Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!
Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayında Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.
Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadırgalarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyumuyordu. Sancak gemisi olduğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evinden camiye bile kolayca gidemeyeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.
Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun ömründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı deniz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akdeniz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaşmıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Portekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaşmıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bırakarak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.
Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).
Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te padişaha takdim etmişti; Yavuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süleyman’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıyla, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus mücadelesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).
60 yaşına kadar yaptıkları, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’unda gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekizliler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptırmışlar, bunlara asker yerleştirmişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün geldi ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.
İşte bugün, tam 472 yıl sonra,Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhteşem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu kaleye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulunması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurguluyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssünü görüyoruz.
Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekizliler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyılardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.
Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.
Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hürmüz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Osmanlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kızıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.
Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerektiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.
Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmiyor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihinde denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalmadığını anlatıyor.
Çocukluk ve gençlik yıllarını küçülen imparatorluğun renkli dünyasındaki kozmopolit şehirlerde geçiren Mustafa Kemal, şüphesiz bu coğrafyanın etkilerini ömrü boyunca üzerinde taşımıştı. Dedesinin köyü Kocacık’tan 1896’da 15 yaşındayken ailesinden ilk defa ayrıldığı Manastır istasyonu’na ve 1913’te başlayan Sofya günleri’ne … Dün-bugün.
Mustafa Kemal’in formasyonunun ve düşüncelerinin şekillenmesinde önemli rolü olan Balkanlar’daki çocukluk Türklerin 14. yüzyıldan bu yana yaşadığı batıdaki en uç nokta olan Makedonya’ daki Kocacık köyü, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafının köklerinin uzandığı yerdir. Mustafa Kemal’in askeri kariyerine başladığı, liderlik yolculuğunun ve gençlik yılları, cumhuriyeti kurma sürecinde bakışaçısının nasıl geliştiğini de ortaya koyar.
Stogova Dağı’nın batı yamaçlarındaki Kocacık Köyü’nde 2014’te yaptırılan müze ev.
Çizme’nin kuzeyindeki Ravenna şehri, gerek iklimi gerek tarihiyle tarihî İstanbul’u yaşatıyor. Ayasofya’yı da yaptıran İmparator 1. Justinianus ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın San Vitale Bazilikası’ndaki tasvirleri; ziyaretçileri 6. yüzyılın dünyasına taşıyor.
Mozaikin başkenti olarak bilinen İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kenti, bu unvanı İstanbul’a derin köklerle bağlı oluşuna borçludur. UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde 8 adet yapısı olan bu kenti dolaşırken, kendinizi zaman zaman Bizans İstanbul’unda hissedebilirsiniz. Hatta isimlerine aşina olduğunuz ancak kendi şehirlerinde pek rastlama imkanı bulamadığınız çok çok eski İstanbullularla Ravenna’da karşılaşabilirsiniz!
Ravenna’dan 6.yüzyıla kapı İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kentinde bulunan San Vitale Bazilikası, İstanbul’dakiler gibi dış mekanın sade, iç kısımların süslü olduğu mekanlardan.
Bologna’dan trenle 1 saat 20 dakikada kolayca ulaşım sağlanan Ravenna, Adriyatik kıyısında bulunan, zengin tarihî değerleriyle muhakkak görülmesi gereken bir kent. Şehir lagün üzerine kurulu olduğu için pek çok gün sisler altında ve mistik bir atmosferde. Özellikle gri ve sisli havalarda sokaklarda dolaşırken, insan kendini İstanbul’da sanabilir. San Vitale Bazilikası’ndan içeri girdikten sonra ise “İstanbul’un kokusunu duyabiliyorum” diyebilirsiniz. Hemen karşınızda Ayasofya’yı yaptıran İmparator 1. Justinianus (482-565) ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın (500- 548) tasvirleri var.
Ayasofya’yı ziyaret eden birçok turist, Justinianus ve Theodora adları geçtiğinde hemen herkesin aklında canlanan bu imgelerin İstanbul’da yer almadığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu ve benzeri figürlü mozaikler Kostantiniyye’de varolmuşsa da günümüze ulaşmamasının sebebi, hiç kuşkusuz 8. ve 9. yüzyıllarda yaşanan ikonoklazma döneminde yokedilmeleridir. Bugün Ayasofya’da görebildiğimiz insan tasvirli mozaikler, ikonoklazma sonrasına aittir.
Ravenna’da San Vitale, Sant’Apollinare, Galla Placidia Mozolesi ve Sant’Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki mozaik kompozisyonlarını görünce; insan böyle bir yıkım yaşanmasaydı şu an İstanbul nasıl bir mozaik zenginliğine sahip olurdu diye düşünmeden edemiyor.
Şehirdeki en anıtsal yapı San Vitale Bazilikası, plan ve ölçü bakımından Justinianus ve Theodora’nın Küçükayasofya’da yaptırmış olduğu San Sergios ve Bachos Kilisesi (Küçük Ayasofya Camii) ile çok büyük benzerlikler taşıyor. Aziz Vitalis’e adanan bazilika, Justinianus’un İtalya’daki kısmi başarısından sonra buradaki son kalesi olan Ravenna’daki varlığını ve gücünü yansıtıyor. İstanbul’daki Bizans yapılarında da görüldüğü gibi, dış cephe daha sade tutulurken süslemeler yapının iç mekanında yer alıyor. Bu, aslında içselliğin de önemini vurgulayan bir tutum. Altın sarısı ve yeşil tessera’ların ağırlıklı kullanıldığı bölümdeki malzeme ve tekniğe bakılırsa, mozaik sanatçılarının İstanbul’dan gelmiş olma ihtimali yüksek.
İmparator Justinianus ve Theodora mozaikleri apsisin iki yanında karşılıklı olarak duruyor. İmparator kararlı bir ifadeyle tasvir edilmiş; Theodora ise mücevherleriyle parlıyor.
Justinianus ve Theodora’nın mozaikleri, apsisin iki yanında karşılıklı olarak yer alıyor. İmparatorluk rengi olan ve İstanbul’da yüzyıllarca bayramı kutlanan “erguvan” renkli kıyafetlerin içinde karşımıza çıkıyorlar. Oldukça kararlı bir duruşla betimlenen Justinianus, döneminin dinî ve siyasi iktidarının harmanlanmış bir yansımasını sunuyor. Bizans tarihindeki güçlü kadın imajının kuşkusuz en önemli temsilcisi Theodora ise günümüz modasına bile yön veren, dünyaca ünlü markaların ondan esinlenerek özel Bizans kreasyonları ürettiği mücevherleri ve tacıyla parlıyor.
Justinianus ve Theodora hayatları boyunca hiç Ravenna’da bulunmamalarına rağmen, bu eşsiz eserler sayesinde adeta bir gölge gibi şehirde görülür ve İtalya’da İstanbul’un temsilcileri olarak varlıklarını sürdürür. Tanıdık izlerle ve tanıdık yüzlerle karşılacağınız Dante’nin de şehri Ravenna, İtalya seyahat rotalarında mutlaka yer almalı.
Büyük İskender’in tahtına oturan Sezar’ın (Julius Caesar) milattan önceki son yüzyılda Anadolu’ya gerçekleştirdiği büyük sefer, meşhur “veni, vidi, vici” ibaresiyle tarihe geçmişti. Bugünkü Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Pontus kuvvetlerini yenilgiye uğratan Sezar’ın izleri, yine arazi üzerinde takip edilmişti. Öncesi, sonrası ve dönemindeki diğer önemli gelişmelerle birlikte…
Yüksek Anadolu platosu, tarihin her döneminde Akdeniz dünyasında hakimiyet kurmak isteyen herkesin bir ucundan tutmaya çalıştığı büyük, zengin ve stratejik öneme sahip bir coğrafya. Tunç Çağı’ndaki Hitit – Mısır – Miken – Suriye ticaret dünyasının merkezi, Perslerin bir çırpıda boydan boya kat ettikleri bir yarımada ve Büyük İskender’in askerî sefer macerasının iki yılını geçirdiği bir dünya.
MÖ 1. yüzyılda, cumhuriyetten imparatorluğa geçme aşamasındaki Roma Devleti, dünya tarihine en büyük komutanlardan biri olan Julius Caesar’ı (Sezar) armağan etmişti. Caesar, ordularının başında Fransa’dan Mısır’a, Britanya’dan İspanya’ya tüm Akdeniz dünyasında hareket hâlinde bir ömür geçirdi. Caesar’ın hayatında Anadolu’nun yeri ve MÖ 47’de Tokat-Zile’de kazandığı savaş, dünya tarihi açısından belirleyici olmuştur.
