1699’da geldiği Osmanlı başkentinde, öldüğü 1737 senesine kadar kaldı. Fransız ressam Jean Baptiste Vanmour, son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağına tanık oldu ve bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı; bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı.
Topkapı Sarayı’nın anıtsal kapısından içeri, 14 Eylül 1727 tarihinde büyük ve renkli bir yabancı heyet giriyordu. İstanbul’a yeni atanan Hollanda büyükelçisi Cornelis Calkoen, saraydan kendisine gönderilen muhteşem koşumlu bir atın üzerinde birinci avluya girerken, ikinci avluda da Yeniçerilere ulufe dağıtımı töreni için hazırlıklar yapılıyordu. Büyükelçi Calkoen önce ikinci avludaki bu etkileyici ulufe törenini izleyecek, sonra divanda sadrazam Damat İbrahim Paşa ile yemek yiyecek, daha sonra da arz odasında padişah III. Ahmet’e güven mektubunu ve hediyelerini takdim edecekti.
Büyükelçinin heyetinde bulunan bir ressam bize bütün bu ziyaretin görsel tanıklığını sunacak, çağın İstanbul hayatının en önemli görsel belgeleyicisi olacaktı: Jean Baptiste Vanmour.
Vanmour’un fırçasından Boğaziçi Fransız ressamın 1720-1737 arasında Hünkâr İskelesi’ni betimlediği yapıtında şehrin ve Boğaziçi’nin önemli bir kısmı görülüyor. Sanatçının eserinde yaz aylarında serinlemek üzere kıyıya inen saray kadınlarını resmettiği düşünülür.
Vanmour 1671’de, bugün Fransa’nın kuzeydoğusunda bulunan Valenciennes şehrinde doğdu. Resim öğrenimine burada başladı. 1699’da Osmanlı İmparatorluğu başkentine Fransa Büyükelçisi olarak atanan Charles De Ferriol ile birlikte İstanbul’a geldi. Büyükelçilik ressamı görevi ile bu büyük gizemli ülkeyi ve insanlarını resimlemeye başladı. 1711 senesinde De Ferriol Fransa’ya döndü ancak Vanmour Istanbul’da kalmayı tercih etti. Hayatının sonuna kadar bu şehirde yaşayacak ve Osmanlı İmparatorluğu’nun olağanüstü 18. yüzyılına tanıklık edecekti. Vanmour 1737 senesinde yine İstanbul’da öldü. Beyoğlu’nda Fransız Konsolosluğu içindeki kilisenin bahçesine defnedildiği bilinse de, mezarına dair bir işaret yoktur.
Vanmour, Osmanlı siyasi ve toplumsal hayatında büyük değişim ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde gördüklerini belgeledi. Viyana kuşatması yenilgisi ve daha sonra Karlofça Antlaşması ile değişen uluslararası dengeler, Avrupa ticareti ve yavaş yavaş imparatorluğa giren Batılılaşma etkisi, Lale Devri ile yaşanan “Osmanlı Baroku”, bu değişime karşı büyük bir kırılma olan Patrona Halil ayaklanması ve son demlerini sürmekte olan Osmanlı klasik çağı… Bu olağanüstü dönem, insanları, olayları, kostümleri, manzaraları, törenleri ile ressamın tuvaline yansıdı ve bugüne eşsiz bir görsel miras bıraktı. Bugün Vanmour’un resimlerinin az miktarı Türkiye’de, Pera Müzesi, İtalyan Konsolosluğu ve özel koleksiyonlardadır.
Ressamın tanık olduğu Lale Devri eserleri, dönemin sosyal tarihi için de hazine değerinde.
Dönemin İstanbul’daki Hollanda büyükelçisi Calkoen, Vanmour’a çok miktarda resim siparişi vermişti. Ressamın eserlerinden oluşan bu büyük koleksiyon, daha sonra büyükelçi ile birlikte Dresden’e taşındı. Bütün halinde bugüne kadar gelebilen bu muazzam Istanbul ve Osmanlı resimleri koleksiyonu, bugün Amsterdam’daki Rijkmuseum’dadır.
Rijksmuseum’un görsel hazineleri Vanmour’un İstanbul’u konu alan resimlerinin de yer aldığı eserleri Amsterdam’daki Rijksmuseum (Devlet Müzesi)’nde sergileniyor.
Hollanda’nın en önemli sanat müzesi olan Rijkmuseum, 1800’de Lahey’de kuruldu. 1808’de Amsterdam’a taşınan müze, 1885’de bugünkü binasında hizmet vermeye başladı. Rembrant’ın ünlü “Gece Devriyesi” tablosunun da içinde bulunduğu 1 milyondan fazla esere ev sahipliği yapan Rijkmuseum, yılda 2,5 milyona yakın ziyaretçi ağırlıyor. Amsterdam’a giden Türk gezginlerin mutlaka bu müzeyi ziyaret etmeleri ve Türkiye tarihinin eşsiz bir döneminin renkli tanıkları ile başbaşa kalmaları gerekir.
Roma orduları 260 yılında, bugünkü Şanlıurfa civarındaki Edessa Savaşı’nda, Pers İmparatoru Şehinşah I. Şapur ve ordusu karşısında tarihinin en ağır yenilgisine uğradı. Bugün İran’ın Şiraz kenti kuzeydoğusunda, Persepolis harabeleri yakınındaki Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefi, bu zafer sürecini betimliyor.
Milattan sonra 2. yüzyılda altın çağını yaşayan Roma İmparatorluğu, sonraki yüzyılda “gerileme devri” diyebileceğimiz bir döneme girdi. Tarihçilerin “üçüncü yüzyıl krizi” adını verdikleri bu dönemde Roma İmparatorluğu, bir yandan içindeki yönetim sorunları, isyanlar, taht kavgaları ve hızla yayılan Hıristiyanlık dininin etkisi ile sarsılırken, diğer yandan Ren ve Tuna nehirlerinin belirlediği Avrupa sınırlarında Gotlarla Fırat nehrinin belirlediği Asya sınırlarında da İran Sâsâni İmparatorluğu ile sürekli bir savaş hali yaşıyordu.
Yerine geçtiği Parth İmparatorluğu’nun mirasını devralarak İran, Doğu Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya’nın bir bölümünü egemenliği altında tutan Sâsâniler, 3. yüzyıldan İslâm fetihlerinin başladığı 7. yüzyıla kadar Ortadoğu ve İran’ı yönettiler ve bu coğrafyanın bugüne kadar süregelen dil ve kültürünün kadim yapıtaşlarından birini oluşturdular. Sâsâni tarihinin en güçlü krallarından birisi kabul edilen Şehinşah I. Şapur 240-270 seneleri arasında hüküm sürdü ve bu dönemde Roma İmparatorluğu’na, Britanya’dan Fırat’a kadar uzanan bu büyük imparatorluğa tarihinin en büyük askerî yenilgisini yaşattı.
