Yazar: Serhat Güvenç

  • Yıllar süren hazırlıklar, sahile çıkan kahramanlar…

    Yıllar süren hazırlıklar, sahile çıkan kahramanlar…

    1960’larda Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî müdahaleden başka seçeneği kalmamıştı ama, TSK’nin o dönem böyle bir harekat için kapasitesi olmadığından yıllar süren bir hazırlık dönemi gerekmişti. Yunan cuntası destekli EOKA-B Kıbrıs’ta darbe yapınca düğmeye basıldı ve takvimler 20 Temmuz 1974’ü gösterirken Türk askeri Kıbrıs’a çıktı. O günün detayları…

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 16 Ağustos 1960’ta kurul­ması, bir süreliğine de olsa Kıbrıs sorununu Türkiye’nin gündeminden çıkarmıştı. Kısa süre önce 27 Mayıs 1960 darbesi yapılmış, Türkiye’de askerin tüm dikkati iç siyasete odaklanmıştı. 27 Mayıs’ı başarısız iki darbe giri­şimi izledi. İç siyasette dalgaların durulmadığı bu evrede, Kıbrıs’ta ortaya çıkan statüko kalıcı gibi görünüyordu. Öte yandan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaş­malar arasında yer alan Garanti Antlaşması, gerektiğinde Ada’ya askerî müdahale hakkı tanımıştı.

    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu gün, adaya 950 kişilik bir Yunan Alayı ile 650 kişilik bir Türk Alayı da ayak bastı. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı (KTKA), 20 Temmuz 1974’e kadar Ada’da konuşlu tek TSK birliği olarak kaldı. Bu kritik birliğin subay ve astsubay kadroları olabildiğince dolgun tutuldu; gerektiğinde daha fazla askere komuta edebi­lecek şekilde teşkilatlandırıldı. 650 kişilik KTKA’nın kuruluşında 4 piyade ve 1 ağır silah bölüğü bulunuyordu.

    Aralık 1963’de patlak veren Kanlı Noel, statükonun ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı. İnönü Hükümeti, Ada’ya askerî müdahale seçeneğini değerlen­dirdiğinde, eldeki imkanların böyle bir denizaşırı müdahale için yeterli olmadığını acı biçim­de anladı. Üstüne üstlük 1964’te ABD Başkanı Johnson tarafından hiç de nazik olmayan ifadeler içeren bir mektupla tehdit edilince, müdahale seçeneğinden geri adım atıldı. Ancak Erenköy’e yönelik saldırılar tırmanınca, Türk Hava Kuvvetleri’ne ait savaş uçakları Rum hedeflerini bombalayarak sınırlı bir hava müdahalesi gerçekleştirdi.

    1964 krizinde yaşananlar, ge­lecekte yapılacak kapsamlı bir as­kerî müdahalenin parametrele­rini büyük ölçüde belirlemiş oldu. Bunlardan ilki hava gücünün önemiydi. Rumların Erenköy’e saldırılarını durdurmada hava gücünün oynadığı rol, gelecek­teki krizlerde Türk Hava Kuv­vetleri’ne büyük iş düşeceğini gösteriyordu. 2. Parameter, olası bir askerî müdahalenin süresine ilişkindi. Başbakan İnönü’ye göre bu müdahalenin başarısı Türkiye’nin çok hızlı harekete geçip birkaç gün içinde sağlam bir köprübaşı elde etmesine bağlıydı. Uluslararası koşullar, ne uzun süreli yığınaklama ne de tedricen gelişecek harekata fırsat tanıyacaktı. Müdahale için siyasi ve stratejik baskın şarttı. Ne yapılacaksa tek hamlede yapılmalıydı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-1
    Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu 16 Ağustos 1960’ta Ada’ya ayak basan 650 kişilik Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı (KTKA). (Serhat Güvenç Arşivi)

    1964’te Ada’ya ilk defa BM Ba­rışgücü konuşlandı. Görevi, çatı­şan iki toplum arasında ateşkesi gözetmekti. Bu kapsamda 1964’te başkent Lefkoşa’yı ikiye ayıran ünlü Yeşil Hat da oluşturuldu. Yine bu kriz sırasında TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı), Beşpar­mak Dağları’nın nadir geçitlerin­den biri olan boğazı kontrol eden, Girne-Lefkoşa yoluna hakim olan tepeleri ele geçirerek stratejik bir avantaj elde etti.

    1964 krizi, o güne kadar faaliyetlerini bir yeraltı direniş örgütü olarak sürdüren TMT’nin de Kıbrıslı Türklerin özgürlük mücadelesindeki yaşamsal rolünü ortaya çıkardı. Türki­ye’den gönderilen subaylar tarafından komuta edilen TMT, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrası faaliyetlerini azaltmıştı. Aradan geçen sürede TMT ve KTKA mensupları, daha sonraki müdahale planlarına esas oluş­turacak istihbaratı büyük ölçüde toplamaya başladılar.

    1964 krizi sırasında henüz ortada kapsamlı bir müdahale planı olmasa da, Türk kurmaylar Ada’ya nereden çıkılacağına iliş­kin kanaate sahipti. 10 muhtemel çıkarma plajı tespit edilmişti ki bunlardan 3 tanesi Mağusa’nın kuzeyinde bulunuyordu. Ada’nın topografyası gözönüne alındı­ğında, buradaki plajlar amfibi harekata en uygun olanlarıydı. Hem genişlikleri sayesinde büyük birliklerin karaya çıka­rılmalarına uygundular hem de Meserya Ovası gibi zırhlı birlik harekatına müsait bir araziye bağlanıyorlardı. Dolayısıyla Mağusa’dan çıkarılacak birlikler, Lefkoşa yönüne hiçbir doğal engelle karşılaşmadan ilerleme imkanına sahip olacaktı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-2
    TMT, 1964’te Beşparmak Dağları’nın nadir geçitlerinden birisi olan Boğaz’ı kontrol eden, Girne- Lefkoşa yoluna hakim tepeleri ele geçirmişti. Bu tepelerden birinde bulunan Saint Hilarion Kalesi’ndeki TMT mücahitleri (solda). Girne’ye hakim dağlık arazide nöbet tutan mücahitler (sağda). (Tunca Örses Arşivi)

    Elde Ada hakkında azım­sanmayacak veri toplanmış olmasına rağmen, TSK’nin denizaşırı güç aktarım yetenek­leri kazanması için 2 yıl daha geçmesi gerekti. Aynı sıralarda denizaşırı güç aktarımına uygun, deniz piyade, paraşüt ve koman­do birlikleri de bölük bölük, tabur tabur kurulmaya başlandı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-3

    1967’de EOKA’cıların Geçit­kale ve Boğaziçi’ne saldırısıyla başlayan kriz, Yunanistan’daki askerî cuntanın Kıbrıs’ı ilhak etme niyetinin bir yanısımasıydı. ABD’nin müdahalesiyle, kriz diplomasi yoluyla yatıştırıldı. Türk köylerini hedef alan EOKA saldırılarına son verildiği gibi, Ada’ya gizlice gönderilmiş olan binlerce Yunan askeri Atina tarafından geri çekildi. Bu krizin en önemli sonucu, Ankara’yı er ya da geç Kıbrıs’a askerî müdahale­de bulunmak zorunda kalacağına ikna etmesi oldu.