31 Temmuz MÖ 47
“Zela, Pontus’da, ovadaki konumu düşünüldüğünde korunaklı bir şehirdir. Duvarları, sanki insan yapısı gibi görünen doğal bir tepenin üzerinde, her yöne muazzam yükselir. Bu şehrin çevresinde vadilerle kesilen bir çok tepe vardır. Bunların en hakimi, neredeyse şehre yüksek patikalar ile bağlanan, Mithridates’in, Triarius’un şanssızlığıyla ordumuzu yendiği yer olarak bilinir ki 3 milden uzak değildir. Eski istihkamları tamir ettikten sonra, Pharnakes tüm kuvvetleriyle kampını oraya, babasının vaktiyle başarılı olduğu yere kurdu”.
Roma ordusu şehrin güneyindeki kampında günü batırırken, Julius Caesar gördüğü manzarayı böyle not ediyordu. Muazzam büyük bir coğrafyada gerçekleşen savaşlar dizisi arasında, tarih boyunca bütün kralları ve komutanları etkileyen bu en ünlü Romalı ve ordusunu Zela (Zile/Tokat) kıyısına getiren neydi?
9 Ağustos MÖ 48
Konsül Gaius Julius Caesar, büyük general Pompeius’u Yunanistan’daki Pharsalos savaşında mutlak yenilgiye uğratmıştı. Roma’nın bu en büyük içsavaşında Caesar 23.000 piyade ve 1.000 atlı ile Pompeius’un 50.000 piyade ve 7.000 atlısının karşısına çıkmıştı. Sonuçta Pompeius’un 15.000 askeri öldü ve Caesar büyük bir zafer kazandı. Yalnızca 1.200 askerini kaybetmişti.
Caesar “zarları yüksekten atıp” Ocak MÖ 49’da Rubicon nehrini geçerek içsavaşı başlatalı beri en büyük rakibi general Pompeius’un izini sürüyordu. 17 Mart MÖ 49’da Brindisi’de elinden kaçırmıştı Pompeius’u. 19 Nisan 49’da Marsilya’da, 27 Ağustos 49’da ise İspanya’daki İlerda’da Pompeius’a bağlı lejyonları yenmişti.
Pompeius’u Yunanistan’da yendikten sonra, ordusunu Anadolu’ya gönderdi. Çanakkale Boğazı’nı gemisiyle geçerken Pompeius’a bağlı bir filo ile karşılaştı. Kendi filosundan sayıca üstün olan bu gemilerden kaçmak yerine üzerlerine gidip teslim olmalarını istedi, onlar da teslim oldu.
Zela tiyatrosu Anadolu’da basamaklı oturma sıraları yerli kayaya oyulmuş birkaç tiyatrodan biri burası. Zileli yaşlıların söylediğine göre önünden geçen yol yapılıncaya kadar sahne kısmı görülebiliyordu.
Boğaz’ı geçen Caesar, IIlium/ Troya’a uğradı. Burada Troya savaşı kahramanlarının mezarlarını ziyaret etti, kurbanlar kesti. Bununla hem Romalıların büyük dedeleri olduğuna inandıkları Troyalı Prens Aeneas’ı anıyor, hem de kendisinden 286 sene önce aynı ziyareti yapan Büyük İskender’in tahtına oturuyordu.
Caesar, Troya’dan Asia eyaletinin başkenti Efes’e geldi. Burada törenlerle karşılandı. Pompeius’un Anadolu’daki ününün yerine kendi ismini yüceltmek için şehirlere ve özellikle Artemis tapınağına vergi muafiyeti verdi. Ancak kendisi de tapınağın hazinelerinden bir kısmına elkoydu; zira askerlerine para gerekliydi.
Bu, Roma’da asil bir ailede doğmuş Gaius Julius Caesar’ın Anadolu’ya ilk gelişi değildi. İlk olarak 20 yaşında, MÖ 80 senesinde Bitinya’ya gelmişti. Burası bugünkü Bursa, Kocaeli, Sakarya illerimizi kapsayan bir krallıktı ve asil bir aileden gelen genç Caesar, eğitiminin bir parçası olarak buradaki donanma birliğinde subay olarak görev almıştı. Bu hem bir görev hem de bir zorunluluktu, çünkü ailesi o dönemde Roma’nın hakimi olan Sulla ile karşı kamplardaydı. Pek çok asilzadenin aksine, askerî görevinde her zaman en ön safta yer alması, cephede bizzat savaşması ve hatta Midilli adasının fethi sırasında büyük kahramanlık gösterip silah arkadaşlarının hayatını kurtarması ona askerlik hayatının ilk ödülünü verdi. “Halkın tacı” adı verilen bu ödül, meşe yapraklarından bir taçtı ve bugünkü “üstün cesaret ve feragat” madalyalarına denk düşüyordu. Bunu takan kişi Roma’da oyunlara ya da tiyatroya gittiğinde senatörler dahil herkes ayağa kalkmak zorundaydı. Yaşamı boyunca bu tacı takmaktan zevk duydu. Özellikle ileriki yaşlarında saçlarının önü açılmaya başladığında…
O sıralarda Caesar’ın Nikomedia’da (bugünkü İzmit), Bitinya kralı 4. Nikomedes ile aşk ilişkisine girdiği dedikodusu Roma’ya yayıldı ve kendisi hayatı boyunca bunu ne kadar şiddetle reddetse de, Galya’dan Anadolu’ya, Britanya’dan Afrika’ya orduları ilerlerken askerler arasında hep bunun şakaları yapıldı.
Bitinya’dan sonra Caesar, Kilikya korsanlarına karşı Anadolu’nun güney kıyılarında savaştı. Roma’ya dönüp hukuk eğitimi aldı. MÖ 75’te Roma sosyal ve siyasi hayatında çok önemli olan belagat (etkili konuşma) eğitimi almak için Rodos’a giderken, korsanlar kendisini Milet kentinin yakınındaki küçük Pharmacussa adasına (bugün Yunanistan’a ait Farmakonision) kaçırdılar. Kendisine fidye olarak biçilen 20 talent’i az bulan Caesar, korsanlara kendisi için 50 talent istemelerini söyledi! Adamları Anadolu kıyı kentlerinde fidye için para toplarken, Caesar küçük adada korsanlarla 38 gün geçirdi, onlarla sohbet edip, yazdığı şiirleri okudu. Parayı ödeyip serbest bırakıldığı zaman, korsanlara parasını yakın zamanda geri alacağını söyledi! Serbest bırakılır bırakılmaz Milet’den temin ettiği donanma gemileri ile korsan adasını basıp korsanları yakaladı ve Bergama şehrine götürdü. Korsanlardan parasını geri aldıktan sonra hepsini çarmıha gerdirdi (Ancak çarmıh çok uzun süren ve işkenceli bir idam olduğu için, Ada’da geçirdiği günlerdeki “samimiyetinin hatırına”, çarmıha germeden önce korsanların boğazını kestirdi).
MÖ 73’te Pontus kralı Büyük Mithridates, Roma’ya savaş ilan etti. Caesar tekrar Bitinya’ya dönerek buradaki yerli kuvvetleri Pontus ordusuna karşı örgütledi. Genç bir subay olarak dahil olduğu bu uzun savaşa 27 yıl sonra bir “imperator = muzaffer” olarak kendisi son verecekti.
Zela akropolü Günümüz Zile’sinin tam ortasında akropolü oluşturan tepedeki kale, yörede hüküm sürmüş çeşitli uygarlıkların izini taşıyor.
2 Ekim MÖ 48
Caesar, peşinde olduğu düşmanından 3 gün sonra Mısır’a ulaştı. Yenik general Pompeius yeniden ordu toplamak için Mısır’ın desteğini alabileceğini düşünüyordu. Ancak bu olmadı; zira Doğu Akdeniz’de korsanlığı bitiren, Roma hakimiyetini Anadolu’da kuran Büyük Pompeius, eski bir askeri tarafından kayığının içinde öldürüldü. 3 gün sonra, Mısırlılar düşmanının başını gösterdiler Caesar’a. Önce bu büyük generale yapılan saygısızlığa hiddetlendi ama sonra daha öncelikli bir konuya önem verdi: Mısır’dan toplaması gereken para.