Savaş bugünkü Şanlıurfa (Edessa) ve Harran (Carrhae) şehirleri arasındaki bir yerde 260 senesinin ilkbaharında gerçekleşti. Şapur, bir kaç yıldır Roma’nın doğu eyaletlerine seferler yapıyor, Roma’nın bu coğrafyadaki en önemli şehri olan Antakya’yı yağmalıyordu. Buna bir son vermek isteyen 60’lı yaşlarındaki Roma İmparatoru Valerianus 70.000 kişilik ordusuyla savaş alanına geldiğinde, lejyonları hem Anadolu’ya kuzeyden saldıran Gotlarla savaşmaktan, hem de veba salgınından yıpranmıştı. Romalılar Sâsânilerin kendilerini kuşatmasına ve kesin yenilgiye engel olamadılar. Şapur ile barış görüşmesi yapmaya çalışan İmparator Valerianus, 50.000 askeriyle birlikte esir düştü (Edessa Savaşı).
Hikayenin devamının izini İran’da sürüyoruz: Valerianus’un öyküsü belirsiz. Kimi antik kaynaklar, İran’ın Nişapur kentine götürüldüğünü ve kendisine hayatının sonuna dek iyi bakıldığını yazarken; kendisinden işkence görmüş Hıristiyanlar, Şapur’un Valerianus’u aşağıladığını, daha sonra erimiş altın içirterek öldürttüğünü ve derisini yüzdürüp doldurttuktan sonra cesedini Zerdüşt tapınağında sergilediğini anlatıyorlar.
Taşa kazınan zafer Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şapur’un karşısında diz çökmüş. Sol arkada ise Edessa’da esir düşen İmparator Valerianus kendisini bileklerinden yakalayan Şah Şapur tarafından, bilinmeyen bilinmeyen bir geleceğe götürülüyor (üstte). Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefleri (altta).
Edessa Savaşı’nın en önemli anıtı Şiraz şehrinin kuzeydoğusunda, antik Pers Akamenid İmparatorluğu’nun şehri Persepolis harabeleri yakınındaki Nakş-ı Rüstem’de görülebilir. MÖ 5. yüzyılda kayalara oyulmuş Büyük Pers İmparatoru Darius’un mezarının hemen altında, 3. yüzyılda I. Şapur’un yaptırttığı devasa kaya rölyefi bulunuyor. Bu rölyef Şapur’un Romalılara karşı zaferini anlatıyor. Savaştan önce, 244 senesinde Şapur’a çok büyük paralar ödeyerek ağır şartları olan bir barış antlaşması imzalamış Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şapur’un karşısında diz çökmüş olarak tasvir ediliyor. Sol arkada ise Edessa’da esir düşen İmparator Valerianus gözüküyor. Şapur kendisini bileklerinden yakalamış, bilinmeyen akıbetine doğru çekiyor…
Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. 1899-1929 yılları arasında Kahire’nin güneyinde inşa ettirdiği saray, geç dönem Osmanlı sanatının inceliklerini ve olağanüstü ürünlerini bünyesinde topluyor.
Manial’in mimarı Manial Sarayı’nı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, İsviçre ve Avusturya’da eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Saray, iki yıllık onarımın ardından 2015’te tekrar ziyarete açıldı.
Mısır’a giden gezginler, bu eşşiz ülkenin Antikçağ uygarlıklarının heybetinin gölgesinde kalmış Ortaçağ ve Yakınçağ anıtlarını çoğu zaman göremeden dönerler. Oysa Mısır ve başkenti Kahire, Memlûk camilerinden Osmanlı sebillerine ve Hıdiv saraylarına uzanan olağanüstü bir “Türk ve Osmanlı Mirası” sunar.
1805’de Mısır’a Osmanlı Valisi olarak tayin edilen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu hanedan, 1867’de torunu İsmail Paşa’dan itibaren Hıdiv ünvanını kullanarak, Mısır’ı Osmanlı bayrağı altında ama yarı bağımsız şekilde yönetti. 1882’de Mısır’ın İngilizler tarafından işgali ile Osmanlı İmparatorluğu’nun ve hıdivlerin yönetimsel bir gücü kalmasa da, 1953’te cumhuriyet ilan edilene kadar Mısır’ın resmî devlet başkanları yani kralları bu hanedandan çıktı. Mehmet Ali Paşa ve ardından gelen hıdivler, Mısır’ın modernleşmesi ve Batılılaşmasına önem vererek, hem Osmanlı hem de Müslüman dünyası için örnek teşkil ettiler. Bunlara ait mimari yapılar, bugün Mısır’ın Kahire, İskenderiye, Luksor gibi önemli şehirlerinde 19. yüzyılın etkileyici örnekleri olarak hâlâ izlenebilir.
Çoğunlukla Avrupa tarzında yapılmış Hıdiv ailesi sarayları içerisinde biri, inşa edenin ait olduğu Osmanlı-İslâm kültürüne bir sadakat gösterisi sunuyor: Manial Sarayı. Kahire’nin güneyinde, Nil üzerindeki Rhoda adasında bulunan bu saray 1899-1929 yılları arasında inşa edilmiş.
Tarihîhazineler Sarayın içindeki gözkamaştırıcı eşyalar arasında 350 kadar tarihî Türk halısı, Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ve binlerce kıymetli eşya yer alıyor.
Sarayı yaptıran Prens Muhammed Ali Tevfik, Osmanlılara bağlı son Hıdiv II. Abbas Hilmi Paşa’nın kardeşiydi. İsviçre ve Avusturya’da eğitim görmüş kültürlü bir kişiydi, Türk-İslâm sanatına hayrandı. Türk, İran, Suriye, Mısır ve Endülüs sanatı unsurlarının rokoko ve art nouveau tarzın karışımı ile inşa ve dekore ettirdiği bu evinde oluşturduğu koleksiyon göz kamaştırıyor. 350 kadar Türk halısı, duvardan duvara Kütahya seramikleri, Osmanlı şamdanları, Şam işi ahşap mobilyalar ve pencereler, Endülüs tarzı mermer çeşmeler ile süslü bu eşsiz ev, Fransız besteci Camille Saint-Saens’dan Winston Churchill’e kadar bir dönemin önemli insanlarını ağırladı. 1955 yılında ulusal müze olan Manial Sarayı, 10 yıllık bir restorasyon sırasında kapalı kaldıktan sonra, 2015’te yeniden ziyaretçilere açıldı.
Fatih Sultan Mehmet’in 1464’te Çanakkale Boğazı’na koydurduğu toplardan biri, bugün İngiltere’nin güneyinde, Portsmouth şehri yakınındaki Fort Nelson’ın müzesinde sergileniyor. 17 tonluk top, 1868 yılında Sultan Abdülaziz tarafından Kraliçe’ye hediye edilmişti.
