1917’nin son ayında Almanya’nın daveti üzerinde çıkılan gezide, Veliaht Vahdettin’e eşlik edenlerden biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı. Atatürk bu resmî ziyarette Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu. Tarihî gezinin bugünkü izlerinin peşinde…
Alsace (Alsas) bölgesi, uçsuz bucaksız bağları, güzel kasabaları, Ortaçağ şatoları ve Avrupa Birliği’nin üç başkentinden biri olan Strasbourg şehri ile Fransa’nın en çok turist çeken bölgelerinden. Dünyanın birçok yerinden her sene 10 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırlayan bölgeye, Türkiye’den de son yıllarda çok sayıda turist gidiyor. Bugün Fransa toprağı olarak gezebildiğimiz, sokaklarında Fransızlarla karşılaştığımız Alsace’ı, bundan 103 yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir Alman toprağı olarak gezmişti.
1917’nin Ekim ayında, Büyük Savaş’ın sona ermesinden 13 ay önce, Alman İmparatoru 2. Wilhelm üçüncü defa Türkiye’ye geldi. Bu ziyareti sırasında, Sultan Mehmet Reşat’ı iade-i ziyarete davet etmiş; ancak sağlık sorunları sebebiyle yolculuğa çıkamayacak durumdaki padişahın yerine Veliaht Vahdettin’in gitmesi uygun görülmüştü.
19 Aralık 1917’de (soldan sağa) Büyükelçi İbrahim Hakkı Paşa, arkasında Veliaht Vahdettin, Naci (Eldeniz) ve Mustafa Kemal Paşa, Bad Kreuznach’da.
15 Aralık 1917 Cumartesi günü Sirkeci Garı’ndan yola çıkan Vahdettin’in yanında, orduyu temsilen bir subay vardı. Bu kişi Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.
Vahdettin ve beraberindeki Osmanlı heyeti, Budapeşte, Viyana ve Münih üzerinden vardığı Bad Kreuznach kasabasındaki Alman genel karargahında 2. Wilhelm, Hindenburg, Ludendorff ve diğer üst düzey komutanlarla biraraya geldi. Türk heyetinin Bad Kreuznach’da konakladığı Parkhotel Kurhaus, 1913’te hizmete girmiş lüks bir oteldi. Bu otel bugün de işlevini sürdürüyor ve oteldeki toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Gezinin sonraki etabında, Alsace’taki Vosges cepheleri ziyaret edilecekti. 20 Aralık 1917 sabahı Strasbourg’a (Strazburg) varıldı. Şehir 1871- 1918 arasında Almanya’nın Elsass-Lothringen (günümüz Fransa’sının Alsace ve Lorraine bölgeleri) eyaletinin başkentiydi. Bu iki bölge, önemli bir su ulaşım aksı olan Ren ve Mozel nehirleri üzerindeki hâkim konumu ve halkının çoğunluğunun Cermen kökenli olması sebebiyle, Almanya-Fransa arasında tarih boyunca bir çekişme sebebiydi.
Osmanlı heyetini taşıyan tren yine bir Alman yapısı olan Strasbourg Garı’na geldiğinde, karşılayanlar arasında Württemberg Dükü Albrecht Herzog, Alsace-Lorraine Valisi, Belediye Başkanı ve yüksek rütbeli subaylar vardı. Otomobillerle kısa bir şehir turu yapıldı. Osmanlı heyetinin ziyareti sırasında Strasbourg, 46 yıldır bir Alman şehriydi ve Almanlar burada önemli imar faaliyetleri gerçekleştirmişti. Alman hâkimiyeti, özellikle şehir merkezinin kuzey yarısını oluşturan Neustadt -Yeni Şehir bölgesinde hissediliyordu. Bugün halen şehrin birçok önemli kamusal yapısı, bu bölgedeki Alman imparatorluk yapılarıdır.
Öğle yemeğinin ardından Mutzig’deki “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı” ziyaret edildi. Eyaletin başkentini Fransız tehlikesinden korumak amacıyla 1893’te inşaına başlanan bu beton kale, savaşın başladığı tarihte Almanya’nın en önemli tahkimat yapılarından biri olarak öngörülmüştü. Ancak Almanya’yı zafere taşıması beklenen Schlieffen Planı’nın meşhur Belçika direnişine toslaması ve daha ilk dönemeçte savaşın seyrinin değişmesi sonucunda cepheye uzak kalmış ve kendisinden beklenen kritik rolü üstlenememişti.
Mutzig Kalesi olarak da bilinen “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı”. Bugün.
Ziyaret sonrası Strasbourg’a geri dönüldü ve konaklama için Dük Albrecht’in ikamet ettiği Kaiserpalast’a yerleşildi. Bu bina bugün, kubbeli mimarisi, etrafını çevreleyen süslü bahçesi, korkulukları ve önündeki Kaiser Meydanı (bugünkü ismiyle Cumhuriyet Meydanı) ile şehrin Alman geçmişinin imzası gibidir. Binanın bazı kısımları savaş süresince askerî hastane olarak kullanılmış. Fransız hâkimiyetinin ikinci yılında, 1920’de, dünyanın ilk milletlerarası kuruluşu kabul edilen Ren Nehri Seyrüsefer Komisyonu’nun merkezi, Mannheim’dan buraya taşındı. Böylece Avrupa’nın iki büyük gücünün tarih boyunca paylaşamadığı Strasbourg’un, bugün Avrupa başkenti haline gelmesinin ilk adımları atılmış oldu. Bu görkemli bina bugün de Palais du Rhin (Ren Sarayı) ismiyle Komisyon’a evsahipliği yapmakta.
Atatürk isimli toplantı salonu Türk heyetinin BadKreuznach’da konakladığı 1913’te inşa edilen Parkhotel Kurhaus, bugün de işlevini sürdürüyor ve toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Ertesi gün, 21 Aralık’ta, Vosges cephesi ziyareti için Colmar’a hareket edildi. Karargahtaki tanışma faslı ve harita bilgilendirmesinden sonra otomobillerle cephe keşfine geçildi. Bu cephe, Alsace’ın batı sınırını oluşturan, en yüksek noktası 1423 metre olan Vosges Dağları sırtları boyunca ilerliyordu. 1916’ya kadarki kanlı muharebelerin ardından, bölge sürekli olarak yıpratma savaşı alanıydı. 1 gün önce Fransızların ağır topçu ateşine maruz kalmış olan siperler gezilirken Mustafa Kemal bir ara heyetten ayrılmış; ateş hattını gören bir ağaca tırmanarak iki tarafın vaziyetini de incelemiş; orada bulunan Alman subaylardan bilgi almış; bu resmî ziyarette kendilerine gösterilenin aksine Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu.
Cephe gezisi bittikten sonra, Vosges eteklerinde bulunan Hochkönigsburg Şatosu ziyaret edildi. 1147’de inşa ettirildiği bilinen şato, 17. yüzyılda 30 Yıl Savaşları sırasında harap olmuş; 1908’de ise 2. Wilhelm tarafından “Ortaçağ’daki görünümünü geri getirecek” şekilde restore edilmişti. Wilhelm, şantiyesini düzenli olarak ziyaret ettiği bu şatoya, Almanya’nın en batı ucunda olması sebebiyle özel bir önem atfediyordu. Burada Alsace’ın Cermen kökenlerini de pekiştirmeye yönelik bir Cermen Dünyası Müzesi kurma niyetindeydi. Şato, Fransa Devleti’ne geçmesinin ardından, Ortaçağ ağırlıklı farklı dönemlerin dokularını yansıtan sergilerin yer aldığı bir müzeye dönüştürüldü; günümüzde yılda 500 bini aşkın turist tarafından ziyaret ediliyor.
Sırtını Vosges Dağları’na dayayan, hemen aşağısındaki Alsace Ovası’na, ovanın doğu sınırını çizen Kara Orman Dağları’na ve ovanın güneyinden itibaren yükselen Alp Dağları’na hâkim olan şatonun nefes kesen manzarası, bugünkü ziyaretçileri olduğu gibi Mustafa Kemal’i de çok etkilemişti. Şatoda verilen çay ziyafetinin ardından Strasbourg’a geri dönüldü. Alsace-Lorraine valisi ve Strasbourg belediye başkanının misafiri olarak belediye sarayında (Hôtel de Ville) akşam yemeği yendi ve gece burada geçirildi.
Veliaht Vahdettin, otomobilden inerek trene geçiyor. Yanında, gezi boyunca çevirmenliğini yapan Naci (İldeniz) Bey.
Almanya gezisinin cephe ziyaretleri kısmını sona erdirmiş olan Osmanlı heyeti ertesi gün Essen’e geçecek, burada Krupp ağır silah fabrikasını gezecek; ardından 10 günlük yoğun bir program gerçekleştirecekleri Berlin’e hareket edeceklerdi.
Mustafa Kemal Paşa, Strasbourg’daki son akşam yemeklerindeki sohbet esnasında Alsace-Lorraine Valisi von Dallwitz’e şöyle diyecekti:
“Buraya, Alman Ordusu’nun gerçek durumunu anlamaya geldik ve bunu anlamış olarak memleketimize dönüyoruz” .
Washington DC’de Beyaz Saray’ın karşısındaki meşhur Washington Anıtı, içinde bulunan tarihî kitabelerle ünlü. Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor; 58 metre yükseklikten başkenti selamlıyor.
MUZAFFER ERTUNA
Dünyanın gözü kulağı ABD’deki başkanlık seçimlerinden sonra devir teslimin nasıl olacağı, Donald Trump’ın ve Joe Biden’ın nasıl bir tutum alacağında. Washington Anıtı manzaralı Beyaz Saray yeni sahibini bekleyedursun, bu dünyanın en yüksek dikilitaşında bizleri yakından ilgilendiren tarihî kitabeye yakından bakalım.
