Yazar: Petek Çırpılı

  • Cephelerin kahramanı aşçıbaşı: Alexis Soyer

    Cephelerin kahramanı aşçıbaşı: Alexis Soyer

    Ünlü şeflerin ilk örneklerinden olan, ancak öldükten sonra unutulan Alexis Soyer (1810-1858) havagazını mutfağa sokmuş, mutfak tasarımlarıyla çığır açmıştı. Kırım Savaşı’nda askerlerin gıda zehirlenmesinden ölmesi üzerine Selimiye Kışlası’nda acil bir mutfak organize eden Soyer’nin en önemli buluşlarından biri de, et suyunu günlük kullanıma sokması olmuştu.

    George A. Sala, “Görebileceğiniz en yumuşak kalpli Hıristiyanlardan biri, takdire şayan bir aşçı, yaratıcı bir insan, Kırım Savaşı’nda ikinci ülkesi olan İngiltere’ye birçoklarından daha fazla hizmette bulunmuş, cesur, kendini adamış ve bencil olmayan bir insandı. Şarlatan gibi davranmasına hiç gerek yoktu aslında; gazeteleri sürekli şişindiği haberlerle istila etmesine, dayanılmaz çirkinlikte pantolonlar, verev kesimli dore kumaştan garip ceketler giymesine de… Muazzam bir kapasitesi vardı; istediğini tasarlar, sonra hayata geçirebilirdi. Buna rağmen öyle gariplikler yaptı ki birçok insan onu sığ bir üçkağıtçı olarak gördü, hatta bazıları yemek pişirebildiği konusunda bile şüpheye düştü. Oysa o, bu güç sanatın gerçek ustasıydı” diye yazmış Alexis Soyer’nin ölümünün ardından.

    Fransız Devrimi’nden sonra saray aşçıları ortada kaldı. Etiketten bihaber burjuvazinin yükselişi onlara yeni iş olanakları yarattı ama, eskinin gösterişli sofralarını sürdürmek her açıdan zorlaşmıştı. Aşçılık mesleği ve Fransız mutfağı bu dönemde büyük bir dönüşüm geçirdi. Yazdıkları kitapların önünde veya basında yer alan resimlerine bakınca, dönemin ünlü şefi Careme’den Escoffier’ye uzanan zaman dilimi içinde, şeflerin mesleki becerilerinden çok edebî yeteneklerini vurgulayan pozlarda yansıtılmış olmaları ilginçir. Malzemeler ve tariflerle birlikte felsefi anlamda yemek kültürü ve mutfaklar toptan değişirken, mesleklerinin saygınlığını arttırmak için bu değişimin düşünsel tarafındaki rollerini abartıp “amele”lik tarafını gözardı etmeyi seçmiş olmalılar.

    Bu ortamda kırmızı kadifeden yan yatmış bereleri, çizgili pantolonları, garip ceketleri, eşkenar dörtgen kartvizitleri ve “à la zoug zoug” diye adlandırdığı kendine özgü stili ile her yerde insanların karşısına çıkan Alexis Soyer’nin başardıklarına bakınca, yaşamla ve insanlarla dalga geçtiğini, bir güzel eğlenmeden bu dünyadan gitmediğini düşünüyor insan.

    Alexis Soyer

    Alexis Soyer 1810’da Paris’in doğusunda kanal işçisi bir babanın üç oğlundan biri olarak dünyaya gelmiş. Annesi rahip olmasını istemiş ama çocuk korosundayken bir gece şaka olsun diye tüm çanları çalıp korodan kovulunca, Versailles yakınlarında kardeşi Phillippe’in çalıştığı lokantaya verilmiş. 16 yaşına kadar burada çalışmış, ardından Café d’Ouix’de aşçı yamağı olmak üzere Paris’e taşınmış. Üç yıl içinde aşçı yardımcısı ve sonra başaşçı olmuş.

    20 yaşında, Polignac Prensi’nin sarayında şef yardımcısı iken, mutfağı basan öfkeli bir grup Soyer’nin ekibinden iki kişiyi öldürmüş. Soyer bu arbedede avazı çıktığı kadar “Marseillaise” söyleyerek tezahüratlar eşliğinde öfkeli grubun omuzları üzerinde sokağa kadar kendini taşıtmayı becermiş. Bu olaydan sonra Fransa’yı terkedip ölene dek ikinci vatanı olarak hizmet edeceği İngiltere’ye yollanmış. Bir soylunun şefi olan ağabeyinin yanına gidip yardımcı şef olarak işe başlamış. Bundan sonraki kariyerinde de birçok İngiliz soylusuna hizmet etmiş.

    Soyer’ye esas ününü kazandıran 1837-1850 arası çalıştığı Reform Club’ın şefi olması ve 1841’de açılan yeni kulüp binası için yaptığı mutfak tasarımıdır. En son teknolojiyi kullanan, mutfak çalışanlarının rahatlığını da gözeten bu tasarım, ona Avrupalı şefler arasında büyük ün kazandırdı. Havagazını mutfağa ilk defa Soyer sokmuş, fırınların derecesinin ayarlanmasını sağlayan bir mekanizma yaptırmıştı. Tasarladığı yalıtımlı fırınlar ölümünden sonra bile uzun yıllar kullanılmıştı.

    En son teknoloji Reform Club’ın 1841’de açılan yeni binası için yaptığı tasarımda, Alexis Soyer, dönemin en yeni teknolojisini kullanmış, mutfak çalışanlarının rahatlığını da unutmamıştı.

    Alexis Soyer, Reform Club’ın şefi olduğu sıralarda o kadar ünlü olmuştu ki yılda 1000 pound kazanıyor, yemek kitapları, sosları ve “Sihirli Ocak” adını verdiği her yerde yemek pişirmeyi olanaklı kılan buluşundan da ayrıca para geliyordu. Ünlü yemekleri “keklik salatası” ve “kuzu kotlet” kulüpte hâlâ servis edilmektedir.

    Ancak bunların ötesinde, Soyer’nin, büyük gruplara yemek dağıtımı sağlayacak sistemleri ve çoğunu kendi cebinden organize ettiği insani yardım etkinlikleri ile de anımsanması gerekir. 1847’de İrlanda’daki Büyük Kıtlık (Patates Buhranı) sırasında İrlanda’ya gitmiş, kışlanın yanına inşa ettirdiği aşhane ile günde 9000 kişiyi doyurmuştu. Bu sırada tasarladığı iki at ile çekilen gezici mutfak ise uzun süre ordu tarafından kullanılmıştı.

    Alexis Soyer’nin her yerde yemek pişirmeyi olanaklı kılan ünlü buluşu “Sihirli Ocak”.

    İrlanda’dayken gelirini fakirlere ayırdığı Hayırsever Aşhane (A Shilling Cookery for the People) isimli kitabı 250 bin adet sattı. İşler yoluna girmeye başladığında Londra’ya geri dönen Soyer, 1850’den sonra kendini soslarına, kitaplarına, arada organize ettiği yemekli davetlere verdi. Ünlü aşçı, bu yemeklerde artan yiyeceklerin fakirlere gitmesi koşulunu dayatırdı.

    İngiliz ordusu, açıkhavada çalışabilen “Soyer Sobası”nı tam 150 sene kullandı.

    1855’te Kırım Savaşı sırasında askerlerin daha cepheye bile varamadan gıda zehirlenmesinden öldüklerini duyunca, hemen kolları sıvayıp Florence Nightingale ile birlikte Selimiye Kışlası’nda hemen bir mutfak organize etti ve askerlerin düzenli, taze yemek yemesini sağladı. En önemli buluşlarından birine, yine bu sıralarda imza attı: Etler büyük kazanlarda asker için pişiriliyor, sonrasında kazanlardaki su dökülüyordu. Soyer bu suyun zengin besleyici değerini keşfetti ve bunu diğer yemeklerin içinde kullanmaya başladı. Et suyunun günlük mutfaklara girmesi de bu şekilde başladı.

    Alexis Soyer 1858’de 48 yaşında öldüğünde, ardında kitaplar, buluşlar, yemek tarifleri, modern mutfak tasarımına ilişkin tasarımlarla dolu renkli bir yaşam ve hayırsever kişiliği ile hoş bir seda bıraktı.

  • Fakir kursağından saray sofralarına HAVYAR

    Bir zamanlar dinî perhiz dönemlerinde et yerine tüketilen, köylü ve işçilerin tayını olan, barlarda tuzlu çerez yerine sunulan, Fransa Kralı XV. Louis’nin “Bu ne iğrenç şey!” diyerek tükürdüğü havyar, günümüzde lüks ve zenginlik göstergesi bir yiyecek. 250 milyon yıldır türlü badireler atlatan, dinozorlarla yaşıt mersin balığının ve yumurtalarının geleceği ise artık tehlikede…

    Başka balıkların yumur­talarına da yanılıp hav­yar dense de gerçek havyar tarih öncesi görünüm­lü, kocaman bir dip balığı olan mersinin dökmeye fırsat bula­madan karnı yarılarak alınan yumurtalarıdır. Günümüzde en çok tercih edilen siyah havyar yalnız mersin balığından üreti­lir. Dünya üzerinde 24 tür mer­sin balığının sadece üç türün­den havyar alınır: Değerlilik sırasına göre beluga, oscetra ve sevruga. Ama en değerlisi Ha­zar Denizi’nin yüz yaşından da­ha yaşlı mersin balıklarından alınan beyaza yakın açık renkli “almas”, yani elmas havyarı.

    Eskiden Volga kıyılarından Hazar Denizi’ne, Avrupa’da El­be ve Po nehirlerinin deltala­rından Birleşik Devletler’de Hudson ve Delaware nehirleri­ne dek birçok yerde mersin ba­lığı yaşarmış. Ama 250 milyon yıldır türlü badireler atlatmış bu balık aşırı avlanma yüzün­den çoğu yerde yok olmuş. Bugün endüstriyel çiftliklerde ve önceden havyar konusunda adı bile anılmayan İspanya, İsrail ve Çin’de bile üretiliyor. Bu­gün piyasada satılan havyarın %90’ının kaçak avlanan balık­lardan elde edildiği söyleniyor.

