Yazar: Serhan Güngör

  • Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Bayezid Camii: Tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseri

    Dimetoka’daki Bayezid Camii 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlandı; oğlu Çelebi Mehmet döneminde, 1421’de tamamlandı. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa.

    Yunanistan Batı Trakya’da, Türkiye sınırının 12 kilometre batısındaki 20.000 nüfuslu Dimetoka (Didymoteichon) şehri, Türkiye tarihine dair pek çok öykünün sahnesi olmuştur.

    Bizans İmparatoru VI. Ioannis Kantakuzenos 1341 yılında bu şehirde taç giydi. 1345’de Aydınoğlu Gazi Umur Bey, Saruhanoğlu Süleyman Bey ile birlikte burada Bulgar ordusunu bir savaşta yenilgiye uğrattı. 1352’de Gazi Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Kantakuzenos’un müttefiki olarak girdiği savaşta Sırp ordusunu burada yenilgiye uğratarak Osmanlıları Balkanlar’da yeni bir güç olarak tescil etti.

    Dimetoka 1361 yılında resmî olarak Osmanlı Devleti sınırlarına katıldı. I. Murat beş yıl burada ikamet etti. Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, 8. Osmanlı Padişahı II. Bayezid 1448’de burada doğdu. Tahtı oğlu Yavuz Sultan Selim’e devrettikten sonra, ölümü de Dimetoka Sarayı yolunda Edirne’de oldu. Rusya’ya karşı giriştiği Poltava Savaşı’nı kaybederek Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan İsveç kralı Demirbaş Şarl, 1713 – 1714 arasında burada kaldı…

    Yangın öncesi 17. yüzyıl ekleri Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmişti.

    Dimetoka’daki Bayezid Camii, sadece Batı Trakya’da değil, tüm Yunanistan’daki en önemli Osmanlı eseridir. 14. yüzyılın sonunda Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmeye başlanmış, onun1403’deki ölümünün ardındaki taht kavgasından galip çıkan oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 yılında tamamlanmıştır. Caminin mimarı Bursa’daki Yeşil Camii de tasarlamış olan Hacı İvaz Paşa’ydı.

    Orijinalinde mekanın Bursa Yeşil Camii’de olduğu gibi iki ana kubbe ve çevresindeki beş küçük kubbe ile örtüldüğü anlaşılıyor. Camiye 17. yüzyılda bir ahşap iç kubbe eklenmiş, üst örtü de piramidal bir çatı haline gelmiş. Minaresinin bir bölümünün 1912’de şehri işgal eden Bulgarlar tarafından yıkıldığı, 1913’de Osmanlı ordusu şehri kurtarınca yeniden yapıldığı biliniyor.

    Üst örtü de piramidal bir çatı haline getirilmişti.

    Dimenoka’dan geçen Selanik-Edirne demiryolunun da bulunduğu Batı Trakya, Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan’ın olmuş 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ise galipler tarafından Yunanistan’a verildi.

    Balkanlardaki eşsiz bir Osmanlı anıtı olan Bayezid Camii, Yunanistan devleti tarafından 2010 yılında restore edilmeye başlandı. 22 Mart 2017’de restorasyon sırasında camide yangın çıktı ve eşsiz çatısı tahrip oldu.

    Anıta Mayıs 2018’de yaptığımız ziyarette, çatı mevcut değildi ve binanın içine girilemiyordu. Binadaki yangın sonrası hasar ve restorasyonun durumu ile ilgili bir bilgiye ulaşmamız da mümkün olmadı.

    Tarihî caminin çatısı artık yok Geçen sene restorasyon sırasında çıkan yangın sonucu Bayezid Camii’nin çatısı tamamen yanmıştı. Bugün de içine girilemiyor.
  • Stratejik hedef Tunus’ta 500 yıllık Türk izleri

    Stratejik hedef Tunus’ta 500 yıllık Türk izleri

    Kuzey Afrika’nın en kritik noktasında bulunan Tunus, 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu ile onun en büyük rakibi Habsburg İmparatorluğu arasında amansız bir güç mücadelesine sahne oluyordu. Bu büyük kapışmanın izleri bugün Tunus’ta hâlâ görülebiliyor.

    Tunus sahilleri ve kıyılardaki La Goulette (Halkulvad), Hammamet, Cerbe gibi kaleler Malta ve Sicilya’ya yakın konumları nedeniyle Akdenizde harekat icra edecek donanmalar için üs bölgeleri olarak önem taşıyorlardı.

    Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1534 yılında Tunus’u ele geçirdi ve İspanya’ya hizmet eden yerel yönetici Mula Hasan’ı uzaklaştırdı. Barbaros’un Tunus’u alması ve burada bir üs teşkil etmesi Habsburg İmparatorluğu için büyük bir tehdit oluşturuyordu. İmparator V. Charles (Carlos) büyük bir donanma ile Tunus’u geri almak üzere saldırdı. 74 kadırga, 300 yelkenli ve 30,000 askerin katıldığı Habsburg seferinin maliyeti 1,000,000 düka altınını buluyordu ve bu maliyet Amerika’dan gelen İnka altınları ile karşılanıyordu.

    Fethinden bir yıl sonra kaybedildi Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Türk donanmasının İspanyol buyruğundaki yerel yönetici Mula Hasan’dan 1534’te ele geçirdiği La Goulette limanındaki kale, bir yıl sonra Osmanlıları mağlup eden V. Charles tarafından fethedilecekti.

    1535’de V. Charles komutasındaki donanma La Goulette limanında Osmanlı donanmasını büyük bir yenilgiye uğrattı. Tunus şehrinde 30,000 kişi katledildi, Barbaros Hayrettin Paşa birkaç bin denizcisi ile Cezayir’e çekildi. V. Charles, zaferini Roma’da büyük bir zafer töreni düzenleyerek kutladı. Üç yıl sonraki Preveze’deki Türk zaferine kadar, İspanya Akdeniz’de bir adım öne çıkmıştı.