Sultan Abdülmecid’in gönderdiği olağanüstü güzellikteki kitabe ve tuğralı taç, 1885’ten beri tüm asaleti ile anıttaki yerinde durmaya devam ediyor. 6 Aralık 1884 tarihinde yapımı tamamlanan 169.3 metre yüksekliğindeki Washington Anıtı, ABD’nin ilk başkanı olan George Washington’ın Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndaki askerî liderliğinin bir nişanesi olarak inşa edildi. Mimar Robert Mills’in neoklasik üsluptaki anıtının temeli, 1848’de bağımsızlık günü kutlamaları sırasında atıldı. Ancak inşaat sırasında ayrılan bütçenin bitmesi ve yaşanan siyasi çalkantılar sebebiyle, anıtın yapımı 1854’te kesintiye uğradı. 1876’da inşaat mühendisi yarbay Thomas Lincoln Casey idaresinde yapımına devam edilen anıt, Mills’in orijinal tasarımından biraz daha kısa ve Mısır dikilitaşlarına benzer şekilde tamamlandı. 21 Şubat 1885’te resmî açılışı yapılan Washington Anıtı, 9 Ekim 1888 tarihinde ziyarete açıldı. Yerden yaklaşık 47 metre yüksekliğe kadar örülmüş olan taşlar ile bunun üzerindekiler arasındaki renk farklılığı, 1848-1854 ve 1876-1884 arasında iki farklı inşa dönemine işaret ediyor.
Robert Mills’in Washington Millî Anıt Cemiyeti tarafından 1845 yılında seçilen anıt tasarımı.
İçerisinde 897 basamaklı demir merdiven ve bir adet asansör bulunan Washington Anıtı’nda, zeminden 149 metre yükseklikte bir müze ve 152 metre yükseklikte her cephede ikişer adet olmak üzere yaklaşık 50’şer kilometre öteyi görebilme imkanı sunan 8 adet seyir penceresi var. Anıtın doğu ve batı iç duvarlarında ise 193 adet hatıra taşı bulunuyor. Sultan Abdülmecit’in gönderdiği hatıra taşı da bunlardan biri.
ABD’nin başkentinde bir Osmanlı hatırası Sultan Abdülmecid’in armağanı Hatıra Taşı.
Ancak bu taşı ve diğer taşların çoğunluğunu görmek, özellikle yakından görmek pek mümkün değil; zira bunların korunması amacıyla, özel durumlar haricinde ziyaretçilerin merdivenleri kullanmasına 1976’dan itibaren izin verilmiyor. Anıtın giriş katında bindikleri asansör ile 70 saniyede seyir pencerelerinin bulunduğu kata çıkan ziyaretçiler, kuşbakışı şehir manzarasının ardından merdivenden 1 kat aşağıdaki müzeye iniyor ve yine asansör ile anıtın zemin katına dönüyor.
Çoğunluğu 1849-1855 arasına tarihlenen taşlar, George Washington’ın hatırasını onurlandırmak için anıta bağışlanmış. Granit, mermer, kireçtaşı, kefekitaşı, sabuntaşı ve yeşimden yapılmış taşların bazısı tek bir kelimelik, bazısı ise sahip oldukları süsleme ve desenler ile başlı başına birer sanat eseri. Bunlar ABD’nin her bir eyaletinden, bazı şehirleri, çeşitli cemiyet ve kurumlar, yabancı devletler ve anıtın tamamlanması için katkıda bulunan şahıslar tarafından gönderilmiş. Dostluk nişanesi olarak Washington Anıtı’na kitabe gönderen 11 yabancı devletten biri de Osmanlı Devleti.
Dünyanın dörbir yanından Anıtın 58 metre yükseklikteki 17. katında Berre ve Nakşa Adaları, Bremen, Brezilya, Siam (Tayland), Yunanistan (mermeri Partenon’dan) ve İsviçre tarafından gönderilmiş 6 adet hatıra taşı daha bulunuyor.
ABD ile Osmanlı Devleti arasında ilk resmî ilişki, 7 Mayıs 1830 tarihinde imzalanan “Seyr-i Sefâin ve Ticaret Antlaşması” ile başladı. Antlaşma Senato’da, ABD’nin Osmanlı Devleti için savaş gemileri inşa edeceğine dair maddesi çıkartılarak kabul edildi.
Bununla birlikte ABD Başkanı Andrew Jackson’ın girişimleriyle 1831’de Henry Eckford ve Foster Rhodes adında iki gemi mühendisi İstanbul’a geldi ve bunlar Sultan 2. Mahmut tarafından kendilerine tahsis edilen Aynalıkavak Tersanesi’nde çok sayıda geminin inşa edilmesine önemli katkılarda bulundular. Böylelikle, 20 Ekim 1827 tarihinde yaşanan Navarin faciası sonrası iki devlet arasında gemi inşaına dair çok önemli bir işbirliği başlamış oldu.
Anıtın giriş katında ziyaretçileri George Washington’un heykeli karşılıyor.
Sultan Abdülmecid devrinde ABD ile sürdürülen yakın ilişkilerde ise Osmanlı Devleti’nin 1848 İhtilâlleri sırasında Macar ve Leh mülteciler konusunda sergilediği tutum etkili oldu. Avusturya’nın, Rus ordularının desteği ile isyanları bastırmaya başlaması üzerine Macarlar ve Lehler Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Osmanlı Devleti’nin Avusturya ve Rusya’nın baskılarına rağmen mültecilerin iadesi taleplerini geri çevirmesi, Eylül 1851 itibarıyla mültecilerin göçedeceği ABD’de Osmanlı Devleti’ne karşı hayranlık uyandırdı.
O dönemde İstanbul’daki ABD sefiri, Bâbıâli’ye bir Osmanlı bahriye subayını yanında ülkesine götürerek yeni bilgiler kazanmasına imkan sağlamayı teklif etti. 1850’de Heybeliada’daki Bahriye Mektebi muallimlerinden Binbaşı Emin Bey, resmî vazife ile ABD’ye gönderilen ilk Türk oldu. ABD’de kaldığı süre boyunca ABD başkanı tarafından âdeta bir devlet başkanı gibi ağırlanmış ve 1851’de İstanbul’a döndüğünde şahsında Osmanlı Devleti’ne karşı gösterilen bu yakınlığı Sultan Abdülmecid’e arz etmişti.
Sultan Abdülmecid’in 19. yüzyıl ortalarına tarihlenen portesi (Pera Müzesi Oryantalist Resim Koleksiyonu).
9 Şubat 1853 tarihinde İstanbul’daki ABD Sefareti’nden Bâbıâli’ye şu yazı gönderildi: “Kuzey Amerika Birleşik Memleketleri Devleti’nin başkenti Vaşington şehrinde, zikrolunan memleketlerin bağımsızlığını tesis eden ve ilk başkanı olan Vaşington’un ismini ebedileştirmek için birkaç seneden beri 500-600 ayak yükseklikte bir abidenin inşaına başlanmış ve sözü edilen abideye konulmak üzere diğer devletler ve memleketlerden birer taş yahut mermer parçası gönderilmiş olduğundan, zikrolunan memleketler devlet ve ahalisine ikram ve padişahın bir dostluk nişanesi olmak üzere, uzunluğu 130 santim, genişliği 65 santim bir mermer parçasının üzerine padişahın tuğrası ile tarih beyti kazılmış bir mermer kitabenin ihsan buyrulmasını Sadaret makamından hususi olarak rica ve niyaz olunur”.
Sultan’dan hatıra
İstanbul’daki ABD Elçiliği’nin Washington Anıtı’na konulmak üzere mermer bir kitabe rica eden yazısı, 9 Şubat 1853 tarihli
2 Mart’ta verilen cevapta “Abdülmecid Han’ın istenen ölçüde bir kitabenin verilmesini irade buyurduğu, ancak zikrolunan kitabenin verilebilmesi için öncelikle Abdülmecid Han tarafından bir resminin istendiği” bildirildi.14 Mayıs 1853’te sadrazamlığa getirilen Mustafa Nâilî Paşa, 25 Mayıs’ta devrin idari ve hayır kurumları kitabelerinin büyük bölümünü kaleme alan, tarih düşürmesi ile meşhur, Galata Mevlevihanesi şeyhi Şeyh Galip Dede’nin süt çocuğu Evkaf Nazırı şair Ahmed Sadık Ziver Paşa’dan uygun bir beytin tanzim ve tertibini talep etti. Ziver Paşa, seçimini padişaha bıraktığını bildirdiği üç beyit ile 30 Mayıs’ta cevap verdi:
. Amerika devletiyle olalı hullet bedid Bak Vaşinkton’da yazıldı nâm-ı Hân Abdülmecid
. Şahinşeh-i Rûm u Arab şâh-ı zaman Abdülmecid Bu senge nâmın yazdırub kıldı musâfâtı bedid”
Sadâret, 16 Haziran’da taşın resmi ile tanzim olunan tarih beyitlerinin resimlerini padişahın tercih ve takdirine sundu. 17 Haziran’da gelen cevapta ilk sıradaki beyitin beğenildiği, “Gönderilmiş olan resimler ve beyitlerin Abdülmecid Han tarafından görüldüğü, tercih ettiği resime kırmızı mürekkep ile ‘mim’ koyduğu ve yapılması için ayrıca emir verdiği” bildirildi.
Seçilen beyit, 19. yüzyılın ve Ayasofya’da bulunan bugün dünyanın en önemli hüsn-i hat levhalarının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye “celî ta’lîk hattı” ile yazdırıldı. Tuğra ise Sultan Abdülmecid tahta çıktığında tuğrasını çeken merhum Haşim Efendi’nin bir kalıbından yararlanılarak hakkedildi.
1854 Mayıs’ında Arctic isimli bir yelkenli ile New York’a ulaşan Osmanlı Devleti’nin dostluk nişanesinin Washington DC’ye ne zaman ve nasıl ulaştığı hakkında halen net bir bilgi bulunmuyor. Ancak Washington Anıtı’ndaki yerine 1885’te yerleştirildiği kesin. Ziyaretçilerin kullanımına kapatılmış olan demir merdivenin 17. katında (340. basamak) bulunan, Osmanlıların asalet ve nezaketini birarada gösteren bu eşsiz sanat eseri, anıttaki 138 hatıra taşından bir tanesi. Bizim için en kıymetlisi!
Türkiye’den yaklaşık 4 bin km. uzaklıktaki Estonya’da, bundan 142 yıl önceki Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) esir düşen ve Ruslar tarafından götürüldükleri esir kampında şehit olanlar yatıyor. 2008’de Rakvere kasabasında açılan şehitlikteki insanlarımızdan sadece ikisinin kimliği tespit edilebilmiş: Hasan Süleyman ve Mehmet Ödemiş.
