Yazar: Petek Çırpılı

  • Ulusların kaderi gıda seçimine bağlı

    Hangi yemeği sevdiğimizden tutun, neyi nasıl pişirdiğimize kadar gastronomik tercihlerimiz kültürel, toplumsal, siyasi koşullarla şekilleniyor. Bazen de tersi… Karnımızı doyurmak için göze aldıklarımız tarihin akışını değiştirebiliyor. Her iki durumda da yemek, fiziksel bir ihtiyaçtan çok daha fazlası… Sınıfsal, etnik, ulusal ya da cinsiyetle ilgili eşitsizliklerin, çatışmaların, etkileşimlerin, tarihsel kopuşların, devamlılıkların laboratuvarı; toplumsal olanın hem aynası, hem de kurucusu.

    Günümüzde gıda ve gıdanın geleceği, uzun süredir damak tadıyla olduğu kadar sürdürülebilirlik, iklim krizi, adil tarım, obezite, GDO gibi kavramlar etrafında da konuşuluyor. Belki de ağzımızdan midemize gidenleri her geçen gün daha da kısıtlayıcı hâle gelen özel diyetlerle kontrol etmek, tüm felaket senaryoları karşısında bireylere bir iç rahatlığı sağlıyor.

    Pandemi de bu felaket senaryolarının son noktası. Yemeğimizi paylaştığımız küçük kabilelerimizden
    uzak kaldığımız, marketlerde boşalan rafların yarattığı stresi, evde pişmiş ekşi mayalı ekmeklerle,
    mayalanan yoğurtlar, kefirlerle dindirmeye çalıştığımız karantina günleri, içten içe yaklaşmakta
    olan karanlık bir geleceğe de hazırlık. Gıdanın geleceğinin her zamankinden daha çok risk altında
    olduğu bu günlerde, ateşin keşfinden hazır yemeklere dünyanın obur tarihi/oburluk tarihi…

    Bu hikayede aşk var; iktidar var; salgınlar ve savaşlar, açlık ve tokluk arasında gidip gelen in­sanlığın acı ve gözyaşıyla örülmüş hi­kayesi var. Yerinden edilenler, krallar, kraliçeler, kervanlar, gemiler ve aşı­lan milyonlarca kilometre var. Adı ko­nanlardan ziyade öyküleri hiç duyul­madık milyonlarca insanın da öyküsü bu aynı zamanda. Saray sofralarının dışında plantasyonlarda, minik tarla­larında, fabrikalarda sürekli çalışan, ölen, geride hiçbir şey bırakmadan doymak bilmeyen iştahımıza kurban olan milyonların da öyküsü bu…

    Yiyeceklerin dünya tarihi üzerin­deki etkilerini düşünürken kafamda ileri-geri çizgilerle dolu kocaman bir dünya haritası beliriyor. İnsanların gidiş-gelişleri, onlara eşlik eden bitki, hayvan ve mikropların, mantarların dünyayı dolaşan izleri…

    Şimdilerdeyse gastronomi yolcu­luklarımıza mutfak ile koltuk arasın­da çıkıyoruz. Pişirmekten sıkılınca da yemekleri ısmarlayıp ayağımıza ge­tirtiyoruz. “Az uğraş, çok yemek” ola­rak özetlenebilecek “Optimal Yiyecek Arama Teorisi”ne (Optimal Foraging Theory) göre daha optimalini duyan beri gelsin. Dünya üzerinde özellikle son yüzyılımız, yiyecek bulma konu­sunda atalarımızın binlerce yılda ya­şadıklarının tümünden daha fazla de­ğişim yaşattı bize. Bu da son noktası.

    Gastronomi felsefecisi Brillat-Sa­varin boşuna “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” de­memiş. Binlerce yıl kimin ne yiyebi­leceğini, önce içinde yaşadığı coğraf­ya, sonra da dinî inançlara arkasını dayayan egemen sınıfların koyduğu kurallar belirlemiş. Brillat-Savarin 1825’te ölmeden 2 ay önce yayımladı­ğı Lezzetin Fizyolojisi isimli kitabın­da “Ulusların kaderi yiyecek seçim­lerine bağlıdır” diyor bir de. Geçtik ulusları, dünyamızın kaderi yiyecek seçimlerimize bağlı… Ta en başından başlayalım o hâlde yeme-içme tari­himizi değiştiren kilometre taşlarını dizmeye.

    Petek Çırpılı

    NTV Tarih’in “İktidarın sofrası, sofranın iktidarı” başlıklı Mart 2010 kapağı, sayı 14.

    MÖ 1.500.000

    AV OLMAKTAN AVCILIĞA

    İnsan “çiğ”idi, ateşle pişti

    En eski atalarımızın beslenme tarzını saptamak oldukça zor bir iş. 5 milyon önce Doğu Afrika’nın iç kesimlerinde yaşamış en eski insansıların ne yediklerine ilişkin neredeyse hiç ipucu yok. 2 milyon yıl önce yaşayanların iskelet morfolojisi ve diş yapıları ise ufak ufak bazı çıkarsamalar yapmaya imkan sağlıyor. Örneğin ağaçlara tırmandıklarını, bugünün iri maymunlarına benzer şeyler yediklerini tahmin edebili­riz. Zaman zaman da bizim bugün yemeyi aklımızdan bile geçirmeyeceğimiz şeyler yediklerine ilişkin kanıtlar çık­mıştır. Örneğin Tanzanya’daki Onvudai Boğazı’nda bulunan kemiklerdeki bıçak izlerinin, etçil hayvan diş izlerinin üze­rinde olması 150-28 bin yıl önce yaşamış Neandertallere kadar düpedüz leş yiyici olduğumuzu; iri kedilerin büyük ölçüde yediği, pek taze sayılamayacak leşleri eşeleyerek beslen­diğimizi gösteriyor.

    Alet kullanılan homo habilis döneminde ise et tüketimi önemli ölçüde artmış. İnsansı beynin büyümesini de bu sa­yede sindirim yolunda daha az metabolizma enerjisi kullanma­mıza borçluyuz. Peki sindirimi daha da kolaylaştıran nedir? Pişirmek!

    İnsanın ateşi hükmü altına alışı, 1.5 milyon yıl önceye gidiyor.

    Isınmak ve yemek pişirmek amacıyla ateşin ilk kontrollü kullanılışı ile ilgili kanıtlar 1.5 milyon yıl önceye kadar gidiyor. Homo sapiens’in 100-12 bin yıl önce sahneye çıkmasıyla birlikteyse leş yeme alışkanlığı giderek azalıyor ve yerini avcı­lık ve toplayıcılık alıyor. İnsan artık av olmaktan çok avcı! Bu da nüfusun artmasıyla birlikte, damak tadının gelişmesine neden oluyor.

    Claude Lévi-Strauss, ateşin yiyeceği çiğ halinden pişmiş hale getirmesini insanlığın doğuşunun belirleyici işareti sayar. “Pişmiş”, “çiğ”in kültürel dönüşümünü de yansıtır. Ayrıca ateşin çevresinde toplanıp yemek paylaşılması; aile, grup, klanların oluşumunu ve aidiyet duygusunu destekleyerek sos­yal bağların güçlendirilmesine yolaçar.

    MÖ 12.000

    YERLEŞİK HAYATA GEÇİŞ

    Tarımı keşfettik, derdimize dert ekledik

    Yeryüzünde dolaşarak dünyanın sunduklarıyla yaşamak yerine “Artık gezin­meyelim, bir dikili ağacımız olsun” dediğimiz gün “ayvayı yemişiz”. Ayvayı yedik lafın gelişi tabii; ayvanın Babil’den çıkıp Afrodit’in meyvesi haline gelmesine daha çok var… Peki neden durduk durduk da uzun tarihimizin sadece 12 bin yıl öncesinde bir anda zahmetli çiftçilik işlerine giriştik? Birbirinden bağımsız şekilde önce Mezopotamya, sonra art arda Sudan, Çin, Nijerya, Peru, Meksika ve Güneydoğu Asya’da ekip biçmeye, hayvanları evcilleştirmeye başladık? “Eko­lojik koşullar, zihinsel olgunluk ve kültürel gelişim anlamında en elverişli duruma ancak o zaman ulaştık” diye cevap veriyor araştırmacılar.

    Buzul-ılıman-buzul döngüsü ile tanımlanan Mini Buzul Çağı 14 bin sene önce bitmiş, insan­lar rahat bir nefes alıp dene­yimlerini kuşaklar arasında ak­tarmaya başlamışlar. Toprağın buzu çözülmüş, hayvanlar ve bitki türleri bollaşmış. Böylece yerleşik tarıma geçmeye uygun koşullar sağlanmış.

    Ancak yakın zamana dek düşündüğümüz gibi, tarım nedeniyle yerleşik düzene geçmemiz insan evladını rahata kavuşturmamış. Daha kalabalık topluluklar halinde yaşamaya başlamamızdan bu yana, insan­lık tarihi, kıtlık, hastalık ve açlık tarihi de olmuş. Avcı-toplayıcı toplumlar günde birkaç saat doğanın kucağında çabalayıp karınlarını doyururken; toprağı işleyen insanlar, taşıydı, otuydu, kovalanacak kuşuydu derken kendilerini hem ektiklerinin yanıbaşına hem de doğanın merhametine “mahkum” etmiş. Birlikte sağ kalabilmek için çok daha eşitlikçi topluluklar halinde yaşayan, daha fazla boş vakti olan, yiyecek saklamayan, hayvan beslemeyen ve doğanın ertesi gün yiyeceğini verece­ğine inanan avcı-toplayıcı ise “mahkûm”u değil, aksine par­çası olmuş doğanın. Antropolog Marshall Sahlin, “Hangi toplum daha mutlu?” diye soruyor.

    Sahlin’in gözardı ettiği durum şu tabii: Yavaştan tarıma geçiş yaptığımız Neolitik Dö­nem’in başlarında nüfus o kadar azdı ki günlerce dolanıp insana rastgelmemek olasıydı. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ise her 12-15 sene, 1 milyar ekliyor aileye. Bir hesapla dünya nüfusu 10 milyon olaydı mutlu mesut, avcı-toplayıcı kalabilirdik deni­yor. Tabii öyle olmadı.

    MÖ 11.000-10.000

    GÖBEKLİTEPE SÜRPRİZİ

    Tanrılara ziyafet ve yüksek sanat

    Göbeklitepe’ye dek insan­ların yerleşik düzende tarımsal faaliyetlere girişme­sinin köylerin ve kentlerin kurulmasına neden olduğunu, bunu da tapınak ve sarayların izlediğini düşünüyorduk. Ne var ki 1986’da insanlık tarihinde ilk buğday ekiminin başladığı böl­gelerden birine, Verimli Hilal’e komşu Göbeklitepe’de Erken Neolitik Dönem’e tarihlenen buluntuların ortaya çıkarılması bu genel kabulün ciddi şekilde sorgulanmasına yolaçtı. Henüz yerleşik hayata geçmedikleri düşünülen avcı-toplayıcılar bir ritüel buluşma merkezi inşa etmişlerdi. Hem de ne merkez! Buradaki yüksek sanata ancak Ortaçağ döneminde erişilebi­lecek! Tapınaktaki dikilitaşlar ve hayvan kemikleri, kurban kesip onun etrafında ziyafetler verdiklerine de işaret ediyor.

    Göbeklitepe’deki dikilitaşlardan birinin üzerinde hayvan figürleri.

    Göbeklitepe ezberimizi boz­sa da büyük evrensel dinlerin ortaya çıkışı daha çok kentlerin gelişmesiyle ilişkiliydi. Tanrılara ziyafet ritüeli de yerleşik tarım toplumlarında ürün fazlasının yeniden dağıtımı için, bir çeşit vergilendirme bahanesi olarak işlev görüyordu. Halkın yönetici seçkinlerine ürün fazlalarıyla verdiği vergiler, seçkinlerin tanrılara kurban ve adaklarla yaptıkları “ödeme” ile denge­leniyor; topluluğun tüm üyeleri arasında paylaştırılarak bir nevi kozmik onama sağlanıyordu. Kurban, insanla tanrı arasında,“­bir düşünce ve duygu birliği”nin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

    MÖ 7400

    ÇATALHÖYÜK ÖRNEĞİ

    Eşitlikçi bir toplumun mönüsü

    İnsanlık tarihinin ilk önemli devrimi sayılan yerleşik tarıma yavaş yavaş geçiş yaptık. “Hangi toplum daha mutluy­du?” sorusunu yanıtlayabilmek için elimizin altında Çatalhöyük örneği var. 8 bin kişilik Çatal­höyük halkı, yaklaşık 2 bin yıl boyunca, yönetenleri, kolluk kuvvetleri ve dinsel örgütleri olmadan yaşamayı pekala becermiş. Mutlu toplum örneği gerekiyorsa buyrun burada…

    Bir Çatalhöyük evinde, yemek hazırlıklarına dair kanıtlar.

    Henüz işbölümüne dayanan sınıf ayrımları geliştirmemiş olduklarını; ancak “sahiplik” kavramının örneği olan kendi evlerinde, kendi yemeklerini pişirip, kendi depolarını doldu­rup yaşadıklarını görüyoruz. Çatalhöyük halkı epey sağlıklı da besleniyormuş. Koyun ve keçi eti tercih ediyor; domuz ve sığırı ise kutlamalarda ortak sofralarda birlikte tüketiyor­larmış. Bunun dışında tahıllar, kuru meyve, yabani fıstık, palamut, badem gibi kabuklu yemişler, kamış rizomları, bakliyat, kabuklu buğday, arpa ve çavdar yiyor; süt ürünleri hazırlıyorlarmış. Yumurta, balık ve yabani hayvan etleri daha az ve mevsimselmiş. Evlerin içinde odak noktası olan fırının yakınlarında kurutma, kızartma, tütsüleme, dövme, öğütme, süzme, tuzlama, mayalama, turşulama, kesme ve doğrama gibi birçok yemek aktivitesine dair kanıtlar bulunmuş. Yaşam stilleri değişse de 1000 yıl bo­yunca yemek alışkanlıklarında pek değişiklik olmamış. Giderek tahıl tüketimi artmış.

    Çatalhöyük’e şehir denebilir mi? Kamusal binalar, tapınak­lar gibi toplumsal işbölümüne ilişkin kanıtlar bulunamamış. Kazı başkanı Ian Hodder’a göre son derece büyük bir nüfusu barındırır hale gelmesine karşın Çatalhöyük “eşitlikçi bir köy” niteliğini yitirmemiş. Üretimin planlandığı, dağıtımın denetlen­diği, tarım dışı uzmanlaşmanın belirmeye başladığı, farklı insan topluluklarını ve alt kültürleri bağdaştıran bir yerleşme. Kent­lere geçişten sonrası ise çorap söküğü gibi gelmiş; şehirler devletlere yol vermiş…

    MÖ 756-146

    ANTİK YUNAN MUTFAĞI

    Tanrılar sofrasından kovulan insan

    Yunan mitolojisine göre, ilk insanlar tanrılarıyla birlikte cennette yemek yiyorlardı. Prometheus tanrılardan ateşi çalıp Zeus’un öfkesini üzerine çektiğinden beri bu “altın çağ” sona ermişti. Artık karınlarını doyurmak için çalışmaktan başka çareleri kalmamıştı! Bundan böyle hayvan yetiştire­cek, toprağı işleyecek, üreyecek ve öleceklerdi. İlahi dünyayla insanların dünyası arasındaki sınır çizilmişti.

    Yunan Tanrısı Silenus şarap kadehiyle.

    Tanrıların ülkesinde yaşar­ken kurban geleneği yoktu. Yer­yüzündeyse bereketli hasatlar için tapınaklar inşa etmeleri, tan­rılara kanlı veya kansız kurbanlar sunmaları gerekiyordu. Ayrıca askerî seferler, barış antlaşma­ları, yeni bir göreve başlama gibi olaylar da kurban kesilmesinin ardından verilen bir ziyafetle mühürlenirdi. Tapınak rahipleri kurbanlık hayvanın başına su ve tahıl taneleri serper, hayvanın insiyaki olarak başını sallaması kurban edilmeyi “onayladığı­nın” göstergesi sayılırdı. Dualar okunur; kadınlar hayatta kalmak için başka canlıları öldürme zorunluluğundan toplumun duyduğu psikolojik tedirginliği feryatlarıyla gösterirdi. Ardından kurbanın en değerli parçaları sunak ateşine atılır; geri kalan parçalar ise “ayrıcalıklı parça­lar”ın mevkilerine göre tapınak rahiplerine, askerlere, site-dev­let yöneticilerine dağıtılmasının ardından her yurttaş arasında eşit olarak paylaştırılırdı. Bu paya verilen moira isminin, aynı zamanda “kader” anlamına gelmesi, herkesin hiyerarşik top­lumda bulunduğu mevkiyi doğal karşıladığının da göstergesi…

    Antik Çağ’ın ahlak hocaları­na göre insanın varlığını sürdür­mesi için yemek gerekliydi; ama iştah tehlikeliydi; kişiye düşen adil paydan fazlasını isteme yönünde bireysel ihtiraslar do­ğururdu. Hıristiyanlıkla birlikte artan “çileci perhiz kültürü” böy­le ortaya çıktı. Uygar insanların onlarsız yaşayamayacağı 3 şey vardı: Demeter’in armağanı tahıl, Athena’nın öğrettiği zeytinyağı ve Dionysos’un hediyesi şarap. O da yalnız üç kadeh: Biri sağlık, ikincisi aşk, üçüncüsü uyku için…

    MÖ 753-MS 476

    ANTİK ROMA DÖNEMİ

    Sofrada bolluk-şatafat, sade hayatı özletti

    Klasik dünyada damak tadı, Homeros döneminin tören­sel ama sade et kızartmalarından Emperyal Roma’nın karmaşık estetiğine doğru bir dönüşüm geçirdi. Ticaretin öneminin artmasıyla ithal lüks mallarla tanışan Romalılar, bu dönemde Mısır, Sicilya, hatta İngiltere gibi uzak diyarlardan gelen tahıllarla tanıştı; yemekler Uzakdoğu’dan gelen karabiber, zencefil ve tarçınla, İspanya’dan gelen turşularla, Libya’dan gelen nar ve İngiltere’den gelen istiridy­eyle çeşnilendirilmeye başlandı. Yunan mutfağı ve fethettiği yer­lerden etkilenen Roma mutfağı, ağır sosları, yemeklere şarap katılması, ana yemeğin tadını bastıran baharat kullanımı, lüks ve egzotik malzemelerle düzen­lenen şatafatlı şölen sofralarıyla Avrupa ve Akdeniz mutfağının da temelini oluşturdu. Kanatlı at görünümü verilmiş tavşanlar, içi canlı kuşlarla doldurulmuş bütün hayvan çevirmeleri gibi şaşırtıcı sofra şovları, Ortaçağ İtalyası ve Fransası’nda olduğu gibi Bizans döneminde ve ardından Osmanlı ziyafetlerinde de kullanılan numaralar oldu.

