Yazar: Serhan Güngör

  • ‘Türk avcısı’nın Varşova’daki sarayı

    ‘Türk avcısı’nın Varşova’daki sarayı

    1673’de Hotin’de, 1683’de 2. Viyana Kuşatması’nda Osmanlı ordularını bozguna uğratan, “Hıristiyanlığın kurtarıcısı” Polonya kralı Sobieski’nin Varşova’da yaptırdığı Wilanow sarayı, bugün müze olarak hizmet veriyor.

    Viyana kapılarını iki aydır zorlayan Osmanlı ordusu komutanı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 12 Eylül 1683’te hem kuşatmayı sürdürmek hem de yeni başlayan karşı taaruza cevap vermek zorunda kaldı. Bu iki cepheli muharebe durumunu bitiren ise devekuşu tüylerinden yapılma büyük kanatları, ağır zırhları ve korkutucu görünümleri ile Polonya Hussar süvarilerinin saldırısı oldu. Tarihin bu en büyük süvari taaruzunda, Tuna’yı kolayca geçen ve sayıları 20.000’e yaklaşan atlılar Osmanlıları bozguna uğratmakla kalmadı; Türklerin 1921’e kadar sürecek doğuya doğru gerilemesini de başlattı.

    Türk avcısı'nın Varşova'daki sarayı
    Polonya Kralı 3. Jan Sobieski’nin portresi, 17. yüzyılın son çeyreği.

    Taaruzu yöneten kişi, Kutsal İttifak orduları başkomutanı, Türklerin “Lehistan Aslanı” diye adlandırdığı, Batılıların “Türk Avcısı” dedikleri Polonya Kralı Jan Sobieski idi. 1629’da soylu bir ailede doğan Sobieski, çok iyi bir eğitim gördü. 1649’da Krakow’da üniversiteyi bitirdikten sonra iki sene Paris, Londra, Leiden, Antwerp gibi önemli şehirleri gezdi. Latince, Fransızca, İtalyanca ve Almanca öğrendi. 1650’lerde elçilik heyetiyle birlikte Istanbul’a geldi. Türkçe ve Tatarca öğrendi, Türk askerî gelenekleri ve taktikleri üzerine çalıştı.

    1648’de başlayan askerî kariyeri, komutasındaki Polonya birlikleriyle girdiği muharebelerde kazandığı başarılarla parladı. 1673 Hotin Savaşı’nda Osmanlı ordusunu yenmesi üzerine, Polonya Meclisi Sejm tarafından kral seçildi. 1683’den sonra, 1696’daki ölümüne kadar çok büyük başarılar gösteremese de, Viyana’daki performansı onu ülkesinde ulusal kahraman yaptı. Polonyalı tarihçilerin “çağdaşlarının ilerisinde ama yine de onlardan birisi” olarak tanımladığı Jan Sobieski, sanat ve bilim hamiliğiyle de ülkesinin tarihinde iz bıraktı.

    Sobieski’nin kendisi için yaptırdığı Wilanow Sarayı, Varşova’da 1677 – 1696 arasında inşa edildi. 18. yüzyılda eklemeler ile büyüdü. Varşova’yı tamamen tahrip eden 2. Dünya Savaşı’nda sağlam kaldı. 1962’den beri müze olan saray, barok mimarisi ve etkileyici sanat koleksiyonu ile ziyaretçilerin ilgisini çekiyor.

    Türk avcısı'nın Varşova'daki sarayı
    Wilanow sarayı 19. yüzyılda inşa edilen saray, sahibinin şöhreti, gözalıcı mimarisi ve zengin sanat koleksiyonları sayesinde Varşova’nın en çok rağbet gören ziyaret yerlerinden biri.
  • Dünyada ondan eskisi yok!

    Dünyada ondan eskisi yok!

    Sankt Petersburg’taki Ermitaj müzesinde ziyaretçilerin en çok ilgisini çeken eserlerden biri, Türk düğümü denilen simetrik çift düğümle dokunmuş yaklaşık 2500 yaşındaki Pazırık halısı.

