Yazar: Ragıp Duran

  • Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…

    Fransız şansonunun son büyük ismi, Ekim başında şarkı cennetine göçtü. Üç kuşağı ve beş kıtayı etkilemişti. Türklerle, Türkiye ile dost olmaya barışmaya çalıştı hep. Şahnur Vagenag Aznavuryan “soykırım” sözcüğünü kullanmamış ve 24 Nisan anma törenlerine katılmamayı da ilke edinmişti.

    Aznavour’un ölümünün ardından yerli ve yabancı medyada yüzlerce yazı çıktı. Türkiye’de egemen medyanın Ermeniler konusunda garip hassasiyetleri olduğu için bizde Aznavur hakkındaki ilginç, farklı değerlendirmeler, daha çok sosyal medyada yayınlandı.*

    Aslında bilmeyen, tanımayan yok ama kartvizitindeki bir kaç rakam Aznavour’un ne kadar popüler olduğunu gösteriyor: Çoğunun güftesini yazdığı 1200 şarkıyı, 94 ülkede, 7 dilde söylemiş. 100 milyondan fazla plağı satılmış. 1996’da çıkan “Tüm Eserleri” 33 CD’den oluşuyor, ağırlığı 8 kilo. Ayrıca 63 filmde rol almış.

    CNN-International televizyonu ve The Times dergisi, 1988’de yılında Aznavour’u “20. Yüzyılın En Önemli Varyete Şarkıcısı” ilan etmişti. Fransız şansonunun bu dev şairi, beş kıtayı ve en az üç kuşağı etkiledi.

    Bu alanın bir başka devi Léo Ferré, vakti zamanında Aznavour’la “duo” da yapmış ve “Zor Zamanlar” şarkısında meslekdaşına takılmadan da edememiş:

    “Les temps sont difficiles / Si d’Aznavour j’avais la voix / Je pourrais m’ voir au cinéma / Mais la p’tit’ vagu’ m’a laissé là / Moi, moi, moi qui m’voyais déjà (Zor zamanlardayız zor / Aznavur’un sesi bende olsa / Çıkar sinema artisti olurdum / Ama küçük dalgalar itti beni / Ben, ben, ben aslında görüyordum kendimi…)” Ferré şarkının bu bölümünde, hem Aznavour’un ünlü “Jeme voyais déjà- O zamandan görüyordum kendimi… (zirvede)” şarkısına doğrudan gönderme yapar hem de son dizeyi Aznavour’un sesini taklit ederek söyler.

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı-1
    Milyonlara ulaştı Çoğunun güftesini yazdığı 1200 şarkıyı, 94 ülkede, 7 dilde söyledi. 100 milyondan fazla plağı satıldı.

    1 Ekim günü bu dünyadan ayrılıp eski meslektaşları, Piaf, Trenet, Brassens ve Hallyday’in yanına göçen Şahnur Vagenag Aznavuryan için iki tören düzenlendi. Fransız hükümeti “Ulusal Saygı” ilan ederken ilk tören Paris’te askerî müze, kilise, gaziler yurdu ve kahraman asker mezarlıklarını barındıran ünlü Invalides’de yapıldı. Macron dahil son üç cumhurbaşkanının katıldığı bu törenin önemli konuğu Ermenistan Başbakanı idi ve ilk konuşmayı Nikol Paşinyan yaptı. Aznavour’un Fransız bayrağına sarılı tabutunun arkasından çiçeklerden oluşan bir Ermeni bayrağı taşıyordu yakınları. Ağırbaşlı bu askerî tören, geleneksel Ermeni müziği ve dudukla icra edildi. Töreni Fransa’da üç TV kanalı naklen yayınladı, yaklaşık 3 milyon kişi izledi.

    Ermenistan ulusal yas ilan ederken bayraklar yarıya indi. Kiliselerde “Bizim Çocuğumuz” için ayinler yapıldı. Basına ve kamuoyuna kapalı özel dinî tören ise Paris’in banliyösündeki Saint-Jean-Baptiste Ermeni katedralinde yapıldı. Cenaze ardından Paris’teki aile mezarlığına defnedildi.