    Roberto Bompiani’nin “Bir Roma Şöleni” tablosu (19. yy)

    Fakat bazıları tarafından yenilik bazıları tarafındansa yoz aşırılık olarak görülen bu gelişmeler karşısında geçmişe bakıp kadınların tahılı öğüterek hazırladığı lapanın beslenmeye yettiği “sade hayat”ı özlemle yad edenler de vardı. Sofradaki şatafatı tiksindirici erotik çağrı­şımlarla birleştirerek aşırılıkları eleştirme furyası Cicero’dan Petronius’a uzanan geniş bir yergi edebiyatı koleksiyonuna ilham vermişti. Pagan Roma İmparatorluğu’nu günahın en derin çukurlarına düşmüş yoldan çıkmış bir halk olarak göstermeye meraklı ilk Hıristi­yan yazarlar da bu söylemi bir siyasal propaganda aracı haline getirip yemek ve cinsel yaşamda perhizi tavsiye eden öğretileri öne çıkarmışlardı. Bunda Roma sonrası ilk yüzyılların yoksullaş­mayla, ticaret ve üretimde genel bir düşüşle anılmasının da etkisi olmuş, haliyle dikkatleri giderek bedensel hazlardan ruha ve öbür dünyaya çevrilmiş olabilir.

    10.-15. YÜZYIL

    ORTAÇAĞ AVRUPASI

    Baharat çılgınlığı ve küreselleşmenin ilk adımı

    Baharat, önce tıp alanında ve dinsel ritüellerde kullanı­lıyordu. Daha sonra yemekleri lezzetlendirmekten parfüm yapımına, tütsülerden mumya­lamaya çok çeşitli alanın ham­maddesi oldu. Neolitik Çağ’dan beri devam eden baharat ticare­ti, böylece giderek hız kazandı. Baharat aşkı da, küreselleşme­nin ilk itici güçlerinden oldu.

    Karabiber ağacı ve hazırlanması (Bibliotheque Nationale, Paris).

    Yemeklerde kullanılan baharat o günün tıp anlayışına göre, yiyeceklerin özelliklerini bedenin ihtiyacına uygun kılmak için kullanılıyordu. Hindistan kökenli Ayurvedik beslenme anlayışı Antik Yunan’a, oradan Roma’ya ve Avrupa’ya geçmiş, hatta Osmanlı topraklarında da “anâsır-ı erbaa” anlayışı çerçevesinde uygulanmıştı. Ortaçağ mutfağı canlı renkle­re ve karışık lezzetlere önem veriyordu. Uğraştıran yiyecek sunumları, güzel renkler, değişik aromalar, sağlık kaynağı olarak görülen baharat çeşitlerinin aynı zamanda statü sembolü olarak da soylu mutfaklarında değer­lenmesini sağladı. Baharatın kökenine dair bilgiler, mitolojik öykülerle o denli içiçe geçmişti ki dönemin haritaları Hindistan’ı İncil’deki Cennet Bahçele­ri’ne yakın bir yere yerleştirir olmuştu. Bütün bu gizemli hava, baharat fiyatlarını uçurmuştu.

    14-16. yüzyıllar arasında yaşanan bu “delirme”nin en önemli örneklerinden biri kara­biberdi. Dolaşımda madenî para sıkıntısı olunca, paranın yerini karabiber almıştı. Doğu Avrupalı tüccarlar 5 kilo karabiber kar­şılığında Londra tüccarları ile iş yapma hakkını satın almışlardı. Gotların kralı Alaric’in 408’de Roma kuşatmasını kaldırmak için istedikleri arasında 1.5 ton karabiber olduğu düşünülürse, aradan geçen 1000 yıl içinde karabiberin değer artışını varın siz düşünün.

    15. YÜZYIL

    ‘KEŞİFLER ÇAĞI’

    Yeni topraklar, yeni tatlar

    Barut, pusula, matbaa… Bu üç icat, “yeni dünyalar”nın istilasından din savaşlarına Avrupa tarihinin kilit olaylarına zemin hazırladı; ama bununla kalmayıp yemek kültürünü de dönüştürdü. Matbaa, ye­mek kitaplarının, beslenme kılavuzlarının yaygın dolaşı­ma girmesine olanak verdi. Pusulayla kolaylaşan denizaşırı yolculuklarsa barutla takviye edilerek Avrupalıları pek çok yeni gıda ve mutfak geleneğiyle tanıştırdı; bu imparatorlukları kuran ulus-devletlerin özgün “ulusal” mutfaklar çerçevesin­de, bir ulusal kimlik etrafında toplanmasına kapı açtı.

    Colombus Yeni Dünya’da José Garnelo, 1892.

    Bugün sofralarımızda bulu­nan standart ürünlerin birçoğu erken modern çağdaki keşif yolculuklarına dek bilinmiyordu. Kabak, fasulye, acıbiber, ayçi­çeği, vanilya, yerfıstığı, kakao, hindi ve tütün yeni dünyanın es­kisine armağanlarıydı. Patates, domates ve mısır da Avrupa’ya 16. yüzyılda girdi; ama hemen sofraya buyur edilmedi. Bazıları­na uzunca bir süre egzotik çiçek ya da “hayvan yemi” muamelesi yapıldı. Örneğin domatesin mut­faklarda yaygın şekilde kabul görmesi için 300 yıl geçmesi gerekmişti.

    Yeni topraklara doğru başlayan akının yerli halklar ve Afrika nüfusu açısından korkunç sonuçları oldu. Avrupalıların Meksika’ya gelişinden 10 yıl sonra yerli nüfusunda 10 milyonluk bir azalma meydana geldi. Karaya ilk çıktığı Bahama­lar’da Columbus’u hediyelerle karşılayan, günlüğüne “Bunlar dünyanın en iyi insanları olsa ge­rek” diye not düşmesine neden olan yerlilerden hayatta kalan, daha doğrusu hayatta bırakılan olmamıştı. Salgın hastalıklar en önemli nedeniydi ölümle­rin; ama gemilerle getirilen ve “Döndüğümüzde avlarız, hazır yiyecek olur” diyerek doğaya salınan büyük ve küçükbaş hayvanlar ve gemilerle gelen farelerin yerli halka ait ekili olan ne varsa tüketip narin dengeyi fena halde bozmaları da etkili olmuştu. Hastalıklarla ölmeyen yerliler de ölümüne çalıştırıl­mak üzere tarlalara, maden­lere sürüldüler; 100 yıl içinde yerli nüfusun yüzde 90’ı hayatını kaybetti.

    16. YÜZYIL

    ‘ALTIN YUMRU’ AVRUPA’DA

    İmparatorluklar yaratan patates

    İspanyol fatihlerin Peru’da 1532’de keşfettiği patates, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İspanya, İtalya, Britanya ve Orta Avrupa’da yenmeye başlandıysa da bu tüketim sınırlı miktardaydı. Temel bir besin maddesi haline gelmesiyse 18. yüzyılda Batı Avrupa’nın artan nüfusunun karnını çok ucuza doyurmasını sağlayan kalori po­tansiyelinin sonucuydu. Tarihçi William H. McNeill, patatesin imparatorluklar yarattığını söyler ve 1750-1950 arasında birkaç Avrupa devletinin tüm dünyaya hükmeden emperyalist güçler haline gelmesini nüfus patlamasına yolaçan patatese bağlar. Yani, Batı’nın yükselişi­nin en önemli nedeni beslenmek için tahıllara bel bağlamış nü­fusların bir anda kalori açısından buğdayın üç misli ve çok daha verimli bir ürünle tanışmış olmalarıydı.

    İspanyol fatih, Peru’da patatesle tanışıyor. İsveç’te yayımlanan Allers Familj- Journal’ın 1917’deki bir kapağı.

    Fransa’da patates, askerî eczacı Parmentier’nin Yedi Yıl Savaşları’nda tutsak düştüğü Almanya’dan memleketine dönmesiyle tanındı. Almanlar ona “kartoffel”diyor; domuzla­rına yediriyorlardı. Parmentier, Fransa’da patatesin yaygın ekimi için çalışmaya başladı; 16. Louis ve Marie Antoinette’e patatesi sevdirmeyi başardı da; ama yemek için değil, pembe çiçeklerini şapkalarına takmak için… Kimbilir, belki daha önce yayılmış olsa Marie Antoinette, “Ekmek yerine patates yesinler” diyecekti. Fransız Devrimi’ni iz­leyen Napoléon savaşlarında ise Avrupa’yı dolaşıp duran ordular patates ekimini yaygınlaştırdı. Sürekli hareket halindeki tabur­lar, tahıl tarlalarını mahvetmiş; yeraltındaki patates ise hiçbir şeyden etkilenmeden hayatına devam etmişti.

    Patates ile mısırın gelişinden önce Avrupa halkı, bugünün Kamerun ve Bangladeş’inin yaşam standardında hayatını sürdürüyordu. Avrupa köylüleri Afrika’daki avcı-toplayıcı top­lumlardan çok daha az yiyeceğe ulaşabiliyorlardı. Patates ve mısırın tarıma katılması ve gübre olarak da guanonun keşfi sayesinde yaşam standardı ve nüfus hızla yükseldi.

    1845-1852

    PATATES KITLIĞI

    İrlanda’yı boşaltan açlık yılları

    Avrupa’ya guano ile gelen verim artışı, yolcu gemile­riyle Amerika üzerinden gelen bir mikroorganizma tarafından sekteye uğratıldı. Tek patates türüne dayalı tarım yapan İrlanda’nın açlık yıllarının çilesini duymayan yoktur. Bu patates hastalığı her yeri vurdu ama, en çok kişi başına günde 10 patates yiyerek beslenen, yiyecek başka şeyi de olmayan yoksul İrlanda çiftçilerini açlığa mahkum etti. “Patates yanıklığı” 1845 Eylül’ünde ilk kez kayda geçti. 1852’ye dek sürdü. Bu sürede 1 milyondan fazla İrlandalı açlık ve ona bağlı hastalıklardan dolayı öldü. 10 yıl içinde 2 milyon İrlandalı, çoğu ABD’ye gitmek üzere ülkelerini geride bıraktı. Gidenlerin çoğu fiziksel güçleriyle çalışarak yeni bir hayat kurabilecek erkeklerdi ama, içlerinde kadınlar da vardı. Çalışıp para kazanarak ailelerinin yanlarına gelmesini sağlayabilenler oldu. İrlanda boşaldı. Evlilik yaşı yükseldi, 4 kişiden 1’i geçinemeyeceğini bildiği için hiç evlenmedi. Yetim ve terkedilmiş çocuk­ların sayısı çok yüksekti; zira birçok kadının fuhuştan başka yapabileceği iş kalmamıştı.

    Patates yanığının depolarına bulaştığını gören İrlandalı bir aile, Daniel Macdonald, 1847.

    16. YÜZYIL

    SANAYİ DEVRİMİ VE ŞEKERKAMIŞI

    Şekerin bedeli, köle emeği

    Patates gibi geniş çaplı tarımı­na girişilip dünya düzenini temelinden sarsan bir ürün daha var: Şeker! Şekerkamışının, Yeni Gine’den MÖ 8000 dolayların­da Filipinler ve Hindistan’a, bir ihtimal de Endonezya’ya taşındığı düşünülüyor. Bizans İmparatoru Herakleios’un Pers Kralı 2. Hüsrev’in Bağdat yakın­larındaki sarayını ele geçirdiği 627’de yazdığı raporda ondan “Hindistan’a özgü bir lüks” diye bahsediliyor.

    Arapların Batı’ya doğru ya­yılmaları, şekerkamışını ve şeker yapma zanaatını kısa sürede Sicilya’ya, Kıbrıs’a, Malta’ya, ardından Rodos ve Mağrib’in büyük bölümüne ve İspan­ya’ya getirdi. Ortaçağ Avrupa mutfağına, Bağdat’ın zengin, incelikli damak tadıyla birlikte, şekeri unla karıştırıp yapılan tatlılar, reçeller, şekerlemeler de damgasını vurdu. Ancak şeker, 12-13. yüzyıllarda aşırı baharat ve tatlılarla lezzet kazanan Avrupa’nın soylu sofralarına hâlen Doğu’dan gelmekteydi ve pahalı bir “baharat”tı. Buradaki üretim, ancak Yenidünya’daki sömürgelerde yapılan üretimin başat hale gelmesiyle, 16. yüzyı­lın ikinci yarısında sona erdi.

    “Ekmek ve Bisküvili Natürmort”, Georg Flegel, 1637.

    1540’ta Brezilya’nın Santa Katarina Adası’nda 800, kuzey­deki Demarara ve Surinam’da 2.000 şeker değirmeni vardı. Şeker üretimi o denli önemliydi ki plantasyon sahipleri kendi yiyeceklerini yetiştirmek üzere 1 metre toprak bile ayırmıyor, Avrupa’dan yiyecek ithal edi­yorlardı. İspanya, ilk demiryolu­nu kendi ülkesinde değil şeker kamışı plantasyonlarının yoğun olduğu Küba’da kurmuştu.

    Şeker birçok yönden hem Afrika’nın hem de Avrupa’nın kaderini ağır şekilde etkile­miştir. Üretimi çok emekyo­ğun bir süreçti. Ağır kamışlar taşınamıyor, yerinde sıkım için her plantasyon kendi tesisini kurmak zorunda kalıyordu. Binlerce şeker değirmeninin kurulması için metal işçiliği açı­sıdan Avrupa’nın esaslı desteği gerekiyordu ve bu gereksinim de bir sanayi hamlesi getirdi. Sanayi Devrimi’yle sonuçlanacak yolun ilk adımlarıydı bunlar.

    Yerli halkın büyük bölümü hastalıklarla yokolduğu ve çalışmak istemediği için bu zorlu iş için Afrika’dan köleler ve Avrupa’dan anlaşmalı işçiler getiriliyordu. 1630 ile 1765’teki Amerika Devrimi’ne dek Ameri­kan kolonilerine gelen Avrupalı göçmenlerin yarısından fazlası anlaşmalı işçilerdi. Anlaşmalı işçi, yol parası karşılığında borçlandırılan ve 4-6 yıl çalışıp özgür kalacak işçi demekti. Yeni ve zengin topraklarda şansını denemek isteyen çoğu 25 yaş altı genç insanların dörtte biri bu süreyi dolduramadan çeşitli hastalıklardan ölüp gidiyordu.

    Afrika’dan gelen kölelerin sarıhumma ve sıtmaya karşı daha güçlü bağışıklıkları vardı. Afrika içi çekişmelerle köle temini açısından desteklenen insan tüccarları kârlı bir iş alanı bulmuşlardı. Bu nedenle 1650-1900 arasında 10.2 milyon Afrikalı, köle olarak Amerika kıtasına ayak bastı. Toplanan kölelerin bir bölümü daha Afrika’dan ayrılamadan kıyı şehirlerinde kurulan toplama kamplarında; bir kısmı 2.5 ay sü­ren yolculuk sırasında hınca hınç dolu gemilerde; diğerleri satış öncesi “alıştırma kamplarında” ve daha sonra da plantasyonlar­da hayatını kaybetti.

    17. YÜZYIL

    DAMITMA TEKNİĞİ

    ‘Şeytan öldüren’ romun kara tarihi

    Şekerin en az kendisi kadar zehirli bir yan ürünü daha vardı. Arapların Cordoba’yı uygarlığın merkezi yaptıkları yıl­larda, astronomi, matematik, tıp ve felsefenin yanısıra dünyaya bir armağanları daha olmuştu: Damıtma tekniği. Bu teknikle bir dizi yeni içki üretilmişti.

    Damıtılmış içkilerin yaygın şekilde zuhur edişi yeni deniz rotalarının keşfiyle aynı zaman dilimine rastgelir. Bu dönemde Afrikalı köle tacirleri arasında sert içkilere sahip olmak bir saygınlık unsuru haline gelmişti. Yerel dilde buna “dashee” ya da “bizy” deniyor; köle satışı için pazarlığa başlarken satıcıya hediye olarak sunulması gere­kiyordu. Derken 1647’de İngiliz denizci Richard Ligon, Karayip­ler’deki Barbados’a ayak bastı. 1627’lerde ilk İngiliz yerleşimci­ler bu adada ne yetiştirmeyi de­neseler olmamıştı. Ligon şeker kamışı ekti. Şekerin işlenmesi sırasında ortaya çıkan yan ürünü melastan kuvvetli bir içecek ya­pılması da ilk defa Barbados’ta oldu. Ligon ortaya çıkan içeceğe “şeytan-öldüren” lakabını uygun gördü. Tadı pek güzel değildi; çok sertti; çok ucuzdu; şeker üretim miktarını etkile­miyor ve yolda bozulmuyordu. İşte Rumbullion, nam-ı diğer rom böyle doğdu. Kısa sürede Karayipler’den ötelere yayıldı. Yeni gelen kölelere, çalışma koşullarına alıştırma sürecinin başında rom veriliyordu. Zayıflar ayıklanıyor; dikbaşlılar boyun eğiyordu. Düzenli rom içmeye alıştırılan köleler hem zorluklara dayanabiliyor hem de kötü ka­derlerinin acısını unutmak için içiyorlardı. Rom toplumsal kont­rolün etkili bir aracı oluvermişti. Fare yakalayan ya da pis işleri yapanlara fazladan rom verili­yordu. Kendini iyi hissetmeyen kölelere bir fincan rom verilince ilaç yerine geçiyordu. Romun çoğu zaman para yerine kullanıl­dığını da görüyorduk. Şeker üretmek için köle alınıyor; şeker üretiminin artıklarından daha çok köle satın alınacak rom imal ediliyor ve bu vahşi döngü böyle devam ediyordu.

    15. YÜZYIL

    OSMANLI MUTFAĞI

    Karmaşık bir sentez geleneği

    Çokuluslu, çokdinli Osmanlı Devleti’nin yemek kültürü Orta Asya, İran, Arap, Selçuk, Bizans mutfaklarından ve yerel Anadolu yemek geleneklerin­den oluşan bir temel üzerine kurulmuş; 15. yüzyıldan itibaren güçlü bir özgün kimlik ka­zanmaya başlamıştı. Öyle ki imparatorluğun kendisi tarihe karıştıktan çok sonra bile “Os­manlı mutfak imparatorluğu” mirası yaşamaya devam etmişti. Mısır’dan Macaristan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyayı hem besleyen hem de fethedilen yeni toprakların ürünleriyle beslenen imparatorluk; dolması, böreği, baklavası, tel kadayıfı, pirinci, bulguru, karpuzu ve kayısısıy­la 16. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa mutfağını da etkilemeye başlamıştı. Osmanlı toprakların­da yanyana yaşayan Müslüman­larla gayrimüslimler ortak bir mutfak kültürü oluşturmuşlardı. Örneğin Müslümanlar aşure, Hıristiyanlar koliva, Ermeniler anuş abur dese de buğdaydan yapılma tatlılar yiyor; çoku­luslu imparatorluğun içindeki “ulusal” mutfakların izleri bazen isimlerinde yaşamaya devam ediyordu (Çerkes tavuğu, Ar­navut ciğeri, Tatar böreği gibi). Çoğunlukla bir Osmanlı yemeği­nin kökeninin Türk mü, Kürt mü, Ermeni mi, Rum mu olduğunu tespit etmek imkansızdı.

