Yazar: Serhan Güngör

  • Salt’ta direnen Mehmetçiğin hazin kronolojisi

    Ürdün’ün Salt şehri, 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında geri çekilen Osmanlı ordusunun son direnç noktalarından biri idi. Buradaki Türk şehitliğinde, kaçınılmaz sonu geciktirmek için kendini feda eden askerler yatıyor.

    1917

    31 Ekim: Aylardır hazırlanan İngiliz kuvvetleri Gazze’de taar­ruza geçtiler. Birüssebi ele geçi­rildi.

    7 Kasım: Gazze düştü. Filis­tin cephesindeki Türk savunma­sı kırıldı.

    16 Kasım: Yafa düştü.

    9 Aralık: Kudüs, İngilizlerin eline geçti. Şeria nehrine kadar olan bölge tamamen kaybedildi.

    İngiliz planı: “Irak cephesin­de taarruzlar durdurularak sa­vunmaya geçilecek, bu cepheden bazı birlikler Filistin cephesine kaydılıracak, önce Şeria vadisi (Ürdün nehrinin iki tarafında­ki hakim arazi) ele geçirilecek, Amman’a el atılarak Hicaz de­miryolu kontrol altına alınacak ve Medine’deki Osmanlı ordusu tecrit edilecek, müteakiben Hay­fa-Beyrut ve Taberya-Şam isti­kametinde taarruzla bölge tama­men kontrol altına alınacaktır”.

    1918

    21 Şubat: Eriha (Jericho) İngilizlerin eline geçti. Osman­lı orduları Şeria nehri doğusuna çekilerek Şeria – Salt arasında tertiplenmeye başladılar.

    15 Mart: Yarbay Asım (Gün­düz) komutasındaki 48. Tümen, Katrana’dan Amman’a, bilahare Salt şehrine intikal ettirildi. 48. Tümen ve Şeria Müfrezesi, “Do­ğu Şeria Grubu” adıyla Kolordu Komutanı Ali Rıza Paşa’nın em­rine girdi.

    21 Mart: İngilizler taarruza geçti. Elindeki mevcutlarla 30 – 40 kilometrelik cephenin değil savunulması, gözetlenmesi bile zorken, Yarbay Asım bu zor gö­rev için bir savunma planı ha­zırladı.

    23 Mart: İngilizler Şeria neh­rini geçtiler ve üç tümenlik bir kuvvetle Tell Nimrin’e saldırdı­lar. Karşılarında sadece Yarbay Asım’ın 48. Tümen’i vardı.

    24 Mart: Tell Nimrin düştü, Osmanlı ordusu Salt’a doğru çe­kilmeye başladı.

    25 Mart: 48 saatten bu yana uykusuz, aç ve yorgun muharebe yapan Osmanlı ordusu, şiddetli yağmur altında Salt bölgesinde saat 10:00’da savunma amacıyla tertiplendi. Saat 12:00’de İngi­liz ordusu Salt’a taarruza geçti. Sokak çatışmaları sırasında sa­at 14:00’de Türk askerlerine ge­rilerindeki evlerden ateş açıldı ve iki ateş arasında kalan Türk birlikler geri çekilmeye başladı­lar. Saat 16:00’da, çetin muhare­belerden sonra İngiliz süvarileri şehre hakim olduğu sırada, yerli halktan bazı gruplar geri çekil­meye çalışan 48. Tümen’in sahra hastanesine saldırdılar, hasta ve yaralı Türk askerlerinin çoğunu öldürüp eşyalarını aldılar.

    26 Mart: Çarpışarak Am­man’a çekilen Osmanlı birlikle­ri İngilizleri oyaladıkları sırada takviye kuvvet aldılar ve İngiliz­ler Amman’a ilerleyemediler.

    3 Nisan: 31 Mart’ta başlayan Türk karşı taarruzu ile Salt ve Tell Nimrin geri alındı. Muhare­beler Mayıs ayına kadar sürdü.

    23 Eylül: Salt, İngilizler tara­fından tekrar ele geçirildi.

    25 Eylül: İngilizler Amman’a girdi.

    1 Ekim: Şam düştü

    25 Ekim: İngilizler Halep’i ele geçirdiler ve Ortadoğu’daki Osmanlı varlığı sona erdi. Ürdün’ün başkenti Am­man’ın 23 km kuzeybatısında bulunan Salt kenti, Osmanlı çağ­ları boyunca Ürdün’ün ana tica­ret ve yönetim merkezi idi. Bu tarihi şehre hakim bir tepede, bugün Türkiye’nin yurtdışındaki en güzel harp mezarlıklarından birisi bulunuyor. Mart 1918’de­ki muharebelerde Salt’da şehit olan askerlerimiz, bu tepedeki bir mağarada açılan toplu meza­ra gömülmüş. Ürdün devleti ile sağlanan anlaşma neticesinde, 1983 yılında inşaat çalışmaları­na başlanan Salt Türk Şehitliği, 1989 yılında açılmış.

    Türk şehitliği, Ürdün’ün başkenti Amman’ın 23 km kuzeybatısındaki Salt kentinde bulunuyor.

