Yazar: Serhan Güngör

  • 472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    472 yıl sonra Umman’da Pîrî Reis’in cenk rotasında

    Batı’ya ve Doğu’ya damgasını vuran Osmanlı Devleti, 16. yüzyılda müstesna kaptanlar yetiştirmiş ve Akdeniz kadar dünya denizlerinde de söz sahibi olmuştu. Ancak karşılarına yeni ve büyük bir rakip çıkacaktı: Portekiz. Kariyeri üstün başarılarla dolu Pîrî Reis 87 yaşında Umman’a cenge gidecek; kaleleri fethedecek; ancak 2 yıl sonra idam edilecekti!

    Hint Okyanusu’nda 25 kadırga ve 4 kalyon, 1552’nin Ağustos ayında bir gece Basra Körfezi’ne doğru sessizce ilerliyordu. Nisan ayın­da Süveyş’ten yola çıkmışlar, Kızıldeniz’i katetmişler, Cidde ve Aden’de durduktan sonra Arap Yarımadası’nın güneydoğu köşesini kerteriz alarak Umman sularına girmişlerdi.

    Yüzlerce kürekçinin asıldığı küreklerin gücüyle karanlık suları yaran bu Osmanlı kadır­galarının en büyüğünde, o sıcak gecede çok ihtiyar bir adam uyu­muyordu. Sancak gemisi oldu­ğunu süslü kıç kasarasıyla belli eden bu geminin güvertesinden sonsuz sayıdaki yıldızlara bakan adam, sıradan bir insanın evin­den camiye bile kolayca gideme­yeceği bir yaşta, bu filoyu harbe sokmakla görevliydi.

    Hacı Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, yani Pîrî Reis, 90 yaşına yaklaşmıştı. Bu bitmezmiş gibi gelen karanlık gecede, saatte 3 mil hızla ilerlerken uzun öm­ründe yaşadıkları ve gördükleri aklından geçiyor muydu acaba? Doğduğu güzel Gelibolu’nun serin rüzgarını, amcası Kemal Reis’le Akdeniz’de katıldığı de­niz muharebelerini hatırlamıştı belki de. Pîrî Reis 1500’te Akde­niz’de İspanyollar, Cenovalılar ve Venedikliler’e karşı savaş­mıştı. Bu devletler Akdeniz’in Doğu ticareti egemenliği için birbirleri ile mücadele ederken, Avrupa’nın en batısındaki Por­tekizliler sessiz sedasız Afrika’yı dolaşmış ve Hindistan’a ulaş­mıştı. 30 yaşında elde kılıç harp gemilerinde kaptanlık yapan genç Pîrî, neredeyse 60 yıl sonra bu defa Portekizliler’e karşı cenge gidiyordu. Portekiz artık Basra Körfezi’ne konuşlanmış; Osmanlılar’ı devredışı bıraka­rak Hindistan ticaretini kendi kontrolüne almış ve İran’la sıkı-fıkı olmuştu.

    gezgin_goz_1
    Pîrî Reis’in 1552’de 18 günlük kuşatma sonrası fethettiği Forte do Almirante (El Miranî).

    Pîrî Reis, hazırladığı ünlü dünya haritasını 1513’te pa­dişaha takdim etmişti; Ya­vuz Sultan Selim’in gözü hep Doğu’daydı. Pîrî Reis 1517’de Sultan Selim’le Mısır seferine katıldı. Kanunî Sultan Süley­man’ın padişahlığında, 1522 Rodos seferine birlikte gittiler. 1524’te Makbul İbrahim Paşa’yı kaptanlığını yaptığı gemisiyle Mısır’a götürdü. Mısır içinde Nil Nehri boyunca seyahatler yaptı. 1526’da İbrahim Paşa aracılığıy­la, başyapıtı Kitâb-ı Bahriye’yi Kanunî Sultan Süleyman’a sundu. Bu dönemde İbrahim Paşa’nın övgüsünü kazanması, paşanın ölümünden sonra başta Rüstem Paşa olmak üzere ondan hoşlanmayanlar tarafından aleyhine kullanıldı (Bu durum, 90 yaşına yaklaşan değerli amirale zorlu Okyanus müca­delesinde komutanlık vazifesi verilmesini de açıklıyor).

    60 yaşına kadar yaptıkla­rı, tarihe geçmesi için kat kat yeterliydi. Ancak işte bu büyük amiral, 1552’nin Ağustos’un­da gün doğarken, Umman’ın Muskat şehrinde Portekizliler’in yaptığı Forte do Almirante kalesi karşısındaydı. 1507’de Umman kıyılarını ele geçiren Portekiz­liler, stratejik liman ağızlarını kontrol eden kaleler yaptır­mışlar, bunlara asker yerleştir­mişlerdi. Bu kaleler, Hindistan deniz ticaret yolları için hayati önemdeydi. Pîrî Reis ve Seydi Ali Reis komutasındaki 1200 levent gemilerden karaya çıktı ve kaleyi kuşattı. Yakındaki bir tepeye yerleştirilen tek bir topun da ateş desteğiyle Osmanlılar üstün gel­di ve kaledeki Portekiz garnizonu 18 gün sonra teslim oldu.

    İşte bugün, tam 472 yıl sonra,­Muskat tarihî merkezinden Pîrî Reis’in son büyük başarısının mekanı Forte do Almirante’ye gidiyoruz. Umman’ın etkileyici dağlık-tepelik topografyasına hakim konumda yerleşmiş, birbirlerini görerek haberleşme imkanı sağlayan onlarca tarihî kulenin yanından geçiyoruz. Bu kuleler zincirinden sonra, her yönden rüzgara kapalı muhte­şem bir koy çıkıyor karşımıza: Pîrî Reis’in kuşatıp aldığı kalenin dibindeyiz. Ummanlılar bu ka­leye El Miranî adını vermişler. Karşısında da El Celâlî kalesi yer alıyor. Umman Kraliyet Sarayı’nın bugün burada bulun­ması, yüzyıllar sonra mekanın hâlâ önemli olduğunu vurgu­luyor. Kalenin biraz ilerisinde, aynı koyun bir bölümünde de Umman Deniz Kuvvetleri üssü­nü görüyoruz.

    Osmanlılar bu kaleleri 2 sene ellerinde tuttu; 1554’de Portekiz­liler tekrar ele geçirdi. 1581-1588 arasında Muskat’ta tekrar bir Osmanlı askerî hakimiyeti olsa da, Hint Okyanusu ticaretine egemen olan Portekiz, bu kıyı­lardaki kalelerinde 1650’ye kadar mevcudiyetini korudu.

    gezgin_goz_2
    Sağda, tarihteki adıyla Forte do Almirante, şimdiki adıyla El Miranî Kalesi; ortada Umman Kraliyet Sarayı; solda El Celâlî Kalesi.

    Pîrî Reis, Muskat’tan sonra filosuyla Basra Körfezi girişinde Portekiz kontrolündeki Hür­müz’e geldi ve buradaki kaleyi de kuşattı. Bu kuşatma başarılı olamadı ve Portekiz filosunun baskın tehlikesi yüzünden Os­manlı gemileri Basra’ya çekildi. Pîrî Reis buradan 3 gemi ile Kı­zıldeniz’e, Süveyş’e döndü. Mısır valisi, Hürmüz harekatındaki başarısızlık (!) nedeniyle Pîrî Reis’i tutuklattı. Kanunî Sultan Süleyman’ın fermanı ile 1553’te Kahire’de boynu vurulacaktı.

    Pîrî Reis mahkemedeki savunmasında, mevcut Akdeniz standartlarındaki donanma ile okyanuslarda güç mücadelesine girmenin mümkün olmadığını, Hint Okyanusu için yeni ve güçlü bir donanma kurulması gerek­tiğini anlatmıştı. Kendisinden sonra Osmanlılar’ın bu harekat sahasında yaşadıkları yenilgiler, 90 yaşına yaklaşmış amirali haklı çıkaracaktı.

    Kahire’de idam edilen Pîrî Reis’in mezarının yeri bilinmi­yor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin en yeni denizaltısı TCG Pîrî Reis bugün onun ismini taşıyor. Çaka Bey’den Pîrî Reis’e, oradan Özden Örnek’e, Türk tarihin­de denizcilerin ve amirallerin hüzünlü öyküleri, ülkemizde hiçbir başarının cezasız kalma­dığını anlatıyor.

  • Balkan coğrafyasında büyük bir liderin ayak izleri

    Çocukluk ve gençlik yıllarını küçülen imparatorluğun renkli dünyasındaki kozmopolit şehirlerde geçiren Mustafa Kemal, şüphesiz bu coğrafyanın etkilerini ömrü boyunca üzerinde taşımıştı. Dedesinin köyü Kocacık’tan 1896’da 15 yaşındayken ailesinden ilk defa ayrıldığı Manastır istasyonu’na ve 1913’te başlayan Sofya günleri’ne … Dün-bugün.

    Mustafa Kemal’in formasyonunun ve düşüncelerinin şekillenmesinde önemli rolü olan Balkanlar’daki çocukluk Türklerin 14. yüzyıldan bu yana yaşadığı batıdaki en uç nokta olan Makedonya’ daki Kocacık köyü, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafının köklerinin uzandığı yerdir. Mustafa Kemal’in askeri kariyerine başladığı, liderlik yolculuğunun ve gençlik yılları, cumhuriyeti kurma sürecinde bakışaçısının nasıl geliştiğini de ortaya koyar.

    Gezgin_Goz_1
    Stogova Dağı’nın batı yamaçlarındaki Kocacık Köyü’nde 2014’te yaptırılan müze ev.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • İtalya’daki Bizans mozaiklerdeki İstanbul

    Çizme’nin kuzeyindeki Ravenna şehri, gerek iklimi gerek tarihiyle tarihî İstanbul’u yaşatıyor. Ayasofya’yı da yaptıran İmparator 1. Justinianus ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figürlerinden eşi Theodora’nın San Vitale Bazilikası’ndaki tasvirleri; ziyaretçileri 6. yüzyılın dünyasına taşıyor.

    Mozaikin başkenti ola­rak bilinen İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kenti, bu unvanı İstan­bul’a derin köklerle bağlı oluşu­na borçludur. UNESCO Kültür Mirası Listesi’nde 8 adet yapısı olan bu kenti dolaşırken, kendi­nizi zaman zaman Bizans İstan­bul’unda hissedebilirsiniz. Hat­ta isimlerine aşina olduğunuz ancak kendi şehirlerinde pek rastlama imkanı bulamadığınız çok çok eski İstanbullularla Ra­venna’da karşılaşabilirsiniz!

    Ravenna’dan 6.yüzyıla kapı İtalya’nın kuzeyindeki tarihî Ravenna kentinde bulunan San Vitale Bazilikası, İstanbul’dakiler gibi dış mekanın sade, iç kısımların süslü olduğu mekanlardan.

    Bologna’dan trenle 1 saat 20 dakikada kolayca ulaşım sağ­lanan Ravenna, Adriyatik kı­yısında bulunan, zengin tarihî değerleriyle muhakkak görül­mesi gereken bir kent. Şehir la­gün üzerine kurulu olduğu için pek çok gün sisler altında ve mistik bir atmosferde. Özellik­le gri ve sisli havalarda sokak­larda dolaşırken, insan kendini İstanbul’da sanabilir. San Vitale Bazilikası’ndan içeri girdikten sonra ise “İstanbul’un kokusu­nu duyabiliyorum” diyebilirsi­niz. Hemen karşınızda Ayasof­ya’yı yaptıran İmparator 1. Jus­tinianus (482-565) ve Bizans tarihinin en güçlü kadın figür­lerinden eşi Theodora’nın (500- 548) tasvirleri var.

    Ayasofya’yı ziyaret eden bir­çok turist, Justinianus ve The­odora adları geçtiğinde hemen herkesin aklında canlanan bu imgelerin İstanbul’da yer alma­dığını öğrendiklerinde şaşırır. Bu ve benzeri figürlü mozaik­ler Kostantiniyye’de varolmuş­sa da günümüze ulaşmaması­nın sebebi, hiç kuşkusuz 8. ve 9. yüzyıllarda yaşanan ikonoklaz­ma döneminde yokedilmeleri­dir. Bugün Ayasofya’da görebil­diğimiz insan tasvirli mozaikler, ikonoklazma sonrasına aittir.

    Ravenna’da San Vitale, Sant’Apollinare, Galla Placi­dia Mozolesi ve Sant’Apollinare Nuovo Bazilikası’ndaki moza­ik kompozisyonlarını görünce; insan böyle bir yıkım yaşanma­saydı şu an İstanbul nasıl bir mozaik zenginliğine sahip olur­du diye düşünmeden edemiyor.

    Şehirdeki en anıtsal yapı San Vitale Bazilikası, plan ve öl­çü bakımından Justinianus ve Theodora’nın Küçükayasofya’da yaptırmış olduğu San Sergios ve Bachos Kilisesi (Küçük Aya­sofya Camii) ile çok büyük ben­zerlikler taşıyor. Aziz Vitalis’e adanan bazilika, Justinianus’un İtalya’daki kısmi başarısından sonra buradaki son kalesi olan Ravenna’daki varlığını ve gü­cünü yansıtıyor. İstanbul’daki Bizans yapılarında da görüldü­ğü gibi, dış cephe daha sade tu­tulurken süslemeler yapının iç mekanında yer alıyor. Bu, aslın­da içselliğin de önemini vurgu­layan bir tutum. Altın sarısı ve yeşil tessera’ların ağırlıklı kulla­nıldığı bölümdeki malzeme ve tekniğe bakılırsa, mozaik sanat­çılarının İstanbul’dan gelmiş ol­ma ihtimali yüksek.

    İmparator Justinianus ve Theodora mozaikleri apsisin iki yanında karşılıklı olarak duruyor. İmparator kararlı bir ifadeyle tasvir edilmiş; Theodora ise mücevherleriyle parlıyor.

    Justinianus ve Theodo­ra’nın mozaikleri, apsisin iki yanında karşılıklı olarak yer alı­yor. İmparatorluk rengi olan ve İstanbul’da yüzyıllarca bayra­mı kutlanan “erguvan” renk­li kıyafetlerin içinde karşımıza çıkıyorlar. Oldukça kararlı bir duruşla betimlenen Justinia­nus, döneminin dinî ve siyasi iktidarının harmanlanmış bir yansımasını sunuyor. Bizans ta­rihindeki güçlü kadın imajının kuşkusuz en önemli temsilci­si Theodora ise günümüz mo­dasına bile yön veren, dünyaca ünlü markaların ondan esinle­nerek özel Bizans kreasyonları ürettiği mücevherleri ve tacıyla parlıyor.