    İmparatorluk mutfağının kal­bi, merkez İstanbul’da atıyordu. 15. yüzyılda saray mutfağında bir özelleşme başlamış; aşçılar­dan başka ekmekçiler, helvacı­lar, şerbetçiler ortaya çıkmıştı. Ardından 16. yüzyılda hamur­cu, fodulacı, simitçi, çorbacı, yahnici, kebapçı, kıymacı, köfte kebapçısı, dolmacı, turşucu, yo­ğurtçu, baklavacı, tatlıcı diye bu liste uzayıp gitti. Bu özelleşme, çarşıya da yansıdı. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek dinamizmini koruyan, sonra Batılılaşmanın etkisiyle duraklama dönemine giren Osmanlı mutfağı; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde peşpeşe yaşanan siyasi kriz ve savaşlar sonucunda, zenginlerin fakirleş­mesi ve saray düzeninin altüst olmasından payına düşeni aldı.

    (Priscilla Mary Işın – Yemeğin Kültürel Tarihi’nden)

    Şehzadenin sünnet töreni (Levnî, Surname-i Vehbi).

    17. YÜZYIL

    BİZANS’TAN OSMANLILARA

    İstanbul’un eşsiz sokak lezzetlerinin tarihi

    Günümüz İstanbul’unda nasıl kimi sokaklar döner kebapçı, köfteci, midyeci, kokoreççiden geçilmiyorsa; eski dönemlerde, hatta önceki Bi­zans çağında da durum pek farklı değildi: Saraylarda, görkemli konaklarda oturanların dışında İstanbul’da halkın büyük çoğunluğu yemek ihtiyaçlarını dışarıdan sağlardı. Fatih, Bayezid ya da Eminönü gibi kentin işlek meydanlarında sabahın erken saatlerinde toplanan, ailesiz göçmenler; bekâr odalarında geceleyen işçiler ya da işsizler; garibanlar, başka bir deyişle, sokakta ucu ucuna yaşayanlar içindi gezgin ya da sabit yeme­kçiler. Derme çatma ahşap evle­rde oturan insanların çoğunun evinde mutfak bile bulunmazdı o dönemde. Geçmişinde nice yangın felaketleri yaşamış kent halkının ahşap evlerinin içinde yanan bir ateşi pek de güvenli görmemesi anlaşılır bir durum…

    Meydanlarda ya da ara sokaklarda bulunan aşçı dük­kanlarının, seyyar yemekçilerin oraya buraya attıkları sandalye ve taburelerinin çevrelediği mütevazı sofralarında çorba, pilav, nohutlu pilav, şişkebap, tava balık, börek, muhallebi ve helvanın dışında çok şey bulun­mazdı. Ancak fiyatlar da ucuzdu. Zaten çoğu insan için önemli olan yemek yemek değil “açlık gidermek”ti.

    1855’ten bir seyyar dönerci.

    İstanbul’un 1630 tarihli “Esnaf ve Zanaatkar Nizamna­mesi”nde, dönemin aşçıla­rının neler pişirip sattıklarını izleyebiliriz: Yahni, suda pişmiş köfte, şiş kebabı, tavuk büryani, kuzu kızartma, tandır kebabı. Esnaf narh defterlerinde tavan fiyatları belirlenmiş olan bu ye­meklerin, şimdiki gibi porsiyonla satılmadıklarını da ekleyelim: Et pilav ve çorba okka ve dirhem hesabı tartıyla, şiş kebabı uzunluk ölçüsüyle, dolmalar ise sayıyla verilirdi.

    Osman Nuri Ergin’in yüzyıl­lar boyunca İstanbul’un belediye yönetimine yön vermiş hukuki belgeleri bir araya getirdiği Me­celle-i Umûr-ı Belediye başlıklı ünlü eserinde, örneğin, Sultan 4. Mehmet döneminde, 1680’de çıkarılan bir kanunnâmede yer alan “Narh Defteri”, yemek fiyatlarının dışında aşçıların hangi kurallara uymak zorunda olduklarını da sıralıyordu:

    “Aşçıların pişirdikleri yemek­ler çiğ olmaya ve tuzlu olmaya ve kâseleri pâk ve kazanları kalaylı ve çanakları yeni ve sırçalı ve fotaları (önlükleri) temiz ola. Kuzu büryanı evvel suya ıslatıb pişirirlermiş, men oluna. Evvel yahni edüp sonra büryan etmek­ten de. Ve büryanun yüzüne aşı boyası sürmekten de men edeler. İşkembeciler, işkembeyi pâk edip pâk su ile mahrâ (maharetle) pişireler. Sarımsağı ve sirkesi yerinde olup kâseleri pâk ola. Börekçiler koyun eti iki yüz elli dirhem olacak şürdeli börek iki yüz dirhem ola. Koyun etinden gayri et halt olunmaya (karıştı­rılmaya). Ve soğanı çok ve eti az ve ekserî yeri boş olmaya. Lokma işleyenlerin hamuru çiğ olmaya. Balı akideli ola…”

    Dönemin en önemli tanıkla­rından Evliya Çelebi’nin (1611- 1682) ünlü Seyahatnâme’sinde kentte işkembeci esnafının 300 dükkân ve 800 çalışanı ile hizmet verdiğini görürüz. Çelebi, “Bunların dükkânlarında vakt-i seher olunca niçe yüz fukarâ ve mahmûr evkâr yârânlar cem’o­lup…” derken, işkembecilerin gün doğarken hem yoksulları hem de uykulu alemcileri buluş­turduklarına değinir.

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden

    19. YÜZYIL

    SURİÇİ’NDEN PERA’YA

    Tek bir kent, iki ayrı yemek kültürü

    Bizans-Osmanlı gelenekle­riyle harmanlanmış eski kentin surları içinde oturan Müslüman, Rum, Ermeni ve Musevi aileler genelde sakin ve huzurlu geleneksel yaşamlarını sürdürürken; karşı kıyıdaki Pera, 19. yüzyılda önemli toplumsal-kültürel dönüşüm­lere uğradı. Özellikle, 1839 ve 1856 Tanzimat Fermanları’nın ardından İstanbul’da Batılaş­ma eğilimi hızlanırken; Pera ya da günümüzün Beyoğlu’su bir yiyecek ve içecek devri­mine sahne oldu. Bu bölgede yoğunlaşan ve zaten özünde Batılı olan “tatlı su Frenkleri” (Katolik) Levantenler, yabancı sefaretlerin mensuplarının ya­nısıra; Avrupalılaşma sevdasına düşmüş varlıklı Rum, Ermeni ve Yahudi Osmanlılara hizmet sunan “alafranga” lokanta ve restoran, şaraphane ve biraha­neler, café chantant’lar (müzikli kafeler) birbiri ardından açılma­ya başladı. Elbette, Batılaşma­dan çekinmeyen hatta yakınlık duyan, eğitim ve gelir düzeyi göreceli yüksek Müslüman Türkler de diledikçe Pera’ya gelir, buralarda yer ve içerlerdi. Ancak, yanlarında nişanlıları, eşleri, çocukları olmadan… Kısacası, tek bir kent, ama iki farklı kültür sözkonusuydu.

    Pera’daki Avusturya pastanesi “Janni”.

    Galata’yı Beyoğlu’ndan ayıran tarihî surlar Tanzimat sonrası yıkılırken, “Café Riche”, “Tortini”, “Valaury”, Osman­lı toplumunun önde gelen yazarları Şinasi Bey ve Namık Kemal’in de pek sevdikleri “Café Flamme” gibi Batı tarzı mekânlar, dönemin en ünlü uğ­rak yerleri arasındaydı. Gümrük komisyoncuları, armatörler ve bankerlerin yoğun yaşadıkları Galata’da, ithalatçı ve ihra­catçı tüccarların ise Sirkeci’de toplaştıkları günlerde, Cadde-i Kebir bambaşka bir âlemdi. Günümüzün İstiklâl Caddesi ve yakınlarını kapsayan ve ağırlıkla Levantenlerin, yabancıların ve varlıklı gayrimüslim Osmanlıla­rın oturdukları 1900’lerin başı Beyoğlu’sunda; yiyecek-içecek sektörü de doğal olarak Avrupalı kökenli kişiler ile Osmanlı Rum, Ermeni ve Musevilerin ellerin­deydi.

    Balkan ve 1. Dünya Savaşla­rıyla birlikte Osmanlı İmparator­luğu’nun felaket çanları çalındı. Saray ve konaklardaki eski ih­tişam yitip giderken, işsiz kalan aşçıların kentin çeşitli semtle­rinde açtıkları esnaf lokantaları, İstanbul halkına genelde dar gelirlilerin müdavimi oldukları aşevlerine oranla daha kaliteli ve çeşitli seçenekler sunacaktı. Gene de, 1920’de artık yıkılıp giden imparatorluğun başkenti İstanbul’da 157 lokanta ve 457 birahanenin büyük çoğunluğu­nun sahipleri gayrimüslimler, özellikle Rumlardı. Müslüman­ların işlettiği lokanta sayısı 35, birahane ise sadece 4’tü…

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)

    20. YÜZYIL BAŞI

    BEYAZ RUSLAR İSTANBUL’DA

    Beyoğlu’na yepyeni bir lezzet ve cazibe

    Beyoğlu’nun yemek kültürü, 1. Dünya Savaşı’nın ardın­dan bu kez de göçmen Rusların etkisi altına girdi. 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından İstan­bul’a sığınan 10 binlerce Rus göçmen gerçekten de Beyoğ­lu’na değişik bir soluk getirdi. Çarlık ordusunun eski subayları ve aileleri, önce Beyoğlu’nun arka sokaklarında gelip geçene “ponçik” dedikleri reçelli değişik bir Rus poğaçasından sa­tarak yaşamaya çalıştılar. Halen İstanbul’da sayıları çok azalan pastahanelerde yapılan ponçik, işte o günlerden kalmadır.

    Rus Lokantası Turkuaz’ın lokanta salonu.

    1918-20 arasında “Beyaz Ruslar” İstanbullularla öylesine çabuk kaynaşmışlardı ki, çok geçmeden, birbirinden genç, güzel, üstelik soylu ailelerden gelen Rus hanımların ve genç kızların patronluk ve garsonluk yaptıkları; Rus yemeklerinin yanısıra müzik ve eğlencenin de ihmal edilmediği mekanlar açıldı. Galatasaray’da “Turku­az”, “Petrograd Pastahanesi”; Tünel’de “Büyük Moskova Kulübü”; Tepebaşı’nda “Kievski Ugolog” dışında “Novotni Bira Bahçesi” gibi yerlerdeki kontlar, kontesler, baronlar, baronesler, öteden beri kozmopolit olan kentin kültür hazinesini daha da zenginleştirdi. Özenle donatıl­mış sofralarda “Borç çorbası” içilir, havyarla birlikte krema ve “blini” denilen bir tür pide, Kiev usulü “piliç kievski”, “Karski şaşlık” (Kars usulu şiş kebap), “boeuf strogonoff” (ince kıyım soslu et kavurması) ya da “piroşki” ( bir tür kapalı kıymalı börek) yenirken, vodka küçük kadehlerle içilir, sürahileri buz üzerinde serin tutulurdu.

    1930’larda Rejans.

    Bu göçmenlerin büyük bir bölümü, 1930’ların başında Avrupa ülkelerinin ve daha çok da Fransa’nın yolunu tutacaktı. İstanbul’un onlar için ne ifade ettiğine gelince: “Karadeniz limanlarından yararlanarak çatışma bölgelerinden uzaklaşıp batıya yönelenler için, sultanla­rın masalsı başkenti İstanbul ilk serap, bütün çatlaklardan sızan­lar için ilk birikme kabı, bütün düşler için ilk sıçrama noktasıy­dı” diyordu Paul Dumont.

    Rus mülteciler, İstanbul’a ilk geldiklerinde 1930’larda Rejans. Dolmabahçe’deki kampta…

    1923

    CUMHURİYETİN DAMAK TADI

    Mutfakta dönüşüm çağı

    Uzun süredir savaşlarla tükenmiş, gücünü ve zenginliğini yitirmiş imparator­luğun yerini Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandıran Mustafa Kemal’in kurduğu genç cumhuriyet almıştı. Bu dönüşümün yüzyıllardır pek çok farklı mutfak kültürünü barındıran İstanbul mutfağını da etkilememesi mümkün değildi. “Yedi düvel”e hük­meden imparatorluk “Türk” kimliği çevresinde yeniden örgütlenirken, geleneksel mut­fak da hayatın tüm alanlarında devam eden dönüşümden payını almıştı.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün sofrası.

    Dönemin aşçılarının reçe­telerini yazılı olarak tutmaktan imtina etmeleri de geleneğin devamının önündeki engeller­den biriydi. Bu reçeteler yazılı olursa kendilerine ihtiyaç kal­mayacağını düşünmüşlerdi. Başkent İstanbul’dan Anka­ra’ya taşınırken, bolluk içinde yaşamaya alışmış İstanbullular da ister istemez bir kemer sıkma politikasına geçiyorlar­dı. Konaklar, yalılar boşalı­yor; geniş kilerleri dolduran öteberi daha küçük mutfaklara sığdırılırken yer kaplamayan ve kolay taşınan gazocakları, mangal-ocak karışımı maltızlar yaygınlaşıyordu. Bu dönemde nadir de olsa evlere girmeye başlayan “frijider” (buzdolabı), geleneksel tel dolapların pabu­cunu dama atmaya başlamıştı. Eskiden sofraları kadın-erkek ve çocuklar olarak ayrılan aileler, modernleşme süre­cinde aynı sofrada buluşmaya başlamıştı.

    İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nde yemek dersi.

    Kadınların evin dışında da çalışmaya başlaması bir yan­dan mutfağa bağımlılıklarını azaltmış, herkesi kesesine göre yemek ve eğlence gereksi­nimlerini dışarıda karşılamaya alıştırmaya başlamıştı. Ancak genç cumhuriyet, kadınla­rın evin içinde de maharetli olmasını istiyor; fabrikalardaki verimli çalışma prensiplerini mutfağa uyarlayan Kız Sanat Enstitüleri’yle pratik, modern, tutumlu bir mutfak anlayışını yerleştirmeyi hedefliyordu. Yeni Ev Kadınının Yemek Kitabı gibi rehber kitaplar, küçülen, Batılılaşan, tutumlu, pratik ve sağlıklı olmayı öne çıkaran ai­lelerin ihtiyaçları düşünülerek hazırlanıyordu.

    1950’LER

    İSTANBUL’UN YENİ HEMŞERİLERİ

    Anadolu’dan göçle gelen acılı tatlar

    Bob stil modası, 2. Dünya Savaşı sonrasında Türki­ye’de de gençleri sararken, Amerikan donanmasının ünlü Missouri uçak gemisinin 1947’de İstanbul’u ziyaret etmesi vesile­siyle, İstanbullular “Coniler” ile tanışmışlardı. Türkiye’nin artık en büyük müttefiki olarak gördüğü ABD’nin sosisli sandviç kültürü bizde de yaygınlaşa­caktı. Ağa Camii’nin karşısına düşen, Rus işi çörek ve pasta­larıyla ünlü “Ankara Pastane­si”nin birahane ve sandviççiye dönüşürken “Atlantik” adını alması basit bir rastlantı değildi.

    Demokrat Parti yılları İstan­bul ve özellikle Beyoğlu’nun lokantalarının kabuk değiştir­meye başladığı yıllardı. Önce 1940’larda varlıklı gayrimüslim ailelerin belini büken Varlık Ver­gisi geldi. Daha sonra 1955’de, Kıbrıs davasını “kurcalayan” ve İstiklâl Caddesi’ndeki gayrimüs­lim işyerlerine saldırı ve yağma ile sonuçlanan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Nihayet, Kıbrıs’ta kanlı çatışmalar, İstanbullu azınlık ailelerinin büyük bir bölümünü kenti terketmeye zorlayacaktı. Gidenler kerva­nına katılan deneyimli lokanta, meyhane sahipleri, ustaları ve garsonlarının yerlerini, bir za­manlar “yanlarında çalışanlar” ile Anadolu’dan “yeni gelenler” doldurmaya başlamıştı.

    Demokrat Parti’li siyasetçilerin gözde et lokantalarından Beyti.

    Başta İstanbul olmak üzere, ülkenin büyük kentleri, 1940’larda başlayan ve giderek hızlanan göç furyasında Ana­dolu’nun kasaba ve köylerin­den gelen “yeni hemşerileri” ile tanışıyordu. Yeni gelenler damak tatlarını da beraberle­rinde getirdiler. “Beyti” gibi et lokantalarına “kebapçılar” katıldı: Karaköy’de “Köşke­roğlu”, Samatya’da “Develi”, Florya’daki “Kaşıbeyaz”, Bakırköy’de “Gelik”, Aksa­ray’da “Hacıbozanoğulları” gibi mekânlar, “Güllüoğlu” gibi baklavacılar; Güneydo­ğu’nun lezzetlerini sevdirmekte zorlanmadı. Her zaman merkezî yerlerde değil, artık mahalle aralarında da kebapçılar vardı. Ucuz ve lezzetli olmaları bir yana, evlere paket servis de yapmaya başlamışlardı.

    (Artun Ünsal – İstanbul, Şehir, Kültür: “Geçmişten Günümüze İstanbul’un Lokantaları” makalesinden)

    1986

    FAST-FOOD’LA TANIŞMA

    Ayaküstü yemek geleneğinin evrimi

    Türkiye’de 1980’lerden sonra, McDonald’s ve Burger King gibi fast-food restoranlarının açılması, bu döneme kadar gelenek­sel özelliklerinden fazla bir şey yitirmemiş yemek mekanlarını hızlı hazır yemek sisteminin işleyiş mekanizmalarına uyum sağlamaya zorlamıştı. As­lında başlangıçta bu durum tersine işliyordu. Türki­ye’ye hamburgerin girdiği 1960’lı yıllarda Türkiye’deki Amerikalılar, yediklerini “erimiş kaşar peyniri kaplı dev bir köfte-ekmek” olarak tanımlıyorlardı. Yani ham­burger, bir “Türkleştirme” sürecinden sonra midemize giriyordu. Oysa McDonald’s hızla hazırlanan yemeğin kısa sürede tüketilip, masanın bir sonraki müşteri için boşaltıl­masını sağlayan “rahatsız” sandalyelerinden logosuna, ışıklandırmasına kadar her şeyiyle eksiksiz bir “Ameri­kan deneyimi” sunuyordu. Ancak yemek yerken sohbet edememek İstanbulluların kolay kolay alışabileceği bir şey değildi. 24 Ekim 1986’ta Taksim Meydanı’ndaki ilk Mc­Donald’s şubesi açıldığında önündeki kuyrukları aşıp içeri girebilenler, masalarından hiç de öyle hızla kalkmamış, alış­tıkları gibi uzun uzun sohbet etmeye devam etmişlerdi!

