Yazar: Serhan Güngör

  • Gül Baba ve türbesi: En kuzeydeki derviş

    Gül Baba ve türbesi: En kuzeydeki derviş

    16. yüzyılda yaşamış Gül Baba, Merzifonlu bir Bektaşi dervişi. Budapeşte’de yakın zamanda restore edilen türbesi, Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eser.

    Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettikleri Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinden kalan en önemli anıtlardan birisi. Şehrin tarihî Buda (Budin) bölümünde, Mescet sokağında yer alan bu türbe, hem kültürel hem de mimari olarak Osmanlı coğrafyasının en kuzeyinden bugüne kalan bir eserdir. 

    Budapeşte’de bir türbe Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de bulunan Gül Baba Türbesi, bu ülkede 150 yıl süren Türk egemenliğinin en önemli anıtlarından biri.

    Hayatını Evliya Çelebi’den öğrendiğimiz Gül Baba, 16. yüzyılda yaşamış Merzifonlu bir Bektaşi dervişidir. 1526’da Kanunî Sultan Süleyman’ın daveti üzerine Budin seferine katılmış, 1531’de Budin’e gelmiş, 10 yıl burada yaşamış ve 1541’de vefat etmiştir. Yalnız Türkler tarafından değil, Macarlar tarafından da çok sevilen efsanevi bir kişiliktir. İsmini sarığında taşıdığı gülden ya da “kel baba” sözcüğünün dönüşümünden aldığı rivayet edilir.

    1540’larda inşa edilen türbesi, 1686’da Katolik Kilisesi’ne çevrildi. 1885’de türbe olarak restore edilen yapı, 1914, 1963 ve 2005’te de bakım gördü. En son restorasyonu 2018’de TİKA tarafından yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte ziyaretçilere açıldı. 

    Türkiye’nin ilgisi Gül Baba türbesi yapılışından bugüne çok sayıda restorasyon gördü. Son olarak TİKA tarafından restorasyonu yapılan Gül Baba türbesi, yanında inşa edilen bir müze ile birlikte, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törenle geçen Ekim ayında ziyarete açıldı.

    İsmail Tosun Saral’ın 2004 tarihli makalesi, bu küçük ama özel yapıya tarih boyunca yapılmış ziyaretlerin tanıklıklarının bir derlemesini sunar. Evliya Çelebi, Gül Baba’yı şöyLe anmaktadır: “Bizzat Gülbaba da bir çiçekli bahçe içinde  kurşun örtülü bir kubbede gömülüdür. Sandukası yeşil çuha ile örtülü olup, mübarek başlarında Bektaşi tacı bulunur. Etrafı çeşitli Arap harfli kur’an âyetleri ile süslüdür. Hakîrin yazdığım münasip beyit şudur: 

    “Âşık ve sâdıkınım, ettim ziyâret ben gedâ

    Bülbül-i güyâ gibi efgan idem ey Gül Baba”.

  • TBMM’nin mimarı ve ilginç bir tezat

    TBMM’nin mimarı ve ilginç bir tezat

    Nazi zulmünden kaçarak 1938’de Türkiye’ye gelen ve Ankara’ya aralarında Meclis binasının da bulunduğu pek çok çağdaş mimari eser kazandıran Avusturyalı ünlü mimar Clemens Holzmeister, 1954’te anavatanına dönmüştü. 1960’larda Salzburg’da inşa ettiği meşhur Felsenreitschule konser salonunun fuayesinin tavanında yer alan dev resim ise, sanatçının hayat hikayesiyle şaşırtıcı bir çelişki oluşturuyordu. 

    Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentine imzasını atmış en önemli mimar Clemens Holzmeister’dir. Avusturya’da 1886’da doğan mimar, 1913’te Viyana Teknik Üniversitesi mimarlık bölümünden mezun oldu. 1919’da doktor ünvanı aldı ve Inssbruck, Viyana ve Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademilerinde öğretim üyeliği yaptı. Hitler’in iktidara gelmesi üzerine, 1933’de Viyana’ya döndü. 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinin ardından aynı yıl Türkiye’ye göç etti. 

    Holzmeister, cumhuriyetin idealleriyle şekillenen Ankara şehrinin modern kamu yapılarıyla donatılması için 1927’den itibaren Türk hükümetiyle çalışmaya başlamıştı. Yeni cumhuriyetin anıtsal binalarla da çağın çizgisini yakalaması isteniyordu ve Holzmeister da dönemin en başarılı mimarlarından biriydi. 

     Modern tasarım 1938’de Türkiye’ye göç eden Avusturyalı mimar Holzmeister’in Salzburg’da inşa ettiği konser salonu Felsenreitschule’nin mimarî planı. 

    2. Dünya Savaşı sırasında Nazi rejiminden kaçıp Türkiye’ye sığınması özellikle başkent Ankara’da pek çok eser vermesinin önünü açtı: Çankaya Köşkü, Güvenpark Anıtı, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Yargıtay, TC Merkez Bankası, Harp Okulu, Orduevi ve Avusturya Büyükelçiliği binaları hep onun imzasını taşıyor. 

    TBMM’nin önünde Holzmeister (şapkalı), bugün de kullanılmakta olan üçüncü Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının mimarıdır. Bina Holzmeister’in 1954’te ülkesine dönmesinden sonra yardımcısı Ziya Payzın tarafından 1960’ta tamamlandı ve Ocak 1961’de kullanılmaya başlandı. 

    Kuşkusuz en önemli eseri, 1938’de inşaına başlanan, 2. Dünya Savaşı nedeniyle yapımı uzun süren ve ancak 1960’ta hizmete girebilen Türkiye Büyük Millet Meclisi binasıdır. Bu anıtsal yapı, bugün de ulusal parlamento binamız olarak kullanılıyor. 

    Uzun kariyeri boyunca Avusturya, Almanya, İtalya ve Türkiye’de 70’ten fazla binayı tasarlayan ve inşa eden Clemens Holzmeister 1983’te Salzburg’ta öldü. 1990’da anısına Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanı verildi. 

    1954’te Türkiye’den Avusturya’ya dönen Holzmeister, en çok Salzburg şehrinde tasarladığı konser ve tiyatro salonları ile tanınıyor. 1930’larda ünlü tiyatrocu Max Reinhardt’la birlikte çalışmaya başladı ve sahne tasarımları yaptı. Büyük konser salonu Grosses Festspielhaus’u 1955- 1960 arasında inşa etti. 

    Clemens Holzmeister’ın çok ünlü bir eseri de Salzburg’daki Felsenreitschule konser salonudur. 1693’te saray ahırları yanında yazlık binicilik okulu olarak inşa edilen bu kaya oyma yapı, ilk olarak 1926’da Max Reihnardt tarafından Carlo Goldoni’nin “İki Efendinin Uşağı” oyununu sahnelemek için tiyatro olarak kullanıldı. Clemens Holzmeister 1933’te bu mekanın üzerini örterek bir tiyatro binası haline getirdi. 1960’larda yine bu bina üzerine çalışarak bugünkü modern tiyatro ve konser salonunu inşa etti. 1437 seyirci alan bu mekan, 1965’te Salzburg’da çekilen “The Sound of Music-Neşeli Günler” müzikal filminin bazı sahnelerine evsahipliği yaparak dünya çapında da ünlü oldu. 