    Havyarın öyküsü çekişme­ler, krizler ve renkli karakter­lerle örülü bir roman gibi. Biz gidebildiğimiz kadar eskiler­den başlayalım anlatmaya…

    MÖ 2400’lerde Mısır ve Fe­nikelilerin tuz ve sirke ile ha­zırladıkları havyarı tükettikleri biliniyor. Özellikle uzun deniz seyahatleri sırasında balık yu­murtasını tuzlayıp turşusunu yaparlarmış. Sakkara yakınla­rındaki bir piramitte bulunan resimde, balıkçıların, avladık­ları balıktan havyar ürettik­leri görülüyor. MÖ 300’lerde Aristoteles havyarın çiçekler­le süslenerek sunulduğundan söz etmiş.

    Ağırlığıyla rekor kırdı 1910’da Hazar Denizi’nde avlanan mersin balığının 1180 kiloluk rekoru uzun süre kırılamamıştı.

    Havyar halk arasında popü­lerliğini dinsel perhizi çok sıkı tutan Rus Ortodoks Kilisesi’ne borçlu. Kilisenin 1280’de et ye­rine deniz ürünleri ve havya­ra yeşil ışık yakması buna ne­den olmuş. Ruslar 13. yüzyılda Cengiz Han’a çatınca Hazar’da balık avı üzerindeki egemen­liklerini kaybetmişler. Cengiz Han’ın oğlu Batuhan, havyar sözcüğünü bugünkü anlamda kullanan ilk kişi olarak kayıtla­ra geçmiş.

    1556’da Korkunç Ivan, Mo­ğolları başkentleri Astrak­han’dan sürüp çıkarınca Vol­ga üzerinden Çar’ın sarayına yine havyar akmaya başladı. Havyar bol ve ucuz olduğun­dan fakir halk bile tüketiyor, hatta fazlasını domuzlarına yediren oluyordu. 1780’de Ça­riçe Katerina, gözdesinin ar­kadaşı olan Yunanlı eski kor­san Ioannis Varvarkis’e Ha­zar Denizi’nde mersin avlama ayrıcalıkları verince Avrupalı zenginler de havyarla tanış­mış; Rus aristokrasisi ile öz­deşleşen havyarın adı, paralı burjuvazinin gösterişli parti­lerinde şampanya ve istiridye­lerle birlikte anılır olmuş.

    1873’te Henry Schacht, Delaware Nehri üzerinde kur­duğu tesislerle Amerika’nın en büyük havyar üreticisi ol­du ve Amerikan havyarının pazara girişiyle “havyar pat­laması” denen dönem başla­dı. İşte barlarda tuzlu çerez yerine havyar servis edilmesi bu döneme rastgeliyor. Ancak 1906’da mersin balığı tür ola­rak tehlikeye düşünce ticari avlanma yasakları getirildi ve birkaç yıl içinde havyar aşı­rı fiyatlandı. Bu havyar kri­zi sırasında kaçak avlanan ve yurtdışına kaçırılan Amerikan havyarı paketlenip Rus havya­rı olarak satıldı. Bu dönemde Avrupa’da satılan Rus havya­rının onda dokuzu Amerikan havyarı idi.

    Parakete ile mersin balığı avı 18. yüzyılda mersin balığını parakete usulü yakalamak çok yaygındı. Hedef dışı avların da yakalandığı deniz yaşamına zarar veren bu yöntem günümüzde pek çok ülkede kontrol altında. Gottlieb Tobias Wilhelm’ın 1804’te mersin balığı ve avlanma methodlarını gösterir bir bakır levha gravürü (üstte). Wilhelm, eserine “nesli tükenmekte” notu düşmüş.

    Bolşevik Devrimi’nden sonra komünist rejim Hazar Denizi’ndeki tüm balık avına el koydu ve dünya havyar üre­timinin %90’ı Sovyet Rus­ya’ya geçti. İşte böyle­ce havyar yeraltına indi. Bu sıkı rejimin bir yararı, balıkların üremesinin ya­kından kontrol edilmesiydi. Sovyetler dağılınca bu kont­rol yok oldu ve havyar mafyası palazlandı. Os­manlılarda havyar içki sofralarının sevilen mezelerindendi. Öy­le pahalı bir yiyecek de değildi; 1471’de İstanbul’da okka­sı (1.283 gr) 2 akçey­di. Türkler ve Rumlar havyarı severek tüke­tiyorlardı. Eski İstanbul Balıkhane Müdürü olan Karekin Deveciyan’ın Türki­ye’de Balık ve Balıkçılık adlı ki­tabından, turna balığından da havyar yapıldığını ama halkın mersin havyarını sevdiğini öğ­reniyoruz.

    Havyarcı geldi hanım! 18. yüzyılda İstanbul sokaklarında resmedilmiş “seyyar havyarcılar” vardı.

    19. yüzyılda Galata, Emi­nönü ve Unkapanı’nda havyar loncası mensuplarının da dük­kanları vardı. Karaköy’deki Havyar Han, İstanbul’da hav­yar ticaretinin önemli mer­kezlerindendi. Rakı Ansiklo­pedisi’nin havyar maddesinde, 16. yüzyılda yaşamış Gelibolu­lu Mustafa Ali’nin bade mec­lisinde sofrada bol miktar­da balık yumurtası, havyar ve pastırma olması gerektiği­ni söylediği yazılı. 18. yüzyıl Fransız seyyahlarından Tour­nefort da Erzurum’da sade kahve, tütün ve havyardan iba­ret kahvaltıya ‘şeytan kahval­tısı’ dendiğini belirtmiş.

    18. yüzyılda İstanbul so­kaklarında resmedilmiş “sey­yar havyarcılar” vardı. Re­simden bu havyarın “ezme” havyar olduğu sonucu çıkıyor. Zira taneli havyarı taşıması ve saklaması zor idi. Ezilin­ce, tuzlanarak saklaması kolay hale geliyordu. Günümüzde de “pajusnaya” olarak adlandı­rılan ezme havyarın sunumu tüp içinde ve ucuz olduğundan geniş bir hayran kitlesi var.

    Bugün yetişkin mersin ba­lıkları çiftliklerde yetiştirili­yor ve öldürülmeden yumurta­ları alındıktan sonra karınları dikilerek tekrar üremek üzere salınıyorlar. Ancak kaçak ba­lıkçıların, balığın yaşamasıyla ilgili herhangi bir endişe ta­şımadan mersin avına devam ettikleri bir gerçek. Dinozor­larla yaşıt bu yaşlı balığın ge­leceği hâlâ tehlikede…

  • Tencere tava hep ayrı hava

    Tencere tava hep ayrı hava

    Mutfakların ev içindeki yeri, önemi değişse de kullanılan yöntem ve gereçler binlerce yıldır çok az değişti. Yeni teknolojiler geliştiği halde hâlâ yemek ateşin üzerine oturtulan bir tencerede kaynıyor, keke konacak yumurta hep çırpılıyor. Tencere, düdüklü tencere, mikrodalga, “sous-vide” ve şimdi de yazıcıdan “yemek basma” çağındayız. 

    Buhar üzerine çalışmalar yapan Fransız fizikçi Denis Papin’in icadı, ilk düdüklü tencere, 1679. 

    Mutfak her zaman evin kalbi olagelmiştir ama hiç şimdilerdeki kadar teknoloji ile donatılmış ve hiç bu kadar az kullanılan bir yer olmamıştı. Üç öğünü hakkı ile hazırlayan geleneksel aileler ve yemek pişirmeye çok meraklı olanlarımız dışında, “dışarıda” yemek yeme ve “dışarıdan” yemek söyleme olgusu şehirli, çalışan insanların yaşamında mutfakların önemini azaltıyor. Buna rağmen bir eve ilk taşındığımızda eksiksiz ve yepyeni görünmesini istediğimiz tek mekân yine mutfak. İlginç bir ikilem değil mi?

    Mutfağa yenilik getiren pişirme yöntemleri pek hızla benimsenmiyor. Buharın gücünü kullanan düdüklü tencereler, mikrodalga fırınlar ve son yıllarda değişime meraklı şeflerin gözdesi “sous-vide” pişiriciler binlerce yıldır süregiden yöntemlere kökten bir değişim önerisi getirmiş oldular. 

    Çevresindeki birileri düdüklü tencere faciası yaşamamış olan azdır herhalde. Ben tavandan sarkan kuzu paçalarını gülerek anımsıyorum mesela. Düdüklü tencereyi ilk düşünen 1679’da buhar üzerine çalışmalar yapan Fransız fizikçi Denis Papin. O zamanlar bilimsel bir buluş olarak değerlendirilip rafa kaldırılan buharlı tencere, ancak ikiyüz yıl sonra 1864’te Stuttgartlı Georg Gutbrod tarafında döküm demir olarak piyasaya sürüldü. İlk patenti alan ise 1918’de İspanyol üretici Zaragozalı Jose Alix Martínez oldu. “Olla Exprés” adını vermişti tenceresine. İlk ev tipi tencereyi ise 1938’de Alfred Vischer üretti ve çok başarılı oldu. 

    Mutfak işlerini kolaylaştıran küçük ev aletleri geliştirilse de yemek pişirme yöntemlerimiz binlerce yıldır aynı.  Renkli taş baskı, Gatti ve Dura, 19. yüzyıl 

    Gerçek anlamda farklı bir diğer pişirme yöntemi mikrodalga fırınlarla yaşamımıza girmiştir. Mikrodalga fırınlar 2. Dünya Savaşı sırasında savaş teknolojisinin bir yan ürünü olarak tesadüfen keşfedildi. 1945’te alaylı bir mühendis olan Percy Spencer’ın cebindeki çikolata kazara erimeseydi, mikrodalganın yemek pişirme yeteneği olduğu ortaya çıkmayabilirdi. Percy ilk denemesini mısır patlatarak yaptı. İkinci denemede ise pişirmeye kalktıkları yumurta, içinde biriken buharın etkisiyle ellerinde patladı. Percy yüksek yoğunluklu elektromanyetik alanı metal bir kutuya hapsederek kontrol altına aldı ve kutunun içine konan yiyeceğin ısısının hızla yükseldiğini gördü. İlk mikrodalga fırının patenti 1945’te alındı. Bu kadar yaygınlaşması ise hazır gıdanın ve dışarıda yeme oranlarının artışına bağlı olarak 1980’leri buldu. İlk mikrodalganın boyutları kocamandı ve ancak profesyonel mutfaklara sığabiliyordu. Bugün bile profesyonel işletmeler mikrodalga fırınlara yemek pişirme aracı olarak pek rağbet göstermezler; zira açık ateşin üzerinde karamelize olma, kızarma, kıtırlaşma gibi lezzet yaratan etkileri, hücrenin içindeki suyu ısıtarak pişiren mikrodalga fırınlarda yakalamak olanaksız. 

