Yazar: Petek Çırpılı

  • Aşk ve sevgiye can, afrodizyak patlıcan!

    Aşk ve sevgiye can, afrodizyak patlıcan!

    Tarihte ‘deli elması’, ‘aşk elması’ isimleriyle anılan; hem deli ettiğine hem de afrodizyak olduğuna inanılan patlıcan ilk olarak doğu topraklarından çıkarak bütün dünyaya yayıldı. Kökenleri çok eski çağlara dayanan, imamı bayıltan, hünkarın beğenisini kazanan, Türk mutfağının da baştacı patlıcanın mevsimi geldi.

    Yaz geliyor ya, mangalı yakınca, üç-beş patlıcan közlesek bir yandan… Oldu sana şipşak nefis bir yemek. 100’e yakın patlıcan yemeğimiz var diye övünürüz de, Çin ve Hindistan toplamda bizim 25 katımız patlıcan üretmekteymiş. Ama patlıcanlı lezzetlerimizle övünmeye devam edelim biz. Gerçekten de Türk mutfağının patlıcanlı lezzetlerinin üstüne yoktur.

    Kökeni hakkında kafalar çok karışık. Mevcut kaynaklar Indo-Burma kaynaklı olduğunu, önce Çin’e oradan Afrika’ya ve Avrupa’ya ulaştığını söylese de bir başka grup biyogenetikçi doğrudan Afrika kökenli bir bitkinin patlıcanın atası olduğunu iddia ediyor. Lengüistik olarak kendisine verilen isimlerle iz sürmeye çalıştığımızda da durum hayli karışık. Sanskritçe “vaatingan” Hint dilinde “badanjan” olmuş. İran’da “badenjan” denildiğine göre bizim patlıcan adı oradan türemiş olmalı. Sonra sömürgeci Portekizliler ile Hindistan’a geri gelmiş;  Portekizce “beringela” olmuş sana “brinjal”.

    Rönesans dönemi patlıcan ile ilgili izlenimler karışık. Hem deli ettiğine inanılırmış hem de afrodizyak olduğuna. Aşk da bir nevi delilik değil mi zaten? Latince mala insana (deli elması) İtalyanca “melanzana” ve sonra Yunanca “melitzane” olmuş. Bu arada patlıcan güya afrodizyak ya; poma amoris de (aşk elması) denmiş. 16. yüzyılda domatese de “aşk elması” dendiğine göre, demek Avrupa’nın aşka çok ihtiyacı varmış o karışık dönemlerde. Kafamız yeterince karışmamış gibi Divan-ü Lugati’t Türk’te de “bütüge”, Japonca’da da “nasu” adıyla geçiyor. Patlıcana verilen diğer ilginç isimler de tercüme edelim: Gine kabağı, bezelye elması, susumbe, Sodom elması, Yahudi elması. Hangi sebzenin böyle değişik isimleri var?

    Afrodizyak etki ve kıskançlık

    14. yüzyıl minyatüründe, en sağdaki kadın patlıcanın afrodizyak etkisini hisseden çifti azarlıyor, Tacuinum Sanitatis.

    Dönelim patlıcanın yetiştirilmeye başlandığı topraklara… Yazılı kaynaklarda patlıcandan en eski bahis MÖ 300’lerde Sanskritçe bir kaynakta hem yiyecek hem de ilaç olarak yer alıyor. Daha sonra MÖ 59 yılından itibaren Çince kaynaklarda patlıcana dair çok bilgi var. Zaten patlıcanla en çok haşır neşir olup, dikenlerinden bizleri kurtaran, renkleri ile oynayıp beyaz, sarı, mor ve mavi patlıcanları üreten ve bu çalışmaları kayda geçiren, resimlere konu eden ilk Çinliler olmuş. Bugün patlıcanın 20’ye yakın kültivarı bulunmakta. Patlıcanın Ortadoğu ve Afrika’ya, İpek Yolu’nu izleyen Arap tüccarlar tarafından 6. yüzyılda geçtiği iddia ediliyor. Gelgelelim Anadolu’da Iassos ve Lagina’da Karya’dan kalma MÖ 2. yüzyıla ait iki mezarda patlıcan kabartması görünce yine kafalar karışıyor. Bu toprakların insanları mezarda dahi patlıcan sevgisinden vazgeçmemiş ama, henüz o tarihlerde daha buralara gelmemiş olması lazım. Neyse. Genetikçiler iz sürüyorlar. Yakında çizerler patlıcanın güzergâhını.

    İbni Sina ve dönemin İranlı tıp adamları patlıcanın dikkatli tüketilmesi konusunda insanları uyarmışlar; “Kanınız pıhtılaşır, kararır, uykusuzluk çekersiniz, sara olursunuz, barsaklarınız tıkanır” diye. Ama lezzetinden vazgeçilmeyeceğini düşünüp arkasından eklemişler, “Tuzlayın, suya basın da öyle yiyin” diye. Ham olanı ve pişmemişini zinhar yemeyin diye de uyarmışlar. Müslümanlar İspanya’ya doğru ilerlerken patlıcan da onlarla yola koyulmuş. Endülüslü İbn Rüşd tıbbi kullanımından bahsetmiş. İbn al Awam tarım kitabı Kitab al-Felahah’da patlıcanın İspanya’nın güneyinde sevilen ve dört çeşidi olan bir sebze olduğu ipucunu bırakmış bizlere. Aynı dönemde Memlükler de İsrail dolaylarında aynı çeşitleri yetiştirip yemekteymişler.

    Patlıcanın Avrupa’da ilk resmi 1330 tarihli İtalyanca bir bitki kitabı olan De Herbis’de karşımıza çıkıyor. Daha sonra artık birçok elyazmasında saksılarda, beyaz, sarı ve lila renkli patlıcanların resimlerine rastlamaya başlıyoruz. Bu arada hâlâ korkulan afrodizyak özelliklerinden ötürü yemeklerde kullanılmıyor. Acılığı nedeniyle insanı melankoliye ve öfkeye sürükleyeceğinden korkuluyor. Olumsuz imaj kurbanı patlıcanımız yine de Amerika’ya doğru yollanan gemilere binmeyi ve 1648’de Brezilya’da kendine yer edinmeyi başarıyor. Santaremli İbn Sara şiirinde patlıcanı “Bir akbabanın pençesindeki kuzu yüreği” diye anlatmış. Birileri patlıcanı severek yiyor olmasa gemide ne işi var değil mi?

    Şifalı bitkilerden Ortaçağ patlıcanı

    Batı Avrupa’da Ortaçağ’a özgü tıbbi bitkilerin derlendiği latince Tractatus de Herbis (1440) kitabındaki patlıcan sayfası.

    İngiliz herbalist Gerarde (1597) diyor ki: “Mısır’da ve barbar ülkelerinde Deli Elması’nı haşlayıp veya közleyip yağ, sirke ve biberle bizim mantarı yediğimiz gibi yerler, ama İngiliz halkına kendi ülkelerinin etini ve sosları tercih etmelerini öğütlerim. Yararından emin olunana dek bahçenizde göz zevkinizi okşaması için bulundurun”.

    Patlıcan 14. Louis’nin sofrasına egzotikliği ile misafirleri şaşırtmak için buyur edilmiş ama nasıl pişirildiyse artık burun kıvırmışlar. Tekrar davet edilmesi 1700’leri bulmuş. O dönemde sarayın maceraperest, gözü pek ahalisi arasında közlenmiş patlıcan yemek moda olmuş. Afrodizyak diye mi acaba? Amerika’ya giden patlıcanın ise yiyecek olarak kabulü 1800’lerin sonuna kalmış. Çinli ve İtalyan göçmenler beraberlerinde sevdikleri patlıcan, domates ve biberlerini getirmiş, Detroit ve New York gibi büyüyen şehirlerin etrafındaki bahçeciklerinde yetiştirmişler. İlk patlıcanlı tarifler de böylece 1900’lerin başlarında yemek kitaplarında yer almaya başlamış.

    Şans getiren sebze patlıcan

    Nishimuraya Yohachi’ye hediye edilen portre. Japon yayıncıya 71. yaşının ilk rüyasında şans getirmesi için patlıcan görmesi dileniyor, 1797.

    Bizim ellerde kendi adıyla anılan meltemi ile yangınlar çıkartan, buna rağmen vazgeçilemeyen; acısını kırağı çalmayan, hünkârdan tut imama herkesin bayıldığı patlıcan, yetiştiği her yörenin mutfağında yer alır. Kışın yaz patlıcanlarının özlemi, kurusu ve turşusu ile giderilir. Saray ahalisi de bayılırmış ki saray defterlerinde 1489’da sadece 720 adet satın alınmış iken tüketim 1642’de 85 bin adede yükselmiş. Sarayın tüketimi büyük ölçüde hassa bahçelerinden sağlanırmış, yeterli gelmezse Anadolu yakasındaki üreticilerden alınırmış.

    Kim ne derse desin, iyi ki patlıcan var. Çinlilere selam verip hazırlayın mangalları rüzgârsız havada, yangın çıkarmasın yine. Bol zeytinyağı ile pişeni bugünlerde (değil imamı) orta sınıf bir aileyi bayıltabilir ama, bir imambayıldı yapın mutlaka.

  • Suriye mutfağı: Gerçek bir füzyon

    Suriye mutfağı: Gerçek bir füzyon

    Suriye mutfağı çağlar boyu çeşitli etkileri alıp tenceresinde birleştirmişti. Sümerler ile başlayıp Asur, Pers, Roma, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarını ağırlamış, arada Haçlı badirelerini atlatmış, iki kadim ticaret yolunu bağrından geçirmiş bir mutfak. Yüzyıllara dayanan, deneme-yanılmaları geride bırakmış, savaşlara dayanmış bir kültür mirası.

    Halep dünyanın en eski şehirlerinden biridir. Çok değil, sekiz sene önce daracık ara sokaklarında ve kapalı çarşısında gezinip, dünyanın en eski ve en büyük kalelerinden birine bakan çay bahçesinde nefis bir “polo” (naneli limonata) içerek dinlenebilirdiniz. Gezmeden dönmekte geç kalmış bir evhanımı iseniz, Tembel Kadınlar Pazarı’na uğrayıp, maydanoza kadar hazır doğranmış malzemeler, içi oyulmuş kabaklar, közlenmiş patlıcanlar ile evinizin yemeğini de ihmal etmemiş olurdunuz. Baron Otel’in eski buz kovaları, gıcırdayan sandalyeleri, rahatsız yatakları daha o günlerde bile De Gaulle ve Agatha Christie’li dönem gibi her şeyin geçmişte kaldığını fısıldardı size.