  • Başkaldıran paşa başından oldu

    Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, bağımsız devlet kuracak kadar güçlenince, II. Mahmut tarafından görevden alındı. İsyan eden Paşa’nın üzerine Hurşid Ahmed Paşa gönderildi. Sultana bağlı kuvvetler, Tepedelenli’nin işgal ettiği bölgeleri geri aldı. Hikayenin devamı, Dr. Süheyla Yenidünya’nın Halet Efendi’nin Tepedelenli Ali Paşa İsyanı’ndaki Rolü (2010) isimli eserinden…

    Tepedelenli Ali Paşa

    Hurşid Ahmed Paşa’dan canının bağışlanaca­ğına dair taahhüt alan Ali Paşa da yirmi kadar adamı ve Hurşid Paşa’nın silahtarıyla birlikte adaya geçmiştir. Fakat söz konusu taahhütname, halk arasında Ali Paşa’nın affedil­diğine dair bir dedikodunun yayılmasına neden olduğun­dan, Hurşid Ahmed Paşa de­dikoduların önünü almak için Ali Paşa’nın katline dair sahte bir ferman düzenlemiştir.

    İç kale silahtan arındırıl­dıktan sonra görünüşte Ali Paşa’ya af fermanını götüren Mehmed Paşa, yanına Hurşid Paşa tarafından düzenlenen sahte fermanı da almış böyle­ce oyunun son perdesini oyna­mıştı. Tepedelenli’nin yanına varınca sözde af fermanının geldiğini haber vermiş ancak bu kadar kısa sürede İstan­bul’dan fermanın gelemeyece­ğini bilen Ali Paşa, bir tuzağa düştüğünü anlayarak kendisi­ni savunmuştur.

    Tepedelenli Ali Paşa Yunanistan’ın Yanya şehrinin kıyısında kurulduğu Pamvotis gölündeki adada öldürüldü. O ev, bugün 1822’deki çatışmanın kurşun deliklerinin korunduğu bir müze.

    Mehmed Paşa da Hurşid Paşa’nın adada olan silahta­rıyla işbirliği yapmış, iki taraf arasında yaşanan bir mücade­leden sonra Ali Paşa öldürüle­rek, malı mühürlenmiş ve er­tesi sabah kesik başı silahtarı tarafından Hurşid Paşa’ya ge­tirilmiştir. (…)

    Ali Paşa’nın başsız vücudu, Yanya şehrinin iç kalesinde, Fethiye camiinin yanıbaşındaki mezarda yatıyor.

    Hurşid Ahmed Paşa, Tepe­delenli Ali Paşa’nın kesik ba­şıyla beraber İstanbul’a gön­derdiği takrirde, sahte ferman konusunun yayılmamasını ve gizli tutulmasını istiyordu. Sadrazam ise normalde ölüm­le sonuçlanması gereken Hur­şid Paşa’nın bu sahtekarlığını savunuyor ve paşanın bu fer­manı mecburiyet karşısında hazırladığını ifade ediyordu.

    Değil kendi adına sahte ferman düzenlenmesi, emirleri hilafına davrananları şiddetle cezalandıracağını sık sık ifade eden Sultan II. Mahmud ise bu sahtekarlığı görmezden geliyor, hatta bunun duyul­ması halinde hükümdarlığına halel geleceğinden, sahte fer­manın gelecekte de meydana çıkarılmamak üzere saklan­masını emrediyordu.

    Paşa’nın İstanbul’a gönderilen kesik başı, 2006 yılında Silivrikapı Ayvalık Mezarlığı’nda bulundu.

  • Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Sultan Abdülaziz tarafından 1862’de Afrika’nın güney ucuna gönderilen müderris Ebubekir Efendi ve öğrencisi Ömer Lütfi’nin görevi, Malay asıllı Müslümanlara “doğru İslâm”ı öğretmekti. Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da, bu mirası ve etkilerini izlemek mümkün.

    Bundan tam 153 yıl önce, 17 Ocak 1863’de Cape Town’a ulaşan Ömer Lütfi, Güney Afrika’nın bu eş­siz şehrine dair izlenimlerini şöyle kaydediyor:

    “Bu şehrin ismine İngilizce ‘keyp of küd hop’ derler. Yerli­lerin lisanınca ‘Kapistad’ tabir ederler. Bu şehir deniz sahili olduğu gibi aynı zamanda bir zalim dağın altındadır. Bu da­ğın ismine ‘Tafil Birih’ derler. Bu dağ gayet yüksek olduğun­dan üzerinden yaz kış bulut eksik olmaz idi. Şehrin suyu da adıgeçen dağdan inerdi”.

    Ömer Lütfi ve hoca­sı Ebubekir Efendi, buraya çok özel bir görev için İstan­bul’dan gönderilmişlerdi: Cape Town’da yaşayan Malay asıllı Müslümanlar dinî eğitim ve uygulamalar konusunda bir­birleriyle çatışıyorlardı… Ül­kenin İngiliz yöneticilerinden, kendilerine İslâmi eğitim verecek bir müderrisin, Müslü­manların halifesi tarafından gönderilmesine izin verilme­sini istediler.

    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri
    Müze ev ve mahalle camisi Ebubekir Efendi’nin Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da evi bugün müzeye dönüştürülmüş (üstte). Mahalledeki cami de hem cemaatin hem turistlerin ibadet ve uğrak yeri (altta).
    Güney Afrika’nın Osmanlı misyonerleri

    Kraliçe Victoria’ya kadar ulaşan bu talep, Sultan Abdü­laziz’e iletildi. O da Afrika’ya gidip Osmanlı sultanını temsil edecek ve Güney Afrika Müs­lümanlarına doğru İslâm’ı öğ­retecek müderrisin seçimi gö­revini Ahmet Cevdet Paşa’ya verdi. Paşa da aslen Irak’ta doğmuş, 17 yaşında Erzurum’a taşınmış, İstanbul ve Bağdat medreselerinde eğitim gör­müş, Bağdat’ta ders vermek­te olan 48 yaşındaki Ebubekir Efendi’yi bu görev için seçti.