    Tabii bu “direniş” uzun sürmedi; özellikle 1992 Şu­batı’nda Irak’la ticaret sona erer, dünyayla birlikte Türki­ye de bir iktisadi durgunluğa girerken, %70’lik enflasyonla yaşamaya çalışan İstanbullu­ların ayaküstü yemeğe ilgisi de canlandı. Bozadan kokore­çe, dönerden lahmacuna tüm geleneksel İstanbul lezzetleri de bu süreçte “McDonal­ds’laşma”dan payını alacaktı.

    Türkiye’deki ilk McDonald’s şubelerinden biri.
  • Erişemediği yiyeceğe ‘mantar’ diyen insan

    Erişemediği yiyeceğe ‘mantar’ diyen insan

    Çok eski çağlardan beri bilinen ve Tanrısal anlamlar yüklenen mantar, metafizik deneyimlere de yol açtığı için ilk dinsel pratiklerin ortaya çıkmasında rol oynamış. Birçok kültürde “sıradan halk”ın yemesine izin verilmeyen mantar, gündelik hayatımıza da “mantar gibi bitmek” veya “kalitesiz” anlamlarıyla girmiş. Milyonlarca dolarlık bir piyasanın tarihî-aktüel arkaplanı.

     Zeus, şimşeklere yükleyerek atarmış onların tohumlarını yeryüzüne. Ormanda yağmur ve fırtınadan sonra bir anda ortaya çıktıkları için, her konuda pek zeki açıklamaları olan Yunan düşünürler, bunun böyle olduğundan pek eminmişler. Onlar ne yaparsa aynısını taklit eden Romalılar da “Tanrıların yiyeceği” diyerek sofralarına buyur etmişler. Hatta doğadan toplamak koca Roma’nın iştahına yetişemeyince, oturup “biz bunu nasıl yetiştiririz” diye yöntemler geliştirmişler. Bu arada ne olur ne olmaz halkın ve “sıradan insanlar”ın yemesini yasaklamışlar. Yaşlı Plinius naturalis historia’da kulaktan dolma bilgilerle, bunun nasıl ölümlere yolaçtığından falan bahsedip, bugüne dek gelecek bir korkunun temellerini atmış. 

    2015’te Max Planck Enstitüsü’nün yaptığı bir araştırma, mantar tüketiminin 18.700 yıl öncesine, Üst Paleolitik Dönem’e kadar gittiğini gösteriyor. Birçok araştırmacı, metafizik deneyimlere yol açtıkları için ilk dinsel pratiklerin ortaya çıkmasında mantarların rolleri olabileceğini söylüyor. Avrasya’nın ormanlık bölgelerinde az zehirli bir mantar türü olan amanita muscaria’nın günümüzden 11 bin yıl önce kullanılmış olduğuna dair kanıtlar var. Güneydoğu Cezayir’de 7 bin yıl öncesine tarihlenen Tassili kaya resimlerinde arı kafalı, bedeninden mantarlar çıkmış ve elinde mantar tutan bir insan resmi var. Mantarın ortaya çıkardığı beden dışı deneyimi anlatıyor olsa gerek. Mantar kültü Maya kültüründe de var. “Teonanácatl” yani “Tanrıların bedeni ve yiyeceği” diye isimlendirdikleri mantarla şamanik yolculuklara çıkarlarmış. Yine aynı mantarın Hintlilerin Vedic ayinlerinde kullanılan ve kahramanlık duygularını tetikleyen bir içecekte kullanıldığı da biliniyor. MÖ 5. yy’da Hipokrat mantarların iyileştirici özelliklerinden bahsetmiş. Dioscorides de 1. yüzyılda yazdığı materia medica’sında humuslu toprağa kavak ağacı kabuklarını serperek mantar yetiştirileceğini söylemiş. 

    Koca Kafa Macrocybe doğada yetişen mantarların en büyüklerinden. Bir tanesi 20 kilo kadar geliyor. 

    Toussaint-Samat, Yiyeceğin Tarihi’nde mantarların 120 bin kayıtlı türü olduğunu ve 1841’inin “yenebilir” olarak tanımlandığını yazıyor. Ormanda yürürken küçücük bir mantar kümesi gördüğünüzde onu yapayalnız bir “cüce” zannetme yanılgısına düşmeyin. Araştırmalar onların yeraltında kocaman, tek bir canlı olduğunu gösteriyor! Örneğin ABD’nin Oregon eyaletinde 1900 yaşında, 965 hektara yayılan tek bir mantar bulunmuş. Dünyanın en büyük canlısı. Hayvan desen değil, bitki desen hiç değil. Latince adı ile fungi krallığının bir üyesi o. 

    Zehirli olanların oranı sadece %1. Yenilebilir olanların arasında doku ve lezzet açısından değerli bulunanlarının sayısı ise bilinen tüm mantar âleminin % 4’ü. 

    Hayal gördüren mantarlar  Bu Erken Klasik dönem mezar taşında Persephone ve annesi Demeter, “Elefsis Gizemleri” denen tören için sanrılandırıcı mantarlar tutuyorlar. 

    Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar ikiye ayrılıyorlar; mantar yemeye doyamayan “mikofiller” yani mantarseviciler ve “mikofoblar” yani mantar yemekten ölesiye korkanlar. Uluslar da bu iki gruba ayrılıyorlar. Rusların büyük mantar aşkı malum. Sonra İtalyanlar ve Fransızlar geliyor. Dağı-taşı mantar kaynayan İngilizler ise yabani mantarlara toptan “toadstool” yani kurbağa oturağı demiş orada bırakmışlar işin ucunu. Bizde de birkaç türü ızgara yapmak veya kavurmak dışında çok az mantarlı yemek yapılır. Varsa yoksa soğan kavur, mantar kat, üstüne yumurta kır. Hepsi bu. Çin ise tek başına dünya mantar üretiminin % 65’ini gerçekleştiriyor. Uzakdoğu’da yemeklerde ve çorbalarda lezzetleri ve bazen de sadece kıkırdaksı ya da kaygan dokuları nedeniyle çeşit çeşit mantar kullanılır. Tüm mantarsever uluslarda taze tüketimi dışında mevsim harici kullanım için mantarlar kurutulur, tuzlanır, fermante veya salamura edilir. 

    Mantarlara ilişkin literatüre baktığımızda ancak son 200 yıldır dişe dokunur yayınlar görüyoruz. İsveçli Linnaeus, 18. yüzyılın büyük doğa tarihçisi, mantarları bir yere koyamayıp “Chaos” adını verdiği bir sınıf oluştırmuş. Bugün kullanılan sınıflandırma ise 1801’de yazdığı synopsis methodica fungorum’da mantarları doğru bir yere oturtmaya çalışan Persoon adlı Hollandalı doğabilimciye ait. Kendisinin l822 ve l828’de yayımlanan mycologia europaea adlı çok detaylı bir çalışması da var. Avrupa ve İngiltere mantarlarına dair en kapsamlı resimli kitap ise 1981’deki Roger Phillips kitabı. 

    Moğolistan’da bir Hun tümülüsünden çıkartılan bu halı parçası ise 1. yüzyılda bir Zerdüşt ritüelini gösteriyor. Merkezdeki Kral-Rahip’in elinde psikedelik etkileri bilinen bir mantar var.

    Yabani mantarlara zehirlenme korkusu ile pek yüz verilmiyor. Bunu anlayabiliriz. Diğer yandan Trakya bölgesinden Belgrad Ormanları ve Şile’ye dek uzanan hatta, mantar piyasası son derece canlı. Porchini (Ayı göbeği), Kuzu göbeği, Borazan, Chantrelles (Sarı kız) ve yabani çayır mantarı en çok ticareti yapılan mantarlar arasında. Bir sezonda sadece Trakya ormanlarından aşağı yukarı 300 milyon dolarlık mantar toplanıyor! Bakın şu küçük şapkalılara siz… 

    Hâl böyle olunca bütün dünya steril koşullarda yetiştirilen, zehirsiz olduğu kesin kültür mantarına önem vermiş. Pazarda en çok tüketileni “çayır mantarı”. Pazarlama ismi ise Portobello. Onu takiben istiridye ve kayın mantarları geliyor. Ayrıca Uzakdoğu’da sevilen “shiitake” ve “enoki” mantarları da kültüre alınmış. 

    Yerel köylü pazarlarının meraklıları, mevsiminde az miktarda gelen gelincik, domalan, çintar, kuzugöbeği gibi mantarları bulabiliyor. Bu anlamda ülkemiz henüz doğal kaynaklarını tüketmemiş olduğu için şanslı, ama dünyanın iştahı yakında bizim kaynaklarımızı da kurutur mu? Kurutur. 

  • FERNAND POINT: EFSANE ŞEF ‘Nouvelle cuisine’in babası hep taze ve son dakikacı…

    FERNAND POINT: EFSANE ŞEF ‘Nouvelle cuisine’in babası hep taze ve son dakikacı…

    “Bir gün önceden, hatta geceden kalan hiçbir şey kullanılmazdı. Her sabaha taze ve temiz malzemeyle başlardı”. İşte “nouvelle cuisine”in büyük ustası Fernand Point için en önemli nokta buydu: Pazardan aynı gün alınmış taze ürünü, her müşteri için son dakikada en iyi şekilde pişirmek! “Basit gibi görünen en zorudur” diye çıraklarını uyarırmış: “Madem Yaradan bize mükemmel yiyecekler sağlamış, onları en iyi şekilde pişirmekle yükümlüyüz”.

    PETEK ÇIRPILI

    Ömür boyu öğrenci kalarak yemek pişirmeyi öğütleyen 20. yüzyılın efsane şeflerinin en önemlilerinden biri Fernand Point’den (1897-1955) bahsetmek istiyorum sizlere. Marie-Antoine Carême (1784-1833) ile başlayıp Escoffier ile devam eden sadeleşme hareketi, Fransız mutfağını kuralcı ve katı bir disiplinle, noktasına virgülüne dokunulmaz tariflerle donatmıştı. Zamanında nerede ise tabuya dönüşen Escoffier’nin otoritesini kafaya takmadan, geleneği kendi anlayışı ile yeniden tanzim ederek başka bir boyuta taşımak Point’e nasip olmuştur. Ancak bunu önce mutfağın geleneğini çok iyi öğrenerek yapmıştır. Kendisi öldükten neredeyse 20 yıl sonra ortalığı kasıp kavuran “nouvelle cuisine” akımının başında durur.

    1980’lerde eski olan her şeyi reddeden; yenilik peşinde, genç ve bol paralı yuppie kültürünün gelgeç hezeyanları ile köpürttüğü; koca tabaklardaki tek lokmalık porsiyonları ile sonradan epey dalga geçilen “nouvelle cuisine” akımının aslında epey eski bir geçmişi var. 1746’da Menon takma adı ile bir yemek kitabı yazan kişi kim idi bilinmiyor ama “nouvelle cuisine” tabirini ilk kullanan o olmuş. Ancak ortalığı kırıp geçiren yeni dalganın arş-ı âlaya çıkması için 1964’te yayımlanacak Guide Julliard de Paris’i beklemek gerekmiş. Şeflere okul çocukları gibi 0 ila 20 arasında not veren, kritiklerinde komik ve acımasızdı bu rehber. O sıralar 30’lu yaşlarda olan iki gazeteci tarafından (Henri Gault, Christian Millau) yayımlanmıştı. Aynı ikili ünlü Michelin Rehberi’ni Ahd-i Atik ilan edip kendisine de Ahd-i Cedid ismini yakıştırarak 1973’te bu defa Yeni Mutfak’ın On Emri’ini yazdı. Kısaca özetlersek, “şefler yemeklerini hafifletecek, ağır soslardan arındıracak; fermante gıdalara yer vermeyecek; yeni tekniklere açık, yaratıcı olacak; modernlik adına da olmadık numaralar çekmeyecek” diye buyuran “On Emir”, orta yaşlı şefler arasında “Ee, peki biz ne yapıyorduk ki şimdiye kadar?” diye tepki gördü. “Nouvelle cuisine” akımı da 80’lerin sonuna doğru yozlaştı ve iyice alay konusu olmaya başladı. Ünlü şeflerin önemli kısmı, Fernand Point’in rahle-i tedrisinden geçerek mesleğe adım atmışlardı. Her biri onun anlayışını ileri götürerek Fransız mutfağının uluslararası ününü korumayı becermişlerdi.

    ‘Zayıf şefe güven olmaz’
    İri yarı cüssesiyle, yemek yapmayı olduğu kadar yemeyi de sevdiği belli olan Fernand Point, “Bir restorana ilk gittiğimde sipariş vermeden önce hep şefin elini sıkarım. Zayıf biriyse yemeğinden iş çıkmayacağını bilirim” diyordu.

    Fernand Point 1897’de Fransa’da Louhans, Saône-et-Loire’da doğdu. Ailesi bir demiryolu büfesi işletiyordu. O da yemek pişirmeye 10 yaşında başladı. Paris’te iyi restoranlarda deneyim kazandıktan sonra Evian’daki Hôtel Royal’de çalışmaya başladı. 1922’de ailesi ile birlikte Lyon’un güneydoğusunda minik bir şehir olan Vienne’e taşınıp bir lokanta açtılar. İki yıl sonra babası ölmeden önce lokantayı oğluna devrettiğinde Fernand Point 25 yaşındaydı. O da lokantanın ismini şehrin simgesi olan Romalılardan kalma taştan bir piramide atfen “La Pyramide” koydu ve ömrünün sonuna kadar orada çalıştı. Sadece 58’inde öldüğünde, ardında 3 Michelin yıldızı, Ma Gastronomie isimli tariflerinin yer aldığı çok önemli bir eser ve yetiştirdiği birçok ünlü şef bıraktı. Lokantası da hâlâ 50 küsür senedir Michelin yıldızlarını korumakta.

    1922’de açtığı La Pyramide adlı lokantası, halen Michelin yıldızlarını koruyor.

    Bir Fransız yazar Baudelaire’in “Seyahate Davet” şiirinden iki dize ile tanımlamış La Pyramide’deki deneyimini: “Orada ne varsa süs, sükun ve şehvet / intizam ve güzellikten ibaret”. Fernand Point kilolu, iriyarı, canayakın ama çalışanlarını sürekli denetleyen, işinde çok titiz bir şef. Michelin Rehberi 1933’te restoranları yıldızlamaya ilk başladığında, La Pyramide’i en yüksek derece olan “üç yıldız” ile değerlendirmiş. Point’in mutfağı o zamanlar için alışıldık sayılan gösterişten sıyrılmış, kendi dokunuşları ile unutulmaz hâle soktuğu basit, yöresel lezzetler sunuyordu. Gratine edilmiş kerevit, trüflü piliç çevirme, tereyağlı briyoş hamuruna sarılmış kaz ciğeri gibi yemekleri de vardı ama; o daha basit lezzetleri de sunmaktan çekinmiyordu: Çeşitli omletler, küp patateslerle sunulan Lyon sosisi, sirkeli bulyon içinde kısa süre haşlandığı için rengi maviye dönen mavi alabalık “truite au bleu” gibi. Paris’ten gelen müşterilerinin kırsal bölgenin basitliğine ve sakinliğine gelip, kısa bir süre için yerel olanı deneyimlemek istediklerini biliyordu.

    Kuşaktan kuşağa
    Point, genç şefleri en deneyimli olanların yanında görevlendirir; “iyi bir şefin görevi tüm bildiklerini ve deneyimini bir sonraki kuşağa devretmektir” dermiş.

    Tazelik ilk şarttı. Mutfak çalışanlarının her sabah sıfırdan başlamasını sağlamak için alışverişten sonra ilk işi rafları, dolapları teftiş etmekti. Kolaycılığa kaçan bir eleman, kenar köşede dünden kalma malzeme saklamasın diye bu işi çok sıkı tutardı. Point’in yanında 6 yıl çalışmış, en sevdiği çırağı olan ünlü şef Paul Bocuse, şefinin her sabah pazara gidip günlük alışverişi yaptığını, döndüğünde karısı Mado’nun mavi mürekkeple günün mönüsünü yazdığını anımsıyor. “Ânın mutfağı idi onunki” diye anlatıyor Bocuse: “Bir gün önceden, hatta geceden kalan hiçbir şey kullanılmazdı. Her sabaha taze ve temiz malzemeyle başlardı”. İşte “nouvelle cuisine”in kalbi bu noktada atmaktaydı: Günün ürününü, her müşteri için son dakikada en iyi şekilde pişirmek! “Basit gibi görünen en zorudur” diye çıraklarını uyarırmış: “Madem Yaradan bize mükemmel yiyecekler sağlamış, onları en iyi şekilde pişirmekle yükümlüyüz”.

    Mönülerinin pazarda neyin taze olduğuna göre günlük olarak hazırlanması, en önemli özelliklerindendi.

    Olasılıkla duymuş olacağınız ünlü lafı “Tereyağı! Bana tereyağı verin. Daima tereyağı”. Peki neden? Zira “tereyağı benim mutfağımın temeli, merkezi ve yüreğidir” diye ilan etmişti. Üstelik tereyağının margarin karşısında “tukaka” olduğu, “sağlıksız” diye adının çıktığı bir dönemde nasıl da kendine güvenle ve cesur biçimde mutfağını ortaya koymuş, kabul ettirmiş! Deneyimine ve sanatına güvenmek budur işte.

  • Doğu medeniyetini Batı’ya taşıyan insan: Ziryab (Kara Kuş)

     Tam adı: Abu al-Hasan Ali ibn Nafi. Herkes ona Ziryab diyor. Herhalde çok esmer olduğu için bu isimle anılmış. 789 yılında Musul’da doğmuş, 857’de Kurtuba’da ölmüş. Yüzyılda bir gelen bir deha. Müzik, moda, mutfak, görgü kuralları, sağlık… Tüm bu alanlarda gündelik hayatı, insan davranışını değiştiren bir kaşif. Kültürün diğer adı.

    Vallahi ben İbn Hayyan’ın yalancısıyım. Bütün öy­küyü o nakletti. O da biz­zat okuduğunu söylediği Ebube­kir Ubeyde’nin elyazmasından öğrenmiş. Ortaçağ’ın en önemli “pop ikonu” kimmiş diye sorun. İşte onun öyküsünü aktaraca­ğım.

    Sıkı tutunun. Mutfak, müzik, moda, astroloji, edep-adab… Her telden çalan ama her teli de pek iyi tıngırdatan (hatta ekstra tel ekleyen) Abu al-Hasan Ali ibn Nafi’nin öyküsü bu. Herkes gi­bi biz de ona “Ziryab” diyeceğiz; yani “Kara Kuş”. Çok güzel şarkı söylermiş; bir de bazıları çok es­merdi diyorlar. Herhalde onun için bu ismi almış.

    9. yüzyılın hemen başların­da, Abbasî iktidarı döneminde Bağdat’tayız. Halife de meşhur Harun Reşid (öl. 809). 750 yılın­da Hz. Muhammed’in soyundan İbn Abbas, kendi taraftarlarını, Arap olmayan Irak ve Horasan Müslümanlarını siyah sancak altında toplayıp Emevîleri ye­nilgiye uğratmıştı. Abbasîler de başkenti 762’de planlı bir şekilde iç içe geçmiş üç halkadan kuru­lan Bağdat’a taşımışlar. Bağdat böylece Müslüman âleminin merkezi olmuş. İç çekişmelere, har vurup harman savurmala­ra rağmen dönem “İslâm’ın Al­tın Dönemi” ve Bağdat dünya­nın o günkü merkezi, birçok bi­limadamı ve sanatçının yuvası (Kocaman bir kütüphanesi var ki 1258’de Moğollar tarafından darmadağın edilecek ve izi bile kalmayacak).