    Komşumuzda süren savaşla ile herşey yerlebir oldu. Bugün İstanbul’da 600 bin, tüm Türkiye’de 3.5 milyondan fazla Suriyeli göçmen yaşamlarını yeniden kurmaya çabalıyor. Savaşlara en iyi dayanan kültürel birikim mutfaktır. Ben de Suriye mutfağının geçmişinden bir yemek kitabı hakkında yazmak istedim. Zira kadınlar ve aşçılar yuva özlemini dindirmek ve Suriye’nin mutfak geleneğini ayakta tutmak için göçettikleri her yerde büyük çaba sarfediyorlar.

    Amerikalı saygın yemek tarihçisi Charles Perry’nin çevirip derlediği yeni bir kitabı var; Scents and Flavours; A Syrian Cookbook (Kokular ve Tatlar; Suriye’den bir Yemek Kitabı). Umarım Türkçe’ye de çevrilir. Tarihi 13. yüzyıla kadar uzanan Suriye mutfağının zengin geçmişinden bir yemek kitabı bu.

    Suriye’de sokak mutfakları 1910’larda bir grup insan sokakta toplanıp ateş yakarak pide cinsi Suriyelilere özgü ekmeği hazırlıyor.

    Komşuyuz ya, mutfaklarımızda benzeşen birçok yemek vardır. Suriye’de yediğiniz çoğu yemek pek yabancı gelmez. Fark ayrıntılarda gizlidir. Bilmediğimiz çok yemeği de var bu mutfağın. Suriye mutfağı çağlar boyu çeşitli etkileri alıp tenceresinde birleştirmiştir. Sümerler ile başlayıp Asur, Pers, Roma, Emevi, Abbasi ve Osmanlı imparatorluklarını ağırlamış, arada Haçlı badirelerini atlatmış, iki kadim ticaret yolunu bağrından geçirmiş bir mutfaktan bahsediyoruz. Hepsinden birşeyler almış malzeme ve teknik olarak. Yüzyıllara dayanan, deneme-yanılmaları geride bırakmış gerçek bir füzyon.

    Dünyada üç Babil tableti ve 2. yüzyılda yazılmış tek bir Roma yemek kitabından sonra 800 yıl süren sessizliği, birbiri ardına birçok yemek kitabı yazan Araplar bozmuş. İyi yemek merakı, İslâm öncesi İran sarayında soylu erkeklerin kişisel tarif koleksiyonları yapması modasını benimseyip ileri götüren Abbasi halifelerinin kendi çevrelerinde yemek yarışmaları düzenlemesine kadar varmış. İbn Sayyar isimli bir yazıcı “krallar, halifeler, efendi ve liderler”in hangi yemekleri yediğini merak eden, adı bilinmeyen bir müşterisi için Bağdat sarayının tariflerini toplayıp kitap yapmış. Bu da okuryazar Araplar arasında yemek kitabı merakını başlatmış.

    Günümüze gelen elyazmalarının anlatımından, yazıcıların yemek kitabı kopyalama işinden epey para kazandığı anlaşılıyor. Yazılış şeklinden ve hatalardan, tarifleri not edenlerin, aktaranların yemek pişirmekten bihaber oldukları; tarifleri aşçılarına okuyup yaptırdıkları sonucu çıkarılıyor.

    Suriye limonatası Çoğunlukla 1880’lerden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Levant bölgesinden göç eden Arap asıllıların yerleştiği Manhattan’ın Küçük Suriye mahallesinde bir sokak limonatacısı.

    Yemek kitaplarının altın çağı kabul edilen 13. yüzyıldan bize her birinde yüzlerce tarif olan beş büyük kitap ulaşmış ki bunlardan biri de 635 tarif ile zamanının “bestseller” niteliğindeki Misafirlerin Sevdiği Kokular ve Tatlar isimli, Charles Perry’nin çevirip derlediği kitap. Kitabın çok beğenilmiş olmasının nedeni, dikkatle numaralandırılıp bölümlere ayrılmış, sistemli bir sunumu olması imiş. Tarifler bir büyük yemek davetinin akışı içinde parfümler ve tütsülerle başlayıp; ana yemek için ön hazırlıklarla ilgili bilgiler verilip; atıştırmalıklarla devam eden modern bir anlayış ile sıralanmış.

    Kitabın beğenilip elden ele çoğaltılmasının bir nedeni de parfümlere yer vermiş olması. Zira misafirlerin de, yemeğe davet edildikleri yere gelmeden hamama gidip, güzel kokular içinde yemeğe teşrif etmeleri beklenirmiş. El, yüz, saçlar ve giysiler için ayrı ayrı parfümler kullanılırmış. Bu yüzden, kitapta giysileri sürekli güzel kokutacak bir cep tütsüsünden, ağız ve ter kokusuna karşı tariflere kadar bir çok aktarım var.

    Ortaçağ Arap mutfağında yiyecekler salt yemişler, otlar ve baharat ile değil gülsuyu, misk, amber ve tütsü malzemeleri ile tatlandırılırmış. Bugün bile Suriye mutfağında sandal ağacı ile tatlandırılan bir muhallebi var. Bu açıdan bakınca kaybolmaması, çabuk yemeğe yenik düşmemesi için bu birikimin neden korunması gerektiği açıktır.

    Tariflerde Halep’ten Şam’a uzanan hat üzerinde yetişen ürünler kullanılmış. Bugün de tercih edildiği gibi, ekşilik limon ile değil çoğunluk sumak ve nar ekşisi ile sağlanmış. Osmanlı mutfağında da ağırlıklı kullanılan koyun ve kuzu eti, en çok kullanılan et türü. Irak mutfağında rastlanan kızartmalarda susam yağı kullanımı, bu bölgede yerini zeytinyağına bırakmış. Bugün Arap mutfağında az kullanılan Karaman kimyonu ve acı bir ot olan sedef otunun kullanıldığı tarifler var.

    İran-Arap etkilerinin yanısıra, o dönemde yavaştan ağırlığını koymaya başlayan Türk etkisini de ekmekler ve hamur işlerinde görüyoruz. Örneğin “qarni yaruq” isimli baklava benzeri malzemelerle hazırlanmış tatlı tarifi, “tutmaj” gibi tipik bir Türk yemeği çıkıveriyor Türkçe adıyla. Hâlâ bölgede kalmış Haçlılardan da yiyeceklerin ön hazırlığına dair bazı bilgilere rastgeliyoruz. Kıpçak Türklerinden içine şerbetçi otu eklenmiş bal bazlı bir fermante içecek tarifi bile var. Değişik ekmek türlerine ayrılmış bölümde ise fırınlanmadan kaynatılan bir hamura rastlıyoruz ki “ka’k” isimli bu ekmek susamsız simitin atasına pek benziyor. Şekli de halka gibi zaten. Tam bir ergime potası gibi Suriye mutfağı.

    Bugünün fermantasyon meraklılarını hoşnut edecek bölümde ise sirke, yoğurt veya ekşi meyve suları, hatta bugün Irak’ta hâlâ kullanılan bir teknikle olgun ekşi maya ile hazırlanan turşulara ve çeşnilere yer verilmiş.

    Bugün İstanbul’un Fatih, Aksaray, Laleli taraflarında çok sayıda Suriye lokantası, tertemiz ve çok lezzetli pastane ve tatlıcıları var. Belki bir-ikisini ziyaret etmeyi düşünürsünüz bir hafta sonu. Ya da “Kadın Kadına Mülteci Mutfağı”ndan bir kaç kavanoz reçel alıp destek olursunuz. Yemekler yaşasın ki güzel günlerde bizleri tekrar uzun sofralarda bir araya toplasın neşe içinde.

    Kaleye karşı içilen buz gibi naneli limonata “limon bi nana” veya kısaca “limonana” tarifiniz burada…

    1 litre su
    5 limonun suyu
    6 çorba kaşığı şeker

    Yıkanıp kurulanmış bir demet nanenin yapraklarını tane kalmayacak şekilde blenderdan geçirin. Bol kırık buz üzerine dökerek afiyetle için.

  • Batılının ‘pasta’sı, soframızın makarnası

    Batılının ‘pasta’sı, soframızın makarnası

    Eski Yunan ve Roma devirlerinden bu yana bilinen, bir zamanlar yoksul yiyeceği iken giderek incelip çeşitlenen makarna, dünya dillerinde genel olarak “pasta” ismiyle anılıyor. Bizde de çok sevilen, ama ancak ana yemek yanında sunulan, çok fazla pişirilip hamurlaştırılan ve çeşitli soslarla zenginleştirmeyi pek bilmediğimiz bir yiyeceğin tarihi. 

    Biz makarna diyoruz ona. Dünyada ise İtalyanların verdiği genel isimle “pasta” olarak anılıyor. Aslında makarnanın geçmişinin ne kadar gerilere uzandığını kimse tam bilemiyor. Öncelikle çok basit malzemeler ile yapıldığından, ikinci olarak çoğunlukla tarih boyunca her yerde yoksul yemeği olmasından, üçünü olarak yazılı kayıtlarda pek yer almamasından dolayı makarnanın geçmişi kesin olarak bilinmiyor. 

    Eski Yunan’da makarnanın atası sayılabilecek “laganon” ve “itria” diye adlandırılan yemekler var ama, bunlar daha çok fırınlanan yassı, mayasız ekmeklere benziyor. Daha sonra Romalıların hamuru şerit olarak kesip hazırladıkları “lagani” çıkıyor karşımıza; bunun da haşlanarak hazırlanıp hazırlanmadığı konusunda bilgimiz yok. Hâlâ tartışma konusu olsa da Caere’de bulunmuş, MÖ. 4. yüzyıla ait bir Etrüsk rölyefinde yüksek kenarlı bir tahta zemin, oklava, un serpmeye yarayan bir torbacık ve kenarları fırfırlı, hamuru kesmeye yarayan bir alet görülüyor. Konu şu ki, ekipman makarna benzeri bir şeyler yapmaya yarasa da, bugünkü gibi kaynatılarak pişirildiğine dair bir kanıt yok. 