    1560 yılında Tunus’daki Cerbe adası bir başka Türk zaferine sahne olacaktı. Piyale Paşa ve Turgut Reis komutasındaki Osmanlı donanması burada üslenen İspanyol donanmasını ani bir baskınla çok ağır bir yenilgiye uğrattı. Kılıç Ali Paşa ve Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ve ordusu 1574 senesinde Tunus’u bütün limanları ve kaleleriyle ele geçirdi. Bundan sonra Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyeti büyük ölçüde yerleşmiş oldu.

    16. yüzyılın bu büyük mücadelelerinin izleri bugün Tunus’ta hala görülebiliyor. La Goulette’teki kale, Mahdia’daki Burj El Kebir kalesi, Cerbe’deki Türkler Camisi veya Hammamet kalesi Akdeniz’in bu son emperyal çağının sessiz tanıkları olarak bize o zamanları ve insanları hatırlatıyorlar.

    Türk Camii Cerbe adasının Türklerin eline geçtiği süre içerisinde yaptırıldığı düşünülen Türk Camii, Tunus’un önemli kültür varlıkları arasında yer alıyor.
  • Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Mexico kentinde Chapultepec semti ve Çapul Tepe araştırmaları

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Bey, Türkiye büyükelçiliğini başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açmış ve “Mayatepek” soyadını almıştı. Türklerin ve Türkçenin Orta Amerika’daki izlerini, “Kayıp Mu Kıtası” teorileriyle ilişkilendirmişti. 

    Osmanlı Devleti Meksika ile 1865’te diplomatik ilişki kurmuştu. Genç Türkiye Cumhuriyeti de iki ülke arasında 1928 yılında bir dostluk antlaşması imzaladı. 1935’e kadar Türkiye’nin Meksika’da daimi bir temsilciliği yoktu. Washington büyükelçimiz, Meksika ile ilişkilerden de sorumluydu. Washington DC’ye tayin olan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün 1934’te Meksika’yı ziyaret etti ve raporunda şöyle yazdı: 

    “… Teşrifat Müdür-i Umumisi ile Reisicumhur sarayına giderken bu sarayın ne semtte olduğunu sual ettim. ‘Çapul Tepe’dir dedi. Tepenin manasını sordum, ‘yüksek bir mahaldir’ dedi. Tebessüm ettim, neden dolayı tebessüm ettiğimi sual etti. ‘Reis-i cumhurunuz bir Türk mahallesinde oturmaktadır’ dedim ve Türkiye’de ve Çin’e kadar Türklerle meskûn olan büyük kıtada aynı isimli birçok yerler mevcut olduğunu ve kendimin de İstanbul’da böyle tepe ismini taşıyan bir yerde doğmuş olduğumu naklettim”. 

    “Türkçe” kelimeler 

    Tahsin Bey, 1932’de Texas yerlilerinin dilinde bulduğu “Türkçe” kelimeleri Atatürk’e göndermişti. 

    Türkiye Cumhuriyeti’nin Meksika’ya atadığı ilk daimi elçi olan Tahsin Mayatepek, Türk Dil Kurumu’na 1945 yılında sunduğu raporda kendisini Meksika’ya götüren merakının kökenlerini şöyle anlatıyordu: 

    “1926 yılında Yunanistan’da Korfu adasında Konsolos bulunduğum esnada Fransız müverrih ve seyyahlarından Jervais De Courtelmont’un Civilisation adlı üç ciltlik eserinde Meksika’da bir berzahın adı olan Tehuan Tepek sözünün “Yılanlar Tepesi” anlamında olduğunu mümaileyhin yaptığı tercümeden anlamaklığım üzerine bu TEPEK sözünün bizim tepe sözümüzün aynı olabilmesi ihtimalini kuvvetle göz önüne getirerek, bu sözün manasını anlamak için Fransa’dan getirttiğim Maya lugatini tetkik ettim. Maya sözlüğünü baştan sonuna kadar gözden geçirmekliğim üzerine bu dilde bulduğum yüzden ziyade Türkçe sözleri 1932 yılında Trieste Konsolosluğunu ifa ettiğim esnada mezkur şehirden Ebedi Şefimiz Atatürk’e göndermiştim.

    Türkçe coğrafi isimlerin de Amerika’da mevcut bulunduğuna muttali olduktan sonra rahmetli Atamızın alakaları büsbütün artmış ve bu sözlerin mevcudiyetinden istidlalen, Amerika’da bilhassa Meksika’daki yerli kavimlerin örf ve adetleri ve tarihlerinde bizleri alakadar edecek izler bulunabileceğini derpiş etmeleri neticesinde müşarünileyhin emir ve tensipleriyle, bu meseleleri tamik etmek üzere Meksiko maslahatgüzarlığına tayin olunarak Ankara’dan hareket ve 30 Mart 1935 tarihinde Meksiko’ya muvasalatla siyasi vazifemden başka tetkikat işlerimle meşgul olmaya başlamıştım”.

    Atatürk Chapultepec’te Chapultepec’ten bir görünüm (üstte). Buradaki kale, saray ve diğer binalar bugün müze. Chapultepec sırtlarına 2003’te bir de Atatürk heykeli dikildi (altta).