Müttefiki Rusya’ya savaş ilan eden Osmanlı İmparatorluğu’nu baskı altına almak isteyen İngiliz donanması, 19 Şubat 1807’de Çanakkale Boğazı’na girdi. Sir John Duckworth komutasındaki donanma buradaki Türk savunma kuvvetleri ile karşılıklı topçu atışları yaparak Boğaz’ı geçti ve Marmara’ya ulaştı. Birbuçuk hafta Marmara Denizi’nde kalan İngiliz donanması, bir dizi görüşmelerden sonra karşısına çıkacak bir Türk donanması bulamayınca tekrar Çanakkale Boğazı’na yöneldi. İngiliz gemileri, kıyıdaki kalelerde bulunan Türk topçuları ile çatışarak Boğaz’dan çıktı ve üs kurdukları Bozcaada’ya (Tenedos) ulaştı. Türklerle çatışan İngilizler 42 ölü, 235 yaralı ve 4 kayıp vermişler, ama Boğaz’ı iki kez geçmeyi başarmışlardı.
Bu çatışma sırasında, Fatih Sultan Mehmet’in 1462 yılında inşa ettirdiği Çimenlik ve Kilitbahir kalelerine o devirde konmuş 350 yıllık Osmanlı topları da başarıyla görev yapmışlardı. Bu toplar, kalelerde deniz seviyesine yakın inşa edilmiş mazgallardan atış yaparak taş gülleleri su üzerinde sektiriyor ve ahşap gemilerin su kesiminde delik açıyorlardı (Topların yerleştirildiği mazgallar bugün de Kilitbahir kalesinde görülebilir).
Kraliyet Silahhaneleri Müzesi İngiltere’nin güneydoğu liman kenti Portsmouth yakınlarında bulunan Fort Nelson’da ki Kraliyet Silahhaneleri müzesinde, “Fatih’in topu”nun yanı sıra, 221 parça Osmanlı-Türk eseri daha sergileniyor.
1854 yılında, Kırım Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu bu kez Ruslara karşı İngiliz ve Fransızlarla müttefik olmuştu. Çanakkale kalelerini inceleyen İngiliz subayları, 47 yıl önce etkisini gördükleri Fatih devri toplarını inceleme imkanı buldular ve hayran kaldılar. Hatta bunlardan bir tanesini satın almak istediler. 1857’de İngiltere’ye bir top gönderildi ama bunun yanlış top olduğu, 18. yüzyıla ait olduğu anlaşıldı.
Sultan Abdülaziz, 1867’deki Avrupa gezisi sırasında Londra’da Kraliçe Victoria tarafından muhteşem bir şekilde ağırlandı (bkz. bu ayki kapak konumuz). Bunun üzerine, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464’te yaptırılan ve tahminen Çanakkale’de Kilitbahir kalesinde bulunan devasa “şahi” top, padişahın bir hediyesi ve bir jesti olarak 1868’de İngiltere’ye gönderildi.
Toplam ağırlığı 17 ton olan ve taşıma kolaylığı için birbirine monte edilen iki parça halinde tunçtan üretilmiş topun yapımcısını, üzerindeki kitabeden okuyabiliyoruz: “Ey Allahım! Sultan Murat oğlu Sultan Mehmed’e imdâd eyle! Bu top Munir Ali tarafından 868 yılı Recep Ayı’nda (Mart 1464) imal edilmiştir”. 518.2 cm uzunluğunda olan topun namlu çapı da 63.5 cm’dir. Bu top yaklaşık 300 kg’lık bir mermer ya da granit gülleyi 1.500 metre uzaktaki bir hedefe etkili bir şekilde atabilmekteydi.
1868’de Londra’ya gönderilen bu Osmanlı topu, 1929 yılında İngiltere’nin güneyinde, donanma üssünün de bulunduğu Portsmouth şehri yakınındaki Fort Nelson kalesine getirildi. Bugün, bu kalede bulunan Royal Armouries (Kraliyet Silahhaneleri) müzesinin en seçkin parçalarından birisi. Royal Armouries koleksiyonlarında bugün bu top dışında kesici, ateşli silahlar, zırhlar ve çeşitli savaş malzemelerinden oluşan 221 adet Osmanlı/Türk eseri daha bulunuyor.
17 tonluk nadide parça! Müzede sergilenen koleksiyonun en değerli parçalarından biri, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1464’te yaptırılıp Çanakkale Boğazı’na yerleştirilen, 1866 yılında Sultan Abdülaziz tarafından İngiltere’ye armağan edilen 17 tonluk “şahi” top.
Mustafa Kemal 1915 Ocak sonlarında yurda dönüp Çanakkale’de göreve başlamadan önce, 15 ay boyunca Sofya’da askerî ataşe olarak görev yapmıştı. Birkaç yıl önceki Balkan Savaşı’nda Osmanlıları feci bir yenilgiye uğratan Bulgarlar, güzel kadınlar ve vatan aşkı arasında geçen yılların izleri…
Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Bulgaristan Krallığı’nın başkenti Sofya’ya 28 Ekim 1913’de, 32 yaşında geldi.
Bu ülke Osmanlı İmparatorluğu’ndan sadece beş yıl önce bağımsızlığını kazanmış, bir yıl önce de Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne feci bir yenilgi yaşatıp, ordusunu Çatalca önlerine kadar getirmişti. Bulgarlar ve müttefikleri arasındaki çatışmalardan yararlanan Osmanlı ordusu, daha sonra güç bela Edirne’yi geri alabilmişti. Mustafa Kemal’in, arkadaşı Büyükelçi Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte birkaç ay öncesine kadar savaşılan bir ülkeye diplomat olarak atanmaları, o kuşağın genç yaşta üstlendiği sorumlulukların ağırlığını bize gösterir.
Yeniçeri kıyafeti İstanbul’daki müzeden
Mustafa Kemal, İstanbul’dan istettiği Yeniçeri kıyafetini, 24 Mayıs 1914 gecesi Sofya Subay Kulübündeki kıyafet balosunda giymişti.
1878’de içişlerinde bağımsız bir prenslik olarak Osmanlı Devleti’nden otonomi kazanan Bulgaristan, hızlıca Batılılaşan bir ülke oldu. Suriye-Lübnan, Libya ve Balkan Savaşları’nın içinde cepheden cepheye koşan parlak genç subay Mustafa Kemal, hayatının 15 ayını Sofya şehrinde geçirecek ve hayal ettiği modern hayatı burada yaşayacaktı. Buradaki görevinden sonra 20 Ocak 1915’de Çanakkale’ye çıkacak ve bu savaş meydanının ateşinden yükselen bir yıldız olarak dünya tarihine geçecekti.
Atatürk’ün hayatının Sofya’daki bölümü için başvurduğumuz temel kaynak, Altan Deliorman’ın Mustafa Kemal Balkanlar’da isimli eseri. Bu kitap elimizde Sofya sokaklarında O’nun izlerini aradık; bir asker ve diplomat olarak buradaki hayatını takip ettik. Akıcı, etkileyici Fransızcası ve Makedonya aksanlı Bulgarcası ile burada herkes ile iletişim kurup, toplumun bütün kesimlerinde saygı ve sevgi uyandırdığını öğreniyoruz.
Mustafa Kemal 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasını izlemiş ve çok etkilenmişti. Kendisi de 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde ilk operayı kuracaktı. Tiyatro binası bugün hâlâ ayakta.