    Justinianus ve Theodora hayatları boyunca hiç Raven­na’da bulunmamalarına rağ­men, bu eşsiz eserler sayesin­de adeta bir gölge gibi şehirde görülür ve İtalya’da İstanbul’un temsilcileri olarak varlıkları­nı sürdürür. Tanıdık izlerle ve tanıdık yüzlerle karşılacağınız Dante’nin de şehri Ravenna, İtalya seyahat rotalarında mut­laka yer almalı.

  • Geldi, gördü, yendi! Sezar’ın Anadolu maceraları

    Büyük İskender’in tahtına oturan Sezar’ın (Julius Caesar) milattan önceki son yüzyılda Anadolu’ya gerçekleştirdiği büyük sefer, meşhur “veni, vidi, vici” ibaresiyle tarihe geçmişti. Bugünkü Tokat’ın Zile ilçesi yakınlarında Pontus kuvvetlerini yenilgiye uğratan Sezar’ın izleri, yine arazi üzerinde takip edilmişti. Öncesi, sonrası ve dönemindeki diğer önemli gelişmelerle birlikte…

    Yüksek Anadolu platosu, tarihin her döneminde Akdeniz dünyasında ha­kimiyet kurmak isteyen herke­sin bir ucundan tutmaya çalıştığı büyük, zengin ve stratejik öneme sahip bir coğrafya. Tunç Çağı’n­daki Hitit – Mısır – Miken – Su­riye ticaret dünyasının merkezi, Perslerin bir çırpıda boydan bo­ya kat ettikleri bir yarımada ve Büyük İskender’in askerî sefer macerasının iki yılını geçirdiği bir dünya.

    MÖ 1. yüzyılda, cumhuriyet­ten imparatorluğa geçme aşa­masındaki Roma Devleti, dünya tarihine en büyük komutanlar­dan biri olan Julius Caesar’ı (Se­zar) armağan etmişti. Caesar, ordularının başında Fransa’dan Mısır’a, Britanya’dan İspanya’ya tüm Akdeniz dünyasında hare­ket hâlinde bir ömür geçirdi. Ca­esar’ın hayatında Anadolu’nun yeri ve MÖ 47’de Tokat-Zile’de kazandığı savaş, dünya tarihi açısından belirleyici olmuştur.  

    31 Temmuz MÖ 47

    “Zela, Pontus’da, ovadaki konu­mu düşünüldüğünde korunaklı bir şehirdir. Duvarları, sanki in­san yapısı gibi görünen doğal bir tepenin üzerinde, her yöne mu­azzam yükselir. Bu şehrin çev­resinde vadilerle kesilen bir çok tepe vardır. Bunların en hakimi, neredeyse şehre yüksek patika­lar ile bağlanan, Mithridates’in, Triarius’un şanssızlığıyla ordu­muzu yendiği yer olarak bilinir ki 3 milden uzak değildir. Eski istihkamları tamir ettikten son­ra, Pharnakes tüm kuvvetleriyle kampını oraya, babasının vaktiy­le başarılı olduğu yere kurdu”.

    Roma ordusu şehrin güne­yindeki kampında günü batı­rırken, Julius Caesar gördüğü manzarayı böyle not ediyordu. Muazzam büyük bir coğrafya­da gerçekleşen savaşlar dizisi arasında, tarih boyunca bütün kralları ve komutanları etkileyen bu en ünlü Romalı ve ordusunu Zela (Zile/Tokat) kıyısına geti­ren neydi?

    9 Ağustos MÖ 48

    Konsül Gaius Julius Caesar, bü­yük general Pompeius’u Yuna­nistan’daki Pharsalos savaşında mutlak yenilgiye uğratmıştı. Ro­ma’nın bu en büyük içsavaşında Caesar 23.000 piyade ve 1.000 atlı ile Pompeius’un 50.000 pi­yade ve 7.000 atlısının karşısına çıkmıştı. Sonuçta Pompeius’un 15.000 askeri öldü ve Caesar bü­yük bir zafer kazandı. Yalnızca 1.200 askerini kaybetmişti.

    Caesar “zarları yüksekten atıp” Ocak MÖ 49’da Rubicon nehrini geçerek içsavaşı başla­talı beri en büyük rakibi general Pompeius’un izini sürüyordu. 17 Mart MÖ 49’da Brindisi’de elinden kaçırmıştı Pompeius’u. 19 Nisan 49’da Marsilya’da, 27 Ağustos 49’da ise İspanya’daki İlerda’da Pompeius’a bağlı lej­yonları yenmişti.

    Pompeius’u Yunanistan’da yendikten sonra, ordusunu Ana­dolu’ya gönderdi. Çanakkale Bo­ğazı’nı gemisiyle geçerken Pom­peius’a bağlı bir filo ile karşılaştı. Kendi filosundan sayıca üstün olan bu gemilerden kaçmak yeri­ne üzerlerine gidip teslim olma­larını istedi, onlar da teslim oldu.

    Zela tiyatrosu Anadolu’da basamaklı oturma sıraları yerli kayaya oyulmuş birkaç tiyatrodan biri burası. Zileli yaşlıların söylediğine göre önünden geçen yol yapılıncaya kadar sahne kısmı görülebiliyordu.

    Boğaz’ı geçen Caesar, IIlium/ Troya’a uğradı. Burada Troya savaşı kahramanlarının me­zarlarını ziyaret etti, kurbanlar kesti. Bununla hem Romalıların büyük dedeleri olduğuna inan­dıkları Troyalı Prens Aeneas’ı anıyor, hem de kendisinden 286 sene önce aynı ziyareti yapan Büyük İskender’in tahtına otu­ruyordu.

    Caesar, Troya’dan Asia eyale­tinin başkenti Efes’e geldi. Bura­da törenlerle karşılandı. Pompei­us’un Anadolu’daki ününün ye­rine kendi ismini yüceltmek için şehirlere ve özellikle Artemis tapınağına vergi muafiyeti verdi. Ancak kendisi de tapınağın hazi­nelerinden bir kısmına elkoydu; zira askerlerine para gerekliydi.

    Bu, Roma’da asil bir ailede doğmuş Gaius Julius Caesar’ın Anadolu’ya ilk gelişi değildi. İlk olarak 20 yaşında, MÖ 80 sene­sinde Bitinya’ya gelmişti. Burası bugünkü Bursa, Kocaeli, Sakarya illerimizi kapsayan bir krallıktı ve asil bir aileden gelen genç Ca­esar, eğitiminin bir parçası ola­rak buradaki donanma birliğin­de subay olarak görev almıştı. Bu hem bir görev hem de bir zorun­luluktu, çünkü ailesi o dönem­de Roma’nın hakimi olan Sulla ile karşı kamplardaydı. Pek çok asilzadenin aksine, askerî göre­vinde her zaman en ön safta yer alması, cephede bizzat savaşma­sı ve hatta Midilli adasının fet­hi sırasında büyük kahraman­lık gösterip silah arkadaşlarının hayatını kurtarması ona asker­lik hayatının ilk ödülünü verdi. “Halkın tacı” adı verilen bu ödül, meşe yapraklarından bir taçtı ve bugünkü “üstün cesaret ve fera­gat” madalyalarına denk düşü­yordu. Bunu takan kişi Roma’da oyunlara ya da tiyatroya gittiğin­de senatörler dahil herkes aya­ğa kalkmak zorundaydı. Yaşamı boyunca bu tacı takmaktan zevk duydu. Özellikle ileriki yaşların­da saçlarının önü açılmaya baş­ladığında…

    O sıralarda Caesar’ın Niko­media’da (bugünkü İzmit), Bi­tinya kralı 4. Nikomedes ile aşk ilişkisine girdiği dedikodusu Ro­ma’ya yayıldı ve kendisi hayatı boyunca bunu ne kadar şiddetle reddetse de, Galya’dan Anado­lu’ya, Britanya’dan Afrika’ya or­duları ilerlerken askerler arasın­da hep bunun şakaları yapıldı.

    Bitinya’dan sonra Caesar, Ki­likya korsanlarına karşı Anado­lu’nun güney kıyılarında savaştı. Roma’ya dönüp hukuk eğiti­mi aldı. MÖ 75’te Roma sosyal ve siyasi hayatında çok önem­li olan belagat (etkili konuşma) eğitimi almak için Rodos’a gi­derken, korsanlar kendisini Mi­let kentinin yakınındaki küçük Pharmacussa adasına (bugün Yunanistan’a ait Farmakonision) kaçırdılar. Kendisine fidye ola­rak biçilen 20 talent’i az bulan Caesar, korsanlara kendisi için 50 talent istemelerini söyledi! Adamları Anadolu kıyı kentle­rinde fidye için para toplarken, Caesar küçük adada korsanlar­la 38 gün geçirdi, onlarla sohbet edip, yazdığı şiirleri okudu. Para­yı ödeyip serbest bırakıldığı za­man, korsanlara parasını yakın zamanda geri alacağını söyle­di! Serbest bırakılır bırakılmaz Milet’den temin ettiği donanma gemileri ile korsan adasını basıp korsanları yakaladı ve Berga­ma şehrine götürdü. Korsanlar­dan parasını geri aldıktan sonra hepsini çarmıha gerdirdi (Ancak çarmıh çok uzun süren ve işken­celi bir idam olduğu için, Ada’da geçirdiği günlerdeki “samimiye­tinin hatırına”, çarmıha germe­den önce korsanların boğazını kestirdi).

    MÖ 73’te Pontus kralı Büyük Mithridates, Roma’ya savaş ilan etti. Caesar tekrar Bitinya’ya dö­nerek buradaki yerli kuvvetleri Pontus ordusuna karşı örgütledi. Genç bir subay olarak dahil ol­duğu bu uzun savaşa 27 yıl sonra bir “imperator = muzaffer” ola­rak kendisi son verecekti.

    Zela akropolü Günümüz Zile’sinin tam ortasında akropolü oluşturan tepedeki kale, yörede hüküm sürmüş çeşitli uygarlıkların izini taşıyor.

    2 Ekim MÖ 48

    Caesar, peşinde olduğu düşma­nından 3 gün sonra Mısır’a ulaş­tı. Yenik general Pompeius yeni­den ordu toplamak için Mısır’ın desteğini alabileceğini düşünü­yordu. Ancak bu olmadı; zira Do­ğu Akdeniz’de korsanlığı bitiren, Roma hakimiyetini Anadolu’da kuran Büyük Pompeius, eski bir askeri tarafından kayığının için­de öldürüldü. 3 gün sonra, Mısır­lılar düşmanının başını göster­diler Caesar’a. Önce bu büyük generale yapılan saygısızlığa hid­detlendi ama sonra daha önce­likli bir konuya önem verdi: Mı­sır’dan toplaması gereken para.

    Caesar, düşmanının ölüsü­nü kendisine teslim eden Ptole­maius’u İskenderiye sarayında rehin tuttu ve Mısır donanma­sını limanda yaktı. Limandaki gemilerle birlikte ünlü İskende­riye Kütüphanesi’ndeki 400.000 papirüs yazma da bu yangında kül oldu. Mısırlıların ayaklan­ması üzerine Caesar’ın sayıca az ordusu, İskenderiye feneri­nin bulunduğu Pharos adasında kıstırıldı ve Caesar kaçan asker­lerinin ağırlığından batan gemi­den denize atlayarak küçük bir kayığa geçip canını zor kurtardı. Nihayet, Suriye ve Anadolu’dan yardımcı kuvvetlerinin gelme­siyle Caesar Mısır ordusunu yendi ve 27 Mart MÖ 47’de İs­kenderiye şehrine ve kendisine en iyi şekilde evsahipliği yapma­ya hazır Cleopatra’ya kavuştu.

    İskenderiye şehrinin kapı­sından büyük törenlere girme­sinin üzerinden 4 ay geçmişti. Ptolemaius hanedanının taht kavgasında 13. Ptolemaius ve 7. Cleopatra arasındaki seçim yap­ması zor olmamıştı. Cleopatra 52 yaşındaki bu savaş alanların­da pişmiş hırslı adamın önü­ne kendisini attığında henüz 21 yaşındaydı ve Caesar ile ittifak yapmanın kendisine kraliçeli­ğin yolunu açacağını iyi biliyor­du. Bütün yıllar, yollar ve sa­vaşlardan yorulan Caesar, belki de hayatının ilk tatilini yaptı ve Nisan-Mayıs aylarını Cleopatra ile Nil’de uzun bir gezi yaparak geçirdi. Ne Roma’daki içsavaş ne de başka yerlerdeki sorunlar umurunda değil gibiydi. Hatta ünlü hatip senatör Cicero, Ara­lık MÖ 48’den Haziran MÖ 47’e kadar Roma’ya Caesar’dan bir mektup ya da haber gelmediğin­den şikayet ediyordu.

    Savaşın coğrafyası Sezar’ın, Mithradates’e 20 yıl önce yenilen Triarius’un düştüğü tuzağa düşmeye niyeti yoktu. Alternatif bir yol kullanarak, Zile’yi Amasya’ya bağlayan yola girmeyip doğuya yönelmiş ve kalesinin bulunduğu tepeden, o günkü adıyla Skotios dağının eteklerinden, Derebaşı köyünün bulunduğu vadiye inerek düşmana yaklaşmıştı.

    Bu sakin dönemin bitmesi için Anadolu’dan gelen haberler yeterliydi. Büyük Pontus kralı Mithridates’in oğlu, Kırım’daki Bosphorus devletinin kralı Phar­nakes, babasının mirasında hak iddia ederek Anadolu’da Roma kuvvetlerine karşı saldırıya geç­miş; Roma egemenliğindeki şe­hirleri yıkıp yakmış ve Caesar’ın generali Domitius Calvinus’un bir Roma, iki Galat lejyonundan oluşan ordusunu Nikopolis’de feci bir yenilgiye uğratmıştı.

    Anadolu’nun savaşlardan yorgun toprakları çoğunlukla ay­nı yerde yapılan savaşlara sahne olmuştur. Nikopolis şehrini MÖ 66’da büyük general Pompeius, Pharnakes’in babası Mithrida­tes’i son ve kesin yenilgisine bu­rada uğrattıktan sonra kurmuştu (Sivas’ın Suşehri ilçesinin 5 km güneydoğusunda Yeşilyayla kö­yünün bulunduğu yerdir).

    Roma ile Pontus krallığı ara­sındaki savaşlar 40 yıla yakın sürmüş ve Anadolu’ya hakim olmanın bedelini Roma’ya ödet­miştir.