    ‘Türk kökeni’ tezi

    Soyadı kanunu çıktıktan hemen sonra Meksika’ya giden Tahsin Bey, kendine “Mayatepek” soyadını aldı. Türkiye elçiliğini, başkanın sarayının da bulunduğu Mexico şehrinin gözde muhiti Chapultepec’de açtı. Hemen dil araştırmalarına girişti ve Amerika kıtasının yerli dilleri ile Türkçe arasındaki benzer sözcükler ve coğrafi isimleri buldu. Bulgularını Atatürk’e raporlar halinde göndermeye başladı. Bu sırada ABD’de yaşayan İngiliz yazar James Churchward’ın yazdığı “Kayıp Mu Kıtası” ile ilgili kitaplar ile tanıştı. Bunlardan çok etkilendiği raporlarından anlaşılıyor. Türklerin kökeninin bu kayıp kıtadan geldiği tezini o kadar heyecanla savundu ki, bu kitapların kopyaları Ankara’ya getirtildi, tercüme edildi ve Atatürk tarafından okundu. 

    Tahsin Bey, zaman zaman din konularındaki tartışmaları da alevlendiren ve bazılarının kayıp olduğu iddia edilen raporlarını başta direkt cumhurbaşkanına gönderiyordu. Bir süre sonra Atatürk, Tahsin Bey ile arasına mesafe koydu, raporlarını Türk Dil Kurumu’na göndermesini istedi. Atatürk’ün Churchward’ın kitaplarını “bilimdışı” bulduğunu, Tahsin Mayatepek’in sonraki raporlarının da, bu kitapların tezlerine dayanması nedeniyle ilk baştaki çalışmaları gibi rağbet görmediğini anlıyoruz. Mayatepek 1938’de Türkiye’ye geri çağırıldı ve 1947’ye kadar Meksika’ya daimi bir elçi gönderilmedi.

    Tahsin Bey’in Mexico elçiliği, genç cumhuriyetin dil ve tarih araştırmalarına duyduğu merakın bir simgesi gibiydi. Talihsizliği, 1930’ların dünyası için bile fantastik sayılabilecek kitaplara kendini fazla kaptırması, devlet başkanına bu kitaplara dayanan tezler önermesiydi. Atatürk’ün bilimsel kafası “bilimdışı” tezlere çok tahammül etmedi. Tahsin Bey’in 1945’de yazdığı raporda hatasını anladığı, Orta Amerika’da iken yaptığı dil ve sözcük taraması faaliyetlerini öne çıkardığı görülüyor. 

    Chapultepec, bugün de Mexico şehrinin en güzel mekanı. Tepedeki kale, saray ve diğer binalar müzeye çevrilmiş durumda. Burada bulunan kocaman park ve göller, bu büyük şehrin nefes almasını sağlıyor. Büyükelçiliklerin de bulunduğu Chapultepec sırtlarına, 2003’te Atatürk’ün güzel bir bronz heykeli dikildi. 

  • Kahraman askerlerin unutulmaz anısına…

    Çanakkale muharebelerinin ünlü 19. Tümen askerleri, yaklaşık bir sene sonra (1916) Ruslara karşı Galiçya cephesine gönderildi. Burada da 20. Tümen’le birlikte büyük fedakarlıklara imza attılar. Bugün Krakow’da yatan şehitlerimizin üzerinden bayrağı eksik etmeyelim.

    Aralarında Çanakka­le’nin kahramanları vardı. 1915 Nisan’ında Albay Mustafa Kemal’in Geli­bolu’da komuta ettiği 19. Tü­men’in askerleri, ünlü 57. Alay ile birlikte şimdi trenle Avru­pa’nın ortasına doğru gidiyor­lardı. 19. ve 20. Tümen’den oluşan 15. Türk Kolordusu, Albay Yakup Şevki (Subaşı) Bey’in komutasındaki 33.000 asker ile birlikte, Büyük Sa­vaş’taki müttefikimiz Alman­ya ve Avusturya-Macaristan ordularının yanında Rusya’ya karşı savaşmaya gidiyordu. 1916 senesinin Temmuz ayıy­dı, gittikleri yere de Galiçya deniyordu…

    15. Türk Kolordusu, bugün­kü Ukrayna’nın Lviv şehrinin 40-50 kilometre güneydoğu­sundaki Zlota Liba ve Zbruç nehirleri arasındaki bölgeye yerleştirildi ve hemen muha­rebelere girdi. Kendilerinden çok daha fazla insan ve ateş gücüne sahip Rus birlikleri karşısında cesur ve fedakarca savaştılar. Üzerlerine binler­ce top mermisi yağdı, zehir­li gaz kullanıldı. Herşeye rağ­men cephelerini korudular, görevlerini yaptılar. 1917 Ey­lül’ünde, Cevat (Çobanlı) Paşa komutasında Suriye ve Filis­tin cephelerine sevk edilmek üzere Avrupa’dan ayrılırlar­ken, arkalarında 12.000 şehit, 6.000 yaralı, esir ve kayıp bıra­kıyorlardı.

    Krakow’un tarihî mezarlığı Mezarlıkta Avusturya- Macaristan askerlerinin yanında 1916-1917’de cephe gerisindeki hastanelerde ölen Türk askerleri de yatıyor.

    1. Dünya Savaşı’nın Avru­pa Doğu Cephesi’nin güney bölümü olan Galiçya’da, Türk askerlerinin savaştığı bölge bugün Ukrayna sınırları içe­risinde bulunuyor. Burada 1. Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar kalabilmiş pek çok harp anıtı bulunuyor. Harp sırasın­da binlerce yaralı askerimiz cephe gerisi şehirlerindeki hastanelere sevkedilmişti. Bu şehirlerden biri de o dönemde Avusturya-Macaristan İmpa­ratorluğu’na bağlı olan Kra­kow’du. Bugün Polonya’nın en güzel şehirlerinden birisi olan Krakow’da 1. Dünya Savaşı’nın hatırasını yaşatan bir Türk şe­hitliği bulunuyor.