    Bir ipucu Akdeniz’in doğusundan geliyor. “Lagani” ve “itria”nın kaynatılarak hazırlanmış olabileceğine dair bilgiler 5. yüzyılın sonunda yazılmış Kudüs Talmudu’nda yer alıyor. Burada mayasız hamurun kaynatılınca helal sayılıp sayılmayacağı tartışılmış. Belki de hamurun kaynatılarak yenilmesi, Roma’nın doğusunda başlamış bir yenilik olarak sonradan dünyaya yayıldı. 

    Napolili makarnacılar Saverio della Gatta’nın 19. yüzyılın başlarında Napoli’nin “makarnacıları”nı betimleyen bir resmi. 

    10. yüzyıl eski İran mutfağına ait tariflerde, incecik açılıp, şeritler halinde kesilerek et suyunda kaynatılan hamur tarifi var. Buna “kaygan” anlamına gelen “lakşa” ismi verilmiş. Sözcük İbranice’ye oradan da Yidiş diline “lokshen” olarak geçmiş. 13. yüzyıl kayıtlarında Endonezya’da “laksa” olarak zuhur etmiş. İran mutfağında “ravioli” benzeri yemeklerden bahsedilirken, Arapça metinlerde “itriyah” adıyla anılan şerit şeklinde kesilip kurutulmuş ve dükkanlarda satılan hamurdan bahsedilmektedir. İlk defa 13. yüzyılda ismine İran mutfağına ait tariflerde rastlanan “reşteh” (erişte) ise hâlâ bu isimle anılmaktadır. Bu dönemde Avrupa’da makarnaya benzer herhangi bir yemekten bahseden bir kaynağa henüz rastgelinmemiş. 

    12. yüzyıla geldiğimizde Arap coğrafyacısı El İdrisi, Sicilya-Palermo’da rastgeldiği ve halkın “tria” dedikleri şerit şeklinde hamurlardan bahsediyor. Bu sözcük her ikisi de Sicilya’yı işgal etmiş olduğu için Yunanca “itria” veya Arapça “itriyah”dan gelmiş olabilir diye not düşmüş. 

    Makarna üretimi 14. yüzyıldan itibaren yazılı kaynaklarda sık sık geçmeye başlayan makarna, rönesansa gelindiğinde ticarileşmeye başladı ve giderek endüstriyel bir gıda halini aldı. İngiltere’de ve İtalya’da (altta) makarna fabrikaları, 20. yüzyıl. 

    Avrupa’nın içlerine doğru gidildiğinde Cenova şehir kayıtlarında 1279 tarihli Ponzio Bastone isimli bir adamın miras kayıtlarında “bir sepet makarna” (bariscella piena de macaronis) kaldığını görüyoruz. Belli ki kuru ve dayanıklı bir yiyecek olarak miras kaydına girmiş. Başka bir kanıt olmasa da bu bile tek başına Marco Polo’nun makarnayı Çin’de görüp İtalya’ya getirdiği mitini boşa çıkarıyor. Marco Polo, Venedik’e 1278’de dönmüştü. Ya Ponzio bir trend öncüsü idi ya da makarna çok daha önceden biliniyordu. 

    Bundan sonrasında çok sayıda makarnadan bahseden yazılı kaynaklara denk gelmeye başlıyoruz. 1351’de Bocaccio Decameron’da peynir dağlarından aşağı makarna yuvarlayan fantastik Bengodi halkından bahsediyor. 14. yüzyılda Prato’lı bir tüccar olan Frencesco di Marco’nun mektuplarında domuz kıyması, yumurta, peynir, maydanoz ve şeker ile doldurulan “ravioli”den bahsedilmiş. Platina’nın 1475 tarihli de Honesta Voluptate isimli eserinde, “babamız duası okuyana kadar” pişen kolay bir yemek olarak çeşitli makarna tariflerine yer verilmiş. 

    1533’te Mediciler’in kızı Caterina ile geleceğin kralı II. Henry’nin düğününde, gelinin beraberinde gelen aşçılar, biri etsuyunda pişmiş peynirli, diğeri tereyağı, bal, safran ve tarçınla hazırlanmış iki türlü tatlı makarna servis etmişler. 

    Ortaçağ ve Rönesans dönemine gelindiğinde artık makarna üretimi ticarileşmiş, loncalar, üretim standartları ve fiyatı sabitleyen narhlar ile koruma altına alınmıştı. En büyük üreticiler Sicilya, Sardinya ve Cenova gibi limanları olan yerlerde idiler. Birçok hamur karma, açma ve kesme aleti icat edilmişti. Üretim arttıkça diğer Avrupa ülkelerine de buralardan makarna ihraç edilmeye başlandı. Buğday üretimi yetişmeyince, Ukrayna’dan Azak Denizi kenarındaki Taganrog üzerinden buğday ithal edilir oldu. Uzun süre “pasta di Taganrog” ibaresi makarnanın kaliteli buğdaydan yapıldığını ifade etmiştir. 20. yüzyıla dek Rusya başta gelen buğday tedarikçisi ülke iken, 1898’de Rusya’dan gelen tohumlar ile Kuzey Dakota’da kaliteli “durum buğdayı” yetiştirilmeye başlandı. Rus Devrimi ve 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğrayan makarna ikmali, Amerikalıları başlarının çaresine bakmaya zorladı. Bugün bile ABD’nin makarnalık buğday üretimi Dakota eyaletinde yapılmaktadır. Bugün ABD, İtalya’nın ardından en çok makarna üreten ikinci ülke konumundadır. 

    Mussolini’nin yükseldiği iki dünya savaşı arasındaki dönemde, siyasal rakipleri halkı korkutmak için Duçe’nin makarnayı yasaklayacağı yönünde dedikodular yaymışlar. Güya Mussolini, İtalyan halkının yoksul halinden makarnayı sorumlu tutmaktaymış! Yasaklamak şöyle dursun, Mussolini geniş çaplı bir tarım programı ile buğday üretimini kendine yeter bir hale getirmeye çabalamış ama başarılı olamamış. Kuzeyde, Lombardiya bölgesinde geniş çaplı ekim yapılmasından bir tek Napoli makarna endüstrisi zararlı çıkmış; üretim kuzeye kaymış. 

    Ülkemizde ilk makarna fabrikası Hasan Tahsin Piyale tarafından “Türk Makarna Fabrikası” adıyla 1922’de İzmir’de kuruldu. 10 kişinin çalıştığı fabrikanın günlük 660 okka (846 kg) üretim kapasitesi vardı. Yenilikleri seven Hasan Tahsin Bey, ilerleyen yıllarda İtalya’dan makarna kalıpları getirerek ürün çeşitlerini arttırdı ve 1930’da İzmir Alsancak’ta 2.000 okka (2.564 kg.) günlük kapasiteli yeni bir fabrika kurarak üretime burada devam etti. Bugün Türkiye, 22 fabrikada çalışan 3500 kişi ile 154 ülkeye 1 milyon tondan fazla ihracat yapıyor ve İtalya, Amerika, Rusya ve Brezilya ile birlikte bu alanda ilk beşe giriyor. Ancak İtalyanların kişi başı 26 kilosuna karşın, Türkler 8.5 kilo makarna tüketiyorlar. Makarna bizde de çok sevilen, ama ancak ana yemek yanında sunulan, çok fazla pişirilip hamurlaştırılan ve çeşitli soslarla zenginleştirmeyi pek bilmediğimiz bir yiyecek. 

  • Denizcinin rotası midesinden geçer…

    İngiliz donanma subayı Samuel Pepys, denizciler için en önemli konunun mideleri olduğunu belirtmiş, kalitesiz yemekle gemilerde kimsenin tututulamayacağını yazmıştı. Uzun ve meşakkatli deniz yolculuklarında gemicilerin bedensel ve ruhsal sağlığı mutfaktan çıkanların besleyiciliği ve lezzetine, seferlerin selameti yiyecek-içeceğin adil paylaşımına bağlıydı. Aksi takdirde isyan kaçınılmazdı…

    Keşifler çağında büyük yelkenli gemilerden bi­rinde denizci olsanız, acaba koşullara dayanabilir miydiniz? Her gün şap gibi tuzlu haşlanmış ete kuru ekmek doğ­rayıp bira içtiğiniz yemek saa­tini heyecanla bekler miydiniz? Ne yer ne içerlerdi bu insan­lar uzun aylar boyunca? Kürek mahkumları, korsanlar ve köle­leri taşıyan gemiler ile donan­ma, yolcu ve ticaret gemileri arasında beslenme açısından farklar var mıydı acaba?

    Yabancı kaynaklarda bu ko­nu ile ilgili epey bilgi mevcut. Yolcuların günlükleri, donan­manın satın alma kayıtları, teda­rikçi faturaları, bakanlıkların ve orduların çıkardıkları yönetme­likler, seyir defterleri, kaptanla­rın, doktorların veya iaşe subay­larının kayıtları gibi çok çeşitli kaynaklara ulaşabiliyoruz.

    Uzun yolculuklarda temel besin kaynakları gemiden gemi­ye pek değişiklik göstermiyor. 1660’daki bir donanma gemisi­nin kayıtlarına göre satın alınan yiyecekler salamura kuru et (sı­ğır ve domuz eti olarak iki çeşit), “biscuit / bisket” (fırınlanmış, mayasız, kuru bir ekmek türü), peynir, tereyağı, içyağı ile sirke imiş. İçecek olarak da bira ve su. Daha sonraki yıllarda gemile­re sebze de bulunsun ve sağlıklı çeşit olsun diye soğan, lahana, kızartmalık muz gibi sebzeler de eklenmiş ama, uzun yıllar, kon­serve yapımı keşfedilene dek, bozulmaya karşı dayanıklı bu yiyecekler ile beslenmiş deniz­ciler.

    Denizcinin
    ekmeği biscuit


    Denizciler ekmek yerine, iki
    kere fırınlanmış anlamına
    gelen “biscuit”leri
    yerdi. Yemek tabağı
    büyüklüğünde, maya
    kullanılmadan su ve undan
    yapılır ve çoğu kez kurtlu
    olurlardı.