    ‘Türk kafalarıyla top gibi oynamak’ Felsenreitschule Konser Salonu’nun tavanındaki büyükçe resim, top yerine geçen Türk kafalarıyla oynayan Avusturyalı şövalyeleri gösteriyor. 

    25 Temmuz 2010’da, Felsenreitschule’de Mozart Festivali’nin açılış konserini Borusan Filarmoni Orkestrası piyanist Fazıl Say ile birlikte vermişti. Bu konseri izleme şansına erişmiştim. Beni en çok şaşırtan ise konser salonunun fuayesinin tavanındaki devasa resim olmuştu. Resim, Türklerin kafaları ile bir tür polo oynayan Avusturyalı süvarileri gösteriyordu. Burası eskiden binicilik okulu olduğu için bu resmin yapılmış olduğunu söylediler. 

    Mimarının Nazi zulmünden kaçmak için Türkiye’ye sığındığı, bir Türk orkestrası ve piyanistinin açılış konserini verdiği bu mekanın tepesinde “top yerine geçen Türk kafaları” gerçekten ilginç bir tezat oluşturuyordu! 

  • Mimar Kemalettin ve Filibe gar binası

    Mimar Kemalettin ve Filibe gar binası

    İmparatorluğun son, cumhuriyetin ilk dönemlerindeki en önemli mimarlarımızdan Kemalettin Bey, hem Türkiye ve Balkanlar’daki eserleriyle hem de 20 TL’lik banknotların üzerinde yaşıyor. 

    İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan Rumeli demiryollarının en önemli bölümünü oluşturan İstanbul-Edirne-Filibe-Sofya hattı 1873’te açılmıştı. II. Abdülhamid devrinde, bu hattaki ilk anıtsal gar binasının İstanbul’a yapılmasına karar verildi ve Alman mimar August Jachmund tarafından tasarlanan Sirkeci Garı binası 1890’da hizmete girdi. 

    Jachmund’un öğrencisi Mimar Kemalettin Bey (1870 İstanbul-1927 Ankara), 1891’de birincilikle bitirdiği Hendese-i Mülkiye Mektebi’nde (günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi) Jachmund’un asistanı oldu. 1895’te Almanya’ya gönderildi ve Berlin Teknik Üniversitesi’nde okudu. 1900’de İstanbul’a döndü ve üniversitede ders vermeye başladı. İmparatorluğun son ve cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Birinci Ulusal Mimarlık akımının en önemli temsilcisi oldu. Bugüne kalan ünlü eserleri arasında Tayyare Apartmanı, Ankara Palas, Edirne Karaağaç Garı bulunuyor. Hatırası 20 TL’lik banknotlar üzerinde bulunan resmi ile yaşıyor. 

    Mimar Kemalettin Bey 1908’de Şark Demiryolları Şirketi için gar binaları tasarlama görevi aldı. Tasarımını yaptığı Filibe Garı bugün Bulgaristan’ın bu güzel şehrinde hâlâ ayakta ve işlevsel. Antik çağ, Osmanlı ve modernleşme dönemlerinin eşsiz mimari örneklerini barındıran bu şehre gidenler, mutlaka bu büyük mimarımızın eseri olan gar binasını da ziyaret etmeliler. 

    1914’de bir gün, Filibe Garı’na Sofya’dan gelen trenden, askerî ataşe Yarbay Mustafa Kemal Bey indi. Garda bulunan Türk toplumu temsilcileri tarafından büyük tezahüratla karşılandı ve ikametine ayrılan, günümüzde artık varolmayan Molle Oteli’ne geçti. O günlerde Filibe’deki Türk toplumuyla gerçekleştirilen toplantılardan birinde kendisine yöneltilen eleştiri üzerine, fes ve sarık gibi giysilerin çağdaş dünyada yeri olmadığını anlatmaya çalıştı. Filibe’de o gün ifade ettiği fikirler, 1925’de “kılık-kıyafet devrimi” olarak vücud bulacaktı. 

     Tarihî gar binası  Tasarımını Mimar Kemalettin Bey’in yaptığı Filibe Garı (üstte) bugün Bulgaristan’ın bu güzel şehrinde hâlâ ayakta ve işlevsel. 
  • Côte d’Azur’den Barbaros Hayreddin geçti

    Côte d’Azur’den Barbaros Hayreddin geçti

    Monaco Prensliği’nin hemen yanındaki Eze köyündeki tarihî kale, 1543’te müttefik Fransızlarla birlikte burayı fetheden ve Nice kentinin de büyük bölümünü ele geçiren Barbaros’un izlerini taşıyor.

    Güney Fransa’da, Nice şehrinin doğusunda bu lunan Eze köyü, Côte d’Azur denilen bu bölgenin en güzel tarihî yerleşimlerinden birisi. Monaco Prensliği’nin hemen yanında bulunan bu köy, kıyıdan 427 metre yükseklikte kurulmuş tarihî bir kale ve çevresindeki modern yerleşimden oluşur. Akdeniz’in bu köşesinin Roma İmparatorluğu çağlarında çok önem kazandığını, Eze köyünün hemen yakınında La Turbie’de bugün de kısmen ayakta kalan devasa İmparator Augustus anıtından anlıyoruz. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra çeşitli Ortaçağ prensliklerinin eline geçen bu bölgede Kuzey Afrikalı Müslümanlar da 80 sene hüküm sürmüş.

    Bu kartal yuvası gibi korunaklı ve Akdeniz’e hakim köyün mevcut surlarını 1388’de buraya hakim olan Savoy dükleri yaptırmış. Fransa Kralı 14. Louis 1706’da iç kalenin surlarını yıktırtmış. Eze köyü 1860’ta resmen Fransa’ya katılmış. Friedrich Nietzsche, Walt Disney gibi ünlü kişiler bir dönem bu köyde yaşamışlar. Alfred Hitchcock “Kelepçeli Aşık” filmini 1955’te burada çekmiş. Bugün kale içinde 60, çevresinde 3000 kişinin yaşadığı Eze köyü, dünya turizminin en gözde yerlerinden biri.

    Bu güzel köyün “Gezgin Göz”de yer almasının nedeni ise tarihî surların giriş kapısında bulunan bir plaket: Bu plakette 1543’te V. Charles ve müttefiki Savoy hanedanı ile I. François Kanunî Sultan Süleyman ittifakının savaşı sırasında, bu kale kapısının Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Türk ve Fransız birliklerinin saldırısını durduramadığı yazıyor.

    Kalenin girişinde Barbaros Hayreddin’den bahsedilen plaket.

    Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki 110 parçalık Türk donanması ve 30 bin levent, yanındaki Fransız destek gemileri ile birlikte 6 Ağustos 1543’te Eze köyünün hemen yakınındaki Villefrance Sur Mer koyuna çıkarma yapmışlardı. Bu bölgeyi ele geçirdikten sonra Nice şehrini kuşattılar. Nice’in büyük bölümünü ele geçiren Barbaros, 8 Eylül’de kuşatmayı kaldırdı ve kışı geçirmek için leventleri ile birlikte Toulon’a gitti. Barbaros Hayreddin Paşa, acaba bu güzel köyün tepesine çıkıp, nefes kesen Akdeniz manzarasına baktı mı? Barbaros bugün geri gelse, Akdeniz dünyasında hâlâ tanıyabileceği çok az sayıdaki yerden birisidir bu Eze köyü…

    Eze köyü ve kıyıdan 427 metre yükseklikte kurulmuş tarihî kale.
  • Makedonya’nın batısında Mustafa Kemal’in izinde

    Makedonya’nın batısında Mustafa Kemal’in izinde

    Sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu yer, bugün Arnavutluk sınırına yakın bir dağ köyü. TİKA tarafından inşa edilen iki müze evde, Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.

    Makedonya Cumhuriyeti’nin batısında, Arnavutluk sınırına 8 kilometre mesafede, Stogova Dağı’nın batı yamaçlarında, 1080 metre yükseklikte tarihi bir köy var: Kocacık köyü. Bu köy 20. yüzyılda Avrupa’ya gerçekleşen işçi göçünü saymazsak, Türklerin 14. yüzyıldan beri halen yaşadıkları en batıdaki yerdir. Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçesine bağlı bu güzel küçük köy, bu açıdan tarihî ve coğrafi bir öneme sahiptir.

    Atatürk heykeli

    Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçe merkezindeki Atatürk heykeli 2016 yılında açıldı.

    Köyün başka bir tarihî önemi de, sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu köy olmasıdır. Hafız Ahmet Efendi erişkin bir yaşında Kocacık’tan Selanik’e göç etmiş. Oğlu Ali Rıza Bey, 1841 senesinde Selanik’te doğmuş. 1876’da din tartışması ile başlayıp, Fransız-Alman konsoloslarının öldürülmesi sonrasında bu devletlerin donanmalarının Selanik limanına girmesi ve hükümete baskı yapmaları neticesinde şehirdeki çok sayıda kişinin idamı ile sonuçlanan “Selanik Vakası”na Hafız Ahmet Efendi’nin isminin karıştığını biliyoruz. Bu nedenle yedi yıl Makedonya dağlarında kaçak olarak yaşamış ve lakabı “Firari Ahmet” olarak kalmış.

    En batıdaki Türk yerleşimi Bugün en batıdaki Türk yerleşimi Kocacık Köyü. Stogova Dağı’nın Batı yamaçlarındaki köye 2014’te yaptırılan müze ev.

    Hem Türk dilinin ve kültürünün en batıdaki tarihî yerleşkesi olması hem de Atatürk’ün ailesinin baba tarafının hatıralarını taşıması nedeniyle özel önem verilen Kocacık köyüne 2014’te Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından iki müze ev inşa edildi. Tarihî fotoğraflardan esinlenerek yapılan bu evlerde Kocacık ve Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.

    1896-1899 arasında, Kocacık’ın bağlı olduğu il merkezi Manastır’ın (Bitola) askerî idadisinde okuyan genç Mustafa Kemal, bu köye ve o zaman başka bir aileye satılmış olan dedesinin evine hiç geldi mi bilinmez; ama şimdi ilçe merkezi olan Yukarı Jupa’da bir heykeli bulunuyor. Bu güzel Makedonya dağlarında bugün hâlâ Türk dili konuşuluyor…

  • İlber Ortaylı eşliğinde Lübnan’a tarih gezisi

    İlber Ortaylı eşliğinde Lübnan’a tarih gezisi

    Bazı seyahatler, bazı turlar özeldir. Hele yanınızda İlber Ortaylı gibi bir isim varsa. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu ülkede, hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu. İşte bu benzersiz geziden satırbaşları…

    Geçen ayın başında, tarih meraklısı bir gezgin gru bu ile Prof. İlber Ortaylı hocamızın eşliğinde Lübnan gezisi gerçekleştirdik. SETUR’un düzenlediği bu gezide ben de rehber olarak görev aldım. Bize hem coğrafi hem tarihî hem de kültürel olarak çok yakın olan bu küçük ülkede, Hocamızla birlikte Osmanlı egemenliği altında geçen 400 yılın mirasını ve antik çağlara uzanan uygarlık katmanlarını görme ve öğrenme imkanımız oldu.

    İstanbul’dan Beyrut Refik Hariri Havalimanı’na öğleden sonra uçuşumuz 1 saat 50 dakika sürüyor. Beyrut’a inince havalimanından şehir merkezine geçip, şehirde yürüyüşe başlıyoruz. Hocamız, bize 1967’de ilk defa geldiğinde karşılaştığı çok renkli ve çok zengin Beyrut şehrini, bugünle karşılaştırarak anlatıyor. 1975-1990 arasındaki Lübnan İç Savaşı’nın şehirde yarattığı tahribat bugün hâlâ izlenebiliyor. Yine de Akdeniz dünyasının en renkli topluluğunu oluşturan Lübnanlılar (ülkede resmî olarak tanınan 18 ayrı inanç bulunuyor: Şii, Alevi, Sünni, İsmaili, Maruni, Ortodoks, Melkit, Ermeni, Süryani, Katolik, Dürzi, vs…), girişimcilikleri ve ticari yetenekleriyle ülkelerini külllerinden yeniden yaratmaya çalışıyorlar. Bu çabanın bir sonucu olarak Beyrut şehir merkezi büyük bir proje ile yenilenmiş. Bir dönem “Doğu’nun Paris’i” olarak adlandırılan Beyrut, bu ünvanı geri almak için uğraşıyor.

    Yürüyüşümüze Şehitler Meydanı ile başlıyoruz. Burası 1. Dünya Savaşı’nda Cemal Paşa’nın Beyrut yakınlarında kurduğu mahkeme sonucu Şam’da idam edilen Arap milliyetçilerine adanmış. İlber Hocamız bize, 1. Dünya Savaşında sanıldığı gibi bütün Arapların İtilaf devletleriyle işbirliği yapmadığını, Suriye, Lübnan ve Irak’ta önemli miktarda Arap vatandaşın Osmanlı Devleti’ne sadık kaldığını anlatıyor.

    image-92
    Lübnan Ulusal Müzesi Prof. Dr. İlber Ortaylı Beyrut’taki Lübnan Ulusal Müzesi’nde, ülkenin Antikçağ tarihi üzerine bilgi veriyor.