    Krakow’un büyük tarihî öneme sahip olan mezarlı­ğınınBatı köşesinde, savaşta ölen çoğu Polonya asıllı Avus­turya-Macaristan askerleri için büyük bir anıt ve mezarlar bulunuyor. Bu anıtın hemen yanında bulunan siyah bir me­zarın üzerinde ise Türk bayra­ğı dikkati çekiyor. Bu sembolik mezar, 1916 ve 1917 senelerin­de Krakow’daki hastanelerde ölen ve bu mezarlığa gömülen Türk askerleri anısına 1997’de yapılmış. Varşova’daki büyü­kelçiliğimiz tarafından zaman zaman burada tören düzenle­niyor. Bu mezarda yatan şehit­lerimize, özellikle üniversite değişim programlarıyla Kra­kow’a giden Türk öğrencilerin sahip çıkması, üzerinden bay­rak rengi çiçekleri eksik etme­mesi gerekiyor.

    Türk askerlerine anıt mezar Galiçya’da şehit olan Türk askerleri anısına 1997 yılında yaptırılan mezarda Varşova büyükelçiliğimiz tarafından törenler düzenleniyor.
  • Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde Türk-İslâm eserleri

    Louvre Müzesi’nde İslâm sanatı tarihi, İslâm devletlerinin tarihine paralel olarak kronolojik bir şekilde sunuluyor. Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ile serginin finalindeki Osmanlı halıları ve muhteşem İznik çinileri koleksiyonu, Türk tarihini aydınlatıyor.

    Dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre 380 bin esere ev sahipliği yapıyor ve yılda 7.5 milyona yakın ziyaretçiyi ağırlıyor. 16. ve 17. yüzyıllarda saray olarak inşa edilen Louv­re, Fransız Devrimi’nden son­ra 1793’te müzeye çevrilmiş. Koleksiyonları arasında re­sim, dekoratif sanatlar, baskı ve çizim, heykel, Mısır, Yakın Doğu, Yunan, Etrüsk ve Roma arkeolojisi bölümleri bulunu­yor. Özellikle Yakın Doğu ve Yunan-Roma arkeolojik eser­leri koleksiyonlarında Ana­dolu’dan gitmiş pek çok eser bulunuyor. Meander Magne­sia’sından ve Assos’dan röl­yefler, Antakya’dan mozaikler, Didim Apollon tapınağının sütun kaideleri gibi Anadolu kökenli pek çok eser ‘’gezgin göz’’lerin dikkatini çekiyor!

    DSC_0216
    Göz kamaştırıcı Louvre’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu, zenginliğiyle göz kamaştırıyor.

    Müzeye en son eklenen bölüm ise İslâm Sanatı ko­leksiyonu. 1893’ten itibaren oluşturulmaya başlanan İs­lâm Eserleri Koleksiyonu, 8. ve 19. yüzyıllar arasındaki dö­nemi ve İspanya’dan Hindis­tan’a kadar uzanan geniş bir bölgeyi içeriyor. 3000 civa­rında eserin sergilendiği İs­lâm Sanatı bölümü için Louv­re Müzesi’nde özel bir mekân ayrılmış. İki İtalyan mimarın tasarladığı çok modern bir ça­tı, iki kata yayılmış 3000 met­rekare alanın üzerini örtüyor. 2008 yılında inşaına başlanan İslâm Sanatı bölümü, 2012’de ziyaretçilere açıldı.

    DSC_0204
    Götürüldü mü hediye mi edildi? 7 ve 19. yüzyıllar arasındaki İslam medeniyeti dönemini yansıtan seramik, cam, minyatür, mimari gibi sanatlardan örneklerin, Eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a verilen raporda (2012) Türkiye’den götürüldüğü belirlenmişti. Fakat Müze yönetimi bunu kabul etmeyerek 1899’da hediye edildiğini belirtti.
    DSC_0237

    Müzede İslâm sanatı ta­rihi, İslâm devletlerinin ta­rihine paralel olarak krono­lojik şekilde sunuluyor. Türk tarihi, Orta Asya’dan figürlü seramikler, İran’dan Selçuklu eserleri ve serginin finalinde­ki Osmanlı halıları ve muh­teşem İznik çinileri koleksi­yonu ile izlenebiliyor. Louv­re’daki Türkiye’den gitme İznik çinileri koleksiyonu­nun zenginliği göz kamaştı­rıyor. Buradaki İznik sergi­sinin Londra’daki Victoria and Albert Museum, British Museum ya da Lisbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden çok daha zengin ve görkemli oldu­ğunu belirtmek gerek.

    Louvre’da İslâm Sanatı bölümü ile aynı mekânda Do­ğu Akdeniz Roma devri eser­leri de sergileniyor. Buradaki Antakya mozaikleri, Uşak’tan mezar stelleri, Akşehir’den bir Artemis heykeli gibi kla­sik eserler, hemen karşıla­rındaki İznik çinileri, Uşak Halıları, İstanbul işi Osman­lı eserleriyle birlikte Anado­lu’nun çağlar boyu süren zen­ginliğini birarada ziyaretçile­re sunuyor.

  • Sakız adasındaki camide Bizans Eserleri Müzesi

    Yunanistan’ın Sakız adasında bulunan Mecidiye Camii, 1848’de Sultan Abdülmecid devrinde yapılmış ve iki yıl sonra bizzat padişah tarafından ziyaret edilmiş. Bugün Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor.

    Anadolu yarımadasının yedi kilometre batısın­da bulunan Sakız adası (Chios), tarihte Ege adaları­nın en zengini olarak bilinir. Tarihî İyonya bölgesine dahil olan bu ada, MÖ 7. yüzyılda Efes, Milet gibi şehirlerle bir­likte İyonya birliğini kurmuş­tur. Tarihî yazgısı, komşusu olduğu Batı Anadolu şehirle­riyle bir olan bu adanın halkı, Pers, Atina, Sparta ve Make­donya güçleri altında yaşa­dıktan sonra, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur.