Hayli soğuk bir sonbahar günü kabristanın içinde yürüyoruz ama bir türlü aradığımızı bulamıyoruz. Rüzgara karşı dik durmaya çalışırken oğlum Deniz’in sesi geliyor koştuğu taraftan:
“Anne, bayrağımız burada”.
93 Harbi’nde (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) esir düşmüş Türk askerlerini onurlandıran anıtı ziyaret etmek için Estonya’nın başkenti Tallinn’den 90 km. kadar doğuda bulunan Rakvere’deyiz.
Rakvere ufak bir turistik kasaba ve aslında kalesiyle meşhur.
Estonya’da şehitlik olduğunu tesadüfen öğrendim; kimin aklına gelir 1877-1878 Rus Savaşı’nda esir düşen askerlerin kaderinin Rakvere’de sonlanacağı?
Eston ve Türk devletleri arasındaki politik ilişkiler 1918 sonrasına yani her iki devletin de modern tarih zamanına rast geliyor. Estonlar 93 Harbi sırasında Rus hükümranlığı altında.
93 Harbi’nin Türk esirleri 93 Harbi’nde esir düşmüş Türk askerlerini onurlandırmak için yapılan anıt, Estonya’nın başkenti Tallinn’den 90 km. kadar doğuda bulunan Rakvere’de…
19. yüzyılda -sadece müttefik desteği ile kazanılan Kırım Savaşı hariç- neredeyse savaşın tüm cephelerinde Ruslara yenik düşen Osmanlı Devleti önemli miktarda toprak kaybı yaşamış; iki ülke arasında sınırlar değişmiş, göçler yaşanmış ve esir değişimine girişilmiş.
Savaşı takip eden yaklaşık 15 ay boyunca Rus Çarlığı’nın çeşitli bölgelerinde esir hayatı yaşayan bu askerlerin gündelik hayatı, iaşesi, ulaşımı ve memlekete iade işlemleri, 1877’de yürürlüğe giren 62 maddelik uluslararası Rus Esir Hukuku tüzüğüne göre idare edilmiş.
Bir de esirken hayatını kaybeden askerlerimizin ne olduğu, nerde gömüldüğü ve şimdilerde nasıl onurlandırıldığı meselesi var.
Geniş Rus coğrafyasına dağılan Türk esirlerin bir kısmı (yaklaşık 430 asker) Estonya’nın güneyindeki Pärnu şehrine gelmiş; daha sonra yürüyerek kuzeyde bulunan Rakvere’ye Temmuz 1878’de varmışlar. Plevne-Pärnu arası 2648 km ve Pärnu-Rakvere arası da 177 km!
Osmanlı aleyhtarı Rus propagandasına rağmen Eston halkı Türk esirlerle dostça ilişkiler kurmuş; küçük memleketlerini yürüyerek geçen bu esir askerlere yiyecek, giyecek yardımında bulunmuşlar.
Şehit düşmüş askerlerin anısına Şehitlikte bulunan anıtta, Hasan Süleyman, Mehmet Ödemiş ve 1878’de şehit düşmüş diğer savaş esiri Türk askerlerinin anısı yaşatılıyor (üstte). Şehir merkezinin 3 km kadar dışında Tõrma mezarlığının içinde bulunan şehitliğin yol üzerinde bir tabelası da var (altta).
O zamanlarda Rakvere’de yaşayan üç Tatar ailesi, bu askerlerin oraya gittiğini, bunların 150 kişi kadar olduğunu ve ölenlerin de Tõrma mezarlığına gömüldüğünü söylemiş.
Bu Tatar ailelerin günümüzdeki üyeleri hâlâ Rakvere ve Tallinn’de yaşıyor. 2005- 2009 arası Estonya’nın Türkiye Büyükelçisi Şule Soysal, anıt girişimine başladığında bu ailelerin bilgisine başvurmuş. Estonya Devleti’nin de desteği ile Tõrma kabristanındaki şehitlik hayata geçmiş.
11 Kasım 2008’de dönemin Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Büyükelçi Şule Soysal ile birlikte anıtın açılışını yapmış. Şu anda içimizi ısıtarak dalgalanan bayrağımızın ve anıtın bakımı Tallinn’de bulunan büyükelçiliğimiz tarafından yapılıyor. Estonya’nın başkenti Tallinn’den Rakvere’ye trenle veya otobüsle yaklaşık 1 saatte gidiliyor. Şehitlik, şehir merkezinin 3 km kadar dışında Tõrma mezarlığının içinde ve yol üzerinde tabelası var.
Rakvere’ye gitmişken 12. yüzyıldan kalma kalesini de gördük. İçinde şövalyelerin tam teşkilat dolaştığı, ziyaretçilere kılıç gösterisi yaptığı şahane bir mekan. Ok talimi yapılıyor, ata biniliyor ve hedeflere balta atılıyor.
Dönüş yolu zihnimizde “Vatan neresidir, büyük devlet olmak ne demektir?” sorularıyla başbaşa ama hem soğuktan hem de duygusal yorgunluktan sessizlik içinde geçti.
Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.
Altıncı yüzyıldan bu yana İstanbul’un tarihî silüetinin değişmez parçası olan Ayasofya, tarihte ve günümüzde çeşitli insanlar için değişik anlamlar ifade etti ve ediyor. Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi…
Ben de bu çeşitli insanlardan biri, profesyonel turist rehberiyim. 25 seneye yaklaşan meslek hayatımda Ayasofya benim için Türkiye’nin en değerli kültür varlığı ve en sevdiğim çalışma alanım oldu.
Kaba bir hesapla, Ayasofya’ya 2.000 defa gitmiş olmalıyım. Öğrenmek için en çok çaba sarfettiğim tarihî mekan oldu. Üzerine en çok okuduğum, her gün hakkında yeni birşeyler öğrendiğim büyülü, koca bir ev. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden her inançtan insanları Ayasofya’da gezdirdim. Onlara uzun tarihini, mimarisini, mühendisliğini, mozaiklerini ve hat levhalarındaki sanatını olgularla anlattım. Beğenmeyen, etkilenmeyen kimseyi görmedim. Devlet başkanlarını, dünyaca ünlü sanatçıları, her inançtan hacıları, çok bilgili amatörleri, yolu İstanbul’a kazara düşmüş ve Ayasofya’nın daha önce adını bile duymamış insanları gezdirdim. Bu dev yapı hepsinde unutulmaz bir etki bırakmıştır.
Turist gruplarına anlatımlarımda bir Türk rehber olarak en çok gurur duyduğum bölüm, Ayasofya’nın müze olmasıydı. 85 sene önce 2. Dünya Savaşı’na giden bir dünyada, Türkiye Cumhuriyeti bu çok anlamlı yapıyı müzeye çevirerek bütün dünyaya bir barış, kültüre saygı ve birlikte yaşama örneği göstermişti. Modern zamanların güya barış içindeki dünyasında ise insanlar sözde etnik veya sözde dinî gerekçelerle öldürülürken, Ayasofya benzersiz bir emsal, bir simge olarak yüzümüzü ağartıyordu. Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya.
Bugünün gezginleri bu bakımdan da şaşırıyorlardı Ayasofya’da. Ortodoks Yunanlar Türklerin mozaikleri korumuş olmasına, Sünni Araplar hat levhalarda Allah, Muhammed ve dört halifenin isimleri yanında Hasan ve Hüseyin’in de bulunmasına… Türklerin Ayasofyası herkese bir şeyler gösteriyor; herkese farklılıklara rağmen barış içinde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlıyor; üstelik bunu post-modern şovlar ve gösterişlerle değil, dünya kültür mirasının belki de en üst seviyedeki eserini bu şekilde koruyarak yapıyordu. Bu bakımdan Ayasofya bir umuttu. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.
Türkiye ekonomisinin can damarı turizmin altın çağını yaşadığı çok da eski olmayan günlerde, Ayasofya önündeki bilet kuyruğu metrelerce uzardı. Müzenin fedakar personeli, rehberlerle işbirliği halinde senede 3 milyondan fazla ziyaretçiyi Ayasofya’da ağırlardı. Misafirlerin programına ve zamanına göre Ayasofya’yı yarım saat ile 2 saat arasında bir sürede gezerdik. Her köşesi bir öykü, her ayrıntı, bir tarih…
Ayasofya ziyareti, inançlı veya inançsız her insan için olağanüstü bir duygusal tecrübeydi aynı zamanda. Bugünün çatışmacı dünyasında, Ayasofya’nın “tarafsız” statüsünün değişmesi elbette kimilerini mutlu, kimilerini mutsuz etti. Biliyorum, “coğrafya kaderdir”; ancak turizmciler ve rehberler olarak ülkemizi, kültürümüzü, insanımızı dünyaya güzel tanıttık, tanıtıyoruz. Bunu Ayasofya’nın gücü olmadan bu kadar yapamazdık emin olun. Bu “yumuşak güç”, maddi getirisinin ötesinde uluslararası ilişkilerde de hükümetlerimizin önemli bir müttefiki oldu kuşkusuz.
Tarihi bir sembol
Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi
21. yüzyıl Türkiye’sinin Ayasofya’nın mimarisine, sanatına bir zarar vermeyeceğini, tersine korumaya devam edeceğini biliyorum. Fatih Sultan Mehmet’in ve sonraki padişahların 18. yüzyıl başlarına kadar kapattırmadığı mozaiklerin bugün görülemez hâle getirileceğini düşünmüyorum. Tekrar camiye çevrilmesine rağmen, bu anıtın hâlâ bütün insanlığa ait olduğu hakikatinin unutulmayacağına inanıyorum. İnsanlığın bu eşşiz anıta sahip çıkmasının yolu, onu görmekten, gezmekten geçer. Bu bakımdan, yapılacak bütün düzenlemelerin dikkatle tasarlanacağını; gezi ile ibadet alanlarının ayrılmasına önem verileceğini; ayakkabı çıkarmak, verilen kıyafetleri giymek gibi zorlaştırıcı uygulamalardan kaçınılacağını düşünüyorum.
Ayasofya’yı tüm ziyaretçilere anlatmaya devam edeceğim. Atatürk Türkiyesinin dünyaya örnek olmuş bu tarihî girişimini, meslek hayatımın çeyrek yüzyılında yaşayabildiğim için kendimi şanslı hissedeceğim. Ve Ayasofya hangi inançtan, dinden, ülkeden, dünya görüşünden olursa olsun, o muazzam kubbesi altında tüm ziyaretçileri insan olmakta birleştirecek.