    Ermeniydi, Fransızdı, şairdi, şarkıcıydı…-2
    Üst düzey cenaze töreni Ünlü şarkıcı-şair Aznavour, Paris’te yapılan devlet töreninde duduk eşliğinde, ‘Sarı Gelin’ ezgileriyle uğurlandı.

    Gazetecilerle ve aslında herkesle her zaman iyi geçinen Aznavour, özel hayatını magazin basınından korumaya özel itina göstermişti. Ermeni kimliğini hep savundu ve özellikle Türklerle ve Türkiye ile barışmak için çeşitli girişimlerde bulundu. Soykırım sözcüğünü kullanmamayı tercih ettiği gibi, 24 Nisan anma törenlerine katılmamayı da ilke edinmişti. “Bir gün yanımda Türk büyükelçisi olursa, o zaman beraber katılırız” demişti.

    Rus Ermenisi olan babası, Çar 2. Nikola’nın aşçısının oğluydu. O da zaten ABD vizesi çıkmayıp Paris’te kalınca bir lokanta açtı. Hem şarkı söylüyor hem de müşterilerine güzel yemekler sunuyordu. Adapazarlı annesi, 1915’de Büyük Felaket’ten kaçıp kurtulabilmişti. “Annem hep üzgündü. Ağlardı”. Annesi Kınar Hanım’ı böyle anlatmıştı oğlu. “100 yaşına kadar şarkı söylemek istiyorum” demişti Aznavour. Kısmet olmadı. Ama herhalde birkaç 100 yıl adı, şarkıları, filmleri, show’ları, kitapları unutulmayacak.

    *Siren İdemen’in söyleşisi:
    https://birartibir.org/ kultur-sanat/146-gul-ve-diken
    *Ragıp Duran’ın, ‘Çok şeker ve mühim bir adamdı…’ başlıklı yazısı için:
    https://www.artigercek.com/yazarlar/ragipduran/cok-seker-ve-muhim-bir-adamdi.)

    1984 Nokta Dergisi söyleşisi

    ‘Ermeniler aldatıldı; Atatürk büyük adamdı’

    Aznavour, ASALA’nın şiddet eylemlerinin sürdüğü, Paris-Orly Havaalanı saldırısı faillerinin yargılandığı 1984 yazında, önce Le Monde’dan Michel Castaing’e uzun bir söyleşi verdi. Ardından o zamanlarNoktadergisinden Erol Özkoray ile BBC’de çalışan Ragıp Duran, Castaing’le birlikte Aznavour’la buluştular ve uzun uzun konuştular. Söyleşinin Fransızca orijinal tam metni Armenia dergisinde (No 87, Ekim-Kasım 1984), Türkçesi ise Nokta dergisinde yayımlanmıştı. Bu röportajda Aznavour şunları söylüyordu:

    • Benim Türk milletine her zamanki serzenişim şu: Biz kendi tarihimizi yazmamıza olanak bulamadık. Ben hiçbir zaman “atalarımın toprakları”nı talep etmedim.
    • Benim fikrimi sorduklarında ben yüreğimin sesi ile konuşuyorum. Ben politikacı değilim.
    • Siz, komşunuzun, yeğeninizin, dedenizin yaptıklarından sorumlu musunuz? İşin içine siyaset girince, bizim sorumluluğumuz var mı?
    • Ben Türkiye’ye üç defa gittim, ikisinde konserler verdim. Dinleyiciler çok sempatikti.
    • Türk diplomasisi her zaman en iyi diplomasilerden biri. Jön Türkler iyi diplomattılar. Atatürk de öyleydi. Tabii, diplomatlığın ötesinde Atatürk büyük bir insandı. İnsan akıllı olunca aklını sonuna kadar kullanmalı. Ülkesinin tarihinde bir tek karanlık nokta bile bırakmamalı.
    • Ermeniler Jön Türkler tarafından aldatıldı. Bu tarihî olay bir çok Ermeni gencini kuşkuya sevkediyor.
  • Spotlight: Gazeteciliğin itibarlı ve ışıklı yılları

    Boston’ın uluslararası gurur kaynaklarından Globe gazetesi, 2002’de Katolik Kilisesi’nin 34 yıldır süren çocuk tacizi skandallarını, adliyenin, bazı avukatların, hemşehrilerin ve tabii kilisenin sıkı engellemesine rağmen ortaya çıkarmıştı. Film, bu gerçek hikayeyi, gazetecilik dersleri eşliğinde sunuyor.