    Şehitler Meydanı’na hakim konumda bulunan yeni bir cami, Osmanlı mimarisi ile göz alıyor. Lübnan’ın en varlıklı ailelerinden birisi olan Hariri’ler tarafından yaptırılan Muhammed el Emin Camii, aynı zamanda bu aileden başbakan olup, İsrail ve Suriye arasında ezilen ülkesinin dış ve iç dengeleri arasında bu görevi yaparken suikast sonucu öldürülen Refik Hariri’nin de mezarının bulunduğu yer. Ortadoğu’nun bitmek bilmez çatışmaları içerisinde Lübnan’ı yönetmek, ateşten gömlek giymek gibi gerçekten.

    image-93
    Muhammed El Emin Camii Beyrut’ta Hariri ailesinin yaptırdığı Muhammed El Emin Camii. Cami yeni olmasına rağmen, Osmanlı mimarisi örnek alınarak inşa edilmiş.

    Caminin hemen yanındaki etkileyici Maruni (Arap Katolik) kilisesi, ülkenin çok renkliliğini yansıtıyor. Bitişiğindeki antik sütunlar Romalıların “Berytus” şehrinin kalıntıları… 20. yüzyıl başlarındaki halleri örnek alınarak yenilenmiş sokaklar ve Etoile meydanı, bize ülkenin tarihi ve kültüründeki Fransız etkisini hatırlatıyor. Buradaki Art-Deco saat kulesi 1933’de yapılmış. “Büyük Saray” denilen Osmanlı Vilayet binası ise 19. yüzyıl sonundan bütün bu çeşitliliğe bakıyor.

    Beyrut Ulusal Müzesi, içerdiği koleksiyonun eşsizliği yanında, fedakar çalışanlarının buradaki kültür varlıklarını içsavaş sırasındaki koruma çabalarıyla da göz yaşartıyor. Savaşın yıkımı ve müzenin yeniden doğuşu ile ilgili etkileyici bir film girişte izlenebiliyor. Giriş katında bulunan ve milattan önce 10. yüzyıla tarihlenen Biblos Kralı Ahiram lahdi, dünyada Fenike alfabesinin kullanıldığı en eski metni barındırıyor. Alt katta, Osman Hamdi Bey’in Sayda’da (Sidon) yaptığı kazılardan tanıdığımız ve bir kısmı da İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen, MÖ. 6 ve 4. yüzyıllara tarihlenen antropoid (insan biçimli) lahitler bulunuyor. Üst katlarda ise, Fenikelilerin muazzam Akdeniz ticaret zenginliğinin göstergesi olan tunç çağı objeleri sergileniyor.

    Ertesi gün Lübnan dağlarını aşarak Bekaa Vadisi’ne iniyoruz. Hocamız dağların yüksek kesimlerinin, tarihî olarak Dürzilerin yerleştikleri yerler olduğunu anlatıyor. Geçtiğimiz Dürzi köylerinden bize örnekler veriyor. Bir kültürler ve dinler mozaiği olan Bekaa Vadisi’ni gezmeye güneyinden başlıyoruz. Bir Ermeni köyü olan Anjar, güzelliği ve temizliği ile dikkatimizi çekiyor. Hocamız Ermenilerin 1915 tehciri ile Anadolu’dan buraya göç ettirildiklerini söylüyor ve bizi tehcir/soykırım tartışmaları konusunda aydınlatıyor. “Mukalete” diyor, yani karşılıklı katliam…

    image-94
    Baküs Tapınağı Baalbek Baküs Tapınağı, 2. yüzyıla tarihleniyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde.

    Yüz yıl önce yaşanmış olayları anlamaya çalışırken, Şam’a sadece 50 kilometre uzaklıkta bulunduğumuz aklımıza geliyor. Yol boyu gördüğümüz Suriyeli mülteci çadırları perişan halde. Filistinli mültecilere Suriyeliler eklenmiş ve Lübnan, nüfusuna oranla en fazla mülteci barındıran ülke durumunda. Ortadoğu’nun acılarına 100 yıldır yenileri ekleniyor…

    Anjar’daki 8. yüzyıla tarihlenen Emevi Sarayı, İslâm tarihi ve sanatının ilk dönemlerindeki Roma etkisini yansıtıyor. Şam-Halep yolu üzerindeki bu yüksek vadide Halife I. Velid için yapılan bu saray kompleksi, Doğu Romalı mimarlar ve ustalar tarafından inşa edilmiş. Kare planı, surları, bazilika tipli saray yapısı ve anıtsal kapıları ile küçük bir Roma şehrini andırıyor.

    Bekaa Vadisi’nde kuzeye doğru yolumuza devam ediyoruz. Rayak şehri, Beyrut’tan gelen demiryolu, Şam-Hicaz demiryolu ve Halep-Bağdat demiryolu bağlantılarının birleştiği bir kavşak. Osmanlı döneminde yapılan bu demiryolları artık işlemiyor. Rayak tren istasyonu 1. Dünya Savaşı’nın sonunda terkedildiği halde duruyor. Şam’dan gelen dar hat trenleri, burada yüklerini ve yolcularını Halep-Bağdat hattının standart genişlikteki trenlerine boşaltırlarmış. Buradan geçerken İngiliz taarruzu karşısında düzenini bozmadan çekilmeye çalışan 7. Ordu birliklerimizi ve 30 Eylül 1918’de Rayak’a gelerek burada bir savunma hattı kurabilmek için Alman generalleri ile mücadele eden Mustafa Kemal Paşa’yı hatırlıyoruz. O fedakar kuşağın buralarda yaşadıklarını 100 yıl sonra gözümüzde canlandırmaya çalışıyoruz.

    image-95
    Anjar ve Doğu Roma Anjar. 8. yüzyıl Emevi sarayının kalıntıları. Erken İslam döneminde Doğu Romalı mimarların yaptığı muhteşem bir yapı.

    Baalbek Tapınakları, Lübnan’daki en çarpıcı antik çağ eserleri. Günün sonunda buradaki Jupiter ve Baküs Tapınaklarını çok etkileyici bir ışık altında görüyoruz (Bekaa vadisinin kuzeyinde bulunan bu anıtları ve öykülerini dergimizin 51. sayısında yazmıştık).

    Ertesi gün sahil boyunca Beyrut’un kuzeyine ilerleyerek, Trablusşam’a (Tripoli) ulaşıyoruz. Hocamız bize Suriye’nin tarihî limanının burası olduğunu anlatıyor. Bugün ağırlıklı olarak Sünnî Müslümanların yaşadığı bu şehirde önce kalenin yolunu tutuyoruz. Haçlıların yaptırdığı bu Ortaçağ kalesi sonra Memlûkların, daha sonra da Osmanlıların eline geçmiş. Kalede her tarihsel döneme ait unsur yanında bütün bu dönemlerin güzel bir şekilde anlatıldığı bir de küçük müze bulunuyor. Ardından Trablusşam’ın renkli ve cıvıl cıvıl çarşısında Memlûk ve Osmanlı binaları arasında dolaşıyoruz. 17. yüzyıldan kalan Sabun Hanı’nda soluklanıp, satılan binbir renk ve kokudaki sabunlarını görüyoruz. En favorimiz, Lübnan’ın da simgesi olan sedir ağacı kokulu olanlar… Trablusşam şehir meydanını II. Abdülhamit tarafından yaptırılmış olan saat kulesi süslüyor. İmparatorluğun son çeyreğindeki olaylar, üzerine konuştuğumuz ana konuyu oluşturuyor; tabii bunu yaparken 1881’de açılmış meşhur tatlıcı Hallab’ın dükkanındaki künefelerin tadına bakmayı da ihmal etmiyoruz!

    image-96
    Debbani Sarayı Sayda’da 18. yüzyıla tarihlenen Debbani sarayı, Suriye ve Osmanlı mimari etkilerini bir araya getiriyor.