Tıp biliminin babası kabul edilen Hippokrates (MÖ 460-370), aynı zamanda halen tıp fakültelerinde hekimlerin “Hipokrat yemini” olarak mesleğe başlarken ettikleri yeminin de isim babası. Bodrum’un hemen yakınındaki İstanköy (Kos) adasında doğan Hippokrates, ilk metin ve tedavilerini burada geliştirmişti.
Bodrum’un güneybatısına doğru yelken açarsanız, 13 mil sonra Yunanistan’ın İstanköy (Kos) adasına varırsınız. Adanın merkezi olan Kos şehri sizi Akdeniz tarihinin tüm katmanlarının izleriyle karşılayacaktır. Antik Yunan tapınaklarından Osmanlı camilerine; Bizans kiliselerinden St. John şövalyelerinin kalesine; Mussolini’nin yaptırdığı art-deco binalardan çağdaş mimari örneklere bu küçük ada, koca Akdeniz tarihinin bir mikrokosmozu gibidir.
Şehrin tarihî merkezinde bulunan, 18. yüzyılda Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından inşa edilmiş asude caminin avlusundaki bir çınar ağacı, bu adada doğmuş en ünlü ve saygın kişinin adını taşır: Hippokrates.
Tıp biliminin babası kabul edilen Hippokrates (MÖ 460-370) çağlar boyu isminin yaşamasına yol açacak sanatına dair eğitimini doğduğu bu adadaki Asklepion’da almıştı. Antik Yunan dünyasında ve mitolojide hekimlik ve şifa tanrısı kabul edilen Asklepios, Apollon’un oğluydu. İnsanlara şifa dağıtıp ölümsüzlüğün yolunu açtığı için baştanrı Zeus tarafından öldürülmüştü. Kızı Hygieia da babasının yolundan gidip sağlık ve temizlik tanrıçası olmuş, babası hastalıkları iyileştirirken, adını bugün de kullandığımız “hijyen” sözcüğüne veren tanrıça, hasta olmamanın yollarını öğretmişti insanlara.
Hippokrates ve okulu İstanköy (Kos) adasındaki Asklepion, tıp biliminin babası Hippokrates’in eğitimini aldığı yerdi.
Kos şehir merkezinin 5 kilometre dışında, yeşillikler ve ağaçlar arasında dünyadaki ilk hastanelerden birinin kalıntıları bulunuyor. Antik Çağ’da Tanrı Asklepios’a adanmış bu sağlık merkezlerine Asklepion deniyordu. Bunlar hastaları iyileştirmek işlevinin yanısıra sağlık tanrısına adanmış birer tapınak işlevi de görüyordu. Eski Yunan medeniyetinin klasik çağından Roma İmparatorluğu’nun sonuna, Akdeniz dünyasının önemli merkezlerinde Asklepios’a adanmış bu tapınak/hastaneler açılıyor; buralarda ismi felsefe ve tıp tarihine geçmiş antik çağın bilgeleri hem hekimlik yapıyor,hem de tababet sanatının kadim bilgisini üretip paylaşıyordu.
Bu antik hastanelerden en ünlülerinden biri de İzmir-Bergama’da kurulmuştu. Bugün hâlâ etkileyici kalıntıları gezilebilen Bergama Asklepion’u, 2. yüzyılda Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un hekimbaşılığına kadar yükselmiş Galen’in de yetiştiği yerdi. 5. yüzyıl başlarında Hırıstiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmî dini olmasıyla birlikte, bu antik çağ tapınak/ hastaneleri de tıpkı diğer antik pagan tapınakları, kehanet merkezleri, olimpik oyunlar gibi “putperest işi” sayıldı ve tarih sahnesinden çekildi.
Tanrıların hastanesi Antik Çağ’da Tanrı Asklepios’a adanan bu tapınak/hastanelerin kalıntıları halen gezilebiliyor.
Asklepionlarda tedavi, doğa içerisinde, insan-doğa uyumunu hedef alarak yapılıyordu. Bunlar şehir merkezlerinin dışında, doğada, duvarlar ve avlularla dış dünyadan ayrılmış huzur veren mekanlardı. Buradaki hekimler/rahipler afyonun da aralarında bulunduğu çeşitli ilaçlarla tedavi dışında, uyku terapisi, rüya yorumları, psikoterapi gibi yöntemlerle hastaları tedavi ediyor; doğayı ve insanı anlamaya çalışıyor; en önemlisi teşhis ve tedaviyi kayıt altına alıyordu. Örneğin Hippokrates “Havalar, Sular, Beldeler” isimli yazmasında, çevre ve iklimin sağlık üzerindeki ve özellikle salgın hastalıkların yayılmasındaki etkisinden bahseder.
Bugün “Hipokratik Koleksiyon” diye anılan antik tıp metinleri ve ünlü “Hipokrat Yemini”, antik çağın gözlem, yorum, yazma ve kayıt altına alma geleneğinin, nasıl bugünkü bilimin temellerini attığını gösteriyor. Bu antik Hipokrat metinleri bugün de hâlâ geçerli ve önemli bir saptamayı bize fısıldıyor: “Hekimlik sanatının sevildiği her yerde insanlık sevgisi de vardır”.
1923’te yapılan esir değişimi sırasında, Yunanistan’da esir tutulan 22.500 asker ve sivil Türkten sadece 14.678’i Türkiye’ye dönebildi. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunların çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.
Atina’nın liman semti Pire’nin Domokou sokağında bulunan Atina Türk Şehitliği, yoğun yapılaşmanın bulunduğu bu kentsel alanda, duvarların arkasındaki bir cennet bahçesini andırıyor. Bakımı ve sorumluluğu büyükelçiliğimize ait bu şehitlik, gerçekten bakımlı ve yemyeşil. Şehitlik TC Atina Büyükelçiliği önceden aranmak suretiyle ziyaret edilebiliyor. Gittiğimizde bizi şehitliğin emektar bekçisi Stelyo Bey güleryüzle karşılıyor.
Şehitlik girişindeki kitabede şu bilgi var: “Pire’de, Atina ve Pire hastanelerinde ölen Türklerin defnedilmesi için 1859 yılında bir Müslüman Mezarlığı kurulmuştur. Buranın arazisi de 24 Mart 1890’da Pire Belediyesi tarafından tanzim edilerek bir noter vesikası ile Osmanlı Devleti’ne verilmiştir. Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda esir olarak Atina’ya götürülen ve orada vefat edenlerin de bu mezarlığa defnedilmesiyle mezarlık, şehitlik hüviyeti kazanmıştır. Şehitlikte bilinen 18 mezar ve bunlardan başka toplu mezar veya mezarlar vardır. Ancak toplu mezar ya da mezarlarda yatan şehitlerin sayısı bilinmemektedir”.
İsimsiz kahramanlar Balkan Savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sırasında hayatını kaybederek Atina Müslüman Mezarlığı’na gömülen şehitlerimizden yalnızca 18’inin hüviyeti biliniyor.
Cemalettin Taşkıran’ın Milli Mücadele’de Türk ve Yunan Esirler (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018) kitabındaki bilgilere göre, 1919 – 1922 arasındaki Yunanistan’ın Anadolu işgali sırasında 6.500 asker (er ve subay) ve 16.000 sivil, toplam 22.500 Türk esir Yunanistan’a götürülmüş; bunlar Yunanistan anakarası ve adalarda bulunan 31 esir kampına, hapishanelere ve hastanelere dağıtılmışlardır. 1923’te yapılan esir değişimi sırasında 14.678 Türk esiri Türkiye’ye geri dönebilmiştir. Sayıları 8.000’e yakın Türk asker ve sivil esirin akıbetini bilmiyoruz. Bunlar çoğunluğu büyük olasılıkla esaret koşullarında ölmüş, şehit olmuştur.
Yemyeşil bu güzel bahçede, sembolik şehit mezarları yanısıra birkaç tane Osmanlı devri mezarı görüyoruz. Bunların yanında kitabesi Yunan harfleri ile yazılmış bir mezartaşı ilgimizi çekiyor. Büyük felaketler çağını yaşayan milyonlarca insanın çoğundan, şu aşağıdaki bir tek satır bile bugüne kalmadı: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı, ölüm: 8 Ekim 1919, 42 yaşında”.
Kimliği bilinen nadir mezarlardan birinin taşında Yunan harfleriyle: “Mustafa Eşref, Doğum: Selanik, yumurta tüccarı” yazısı okunuyor.
1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’nda bizzat görev alan gazilerden bir grupla, aynı muharebe arazisi üzerinde 5 gün boyunca bir etüd-gezi gerçekleştirildi. 45 yıl önce yaşanan hadiselerin kahramanı ve tanığı olan gaziler, yaşadıklarını tüm detayları ve heyecanı ile dile getirdi. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gazilerin tanıklığıyla Kıbrıs savaşının kritik dönemeçleri.
İnsan her gün kahramanlarla karşılaşmaz. Olağanüstü zamanlarda hadiselerin içinde bulunan, olaylara tanık olan hatta yön veren kişiler, sonradan çoğunlukla “görünmez” olmayı tercih eder. Bu “sıradan kahramanlar” savaşlarda veya kimi özel durumlarda öylesine sıradışı maceralar yaşamış ve öylesine trajik durumları görmüşlerdir ki; eğer sağ kalmış ve “normal” hayata dönmüşlerse bunlardan genellikle bahsetmezler. Zira bilirler ki esas kahramanlar şehit olmuştur, hayatını kaybetmiştir ve onlar bu tarihin suskun tanıkları, toprağa düşenlerin can dostlarıdır.
Bu duygu ve düşüncelerle, 10-14 Kasım 2019 tarihleri arasında, yakın geçmişimizin etkileri bugüne uzanan önemli bir dönemini tekrar mercek altına aldık. Kıbrıs Barış Harekatı’nın hayattaki gazileri ve araştırmacılardan oluşan bir grupla, 45 yıl önceki bu savaşın muharebe alanlarını ziyaret ettik. Ada’nın eşşiz ve engin coğrafyası içinde bilinmeyen, çoğunlukla ıssız yerlerde, kimi zaman kıyılarda kimi zaman dağ yollarında dolaştık. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gaziler, gençliklerinde yaşadıkları bu önemli hadiseleri bizzat muharebelerin yaşandığı coğrafya üzerinde anlattılar. Dinledik, öğrendik, muharebeleri onlarla birlikle, onların gözünden anlamaya çalıştık.