    Spotlight

    Birleşik Devletler’in do­ğu kıyısının entelektü­el kenti Boston’ın bir­kaç özel simgesi var: Basketbol takımı Boston Celtics, beyzbol takımı Red Sox, Harvard Üni­versitesi, MIT, Wellesley Colle­ge ve 1872’den beri yayınlanan Boston Globe gazetesi. WASP (Beyaz, anglo-sakson, protes­tan) nüfus ile Katolik İrlanda­lı göçmenlerin de kenti olarak bilinen Boston, 2015 yapımı Spotlight filmi ile gündemde.

    ‘Spotlight’, Boston Globe’un özel haber-araştırma birimi­nin adı. Gazetenin bir parçası ama editoryal olarak bağımsız bir birim. Yani işleyeceği ko­nuları kendi seçiyor, çalışma­larını tamamlayınca sonucu yazı işlerine ulaştırıyor. Yazı işleri müdürü “Spotlight’ın ba­şarısı da zaten buradan kay­naklanıyor,” diyor yeni gelen genel yayın yönetmenine. Bir haberi çıkarmak için dört kişi­lik Spotlight ekibinin iğney­le kuyu kazmasını izliyoruz filmde. Haberin doğrulanma­sı (cross checking) ve gerekli belgelerin ele geçirilmesi iş­lemleri de yaklaşık bir buçuk yıl sürüyor. Gazeteci haber yaparken, haberin sadece ol­gusal yanına, kahramanına ya da mağduruna değil, sürecin tümüne, yani sisteme bakıyor, onu da teşhir edip sorguluyor.

    Konu Katolik Kilisesi ra­hiplerinin çocuklara yönelik cinsel taciz vakaları ve kilise yönetiminin bu konudaki suç ortaklığı. Üstelik olaylar 34 yıldır sürdüğü halde, bu süre içinde bilgi sahibi olan çok sa­yıda yetkilinin, avukatın, ki­şinin, hatta mağdurun sessiz kaldığı bir süreç.

    Bugün Boston Globe’un in­ternet sitesinde, 6 Ocak 2002 tarihinde yayına başlayan Ka­tolik Kilisesi çocuk tacizleri ha­berlerini, filmin ayrıntılı öykü ve künyesini ayrı bir bölümde bulmak mümkün. Bu haber­ler Boston Globe’a 2003 yılında “Kamu Hizmeti” dalında Pu­litzer ödülü kazandırdı. Globe, 1966’dan bu yana ABD’nin en önemli, en prestijli gazete­cilik ödülü olan Pulitzer’i 23 kez kazanmış. Film, son bir yıl içinde birçok uluslarara­sı festivalde açılış filmi olarak gösterildi, Oscar dahil birçok önemli ödüle aday oldu.

    Filmden bir kare

    Film birkaç açıdan önem­li: Gazetecilik/habercilik tek­nikleri, patron, genel yayın yönetmeni, bölüm sorumlusu, muhabirler ve haber kaynak­ları arasındaki ilişkiler, kilise gibi bir kurum hakkında haber yaparken, adliye ve yerleşik düzenin suçluları koruyan ka­natları… Gazeteciliği ana konu olarak ele alan diğer filmler­den (mesela Citizen Kane, Un­der Fire, The Truman Show, All the President’s Man ya da Mad City) önemli bir farkı var Spotlight’ın: Muhabir/gaze­teci kahramanlaştırılmıyor, sahneye esas olarak gazeteci/ muhabir değil, gazetecinin ya da haber bölümünün çalışma yöntem(ler)i çıkıyor.

