeki bakışları, konuşmanın tamamını dinleyin­ce daha da etkileyici oluyor.

      muzik_3
      Country müziğin efsanevi ismi Willie Nelson, yapımcı– aranjör Quincy Jones ve kariyerinin zirvesindeki Bruce Springsteen solo kayıtlarını bekliyor.

      Şarkının hem yayınladığı dönemde hem de sonraki yıllarda dile getirilen eleştirilerde önemli bir nokta var. Michael Jackson, Beyaz Saray’da Reagan gibi bir başkan tarafından ağırlanan, gençliğe örnek gösterilen bir isimdi. Politik herhangi bir tavır­dan öte, bir pop yıldızından bek­lenebilecek gençlik yaramazlığı kabilinden bile bir aşırılığı yoktu. Reagan’ın eşi Nancy Reagan ve diğer bazı senatör eşleri, “gençleri popüler müziğin zararlı etkile­rinden korumayı” amaçlayan bir dernek kurmuşlar, pop şarkıla­rındaki müstehcenlik, argo ya da aşırı Sol olarak görülebilecek sözleri sansürlemeye çalışıyordu. Aseksüel görünümüyle, siyah kimliğinden kurtulmaya çalış­masıyla Jackson, Beyaz Saray için ideal bir pop yıldızıydı. “We Are the World”ün sözleri, atıf yaptı­ğı dinsel vurgularla Amerikan Sağı’nın tam aradığı kıvamdaydı. Paranoyak düzeyde bir anti-ko­münist olan Reagan için “We Are the World”, ABD’nin dünya üzerinde kurmasını düşlediği kültürel hegemonyanın mü­kemmel bir ifadesiydi. Afrika’nın yüzyıllara yayılan ve Anglo-Sak­son dünyanın büyük pay sahibi olduğu sorunlarını soyut bir şekilde ele alıp, içi boş bir sevgi temasına çevirmekten başka bir işe yaramıyordu.

      O dönemde yayımlanan birçok eleştiride dile getirilen bir konu da, şarkının kaydına girme­yi kabul edenlerin büyük bir çoğunluğunun aslında bir lütuf göstermedikleri; hatta birçoğu­nun ticari sebeplerle bizzat talip oldukları; içlerinden kimilerinin Afrika’da büyük bir açlık soru­nu olduğunu o gün stüdyoda öğrendikleri yolundaydı. Netflix belgeselinde Kenny Loggins’in çok rahat bir şekilde “Afrika’dan haberim yoktu, Michael’ın yaptığı bir iş önemlidir nihayetinde diye düşündüm” minvalli bir konuşma yapması, bu eleştirilerin pek de isabetsiz olmadığını gösteriyor.

      2005’te Rolling Stones dergi­si Billy Joel ile uzun bir söyleşi yapmış. Daldan dala atlayan görüşmede kendisine yönelti­len sorulardan biri de “USA For Africa’da yer aldın. O günlerden bize aktarabileceğin bir dediko­du var mı?” şeklinde. Joel şöyle cevaplamış: “Orada olanların çoğunun şarkıyı hiç sevmediğini hatırlıyorum. Bir de Cyndi Lauper kulağıma eğilip ‘Bu ne böyle Pepsi reklamı gibi’ demişti”.

      muzik_4
      46 kişilik kadroyu idare etmek Lionel Richie’ye düşmüştü. Richie yıllar sonra, kimsenin kapris yapmamasında Bob Dylan’ın varlığının etkili olduğunu söyleyecekti.

      İlginçtir, ünlü müzik yazarı Greil Marcus da 1985’teki yazı­sında “Pepsi Cola reklam müziği” eleştirisinde bulunmuş. Mar­cus’un takıldığı nokta şu: 1984 Amerikan Müzik Ödüllleri’nin sunucusu Michael Jackson’dı, 1985’te sunuculuk Lionel Ric­hie’ye verilmişti. Hem Jackson hem de Richie o yıllarda Pep­si’nin reklam kampanyasında, astronomik ücretler karşılığı yer alıyorlar, ödül töreni gecelerin­de Pepsi reklamları uzun uzun gösteriliyordu. O dönemdeki reklamlarda kullanılan “Yeni kuşağın tercihi. Biz seçimimizi yaptık” gibi cümlelerle “We Are the World”de şarkıda yer alan “Bir seçim yapmalıyız” dizesi Marcus’a göre masumane bir benzerlik değildi.