    MÖ 133’te Batı Anadolu’ya hakim Bergama krallığının son kralı, simya ve büyüye meraklı 3. Attalos, ölümünden sonra kral­lığını vasiyetle Roma’ya bırak­mıştı. Roma Cumhuriyeti, Ana­dolu’yu böyle bir miras olarak devraldı. Kuşkusuz Roma Cum­huriyeti çağının süper gücü olsa da Anadolu’nun diğer krallıkla­rının böyle bir egemenliği kolay kabul etmesi mümkün değildi ve en büyük direniş de bugünkü Kı­zılırmak ile Gürcistan sınırımız arasındaki bölgeyi teşkil eden antik Pontos’un kralından, 6. Mithridates Eupator’dan, kısaca Büyük Mithridates’den geldi.

    Orta Karadeniz’den Kırım’a kadar olan bölgedeki kent dev­letlerini kendisine bağlayan Mithridates, MÖ 88’de batıya doğru harekete geçti ve güçlü bir ordu ve donanma ile Roma bağlaşığı Bitinya ve Kapadokya krallıklarına saldırdı. Hızla Bi­tinya’yı ezip geçerek Roma’nın Asia eyaleti başkenti Efes şehri­ni ele geçirdi ve buradaki 80.000 Latince konuşan insanı bir gün­de öldürttü. Zenginliğe düşkün Roma valisi de, ağzına eritilmiş altın dökülerek öldürüldü. Bu katliam Roma tarafından hiç unutulmadı. Çok kısa sürede Pontus Krallığı başkenti Berga­ma oldu ve bir Pontus ordusu da Yunanistan’a yürüyüp Atina’yı ele geçirdi.

    Veni, vidi, vici Jül Sezar’ın Galler ve Küçük Asya Pontus seferlerinde kazandığı başarıları anısına yapılan resim, Andrea Mantegna’nın atölyesinden ve 1486-1505 arasına tarihleniyor. Londra Hampton Court Palace’ta yer alan tabloda, zafer arabasında betimlenen Jül Sezar’ı, Roma’da ellerinde “Veni, Vidi, Vici” yazılı levhalar taşıyan zafer alayı karşılar.

    Romalı general Sulla, MÖ 87 ve 86’da giriştiği harekatlarda Yunanistan’da Pontus ordusunu yenilgiye uğrattı. Başka bir Ro­ma ordusu da Bursa Mustafake­malpaşa yakınındaki Miletopo­lis’de diğer bir Pontus ordusunu yendi. Romalı general Lucul­lus’un donanması da gelince, MÖ 85’te Mithridates Pitane/ Çandarlı’dan kaçtı ve daha son­ra Çanakkale Boğazı kıyısındaki Dardanos kentinde Sulla ile bir barış antlaşması imzaladı.

    MÖ 73’te Bitinya Kralı 4. Nikomedes’in de vasiyeti ile krallı­ğını Roma’ya bırakması sonucu Mithridates yeniden Bitinya’ya saldırdı ve bir Roma ordusunu İstanbul Kadıköy/Khalkedon’da kuşattı. O sırada ordusu ile Ki­likya’dan (Anamur-Çukurova arası) yola çıkıp Frigya’ya (Es­kişehir-Kütahya) yürüyen gene­ral Lucullus, Pontus Ordusu’nu Manyas gölü yakınında kıstırdı ve yoketti. Daha sonra da diğer Pontus kuvvetlerini Granikos’da (Biga Çayı, Büyük İskender’in MÖ 334’de Pers ordusunu ilk de­fa yendiği yer) kılıçtan geçirdi.

    Lucullus komutasındaki Ro­ma ordusu ve Mithridates ara­sındaki savaş, MÖ 73 ile MÖ 67 arasında Amisos (Samsun), Ka­beira (Niksar), Sinope (Sinop), Tigranokerta (Silvan), Artaxata (Ermenistan, Erivan) ve Nisibis (Nusaybin)’de, çoğu Roma ordu­sunun lehine sonuçlanan muha­rebeler ile devam etti.

    Sebastopolis antik kentinin kalıntıları günümüz Sulusaray kasabasının altından gün yüzüne çıkacağı zamanı bekliyor.

    General Lucullus bu sefer­ler sırasında, ilk defa Karade­niz kıyısında Cerasus (Giresun) kentinde gördüğü bir meyveyi ağacıyla birlikte Roma’ya yolla­dı. Biz de hâlâ bu meyveyi geldiği yerin adıyla anıyoruz: Kiraz.

    MÖ 67’de Mithridates kendi anayurdu olan Pontus Kapadok­yası’na (Tokat-Amasya yöresi) geri döndü ve Lucullus yokken kendi başına zafer kazanmak isteyen Amiral Triarius komu­tasındaki Roma ordusunu Zela (Zile) yakınlarında çok ağır bir yenilgiye uğrattı. 7.000’den fazla Roma askeri bu savaşta öldü.

    Lucullus bu yenilgiden so­rumlu tutularak görevden alındı ve yerine general Pompeius, bü­yük yetkilerle Roma senatosu ta­rafından Anadolu’ya gönderildi. MÖ 66’da Pompeius, Nikopolis adını verdiği yerde (Sivas/Su­şehri yakınında) Mithridates’e son yenilgisini tattırdı ve Kırım’a kaçan kral burada İtalya’ya sal­dırmak için hazırlıklar yapmaya başladı. Oğlu Pharnakes’in ken­disini desteklemeyen ve savaş­tan bıkan diğer şehir devletlerini babasına karşı ayaklandırmasıy­la umutsuzluğa düşen kral Mith­ridates, paralı askerlerinden bir Galatlıya emir verip kendisini öldürttüğünde 69 yaşındaydı.

    Oğlu Pharnakes, babasının ölüsünü Anadolu’ya, General Pompeius’a gönderdi. Pompei­us da Mithridates’i bir zaman­lar krallığının başkenti olan Si­nop’a gömdürdü. Pharnakes, Pompeius tarafından Kırım’daki Bosphorus devletinin krallığına atandı.

     Sezar’ın izleri Skotios dağının tam zirve noktasında Nam-ı Hisar Kalesi’nin tamamen yıkılmış basit surlarının taş artıkları bulunuyor (üstte). Sezar’ın ilk kampını kurduğu Kurupınar köyündeki mil taşı, yöredeki tarihi geçmişi anlamak açısından önemli bir delil özelliği taşıyor (üstte, sağda).

    1 Haziran MÖ 47

    Caesar, İskenderiye’den Suri­ye’ye yola çıktığında 3 lejyonunu Mısır’da, Cleopatra’nın yanında bırakmıştı. Yanına, yalnızca çok güvendiği VI. “Ferrata” Lejyo­nu’nu almıştı. Caesar bu birliğini MÖ 52’de Galya (bugünkü Fran­sa) savaşları sırasında kurmuş­tu. Bu lejyon 49’da İspanya’da, 48’de Dryhachium’da (Durres, Draç, Arnavutluk), Pharsalus’da ve İskenderiye’de hep yanınday­dı. Bütün bu savaşlardan ve yol­lardan sonra 5.000 kişilik lejyon­dan yalnızca 1.000 kişi kalmıştı ve şimdi de Anadolu’nun bitmez tükenmez yollarına, başka bir savaşa doğru gidiyorlardı.

    Anadolu’dan savaş haberle­ri geliyordu ama Haziran’a kadar beklemek istemişti. Hem Cleo­patra ile geçirdiği güzel zaman hem de ordular için gereken pa­rayı temin etmek için bu gerek­liydi. Caesar’a göre, hükmetmek yalnız iki şeyle mümkündü: Or­du ve para. MÖ 1. yüzyıla kadar zorunlu hizmet ile halk ordu­su olan Roma Ordusu, General Marius’un yaptığı reformlarla profesyonel bir ordu, gerçek bir organize savaş makinesi halini almıştı. Ordunun, 25 yıllık söz­leşme yapan maaşlı Roma va­tandaşı askerlerden oluşması, daha önce cumhuriyete sadakat yemini eden askerlerin artık ko­mutanlarına, konsüllerine sada­kat yemini etmesini beraberinde getiriyordu. Bu da çok sadık ve birlik ruhu gelişmiş askerî bi­rimlerin oluşmasını sağlıyordu. Askerin bütün maaş geliri, savaş sırasındaki yağmadan alacağı pay ve en önemlisi emekliliğinde yerleşeceği toprağın belirlenme­si, ordunun komutanına bağlıy­dı. Ancak bu durum cumhuriyet içinde değişik komutanlar ara­sında içsavaş başlamasını da ko­laylaştıran bir etkendi.

    Tokat Müzesi’ndeki MÖ 1. yüzyıl Roma dönemine ait bronz ok uçları 3,7-3,9 cm boyunda, 1 cm eninde.

    Roma’yı tarihin en güçlü im­paratorluğu yapan, ordusunu diğerlerinden ayıran disipliniy­di. Bu olağanüstü disiplin, Roma ordularına çağının çok ötesinde bir imkan ve kabiliyet veriyordu. Bu imkan temel olarak, ordunun savaş alanında muharebe sıra­sındaki manevra yeteneği şeki­linde kendisini gösteriyordu. En küçük birimine kadar emirle ve birlik olarak hareket eden Roma ordusu, kabile topluluklarından ya da Helenistik kent devletle­rinin paralı askerlerinden olu­şan toplama ordularından çok üstündü. Saflarını ve düzenle­rini asla bozmuyorlar, savunma anında topluca kapanıyorlar, ta­arruzda koordineli şekilde hücu­ma geçiyorlardı.

    Bu ordu aynı zamanda tek­noloji kullanan bir orduydu. Za­manının en ileri ve pratik tek­nolojisini düşmanlarında bile görseler hemen adapte ediyor­lar ve tüm ölçeğiyle kullanıyor­lardı. Roma Ordusu için “kazma ve küreklerini kılıçlarından çok kullanı­yorlar­dı” de­nir. Aynı zaman­da inşa­at yapan gerçek bir istihkam ordu­suydu. Ordunun intikalinde gere­ken yollar, köp­rüler, tüneller, geçitler, duvar­lar, hendekler ve savaş, kuşatma makineleri hep bu ordunun or­ganizasyonu ile müthiş bir hızda yapılıyordu.

    Julius Caesar, işte bu ordusuyla MÖ 58’de Galya’nın fet­hine başladı. Kelt kabilelerinin yaşa­dığı bugünkü Fransa, Caesar’ın ordusuna direneme­di. 57’de kuzey Galya’yı fethet­ti. 56’da Quiberon körfezi deniz savaşıyla kuzey batı Galya ele geçti. Caesar, bir mühendislik harikası olan dünyanın en bü­yük tahta köprüsünü 10 günde Ren nehri üzerine yaptırıp Al­manya’ya geçti ve yine ordusuy­la Manş Denizi’ni geçip Britan­ya’ya (bugünkü İngiltere) iki sefer düzenledi (MÖ 55-54). MÖ 52’de Alesia’da inanılmaz bir kuşatma ve savunma harbi­ni aynı anda bir istihkam sava­şı icra ederek yaptı ve sonunda 260.000 kişilik Galya kuvvetini 70.000 kişilik ordusuyla bozgu­na uğrattı. Galyalı lider Vercin­getorix’i esir aldı, Roma’ya gö­türüp geçit törenlerinde halka gösterdikten sonra öldürttü. Ju­lius Caesar’ın Galya savaşında 1milyondan fazla insanın öldüğü tahmin edilmektedir.

    Roma Ordusu’nun temel bi­rimi legio, lejyon idi. Bir lejyon tam kudreti ile, 5-6 bin çok iyi yetişmiş profesyonel askerden oluşuyordu. Legatus adı veri­len general hem lejyona komuta ederdi hem de Roma eyaletle­rinde vali yardımcısı görevi gö­rürdü. Her lejyon 10 cohort’a (ta­bur) ayrılırdı ve bu birlikler tri­bune tarafından komuta edilirdi. Cohort’lar da bugünkü ordu­lardaki bölük kuruluşuna denk düşen ve centurion’la­rın komuta ettiği 6 centuri’ye bölünürdü.

    Caesar’a göre bu 80-100 kişilik en küçük birlik olan centuri’ler ve onların komu­tanları en önemli askerî bi­rimdi. Caesar onlarla şahsen ilgilenir, askerle oturur kalkar ve cephede hep onların yanın­da bulunan cesur bir komutan olarak liderlik vasfı sergilerdi. Yazdığı Galya Savaşı ve İçsavaş kitaplarında askerî başarılarının hızlı, cesur ve kararlı davranma­sı ve askerlerini cephede yüksek motivasyonda tutması ile gel­diğini belirtir. Her ne kadar bu kitaplar kendi devrinin siyasi olaylarına ve Caesar’ın kendi ey­lemlerini meşrulaştırma gayret­lerine göre yazılsalar da, askerî detaylar açısından elimizdeki değerli ilk elden kaynakları teş­kil eder.

    Piyade ordusu olan lejyon­lara süvari birlikleri de destek verirdi. Romalılar iyi süvari de­ğildi. Bu yüzden Romalı olmayan “barbarlar” arasından destek sü­vari birlikleri oluşturulur, bun­lar savaştan sonra talana ortak olurdu. Süvari birlikleri genelde savaş öncesinde keşif, muhare­be sırasında da manevra unsuru olarak görev yaparlardı. Cae­sar’ın eserlerinde harekatın lo­jistik yanlarına pek değinilmez. Kuşkusuz onbinleri bulan ordu­nun beslenmesi önemli bir ha­disedir. Bunlara, yağma ve talan dışında, yerel valiler ve bağımlı kralların lojistik destek sağladığı tahmin edilebilir.

    Pontus Krallığı ile birlikte Zela da Roma topraklarına katılınca, adına sikke basılır. Ön yüzünde Roma İmparatoru Septimius Severus’un karısı Julia Domna’nın, arka yüzünde ise Zela’daki Pers tanrıçası Anaitis tapınağının olduğu sikke 193-217 arasında kullanımdaydı.

    Temmuz MÖ 47

    Caesar Antakya’da bazı yö­neticileri görevden alıp yenileri­ni atadıktan ve Mısır’da kendisi­ne destek veren Yahudilerin Ku­düs şehir surlarını yeniden inşa etmelerine izin verdikten sonra Kilikya’ya, Tarsus’a geçti. Burada kendisini törenle karşılayan Ro­malı komutanlar arasında Bru­tus ve Cassius da vardı. Bu sıra­larda Cleopatra, Caesar’ın oğlu­nu doğurmuş ve ona babasının ismini vermişti: Caesareion.

    Caesar Tarsus’da, Pharna­kes ile son savaşa katılmış 36. ve 37. Lejyonlar’ı da yanına alarak Anadolu’daki düşmanı ile kar­şılaşmak için kuzeye, Kapadok­ya’ya yöneldi. Gülek Boğazı’ndan geçtikten sonra büyük olasılıkla bugünkü demiryolu ve karayo­lu istikametinde ilerleyerek çok eski dönemlerden beri ana ti­caret yolları üzerinde bulunan Mazaka’ya vardı ve burada iki gece kaldı. Bu şehir daha sonra kendi adıyla anılacaktı: Caesarea / Kayseri!