    Bu ekibin iğneyle kuyu ka­zar gibi yaptığı türden araştır­macı gazetecilik (investigati­ve journalism) artık ne yazık ki ABD’de ve Batı Avrupa’da eskisi kadar yapılmıyor, yapı­lamıyor. Maliye, sanayi ya da ticaret alanında dev yatırımla­rı ve faaliyetleri olan holding­lere bağlı olan medya kuruluş­ları, siyasi ve iktisadi iktidar odaklarının olumsuzluklarını haber olarak işleyemiyor, oku­ra yansıtamıyor. Çünkü Boston Globe, Katolik Kilisesi’nde­ki çocuk tacizleri skandalını ortaya çıkardığında, gazete­cilikten başka bir iş yapma­yan New York Times’ın medya mülkiyetindeydi. 2013’ten bu yana ise Boston Red Sox ile İngiltere’deki Liverpool fut­bol klübünün de sahibi John W. Henry’nin mülkiyetinde. Henry’nin gazetesi artık kili­se ya da adalet mekanizması hakkında haber yapabilecek durumda değil. Keza ABD’nin diğer önemli ulusal gazetesi Washington Post da 2013 yı­lında Amazon.com’un sahibi Jeff Bezos’un mülkiyetine geç­ti. Batı Avrupa’da da eskiden sadece gazetecilik faaliyeti ya­pan şirketlerin sahip olduğu büyük gazetelerin (Le Monde, Liberation, The Times...) çoğu son 10-15 yıl içinde ya büyük medya holdingleri ya da dev mali-iktisadi holdingler ta­rafından satın alındı. Medya mülkiyeti editoryal bağımsız­lığı büyük ölçüde kısıtlıyor.

    Gerçek Spotlight ekibi ile filmde kendilerini oynayan oyuncular birarada.

    Çocuk tacizi skandalını ortaya çıkaran Spotlight eki­bi döneminde, Boston Globe’un yöneticisi Ben Bradlee Jr. idi. Onun babası ise meşhur Water­gate skandalını ortaya çıkaran Washington Post’un yazı işleri müdürü idi. Bugün dünyada da, Türkiye’de de gazeteler, radyo ve televizyonlar, artık büyük bir yönetim mekanizmasının par­çası haline geldiği için, genel­likle askerî, siyasi, ekonomik ya da ideolojik iktidarın sözcüsü gibi yayın yapıyor.

    Filmi, Doğulu, Müslüman ya da Türkiyeli gözü ve duyarlılığı ile izleyince ilginç koşutluklar bulmak mümkün. Benzerlikler, kuşkusuz gazetecilik/habercilik teknikleri ve yöntemleri ile ilgili değil. Çünkü filmde sergilenen/ anlatılan meslek gazetecilik ise, bizde burada o meslek icra edil­miyor zaten. Zira filmde, mu­habirlerin üstlerinden ne kadar bağımsız olduğunu, bir habere mali açıdan ve zaman boyutun­da ne kadar miktar/süre ayrıl­dığını görüyoruz. Ama mesela çocukken Katolik Kilisesi’nde tacize uğrayanların büyüdük­lerinde geçmişlerini anlatırken sarfettikleri cümleler, bizde­ki Takva filminde de pek güzel betimlenen “kul-Tanrı” ya da “kul-ibadethane” bağımlılığını çağrıştırıyor.

    Tarihi manşet 6 Ocak 2002 sabahı Boston Globe’un kilisedeki skandalı duyuran manşeti sadece ABD’yi değil, tüm dünyayı sarsmıştı.

    Gelelim günümüz Katolik Kilisesi’ne. Yeni Papa 1. Fran­cis’in kendisinden önceki pa­palara oranla bazı konularda daha cesur ve açık bir tutum benimsediği bilinen bir du­rum. Bugüne dek çocuk tacizi konusuna göz yuman Vati­kan’a karşı tavrını ise, soruş­turma ve suçluları cezalandır­maktan yana olması ve tacize uğramış mağdurlarla biraraya gelmesi ile ortaya koyuyor.