    Günün tek sıcak yemeği­ni oluşturan salamura et yapı­mı için kemiksiz, iki kiloluk, iyi parçalar beş gün tuzlu su içinde bekletilip kanı akıtılır, ertesinde varillere kat kat ve tuz konarak basılır, salınan su defalarca sü­züldükten sonra tekrar salamu­ra suyu eklenerek saklanırmış. Etlerin tahtaya benzemesini sağlayan bu işlemden sonra en az 24 saat tatlı suda bekletildik­ten sonra pişirilmesi gerekir­miş ama, çoğu kez buna yeterli zaman olmadığından yemeğin tuzunu alacak bezelye ve lahana gibi sebzeler eklenirmiş. O dö­nemde İngiltere’de çok sayıda çiftçi bu nedenle bezelye yetiş­tirmekteymiş. Denizcilerin ku­rutulmuş etten kutular, heykel­ler oyduğu, etin tahtaya benzer cilalı bir görünümü olduğu riva­yet edilse de, denizcilerin farklı işkollarındaki işçilere göre daha iyi ve 4500-5000 kalorilik bir ta­yınları olduğu biliniyor. Tayının çoğu kez kurtlanmış, ucundan kemirilmiş veya çok tuzlu olma­sı dışında bir sorun yok yani.

    Ekmek yerine geçen, maya­sız ve iki kere fırınlanmış anla­mına gelen “biscuit”ler salt su ve undan yapılırmış. Nadiren de olsa denizcilere limandan alınan taze ekmek veya peksi­met verildiği de olurmuş. Ma­yalı ekmeğin kurutulmasından yapılan peksimetler bisküvilere göre daha kaliteli, daha pahalı olduğu için, bunlara satın alma listelerinde nadiren rastlanıyor. Bisküviler yemek tabağı büyük­lüğünde ve çoğu kere de kurtlu olurmuş. Taş gibi bisküvi yeme­ğe banmadan önce masaya vu­rularak kurtları dökülürmüş.

    Denizciler için yemek ka­dar önemli olan bira, neredey­se sudan daha çok tüketilen bir içecek. Bugünkünden çok daha “hafif” olan denizci birasının al­kol oranı %1-3’ü aşmadığından, günlük adam başı bir galon bi­ra hakkı tanınmış. İçdenizlerde sefere çıkılırken su temini çok fazla dert edilmiyormuş. Ancak uzun yol başka tabii… Karaip­ler’e sefere gidildiğinde biranın yerini rom alıyor. Akdeniz’de seyredildiğinde de şarap olabi­liyor. Önceleri su ile karıştırı­lan rom, fıçılarda çok bekleyen suyun kötü kokması nedeniy­le limon suyu ile karıştırılmaya başlanmış. Buna “grog” adı ve­rilmiş. Bu da farkında olmadan İngiliz donanmasında iskorbüt hastalığının bertaraf edilmesi­ne yaramış; sulandırılmış şarap verilen ve hastalıktan kırılan Fransız gemicilere göre İngiliz gemiciler çok daha sağlıklı kal­mışlar.

    Sudan çok bira ve rom Denizci için bira yemek kadar önemliydi. Günlük bir galon bira hakkı olan denizcinin birası bugünkünden çok daha hafifti. Gidilen yere göre uzun yollarda biranın yerini şarap veya rom alıyordu.

    Fırtına, kemirgenler, teda­rikçinin hilekârlığı veya yolcu­luğun beklendiği gibi gitmediği durumlarda kaptanın tayın mik­tarını azaltma yetkisini kullan­ması, bazen gemicilerin sinir katsayısını yükseltip, isyanlara bile yol açmaktaydı. Çoğu kez yiyeceği azalan gemiler başka gemileri, yol üzerindeki küçük yerleşimleri yağmalamakta da beis görmediler. Tekdüze ve tuz­lu, bayat yemeklere bir nebze değişiklik katsın diye gemiler­de balık veya deniz kaplumba­ğası avlamaya izin verildiği­ni de öğreniyoruz kayıtlardan. Kimi deniz kaplumbağalarının eti beyaz-tatlımsı olduğundan ve bolca da yağ bıraktığından, bu hayvancıklar çokça avlanır ve alıp satılırmış. Uzun süredir seferde olan denizcilere satmak üzere yiyecek yüklü gemiler de denizlerde dolanırmış. Bazı iş­bilir tüccarlar gemilerinde ça­lışan denizcilere satmak üzere farklı yiyecekler bulundurur­muşlar. Ücretten düşülen bu yi­yecek bedelleri nedeni ile birçok denizci bırakın para kazanmayı, borçlanmış olarak evlerine dö­nermiş.

    Zamanla, gemi rotaları üze­rinde bulunan yerlerin sunduk­ları ürünlerin de satın alınıp, denizcilere sunulmasına olanak tanıyan kararnameler ile yiye­cek çeşitliliği arttırılarak sağ­lıklı beslenme yönünde adımlar atılmış. Akdeniz’de seyrederken pirinç, zeytinyağı; Karaipler ci­varında kızartmalık iri muz­lar veya kassava unu, mısır gibi malzemelerin satın alımı için donanmaya izin çıkmış.

    20. yüzyılda Atlantik’i geçen lüks yolcu gemilerinin sofraları ve günümüz donanma askerle­rinin tayınları ile karşılaştırıldı­ğında çok fakir, sıkıntılı ve çileli yolculuklara rağmen insanlar yılmamış; dünyanın değişimin­de rol oynamışlar, kıtaların nü­fus yapılarını ve ticaret yolları­nı değiştirmişler. Keşifler kolay koşullarda yapılmamış anlaya­cağınız. Çilekeş deniz insanla­rına selam yollayalım buradan o halde. Biz değil altı ay, iki gün üstüste aynı şeyi yemeye daya­namazdık herhalde.

  • Amerikan mutfağını ‘Tom Amca’ kurmuştu

    Kölelik tarihi eğlenceli bir konu değil elbette. Ama bu kapkara konudan enfes bir şey çıkmış ortaya: Soul Kitchen, yani ruhu olan bir mutfak. Kara Afrika’nın nüfusu yeni bir kıtaya ucuz işgücü olarak nakledilirken, sıkış tepiş gemilerde ceplerinde bir daha göremeyecekleri yurtlarının tohumlarını taşımış insanlar. Boşuna tohum ve toprak umuttur demiyoruz.

    Soul terimi, beyazların cazı sahiplenmesine içerleyen siyahi mü­zisyenlerin kendi yaptıkları müziğe “Esas müzik bizimki­si, ruhu gerçek olan caz!” an­lamında taktıkları bir isim. Bu, zamanla büyük şehirlere göçen siyah nüfusun alıştı­ğı mutfağa ve kültürel birçok kavrama yapıştırılan “siyahi” bir etiket olmuş.

    “Siyahi” mutfağın alışkan­lıkları, yöntemleri ve malze­meleri ile insanları birara­ya getirme geleneği, kölelerin plantasyonlarda yaşadıkları koşulları yansıtır. Efendinin mutfağının artıkları ve değer­siz malzemelerle Afrika, Avru­pa ve Amerika’yı birleştirerek lezzetli bir “füzyon” yaratmayı başarmış kölelerin öyküsünü anlatır yemekler. Gelin birlik­te gözatalım bu ilk ve gerçek “füzyon” mutfağına…

    Başkanın siyahi
    aşçısı Hercules


    ABD’de Başkan Washington
    ve Jefferson dönemlerinde
    sarayın aşçıları hep
    siyahilerden seçilmişti.
    Onların arasında bizzat
    başkanın eşi Martha
    Washington tarafından
    yetiştirilen başaşçı Hercules
    de bulunuyordu.

    Batı Afrika’dan gemile­re yüklenen kölelerle birlikte “kargo”yu canlı tutabilmek is­teyen köle tüccarları anaka­radan birçok ürün yüklerler­di. Bunlara ek olarak cepler­de taşınan tohumlar, kölelerin yerleştikleri yeni topraklarda alıştıkları bazı ürünleri yetiş­tirebilmelerini sağladı.

    Bu gıdaların en önemlile­ri pirinç, bamya ve karpuzdu. Tatlı patates ise kök sebzele­re alışkın olan köleler tarafın­dan hemen tanınıp, mutfağın en önemli parçası oluvermiş­ti. Kökenleri tam bilinmese de, 1687’de Jamaika valisinin doktorunun kayıtlarında bu ürünlerin bahsi geçer.

    Genel eğilim kölelerin bes­lenme masrafını kısmak is­teyen efendilerin, köleye ya­rım ile üç dönüm arasında bir tarla tahsis etmesiydi. Büyük Ev’de veya plantasyonlarda her gün boyu çalışan kölelerin bu bahçelerle sürekli ilgile­nebilmeleri çok zordu. Ancak geceleri çalışırlardı kendi bah­çelerinde. Ama yine de yavaş yavaş daha iyi beslenebilmek ve ayakta kalabilmek çabası ile bu ürünlerin yaygınlaştığını ve salt siyahların değil, onlar ara­cılığıyla beyazların da mutfak­larına girdiğini görüyoruz.

    Plantasyonda yemekler çoğunlukla Büyük Ev’deki ye­meklerden artakalanlar, kesi­len hayvanların satılamayacak ve kullanılamayacak organ­larından oluşurdu. Frederick Douglass bir yazısında şöyle anlatmış: “Yemek artıkları bü­yük bir yalağa dökülürdü. Son­ra çocuklar çağırılır, ellerinde deniz kabukları, taş parçaları, onlar da yoksa çıplak elleriy­le domuzlar gibi yemeğe koş­tururlardı. En hızlı yiyen, en güçlü olan daha fazla yemek yerdi ama hemen hepsi pek doymadan yemek biterdi”.

    Tayınlar ve yemek saatle­ri iklim, toprak koşulları, ok­yanusa yakınlık ve plantasyon sahibinin vicdanına göre ülke­nin değişik yerlerinde farklılık gösterirdi. Haftalık tayın her köleye ikibuçuk kilo nişasta­lı yiyecek (pirinç, mısır unu veya tatlı patates), bir kilo ka­dar kurutulmuş, tütsülenmiş veya salamura et (sığır, balık veya domuz eti) ve bir sürahi pekmezden ibaretti. Kadınlar ve çocuklara daha az malzeme verilirdi. Yedi gün ve ölesiye çalışma koşulları…

    Köle yemekleri ve mutfağı Plantasyonlarda kölelere ölmeyecekleri kadar yemek malzemesi verilirdi. Yemek artıkları, kesilen hayvanların kullanılmayan organları gibi malzemeleri köleler kendi mutfaklarında değerlendirirdi. ABD’nin Georgia eyaletinde bir plantasyondaki köle mutfağı (1880).