    Ebubekir Efendi ve öğ­rencisi Ömer Lütfi, 1 Ekim 1862 günü İstanbul’dan ayrıl­dı. Korsika, Sardunya, Marsil­ya, Paris ve Londra’dan geçen uzun yolculukları, Liverpo­ol’dan bindikleri geminin Ca­pe Town’a yanaşması ile son buldu. Buradaki Müslümanlar tarafından heyecanla karşı­lanan ikili hemen görevleri­ne başladılar. Okullar açtılar, lisan öğrendiler ve öğrettiler. Hatta Afrikaan dilinde yazıl­mış ilk İslâmi kitabı yazıp, İs­tanbul’da bastırtıp Güney Af­rika’ya getirttiler.

    Cape Town’da evlenen ve bir daha Türkiye’ye döneme­yen Ebubekir Efendi, 1880’de vefat etti. Bugün şehre tepe­den bakan bir mezarlıkta ya­tıyor. Ailesi ve torunları hâlâ gururla “Efendi” soyadını ta­şıyorlar.

    1866’ya kadar Afrika’da ka­lan Ömer Lütfi, Hicaz ve Mı­sır’da durakladığı iki yıllık bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü ve bu hikayeyi öğren­memizi sağlayan Ümit Burnu Seyahatnamesi’ni yazdı.

    Cape Town’ın Müslüman mahallesi Bo-Kaap’da Ebube­kir Efendi’nin evi bugün bir müze ve şehrin 17. yüzyıldan beri buraya yerleşmiş Müs­lüman toplumunun hikayesi­ni anlatıyor. Malay kökenle­ri üzerine Hollanda ve İngi­liz kültürünü eklemiş, sonra da Osmanlı eğitimi almış bu Müslümanlar, kültürel zen­ginlikleri ile dikkat çekiyor ve erkekleri hâlâ bayramlarda şık kıyafetler üzerine fes ta­kıyorlar!

  • SANKT PETERBURG

    Bundan 246 yıl önce Çeşme Limanı’nda Ruslarla yapılan deniz savaşında Osmanlı kuvvetleri ağır yenilgiye uğramış, donanma yakılmış, 11.000 denizci şehit olmuştu. Rus zaferini betimleyen tablolar, bugün hâlâ Sankt Peterburg’daki yazlık sarayın “Çeşme Salonu”nda.

    6 Temmuz 1770. Ege’nin sa­kin limanı Çeşme, tarihi­nin en sıcak ve şiddetli gü­nünü yaşıyordu. 1768’de başla­yan ve çoğunlukla Kırım, Eflak ve Boğdan’daki muharebelerle gerçekleşen Osmanlı – Rus sa­vaşı, stratejik bir kararla Ruslar tarafından Akdeniz’e taşınmış­tı. 1769 Kasım’ında Kont Orlov komutasında Baltık Denizi’n­den ayrılan 21 parçalık Rus do­nanması, Atlantik Okyanusu ve Cebelitarık rotası ile Akdeniz’e inmiş ve 1770 Nisan’ında Mora Yarımadası’nda bir Yunan isyanı çıkarılmasına yardım etmişti.

    Gün içindeki çatışma, bi­ri Rus, biri Osmanlı iki kalyo­nun yanarak batması ile sona erdi. Çeşme limanına çekilen Osmanlı gemileri manevra ya­pamayacak şekilde birbirlerine yakın demirlediler. Bu durumu gören Osmanlı amirali Cezayirli Hasan Bey (sonradan Gazi Ha­san Paşa), Kaptan-ı derya Hüsa­mettin Paşa’yı uyarsa da duru­mu düzeltmeye ikna edemedi.

    Felaket geceyarısı geldi: Ruslar, kendilerine danışman­lık yapan İngiliz amirallerin komutasında, Çeşme limanına sıkıştırılmış Osmanlı gemileri­ne ateş gemileri ile saldırdılar. Yanyana duran Osmanlı savaş gemileri birbiri ardına yana­rak batmaya başladı. Sabah ol­duğunda, Osmanlı donanma­sının belkemiğini oluşturan 15 kalyon, 4 fırkateyn, 40 parça ufak gemi yanmış ve batmış, Rodos adlı kalyon ve 6 kadır­ga Rusların eline geçmişti. Os­manlıların insan kayıpları da 11.000 kişiyi buluyordu. Ruslar 1774’de savaşın bitimine kadar Çeşme limanı, Midilli ve Lim­ni adalarına defalarca saldırıp topa tuttular. Denizdeki ve ka­radaki Rus başarıları, 1774 Kü­çük Kaynarca Antlaşması ile sonuçlandı: Rusya Kırım’ı önce işgal, 1783’de de ilhak etti!