    Günümüz, Lübnan’ın en güzel yerlerinden birisi olan Biblos’ta sonlanıyor. Tunç Çağı’na kadar uzanan bu yerleşim, bugün Ortaçağ kalesinin eteğindeki büyük arkeolojik sit, sevimli bir antik liman, taş sokaklar, cafeler ve dükkanlardan oluşuyor. Bu küçük şehrin Akdenizli karakteri öne çıkıyor. Tunç Çağı’nda buradan doğan alfabe, bütün Akdeniz dünyasına yayılmış. Ziyaretimiz sırasında Biblos’ta bir eski kitap fuarına tesadüf ediyoruz. Adını papirüs yazma kitaptan alan bu antik şehirde sokakta her dilde kitaplar satılmakta. Kitap seçmeye dalıyoruz ama, hiçbirimiz bu konuda Hoca’yla rekabet edemeyeceğimizi görüyoruz.

    Lübnan’da son günümüz Beyrut kordonunun simgesi olan güvercin kayalarını görerek başlıyor. Buradaki kireçtaşı falez oluşumlarının jeolojisi bize Antalya’yı anımsatıyor. Daha sonra Beyrut güneyindeki Sidon (Sayda) şehrine doğru yola çıkıyoruz. Yolda geçtiğimiz Şii bölgelerinde hocamız bize Lübnan Hizbullahının tarihini anlatıyor. Sayda’nın ismini Osman Hamdi Bey’in burada 1887’de yaptığı arkeolojik kazılardan biliyoruz. O zamanlar imparatorluğun bir vilayeti olan Sayda’daki antik kral nekropolünden çıkan, başta İskender Lahdi olmak üzere olağanüstü eserler, başkentte yeni kurulmakta olan Müze-i Humayun’a taşınmıştı. Bugün de bu kurumun devamı olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.

    image-97
    Biblos: Yat limanı! Biblos, Antikçağ’da Fenikelilerin en önemli limanlarından biriydi. Bugün de yat limanı olarak kullanılıyor.

    Sayda şehrinde kıyıda bizi 1228’de yapılmış Haçlı kalesi karşılıyor. Daha sonra 17. yüzyılda yapılmış bir Osmanlı kervansarayı olan Fransız Hanı’nı geziyoruz. Burayı yaptıran Fahreddin, Lübnan’ı Osmanlılar adına yönetmiş, Fransızlarla da etkin bir ticaret ilişkisi kurmuş. Çarşı içindeki yürüyüşümüz sırasında 18. yüzyılda yapılmış Debbani Evi’ni ziyaret ediyoruz. Bu küçük saray, Lübnan’ın mimari tarihinin bir özeti gibi. Suriye, Türk, Avrupa etkilerinin bir arada gözlendiği sevimli bir mekan.

    image-98
    Rayak’ta zaman tüneli Rayak kentindeki tren istasyonu, 1. Dünya Savaşı’ndan beri dokunulmamış bir görüntü veriyor.

    İstanbul’a dönüş yolculuğumuzda, bu küçük ama çok renkli ülkenin zengin tarihine kısa bir süre içinde yaptığımız bu yoğun seyahati hazmetmek için zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.

    İlber Hoca’dan konu ve coğrafyayla ilgili önemli bir alıntıyla bitirelim:

    “16. yüzyılda Osmanlı fatihleri, Arap dünyasını yanyana yaşayan fakat birbirine kapalı dini, etnik cemaatlerden oluşan heterojen bir yığın halinde buldular. Arapların Akdeniz’in uzun uygarlık tarihi içinde oluşan bir birliği vardı, ama aynı tarihin getirdiği kurumsal ayrılıklar daha çok göze çarpıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında bu ayrılıklar bir yandan kanlı çatışmalara dönüştü, buhranlar yarattı; diğer yandan bir kültürel kaynaşma da birlikte doğdu. Bu kültürel kaynaşma Arap ulusçuluğu diye adlandırılmaktadır; ama gerçekte Batı dünyasının kültürünün ve eğitiminin getirdiği yeni değerler etrafında oluşan, yarı batılı-yarı laik yeni bir kurumlaşma söz konusuydu. Bu kurumlaşma, dinî inançların, hukuki ilişkileri, ticaret hayatını, eğitimi, politikayı ve yaşam biçimini derece derece kapsamıştır ve sözü edilen kurumlaşmanın gelişme ve yayılmasına paralel olarak da modern Arap seçkinleri yeni sorunlarla dolu yeni bir Arap dünyasının doğuşuna öncülük etmişlerdir. Kuşkusuz Osmanlı yönetimi de, 16-18. yüzyıllardaki Arap vilayetlerine göre çok değişen yeni bir Arabistan kıtasının yönetimini düzenlemek gibi bir işlevle aynı buhranlı atmosferin içine girmiştir”. (Prof. Dr. İlber Ortaylı, ‘19. Yüzyıl Sonunda Suriye ve Lübnan Üzerinde Bazı Notlar’, Osmanlı Araştırmaları IV, 1984)

    Fotoğraflar: Ömer Lütfi Ersoysal

  • Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!

    Ünlü şair 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarıldıktan sonra Polonya vatandaşlığı için başvurmuş ve 1955’te kabul edilmişti. Nâzım Hikmet’in Varşova arşivlerindeki başvuru ve kabul belgeleri ilk kez günışığına çıkıyor.

    Varşova’da Nâzım Hikmet’in izini sürüyoruz. Onun “Saman Sarısı” adlı şiirine ilham veren Varşova Bristol Oteli akşam ışıl ışıl parlıyor. Şehrin merkezindeki bu seçkin mekan 1901 senesinde açılmış; mucizevi şekilde 2. Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımında ayakta kalabilmiş. Savaş sonrası, Nâzım’ın burada kaldığı yıllarda devletin işlettiği bir otel olarak hizmet vermiş; 1970’lerin sonunda kapanmış. 1993’te restore edildikten sonra tekrar otel olarak hizmete giren bu tarihî bina, 2005 ve 2013’te de restorasyon görmüş. Halen de şehrin hafızasını yaşatan en özel mekanlardan birisi.