    Ölmeyecek kadar yemek malzemesi ile gerisi kölenin maharetine bırakılırdı. Bu haf­talık tayını, plantasyondan çıkmadan ve iş saatleri dışın­da avlanarak, bitkileri topla­yarak ve bahçelerinde birşey­ler yetiştirerek yettirmeye çalışırlardı. Tencere, tava gibi mutfak aletlerine de sahip ol­madıkları için yaratıcı pişir­me yöntemleri geliştirdikleri­ni görüyoruz. Aslında lezzeti biraz da bu yaratıcılıklarına borçlular. Afrika-Amerika kül­türü üzerine dokuz kitap yaz­mış olan Jessica B. Harris’e göre köleler haşlama, yaprak­lara sararak buğulama, derin yağda kızartma, ateş üzerinde pişirme, ızgara ve küle göme­rek pişirme yöntemlerini mut­fağa sokanlar olmuş. Her yönü ile ayakta kalmaya, olanı pay­laşmaya ve arttırmaya adan­mış, “yaratıcı” bir mutfak gele­neği işte böyle doğmuş.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-675-174.jpg

    Güney’de gelişip serpilen mutfak Beyaz Saray’a kadar nüfuz etmiş. Başkan Washing­ton ve Jefferson dönemlerinde sarayın aşçıları hep siyahlar­dan seçilmiş. Hercules, bizzat Martha Washington tarafın­dan eğitilmiş ve başkanın ba­şaşçısı olarak sekiz yardımcı­sı ve modern mutfağı ile çok saygı görmüş. Thomas Jef­ferson’ın köle sevgilisi Sally Hemings’in yetenekli ağabeyi James ise, elçilik yaptığı dö­nemde Jefferson ile Fransa’da bulunmuş ve Fransız mut­fağının inceliklerini öğren­miş. Böylece Beyaz Saray’da Fransız, Amerikan ve Güney mutfağının bir karışımı olan “Creole” mutfağından yemek­ler pişer olmuş. 1793’te yerine kardeşini yetiştirip başkandan özgürlüğünü istemiş ve başka­nın son derece parlak aşçılık teklifini reddetmiş.

    1960’larda Amerika’da si­vil haklar hareketi çerçeve­sinde yükselen siyah hareketi, başında “soul” sözcüğü geçen kavramların popülerleşmesini sağlamış. 1962’de Sylvia Wo­ods, Harlem’de Soul Mutfa­ğı kraliçesi “Silvia’nın Yeri”ni açmış. Derken, büyük şehirle­re göçle beraber, eskinin köle­leri mısır ekmeği, barbeküler, tavuk kızartmaları ve peynir­li makarnaları ile Amerika’nın pek de zengin olmayan mut­fak geleneğine güçlü bir giriş yapmış.

    Ölesiye çalışan kölele­rin yarattığı kalori değeri çok yüksek bu mutfağın, gü­nümüz yaşam stiline uygun olmadığı, ko­roner hastalıkla­rı yaygınlaştır­dığı ortada. Ama kim ne derse de­sin, ruhu ve var ol­ma az­mi olan, acılardan neşe ve paylaşım damıtmış, “mammy” şefkati ile insanları top­layıp dayanma kuvveti vermiş, umutlu bir mut­fak bu.

  • Eski Roma lezzetleri ve gastronominin kutsal kitabı

    Eski Roma lezzetleri ve gastronominin kutsal kitabı

    Eski Romalı lezzet üstadı Apicius’ un adı yeme-içmenin tarihine meraklı kimselerin karşısına eninde sonunda çıkar. Önce onun yazdığı sanılan, fakat artık kendisine ithafen yazıldığı varsayılan De re coquinaria (Yemek Pişirme Hakkında) ise, Avrupa’nın en eski ve Roma’dan geriye kalan tek yemek kitabı.

    Antik Roma’nın ye­me-içme kültürüne da­ir tek tanık olan ve 8. – 9. yüzyıllara tarihlenen De re coquinaria adlı kitap bizlere ne yazık ki ilk hali ile ulaşma­mış. Çevirenler kitaba ken­di katkılarını yapmaktan geri kalmamış. Gündelik bir La­tince ile yazıldığı için, soylu Latince’ye çevrilirken anlam kaymaları ve yanlış anlama­lardan nasibini almış. Sonraki yüzyıllarda da kitabı çeviren­lerin mutfak ve malzeme de­neyimi olmadığı için, yanlış yorumlamalarla iyiden iyiye aslından uzaklaşmış. Yine de tarihî değerinden ve ilginçliğinden bir şey kaybetmeden hâlâ yemek tarihçilerinin in­celeme konusu oluyor.

    gas
    “Bir Roma Ziyafeti”, Roberto Bompiani, 1875.

    Peki Apicius kim? Bu nok­ta da karışık. Eski kaynaklarda Antik Roma’nın yemek düş­künleri arasında birkaç Apici­us ismi geçiyor ancak bunlar­dan ikisi ön plana çıkıyor. MÖ. 100. yılda yaşamış Marcus A. ve Augustus ile Tiberius za­manında yaşamış Gabius Api­cius. Athanaeus, Deipnosop­histae’de (Sofistlerin Sofrası) bize Gabius Apicius hakkında eğlenceli dedikodular anlatı­yor. Bu anlatılar ışığında, bu­gün Apicius’un bu kitapların bizzat yazarı olmadığı ve ki­tapların da adı sanı kaybolmuş bir yazar veya derleyici tara­fından bu önemli ve zengin gurmeye ithafen kaleme alın­mış olabileceği tartışılıyor.

    Apicius, Roma’nın en il­ginç döneminde yaşamış. İm­paratorluk henüz zirvedeyken ve çöküşün tohumları Filis­tin’de kulaktan kulağa fısılda­nan bir kurtarıcı ile atılırken. Birçok yazarın bahsettiğine göre, Gabius Apicius yeme-iç­me işini çok ciddiye alırmış. Hatta zamanına göre yeme-iç­me ve yiyecek hazırlığına bi­limsel bir yaklaşımı varmış. Kendisinin de birçok yemek tarifi geliştirdiği, bu konular­da epey bilgi topladığı ve iyi yemek pişirmenin öğretildiği bir yemek okulu kurduğu söy­leniyor. Yüz milyon sesterlik muazzam servetini bu işlerde tüketip geriye on milyonu ka­lınca, kendi canını almayı aç kalmaya tercih ederek onurlu bir ölüm seçmiş. Üstelik yiyip içip en sonunda zehir içeceği daveti de kendisi düzenlemiş.

    Apicius’un kitabı gastrono­minin bir nevi kutsal kitabı sa­yılır. Değişik yazarlar tarafın­dan yazılmış 10 kitabın bileşi­midir. Bir teori diyor ki, çıkış yeri olan Yunanistan’dan Ro­malılar tarafından kültürel ga­nimet olarak kendi toprakla­rına taşınmış. Demek ki bu ki­taplar veya bölümler biraraya toplanmadan da kullanımda idiler. Belki de kitapların sayı­sı çok daha fazlaydı ve yemek yapmayı öğreten standart bir yemek kitabıydı. Çeşitli devir­leri atlatıp bugünlere gelebil­miş olması mucize gibi. Tıbbi formüllere de yer verdiği için matbaa keşfedilene dek antik kültürlerin bekçiliğini yapan manastırlarda korunmuş ol­malı. Bu nedenle matbaa ön­cesi İtalya’da 14. – 15. yüzyıl­larda ani bir ilgi ile bir düzine elyazması kopyası çıkartılmış. Saklayıp, çoğaltıp bugünlere ulaşmasını sağlayanları şük­ranla anmak lazım.

    Apicius’un mutfağı eski dünyanın hakimi Roma’nın zirvedeki durumunu anlatır. Daha sonra bu şaşaalı karışımlar, pahalı yemekler Se­neca ve Petronius gibi düşü­nürler tarafından eleştirilmiş olsa da, aslında bu tariflerin haricinde de birçok tarif içe­rir. Birkaç çılgın imparatorun ifrada kaçan alışkanlıklarını gözardı edersek, Romalı halk aslında günümüzden daha kö­tü besleniyordu.

    777311
    Marcus Apicius olduğu düşünülen bir mozaik.

    Öncelikle tarımsal üretim miktar olarak tutarlı değildi. Bolluk yıllarında ise depolama ve taşıma olanakları gelişme­diğinden bunun keyfini süre­miyorlardı. Bolluk pazar yeri­ne yansımayınca iyi ve değişik malzeme hep ulaşılmaz, güzel bir yemek hep pahalıya mal oluyordu. İkinci olarak, mut­fakta işgücü fazlası ancak kö­lelerle sağlanabildiğinden, sı­radan insanların bu yemekleri yapmaya bütçeleri yetmiyor­du. Kısaca, iyi yemek pahalı, işgücü ucuzdu. Apicius içinse ne paranın ne de işgücünün pek önemi varmış gibi duru­yor. Tariflerinin birçoğu mut­fakta epey uğraş gerektiren ye­meklerdi.

    Dönemin koşullarını ince­leyince Apicius’un kitabının yaygın değil de kişisel kulla­nım için oluşturulmuş, belki de bir aşçının kişisel tarif kitabı olabileceğini düşünen­ler de var. 10 kitap günümüz yemek kitaplarına benzer şe­kilde malzeme ve türe göre ay­rılmış; etler, sebze yemekleri, bakliyat, yaban kuşları, deniz ürünleri ve balık gibi. Tarifle­rin 500’e yakını ancak dene­yimli bir aşçının anlayacağı şekilde miktar veya oran be­lirtilmeden verilmiş. 400’den fazlası ise ya garum (günümüz soya sosuna benzer, çürütül­müş tuzlu balık içorganların­dan yapılan sos; liquamen de denir) veya defrutum (pek­meze benzer, koyulaştırılmış üzüm suyu) içerir. Pahalı olan baharat türlerinin, meyvelerin ve yemişlerin bolca kullanıl­dığını görürüz. Güvenilir bir üretici bulabilirseniz şayet, “tarla fareli tarifler”i de dene­yebilirsiniz.