    Rusya’yı modernleştiren ve bir imparatorluk haline getiren Çar Büyük Petro, 1714’de St. Peterburg’un batısına bir yaz­lık saray yaptırmaya karar ver­mişti. Olağanüstü güzel bahçe­ler içinde yer alan ve Peterhof adı verilen bu saray kompleksi, bugünkü halini 1755’ de Çari­çe I. Elizabeth zamanında aldı. 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından büyük oranda tahrip edilen saray, savaştan sonra restore edildi.

    Savaştan hemen sonra Alman ressam Jacop Philipp Hackert’e yaptırılan 12 büyük resmin bulunduğu salon (üstte) ve tablolardan bir detay (en üstte).

    Donanması Osmanlıla­ra karşı büyük zafer kazana­rak Rusya’nın Karadeniz’e açılmasını sağlayan Çariçe II. (Büyük) Katerina, bu sarayın bir salonunu Çeşme Savaşı’na adadı. İtalya’da yaşayan Alman ressam Jacop Philipp Hackert, 1771 ve 1773 yılları arasında savaşı canlandıran 12 büyük resim yaptı ve bu resimler Pe­terhof Sarayı’nın “Çeşme Salo­nu”na konulmak üzere Çariçe Katerina’ya sunuldu.

    Hackert, Livorno lima­nında üslenen Rus gemilerini çizerken zorlanmamıştı. Ama hiçbir gerçek deniz savaşına tanık olmamıştı ve savaşın şid­detinin nasıl göründüğü hak­kında bir fikri yoktu. Rus do­nanma komutanı Orlov, Çariçe Katerina’dan izin alarak resim­lerin gerçekçi olması için ken­disine yardımcı oldu: Livorno limanı açıklarında bir firkatey­ni barut ile doldurup, ressamın ve izleyicilerin gözleri önünde havaya uçurdular!

  • Anadolu’ya düştü, Roma’yı kurtardı

    MÖ 205 senesinde, bugün Eskişehir- Sivrihisar’a 16 km. mesafedeki Pessinus’ta korunan Kibele’nin siyah meteor taşı Roma’ya taşınmıştı. Kutsal taşın, Roma’nın baş düşmanı Kartaca’nın yenilgisini sağladığına inanıldı. Taşın akıbeti bilinmiyor.

    Orta Anadolu bozkırı­nın tozunu kaldırarak gelen Roma atlılarını gören tapınak rahipleri haklı olarak endişelendiler. Bu atlı­lar, herşeyden uzak bu küçük tapınak şehrinin, Pessinus’un kapısını iyi bir iş için çalmaz­lardı herhalde…

    Milattan önce 205 senesiy­di ve bütün Akdeniz dünyası birbiriyle savaşıyordu. Büyük İskender’in Babil’de ölümünün üzerinden 118 sene geçmişti. Kartaca İspanya’dan Sicilya’ya, Galya’dan Kuzey Afrika’ya ka­dar her yerde Roma ile savaşı­yordu. Ünlü Kartacalı komu­tan Hannibal, Cannae’de Roma ordusunu 11 sene önce feci bir yenilgiye uğratmış ve hâlâ or­dusu ile İtalya’da Roma şehir­lerini vuruyordu. İskender’in ardılları arasında Makedon­ya’dan Suriye’ye bütün Doğu Akdeniz’de ve Anadolu’da ça­tışmalar yaşanıyordu. Orta Av­rupa’dan çıkıp gelmiş Kelt ka­bileleri savaşa savaşa Bergama Krallığı’nın doğusuna itilmiş ve Ankara civarına yerleşmiş­lerdi. Eskiden Frigya diye anı­lan bu bölge artık Galatya diye anılmaya başlanmıştı…

    Roma’da Magna Mater tapınağının kalıntıları…

    Bugün Eskişehir’e bağlı Siv­rihisar’ın Ballıhisar mahalle­sinde bulunan Pessinus’a gelen Roma heyetinin isteği ağırdı: Ana Tanrıça’nın tapınağında, tanrıçanın simgesi olan kutsal kara meteor taşını almak ve Roma’ya götürmek. İtalya Kar­taca tehdidi altındaydı ve Ro­malı kahinler zor zamanlarda hep yaptıkları üzere, Roma’ya MÖ 6. yüzyılda Anadolu’dan, Troas bölgesindeki İda Dağı’n­dan (Kazdağı) gelmiş Sibilin kehanet kitaplarına başvurdu­lar. Kitaplar, Magna Mater’in (Büyük Ana) kara taşı Roma’ya gelmeden İtalya topraklarının yabancılardan temizleneme­yeceğini yazıyorlardı. Anado­lu’nun ilk sakinlerinden beri değişik isimlerle anılan, Hitit­lerin Kubaba diye adlandırdığı Büyük Ana’ya o çağlarda Kibele deniyordu. Pessinus’un tapına­ğında özenle korunan bu siyah kutsal taş göklerden gelmişti ve Kibele’yi simgeliyordu.

    Sivrihisar ilçesine 16 km. mesafedeki Ballıhisar’da bulunan Pessinus harabeleri.

    O sıralar Anadolu’nun bü­yük bir bölümünün hakimi Ber­gama krallığı idi. Kral I. Attalos, hem Makedonya hem de Suri­ye’deki Seleukos krallıkları ile çatışıyordu. En büyük müttefi­ki Roma’nın bu özel isteğini kı­ramazdı. Romalılara izin verdi ve kutsal taşı Roma’ya götürdü­ler. Önce geçici olarak Palatine tepesindeki Zafer Tapınağı’na, daha sonra da bu kara taş için hususi inşa ettikleri Magna Ma­ter tapınağına yerleştirdiler.