    Rumların olası bir Türk müda­halesine karşı savunma planları, Yunan askerlerinin Ada’da kala­cağı varsayımına göre hazırlan­mıştı. Bu askerlerin apar topar Kıbrıs’tan çekilmesi planların icrasını ciddi biçimde etkileye­cekti. Makarios’un kurduğu Rum Millî Muhafız Ordusu (RMMO), bu boşluğu doldurabilecek durumda değildi. Ancak RMMO için Çe­koslavakya’dan yüklü miktarda silah, cephane, zırhlı araç ve tank alınarak TMT’ye karşı büyük bir askerî üstünlük sağlanmıştı.

    Bu dönemde TSK’nin deniza­şırı güç aktarım yeteneklerinde ciddi bir iyileşme sağlandı. Ulusal kaynaklarla çıkarma gemileri yapımına başlandı. Kara ve Jandarma havacılık birlikleri için ilave genel maksat helikopterleri temin edildi. Hava Kuvvetleri için Almanya’dan temin edilen C-160D Transall nakliye uçakla­rıyla hava indirme yeteneğinde önemli bir artış sağlandı.

    Bir yandan yeni birlikler oluşturulup denizaşırı harekata uygun platformlar hizmete girerken, diğer yandan da müdahaleye yönelik planlar ha­zırlanıyordu. Bilinen ilk kapsamlı müdahale planı “Yıldız 70”tir. Yıldız 70’le, Mağusa’nın kuzeyin­deki plajlara amfibi çıkarma yapılması ve havadan paraşüt taburlarının atılması/indirilmesi planlanmıştı. Ancak “Yıldız 70” planı, TMT’de görevli bir Türk subayının Rum kesimine kaç­ması nedeniyle deşifre oldu. Bir süre sonra RMMO birliklerinin, “Yıldız 70” planındaki çıkarma plajları civarında tatbikat yaptığı gözlendi. Bu nedenle Mağusa’da­ki plajlardan vazgeçilip, yeni bir bölge arandı.

    Girne sahillerinde, bu amaca uygun plajlar bulunuyordu. Ancak bir sorun vardı: Girne, oldukça yüksek ve sarp Beş­parmak Dağları ile Ada’nın geri kalanından, ayrılıyordu. Kıyıya çıkacak birliklerin ileri harekatı, bu duvar gibi dik dağ silsilesinde­ki birkaç dar geçide bağlı olacaktı. Bu geçitlerden sadece Boğaz, Kıbrıslı Türklerin denetimindey­di. Harekatın kaderi, bu geçidin kimin denetiminde kalacağıyla yakından ilgiliydi.

    2 Temmuz 1974 günü Rum Lider Makarios, Yunan cuntasına adeta meydan okuyan bir mektup gönderdi. Aslında Makarios ve Yunan cuntası nihai hedef konu­sunda ayrı düşünmüyordu. Ortak amaç Enosis’ti; ancak bunun yöntemi ve takvimi konusunda anlaşamıyorlardı. Makarios, ken­di kurduğu RMMO’nun günbegün Yunan subayların etkisiyle cunta çizgisine kaymasından rahatsız­dı. Mektubunda RMMO’nun 20 Temmuz’dan itibaren söndürü­lüp askerlerin terhis edileceğini de bildiriyordu. 7 yıldır Yunanis­tan’ı ağır baskılarla yöneten dikta rejimi yıpranmıştı. Bu noktada Enosis, cuntaya itibar tazelemek için bir fırsat gibi göründü. Ma­karios gibi bir “başağrısı”ndan da kurtulacaklardı. Washington’ın da Makarios’un iktidardan indi­rilmesine bir itirazı olmayacağını düşünüyorlardı ki bunda haksız değillerdi. Ancak Türkiye’nin muhtemel tepkisi konusunda büyük bir hesap hatası yaptılar. Cuntaya göre Makarios’un devreden çıkması Ankara’yı da rahatlatacaktı. Ondan sonrası için “iki NATO müttefiki arasında nasılsa bir uzlaşı tesis edilir” diye umuyorlardı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-4
    Kıbrıs’a 1964’te yerleşen Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin bir okulda koruma altına aldığı, evinden edilmiş Kıbrıslı Türkler. (Tunca Örses Arşivi)

    15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’ta Yunan subayların komutasın­daki RMMO, Makarios’a karşı darbe yaptı. Makarios son anda kurtuldu. Trodos Dağları’ndan Baf’a geçti. Radyodan destekçi­lerini direnmeye, uluslararası toplumu da Yunan cuntasının işbaşına getirdiği Nikos Sampson yönetimini tanımamaya çağırdı. İngilizlerin yardımıyla Ada’dan çıktı. Sampson azılı bir EOKA militanıydı.

    Başbakan Bülent Ecevit, Kıbrıs’ta darbe olduğu haberini Afyon seyahati için Esenboğa Havalimanı’nda uçağa binmek üzereyken aldı. ABD’nin baskı­sıyla yasaklanan afyon ekimini yeniden başlatmak için bu ili ziyaret etmeyi planlamıştı. Gezisini çok kısa kesip aynı akşam Ankara’ya döndü. Bundan sonra hummalı bir toplantı ve görüşme trafiği başladı. Ecevit, garantör devletlerden İngiltere ile ortak müdahale olanakla­rını müzakere etmek üzere 17 Temmuz 1974 akşamı Londra’ya uçtu. Türk askerlerinin Ada’ya İngiliz üslerinden çıkmasını ve ortak müdahale önerdi. Ancak İngiliz hükümeti bu seçeneği reddetti. Ecevit daha Londra’ya gitmeden önce, harekat (G-Günü) için 20 Temmuz 1974 tarihi tespit edilmişti. Kıbrıs’a müdahale için 6. Kolordu’ya bağlı 39. Piyade Tümeni ve 4. Kolordu’ya bağlı 28. Motorlu Piyade Tümeni görev­lendirilmişti. Birlikler toplanma bölgelerine intikale başladılar.

    3 gün içinde denize çıkış ve 5-6 gün içerisinde adanın 3’te 1’ine karşılık gelen kuzeydoğu kesiminin denetim altına alın­ması hedefleniyordu. Bu amaçla harekatın ilk günü, Hava İndirme Tugayı, Hamitköy-Gönyeli arası­na paraşütle atılacak, Komando Başbakan Ecevit, “Barış Harekatı” adını verdiği askerî müdahalenin olabildiğince az can ve mal kaybına neden ol­masını arzuluyordu. Bu nedenle ilk gün için planlanan deniz ve hava bombardımanı olukça hafif tutuldu. Deniz topçusu sahilde kendine verilen hedefleri 06.00- 06.20 arasında vurdu. 06.20’den sonra Hava Kuvvetleri devreye girdi. Uçaklar 35 dakika süreyle önceden belirlenen hedeflere taarruz ettiler.