    Buradan güneydoğuya iler­ledi ve bugün Adana ili Tufan­beyli ilçesi yakınlarında bulunan Komana şehrine geldi. Buradaki ana tanrıça tapınağı, asırlardan beri kraliyet derecesinde saygı görüyordu ve Romalılar ana tan­rıçayı savaş tanrıçası “Bellona” olarak adlandırıp adaklar adayıp kurbanlar kestiler.

    Bu sapa yerden dağ yollarını izleyerek bugünkü Kayseri-Si­vas-Amasya demiryolu hattının bulunduğu antik anayola ulaş­tılar ve kuzeye ilerlediler. Hem kendilerine destek veren ve reh­ber sağlayan yerel beyler hem de Roma ordusunun 40 yıldır bu bölgede sayısız savaş yapmış ol­ması nedeniyle, arazide yabancı­lık çekmemiş olsalar gerek.

    Caesar devrinde Roma as­kerleri günde ortalama 10 ila 30 kilometre arasında yol yürüye­biliyordu. Sırtlarındaki tahta bir sırığa tutturulmuş üç günlük ku­manyalarını taşıdıkları çantaları, bakır yemek kapları, deri mata­raları, battaniyeleri ve tabii çok kullandıkları kazma kürekleri­ni taşıdıkları “Marius’un katırı” adını verdikleri donanım 30-40 kg ağırlık çekiyordu. Buna sağ yanlarında taşıdıkları kısa kılıç gladius, sol yanlarında taşıdık­ları hançer pugio’yu da eklemek lazım. Bütün bunların üzerine gallic adı verilen bronz miğfer­leri, düşmanın kalkanına ya da zırhına girince eğilip tekrar kul­lanılmaması için tasarlanan de­mir uçlu mızrak pilum ve deri ile kaplı yuvarlak ahşap kalkanları­nı da eklememiz lazım. Asteriks çizgi romanında veya Roma dev­ri ile ilgili filmlerde gördüğümüz dikdörtgen köşeli kalkan scutum ve enine metal bantlı zırhlar he­nüz bu devirde kullanılmıyordu. Askerler ya zincir örme gömlek ya da bronz zırh plakalar ile ko­runuyorlardı. Britanya’dan Fırat kıyılarına, İspanya’dan Afrika’ya yürüyen askerlerin ayakların­da tabanları çivili caligae denen deri sandaletler vardı. Savaş ala­nındaki muhaberede atlı haber­ciler ve cornicen adlı boru çalıcı­lar da vardı.. Ordunun en önün­de sancak Roma kartalı ve lejyon işaretlerini taşıyan signifer’ler yürüyordu. Ordunun bütün ağır­lıklarını taşıyan onlarca atlı ara­ba ve katır kolları, yürüyüş kolu­nu arkadan takip ediyordu.

    Zile’yi Amasya’ya bağlayan antik yol, Karadere mezrasının üstünden geçiyor.

    MÖ 3. yüzyılda Orta Avru­pa’dan gelen Kelt kavimleri Ana­dolu’yu istila etmiş ve bugünkü Ankara civarında yerleşmişler­di. Keltler Orta Anadolu’nun ku­zeyini kapsayan bölgede kabile krallıkları kurmuşlar ve Roma devrinde buraya Galatya adı ve­rilmişti. Galatya Kralı Deiota­rus, Caesar’a karşı Pompeius’un ordusuna asker göndermişti ve şimdi Zile güneyindeki Skylaks /Kadışehri’nde Caesar’ı bütün krallık alametlerinden arınmış, fakir bir köylü gibi karşılayıp af­fedilmeyi diliyordu. Caesar’ın bu yerel kralı pek affetmeye niyeti yoktu ama Brutus’un kral lehine ikna edici konuşmaları ve kra­lın Roma ordusu sistemine göre eğittiği lejyonu ve süvarilerini Caesar’ın emrine sunma önerisi fikrini değiştirdi. Caesar, şimdi sayıları eksik de olsa kendi 3 lej­yonu, Galat lejyonu ve süvarisi ile Pontus kralı Pharnakes’le he­saplaşmaya hazırdı.

    Pharnakes, Caesar’a elçiler ve altın bir taç gönderip kendi­sinin Pompeius’u desteklemedi­ğini ve Caesar’ın emrinde oldu­ğunu bildirdi. Caesar ise onun işgal ettiği Roma topraklarından çekilmesini ve esir aldığı Roma­lıları serbest bırakarak kendi­sine yüklü miktarda tazminat ödemesini istedi. Pharnakes, Caesar’ın Roma’ya dönmesi ge­rektiğini bildiği için oyalamaya çalıştı ama onun bekleyecek za­manı yoktu. Ve ordu Zile’ye doğ­ru yürüyüşüne başladı.

    Bölgede yaptığımız araştır­ma sonucunda Caesar’ın ordu­sunun Kadışehri, Sebastopolis / Sulusaray, Artova istikametin­den yine demiryolunun bulun­duğu vadiden geçerek Zile’ye güneyden yaklaşmış olabileceği sonucunu çıkardık.

    1 Ağustos MÖ 47

    Zela, Persler döneminden beri İranlıların Su Tanrıçası Ana­hita’ya adanmış ve rahipler ta­rafından yönetilen bir tapınak kent devleti idi. Strabon’a göre 1. yüzyılda bile burası çok say­gı görüyordu ve insanlar önemli konularda ant içmek için buraya geliyorlardı. Pharnakes, Roma Ordusu’nu ovada değil, şehrin 5 km kuzeybatısında, babası Mith­ridates’in Roma generali Triari­us’u yendiği yerde karşılamayı seçti ve Zela’yı Amasia’ya bağla­yan yola hakim tepelerin en yük­seğine mevzilendi.

    Caesar ise Zela’nın 5 km gü­neyindeki Merdivenlikaya diye anılan yerde ana kampını kur­muş ve ağırlıklarını bırakmış olmalıdır. Burada hâlâ mevcut olan su kaynağı, yaz sıcağında savaşa girmek üzere olan bir or­du için hayati önem taşır. Caesar, Pharnakes’i koruyan vadilerin kendisini de koruyacağını değer­lendirerek gece lejyonlarına yü­rüyüş emri verdi ve karanlıktan yararlanıp vadi batısındaki sırt hatlarından tırmanarak Pharna­kes’in hemen karşısındaki tepeyi tuttu. Ana kamptaki malzemele­rin, mevzilenilecek bu tepeye ge­tirilmelerini emretti. Gün doğar­ken, derin bir vadi Romalılar ve Pontus Ordusu arasındaki sınırı çiziyordu.

    Galya’da 9 yıl Jül Sezar Galya’da geçirdiği dokuz yılı Commentarii de Bello Gallico (Galya Savaşı Üstüne Yorumlar) kitabında anlatmıştı.

    2 Ağustos MÖ 47

    Havanın aydınlanmasıyla, vadi­nin karşı yamaçları üzerinde sa­vunma mevzileri inşa eden Ro­malı askerleri gören Pharnakes hemen ordusunu savaş düzenine geçirdi. Caesar, Pharnakes’in de savunma düzeni aldığını düşü­nerek, sadece birinci hattaki as­kerlerinin hazır olmasını, diğer birliklerin mevzi ve engel hazır­lama faaliyetine devam etmesini emretti. Ancak Pharnakes ordu­suna saldırı emri verdi ve Pontus askerleri bulundukları mevzileri terkederek vadi tabanına indik­ten sonra yamaç yukarı Roma­lıların bulunduğu hakim tepeye saldırdı.

    Caesar, düşmanının aniden yaptığı bu hatalı askerî manevra­ya önce inanamadı. Kral Pharna­kes ordusunu dar vadi tabanı­na sıkıştırmış, şimdi de “yokuş yukarı” Romalıların bulunduğu tepeye tırmandırmaya çalışıyor­du. Caesar askerlerine silahbaşı emri verdi ve lejyonlarını savaş düzenine soktu. İlk başta Pon­tus kuvvetlerin savaş arabaları, saflarını henüz oluşturmamış Romalıları panikletse de, topar­lanıp hakim mevkilerinden fır­lattıkları mızraklar ve oklarla bu tehdidi savuşturdular. Hemen sonrasında manevra düzenini oluşturan Roma Ordusu, savaş çığlıklarıyla düşmana saldırdı. Menzile giren düşmana önce ok­lar, sonra pilum’lar atıldı; daha sonra da kılıçlar çekilerek taar­ruza geçildi. Zafer, önce Roma cephesinin sağındaki Caesar’ın ünlü VI. Lejyon’undan geldi. Çok kanlı ve zor bir muharebe neti­cesinde VI Ferrata askerleri düş­manlarını tepe aşağı sürmeye başladı. Bunları orta ve sol cep­hedeki Galat savaşçıları takip etti. Müthiş bir bozgun yaşayan Pontus Ordusu, vadi tabanın­da sıkışınca daha büyük zayiat vermeye başladı. Silahlarını bı­rakarak kaçmak amacıyla kendi mevzilerinin bulunduğu tepeye tırmanabilenler bile hızla takip eden Romalıların kılıçları altın­da can verdiler. Bütün muharebe sadece 4 saat sürmüştü.

    Pharnakes’in karargahı bi­le çabucak ele geçti. Birkaç atlı adamıyla birlikte kuzeye, İris / Yeşilırmak vadisine kaçan kral, oradan Karadeniz ve Kırım’a ulaşabildi. Daha sonra isyan eden adamları tarafından öldü­rüldü ve Pontus Krallığı tarihe gömüldü.

    Zaferlere alışkın Gaius Ju­lius Caesar için bile bu çok hızlı bir başarıydı. Müthiş keyiflendi ve zaferini Roma’daki arkadaşı Gaius Matius’a şu tarihe geçen sözleri yazdığı mektupla bildir­di: “VENI, VIDI, VICI”. Geldim, gördüm, yendim… Caesar bura­da yalnızca çabuk kazandığı za­ferinden gururlanmıyor, Roma Cumhuriyeti’nin 40 yıldır süren Pontus Savaşı’nı bitiren kişinin kendisi olduğunu Roma’daki dostlarına ve düşmanlarına du­yuruyordu. Anadolu’da 1.000 yıl sürecek Roma egemenliği per­çinlenmişti.

    Zela Savaşı’nın yapıldığı ala­nın yeri bugün kesin olarak bi­linmemektedir. Kuzey Güney istikametindeki bir vadiyi kat eden, bugünkü Zile-Amasya ka­rayolunun antik çağda da anayol olduğu aşikardır. 19. yüzyıldan beri bölgeye gelen gezginler, Ca­esar’ın “Iskenderiye Savaşı” ki­tabının 5. bölümünde, subayla­rından Aulus Hirtius’un yazdığı anlatıma göre Zile’nin kuzey­batısında, bugün Derebaşı Kö­yü’nün bulunduğu vadiyi işaret etmektedir. Yolun bulunduğu vadinin batısında kalan bu ara­zide yaptığımız yüzey araştırma­sında, savaş sonrasında ölülerin gömülmüş olabileceği toplu me­zarları andıran suni tepecikler saptanmıştı.

    Bazı araştırmacılar ise sa­vaşın daha kuzeyde, Yünlü ve Bacul Köylerinin arasındaki böl­gede gerçekleşmiş olabileceği­ni iddia ediyor. Her iki durumda da antik metinde geçen “savaş arabaları” bizi şaşırtıyor. Zira bu derin ve dik vadilerde, meydan savaşlarında etkili olan savaş arabalarının kullanılmış olması pek mümkün görünmüyor.

    Dünyayı isteyen imparator Adolphe Yvon’un 1875 tarihli Sezar tablosu, imparatorun dünyayı avucunun içine alma hırsı peşinde atının ayakları altında çiğnediklerini gösteriyor.

    Antik kaynaklarla ilgili bir başka nokta üzerinde de durmak gerekiyor. Zela Savaşı’nı yazdığı düşünülen Hirtius, Julius Cae­sar’ın Galya’nın Fethi eserinin 8. bölümünün de yazarı olarak karşımıza çıkıyor ve bu bölü­mün üçüncü paragrafında “ben Ceasar’ın İskenderiye ve Afrika seferlerine katılmadım, bu hi­kayeleri kendisinden dinledim” diye yazıyor. Kamp kurmaya ça­lışan Roma askerlerine savaş arabaları ile aniden saldırı öykü­sü, Galya’nın Fethi’nin beşin­ci bölümünde, Caesar’ın MÖ 54 senesindeki Britanya işgali bölü­münde de anlatılıyor. Bu ve ben­zeri savaş öyküleri, daha sonra yazıya dökülürken karışmış ola­bilir belki de…

    155-235 yılları arasında yaşa­mış Romalı tarihçi Cassius Dio, Romaike Historia eserinde Cae­sar’ın savaştan hemen sonra, 20 yıl önceki zaferi ardından Mith­ridates’in Zela yakınlarında dik­tiği anıtı yıktırmadığını, ancak kendisinin daha büyük bir zafer anıtını bunun yanına yaptırdı­ğını yazıyor. Varsa, bu anıtların kalıntılarını bulmak ve dünya ta­rihinin bu önemli ve ünlü savaşı­nın gerçekleştiği alanı tanıtmak, Zile ile ilgilenecek arkeolog ve araştırmacılara düşüyor.

    Caesar, zaferinin hemen er­tesi gün kahraman 6. Lejyon’unu hakettiği şekilde onurlandırmak için İtalya’ya gönderdi. Galatla­rı da ülkelerine gönderip Pon­tus bölgesinde iki lejyon bıraktı. Kendisi Galat kralı Deiotarus’un misafiri olarak Galat kalesi Blu­kion’da (Ankara kuzeyi, Kazan yakınlarında Karalar Köyü) bir süre kaldı. İlginç bir olay: Bu misafirlikten iki yıl sonra, MÖ 45’in Kasım ayında Caesar’ı Ro­ma’da ziyaret eden diğer Galat beylerinin elçileri, kral Deiota­rus’un misafiri olduğu sırada Caesar’a suikast düzenlemeye çalıştığını ve onun mucizevi bir şekilde kurtulduğunu iddia etti.