    İmparatorluk Rusya’sının güzel başkenti Sankt Peterburg’a gidenler dünyaca ünlü Ermitaj müzesini mutlaka ziyaret ederler. 1764’de Çariçe Katerina’nın Almanya’dan satın aldığı resimler ile başlayan bu müzenin muazzam koleksiyonu 1852’de halkın ziyaretine açılmış. Adını aldığı sarayla birlikte yerleştiği 6 tarihi bina ve sergilediği 3 milyondan fazla eser ile dünyanın en büyük müzelerinden birisi olan Ermitaj’da Türkiye’den giden ziyaretçilerin mutlaka görmesi gereken bir bölüm var: Pazırık!

    Türk dilinin anayurdu olan Altay dağlarının Pazırık vadisi, bugün Rusya, Kazakistan, Moğolistan ve Çin sınırlarının kesiştiği bölgenin Rusya tarafında yer alıyor. 1929 ve 1949 yılları arasında yapılan kazılarda çıkarılan eserler milattan önce 6. ve 3. yüzyılların arasına tarihleniyor. “İskitlere” ait olan yeraltı mezarlarında (“kurgan”) bulunan eserlerin çoğu organik malzemelerden yapılmış olmalarına rağmen, donmuş toprak sayesinde 2,500 yıl yer altında korunabilmiş.

    Buzların altında yüzlerce yıl

    Beşinci pazırık kurganından çıkartılan dünyanın en eski halısının 2500 yıl öncesinden günümüze ulaşmasının sırrı, donmuş toprağın doğal koruması.

    Çin, Hindistan ve Batı Asya ile yapılan ticaretin getirdiği zenginliğin okunabildiği bu eşşiz eserler arasında vücudu dövmeli insan mumyaları, geyik heykelcikleri, at başlıkları, ata binen insanların resmedildiği devasa keçe halılar ve 3 metre yüksekliğinde çok iyi korunmuş bir ahşap cenaze töreni arabası bulunuyor. Pazırık koleksiyonunun en etkileyici parçası kuşkusuz dünyaca ünlü halıdır. Dünyanın en eski halısı olarak bilinen bu eser milattan önce 5. veya 4. yüzyıla tarihlenmektedir. Yanındaki etikette de yazdığı gibi “Türk Düğümü” ya da Gördes düğümü denen simetrik çift düğümle dokunmuş bu yün halının boyutları 283 x 200 cm. Her bir santimetrekaresinde 36, toplamında ise 1,250,000 çift düğüm var. Atlı ve yürüyen insanların, geyik figürlerinin ayrıntı ile dokunduğu bir geçit törenini tasvir ediyor. Sadece işçiliğinin inceliği ile değil, kırılgan malzemesine rağmen yüzlerce yıl var olup bugüne kalabilmesi ile de görenleri etkiliyor; bizi dilimizin ve kültürümüzün kökenlerine doğru eşsiz bir yolculuğa çıkarıyor…

  • Halep’teki tarihî otelden Mustafa Kemal de geçti

    Halep’teki tarihî otelden Mustafa Kemal de geçti

    Bugün Suriye’deki içsavaşın ortasında kalan Halep şehrindeki Hotel Baron, Mustafa Kemal’in 1. Dünya Savaşı sürecinde zaman zaman konakladığı mekandı.

    Halep’e 25 Ekim 1918 tarihinde başlayan İngiliz ve Arap saldırısı, Mustafa Kemal Paşa’nın anılarına şöyle yansıyacaktı:

    “Bulunduğum otelin kapısından sağa saparak yüründüğü zaman bir dörtyol ağzına tesadüf olunur, o noktaya kadar geldim. Bütün yolları tutturmuştum; düşman tayyaresinden atılan bombalara bazı damlardan atılan bombalar inzimam ediyordu…”

    Halep'teki tarihî otelden Mustafa Kemal de geçti
    Mustafa Kemal’in kaldığı odada hâlâ fotoğrafları bulunuyordu.