    Dev mikrodalgalar 1950’lerde ilk mikrodalga fırınlar sadece restoran ve uçaklarda kullanılıyordu. 

    Mutfakta devrim yaratmak kolay değil ama yenilik arayışları bitmiyor. Modern şefler ve biliminsanları 1992’de İtalya’da buluşup yemek pişirme ve bilim biraraya gelirse neler olabileceğini tartıştılar. Bu tartışmalardan “moleküler gastronomi” uygulamaları doğdu. Yemeğin hazırlanma ve sunumunu sosyal, sanatsal ve teknik açılardan yeniden ele aldılar. Aradan geçen kısa sürede, yiyen ve hazırlayan için bambaşka deneyimlerin kapısını açan bir disiplin gelişti. Kabul gördü mü? Hâlâ internette en çok tıklanan videolar mangal ve et pişirmenin binbir yolu üzerine. Bakalım zaman ne gösterir. 

    Son yıllarda yepyeni bir yemek pişirme yöntemi olarak şeflerin beğenisini kazanan “sous-vide”, havası alınmış bir plastik poşetin içine yerleştirilen yiyeceklerin ısısı kontrol edilen bir su tankında pişirilmesi esasına dayanmakta. Ateş veya su ile teması olmayan yiyeceklerin aromaları kaybolmadığı için yemeklerin lezzeti diğer pişirme yöntemlerine göre çok farklı oluyor. Bir diğer özelliği de, pişme sürelerinin istenilen uzunlukta ayarlanmasıyla yiyeceğin dokusunda yarattığı değişim. Sous-vide pişiriciler klasik ocak veya fırınlara göre çok daha düşük ısılarda, uzun süre pişirme olanağı sunuyor. Böylelikle yiyeceğin hücre çeperleri parçalanmadan, tüm lezzeti içinde kalıp, yumuşacık oluyor. En ucuz et parçaları bile başka yollarla mümkün olmayan yumuşaklığa, daha kaliteli parçalar ise ağızda eriyen bir dokuya ulaşıyorlar. 

    Mutfak reklamları Mikrodalganın “ateşten sonraki en önemli icat” olduğunu iddia eden bir reklam, 1970’ler (üstte). Mutfaklara korku salan düdüklü tencere, hakkındaki tüm ürkütücü hikayelere rağmen çeyiz listelerinin en başında yer alıyordu (altta). 

    Bu aralar mutfak cephesinde tartışılan diğer konular da gerçekten ilginç. Üç boyutlu yazıcılardan yemek “basmak”, akşama istediğini hazırlayacak bir ev robotuna yemek ısmarlamak, istediğin yemeği söyleyince bedensel gereksinimlerinize göre önerilerde bulunan fırınlar gibi birçok yenilik konuşulmakta ve prototipler başarılı olmuş durumda. 

    Salt yemeğin hazırlanış biçimi değil, malzemelerin de niteliği değişebilir. Laboratuvarda imal edilen suni et yüzyıllardır acı çeken çiftlik hayvanlarının kurtuluşu olabilir mi? Şimdilik yarım kilosu 200 bin pounda mal oluyormuş. O ucuzlayana dek böcek yemeye alışabilir miyiz? Denizden babası çıksa yiyecek olanlarımız denizanalı yemekleri sevebilirler mi? 

    Sorular sorular… Ninenizden kalan bakır tencereyi çöpe atmayın henüz. Bildiğim bir şey varsa ulusların lezzet tercihleri büyük zorunluluklar kapıya dayanmadan öyle hızla değişmiyor. Mutfak yöntemleri de… 

  • Bıçak sağ elle, çatal sol elle

    Bıçak sağ elle, çatal sol elle

    Bugün sofra adabına ilişkin bir kitap yazılsa “Dirseklerini masaya dayama!” yerine “Masada mesajlaşma!” veya “Televizyonu kapat!” şeklinde uyarılar eklenirdi herhalde. Müzik üstadı Ziryab’ın 9. yüzyılda öğrettiği sofra kültüründen günümüze çok şey değişti, ancak üç öğün yemek kuralı ve üç yemek sıralaması o günden bugüne hâlâ aynı. 

    Ziryab’ın sofralara etkisi 


    9. yüzyılda yaşayan ve sofralara üç yemek sırası ile günde üç öğün yemek kuralını getiren büyük müzisyen Ziryab, resimde konuklara Bayad ve Riyad hikayesini anlatıyor, 12. yüzyıl.

    Isabella Beeton 150 yıl önce yazdığı “etiquette” kitabında “Bütün canlılar beslenir ama yalnız insanlar yemek yer” demiş (Mrs. Beeton’s Book of Household Management, 1861). Bugün “etiket” olarak tanımlanan kurallar, eğlenceler sırasında Versailles Sarayı’nın bahçesini talan eden davetlilere sınırları öğretmek için Kral 14. Louis tarafından uygulanmış. Davetiyelerin arkasında davet kuralları yazılmış ve herkesin uyması istenmiş. 

    Bu kuralların ortaya çıkma nedenlerinin çoğu kaybolmuş olsa da, öyle yer etmişler ki hâlâ uygulamaya özen gösteriyoruz. Ortaçağda bir kütüğün üzerine oturtulan tahtadan ibaret masaya dirseklerle abanılırsa masayı devirme tehlikesi olduğundan, bugün de dirseklerimizi masaya dayamadan yemek yemeye dikkat ediyoruz. Eski Yunanlılar peçete yerine ekmeğe ağızlarını siler, Romalılar gümüş kaselerde parmaklarını yıkayıp, keten peçetelere kurularlar ve yüzük parmaklarıyla serçe parmaklarını temiz tutmaya özen gösterirler ve daha çok yiyebilmek için kaz tüyü ile kusar, yemeye devam ederlermiş. Seneca bu alışkanlıktan nefret ettiğini yazmış, “Kusmak için yiyorlar, yemek için kusuyorlar” diye. İmparatorluğun çöküşü ile bu tür “incelikler” unutulmuş ve başa dönülmüş. 

    1200’lerin Fransası’nda kalıcı yemek masaları ve sandalyeler yoktu. Ortaçağ Avrupası’nda erkekler sofraya şapkalarıyla oturur, “öküz” sofraya bütün gelir, ev sahibi elleriyle parçalayıp dağıtır, çorba çanakları, içki kadehleri ve kaşıklar iki-üç kişi ile paylaşılırdı. Tabak yerine bayat kalın ekmek dilimleri kullanılır, konuk doyunca yemek sularıyla ıslanan bu dilimler köpeklere veya çalışanlara verilirdi. 

    O sıralarda Bağdat, İndüs Irmağı’ndan Atlas Okyanusu’na kadar uzanan dünyanın merkeziydi ve Bağdat’ın elitleri İslam alemi üzerinde etki sahibiydi. 9. yüzyılda, Bağdat’tan gelme azat edilmiş bir köle olan ve II. Abdurrahman yönetimindeki Endülüs Sarayı’na müzisyen olarak giren Ziryab’ın öyküsü ilginçtir. Barbar Vizigotlardan yeni alınmış ve henüz bir Bağdat olmayan Kurtuba’da üst sınıflar sahip oldukları zenginliği sergilemenin yolunu kaba saba ve oburca aşırılıkta görmekteyken, bir müzik dehası olarak bu dünyaya dahil olan Ziryab kısa sürede ayrıcalıklı hanım ve beyler arasında görgü, moda ve yemek konularında standartları belirleyen bir konuma yükseldi. Sofra düzeninden saç kesimine kadar her konuda Ziryab’ın ağzının içine bakılıyordu. Aşçılara yeni yemekler öğretti, kuşkonmazı tanıttı, en önemlisi günde üç öğün yemek yeme ve yemekleri sıra ile sunma adetini getirdi. Bugün bile Batı dünyası Ziryab’ın talimatlarına uyarak çorba ile başlar, balık, tavuk veya etle devam eder ve tatlıyla yemeği bitirir. 

    Rönesansla birlikte her konuda bir “incelme” yaşandı. Bu barbarlıktan uzaklaşma, doğaldır ki zevklere, dile ve yemek kültürüne de yansıdı. Artık “öküz” değil “biftek” yeniliyordu. Soylular kendilerini zenginleşmiş burjuvalardan farklılaştırmanın yolunu sofralara yeni adetler getirmekte bulmuşlardı. Artık tabak-kaşıklar çeşitlenmiş, yemeklerde miktardan çok sunum şıklığı, çeşitlilik ve nitelik ön plana çıkmıştı. Yine de Ortadoğu ve Bizans’ta çoktandır kullanılan çatalın Fransa’ya gelmesi için 1533’ü ve Catherine de Medici’yi bekleyeceğiz. 

    Aristokratların çocukları sofra adabını asil evlerde “staj” yaparak ve el kitaplarından öğrenirlerdi. 1530’da felsefeci yazar Erasmus, Veere Prensi’nin siparişiyle, onun 11 yaşındaki oğlu Hendrik için bir görgü kitabı yazdı (On Good Manners for Boys). Basit bir dille herkesin anlayabileceği şekilde yazdığı bu temel eser kısa sürede birçok dile çevrildi. Erasmus, küçük beye “Sofrada gaz çıkarman gerekirse bunu bir öksürükle gizle, çiğnediğin kemikleri tabağa çıkarma (yere at, köpekler yer), bıçakla dişlerini karıştırma” gibi öğütler vermişti. 

    Siz bunları yapmayın! Cumhuriyet dönemi Batılılaşma çabalarından biri de, dergi ve kitaplarda yayımlanan adab-ı muaşeret bilgileriydi. Ev-İş dergisi, 1938. 

    O dönemlerde altın çağını yaşamakta olan Osmanlılara yüzümüzü döndüğümüzde sofra adabına yönelik Batı’dan farklı kurallar olduğunu görüyoruz. Büyük ve zengin bir imparatorluk olmanın getirdiği bollukla kurulan büyük sofraların kendine özgü bir düzeni vardı. Yemek yer sofralarında ve ortadan, sağ elle ve üç parmakla yenir, herkes önündeki kaptan yerdi. Höpürdetmek, ağız şapırtısı, yemeğe herkesten önce saldırmak, durmaksızın diğerlerini düşünmeden yemek, yemeğin içinden tanelerini ayıklamak gibi konular sofra adabına uygun görülmüyordu. II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma, önce gayrımüslimler, sonra Müslümanlar arasında yaygınlaşmış, sininin yerini yemek masaları, peşkirin yerini peçeteler, ortak çanakların yerini yemek takımları almıştı. 