  • Ahıska Kalesi ve sürgün edilen Türkler

    16. yüzyıl sonunda Osmanlılar’ın kontrolüne giren Rabat-ı Kale-i Ahıska, 1829’a kadar Türklerin elinde kaldı. Bugün, yapılan “turistik” restorasyonlara rağmen orijinal dokusunu koruyor ve Stalin döneminde sürülen, binlercesi yolda hayatını kaybeden Türklerin trajedisini bugüne taşıyor. Anadolu ile Kafkasya’nın buluştuğu bir merkezin içinden…

    Gün ağarırken Tiflis’ten yola çıkıyoruz. Tarihe geçen Covid-19 pande­misiyle yaşamaya alıştığımız günlerde, 2 yılın ardından ilk defa yurtdışında olmanın he­yecanını yaşıyoruz. 2022 Ocak ayının sabah ayazına, zaman zaman yola çöken koyu bir sis eşlik ediyor. Güneş yüzünü gösterdiği zaman Kafkas dağla­rı arasında yol aldığımız bere­ketli vadiyi ve bu vadiye hayat veren Kura Nehri’ni görebili­yoruz. Ardahan-Göle’den çıkan bu coşkun nehir Türkiye, Gür­cistan ve Azerbaycan’ı katedip 1.500 kilometre sonra Hazar Denizi’ne ulaşıyor.

    Muhteşem dağ, vadi ve ne­hir manzaraları eşliğindeki 200 kilometrelik yolu 3 saatte alıyoruz. Hedefimize Türki­ye’den, Türkgözü sınır kapısın­dan çıkıp ulaşmak isteseydik, Gürcistan sınırından girdikten sonra 20 kilometre yol alma­mız yeterli olacaktı.

    İşte Gürcistan ve Türki­ye tarihinin en önemli kesişim noktası olan Ahıska. Gürcüler bu şehire “Akhaltsikhe” diyor­lar. Sovyet dönemi izlerini hâlâ taşıyan modern şehri boydan boya katedip buraya gelme ne­denimiz olan Ahıska Kalesi’ne ulaşıyoruz. Osmanlıların tabi­riyle “Rabat-ı Kale-i Ahıska”­nın inşaı, 9. yüzyıldaki Gürcü krallığı dönemine gidiyor. Or­taçağ’da Kafkasya’ya egemen olmak isteyen bütün güçlerin yolunda duran bu kale, 1590’da Safevilerden Osmanlılara geç­miş. Kalenin mevcut hâli de Osmanlı çağlarında ya­pılan restorasyon ve inşa faa­liyetlerinden bugüne kalan bir mirası barındırıyor ve özellik­le 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı mi­marlığının izlerini taşıyor.

    En üstte: Ahıska kalesine 10 yıl önce yapılan “turistik” restorasyon Kuzey Afrika mimarisini andırıyor.

    1829’da Rus İmparatorlu­ğu’nun eline geçen Ahıska ve kalesi, 1944’de Türk tarihi açı­sından büyük bir trajedi olan Ahıska sürgününe tanıklık et­miş. Sovyetlerin Türkiye sını­rında Türk soylu kimseyi bı­rakmamak amacıyla, Stalin’in emriyle bir gecede 90 binden fazla Türkçe konuşan Ahıska­lı trenlere doldurulup Ortaas­ya’ya, Özbekistan’a sürülmüş. Binlercesi yolda haya­tını kaybetmiş. Son­radan gerek Sov­yetler, gerekse de Sovyetler’in çökü­şüyle ortaya çıkan mirasçı dev­letler Stalin dönemi sürgünle­ri ve insan hakları ihlalleriyle belli oranlarda yüzleşseler de, kimse Ahıska Türkleri ile ilgi­lenmiyor. Bugün Ahıska’da sa­dece birkaç Türkçe konuşan ai­le bulunduğunu öğreniyoruz.

    Koç başlı Karakoyunlu mezar taşları Anadolu ile bağ kuruyor. (solda) ve Hacı Ahmet Paşa Camii içi. (sağda)

    Bu mirası görmek ve “Gez­gingöz” için fotoğraflamak amacıyla kalenin içine girdi­ğimizde merak yerini hayre­te bırakıyor. Kalenin içinde 2012’de, dönemin Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Şaa­kaşvili tarafından yaptırılan restorasyon kalenin tarihî ger­çekliğinden tamamen kopuk. Kalenin Gürcü ve Osmanlı mi­rası ile hiç ilgisi olmayan ve tam anlamıyla bir Kuzey Afri­ka kaleiçi ticaret şehri, gayet oryantalist bir şekilde kalenin ortasına inşa edilmiş. Görün­tü “turistik” bir film setini an­dırıyor. Kendi ülkemiz de gör­düğümüz, sınırlardaki tarihsel mirasın manipülasyonlarla de­ğiştirilme çabasının ne kadar yaygın, ne kadar feci olduğuna tanıklık ediyoruz.

    Mezar taşları ve medresenin odalarından içkaleye bakış

    Etkileyici surların içinde batıya doğru yürüdüğümüzde içkaleye geliyoruz. Gözümüze koçbaşı şeklindeki mezartaşla­rı çarpıyor. Iğdır-Karakoyun­lu’da örneklerini gördüğümüz bu Ortaçağ eserleri, bize tarih­te Anadolu ile Kafkasya’nın ne kadar içiçe geçmiş olduğunu düşündürüyor. Buradaki Hacı Ahmet Paşa Camii ve medrese, Osmanlı klasik devir mimarlı­ğının çizgilerini hâlâ koruyor. Gürcistan’daki en önemli Os­manlı eserlerinin yanındayız. Surların dibine dizilmiş Müs­lüman, Gürcü, Ermeni ve Ya­hudi mezartaşları var. Abartılı restorasyona rağmen orijinal yapısı hâlâ ayakta kalabilmiş özgün mimarlık eserleri ile bu kale, bize 17. yüzyılda Osmanlı­ların Çıldır eyaletinin başken­ti olan bu şehrin ticaretle zen­ginleşmiş hayatından, kilise ile camiyi buluşturan kozmopo­lit renkliliğinden ve sınırdaki yaşamın bilinmezliklerinden ipuçları sunuyor.

    Kalede sergilenen her dinden mezar taşları, bu Kafkasya şehrinin renkli tarihinin ipuçlarını veriyor.
  • Antik bir savaş meydanından bugüne kalan insan hikayeleri

    Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü Dr. Barry Strauss, okuyucuyu Troya savaş meydanına götürüyor. Kişilikleri, giyimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler çiziyor. Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin bıraktığı boşlukları, metin, obje ve arazi bilgisiyle tamamlayan Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklılarını da tatmin edecek.

    TROYA SAVAŞI
    BARRY STRAUSS

    Barry Strauss’un Tro­ya Savaşı kitabı niha­yet Türkçede Kronik Kitap tarafından yayımlandı. Cornell Üniversitesi’nde antik çağ tarihi profesörü olan Dr. Barry Strauss, askerî tarihten jeostratejiye, deniz tarihinden askerî liderliğe kadar geniş bir alandaki çalışmalarını, Antik Çağ tarihinin bulmacayı andı­ran olayları üzerinden çok akı­cı bir anlatımla modern okura aktaran, alanında ünlü bir isim.

    Strauss bu eserinde Ana­dolu’nun en büyük öyküle­rinden Troya Savaşı’nı bir as­kerî tarihçi gözüyle inceliyor. Tunç Çağı’nın sonunda, MÖ 1180’lerde yaşandığı tahmin edilen bu savaşı, Homeros ve diğer antik çağ yazarlarının eserlerinin yanısıra, askerî coğrafya, topografya ve arke­oloji verilerini de harmanla­yarak canlandırıyor. Eserin en özgün yanı, Tunç Çağı’ndaki diğer Doğu Akdeniz medeni­yetlerinden kalan izlerle yaptı­ğı ayrıntılı karşılaştırma. Yazar, Troya bulmacasına dair efsane ve mitlerin boşluklarını Hitit, Ugarit, Sümer, Mısır, Miken ve Minos uygarlıklarından ka­lan metin, obje ve bilgilerle ta­mamlıyor.

    Çalışmalarını sadece kü­tüphanede yapan bir tarihçi değil Strauss. Mutlaka araştır­dığı tarihî olayın hakiki meka­nına giden, detaylı arazi çalış­ması yapan bir akademisyen. 2004’te Troya Savaşı kitabı­nın araştırmaları için kendisi­ne uzun bir Anadolu gezisin­de eşlik etmiştim. Bu gezide Troya’da arkeolojik bulguların henüz tamamlayamadığı boş­lukları, çağdaşı olan Karabel, Hattuşa, Alacahöyük, Kültepe, Aslantepe gibi Tunç Çağı yer­leşimlerindeki bulgularla dol­durmaya çalışmıştık. Kitapta bu karşılaştırmalı yaklaşım ve akıcı anlatıma, kişilikleri, gi­yimleri ve silahlarının ayrıntılı tasvirleri ile krallardan sıradan askerlere portreler de eşlik edi­yor. Savaşın Homeros’un anlat­tığı gibi 10 yıl sürmese de uzun süren, baskın ve yağmalar­la desteklenen, zaman zaman da meydan muharebelerinden oluşan “bir düşük yoğunluklu savaş” olduğunu anlatıyor. As­lında savaşta teknoloji, silahlar, taktikler değişse de, “muhare­benin ruhu”nun değişmediğini, Tunç Çağı’nın şiddetini sayfa­lara aktararak bize hatırlatıyor.

    Üç Güzeller Üç Tanrıçanın Paris’in hakemliğinde rekabet ettiği güzellik yarışmasını tasvir eden MÖ 2. yüzyıl mozaiği Antakya’da bulunmuştu, bugün ise Louvre Müzesi’de.

    Eserin Türkçe baskısı, Tro­ya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüs­tem Aslan’ın yazdığı bir önsöz­le açılıyor. Kitabın İngilizceden Türkçeye çevirisi gayet başa­rılı; yine de genç çevirmenle­rimizin eski Türkçe kelime­ler kullanma eğilimi beni biraz şaşırtıyor. “Mezkûr” sözcüğü gibi sözcüklerin bu kadar sık kullanımına gerek olmadığını düşünüyorum. Kimi özel isim­lerin de Türkçeye yerleştiği hâ­liyle kullanılması, en azından parantez içinde verilmesi daha yerinde olurdu: İlias – İlyada, Krete – Girit vs. Antik dillerde­ki isimlerin çağdaş Türkçede kullanımı akademik bir tartış­ma konusu olagelmiştir. Genç­liğimde kullanılan “Truva”nın bugün “Troya” olarak adlandı­rılması da doğru bir örnek. An­cak bu dilbilimsel tartışmala­rın akademik özgün eserler ile yapılması, çevirilerde okur da gözetilerek genel kabul gören şekliyle kullanılmasını tercih ederim.

    Mesleğim gereği uzun yıl­lardır Troya ile ilgili literatü­rü takip etmeye çalışıyorum. Özgün bir yaklaşım ve çok akı­cı bir anlatımla konuya askerî tarih boyutundan bakan Barry Strauss’un Troya Savaşı kitabı, antik çağ tarihine ilgi duyanlar kadar askerî tarih meraklıla­rını da tatmin edecek, bölgeye yapılacak gezi ve ziyaretlerden önce mutlaka okunması tavsi­ye edilecek bir eser.

    Serhan Güngör

    Kızıllar: İspanyol Futbolunun Dünyayı Fethi

    Jimmy Burns İthaki Yayınları – 50 TL

    İspanyol futbolu her zaman saygıyla anılıyordu, fakat milenyum sonrasın­da hem Barcelona, Real Madrid, Atle­tico Madrid ve Sevilla gibi büyük ku­lüplerin hem de millî takımın geldiği nokta, onları bir süreliğine sahanın tek hâkimi yaptı. Spor gazetecisi Jim­my Burns’ün Kızıllar kitabı, futbolun İspanya’yı nasıl biraraya getirdiğini ve İspan­yol oyun tarzının dünyanın dörtbir ya­nındaki taraftarla­rın kalbini nasıl fet­hettiğini gösteriyor. Dergimi­zin yazar­larından Ali Murat Hama­rat’ın ön­sözde yazdığı gibi “Meşin yuvarlağın peşinde, tarihin izinde, Don Kişot’un gölgesinden günışığındaki zaferlere sıradışı bir macera” anlatılıyor. Kitap boyunca Franco yıllarından günü­müze kadar ilginç anekdotlar; Cruy­ff, Guardiola, Aragonés, del Bosque, Messi gibi figürler; Barcelona ve Real Madrid arasındaki destansı mücade­lenin ülke futbolunu ve günlük hayatı nasıl etkilediğine dair detaylar titiz­likle inceleniyor. Yaklaşık 150 yıllık İspanyol futbolunun tarihini, kökleri­ni, siyasetini, boğa güreşiyle bağlan­tılarını birlikte ele alan Burns, konu üzerine şimdiye dek yazılmış en kap­samlı kitaba imza atıyor.

    Din, Harp, Futbol

    Ferdi Ertekin Vadi Yayınları – 30 TL

    Din, Harp, Futbol isminden de anlaşı­lacağı üzere futbolun veya daha geniş bir ölçekte oyun oynama eyleminin, insanlığın tarihiyle kurduğu ilişki­yi anlamak üzere kaleme alınmış bir kitap. Kitabın yazarı Ferdi Ertekin’in kendisi de hayata futbolcu olma ha­yalleriyle başlamış, rotasını çok son­radan akademiye kırmış bir tarihçi. Kitabı güzel kılan ise Ertekin’in fut­bol-insan ilişkisine temiz ve rafine bir bakışla yaklaşması. Türkiye’de oyunun gelişiminin kaba hatlarını da bulmak mümkün, savaş terminoloji­sinin futbolun içine nasıl zerk edil­diğini de, Maradona’nın “Tanrı’nın Eli”yle açıkladığı golün hikayesini de… Ferdi Ertekin bu ilk kitabında futbolu “içeriden” bilen birisi olarak, “akademi forması” altında bize bu gü­zel oyunu anlatıyor.

    Eray Özer

    Eylemciler


    Jean Laffitte Yordam Kitap – 30 TL

    Fransa’da Nazi işgaline karşı direnişin, komünist hareketin ve toplumcu gerçekçi edebiyatın önemli isimlerinden Jean Laffitte, “Rezistans”ın tam ortasından yazdığı bu anı-romanda Paris’in sokaklarından Gestapo’nun zindanlarına ve toplama kamplarına götürüyor okurları. Rahmetli Okay Gönensin’in usta çevirisiyle, yakın tarihin karanlık sokaklarında dolaşıyor; dehşet dolu zindanlara atılan insanların hikâyelerini hatırlıyor; taş ocaklarında ölesiye çalıştırılmanın ve aç bırakılmanın gerçekliğini bütün çıplaklığıyla anlıyoruz. İnsan olmanın onurunu koruyarak ve mücadeleyi son nefesine kadar sürdürerek zindanları yıkmanın olanaklarını da görüyoruz.