Caesar, düşmanının ölüsünü kendisine teslim eden Ptolemaius’u İskenderiye sarayında rehin tuttu ve Mısır donanmasını limanda yaktı. Limandaki gemilerle birlikte ünlü İskenderiye Kütüphanesi’ndeki 400.000 papirüs yazma da bu yangında kül oldu. Mısırlıların ayaklanması üzerine Caesar’ın sayıca az ordusu, İskenderiye fenerinin bulunduğu Pharos adasında kıstırıldı ve Caesar kaçan askerlerinin ağırlığından batan gemiden denize atlayarak küçük bir kayığa geçip canını zor kurtardı. Nihayet, Suriye ve Anadolu’dan yardımcı kuvvetlerinin gelmesiyle Caesar Mısır ordusunu yendi ve 27 Mart MÖ 47’de İskenderiye şehrine ve kendisine en iyi şekilde evsahipliği yapmaya hazır Cleopatra’ya kavuştu.
İskenderiye şehrinin kapısından büyük törenlere girmesinin üzerinden 4 ay geçmişti. Ptolemaius hanedanının taht kavgasında 13. Ptolemaius ve 7. Cleopatra arasındaki seçim yapması zor olmamıştı. Cleopatra 52 yaşındaki bu savaş alanlarında pişmiş hırslı adamın önüne kendisini attığında henüz 21 yaşındaydı ve Caesar ile ittifak yapmanın kendisine kraliçeliğin yolunu açacağını iyi biliyordu. Bütün yıllar, yollar ve savaşlardan yorulan Caesar, belki de hayatının ilk tatilini yaptı ve Nisan-Mayıs aylarını Cleopatra ile Nil’de uzun bir gezi yaparak geçirdi. Ne Roma’daki içsavaş ne de başka yerlerdeki sorunlar umurunda değil gibiydi. Hatta ünlü hatip senatör Cicero, Aralık MÖ 48’den Haziran MÖ 47’e kadar Roma’ya Caesar’dan bir mektup ya da haber gelmediğinden şikayet ediyordu.
Savaşın coğrafyası Sezar’ın, Mithradates’e 20 yıl önce yenilen Triarius’un düştüğü tuzağa düşmeye niyeti yoktu. Alternatif bir yol kullanarak, Zile’yi Amasya’ya bağlayan yola girmeyip doğuya yönelmiş ve kalesinin bulunduğu tepeden, o günkü adıyla Skotios dağının eteklerinden, Derebaşı köyünün bulunduğu vadiye inerek düşmana yaklaşmıştı.
Bu sakin dönemin bitmesi için Anadolu’dan gelen haberler yeterliydi. Büyük Pontus kralı Mithridates’in oğlu, Kırım’daki Bosphorus devletinin kralı Pharnakes, babasının mirasında hak iddia ederek Anadolu’da Roma kuvvetlerine karşı saldırıya geçmiş; Roma egemenliğindeki şehirleri yıkıp yakmış ve Caesar’ın generali Domitius Calvinus’un bir Roma, iki Galat lejyonundan oluşan ordusunu Nikopolis’de feci bir yenilgiye uğratmıştı.
Anadolu’nun savaşlardan yorgun toprakları çoğunlukla aynı yerde yapılan savaşlara sahne olmuştur. Nikopolis şehrini MÖ 66’da büyük general Pompeius, Pharnakes’in babası Mithridates’i son ve kesin yenilgisine burada uğrattıktan sonra kurmuştu (Sivas’ın Suşehri ilçesinin 5 km güneydoğusunda Yeşilyayla köyünün bulunduğu yerdir).
Roma ile Pontus krallığı arasındaki savaşlar 40 yıla yakın sürmüş ve Anadolu’ya hakim olmanın bedelini Roma’ya ödetmiştir.
MÖ 133’te Batı Anadolu’ya hakim Bergama krallığının son kralı, simya ve büyüye meraklı 3. Attalos, ölümünden sonra krallığını vasiyetle Roma’ya bırakmıştı. Roma Cumhuriyeti, Anadolu’yu böyle bir miras olarak devraldı. Kuşkusuz Roma Cumhuriyeti çağının süper gücü olsa da Anadolu’nun diğer krallıklarının böyle bir egemenliği kolay kabul etmesi mümkün değildi ve en büyük direniş de bugünkü Kızılırmak ile Gürcistan sınırımız arasındaki bölgeyi teşkil eden antik Pontos’un kralından, 6. Mithridates Eupator’dan, kısaca Büyük Mithridates’den geldi.
Orta Karadeniz’den Kırım’a kadar olan bölgedeki kent devletlerini kendisine bağlayan Mithridates, MÖ 88’de batıya doğru harekete geçti ve güçlü bir ordu ve donanma ile Roma bağlaşığı Bitinya ve Kapadokya krallıklarına saldırdı. Hızla Bitinya’yı ezip geçerek Roma’nın Asia eyaleti başkenti Efes şehrini ele geçirdi ve buradaki 80.000 Latince konuşan insanı bir günde öldürttü. Zenginliğe düşkün Roma valisi de, ağzına eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. Bu katliam Roma tarafından hiç unutulmadı. Çok kısa sürede Pontus Krallığı başkenti Bergama oldu ve bir Pontus ordusu da Yunanistan’a yürüyüp Atina’yı ele geçirdi.
Veni, vidi, vici Jül Sezar’ın Galler ve Küçük Asya Pontus seferlerinde kazandığı başarıları anısına yapılan resim, Andrea Mantegna’nın atölyesinden ve 1486-1505 arasına tarihleniyor. Londra Hampton Court Palace’ta yer alan tabloda, zafer arabasında betimlenen Jül Sezar’ı, Roma’da ellerinde “Veni, Vidi, Vici” yazılı levhalar taşıyan zafer alayı karşılar.
Romalı general Sulla, MÖ 87 ve 86’da giriştiği harekatlarda Yunanistan’da Pontus ordusunu yenilgiye uğrattı. Başka bir Roma ordusu da Bursa Mustafakemalpaşa yakınındaki Miletopolis’de diğer bir Pontus ordusunu yendi. Romalı general Lucullus’un donanması da gelince, MÖ 85’te Mithridates Pitane/ Çandarlı’dan kaçtı ve daha sonra Çanakkale Boğazı kıyısındaki Dardanos kentinde Sulla ile bir barış antlaşması imzaladı.
MÖ 73’te Bitinya Kralı 4. Nikomedes’in de vasiyeti ile krallığını Roma’ya bırakması sonucu Mithridates yeniden Bitinya’ya saldırdı ve bir Roma ordusunu İstanbul Kadıköy/Khalkedon’da kuşattı. O sırada ordusu ile Kilikya’dan (Anamur-Çukurova arası) yola çıkıp Frigya’ya (Eskişehir-Kütahya) yürüyen general Lucullus, Pontus Ordusu’nu Manyas gölü yakınında kıstırdı ve yoketti. Daha sonra da diğer Pontus kuvvetlerini Granikos’da (Biga Çayı, Büyük İskender’in MÖ 334’de Pers ordusunu ilk defa yendiği yer) kılıçtan geçirdi.
Lucullus komutasındaki Roma ordusu ve Mithridates arasındaki savaş, MÖ 73 ile MÖ 67 arasında Amisos (Samsun), Kabeira (Niksar), Sinope (Sinop), Tigranokerta (Silvan), Artaxata (Ermenistan, Erivan) ve Nisibis (Nusaybin)’de, çoğu Roma ordusunun lehine sonuçlanan muharebeler ile devam etti.
Sebastopolis antik kentinin kalıntıları günümüz Sulusaray kasabasının altından gün yüzüne çıkacağı zamanı bekliyor.
General Lucullus bu seferler sırasında, ilk defa Karadeniz kıyısında Cerasus (Giresun) kentinde gördüğü bir meyveyi ağacıyla birlikte Roma’ya yolladı. Biz de hâlâ bu meyveyi geldiği yerin adıyla anıyoruz: Kiraz.
MÖ 67’de Mithridates kendi anayurdu olan Pontus Kapadokyası’na (Tokat-Amasya yöresi) geri döndü ve Lucullus yokken kendi başına zafer kazanmak isteyen Amiral Triarius komutasındaki Roma ordusunu Zela (Zile) yakınlarında çok ağır bir yenilgiye uğrattı. 7.000’den fazla Roma askeri bu savaşta öldü.