Boğaz boğaza… Gazi Abdülkadir Kurt, Keskin Sırt’ın eteklerinde 20-21 Temmuz 1974 gecesi Türk ve Rum komandoların boğaz boğaza savaştığı arazide.
Gerçek kahramanlarla
Bu gezi, programı, organizasyonu ve katılımcıların özelliği nedeniyle Kıbrıs Barış Harekatı alanlarına yapılan bu çaptaki ilk geziydi. Proje, Kıbrıs’ta yaşayan muharebe alanları araştırmacısı, turizmci Yiğit Şatana ve Kıbrıs yakın tarihi uzmanı Hasan Taş’ın ortak çabasıyla gerçekleşti. Hasan Bey muharip gazilere ulaştı ve davet etti. Bu girişime Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ve Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı da destek verdi. Bu sayede, kimisinin isimlerini kitaplardan okuduğumuz, kimisinin ise daha önce ismini duymadığımız gerçek kahramanlar ile gerçek mekanlarda beş gün geçirme şansına sahip olduk. Gezimiz Girne batısındaki Özgürlük Millî Parkı’ndan başladı. Burada Ortaçağ’dan bugüne Kıbrıs tarihi ve 1974’e giden yoldaki ilk çatışmalar ve katliamlar anlatıldı. Adada dağınık bir şekilde yaşayan sivil Türk nüfusun EOKA örgütü tarafından uğradığı katliamlar, buna karşı kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türkiye tarafından alınan önlemler konusunda brifing verildi. 20 Temmuz 1974’te Ada’nın kıyısına ilk çıkan birlik olan Amfibi Deniz Piyade Alayı’nın subayları Yıldır Yoro ve Mustafa Yılmaz, Pladini plajında ve ötesinde 45 sene önce üsteğmen rütbesiyle katıldıkları muharebeleri anlattılar. Daha sonra Karaoğlanoğlu Şehitliği ziyaret edildi ve Mustafa Başel o dönemde komutanı olduğu Bolu Komando Tugayı’na bağlı bölüğü ile katıldığı Lapta Karava muharebeleri hakkında bilgi verdi.
Ertesi sabah Girne’nin sırtını yasladığı Beşparmak Dağları’na çıktık. Girne ile Lefkoşa arasındaki Boğaz bölgesi, Türk ordusu adaya çıkarma, atma ve indirme yaptığında Türk mücahitlerin elindeydi. Buraya hakim Atak mevziine sızan Rum komandoları, burada telsiz sistemi kuran Muhabere Astsubay Bayram Gümüş’ü, askerleri ve mücahitleri ile birlikte şehit etmişlerdi. Babası Bayram Gümüş’ü kaybettiğinde henüz bebek olan oğlu aramızdaydı ve komutanlardan hep birlikte bu hüzünlü direniş öyküsünü dinledik.
Beşparmak Dağları’nda Harekata üsteğmen rütbesiyle Hava İndirme Tugayı 3. Paraşüt Taburu 3. Bölük Komutanı olarak katılan Emekli Albay Orhan Ceylan, 23 Temmuz 1974 günü Bellapais-Dikmen yolu üzerinde 181. Rum Topçu Taburu’nun 29 araçlık konvoyunu imha ettikleri çatışamayı (Yanık Konvoy hadisesi) anlatıyor.
Zaman yolculuğu
Bu bölgeye hakim Doğruyol Tepesi’ni alma görevi Bolu Komando Tugayı’nın 1. taburuna verilmişti. Bu taburun cesur bölük komutanı Üsteğmen Haluk Üstügen çok kanlı muharebeler sonucu tepeyi ele geçirmişti. Yaşadıklarını yıllar sonra kitabında yazdı. Üstügen’in anlatımıyla tepelere tırmanırken o anları âdeta tekrar yaşadık.
Beşparmak Dağları’nın sırtlarında yaptığımız yürüyüş sırasında, coğrafya ve manzara olağanüstüydü. Mücahitlerin inşa ettikleri mevziler, kulübeler ve duvarlar hâlâ yerli yerinde duruyordu. Güneyimiz Lefkoşa ve uçsuz bucaksız bir ova, kuzeyimizde ise ışıl ışıl Akdeniz!
Biz tepelere tırmanırken, 45 sene öncesinin Komando Yarbayı Cemal Eruç yanımızdan koşarcasına geçti. Dönemin tabur komutanı yarbayımız, neredeyse yarım asır önce çok zorlu çarpışmaların yaşadığı Keskinsırt’a hepimizden önce varmak istiyordu sanki. Biz bu zaman yolculuğunu yaparken yanımızdaki gaziler gözümüzün önünde gençleşiyor, insan bedeninin ve ruhunun zor kaldıracağı mekanlara o günkü gibi cesaretle koşuyorlardı…
87 yaşındaki kahraman
Savaşın önde gelen kahramanlarından biri de, harekata yarbay rütbesiyle katılan 1. Komando Tabutu Komutanı Cemal Eruç. 87 yaşındaki Eruç, hâlâ dinç.
2 Ağustos 1974 tarihinde iki tank ve beş ZPT’den oluşan görev kuvvetli dağ yolunu kullanarak Vasilya (Karşıyaka) istikametinde harekete geçmişti. Oldukça dar bu yolun Kornos mevkiinde öndeki M-47 tankı mayına çarparak hareketsiz kalmıştı.
1964’te Rum kuşatmasına maruz kalan Erenköy, bugün adanın batısında, Rum kesimi tarafından çevrelenmiş bir Türk askerî bölgesi. Sivillere kapalı bu bölgeye BM Barış Gücü eşliğinde ulaşılabiliyor.
Rauf Denktaş, Lefkoşa’da bulunan anıt mezarı başında kızlarıyla birlikte anıldı.
Ağır bedeller
Dağın batısına doğru ilerlediğimizde manzara iyice vahşileşti, yol daraldı. Selvili Tepe’de takım komutanı Gazi Asteğmen Ünal Toker, bize savaşın korkunçluğunu hatırlattı: Kurak yaz günü iyice dayanılmaz olan susuzluk, ortaya çıkan hastalıklar ve kurşun yarasıyla parçalanan bedenler… Kıbrıs Barış Harekatı zorlu-çetin muharebeler savaşıydı. Bugün kendi topraklarında özgür ve huzur içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkı ile Türk milleti ağır bir bedel ödemişti bunun için: Asker, mücahit ve sivil 1.500 şehit. Rum/Yunan tarafının kayıpları da ağır oldu: Onlar da asker ve EOKA milisi 2.500’den fazla ölü ve binlerce yaralı verdiler. Günün sonu eşsiz bir buluşmaya tanık oldu: Daracık dağ yolunda mayına basan ve dağın kenarında kalakalan Türk tankının nişancısı Onbaşı Gürler Erdağı ve şoförü Er Abdülkadir Kurt, 45 sene sonra ateş yağmuru altında terketmek zorunda kaldıkları tanklarıyla buluştular. Biz sessizce izlerken yavaş adımlarla dağın yamacına uzanmış tanklarının yanına gittiler ve ona sevgiyle dokundular. “Kıbrıs bir bina gibiydi” dedi Gazi Kurt; “Türk askeri pencereden girdi Kıbrıs’a!”
Cengiz Topel anısına 8 Ağustos 1964 tarihindeki hava harekatında şehit düşen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel Anıtı. Harekat sırasında kullandığı F-100 Super Sabre av bombardıman uçağının bir örneği, o günkü boyası ve numarasıyla Lefke’de bulunan anıta 8 Ağustos 2019 tarihinde konuldu.
Yaşlanmayan şehitler
Sabahın ışıkları Boğaz Şehitliği’nin özenle yapılmış beyaz mermerleri üzerinde yansıyor. Gazilerimiz adada bıraktıkları arkadaşlarının mezarlarını arıyor. Kimi selam duruyor, kimi sessizce fatiha okuyor. Zamanın durduğu başka bir mekan. Beyaz mermerlerin altında yatanlar hiç yaşlanmadılar. Kolordu Harekat Karargahı Müzesi’ne gidiyoruz. Burası bu kısa ama şiddetli savaşın Türk idare merkezi. Bir evin mahzeni, savaştan kaldığı haliyle düzenlenmiş. Duvarda haritalar, fotoğraflar… 1970’lerin kahramanlarını görüyorum her bir siyah-beyaz karede. Dar, büyük yakalı gömlekler, bol paça pantolonlar. Elde 2. Dünya Savaşı’ndan kalma Enfield tüfekler, mücahitler gülümsüyor. Çocukluğumun abileri…
Katliamın izleri M-47 tankının nişancısı Gazi Gürler Erdağı, Türk sivillerin katledildiği köylerde açılmış olan müzede, Sandallar, Muratağa ve Atlılar katliamlarına ilişkin fotoğrafları inceliyor.
‘Yanık Konvoy’
Üsteğmen Orhan Ceylan Kayseri Hava İndirme Tugayı’nda bölük komutanıydı. Paraşütüyle indiği Kıbrıs, hayatının geri kalanında hep onunla oldu. Beşparmak Dağları’nın doğusunda Boğaz’dan itibaren attığı her adımında çatışmaya girdi. Bozdağ’ı, Deliktepe’yi taarruzla ele geçirdi. Rum komandolarıyla boğaz boğaza harp etti. Defalarca ölümden döndü. Koca bir topçu taburunu bölüğüyle imha etti, 50’den fazla esir aldı. Tarihe “Yanık Konvoy” olarak geçen hadisenin merkezindeki bu komutanın öyküleri, en uçarı senaryo yazarının bile hayal edemeyeceği anları ve olayları içeriyor. Bize bunları yaşandığı mekanlarda anlatıyor. Ölümle defalarca yüzleşen komutanımız, bu muharebelerde ölen Yunanlı yarbayın yıllar sonra kendisini bulan kızını nasıl teselli ettiğini de anlatıyor bizlere.