    Mustafa Kemal, o dönemde komuta ettiği 7. Ordu’nun kalan birliklerini Halep’in kuzeyine çekecek, kazandığı Katma Meydan Muharebesi (26 Ekim 1918) 1. Dünya Savaşı’nın son Osmanlı-İngiliz muharebesi olacak ve bugünkü Türkiye’nin sınırlarını büyük ölçüde belirleyecekti.

    4 Ekim 1918’de Halep’e gelen Mustafa Kemal Paşa, Baron Otel’in 201 no’lu odasında 21 gün boyunca kalmıştı. Bu otelde ilk defa 24 Şubat 1917’de, Şam’daki önemli bir toplantıya katılmak için yaptığı yolculuk sırasında konaklamıştı.

    Halep'teki tarihî otelden Mustafa Kemal de geçti
    Roketlerin düştüğü noktada Baron Hotel bugün savaşın ortasında. Durumu belirsiz. 2009’da Mustafa Kemal’in kaldığı odada hâlâ fotoğrafları bulunuyordu.

    Baron Otel, Halep’in Aziziye Mahallesi’nde 1911’de Mazlumyan ailesi tarafından yaptırılmış ve hâlâ aynı ailenin mülkiyetinde. Konuk listesinde Arabistanlı Lawrence’dan Agatha Christie’ye, Charles De Gaulle’dan Theodore Roosevelt’e kadar 20. yüzyıl tarihinin önemli isimlerini barındıran bu tarihî yapı, ne yazık ki Suriye iç savaşında tam cephe hattında kaldı ve halen tehlike altında.

    Gelen son bilgilere göre otel halen ayakta ama sıcak çatışma bölgesinde olduğu için işletilmiyor. Aziziye mahallesi hükümetin kontrolünde, ancak zaman zaman roketlerin de düştüğü bir noktada (Fehim Taştekin).

    Mart 2009’da yukarıdaki fotoğrafı çektiğimde, bu tarihî otel Halep şehrinin keyifli mekanlarından birisiydi ve 201 numaralı odasının duvarlarında Atatürk’ün fotoğrafları asılıydı!

  • Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Konstantin İstanbul’da annesi Roma’da gömülü

    Kutsal topraklara yaptığı geziden gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle dönen Helena’nın anıt mezarı, Roma’nın az bilinen tarihî hazinelerinden biri.

    Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in (272 – 337) annesi Helena, 250 senelerinde Bithinya’nın Drapenum şehrinde doğmuştu (bugün Yalova ili, Altınova İlçesi, Hersek Köyü). Üst sınıf bir aileden gelmediği anlaşılıyor. Konstantin’i Sırbistan’ın Niş şehrinde dünyaya getirdi. Konstantin’in babası Ge- neral Konstantius “Tetrark” seçilip imparatorluğun batısını yönetmek için Galya ve Britanya’ya giderken, Helena ve oğlu, Nicomedia’ya (İzmit) İmparator Diocletian’ın sarayına gönderildiler. 305 yılında babasının yanına Galya’ya giden Konstantin, onun ölümü üzerine 306 yılında Eburacum (York, İngiltere) şehrinde imparatorluğunu ilan etti. Sonrasında başlayan iç ve dış savaşlarda başarılı sınavlar verip, Roma İmparatorluğu’nun tek hakimi olmak için 18 yıl mücadele etti. En son 324 yılında Chrysopolis’te (Üsküdar) rakibi Licinius’un ordusunu kanlı bir muharebede yenerek Britanya’dan Suriye’ye, Almanya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bu muazzam coğrafyanın tek imparatoru oldu.

    Büyük Konstantin’in lahti İstanbul’da, annesi Helena’nın anıtmezarı ise Roma’da bulunuyor.