    Tarih bize kutsal taşın işe yaradığını gösteriyor: Hannibal MÖ 203 senesinde İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı ve Ro­ma MÖ 202’de Zama savaşın­da Kartaca’yı yendi. Hannibal Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı, Romalılara teslim olma­mak için MÖ 183 senesinde Gebze’de intihar etti…

    Bugün Pessinus’ta görülebi­len tapınak kalıntısı, Roma dö­nemine, 1. yüzyıla tarihleniyor. Roma’nın Palatine tepesinde­ki Magna Mater tapınağının kalıntıları da bugün görülebili­yor. Ana Tanrıça’nın kara mete­or taşının akıbeti ise bilinmiyor!

  • ‘Anneciğim Türkler geliyor’ sesi, ilk kez burada duyuldu

    Gedik Ahmet Paşa’ya bağlı Osmanlı kuvvetleri, 1480’de İtalya’nın Otranto kentini ele geçirmiş ve bir yıl elde tutmuştu. Kuşatma ve sonrasında yaşananlar, Batı Avrupa’daki Türk korkusunu yüzyıllarca canlı tuttu.

    İtalyan dilindeki “Anneci­ğim Türkler Geliyor!» an­lamına gelen “Mamma li Turchi!” ifadesi, yüzyıllarca Batı Avrupa toplumlarında­ki Türk korkusunun simgesi olmuştur. Kesin olarak ilk ne zaman ifade edildiği bilinme­se de, 1480’in 28 Temmuz gü­nünde Otranto sahilinde beli­ren Osmanlı donanmasını gö­ren yerli halktan birileri böyle haykırmış olmalı.

    Güney İtalya’da Puglia böl­gesinde, tam çizmenin topu­ğunda bulunan Otranto Kale­si, Arnavutluk’taki üsten bura­ya gemilerle taşınan, sayıları 12.000 ila 18.000 arasında ol­duğu tahmin edilen Osman­lı askeri için çok zor bir hedef değildi. Kale iki hafta süren kuşatmanın ardından Osmanlı ordusu tarafından ele geçiril­di. İtalya’da hâlâ anlatılan kat­liam hikayeleri ve bu savaş sı­rasında ölen Hıristi­yanların 2013’te Vatikan tarafından aziz ilan edilmesi, Otranto’nun öyküsü­nü günümüze kadar taşıdı.

    Otranto seferi, Arnavutluk ve İyon denizindeki Osmanlı yayılmasının bir devamı ola­rak değerlendirilebilir.

    Harekâtın komutanı ünlü Gedik Ahmet Paşa, klasik Os­manlı devrinin müstesna as­kerî liderlerindendi. Arnavut, Rum ya da Sırp asıllı olabilir. Muazzam bir coğrafyada Os­manlı ordusu ve donanmasına komuta etti: Koyulhisar, Kon­ya, Karaman, Silifke, Alanya kalelerinin alınması, Eğriboz seferi, Otlukbeli Savaşı’nda­ki katkısı, Kırım’ın Fethi, İyon Denizindeki adaların alınması ve nihayet İtalya’daki bu ha­rekât… 1482’de II. Beyazıt ta­rafından öldürüldüğünde, Fa­tih’in oğulları arasındaki ça­tışmada dengeleri korumaya çalışıyordu. İstanbul’da ismini taşıyan semtteki hamamı, Af­yonkarahisar şehrindeki zarif külliyesi ve Kütahya’da yap­tırdığı arasta günümüze kadar ulaşabilmiştir.

    Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında sefer başlangıcında zehirlenerek ölmeseydi, belki de muhtemel bir İtalya sefe­rinin kıyıbaşı olacaktı Otran­to. Fatih’in ölümü üzerine Otranto’da kalan küçük gar­nizon Balkanlara geri çekil­di. Burada kalmış ve İtalyan krallıklarının hizmetine gir­miş Osmanlı askerlerinden de söz edilir. Bu küçük şehirdeki sadece bir yıllık Türk varlığı, yüzyıllarca unutulmadı.

    Güney İtalya’ya giden gez­ginlerin bu şirin kale-şehri mutlaka ziyaret etmesi tavsi­ye edilir. Bu küçük şehir, bize çağlar öncesinden fantastik bir Akdeniz hikayesi anlatıyor.

    Kesik kafalar, tarihî surlar Otranto’da 12. yüzyıldan kalan katedralde, “Türklerin kestiği” yüzlerce kafatası sergileniyor (sağda). Şehri koruyan tarihi surlar bugün hâlâ ayakta
  • Mustafa Kemal’in Carlsbad günleri

    Mustafa Kemal’in 1918 ortalarında iyice bozulan sağlığı, onu yurtdışında tedaviye mecbur etmişti. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Karlovy Vary şehri olan Carlsbad’da 1 ay kalan Mustafa Kemal, Rudolfshof Oteli’nde (bugün Carlsbad Plaza Hotel) konaklamış ve günlüğüne notlar almıştı.