    Cumhuriyet döneminde Batılılaşma çabaları ile genç kızlar ve erkekler için adab-ı muaşeret kitapları yayınlanmış, okullara dersler konmuştu. Batılı kaynaklardan doğrudan çevrilen kurallar elbette ilk başlarda zamanın aile ve toplum yapısına uymamış, ancak çabalar sayesinde masa düzeni, ayrı tabak ve bardaklarla temel temizlik ve sofra alışkanlıklarımız değişmiştir. Ama öğütlenenin aksine hâlâ yemekte konuşmaya bayılıyoruz ve sanat, edebiyat gibi zarif konular yerine iki kadehten sonra memleketi kurtarıyoruz. 

    1930’larda sofra kuralları 

    1938’de Yedigün dergisinde “Sofrada Çirkin Görülen Hareketler” başlığı ile yayımlanan yazı, adab-ı muaşeret kurallarının belki de en çok önemsendiği alanı, yemek sofrasını konu edinmiş. 

    1- Havluyu boynunuza asmayınız. 

    2- Havlunuzu buruşturarak ağzınızı silmeyiniz. 

    3- Su içerken bardağı dikmeyiniz. 

    4- Sofraya dirseklerinizle dayanmayınız. 

    5- Bıçak ve çatalla oynamayınız. 

    6- Tabağınızdaki etin hepsini kesmeyiniz. Yedikçe kesiniz. 

    7- Tabağınızı sıyırmayınız. 

    8- Ekmek lokmanızı bıçakla kesmeyiniz. 

    9- Ağzınızdaki lokmayı her ne sebeple olursa olsun çıkarmayınız. 

    10- Bıçağın ucu ile ağzınıza lokma götürmeyiniz. 

    11- Ellerinizi yahut parmaklarınızı ağzınıza götürmeyiniz. 

    Yedigün, Birincikânun (Aralık) 1938, Sayı: 301 

  • Bakteri mi dedin, hmmm nefismiş…

    Bakteri mi dedin, hmmm nefismiş…

    Bugünlerde fermantasyonun beslenme açısından değeri yeniden keşfediliyor. Severek tükettiğimiz binlerce yiyecek ve içecek; peynir, turşu, şarap, boza, şıra, lakerda, sucuk, pastırma…, bakterilerin, mantarların ve küflerin bize armağan ettiği ortak yaşamın ürünleri. Bunları unutarak ambalajlı gıdalara yenik düşmeyelim. 

    Çok eskilere gitmeye gerek yok; 1950’lere dek dünyanın her yerinde geleneksel gıda saklama yöntemleri uygulanmaktaydı. Sonraları modern tıbbın antibiyotikleri, modern tarımın zehirli uygulamaları, şehir sularındaki fazla klorla birlikte bedenimiz ve dost bakteriler arasında farkında olmadan bir savaş açıldı. Dünyada canlılık başladığından beri bakteriler var. Bedenlerimizi kolonize ettiklerini artık biliyoruz. Sağkalım savaşı her canlı türü için her boyutta devam ediyor. 

    Fermantasyonu çok basitçe simyaya benzetebiliriz. Doğru koşullarda sıradan malzemeler biraraya geldiğinde bir başkalaşım geçirirler ve yepyeni, bambaşka lezzet ve dokular ortaya çıkar. Maya veya bakteriler yiyeceklerdeki şeker veya nişastalarla uygun koşullarda buluştuğunda alkol veya asitlere dönüşerek doğal bir koruma ortamı oluşur. Bu süreç yiyeceklerin rengini koyulaştırır, tadını değiştirir; kuvvetli aromalar, ekşi veya mayhoş tadlar yaratır. Rokfor ya da Divle Obruk peynirini düşünün. Küflü görünüşü ve kuvvetli aromasıyla ilk hâli olan sütten ne kadar farklıdır! Dahası fermantasyon sindirimi kolaylaştırır, yiyeceklerin içindeki vitaminleri bedenin kullanabileceği şekilde sentezler. Basit bir lahana turşusundan alacağınız C vitamini, çiğ halinden beş misli fazladır. 

    Mısır’ın şarabı  Eski Mısır’da çok önem verilen şarabın yapımı duvarlara resmedilmiş, ürünlerin hangi bağdan olduğu ve tarihi kayıt altına alınmıştı. 

    Neolitik çağdan bu yana insanlar fermante yiyecekler ve içeceklerle haşır neşir olmuşlar. Bilinen en eski fermante ürünler bira, şarap, mayalı ekmekler ve peynirdir. Milattan 7000 yıl önce Çin’de, 5000 yıl önce Hindistan’da sağaltıcı şaraplardan bahseden kayıtlar bulunmuştur. Sonraki binyıllarda bu listeye yoğurt, turşular, ekşiyen şaraptan yapılan sirkeler ve diğer alkollü içecekler eklenmiş. 

    İlk fermantasyonun kazayla olduğu düşünülüyor. Tuz bir şekilde yiyecek maddesiyle birleşince yararlı bazı bakterilerin gelişmesine ortam hazırlamış ve fermante olan yiyeceğin tadı güzelleşmiş, besleyici özellikleri nedeniyle tercih edilir olmuş. Çinliler fermantasyon sürecini bir adım öteye götürmüş ve yiyeceklere enzimler yaratan küfleri eklemişler. 

    Eski insanlar fermantasyona yol açan nedenleri bilmediklerinden, böylesi başkalaşımı mucizelere ve bilinmez güçlere bağlamışlar. Mısırlılar birayı Osiris’in armağanı olarak kabul ederken Yunanlılar Baküs’ü şarabın tanrısı ilan etmişler. Japonların “miso” ve “shoyu” üretimhanelerinde, her gün şükran sunulan minik bir tapınak bulunurmuş. Kuzeyli tanrı Rugus, fermante işlerden sorumlu tanrı olarak kabul görmüştü. Eski insanlar bakteri ve mayalara tapındıklarını nereden bilsinler… (Yoksa bile bile mi yaptılar?) 

    Hollanda’nın meşhur peyniri  1800’lü yıllarda ABD’ye göç eden bazı Hollandalı aileler, evde mayaladıkları peynirleri satarak geçiniyorlardı. 

    1675’te Hollandalı Anton Van Leeuwenhoek mikroskopla baktığı mayanın içinde “animacules” dediği tek hücreli protozoaları keşfedince, yavaş yavaş fermantasyonun gizlerine giden yol açılmış oldu. Fermantasyon sürecine en önemli katkı 1850’lerde Louis Pasteur tarafından yapıldı. Bedenimizi 100 trilyon mikroorganizma ile paylaştığımızı biliyoruz artık. Bunların yaklaşık bir kiloluk kısmı bağırsaklarımızda yaşıyor ve bilimin radarına yeni yeni girdiler. 

    Alkol, Tanrı içeceği  Alkolü distile ve fermente ettikten sonra tanrılara ikram eden simyacılara dair bir gravür, 17. yüzyıl. 

    Fermante yiyeceklerin bir özelliği de, bazı yiyeceklerin insan için zehirli olan kısmını yokederek, bunların güvenli şekilde tüketilmelerine olanak sağlamaları. Batı Afrika halklarının önemli besin kaynaklarından olan “garri”, doğru fermante edilmediğinde zehirleyen “kassava” kökünden elde edilir. Tanzanya’nın fermante tahılı “togwa” ise kirli yaşam koşullarına karşın yiyecek kaynaklı hastalıkları önlediği için tercih edilmektedir. Daha eskiden beri Roma ve Çin tıbbında hep “yiyeceğin ilaç olduğu” vurgulanmış ve beslenme düzenleri bu anlayışla şekillenmiş. Fermante yiyeceklere pekçok kültürde sağlık açısından çok önem verilmiş. 

    Anadolu’nun geleneksel yiyecek saklama yöntemlerine baktığımızda da, bu coğrafyada gastronomi tarihinin binlerce yıla dayanmasından kaynaklanan olağanüstü bir zenginlikle karşılaşıyoruz. Bunların birçoğunun fermante yiyecekler olması şaşırtıcı değil. Örneğin, her bölgenin kendine özgü tarifle yaptığı tarhananın modern tanımla probiyotik olduğu bilinmese de, sabah kahvaltısında içilmesinin ne kadar yerinde bir alışkanlık olduğunu şimdilerde anlıyoruz. Bozadan şıraya, ekşi mayalı ekmeklerden hardaliyeye, kışın artık meyvelerle hazırlanan tükenmezden toprağa gömülerek olgunlaştırılan peynirlere, lakerdadan, sucuk-pastırmadan çeşit çeşit turşulara varana dek o kadar çeşitli fermante yiyecek-içeceklerimiz var ki, bunların unutularak ambalajlı gıdalara yenik düşmemiz gerçekten anlaşılmaz bir durum. 

    Binlerce yıl birikmiş bilgi dururken bilim varsın nedenleri keşfetmeye odaklansın, biz yararlı olduğunu bildiğimiz fermante lezzetlerin tadını çıkaralım. 

    LAHANA TURŞUSU

    Malzemeler: 

    İki kiloluk lahana 

    İki yemek kaşığı deniz veya kaya tuzu 

    Tarifi: 

    Dışındaki yapraklardan birkaçını ayırarak lahanayı ince ince doğrayın. 

    İki yemek kaşığı tuzla iyice ovun; biraz bekleterek suyunu salmasını sağlayın. 

    Geniş bir kavanoza iyice bastırarak yerleştirin. Amaç hava kalmaması için sıkıştırmak! 

    Aralarına arzu ederseniz acı biber veya 1 yemek kaşığı kadar kimyon tanesi serpiştirebilirsiniz. 

    İyice sıkıştırdıktan sonra ayırdığınız geniş yapraklarla üzerini örtüp kavanozun kenarına doğru sıkıştırın. 

    Üzerine bir ağırlık koyarak bastırın ve suyunun üzerine çıkmasını sağlayın. 

    Lahananın suyu yeterince çıkmazsa 1 kaşık tuzu 250 ml suda eritip ilave edebilirsiniz. 

    Lahanaların fermantasyon süresi boyunca suyun altında kalması lazım. 

    Lahanalar suyunu çeker veya yüzeye yükselirse açıp tekrar aşağı bastırın. 