    Filmde ayrıca Boston Glo­be’a yeni atanan genel yayın yönetmeninin ‘Yahudi’ olması, kentin önde gelenleri arasın­daki muhabbetlerde buna vur­gu yapılması da yansıtılmış. Keza Spotlight ekibinden bir muhabirin Boston’da doğmuş olmasına rağmen Portekizli ol­ması, gazeteci dostu sıkı avu­katın kendi Ermeniliğini açık­ça ifade etmesi, ABD’de antise­mitizm (ki vahimdir) ile etnik kimliğin ön plana çıkması açı­sından da düşündürücü.

  • Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Charlie Hebdo biraz da Fransa’dır. Villon’un, Proudhon’un, Brassens’in, Coluche’ün Fransası… Acımasız, iğneleyici üslubuyla zengin bir geleneği temsil eden “gazi dergi”nin soyağacını anlamak için, Fransız tarihinde kültürel, siyasi bir gezinti…

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Nevi şahsına münhasır bir dergi Charlie Hebdo. Paris’teki amcaoğlu Canard Enchainé ile bir çok ortak noktası olmasına rağmen, Charlie mahallenin sapanla camları kıran, küfürbaz veledi; Canard ise galiba biraz ağır abi. Londra’da Private Eye, Moskova’da vakti zamanında Krokodil, New York’ta Mad ya da burada Gırgır-Leman hepsi farklı içerikte ve yaklaşımda mizah dergileri ama, hiçbiri Fransız Charlie’si gibi baldırı çıplak değil. Galiba zaten bu nedenle de Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande, “Charlie Fransa’dır” derken bunu kastediyordu. Egosantrik yanları pek zayıf olmayan Fransızların çoğu, öyle gelişigüzel her şeye “bu Fransa’dır” demez.

    7 Ocak’tan sonra Fransa’da ve dünyanın bir çok yöresinde yer gök ‘Je suis Charlie’ diye inlerken, Champs-Elysées bulvarının sonundaki ünlü Arc de Triomphe’un tepesine olduğu gibi Paris Belediye binasının ön cephesine ve başkentte daha bir çok mekana dev harflerle ‘Je suis Charlie’ ya da ‘Paris c’est Charlie’ (Paris Charlie’dir) sloganı yazıldı.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Zafer Takı konuştu Eyfel kulesiyle birlikte Paris’in sembol anıtlarından olan Arc de Triomphe’da 8 Ocak 2015 gecesi: “Paris Charlie’dir”

    En son 68 öncesinde Jean-Paul Sartre, Quartier Latin’de bizim Libération gazetesinin illegal dedesi sayılan La Cause du Peuple’ü (Halkın Davası) alenen ve militanca satarken, polis kendisini gözaltına almaya kalkışmış; amirim, genel müdürüm, valim, bakanım derken iş dönemin cumhurbaşkanım Charles de Gaulle’e kadar gitmiş, o da kibirli sesiyle “Katiyyen dokunmayın, Sartre demek Fransa demektir” demiş.

    Charlie hakkında 7 Ocak’tan sonra yerli ve yabancı basında herhalde binlerce yazı yayınlandı. Birkaç tane de ben yazdım (bkz. www. apoletlimedya.blogspot.com).

    Charlie ile Fransa arasında yakınlaşma/benzeşme ötesindeki bu özdeşleşme, aslında Le Monde’un kurucusu Hubert Beuve-Méry’nin ünlü “Her ülke layık olduğu gazeteyi çıkarır” saptamasını da doğruluyor. New York Times nasıl ki ancak ABD’de, Der Spiegel Almanya’da yayınlanabiliyorsa; Le MondeLibération ve esas oğlan Charlie Hebdo da ancak Fransa’da yayınlanabilir. Tıpkı bizde yayınlanan bazı gazeteler gibi…

    Charlie, sadece entelektüel ve kültürel Fransa’nın bir sembolü değildi. 7 Ocak’tan sonra o dünyanın bir ikonu oldu. Sıradan ya da özellikle çoğunluğu oluşturan Fransızın da aynadaki biraz deforme imajı idi. O kategoriye mensup olanlar yemeye içmeye düşkündür, bir de sürekli dırdır yapar, hiçbir şeyden memnun değildir, hep daha iyisini ister, keyfine düşkündür, gülmeye de…