    Hava İndirme Tugayı’nın ilk dalgasının 07.00-07.30 arasında atılması planlanmıştı. Paraşüt­çüler için gerekli işaretlemeyi yapacak timin Kara Kuvvetleri’ne ait bir Do-28B tipi irtibat uçağı ile Kırnı pistine inerek sızma harekatı icra etmesi planlan­mıştı; saat 05.00 civarında TMT unsurlarınca aydınlatılacak Kırnı pistine inecekti. Gerekli hazır­lıkları yapan TMT mensupları saat 04.00 sıralarında pervaneli bir uçak sesi duydular. Ancak saat tutmadığı için kararlaştı­rılan işareti vermediler. Işıkları yakmadılar. Karanlıkta pisti bulmayan uçak bir süre havada dolaştıktan sonra geri döndü. An­laşmazlık 1972’de Türkiye’nin yaz saati uygulamasına geçmesinden kaynaklanmıştı! Planlamacılar Türkiye ve Kıbrıs arasında oluşan 1 saatlik farkı hesaba katmamış­lardı. İşaretlemeyi yapacak ekip zamanında Ada’ya varamadığı için, ilk dalgada atılan paraşüt­çüler TMT ve KTKA tarafından yapılan işaretlemeye ya da doğal nirengilere göre atlayış yaptılar. Aralarında daha önce TMT ve KTKA’da görev yapmış subay ve astsubaylar olması bu açıdan şanstı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-5
    Türk ordusunun Kıbrıs çıkarmasını Mağusa sahillerinden yapması düşünülmüştü ama plan deşifre olunca Girne’deki Pladini Plajı’nda karar kılındı. Plaja savaştan sonra Yavuz Çıkarma Plajı adı verildi. (Serhat Güvenç Arşivi)

    İlk dalganın atlayışı sıra­sında Rumlar gafil avlanmış, kaydadeğer bir direniş göster­memişti. Ancak 2. dalga için hazırlıklıydılar. Havan ve topçu ateşi nedeniyle inen birlikler zor anlar yaşadılar; görev yerlerine intikalleri gecikti.

    Beşparmak Dağları’nda TMT’nin elindeki tek geçit olan Boğaz’daki mücahit karargahı, kolordu karargahı oldu. Aynı binada Hava İndirme ve Ko­mando Tugaylarının komuta yerleri de kurulmuştu. Harekatın ilk aşaması buradan sevk ve idare edilecekti. Kıyıya çıkacak birliklerin ileri harekatı -dedi­ğimiz gibi- bu duvar gibi dik dağ silsilesindeki birkaç dar geçide bağlıydı. Bu geçitlerden Boğaz, Kıbrıslı Türklerin denetimindey­di ve harekatın kaderi buranın denetimine bağlıydı. Girne’ye çıkarma yapan askerlerle hava­dan indirilenlerin, yani kıyıbaşı ve havabaşındaki birliklerin birleşmesi diğer türlü mümkün değildi.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-6
    15 Temmuz 1974’te Yunan subayların komutasındaki Rum Millî Muhafız Ordusu, Makarios’a karşı darbe yaparak kısa sürede çok sayıda kritik binaüyı ele geçirdi. Makarios son anda kurtuldu.

    Amfibi harekat planlanandan geç başladı. Bu arada seçilen çıkarma plajının olası mayın ve diğer engellerden temizlenmesi için SAT/SAS timleri görevlen­dirilmişti. Plaj açığına 15 SAT komandosu bırakıldı. Bunlar plajın temiz olduğu raporunu verince, ilk kademedeki am­fibi deniz piyadelerini taşıyan çıkarma botları 08.50 civarında sahile kapak attı. Deniz Piyade Alayı kısa sürede çıkarma plajını emniyete aldı. İlk dalgalar sahile çıkarken zayıf bir direnişle karşılaşmıştı. Ancak zaman geçtikçe kıyıbaşı yoğun havan ve topçu ateşi altında kaldı. Kayıplar arttı. Öğleden sonra Rumlar doğu ve batıdan tank taarruzu yaptı. RMMO’nun T-34/85 tankları, tanksavarlar ve geri tepmesiz toplarla etkisiz hale getirildi.

    TSK, 20 Temmuz 1974 günü Ada’ya yaklaşık 4500 kişilik kuvvet çıkarmıştı. RMMO başlangıçta güçlü bir direniş ortaya koyamadı; bunun nedeni tam anlamıyla gafil avlanmala­rıydı. Diğer nedeniyse darbenin RMMO’da yarattığı kutuplaşmay­dı. Rum askerî gücü, Makarios yanlıları ve cunta yanlıları ara­sında bölünmüştü. RMMO’nun en güçlü birlikleri, 1964’te kurulan komando taburları ile zırhlı birlikleriydi. Hava kararıp Türk uçakları üslerine geri dönünce bu birlikleri ve Yunan Kontenjan Alayı karşı taarruza geçtiler.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-7
    Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Nurettin Ersin, Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Sabri Evren’le birlikte Beşparmak Dağları’ndaki Saint Hilarion Kalesi’nden çıkarken. (Tunca Örses Arşivi)

    Komando ve Paraşüt Tabur­larının saat 18.00’de toplanma­larını tamamlayıp Beşparmak Dağları üzerindeki hedeflerini ele geçirmek üzere taarruza geçmeleri planlanmıştı. Ancak sıcak, susuzluk ve yorgunluk ne­deniyle taarruz edecek birliklerin toplanması uzun sürdü. Boğaz’ın etrafındaki tepelerin savunulma sorumluluğu TMT Taburlarına aitti. Gece karanlığından yararla­narak mücahit mevzilerine sızan RMMO Komando Taburları, Doğ­ruyol Tepe mevzisini ele geçirdi. Türkiye ile muhabereyi sağlayan AN/TRC (telli telsiz tamamlama) cihazının bulunduğu Atak Tepe’yi ele geçirip burada bulunan 3 kişilik muhabere timini şehit ettiler ve Türk birliklerinin Türkiye ile iletişimini tamamen kesmiş oldular.

    Boğaz’da St. Hilarion Kalesi civarında taarruz için son hazır­lıklarını yapan Türk Komando Taburları baskına uğramıştı. 1964’ten beri Kıbrıslı Türklerin elinde olan Boğaz ve çevresindeki tepeler kaybedildiği takdirde, harekat daha ilk geceden zora girecekti. Benzer bir durum Boğaz’ın diğer tarafında, Türk Bozdağı’nda da yaşanıyordu. Buradaki kritik iki mevzi, Doğruyoltepe ve Şahintepe Rum komandoların eline geçmiş, iki taraf arasında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-8
    Başbakan Ecevit gazetecilere harekatla ilgili ilk açıklamayı yapıyor: “Biz Kıbrıs’a sadece Türklere değil Rumlara da barış götürüyoruz”.