    18-22 derece ideal ısıdır. 18 derecede iki haftada, daha sıcak bir ortamda ise on günde yemeye hazır olur. Bu sürede ağzını mümkünse açmayın. 

    Afiyet olsun! 

  • Elma: Günahın benzersiz tadı!

    Elma: Günahın benzersiz tadı!

    Elmanın Kazakistan ormanlarında başlayan hikayesi, Çin’de, Avrupa’da, Yeni Kıta’da devam etti. Aşılamalarla artan kışkırtıcı lezzeti hemen her kültürde günahla ilişkilendirilse de, içecekleriyle, tatlılarıya, yemekleriyle sofralardan hiç eksik olmadı. Saray kayıtlarındaki çeşitliliğe maalesef günümüz pazarlarında rastlayamıyoruz. 

    Elma (Malus Domestica) kadar mitlere esin kaynağı olmuş başka meyve var mıdır? Adem’in boğazında kalan elma, onu kışkırtıp cennetten kovulmasına sebep olduğundan “Adem elması” adını almamış mıdır? Üstelik bu “yasak meyve” oyunculuğunu devam ettirmiş, üç Yunan tanrıçası Hera, Athena ve Aphrodite’in ortasına “en güzele” mesajı ile düşüp düğünü berbat etmiş; bununla da kalmamış, Truva savaşına yol açmıştır. Newton’ın başına düşüp yerçekimini bulmasına yol açtığı da söylenir. Daha hınzır başka bir meyve düşünebilir misiniz? 

    Cennetten kovulma mitosunda sözü edilen meyvenin elma olduğu tartışmalıdır ama, eski çağlardan beri birçok değişik kültürde elma hep cinsellikle birlikte anılmıştır. Yunan tanrıçası Demeter’in kızı Persephone’nin simgesi olan beş köşeli yıldız ile elmanın ortadan kesilmesiyle ortaya çıkan çekirdek yuvasındaki yıldız birbirleriyle ilişkilendirilir. Çekirdekler tanrıça Demeter’in içindeki bakireyi simgeler. Hıristiyan sanatında ise elma, anne karnındaki bakirenin sembolüdür. 

    Paris elmayı üç mitolojik güzelden Aphrodite’e veriyor, “Paris’in Kararı”, Peter Paul Rubens, 1636- 1639. 

    Türk halk kültüründe elma, masallarda, bilmecelerde, mâni ve tekerlemelerde, türkülerde bereket ve zürriyetin simgesi olarak karşımıza çıkar. Düğünlerde, düğün bayrağının tepesine elma saplanır. Böylece soyun devamı dileği Tanrı’ya ulaştırılır. Yine damadın gelinin önüne veya bazı yörelerde kafasına elma atması aynı anlama gelir. Türk mitolojisinde ayrıca “kızıl elma” figürü vardır. Oğuz Türkleri için fethedilmesi gereken illeri ve geleceğe dair düşleri, henüz gerçekleşmemiş planları belirtir. 

    Rengi olan “al”dan sebep “alma” ismi ile yola çıktığı Kazakistan’dan Amerika’ya gelene dek sabırla uzun yollar katetmiştir elma. Kalender ve kendine yeten tabiatı ile her coğrafyaya uyum sağlamıştır. Bugünkü tatlı ve kocaman örneklerinden çok farklı olan ilk yabani elmayı 1929’da Kazakistan’da “elmanın atası” Alma Ata civarındaki ormanlarda ilk kez saptayan Rus botanikçi Nikolay Vavilov’dur. Stalin’in hapishanelerinden birinde ölüp gitmesine rağmen, elmanın anavatanına dair kesin fikri o oluşturmuştur. 

    Macerasever elmanın rotası İpek Yolu gezginleriyle birlikte önce Avrupa yönünde olmuştur. Bu gezginler bilyeden golf topuna kadar uzanan çeşitli boyutlarda yabani elmaları yanlarına almış ve geçtikleri yerlerde çekirdeklerini toprağa atarak yayılmasını sağlamış olmalılar. Bunların çoğu yenecek meyveler değildi, daha çok elma şarabı yapmak ya da hayvan yemi için uygun görülen, görece ekşi veya buruk çeşitlerdi. 

    Elmayı ilk evcilleştirenler ağaçları aşılayarak değişik elma özelliklerinden en arzu edilenleri birleştirebileceklerini keşfeden Çinliler olmuştur. Eski Yunanlılar ile Romalıların en kaliteli elma örneklerini seçip yetiştirmesini sağlayan bilgi de buydu. Plinius’a göre Romalılar yirmi üç farklı elma türü yetiştirmişlerdi. Bunların bazılarını da yanlarında İngiltere’ye götürdüler. 

    Avrupa’dan Amerika’ya ilk göç edenler yanlarında aşılı elma ağaçları götürmüşlerdi ancak bu ağaçların hiçbiri iklim koşullarına dayanamadı. İlk yerleşimciler, Atlas Okyanusu’nu geçerken yedikleri elmalardan sakladıkları tohumları da dikmişti ve bu fidanlar sonunda serpildi. İlk örnekler atalarının özelliklerini taşıyacak şekilde yabani ve ekşiydi. Daha sonra, onlar da aşılama yöntemiyle daha lezzetli elmalar yetiştirmeyi başardılar. Elmanın Amerika’nın yeni yerleşim bölgelerinde hızla yayılmasında masalsı, garip bir gezgin olan John Chapman’ın, nam-ı diğer Johnny Appleseed’in oynadığı rol önemlidir. Gittiği her yere taşıdığı elma çekirdeklerini ekerek değerli kıldığı arazileri satan ve hayatını böyle kazanan bu tuhaf adam, aslında ilk emlak geliştirme uzmanı olarak da kabul edilebilir. 

    Üzerinde yaşadığımız topraklarda, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde elma, mutfaklarda kendisine şerbetlerde, kompostolarda, murabbalarda (elma peltesi) ve elma dolması gibi yemeklerde yer bulmuştur. Bugün ülkemizde yılda 3 milyon tona yakın elma üretilmektedir. Ama maalesef Osmanlı dönemindeki müthiş çeşitlilik yok olmuştur. Gelin elması, sandık elması, bey elması, ciğit elması, karanfil elması, kodil elması, limon elması, mahsusa elması, misket elması, narin elması, karagöbek elması, sarı elma, söğüt elması, taraklı elması, göbek elması, yaz elması, arpa elması, köpük elması, demir elması, yaban elması, tilki kuyruğu elması, tavşanbağı elması gibi elma çeşitlerine artık marketlerde, pazarlarda değil, sadece saray kayıtlarında rastlayabiliyoruz. 

    ELMA DOLMASI (TERKİB-İ TUFFAHİYE):

    Malzemeler: 

    4 ekşi elma 

    3 soğan 

    2 çorba kaşığı zeytinyağı 

    1 tatlı kaşığı dolmalık fıstık 

    1 kahve fincanı pirinç 

    1 tatlı kaşığı kuş üzümü 

    2.5 kahve fincanı sıcak su 

    4-5 dal maydanoz 

    4-5 dal nane 

    1 çay kaşığı toz şeker 

    1 tutam tuz 

    1 çorba kaşığı limon suyu 

    Tarifi 

    Soğanları soyup rendeleyin. Zeytinyağını tencerede ısıtıp dolmalık fıstık ve soğanı kavurun. Pirinci bol suda yıkayıp süzün. Kavrulmakta olan soğana ekleyin. Kuş üzümü ve 1.5 kahve fincanı su ilave edip sürekli karıştırarak pirinçler diri kalacak şekilde 8-10 pişirin. 

    Nane ve maydanozu temizleyip ince ince doğrayın, iç pilava ekleyin. Toz şeker, tuz ve limon suyunu ilave edip karıştırın. Tencereyi ateşten alıp soğumaya bırakın. 

    Elmaları yıkayıp kabuklarını soyun. Sebze oyacağı ile çekirdekli kısımlarını çıkarın ve içlerini biraz oyun. Hazırladığınız iç pilavı elmalara doldurun. 

    Hazırladığınız elma dolmalarını yağlanmış fırın tepsisine dizin, 1 kahve fincanı sıcak su ekleyin. Önceden ısıtılmış 150 dereceye ayarlı fırında 15 dakika pişirin. Soğuk olarak servis yapın. Afiyet olsun! 

  • Kayısı vitrininde buğday tarihinde…

    Kayısı vitrininde buğday tarihinde…

    Malatya mutfağı deyince, akla kayısı gelir (dünya tüketiminin yüzde 85’i). Ancak bu mutfakta özellikle bulgur temelli yemeklerin tarihi Arslantepe’ye, 6 bin yıl öncesine uzanır. İçinde et olmayan yemeklere “yavan” diyen Malatyalılar, en radikal vejetaryenları bile şaşırtacak zenginlikte bir sebze-yaprak-ot-yeşillik mönüsü vardır. 

    Doğanın cömert davranıp, yemeklerin doğa ve mevsimler ile uyumlu olduğu her yerde zengin bir mutfak ve yemek kültürü oluşmuyor. Zengin mutfaklar, coğrafyanın nimetleri kadar biraz da binlerce yılın sürekliliği içinde üstüste biriken medeniyetlerin etkisi, ticaret yolları üzerinde bulunma ve farklı dinlerin birlikteliği, alışverişi ile oluşuyor. 

    Fındık, menekşe, kiraz, biber, ayva, fasulye, sarmaşık, pazı, ıspanak ve dut yapraklarına ekşili “küfte” saran; salatalığın hırçiğini (kabuğunu) dahi kurutup yemekte kullanan; bulgurun her çeşidine ayrı isim verip son derece farklı yemekler yaratan; doğaya, mevsimlere ayak uydururken kendi özgün geleneğini de bugüne dek yaşatmış bir mutfak… Elbette Malatya mutfağından bahsediyoruz. 

    Herkes tarafından kayısısı ile tanınan Malatya’da gün kurusu, kuru kayısı ve yaprak kayısı ile çeşitli yemekler ve tatlılar yapılır. Ancak kayısıda dünya gereksiniminin %85’ini karşılasa da, geleneksel Malatya mutfağı malzeme açısından bir tek ona bel bağlamayacak kadar zengindir. 