    Polonya ulusunun büyük şairi Adam Mickiewicz’in 1855’te Istanbul’da öldüğü ev, bugün bir müze olarak korunuyor. Ne yazık ki, Polonya vatandaşı da olan Türk şairi Nâzım Hikmet adına Varşova’da bir plaket bile bulunmuyor.

    17 Haziran 1951’de Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’teki ölümüne kadar Moskova’da yaşadı; çeşitli ülkelere seyahatler yaptı. Şair Moskova’da yaşamasına rağmen Sovyetler Birliği vatandaşı değildi.

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).

    Nâzım’ın anne tarafından büyük dedesi, Konstanty Borzecki isimli Polonya kökenli bir subaydı. 1826’da Polonya’da doğmuş, Prusya’ya karşı 1848 ayaklanmalarına katılmış, yenilgi sonrasında 1849’da Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmış ve Osmanlı ordusunda yüzbaşı rütbesi ile görev almıştı. 1851’de Müslüman oldu ve Mustafa Celalettin ismini aldı. Kırım Savaşı’na katıldı. Paşa rütbesi ile Karadağ’da savaşırken yaralandı ve 1876’da hayatını kaybetti. 1869’ta yayımlanan Fransızca yazdığı Eski ve Modern Türkler kitabı Türk ulusçuluk düşüncesinin ilk eserlerinden birisi sayılır ve kendisinden sonraki kuşakları etkilemiştir.

    Türk vatandaşlığından çıkarılması sonucu vatansız kalan Nâzım Hikmet, büyük dedesi ile olan aile bağı nedeniyle 1955’te Polonya vatandaşlığına başvurdu. Biz de Varşova’da Nâzım’ın izini devlet arşivlerinde sürmeye karar verdik. Değerli dostlarımız Karol ve Kasia Zbikowski bize yardımcı oldular. Polonya devlet arşivlerine girerek Nâzım Hikmet’in Türkiye’de ilk kez yayımlanan olan Polonya vatandaşlık başvuru belgelerine ulaştılar ve bizim için tercüme ettiler.

    5 Ekim 1955 tarihinde Polonya vatandaşlığına kabul edilen Türk dilinin büyük şairi Nâzım Hikmet Ran, Bakanlar Kurulunun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı oldu!

    Belge 1: Nâzım’ın iltica talebi

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    Nâzım’ın iltica talebi “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na, Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu. Rica olunur. Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım. Nâzım Hikmet Varşova, 28 Eylül 1955” Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    “Polonya Halk Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’na,

    Borzencki Nâzım, Nâzım ve Celile oğlu, Selanik 13 Ekim 1902 doğumlu.

    Rica olunur.

    Türk vatandaşlığından çıkarılmam ve vatansız bir kişi olarak yaşamam nedeniyle lütfen bana Polonya vatandaşlığı veriniz. Aile büyüklerimden birisinin Polonyalı olması nedeniyle bu talebi yapmaktayım.

    Nâzım Hikmet

    Varşova, 28 Eylül 1955″

    Bu mektup Leh dilinde başka bir kişi tarafından elle yazılıp, Nâzım Hikmet tarafından yeşil mürekkep ile imzalanmıştır.

    Belge 2

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Devlet Konseyi’ne Talep, Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir: Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı

    “Devlet Konseyi’ne Talep,

    Borzencki Nâzım’a Polonya vatandaşlığı verilmesi hakkında

    Borzencki Nâzım, 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Polonya vatandaşlığı talep etmektedir. Eserlerini Nâzım Hikmet adıyla yayımlayan seçkin şair, aile büyüklerinden birisinin Polonyalı olduğunu beyan etmektedir. Borzencki Nâzım bugün vatansız bir kişidir ve Türk vatandaşlığından çıkartılmıştır. Devlet Konseyi ofisi, konseyden aşağıdaki kararı oylamasını talep etmektedir:

    Polonya vatandaşlığı hakkındaki 8 Ocak 1951 tarihli yasanın 10. ve 13. maddelerine istinaden Devlet Konseyi 13 Ekim 1902 Selanik doğumlu, Hikmet ve Celile oğlu Borzencki Nâzım ‘a Polonya vatandaşlığı verir.

    Varşova 3 Ekim 1955”

    Belge 3

    Nâzım Hikmet’in Polonya vatandaşlığına başvuru ve kabul belgesi!
    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55 – 5 Ekim 1955 Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    “Polonya Devlet Konseyi Kararı 17/55- 5 Ekim 1955

    Devlet Konseyi’nin vatandaşlık verdiği isimler: 4. Borzecki Nâzım”

    Saman Sarısı

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova’da Biristol Oteli’nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    … “

  • Adı yeni, kendi eski üç asırlık Osmanlı eseri

    Adı yeni, kendi eski üç asırlık Osmanlı eseri

    Anadolu’dan göçen Miletlilerin MÖ 7. yüzyılda kurduğu Panticapeum şehri, 14 asır sonra Hazar Türklerinin egemenliğinde şimdiki ismini almıştı. Bugün Ukrayna sınırları içinde yer alan Kerç şehri, önemli bir Türk-Osmanlı mirasına evsahipliği yapıyor. Yenikale, Osmanlıların 18. yüzyılda Karadeniz’de verdiği güç mücadelesinin hatıralarını günümüze taşıyor.

    Kırım Yarımadası’nın doğusunda Azak Denizi’ne geçit veren boğazın antik çağdaki ismi, İstanbul Boğazı’nın antik adıyla aynıydı: Bosphorus. Bu boğazın batı kıyısında, MÖ 7. yüzyıl sonunda Anadolu’dan giden Miletliler bir koloni şehri kurdular. Panticapeum adındaki bu kent, Orta Asya’dan gelen çok kıymetli malların Akdeniz dünyasına sunulduğu çok önemli bir ticaret merkezi oldu. Burası MÖ 5. yüzyılda Bosphorus Krallığı’nın başkenti oldu. Bu kentin yakınında bulunan ve MÖ 4. yüzyıla tarihlenen Kül Oba kurganından çıkan altın İskit eserleri, bu bölgenin antik çağdaki zenginliğini bize kanıtlar.

    Adı yeni, kendi eski üç asırlık Osmanlı eseri
    III. Ahmed’den kalma Yenikale 1699 – 1706 arasında III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirilmişti.

    MÖ 1. yüzyılda, Anadolu’daki Roma işgaline direnen Pontus Kralı Mithridates yenilgisinden sonra Panticapeum’a kaçtı ve burada canına kıydı. Kentteki bir tepe hâlâ onun ismini taşıyor.

    6. yüzyılda, Doğu Roma İmparatoru Justinianus burada bir kale yaptırdı. 576 yılında Göktürklerle Bizanslılar arasında yine burada bir savaş oldu. 7. yüzyılda bölge Hazar Türklerinin egemenliğine girdi ve boğazın Batı yakasındaki kent, bugün de kullanılan Türkçe kökenli ismini aldı: Kerç (Karşı).