    1. Komando Taburu Komutanı Yarbay Cemal Eruç, inisiyatif kullanıp birliğinin planlı görevini iptal etti ve askerlerine Doğruyol Tepe’yi geri alma emri verdi. Günün ilk ışıklarıyla Üsteğmen Haluk Üstügen komutasındaki bölük burayı yeniden ele geçirdi. İki taraf da ağır kayıplar verdi; ancak tepe Türk komandoların elinde kaldı. Bu karşı taarruzla, 1. Komando Taburu’nun harekatın kaderini değiştirdiği kabul edilir. Tabur o gece 41 askerini şehit vermiştir. Şehitler ara­sında Üsteğmen Oğuz Yener de vardır. Eruç, Üstügen ve Yener adları Beşparmak Dağları’nda 1. Komando Taburu’nun 20-21 Temmuz 1974 gecesi muhare­belerinin cereyan ettiği tepelere verilmiştir.

    Rumların ele geçirdiği Şahintepe ise Üsteğmen Muzaf­fer Tekin ile koordineli olarak mücahit birlikleri ve komando takımları tarafından geri alındı (Muzaffer Tekin’in anısına bu tepeye daha sonra Zafer Tepe adı verildi).

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-9
    Rum komandoların eline geçince 1. Komando Taburu askerleri Yarbay Cemal Eruç’un emriyle karşı taarruz başlattı. 41 askerin şehit olduğu taarruz, harekatın kaderini değiştirecekti.
    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-10
    Türk komandoların konuşlandığı kritik mevzilerden birisi olan Doğruyoltepe. (Serhat Güvenç Arşivi)

    3. Paraşüt Taburu ise Boğaz’ın batısındaki sırtlarda Rum birliklerini geri atıp Deliktepe ve Rum Bozdağı’nı ele geçirince, 21 Temmuz 1974 sabahı Beşparmak Dağları’nın kritik bölümleri Türk birliklerinin denetimine girdi. O günün gecesi, Yunan Kontenjan Alayı, RMMO 23. Tank Birliği’nin desteği ile KTKA’nın Ortaköy ve Gönyeli’deki mevziilerine taarruz etti. KTKA’ya bitişik Göçmen Evleri semtinde yaşayan Kıbrıslı Türkler iki alay arasında yaşanan ölüm-kalım savaşına tanıklık ettiler. T-34/85 tankları­nın desteği ile başlangıçta KTKA mevzilerine giren Rum/Yunan birlikleri püskürtüldü. Sabaha karşı KTKA’yı takviye için 4. Pa­raşüt Taburu gönderdi ve durum kontrol altına alındı. Rumlar, bu cephede de karşılarındaki Türk birliğini söküp atamamıştı.

    Girne’ye çıkan birlikler ise çok dar bir alana sıkışıp kaldıkları için gece boyunca süren Rum havan ve top ateşleriyle çok zaiyat verdiler. 50. Piyade Alayı’nın karargah olarak kullandığı villaya yapılan saldırıda Alay Komutanı Albay Halil İbrahim Karaoğlanoğlu ve Pilot Binbaşı Fehmi Ercan şehit oldu. Bu saldırı muharebe etkinliğini oldukça düşürse de kıyıbaşındaki birlikler tutunabildi; ancak havabaşı ile birleşme ertesi güne kaldı.

    İlk gün yaşanan çatışmaların, harekatın kaderini büyük ölçüde tayin ettiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Rumların karşı saldırı imkanları çok zayıfladıysa da Türk birliklerinin hedeflerine erişmelerinin başlangıçta düşünülenden daha büyük kuvvet kaydırmayı gerektirdiği de ortaya çıkmıştı. 21 Temmuz 1974 günü adadaki Türk birlikleri helikopterlerle takviye edildiler. Nakliye uçakları tarafından KTKA’ya paraşütle ağır silahlar atıldı. Kıyıbaşı ise destek al­madan 24 saat daha geçirmek zorundaydı. 39. Tümen’in kalan birlikleri 22 Temmuz 1974 sabahı çıkarma plajına varabilecekti.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-11
    Girne’den sahile sahile çıkan Türk birlikleri ile Boğaz mevkiindeki askerlerin buluşması.

    Türk birlikleri kısıtlı imkan­larla takviye edilebilirken, kritik limanlar ve havaalanları hâlâ Rumların denetimindeydi. Yu­nanistan buralardan RMMO’yu kolayca takviye edebilirdi. Bu asimetri Ankara’yı ciddi biçimde kaygılandırıyordu. İşte tam da bu nedenle, tesadüfen biraraya toplanmış bir ticari gemi top­luluğu, Rodos’tan Kıbrıs’a giden “Yunan konvoyu” sanılmıştı. Özhan Bakkalbaşıoğlu’nun “akıl tutulması” olarak nitelediği bir hatalı değerlendirmeler silsilesi, 21 Temmuz 1974 günü Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait 3 muhribe Türk uçakları tarafından saatlerce saldırılmasıyla sonuçlanmıştı. Bu akıl tutulmasının bedeli, TCK Kocatepe’nin batması ve 54 denizcinin şehit olmasıyla ödendi. Gerçi Atina, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger aracılı­ğıyla Ada’ya giden herhangi bir konvoylarının olmadığını ifade etmişti ama, Ankara buna gü­venmemiş ve gemileri vurmuştu. Bir Türk-Yunan savaşını tetikle­me ihtimali, Atina’daki Albaylar Cuntası’nı Ada’ya açık açık kuvvet kaydırmaktan caydırmıştı. Ancak bu gizlice takviye yolla­rının aranmadığı anlamına da gelmiyordu.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-12
    21 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’a giden Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait Kocatepe muhribi “Yunan konvoyu” sanılarak Türk uçakları tarafından vuruldu. Olayda 54 denizci şehit oldu.

    21 Temmuz 1974 günü, Yunan Hava Kuvvetleri’ne ait 354. Taktik Ulaştırma Filosu’na (Pegasus) ait 20 Nord Noratlas ve 15 C-47 ulaştırma uçağı, Yunan 1. Komando Taburu’nu Girit’ten Kıbrıs’a götürmek üzere havalanacaktı. Niki Harekatı adı verilen bu harekatın gizlilik içinde yürütülmesi esastı. Uçaklar gece karanlığında hava­lanacak ve komandoları Lef­koşa Havaalanı’na indirip gün doğmadan geri döneceklerdi. Planlanan saatte ancak 15 Nord Noratlas havalanabildi. Uçak­lardan sadece 11 tanesi Ada’ya inebildi. Yolda arıza nedeniyle geri dönenler oldu. Kıbrıs çevresi Türkiye tarafından yasak saha ilan edilmişti. Ancak İngiliz üsleri için bir koridor açık bırakılmıştı. Yunan ulaştıma uçakları Akrotiri üssü için izin verilen koridoru kullanarak Ada’ya girdi. 11 uçaktaki para­şütçülerle RMMO 35. Komando Taburu kuruldu. Bu birlik daha sonra Lefkoşa Havaalanı’nın savunmasında görev yapacaktı. Bu girişim anlaşıldıktan sonra, Lefkoşa Havaalanı pistleri Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar tarafından bombalanarak kullanım dışı bırakıldı.