Mart 1914’te yarbaylığa terfi eden Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasının galasına, arkadaşı Şakir Zümre Bey ile birlikte gitti. Perde arasında Bulgar Çarı Ferdinand’ın locasına davet edildiler, onunla sohbet ettiler. O gece uyuyamamış, arkadaşı Şakir’e “Balkan Harbi’nde neden yenildiğimizi anlıyorum” demişti. Opera gibi gelişmiş bir sanatı icra, tiyatro binalarını inşa etmiş Bulgar milleti, eski efendilerinin köhnemiş gücüne karşı tabii başarılı olmuştu. İvan Vazov Ulusal Tiyatrosu’na bugün bakarken, o genç subayın 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde kurduğu operayı düşünüyoruz.
O gece Mustafa Kemal’i uyku tutmamasının belki bir nedeni daha vardı: Gösteri sonrası gittikleri Bulgaria otelindeki davette tanıştığı General Kovaçev’in güzel kızı Miti. Mustafa Kemal, hayatının en büyük aşkı olarak kalacak bu güzel genç kadınla evlenmek istedi. Ülkelerin ve kültürlerin farkı, savaş ve vatan görevi bunu imkansız kıldı… Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş.
Bulgaria’da başlayan ve biten aşk Bulgaria Oteli, Mustafa Kemal’in sıklıkla gittiği ve hayatının aşkı olarak kalacak General Kovaçev’in güzel kızı Miti’yle karşılaştığı yerdi. Ülke ve kültür farkları, savaş ve vatan görevi karşısında, evlilik planları da gerçekleşmeyecekti. Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş.
Temsil etmeyi, temsil ederken de göz kamaştırmayı çok iyi biliyordu. 24 Mayıs 1914 gecesi Subay Kulübündeki kıyafet balosunun yapıldığı salona girdiğinde bütün gözler ona döndü. Bu balo için İstanbul’daki Askeri Müze’den bir Yeniçeri kıyafetini özel olarak getirtmişti. Gecenin kıyafet birincisi olarak seçildi. Mavi Tuna valsi çalarken, Miti’yi dansa kaldırdı… Subay Kulübü binası ve balo salonu bugün de yerinde duruyor, davetler ve etkinlikler için kullanılıyor.
Mustafa Kemal otellerde kalmaktan hem sıkılmış hem de bunu karşılayacak parası kalmamıştı. İstanbul Harbiye Nezaretinden bir ev tutmak için izin ve para istedi. Ödeneğin gelmesi ile Ferdinand Bulvarı 17’deki tek katlı evi kiraladı. Bu evin bulunduğu yerin bugünkü adresi Vasil Nevski Bulvarı 80 ve buradaki evin yerine inşa edilmiş binada bugün Türkiye Büyükelçiliğinin ofisleri bulunuyor. Mustafa Kemal ve Ali Fethi Bey’lerin çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu sefaret binası ise bugün Türkiye Büyükelçiliği rezidansı olarak kullanılıyor.
Sofya’dan ayrıldıktan 5 ay sonra, Çanakkale cephesindeki kan ve ateş içerisinde, Eceabat’tan yolladığı mektubunda eski ev sahibesine şöyle yazacaktı:
“Maydos, 5 Haziran 1915
Pek Muhterem Hilda Christianus Hanımefendi,
Birbuçuk ay yolda kalmış mektubunuzu dün aldım. Sizden ayrılışımdan beri beş ay geçti. O zamandan beri gerçekten tam manasıyla meşguldüm. Fakat sizin bana verdiğiniz Almanca derslerini asla unutmadım. Sizi temin ederim ki top gürültüleri ve mermi yağmuru altında mühim muharebe günlerinde dahi hayatımın en güzel hatıraları bu güzel ve dostane saatlerdi. (…) Psikolojik bir hadisedir ki, insan hayatta bazı dostluklar elde etmek için fevkalade çalışmak ve fedakarlıklar yapmak zorundadır. Mesela, siz bana sormuştunuz: ‘Siz ne zaman albaylığa terfi edeceksiniz?’ diye. Benim cevabım şu olmuştu: ‘Bu bir savaş meydanında kazanılır’.
Yunanistan’ın batısındaki sakin ve güzel Arta Körfezi (Amvrakikos), 1569 yıl arayla dünya tarihinin iki büyük deniz muharebesine sahne oldu. İlkinde Romalı Octavianus, ikincisinde Barbaros Hayreddin tarih sahnesinin unutulmazları arasında girmişti.
MÖ 44 senesinde Julius Sezar öldürüldüğünde, resmî anlamda henüz bir cumhuriyet olan Roma’nın yönetimi Sezar’ın varisi Octavianus ile komutanı Marcus Antonius arasında bölüştürülmüştü. İlki cumhuriyetin batıdaki topraklarını alırken, ikincisi doğudaki bölgelerin yanısıra Sezar’ın eski sevgilisi, Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya da sahip olmuştu. Bu bölünmüşlükten çıkan güç mücadelesinin akıbeti, MÖ 2 Eylül 31’deki Actium Muharebesi’nde belli oldu.
Octavianus
Antonius ve Kleopatra, körfez girişinin güneyindeki Actium kalesinin bulunduğu yerdeki kara gücünü, Octavianus’un ordu ve donanmasının kuşatması nedeniyle etkin kullanamadılar. Sonunda, 200 gemilik donanmaları ile kuşatmayı yararak Mısır’a çekilmeyi planladılar ve Octavianus’un amirali Marcus Agrippa komutasındaki 400 gemiden oluşan filoya taarruz ettiler. Gün boyu süren muharebeler sonunda Kleopatra kuşatmayı yararak Mısır’a doğru yelken açtı. 30 – 40 gemisini kaybeden Antonius da ordu ve donanmasını başsız bırakarak Kleopatra’nın gemisine geçti ve sevgilisiyle Mısır’a kaçtı; ordusu ve kalan donanması Octavianus’a teslim oldu.
Octavianus, Ağustos MÖ 30’da ordusuyla İskenderiye kapılarına dayandığında, Antonius ve Kleopatra intihar ettiler. Bu olay, sadece içsavaşı bitirmiyor, Roma’yı bir imparatorluk haline getiriyor, Octavianus’a da bugüne kadar takvimde yer alacak yeni ismini veriyordu: Augustus!
Körfezin güney girişindeki Actium’un hemen karşısında, kuzeyde yer alan kale/şehir ise, tarihimizin unutulmaz isimlerinden birisini taşıyor: Preveze.
Barbaros Hayreddin
Eylül 1538’de Cenovalı Amiral Andrea Doria komutasındaki Kutsal İttifak (İspanya, Venedik, Cenova, Malta, Papalık) donanması Preveze açıklarında konuşlandı. Karaya asker çıkarıp Preveze kalesini ele geçirmeye çalıştılarsa da geri püskürtüldüler. Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ise, 1569 yıl önce Marcus Antonius’un karargah kurduğu Actium’a deniz piyade (levent) askerleri çıkarttı ve ele geçirilen kaleden yapılan top ateşi ile Haçlı donanmasını Arta körfezi girişinden uzaklaştırdı.