    Bizans dönemi sonlarına doğru ilk Türk denizcisi Ça­ka Bey, 1090 senesinde yedi seneliğine adaya hakim olur. Bu kısa dönem sonrası adada tekrar Bizans egemenliği, da­ha sonra da Venedik ve Ceno­va hakimiyeti görülür. Sakız adası Kanunî Sultan Süley­man döneminde, 1566’da Pi­yale Paşa tarafından fethedi­lir. Osmanlı-Venedik savaşları sırasında 1694’de elden çıkan ada, 1695’te tekrar ele geçiri­lir. Yunan bağımsızlık isya­nı sırasında, 1820’lerde adada şiddetli çatışmalar yaşanır. Çok sayıda Hıristiyan ve Müs­lüman bu çatışmalarda hayatı­nı kaybeder.

    Osmanlı camiinde Bizans Eserleri Abdülmecid döneminde inşa edilen ve bugün müze olarak kullanılan camide Bizans dönemine ait freskler ve Bizans sonrası mezar taşları sergilenmekte.

    Antik çağdan beri tarımsal üretim zenginliği ile bilinen adanın önemli ihraç madde­leri olan zeytinyağı ve şarabın arasına, Ortaçağ’dan itibaren sakız da (mastik) katılmıştır. Adanın Türkçe ismini veren bu madde, bodur bir ağaçtan elde edilir. 19. yüzyılın orta­larından itibaren, Sakız adası buharlı gemilerle deniz ticaret filosu işletmede öncü olur ve daha da zenginleşir.

    Osmanlı devrinde Sa­kız’daki Türk ve Müslümanlar, adanın merkezi olan Kastro’da kaleiçinde yaşıyorlardı. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrasın­da, modernleşmeye çalışan Osmanlı Devleti’nde Müslü­manların kaleiçinden şehrin genişlemeye başlayan modern mahallelerine taşınmalarını teşvik için Sultan Abdülme­cid döneminde Sakız merke­zinde bir cami inşa edildi. Dr. Şefaattin Deniz’in araştırma­sına göre, Sultan Abdülme­cid Han’ın irâde-i seniyyesi ve onun vakıf kaynaklarıyla in­şa edilmiş olmasından dolayı, Sakız Adası İskelebaşı’ndaki bu camiye Mecidiye Camii adı verildi. 1847’de inşaına başla­nan cami, 1848 sonbaharın­da bitirildi. Mimarı, mühen­dis Osman Tevfik Efendi’y­di. Kubbesi ve bir minaresi olan cami, 19. yüzyıl Osman­lı mimari stilini yansıtmak­taydı. Avlusundaki çeşmesi ve muvakkithanesi bugün de ayaktadır. Camiye vakıf geliri getirmesi için 11 adet dükkan inşa edilmiş, minare ve çeşme alemleri Istanbul Ortaköy Me­cidiye Camii’nin de alemleri­ni yapan dökmecibaşı İbrahim Ağa tarafından yapılmıştır.

    Mecidiye Camii 1847’de inşasına başlanan ve bir yılda tamamlanan caminin mimarı mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Cami, kubbesi ve minaresiyle 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilininin başlıca örneklerinden biri.

    Sakız Mecidiye Camii’nin en ilginç tarihsel özelliği, ese­re ismini veren sultanın bu­raya yaptığı ziyarettir. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası Ege adalarında Osmanlı ege­menliğini vurgulamak için Ta­if vapuru ile Ege ve Akdeniz gezisine çıkan Sultan Abdül­mecid, 18 Haziran 1850, Salı akşamı Sakız adasına gelmiş, üç gece adada kalmış ve Cuma namazını adını taşıyan camide kıldıktan sonra adadan ayrıla­rak Çeşme’ye geçmiştir.

    Balkan Harbi sırasında 1912’de Yunan hakimiyetine geçen Sakız’da, Müslümanla­rın 1924 mübadelesi ile Ana­dolu’ya göç etmeleri sonucu bugün Müslüman nüfus ya­şamasa da, ada yaz aylarında Türk turistlerin akınına uğru­yor. 1927’de Yunanistan tara­fından tarihî eser olarak tescil edilen Sakız Mecidiye Camii, bugün şehrin ticari merkezin­de yoğun yapılaşma arasında seçilebiliyor. Cami, Yunanis­tan Kültür ve Turizm Bakan­lığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor. Bizans freskleri yanında “Bİ­zans sonrası” döneme ait mezartaşları da burada sergile­niyor!

  • Viyana’daki Efes: Verdiyse, sultan verdi!

    1896’da padişah II. Abdülhamid’in iradesiyle Avusturya- Macaristan’a verilen Efes kentine ait muhteşem buluntular, bugün Viyana’daki Neue Burg binasında sergileniyor.

    Sultan II. Abdülhamid’in ikinci katibi A. İzret, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in İstanbul’daki büyükelçisine 24 Ağustos 1896’da yazdığı mek­tupta şöyle diyordu:

    “Ekselanslarına… Majes­teleri Sultan’ın, Majesteleri Avusturya-Macaristan İm­paratoru’nu memnun etmek istediğini ve ekselanslarının Efes’teki değerli buluntular­dan istediğini seçebileceğine karar verdiğini bildirmekten onur duymaktayım. Majeste­lerinin bahşetmek istediği bu izin bir süreyle sınırlı olmakla birlikte, gerektiği ölçüde uza­tılabilecektir”.

    Tarihi eski tunç çağına kadar giden Efes antik yer­leşimi, özellikle Roma impa­ratorluk çağında dünyanın en büyük kentlerinden birisi haline gelmişti. Romalıların “Asia Eyaleti” adını verdik­leri Anadolu’nun başkenti ve zengin liman şehriydi. Ayrıca sahip olduğu Artemis tapına­ğı, bu şehri Akdeniz dünyası­nın önemli bir inanç merkezi yapıyordu.