    Bu arada Başbakan Ecevit, sürekli temas halinde olduğu Kissinger tarafından ağır bir bas­kı altındaydı. Baskının amacı bir an önce ateşkes ilan edilmesiydi. Sadece ABD değil, Sovyetler Bir­liği de Türk birlikleri daha fazla ilerlemeden ateşkes için bastı­rıyordu. BM Güvenlik Konseyi, harekat başlar başlamaz Sovyet temsilci tarafından olağanüstü toplantıya çağırılmıştı. Siyasi ve stratejik baskın sağlanmıştı ama diplomatik fırsat penceresi hızla kapanıyordu. Ecevit daha fazla direnemedi ve 22 Temmuz 1974 saat 17.00’den itibaren ateşkes uygulanmasını kabul etti.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-13
    22 Temmuz 1974’te ateşkes imzalanmadan saatler önce zırhlı birlikler ağırlıklı çıkarma dalgası Girne’ye ulaştı.

    22 Temmuz 1974 saat 10.00 civarı zırhlı birlikler ağırlıklı 2. çıkarma dalgası Pladini’ye kapak atmış, Rumların havan ve topçu ateşi yoğunlaşmıştı; bu dalgada inen birliklerin toparlanmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Ancak saat 13.00’te çıkarma plajından Girne yönüne doğru bir tank taarruzu başladı. Yeni gelen birliğe Bora Özel Görev Kuvveti adı verilmişti. Komutanı Tuğgeneral Hakkı Borataş’tı. Hedefi Girne’yi alıp Boğaz’daki birliklerle birleşmekti. Taar­ruz sol tarafı deniz, sağ tarafı dağlarla çevrelenmiş dar bir karayolu üzerinden neredeyse kol düzeninde yapıldı. Manevra olanağı bırakmayan bu taarruz ekseninde bir hayli tank isabet aldı. Ancak 30 tank ve 30 ZPT’den oluşan kritik kütle karşısında Rum savunması daha fazla dayanamadı ve çöktü.

    Bu arada karayolunun Zeytinlik köyü hizasında 3. Komando Taburu ile Bora Özel Görev Kuvveti unsurları birleş­meyi gerçekleştirdi. Saat 13.00’te başlayan taarruz, öncü zırhlı kolun 17.00’de Boğaz’a girişiyle başarıya ulaştı. Ateşkesten önce birleşme gerçekleşmişti. Kıbrıslı Türklerin elinde artık denize çıkışı olan güvenli bir bölge vardı. Ancak hâlâ hedeflerin çok geri­sindeydiler. Önce diplomasiye bir şans verilecek, olmaz ise harekat yeniden başlayacaktı. Askerlere göre ateşkes çok erken kabul edilmişti. 2. harekat neredeyse kaçınılmazdı.

    KAPAK-DOSYASI-SERHAT-GUVENC-14
    Türk birliklerinin çıktığı plaja Rumlar havan ve topçu ateşiyle saldırınca, Tuğgeneral Hakkı Borataş komutasındaki Bora Özel Görev Kuvveti, çıkarma plajından Girne’ye doğru bir tank taarruzu başlattı. (Serhat Güvenç Arşivi)

    Bu arada Yunanistan’da cunta çökmüş, iktidar sivil siyasetçilere geçmişti. Türk, Yunan ve Kıbrıslı Türk ve Rum heyetlerin barış görüşmeleri için Cenevre’de toplanması kararlaştırılmıştı. Ateşkes sürecinde Türkiye, Ada’ya birlik göndermeye devam etti. Ankara, Cenevre’deki müzakerelerde yeniden askerî güce başvurmaya gerek kal­madan, Ada’da kurulacak yeni siyasi düzenin coğrafi zeminini oluşturmayı hedeflemişti. Ancak Yunan ve Rum heyetleri bu konuda en ufak bir esneklik göstermeyince, Başbakan Ecevit, Dışişleri Bakanı Turan Güneş’e ünlü “Ayşe tatile çıktı” parolasını ileterek 2. harekatın başlayaca­ğını ve müzakereleri bitirmesini bildirdi.

    2. harekat, 14 Ağustos 1974’te başladı ve 16 Ağustos 1974 akşamı hedeflerin ele geçirilmesiyle sona erdi. TSK, Ada üzerinde tam hava hakimiyeti tesis etmiş ve yeterli zırhlı birlik çıkarmıştı. 16 Ağustos 1974 tarihinde, büyük ölçüde bugünkü KKTC sınırlarına ulaşılmış oldu.

  • Büyük Taarruz arazisinde Mustafa Kemal’in izinde…

    Büyük Taarruz 200 yıldır doğuya sürülen savunmadaki bir ordunun batıya doğru ilk başarılı taarruz harekatı. 5. Süvari l(olordusu’nun Yunan Ordusu’nu takip ve imha harekatı ise dünya harp tarihinin kayda geçirdiği son büyük ve başarılı süvari hücumu. Başkomutan ve askerlerinin, büyük fedakarlıklarla kazandığı muharebenin bugünkü arazideki izleri.

    Bundan yaklaşık 50 sene önce çocuk olmak, Türkiye tarihinin önemli yıldönümlerine de tanıklık etmek demekti. 1970’lerin başına dair hatırladığım ilk şey, babamın görevli olduğu Erciş’ten Malazgirt’e gitmesiydi. Niye o Ağustos günü evde olmayacağını sorduğumda, “Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü törenlerine katılmak için” demişti. 26 Ağustos önemli bir tarihti; zira Zafer Haftası’nın başladığı gündü. 26 Ağustos 1071′ de Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ordusu, Roman Diyojen’i ağır bir yenilgiye uğratıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmıştı. 26 Ağustos 1922′ de ise Başkomutan Mustafa Kemal’ın bizzat idare ettiği Büyük Taaruz başlamıştı. Taarruz 30 Ağustos 1922 tarihinde Türk Ordusu’nun işgalci Yunan Ordusu’na karşı kazandığı kesin zaferle taçlanmıştı. Her iki savaşın tarafları da aradan geçenyüzyıllara rağmen aynıymış gibi  sunulurdu. 1071′ deki Selçukluların modern çağdaki uzantısı Türkler, Bizanslılarınki ise Yunanlardı.

    Istıklal_Savasi_2
    Afyon Kocatepe’den kuzeye, 26 Ağustos 1922 taarruzu cephesine bakış.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Çanakkale Muharebeleri ve denizdeki cephe gerisi

    Limni Adası 1915’teki Çanakkale Muharebeleri sırasında İtilaf Devletleri’nin karadaki ana ikmal ve harekat üssü oldu. Gerek uçaklar için hava alanları gerekse gemiler ve askerler için barınma yapıları oluşturulan adada, bugün içinde Türk-Müslüman askerlerin de yattığı mezarlıklar var. Bunlardan kimileri Britanya Ordusu’nda savaşan Müslüman askerler, kimileri ise esir alındıktan sonra adaya getirilip burada şehit olan Türk askerleri.