28 Eylül 1538 gündoğumunda başlayan sürpriz Osmanlı taarruzu, rüzgar yetersizliği nedeniyle manevra yapamayan ağır Haçlı gemilerinin, kürekli ve hızlı Osmanlı kadırgaları tarafından ele geçirilmesi ve batırılması sonucunda zaferi getirdi. Ertesi gün Andrea Doria savaş alanını terkederken, sadece Preveze’yi değil, Akdeniz’in büyük bir kısmını da Osmanlı İmparatorluğu’na teslim ediyordu. 1571’e kadar…
19. yüzyılın ülkemizdeki en büyük anıtı, Garabet Balyan’ın 160 yıl önce inşa ettiği Dolmabahçe Sarayı, yakın tarihimizin dönüm noktalarına tanıklık etmiş. Osmanlıların görkemli imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesi olan sarayı, tarihçi Necdet Sakaoğlu ve mimarlık tarihçisi Afife Batur anlattı.
Türk gezginlerin kendi ülkelerini ve şehirlerini öğrenmek amacıyla bilinçli bir şekilde, uzman rehberlerle gezmeye başlaması sadece 28 yıl öncesine gidiyor. Türkiye’de turizm başlarda, daha çok yurtdışından gelen gezginlerin ve misafirlerin ağırlanması olarak algılanırken, ilk defa Fest Travel seyahat acentası tarafından 12 Kasım 1988 tarihinde, Istanbullulara bir “adım adım İstanbul” kültür gezisi yapıldı. Faruk Pekin, Murat Belge, İlber Ortaylı, Metin Sözen, Cengiz Bektaş gibi hocalar ve uzmanlar, bilgilerini sahada Türk gezginlerle paylaşmaya başladılar.
27 yıl sonra yine sarayda 1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yapmışlardı. 27 yıl sonra aynı ekip (hastalanan Portakal dışında), yine Fest Travel’in girişimiyle, Türk gezginler ve #tarih ekibinin katılımıyla aynı mekanda biraraya geldi.
1989’da mimarlık tarihçisi Prof. Dr. Afife Batur, dergimiz yazarı tarihçi Necdet Sakaoğlu ve antika uzmanı Raffi Portakal, Dolmabahçe Sarayı’nda özel anlatımlı bir gezi yaptılar. Sarayın tarihi, mimarisi, insanları ve objelerinin üç uzmanın anlatımı ile ayrıntılı bir şekilde sunulduğu bu gezi, katılan şanslı gezginler için unutulmazlar arasındaki yerini aldı.
27 yıl sonra, 13 Aralık 2016’da Fest Travel aynı geziyi aynı uzmanlarla tekrarladı. Raffi Portakal’ın son anda rahatsızlanması nedeniyle katılamadığı “Tarihi ve Mimarisi ile Dolmabahçe Sarayı” gezisine, meraklı İstanbul gezginleri ve Fest Travel rehberleri yanında, biz de #tarih ekibi olarak katıldık.
Hükümdar sarayı neden taşındı? Prof. Dr. Afife Batur, 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının, 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata’nın kuzeyinde, Beşiktaş kıyısına taşınmasının ardında yatan nedenleri anlattı.
Soğuk ve yağışlı bir Istanbul sabahı, Dolmabahçe Sarayı’nın girişindeki kafede buluştuk gezginler ve hocalarımızla. Üç gün önce sarayın hemen yanındaki stadyumun dışında patlayan ve 45 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan bombanın ağırlığı ve hüznü her yerdeydi. Saray girişindeki polis memurlarına başsağlığı dilerken gözlerimiz doldu. Giderek yükselen terörün neticesi olarak, normal zamanlarda metrelerce uzayan bilet kuyruğu ve turist kalabalığı yerine bomboş, ıssız bir saray girişi gördük. Şehrimizin 160 yaşındaki bu büyük anıtının tarihte nelere tanık olduğunun bilinciyle, bu kara günlerin de bir an önce geçmesini diledik.
Havanın soğuğunu sıcacık çaylarımızla alt etmeye çalışırken, hocalarımız bize sarayın tarihi ve mimarisi üzerine bilgiler aktarmaya başladılar. Afife Batur bize 2000 yıldır tarihî yarımadada yerleşik bir kentin hükümdar sarayının 19. yüzyılda “Frengistan” denen Galata kuzeyinde, Boğaziçi kıyısına taşınmasının ardında yatan nedeni anlattı: Dünyaya açılma.
Yağmur altında bahçe sohbeti Necdet Hoca, sarayın içine girmeden önce tarihî yapının bahçesindeki unsurları, insan hikayeleri üzerinden anlatıyor. O zaman da insanın aklında kalıyor!
Padişah 2. Mahmut’un aldığı bu siyasi, coğrafi ve tarihi kararın sonucu, kentin çehresinin değişimi başlamıştı. Oğlu Abdülmecid de inşaatı 12 yıl süren yeni sahil sarayını 7 Haziran 1856’da açarken, Osmanlı iktidarının simgesini eskimiş Topkapı Sarayı’ndan Boğaz’ın batı kıyısına taşıyordu. Batılı mimari anlayışla yapılan camiler, saray ve hükümet binalarını çepeçevre saran Tophane, Taksim, Gümüşsuyu, Taşkışla ve Maçka kışlaları ile birlikte siyasi ve askerî devasa bir yeniliği simgeliyordu saray. Kendini zamanın gereklerine uydurmak için Batılılaşmaya çalışan, 19. yüzyılın sanayi imparatorlukları rekabeti devrinde, eski görkemli zamanların imajını yeni çağa taşımaya uğraşan bir devletin, mimari ve şehircilikteki muazzam değişiminin simgesiydi Dolmabahçe. Afife Hoca’nın deyimiyle, “19. yüzyılda yapılmış en önemli bina!”
Necdet Sakaoğlu, “Doğu dünyasında yapılan ilk Batı sarayı Dolmabahçe’dir” dedi. Batı tekniği ve normuyla, ama hanedanın geleneklerini temsil edecek şekilde tasarlanmış bir saray. Dış görünüşü Batı, iç düzeni ise Doğu’ya ait… Bu Mülkün Sultanları isimli, artık klasikler arasına girmiş bir başvuru kaynağı olan padişah biyografilerinin yazarı Necdet Hoca, “36 Osmanlı padişahı arasında en çok Sultan Abdülmecid’i severim ben…” diye sürdürdü anlatımını: “Abdülmecid, önceki padişahlar gibi kafese kapatılmamış, özel hocalardan ders almış, Fransızca bilen, hattat, sanatkar bir insan. Çocuklarına velilik yapmış, kendisi okula götürüp kaydettirmiş, öğretmene ‘tebaaya nasıl muamele ediyorsan benim çocuklarıma da öyle muamele et’ diye emir vermiş bir padişah. 38 yaşında ölmüş. 22 karısı varmış. 1856 Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devletini Avrupa’nın parçası saydırıyor. Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”.
Muayede salonu: Sarayın kalbi
Dolmabahçe Sarayının meşhur muayede salonu ve olağanüstü tavan süsleri.