    1. Dünya Savaşı’nın sonla­rında, Mustafa Kemal Pa­şa tuttuğu günlüğe şunları yazmıştı:

    ‘’30 Haziran 1918 Pazar gü­nü öğleden sonra saat 07.30’da Carlsbad istasyonuna varıldı. İstasyonda bizi karşılayan otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımızı da yükleyerek, bi­ze ayırılmış bulunan ikametgâ­ha gelindi. Cottage Sanatorium doktorlarından Markotein’in Carlsbad’da bulunan dostu dok­tor Vermer’e vuku bulan tavsi­yesiyle, yine kendisi tarafından bulunan ikametgâh adeta husu­si bir evden ibarettir. İsmi Ru­dolfs Hof olan bu ikametgâh otel Pupp yakınında ve büyük hama­mın karşısındadır…”.

    37 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, tedavi amacıyla gönderil­diği şehirde tuttuğu günlükle­re böyle başlıyordu. Bir kurmay subay olarak ilk görev yeri Suri­ye’den itibaren, Libya’da, Çanak­kale’de, Bitlis’de, Diyarbakır’daki savaş koşulları, yaralanmalar ve hastalıklar genç yaşına rağmen onu yıpratmış, yurtdışında teda­viyi zorunlu kılmıştı.

    30 Haziran – 27 Temmuz 1918 arasında Carlsbad’da kalan Mustafa Kemal, burada tedavi­nin yanısıra Osmanlı ve Avru­palı seçkin kişilerle görüşmeler yapmış, gelecekte hayalini kur­duğu toplum hayatı, kadın hak­ları gibi konular üzerine düşün­müş, yazmış ve aynı zamanda da Almanca dil dersleri almıştı.

    Atatürk’ün kendi yazdığı anılardan bugüne kalabilenler çok azdır. “Carlsbad Hatırala­rı” bu anılar arasında önem­li bir yere sahiptir. Bu hatırala­rı, 1931’de Profesör Afet İnan Çankaya Köşkü’nün kütüphane­sinde bulur ve Atatürk’ün bazı yorumlarını da ekleyerek daha sonra yayınlar.

    Atatürk’ün tedavi için bir aya yakın süre kaldığı Carlsbad, o zamanlar Avusturya Macaris­tan İmparatorluğu’na bağlı bir sayfiye ve kaplıca kenti idi. Bu­gün Çek Cumhuriyeti’nin Kar­lovy Vary isimli sevimli bir şehri olarak, dünyanın her yanından gelen misafirlerini ağırlıyor. Sig­mund Freud’un da tedavi için kaldığı Rudolfshof Oteli 19. yüz­yılda yapılmış, 2003’deki res­torasyon ile yanındaki üç otel binası ile birleştirilip Carlsbad Plaza Hotel adını almış. Karlovy Vary’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettiği bu otelde, Atatürk’e adanmış bir toplantı salonu da bulunuyor.

    Atatürk salonu Mustafa Kemal’i misafir ettiği 1918 yılındaki adı Rudolfshof olan Carlsbad Plaza Hotel’in toplantı odalarından biri, bugün onun hatırasına Atatürk Salonu adını taşıyor. Otelin web sitesinde ünlü konuklar ayrı bir bölümde anılırken, tarihçe bölümünde sadece Mustafa Kemal ve Sigmund Freud’un isimlerine atıfta bulunuluyor.
  • Dünya cazının merkezi Türk elçilik binasıydı

    1917’de milyoner Everett tarafından mimar Totten’a yaptırılan bina, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün onayıyla önce kiralandı, sonra satın alınarak elçilik binası yapıldı. Meşhur diplomat Mehmet Münir Ertegün ve oğlu Ahmet Ertegün, cazın devlerini bu binada ağırladılar ve dünyaya tanıttılar.

    Gazoz kapağı milyone­ri olarak adlandırılan Edward Hamlin Eve­rett (1852-1929), metal şişe kapaklarının patentini ala­rak büyük bir servet yapmıştı. Başkent Washington DC’de­ki çok prestijli bir semtte bu­lunan ve ailenin malikanesi olarak kullanılacak binasının tasarım işini George Oakley Totten, Jr. (1866-1939) isim­li mimara verdi. Tasarımında İtalyan, Romanesk ve Art Deco stillerini kaynaştıran bu etki­leyici evin inşaatı 1917’de bitti.

    Tesadüf, mimar Totten, bu evi tasarlamadan önce bir süre İstanbul’da yaşamış, İs­tanbul’daki Amerikan Konsolosluğu’nun ek kançılarya binasını (şimdi SOHO House oteli içerisinde) ve Sadrazam İzzet Paşa Konağı’nı yapmıştı. Hatta kendisine Sultan II. Ab­dülhamit’in “hassa mi­marı” olma teklifi bile yapılmıştı. Bu evin detay ta­sarımlarında bazı Osmanlı mimari ögele­rini kullanır­ken, yapının ileride Türkiye Cumhuriye­ti Büyükelçiliği binası olarak kullanılacağını bilmiyordu.

    Everett’in ölümünden sonra dul eşi, evlerini Türki­ye Cumhuriyeti’ne kiraladı ve büyükelçilik 1932 senesin­de bura­ya taşın­dı. 1936’da Atatürk’ün onayıy­la, bu bina içindeki bütün eş­yası ve çok değerli sa­nat eserle­riyle birlikte Türkiye tarafın­dan satın alındı. 1999’a kadar sefaret binası olarak kullanı­lan ev, kançılaryanın yeni yapılan bir binaya taşınması ile birlikte büyükelçi rezidansı olarak kullanılmaya başlan­dı. 2004’deki büyük restoras­yon sonrası rezidans hizmeti­ne devam eden bu muhteşem yapı, halen Washington dip­lomatik çevrelerinde en gıpta edilen mekanlardan birisi ol­maya devam ediyor.