    Malatya mutfağının kalbinde buğday ve bulgur çeşitleri yer alır. Fırat nehri üzerinde, Malatya’ya yedi kilometre mesafedeki Arslantepe ören yeri, yörenin en büyük höyüklerinden biridir. Otuz metre yükseklikteki höyük ve çevresinde MÖ 4 bin yıllarından itibaren yerleşim başlamış; Malatya şehri Roma döneminde bugünkü Battalgazi’ye taşınmış; Osmanlı dönemi sonlarında ise bugünkü yerinde tekrar kurulmuştur. Arslantepe ve civarında yapılan kazılarda ortaya çıkan buğday tohumları da bulgurun önemini ortaya koyar. 

    Arslantepe’de buğday hasadı Malatya’nın 7 km. kuzeydoğusunda bulunan Arslantepe höyüğünden bir silindir mühür deseni, geleneksel buğday hasadını betimliyor. MÖ 4 binler. 

    Malatya’da kış hazırlıklarının temelinde bulgur vardır. Geçmişte tarladan değirmene, oradan evdeki eleğe kadar uzanan zahmetli bir süreç bugün eskisi kadar meşakkatli olmasa da Malatya’dan gelen bulgurun tat farkı barizdir. Çeşitli irilikte bulgurların her biri farklı yemeklerde kullanılır. “Baş bulgur” (veya irinti) pilavlık, “orta bulgur” köftelik, “sümüd” ise çiğ köfte ve köftelerde katkı olarak kullanılır. Küfte terimini de açıklamak gerekir; çeşitli yapraklara sarılarak yapılan yemeklere “küfte”, “külah” denen kurutulmuş sebzeleri doldurarak yapılanlara dolma diyor Malatyalılar. O yüzden bu ilimizde bir lokantada köfte istediğinizde sarma gelirse şaşırmayın. 

    Malatya mutfağının en önemli özelliklerinden biri de malzeme kullanımında şaşırtıcı bir yaratıcılık, yüzyıllardır deneme yanılma yoluyla ortaya çıkmış olması muhtemel olağanüstü çeşitliliktir. Öyle ki aynı malzemeleri kullanarak, değişik yapraklara sararak, lezzeti farklı onlarca küfte yapar 

    Malatyalı hanımlar. 40’ı bulgurlu olmak üzere 72 çeşit küfte olduğu söylenmektedir. 

    Malatya mutfağının olmazsa olmazı ettir. Öyle ki, içinde et olmayan bulgurlu yiyeceklere “yavan” ismi verilir. Etli yemekler çok önemlidir ama, vejetaryen olmaya niyetlenen biri Malatya mutfağına göz atarsa abad olur. Tüm sebzelerin ve doğal otların sulu yemeği yapıldığı gibi zengin salataları da yapılır. İçli köftenin ıspanaklı veya patatesli olanına “yavandan” içli köfte dense de, yavan olmaktan çok uzak bir lezzeti vardır. 

    1950’lerde yöresel adıyla ‘hedik’ olan, bulgur kaynatma törenlerin bir numaralı geleneğiydi. 

    Yörenin lezzeti ekşi erik 

    Malatya mutfağında yöre doğasının her çeşit otunun da yeri ayrıdır. Otlar çiğ olarak Malatya mutfağına özgü erik ekşisi ile veya kavurma, küfte, yoğurtlu salata, çorba, cacık ve pilavda kullanılır. Malatya mutfağına özgü “samut”, yani pekmez ve tuz ile salamura yapılan dereotu, kendine özgü rayihası ile kahvaltıda veya mercimekli çiğ köftelerde, sahanda yumurtada ve patates salatalarında kullanılır. 

    Geleneksel Malatya mutfağında av etleri de önemli bir yere sahiptir: tavşandan tavşanlı yufka ve dolma; ördek, keklik ve bıldırcından da çok lezzetli yemekler ve “kömbe” yapılır. Çay ve nehirlerden, baraj gölünden avlanan alabalık, sazan, şabut, aynalı sazan, yayın, turna ve inci kefali pazarlarda satılan ve halk tarafından sevilen balıklardır. 

    Yine Malatya mutfağına özgü bir diğer malzeme ise ekşi eriklerden yapılan bir nevi salçadır. Bazı yemekler “erik ekşisi” olmadan yapılamaz. Erik ekşisi bahçelerdeki ekşi eriklerin kaynatılıp süzüldükten sonra güneşte koyulaştırılması ile yapılır. Yaprağa sarılan küftelerde, kısırda, ekşili külah ve kabak dolmalarında, salatalarda kullanılır. 

    Özel günlerde yapılan kalabalık yemeklerini, yamaklarla çalışan “aşçı”lar ya da ana-oğul veya ana-kız olarak çalışan, aile içinde yemek yapmayı öğrenmiş “ebe”ler para karşılığında yapar. Ama giysi, kumaş, altın gibi hediyeler karşılığında yemek işlerine yardımcı olan hanımlar da vardır. 

    Malatya’da özel günlerin ve o güne özgü yemeklerin sayısı da çoktur. Bebeğin doğuşunu, hastaneden eve gelişini kutlamak için “beşik götürme”, diş çıkaran bebeği kutlamak için “diş hediği”, bebeğin yürümesini kutlamak için, askere uğurlama, asker karşılaması için “simit kaçırma”, düğün yemekleri, düğünden bir hafta sonra gelinin baba evinde verilen ve “gelin görmesi” de denen düğünü kaçıranlara verilen “hafta daveti”, bir hafta sonra gelinin yeni evinde verilen “on beş daveti” gibi yemekli toplantılar, Malatyalıların sosyal yaşamının ne denli sofra çevresinde döndüğünün göstergesidir. Çocuklar bile “hayfene” denen bir sokak eğlencesi ile önceden annelerini haberdar edip, oyun oynarken acıkınca evlerden yemek toplayıp birarada yerler. Bayram yemekleri ve Muharrem ayında seçilen bir meydanda kazanlarda aşure kaynatılması, yine mahallelinin yemek çevresinde kaynaştığı etkinliklerdendir. Malatyalılar konu komşu ve aileleri ile birarada sofraya oturmanın, misafirliğin, paylaşmanın değerini hep bilmişlerdir. Eskiden yer sofraları kurulduğunda, olur da biri gelir diye fazladan bir kaşık bulundurulurmuş. 

    Kısaca anlatmaya çalıştığımız bu güzel mutfağımızı hoş bir mani ile bağlayalım: 

    Hacı ami gelem mi? 

    Tuvarı delem mi? 

    Sen orda eğşili küfte yiyisin de 

    Ben burda ölem mi? 

    KAYSEFE

    Malzemeler: 

    1/2 kg aşı kabuk (kayısının ikiye açılarak 

    güneşte kurutulmuş halidir) 

    2 yemek kaşığı tuzsuz tereyağı 

    1 çay bardağı toz şeker 

    1 su bardağı ceviz 

    1 çay bardağı su 

    Aşı kabukları soğuk suda yıkayıp, şeker, tereyağı ve su ile tencerede kısık ateşte suyunu çekene kadar haşlayın. Servis tabağına yayın. Üzerini iri dövülmüş ceviz ile kaplayın. Şekersiz de pişirebilirsiniz. 

    ACILI AYRAN

    Malzemeler: 

    1 demet pirpirim (semiz otu) 

    5-6 acı Arnavut biberi 

    1 yemek kaşığı kırmızı pul biber 

    1,5 kg yoğurt 

    Tuz 

    Pirpirimi ayıklayıp 1 çay bardağı su ile iki taşım kaynatıp süzün. Yoğurdu aynı miktar su ile çırpıp yârin yapın. İkiye kesilmiş biberleri, haşlanmış pirpirimi, tuz ve pul biberi ekleyip iki gün bekletin. Süzün ve soğuk olarak için. 

  • Osmanlı damağına Batılı lezzetler

    Osmanlı damağına Batılı lezzetler

    Tanzimatla başlayan modernleşme rüzgarı, etkilerini kısa zamanda yeme-içme kültüründe de hissettirdi. Osmanlı dünyasına saraydan ve azınlık evlerinden giren Avrupaî sofra adetleri ve lezzetler, kadın dergilerinin de etkisiyle zengin konaklarında yaygınlaştı, İstanbul mutfağında bir dönüşüm dalgası başlattı. 

    Orta Asya’dan yola çıktıklarında Türklerin yaşadıkları coğrafyanın sunduklarıyla sınırlı, göçebe yaşam tarzının şekillendirdiği görece kısıtlı bir mutfakları vardı. Ancak atalarımız Anadolu’ya yerleştiklerinde, özellikle Selçuklu İmparatorluğu döneminde Türk mutfağı zenginleşmeye başlamış; önce yemek yapımında ekip ruhunun doğduğu Mevlevi mutfağıyla, daha sonra gerçek bir imparatorluk mutfağı olan Osmanlı saray mutfağıyla olağanüstü bir zenginliğe ulaşmıştır. Ayrıca, her biri bulundukları yörenin ürünlerine göre şekillenmiş, yer yer çok çeşitli, yer yer kısıtlı malzemeyle son derece yaratıcı yemekler yapmayı başarmış yöresel mutfaklarımızın da katkısıyla Türk mutfağı dünyanın en büyük mutfak geleneklerinden biri haline gelmiştir. 

    Yemek tarihimizi inceleyen çalışmalar Tanzimat sonrası başlayan ve Cumhuriyet’le devam eden dönemi dördüncü ve son dönem olarak ele alırlar. Batılılaşma ile mutfağımıza giren farklı etkilerin yarattığı değişim önce saray ve azınlık mutfaklarında etkili olmuştur. Tanzimat sonrası dönemde saraydaki resmî yemeklerde Fransız etkisi görülmeye başlanır, mutfak şeflerinden Rum Marko, Fransız aşçıları davet etmek için 1866’da Paris’e yollanır. Önceleri kiralanan servis takımları sonraları artan ihtiyaç nedeniyle satın alınır, “hünkar beğendi” gibi beşamel soslu lezzetler, kremalı pastalar, balık ve karidesli yemekler ortaya çıkar. Dışardan yemek siparişlerinin ilk örnekleri de bu dönemde ortaya çıkar, meşhur lokantalara, örneğin Pera’daki Tokatlıyan’a yemek ve tatlı siparişleri verilir. 

    1. Savaşa doğru, Doğu ve Batı tatları  Sultan V. Mehmed Reşad’ın, 28 Haziran 1914’de Yıldız Sarayı’nda İngiltere’nin Akdeniz Donanması Komutanı Sir Milne ve subaylarına verdiği ziyafetin mönüsü. Doğu ve Batı tatları birarada (Bu yemeğin ortasında, Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın Gavrilo Princip tarafından öldürüldüğü haberi gelecektir). 