Sultan Abdülmecid’in sarayı ve hemen yanında annesine adadığı Bezmialem Valide Sultan Camisi’ni Ermeni bir mimar olan Garabet Balyan’a yaptırttığını belirtti Sakaoğlu: “Bugünün Türkiye’sinde Ermeni bir mimara cami tasarlatmak hayal gibi geliyor…”
Sultan Abdülaziz, kardeşinin yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’nda 15 yıl oturabilmiş. Borçlarla ve kötü idareyle bozulan ekonomi, kendisinin ve sonrasında tahta geçen 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin nedenlerinden sayılmış. 1876’da tahta çıkan Sultan 2. Abdülhamid ise, ilk anayasayı bu sarayın büyük muayede salonunda ilan etmiş ama, sonrasında hem Abdülaziz’in ve 5. Murat’ın tahttan indirilmesinin kötü hatıraları ve güvenlik gerekçesiyle tepelerdeki Yıldız Sarayı’na taşınmış. 30 yıl boyunca bayramdan bayrama törenler için kullanılan Dolmabahçe Sarayı, 5. Mehmed Reşat tarafından yeniden konut olarak kullanılmış. Yıldız Sarayı’nda oturmayı tercih eden son padişah 6. Mehmet Vahideddin’in ise, İngiliz gemisi ile ülkeyi terketmeden önce ülkesinde son ayak bastığı yer Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımı olmuş.
Afife Batur, bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılan odanın özelliklerini, İngiltere’den satın alınan muhteşem avizeyi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemini anlatıyor.
Afife Batur, sarayın ve stadyumun bulunduğu yerin aslında deniz olduğunu, 17. yüzyılda 16.000 mavna dolusu taş taşınarak beş yılda doldurulduğunu, üzerine toprak getirilip bitki dikildiğini anlatıyor. “Dolmabahçe isminin kökeni budur. Dolmabahçe Sarayı ile birlikte inşa edilen ve saray kompleksine dahil olan has ahırlar, raht hazinesi (mücevherli koşum takımları) binası, saray tiyatrosu, seraskerlik binası ve saray kayıkhanesi ne yazık ki bugüne ulaşamamış. Necdet Hoca “bu çok sağlam bir yapı” diyor. Zamana başarıyla direnmiş, ancak hemen üzerine 1980’lerde yapılmış otel binası, yapıya zarar veriyor.
Sarayın anıtsal kapılarından içeri, muhteşem bahçeye giriyoruz. Soğuğa rağmen anıtsal kapıların, Mâbeyn (selamlık) bölümünün, barok, rokoko ve neoklasik çizgiler taşıyan mimarisi bizi etkiliyor, gözümüzü alamıyoruz. İç mekan gezimize selamlık bölümünden başlıyoruz. 19. yüzyıl saraylarımız, bugün ulusun mülkiyetini ve egemenliğini simgeleyecek şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetiliyor ve müze olarak işletiliyor. Saray görevlileri bizi güleryüzle karşılıyorlar. Bu soğuk ve yağışlı günde üşenmeyip sarayı gezmeye gelmemizi takdir ediyorlar.
Resmî misafirlerin, elçilerin, devlet ve hükümet başkanlarının ağırlandığı selamlık bölümünün iç mekan zenginliği gözalıcı. Hocalar anlatmakla bitiremiyorlar. Herşey etkilemek üzerine kurulmuş. “Biz hala güçlü bir imparatorluğuz” mesajını veriyor bütün herşey. Bir de Avrupa’dan alınan borçlar olmasaydı… Sefirlerin ağırlandığı muhteşem salona çıkan kristal merdivenler dünyaca ünlü. Afife Hoca, bu bölümün cam çatısının Londra dünya sergisindeki Crystal Palace ile hemen hemen aynı döneme denk geldiğini söylüyor. Zamanı ve “muasır medeniyeti” yakalamak, son Osmanlılardan cumhuriyete taşınan bir heyecan. Kimi başarmış, kimisi başaramamış…
Avrupalılık ve Sultan Abdülmecid Necdet Sakaoğlu, yanından hiç ayırmadığı not defteriyle birlikte, sarayın tarihçesini anlatırken özellikle Sultan Abdülmecid’in üzerinde duruyor: “Bugün iyi kötü Avrupa ülkesi olarak görülüyorsak onun sayesindedir…”
Saraydaki Mâbeyn-i Hümayun (Selamlık) dairesi yeni zamanların protokolüne göre düzenlenmiş. Tasarımcılar bunu yaparken anafikir olarak Osmanlı İstanbul evinin orta-sofalı modelini kullanmışlar. “Avrupa’da olmayan bir sentez becerisidir bu” diyor Afife Batur; “Osmanlı sarayının ihtiyaç programını karşılar, mükemmel işlenmiş”.
Barok merdivenlerden çıkarak Harem bölümüne geçiyoruz. Burası daha sade; ne de olsa yabancı misafirler buraya giremiyor. Yine de çok varlıklı insanların evi burası. Atatürk, 1919’da terkettiği Istanbul’a cumhurbaşkanı olarak 1927’de dönmüş ilk defa. Sarayda kalmayı istemediği halde protokol ve güvenlik nedeniyle ısrar etmişler. “Sarayı bir kültür merkezi olarak kullanmıştır” diyor Necdet Hoca. “Dil ve tarih kongreleri, bilimsel toplantılar hep bu sarayda yapılmıştır”. Harem bölümünün bir köşesindeki birkaç oda Atatürk’ün ihtiyaçları için düzenlenmiş. Herşey çok sade ve zevkli. Hayata gözlerini yumduğu ve ebediyete intikal ettiği odaya girince hepimiz sessizleşiyoruz. Yatağının üzerindeki atlastan al bayrağa hüzünle bakıyoruz. Onu özlüyoruz…
Haremin mimarisi, aile ve iktidar çelişkisi arasında kalmış yüzlerce yıllık bu bilinemez kurumun karmaşıklığını yansıtıyor. Yüksek duvarların dışındaki Batı ve Avrupa, bu Doğu kurumunun hiyerarşik yapısının yansıdığı sonsuz odalı mekanlara sadece bazen sızabiliyor. Hamamın su mermerinden işlenmiş zarif duvarları, halıların, perdelerin, kalem işlerinin canlı renkleri; önce yurtdışından gelen, sonra da ülkenin ilk ressamlarına ısmarlanan manzara resimleri, eski savaşların cenk sahneleri, dünyanın her köşesinden peyzajlar; duvarların ardında kalan coğrafyaya ve hayata özlemi yansıtıyor…
Eyvanlı salonlar, cariyelerden ikballere, kadınefendilerden, valide sultanlara yükselen kıdem, hiyerarşi ve güç piramidini oluşturan gizemli insanların birbirlerine rastladıkları mekanlar oluyor. Sonra hepsi, kendi dairelerine çekilip, sessiz hayatlarına devam ediyorlar. Bugün o uzun, karanlık, girift koridorlarda onların izlerini bulmak ne kadar zor… Gezgin grubumuzdaki kadınlar, 150 yıl önce dünyaya gelselerdi nasıl bir hayat yaşayacaklarını düşünürken ister istemez ürperiyorlar.