    Müziğe yıldızlar kazandıran aile Ahmet, Selma ve Nasuhi Ertegün kardeşler, anneleri Hayrünisa Hanım ve babaları büyükelçi Münir Ertegün’le birlikte Türk sefaretinde, 1942 (solda). Ahmet Ertegün’ün kardeşi Nasuhi ile 1947’de kurduğu Atlantic Records dünya müziğine aralarında Rolling Stones’un da bulunduğu sayısız süper yıldız kazandırdı. Ahmet Ertegün, Mick Jagger.

    1934’de Türkiye’nin Was­hington Büyükelçisi olarak göreve başlayan Mehmet Mü­nir Ertegün, Lozan görüşme­lerine de katılmış tecrübeli bir diplomattı. Genç Cumhuri­yet’i Washington’da ciddiyetle temsil etti. 2. Dünya Savaşı’n­da Türkiye’nin tarafsızlığını koruma mücadelesinde ona da çok ağır bir yük düşüyordu. 10 sene boyunca ayrı kaldığı memleketini bir daha göreme­di ve bir Cumhuriyet Bayramı günü, 29 Ekim 1944’de aniden vefat etti. Geçici olarak Was­hington’da defnedilen naaşı, 1946’da USS Missouri zırhlısı tarafından İstanbul’a nakledil­di ve Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne getirildi.

    Büyükelçinin genç oğulla­rı, Ahmet ve Nesuhi, bu evde caz müziğine gönül verdiler ve çoğu Afrika kökenli Amerika­lı caz müzisyenlerini, elçiliğin önceki sahibi tarafından özel yaptırılmış konser salonun­da ağırladılar. Daha sonra, Ray Charles, Aretha Franklin gi­bi isimleri dünyaya tanıtarak modern müzik tarihine geçe­cek Atlantic Records şirketi­ni kurdular. Bugün de zaman zaman bu binanın küçük ama etkileyici konser salonunda onlar adına caz konserleri dü­zenleniyor.

    Irk ayrımının hüküm sür­düğü 1930’lar-40’lar Ameri­ka’sında, siyahi müzisyenlerin bu elçilikte popüler caz kon­serleri vermesi ırkçı kesimler­de tepki toplamıştı. Ülkesinin kuruluş senedine imza koy­muş büyükelçi Ertegün, ken­disine bir mektupla neden si­yahi insanları sefarete ön ka­pıdan aldığını sorma cüretini gösteren bir ABD senatörüne gerekli cevabı hemen vermiş­ti: “Benim ülkemde biz dost­larımızı ön kapıdan evimize buyur ederiz, ama eğer siz bizi ziyaret etmek isterseniz arka kapıyı kullanmakta serbest­siniz”.

  • Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Üsküdarlı Gülbenkyan’ın Lizbon’daki şaheserleri

    Türk-İslâm sanatının en nadide örneklerini barındıran Gülbenkyan Müzesi, bugün Portekiz’in en önemli kültür ve sanat kurumlarının başında geliyor.

    Kalust Sarkis Gülbenk­yan, 1869’da Üsküdar’da varlıklı bir Ermeni aile­nin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sarkis Gülbenk­yan daha 1860’larda petrol işiyle uğraşıyordu ve Bakü’de petrol kuyuları vardı. İlk eğiti­mini İstanbul’da alan Kalust, liseyi Marsilya’da, Üniversite­yi Londra’da King’s College’da bitirdi ve petrol mühendisliği derecesi aldı.

    Adobe Express 2024-11-28 17.24.22
    Gülbenkyan Koleksiyonu’nda İslam sanatının en incelikli örneklerini ve çok değerli ipek İran halılarını (altta) görmek mümkün.

    Üniversite sonrası çıktığı Kafkasya gezisini ve o zamana kadar sadece lamba yağların­da kullanılan petrolün ekono­mik ve stratejik geleceğine da­ir öngörülerini yazdığı kitabı­nı 1891’de Paris’te yayınladı. 20. yüzyıl bölüşüm savaşları­nın temel eksenini oluşturacak petrolün gelecekteki önemi­ni daha o zamandan görmüş­tü. Petrol işinde yaptığı ara­bulucuklarla ve aldığı ileride lakabı olacak “yüzde beş” ko­misyonlarla dünyanın en var­lıklı insanlarından biri oldu. 1902’de İngiliz vatandaşı oldu. 1910’larda Osmanlı Hüküme­ti’ne danışmanlık yaptı. 1. Dün­ya Savaşı’ndan sonra Irak petrollerinin büyük güç­ler tarafından paylaşıl­masına aracılık etti.

    1930’larda başla­dığı sanat koleksi­yonculuğuna haya­tının sonuna kadar devam etti. Antik çağ sanatından, İslâm sanatına, Sovyetler’in gizlice sattığı Hermitage resimlerin­den, yirminci yüzyıl mücevher tasarımlarına kadar genişleyen çok zengin ve eklektik 6.400 parçalık eşsiz bir sanat koleksi­yonunun sahibi oldu. Paris’teki devasa evinde sakladığı bu ko­leksiyonu, 2. Dünya Savaşı’nın çıkması ve tarafsız bir ülke­de yaşamak istemesi nedeniy­le Lizbon’a götürdü. 1942’den 1955’teki ölümüne kadar Liz­bon’da yaşadı.