    Annesini 312 yılında yanına alan Konstantin, 313’te Milano fermanı ile Hıristiyanlığı serbest bıraktı. İnançlı bir Hıristiyan olan Helena 326 – 328 arasında Mısır ve Filistin’deki kutsal topraklara bir gezi yaptı. Kudüs’te Kutsal Mezar Kilisesi’ni inşa ettirdi, Roma’ya gerçek haçın parçaları gibi kutsal objelerle döndü ve yolculuğunun ertesinde öldü.

    Helena, Roma’da Konstantin’in aslında kendisi için yaptırdığı bir anıt mezara gömüldü. Porfir taşından lahti, bugün Vatikan Müzesi’nde bulunuyor. Via Casilina caddesindeki anıtmezar ve yanıbaşındaki muhteşem katakomblar (erken Hıristiyan yeraltı mezarlıkları) Roma’nın pek bilinmeyen hazinelerinden sadece ikisini oluşturuyor.

    Oğlu ise, Roma’da değil, ikinci kurucusu olduğu ve ismini verdiği ebedi şehrimizde yatıyor. Gömüldüğü yere, 1144 sene sonra başka bir büyük imparator daha defnedilecek: Fatih Sultan Mehmet.

  • Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Kırım Hanları, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey sınırında bağlaşık bir kuvvet teşkil ettiler. 16. yüzyılda inşasına başlanan Bahçesaray’daki Hansarayı, imparatorluğun başkentindeki Topkapı Sarayı’nın küçük bir modelini andırıyordu. 18. yüzyılda Batılılaşma etkilerinden nasibini alarak barok ve rokoko usullerde yenilendi.

    Rus İmparatorluğu Kırım’ı 1783’de işgal, 1792’de ilhak ederek Kırım Hanlığı’na son verdi. 1944’de Stalin’in emriyle gerçekleşen büyük sürgüne kadar, Tatarlar Kırım nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Kırım 1954’de Sovyetler Birliği içerisinde Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne devredildi. Sovyetlerin dağılması ile birlikte 1990’larda anayurtlarına dönen Kırım Tatarları, bugün 250 bin civarında bir nüfus ile Kırım’da yaşayanların %10’unu oluşturuyorlar. 2014 yılındaki Rus işgali ve ilhakına kadar Kırım’daki Tatar tarihi ve kültürünün en önemli simgesi olan Hansarayı, Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti dahilinde bir müze olarak korunuyordu. Çoğu ülke tarafından resmî olarak tanınmayan Kırım’daki mevcut Rus yönetimindeki durum, Kırım’da Türkçe konuşan halkın kaderi gibi, bu anıtlar için de belirsizlik içeriyor.

  • Allatini Köşkü: Abdülhamit’in sürgün mekânı

    Allatini Köşkü: Abdülhamit’in sürgün mekânı

    Sultan Abdülhamit, 31 Mart İsyanı’nda (13 Nisan 1909) tahttan indirildi ve iki hafta sonra trenle Selanik’e sürgüne gönderildi. Devrik padişahın ikameti için, Selanik’in varlıklı ailelerinden Allatinilerden satın alınan köşk tahsis edilir.

    1895’te Carolos Allatini için inşa edilmiş yapının mimarı Vitaliano Poselli’dir. Selanik’in doğusunda bulunan ve bugün Yunanistan Merkezi Makedonya İdaresi tarafından kullanılan bu köşk, 20. yüzyıl başlarında şehrin en büyük ve lüks villası idi. II. Abdülhamit 12 kadını, oğlu Abid Efendi ve hizmetlileri ile birlikte bu köşkte üç buçuk sene ikamet etti.

    Balkan Harbi’nde beklenmedik hızla yaşanan yenilgiler ve şehrin Yunan kuvvetlerinin eline geçme tehlikesi karşısında Abdülhamit’in İstanbul’a geri getirilmesi söz konusu oldu. Savaş nedeniyle Selanik ile İstanbul arasında kara ve demiryolu kesilmişti. Güvenli deniz bağlantısı sağlayacak bir donanma da yoktu. Bunun üzerine Balkan Savaşı’nda tarafsız büyük devlet olan Almanya’dan yardım istendi ve Alman gemisi SMS Loreley 30 Ekim 1912 günü devrik padişahı Selanik’ten alıp, 2 Kasım’da ömrünün geri kalanını geçireceği İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’na bıraktı.