    Birinci Meşrutiyet ile başlayan dönemde kadın yazarların sayısı artmaya başlamıştır. Kadın okurlara hitap eden kitap ve süreli yayınların sayısı da çoğalır, önemli gazeteler kadınlar için ekler yayınlamaya başlar. İlerici birkaç kadın yazarın kadının toplumdaki yerini yeniden tanımlamaya yönelik çabaları dışında kadının ev içindeki rolüne yönelik, çoğu erkek yayıncılar tarafından kaleme alınan makalelerde kadının kendini kanıtlayacağı en önemli alan mutfak olarak belirlenmiştir. 

    İlginç olan, bu yayınların çoğunun varlıklı, yani aşçısı, uşağı ve hizmetçileri olan hanımlara hitap etmesidir. “Kocasını evine “merbut” (bağlı) kılmak isteyen kadınların “idare-i beytiye ve tabahat” konusunda uzmanlaşmaları” önerilmekte, ama “zinhar kendilerine hizmetçilik, aşçılık tavsiye edilmemektedir”. Zengin kesim için çoğunlukla Batı mutfaklarından tariflere yer verilir. Bunun gerekçesi de dönemin kadın dergilerinden birinde şöyle açıklanır: “Biz Türklerin maatteessüf ne yemeklerimiz, ne sofralarımız yirminci asır tekamülü yaşayan insanlığın şerait-i tagaddiyesine muvafık değildir”. Bu dergilerde ünlü İngiliz aşçısı Rosa Lewis ve başka Batılı aşçılardan tarifler verilmekte, sayfaları yabancı dergilerden tercüme edilen Arpagon ve Toulon çorbalarının, Romanya usulü patlıcan kızartmalarının, İrlanda kebabı veya Bolonya böreğinin tarifleri doldurmaktadır. Bu yayınlarda tarifler kadar yemek ve sağlık ilişkisi, sofra kültürü ve adab-ı muaşeret hakkında bilgiler de sunularak üst sınıf hanımların yemek pişirme işine ilgi duymaları sağlamaya çalışılır. 

    Tanzimat döneminde Osmanlı mutfağı Batı etkisine açıldı. Saraydan zengin konaklarına sofralarda Fransız tarzı servis takımları, yemeklerde soslar ve kremalar görülmeye başlandı. 

    Değişim Rum, Musevi ve Levanten evlerinde daha hızlı benimsenir. Batılı yaşam tarzına uygun olarak yer sofralarının ve dizlere örtülen makrinarilerin (uzun bez) yerini 19. yüzyıl ortalarından itibaren kolalı keten örtü ve peçeteler alır, bakır ve toprak kaplar yerlerini yavaş yavaş porselen takımlara bırakır. Önceleri Pera evlerinde kullanılan havagazı ocakları geleneksel ocak ve mangalın yerini alınca yemek pişirme işi de kolaylaşır. Yani Türk mutfağındaki modernleşmenin, varlıklı, okuryazar, yabancı dil bilen ve çoğunlukla konaklarda yaşayan hanımların biraz da azınlık ve Levanten mutfaklarından etkilenerek başlattıklarını söylemek yanlış olmaz.

    Sula Bozis İstanbul Lezzeti isimli kitabında şöyle der: “İstanbullu Rumlar Doğu ile Batı’nın en iyi ürün ve tariflerini birleştirip, “eklektik bir gastronomi” oluşturdular”. Sahiden de Rum evlerinin sofralarında sarma ile kotlet pane, pilav ile turta, tavuk göğsü ile puding bir arada bulunurdu. Bu dönemde Pera’nın pastanelerinde maron-glase, pöti-fur, frui-glase gibi tatlılar satılır, bunlar ev likörleri ile ikram edilirdi. Bütün bu değişim ve dönüşümün merkezinde, yenilikleri benimseyip, ev ortamına taşıyan evhanımlarımız yer alıyorlardı. 1840’larda düzenlenen Cadde-i Kebir ile Tepebaşı Caddesi üzerinde yer alan mağazalarda, otellerde, pastanelerde, gazinolarda ve modern lokantalarda artık hanımlara da rastlanıyordu. Kizizna isimli birahanede hanımlara özel bir salon bile vardı. İstanbul’da temsiller veren Sarah Bernard kahvesini Lebon’da içmekteydi. 

    Günümüzde ülkemizde iki farklı mutfak akımından söz etmek mümkün. Birincisi köksüz, hızlı mutfakla büyüyen kuşakların tercihleri doğrultusunda enternasyonal mönülü kafeler ile şekillenen yemek alışkanlığı. Diğeri ise yöreselin yorumlanarak yaşatılması, doğalın tekrar keşfi ve mutfağımızın zenginliğinin dünyaya açılması için çalışan “okullu” genç şefler kuşağı. Yüzyıllar boyu birçok değişik kültürden insanı, göçmeni, seyyahı misafir etmiş Anadolu ve İstanbul, bugün büyük bir imparatorluğun yurdu olduğu zamanların etkilerini potasında eritip, dış etkilerinin altından ezilmeden yeni bir sentez oluşturmak için gastronomik bir çaba sarfetmekte. Yeni dönüşümde kadınlar geçmişte olduğu gibi önemli bir rol üstleniyor. Alaylı erkek aşçıların yanında sayıları hızla artan okullu kadın şeflerimiz, Türk mutfağını yeni ufuklara taşımak için çalışıyor.

  • Kent ve semt pazarları: Geçmiş zaman AVM’leri

    Kent ve semt pazarları: Geçmiş zaman AVM’leri

    Antik Yunan’ın agora’ları, Roma’nın forum’ları, Ortaçağ’ın kent pazarları… Eski pazar yerleri sadece gıda ve ihtiyaç maddelerinin el değiştirdiği mekanlar değil, siyasetten sanata, felsefeden dedikoduya kültür paylaşımlarına sahne olan çekim merkezleriydi. Günümüzde kültürel alışveriş epey erozyona uğrasa da, semt pazarları hâlâ canlılıklarını koruyor.

    Pazarlar en erken çağ­lardan bu yana kent­lerin odak noktası ol­muştur. Yiyecek, giyecek, kapkacak ve yaşam için ge­rekli diğer tüm mallar pazar­larda değiş-tokuş edilir ya da satılır. Yakın çevredeki çift­çiler de ürünlerini burada halka sunar. Antik Yunan’da agora, toplantı, toplantı ye­ri, meclis anlamını taşıyan, kentin az-çok merkezindeki bir alandı ama, çoğu yurttaş agora’ya yürüyerek, 3-4 saat uzaktan gelip gitmek zorun­daydı. Ayrıcalıklı yurttaşlar burada kuzeye konuşlanmış, önü açık, üstü kapalı stoa’lar­da toplanıp, atıştırır, dediko­du ve pazarlık yapar, felsefe tartışmalarına katılırdı. Eski Roma’ya gelindiğinde ago­ra, forum adını aldı. Bu isim, alışverişe gelenlerin toplaş­tığı, siyaset ve felsefenin tar­tışıldığı, tiyatro oyunlarının sergilendiği, törenlerin sah­nelendiği yer anlamını koru­maktadır.

    Ortaçağ pazarlarında ise, ye­rel ürünler kadar uzak diyarlar­dan getirilen malları da bulmak mümkündü. Bu dönemde tek bir genel pazar yerine, sade­ce balık, baharat ya da hayvanların satıldığı özel pazarlar da yaygınlaşmıştı. Şehir meclisleri temel gıda maddelerinin fiyat­larını tespit eder, “âdil fiyat“ dü­zenlemesi ile yoksul halkın da gereksinimlerinin giderilmesini sağlardı. Örneğin, Freiburg Ka­tedrali’nin ana kapısında pazar hukuku taşlara işlenmiş, tüc­carların uymaları gereken ölçü birimleri de burada bildirilmiş­tir. Ölçülere uyulup uyulmadı­ğını pazar zabıtası kontrol eder, pazardaki tüm alışverişin dü­zenlemesini yapar ve tezgâh üc­retini tahsil ederdi.

    Osmanlı yönetimindeki pazarlara geçmeden Bizans’ta­ki pazarlarda bir gezinelim isterseniz. İstanbul’da Mese, yani Divanyolu Caddesi bo­yunca birkaç forum vardı. Bu forumların etrafında nundium denen pazarlar ve macellum denen, et ve balık gibi belir­li ürünlerin satıldığı altı adet büyük pazar yeri bulunurdu. Bugün Eminönü’nde hâlâ ay­nı yerde olan balık pazarı, 12. yüzyılda Palaiologos zama­nında da vardı; elbette çok da­ha fazla balık çeşidiyle. Canlı hayvanların satıldığı hayvan pazarı ise bugünkü Beyazıt Meydanı’nın yakınlarında, ko­ku, pislik gibi sağlığı etkileyen nedenlerle şehrin dış çeperine yakın bir yerdeydi.

    Sultanahmet Cami Önünde Pazar
    Pazarlar: Bir Ortaçağ klasiği
    Ortaçağ pazarlarında yerel ürünler kadar uzak diyarlardan getirilen malları da bulmak mümkündü. Pazar Yeri (Market Square), Joachim Beuckelaer, 1550 – 1590

    Osmanlılar döneminde pa­zarların düzeni katı kurallarla korunur ve denetlenirdi. Ticari alanlar ve camiler sosyal yaşa­mın merkezini oluşturur, şehir dokusu buna göre şekillenirdi. Çarşılar genellikle bir bedeste­nin etrafında toplanır, çarşının ortasında veya yanında pazar yeri bulunurdu. Cuma cami­si bulunan yerlerde pazarlar özellikle cuma gününe denk getirilir, cuma vaktine kadar alışveriş yapılır, hamama gidi­lir ve namaz kılındıktan sonra civardan gelenler köylerine dö­nerlerdi.

    Toptan ticaret, “kapan” de­nen ve un kapanı, bal kapanı, yağ kapanı gibi adlarla anılan hanlarda yapılırdı. Un, yağ ve baldan başka tahıl, kahve, tü­tün, ipek, pamuk, kumaş ve çe­şitli dokumalar üreticiden sa­tın alınarak, başta İstanbul ol­mak üzere büyük şehirlerdeki kapanlara getirilirdi. Buralar­da kadı nâibinin gözetiminde esnaf temsilcileriyle beraber mallar tartılır, ağırlık, kalite ve çeşidine göre vergi ve “narh”a tâbi tutulduktan, fiyatları belirlendikten sonra esnaf aracılığıyla tüketiciye arzedilirdi. Osmanlıların çarşı-pazar düzenlemelerinde “narh” verilerek esnaf ve zanaatkarların kâr oranları devlet ve loncalar tarafından birlikte tespit edilirdi.