    Baklayı o keşfetti
    Yabani olarak yetişen
    Kurtuba baklasını keşfeden,
    kızartıp tuzlayarak “ziriabi”
    adlı yemeği ilk yapan,
    Ziryap’tı.

    Emevîler zamanında Mek­ke’den çok daha kozmopolit olan Şam’a ve bereketli Suriye top­raklarına taşınmış olan impa­ratorluk İran, Irak, Bizans ile karşılaşınca epey zenginleşmiş, kültürleri, mutfak alışkanlıkları, teknikleri ve damak tadı da dahil olmak üzere her alanda incel­mişti zaten. Öyle bir merak ve hazcılık anlayışı hüküm sürmek­teydi ki sayısız yemek kitapla­rı yazılıyor, ziyafetler veriliyor, soylular bile kendi elleriyle ye­mek yapmak için mutfağa giri­yor, birbirleriyle yarışıyorlardı. Binbir Gece Masalları’nda Ha­run Reşid’in tebdil-i kıyafet ge­zerken iki âşık için elleriyle balık tutup nehir kenarında pişirdiği yazılıdır (Şabbut pişirmiş olma­lı. O dönemin en sevilen balığı o çünkü).

    İşte bu yıllarda Bağdat’ta ne varsa Endülüs’te de daha si­lik bir kopyası vardı. Doğu’nun kargaşasından kaçan bilumum hezarfen, şair ve müzisyeni mık­natıs gibi kendilerine çekmek­teydiler. İbn Firnas’ın 852’de Kordoba’da bir kuleye çıkıp da uçacağını ilan edip, sağ salim yere konmasına daha 30 yıl var. Wright Kardeşler de kimmiş? Cabir bin Hayyan da simyacıla­rın atası olarak arseniki keşfet­miş. Bin yıl sonra Hercules Po­irot’yu ne kadar uğraştıracağını bilmiyor tabii.

    Neyse, işte bu 800’lü yılla­rın başında, Bağdat’ta müzisyen İbrâhim Mevsilî ve oğlu İshak ünlü bir zarafet okulu işleti­yor. Okuldaki öğrenciler mü­zik ve şarkı söylemenin yanın­da, Kur’an-ı Kerim, edebiyat ve tarih dersleri, felsefe gibi farklı alanlarda da eğitiliyor. Bu arada saraya eğittikleri yeni yetenek­leri bulup tanıştırmak da işleri­nin önemli bir parçası. Bir ak­şam Harun Reşid, İshak’a yeni bir yetenek bulup bulmadığını soruyor. Bizim Ziryab da çok ye­tenekli genç bir öğrenci. Ziryab hükümdarın karşısına çıkıyor ve “Bana izin verirseniz size bu zamana kadar hiç kimsenin duy­madığı şarkılar söylerim” diyor. Cevaptan memnun olan Harun Reşid, İshak’ın udunu getirme­lerini emrediyor ama o kendi tasarladığı udu çalmak istediği­ni söylüyor. Ziryab’ın kendi udu çok daha hafif. Tellerini özel bir yöntemle ipekten eğirmiş, bam teli ve üçüncü telini aslan yavru­sunun bağırsaklarından yapmış. Duruluğu, sesi ve tizliği farklı. Mızrap yerine bir akbaba tele­ği kullanıyor. Ziryab şarkısına başlıyor ve Harun Reşid’i mest ediyor. Gecenin sonunda İshak’a dönüp “Bu çocuğu kasten ben­den gizlediğine inansam seni hemen cezalandırırdım ama dü­rüstlüğünü biliyorum” diyor.

    Kılık-kıyafetten adab-ı
    muaşerete, yemekten
    müziğe yaşadığı dönemdeki
    hayatı kökünden değiştiren
    Ziryab’ın hayali bir portresi

    İshak sevinçli ama doğal ola­rak sinirli. Ziryab’ın yeteneği­nin ve hırsının farkında. Ona iki seçenek sunuyor: “Ya vereceğim parayı alıp Bağdat’ı terkedecek­sin ya da kalıp seni yoketmemi kabulleneceksin!” Ziryab başe­demeyeceği bu rakip karşısında Bağdat’tan uçmayı seçiyor. He­def Endülüs, ama önce Tunus’ta Kayrevan’da yaşıyor. Orada ev­lenip çoluk çocuğa karışmış ol­malı.

    30’lu yaşlarının başında olan Ziryab, Endülüs’te âlây-ı vâlâ ile karşılanıyor. Kendisine üst dü­zey görevli maaşından çok daha fazla bir maaş bağlanıyor; evler, çiftlikler veriliyor. Bağdat’ı, ora­da öğrendiklerini Kurtuba’ya (Cordoba) taşımaya kararlı. Ziryab’ın şehre geldiği sıralar­da Kurtuba’daki üst sınıfların yaşam stili hiç yontulmamış du­rumda. Bağdat kültürünün ince­liklerini yakından bilen Ziryab, burada bir okul kuruyor.

    Ziryab saç modellerinden işe başlar. Pırasa gibi salınan uzun saçları omuza kadar kısaltır bir de kakül kestirtir. Önce kendi­si ve karısı bu stili uygularlar, ardından moda hemen benim­senir. Endülüslü hanımlar ve beylerin giyim kuşamlarına da el atar. Hanımlar için bir güzel­lik ve kozmetik okulu açar. Ka­dınlar kaşlarını nasıl alacakları­nı, istenmeyen tüylerden nasıl kurtulacaklarını öğrenir. Artık günde iki kere banyo yapacaklar­dır (daha sonradan Avrupalılara tevarüs etmeyen bir alışkanlık); mevsimlere göre giyinilecek; ya­zın mutlaka beyaz, hafif keten giysiler, baharda ipekliler, kışın da kalın yünlüler… Bir macun terkibi hazırlayıp diş fırçalama­yı öğretir. Değişik parfümler, ter kokusunu önleyecek ürünler ya­par. Kaşındıran kaba saba, tüylü çarşafların yerine ince pamuklu çarşaflar serdirir yataklara.

    Dört telli lut’a bir
    beşinci tel ekleyip “Bu da
    insan ruhunu simgeleyen
    teldir” diyen Ziryab, kendi
    tasarladığı enstrümanla
    saray erkanını eğlendiriyor

    Zaten bir deha olduğu müzik konusunda ise zorlu sınavlardan sonra (bu konudaki detaylar ve fazlası için İslâm Ansiklopedi­si’ndeki Ziryab maddesine bakın lütfen. Yazan: Prof. Dr. Fazlı Ars­lan) seçtiği öğrencileri ile çalış­malarına ve beste yapmaya de­vam eder. Onbinlerce şarkılık bir repertuvarı vardır. Dört telli lut’a bir beşinci tel ekleyip “Bu da in­san ruhunu simgeleyen teldir” der. Klasik müzikteki suite’le­rin atası olan “nevbe”yi geliştirip Hıristiyan ve Doğu müziği ara­sında bir köprü kurar. “Sıradan” insanların yetenekli çocuklarını da okuluna kabul eder.

    Ziryab tabii mutfağa da el atar ki müzikten sonra en kalı­cı etkileri bu alanda olmuştur. Kaba saba ve oburca yenen, sof­rada birbiri üzerine özensiz, ay­nı anda yığılan, bıçakla, elle ve tahta kaşıklarla yenen yemekle­rin sonu gelir. Ziryab masalara beyaz keten örtüler örtülmesini önerir. Masa örtülerinden leke­leri çıkartmak için tuzun nasıl kullanılacağını öğretir. Altın ve gümüş tabakların yerini, kolay temizlenen billur tabaklar ve bardaklar alır. Sofralara getirdi­ği düzen ve yemeklerin sırayla yenmesi âdeti zamanla kibarlı­ğın ölçüsü haline gelir. Önce çor­bayla başlanır, ardından balık, tavuk ve etler yenir, sonra tatlı­lara geçilip en sonda ise bir kâse şamfıstığı veya badem ile yemek bitirilir. İngilizce’de “çorbadan bademe” (soup to nuts) diye bir deyim vardır; bizdeki “bir kuş sütü eksikti” anlamında kullanı­lan. Ziryab’ın etkisi bu deyimde yaşar. Bu sofra düzeni, Bağdat’ta öğrendiği bir usul değil, tama­men kendi düşündüğü bir düzen, esaslı bir yeniliktir.

    Kordoba’nın
    ‘Kara Kuş’u

    Herhalde esmer olduğundan olacak ‘kara kuş’ diye anılan Ziryab, Kordoba’nın bir meydanındaki anıtta kendi tasarladığı lut’un üzerine konmuş bir kuş şeklinde tasvir edilmiş.

    Endülüslü aşçıbaşılara Doğu kaynaklı yeni yemekler öğret­mek için bizzat mutfağa girer. Çoğu unutulup gitse de bu ye­meklerin bazıları İspanyol mut­fağında hâlâ pişirilir. Şam’dan getirttiği kuşkonmazı tanıtır. Ya­bani olarak yetişen Kurtuba bak­lasını keşfedip hiç kullanılma­yan bu sebzenin kızartılıp tuz­lanması ile hazırlanan “ziriabi” adlı bir yemek keşfeder. “Tefaye” dediği, küzbere suyuyla yapı­lan bir meze ile yemeklere baş­lanır. Sultanın mutfağının özel sofralarında ön planda sunulan “sarâid”; tatlandırılmış soğuk yi­yecekler (bevârid); çorbaya ba­tırılmış et parçacıkları; şekerli ve ballı, cevizden ve bademden yapılan tatlılar; içi doldurulmuş kadayıflar; yaş ve kuru olmak üzere un, bal ve sudan üretilen helva türleri (fevânid); fıstık ve fındıkla doldurulmuş şeker karı­şımları; tatlılar yapmayı öğretir.

    Ziryab’ın Bağdat’tan getirip yerleştirdiği alışkanlıkların Av­rupa’ya yayılması ile bugün biz­ler aynı düzeni sürdürüyoruz. Endülüs’te Müslüman, Hıristi­yan ve Yahudiler barışçıl bir şe­kilde birarada yaşamakta idiler; “convivencia” yani “birarada yaşama” becerileri, karşılıklı an­layış ve daha sonra bir daha hiç deneyimlenmeyecek bir işbirliği ile Fransa ve Avrupa’ya, oradan Amerika’lara kadar yayılacak bir kültürü yaratmıştı. Ziryab’ın etkilerinin hızla yaygınlaşma­sı böyle bir ortamın sonucudur. Adı unutulmuş olsa bile damak­larımızda, sofralarımızda, yazın üstümüze çektiğimiz beyaz giy­silerde Ziryab hâlâ aramızda.

  • Ava giden avlandı, insan türü yalnız kaldı

    Ava giden avlandı, insan türü yalnız kaldı

    Bir toplayıcı iken kendi av olan insan evladı sonradan hıncını uçan-kaçan her şeyden çıkarmış; en yaman, en sapkın ve sınır tanımayan avcı olmuş. “Avcı-toplayıcı” dönemden modern zamanlara uzanırken, her coğrafyada, her inanışta kendini kaybeden iktidar sahipleri, ziyafet-parti-zevk üçgeninde hayvanların da neslini tüketmiş.

    Mağara duvarlarındaki resimler ilk insanın av öncesi tedirginliğini, yiyecek ile eve dönme isteğini bugüne taşıyor. Üzerinde minik delikler olan ufak geyik heykelcikleri, avı ıskalamamak için önce bir ayin yapmış olduklarını fısıldıyor.

    Tarih öncesinin en eski av sahnesi Fransa’daki Chauvet mağarasının duvarlarındaki 30-32 bin yaşındaki resimler sanıyorduk. Ta ki 2014’te Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl öncesine ait resimler bulunana dek. Ressamın hayvansı insanlar çizmesi, soyut ve yaratıcı düşünebildiğini gösteriyordu. Gagası, kuyruğu olan insanlar resmetmiş olması, ruhani bir eğilimin başlangıcını veya şamanik bir inancı yansıtmış olabilir deniyor. Bu sahneler henüz dünyanın “efendi”si olmamış, sık sık aslanın dişine kaçan, bizonun boynuzuna takılan ilk insanların gönderdiği kartpostallar gibi. Daha sonraları Çatalhöyük’te ve Anadolu’daki diğer höyüklerde de gördüğümüz sahneler bunlar.

    Ava giden avlandı
    44 bin yıllık av sahnesi Endonezya-Sulawesi’de 44 bin yıl önceye tarihlenen bu mağara resmi, tarihteki en eski av sahnelerinden… Resimde bir bufalonun etrafını ipler ve mızraklarla saran minik avcılar görünüyor.

    Gelelim ilk çağa… Ormanlar, ovalar, dağlar hâlâ tepeleme yaban hayvanları ile dolu. Güney Asya’da kaplanlar, Nil’de su aygırları, Mezopotamya’da aslanlar cirit atıyor. Anadolu’da fil de var, aslan da… Dağ keçileri, çeşitli kuşlar, yaban domuzları bol sayıda. Ama insanlar da daha kalabalık. Yerleşik düzene geçmeye, kasabalar kurup birbirleri ile dalaşmaya başlamışlar. Artık kralları, rahipleri ve köleleri var insanlığın. Kralların da tanrısallıklarını savaş harici zamanlarda da kanıtlamaları gerekiyor ve “avlanarak dünyayı tehlike ile kaostan arındırıyorlar”. Bir kabartma duvar panelinde kral şöyle diyor: “Ben Ashurbanipal. Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’ın olağanüstü güç bahşettiği, dünyanın kralı olan ben, İştar’ın okları ile bu aslanları öldürdüm ve şarapla kutsayarak ona adadım”.

    Avlanmanın önemli bazı faydacı nedenleri de var. Heyecan, eğlence ve avın arkasından çoğunlukla ziyafet sofraları kurulduğu için soylular avlara katılmayı seviyor. Birçok stel, kabartma, mühür, sikke ve duvar resminde bolca av sahnelerine rastlıyoruz. Hitit yazılı belgelerinde Kral Anitta “And içerim ki, gerçekleştirdiğim bu avda Neša şehrime 2 aslan, 70 domuz, 60 yaban domuzu, ayılar, leoparlar, aslanlar, ceylanlar ve vahşi keçilerden oluşan toplam 120 adet hayvan getirdim” diye övünüyor. Bu dönemde artık eğitilmiş köpek ve yırtıcı kuşlar da ava katılıyor. Örneğin haşmetli bir Anadolu mastif ırkı olan Aksaray Malaklısı, Hitit dönemi rölyeflerinde kralın yanında aslan avında görünüyor.

    Ava giden avlandı
    Tanrılara hediye MÖ 668-627 arasında hüküm sürmüş son büyük Asur kralı Asurbanipal, Tanrı Ashur ve Tanrıça İştar’a hediye etmek için bir aslan öldürürken… Av sahnesinin tasvir edildiği rölyef bugün British Museum’da.

    Büyük İskender’den sonra kapsamlı av partileri iyiden iyiye krallara yakışan bir etkinlik olarak ortaya çıkıyor. Antik Yunan’ın av tanrıçası Artemis idi. Roma’ya taşınınca hazret, adı Diana oldu. Yiyecek olarak av hayvanları Roma’da çok sevilirdi. En değerli av geyikti ve çağlar boyunca da öyle kaldı. Kuşlar, yaban tavşanı ve yaban domuzu da çok avlanırdı. Roma döneminde avladıklarını pazara getirip satan veya efendileri için avlanan avcılar ayrı bir meslek kolu olmuştu artık. Arena oyunları için bazı hayvanları canlı olarak da yakalarlardı. Zengin Romalıların arazileri lüks içinde avlanabilmeleri için bulundurulan av hayvanları ile doldurulurdu.

    Ortaçağ’da giderek nüfusu azalan av hayvanlarını soylulara ve özellikle kraliyetin avlanma eğlencelerine ayırabilmek için, neredeyse her ülkede krala ait ormanlar ve “has” bölgelerde avlanma yasakları konmuştu. İngiltere’de soylular ve sıradan halkın sık sık tepesini attıran öyle sıkı yasaklar vardı ki bir insan cesedi bulunsa yapılacak soruşturmanın aynısı ölü bir geyik için de yapılıyordu! Robin Hood ve arkadaşlarının ateşte çevirdikleri geyiğin nefis kokusu o dönemden bu zamana kadar ağzımızı sulandırmaya devam ediyor. Ne cüretle soylulara bile henüz tanınmamış bir hakkı çiğniyorlardı?

    Geyik başta olmak üzere bütün büyük hayvanlar avlandıkları gün yenilmiyordu. Kovalamaca sırasında artan laktik asidin etten arındırılması gerekirdi. Kuşlar ve minik hayvanların bazıları ise aynı gün yemeğe dönüşüyordu. Kralın yasağı tüm ormanı kapsardı. Geyikler kadar sülünler, keklikler, çulluklar ve diğer kuşlar, yaban domuzları ve bunların besin kaynağı olan meşe palamutları, pişirilecekleri odunların kaynağı olan ağaçlar da yasaklara dahildi. Av hayvanlarının yaşamsal kaynaklarını tükettiği düşünülen tilki, tavşan, sincap gibi “zararlı” hayvanların avlanmasına izin çıkardı çoğu kez.

    Savaşa hazırlanmada eğitici bir rolü olan avcılık, Türk devletlerinde en önemli geleneklerden biriydi. Altay halkı ava çıkmadan önce çeşitli ibadetler yapar, özellikle avı koruyacak olan ruha bağlılığını göstermeye çalışırdı. Yaban kuş avlarının onların dininde apayrı bir yeri vardı. Altay Türkleri av hayvanlarının insanların dilini anladığına inanırlardı. Bundan dolayı da gizli bir avcı dili doğmuştu. Genellikle av sırasında avlanan kuş ve hayvanların adları kullanılmaz, isimler tanımlayıcı başka sözcüklerle ifade edilirdi. 2. yüzyılda Moğollar da barış zamanlarında savaş oyunları yerine av partileri tertip ederlerdi.

    Eski Türkler’de vahşi hayvanların etleri yenildiği gibi avlarda kullanılan şahin türünden bütün kuşlar “onkun” kabul edilir ve adları özel isim olarak kullanılırdı. Oğuzların Avşar boyunun isminin anlamı “kuş ile avlanan”dır mesela. Avcılık Türklerde hep ulusal bir gelenek olmuş. Sürgün avı 11. yüzyıldan itibaren hükümdarların halk ve askerle birlikte yaptıkları askerî tatbikat benzeri bir spor haline gelmiş.

    Karahanlılar ve Selçuklular da törensel nitelikli bir spor olarak av partilerini devam ettirdiler. Selçuklu hükümdarlarının sofralarından av eti hiç eksik olmazdı. Sultan Melikşah ile 1. Alâeddin Keykubad söylenceye göre yedikleri av etinden zehirlenerek ölmüşlerdir. Av geleneği Gazneliler, İlhanlılar, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde de devam etti.