      “We Are the World” istedi­ği kadar reklam koksun ya da gerçeklikten uzak olsun, o günün dünyasında insanlar, Afrikalı aç çocukların görüntülerinden etkilendiler. Ancak bugün sosyal medyada, büyük pop yıldızları­nın biraraya gelmesinden “çok duygulandığı” yazanlar arasında; “Egonuzu kapının dışında bıra­kın” cümlesini samimi olarak hisseden ve aç insanları umursa­yan kaç kişi var?

    9. 100 yıllık caz-rock tarihimiz: Tüm gruplar ve orkestralar

      100 yıllık caz-rock tarihimiz: Tüm gruplar ve orkestralar

      Gazeteci Cumhur Canbazoğlu, uzun süre emek verdiği “100 Yıllık Türkiye Popüler Orkestralar ve Gruplar Tarihi” başlıklı çalışmasını “orkestralargruplartarihi.com” adresinde herkesin kullanımına sundu. Cambazoğlu, cumhuriyet tarihinde tüm Türkiye’de saptadığı 10.924 müzik topluluğunu, üyeleri, bilgileri ve fotoğraflarıyla birlikte veriyor.

      Geçmişte “arama motoru” diye bir kavram yokken, herhangi bir başlıkta kesin, güvenilir, nesnel bilgiye ulaşmanın yöntemi belliydi: Arşiv ve ansiklopedi sayfalarını karıştırmak. Artık cilt cilt ansik­lopediler, evlerin salonlarında televizyonun sağında-solunda dizili durmuyor. Her türden bilgi bugün bir “tık” yakınımızda zira. Acaba öyle mi?

      1987’den bu yana müzik ve sinema yazarlığını sürdüren ga­zeteci Cumhur Canbazoğlu uzun yıllar en çok kaynak sıkıntısı çekmiş. İnternet sonrası dönem­deyse işlerin daha da tuhaflaştı­ğını görmüş:

      Ajanda_2
      Cumhur Canbazoğlu

      “Biri yanlış bir bilgi giriyor, o bilgi başkalarınca da sürekli alın­tılandıkça her yerde karşınıza çı­kıyor ve o yanlış bilgi artık doğru hâle geliveriyor. Hayatını yitiren bir müzisyen hakkında haber yazmaya kalktığınızda doğum tarihini bulmak bile kimi zaman sorun olabiliyor. Hangi müzisyen nerede çalmış, hangi gruplara girmiş? Birçok ünlü şarkıcının o herkesçe bilinen kaydında çalanlar kimler? Cumhuriyetin 100. yılında müzik sahnesinde öyle ya da böyle boy göstermiş müzisyenler, orkestralar, gruplar, olabildiğince eksiksiz, tek bir başlık aslında, bir ansiklopedi mantığıyla biraraya getirebilir mi? Bu soruların peşine düşmek istedim ve ülkemizde gelmiş geçmiş tüm grupları ve orkest­raları kayıt altına almaya karar verdim. Amacım bir kitap olarak yayımlamaktı. Ancak iş bir dipsiz kuyuya döndü, hiç bitmeyecek bir çabanın içine düşmüş buldum kendimi. En son 900 sayfaya ulaştı kitabın boyutu.”

      Bu boyutta bir çalışmanın ki­tap olarak basılması mali açıdan epey zorlayıcı bulununca çare internet’te bulunmuş sonun­da. “100 Yıllık Türkiye Popüler Orkestralar ve Gruplar Tarihi” başlıklı çalışma, artık “orkestra­largruplartarihi.com” adresinde yayında.

      Geçmiş 100 yılın tüm müzik topluluklarını, orkestralarını, çalan müzisyenleri kayda geçire­bilme çabası, klişe tabirle iğneyle kuyu kazmak gibi. Çalışmanın önsözünü yazan müzik yazarı Naim Dilmener’in dediği gibi, Canbazoğlu “kaşıkla okyanusu önce boşaltıp sonra tekrar dol­durmuş.” 10 yılda 10 binden fazla orkestra ile grubu incelemiş Can­bazoğlu. Nihayetinde bunların içinden 2.297 orkestra ve grubun öyküsünü yazmış. 8.627 tanesi­nin de adını listeleyerek vermeyi tercih etmiş. Sadece Türkiye’yle de sınırlı kalmamış, Kıbrıslı Türkler ya da Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde­ki Türkiye kökenli müzisyenler tarafından kurulmuş topluluklar da işin içine dahil edilmiş.