    7 Ocak’tan önce toplam tirajı 45-55 bin civarında olan Charlie, siyahlara bürünmüş kalaşnikoflu teröristlerin saldırısına neden uğradı? Sözde gerekçe İslâmiyet’e ve Hazreti Muhammed’e hakaret… Oysa bu gerekçe doğru olsa bile, Avrupa’da, mesela Hollanda’da ve Fransa’da sabah akşam yabancılara, göçmen işçilere, özellikle de Müslümanlara hakaret eden, onları aşağılayan politikacılar ve bu ırkçı görüşleri temel yayın politikası olarak benimsemiş aylık, haftalık neyse ki marjinal yayın organları var. Bunlar aşırı-sağcı, yabancı düşmanı, ırkçı, antisemit politikacılar ve yayın organları. Kalaşnikofluların gerekçesi doğru olsa bu tür hedefler seçilirdi değil mi? Charlie ise sadece siyasi mizahın değil aynı zamanda basın özgürlüğünün bir nevi sembolü. Hedef olmasının bir nedeni de bu… Marjinal ırkçıların etkisi zayıf. Charlie ise düşük tirajına rağmen, iç tutarlılığı, bağımsızlığı ve özgürlüğü sayesinde kaçınılmaz olarak daha fazla dikkate alınıyor.

    Jean-Marie Le Pen, son olayda ‘Ben Charlie değilim’ diyerek safını belli etti. İlginçtir, Arap ve Müslüman oldukları için saldırganları açıkça savunamıyor ama, mağdur Charlie ile bir arada anılmak da işine gelmeyince, ‘Ben Charlie değilim’! İyi ki değilsin zaten… Charlie’ye karşı açıp kaybettiği kaç dava var?

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Milyonlar sokakta Paris sokakları 2. Dünya Savaşı’nın bitişinden sonraki en kalabalık gösteriye sahne oldu. Saldırıyı gerçekleştirenler iki gün sonra öldürüldü.

    Charlie’nin kültürel/entelektüel kılcal damarlarına girip tarihine indiğimizde çok zengin bir birikimle karşılaşıyoruz. Şimdi şurada karşımıza geçip uzun künye çekse bile, belki kendisinin bile hatırlayamayacağı isimler, akımlar, kitaplar var söyleminde.

    Şarapla peynir Fransız mutfağında ne ise, akıl ve mizah da Fransız kültüründe, tarihinde, basınında o…Fransızcada ‘esprit’ sözcüğü boş yere hem ‘ruh’, hem ‘zeka’ anlamına gelmiyor.

    Ortaçağ Fransa’sında Kilise’nin ve Katolik inancının altında ezilmiş bir aydın kitlesi var. Dogmanın bini bir para. Kırsal Fransa henüz gülmüyor, mizah pek çekingen, komik bile değiller henüz. Yine de Charlie’nin tozlu, örümcek ağlı arşivinde, etrafı biraz temizlesek, Rutebeuf (1230-1285), François Villon (1431-1463) ve François Rabelais’ye (1483-1553) rastlayabiliriz.

    Bu üç şair düzene bir şekilde başkaldırmış yazdıklarında. Aralarında katil, hırsız olanı da var, üniversite hocası olan da. Hepsi de inancın körlüğüne karşı, aydınlığın, bilimin ilk ışıklarını çakmaya çalışmış. Ortada henüz laiklik yok, ama Tanrı ile ruhban sınıfı ile kapışmalar var ince ince: ‘Ey gökteki Tanrı Baba/ Sen orada kal/ Biz burada rahatız”.