    Türk sahillerine yakın bir ada Limni (Lemnos). Bir o kadar da uzak. Ça­nakkale’den kuş uçuşu 70 mil mesafede. Ancak Türkiye’den doğrudan ulaşım sözkonu­su değil. Bir dönem Çanakka­le-Limni arasında feribot se­ferleri konmuş. Ancak kârlı bir hat olmadığı kısa sürede an­laşılınca, seferlere son veril­miş. Türk ve yabancı turistle­rin buraya diğer Yunan adaları kadar rağbet göstermemesin­de ulaşım zorluğunun payı olsa gerek.

    Ayvalık’tan Midilli’ye ge­çip oradan yine feribotla Lim­ni’ye varılabilir. Midilli-Limni arası feribotla 4 saat 20 daki­ka sürüyor. Havayolu bir diğer seçenek. Ancak Limni’ye uç­mak için önce Atina’ya gitme­niz gerekiyor. Limni’de bölge­sel uçuşlara uygun bir havaa­lanı var. Aynı zamanda askerî amaçlar için kullanılıyor. Yu­nanistan’ın bu havaalanını NA­TO tatbikatlarına dahil etme çabaları Türkiye’nin itirazına takılıyor. Limni, Çanakkale Bo­ğazı önündeki diğer adalar gibi Lozan Antlaşması’na ek Bo­ğazlar Sözleşmesi ile silahsız­landırılmış statüdeki bir ada. Bu bakımdan Ankara, adanın ve adadaki havaalanının as­63

    kerî amaçlar için kullanılma­sını uluslararası hukuka aykırı buluyor. Aynı silahsızlandır­ma hükmü, Limni’nin yanısı­ra Taşoz, Semadirek, Gökçeada (Imros) ve Bozcaada (Tenedos) gibi diğer Kuzey Ege (Boğazö­nü) Adaları için de geçerli.

    Uzun süre Osmanlı haki­miyetinde kalan Limni adası, Balkan Savaşları sırasında Yu­nanistan tarafından kısa süre­de işgal edildi. Yunan bahri­yesi, yeni kruvazörleri Averoff sayesinde elde ettiği üstünlüğü iyi kullanarak Ege’deki adaları teker teker ele geçirdi. Limni, Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilen ilk adadır. Burada­ki Osmanlı askerî varlığı jan­darma ve redif askerleriyle sı­nırlıydı. Bu nedenle 22 Ekim 1912’de karaya çıkan Yunan as­kerî birlikleri fazla bir direnişle karşılaşmadan adanın tama­mına hâkim olabildi. 23 Ekim 1912 tarihinde Limni, Yunan bahriyesinin bir üssü oldu.

    İki yıl sonra patlak vere­cek 1. Dünya Savaşı nedeniy­le, Balkan Savaşları’ndan kalan hesapların kapatılması o dö­nemde mümkün olmadı. Do­layısıyla 1912’de el değiştiren toprakların durumu bir antlaş­ma ile kesinlik kazanmadı. 29 Ekim 1914’de Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde, bu ada hukuken hâlâ Osmanlı toprağıydı; ancak fiilen Yuna­nistan’ın işgalindeydi. Bu muğ­laklık, devrin Yunan Başbakanı Venizelos’ın İtilaf Devletleri ile yakın ilişki kurmakta oldukça işine yarayacaktı.

    Limni adasındaki CWGC mezarlığı (üstte) ve adanın batı yakasında, esir düşen Türk askerlerinden şehit olanların toplu olarak gömüldüğü alan.

    Venizelos, Yunanistan’ı bir an önce İtilaf Devletleri safın­da savaşa sokmayı arzuluyor­du; ancak Kral Konstantin’in itirazlarını bir türlü aşamıyor­du. Savaşa taraf olmadan İtilaf Devletleri’ne desteğini kanıtla­mak için iki önemli jest yaptı: İlki, hâlâ “düşman toprağı” sta­tüsündeki Limni’yi İtilaf Dev­letleri’nin askerî amaçlarla kul­lanımına tahsis etmekti. İtilaf kuvvetleri, Çanakkale ve dola­yısıyla İstanbul’a yönelik hare­kat için stratejik öneme sahip bir kara parçasına tek kurşun atmadan çıktı ve konuşlan­dı. Venizelos’un diğer jesti çok daha sembolikti. Memleketi Girit’ten 300-350 kadar “gö­nüllü”yü İtilaf Devletleri sa­fında savaşmak üzere cepheye gönderdi. Bu Giritli gönüllüler Fransız komutasında savaşa katıldı, ancak muharebede pek varlık gösteremedikleri için bir süre sonra Limni’ye geri alındı­lar; adada kolluk ve savaş esir­lerine muhafızlık görevlerinde kullanıldılar.

    Limni, kısa sürede İtilaf için bir ileri üs hâline geldi. Uçakların harekatına uygun bir meydan da hazırlandı. Sa­vaş gemileri adayı kullanma­ya başladı. Gelibolu Yarıma­dası’nda gerek deniz gerekse kara savaşları evresinde Limni, İtilaf Devletleri’nin malzeme ve asker ikmali için önemli bir merkezdi. Ada, İngiliz yöneti­minde koskoca bir garnizona dönüştü. Ada sakinleri, özellik­le geçimini Osmanlı toprakları ile ada arasında kaçakçılıktan sağlayanlar bu sıkıyönetimden hiç hoşnut olmadılar. Bazıları Osmanlı yetkililerine adadaki İtilaf kuvvetleri hakkında istih­barat sağladılar.

    1. Savaş sırasında cephede yaralanan askerlerin tedavisi için adanın muhtelif yerleri­ne hastaneler kurulmuştu. Bu süreçte Limni, gerek cepheden çekilen birliklerin dinlenmesi gerekse Türk savaş esirlerinin bir süre tutulması için de kul­lanıldı. Adanın Çanakkale mu­harebelerindeki rolü de büyük ölçüde cephe gerisi faaliyetle sınırlıydı. Ancak Mondros’ta­ki hava meydanından kalkan uçakların Çanakkale üzerinde keşif ve taaruz görevleri istis­nai muharebe faaliyetleri ara­sındadır. Öyle ki İtilaf Devlet­leri Çanakkale cephesinden çe­kildikten (9 Ocak 1916) sonra bile Limni’deki meydanı strate­jik bombardıman amacıyla kul­lanmaya devam etmiştir. Örne­ğin 1917’de adadan kalkan bir Handley Page bombardıman uçağı Yavuz ve Midilli’yi batır­mak üzere İstanbul’a bir hava taarruzu gerçekleştirmiştir.

    Sayıları onbinlerle ifade edilen askerin üslenmesi, o dö­nemde de zaten su kaynakları çok sınırlı adada önemli soru­na yol açmış; İtilaf kuvvetle­ri bunu aşmak için adada bir desalinasyon (deniz suyundan içme suyu üretme) tesisi kur­muştu. Bu tesisin kalıntıları hâlâ duruyor. Osmanlı egemen­liğinin son yıllarında Limni’de­ki Müslüman-Türk nüfusun 2.500 kişi civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların bü­yük bölümü Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında Tür­kiye’ye göç etmiş, daha ziyade Foça civarına yerleşmiş. Bu­gün adadaki Türklerden geriye kalan yegane izler, Kaleiçi’nde (Kastro) bulunan 7 adet cami kalıntısı.