      İster istemez sitenin başlığın­daki “orkestralar” ve “gruplar” ayrımına takılıyor insanın aklı. Aralarındaki farkı şöyle açıklıyor Canbazoğlu: “Orkestralar, daha değişken topluluklar. Bir kişi bu akşam bir orkestrada sahne alabilir, haftaya başka bir orkest­rayla çalabilir. Özellikle büyük kentlerde gece hayatının içinde, eğlence sektöründe çalışan sayısız orkestra ve bu orkestra­larda çalarak geçimini sağlamış sayısız müzisyen var. Mesela 60’lı yıllarda Taksim’den Harbiye’ye kadar uzanan kısacık yolda 14 farklı gece kulübünde her gece 14 farklı orkestranın çaldığı zaman­lar var. Grup meselesine gelince iş biraz değişiyor. Ortak bir amaç, felsefe gerekiyor. Orkestralarda müzik emekçiliği sözkonusu ama grupta hedef başka.”

      Sitede harf sırasına göre rast­gele bir sayfa açıp toplulukları peşpeşe incelemek de mümkün; bir müzisyenin yıllar içinde hangi gruplarla ya da orkestralarla çalıştığını görmek için arama yapabilmek de.

      Ajanda_1
      1940’larda Balıkesir’de kurulmuş ve elemanlarının adı P.. Oktay, Dişlek Sam, Çılgın İhsan olarak tarihe kaydedilmiş Fantomes; 1962’de Adana’da müzik yapan Mavi Gölgeler; 1967’de Afyon’da Beatles hayranı Ermeni gençlerin kurduğu Sphinx; Çorum’da 70’ler boyunca Jimi Hendrix ya da Led Zeppelin tarzında müzik yapmayı amaçlamış Grup Buluşum; 2004’te Hakkari’de Kürtçe heavy metal çalan Ferec; 2012’de Konya’da faaliyete geçip “Dolma Dolu Dondurma Kabı” gibi ilginç isimlere sahip şarkılarıyla dikkati çeken alternatif rock grubu Atari Kasedi…

      Bu dev bilgi kaynağının girişine kısa ama aynı zamanda hayli dikkati çekici ve bir o kadar da eğlenceli bir genel tarihçe yerleştirmeyi ihmal etmemiş Canbazoğlu. Osmanlılar’ın son dönemlerinde başlayan mo­dernleşme hareketleriyle Saray içinde ve çevresinde yaşanan müzikal hareketliliği ve değişimi anlatarak girmiş söze. Mehteran bölüğünün yerini alan Batılı tarz­da askerî bandodan, nefesli bakır sazlarla müzik yapan Harem’deki kadınlardan kurulu orkestraya, cumhuriyetin kuruluşuyla yıllar içinde yaşanan sonraki geliş­melere de yer vermiş. Tangolar, valsler, Halkevleri’nde kurulan orkestralar, 40’lı yıllarla birlikte ortaya çıkan caz toplulukları, 50’lerin ortasından itibaren dünyayla eşzamanlı olarak memlekete ulaşan rock’n roll günleri, 1961 Anayasası’nın sağ­ladığı görece özgürlük ortamının ardından sinemadan edebiyata sanatın her alanında yaşanan patlamanın müziğe yansımala­rı… Ve elbette Anadolu Pop akımı derken 80’lerin piyanist-şantör hakimiyeti sebebiyle orkestra ve grup işlerinin büyük darbe alışı, 90’lardan itibaren popla birlikte rock gruplarının yeniden yükse­lişi ve 2000’lerin internet ve ev stüdyosu teknolojilerinin yaygın­laşmasıyla bağımsız olarak kendi müziğini yayınlayabilen yeni nesil müzisyenleri…

      Arama bölümüne herhangi bir kentin adını yazdığınızda şöyle enteresan gruplarla karşılaşabi­lirsiniz: 1940’larda Balıkesir’de kurulmuş Kartal Caz Toplulu­ğu; yine Balıkesir’de kurulan ve elemanlarının adı P.. Oktay, Dişlek Sam, Çılgın İhsan olarak tarihe kaydedilmiş Fantomes; 1962’de Adana’da müzik yapan Mavi Gölgeler; 1967’de Afyon’da Beatles hayranı Ermeni gençle­rin kurduğu Sphinx; Çorum’da 70’ler boyunca Jimi Hendrix ya da Led Zeppelin tarzında müzik yapmayı amaçlamış Grup Bulu­şum; 2004’te Hakkari’de Kürtçe heavy metal çalan Ferec; 2012’de Konya’da faaliyete geçip “Dolma Dolu Dondurma Kabı” gibi ilginç isimlere sahip şarkılarıyla dik­kati çeken alternatif rock grubu Atari Kasedi…