Kapısından odasına muhteşem yapı Saray, mekanlarıyla da büyüleyici. Uzmanlarla dolaşmak ise ayrı bir keyif (üstte ve altta).
Sarayın en büyük iç mekanı, devasa muayede salonu. Bayramlaşmalarda ve törenlerde kullanılmak üzere inşa edilmiş. İngiltere’den satın alınan muhteşem avizesi, muazzam sütunları ve ısıtma sistemi ile sarayda turistlerin en çok hayran kaldıkları bölüm burası. Afife Hoca, tavan süslemesindeki kubbe izlenimi veren optik aldanmaya dikkat çekiyor. Ziyaret ettiğimiz sırada bu büyük salonda Sultan 2. Abdülhamid’in hayatına dair bir sergi vardı. Kendisi hayatında burada yaşamayı tercih etmediği halde, sergi mekanı olarak burası tercih edilmiş. Necdet Hoca’nın özellikle vurguladığı, Atatürk’ün İstanbul’a cumhurbaşkanı olarak ilk gelişinde yaptığı konuşmanın metni ise bir çerçeve içinde bu tarihî salonda sergileniyor:
“Sekiz sene evvel, mustarip, ağlayan İstanbul’dan kalbim sızlayarak çıktım. Teşyi edenim (uğurlayanım) yoktu. Sekiz sene sonra, kalbim müsterih olarak, gülen ve güzelleşen İstanbul’a geldim, iki büyük cihanın mültekasında (birleştiği noktada) Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir. Sekiz sene önce buradan ayrılırken, kalbi yaralı olanlardan biri de bendim. Sekiz sene, heyet-i içtimaiyemizin (toplumumuzun) yeni girdiği devrin tarihi, ihtilâllerin, inkılâpların neticeleriyle doludur.
“Aziz İstanbul halkına, sekiz sene evvelki kadar, içinde yedi evliya kuvvetinde bir heyula (hayalet) tasavvur ettirilmek istenen bu sarayda içinde konuşuyorum. Artık bu saray, zıllulahların (Allah’ın gölgelerinin, padişahların) değil, zıl (gölge) olmayan) milletin sarayıdır ve ben burada, milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bulunmakla bahtiyarım…”
Gezimiz sarayın cadde tarafına, duvarların dışına bakan tek mekanı olan Camlı Köşk’te sonlanıyor. “Acaba sarayın en sevimli mekanı burası mı?” diye kendi aramızda konuşuyoruz. Topkapı Sarayı’ndaki Alay Köşkü’nün işlevinde, padişahın geçit yapan alayları, canı istediğinde halkı izlediği küçük ama çok zarif bir mekan burası. Camekanlı serası, kalem işleri ve süslemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir yapı. Afife Hoca’dan, bu sevimli binayı Sultan Abdülmecid’in sevdiği İngiliz mimar William James Smith’in yaptığını, İstanbul’da eserler bırakan bu mimar ve binaları hakkında çok yakın zamanda güzel bir kitabın çıktığını öğreniyoruz.
Hocalarımıza ve gezgin dostlarımıza veda ederken, Dolmabahçe Sarayı’na, bu güzel binalar topluluğuna dönüp dönüp bakmadan edemiyoruz. Zor zamanlarda, borçla harçla bu yapıyı yapmışlar. Zamanı için bir zorunlulukmuş. Bugüne, Boğaziçi’ni aydınlatan güzelliği, devirlerin tanığı eşsiz zarafeti, içindeki zenginliği ve yalnızlığı kalmış. Asya’nın uzak bozkırlarından gelip Avrupa kıtasına yerleşmiş Türklerin asırlar önce Batı’ya dönmüş yüzünün bu simgesi, güzellik ve estetiğin bir amaç olduğu zamanlardan kalan soluk bir hatıra gibi…
Kapısından odasına muhteşem yapı Ziyaretçilerin önce görkemli kapısıyla tanıdıkları Dolmabahçe. Başlı başına anıtsal bir yapı olan saltanat kapısının kaynağı ise Topkapı Sarayı’nın Bâbıhümayun ve Bâbüselâm kapıları, dekorasyonu Avrupaidir.
Dünyanın en büyük Bizans külliyatlarından biri, ABD’nin başkentindeki Dumbarton Oaks enstitü ve müzesinde. Konu üzerine yazılmış 149.000 bin eser ve 1.200 tarihî obje, Bizans dünyası ve kültürünü kapsamlı şekilde ziyaretçilere sunuyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC’nin Georgetown semtinde bulunan Dumbarton Oaks enstitü ve müzesi, Anadolu’nun Bizans geçmişine yeni dünyadan bir kapı aralıyor.
Müzeye ismini veren ve muhteşem bahçelerin içinde yer alan malikane, 1800 senesinde inşa edilmiş. 1920’de burayı satın alan Bliss ailesi, evlerini sahip oldukları kitap ve antika eserlerin korunacağı, konserlerin verileceği bir kültür merkezine dönüştürmüşler. Igor Stravinsky, mâlikanenin sahipleri için 1938 yılında “Dumbarton Oaks” isimli bir konçerto yazmış. 1944’te Birleşmiş Milletler’in kuruluşuna önayak olan ve savaş sonrası dünya düzeninin görüşüldüğü uluslararası barış konferansı da yine bu mekanda toplanmış.
Bliss ailesi, vasiyetleri ile bu mekan ve koleksiyonlarını Harvard Üniversitesi’ne bırakmış ve müze halen bu saygın üniversite tarafından idare ediliyor. Dünyadaki en önemli Bizans araştırma merkezlerinden birisi olan Dumbarton Oaks, konuyla ilgili 149.000 eseri kütüphanesinde barındırıyor.
Müze koleksiyonlarından biri de, Kolomb öncesi Amerika kıtasının yerli kültürlerine dair. 1959’da New Yorklu mimar Philip Johnson’un tasarladığı bu bölüm, kubbe, sütunlar ve ışık kullanımıyla etkileyici bir görünüme sahip. Johnson, tasarımının ilham kaynağının Mimar Sinan’ın eserleri olduğunu belirtmiş.
Bin yıllık eser ve tarihî eşyalar Müze bölümünde 1087-1143 arasında yaşamış, 25 yıl hüküm sürmüş Bizans İmparatoru II. İoannis Komnenos’un kabartması (üstte) ve erken dönem Bizans örtüleri ve duvar kumaşlarının sergilendiği bölüm (altta).
Müzenin Bizans bölümünde, 4. ve 15. yüzyıllar arasına tarihlenen 1.200 obje bulunuyor. Antakya mozaiklerinden değerli altın takılara, eşsiz bir sikke koleksiyonundan 6. yüzyıldan kalma metal aydınlatma armatürlerine uzanan bu zengin koleksiyon, Bizans dünyasını ve kültürünü derli toplu bir sergileme içinde ziyaretçilerine sunuyor.