Erenköy sancakları
Gün doğmadan tekrar yollara düşüyoruz. Bir zamanlar Rum kesimi içinde kalmış bir Türk bölgesi olan Erenköy, 1974’teki büyük olayların bir provasının 1964’te yaşandığı yer. Türklerin elindeki tek kıyı olan bu küçük köy, “Kıbrıs İstiklal Harbi’nin İnebolu’su”… Türkiye’den küçük takalarla, balıkçı tekneleriyle gelen silah ve malzemeler buradan kıyıya çıkarılıp adadaki Türk direniş “sancaklarına” dağıtılıyordu. 1964’ün meşum bir Ağustos günü EOKA şefi Albay Grivas komutasında saldırdı Rumlar. Tankla, topla desteklenmiş 2 bin Rum askerine karşı 700 civarında Türk mücahit direndi. Bunların çoğu, Türkiye’nin üniversitelerinde okuyan Kıbrıslı Türk öğrencilerdi. Yaz tatillerinde ülkelerine dönüyor ve insanlarını korumak için görev yapıyorlardı. Bu eğitimli gençler görevlerini mükemmel şekilde yerine getirdiler. Tam herşey bitmek üzereyken semada Türk uçakları belirdi. Uçakların bombardımanı, direnen gençlerin ve bir mağaraya sığınmış ailelerin hayatını kurtardı. Erenköy bugün de Rum kesimi içinde yer alan ancak KKTC’ye ait ve BM Barış Gücü eşliğinde ulaşabildiğimiz bir bölge. Sivil halk yaşamıyor. Türk askeri dağla deniz arasındaki bu ıssız yerde kutsal hatıraları koruyor. Yüzbaşı Cengiz Topel, işte o gün Kıbrıslı gençleri kurtaran Türk uçaklarından birinin pilotuydu. Uçağı düştü, Topel atladı, sağ-salim yere indi ama Rumlar tarafından esir edildi. Sonrası ise tarihe bir kara leke olarak geçti. İşkence ile öldürüldü, vücudu parçalandı. Bugün aziz hatırası, adına yapılan etkileyici bir anıtta yaşıyor Lefke’de. Gün batarken, bu büyük mücadelenin b lideri Rauf Denktaş’ı da Lefkoşa’daki mezarının başında anıyoruz. Kızları da bize katılıyor. Bu cesur, güçlü, nazik, mütevazı ve sevimli insanla aynı çağda yaşamış olmaktan mutluluk duyuyorum.
Hüzün ve acı
Anıları, insanları, olayları sadece öğrenmekle kalmayıp yerinde hissettiğimiz bu eşsiz gezinin son günü doğuya dönüyoruz yüzümüzü. 1974’te kadınların ve çocukların sırf Türk oldukları için korkunç bir şekilde katledildiği Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerine gidiyoruz önce. Toplu mezarların yanındaki korkunç fotoğraflara bakıyoruz. “Bir insan bir çocuğa bunu nasıl yapabilir?” diye soruyoruz birbirimize. Bunu yapan bir insan nasıl yetişir? Savaşın bile bir namusu, onuru vardır. Müzeye çevrilmiş küçük köy okulunun 1974’ten beri boş sıralarında, 45 sene öncesinin ilkokul defterleri duruyor hâlâ. Üzerindeki elyazısını okuyorum: “Arkadaşların ile iyi geçin”. Ailesini bu katliamlarda kaybetmiş yaşlı bir amca bize hadiseleri anlatıyor, boğazımız düğümleniyor. Hüzün, acı, yıllarla büyüyen bir boşluk… Gazilerimiz gözleri yaşlı, çocukların fotoğraflarına bakıyorlar: “Bu yüzden savaştık”.
Direniş ve taarruzMağusa direnişinin komutanı Emekli Albay Oğuz Kalelioğlu, Kara kapısı önünde 27 gün süren kuşatmayı, direnişi ve 28. Tümen birliklerinin Mağusa’ya kavuşmasını, Emekli Deniz Piyade Albay Yıldır Yoro ise Deniz Piyade Alayı 1. Taburu ile çıktığı Pladini Plajı’na (Yavuz Çıkarma) hakim bir tepeden amfibi taarruzu anlatıyor…
Mağusa direnişi
Mağusa Kalesi’nin muhteşem surlarını 500 sene önce inşa edip güçlendiren Venedikliler, 1571’de o surları 11 ay süren bir muharebede ele geçirebilen Türklerin, 400 sene sonra Ortaçağ’ı andıran bir harpte kuşatılacağını ve hayatta kalmak için aynı surların içinde savaşacaklarını hayal edebilirler miydi?
Üsteğmen Oğuz Kalelioğlu, Mağusa’daki 200 mücahitin komutanıydı. Savunmakla sorumlu olduğu kalenin içine 10 bine yakın sivil sığınmıştı. 20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun Girne’ye çıktığını duyunca önce sevindiler ama sevinçleri kısa sürdü. Türk ordusundan önce Türklerin sığındığı Mağusa Kalesi’ni ele geçirmek için RMMO ve EOKA, tanklarla ve toplarla muazzam bir saldırıya geçti. Bir avuç mücahit ve halk elde kalan son silah ve mermilerle kendilerini savundul. Kan ve gözyaşına, feci bir açlık ve yaz sıcağının kurutan susuzluğu ekleniyordu. 27 gün direndiler. Kale tam düşmek üzereyken Türk tankları Ortaçağ surlarının önünde göründü. Kurtulmuşlardı. İlk çatışmanın başladığı Akkule’nin önünde bize o günleri tekrar yaşar gibi bir heyecanla anlattı Oğuz Kalelioğlu. Şehrin girişine Tankut Öktem’in yaptığı heykelde bir sureti nakşedilmiş bu komutan, bize tam yanına düşen ve patlamayan havan mermisini anlattı. Üzerindeki yazıdan Türkiye yapımı olduğunu görmüştü. Belli ki NATO sayesinde Yunan/Rum ordusunun envanterine girmişti o mühimmat. Seneler sonra o merminin yapıldığı fabrikaya gittiğinde gülerek “Sizin mermiler de Allah’tan patlamıyor” demişti.
Gezimizin sonuna geldik. Komutanlarımıza ve gazilerimize veda ederken, 5 gündür içinde dolaştığımız o zaman tünelinden çıkıyoruz. Laciverte çalan günbatımına bir palmiye ağacının arkasından baktığımız o güzelim Akdeniz kıyısında, biraz öteyi görebilmek için gözlerimizi kıstık: Gördük ki, pek bir şey değişmemiş biz yokken. Yine çevremiz savaş, yine şiddet, yine çatışma… Sadece biz daha yaşlıyız.
Beşparmak Dağları’nda Doğruyol Kayası önündeki grup, Cemal Eruç’u dinliyor.
‘Millî Duruş’ Lafla Olmaz
Kıbrıs turizmi eğlenceden ibaret olmamalı
Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.
YİĞİT ŞATANA
10-14 Kasım tarihleri arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde “Kıbrıs Barış Harekatı ve Muharebe Alanları” turumuzu gerçekleştirdik. Bilindiği gibi 1974’de iki safhada gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı üzerine, gerek askerî gerekse siyasi tarihimizde detaylı ve bilimsel çalışmalar neredeyse yok seviyesindedir.
Üzerinden yaklaşık yarım asır geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Barış Harekatı’nın karanlıkta kalmış bir çok noktası, bilinmeyen pek çok kahramanı vardır. Maalesef çok ciddi bir bilgi kirliliği de mevcuttur. İşte tam bu noktada karanlığı aydınlatmak, gelecek nesillere doğru bilgilerin aktarımını sağlamak amacıyla yürüttüğümüz çalışmaları, Kıbrıs Şehitlerini Anma Platformu Başkanı Hasan Taş Bey’in araştırmaları ile birleştirmeye karar verdik.
Bu kutsal amaçla şekillenen programımızı, sıradan bir turistik seyahatin ötesinde bir noktaya taşınması konusunda hemfikirdik ve böylelikle “Son Tanıklar Göçmeden” isimli projeye doğdu. Harekata bizzat katılmış tüm unsurlardan kahraman komutanlarımız, son tanıklar olarak bizleri onurlandırdı. O günleri tekrar yaşarcasına anılarını, başarılarını ve hatta hatalarını yerinde anlattılar. Bu sayede hem kahraman gazi komutanlarımızı onurlandırabildik hem de birçok kimseye kısmet olmayacak şekilde tarihi en doğru şekilde kayıt altına alma fırsatı yakaladık. Kıbrıs’ta çok başarılı icra edilmiş bir harekât olsa da başta muhabere ve ikmal eksiklikleri gibi birçok eksiğimizde bulunmaktaydı. Bu eksikliklerin de -üzülerek söylüyorum- sonuçları ağır olmuştur. İşte bu sebeple gelecek nesillere doğru aktarım yapmak ve ders çıkarmak aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak yolunda şarttır.
Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.
Bir turizmci olarak Kıbrıs turizminin sadece kumar, eğlence ve deniz tatilinden ibaret sanılması sebebiyle yaşadığım üzüntünün tarifi benim açımdan mümkün değildir. Dolayısıyla bu oldukça üzücü duruma sadece üzülmek yerine bir hareket başlatmak gerektiği inancındaydık. Hasan Bey’in desteğiyle bu projenin ilk etabını yaparak meşaleyi yaktığımıza inanıyor, bu haklı davanın anlatılması için de elimden geleni yapacağımı bir kere daha belirtmek istiyorum.
Bu projede ilk günden beri bizi destekleyen Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ile Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’na ve bizi sonsuz kaynakla destekleyen, kâr amacı gütmeksizin bu projeyi gerçekleştirmemizi sağlayan Puzzle Turizm Yatırımları’na teşekkürlerimi sunmayı borç biliyorum.
Budapeşte’den Zigetvar’a giderken Peç’e uğrayanları, tarihî yapısı ve orijinal minaresiyle Yakovalı Hasan Paşa Camii bekliyor. 2009-2010’da restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Macaristan’ın güneybatısında yer alan Peç şehri 2010’da Essen ve İstanbul’la birlikte “Avrupa Kültür Başkenti” unvanını taşıyan üç kentten biriydi. Osmanlı idaresinde geçirdiği yaklaşık 150 yıllık dönemde ordu garnizonu barındıran stratejik noktalardan biri olan Peç şehri, Roma mirası, kilise ve müzeleri, şarap ve seramik kültürüyle öne çıkıyor. Kentin Osmanlı yapı mirası, Macaristan’ın kullanılabilir camilerinden Yakovalı Hasan Paşa Camii’ni de barındırıyor.