  • İşkodra’da bir gazi cami

    İşkodra’da bir gazi cami

    Arnavutluk’un Karadağ sınırında, aynı ismi taşıyan gölün kıyısında bulunan İşkodra şehrinin tarihi, milattan önce 3. yüzyıla kadar uzanıyor. Yerli İlirya kabilelerinin kurduğu bu şehir MÖ. 168’de Roma egemenliğine girmiş. Daha sonra Bizans İmparatorluğu, Sırp Krallığı ve Venedik Cumhuriyeti tarafından yönetilen İşkodra, 1478’de Fatih Sultan Mehmet’in de bir bölümüne bizzat katıldığı uzun kuşatma sonunda Venediklilerden teslim alınmış.

    Osmanlıların Balkanlar’da genişlemesinin başında imparatorluğa katılan bu kent, imparatorluğun Balkanlar’da kaybettiği son nokta da olmuş. Yanya ve Edirne ile birlikte Balkan Savaşı’nın üç direniş noktasından biri İşkodra, başarılı direnişin komutanı Hasan Rıza Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesi neticesinde 23 Nisan 1913 tarihinde Karadağ kuvvetlerine teslim oldu.

    Üzerinde İşkodra’ya hakim Rozafa kalesinin yükseldiği tepenin eteğinde bulunan Kurşunlu Cami, şehrin bugüne kalabilmiş Osmanlı eserlerinden birisi. 1773’de Buşatlı Mehmet Paşa tarafından inşa edilmiş; camiye ismini veren kubbe kurşunları 1. Dünya Savaşı sırasında tahrip edilmiş; 1967’de ise bir yıldırım minaresini yıkmış.

  • 11. yüzyılın şaheseri

    11. yüzyılın şaheseri

    İran’ın en güzel şehri isfahan, 17. yüzyıl Safevi döneminden kalan eşsiz Nakş-ı Cihan meydanı ve çevresindeki mimari eserlerle bilinir. Tarihi antik çağlara uzanan şehir, 11. yüzyılda Selçuklu hanedanının kurucusu Tuğrul Bey tarafından Büyük Selçuklu devletinin başkenti yapıldı. Sultan Alpaslan’ın oğlu Melikşah döneminde Isfahan, Safevi öncesi ilk altın çağını yaşıyordu.

    Bu çağa damgasını vuran insan, kuşkusuz Selçuklu devletinin veziri Nizam ül-Mülk’tü. Asıl adı Ebu Ali Hasan olan vezir, 1018’de Horasan’da doğmuş, 1064’ten öldürüldüğü 1092’ye kadar Sultan Melikşah adına imparatorluk boyutlarına ulaşan Selçuklu devletini yönetmişti. Antik çağların Pers devletlerinden gelen birikim ve geleneği, Türkmen akıncıların diri güçleriyle kurdukları Selçuklu devletine uyarladı. Siyasetname eseri, İslâm devletlerinin “hükümet el kitabı” oldu.

    Nizam ül-Mülk, 1086-1087 yıllarında, Isfahan’ın devasa Mescid-i Cuma’sının güney kanadına içinde bir mihrab da bulunan büyük bir kubbe inşa ettirdi. 15 m genişlikte ve 30 m yükseklikte olan bu kubbenin kasnağındaki kitabelerde vezirin ve Sultan Melikşah’ın isimleri hâlâ okunuyor. Bugüne kalan değişik bölümleri ile Iran’daki en önemli Selçuklu eseri olan bu caminin mimari katmanlarının tarihi, 8. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanıyor.Hemen yanındaki çarşı ile de dikkat çeken bu güzel mimari eser, 2012’de UNESCO Dünya Mirası listesine alınmış.