    Joachim Beuckelaer--Market Square,in the background the scourging,Ecce homo and Calvary.
    Sultanahmet’te pazar yeri
    1900’lerin başında Guillaume Berggren’in çektiği ve elle renklendirilmiş fotoğrafta Sultanahmet Camii önünde kurulan bir pazar yeri.

    Büyük şehirlerde bahar veya yaz aylarında yılda bir iki kez kurulan panayırlarda uzak diyarlardan gelen tüccarlar mallarını satar, kır ile kent arasında alışverişe olanak tanıyan bu pazarlar 15 gün sürerdi. 17. yüzyılda Eremya Çelebi İstanbul’daki en önemli semt pazarlarının Üsküdar, Edirnekapı, Samatya, Eyüp, Cibali, Kasımpaşa, Valide Camii civarı, Tophane ve Galata’da kurulduğundan bahsetmiştir.

    Pazarlar kuruldukları günün adıyla veya satılan ürün çeşidine göre anılırdı. Çemberlitaş’taki tavuk pazarı, bayram öncesi Topkapı’da kuru­lan koç pazarı, gül mevsimin­de Eyüp’te kurulan gül pazarı ve taze meyvelerin satıldığı meyve-i ter pazarı gibi adlarla anılırlardı. Pazarların içinde köylü kadınların satış yapması için ayrılmış yerlere de avrat pazarı denir ve bu kadınların yaptıkları satıştan “bac”, yani pazar vergisi alınmazdı.

    Bugün İstanbul’da her gün 50 pazar kuruluyor. Toplam 358 pazarda yaklaşık 30 bin pazarcı, çoğu kadın olan müş­terilerine hizmet veriyor. An­cak, insanların taze sebze ve meyveye ulaşabildikleri pazar­ların kapatılması bir süredir gündemde. İnsanlık kadar eski olan pazarların yerini AVM’le­rin alabileceğini düşünmek ne kadar gerçekçi? Pazara çık­manın, binbir çeşit ürünü do­kunarak, koklayarak almanın mutlulukla, yaşama sevinciyle doğrudan ilgisi var. Lütfen pa­zarlarımıza dokunmayın.

  • Damaklarda lezzet sofralarda bereket

    Sonbaharla birlikte tarlalarda, bahçelerde uzun çalışmaların sonu gelir; hasat mevsimi şenlikler, düğünler, toplu ziyafetlerle kutlanır. Bugün bir dilim ekmeğin bile ne çok emek gerektirdiğinin farkında değiliz. Ama atalarımız doğaya şükran duygularını her hasat mevsiminde ifade etmenin önemine inanmışlardı.

    İlk çağlarda insanlar bere­ket için tanrı ve tanrıçalara hayvan kurban etmiş, mey­ve ve sebzeler sunup, tahılları yakıp, dumanını havaya savur­muşlar. Verimlilik cinsellikle koşut algılanmış, toprak ve ka­dın doğurganlıkları nedeniyle benzeştirilmiş, eski kültürler­de bolluk ve bereketin artma­sı için mümkün olduğunca çok cinsellik yaşanması öğütlenmiş. Eski Mısır’da ise, bitkiler ve do­ğurganlık tanrısı olan Min’in heykeli hasat edilen tarlaların ortasına dikilirmiş. Firavunun bizzat katıldığı bir resmi geçit düzenlenir, müzik, dans ve spor eksik olmaz, çiftçiler ekinle­ri biçerken toprağın ruhlarını kandırıp yatıştırmak için ağla­ma numarası yaparlarmış.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Eski Roma’da kutlanan Cerelia Festivali tahılların koruyucusu Tanrıça Ceres’e adanmıştı. Ceres, Jean- François Millet, 1864-1865.

    Romalılar 4 Ekim’de Cere­lia Bayramı’nda tahıl tanrıça­sına ilk topladıkları meyveleri sunar ve domuz kurban eder­lerdi. Kutlamalarda müzik çalar, geçitler yapılır, oyun­lar ve spor karşılaşmaları ile bir şükran sofrası olurdu. Çin’de ise, dolu­nayın 8. ayın 15’ine denk geldiği yıllarda üç günlük Chung Ch’ui Festivali düzen­lenir, üzerinde ayda yaşadığı­na inanılan tavşanın kabart­ması olan yuvarlak sarı kekler pişirilirdi.

    Yahudilikte bugün de kut­lanan iki doğa bayramı vardır: Şavuot ve Sukkot. Şavuot, bi­reylerin ilk meyveleri (Bikkurim) Kudüs’teki tapınağa getirdikleri gündür. Mayıs ve­ya Haziran’da kutlanır. Hasat zamanında, çift­çiler önceden be­lirlenmiş meyvele­ri keser, altın ya da gümüşten örülmüş sepetlerin içine yerleştirir, sepet­leri boynuzları yaldızlanmış ve çiçekli çelenkler takılmış öküzlere yükleyerek Kudüs’te­ki tapınağa götürecek büyük bir geçitte yer alırlardı. Mey­ve ve sebzelerin, özellikle de üzüm ve narın sahneye çıktı­ğı Sukkot ise Ekim ayında bir hafta süren bir hasat festiva­lidir. İlk iki günü özel dualar ve yemeklerle kutlanır. Bütün hafta boyunca yemekler çar­dak benzeri sukalarda yenir ve Ortodoks Yahudi aileleri bu derme çatma kulübelerde dualar okur, geceler ve misafirle­rini ağırlar.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Alpler’deki Almabtrieb kutlamalarında, kışı geçirmek için dağdan inen inekler süslenerek köylere girişleri tören havasında kutlanıyor.

    Hasat festivallerinin en şenliklileri de bağbozumu fes­tivalleridir. Şarabın esrikliğini seven, kutsayan tüm coğraf­yalarda bağbozumu eğlence­lerle kutlanır. Antik çağlarda adına şenlikler düzenlenen en eğlenceli tanrı Diony­sos’du. Kültünün Trakya ve Frigya’dan Yunanistan’a geç­tiğine inanılan Dionysos, sadece şarabın değil, bağla­rın ve üzüm hasadının, ta­neli meyvelerin, bahçelerin, bakir doğanın, ormanların, yabani otların ve yabani hay­vanların da tanrısı idi. Aynı zamanda bolluğun bereketin, hasadın çağrıştırdığı “yeniden doğum” fikrinin de tanrısal­laşmış haliydi. Şarabın esrik­liğinin verdiği hazzı ve bütün bu duyguları yansıtan ko­medya ve tragedya oyunları­nın, oyuncuların da tanrısı idi. Antik Yunan’da evli kadınlar üç gün süren Thesmophoria Festivali’nde Tanrıça Demeter adına yapraktan kulübeler in­şa eder, ikinci gün oruç tutar ve son gününde de tanrıçaları­na tohumlar, meyveli kekler ve domuz sundukları bir ziyafet düzenlerdi.

    Damaklarda lezzet sofralarda bereket
    Şükran sembolleri
    Günümüzde pek çok ülkede kutlanan hasat şenliklerini simgeleyen posta pulları, doğaya duyulan şükranı deniz aşırı ülkelere taşıyorlar.
    185242692

    Hıristiyanlıkla birlikte pa­gan adetler ve uygulamalar se­mavî bir kılıfa bürünüp devam etmiştir. Süslenmiş hayvan­larla çekilen arabalar, mey­ve ve toplanan ekinlerle be­zenmiş kiliselerde yapılan ayinler ve mevsim dönem­lerine göre değişen uygu­lamalar ile yöreden yöreye değişik kutlamalar düzenlenir. Örneğin Alpler’deki Almab­trieb kutlamalarında, yazı dağ­larda otlayarak geçiren inekler kışlamak için aşağıdaki vadile­re indirilirken çiçekli çelenk­ler ve kocaman çanlar ile süs­lenerek köylere girişleri tören havasında kutlanır, kurulan çadırlarda topluca yemekler yenir, içkiler içilir. Dünyanın her yerindeki bütün bu deği­şik kutlamaların ortak noktası, uzun ve çok uğraşlı bir mevsi­min ürünlerinin toplanıp daha sakin bir mevsime geçilirken duyulan sevincin hep beraber kutsanması ve gelecek ekim mevsimine dek toprağın, hava­nın ve suyun kutsal ruhlarına duyulan saygının dile getiril­mesi, şükran sunulmasıdır.

    Binlerce yıl hasat şenlik­leri yapılmış bu topraklarda ise artık hasat ertesine denk getirilen düğünler haricinde çalgılı çengili, herkesin eğle­nip güldüğü, dansettiği büyük şenlikler yapılmıyor. Bozcaa­da, Cunda gibi turistik birkaç yörede şenliklerin eşlik ettiği üzüm, incir veya zeytin hasat­ları dışında, çay, fındık, sarım­sak, buğday gibi ürünlerimi­zin festivalleri olsa da, hasat şenliklerinden bahsedildiğini duymuyoruz. Borç harç içinde olan toprak emekçilerimizin yüzünü, düğün dernekle kuru­lan yeni yuvaların sevinci ve çocukların sünnet düğünleri dışında güldüren başkaca bir neden yok anlaşılan. Toprakla uğraşanların haklarının teslim edileceği, şarkılarla, türkülerle bize verdiklerine şükredeceği­miz ve bereketini kutsayacağı­mız günlerin yakın olması en büyük dileğimiz.

    Tavuklu Keşkek

    keskekfoto

    Bereket getirdiğine inanılan ve buğday hasadından sonra bazı bölgelerde sade olarak yapılan “Keşkek” Anadolu düğünlerinin yüzyıllardır vazgeçilmezi.

    Malzemeler
    500 gr buğday
    1 bütün tavuk
    Tereyağı
    Tuz

    Yapılışı
    Buğday ayıklanıp yıkanır ve tencerede ezilene dek haşlanır. Bir başka tencerede temizlenmiş tavuk haşlanır. Haşlanmış tavuk didilerek suyu ve tuzla birlikte buğdaya katılır. Buğday sürekli karıştırıp ezilerek 30 dakika daha pişirilir. Üzerine eritilmiş tereyağı gezdirilerek servis edilir.