    Yerel turizmciler, adanın cazibesini ANZAC anma gele­neğine eklemleyerek artırma peşinde. Bu bakımdan Çanak­kale muharebeleri ile bağlan­tı öne çıkarılmaya çalışılıyor. Adada Çanakkale muharebele­ri ile ilgili birkaç büyük mekan var. Bunlardan en önemlisi, adanın batısında yer alan AN­ZAC mezarlığı. Bu mezarlığa giden yola da ANZAC Sokağı/ Caddesi adı verilmiş.

    Mezarlığın hemen girişinde sıralanan bir dizi mezarın, esir alındıktan sonra adada hayatı­nı kaybeden Osmanlı askerle­rine ait oluşu ilginçtir. Mustafa Kemal Atatürk’ü doğrularcası­na bu mezarlıkta Türk ve AN­ZAC askerleri koyun koyuna yatar gibidir. Daha da ilgin­ci sıranın başında bulunan ve adının Yüzbaşı François Balli olduğu edilen bir Osmanlı yüz­başısına ait mezartaşıdır.

    Bir diğer önemli coğra­fi işaret Mondros Körfezi’nin doğusunda yer alan mezarlık­tır. Burada da Çanakkale Sa­vaşları’na katılan tüm millet­lerin askerleri yatmaktadır. Ayrıca Rusya’daki içsavaş sı­rasında Novorosisk’in tahliye­si sırasında hayatını kaybe­den Beyaz Ruslar yine burada defnedilmiştir. Tüm ülkeler, buradaki askerleri için birer anıt diktirmişlerdir. Ancak mezarlığın bir köşesinde anıt­sız bir mezar bulunmaktadır. Bir hayli uzun bir ağaç ve al­tındaki kitabe göz çarpar. Bu­rası İngiliz Ordusu’nda görev yaparken hayatını kaybeden Müslüman askerlerin toplu mezarıdır. Arapça metnin al­tında, İngilizce şu sözler yer almaktadır:

    Büyük Britanya ordusunda Türklere karşı savaşan Müslüman askerler, Limni adasındaki mezarlıklarda ayrı bir kitabeyle anılıyor.

    “Musalman soldiers of the Indian Army and Egyptian Labour Corps are buried he­re” (Burada Hint Ordusu’ndan ve Mısır Amele Taburu’ndan Müslüman askerler gömü­lüdür). Bu mezarlıkta ayrıca HMS Agamemnon savaş ge­misinde 1915-1917 arasında görevi başında ölen İngiliz de­nizciler için bir anıt mevcut­tur. Mondros Körfezi’nin batı yakasında ayrı bir Müslüman askerî mezarlığı bulunmak­tadır. Bu Müslüman mezarlı­ğında Türk askerleri yatmak­tadır. Aynı Hintli ve Müslü­man askerlerinki gibi toplu bir mezarlıktır. Diğer iki askerî mezarlığa göre bir hayli sapa kaldığı için, bulması ve ulaş­ması özel gayret gerektiriyor. Bir adalı arabasıyla götürme­se, ziyaret etmem zor olurdu. Mondros Körfezi’ne tepeden bakan bir noktada dikilen taş­tan bir kitabe üzerinde, bura­da 56 Türk askerinin gömülü olduğu yazıyor. Kitabenin bir yüzünde Arap harfleriyle, di­ğerinde İngilizce bilgi veril­miş.

    Modern Türkiye tarihi açı­sından adanın tartışmasız en önemli yeri Mondros Limanı. Osmanlı Devleti için 1. Dünya Savaşı’nı bitiren mütarekeye adını veren bu limanın şimdiki hâli, tarihsel ağırlıyla uyum­lu değil. Sakin, sessiz bir liman Mondros Limanı. Geçmişe dair ipucu vermiyor. Mütare­kenin imzalanması için HMS Agamemnon’un ve 30 Ekim 1918 tarihinin seçilmiş olması tesadüf mü? Kimilerine göre İngilizler Truva Savaşı’na dek uzanan bir hesabı görmek için HMS Agamemnon’u seçmişti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dün­ya Savaşı’na girişinin dördün­cü yılını izleyen günün seçil­miş olması da ayrı bir tartışma konusu.

    Truva konusuyla bağlaya­lım. Adadaki en eski yerleşim MÖ 5. yüzyıla dek giden Poli­ochni. Burası halen bir arkeo­lojik kazı alanı; Truva’nın tam karşısına düşen bir mevkiide bulunduğu ifade ediliyor. Tru­va’nın gölgesi adanın her köşe­sine sinmiş adeta.

    Çanakkale Muharabeleri sırasında ve sonrasında İngilizlerin ana ikmal ve barınma yeri olan Limni’de, İtilaf Devletleri birliklerinde görev yapmış askerlere ait üç ayrı mezarlık bulunuyor.
  • Yüksek ruhlu ve sadece kahraman…

    Yüksek ruhlu ve sadece kahraman…

    1974 Kıbrıs Harekatı’nın kilit isimlerinden, komando bölük komutanı Haluk Üstügen, 20-21 Temmuz günlerinde Beşparmak Dağları’ndaki olağanüstü cesaret ve fedakarlığıyla tarihe geçmişti. Daha sonra tekrar Ada’da ve Güneydoğu’da görev yapan Üstügen, hem savaşın tarihini yazmış hem de 2000’li yıllarda biraraya geldiği Yunan esire eşyalarını iade etmişti. Unutulmayacak. 

     Yeryüzünde, Üstügen adlı iki yükselti var. Biri Ortaasya’da bir dağ. Diğeri Kıbrıs’ta, Beşparmak Dağları’nın Doğruyol diye bilinen bölümündeki tepe. İlki, soyadı kanunuyla bir subay tarafından aile adı olarak seçilmiş, diğeri o subayın oğlunun Kıbrıs Barış Harekatı’nda gösterdiği kahramanlık nedeniyle böyle adlandırılmış. 

    Haluk Üstügen, Kıbrıs muharebeleri sırasında… 

    Beşparmak Dağları’ndaki tepeye adı verilen Haluk Üstügen, Kıbrıs Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974’de Kd. Üstğm. rütbesiyle Bolu Komando Tugayı 1. Komando Taburu 2. Komando Bölüğü komutanıydı. Uçarbirlik harekatının ilk dalgasında helikopterlerle adaya indirilen bu taburun görevi, inen ve çıkan birliklerin erken birleşmesini sağlamak amacıyla harekat planında belirlenen hedefleri ele geçirmekti. 

    Tabur Komutanı Yb. Cemal Eruç, emrindeki bölükleri gece yarısı başlayacak taarruz için hedeflerine yönlendirirken, bölgenin emniyetini sağlayacak birliklerin bazıları mevzilerine henüz intikal edememişti. Gece karanlığının avantajından da yararlanan seçkin 31-32-33. Rum komando taburları, mücahitlerin tuttuğu mevzilerden sızdılar. 