Lucullus bu yenilgiden sorumlu tutularak görevden alındı ve yerine general Pompeius, büyük yetkilerle Roma senatosu tarafından Anadolu’ya gönderildi. MÖ 66’da Pompeius, Nikopolis adını verdiği yerde (Sivas/Suşehri yakınında) Mithridates’e son yenilgisini tattırdı ve Kırım’a kaçan kral burada İtalya’ya saldırmak için hazırlıklar yapmaya başladı. Oğlu Pharnakes’in kendisini desteklemeyen ve savaştan bıkan diğer şehir devletlerini babasına karşı ayaklandırmasıyla umutsuzluğa düşen kral Mithridates, paralı askerlerinden bir Galatlıya emir verip kendisini öldürttüğünde 69 yaşındaydı.
Oğlu Pharnakes, babasının ölüsünü Anadolu’ya, General Pompeius’a gönderdi. Pompeius da Mithridates’i bir zamanlar krallığının başkenti olan Sinop’a gömdürdü. Pharnakes, Pompeius tarafından Kırım’daki Bosphorus devletinin krallığına atandı.
Sezar’ın izleri Skotios dağının tam zirve noktasında Nam-ı Hisar Kalesi’nin tamamen yıkılmış basit surlarının taş artıkları bulunuyor (üstte). Sezar’ın ilk kampını kurduğu Kurupınar köyündeki mil taşı, yöredeki tarihi geçmişi anlamak açısından önemli bir delil özelliği taşıyor (üstte, sağda).
1 Haziran MÖ 47
Caesar, İskenderiye’den Suriye’ye yola çıktığında 3 lejyonunu Mısır’da, Cleopatra’nın yanında bırakmıştı. Yanına, yalnızca çok güvendiği VI. “Ferrata” Lejyonu’nu almıştı. Caesar bu birliğini MÖ 52’de Galya (bugünkü Fransa) savaşları sırasında kurmuştu. Bu lejyon 49’da İspanya’da, 48’de Dryhachium’da (Durres, Draç, Arnavutluk), Pharsalus’da ve İskenderiye’de hep yanındaydı. Bütün bu savaşlardan ve yollardan sonra 5.000 kişilik lejyondan yalnızca 1.000 kişi kalmıştı ve şimdi de Anadolu’nun bitmez tükenmez yollarına, başka bir savaşa doğru gidiyorlardı.
Anadolu’dan savaş haberleri geliyordu ama Haziran’a kadar beklemek istemişti. Hem Cleopatra ile geçirdiği güzel zaman hem de ordular için gereken parayı temin etmek için bu gerekliydi. Caesar’a göre, hükmetmek yalnız iki şeyle mümkündü: Ordu ve para. MÖ 1. yüzyıla kadar zorunlu hizmet ile halk ordusu olan Roma Ordusu, General Marius’un yaptığı reformlarla profesyonel bir ordu, gerçek bir organize savaş makinesi halini almıştı. Ordunun, 25 yıllık sözleşme yapan maaşlı Roma vatandaşı askerlerden oluşması, daha önce cumhuriyete sadakat yemini eden askerlerin artık komutanlarına, konsüllerine sadakat yemini etmesini beraberinde getiriyordu. Bu da çok sadık ve birlik ruhu gelişmiş askerî birimlerin oluşmasını sağlıyordu. Askerin bütün maaş geliri, savaş sırasındaki yağmadan alacağı pay ve en önemlisi emekliliğinde yerleşeceği toprağın belirlenmesi, ordunun komutanına bağlıydı. Ancak bu durum cumhuriyet içinde değişik komutanlar arasında içsavaş başlamasını da kolaylaştıran bir etkendi.
Tokat Müzesi’ndeki MÖ 1. yüzyıl Roma dönemine ait bronz ok uçları 3,7-3,9 cm boyunda, 1 cm eninde.
Roma’yı tarihin en güçlü imparatorluğu yapan, ordusunu diğerlerinden ayıran disipliniydi. Bu olağanüstü disiplin, Roma ordularına çağının çok ötesinde bir imkan ve kabiliyet veriyordu. Bu imkan temel olarak, ordunun savaş alanında muharebe sırasındaki manevra yeteneği şekilinde kendisini gösteriyordu. En küçük birimine kadar emirle ve birlik olarak hareket eden Roma ordusu, kabile topluluklarından ya da Helenistik kent devletlerinin paralı askerlerinden oluşan toplama ordularından çok üstündü. Saflarını ve düzenlerini asla bozmuyorlar, savunma anında topluca kapanıyorlar, taarruzda koordineli şekilde hücuma geçiyorlardı.
Bu ordu aynı zamanda teknoloji kullanan bir orduydu. Zamanının en ileri ve pratik teknolojisini düşmanlarında bile görseler hemen adapte ediyorlar ve tüm ölçeğiyle kullanıyorlardı. Roma Ordusu için “kazma ve küreklerini kılıçlarından çok kullanıyorlardı” denir. Aynı zamanda inşaat yapan gerçek bir istihkam ordusuydu. Ordunun intikalinde gereken yollar, köprüler, tüneller, geçitler, duvarlar, hendekler ve savaş, kuşatma makineleri hep bu ordunun organizasyonu ile müthiş bir hızda yapılıyordu.
Julius Caesar, işte bu ordusuyla MÖ 58’de Galya’nın fethine başladı. Kelt kabilelerinin yaşadığı bugünkü Fransa, Caesar’ın ordusuna direnemedi. 57’de kuzey Galya’yı fethetti. 56’da Quiberon körfezi deniz savaşıyla kuzey batı Galya ele geçti. Caesar, bir mühendislik harikası olan dünyanın en büyük tahta köprüsünü 10 günde Ren nehri üzerine yaptırıp Almanya’ya geçti ve yine ordusuyla Manş Denizi’ni geçip Britanya’ya (bugünkü İngiltere) iki sefer düzenledi (MÖ 55-54). MÖ 52’de Alesia’da inanılmaz bir kuşatma ve savunma harbini aynı anda bir istihkam savaşı icra ederek yaptı ve sonunda 260.000 kişilik Galya kuvvetini 70.000 kişilik ordusuyla bozguna uğrattı. Galyalı lider Vercingetorix’i esir aldı, Roma’ya götürüp geçit törenlerinde halka gösterdikten sonra öldürttü. Julius Caesar’ın Galya savaşında 1milyondan fazla insanın öldüğü tahmin edilmektedir.
Roma Ordusu’nun temel birimi legio, lejyon idi. Bir lejyon tam kudreti ile, 5-6 bin çok iyi yetişmiş profesyonel askerden oluşuyordu. Legatus adı verilen general hem lejyona komuta ederdi hem de Roma eyaletlerinde vali yardımcısı görevi görürdü. Her lejyon 10 cohort’a (tabur) ayrılırdı ve bu birlikler tribune tarafından komuta edilirdi. Cohort’lar da bugünkü ordulardaki bölük kuruluşuna denk düşen ve centurion’ların komuta ettiği 6 centuri’ye bölünürdü.
Caesar’a göre bu 80-100 kişilik en küçük birlik olan centuri’ler ve onların komutanları en önemli askerî birimdi. Caesar onlarla şahsen ilgilenir, askerle oturur kalkar ve cephede hep onların yanında bulunan cesur bir komutan olarak liderlik vasfı sergilerdi. Yazdığı Galya Savaşı ve İçsavaş kitaplarında askerî başarılarının hızlı, cesur ve kararlı davranması ve askerlerini cephede yüksek motivasyonda tutması ile geldiğini belirtir. Her ne kadar bu kitaplar kendi devrinin siyasi olaylarına ve Caesar’ın kendi eylemlerini meşrulaştırma gayretlerine göre yazılsalar da, askerî detaylar açısından elimizdeki değerli ilk elden kaynakları teşkil eder.
Piyade ordusu olan lejyonlara süvari birlikleri de destek verirdi. Romalılar iyi süvari değildi. Bu yüzden Romalı olmayan “barbarlar” arasından destek süvari birlikleri oluşturulur, bunlar savaştan sonra talana ortak olurdu. Süvari birlikleri genelde savaş öncesinde keşif, muharebe sırasında da manevra unsuru olarak görev yaparlardı. Caesar’ın eserlerinde harekatın lojistik yanlarına pek değinilmez. Kuşkusuz onbinleri bulan ordunun beslenmesi önemli bir hadisedir. Bunlara, yağma ve talan dışında, yerel valiler ve bağımlı kralların lojistik destek sağladığı tahmin edilebilir.
Pontus Krallığı ile birlikte Zela da Roma topraklarına katılınca, adına sikke basılır. Ön yüzünde Roma İmparatoru Septimius Severus’un karısı Julia Domna’nın, arka yüzünde ise Zela’daki Pers tanrıçası Anaitis tapınağının olduğu sikke 193-217 arasında kullanımdaydı.