    Ava giden avlandı
    Osmanlılar’da av
    2. Bayezid, Filibe dolaylarındaki Uzunova’da avlanıyor (Hünernâme 1. Cilt [TSMK – H. 1523] y182b.)

    Osmanlı sarayında has bahçelerde yırtıcı kuşlarla avlanmanın yanısıra araba, koltuk veya oturak avı ya da sürek avı yapılırdı. Avcı sultan sürek avlarında yalnızca ok ve yayla avlanırdı. 1553’te 1. Süleyman’ın av sonrası müzikli bir ziyafet verdiğini Celalzade Mustafa Çelebi’nin Hünername’sinden öğreniyoruz. Tarihçi Mustafa Âli 1600’de yazdığı kitapta av eti yemenin zevkinden bahseder: “Av eti tatlı bir lokma gibidir, ruhu besler, ne aç ne de tok olan av etine doyabilir”. Saray avları sırasında “yimeklik” sülün, bıldırcın, keklik, yaban ördekleri, kaz ve toyun yanısıra turna ve balıkçıl da sorguçlarda tüylerini kullanmak üzere vurulurdu. Bu sırada nakkaşlar da avı kağıda aktarırlardı. Bu “yimeklik” kuşların dışında tavşan, tilki, yaban domuzu, geyik, kurt ve ayı da avlanmış. Özel şölen olacaksa avın belgelemesi için bir katip görev alırdı. Bu nedenle her bir seferde neler avlandığının kaydına ulaşabiliyoruz.

    1. Ahmet’in mütevazı sayılabilecek av rakamlarının yanında torunu Avcı Mehmed’in 50 av seferinden kaydedilen rakamlar, Edirne ve civarında yaban hayatın köküne kibrit suyunun ta o dönemlerde ekildiğini anlatıyor bize. Kasım 1667’de üç günlük sürek avında 94 geyik, sonra da “koltuk sürgünü” sırasında da 11 geyik ve 3 yaban domuzu avlamış. Koltuğu koşturan uşakların yerinde olmak istemezdim doğrusu. Evliya Çelebi’den de Yeniçerilerin Istrancalar’da avladıkları alageyik, karaca ve geyik etlerinden padişah için pastırma hazırladıkları bilgisini alıp Yeni Kıta’ya doğru bilgi avcılığımıza devam edelim.

    Kuzey Amerika kıtasının kolonizasyonu sırasında yeni gelenler yerli halklar tarafından saygılı bir denge içinde tüketilen ve bu nedenle sayıları milyonlara varmış mutlu, iri hayvanlarla karşılaştılar. Derken 1876’da Transcontinental demiryolu hizmete girdi ve kıtayı aşarak Vahşi Batı’nın, yerli halkların ve yaban hayatın sonunu getirdi. Bu öyle vahşi bir avlanma dönemi idi ki dönemin fotolarına bakarken üzüntü ve utanç duymamak olası değil.

    Ava giden avlandı
    Vahşet Dağı Kuzey Amerika’nın kolonizasyonu sırasında kıtaya yeni gelen beyazlar, yerli halklarla birlikte yaban hayatın da sonunu getirdi. Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyona varan bizonlardan 300 tane kalmıştı. 1870’lerde bizon kafalarından bir dağın önünde gururla poz veren adam, vahşetin boyutunu gösteriyor.

    Manhattan’ın zenginleri yemekli, lüks vagonlarla ordunun düzenlediği bizon avına çıkıyorlardı. Bir albay trenin camından ordunun sağladığı en modern tüfeklerle 30 bizon vuran milyonere “Gördüğün her bizonu vur! Her ölü bizon, ölü bir Kızılderili demektir” diye akıl veriyordu. Bu nevi av gezileri sıradan turistik gezilere dönmüştü. Kısa süre sonra Beyaz adamın işi bittiğinde sayıları 30 milyon civarında olan bizonlardan 300 tane kalmıştı. Kürk ticareti için avlanan diğer yaban hayvanlarını yazmaya elim varmıyor bile. Somonun, balinanın, bizonun, su samurunun yokolmanın eşiğine geldiği ve tüm doğal dengenin altüst olduğu, benzeri yaşanmamış bir dönem.

    Bugünlerde zengin avcılar fakir ülkelerdeki yaban hayvanlarını vurmak için para ödüyorlar. Hep birlikte karşı çıkıyoruz. Denizlerde hâlâ delice bir kıyım sürüyor. Yağmur ormanlarını yokederken bir başka toplu kıyım içindeyiz. Ancak içimizde bir yerlerde uyuyan bir avcı hep varolmaya devam edecek. Mağara duvarlarındaki kırmızı el resimleri bizi “dur, burada dur artık!” diyerek alışkanlıklarımızın getirdiği büyük yokoluşa karşı uyarıyor. Belki de arkamızdan el sallıyorlardır ama biz hâlâ uyanamadık. “Karma” diye bir şey var ise bu hayvanların ahı bir yerden mutlaka çıkacaktır elbet.

  • Somon: Balık kılığında fedakar bir bilgeydi…

    Somon: Balık kılığında fedakar bir bilgeydi…

    Binlerce yıl boyunca, hiçbir balığın muktedir olmadığı yolculukları gerçekleştirdi. Hem türünü devam ettirdi hem kendini feda ederek insanı ve diğer canlıları besledi. Bu benzersiz davranıştan etkilendik ama daha fazlasını istedik; bu canım türü 19. yüzyıldan bugüne yokolma noktasına getirdik. Nereden nereye…

    Salar. Salmo Salar. Atlantik Somonu. Bir de Kuzey Amerikalı olanı var: Oncorhynchus. Ona da Pasifik Somonu diyoruz. Onların öyküsünü anlatacağım size. İsimleri mitolojik insan isimleri gibi değil mi? Öyle, çünkü onlar balık kılığına girmiş “somon halkı”ndan geliyorlar. 

    Bir Squamish yerli öyküsü “Uzun zaman önce, insanlar ve hayvanların eşit olduğu zamanlarda…” diye başlayarak bize “somon halkı”nın dünyaya nasıl yayıldığından bahseder. Bu öykü, balık kılığına girerek bedenini insanlar zorlu kış aylarında aç kalmasınlar diye feda edenleri anlatır. “Kardeş” bir canlı türüne duyulan minnet ve saygının kuşaktan kuşağa aktarılan öyküsüdür. Bu hikayelerle büyüyen çocuklar, binlerce yıl yalnızca ihtiyaçları kadar tükettikleri için “somon halkı”nın Kuzey Pasifik’teki nüfusu azalmadan kalabilmişti. Yiyecekleri kadarını avlar ve kılçıklarını mutlaka eksiksiz denize döndürürlerdi. Bunu yapmazlarsa somonun yeniden insan olarak bedenlenemeyeceğine, küsüp dönmeyeceğine inanırlardı.

    Britanya’da ise “balıkların kralı” denirdi ona. 1.5 metre boya erişebiliyordu. Kocaman olmasına rağmen yükseklere sıçramakta üzerine yoktu. Yerel halk “yükseklere sıçrayan” anlamına gelen “Salar” derdi. Britanya’da yerleşik Sezar’ın lejyonları ise aynı anlamına gelen Latince Salmo ismini takmışlardı ona. İngilizcesi sonradan “salmon” olmuş; Fransızcası ise “saumon”. 

    Koca kral tüm tebaasıyla birlikte her sene tuzlu denizlerden tatlı nehirlere girip; yemeden içmeden, kara içinde yukarı doğru seyahat edip tam doğduğu noktaya dönüp geliyor; dünyayı yavrularına bırakıp ölüyordu. Şaşmaz bir düzen içinde süren bu yaşam döngüsünün sonunda, tam da kış yaklaşırken gücü tükenip, kuşa, ayıya, kunduza, başka balıklara ve insana besin oluyor; kurtulanlar ise yumurtlayarak soylarını tazeliyordu. Ayılar ve kunduzlar deli gibi somon avlayıp karada depoladıkları için çoğu yenmeden toprağa karışıp ulu çam ağaçlarına gübre oluyor; okyanusun bereketi balıkların bedeninde dağlara kadar taşınmış oluyordu. Ne masalsı, ne şiirsel bir döngü! Beyaz adam gelip kazanç hırsı ile işe el atana dek, bu düzen herkesi ve her şeyi besleyerek devam etmişti. 

    7 büyük günah ve oburluk 1568’de Hollandalı sanatçı Joachim Beuckelaer tarafından yapılan “Balık Pazarı” adlı tablo, 16. yüzyılda denizlerin sunduğu bolluğu yansıttığı kadar, doğanın cömertliğini kullanırken aşırıya kaçmaya karşı da uyarıyor.

    Yakın tarihten örneklere geçmeden en eskilere gidelim önce, somonun kutsal olduğu çağlara… Geçmişi onbinlerce yıla dayanan çok eski izleri var insanlığın belleğinde. Fransa’nın güneyinde Dordogne bölgesinden geçen Vézère Nehri’nin kıyılarındaki bir mağarada geyik boynuzuna oyulmuş 18.000 yaşında bir resimde rastlıyoruz ona. Mağarada kafamızı kaldırınca tavanda bir metrelik, kırmızı boyalı bir erkek somon rölyefini görüyoruz; dişilerin çakılların arasına bıraktıkları yumurtaları döllemiş, görevini tamamlamış ve ölmeye hazırlanıyor. Kırmızıya dönmüş renginden anlıyoruz sonun yaklaştığını. Yaşamının bu döneminde bedeni tam bir dönüşüm geçiriyor zira. Başka bir rölyef ise 25.000 yaşında. Nehrin kıyısında yaşayan insanlar, somon yakalamak için nehrin sığ yerlerine havuzcuklar yapmışlar. Somon zorlu yolculuğunda hep yardım etmiş insana. İnsan ise kötü yol arkadaşı olmuş; somonun hep en büyüklerini yakalamış, yemiş. Öyle ki gen havuzunda en büyükler yokolup ufak olanları kalmış; günümüze dek boyu ortalama 25 santim kısalmış. 

    Somonun döngüsü insanlara en eski çağlardan beri onun “bilge bir balık” olduğunu düşündürmüş. Nehirlerde ve denizlerde, tatlı ve tuzlu suda yaşayabilmesi; arada havaya sıçrayarak bizim dünyamız ile bağlantı kurması; denizden nehire girdiği andan itibaren hiç yiyip içmeden, depoladığı kendi idrarı ile su ihtiyacını gidermesi ve şaşmaz bir döngü ile yılın hep aynı zamanı doğduğu yere, yani özüne dönmesi mistik özellikler olarak algılanmış. Druidler, Keltler ve Pictlerin yanısıra adını bile duymadığımız birçok yerli kabile tarafından kutsal ilan edilen somon, Budizm, Hinduizm ve Hıristiyanlık tarafından da kutsal bir simge kabul edilmiş. Somonun okyanusta 12.000 kilometreye yaklaşan 4-5 yıllık yolculuğunun sonunda doğduğu yere dönmesini sağlayan jeomanyetik ve koku hafızasına dayalı serüveninin nedeni ve nasılı tam bilinemese de, nehir yukarı sakin havuzcuklara tırmanma azmi ve kolayca kendini av olarak sunması hep saygı ile karşılanmış. 

    Eski dostumuz Fransa’nın güneyindeki Dordogne bölgesinde bulunan Vezere Nehri kıyısında “L’abri du Poisson” mağarasında bulunan somon rölyefi 18 bin yaşında.

    Eskiden somon Amerika kıtasının batı ve doğu kıyılarında bol miktarda bulunurdu. Özellikle Kuzeybatı kıyısında “Alaska Hindisi” denirdi kendisine. Avrupa tarafında ise Britanya’dan Almanya ve Fransa’ya uzanan coğrafyadaki tüm büyük nehirlerin içerilere giren sakin, küçük kollarına kadar her yerde rastlanırdı somona. Alp Dağları’nın tepesindeki akarsularda bile görüldüğü olmuştur. 

    Britanya’da Kelt efsanelerinde birçok “bilge somon” anlatımına rastlanır. Kendilerinden pek az dikili taş kalmış Pict kavminin de somonu totem hayvanı olarak kabul edip yemediklerini, taşlardaki tasvirlerden çıkarsıyoruz. Bir İrlanda efsanesi de efendisinin uğraşıp didinip yakaladığı kutsal “bilge somon”u pişirirken yanan parmağını yaladı diye evrenin tüm bilgisine sahip oluveren saf yürekli genç hizmetkar Finn’i anlatır. Sonra büyük kahraman olmuş; parmağını yalaması yetermiş bir sorunu çözmesi için. 

    Bu efsanelere olan kuvvetli inancın ucu, Hıristiyanlık döneminde bazı manastırlarda somon havuzlarında balık yetiştirilmesine kadar uzanmış. Ne de olsa Hıristiyanlıkta balık, Hz. İsa’nın sembolüdür. Yunanca ichthys kelimesi, “İsa Mesih, Tanrı’nın seçilmiş oğlu” anlamına gelen “Iesous Christos Theou Uios Soter” cümlesindeki kelimelerin başharflerinden meydana gelmiş. Basit bir balık şekli de ilk Hıristiyanların birbirini tanımak için kullandığı gizli bir sembol olmuş. 

    Dev somonlar geçmişte kaldı Wenzel Hollar’ın 17. yüzyılda Seine Nehri’nde somon avını tasvir ettiği gravür (üstte) ve İngiltere’de Jamer Lambert, Dr. CM Mason ve Herbert Hatton tarafından tutulan somonun görüldüğü fotoğraf (altta), bu türün zaman içinde ne kadar küçüldüğünü de gösteriyor.

    1250’de Kral 3. Henry’ye Norveç kralı bir kutup ayısı hediye etmiş. Ayıyı Londra Kulesi’nde tutar, günde bir kez uzun bir iple Thames Nehri’ne salarlarmış. Hem yıkansın hem de kendi balığını tutsun diye. Bu coğrafyada somon öyle boldu ki 1400–1416 arasında Bristol’da 30 tüccara izin belgesi verilmiş; İrlanda’ya şarap, tuz ve kumaş götürüp somon alıp dönsünler diye. 

    1540’a gelindiğinde İrlandalı tekne sahipleri, Kuzey Atlantik balık sahalarında avlanabilmek için çok gelişmiş gemiler inşa etmeye başlamışlar. 16. yüzyılda Tudor fethinden sonra gemi filoları kurmaları yasaklanmış ve İrlandalılar başka ulusların filolarında uzman denizciler olarak çalışmaya başlamış. 18. yüzyılda büyük miktarda tuzlanmış somon balığı İrlanda’dan İtalya ve Fransa’ya ihraç edilmekteydi. Bazen de Fransız balık gemileri kaçak uskumru ve somon avlamak için İrlanda kıyılarına kadar gelirlerdi. 1757’de Cork şehri gazetesi, 50 Fransız balıkçı gemisinin vergi memurlarına takılmadan açıklarda balık avladıklarını haber yapmış! 

    Taze ve hem de yağlı olduğu için somonun hızlı tüketilmesi gerekiyordu. Ta ki 1840’ta New England’da ilk somon konservesi üretilene dek. Bu konservelerin ta Kaliforniya’ya kadar tüm ülkeye dağıtımı yapıldı. Dört yıl içinde doğu bölgesinin nehirlerinde somon nüfusu sıfırlanmıştı. Bugün artık yaban doğada ne Atlantik ne de Pasifik somonu pek kalmadı. Acıkınca yerli halkın bir dalı sivriltip koca bir somonu şişleyip ateşe koyduğu günler çok eskilerde kaldı. 

    Somon katliamı ABD’nin Oregon eyaletine bağlı bölgede, Columbia Nehri’nde somon avlayan balıkçılar, ellerinde ağlarla poz vermişler. Somon artık doğal ortamında kayboldu.

    Somon Amerika’ya artık Kanada’dan ve yeniden doğaya salındığı ya da çiftliklerde yetiştirildiği Avrupa’dan, Şili’den geliyor. 1980’lerden itibaren hız kazanan “aquaculture” yani su ürünleri yetiştiriciliği sayesinde özellikle bu konuya erken yatırım yapmış Norveç şirketleri, hem kendi sularındaki hem de Şili kıyılarındaki çiftliklerden dünyanın somon iştahına ürün yetiştirmeye çalışıyor. 

    Yazıyı umut dolu bitirmek isterdim. Ancak yiyecek tarihi konu olunca ümit dolu şeyler yazmak pek mümkün olamıyor. Somon insan elinden o kadar çok çekmiş ki… İngilizcede “salmon mad” diye bir kavram bile var; “somon delisi” yani. Elinde olta ile yakalayabildiği kadar çok ve büyük somon yakalamaya çalışanlara denirmiş.  Olta ile balık avcılığı bile tek başına ABD’de 125 milyar dolarlık bir ekonomik değere karşılık geliyor!  Kimsenin kimseye “Aman balıkçı!” diyesi yok. 

    Olta ile kalsa iyi yine ama, “yüksek” teknolojik donanımlı balıkçı filoları yüzünden denizlerde zincirleme büyük bir yokoluştan sözedebiliriz. Bugün dünya iri balık stokunun %75’i ya bitti ya da biyolojik sınırların kaldırabileceğinin ötesinde avlanıyor. Küresel balık filolarının kapasiteleri, sürdürülebilir limitlerin iki katı.

    Doğal ortamında artık kaybolan somonu tekrar eski üreme bölgelerine kavuşturmaya çabalıyorlar ama henüz mutlu bir sonu yok bu öykünün. Hem doymak bilmez tüketim, üstüne çevre kirliliği ve küresel iklim krizi, doğal ortamda yeniden çoğalmalarını çok zorlaştırıyor. Genetiği ciddi değiştirilmiş, 2 sene yerine 18 ayda olgunluğa erişen yeni bir somon türünü yatırımcılar “devrim” diye müjdeliyorlar bize. Tabağınızdaki balığa iyi bakın ve bir zamanların bolluk ve kardeşlik masalını unutmayın. 

  • Ruhun gıdası mutfak, mutfağın kaderi seyahat

    Ruhun gıdası mutfak, mutfağın kaderi seyahat

    Bilinen tarih boyunca, farklı coğrafyalara gitmenin ortaya koyduğu en önemli sonuçlardan biri de yemek malzemesinin ve kültürünün değişmesi, zenginleşmesi. Gerek yeni hammaddeler ve alışkanlıklar gerekse yol yaparken karşılaşılan zorluklar ve zorunluluklar, yemeklerin akıbetini belirlemiş. Şimdi pandemi nedeniyle belki pek yol yapamıyoruz ama, kaynaklarımızı daha akılcı kullanmamız gerektiği ortaya çıktı galiba.

    Üçyüz bin yıl önce Afrika Boynuzu’ndan Arabistan’a uzanan berzahı aşıp o zamanlar bereketli ve yeşil Arabistan’a, oradan da Asya ve Avrupa’nın çeşitli yerlerine doğru yürüyerek yola çıktılar. Yanlarında azıkları yoktu herhalde. Olasılık savanların içinde yürüdükçe yiyecek toplayıp, yol üzerinde avlanarak ilerlediler. “Yol sıkıntısı” denen ve seyahate çıkmadan duyulan huzursuzluk, bu ilk zamanlardan kalma ilkel bir duygu imiş.