    İSKENDERİYE USULÜ BALKABAĞI

    Gelin, İskenderiye usulü bir balkabağı yemeği ve şükran dileklerimizle Apicius’a günü­müzden bir selam gönderelim:

    • Balkabaklarını iri parçalar halinde doğrayın ve haşlayın.
    • Suyunu sıkıp bir tavaya yerleştirin.
    • Az tuz serpip, karabiber, kim­yon, kişniş tohumu (havanda çıtlatın), taze nane ve (bugün nesli tükenmiş olan silphium yerine) birkaç damla sarımsak suyu serpin.
    • Sirke, tatlı şarap (hurma şarabı diyor) ve balı karıştırıp ekleyin.
    • Sirke ve et suyu içinde çam fıstıklarını ezip zeytinyağı ekle­yerek sunuma hazır hale getirin.
    • Sunmadan, son bir tur karabi­ber serpin.

    Afiyet olsun!

  • Bir zamanlar altındı artık zehir oldu…

    Tuz sadece insanların değil, hayvan ve bitkilerin de beslenmesinde önemli. Endüstride, tıpta ve diğer alanlarda 14 bin değişik kullanım alanı olan tuz, aynı zamanda en yaygın kullanılan gıda koruyucusu da olduğundan, tarihte hep önemli bir yere sahip. Bazı kültürlerin tuza sihirli güçler yakıştırmalarının nedeni de bu olsa gerek.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-155.jpg

    Kızlarının sevgisini test etmek isteyen kralın öyküsünü bilirsiniz; en küçük kızı “seni tuz kadar seviyorum babacığım” deyince kral onu cezalandırmıştı. Ama aslında prensesin bildiği bir şey vardı: Bedenimizin her hücresinde tuz bulunur; tüm beden sıvılarımız tuzludur ve bedeni­mizde 250 gram civarında tuz vardır. Sodyum, beyin ile beden arasındaki tüm sinyallerin ta­şınmasında rol oynar.

    Yeraltında ve yerüstünde kurumuş eski denizlerin ka­lıntılarından, denizler ve ok­yanuslardan elde edilen tuz bazen para yerine kullanılmış, üretimi kapitülasyonlara ko­nu olmuş, tuz hakları yüzün­den çok zenginleşen sınıflarla diğerleri arasında çekişmeler, gümrük anlaşmaları, ülkelera­rası tuz savaşları yaşanmış. Bu kadar bol bulunan bir madde, tarihin erken dönemlerinde hasat zorluğu nedeniyle epey zenginlik ve siyasal kargaşa yaratmış.

    En başa dönersek… Av­cı-toplayıcı insanlar tuz peşin­de yolları aşındıran otçulların izini sürerlerdi. Avladıkları hayvanların etinden, bedenin ihtiyacı için yeterli tuz alabi­len insanoğlu, yerleşik tarıma geçince tuza ayrıca gereksi­nim doğdu.

    Tuz vergisi Paris sokaklarında yüksek tuz vergisi “gabelle” ödeyen tüccarlar, 14. yüzyıl

    MÖ 4700’lerde Bulgaris­tan’ın Provadia bölgesinde zengin bir köy olan Solnitsa­ta’nın Avrupa’nın en eski tuz yataklarından biri olduğu söy­lenmektedir. Asya’da ise da­ha eskilerde, MÖ 6000’lerde Yuncheng Gölü etrafında tuz üretildiğini görüyoruz. Bu dö­nemlerde tuzun en çok balık tuzlamakta kullanıldığı düşü­nülüyor.

    Çin’in toplumsal ve kültü­rel yaşamında tuz, hayatın ye­di temel gereksiniminden biri olarak çok önemsenmiş. Çin mutfağında “tuzlu” lezzetler kozmolojik temeli oluşturan beş ana lezzetten biri. Song Yingxing 17. yüzyılda “İnsan koca bir yıl tatlı, acı, yakıcı ve­ya ekşi lezzetlerden uzak kalsa kendini kötü hissetmez ama 15 gün tuzsuz kalsın, bir pilici bile yolamaz hale gelir” diye yazmış.

    Antik Mısırlılar da tuzu çe­şitli şekillerde kullanıp tica­retini yapmışlar; Fenikeliler’e MÖ 2800’lerde tuzlanmış balık satmışlar; onlar da bu balıkla­rı Akdeniz çevresinde pazar­lamışlar. Fenikelilerin ayrıca Kuzey Afrika’daki tuz yatakla­rını işlettiklerini ve ticaretini yaptıklarını görüyoruz. Hero­dot, Libya çöllerindeki zen­gin tuz yataklarından denize uzanan bir kervan yolundan ve 40 bin develik tuz taşıyan ker­vanlardan bahseder. Tuz o ka­dar değerlidir ki, ağırlığına eşit miktarda altınla değiştirilmek­tedir. O dönemlerde Etiyopya topraklarında ve Afrika’nın ba­zı yerlerinde ticaret “amoles” ismi verilen ufak tuz blokları ile yapılmaktaydı.

    Roma İmparatorluğu dö­neminde de tuz ticareti çok önemliydi. Tiber nehrinin ağzındaki tuzlalarda üretim yapılırdı. Daha sonra üretim daha içerdeki Ostia’ya kayın­ca “Via Salaria”, yani Tuz Yolu kurularak limanlarla bir bağ­lantı tesis edildi. MÖ 6. yüz­yılda bile Romalı siyasetçiler halkın desteğine gereksinim duydukları zaman tuzu ucuz­latıp, savaş zamanı vergile­ri arttırmışlar. Roma lejyo­nerlerinin maaşları da bazen tuz, yani “salarium argentum” ile ödenirmiş. Roma ve Yu­nanlılar’ın aynı zamanda esir alım-satımında kimi zaman para yerine tuz kullandıkları da biliniyor.

    1893’ te Kuzey Arizona’da 285 ton tuz çıkarılan bir madende çalışan işçiler.

    Tuz üzerindeki vergiler ba­zen hükümdarları kuvvetlen­dirmiş, bazen de eritip yoket­miş. Yüzyıllar boyu kraliyet de­polarından tuz alan Fransızlar, XVI. Louis döneminin yüksek tuz vergisi olan “gabelle” yü­zünden başkaldırmışlar ve bu hadiseyle Fransız Devrimi’nin kıvılcımını çakmışlardı. Aynen Mahatma Gandhi’nin yüksek tuz vergileri nedeniyle 1930’da başlattığı toplu yürüyüş eyle­minde olduğu gibi…

    Sağlık için bu kadar önem­li olan tuza neredeyse her kül­türde kutsallık atfedilmiştir. Romalıların sağlık tanrısı Sa­lus’un adı ile tuz sözcüğü ya­kından ilişkilidir. Roma’da be­bekler, sekiz günlükken dudak­larına tuz taneleri sürülerek kutsanırlardı. Yahudilerde tuz kalıcılığın ve Tanrı ile İsrailo­ğullarının arasındaki anlaşma­nın sembolüdür. Eski Ahit’te Lut’un eşi sözünden dönüp de gözucu ile yanan Sodom ken­tine bakınca bir tuz sütununa dönüşüverir. Matta Hz. İsa’ya “Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, bir daha ona nasıl tuz tadı verile­bilir? Artık dışarı atılıp aya­kaltında çiğnenmekten başka işe yaramaz” diyerek onun in­sanlığı temizleyip, kötülükler­den arındıran bilgeliğine işaret etmiş.

    Günümüzde tuz çok bol üretildiği için ucuzlamış; çoğu kez farklı kimyasallar ve doğal olmayan maddelerle karışık şekilde pazarlandığından, eski zamanlardaki lezzetini yitirip madenî, acımtırak ve doğal ta­dından çok daha tuzlu bir hal almıştır. Bu nedenle tıp çevre­lerinde fazlasının sağlık açı­sından zararlı olduğuna inanıl­maktadır. Paketli gıdaların ço­ğu, yediğimiz gündelik ekmek bile fazla miktarda rafine tuz içermekte, tuz tüketimimizi azaltmamız gerektiği öneril­mektedir. Şimdilerde yeniden rafine olmayan tuz kaynak­larına rağbet edilmeye başlanması bir te­sadüf olma­sa gerek. Abart­madan yiyelim ki, tadı­mız-tuzu­muz hep ye­rinde olsun.

  • Sütü ‘uyutan’ insan, peyniri uyandırmıştı

    Sütü ‘uyutan’ insan, peyniri uyandırmıştı

    İlk peyniri kim yaptı bilmiyoruz ama 8-10 bin yıl öncesine tarihlenen besicilikten kısa süre sonra sütün ‘uykuya yattığı’ ve peynir yapımının başladığı düşünülmekte. Günümüzde peynirin sanayi ürünü olması ile sütün sağıldığı ve peynire dönüştürüldüğü iklimlerin tadını, çeşnisini veren lezzet farkları da hızla yok oluyor.

    Peynir konusunda popü ler kaynaklar hep gizem li bir Arap’tan bahseder; deri bir tuluma sütü doldurmuş da, süt kesilmiş de, efendim peynir böyle ortaya çıkmış.
    Bu öykü uyduruk olsa da birkaç doğru noktaya işaret ediyor. Öyküde deri tulum ve sütten bahsediliyor ki bu da yine rastlantı olarak peynirin keşfedilmesine dair doğru bir ayrıntı olabilir. Eski çağlarda sıvı ürünlerin deri tulumlarla taşındığı düşünülüyor.

    Şirden ise sütü mayalamakta kullanılan en eski maya türü. Halen süt emmekte olan ve ağzına henüz ot değmemiş oğlak veya buzağının, sütü önsindirime tâbi tutan mide bölümüne “şirden” deniyor. Bugün sentetikleri kullanılıyor ama peynir mayasına adını veren “rennet”, Latin kökenli dillerde şirden anlamına geliyor. Geleneksel yöntemlerle peynir üretimi yapılan çoğu yerde hâlâ şirden mayası kullanılıyor.

    Ortaçağ’da peynir yapımı, Tacuinum sanitatis Casanatensis, 14. yüzyıl.