Temmuz MÖ 47
Caesar Antakya’da bazı yöneticileri görevden alıp yenilerini atadıktan ve Mısır’da kendisine destek veren Yahudilerin Kudüs şehir surlarını yeniden inşa etmelerine izin verdikten sonra Kilikya’ya, Tarsus’a geçti. Burada kendisini törenle karşılayan Romalı komutanlar arasında Brutus ve Cassius da vardı. Bu sıralarda Cleopatra, Caesar’ın oğlunu doğurmuş ve ona babasının ismini vermişti: Caesareion.
Caesar Tarsus’da, Pharnakes ile son savaşa katılmış 36. ve 37. Lejyonlar’ı da yanına alarak Anadolu’daki düşmanı ile karşılaşmak için kuzeye, Kapadokya’ya yöneldi. Gülek Boğazı’ndan geçtikten sonra büyük olasılıkla bugünkü demiryolu ve karayolu istikametinde ilerleyerek çok eski dönemlerden beri ana ticaret yolları üzerinde bulunan Mazaka’ya vardı ve burada iki gece kaldı. Bu şehir daha sonra kendi adıyla anılacaktı: Caesarea / Kayseri!
Buradan güneydoğuya ilerledi ve bugün Adana ili Tufanbeyli ilçesi yakınlarında bulunan Komana şehrine geldi. Buradaki ana tanrıça tapınağı, asırlardan beri kraliyet derecesinde saygı görüyordu ve Romalılar ana tanrıçayı savaş tanrıçası “Bellona” olarak adlandırıp adaklar adayıp kurbanlar kestiler.
Bu sapa yerden dağ yollarını izleyerek bugünkü Kayseri-Sivas-Amasya demiryolu hattının bulunduğu antik anayola ulaştılar ve kuzeye ilerlediler. Hem kendilerine destek veren ve rehber sağlayan yerel beyler hem de Roma ordusunun 40 yıldır bu bölgede sayısız savaş yapmış olması nedeniyle, arazide yabancılık çekmemiş olsalar gerek.
Caesar devrinde Roma askerleri günde ortalama 10 ila 30 kilometre arasında yol yürüyebiliyordu. Sırtlarındaki tahta bir sırığa tutturulmuş üç günlük kumanyalarını taşıdıkları çantaları, bakır yemek kapları, deri mataraları, battaniyeleri ve tabii çok kullandıkları kazma küreklerini taşıdıkları “Marius’un katırı” adını verdikleri donanım 30-40 kg ağırlık çekiyordu. Buna sağ yanlarında taşıdıkları kısa kılıç gladius, sol yanlarında taşıdıkları hançer pugio’yu da eklemek lazım. Bütün bunların üzerine gallic adı verilen bronz miğferleri, düşmanın kalkanına ya da zırhına girince eğilip tekrar kullanılmaması için tasarlanan demir uçlu mızrak pilum ve deri ile kaplı yuvarlak ahşap kalkanlarını da eklememiz lazım. Asteriks çizgi romanında veya Roma devri ile ilgili filmlerde gördüğümüz dikdörtgen köşeli kalkan scutum ve enine metal bantlı zırhlar henüz bu devirde kullanılmıyordu. Askerler ya zincir örme gömlek ya da bronz zırh plakalar ile korunuyorlardı. Britanya’dan Fırat kıyılarına, İspanya’dan Afrika’ya yürüyen askerlerin ayaklarında tabanları çivili caligae denen deri sandaletler vardı. Savaş alanındaki muhaberede atlı haberciler ve cornicen adlı boru çalıcılar da vardı.. Ordunun en önünde sancak Roma kartalı ve lejyon işaretlerini taşıyan signifer’ler yürüyordu. Ordunun bütün ağırlıklarını taşıyan onlarca atlı araba ve katır kolları, yürüyüş kolunu arkadan takip ediyordu.
Zile’yi Amasya’ya bağlayan antik yol, Karadere mezrasının üstünden geçiyor.
MÖ 3. yüzyılda Orta Avrupa’dan gelen Kelt kavimleri Anadolu’yu istila etmiş ve bugünkü Ankara civarında yerleşmişlerdi. Keltler Orta Anadolu’nun kuzeyini kapsayan bölgede kabile krallıkları kurmuşlar ve Roma devrinde buraya Galatya adı verilmişti. Galatya Kralı Deiotarus, Caesar’a karşı Pompeius’un ordusuna asker göndermişti ve şimdi Zile güneyindeki Skylaks /Kadışehri’nde Caesar’ı bütün krallık alametlerinden arınmış, fakir bir köylü gibi karşılayıp affedilmeyi diliyordu. Caesar’ın bu yerel kralı pek affetmeye niyeti yoktu ama Brutus’un kral lehine ikna edici konuşmaları ve kralın Roma ordusu sistemine göre eğittiği lejyonu ve süvarilerini Caesar’ın emrine sunma önerisi fikrini değiştirdi. Caesar, şimdi sayıları eksik de olsa kendi 3 lejyonu, Galat lejyonu ve süvarisi ile Pontus kralı Pharnakes’le hesaplaşmaya hazırdı.
Pharnakes, Caesar’a elçiler ve altın bir taç gönderip kendisinin Pompeius’u desteklemediğini ve Caesar’ın emrinde olduğunu bildirdi. Caesar ise onun işgal ettiği Roma topraklarından çekilmesini ve esir aldığı Romalıları serbest bırakarak kendisine yüklü miktarda tazminat ödemesini istedi. Pharnakes, Caesar’ın Roma’ya dönmesi gerektiğini bildiği için oyalamaya çalıştı ama onun bekleyecek zamanı yoktu. Ve ordu Zile’ye doğru yürüyüşüne başladı.
Bölgede yaptığımız araştırma sonucunda Caesar’ın ordusunun Kadışehri, Sebastopolis / Sulusaray, Artova istikametinden yine demiryolunun bulunduğu vadiden geçerek Zile’ye güneyden yaklaşmış olabileceği sonucunu çıkardık.
1 Ağustos MÖ 47
Zela, Persler döneminden beri İranlıların Su Tanrıçası Anahita’ya adanmış ve rahipler tarafından yönetilen bir tapınak kent devleti idi. Strabon’a göre 1. yüzyılda bile burası çok saygı görüyordu ve insanlar önemli konularda ant içmek için buraya geliyorlardı. Pharnakes, Roma Ordusu’nu ovada değil, şehrin 5 km kuzeybatısında, babası Mithridates’in Roma generali Triarius’u yendiği yerde karşılamayı seçti ve Zela’yı Amasia’ya bağlayan yola hakim tepelerin en yükseğine mevzilendi.
Caesar ise Zela’nın 5 km güneyindeki Merdivenlikaya diye anılan yerde ana kampını kurmuş ve ağırlıklarını bırakmış olmalıdır. Burada hâlâ mevcut olan su kaynağı, yaz sıcağında savaşa girmek üzere olan bir ordu için hayati önem taşır. Caesar, Pharnakes’i koruyan vadilerin kendisini de koruyacağını değerlendirerek gece lejyonlarına yürüyüş emri verdi ve karanlıktan yararlanıp vadi batısındaki sırt hatlarından tırmanarak Pharnakes’in hemen karşısındaki tepeyi tuttu. Ana kamptaki malzemelerin, mevzilenilecek bu tepeye getirilmelerini emretti. Gün doğarken, derin bir vadi Romalılar ve Pontus Ordusu arasındaki sınırı çiziyordu.
Galya’da 9 yıl Jül Sezar Galya’da geçirdiği dokuz yılı Commentarii de Bello Gallico (Galya Savaşı Üstüne Yorumlar) kitabında anlatmıştı.
2 Ağustos MÖ 47
Havanın aydınlanmasıyla, vadinin karşı yamaçları üzerinde savunma mevzileri inşa eden Romalı askerleri gören Pharnakes hemen ordusunu savaş düzenine geçirdi. Caesar, Pharnakes’in de savunma düzeni aldığını düşünerek, sadece birinci hattaki askerlerinin hazır olmasını, diğer birliklerin mevzi ve engel hazırlama faaliyetine devam etmesini emretti. Ancak Pharnakes ordusuna saldırı emri verdi ve Pontus askerleri bulundukları mevzileri terkederek vadi tabanına indikten sonra yamaç yukarı Romalıların bulunduğu hakim tepeye saldırdı.