    T100.0_10_994_975

    Vasiyeti ile servetinin bü­yük bir bölümünü adını taşıyan vakıfa bağışladı. Sanat kolek­siyonunu koruyan ve sergile­yen müze ise ölümünden son­ra, 1969’da açıldı. Gülbenkyan Müzesi bugün Lizbon şehrinin en önemli kültür ve sanat ku­rumlarının başında geliyor.

    Türk ve İslâm sanatının en güzel örneklerini içeren Gül­benkyan Koleksiyonu’nun bir bölümü 2006’da İstanbul’da Sabancı Müzesi’nde sergilen­mişti. Koleksiyondaki İznik çi­nileri, Uşak halıları, Memluk cam kandilleri ve Kashan işi Selçuklu mineli seramikleri, zi­yaretçilerini Atlas Oyanusu kı­yısından Anadolu ve Türk dün­yasının uçsuz bucaksız coğraf­yasına götürüyor.

  • Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi

    Üç yıl önce İstanbul’u alan muzaffer komutan, 1456’da Belgrad Kalesi’ni kuşattı. Fatih Sultan Mehmet, iki ateş arasında kalan ordusunu bozgundan kurtardı. Belgrad 1521’de fethedilecekti.

    Yirmidört yaşındaydı. Ordusunun ileri hatlarının düşman taarruzu karşısında bozgun halinde çekilmesine duyduğu öfke çok büyüktü. Yeniçeri ağasına karşı- taarruz emretti. Hasan Ağa, sonucunu bilerek ölümüne doğru atını sürdü. Sonra öyle bir an geldi ki, Sultan, yeniçeri ağasını öldüren süvari ile burun buruna geldi. Büyük İskender hikayeleri ile büyümüş bu genç “savaşçı kral” için kılıcı ile düşmanını biçmek zor olmadı. Yanındaki iki kişi ile birlikte atının üzerinde muharebenin içine daldı, savaştı. Bu sayede, korkunç bir bozguna uğramak üzere olan 60.000 kişilik ordusu, komutanlarının kaçmadığını ve muharebenin içinde olduğunu görünce toparlandı, taarruzu geri püskürttü. 22 Temmuz 1456.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    Belgrad Kalesi’nden Kalemeydan ve Sava nehri görüntüsü, arkada Yeni Belgrad’ın gökdelenleri.

    Kostantıniyye fatihi, “Kayser-i Rum”, Sultan Mehmet Han bu muharebede başından ve bacağından yaralandı. 18 gün önce Tuna ve Sava nehirlerininkesiştiği çok stratejik bir yerde bulunan Belgrad kalesini kuşatmaya başladığında kendinden emindi. Üç sene önce koca İstanbul şehrini fethetmişti. Babasının 16 sene önce kuşatıp alamadığı bu şehri de alıp, Macaristan’ın kapısını açacaktı…

    Ancak, İstanbul’un fethi sırasında karargahında komutanları arasında yaşanan güç çekişmeleri ve kıskançlıkların benzeri, burada da tekrar ortaya çıkmıştı. Karaca Paşa, Tuna’nın öteki yakasında toplanmış Macar Kralı Hunyadi komutasındaki ordunun, karşı kıyıya asker geçirilerek durdurulmasını ısrarla teklif etmişti. Diğer paşalar “Öte yakadağı düşmanın bize ne zararı var…” diyerek, genç başkomutanın sadece gemiler ile nehir üzerinde yapılan blokaj ile yetinmesini sağladılar.

    Fatih’in kahramanlığı yetmedi
    “Fatih’in Belgrad Kuşatması”, Nakkaş Mehmet, Hünername 1584, Topkapı Sarayı Müzesi.

    14 Temmuz’da Macar ve Haçlı güçleri, Osmanlı nehir ablukasını başarılı bir muharebe ile etkisiz hale getirip, ordularını Tuna’nın Belgrad yakasına geçirdiler. Bunun sonuçları çok ağır oldu ve aslında kaleyi fethettiklerini sanan Osmanlılar, kalenin içinde ve dışında gerçekleşen ani karşı taarruzlar sonucu panik halinde insiyatifi yitirdiler. Siperine düşen bir top mermisi sonucu şehit olan Karaca Paşa bu yenilgiyi göremedi. Toplarını, gemilerini ve binlerce askerini kaybeden Osmanlı Ordusu, Fatih’in cesareti sayesinde çok daha feci bir bozgundan kurtulup geri çekildi. Belgrad’ın fethi 65 sene sonrasına kalmıştı.

    6. yüzyılda İmparator Justinianus tarafından inşa edilen Belgrad kalesi, 15. yüzyılda esaslı bir yenileme gördü. 1521-1867 arasında Türk yönetiminde kaldı. Bugün hâlâ kullanılan Türkçe “Kalemeydan” adını da o döneme borçlu. Nehirlerin buluşma noktasına bakan “Defterdar Kapısı”, yüzyıllar önce olmuş büyük olayların gerçekleştiği harp meydanını bugün sessizce seyrediyor. Şehirdeki kiliselerin çanları ise, Avrupa’nın çoğu yerinde olduğu gibi, hep tam öğle saatinde çalıyor ve Türklerin Belgrad surları dışındaki yenilgisini hatırlatıyor!