  • Moskova’da Troya hazinesi

    Moskova’da Troya hazinesi

    Moskova’da görülmesi gereken yerlerin arasında mutlaka Puşkin Müzesi de yer almalı. 1912’de açılan bu müze, ilk başlarda Batı sanatının önemli örneklerinin replikalarını içeren bir koleksiyon barındırıyordu. Sovyet döneminde ünlü şair Aleksandr Puşkin’in adı verilen müze St. Petersburg’dan getirilen özgün eserlerle zenginleşti.

    Moskova'da Troya hazinesi

    Anadolu’dan Moskova’ya gidecek gezginlerin bu müzede asıl ziyaret edecekleri koleksiyon, Troya Hazinesi’dir. Anadolu Bronz Çağı’nın en nadide eserlerini barındıran bu koleksiyon, 1873’de Çanakkale’nin Hisarlık köyünde efsanevi Troya şehrini kazan Alman Heinrich Schliemann tarafından bulunmuş, akabinde Atina’ya kaçırılmış. Osmanlı Hükümeti’nin bu hırsızlık olayı karşısındaki tepkisi üzerine de 1881’de Berlin Kraliyet Müzesi’ne götürülmüş. Anlaşılan, o zamanki “stratejik ortak” Almanya’ya karşı bu durumda pek bir şey yapılamamış. Hatta, Schliemann hazineden birkaç parçayı Türkiye’ye geri vererek (bunlar İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir) yeniden kazı izni bile alabilmiş!

    Fotoğraftaki Troya II (MÖ 2.600 – 2.250) dönemine tarihlenen “Büyük Diadem”in de dahil olduğu hazinenin 259 parçalık esas koleksiyonu, 1945’te Berlin’de “kaybolmuş.” Seneler boyunca 2. Dünya Savaşı’nın kaybolan sanat eserleri arasındaki gizemini korumuş. Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrasında, 1996’da Moskova’daki Puşkin Devlet Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergilenmeye başlanmış. Almanlar hemen Ruslardan savaşta “çalınan” eserleri istemişler. Ruslar bunların harp tazminatı olarak alındığını belirterek reddetmiş. Türkiye de hazineleri geri istemiş ama Ruslar bu isteği pek ciddiye almamış…

  • Cem Sultan buradaydı

    Cem Sultan buradaydı

    Osmanlı tarihindeki taht kavgalarının en çok bilineni, Fatih Sultan Mehmetd’in iki oğlu Şehzade Bayezid ve Şehzade Cem arasında yaşanmış olandır. Babası gibi bir “doğu-batı” eğitimi alan Cem, 1481’de babasının ölümü üzerine kardeşi Bayezid kuvvetleri ile çarpıştığı Yenişehir Savaşı’nı kaybedince hayatının sonuna kadar sürecek yolculuklarına başladı. Konya, Adana, Halep ve Kahire’den sonra Hicaz’a hac ziyaretine gitti.

    Cem Sultan, Kahire’den Rodos’a 29 Temmuz 1482’de geldi ve Rodos Şövalyeleri tarafından törenle karşılandı. Adada 5 hafta kaldı. Sürgün yolculukları, Sicilya, Nice, Lyon, Marseille, Toulon ve Roma’ya uzandı. Roma’da 6 yıla yakın kaldı. 1495’te Napoli’de öldü. Muhtemelen zehirlenmişti. Naaşı vasiyeti üzere Bursa’ya getirildi.

    Rodos şehrinin Şövalyeler Caddesi’nde bulunan bu ev, “Şehzade Cem’in Evi” olarak biliniyor. Temelleri 15. yüzyıldan kalan yapı, 16. yüzyılda yeniden inşa edilmiş ve sürekli yenilenmiş. Binada Şehzade Cem’in öyküsünün yanısıra Rodos kent ve mimari tarihine dair bilgilerin verildiği güzel bir müze bulunuyor.

    Cem Sultan buradaydı