Caesar, düşmanının aniden yaptığı bu hatalı askerî manevraya önce inanamadı. Kral Pharnakes ordusunu dar vadi tabanına sıkıştırmış, şimdi de “yokuş yukarı” Romalıların bulunduğu tepeye tırmandırmaya çalışıyordu. Caesar askerlerine silahbaşı emri verdi ve lejyonlarını savaş düzenine soktu. İlk başta Pontus kuvvetlerin savaş arabaları, saflarını henüz oluşturmamış Romalıları panikletse de, toparlanıp hakim mevkilerinden fırlattıkları mızraklar ve oklarla bu tehdidi savuşturdular. Hemen sonrasında manevra düzenini oluşturan Roma Ordusu, savaş çığlıklarıyla düşmana saldırdı. Menzile giren düşmana önce oklar, sonra pilum’lar atıldı; daha sonra da kılıçlar çekilerek taarruza geçildi. Zafer, önce Roma cephesinin sağındaki Caesar’ın ünlü VI. Lejyon’undan geldi. Çok kanlı ve zor bir muharebe neticesinde VI Ferrata askerleri düşmanlarını tepe aşağı sürmeye başladı. Bunları orta ve sol cephedeki Galat savaşçıları takip etti. Müthiş bir bozgun yaşayan Pontus Ordusu, vadi tabanında sıkışınca daha büyük zayiat vermeye başladı. Silahlarını bırakarak kaçmak amacıyla kendi mevzilerinin bulunduğu tepeye tırmanabilenler bile hızla takip eden Romalıların kılıçları altında can verdiler. Bütün muharebe sadece 4 saat sürmüştü.
Pharnakes’in karargahı bile çabucak ele geçti. Birkaç atlı adamıyla birlikte kuzeye, İris / Yeşilırmak vadisine kaçan kral, oradan Karadeniz ve Kırım’a ulaşabildi. Daha sonra isyan eden adamları tarafından öldürüldü ve Pontus Krallığı tarihe gömüldü.
Zaferlere alışkın Gaius Julius Caesar için bile bu çok hızlı bir başarıydı. Müthiş keyiflendi ve zaferini Roma’daki arkadaşı Gaius Matius’a şu tarihe geçen sözleri yazdığı mektupla bildirdi: “VENI, VIDI, VICI”. Geldim, gördüm, yendim… Caesar burada yalnızca çabuk kazandığı zaferinden gururlanmıyor, Roma Cumhuriyeti’nin 40 yıldır süren Pontus Savaşı’nı bitiren kişinin kendisi olduğunu Roma’daki dostlarına ve düşmanlarına duyuruyordu. Anadolu’da 1.000 yıl sürecek Roma egemenliği perçinlenmişti.
Zela Savaşı’nın yapıldığı alanın yeri bugün kesin olarak bilinmemektedir. Kuzey Güney istikametindeki bir vadiyi kat eden, bugünkü Zile-Amasya karayolunun antik çağda da anayol olduğu aşikardır. 19. yüzyıldan beri bölgeye gelen gezginler, Caesar’ın “Iskenderiye Savaşı” kitabının 5. bölümünde, subaylarından Aulus Hirtius’un yazdığı anlatıma göre Zile’nin kuzeybatısında, bugün Derebaşı Köyü’nün bulunduğu vadiyi işaret etmektedir. Yolun bulunduğu vadinin batısında kalan bu arazide yaptığımız yüzey araştırmasında, savaş sonrasında ölülerin gömülmüş olabileceği toplu mezarları andıran suni tepecikler saptanmıştı.
Bazı araştırmacılar ise savaşın daha kuzeyde, Yünlü ve Bacul Köylerinin arasındaki bölgede gerçekleşmiş olabileceğini iddia ediyor. Her iki durumda da antik metinde geçen “savaş arabaları” bizi şaşırtıyor. Zira bu derin ve dik vadilerde, meydan savaşlarında etkili olan savaş arabalarının kullanılmış olması pek mümkün görünmüyor.
Dünyayı isteyen imparator Adolphe Yvon’un 1875 tarihli Sezar tablosu, imparatorun dünyayı avucunun içine alma hırsı peşinde atının ayakları altında çiğnediklerini gösteriyor.
Antik kaynaklarla ilgili bir başka nokta üzerinde de durmak gerekiyor. Zela Savaşı’nı yazdığı düşünülen Hirtius, Julius Caesar’ın Galya’nın Fethi eserinin 8. bölümünün de yazarı olarak karşımıza çıkıyor ve bu bölümün üçüncü paragrafında “ben Ceasar’ın İskenderiye ve Afrika seferlerine katılmadım, bu hikayeleri kendisinden dinledim” diye yazıyor. Kamp kurmaya çalışan Roma askerlerine savaş arabaları ile aniden saldırı öyküsü, Galya’nın Fethi’nin beşinci bölümünde, Caesar’ın MÖ 54 senesindeki Britanya işgali bölümünde de anlatılıyor. Bu ve benzeri savaş öyküleri, daha sonra yazıya dökülürken karışmış olabilir belki de…
155-235 yılları arasında yaşamış Romalı tarihçi Cassius Dio, Romaike Historia eserinde Caesar’ın savaştan hemen sonra, 20 yıl önceki zaferi ardından Mithridates’in Zela yakınlarında diktiği anıtı yıktırmadığını, ancak kendisinin daha büyük bir zafer anıtını bunun yanına yaptırdığını yazıyor. Varsa, bu anıtların kalıntılarını bulmak ve dünya tarihinin bu önemli ve ünlü savaşının gerçekleştiği alanı tanıtmak, Zile ile ilgilenecek arkeolog ve araştırmacılara düşüyor.
Caesar, zaferinin hemen ertesi gün kahraman 6. Lejyon’unu hakettiği şekilde onurlandırmak için İtalya’ya gönderdi. Galatları da ülkelerine gönderip Pontus bölgesinde iki lejyon bıraktı. Kendisi Galat kralı Deiotarus’un misafiri olarak Galat kalesi Blukion’da (Ankara kuzeyi, Kazan yakınlarında Karalar Köyü) bir süre kaldı. İlginç bir olay: Bu misafirlikten iki yıl sonra, MÖ 45’in Kasım ayında Caesar’ı Roma’da ziyaret eden diğer Galat beylerinin elçileri, kral Deiotarus’un misafiri olduğu sırada Caesar’a suikast düzenlemeye çalıştığını ve onun mucizevi bir şekilde kurtulduğunu iddia etti.
16. yüzyıl sonunda Osmanlılar’ın kontrolüne giren Rabat-ı Kale-i Ahıska, 1829’a kadar Türklerin elinde kaldı. Bugün, yapılan “turistik” restorasyonlara rağmen orijinal dokusunu koruyor ve Stalin döneminde sürülen, binlercesi yolda hayatını kaybeden Türklerin trajedisini bugüne taşıyor. Anadolu ile Kafkasya’nın buluştuğu bir merkezin içinden…
Gün ağarırken Tiflis’ten yola çıkıyoruz. Tarihe geçen Covid-19 pandemisiyle yaşamaya alıştığımız günlerde, 2 yılın ardından ilk defa yurtdışında olmanın heyecanını yaşıyoruz. 2022 Ocak ayının sabah ayazına, zaman zaman yola çöken koyu bir sis eşlik ediyor. Güneş yüzünü gösterdiği zaman Kafkas dağları arasında yol aldığımız bereketli vadiyi ve bu vadiye hayat veren Kura Nehri’ni görebiliyoruz. Ardahan-Göle’den çıkan bu coşkun nehir Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan’ı katedip 1.500 kilometre sonra Hazar Denizi’ne ulaşıyor.
Muhteşem dağ, vadi ve nehir manzaraları eşliğindeki 200 kilometrelik yolu 3 saatte alıyoruz. Hedefimize Türkiye’den, Türkgözü sınır kapısından çıkıp ulaşmak isteseydik, Gürcistan sınırından girdikten sonra 20 kilometre yol almamız yeterli olacaktı.
İşte Gürcistan ve Türkiye tarihinin en önemli kesişim noktası olan Ahıska. Gürcüler bu şehire “Akhaltsikhe” diyorlar. Sovyet dönemi izlerini hâlâ taşıyan modern şehri boydan boya katedip buraya gelme nedenimiz olan Ahıska Kalesi’ne ulaşıyoruz. Osmanlıların tabiriyle “Rabat-ı Kale-i Ahıska”nın inşaı, 9. yüzyıldaki Gürcü krallığı dönemine gidiyor. Ortaçağ’da Kafkasya’ya egemen olmak isteyen bütün güçlerin yolunda duran bu kale, 1590’da Safevilerden Osmanlılara geçmiş. Kalenin mevcut hâli de Osmanlı çağlarında yapılan restorasyon ve inşa faaliyetlerinden bugüne kalan bir mirası barındırıyor ve özellikle 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı mimarlığının izlerini taşıyor.