    Neue Burg binası: ‘Güzel Sanatlar Müzesi’ Yarım daire biçiminde gövdeye ve ortada sekizgen kubbeye sahip bina, Avusturya’daki en büyük sanat müzesi. “Güzel Sanatlar Müzesi” adıyla da bilinen merkez, en büyük Efes koleksiyonuna da evsahipliği yapıyor.

    Efes, birinci yüzyıldan iti­baren Hıristiyanlık dininin yayılmasında da çok önem­li bir rol oynadı. Bu muazzam antik şehir, 5. yüzyıldan itiba­ren Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonların limanını tamamen doldurması sonucu önemini yitirdi ve terkedildi; halkı bugünkü Selçuk (Ayasu­luk) şehrine taşındı. Terkedil­mişlik, depremler, alüvyon bi­rikimi ve yapı malzemelerinin devşirilmesi gibi nedenlerle yokolan Efes’ten kalanlar, son­raki 1400 yılda toprak altına gömülü kaldı.

    Hem antik dönem hem de Hıristiyanlık tarihi açısın­dan büyük önem taşıyan Efes yerleşimini, ilk olarak 1863’te İngilizler kazmaya başladılar. Artemis tapınağında yaptık­ları kazılardan çıkarılan eser­ler bugün British Museum’da sergileniyor. Avusturyalılar ise 1895’de başladıkları ka­zılardan buldukları eserleri 1896’da aldıkları izinle Viya­na’ya götürmeye başladılar. 1896 ile 1906 arasında yedi ayrı kazı döneminde bulduk­ları eserleri Avusturya’ya ta­şıdılar.

    Efes’ten Viyana’ya Efes Müzesi (en üstte), silah ve zırh koleksiyonu ve eski müzik enstrümanları koleksiyonu ile birlikte 1978’den bu yana Neue Burg’da bulunuyor. Efes Müzesi’nin bir parçası olan bronz Apoksiomenos Heykeli (üstte).

    Viyana’daki değişik mü­zeler ve mekanlarda sergile­nen Efes eserleri koleksiyo­nu, 1978’de Hofburg Sarayı’nın bir eki olan Neue Burg binası içinde kendine ait bir meka­na taşındı. Kunsthistorisches Museum’a bağlı olan Ephesos Museum, bugün Viyana’daki sanat müzeleri arasında antik çağa dair önemli bir müze.

    Müzedeki eserlerin en önemlisini Part Anıtı oluştu­ruyor. Efes şehrinde 170 yılın­da imparator Lucius Verus şe­refine yapılan bu anıtın orina­linin 70 metre olduğu tahmin ediliyor. Kazılardan çıkan bu anıta ait muhteşem mermer rölyeflerin 45 metrelik bir kıs­mı Viyana Efes Müzesi’nde, küçük bir kısmı da Selçuk’ta­ki Efes Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Efes’de 1970’ler­de ayağa kaldırılan Celcus kü­tüphanesinde kopyaları bulu­nan heykellerin orijinalleri de pekçok heykel, büst ve mimari parça ile birlikte Viyana’daki bu müzede bulunuyor.

    Efes kazıları, dünya sa­vaşları dönemi hariç, yüzyı­lı aşkın bir süredir Avusturya Arkeoloji Enstitüsü tarafın­dan yürütülüyordu. 2016’da Türkiye-Avusturya siyasi ilişkilerinde yaşanan gerilim sonrası, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün kazı izinleri ip­tal edildi.

  • Dresden şehrindeki Türk-Osmanlı mirası

    Dresden şehrindeki Türk-Osmanlı mirası

    Eşşiz ve görkemli mücevherli kılıçlar, hançerler, kalkanlar, ok ve yaylar, çadırlar, eyerler ve at koşumları, sancaklar, tuğlar, günlük hayata dair objeler ve tekstil örnekleri… 16., 17. ve 18. yüzyıla ait eserler, Türkiye dışındaki bu en büyük Osmanlı eserleri koleksiyonunda.

    Almanya’nın doğusun daki Saksonya Eyale ti’nin başkenti Dresden, Elbe Nehri’nin iki yanında yeralan tarihî binaları ile Avrupa’nın önemli kültür şehirlerinden birisidir. Ortaçağ’da kurulan kent, Saksonya prenslerinin ve daha sonra krallarının saraylarını inşa ettirdiği zengin bir başkent olmuş.

    Kent, mimari mirasının ciddi bir bölümünü 2. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru 1945 Şubat’ında gerçekleşen İngiliz ve Amerikan bombardımanı sonucu kaybetmiş. Savaştan sonra Sovyet işgali gelmiş. Soğuk Savaş döneminde Doğu Almanya’nın bir parçası olan Dresden şehri, Almanya’ların birleşmesi sonrasında mimari ve kültürel mirasına sahip çıkmış ve şehrin tarihî dokusunun restorasyonları hız kazanmış.

    Dresden’deki Kraliyet Sarayı Osmanlı tarihi ve sanatına dair önemli parçaların bulunduğu Türk Odası (Türckische Cammer), Kraliyet Sarayı’ndaki müzenin Cebehane (Rüstkammer) bölümünde sergilenmekte.

    Bir müzeler kenti olan Dresden’de Türkiye tarihi ve sanatına dair çok önemli bir koleksiyon bulunuyor: Türckische Cammer (Türk Odası) olarak adlandırılan bu koleksiyon, Dresden Kraliyet Sarayı (Dresdner Residenzschloss) içindeki silah koleksiyonlarını barındıran Cebehane’nin (Rüstkammer) bir bölümünde sergileniyor. Koleksiyonda eşşiz ve görkemli mücevherli Osmanlı kılıçları, hançerler, kalkanlar, ok ve yaylar, çadırlar, eyerler ve at koşumları, sancaklar, tuğlar, günlük hayata dair objeler ve Osmanlı tekstil örnekleri bulunuyor. Bunların büyük bölümü 16. , 17. ve 18. yüzyıllara tarihleniyor.