    Ortaçağ’da Slavlar, Moğollar ve Cenovalılar arasında el değiştiren İpek Yolu’nun bu değerli liman şehri, 15. yüzyılda Osmanlıların eline geçti. Kerç şehri Osmanlı çağlarında köle ticareti ile ünlenmişti. Coğrafi keşiflerle birlikte İpek Yolu’nun öneminin azalması, bu şehrin de gerilemesine neden oldu. Kuzeyden Kazakların sürekli saldırılarına maruz kalan şehir, 18. yüzyılda yükselen yeni güç Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki hedeflerinden biri haline gelmişti.

    Adı yeni, kendi eski üç asırlık Osmanlı eseri
    Kerç Boğazı’nın stratejik noktasında Yenikale, Kerç Boğazı’nın dar yerinde, Azak Denizi’ne giriş-çıkışları kontrol eden stratejik bir mevkideydi (üstte). Kerç kenti, adını Türkçedeki “karşı” sözcüğünden alıyor (altta).
    Adı yeni, kendi eski üç asırlık Osmanlı eseri

    Kerç’teki en önemli Osmanlı anıtı, bize 18. yüzyıldaki Karadeniz güç savaşlarının bir hatırasını sunuyor: Yenikale, 1699-1706 yılları arasında Lale devrinin zarif padişahı III. Ahmed tarafından İtalyan mimar Goloppo’ya inşa ettirildi. Kerç Boğazı’nın dar yerinde yükselen yapı, Azak Denizi’ne gidiş gelişleri kontrol eden stratejik bir mevkideydi. Yenikale, 25.000 m²’lik bir alana yayılmıştı, içerisinde cephanelik, su deposu, kışla, hamam ve cami yer alıyordu. Yenikale’de yaklaşık 800 Türk ve 300 Kırım Tatar askeri mevcuttu. Yeraltına döşenen su borusu sayesinde, birkaç kilometre uzakta bulunan bir kaynaktan kaleye su getiriliyordu.

    Rusya 1771 senesinde Kırım’ı işgal etti. Yenikale’deki Türk garnizonu, Rus ordusuna direnmeden Sinop’a çekildi, kale ve Kerç şehri Rusya’nın eline geçti. 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasıyla Kırım Rusya’ya bırakıldı. 1790’da tam bu kalenin önünde Osmanlı ve Rus donanmaları bir savaşa tutuştu. Yenikale Deniz Muharebesi’nde Ruslar üstün gelen taraf oldu ve Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı egemenlik çabaları son buldu.

    En eski çağlardan beri şiddetli çatışmalara konu, büyük savaşlara şahit olan Kerç şehrinin kaderi, yakın tarihte de değişmedi. Kent 1855’de Kırım Savaşı sırasında İngilizler tarafından bombalandı. İkinci Dünya Savaşı’nın en şiddetli muharebelerinden birisi burada yaşandı. Sovyetler Birliği zamanında Ukrayna’ya verilen Kırım, Rusya tarafından 2014 yılında işgal ve ilhak edildi. 16 Mayıs 2018’de Kerç Boğazı’nın iki yanını birbirine bağlayan karayolu köprüsü Ukrayna ve müttefiklerinin protestolarına rağmen açıldı. Demiryolu köprüsünün inşaatı ise sürüyor.

    Issız ve terk edilmiş Yenikale hisarı, uzaktan bu modern köprünün inşaatını sessizce izliyor. Geceleri ayın altında, Kırımlı ünlü ressam Ayvazovski’ye ilham veren Karadeniz dalgaları kıyısını döverken; 300 sene önce bu kıyıları bekleyen Türk askerlerinin hayaletleri, burçlardaki nöbet yerlerinde dolaşıyor.

  • Baalbek’te bir otel, bir tuğra, bir tarih…

    Baalbek’te bir otel, bir tuğra, bir tarih…

    Antik dönemden bu yana bir dizi yerleşime, tarihî hadiseye ve esere ev sahipliği yapan ünlü Baalbek şehri, yakın geçmişe dair de birçok hatırayı barındırıyor. 1874’te açılan ve aralarında Mustafa Kemal’in de bulunduğu birçok ünlüyü ağırlayan Palmyra Otel’de II. Abdülhamid’in yaptırdığı plaketlerin özel bir yeri var.

    Lübnan’ın başkenti Beyrut’un 85 kilometre kuzeydoğusundaki Baalbek antik şehri, dünya kültür mirasının en önemli anıtlarından birini barındırıyor. Anti-Lübnan Dağları’nın eteklerindeki Bekaa vadisinin zengin toprakları üzerindeki bu yerleşimin tarihi neolitik döneme kadar uzanıyor.

    Bugün görülebilen etkileyici kalıntıların çoğu Roma imparatorluk döneminden kalan tapınaklar. Yanyana inşa edilmiş Jupiter, Venüs ve Baküs tapınaklarının boyutları, mimarisi ve etkileyici süslemeleri bu yerleşimin Antik Çağ’da ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatıyor.

    Roma, Bizans, Arap ve Memlûk egemenliğinde kalan Baalbek, 1517’de Osmanlı egemenliğine girdi ve 1918’e kadar ‘Osmanlı Lübnanı’nın bir parçası olarak kaldı. 18. yüzyıldan itibaren Batılı gezginlerin ziyaret etmeye başladıkları bu antik yerleşim, 19. yüzyılın sonlarına doğru ünlü ziyaretçileri ağırladı. Beyrut limanına gelenler 1895’de açılan Beyrut-Şam demiryolunun Zahle istasyonunda iniyorlar ve at üzerinde Baalbek’e ulaşıyorlardı. 1902’de açılan Rayak-Humus demiryolu Baalbek’e trenle ulaşımı sağladı.

    Şarap tapınağı Baküs’ün Tapınağı’nın inşası, 2. yüzyılın sonları ile 3. yüzyılın başlarında tamamlandı. Roma Heliopolis’inde (bugün Lübnan’ın Baalbek kentinde) bulunan tapınak ismini, Roma şarap tanrısı Baküs’ten almıştı.

    Şehrin antik tapınaklara bakan ilk modern oteli Palmyra Otel, 1874’te İstanbul’lu Rum bir işadamı tarafından açıldı. Zamanının bu en lüks otelinde krallar, devlet başkanları, dünyaca ünlü sanatçılar ağırlandı. 30 Eylül 1918 tarihinde İngiliz taarruzu karşısında direnerek düzenli olarak çekilmeye çalışan Osmanlı 7. Ordusu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Baalbek’e gelerek bu otelde 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile savunma planlarını görüştü.

    Bugün Palmyra Otel’de zaman durmuş sanki. Herşey geçen yüzyıldan kalmış gibi. Bakımsız eski odalar ve eşyalar bir dönemin görkemini, stilini yansıtıyor. Bize oteli gezdiren yaşlı görevli Ahmet Kassab 1954’den beri burada çalışıyormuş. Bütün ömrü bu otelde geçmiş. Görkemli zamanlarına ve içsavaştaki çöküşe tanık olmuş. Herşeye rağmen bu otel hiç kapanmamış.

    Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm, Almanya’nın ‘Osmanlı Ortadoğusu’na açılma planları çerçevesinde Beyrut, Kudüs ve Şam’a 1898’de bir gezi yaptı. Eşi Kraliçe Augusta Victoria ile birlikte 1898’in 10 Kasım günü Baalbek’e geldiler ve Palmyra Otel’de kaldılar. 11 Kasım günü, padişah II. Abdülhamid’in bu ziyaret anısına yaptırdığı mermer plaketlerin Baalbek Baküs Tapınağı’na asılması törenine katıldılar. Biri Almanca, öbürü Türkçe olan plaketlerde Kaiser Wilhelm’in monogramı ve II. Abdülhamid’in tuğrası bulunuyordu ve üzerlerinde şu yazıyordu:

    Hükümdarların hanı Palmyra Otel’de Alman imparatoru II. Wilhelm’den, eşi Kraliçe Augusta Victoria’ya, Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz Ordusu Komutanı Allenby’den, direniş hattını görüşmek için buluşan Ali Fuat ve Mustafa Kemal Paşalara kadar birçok devlet adamı ve subay kaldı.

    “Osmanlıların İmparatoru Sultan II. Abdülhamid’den, asil dostu Alman İmparatoru ve Prusya Kralı II. Wilhelm ve İmparatoriçe Augusta Victoria’ya, karşılıklı sarsılmaz dostlukları ve emperyal majestelerinin Baalbek ziyaretlerinin anısına. 10 Kasım 1898”.

    Aynı yıl 1. Dünya Savaşı bittiğinde burayı ziyaret eden İngiliz Ordusu Komutanı General Allenby, bu plaketlerin tapınak duvarından kaldırılmasını emretti. Mermerlerdeki isimler silindi ve plaketler söküldü. Palmyra Otel’in o zamanki sahibi Michel Alouf, bu plaketleri aldı ve otelinde sakladı. Bunları Almanya’nın Lübnan Büyükelçisi Hans Christian Lankes 1970’lerin başında otelde buldu ve restore edilip tekrar aynı yere takılmalarını sağladı.

    Yükseliş ve düşüş Bugün Palmyra Otel eski şanına ve prestijine sahip değil; otelin odalarında zaman adeta 100 sene önce dondurulmuş gibi.
  • Selanik treninden 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi

    Selanik treninden 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi

    19. yüzyıl sonlarında yapımına başlanan demiryolu hatları, Osmanlı Devleti’nin belki de en önemli modernleşme hamlesiydi. 1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya Manastır istasyonuna gelen Selanik treninden inen çocuk, tahta bavulunu yüklendi ve iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı.

    Modernleşmenin ve sanayi devriminin en büyük simgesi 19. yüzyılda demiryolu idi. Bu “en uzun” yüzyılda, Avrupa devletlerinin emperyalist emellerinin hedefi olan Osmanlı İmparatorluğu, aynı zamanda Avrupa devletleri ile siyasi ve iktisadi bir eklemlenme süreci içinde kıtanın bir parçası olma çabasını güdüyordu. Bu çaba içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nda demiryollarının inşaı, Abdülmecid’ten II. Abdülhamid’e kadar bütün sultanların en önemli projeleri arasında yer alıyordu.

    Demiryolu ülkeyi modern dünyada yeni bir lige taşıyor; tarım ürünlerini limanlara ulaştırarak gelirleri arttırıyor; çokuluslu imparatorluğun eyaletlerini merkeze bağlayarak siyasi bir fayda taşıyor; en önemlisi de ortaçağdan kalma askerî ikmal sistemini değiştirerek modern orduya önemli bir hareketlilik ve güç sağlıyordu.

    Rumeli Demiryolu Manastır istasyonu 1894’te açıldı. Demiryolu, 1870’te başlanan Rumeli Demiryolu hattının bir uzantısıydı ve tamamen askerî gerekçeler içeren inşaı, Osmanlı Devleti için büyük anlam ifade ediyordu.

    Siyasi, iktisadi ve askerî önem taşıyan demiryolları, Hicaz Demiryolları hariç hep yabancı sermaye ile, Avrupa ülkelerine verilen imtiyazlarla inşa edildi ve işletildi. Osmanlı Devleti’nin bu projelerde uğradığı büyük mâli zararlar, rüşvet-yolsuzluk öyküleri ve Avrupa devletlerinin emperyalist güç çatışmaları nedeniyle projelere müdahaleleri, bu konudaki büyük literatürün önemli bir parçasıdır.

    İmparatorluktaki 211 kilometrelik ilk demiryolu, İskenderiye-Kahire arasında 1856 yılında açıldı. Anadolu’da ilk demiryolları, Ege’nin zengin tarımsal ürününü denize ulaştırmayı amaçlayan ve 1866’da açılan İzmir-Kasaba (Turgutlu) hattı ile 1890’da bitirilen İzmir-Aydın hattı oldu. Osmanlıların Avrupa toprakları üzerinde gerçekleştirdikleri ilk demiryolları ise 1860 tarihli Çernavoda (Boğazköy)-Köstence ve 1866 tarihli Rusçuk-Varna hatlarıdır. İstanbul’u Avrupa’ya Viyana üzerinden bağlayacak Rumeli Demiryolu hattının (İstanbul- Edirne – Filibe – Sofya – Niş – Belgrad – Budapeşte – Viyana) inşaına 1870’te başlandı ve bu iş 1888 yılında bitirildi. İlk Orient Express treni 1889’da İstanbul’a ulaştı.

    İmparatorluğun Avrupa topraklarındaki en önemli liman şehri Selanik, bu Rumeli Demiryolu ana hattına iki hat ile bağlandı. Selanik – Üsküp hattı 1873’de açıldı ve 1888’de Niş’e uzatılarak Rumeli ana hattına bağlandı. 1873’de inşa edilen Edirne – Dedeağaç hattı, 1892’de Selanik’e ulaştı ve Selanik – İstanbul Demiryolu adını aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en önemli askerî merkezi olan Manastır (yeni adıyla “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”nin Bitola şehri) ise tamamen askerî gereklilikler ile yapılmış bir demiryolu hattı ile liman şehri Selanik’e 1890’da demiryolu ile bağlandı.

    Manastır/Bitola şehrinde 1894’de inşa edilen tren istasyonu bugün de ayakta duruyor.

    1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya bu istasyona gelen Selanik treninden, 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi. Tahta bavulunu yüklendi ve önündeki iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı. İlk defa yatılı okuyacaktı. Ailesinden de ilk defa ayrılıyordu. Bu tren yolculuğu, ömrü boyunca yaşayacağı sonsuz ayrılıkların ve sayısız tren yolculuklarının da başlangıcı olacaktı…

    Manastır/Bitola Manastır, 1890’da demiryolu hattı ile Selanik’e bağlandı. Manastır, Osmanlıların Balkanlardaki en önemli askerî merkeziydi. Manastır Askerî Yüksekokulu.
    Manastır Tren istasyonu.