    Yavaş yavaş yürüyerek başladığı uzun yolculuğunda insanlık şimdilerde Robinson gibi kimsesiz, yüreğinin adasında mahpus. Onca gelişmeye rağmen yine yaya kaldık; sözcüğün tüm anlamı ile. Elde ne varsa, ne bulabiliyor isek onunla yetinmek zorundayız bu günlerde. Ama iyi tarafından bakarsak, sınırlamalar ve yokluklar da mutfakta yaratıcılığı körüklemiştir tarihte.

    M.S. 37-41’ye tarihlenen bir madeni para üzerinde gördüğümüz iki katır tarafından çekilen “carpentum”

    Diğer yandan, mutfakta severek zaman geçiren herkes bilir: Tencere, fokurdayan bir zaman makinesidir. Pişen her yemek geçmiş bir zaman dilimine, bir kokuya, bir anıya taşıyabilir belleği. Paylaşılan güzel yemeklerin anısı zor zamanlarda dayanma gücü verir insana. İnsan ruhunun yokedilemezliğini, gücünü anımsatır. Bu nedenle gemilerle Yeni Dünya’ya iş gücü olarak kaçırılan köleler saçlarının arasında tohumlar taşımıştır. Gündüz şeker kamışı ve pirinç tarlalarında çalışıp gece kendi bostanlarında ruhlarını kavi tutacak yiyeceklerini yetiştirmiş, azıcık olanı kilise bahçelerinde diğerlerinkine katıp çoğaltmışlardır. Bu kocaman Pazar sofralarında değişik lezzetlerle doyan karınları, bir nebze şenlenen ruhları zorluklara dayanabilmiştir. Bir daha göremeyecekleri yuvalarından taşıdıkları bu tatlar anılarını canlı tutmuş, ruhlarını ezilmekten korumuş, onlara bir kimlik yaratarak kaybolmamalarını sağlamış. Boşuna “soul kitchen” demiyorlar bu yemek geleneğine; ruhun gıdası mutfak.

    Resimdeki kabartmada üzeri kapalı bir posta arabası cursus publicum.

    Bir diğer örnek de toplama kamplarından gelsin. Yaşama içgüdüsüyle, çaldıkları minik kağıtlara canları pahasına yemek tarifleri yazdırıp saklamış bu tutsaklar. Anne Georget “Düşsel Ziyafetler” belgeselini hazırlarken altı adet yürek burkan olağanüstü yemek kitabı ortaya çıkarmış. Japon kamplarında uzun süre tutsak kalmış Amerikalı bir asker tarafından yazılanı da var, Gulag’da sürgündeyken yazılanı da… Bu kitapların her biri birer insanlık methiyesi; yolunu kaybetmiş ruhların yarattığı cehennemde kendi cennetlerini yaratarak ayakta kalma çabalarının meyvesi. Hayali ziyafet sofralarına yaptıkları yolculuklar, onların ruhunu güçlendirip zorluklara dayanmalarını sağlamış. Demem o ki, yolculuğun ve yemeğin sahicisi de olur, hayalisi de. Neşelisi de olur karanlık bir bilinmezliğe doğru olanı da. Yol illa bu dünyada olacak değil ya; öbür dünyaya doğru da olur yolculuk. Her halükarda da yemeğin ya kendisi ya da düşü eşlik eder yolcuya.

    Çavuş Stewart Japonya’daki Kawasaki 2B Kampında tuttuğu günlüğüne anımsadığı tarifleri yazarken geçmişe yolculuk yaparak geleceğe dair umudunu canlı tutmayı başarmış.

    Arkeobotanistler mezarlardaki “son yolculuk”lara eşlik eden yiyeceklerin kalıntıları üzerinden pek çok bilgiye ulaşıyor. Kral Tutankamun’un mezarından çıkanlara bakın hele: 100 adet güzel sepet içinde buğday, arpa, ekmek somunları, incir, hurma, kavun ve üzüm bırakılmış yolluk olarak. Büyük bir kavanoz bal ve her birinin üzerinde bağların, bağcının ismi ve Firavun takvimine göre üretim tarihleri yazılı kırmızı şaraplar. Etlere gelince… 12 düzine ahşap kutu içinde mumyalanmış halde dana butları, 9 ördek, 4 kaz ve bir sürü minik kuş. Her biri çok pahalı ithal fıstık ağacı reçinesi, natron tuzu, egzotik yağlar, kokulu baharat ile mumyalanmış ve pahalı ketenlere sarılıp kendi şekillerinde oyulmuş ahşap kutulara konulmuş. O dönemin Mısır’ında evlerde çok yense de mumyalanan et parçalarının arasında balık, koyun eti ve domuz çıkmamış. Tanrılarla oturulacak ziyafet sofrası için yeterince pahalı gelmedi belki. Ya da “Tut” ne seviyorsa öteki dünyadaki sofrasında da onlar olsun istendi. Tanrısal bir yolluk hazırlamışlar; ilahî bir piknik sepeti!

    Piknik deyince Antik Çağ gezginlerinin yolculuklarından da hoş anektodlar geldi hatırıma. Daldan dala atlıyor gibi gözüksem de anlattığım öykülerin bir meramı var; hepsi geçmişin gölgeli köşelerinde kalmış yol, yolculuk ve yemek öyküleri. İnsanlığın çok ilerlediğini düşündüğümüz şu günlerde, mikroskobik bir öğretmenin kibrimize bir güzel haddini bildirdiği günlerde yazıyorum bu satırları.

    Öte dünyaya yolluk hazırlık Tutankhamun’un mezarına öbür dünyaya yapacağı yolculuk sırasında kullanması için 26 kavanoz şarap, bol miktarda bal, mumyalanmış etler, meyve ve yemişler, baharat ile ekmek yerleştirilmiş.

    256 yılında bir zengin, hizmetçisine haber yollamış: “Tanrı’nın izniyle ayın 23’ünde oradayız. İhtiyacımız olan her şeyi temin et ve hazırla. Özellikle de misafirlerim için güzel bir domuz- ama iyi olsun, geçen defaki gibi zayıf ve işe yaramaz olmasın. Ve balıkçılara da bize balık getirmelerini tembih et”.Mısır’da yaşayan bu adamın gittiği yazlık mülkü Fayyum’da imiş. 1 günden daha uzun zaman alacak bir mesafeye gitmek isteyen zenginler ya yol üstünde kalacakları evler edinirmiş ya da bir arkadaşın, iş ortağının, tanıdıklarının evinde konaklarmış. Tanıdık kimse yoksa ya bir han bulunur ya da hizmetçilerin emekleri ile “zarif bir biçimde” kamp kurulurmuş.

    Milattan hemen önce Muhafız Birliği’nin başı ve Maliye Bakanı Chryssipus’un ziyareti için kendisine haber gönderilen görevlinin telaşı ve endişesi bugün bile aşikar. Şu cevabına bakın: “10 adet beyaz etli kümes hayvanı, 5 adet evcil kaz, 50 adet kümes hayvanı, 50 kaz, 200 kuş, 100 güvercin hazır ettik. 5 adet binek eşeği ödünç aldık ve elimizde 40 adet yük eşeği var. Yol yapımına da devam ediyoruz”. Chryssipus ve arkadaşları toplam 5 kişi bu arada! Zavallı köyün tüm kaynaklarını duman edip geçip gitmişler…

    Antik Çağ’da felekten bir gün Pompei’de bir sokak barı. Antik çağ yazarları yolcuları bu tür yerlerde zaman geçirirken dikkatli olmaları için uyarmışlar.

    Akdeniz’in verimli çanağındaki tarihe çizgisel bir dizi olay gibi bakanlar, olağanüstü yoğun insan hareketliliğini gözden kaçırabilir. Tarih anlatısını hızlandırınca bu gel-git ve nüfus dalgaları daha görünür olur. Roma döneminde seyahat eden devlet görevlileri için kalabilecekleri derli toplu hanlar; cursus publicus’lar vardı. Burada ancak özel izin kağıdı olan görevliler ve kilise görevlileri kalabilirdi. Yemek bulunur, hayvan ve araba değişimi yapılır ve gecelenebilirdi.  Devletle bağı olmayanlar ise mutatio’larda yani basit hostellerde veya yol evi diyebileceğimiz ahırları, mutfağı ve uyuma bölümleri ile kervansarayları andıran mansio’larda kalabilirlerdi. Alt sınıf içinse meyhaneye benzeyen caupona’lar vardı. Bazen de odalarını kiralayanlar bulunurdu. Virgil bir şiirinde yorgun yolcuyu baştan çıkarmak için mekanını öven ve günün yemeklerini sayıp döken bir hancı kadından bahseder. Ceres ve bromius (şarap ile ekmek) dışında aşk da bulacağını garanti eder!

    Akdeniz havzasında tüccarlar ve devlet görevlileri başı çekse de, sıradan insanlar da çok çeşitli nedenlerle seyahat ediyordu. Sağlık için tanınmış tapınaklara akın edenler, her sorunları için kahinlerin bulunduğu merkezlere danışmaya gidenler, çeşitli festivaller, olimpiyatlar, uluslararası geleneksel Yunan oyunları ve Roma’da imparatorların düzenlediği gösteriler çok uzak yörelerden bile binlerce insanı kendine çekiyordu. 2. yüzyılda Roma’da yılın yarısı tatildi. Bu tatiller halk gösterilerine ayrılmıştı. Bu arada Romalı zenginler de tatil kavramını keşfetmişlerdi. İlkbaharın güzel günlerini deniz kenarında geçirir, sıcaklar basınca da çıktıkları serin tepelerde bulunan villalarında otururlardı. Roma’nın milattan sonraki 300 yılda nüfus hareketliliğine yaptığı katkı, turizmi keşfetmeleri olmuştu.

    Antik Çağ’da felekten bir gün Antik çağda zengin Romalıların ilkbahar ve yaz aylarında sıcaklardan kaçıp, tam anlamıyla “çılgın” eğlencelere dalmak için gittikleri birkaç villaları bulunurdu.

    Antik dönem gezginleri eşek sırtında ya da katırların çektiği arabalarla yolculuk ederlerdi. İki ve dört tekerlekli bütçeye ve yolcu sayısına göre değişen birçok araba çeşidi vardı. Atlar ise önce yük ve savaş arabalarını çekiyorlardı. Kimsenin aklına atın üzerine binilebileceği gelmemişti. Ancak MÖ ilk binin başlarında binek hayvanı olarak kullanılmaya başlandılar. İyi ki de öyle oldu, yoksa Büyük İskender’i eşek üzerinde sefere giderken gösteren freskler görecektik. Dizgin ve çivili nal ise ancak 800’lerde ortaya çıktı. Ondan önce toynakların üzerine geçirilen metal, deri veya hasırdan sandalet gibi ayaklıklar vardı. Eyer niyetine hayvanın sırtına bir parça kumaş atılırdı. Dolayısı ile at ile yolculuk hem pahalı hem de uzun yollarda çok yorucu idi. İskender ve arkadaşlarına yine de saygıda kusur etmeyelim yani. Onca yolu at üstünde gidip, ülkeler fethettiler.

    Kara yoluyla her zaman ve her koşulda seyahat edilirdi ama hazırlık aşaması çok ve taşınması gereken yük fazla idi. Seferî iken daha çok acıkır insan. Kara yolu ile seyahate çıkan zengin biri, mutfak malzemeleri, sofra takımları, keten peçeteler, masa örtüleri, çeşitli alet edevatın yanısıra değişken koşullara göre giysiler, ayakkabılar, şapkalar, havlu ve çarşaflarla bunların düzenini sağlayacak hizmetlilerini yanında taşırdı. Neredeyse ev taşımak gibi hazırlık gerektiren bu seyahatlerde yükler eşek ve katırlarla taşınırdı ama, ana yolların dışına çıkılacaksa yük hayvanlarına ek olarak hamallar da gerekirdi.

    Deniz yolu ile seyahat hızlı ve daha az hazırlık gerektirmesine rağmen yalnızca Mayıs ile Ekim arasında yapılırdı. Yolcular güvertede kalırlar, minik gemi mutfağında kendi hazırladıkları yiyecekleri yine güvertede yerlerdi. Gemiler yolcu gemisi değildi ve yolculara sadece su temin ederlerdi. Çok azında zengin müşteriler için ayrılmış bir kamara bulunurdu. Bir geminin limandan yola çıkabilmesi için kurban kesilmesi, yüzlerce bâtıl inanç testinden geçmesi ve liman yönetiminin iznini alması gerekliydi. Her yolcu için çıkış parası talep edilirdi. 90 yılına ait Mısır’dan Kızıldeniz yolu ile çıkış listesine göre ücretler mesleğe göre değişiyordu: Geminin marangozu 5 drahmi öderken bir fahişe 108, ordu mensubunun eşi ise 26 drahmi ödemek durumundaydı. Buna rağmen doktorlar reçeteye “deniz havası” yazdıkları için gemilerin yolcusu da eksik olmuyordu.

    Hızlıca 15. yüzyıla sararsak… Baharat peşinde başlayan Keşifler Çağı ile bu hareketlilik bilinmeyen yeni dünyalara doğru yönlendi. Amerikaların keşfi ile yeni ve eski dünya arasında başlayan ürün ve hayvan değiş-tokuşu, her iki kıtanın da mutfak anlayışlarını temelinden değiştirdi. Dünya üzerindeki en kalabalık ve en uzun süren yolculuk Yeni Dünya’ya doğru yapılanlar olsa gerek. 1880 ile 1930 arasında ABD’ye 27 milyon kişi göç etmişti. 1892 ile 1954 arasında gemi ile gelen son göçmen dalgası 12 milyon kişi idi. Bu insanlar Ellis Adası’ndan ABD’ye giriş yapmıştı. İlk göç dalgası ile gelen Kuzey ve Batı Avrupalılardan sonra bu defa Güney ve Doğu Avrupa’dan gelenler ağırlıkta idi.

    Rus tutsakların Gulag’da esir kampında iken bir kumaş parçası üzerine yazdıkları tarifler geçmiş güzel zamanlara  bir yolculuk yaparak ümitlerini ayakta tutuyordu.

    Çarlık Rusyası ve Doğu Avrupa’da yaşadıkları politik ve ekonomik baskılardan bunalmış Yahudiler ve yoksulluktan bıkmış İtalyan göçmenler sayıca en fazla olanları idi. Ülkelerini bırakıp yollara düşme nedenleri savaş, kuraklık, açlık ve dinî baskılardı. Diğer Doğu Avrupa ülkelerinden ve Müslüman ülkelerden gelenler de vardı. Hepsi yeni bir yaşama adım atma umudu ile kucak kucağa gemilerin izbe alt katlarında çorba, ekmek ve balıktan oluşan lezzetsiz bir mönü ile yanlarında ne varsa yiyerek Amerika’ya varmışlardı. Ellis Adası’nda göçmenlik işlemleri uzun sürebiliyordu. Bu süre boyunca orada kalanlara yemek veriliyordu elbet ama değişik inançlara sahip ve dil bilmeyen bu insanları doyurmak zor bir mesele idi. Örneğin Müslüman olan göçmenler üzerine kâfir gölgesi düşmüş yiyecekleri yemeyi reddettiklerinde kendilerine haşlanmış yumurta verilmişti. En çok sunulan yemek fırınlanmış kuru fasulye idi. 1911’de ilk defa bir hayır cemiyeti aracılığı ile Yahudi göçmenlere koşer yemek çıkarılmaya başlanmıştı. Birçok göçmen zorlu yolculuktan sonra tam bir Amerikan yiyeceği olduğu için kendilerine sunulan dondurma ve muz ile adada tanışmıştı. Adadan ayrılırken ellerine yolluk paketleri de verilirdi.

    Şimdilerde ise dünya üzerinde yeniden bir hareketlilik var. Bu defa bitmeyen savaşlar nedeniyle bereketin ve uygarlıkların ilk yuvası Mezopotamya’dan Batı’daki sanal cennetlere göç dalgası hızlandı. Yolculuk, göç ve savaşlar hiç bitmez. Belki yolculuklarımıza bugünlerde zoraki bir mola verdik. Dış dünyadaki koşturmacalarımız, ev içinde zaman bulamayıp da yapamadığımız ne varsa ona yöneldi. En önemli ev içi uğraşların başında da yemek ve her nedense ev aşçılığının zirvesi sayılan ekşi mayalı ekmek yapmak geliyor. Hastalık korkusu ile alışverişler aksadığı için en az malzeme ile yapılacak en lezzetli şey ekmek olsa gerek. Hem ev ekmeği daha temiz, daha katkısız. 

    Ne kadar istesem de güzelleme yazamam bu döneme. İyimser olanlarımızın umut ettiği gibi, dünyadaki diğer canlılar ile karşılıklı bağımızı idrak etmemiz, israfa son vermemiz ve soframıza gelenin arkasındaki öyküyü ve çabayı merak etmemiz açısından bu sıkıntılar bizleri farklı bir yere çıkartır mı? Bilmiyoruz. Tahminim, önümüzdeki yıllar dünyanın her yöresinden önümüze akan, adeta yaşamımızı istila eden nimetlerin azaldığı bir dönem olacak. Zahmet çekmeden elimizin altında buluverdiğimiz ürünlerin kökenini ve serüvenlerini merak etmeyenler bile, kaynaklarımızı daha akılcı kullanmamız gerektiğini anımsayacaklar umudundayım. Hem bir tek seyahat eden bizler olmadık bu dünyada. Tohumlara soralım, bitkilere, atlara, domuzlara. Somonlara da soralım; akıntıya karşı hayatın püf noktalarını anlatırlar belki bize.

  • Ata yurdundan getirdik hep üfleyerek yedik…

    “Orta Asya’dan yola çıkıp Balkanlar’a dek yayılmış olan bir ürün” yoğurt. Ekşitici özelliği olan lactobacillus ve onunla birlikte hareket ederek özgün yoğurt lezzetini yaratan streptococcus termophilus. Bu ikisidir sütü yoğurt yapan; “lacto” ile “strepto”; bizim çocuklar yani. Günümüzde hem güzel hem sağlıklı bir yoğurt yemenin tek yolu evde yapmak. Kaynatın çiğ sütleri, mayalayın. Ataların binlerce yıllık bilgisi kaybolmasın. 

    Kavurucu sıcaklar geldi. Bir tas buz gibi ekşi ayrana kim hayır diyebilir? Patlıcan kızartmasının üstüne bir kaşık sarımsaklısından isteyen? Domatesli pilav yanında mis gibi cacık da olur… Yoğurtsuz yaz olmaz. 