    16. yüzyılda Saksonya prensleri tarafından toplanmaya başlanan Osmanlı ve Doğu askeri eserleri, çoğunlukla İtalyan şehir devletlerinin hediyesi olarak Dresden sarayına gelmiş. Saksonya prensleri, 17. yüzyıl sonunda Habsburg imparatorlarının müttefiki olarak Avusturya Osmanlı savaşlarında etkin rol oynamışlar. 1683 Viyana Kuşatması’na karşı şehre desteğe gelen Polonya Kralı Jan Sobieski’nin ordusuna 10.000 asker ile katılmışlar. Koleksiyon, 17. ve 18. yüzyıllarda ganimet ve satınalma yöntemleri ile büyümüş. Bunda, süregelen savaşların yanı sıra, 18. yüzyılda Avrupa’da başlayan Türk modasının da etkisi olmuş. Törenlerde, kutlamalarda Türk kostümleri ve eserleri ile geçitler ve gösteriler yapmak yaygınlaşmış ve prestij unsuru olmuş.

    Türk Odası’ndaki nadide eserler 16. yüzyılda Saksonya prensleri tarafından toplanmaya başlayan, 17. ve 18. yüzyıllarda daha da büyüyen 600 eserlik koleksiyon, Türkiye dışındaki en büyük ve eşsiz Osmanlı eserlerini bir araya getiriyor.

    17. yüzyıldan beri bağımsız envanteri tutulan bu koleksiyon çağlar içinde Dresden’deki değişik saray ve mekanlarda korunmuş ve sergilenmiş. Koleksiyonun büyük bir kısmı 2. Dünya Savaşı sonrasında Kızılordu tarafından Rusya’ya götürülmüş. Eserler 1958’de Sovyetler Birliği’nden Doğu Almanya’ya iade edilmiş. Eserlerde bu savaş dönemlerinde oluşan hasarların restorasyonu yıllarca sürmüş. Bir yandan da değişik yerlere dağılan eserler Dresden’de toplanmaya başlanmış. Doğu Almanya’nın Batı ile birleşmesi sonrası çalışmalar hız kazanmış.

    Rüstkammer sergileri içinde “Türk Odası” için kendine ait bir mekan yapılması projesi 2010 yılında gerçekleşti. Bu tarihten itibaren 750 metrekarelik mekanda sergilen Osmanlı ve Doğu kökenli bu 600 eserlik koleksiyon, Türkiye dışındaki en büyük ve eşsiz Osmanlı eserleri koleksiyonunu oluşturuyor.

  • Yirmisekiz Çelebi Mehmet: Paris’te bir Osmanlı

    Yirmisekiz Çelebi Mehmet: Paris’te bir Osmanlı

    80 kişilik maiyetiyle 1720’de Paris’e gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, Avrupa’daki gelişmeleri öğrenip, uygulanabilecek yenilikleri Osmanlılara tanıttı. Kıbrıs’ın Gazimağusa şehrinde yatıyor.

    Mezarı Gazimağusa’da

    Yirmisekiz Çelebi Mehmet, Kıbrıs Gazimağusa’da, Gotik kiliseden çevrilmiş Sinanpaşa Camii yanında yatıyor.

    Paris’e 19 Mart 1720 günü giriş yapan ziyaretçiler halkın çok ilgisini çekiyordu: Bir Avrupa başkentine elçi olarak atanan ilk Osmanlı temsilcisi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, oğlu Yirmisekizzade Mehmed Said (o da ileride elçi, vali ve sadrazam olacaktır) ve 80 kişi kadar maiyeti, bir yıla yakın sürecek Paris ikametlerine başlıyorlardı. “Osmanlı gördükleri olmadığından aceb ne asıl ademlerdir deyu görmeye talip” Fransız halkı kadın-erkek, çoluk-çocuk heyecanla sokakları doldurmuşlardı.

    Çelebi Mehmet’in görevi, hem Avrupa karşısında yeni bir siyasi pozisyon alma gereğini duyan Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefik ihtiyacını gidermek hem de bilim, eğitim, askerlik ve kültür alanlarında Avrupa’daki gelişmelerini öğrenip, uygulanabilecek olan yenilikleri Osmanlılar’a tanıtmaktı. Türkiye’de matbaanın kuruluşu ve Lale Devri’nin estetik kimliğini oluşturan Osmanlı Barok mimarisi, bu önemli elçilik görevinin tarihimizdeki yansımalarıdır.

    Çelebi Mehmet’in yazdığı Sefaretname, hem bir resmî rapor hem de renkli bir seyahatname olarak tarihimiz ve edebiyatımızda önemli bir yer tutar. Paris’te etkileyici kaftanı ve sarığı ile temsil görevini yapan bu nazik ve kültürlü Osmanlının, kadınların ilgisini çekmesi de çok doğaldı. Kendisi de Fransız kadınlarını ilgiyle izliyordu:

    “Fransa memleketlerinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmağla istedikleri ne ise işlerler ve murad ettikleri yere giderler. En ala beyzade, en düşkününe haddinden ziyade riayet ve hürmet ederler. Avratların sözü geçer hatta Fransa avratların cennetidir, zira hiç zahmet ve meşakkatleri yoktur”.