    Savaş Çalışmaları El Kitabı


    Editör: Mesut Uyar Kronik Kitap – 45 TL

    Savaş belki insanlık tarihi kadar eski, ama savaşın bilimin konusu hâline gelmesi görece yeni bir olgu. 1. Dünya Savaşı’nın bitişiyle kuru­lan savaş çalışmaları disiplininde Türkçe literatürdeki boşluğu dol­durma amacını güden kitap, konuya giriş niteliğinde bir referans ese­ri. Akademisyenlere ve genel okur kitlesine temel bilgi ve kavramları rahatlıkla anlayabilecekleri şekilde ileten kitapta, askerî tarih, güven­lik çalışmaları, savunma çalışma­ları, istihbarat çalışmaları, askerî sosyoloji, askerî etik, askerî harekât araştırması, askerî düşüncenin ge­lişimi, savaşta medyanın rolü ile savaş oyunları konuları, uzmanları tarafından Prof. Dr. Mesut Uyar’ın editörlüğüyle sunuluyor.

    Zeki Velîdi Togan


    Editör: Serkan Acar Kronik Kitap – 45 TL

    Hayret uyandıran karakteri ve ye­tenekleri, tarihî olayları kavrama becerisi, erken yaşlarda öğrendiği Arapça, Farsça, Rusça gibi diller ve büyük tarihçilerde bulunması la­zım gelen güçlü sezgileri sayesinde çok genç yaşta akademik çevrelerde tanınan; 21 yaşında yazdığı Türk ve Tatar Tarihi kitabı sayesinde “Yaş Müverrih” (Genç Tarihçi) unvanını alan Zeki Velîdi Togan, Türk tarihi ve düşünce dünyasında müstesna bir yer tutar. Serkan Acar’ın editör­lüğünde biraraya getirilen 34 ma­kale ve Zeki Velîdi Togan bibliyog­rafyasından oluşan kitap, Togan’ın yalnız tarihçi yönünü değil, siyasi faaliyetlerini ve hayatıyla ilgili de­tayları da ele alıyor.

    Şeyh Bedreddin: Uzun İnce Bir Yol


    Nurdan Arca Sia Kitap – 28 TL

    Yönetmen Nurdan Arca, üç yıllık bir çalışmanın ardından 2006’da gösterime giren “Simavnalı Bed­reddin” belgeselinde, 600 yıl önce yaşamış bir âlim ve arifin, ezilen­lere umut ve direnme gücü aşıla­yan bir halk önderinin, Şeyh Bed­reddin’in izini sürmüş; zulüm ve baskılara rağmen onun yolundan dönmeyen müritlerini ele almış­tı. O belgesele sığmayanları ise sonrasında yeni okumalarla, Bed­reddin’in yaşadığı ve müritlerin­ce yaşatıldığı coğrafyalarda yaptığı yeni araştırmalarla birleştirerek bu kitapta toplandı. Tarihçi Cemal Kafadar’ın ifadesiyle “kendi doğru bildiğini, kendi hak gördüğünü hem açıklaması hem de sonuna kadar savunmasını, bu uğurda sözünden dönmeden meydana çıkması gerek­tiğini” söyleyen Bedreddin üzerine geçmiş ve bugün arasında köprüler kuran bir çalışma…

    Sarıkamış – Kafkas Cephesi


    Prof. Dr. Bingür Sönmez Tarihçi Kitabevi – 128 TL

    Kars-Sarıkamış doğumlu ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez, yeni kitabı Sarıkamış – Kafkas Cep­hesi’nde, 1. Dünya Savaşı’na girer­ken Almanya-Osmanlı ittifakının arka planını mercek altına alıyor; binlerce askerimizin kötü idare, şiddetli soğuk, açlık ve iklim ko­şullarına uygun olmayan kıyafetle­ri nedeniyle hayatını kaybettiği 15 günlük Sarıkamış Meydan Muhare­besi’ni anlamak için 4 yıllık Kafkas Cephesi’nin anlaşılması gerektiği­ni vurguluyor. 878 sayfalık bu kap­samlı eserde Sarıkamış Dayanış­ma Grubu Kurucu Başkanı Sönmez, Kafkas Cephesi’ne, İstanbul’dan as­ker, erzak, mühimmat, harita ve gi­yecek getiren üç gemimizin (Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Pa­şa) Trabzon’a doğru yol alırken 7 Kasım 1914’de, Rus filosunca ba­tırılmış olmasına da özel bir önem vererek; “Bu kayıp, Sarıkamış fela­ketinin başlangıcı olmuş, o günden sonra Karadeniz’de üstünlük Rus donanmasına geçmiştir. Bu malze­meler ve askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor. askerler Trabzon’a, oradan Erzurum’a ulaşsaydı, Kafkas Cep­hesi’nde gene yenilebilirdik, fakat hiç olmazsa ‘kırım’ bu kadar dra­matik olmazdı” diyor.

    Mahkûmların Şafağı


    Zaven Biberyan Aras Yayıncılık – 70 TL

    Mahkûmların Şafağı, usta yazar Zaven Biberyan’ın 100. doğum gü­nünde yazarın çok katmanlı iç dün­yasının kilitli kapılarına açılan bir kılavuz kitap. Karıncaların Gün­batımı, Yalnızlar, Meteliksiz Âşık­lar’ın yazarı, özyaşam öyküsünü ka­leme aldığı bu kitapta, yaşamını ve dönemin tartışmalı konularını en çıplak ve hakiki hâliyle anlatıyor. Biberyan’ın ömrünün ilk 25 yılına, çocukluğuna, gençliğine, 1930’la­rın ve 40’ların siyasi ve kültürel ortamına gidiyoruz. Bir yandan da Türkiye’de bir Ermeni yurttaş ola­rak maruz kaldığı ayrımcılığın izini sürüyoruz. İstanbul’da yaşama da­ir ayrıntılar ve insanlar, hatta top­lumlar arasındaki ilişkilerin tasviri bakımından oldukça zengin olan bu anlatı, yazıyla ve edebiyatla daha çocuk yaşta tanışan Biberyan’ın us­ta bir yazara dönüşme serüvenini de görünür kılıyor.

  • Kilise, cami, bostan… Çokkültürlü bir mekan

    Boğaz’da, Anadolu yakasının eski köyü Kuzguncuk’un tarihi 16. yüzyıla kadar uzanıyor. Bugün apartmanlar, işyerleri ve restoranlar arasında bulunan semt, cumhuriyet döneminden bugüne, siyasi iktidarlardan ziyade sakinlerinin çabasıyla tarihî dokusunu korumaya çabalıyor.

    Yolunuz Abdülmecid Efendi Köşkü’ne düşerse, bu muhteşem binayı göz­lemlemekle yetinmeyin. Hemen yakınından denize inen yokuşun sağ tarafındaki, yüksek duvarla­rın arkasında kalan, geniş yeşil alana da dikkat edin.

    İmam Galip’in başında, soka­ğın sağındaki minik düzlüğe gi­rin. Deniz yönünde ilerleyip düz­lüğün ucuna geldiğinizde, olağa­nüstü bir Kuzguncuk manzarası çıkacak karşınıza: İki tepe ara­sında bir koyak. Sağ taraf Nak­kaştepe, sol taraf Sultantepesi…

    Bakışlarınızı manzaradan ayırıp etrafınıza bakın. Her ta­rafını otlar bürümüş, metruk bir alan göreceksiniz. Burası alelade bir yer değil: Etrafa rastgele ya­yılmış gibi duran, darmadağın, sayısız taş levha. Üzerlerinde İb­ranice yazılar… Burası meşhur Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’dır.

    Kuzguncuk 16. yüzyılda Ya­hudi köyü olarak geçer. Yahu­diler için özel bir öneme de sa­hiptir: Kutsal Topraklar’a giden yolun başı sayılırdı Kuzguncuk. Müslümanların aynı nedenle Üsküdar’ı Kâbe Toprağı diye an­dıklarını hatırlayalım.

    Mezar taşlarının büyük ço­ğunluğu yatay levhalar şeklinde­dir. Endülüs Yahudilerinin âdeti böyle imiş Minna Rozen’e göre. Bazıları, türbelerde görmeye alı­şık olduğumuz türden “sanduka” şeklinde. En eski mezartaşı 1592 tarihli ve Polonyalı bir Yahudi­ye ait.

     Cami ile kilise aynı karede

    Kuzguncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuzguncuk Camii’nin minaresi aynı kare içinde, neredeyse aynı binanın parçaları gibi…

    Sarkis Kalfa

    Mezarlığın bulunduğu sem­tin adı İcadiye’dir. Sarkis Kal­fa 18. yüzyılda, kendi icadı olan yöntemle nakışlı özel bir bas­ma-yazma üretirdi burada. Sem­te adını veren de bu icattır. Ned­ret Ebcim “İcadiye caddesin­de sağlık ocağının yanında” bir imalathane olduğunu hatırlar. Basma-yazmalar sırtlanır deniz kenarına getirilir, Boğaz suları­na batırıldıktan sonra kurutulup imalathaneye geri getirilirmiş (Kumaşın üzerine desenler ya yazılır ya da şablon ile basılır­dı. “Yazma” ve “Basma” buradan geliyor).

    Cami – Kilise

    Üryanizade Sokak’ta deniz yö­nünde ilerlediğimizde, sokağımı­zı kesen Perihan Abla Sokak’ı da geçtikten sonra, sağda güzel bir manzara çıkar karşımıza: Kuz­guncuk’un Ermeni kilisesi Surp Lusavoriç’in kubbesi ile Kuz­guncuk Camii’nin minaresi aynı kare içindedirler ve sanki ikisi aynı binaya aitmiş gibi dururlar. Kuzguncuk’u bir hoşgörü timsali olarak görenler için semtin öze­tidir bu manzara.

    Kilise Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’nın inşaatında çalışan Ermeni ustalar için yap­tırılmış. Zaten Üryanizade So­kak’ta bu Ermeni ustalar oturur­muş eskiden. Sokakta (ve Kuz­guncuk’ta da) hiç Ermeni yoktur artık ama.

    Çarşı Caddesi’ne çıkıp sağa döndüğümüzde, kiliseyi cephe­den görürüz. Cami gayet yenidir. 1950’lerde yapılmıştır. 1930’lar­da bile Kuzguncuk nüfusunun %90’ı gayrimüslimdi. O yüzden belki, cami yoktu daha önce.

    Cami için komşusu kilise 500 TL bağışta bulunmuş. Bu arada arsasının bir kısmını da vermiş. Kilisenin camiye yap­tığı jest güzel ama Türkiye’deki azınlıklarda hayatta kalma iç­güdüsüyle refleks haline gelmiş birtakım davranışlar olduğuna ben şahidim. Bu bağlamda dü­şünürsek, öz itibarıyla zoraki bir jest olabilir bu. Şahsi dü­şüncem.

    Caminin yanından giren yol Yenigün Sokak’tır. Bizi Kuzgun­cuk’un göbeğine götürür. Yeni­gün Sokak’ın Tufan Sokak’tan itibaren devamı gibi olan Bostan Sokak’ın İcadiye Caddesi’ne ka­vuştuğu yerde sokağa adını ve­ren bostanın girişi vardır.

    Bostan

    Kuzguncuk’taki dönüşümün en sempatik unsuru hobi bahçesi­ne dönüşmüş olan bu bostandır. Eski Kuzguncuklular orayı “İl­ya’nın Bostanı” diye hatırlar.

    İlya Rum’dur. Babası İspi­ro’nun ölümünden sonra o eker biçer bostanı. Kuzguncuk halkı ondan sebze-meyve satın alma­ya alışıktır. Çocukları da bostan­dan erik çalmaya!

    1984’te ölene kadar çalışır orada İlya. Ondan sonra ara­zi boş kalır ve bostan Kuzgun­cuk halkının olur! İncirleri yenir bostanın. Çocuklar orada oynar­lar. Kurbanlar orada kesilir. İca­bında çöpler de oraya bırakılır! Derken, 1990’ların başında, esra­rengiz (!) bir şeyler olmaya baş­lar. Etrafı çitle çevrilir. Birileri gelip gitmeye başlar. Bunlardan biri Prof. Mehmet Haberal’dır.

    Orada özel diyaliz merkezi açmaktır niyeti. Devletten kira­lamıştır arsayı. Planlar, projeler… Ve inşaat hazırlıkları. Kuzgun­cuk halkı (daha doğrusu halkın bir kısmı) örgütlenir Kuzgun­cuklular Derneği vasıtasıyla. Kuzguncuk’un “eski” sakinleri ile “yeni” sakinleri biraraya ge­lirler. Biri nöbetçi olur, arsa etra­fında bir hareketlenme olduğun­da koşar haber verir! Bir tanesi arsanın imar durumunu araştı­rır, bir tanesi basın-yayın dünya­sını harekete geçirir.

    İlya’nın Bostanı semtin simgesi 1990’ların başında mahalle sakinlerinin birleşip mücadele ederek iş makinelerini durdurduğu “Bostan” eskiler tarafından “İlya’nın Bostanı olarak biliniyordu (üstte). Kuzguncuk Yahudi Mezarlığı’nın kocaman yatay levhaları (altta).

    Neticede, 2002’de iş makina­ları tekrar arsaya girdiğinde (bu sefer Haberal’ın maksadı orada bir özel okul açmaktır) Kuzgun­cuk halkı yine harekete geçer, toplanıp gösteri yaparlar. Can Yücel de katkı sağlar bostanın savunulmasına. İnşaatçılar arsa­ya girdiklerinde, ondan esinle­nerek “dandini dandini dastana, danalar girdi bostana” ninnisini söylerler hep bir ağızdan!

    Neticede bostan kurtulur. Büyükçe bir kısmında hobi bah­çeciliği yapılır İlya’nın Bosta­nı’nın. Bir kısmı gezinti bahçe­sidir. Bostanın içinde yine geniş bir alanda bir sinema perdesi ve onun önünde düzenlenmiş otur­ma yerleri göze çarpar. Kuzgun­cukluların yazlık sinema özlemi­ni gidermek için belki! Koskoca bir yeşil alan yani. Halkın hava aldığı bir yer. Hem de insanların oturdukları semtin geçmişiyle bağ kurmalarını, onu kurtarmak için verdikleri mücadeleden do­layı kendileriyle gurur duymala­rını sağlayan. İstanbul’da hiç alı­şık olmadığımız bir şey.