Ayasofya ve Kariye’nin 1930’larda müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında, üzerleri sıva ile örtülmüş mozaikleri sabırlı bir çalışma ile gün ışığına çıkaran Boston’lu restoratör Thomas Whittemore ve ekibinin arşivi de Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunuyor.
Yunanlılar, yendikleri Perslerin silahlarını eritip 6.5 metre yüksekliğindeki tunç sütunu yaptıklarında, tarih MÖ 479’du. Bugün Sultanahmet Meydanı’ndaki eser, çok uzun bir tarihe tanıklık ediyor.
Orijinal ve replika: Sultanahmet Meydanındaki orijinal Yılanlı Sütun ve 2500 yıl önce durduğu Delfi’deki Apollan Tapınağına konan replikası (altta).
Sparta, Atina, Megara, Korinth gibi Yunanistan şehir devletlerinin oluşturduğu koalisyon donanması; bugün Söke Ovası, o çağda Latmos Körfezi olan yerde, antik Mykale dağının (Dilek Yarımadası, Samsun Dağı) dibinde Pers donanmasını kanlı bir mücadele sonucu yenilgiye uğrattı. Tarih MÖ 27 Ağustos 479’du.
Aynı sıralarda Sparta önderliğindeki birleşmiş Yunan şehirlerinin ordusu, Atina’nın 40 kilometre kuzeybatısındaki Platea ovasında 20 yıldır süren Yunan-Pers savaşlarını bitiriyor ve Perslere Yunanistan’daki son yenilgisini tattırıyordu. Platea Savaşından sonra Persler bir daha Yunanistan’a saldıramayacaklardı.
Platea’dan zaferle dönen Yunanlılar, bu savaşta kendilerine yardımcı olan tanrı Apollon’a bir şükran ifadesi sunmak istediler. Perslerin tunç silah ve zırhlarını erittiler ve birbiri içine dolanmış üç yılandan oluşan 6,5 metre yüksekliğinde bir tunç sütun döktürdüler. Bu sütunu, kutsal bilicilik şehri Delfi’deki Apollon tapınağı sunağının önüne diktiler ve üç yılan başının ortasına da bir altın kazan yerleştirdiler.
MÖ 345 senesinde Delfi’yi ele geçiren Foçalı general Philomelus altın kazanı eritti ve altını paralı asker toplamak için kullandı. Roma imparatoru Büyük Konstantin 330 senesinde Byzantium şehrinin yerine Konstantinopolis’i kurarken, yılanlı sütunu Delfi’den Istanbul’a getirtti. 9. yüzyılda sütun bugünkü yerine, antik Hipodrom’un spinasına, bugünkü Sultanahmet Meydanına yerleştirildi. Sütun, Ortaçağda bir çeşmeye dönüştürüldü. Şehri yılan, çıyan, akrep gibi zararlı mahlukata karşı koruyan bir tılsım olduğuna inanılırdı. 1580’lerde yapılan Hünername minyatürlerinden birinde Fatih Sultan Mehmet’i sütuna gürz fırlatırken, Patrik Gennadios’u da onu tılsımın güçleri hakkında uyarırken görüyoruz. Sütunun yılanlarının başlarını 1700 senesinde Sultanahmet’te konaklayan Polonya elçisinin adamlarının kırdığı yazılıyor. Yılan başlarından birisinin parçasını 1848’de Ayasofya’yı onaran mimar Fossati bulmuş. Bu parça şu anda İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor. Diğer iki parça yılan başı ise kayıp.
Yunanistan Kültür Bakanlığı, 2015’te Delfi Apollon Tapınağı’ndaki yerine yılanlı sütunun bir kopyasını dikti. Herodotus’dan Thucydides’e, Pausanias’dan Plutarchos’a büyük antik çağ tarihçilerinin gördüğü ve kayda aldığı 2500 yıllık orijinali ise Sultanahmet Meydanında hâlâ tarihe tanıklık ediyor.
Fatih gürz fırlatıyor!
16. yüzyıl sonu Hünername minyatürlerinden birinde Fatih Sultan Mehmet, Yılanlı Sütun’a gürz fırlatırken, Patrik Gennadios da onu tılsımın güçleri hakkında uyarıyor. Sütunların bitimindeki yılan başları o tarihte yerinde.
İspanya’da, Endülüs (Andalusia) bölgesi ve Kurtuba kenti, 9. ve 10. yüzyıllara damgasını vuran İslâm kültür ve sanatının zirvesine ev sahipliği yapıyor.
Endülüs, Kurtuba (Cordoba)… İspanya’nın güneyindeki Endülüs (Andalusia) bölgesindeki Kurtuba, her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği tarihî bir şehir. İspanya’yı dünyaya tanıtan bütün semboller Endülüs’te bulunuyor: Flamenco, boğa güreşi, Avrupa’nın bu en batısındaki İslâm kültürel ve mimari etkileri…
Endülüs, Müslümanlar için çokkültürlülüğün ürettiği olağanüstü zenginlik ve renkliliğin, sanatın, mimarinin, felsefenin, belki bir daha hiç yaşanamayacak bir altın çağın bilinçaltında bıraktığı nostaljik bir iççekiş. O yüzden Arap olsun, Kuzey Afrikalı olsun, Türk olsun, Müslümanlar Endülüs’e yüzyıllar boyunca başkentlik yapmış Kurtuba şehrine gitmek ve bugün katedral/müze olarak işlev gören Kurtuba Ulu Camii’ni (La Mezquita – Mescit) ziyaret etmek ister.
Ulu Cami’nin hemen yakınındaki küçük bir mescit, TİKA tarafından onarılarak hizmete açılmış.
Endülüs’te 711 yılında başlayan Müslüman (Arap/ Berberî) egemenliği, küçük Granada Emirliği’nin 1492’de Katolik krallar tarafından yıkılması ile son buldu. Bu uzun dönemin Müslüman egemenliği altındaki en güçlü ve zengin zamanları 9. ve 10. yüzyıllarda yaşandı. Kurtuba Ulu Camii’nin temelleri 785 yılında atıldı. 961 yılında son ilaveler yapıldığında, cami 175 x 134 metre uzunluğunda, 1293 sütun bulunan dev bir mabede dönüşmüştü. Mihrabı İstanbul’dan gelen Bizans mozaikleri ile süslüydü. Cami 1236’da Hıristiyan kralların eline geçince, kiliseye dönüştürüldü.
Binanın ortası 16. yüzyılda yıkılarak, bu bölüme barok bir katedral inşa edildi. Bugün Kurtuba Ulu Camii’nin çok yakınında, 12. yüzyılın ünlü filozofları İbn Rüşd’ün ve Moshe ben Maimon’un ders verdiği mekanların, sokakların arasında faal durumda küçük bir mescit bulunuyor. Kurtuba’daki küçük Müslüman cemaatinin ve buraya gelen turistlerin kullanımı için 1994 yılında açılan bu mescit zaman içinde harap olmuştu. Kısa bir süre önce Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından onarıldı ve yeniden hizmete açıldı. Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.