16. yüzyılda yapılan Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin banisinin, 1630’lu yıllarda Kanije paşası olan İbrahim Paşazade Hacı Hasan Paşa olduğu son yıllardaki çalışmalarla ortaya konmuş. Paşa, anne tara- fından da Sokollu ailesinden geliyor. Evliya Çelebi, caminin eski Türk şehri surlarının dışında olduğundan bahsetmiş. Hemen yanında ise bugün artık varolmayan bir tekke ile mezartaşlarından kimisi günümüze ulaşmış bir Türk mezarlığı bulunmaktaymış.
Sekizgen kasnaklı bir kubbenin örttüğü kare yapının içi kalemişleriyle süslüymüş. Günümüze süslemelerin pek azı kalmış olsa da caminin orijinal minaresi hâlâ yerinde. 1960’lara kadar farklı işlevlerle kullanılan cami, Macar Tarihî Anıtlar Kurulu’nun koruması altına alınınca 1968’de restore edilmiş. Avrupa Kültür Başkenti olma hazırlıkları sırasında 2009-2010’da yine restorasyon gören cami hem müze olarak ziyaret edilebiliyor hem ibadet için kullanılabiliyor.
Süslemeler gitmiş ama...
Yakovalı Hasan Paşa Camii’nin içindeki kalem işlerinin pek azı bugüne kalmış, ama orijinal minaresi hâlâ duruyor.
Yakovalı Hasan Paşa Camii yanında günümüzde kilise olarak kullanılan Gazi Kasım Paşa Camii ile İdris Baba türbe ve çeşmesi de var. Osmanlı izlerini yaşatan Macaristan’ın Peç şehri, Budapeşte’den Zigetvar’a giderken kaçırılmayacak bir durak.
1890’ın Eylül ayında, Japonya yolculuğu sonrası yurda dönmek için yola çıkan Ertuğrul fırkateyni, patlayan fırtına nedeniyle birkaç gün sonra sulara gömülmüştü. 600’e yakın mürettebattan sadece 56’sı bu felaketten kurtulabildi. Şehit olanlardan cenazesi bulunabilen 150 denizcimiz, bugün Kuşimoto şehrindeki kabristanda yatıyor.
Tokyo’dan kalkan “Şinkansen” (süper hızlı tren), 500 kilometre yolu 3 saatten az bir zamanda alıp Osaka’ya varıyor. Yolda yanından geçtiğim Fuji Dağı olmasa, turistik broşürlere yansıyan romantik Japonya’dan pek iz göremeyeceğim. Modern Japonya şehirleri temizlik, tertip ve düzen açısından çok gelişmiş olsalar da pek sevimli ve estetik değiller.
Aslında bu yolculuk bugünkü Japonya ile ilgili değil. 129 yıl önceki hüzünlü bir öykünün, Türk fırkateyni Ertuğrul’un izindeyim.
19. yüzyılın son çeyreğinde dünyada kurulan uluslararası ilişkiler, devletleri küresel ticaret ve çatışmalarda pozisyon almalarını sağlayacak ittifaklar kurmaya itiyordu. 1867’de iktidara gelerek Japonya’yı birleştiren İmparator Meiji, ülkesini çok hızlı bir modernleşme, Batılılaşma ve sanayileşme yoluna sokmuştu. Bu gelişmeler, aynı tarihlerde kendi içinde benzer çabaları gösteren “eski imparatorluk” Osmanlı Devleti’nin çok ilgisini çekiyordu. Yükselen Japonya aynı zamanda Büyük Okyanus kıyısında Rusya’ya karşı önemli bir rakip oluyordu ki, Osmanlı Devleti, en büyük düşmanı olan bu ülkenin en doğudaki komşusu Japonya ile ilişki kurmayı zorunlu görüyordu. Japonya daha sonra, 1905 savaşında Rusya’yı yenilgiye uğratacaktı.
Yaşlı Ertuğrul 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de gövdesine buhar makineleri eklenmişti. Japonya seferi görevi verildiğinde 25 yaşındaydı.
Japonya ile ilişkiler
1878’de İstanbul limanına ilk defa bir Japon askerî gemisi uğradı. 1881’de bir Japon diplomatik heyeti padişah 2. Abdülhamid’i ziyaret etti. 1887’de ise Japon İmparatorluk Prensi Komatsu Akihito, Japonya’nın en büyük devlet nişanı olan Krizantem Nişanı’nı İstanbul’da padişaha takdim etti. Bunun karşılığında padişah, İmparator Meiji’ye bir iyi niyet ziyareti yapmak ve Osmanlı Devleti’nin nişan ve hediyelerini takdim etmek üzere bir harp gemisini Japonya’ya gönderme kararı aldı. Bu görev için bir geminin hazırlanması emrini alan Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, bu uzak yol seyri için Ertuğrul gemisinin uygun olduğuna karar verdi. 79 metre uzunluğundaki Ertuğrul ahşap bir gemiydi ve 1863’te Taşkızak tersanesinde yelkenli bir harp gemisi olarak suya inmişti; 1864’de İngiltere’ye yollanmış ve gövdesine buhar makineleri eklenmişti.
Gemi 1866’da Girit isyanının bastırılması harekatına katıldı. Sultan 2. Abdülhamid’in tahta çıkmasından sonra Haliç’e kapatıldı ve 11 yıl boyunca bakımsız kaldı, bazı bölümleri çürüdü.
Japonya seferi görevi o vakit 25 yaşındaki Ertuğrul’a verildiğinde, gemi hemen bakıma alındı. Komutasına da Albay Ali Osman Bey atandı.
Ertuğrul, üzerinde 600’den fazla bahriyeli personeli ile 14 Temmuz 1889’da İstanbul’dan demir aldı. Yaşlı geminin zaman zaman arızalar ve tamiratlarla geçen Japonya yolculuğu 11 ay sürdü. Hint Okyanusu ve Doğu denizlerinde bayrak göstermek görevi de olan Ertuğrul, Marmaris, Port Said, Süveyş, Aden, Somali, Cidde, Kalkütta, Singapur, Saygon, Hong Kong ve Şangay limanlarına uğradı. Osman Bey Japonya yolunda Mirliva (Tuğamiral) rütbesine terfi etti.
Japonya’da ilk olarak Nagazaki limanına yanaşan gemi, hedefi olan Yokohama’ya 13 Haziran 1890’da ulaştı ve limanda bizzat İmparator Meiji tarafından karşılandı.
Şehitlere saygı Kuşimoto kentinde Ertuğrul şehitleri için yapılan anıt ve buraya defnedilen 150 denizcimize bir selam!
Kuşimoto’ya doğru
Shin-Osaka istasyonunda tren değiştiriyorum. “Hızlı olmayan” bu yeni tren beni ülkenin güneydoğu kıyısındaki Kuşimoto şehrine götürecek. Üçbuçuk saat süren bu yolculukta binalar seyrekleşiyor, demiryolu tek hatta düşüyor. Dağ tünelleri, ormanlar, pirinç tarlaları ve okyanus kıyısındaki küçük ahşap evlerden oluşan sevimli köyleri ile “bir zamanlar Japonya”…
Sessiz ve sakin Kuşimoto şehrinin istasyon meydanında Türk bayrağı ve büyük bir yazı beni karşılıyor: “1890’dan Beri Türkiye İle Dost Şehir”. Oşima adasına gidecek belediye otobüsünü buluyorum. Karaya bir köprü ve karayolu ile bağlanmış Oşima adasının en ucunda o meşum kayalıklar, yani Ertuğrul’un battığı kayalıklar var. Hava puslu ve kapalı.
1870’de yapılmış deniz fenerinin kulesine çıktığımda, açıkta çok yoğun bir gemi trafiği görülebiliyor. Burası bugün de, Japonya’yı Avrupa’ya bağlayan deniz yolunun önemli bir noktası.
56 kişi kurtulabildi18 Eylül 1890 tarihinde Ertuğrul fırkateyninin kayalıklara çarparak parçalandığı mevkii.
Felaket günü
Japon yetkililer uyarmıştı: Tayfun ve fırtına sezonu başlıyordu. Bu zamanlarda Büyük Okyanus’un engin dalgalarının karşısına bu gemi ile çıkmak büyük bir riskti. Ali Osman Paşa uyarıları dinlemedi. Ertuğrul 15 Eylül 1890 tarihinde dönüş yolculuğu için Yokohama’dan demir aldığında hava güzeldi.
Fırtına ve kabus o gece başladı. Eski gemi Büyük Okyanus’un devasa dalgalarına karşı koyamadı ve su almaya başladı. Üç gün boyunca suyu boşaltmak için uğraştılar. Kobe’ye ulaşmaya çalıştılar. Korkunç fırtınada yelkenler açılamıyordu. Makine dairesini su basınca makineler de durdu. Sürüklenen gemi Oşima fenerinin hemen yanındaki kayalıklara çarptı ve anında parçalandı. Kayalıklar Ali Osman Paşa da dahil olmak üzere 533 Türk denizcisine mezar oldu. 56 denizcimiz bu faciadan kurtulabildi. Kurtulabilenler Japon donanmasına ait iki gemiyle Ekim 1890’da İstanbul’a gönderildiler.
Müze ve hatıralar
Sessiz, güzel bir parkın içinde yürüyorum. Karşıma İznik çinileri ile kaplı zarif bir bina çıkıyor. Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te buraya yapılmış; yakın zamanda yenilenmiş. Bu hadiseyi anlatan görseller, modeller, 2007- 2008’de burada yapılan sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait objeler (ki bunların bir bölümü de Mersin Deniz Müzesi’nde) görülebiliyor. 2015’te çekilen Japon-Türk ortak yapımı “Ertuğrul 1890” filminden sahneler de müzede.
Türk MüzesiKuşimoto şehrindeki müzede, şehit olan denizcilerimiz canlandırılıyor, bulunan objeler sergileniyor.