    Bu üç şairle ama galiba en çok Villon’la Charlie arasında çok sayıda köprü, arabulucu var. Yani Villon’u en az beş yüzyıl ileriye taşıyanlar. Brecht’ten Debussy’ye, Brassens’ten Léo Ferré’ye, Bob Dylan’dan Joan Baez’e, Félix Leclerc’den Renaud’ya kadar yüzbir sanatçı Villon’a selam çakmış. Üstelik Beaudelaire, Rimbaud ve Verlaine’de de kah Villon’dan, kah Rutebeuf ’den bazen de Rabelais’den dizeler, çağrışımlar var. Aynı kültür ailesinin bireyleri yani.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Dünya liderleri Paris’te toplandı Fransa’nın başkentinde biraraya gelen ülke liderleri de protesto yürüyüşüne katıldı. Charlie Hebdo dergisi, önceki sayılarında Cumhurbaşkanı Hollande’ı da acımasızca eleştirmişti…

    Fransız Charlie’nin ideolojik babalarından biri de hiç kuşkusuz Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865). Anarşizmin ilk teorisyen ve ideologlarından biri olan Proudhon, işçi kökenli bir aydın. “Mülkiyet hırsızlıktır” sloganının mucidi.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi

    Bugün Belçika ile birlikte çizgi-romanın anavatanı sayılan Fransa, siyasi karikatür alanında önemli bir ülke. Fransız gazetelerinin neredeyse hepsinde hâlâ birinci sayfada siyasi karikatür yayınlanır. Bu alanın önemli isimlerinden biri de Honoré Daumier (1808-1879). O da İmparator’u bir “garip” çizdiği için 6 ay kodese tıkılmış eski bir Charlie.

    İşin sırrı laiklikte

    Bütün mesele, Ortaçağ ’ın bu durağan/tutucu/dinci toplumunu zelzeleyle yıkan Büyük Fransız İhtilali. Kilisenin malı mülkü arazileri sıfırlanıyor, daha da önemlisi dinin ve din adamlarının zihinlere taktığı kelepçeler çözülüyor.

    Mesela 1791’de “Blasphème” (küfür) suç olmaktan kanunla çıkartılıyor. “Blasphème”in en kısa tanımı, “dinî, kutsal olana yönelik saygısız söylem”. Çünkü artık laik Fransa’dayız. Herkesin dinî vecibelerini özgürce yerine getirmesini sağlayan laiklik, aynı zamanda inanç sahibi olmayanların özgürlüğünü de güvence altına alıyor. Ama eskiden neredeyse resmî din olan Katolikliğin önündeki koruma kalkanı kaldırılıyor. Çünkü laik devlet, yurttaşlarının zaten özel hayatının bir parçası olan dinî aidiyetleri konusunda tamamen kör durumda. Devletin Katolikliği ya da başka herhangi bir dini koruması söz konusu değil laik rejimlerde. Yani Fransa’da “PeygamberiMİZ”, “Peygamber EfendiMİZ” muhabbeti yok.

    Charlie’ye yönelik olarak, yayınları özellikle de karikatürleri nedeniyle şimdiye kadar Müslüman, Katolik, Musevi cemaatlerinin temsilcileri ile makaraya sardığı tarikatlerin avukatları onlarca dava açtı, büyük kısmını kaybettiler. Çünkü Fransız yasal düzeni ve adliyesi, Diyarbakır 2. Asliye Ceza gibi “dinî değerler basın özgürlüğünden daha önemlidir” tezini benimsemiyor. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü, ayrıca bu konudaki AİHM içtihadı ve nihayet son yıllarda yavaş yavaş hukuki zemine kavuşmaya başlayan “alay etme/mizah hakkı” sayesinde Charlie yüklü tazminatlardan kurtuluyor.

    Charlie, evet baştan beri anarşist ve tanrıtanımaz bir yayın çizgisini sürdürüyor. Ama sanıldığının aksine herhangi bir dine özel olarak gıcığı yok. Charlie’nin derdi dogmalar ve tabular. Dolayısıyla dogmaların ve tabuların en müsait yatağı olan tüm dinlere eşit mesafede ve bu dinlerin şiddet yanlısı yönleri, rasyonalite karşıtı tutumları ile alay ediyor.