    Edirne’de 1660’ların sonlarında doğan Çelebi Mehmet Efendi, bir yeniçeri olan Gürcü Süleyman Ağa’nın oğluydu. Kendisi de yeniçeri ocağında yetişmiş, bağlı olduğu 28. ortanın numarasını lakap olarak benimsemiş, önce yeniçeri teşkilatında daha sonra da maliye teşkilatında yükselmiş, darphane nazırlığı ve defterdarlık görevlerinde bulunmuştu. Sultan III. Ahmet tarafından çocuk yaştaki Fransa kralı XV. Louis’ye elçi olarak gönderildi. Paris görevi sonrası Mısır’a da görevlendirilen Çelebi Mehmet, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın güvendiği bir memurdu. Dolayısıyla Lale Devri’ne son veren gerici Patrona Halil ayaklanması sonrası Kıbrıs’a sürüldü.

    Osmanlı Barok çağının ve modernleşmesinin öncü ismi Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 1732’de bugünkü Gazimağusa şehrinde öldü ve defnedildi. Paris’te bulunduğu zaman “eski ve büyük Notre Dame kilisesi”ni görmüştü. Avrupa Gotik mimarisini beğenmiş miydi bilinmez ama, mezarının hemen yanında bulunduğu bina, 14. yüzyılda inşa edilmiş Gotik Aziz Petrus ve Paulus Kilisesidir. 1571 Osmanlı fethinden sonra Sinanpaşa Camisi olmuş, Kıbrıs’taki İngiliz yönetimi zamanında tahıl deposu olarak kullanılmış. Bu bakımdan bina halk arasında “Buğday Camii” olarak adlandırılıyor.

  • İstanbul’un kapısı İtalya’da açılıyor…

    İstanbul’un kapısı İtalya’da açılıyor…

    İtalya’nın Napoli kenti yakınlarındaki Amalfi kasabasında bulunan katedral, Haçlıların 1204 yağmasında Bizans İstanbul’undan götürdüğü kutsal eşyaları da barındırıyor. Bizans işi kapı ve Aziz Andreas’ın kemikleri bir zamanlar İstanbul’daydı.

    Seyahat yazılarının romantik cümlelerini okuyan ya da dağ ve deniz arasına sıkışmış bir sahildeki yerleşimin muhteşem fotoğraflarını gören turistler, İtalya’nın bu dünyaca ünlü sahil kasabasına akın akın gelirler. Kuşkusuz bu turist akınında, Amalfi’nin 1920’lerde Avrupa aristokrasisinin popüler bir tatil mekanı olması ve 1960’ların Cinecitta ve Hollywood filmlerine set teşkil etmesi de etkili olmuştur.

    Amalfi yolculuğunu yaz mevsiminde yapanlar, yapış yapış bir sıcağın yanında üç saatte alınabilen virajlı uçurumlu bir dağ yolu, feci bir trafik sıkışıklığı, kütle halinde dar sokakta bir aşağı bir yukarı yürüyen kalabalık ve şişirilmiş turistik fiyatlarla karşılaşır. Sonuç, kaçınılmaz bir hissiyattır: Neden geldim Amalfi’ye?

    #tarih dergisi olarak bizim görevimiz dünyada, bugünkü Türkiye sınırları dışında, Türkiye tarihine dair ne varsa bulup okuyucularımız ile paylaşmak. Bu bir mekan olabilir, bir anı olabilir, bir müze olabilir ve bir obje olabilir… Mesela bir kapı!

    Katedralin İstanbullu kapısı Duomo di Sant’Andrea katedralinin 1057 yılında İstanbul’da yapılan ve Amalfili bir zengin tarafından katedrale hediye edilen gümüş figürlerle süslü tunç ana kapısı.

    Napoli’ye karayoluyla 70 km. uzaklıktaki Amalfi, Ortaçağ’da tıpkı Venedik ve Cenova gibi Akdeniz’de ticaret yapan ve deniz gücü olan bir cumhuriyetti. 9. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanan bu cumhuriyet, Suriye, Mısır ve Anadolu ile yaptığı deniz ticareti ile parlamış ve zenginleşmişti.

    Amalfi’nin denizcileri ve askerleri Istanbul’un feci şekilde yıkılıp yağmalandığı 1204’deki IV. Haçlı seferine katıldılar. 1206’da dönüşlerinde, aralarında Hz. İsa’nın Havarisi Aziz Andreas’ın kutsal kemiklerinin de bulunduğu hazineleri Istanbul’dan alıp küçük şehirlerine getirdiler.

    Turistik hazine

    İsa’nın havarisi Aziz Andrea onuruna erken 13. yüzyılda inşa edilen Duoma di Sant’Andrea katedrali, Arap etkileri taşıyan üslubuyla turistlerin ilgi odağı. Dinî yapının bir başka özelliği, iç kriptasında 1204 Latin istilasında İstanbul’dan yağmalanan Aziz Andrea’nın kemikleri ile diğer kutsal hazineleri barındırması.

    Aziz Andreas, Hıristiyan inancına göre Aziz Petrus’un kardeşidir ve Istanbul Patrikhanesi’nin kurucusu olduğuna inanılır. Rusya, Yunanistan, İskoçya gibi pek çok ülkenin de koruyucu azizidir. İnancından dolayı Patras’da idam edilirken, İsa’nınki gibi bir çarmıha gerilmek istemediği için X şeklinde bir çarmıhta can vermiş… Bu Aziz Andreas haçı, ilgili ülkelerin bayrak ve amblemlerinde de görülür.

    Kriptasında Havari Andreas’ın kutsal reliklerine ev sahipliği yapan Amalfi’nin etkileyici Duomo di Sant’Andrea katedrali, 9-11. yüzyıllar arasında inşa edilmiş. Katedralin tunç ana kapısı ise 1057 yılında Istanbul’da yapılmış, Amalfili asil ve zengin bir kişi tarafından katedrale hediye edilmiş. Kapının üzerindeki Bizans yapısı gümüş figürler İsa, Meryem, Petrus ve Andreas’ı tasvir ediyor.