En üstte: Ahıska kalesine 10 yıl önce yapılan “turistik” restorasyon Kuzey Afrika mimarisini andırıyor.
1829’da Rus İmparatorluğu’nun eline geçen Ahıska ve kalesi, 1944’de Türk tarihi açısından büyük bir trajedi olan Ahıska sürgününe tanıklık etmiş. Sovyetlerin Türkiye sınırında Türk soylu kimseyi bırakmamak amacıyla, Stalin’in emriyle bir gecede 90 binden fazla Türkçe konuşan Ahıskalı trenlere doldurulup Ortaasya’ya, Özbekistan’a sürülmüş. Binlercesi yolda hayatını kaybetmiş. Sonradan gerek Sovyetler, gerekse de Sovyetler’in çöküşüyle ortaya çıkan mirasçı devletler Stalin dönemi sürgünleri ve insan hakları ihlalleriyle belli oranlarda yüzleşseler de, kimse Ahıska Türkleri ile ilgilenmiyor. Bugün Ahıska’da sadece birkaç Türkçe konuşan aile bulunduğunu öğreniyoruz.
Koç başlı Karakoyunlu mezar taşları Anadolu ile bağ kuruyor. (solda) ve Hacı Ahmet Paşa Camii içi. (sağda)
Bu mirası görmek ve “Gezgingöz” için fotoğraflamak amacıyla kalenin içine girdiğimizde merak yerini hayrete bırakıyor. Kalenin içinde 2012’de, dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaakaşvili tarafından yaptırılan restorasyon kalenin tarihî gerçekliğinden tamamen kopuk. Kalenin Gürcü ve Osmanlı mirası ile hiç ilgisi olmayan ve tam anlamıyla bir Kuzey Afrika kaleiçi ticaret şehri, gayet oryantalist bir şekilde kalenin ortasına inşa edilmiş. Görüntü “turistik” bir film setini andırıyor. Kendi ülkemiz de gördüğümüz, sınırlardaki tarihsel mirasın manipülasyonlarla değiştirilme çabasının ne kadar yaygın, ne kadar feci olduğuna tanıklık ediyoruz.
Mezar taşları ve medresenin odalarından içkaleye bakış
Etkileyici surların içinde batıya doğru yürüdüğümüzde içkaleye geliyoruz. Gözümüze koçbaşı şeklindeki mezartaşları çarpıyor. Iğdır-Karakoyunlu’da örneklerini gördüğümüz bu Ortaçağ eserleri, bize tarihte Anadolu ile Kafkasya’nın ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündürüyor. Buradaki Hacı Ahmet Paşa Camii ve medrese, Osmanlı klasik devir mimarlığının çizgilerini hâlâ koruyor. Gürcistan’daki en önemli Osmanlı eserlerinin yanındayız. Surların dibine dizilmiş Müslüman, Gürcü, Ermeni ve Yahudi mezartaşları var. Abartılı restorasyona rağmen orijinal yapısı hâlâ ayakta kalabilmiş özgün mimarlık eserleri ile bu kale, bize 17. yüzyılda Osmanlıların Çıldır eyaletinin başkenti olan bu şehrin ticaretle zenginleşmiş hayatından, kilise ile camiyi buluşturan kozmopolit renkliliğinden ve sınırdaki yaşamın bilinmezliklerinden ipuçları sunuyor.
Kalede sergilenen her dinden mezar taşları, bu Kafkasya şehrinin renkli tarihinin ipuçlarını veriyor.
Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.
TROYA SAVAŞI BARRY STRAUSS
Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı nihayet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andıran olayları üzerinden çok akıcı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.
Strauss bu eserinde Anadolu’nun en büyük öykülerinden Troya Savaşı’nı bir askerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arkeoloji verilerini de harmanlayarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeniyetlerinden kalan izlerle yaptığı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından kalan metin, obje ve bilgilerle tamamlıyor.
Çalışmalarını sadece kütüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştırdığı tarihî olayın hakiki mekanına giden, detaylı arazi çalışması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabının araştırmaları için kendisine uzun bir Anadolu gezisinde eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boşlukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yerleşimlerindeki bulgularla doldurmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik ediyor. Savaşın Homeros’un anlattığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalarla desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. Aslında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muharebenin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfalara aktararak bize hatırlatıyor.
Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.
Eserin Türkçe baskısı, Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın yazdığı bir önsözle açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başarılı; yine de genç çevirmenlerimizin eski Türkçe kelimeler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isimlerin de Türkçeye yerleştiği hâliyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerdeki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartışma konusu olagelmiştir. Gençliğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandırılması da doğru bir örnek. Ancak bu dilbilimsel tartışmaların akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.
Mesleğim gereği uzun yıllardır Troya ile ilgili literatürü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akıcı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsiye edilecek bir eser.
Serhan Güngör
Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi
Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL
İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasında hem Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid ve Sevilla gibi büyük kulüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jimmy Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspanyol oyun tarzının dünyanın dörtbir yanındaki taraftarların kalbini nasıl fethettiğini gösteriyor. Dergimizin yazarlarından Ali Murat Hamarat’ın önsözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günümüze kadar ilginç anekdotlar; Cruyff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücadelenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titizlikle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, köklerini, siyasetini, boğa güreşiyle bağlantılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kapsamlı kitaba imza atıyor.
Din, Harp, Futbol
Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL
Din, Harp, Futbol isminden de anlaşılacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişkiyi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma hayalleriyle başlamış, rotasını çok sonradan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in futbol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminolojisinin futbolun içine nasıl zerk edildiğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu güzel oyunu anlatıyor.
Eray Özer
Eylemciler
Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL
Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.
Savaş Çalışmaları El Kitabı
Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL
Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kurulan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu doldurma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans eseri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güvenlik çalışmaları, savunma çalışmaları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin gelişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.
Zeki Velîdi Togan
Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL
Hayret uyandıran karakteri ve yetenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması lazım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editörlüğünde biraraya getirilen 34 makale ve Zeki Velîdi Togan bibliyografyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili detayları da ele alıyor.
Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol
Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL
Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bedreddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilenlere umut ve direnme gücü aşılayan bir halk önderinin, Şeyh Bedreddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almıştı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bedreddin’in yaşadığı ve müritlerince yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerektiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…
Sarıkamış – Kafkas Cephesi
Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL
Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cephesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girerken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim koşullarına uygun olmayan kıyafetleri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muharebesi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiğini vurguluyor. 878 sayfalık bu kapsamlı eserde Sarıkamış Dayanışma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan asker, erzak, mühimmat, harita ve giyecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca batırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış felaketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malzemeler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cephesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dramatik olmazdı” diyor.
Mahkûmların Şafağı
Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL
Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gününde yazarın çok katmanlı iç dünyasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Günbatımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşıklar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü kaleme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’ların ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş olarak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama dair ayrıntılar ve insanlar, hatta toplumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın usta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.
Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.
Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı gözlemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarların arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.
İmam Galip’in başında, sokağın sağındaki minik düzlüğe girin. Deniz yönünde ilerleyip düzlüğün ucuna geldiğinizde, olağanüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe arasında bir koyak. Sağ taraf Nakkaştepe, sol taraf Sultantepesi…
Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her tarafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele yayılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İbranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.
Kuzguncuk 16. yüzyılda Yahudi köyü olarak geçer. Yahudiler için özel bir öneme de sahiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye andıklarını hatırlayalım.
Mezar taşlarının büyük çoğunluğu yatay levhalar şeklindedir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alışık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudiye ait.
Cami ile kilise aynı karede
Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…
Sarkis Kalfa
Mezarlığın bulunduğu semtin adı İcadiye’dir. Sarkis Kalfa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir basma-yazma üretirdi burada. Semte adını veren de bu icattır. Nedret Ebcim “İcadiye caddesinde sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz sularına batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılırdı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).
Cami – Kilise
Üryanizade Sokak’ta deniz yönünde ilerlediğimizde, sokağımızı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin özetidir bu manzara.
Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yaptırılmış. Zaten Üryanizade Sokak’ta bu Ermeni ustalar otururmuş eskiden. Sokakta (ve Kuzguncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.
Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cepheden görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’larda bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.
Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yaptığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma içgüdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda düşünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi düşüncem.
Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzguncuk’un göbeğine götürür. Yenigün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne kavuştuğu yerde sokağa adını veren bostanın girişi vardır.
Bostan
Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesine dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İlya’nın Bostanı” diye hatırlar.
İlya Rum’dur. Babası İspiro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın almaya alışıktır. Çocukları da bostandan erik çalmaya!
1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra arazi boş kalır ve bostan Kuzguncuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynarlar. Kurbanlar orada kesilir. İcabında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esrarengiz (!) bir şeyler olmaya başlar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.
Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kiralamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzguncuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzguncuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya gelirler. Biri nöbetçi olur, arsa etrafında bir hareketlenme olduğunda koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştırır, bir tanesi basın-yayın dünyasını harekete geçirir.
İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).
Neticede, 2002’de iş makinaları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzguncuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsaya girdiklerinde, ondan esinlenerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!
Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bahçeciliği yapılır İlya’nın Bostanı’nın. Bir kısmı gezinti bahçesidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş oturma yerleri göze çarpar. Kuzguncukluların yazlık sinema özlemini gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden dolayı kendileriyle gurur duymalarını sağlayan. İstanbul’da hiç alışık olmadığımız bir şey.
Madalyonun bir de öteki yüzü var. Devlet 1977’de, birdenbire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğuna karar verdi, 1924’te çıkarılmış bir yasaya göre! Ve bostana el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulunmayan gayrimüslimlerin mallarının devlete intikalini öngörüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak devlet 2011’de, bu şekilde el konulan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşlarımızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Dimitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bambaşka bir anlam taşıyor.
İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.
Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) Anadolu yakasına geçerken sağda, bir tepenin yamacında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.
Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırtmış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstanbul’un ilk elektrikli evi idi. Aynı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndandı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.
Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…
“Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz kumaşından Fransız terziye diktirilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplantılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransızca’nın “elenikasını” bilirdi, İngilizce’de çatpatı vardı. Kendi kendine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere okumaktan da geri kalmazdı. Mecelle’nin uzmanıydı.
Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devletinin Osmanlılığından vazgeçmeden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile yakınlığına şaşmamak gerek.
Mollalığı yasaklayan, şeriatı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış olmalı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretinde onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet etmedi Cemil Molla. “Biz Osmanlılara hizmet ettik, yenilerin ayağına gitmek bize yakışmaz” dedi.
Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bulunan Üryanizade Camii’nde bazen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ahmet Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mithat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı veren odur. Dedesi de “yanlış” taraftaydı yani Cemil Molla’nın!
Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.
Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplaksın! Nerene aşık olacaklar?” Sare çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azarlama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı okuyan Cemil Molla’dır. Nâzım Hikmet’in sevgili teyzesidir Sare.
Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.
Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.
Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan birinin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.
Berlin Konferansı’nda alınan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor kararlardı bunlar. Üstelik Arnavutlar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yetmezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavutlar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Arnavutlar tarafından vahşice öldürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, gövdesi gübreliğe gömüldü.
Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım kapısına dayandı Sultan Abdülhamid’in. Padişah söz verdi çocuklarına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yaptırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.
2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…
Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Müzesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündük. Tunç çağında Hitit-Mısır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İmparatorluğunu’nun başkenti Antakya olan Suriye Eyaleti… Müzede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bitmeyen bir öyküyü fısıldıyordu.
Ortaçağ’da Bizans egemenliği, üzerine Arap fetihleri. Türklerin devreye girmesi önce Tulunoğulları ve sonra Selçuklularla başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal toprakları işgal etmişlerdi 11. yüzyılın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyûbi, kendi hanedanını kurmadan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kafkas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Memlûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Yavuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına katmasından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlıyordu.
1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avustralya ordusunun hafif süvarileri muzaffer bir şekilde şehre giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Osmanlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İstanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.
Cer atölyeleri
Şam’da Türk mirasını keşfetmeye, senelerdir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle birleşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Kadam’da buldum. Buradaki Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.
1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medine’ye ulaşmasıyla son bulmuştu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 yapımı “Lawrence of Arabia” filminde, 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin teknolojisi dokunulmadan duruyordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere dağılmış irili-ufaklı onlarca lokomotif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki küçük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz Demiryolu” yazıyor. Hacılara kolaylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuklarını bir daha geri dönemeyecekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın olağanüstü eseri Zeytindağı geliyor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”
Müzesini, fabrikalarını, atölyelerini, sanayi devriminin solgun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördüğüm bu ünlü demiryolunun, şehir merkezindeki istasyon binasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciydi. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökülmüş ve istasyonun tam arkasında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonları bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.
Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
20. yüzyılın başındaki Osmanlı Şam’ı, şehrin merkezini çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşmesinin anıt binalarıyla doluydu. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstanbul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden birisiydi. İstanbul Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.
20. yüzyıla geçerken Avrupa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İslâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meydanı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anıtı, İstanbul’u sayısız binalarla süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müzesi’ndeki maketinden tanıyordum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yükselen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Doğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğunu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.
Zamanın daha yavaş geçtiği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyor. Kanunî Sultan Süleyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırmaya başladığı Selimiye Camii’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da siyah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın geleneklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir antikacı dükkanına giriyorum. Gözüm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesaret yıldızı, Anadolu’ya geri dönemeyen hangi subayın üniformasını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…
Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.
Caminin arkasındaki mezarlıkta Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin yatıyor. Çengelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarına, hatta sürgündeki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu caminin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir insan değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”
Eski şehre yaklaştım. Hamidiye çarşısında kalabalığa karışmış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mirası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup taşıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk görevi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehirdeki pembe evini ve oradaki hayatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?
Çarşının sonunda Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunları karşılıyor beni. Arkasında ise Emeviye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehirlerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınaklarını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kilisesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler geçiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyılda yapan Bizanslı ustalar Konstantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anadolu’nun ulu camilerine ilham veren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!
İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.
Emeviye Camii’nin yanında, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman toplumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “Kingdom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.
Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayılımı ve gelişimi Osmanlı Devleti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuvvetleri’nin ilk nüvesi 1911’de kuruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi öncesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotlarımız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkarahisar-Konya-Tarsus-Halep-Humus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada büyük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uçağı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınlarına düştü. Kahraman iki pilotumuz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Taberiye (Tiberias) gölü kıyısındaki HaOn köyünde, pilotlarımızın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.
Eski çarşının sonu Roma Tapınağı
1.Abdülhamit tarafından yaptırılan Hamidiye Çarşısı’nın sonunda yolunuz, Roma çağında yapılan Jupiter Tapınağı’nın etkileyici sütunlarına çıkıyor.
Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, “Prens Celalettin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emeviye Camii’nde bulunan Selahaddin Eyyûbi Türbesi’nin yanındaki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kalkışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Yanında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaşları gibi Eyyûbi Türbesi’nin yanında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle yapılmış mezarlardaki al bayrağımıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…
Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahvehaneleri, gizemli avlulara açılan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…
12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktığı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güzelim Şam sokakları binlerce kilometre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokaklarından Hitit kralları, Roma sezarları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!
Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.
Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Güngör’ün kaleme aldığı Gezgingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mirası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ülkede, antik çağdan bugüne Türkiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunuyor. Güngör’ün Türk gezginlerle 25 yıldır yaptığı yurtdışı turlarında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hikayeler, Türkiye ve Anadolu kültürünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, ekstra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.
GEZGİN GÖZ SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI REHBERİ (İNSANLAR, MEKÂNLAR VE OBJELERLE ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ TARİHİMİZ) SERHAN GÜNGÖR
Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:
“… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koşturmuşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Türkiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmışlar. Bugün analarının-atalarının izlerini takip eden insanımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacılarımız, tarihçilerimiz pek az. Kendi tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, ortaya orijinal bir ürün koymadan sadece laf etmek, nutuk atmak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)
İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içerisinde; kendini ve tarihini kaybetmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıyla-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Güngör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere bizzat gider, gözlemler; yazar, fotoğraflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırvalardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlardan uzakta, iş yapar, çalışır ve referans değeri olan mamul madde ortaya koyar.
Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” macerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Osmanlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıtları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük müzelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bulunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.
Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle sesleniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yolunuz düştüğünde mutlaka bizzat görünüz”.