    Charlie’nin en önemli özelliklerinden biri de bizzat kendisinin hiçbir tabusu ve dogması olmaması. Bu da derginin iç tutarlılığı açısından önemli, hatta tayin edici. Tek derdi bağımsız ve özgür olmak. Bu nedenle de çıktığından bu yana bir santim olsun paralı ilan/reklam almaz. Yayın yönetmeni Charb, son olarak derginin fiyatını dokuz yıl boyunca 2 euro’da tuttuktan sonra 2010 Haziran’ında 2.5 Euro’ya çıkarttıkları sayıda şöyle demişti: “Tek gelirimiz abone ve satış. Bir de arada sırada yayınladığımız derleme albümleri. Reklam almıyoruz, çünkü reklam alırsak yayın politikalarımız bağımsızlığını yitirir, biliyoruz. Piyasada sadece reklam geliriyle çıkan bir sürü ‘bedava gazete’ var, ama onların yayın politikasında bu reklamların ağırlığı açıkça görülüyor. Biz bedava değiliz sadece 2.5 euro’ya bağımsız bir gazete yapıyoruz”.

    1789’dan sonra Fransa tarihindeki bütün ilerici, devrimci gelişmelerin bir şekilde Charlie’ye yansıdığını görüyoruz. 1871 Paris Komünü’nün ruhu, Charlie’nin hem mülkiyet yapısında hem de yazıişleri atmosferinde yaşamaya devam ediyor. Derginin sahibi sadece çalışanlar, yazıişleri ise yatılı erkek okulu yatakhanesi havasında. İçeriden gelen bilgilere göre Philippe Val’in genel yayın yönetmenliği döneminde bu hava biraz kışladakine benzediği için başta Willem olmak üzere bir çok çizer yazıişleri toplantısına katılmamış. “Prof. Choron ve Cavanna varken bizim toplantılar acaip neşeli/gırgır geçerdi. Val geldi uzun monologlar devri başladı”demişti Willem.

    Tabubilmez boyun eğmez bir arsız dergi
    Tarihî sayı Charlie Hebdo’nun saldırıdan sonra yayınlanan ilk sayısı, dünya çapında 7 milyon satışa ulaştı. Kapak karikatürünün üzerinde “Herşey Affedildi” yazıyor.

    68 Baharı’nın politik gençliği

    1789’dan sonra Charlie’yi Charlie yapan ikinci büyük siyasi-tarihî-toplumsal hadise 1968. Aslında Charlie’nin 1960’ta yayına başlayan babası Hara-Kiri’nin kurucu, yönetici ve çalışanları 68’de öyle pek genç filan değillerdi; hatta tohuma kaçmaya bile başlamışlardı. Ama 68’in devrimci, tabu sorgulayan, yenilik arayan, yaratıcı, gırgır atmosferi kaçınılmaz olarak Hara-Kiri’yi de etkisi altına aldı. Hatta 68 Baharı’na kadar daha çok toplumsal ve kültürel yergi konusunda uzmanlaşan Hara-Kiri, sonrasında daha siyasi, daha ideolojik içerikli bir mizah anlayışı geliştirdi.

    Hara-Kiri olsun aylık ya da haftalık (Hebdo) Charlie olsun, bu akımın çıkardığı yayın organlarının tarihi aslında biraz da Fransa’da sansürün tarihi. Yasaklamalar, matbaadan ya da bayiden toplatmalar, açılan kamu davaları, devlet yöneticilerinin hakarete uğradıklarını öne sürüp açtıkları şahsi tazminat davaları, aşırı-sağcı ve bazı hafif solcuların Charlie’ye karşı yürüttükleri aşağılama/karalama kampanyaları, hep dergiyi susturmaya yönelikti.

    Aslında kalaşnikofluların da amacı aynı idi. Ama sonuç Streisand etkisi ya da bumerang etkisi oldu. Charlie, bütün Fransa basın tarihinin rekorunu kırıp 7 milyonluk satışa ulaştı. Son sayı 25 ülkede satışa sunuldu, internetde Türkçe dahil olmak üzere 16 dile çevrildi. Bir karikatürün balonunda kalaşnikoflu siyahlı adama karşı kocaman bir dergi satan dağıtımcı çocuk bağırıyordu: Charlie Ekber!