    Madalyonun bir de öteki yü­zü var. Devlet 1977’de, birden­bire İlya’nın babasının “firari ve mütegayyip eşhas”’tan olduğu­na karar verdi, 1924’te çıkarıl­mış bir yasaya göre! Ve bosta­na el koydu. Sözkonusu kanun, 1924’te malının başında bulun­mayan gayrimüslimlerin malla­rının devlete intikalini öngö­rüyordu. İlya bostanı ekmeye devam etti, bir yandan da borç ödedi taksit taksit. Ancak dev­let 2011’de, bu şekilde el konu­lan vakıf mallarını iade ederek hatasını kabul etti. O dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu “bu bizim açımızdan vatandaşları­mızın haklarının iadesidir” dedi. İlya’nın ailesinden ve bostanın Türkiye’deki tek varisi olan Di­mitria Teyze “Bostan bizimdir!” diyor ve tabii onun için “biz” ve bostanın “kurtarılması” bam­başka bir anlam taşıyor.

  • Boğaz’da akan zamanın insan-yapı hikayeleri…

    İstanbul’un tarihî semtlerinden Kuzguncuk, yakın geçmişimize damgasını vuran birçok meşhur şahsiyetin izlerini taşır. Özellikle hâlâ ayakta olan konaklar-yapılar, yaşanan trajedileri de komedileri de onların hikayeleriyle günümüze taşır. Cemil Molla’dan Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım’a, Müşir Mehmet Ali Paşa’dan hanımı Ayşe Sıdıka Hanım’a.

    Boğaziçi Köprüsü’nden (15 Temmuz Şehitler Köprü­sü) Anadolu yakasına ge­çerken sağda, bir tepenin yama­cında çok güzel bir köşk görülür. Çocukluğumdan beri dikkatimi çekmiştir Cemil Molla Köşkü.

    Bu alımlı köşkü, Cemil Molla 1885’te mimar Alberti’ye yaptırt­mış. Mimar, cihannüma işlevi gören kulenin tepesine bir başka minicik kule ekleyerek apayrı bir karakter kazandırmış yapıya. İçi de güzeldir köşkün. Fildişi kapı tokmakları, ceviz kapılar… Dizel motoruyla aydınlatılırdı. İstan­bul’un ilk elektrikli evi idi. Ay­nı zamanda ilk telefonlu evi, ilk asansörlü evi.

    Kurtuluş Savaşı yıllarında “yanlış” taraftaydı Cemil Molla. Ankara’da değil İstanbul’daydı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’ndan­dı. Adliye Nazırlığı, Şura-ı Devlet Reisliği yapmıştı. Abdülhamid’in de yakını olmuştu zamanında. Nitekim, 2. Meşrutiyet’te Midilli Adası’na sürülenler arasındaydı.

    Cumhuriyetin ilk pantolonlusu Cumhuriyetin “ilk bikini ve ilk pantolon giyen kadını”, Nâzım Hikmet’in teyzesi Sare Hanım ve Kuzguncuk’ta son yıllarını geçirdiği evi…

    “Bir cübbe, bir sarık, bir de Atkinson lavantası” idi Cemil Molla, Salah Birsel’in deyişiyle. Cübbesinin altında İngiliz ku­maşından Fransız terziye dikti­rilmiş elbisesi vardı. Manikür de yaptırırmış! Evinde düzenlediği sabahlara kadar süren toplan­tılar, edebiyat buluşmalarıydı kimine göre. Kimine göre işret alemi, kumar partisi… Fransız­ca’nın “elenikasını” bilirdi, İngi­lizce’de çatpatı vardı. Kendi ken­dine öğrenmişti bu dilleri. Arap şairlerin eserlerini ezbere oku­maktan da geri kalmazdı. Mecel­le’nin uzmanıydı.

    Mollalığından vazgeçmeden çağdaştı Cemil Molla. Tıpkı son dönemlerinde Osmanlı devle­tinin Osmanlılığından vazgeç­meden çağdaş olmaya çalışması gibi. Dönemin padişahları ile ya­kınlığına şaşmamak gerek.

    Mollalığı yasaklayan, şeria­tı toptan yürürlükten kaldıran cumhuriyetle anlaşamaması normaldi Cemil Molla’nın. Fakat Atatürk ona çok kızmamış ol­malı ki, cumhuriyet döneminde Beylerbeyi Sarayı’nı ziyaretin­de onunla tanışmak istedi. Hatta onu Dolmabahçe Sarayı’na çaya da davet etti. Davete icabet et­medi Cemil Molla. “Biz Osman­lılara hizmet ettik, yenilerin aya­ğına gitmek bize yakışmaz” dedi.

    Cemil Molla köşkün hemen yakınında, Boğaz kıyısında bu­lunan Üryanizade Camii’nde ba­zen imamlık da yapardı. Camiyi yaptıran dedesi Üryanizade Ah­met Esat Efendi, Abdülhamid’in şeyhülislamlığını yapmıştı. Mit­hat Paşa’nın idama mahkum edilmesi için gereken fetvayı ve­ren odur. Dedesi de “yanlış” ta­raftaydı yani Cemil Molla’nın!

    Sare Hanım Cemil Molla köşkünü bırakıp yüzümüzü denize dönelim şimdi. Burada bulunan parkın bir köşesinde -yaz-kış!- yüzücüler bulunur. Kuzguncukluların eskiden de başlıca zevklerinden biriydi Boğaz’da denize girmek. Bazıları hızını alamaz karşı yakaya kadar yüzerdi. Bu cesur yüzücülerden biri de Sare idi.

    Sare bir genç kadın. Mavi gözlü, sarışın. 1930’lu yıllar. Sare 20’lerinde. Mollalığı tutan Cemil Molla çıkışır ona: “Sana kimse aşık olmaz! Niye? Çırılçıplak­sın! Nerene aşık olacaklar?” Sa­re çırılçıplak değil tabi. Sadece mayolu. Cemil Molla onu azar­lama hakkını görür kendinde. Gayet yakındırlar çünkü. Bebek Sare’nin kulağına ilk ezanı oku­yan Cemil Molla’dır. Nâzım Hik­met’in sevgili teyzesidir Sare.

    Boğaz’ın incisi Cemil Molla Köşkü Osmanlı döneminde Adliye Nazırlığı ve Şura-ı Devlet Reisliği de yapan Üryanizade Cemil Molla (üstte, sağda) ve adını taşıyan köşkü (üstte). Bu alımlı köşk, 1885’te mimar Alberti’ye yaptırılmıştı.

    Ayşe Sıdıka Hanım Üsküdar yönünde solumuzda, bir yükseltinin üzerinde gösterişli bir köşk görürüz. Köşkü yaptıran Ayşe Sıdıka Hanım, yapının adıyla anılmasını da fazlasıyla hakeder. Ayşe Sıdıka, Şeyh Şamil’in soyundan gelir. Kocasının soyu-sopu onunki kadar şanlı olmasa da daha ilginçtir ama. Kocası Müşir Mehmet Ali Paşa, Magdeburg’da doğdu (1827). Fransız Protestan Kilisesi’nde kayıtlı asıl adı Ludwig Karl Friedrich’dir. Ailesi “Huguenot” idi. Yani, Protestan oldukları için zulüm görüp ülkelerinden kovulmuş olan Fransızlardandı. Anne-baba ölünce yetimhaneye kondu. 15 yaşında çalışmaya başladı. Çıraklık falan derken miço oldu. Gemisi İstanbul’a uğradığında, nedendir bilinmez, şehrimizde kalmaya karar verdi. Sinan Yılmaz ve Sunay Akın’a göre gemiden atlayıp Kızkulesi’ne yüzdü. Emin Ali Paşa himayesine aldı onu. Müslüman yaptı. Yetiştirdi. Son devşirmelerden sayılır. Kırım Harbi’nde, kendisi de aslen Avusturyalı olan Ömer Lütfi Paşa maiyetine aldı onu, yeteneklerinden ötürü. 93 Harbi (1877-78) faciasında rol aldı. Savaş sırasında Abdülhamid onu müşirliğe getirdi. Herkesin önünde sarılarak onu öpmekten geri kalmadı! Taltif etti, nişan ve hediyeler verdi.

    Hezimet sonrasında yapılan Berlin Konferansı’nda Osman­lı tarafını temsil edenlerdendi. Konferans sırasında Bismarck, kendisi gibi Prusyalı olan biri­nin şimdi karşı tarafta olmasına içerledi. Epey bir gerginlik oldu.

    Berlin Konferansı’nda alı­nan kararları Arnavutlara izah etmekle görevlendirildi sonra. Ne var ki izah edilmesi zor ka­rarlardı bunlar. Üstelik Arnavut­lar onu sorumlu tutuyor, ihanet ettiğini düşünüyorlardı. Bu yet­mezmiş gibi, bir de “kan davası” vardı Mehmet Ali ile Arnavut­lar arasında. Daha önceki bir görevinde 300 Arnavutu idam ettirmişti. Neticede, isyancı Ar­navutlar tarafından vahşice öl­dürüldü. Başı kesilip bir sırığın ucunda şehirde dolaştırıldı, göv­desi gübreliğe gömüldü.

    Arkasında bir zevce ve 4 kız bıraktı. Ayşe Sıdıka Hanım ka­pısına dayandı Sultan Abdülha­mid’in. Padişah söz verdi çocuk­larına bakacağına. Ayşe Sıdıka Hanım kızları için 3 köşk yap­tırdı. Bunlardan biridir işte Ayşe Sıdıka Hanım Köşkü.

  • Şam: Yakın geçmişe bir zaman yolculuğu

    2009’un Mart ayı. 2011’de başlayan ve hâlâ devam eden, o güzelim ülkeyi mahveden savaş henüz yok. Yıllar süren gerginlikten sonra Türkiye ve Suriye ilişkileri nihayet düzelmiş. Büyük bir merak ve heyecanla bu komşu ülkeye giden biz Türk gezginleri, her yerde sevgi ve güleryüzle karşılanıyorduk. İşte o günlerden, geçmiş zamana, ülkenin olağanüstü tarihî mirasına uzanan izlenimler…

    Türk milletinin Anadolu bağları o kadar güçlüydü ki, Şam Arkeoloji Mü­zesi’nde gezerken Akdeniz’in doğusunun tarihsel olarak ne kadar içiçe geçmiş olduğunu dü­şündük. Tunç çağında Hitit-Mı­sır ilişkileri, Pers egemenliği, İskender’in seferleri, Roma İm­paratorluğunu’nun başkenti An­takya olan Suriye Eyaleti… Mü­zede gördüğümüz her obje, bize başlangıcı Anadolu olan ve bit­meyen bir öyküyü fısıldıyordu.

    Ortaçağ’da Bizans egemenli­ği, üzerine Arap fetihleri. Türk­lerin devreye girmesi önce Tulu­noğulları ve sonra Selçuklular­la başlıyordu. Haçlılar, Anadolu üzerinden gelip bu kutsal top­rakları işgal etmişlerdi 11. yüzyı­lın sonunda. Haçlı egemenliğini sona erdiren Selahaddin Eyyû­bi, kendi hanedanını kurma­dan önce bir Türk devleti olan Zengiler’in komutanı olmuştu. Mısır’da yerleşmiş Türk-Kaf­kas askerlerinin Moğolları Ayn Calud’da 1260’ta yenmesinden sonra, 256 sene sürecek Mem­lûk egemenliği başlıyordu Şam-ı Şerif’te. 1401’de Timur bu tarihî şehri yaktı, yıktı. 1516’da ise Ya­vuz Sultan Selim’in ticaret ve hac yolları üzerindeki bu zengin şehri Osmanlı topraklarına kat­masından sonra, 400 yıl sürecek “Pax Ottomana” dönemi başlı­yordu.

    1 Ekim 1918’de, 3 sene önce Çanakkale’de yendiğimiz Avust­ralya ordusunun hafif süvari­leri muzaffer bir şekilde şeh­re giriyorlardı. Arkalarında da Arap isyancıları ile birlikte ünlü Lawrence ve Prens Faysal… Os­manlı İmparatorluğu’na isyan eden Mekke Şerifi’nin oğlu, İs­tanbul’da büyümüş ve yetişmiş Faysal’dı. Suriye Kralı olmak istiyordu ama Fransızlar buna izin vermedi.

    Cer atölyeleri

    Şam’da Türk mirası­nı keşfetmeye, seneler­dir hayalim olan Hicaz Demiryolu’nun anıları ile başlamalıydım. Trenlere olan sevgim imparatorluğun 20. yüzyılına olan ilgimle bir­leşince kendimi Şam’ın güney mahallelerinden birisinde, Ka­dam’da buldum. Buradaki Hi­caz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri, beni yüzyıl öncesine, 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medi­ne’ye bağlayan bu olağanüstü ulaşım projesine götürdü.

    1901’de başlayan inşaat, ilk trenin 1908’de Şam’dan Medi­ne’ye ulaşmasıyla son bulmuş­tu. Bu büyük projenin ömrü kısa oldu. Sinema klasikleri arasında girmiş David Lean’in 1962 ya­pımı “Lawrence of Arabia” fil­minde, 1. Dünya Savaşı’nda İn­giliz casusun liderlik ettiği Arap isyancıların bu hattaki trenlere saldırıları oldukça gerçekçi bir biçimde canlandırılır. Kadam cer atölyeleri sanki bir zaman tüneli idi. Yüzyıl öncesinin tek­nolojisi dokunulmadan duru­yordu. Büyülü bir ışık altında eski makineler, çarklar, dişliler, lokomotif parçaları, her yere da­ğılmış irili-ufaklı onlarca loko­motif. Bu sevimli makinelerin bacalarından en son duman ne zaman çıktı acaba? Buradaki kü­çük müzedeki pirinç plakalarda eski yazıyla Türkçe “Hicaz De­miryolu” yazıyor. Hacılara ko­laylık sağlamak için inşa edilen bu proje, Anadolu’nun çocuk­larını bir daha geri dönemeye­cekleri çöllere akıtmaya yaradı. Aklıma Falih Rıfkı Atay’ın ola­ğanüstü eseri Zeytindağı geli­yor: “Fakat biz Ahmet’i kumarda kaybettik…”

    Müzesini, fabrikalarını, atöl­yelerini, sanayi devriminin sol­gun hayaletlerine dönüşmüş paslı eski makinelerini gördü­ğüm bu ünlü demiryolunun, şe­hir merkezindeki istasyon bi­nasını da mutlaka görmeliydim. Tam bir Hamidiye devri yapısı olan bu zarif binanın içi ahşap süslemeler ve renkli camlardan yansıyan ışıkla çok etkileyiciy­di. Rayları görmek için binanın arkasına geçtiğimde büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. İstasyon işlevini yitirmiş, raylar sökül­müş ve istasyonun tam arka­sında yapılacak dev bir alışveriş merkezi için kocaman bir çukur kazılmıştı. Terkedilen, unutulan demiryolları ve tren istasyonla­rı bana hep hüzün verir. Burada çukura gömülen ise, bir devrin son ihtişamıydı.