    Adatape-Doğruyol mevzilerini ele geçiren Rumlar, buraları savunmakla görevli mücahitlerin bir çoğunu esir almayıp şehit ettiler. Ada ile Ankara’nın irtibatı sağlayan Atak Tepe istasyonunda o gece üç kişilik bir muhabere timi bulunuyordu. Rumlar bu tim personelini de şehit edip istasyonu işe yaramaz hale getirdiler. Bu aşamadan sonra Ankara’nın Ada’daki birliklerle irtibatı kesildi. 

    Bu sırada 1. ve 2. Komando Taburları, St. Hilaryon-Şato civarında yer alan Atış Poligonu’nda taarruz için tertiplenmekteydi. Türkler mahkum arazide yakalanmıştı. Rum komandolar ise mücahitlerden ele geçirdikleri hakim tepelerden ateş ediyordu. 1. Komando Taburu Komutanı Yb. Cemal Eruç, 2. ve 3. Komando Bölükleri ile bir karşı taarruz başlattı. Gece boyunca düşman ile boğaz boğaza ölüm-kalım savaşı verilir. Sarp bir arazide, eğim yukarı yapılan karşı taaruz sabaha dek sürer. Çatışmalar sırasında 3. Bölük Komutanı Kd. Üstğm. Oğuz Yener şehit olur. 

    Üstğm. Haluk Üstügen komutasındaki 2. Komando Bölüğü sabaha karşı, Rum 33. Komando Taburu’nun bir kısmı ile Doğruyol’da son çatışmayı yapar. Rum Komando Tabur Komutanı Binbaşı Gatsanis, burada Üstügen tarafından yönlendirilen bir roket atışı ile öldürülür ve Rum taburundan kalanlar muharebeyi keserek geri çekilir. İşte Üstügen Tepe adı verilen tepe burasıdır. 

    Haluk Üstügen, Kasım 2019’da, Ada’da savaş coğrafyasını tetkik gezisinde.

    Üstügen’in bölüğü adaya 144 personelle intikal etmiş, 21 Temmuz sabahı bölük mevcudu 109’a inmiştir. 20-21 Temmuz gecesi Beşparmak Dağları’nda yaşananlar büyük olasılıkla tüm harekatın kaderini tayin etmiştir. Bir diğer ifadeyle adanın kilidini açmıştır. Üstügen, harekatın sonraki safhalarında da muharebelere katılır. 1983’te yılında harekat sırasında gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası (Altın) ile taltif edilmiştir. 

    Atak Tepe’ye 1984-1986 arasında Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda görev yapmak üzere adaya dönen Üstügen, Kıdemli Binbaşı rütbesiyle ordudan emekli oldu. Üstügen, insani ve sosyal bakımdan da müstesna bir kişilikti. 2004’te Ada’da iki taraf arasında geçişlerin başlamasıyla, 2. Harekat sırasında esir aldığı Rum asker Hristo’yu bulmaya çalıştı. 1 yıl sonra buluşma gerçekleşti. Bu buluşmada esir düştüğü sırada Hristo’nun üzerinden çıkan bazı eşyalarını iade etti. Buluşma basına sızdı ve Üstügen bu insani jesti nedeniyle bir takım haksız sitemlere maruz kaldı. Örneğin, Üstügen Tepe’nin öyküsü, derlemenin daha sonraki baskılarından çıkarılır. Ancak 2014’te 1’nci Komando Taburu Kıbrıs: Beşparmak Dağları’nda Yarma Harekatı (Kastaş Yayınları) kitabını yayımlayarak bölüğünün hikayesini okuyucu ile buluşturur. 

    Üstügen, özellikle Doğruyol Muharebeleri’nin doğru anlaşılması ve aktarılması için Rum tarafından gelen görüşme taleplerini geri çevirmez. Gatsanis’in akıbeti konusunda Rum kaynaklardaki tutarsızlıklar dikkatini çekmektedir. Bunları açığa kavuşturmak amacıyla harekatta karşı cephede savaşmış Rum askerler ve yakınları ile biraraya gelir. 8 Haziran 2014 günü, Rum 33. Komando Taburu 3. Bölükten Üstğm. Vasileos Rokkos ile İstanbul’da buluşur. Kendi ifadesiyle “azılı bir EOKAcı” olan Rokkos, Gatsanis’in o gece öldürüldüğünü teyid eder. O gece Bellapais’den çıkan 33. Rum Komando Taburundaki 380 kişiden geriye 300’den azı dönebilmiştir. 

    Bütün bunları 11 Kasım 2019’da düzenlenen bir muharebe alanları gezisinde kendisinden dinlemiştik. 70’li yaşlardaydı, ama dağ gibi heybetli bir görünüşü vardı. İyi yetişmiş, özgüvenli, bir o kadar da sıcak ve dost canlısı bir insandı. Bir savaş kahramanıydı ama, hakiki kahramanlar gibi mütevazı ve samimiydi. Bölüğündeki gazilerden hayatta kalanlarla yine bu muharebe alanını ziyaret ettiğini aktardı. Çavuşlarından birisi taarruz ettikleri yerin ne kadar sarp olduğunu görünce “Komutanım biz o gece kuş olup kanatlandık herhalde buraya çıkmak için” diyerek hayretini belirtmişti. Gerçekten bırakın gece ateş altında taarruzu, gündüz barış zamanı bile o tepeye tırmanmak herkesin harcı değil. 

    1974’te Kıbrıs’ta savaştığı Yunan askeri Nicos Kastanias, Haluk Üstügen’in ardından bunları yazdı. 

    Aynı gezi sırasında komutanı E. Tuğg. Cemal Eruç ile karşılaşınca, “2. Komando Bölük Komutanı Üstğm. Haluk Üstügen, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diye tekmil verecek denli genç ruhlu ve muzipti. Beyoğlu’ndaki buluşmamızda Cihangirli olduğunu öğrendim. “Dönüp dolaşıp aynı mahalleye” gelmişti. 

    Kendisi ile harekattan sonra tanışmış olan bazı Rum asker/subaylar, sosyal medya hesaplarından, “cesur”, “şerefli” gibi sıfatlarla tanımladıkları Üstügen’in vefatından duydukları üzüntüyü dile getirdiler. Karşısında savaşan düşmanlar bile Üstügen’in bir subay ve insan olarak hakkını teslim etme ihtiyacı hissettiklerine göre sözü fazla uzatmaya gerek yok. Türkiye kahraman bir evladını, Türk ordusu müstesna bir subayını, emrinde savaşanlar komutanlarını, Cihangirliler mahalle arkadaşlarını, eşi hayat arkadaşını, evlatları babalarını yitirdiler. Kaybımız büyük, acımız derin. Uğurlar ola Üstügen Üsteğmen! Ruhun şad olsun. 

    Yeryüzünde Üstügen adlı iki yükselti var. Biri adı dışında, bize pek yabancı. Diğeri Beşparmak Dağları’nda bir tepe. 20-21 Temmuz 1974 gecesi çok çetin muharebelere tanık oldu. Artık adı sonsuza dek Üsteğmen Haluk Üstügen ile birlikte anılacak. 

    Haluk Üstügen’in de muharebelerin gidişatını anlattığı TRT programı (1974):

    https://www.savunmasanayi.org/o-bir-cilgin-turktu/