Bakımlı ve güzel parkın içinde yürüyorum. Karşıma çıkan anıt etkileyici. O uğursuz gün denizden çıkarılan 150 bahriyelimizin cenazeleri buraya defnedilmiş ve 1891’de mezarlığın yanına küçük bir anıt yapılmış. 1929’da İmparator Hirohito burayı ziyaret ettiğinde anıt ve çevresi düzenlenmiş. 1937’de ise bugün görülen etkileyici anıt inşa edilmiş ve açılış törenine Türkiye Cumhuriyeti Japonya Büyükelçisi Hüsrev Gerede katılmış. Biraz ileride Atatürk’ün 2010’da buraya dikilen bir bronz heykeli, Büyük Okyanus’un enginlerine bakıyor. Heykelin kaidesinde Türkçe ve Japonca “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” yazıyor.
İnsanlık dili
Bana dünyanın en ucu gibi gelen bu yerde zaman kavramını yitiriyorum; yemyeşil bir doğa ve ağaçlarla çevrili anayola çıktığımda gündelik hayatın gerçeklerine dönüyorum: Dönüş otobüsünü kaçırmışım! Kuşimoto’dan Osaka’ya dönüş trenini de kaçırırsam, gece bu küçük şehirde kalmam gerekecek. 15 dakika kadar yürüdükten sonra gelen ilk arabaya otostop yapıyorum. Duran otomobildeki yaşlı çifte Kuşimoto istasyonuna gitmek istediğimi söylüyorum. Beni araçlarına alıyorlar. Ortak bir dil konuşmasak da Türk olduğumu anlıyorlar; öyküyü ve benim neden orada olduğumu biliyorlar. Dönüş yolunda tren Büyük Okyanus kıyısına serpilmiş küçük balıkçı köylerinden geçerken, kıyı boyunca dalgaların dövdüğü kayalıklara bakıyorum. Birden güneş açıyor, okyanus mavileşiyor, artık Akdeniz gibi görünüyor.
Sualtı arkeolojisi Türk Müzesi, bu acı olayı anma amacıyla 1974’te yapılmış, yakın zamanda yenilenmiş. Sualtı arkeolojisi çalışmaları sırasında çıkarılan Ertuğrul şehitlerine ait eşyaların bir bölümü de bugün Mersin Deniz Müzesi’nde.
Geçen ay gerçekleşen St. Peterburg turumuz Rusya-Türkiye ilişkileri tarihine dair zengin bir deneyim sunduğu gibi, İlber Hoca’nın anlatımlarıyla adeta bir zaman yolculuğu halinde geçti. Keyifli ve öğretici bir seyahatin satırbaşları…
Değerli hocamız Prof. Dr. İlber Ortaylı ile üç yıl önce başladığımız Türkiye tarihinin çevre coğrafyalarına geziler serimiz bütün hızıyla devam ediyor. Bu defa Türk ve Osmanlı tarihinde çok önemli etkileri olan Rusya’nın eski imparatorluk başkenti St. Peterburg’taydık.
5-8 Temmuz 2019 tarihindeki bu geziye 30 misafirimiz katıldı ve turun organizasyonunu Setur yaptı; hocamıza rehber olarak ben ve Dr. Alexandra Zheveleva eşlik ettik. İlber Hoca’nın muazzam Rusya tarihi bilgisi ve etkileyici anlatımları sayesinde, Rusya-Türkiye ilişkileri tarihine dair kısa ama çok doyurucu bir gezi yaptık. Gezimiz aynı zamanda Rusya’nın bu tarihi başkentindeki sanatı, mimariyi ve müzelerdeki olağanüstü koleksiyonları görme ve inceleme imkanı da verdi.
İlk günümüzde, St. Peterburg-Pulkovo havalimanında indikten sonra ilk durağımız Çeşme Kilisesi oldu. 1770’te Baltık’tan yola çıkan Rus donanması, Doğu Atlantik ve Cebelitarık üzerinden bütün Akdeniz’i geçerek Çeşme limanında demirlemiş gemilerimize bir baskın yapmış ve Osmanlı donanmasını yoketmişti. Çariçe Büyük Katerina, bu olayın anısına adı “Çeşme” olan çok sayıda anıt ve bina yaptırdı. 1780’de yapılan bu kilise de bunlardan biri. Hocamız, soğuk ve güneşşiz kuzey iklimindeki bu şehirde binaların özellikle pembe, sarı, yeşil, mavi gibi parlak renklere boyandığını anımsattı.
Bir St. Peterburg seyahatinin olmazsa olmazı Neva nehrinde tekne gezisi.
Şehrin ana caddesi olan Nevski Prospekt’te bulunan otelimizin tam karşısındaki sarı bina 1835’te yeniden yapılan Kont Branitski Köşkü’ydü. Bu binanın mimarı Gaspare Fossati, St. Peterburg’taki bu çalışmalarından dolayı Çarlık hükümetinin dikkatini çekmiş ve İstanbul’daki Rusya Sefareti’nin (bugün Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Rusya Federasyonu Konsolosluğu) yapılması işini almıştı. İstanbul’daki mimari başarıları ile Osmanlı hükümetinin de takdirini kazanan Fossati biraderler, 1847’de Sultan Abdülmecid tarafından Ayasofya’nın restorasyonu ile görevlendirilmişlerdi.
Gezimizin en önemli ziyaret noktası Hermitage Müzesi’ydi kuşkusuz. 3 milyondan fazla esere evsahipliği yapan bu müze, aslında Rusya İmparatorluğu çarlarının ve çariçelerinin 1763’te inşa edilmeye başlanan kışlık sarayı. Hocamız, bu binanın önündeki devasa meydana bakarken gördüğümüz anıtsal mimari resmin aslında Rusya Devleti’ni simgelediğini ve Büyük Petro’dan beri Batılılaşan ülkenin devlet geleneğinin aynı şekilde sonraki dönemlerde de sürdüğünü anlattı. Müzede saray apartmanları, devasa bir resim koleksiyonu ve arkeolojik eserlerin yanısıra, bizi çok ilgilendiren Pazırık koleksiyonunu da gördük.
Rusya Devlet Müzesi’nde hocamız tablolar üzerinden Rusya tarihinin önemli dönüm noktalarını anlatıyor.
Sibirya’da, Altay Dağları’nda 1929-1949 arasında kazılan Saka kurganlarında bulunan bu eserler Türk ve Orta Asya öntarihinin en önemli koleksiyonunu oluşturuyor ve MÖ 4. yüzyıla tarihleniyor. Bu koleksiyonda sergilenen ünlü halı, dünyanın en eski halısı kabul ediliyor ve yanındaki etikette “Türk düğümü” ile dokunduğu yazıyor.
St. Peterburg’a gelip ünlü Mariinski Tiyatrosu’nda bir opera veya bale izlemeden olmaz dedik ve akşam topluca bu etkileyici binada “Aida” temsiline gittik. 1860’ta açılan bu tarihî bina, bugün St. Peterburg Devlet Akademik Opera ve Balesi’ne evsahipliği yapıyor. Çok başarılı bir temsil sonunda otele dönerken, İlber Ortaylı Hocamız bize genç yarbay Mustafa Kemal’in ilk defa 1914’te Sofya’da “Aida” temsilini izlediğini ve çok etkilendiğini, hatta arkadaşı Şakir Zümre’ye “Bulgarların Balkan Harbi’nde bizi neden yendiklerini şimdi anlıyorum” dediğini aktardı.
Fabergé Müzesi’nde ünlü kuyumcunun saray için yaptığı yumurtalar sergileniyor.
Ertesi sabah yola erken çıktık ve “hydrofoil” denen hızlı teknelerle Baltık Körfezi’nde 1 saatlik bir yolculuktan sonra yazlık saray Peterhof’a ulaştık. Rusya İmparatorluğu’nun sarayları gerçekten çok gözalıcı ve devasa. Hocamız 19. yüzyılda Rusya ve diğer Avrupa devletleri ile rekabet etmeye çalışan Osmanlı İmparatorluğu’nun da Boğaziçi’nde o devrin modasına uygun saraylar yaptırmak zorunda kaldığını, ama bunların boyut olarak Rusya’dakilerin yanında küçük kaldığını anımsattı.
O gün İstanbul’dan geçerek St. Peterburg limanına gelen beş büyük yolcu gemisi vardı ve bütün saraylar turist grupları ile çok kalabalıktı. Turizmin bu şehrin ekonomisinde çok önemli bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Peterhof Sarayı güzel bahçeleri ve havuzları yanında, içindeki “Çeşme Salonu” ile de ilgimizi çekti. Buradaki Çeşme Deniz Harbi’ne ilişkin resimleri, daha önce dergimizde ayrıntıları ile yazmıştık.
Setur ile yaptığımız St. Peterburg gezisinde, bir akşam tarihî Mariinsky Tiyatrosu’nda Aida Operası temsiline gittik.
Öğleden sonra gittiğimiz “Kanlı Kilise” tipik Rus mimarisi ve içindeki mozaikler ile çok etkileyiciydi. Yakın zamanda açılan Fabergé Müzesi ise sadece bu ünlü kuyumcunun saray için yaptığı yumurtalardan 7 tanesine tarihî bir mekanda evsahipliği yapmakla kalmıyor, çok zengin bir resim koleksiyonunu da bünyesinde barındırıyor. Günün sonunda ziyaret ettiğimiz Rusya Müzesi’nde, Ayvazovski’den İlya Repin’e Rus sanatı tarihinin en güzel örneklerini incelerken, bize her resmin hem sanatsal hem de tarihî içerik analizini yapan, Rus edebiyatından şiirleri Rusça okuyup sonra tercümesini aktaran Hocamızın anlatımları ile kendimizden geçtik. Müzelerdeki bu çok “eşşiz ders”i izleme şansına sahip olan bizler, Hocamızın müze mağazalarından aldığı onlarca kitabı taşımakta tereddüt etmedik!
Son gün sabahtan Yusupov Sarayı’nı ziyaret ettik. Bugün müze olan bu saraya girip çıkarken uygulanan tuhaf bürokratik işlemler, bize buralarda hâlâ bir “Sovyet tadı” kaldığını gösterdi. Yusupov Sarayı etkileyici mimarisi yanında, son dönem çar ailesini kontrolüne almış papaz Rasputin’in de öldürüldüğü mekan. Müzede bu olayla ilgili bir de sergi bulunuyor.
Öğleden sonra uçuşumuz için St. Peterburg’a veda ederken, Rusya ile tarihimizin kesişme noktalarının hatıralarını barındıran bu güzel şehre iyi ki geldik diyorduk.