    Dilimizde “sütü uyutmak” diye bir laf vardır ya, süt başına gelenlerden en sonunda yorulup peynir olmak için uykuya yatsa dahi süt uyur bakteri uyumaz. Sütün tadı ve yağlılığı, olgunlaşmasını sağlayan bakteriler ve kururken/yaş alırken içinde bulunduğu koşullar her yöreye göre farklıdır. Çok yakın zamana dek peynir, yaygın dağıtımdaki bir sanayi ürünü olmadan yöresel kalmıştır. Bu yüzden biz Konya obruk peynirinden, Mihalıç’tan, Ezine’den, Kars kaşarından, İsviçre Gruyère’inden bahseder, yer isimleriyle anarız peynirleri.

    Peynir yapımı için öncelikle besiciliğin başlamış olması gerekiyor. Koyunun ve keçinin evcilleşmesi 8-10 bin yıl öncesine tarihleniyor. Peynir yapımı da hemen bu tarihten sonra başlıyor. Yunan mitolojisinde ve Mısır mezarlarının duvarlarında 4000 yıl öncesinden kalma peynir yapımı resimlerine rastlanmıştır. Ancak İsviçre’nin Neuchâtel Gölü yakınlarında MÖ 5000’e tarihlenen, süt kesmiğini süzme kapları bulunmuş. Bu da bu bölgelerde peynirin Sümerler’den önce yapılmakta olduğunu göstermekte.

    Peynir atölyesi

    18. yüzyılda Fransa’da peynir yapım atölyesi ve gereçleri, Diderot & d’Alembert Ansiklopedisi (1751-1772).

    Homeros’un Odysseus’u, Tepegöz Polyphemus’un mağarasına girdiklerinde ağzına kadar peynir ile dolu sazdan sepetler olduğunu, gizlice peyniri nasıl yaptığını gözlediklerini yazmış. Belki Tepegöz bugün hâlâ yapılan sepet peyniri hazırlıyordu. Mısır’da peyniri seçkin yönetici grubu tüketsin diye rahipler yapar ve tariflerini de gizli tutarlarmış. Gerçi çok sonraları Avrupa’da da peynir yapımında yine manastırların ve rahiplerin büyük rolü olduğunu görüyoruz. Sevilen bir peynir çeşidi olan Munster adı da “manastır”dan gelir. Adını 9. yüzyılda Fransa’nın doğusundaki manastırlarda yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan keşişlerin yaptıkları peynirlerden alıyor.

    Nerede başlamış olursa olsun, peynirin tarihçesinde Roma İmparatorluğu’nun önemi büyüktür. Eski Roma döneminde peynir yapımı, çiftçiliği de bilen Romalı askerler tarafından Avrupa ve Ortadoğu’ya yayılmış. Eski Roma evlerinde peynir yapımına ayrılmış caseale isimli bir bölüm bulunmaktaydı. Romalı yazar Columella, De Agricola (Tarıma Dair) isimli kitabının bir bölümünü peynire ayırmıştır. Bu kitapta devedikeni sütü, safran tohumu veya şirden mayası ile peynir yapılabileceğinden bahseder. Büyük Plinius, 77 yılında yazdığı Doğa Tarihi isimli kitabında yine bir bölümü peynire ayırmış ve tütsülenmiş bir keçi peynirinden bahsetmiştir ki günümüz gurme lezzetleri arasında bile hâlâ böyle peynirlere yer veriyoruz.

    İskandinavya’nın lezzetli ‘sırrı’ İsveç’in yerel peynirlerinden Västerbotten’i ‘yanlışlıkla’ bulan Ulrika Eleonora Lindström, 1872. Sırrı özenle korunan peynirin tarifini dünyada sadece birkaç kişi biliyor.

    Orta Asya’dan yola çıkan göçebe atalarımızın da peynirle tanışık olduklarını görüyoruz. Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it-Türk (1072) adlı eserinde taze peynire “udhıtma” (uyutmak, katılaşmak, peynir yapmak) denildiği görülmektedir. Selçuklu döneminde peynir, udıtma ve/veya udhıtma şeklinde tanımlanmaktadır.

    Osman Gazi’nin yayla dönüşlerinde mallarını koruyan Bilecik beylerine peynir hediye ettiğini biliyoruz. II. Bayezid döneminde 1502 tarihli bir kararnamede imparatorluk topraklarının dört yanından İstanbul’a getirilen birçok peynir çeşidinden bahsedilmekte. Evliya Çelebi’ye göre 17. yüzyılda İstanbul’da peynircilikle uğraşan yaklaşık 400 işyeri varmış.

    Günümüzde peynirin sanayi ürünü olması ile peynire sütün sağıldığı ve peynire dönüştürüldüğü iklimlerin tadını, çeşnisini veren lezzet farkları hızla yok olmaktadır. Tüketicinin sağlıklı koşullarda üretilmiş, daha ucuz ve ambalajlı ürünleri tercih etmesi ve yerel üreticilerin piyasa fiyatlarıyla baş edememesi nedeniyle, peynir yapımı kârlı bir iş olmaktan çıkmıştır. Ancak dünyada kırsala göç eden şehirlilerle şekillenmekte olan bir “artizanal peynir” akımı da başlamıştır. Bizde de ufak ufak üretim yapan şehirli çiftçiler, henüz çok eskilerde kalmamış yerel peynir tatlarını umarız unutulmaktan kurtarabilirler

    Gouda (Hollanda) kentindeki Tartım Evi’nin girişinde “Peynir Tartan Adamlar” (1668)
  • Bedavadan paralıya içeceklerin en ‘aziz’i

    “Yemek-içmek” diyoruz ama içtiğimiz sudan çok yemek kısmı ile ilgiliyiz. Oysa bir New York Times makalesi bardağımızdaki suyun güneş sisteminden bile yaşlı olabileceğini söylüyor. Tüm semavi dinler bu yaşamsal mucize üzerinde herkese eşit haklar tanımış. Şeriat sözcüğünün kökeni de “insanı bir su kaynağına götüren yol” anlamına geliyor.

    Bugün içme suyu adam akıllı bir meta hali ne geldi. Bir şişe suya 20 dolar vermeye ne dersiniz? Peki ya 80? Dünyanın en garip meslekleri arasında sayılan “su tadımcıları”, aynı şarap somölyeleri gibi restoranlarda geniş bir su mönüsünden hangi yemekle hangi suyun iyi gideceği konusunda müşterilere önerilerde bulunmaya, otel ve kahve zincirlerinde, global meşrubat firmalarında iş bulmaya başladılar. Sayıları da giderek artmakta…

    İçecek temiz su arayışı insanlık tarihi kadar eski aslında. Su arıtımı ile ilgili ilk belgeler Sanskritçe metinlerde ve Antik Mısır mezarlarında bulunmuş. MÖ 2000’den kalma Sus’ruta Samhita diye adlandırılan Sanskrit tıp metinlerinde, suyu ateşte veya güneşte kaynatma, kızgın demirle dağlama, çakıl ve kumdan geçirerek süzme, gomedaka denilen kızıl-sarı lal taşının ve strychnos potatorum tohumlarının kullanımı, sayılan yöntemler arasında. Strychnos potatorum tohumlarının antibakteriyel özellik taşıdığını modern tıp da onaylamış. Eski Mısır’da II. Amenophis ve II. Ramses’in mezarlarının duvarlarında ise MÖ 15. ve 13. yüzyıllara ait su arıtma cihazının resmi bulunuyor.

    Mısır’dan Roma’ya antik su kemerleri Eski Mısırlılar su arıtımını binlerce sene önce gerçekleştirmişti. Roma’nın uzaklardan su taşıyan su kemerleri (aqueduct) ise bugün hâlâ ayakta durmaktadır.

    İçme suyunun arıtımı ile ilgili bilgilere İncil’de de rastlıyoruz. Musa peygamber acı suyu tatlandırmak için, içine bir ağaç atar. Eriha kenti sakinleri suyun kirliliğinden şikayet edince de tuz katarak suyu arıttığı yazılır.

    MÖ 9. yüzyılda Spartalı bir yönetici, sudaki çamurun çeperine yapışmasını sağladığı bir bardak icat etmiş. Sonraları Hipokrat’ın, Hipokrat Yen’i isimli kumaş bir torba ile kaynatılmış yağmur suyunu süzüp, ağız kokusu ve ses kısıklığına çare olacak bir içme suyu önerdiğini görüyoruz. Hem Antik Yunan hem de Romalıların ayrıntılı su arıtma sistemleri vardı. Suya parçalanmış defne odunu koymak veya dövülmüş arpa ve mercan kırıklarıyla dolu bir torbayı suya salmak gibi yöntemlerle suyu içilir hale getiriyorlardı. MÖ 8. yüzyılda Gerber isimli bir Arap kimyacı ise fitilli bir sifon ile suyu arıtma fikrini ortaya atmıştı.

    Roma içme suyunun idaresi konusunda en etkili uygulamaları yapan imparatorluk olmuştur. Mezopotamya uygarlıklarının sarnıç sistemleri etkileyici mühendislik eserleri olsa da, Roma’nın uzaklardan su taşıyan su kemerleri bugün hâlâ ayakta durmaktadır. Roma’nın tanınmış çeşmeleri 2000 yıl önce şehir halkına içme suyu sağlayan yapılar olarak inşa edilmişlerdir. Roma aynı zamanda içme suyunun para ile satıldığı ilk şehir olmuştur.

    Roma’da zenginler konutlarına doğrudan hat çekebiliyorlardı ve kente gelen suyun neredeyse yarısı bu ayrıcalıklı hanelere veriliyordu. Sürekli akan suyun eve verilen borunun çapına göre vergilendirilmesi ile elde edilen para da (vectigal) su yollarının inşası ve tamiri için kullanılıyordu. Yani özel kullanım, kamusal kullanıma kaynak yaratıyordu.

    Ortak kaptan su içme! ABD’de salgın hastalıklara karşı 1912’de ortak kaptan su içme yasağı konmuş, “bu adam az önce ortak kaptan su içti, beş dakika sonra ise şu bebek aynı kabı kullandı” gibi korkutucu kamu reklamları yapılmıştı.

    7. yüzyıla gelindiğinde Sir Francis Bacon deniz suyunu tuzdan arıtma üzerine kafa yormuştu. İtalyan doktor Lucas Antonius Portius çok katmanlı kum filtresi uygulamasına Askerin El Kitabı’nda yer vermişti.