    Rayların arasına sıkışmış tarih Şam’ın güney mahallelerinden Kadam’da bulunan Hicaz Demiryolu fabrikaları ve cer atölyeleri. 2. Abdülhamid’in Şam’ı Medine’ye bağlayan bu ulaşım projesinin ömrü kısa olmuştu.
     

    20. yüzyılın başındaki Os­manlı Şam’ı, şehrin merkezi­ni çevreleyen surların dışında, imparatorluğun modernleşme­sinin anıt binalarıyla doluy­du. Şam Üniversitesi binasının önünden geçtim: 1903’te yapılan bu bina imparatorluğun İstan­bul, Şam ve Beyrut’ta bulunan üç Tıbbiye Mektebi’nden biri­siydi. İstanbul Haydarpaşa’da­ki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane gibi, burada da eğitim Türkçe ve Fransızca yapılıyordu.

    20. yüzyıla geçerken Avru­pa’da yeni bir sanat ve mimari akımı doğuyordu: Art Nouveau. Hem modern olması hem de İs­lâmi zevke hitap eden çiçek gibi organik desenlere ve formlara yer vermesi nedeniyle Sultan 2. Abdülhamid bu akımı sevdi ve destekledi. Al Marjeh Meyda­nı’nın ortasında bir sütun gibi yükselen Hicaz Demiryolu Anı­tı, İstanbul’u sayısız binalar­la süsleyen mimar Raimondo D’Aronco’nun eseri. Bu heykel gibi anıtı, Yıldız Sarayı Müze­si’ndeki maketinden tanıyor­dum. Gerçeğini görmek heyecan vericiydi. Tunç anıtın ay-yıldızlı kaidesinin üzerinde zarifçe yük­selen stilize telgraf direkleri ve telleri, sütun başlığında bulunan Beşiktaş’taki Yıldız Hamidiye Camii’nin maketini taşıyor; Do­ğu-Batı medeniyetleri bu zarif kompozisyonda buluşuyor; anıt, karanlık günlerin yakın olduğu­nu farkettirmeden, yeni yüzyıla umut aşılıyordu.

    Zamanın daha yavaş geçti­ği Osmanlı klasik çağlarının bir eseri de, Mimar Sinan’ın imza­sını taşıyor. Kanunî Sultan Sü­leyman’ın, babası Yavuz Sultan Selim adına 1544’te yaptırma­ya başladığı Selimiye Cami­i’ne, Şamlılar “Süleymaniye” de diyorlar. Merkezî kubbe planı, çifte minaresi çağının klasik Osmanlı çizgilerini taşısa da si­yah-beyaz mermerlerin zarif uyumu ve avlusundaki havuz, bulunduğu coğrafyanın gele­neklerine saygıyı ifade ediyor. Yanındaki medresedeki sevimli dükkanları geziyorum. Bir anti­kacı dükkanına giriyorum. Gö­züm “Türk Yıldızı” da denen 1. Dünya Savaşı Osmanlı Harp Madalyası’na takılıyor. Hafif bombeli, kırmızı mineli bu cesa­ret yıldızı, Anadolu’ya geri döne­meyen hangi subayın üniforma­sını süslüyordu acaba? Pazarlık yapmıyorum; sadece bu yıldızı “geri götürmek” var aklımda…

    Son Sultan’ın yattığı yer Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı 6. Mehmed Vahideddin’in mezarı, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Selimiye Camii’nin arkasındaki hazirede bulunuyor.

    Caminin arkasındaki me­zarlıkta Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun son padişahı 6. Meh­med Vahideddin yatıyor. Çen­gelköy’deki şehzadelik zamanı köşküne, Yıldız ve Dolmabah­çe Saraylarına, hatta sürgün­deki evi San Remo’daki Villa Magnolia’ya göre çok mütevazı bir mezar bu. 1926’da İtalya’da San Remo’da öldü; büyük büyük dedesinin yaptırdığı bu cami­nin haziresine gömüldü. Büyük tarihî olayların yaşandığı bir çağda bunlara yön verebilecek donanımda ve kişilikte bir in­san değildi. Galiba kendisi de farkındaydı durumunun: “Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiy­le tahsil edemedim. Yaşım ke­male erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olma­dığından bu makamı bekleyiş­te değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır va­zifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz.”

    Eski şehre yaklaştım. Hami­diye çarşısında kalabalığa karış­mış yürüyorum. 100 yıl, sanki o kadar kesip atmamış ortak mi­rası ve hayat tarzını. Tatlıcılar, dondurmacılar dolup dolup ta­şıyor. Arap dilinin anlamadığım şiirselliğine, Türk olduğumu anlayanların kendi dilimdeki nazik sözleri karışıyor. 1884’te inşa edilen bu kapalıçarşı, Roma çağının ana caddesi üzerinde. 1905’te meslek hayatının ilk gö­revi için bu şehre tayin edilen ve burada 2 yıl yaşamış olan Kur­may Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’i düşünüyorum. Şuradaki eski kahvehanede arkadaşları ile oturup sohbet ederken, onlara deniz kıyısındaki uzak bir şehir­deki pembe evini ve oradaki ha­yatını anlatıyor muydu acaba? Yoksa İstanbul’daki henüz taze öğrencilik anılarını mı yadediyorlardı hep birlikte?

    Çarşının sonunda Roma ça­ğında yapılan Jupiter Tapına­ğı’nın etkileyici sütunları karşı­lıyor beni. Arkasında ise Emevi­ye Camii’nin heybetli duvarları yer alıyor. Eski dünyanın şehir­lerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum: Tanrılar tapınak­larını hep aynı yerde istiyorlar. Pagan tapınağı, Hırıstiyan kili­sesi ve sonra da İslâm tarihinin en etkileyici camilerinden biri. Emeviye Camii’nde saatler ge­çiriyorum. Dış cephesindeki o muhteşem mozaikleri 8. yüzyıl­da yapan Bizanslı ustalar Kons­tantiniyye’den gelmişlerdi belki de. Tasarımı ve planı ile Anado­lu’nun ulu camilerine ilham ve­ren bu yapı bana “Işık Doğu’dan yükselir” diye fısıldıyor!

    İspanyol mimar Fernando de Aranda tarafından tasarlanan Hicaz Garı.

    Emeviye Camii’nin yanın­da, büyük komutan Selahaddin Eyyûbi’nin türbesi yer alıyor. 1193’te 55 yaşında Şam’da ölen sultan, hâlâ Müslüman top­lumlara ilham veriyor. Ridley Scott’un 2005’te çektiği “King­dom of Heaven” filminde de Eyyûbi’yi Şamlı aktör Ghassan Massoud’dan daha iyi kimse canlandıramazdı herhalde.

    Dünya tarihinde ilk uçak, ABD’de 1903’te başarıyla uçtu. Havacılığın muazzam hızlı yayı­lımı ve gelişimi Osmanlı Devle­ti’ne de yansıdı. Türk Hava Kuv­vetleri’nin ilk nüvesi 1911’de ku­ruldu. Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan devletin Dünya Harbi ön­cesi diriltmeye çalıştığı gücünü dosta-düşmana göstermek için planlanan “İstanbul İskenderiye Hava Seyahati”, 8 Şubat 1914’te İstanbul’da başladı. Pilotları­mız Yüzbaşı Fethi ve Yüzbaşı Sadık Beylerin yer aldığı uçak, İstanbul-Eskişehir-Afyonkara­hisar-Konya-Tarsus-Halep-Hu­mus-Beyrut-Şam rotasını takip ederek uçtu ve Şam’a başarıyla indi. Havacılarımız burada bü­yük ilgiyle karşılandı. Fethi ve Sadık Beylerin Bleriot XI uça­ğı, 27 Şubat’ta Şam’dan Kudüs’e uçarken Taberiye Gölü yakınla­rına düştü. Kahraman iki pilotu­muz, tarihe ilk hava şehitlerimiz olarak geçti. Bugün İsrail’de Ta­beriye (Tiberias) gölü kıyısında­ki HaOn köyünde, pilotlarımı­zın düşüp şehit olduğu yerde bir anıt yükseliyor.

    Eski çarşının sonu Roma Tapınağı

    1.Abdülhamit tarafından
    yaptırılan Hamidiye
    Çarşısı’nın sonunda
    yolunuz, Roma çağında
    yapılan Jupiter Tapınağı’nın
    etkileyici sütunlarına
    çıkıyor.

    Aynı rotada uçan ikinci uçakta yer alan Pilot Teğmen Nuri Bey ile Rasıt Yüzbaşı İs­mail Hakkı Bey, “Prens Celalet­tin” uçağıyla Humus’tan Şam’a ulaşarak arkadaşlarının cenaze namazına yetişti. Şehitlerimiz Fethi Bey ile Sadık Bey, Emevi­ye Camii’nde bulunan Selahad­din Eyyûbi Türbesi’nin yanında­ki kabre defnedildi. İlk kazadan sonra sefere devam eden Nuri Bey de, 11 Mart’ta Yafa’dan kal­kışı sırasında uçağının denize düşmesi sonucu şehit oldu. Ya­nında bulunan İsmail Hakkı Bey ise kazadan sağ kurtuldu. Pilot Teğmen Nuri Bey de, arkadaş­ları gibi Eyyûbi Türbesi’nin ya­nında bulunan kabre defnedildi. Beyaz mermerden özenle ya­pılmış mezarlardaki al bayrağı­mıza bakıyorum. Kahramanları sessizce selamlıyorum…

    Roma tapınağından Ortaçağ camisine; dar sokakları, neşeli insan sesleriyle coşan kahve­haneleri, gizemli avlulara açı­lan kapıları, sıcak insanlarıyla Şam…

    12 yıl sonra, bu eşsiz şehirde Türk tarihinin bende bıraktı­ğı izleri yazarken, pandemiden kapanmış bir dünya ve savaştan yıkılmış bir Suriye’de, o güze­lim Şam sokakları binlerce kilo­metre uzakta gibi geliyor bana. Ama sanki bir o kadar da yakın. Unutma ki, bu Şam sokakların­dan Hitit kralları, Roma sezar­ları, Haçlı prensleri, Osmanlı sultanları ve Mustafa Kemal’ler geçti… Zaman geçer, izler kalır, yaşatılır!

  • Nesiller boyu kalacak bir tarih-kültür rehberi

    Yazarımız ve profesyonel rehber Serhan Güngör’ün “Gezgingöz” köşesinde yayımlanan yazıları, kapsamlı bir kitapta biraraya getirildi. 42 ülkede Türkiye tarihinin neredeyse tüm izlerini biraraya getiren kitap, alanında yapılmış ilk çalışma.

    Profesyonel turist rehberi ve yazarımız Serhan Gün­gör’ün kaleme aldığı Gez­gingöz: Sınır Ötesi Türkiye Mi­rası Rehberi, Kronik Kitap’tan raflarda yerini aldı. Önsözü Prof. Dr. İlber Ortaylı, sunuşu #tarih Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü tarafından yazılan kitap, 42 ül­kede, antik çağdan bugüne Tür­kiye tarihinin izlerini sürüyor; 92 tarih ve insan hikayesi sunu­yor. Güngör’ün Türk gezginler­le 25 yıldır yaptığı yurtdışı tur­larında ve kendi seyahatlerinde gittiği ülkelerden topladığı hika­yeler, Türkiye ve Anadolu kül­türünün sınırötesindeki izlerini biraraya getiriyor. Kitap, Serhan Güngör’ün daha önce #tarih’te yayımlanmış tüm yazılarını, eks­tra bilgiler ve görsel malzemeyle biraraya getiriyor.

    GEZGİN GÖZ
    SINIR ÖTESİ TÜRKIYE MİRASI
    REHBERİ (İNSANLAR,
    MEKÂNLAR VE OBJELERLE
    ÜLKE ÜLKE YURTDIŞINDAKİ
    TARİHİMİZ)

    SERHAN GÜNGÖR

    Sunuş yazısında, Güngör’ün kitabının müstesna özellikleri şöyle tarif ediliyor:

    “… Anadolu, biz Türklerin anayurdu. Ancak atalarımız hem doğuda hem batıda hem de kuzeyde ve güneyde at koştur­muşlar, buralara yerleşmişler, kalıcı olmuşlar. Bugünkü Tür­kiye sınırlarının çok ötesine, hatta Amerika’ya, Japonya’ya, Avustralya’ya kadar uzanmış­lar. Bugün analarının-ataları­nın izlerini takip eden insa­nımız; Türkiye’nin, Türklerin peşinde giden araştırmacıları­mız, tarihçilerimiz pek az. Ken­di tarihimiz hakkında yapılan ciddi araştırmaların yine büyük bölümünde Türk imzası yok. Çalışmadan, çabalamadan, or­taya orijinal bir ürün koyma­dan sadece laf etmek, nutuk at­mak dün olduğu gibi bugün de ve özellikle artık sosyal medya üzerinde pek yaygın (…)

    İşte bu çöp laflar, ahkâmlar, günlük ve politik arızalar içeri­sinde; kendini ve tarihini kay­betmeyen az sayıda insan evladı didinir, çalışır, üretir ve analarıy­la-atalarına layık olmaya çalışır. Profesyonel rehber Serhan Gün­gör de yıllardır yurtdışındaki Türk-Osmanlı izlerini araştırır; bunların bulunduğu yerlere biz­zat gider, gözlemler; yazar, fotoğ­raflar. Bu müstesna insanlara “iz sürücü” denir. Bunlar var olan siyasi havalardan, popüler zırva­lardan, tarihin sadece işine gelen kısımlarını alıntılayan insanlar­dan uzakta, iş yapar, çalışır ve re­ferans değeri olan mamul madde ortaya koyar.

    Bu kitap, Serhan Güngör’ün en az 10 yıllık “peşe düşme” ma­cerasının somutlaştığı bir eser. İş icabı veya turizm ya da ziyaret amaçlı yurtdışına gidenler için oralarda bulunan ve Türk-Os­manlı izlerini günümüze taşıyan yerleri, objeleri, belgeleri, anıt­ları, yazıtları bilgileriyle aktaran benzersiz bir ürün. Bu kitapta, büyük başkentlerin büyük mü­zelerinde sergilenen eserlerimiz de var; üstelik Wikipedia’da bu­lunmayan özellikleriyle. Ancak Serhan Güngör’ün yaptığı işin esas kıymeti kenarda-köşede kalmış, bilinmeyen veya çok az bilinen Türk-Osmanlı izlerini de ortaya koyması, belgelemesi.

    Yıllar öncesinden bugüne ulaşan tarihimize dair şöyle ses­leniyor bu eser: “Evet, bunları okuyunuz, öğreniniz ve hatta yo­lunuz düştüğünde mutlaka biz­zat görünüz”.

    Dimetoka Bayezid Cami, Mayıs 2018