    İçme suyunun arıtımı ile ilgili ilk tesis 1804’te İskoçya’da kurulmuştu. Mıcır ve kum ile arıtılan su, at arabaları ile dağıtılmış. 1852’de Londra’da kolera vakalarının, suyun arıtılması ile azaldığı anlaşılınca, Su Arıtma Kanunu benimsenerek tüm içme sularının arıtılması kanun ile zorunlu hale getirilmişti.

    Bu arada Osmanlılarda, çeşitli kaynaklardan şehirdeki çeşmelere kadar devlet eliyle getirilen su, Saka Loncası’nın üyeleri tarafından kösele kırbalara doldurulur, evleri çeşmeye uzak olanlara para karşılığı satılırdı. Ancak herkesin suyu çeşmeden almaya hakkı vardı. Evleri çeşmelere uzak olanlara ise Saka Loncası’na kayıtlı sakalar su taşırdı. Evliya Çelebi’ye göre 17. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 9999 çeşme bulunuyor ve buralardan evlere atlı ve yaya sakalar tarafından su taşınıyordu. 1400 atlı saka ve 8000 civarında yaya çalışan saka vardı.

    Sakadan sucuya Saka Loncası’nın üyeleri kösele kırbalara su doldurur, evi çeşmeye uzak olanlara taşırdı.
    Kösele kırbası ile bir yaya saka

    Şimdi günümüze gelelim. Eskiden hava ve su bedavaydı. Ne oldu da bedava su kaynakları 2020 yılında 280 milyar dolarlık bir pazar haline geldi? Neden dünyanın en fakir bölgelerinde dünyanın en pahalı suyu içilmek zorunda? Sadece ABD 2016 yılında 49 milyar litre şişelenmiş su tüketmiş. 2020’de dünya şişelenmiş su pazarının büyüklüğü 280 milyar dolar olarak öngörülüyor.

    Şunu da bir kenara yazalım; 1 litre şişelenmiş su üretmek için, sanayi 5 litre su harcıyor. Şişelenmiş suyun ise musluk suyundan kalite ve sağlık açısından daha iyi olduğunun hiçbir garantisi yok. 2021’de satılacağı tahmin edilen yarım trilyon plastik şişenin boşunu ne yapacağız? “Sağlıklı kalayım, cildim taze kalsın” derken boş şişe denizlerinde mi boğulacak insanoğlu? Sudan sorular size…

  • Geçmişten günümüze ‘artakalan’ mutfak

    20. yüzyılın ikinci yarısına dek savaşlar, doğal afetler ve büyük kıtlıklarla sınanan ülkelerde yemekten artanları değerlendirmek, bizde de olduğu gibi gündelik işlerdendi. O dönem her şeyin ucu-kıyısı kullanılır, kalmış ekmekler yumurtaya bulanıp kızartılır, papara, vişneli ekmek yapılırdı. Ne olursa olsun, yemek asla atılmazdı. Günümüz Türkiyesi’nde ise bir günde israf ettiğimiz ekmek adedi 6 milyon!

    Geçen yüzyılın başlarına ait yemek kitaplarına baktığımızda “parçalar” veya “réchauffés” (yeniden ısıtılacaklar) olarak bahsedilen tarifler hep artakalanların değerlendirilmesine yönelikti. Turşu kurma, kavurma, konserve, tuzlama, füme, mayalama gibi tekniklerle saklanan yiyecekler, gündelik yaşamın sıradan uygulamalarıydı. Saklanamayan yiyecekler ise hemen tüketilirdi.

    Bütün bunlar buzdolaplarının evlerimize girmesinden önceki dönemin saklama yöntemleriydi. Soğuk tutma tüm eski saklama yöntemlerinin yerini alıp, iki gün önceki yemek hâlâ yenebilir durumda olunca, 1910’da Artakalanları Kullanma Yöntemleri isimli kitap raflarda yerini buldu. Bu kitabın Amerikalı bir buzdolabı üreticisi tarafından yazdırılmış olması şaşırtıcı değil aslında. Kim her gün aynı yemeği yemek ister ki?

    ABD üzerinden gidelim; zira buzdolapları, mikrodalgalar ve bütün dünyaya sirayet eden sanal “bolluk” ve “bereket” hissini besleyen büyük porsiyonlar, parlak ve standart boyutlarda meyve sebzeleri pazarlayan hipermarketler, paketlenmiş hazır yiyecekler, yaygın tarım ve tohum politikaları ile ilgili değişim rüzgârları hep okyanusun öbür tarafından bize doğru esmiş.

    Buharlı buzdolabı

    Alman mucit Carl von Linde buharla çalışan ilk buzdolabını 1876’da icat etmişti.

    20. yüzyılın başında ortalama bir Amerikan ailesi gelirinin neredeyse yarısını yiyeceğe harcıyordu. Orta sınıf Amerikalılar arasında buzdolabı sahibi olmak prestij göstergesi olduğundan, artakalan yiyeceklerin değerlendirilmesine yönelik yemek kitapları doğal karşılanıyordu. Fakir kesimlerde ise herhangi bir yiyeceğin “artakalması” sorunu yoktu. Eksik beslenme ile ilgili hastalıklar çok yaygındı. Artakalanların değerlendirilmesi 1. Dünya Savaşı sırasında açlık çeken Avrupalı müttefiklere yardım programları çerçevesinde epeyce önem kazandı. Propaganda, Avrupa’ya yardım edebilmek adına ev düzeyinde ziyanı önlemek için vatandaşlara artakalan her kırıntıyı kullanmasını öğütlüyordu. Bu dönemde evcil hayvanların mı, zavallı Belçikalı bebeklerin mi daha önemli olduğu tartışılmış; bazı Amerikalılar o tarihlerde ev artıkları ile besledikleri minik dostlarını ölüme terketmiş ve gazeteler de onlardan “gerçek vatansever” olarak bahsetmişti.

    Derken Büyük Buhran yılları (1929) gelip çattı. Bu ve 2. Dünya Savaşı sırasındaki darlık döneminde, evhanımları mutfakta estetiği asla elden bırakmadan, artıklarla yaratıcılıklarını sergilediler. Yemek kitapları ve devlet destekli radyo programlarında, artıkları yeni bir tarifle “dönüştürmek” için kreplere sarmak, tekrar doğrayıp etli börek yapmak, karışık bir yahnide kullanmak öğütleniyordu; akşamdan arta kalan havuçları ez, havuç gibi üçgen şekil ver, maydanozdan kuyruk tak ve havuçmuş gibi sun! 

    Savaştan ‘artakalan’

    2. Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında, devlet halktan ve özellikle hanımlardan artakalan yiyecekleri dönüştürmelerini rica etmişti.

    Bütün bu dönüştürme işinden çok sıkılmış olacaklar ki 1960’lara gelindiğinde kimse artık “havuçmuş gibi yapan” havuçlarla uğraşmak istemiyordu. Ortalama Amerikan ailesi, artık gelirinin dörtte birinden azını yiyeceğe harcar olmuştu. “Uğraşmayın. Şüphe ediyorsanız, atıverin!” diyordu Peg Bracken; çok satan Yemek Pişirmekten Nefret Ediyorum kitabının yazarı. Artıkları yeni bir yemeğe katarak cazip gösterme çabaları ile açıkça dalga geçilen bir döneme girilmişti.

    Şimdilerde ise, özellikle son on yılda, rüzgar yine eskilerden esmeye başladı. Yiyecek israfının önlenmesi yine gündemde. Bugün geldiğimiz noktada, yavaş yavaş eski usuller yeniden keşfedilir, artıkların değerlendirilmesi sözkonusu edilir oldu.

    Bunun birkaç birbirine bağlı nedeni var bence. Öncelikle insanlar kimyasallarla bezenmiş hazır gıdaların, birbirine benzeyen GDO’lu sebze ve meyvelerin sağlık açısından zararlarını gözönüne almaya başladılar. Doğal tarım yaygınlaştıkça, lezzet duyusu geri gelmeye başladı. Ot ve mantar toplama kursları yaygınlaştı. Artizanal ve geleneksel ürünler, şehir kaçkınlarının kırsalda eski yöntemleri canlandırma çabaları ile yeni bir ekonomi oluşturmaya başladı. Televizyon ve internet aracılığı ile yeme-içmeye merak artınca, birçok yemeğin aslında bekleyince daha da lezzetli olabildiği keşfedildi.

    Ama en önemlisi, eğitimli insanlar dünyanın her yerinde bir lokmanın sofraya gelene kadar geçirdiği yolculuğun farkına varmaya, bu kadar israf olmasaydı dünya nüfusunun tümünün pekala yeterli şekilde beslenebileceğini idrak etmeye başladılar.  İnternet’te bir arama yapın, dünyanın her köşesinde üniversite kantinlerinden restoranlara, süpermarket zincirlerine kadar her düzeyde artakalan yiyeceklerin ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ile ilgili birçok bağımsız girişim olduğunu göreceksiniz.

    Bizim ülkemizde ise durum vahim. Türkiye Ziraat Odaları Birliği tarımsal üretimimizin yüzde 8,5’unu daha tüketiciye ulaşmadan kaybettiğimizi hesaplamış. Bir günde israf ettiğimiz ekmek adedi 6 milyon imiş. Dünya nüfusu 9 milyara doğru giderken, çok yakın gelecekte çöpe attıklarımızı arayacak duruma geçmemek için artık evdeki israfı engellemek gerekiyor. Havuçları ezip minik havuçlar yapma vaktidir. Afiyetle…

    Papara

    • 1 adet bayat ekmek, iri küpler halinde kesilir.
    • 250 gram kıyma, 1 orta boy çentilmiş soğanla birlikte az miktarda tereyağında kavrulur.
    • Kıymanın üzerine bir su bardağı sıcak su eklenir ve ekmek küpleri ilave edilir.
    • Ocakta orta ateşte, ekmeklerin suyunu çekmesi sağlanır.
    • Suyu az gelirse bir kenarda beklettiğiniz sıcak sudan azar azar eklenir.
    • Ekmekler erimeden kalmalı, ama etin suyunu da iyice içmelidir.
    • Sarımsaklı yoğurt ve kızdırılmış kırmızı biberli tereyağ ile (mantı gibi) servis edilir.