    19. yüzyılda Ege’de antik kentleri gezerek çizimler yapan E. J. Davis’in günlüklerinde, konuk oldukları yoksul köylerde akşam yemeği niyetine önlerine bir tas yoğurt ile ekmek konulduğunu okumuştum. En düşkün zamanlarında bu ulusu ayakta tutan iki yiyeceğin ekmek ve yoğurt olduğu tartışılmaz. Artun Ünsal’ın Silivrim Kaymak! Türkiye’nin Yoğurtları isimli değerli kitabını okurken bu aklıma geldi. Öylesine yaşamımızın içine işlemiştir ki yoğurt, sanırım bize çok sıradan bir yiyecek gibi geldiğinden sahipliğini yine başkalarına kaptırdık. Bu sefer Bulgarlar Yunanlılarla kapışıyorlar “yoğurdu ben buldum” diye. Oysa o binlerce yıldır bizimle. Bir Yoğurt Enstitümüz olaydı keşke; değişik yörelerin, değişik mayalama yöntemlerinin analizini yapsaydı. Artık iyi yoğurt yapmak bile çok emek istiyor. Ne odun ateşimiz var sütü savura savura, ağır ağır pişirip suyunu uçuracak ne de mevsimine göre dağ- bayır gezinen hayvancıkların mis gibi ot kokusu taşıyan yağlı sütleri.

    Seyyar yoğurtçular

    1960’lardan kalan bu fotoğrafta belli bir yaşın üzerinde okurlarımızın hatırlayacağı seyyar yoğurtçulardan biri görülüyor. Çan çalarak mahalleye geldiğini haber veren yoğurtçuların yoğurtları, bol kaymaklı, peynir gibi kesilecek kıvamda olurdu.

    “Tarihte yoğurdu ilk kimler buldu diye boşuna araştırmayın” demiş Artun Ünsal. Çatalhöyük’te bulunan, belki de süt mayalamakta kullanılmış olabilecek meşe palamutlarından 20 çeşit peynir yapmayı bilen Sümerler’e, Hititler’e kadar çok çeşitli kavimler yoğurdu yapıp tüketmiş olabilirler, ama bir tek kesin bilgi bile yok. Birçok eski kaynakta ekşitilmiş sütten bahis geçiyor ama her ekşi sütün yoğurt olmadığını da bilmek lazım. “Kesmik” olması daha olası. Yoğurt deyince iki dost bakterinin ortaklaşa imzası olması gerek; ekşitici özelliği olan lactobacillus (soyadı olan bulgaricus’u kabul etmek istemediğim anlaşılmıştır umarım) ve onunla birlikte hareket ederek özgün yoğurt lezzetini yaratan streptococcus termophilus. Bu ikisidir sütü yoğurt yapan; “lacto” ile “strepto”; bizim çocuklar yani. 

    Yoğurt sözcüğünün kökenine bakarak sahiplik konusunda iddiamızı doğrulayacak sonuca varmak daha olası. Bir teori, “doğrudan Orta Asya’dan yola çıkıp Balkanlar’a dek yayılmış olan bir üründür” diyor. En kuvvetli tez bu. Bu tezi savunanlar, yoğurdun Orta Asyalı göçebe Türklerin buluşu olduğunu söylüyor. Hayvanları ile otlaktan otlaka gezen göçerlerin sütü taşımak için kullandıkları tulumlarda, canlı kalan bakterilerin ekşiyip karşımıza yoğurdu çıkardığı o kutlu gün için şükürler olsun diyelim. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Dîvânu Lugâti’t-Türk, yoğurt sözcüğünü “yoğun” sıfatı ve “yuğurmak” fiiline bağlıyor. İsim babası Uygurlar olabilirmiş; zira 10-11. yüzyıla ait Turfan belgelerinde eski Türklerin Budist inancına göre koruyucu gezegen olarak Ay’a yoğurtlu aş sundukları yazılı. Dolayısı ile yoğurt çok büyük olasılıkla göçebe Türk boyları ile birlikte Anadolu’ya gelmiş olmalı. 

    Kaymak yoğurt W. H. Bartlett imzasını taşıyan bu gravürde 19. yüzyılda Kapalıçarşı’dan bir sahne var. Dükkandan kafasını uzatan satıcı, ya kaymak ya da yoğurt satıyor müşterilerine.

    Avrupalılar bir kaç kez yoğurt ile tanışma fırsatı yakalamışlar. İlk kez Marco Polo 13. yüzyılda Orta Asya’ya yaptığı seyahatlerde Kubilay Han’ın askerlerinin tulumlar içinde taşıdıkları pelte gibi bir kuru sütten bahsetmiş. Acıkınca sulandırıp içtiklerini yazmış. Daha o zaman yoğurdun besleyici değerine uyanmaları gereken Avrupalılar o kadar uzun süre uyumuşlar ki… 

    Bir seferinde de 1542’de 1. François ateşli bir ishale yakalanmış. Kanunî’den yardım istemiş. Yanında keçileri ile Fransa’ya giden Kanunî’nin doktoru, mayaladığı yoğurt ile birkaç haftada ishali iyi etmiş. Saray çevresinde “sonsuz hayatın sütü” ilan edilip popüler olan yoğurt giderek unutulmuş. Dernschwam’dan Busbecq’e 16. yüzyıl gezginleri de, anılarında davet edildikleri sofralarda rastgeldikleri yoğurdu okura tarif etmeye çalışır; tabii değeri hiç anlaşılmadan, neredeyse Türklerin garip yiyeceklerinden biri imişcesine. Sadece Busbecq, aşırı sıcaklarda buz gibi ayrana doğranan ekmeğin besleyici ve serinletici bir yiyecek olarak faydasını gördüklerini kabul etmiş. Benimle yaşıt İngiliz komşum alerjiden kabaran cildime yoğurt sürmemi, çocukken annesinin eczaneden minik kaplar içinde yoğurt aldığını söylemişti ilaç niyetine… 1970’lerde. 

    Oysa Türkler yoğurdu her daim baştacı etmişler. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Çatladıkapı’da padişahın özel yoğurthanesinde 100 kişinin çalıştığını yazmış. Matbah-ı Âmire’ye bağlı bu yoğurthanede, sarayın yoğurt ihtiyacı için 20’den fazla inek beslenirmiş. Çelebi’den esnaf alaylarının geçişinde yoğurtçuların değerli porselen kaplar ve fağfuri kâseler içinde yoğurtları, başlarında tablaları ile kasapların yanında geçide katıldıklarını öğreniyoruz. Semt semt yoğurt imalathanelerini sayan Çelebi, en meşhurlarının Sütlüce, Kasımpaşa, Ortaköy, Kanlıca ve Üsküdar olduğunu da tarihe not düşmüş.

    Kentin iki sembolü aynı karede Başta yoğurtçular olmak üzere kentin seyyar satıcıları, şehirden şehre, hatta yayladan yaylaya tadı değişen yoğurtlarıyla birlikte tarihe gömüldü.

    Çeşitli anlatılarda ilginç bir nokta da, yoğurdun da bir mevsimi olduğu ve tazesi ile biraz daha dayansın diye süzme yapılanın arasında fiyat farkı olması. “Süt mevsimi” başladığında “taze koyun yoğurdunun evvela bir çanağı bir akçaya olup içinde bir okka yoğurt olur. Haftasında iki çanağı ve altı günden sonra üç çanağı bir akçaya ve içinde üç okka yoğurt olur”muş. 1502’de 2. Beyazıd’ın fermanı ile yürürlüğe giren bir Kanunname’de yoğurt türlerinin fıçı yoğurdu, çanak yoğurdu, torba yoğurdu ve Kanlıca yoğurdu olduğunu öğreniyoruz. Süt mevsimi geldiğinde şehre ilk gelen yoğurt olduğu için Silivri mandıralarının önemi büyük. Silivri yoğurdu, sert kıvamı ve kalın, pürüzsüz kaymağı nedeniyle ünlenmiş. Mart ile Haziran arası ilkbaharın yağlı koyun sütleri uzun süre ısıtılıp sonra yayvan tavalarda ikinci kere ısıtılarak kaymak pişirilir ve sonra mayalanırdı. 

    Yoğurdun geleneksel yaşamımız içinde neredeyse simgesel bir anlam kazandığını da söylemek yanlış olmaz. Halk deyişlerinde, atasözlerimizde ve geleneksel kutlamalarda hep yoğurt vardır. Nasreddin Hocamız koskoca göle maya çalar. 6 Mayıs sabahı Hıdrellez’de sabaha karşı toplanan çiğ taneleri ile yoğurt mayalanır ve maya tutarsa o yılın “var yılı” olacağına inanılır. Kuzular sütten kesildiğinde ve koyunlar sağılmaya başlandığında şenliklerle kırlara çıkılarak kutlanan “Yoğurt Bayramı” da Anadolu’nun doğanın döngüsüne ve bereketine şükran kutlamalarından biridir. 

    Bir tas set, biraz maya

    Çiğ süt bulmak da eskiye göre daha zor ama lezzetli ve sağlıklı bir yoğurt yemenin de tek yolu, çiğ sütten evde yoğurt mayalamak gibi görünüyor. Eskiden yoğurtçular gibi mahalle mahalle gecen seyyar sütçüler de vardı.

    Mandıra yoğurtçuluğundan kültür yoğurtçuluğuna geçerek mevsimden mevsime, şehirden şehire hatta yayladan yaylaya tadı fark eden yoğurtların lezzetlerini hijyene feda etmiş olduk. Ekşimeden, küflenmeden buzdolabında aylar geçiren sanayi üretimi yoğurtların tadı, eskiyi özleyen damakları hiç tatmin etmiyor. Bu durumda hem güzel hem sağlıklı bir yoğurt yemenin tek yolu evde yapmak olacak anlaşılan.  Kaynatın çiğ sütleri haydi. Serçe parmağınız sıcağına dayanacak kadar ılınınca bir kâsede süt ile bir çorba kaşığı yoğurdu seyreltip içine dökün ve karıştırıp kapağını kapatın. Kabı sarıp sarmalayıp 4-5 saat ılık bir kenarda bekletin. Bu sürede içinde mümkünse hiç oynatmayın. Maya sakinliği seviyor zira. Ev sıcak değilse fırının içine de koyabilirsiniz. Çok uzun süre tutmayın yoğurdunuzu; sulanır ve ekşir. Alın buzdolabına kaldırın ki kendine gelsin. Bu kadar basit. Mayalayalım bakalım yoğurtlarımızı. Ataların binlerce yıl elden ele geçen bilgisi kaybolmasın. 

  • Çiçekler de yenir, acıları tatlıya çevirir

    Çiçekler de yenir, acıları tatlıya çevirir

    İnsanlık kadar eski uygulamaları yeniden keşfedince duyduğumuz sevinç ve şaşkınlık, doğadan ve atalarımızın bildiklerinden ne denli uzak düştüğümüzü gösteriyor. Çiçekler bugün de modern mutfaklarda salatalara, pastalara, yemeklere tat katmak, onları süslemek için kullanılıyor. Çiçek perilerine inanmak lazım.

    Herhalde üzerinden bir süre geçtikten sonra “Korona Günleri” diye anacağız bu günleri. Evlerden çıkamadığımız şu bahar günlerinde sizi kırlara çıkarayım istedim. Kır ve ormanlardan yenebilir ot, çiçek, mantar ve yemişler toplamak yeniden moda oldu. Toplayıcılığın “foraging” diye havalı bir adı da var artık. İnsanlık kadar eski uygulamaları yeniden keşfedince duyduğumuz sevinç ve şaşkınlık, doğadan ve atalarımızın bildiklerinden ne denli uzak düştüğümüzü düşündürüyor.

    Çocukken ballıbaba, hanımeli, akasya yemişliğiniz var mı? Çiçekler yenebilir, biliyorsunuz. Otları yiyoruz. Çiçekleri de yiyebiliriz. Alçakgönüllü ballıbabanın alt basamağında durduğu merdivenin en tepesinde safran oturmuş, etrafı gözlüyor. Brokoli, karnabahar, enginar ve kapari de henüz açılmamış çiçek tomurcuklarıdır aslında. Rahat bıraksak enginarlar da morun en güzel tonlarında çiçek açarlar. Koca kafalıları bir yana bırakıp rengarenk olanlarından bahsedelim biraz.

    Çiçekler taze, kuru, kristalize, donuk, şekerleme, reçel olarak ve moleküler gastronomide köpüklere tat katacak şekilde birçok değişik şekilde yenebilir. Ayrıca şurup, çay, likör, çiçek suları ve sirkeler de değişik mutfakların aromatik içecekleri olarak karşımıza çıkar.

    İnsanlar ne zaman çiçeklerin de yenebileceğini keşfettiler bilinmez ama büyük ihtimal hayvanları, böcekleri inceleyip denemeye karar vermiş olmalılar. Antik Yunan’da kokulu mor menekşe (viola odorata) şarapları aromalandırmakta kullanılırmış. Menekşe, şekerlemelerde sevilen bir tattır; 14. yüzyılda badem ve krema ile yapılan sütlaç benzeri bir tatlıyı süslemek için kullanılmış. Menekşe yapraklarını bir kat şeker bir kat yaprak olacak şekilde şekere yatırarak Kral Edward’ın çok sevdiği kokulu şekeri elde edersiniz mesela. Tudor ve Victoria döneminde menekşeler salatalara katılırmış. Elizabeth döneminde ise menekşenin çiçek kısmı şeker ile kristalize edilerek tatlıları süslemekte kullanılmış. Osmanlı saray mutfağında da gelincik, gül, yasemin, zambak, iğde çiçekleri kullanılan şerbetlerin arasında menekşe şerbeti bulunurdu.

    Çiçekler de yenir
    Şerbetçi Yavuz’un çiçekli tezgahı Osmanlılar, gül, yasemin, zambak, iğde ve menekşe gibi çiçekleri şerbetlerinde kullanırlarmış. İstanbul’un seyyar şerbetçilerinden Yavuz Bey, tezgahını da taze çiçeklerle süslemiş.

    Eski metinlerde de çiçeklerden bahsedilir. Örneğin Ahdi Atik karahindibanın Pesah bayramında kuzu ile birlikte yeneceğinden bahseder. Peru’da İnkalar iki çeşit Latin çiçeği (nasturtium) yetiştirip hatmi çiçeğini de (hibiscus) mate çaylarına eklerlermiş. Orta ve Güney Amerika yerli halkları kakaolu içeceklerini çiçeklerle aromalandırmayı severlermiş.

    Savaşlara konu olan, Ortaçağ’a damgasını vuran, baharat sınıfına soktuğumuz karanfil de aslında bir ağacın kurutulmuş çiçek tomurcuklarıdır. İlk çağlarda tütsü ve parfüm için kullanılırken 9. yüzyıldan itibaren yemekleri çeşnilendirmekte de kullanılır olmuş. Özelikle manastırlarda yaşayan keşişler hastalıklara karşı bağışıklıklarını artırmak için çeşitli bitki ve çiçekleri yemeklere katarlarmış. Mutfakta çiçek kullanımı manastır bahçelerinden soylu mutfaklarına, oradan da varlıklı burjuvaların mutfaklarına girmiş; konakların mutfak bahçelerinde otlar kadar yenebilir çiçekler de yetiştirilir olmuş.

    Çiçekler de yenir
    John Frederick Lewis’in 1865 tarihli “Bey’in Bahçesinde” adlı tablosunda ressamın eşinin modellik yaptığı kadın, çiçek topluyor.

    Damıtma yöntemini keşfedip ilerleten Araplar, gül, portakal çiçeği gibi çeşitli çiçek sularını damıtarak yemekleri çeşnilendirmekte kullanmışlar. İran mutfağında gül yaprakları zaten çok önceden beri vardı. 13. yüzyılda Bağdadi’nin Abbasi mutfağından tarifler vermek için yazdığı Kitabü’t Tabih bazı et yemeklerini en son gül suyu ile rayihalandırmayı önerir; bazı yemekleri de safran ile altın rengine büründürür. Haçlı Seferleri birçok şey gibi gülsuyunu da Avrupa mutfaklarına taşımış. İngiliz ve Fransızlar Araplardan öğrendikleri ve çok sevdikleri “blancmange” tatlısında gülsuyu kullanmayı ihmal etmemiş.

    Krizantemler de Çin mutfağında çok eskilerden beri varolan çiçeklerden. MÖ 200 civarında yetiştirilen krizantem önceleri çeşni niyetine kullanılmakta imiş. İmparatorluk sarayında yapılan krizantem şarabı soyluluk ve doğruluğu temsil ediyormuş. Song Hanedanı döneminde yazılmış yemek kitaplarında 15 adet çiçekli yemek tarifine yer verilmiş.  Hollandalılar tarafından dekoratif bir çiçek olarak yetiştirilen krizanteme, 18. yüzyılda yazılmış bir İngiliz yemek kitabında karides, patates, kapari, enginar ile birlikte bir salata tarifinde rastlıyoruz. Günümüzde Çinliler, bütün bir krizantemi çorba ve yahnilere bibersi tat eklemek için en sonda eklerler ki şekli bozulmasın.

    Çiçekler de yenir
    Güllerin içinden Güllerin içinden Çiçekler, şarapları aromalandırmak için de kullanılıyor. Dara Şiko Albümü’nde bulunan bu İran prensi çeşit çeşit çiçeklerin içinde kadehine şarap koyarken (üstte)… John Frederick Lewis’in 1865 tarihli “Bey’in Bahçesinde” adlı tablosunda ressamın eşinin modellik yaptığı kadın, çiçek topluyor (solda).

    Çiçekler bugün de modern mutfaklarda salataları, pastaları, yemekleri süslemek için kullanılıyor. Aromaterapi, çiçeklerin damıtılmış özlerini kullanıyor. Herbalistler çiçeklerin sağaltıcı özelliklerini eski kaynaklardan tarayıp yeni ürünler geliştiriyorlar. Eskiden İngiltere’de bahar aylarında karahindibanın acımtırak çiçekleri köy halkı tarafından toplanıp şarap yapılır ve yaz sonunda tatlandığı zaman içilirmiş. Acı tadı tatlıya çevirenlerin de periler olduğuna inanılırmış.

    Çiçeklerin fotoğraflarına bakmak bile günümüze enerji ve mutluluk katmıyor mu? Bir de karantina günlerini sağlıkla atlatıp, kendimiz çiçek toplamaya çıksak kırlara… Mesela akasyalar açtığında İtalyanlar gibi unlu meyaneye batırıp kızartmasını yapsak; kabak çiçeklerini pirinçle doldursak; mor salkımlardan, nefis kokulu güllerden reçeller, karabaş otundan likör, frezyalardan şerbet damıtsak!  Kocaman bir sofra kursak yeniden sevdiklerimizle… Ben diyorum ki çiçek perilerine inanmak lazım. Acıları tatlıya çevirir onlar.

  • Acı var mı acı? Evet var, var da bizimki pek o kadar değil!

    Acı var mı acı? Evet var, var da bizimki pek o kadar değil!

    Acıbiber Orta Amerika’dan dünyaya yayılmış. 5 ana türden gelen 50 binden fazla çeşidi var günümüzde. Biberin acılığını veren madde kapsaisin. Acı yediğimizde TRPV1 reseptörü sinyal veriyor ama gerçekte hayati bir tehlike yok. Beyin yanılıyor ve endorfin salgılıyor. Acının çok sevilmesinin bir nedeni de bu “ufak ve tehlikesiz macera” duygusu olabilir. Ancak öyle biberler var ki bizimkilerin tam 100 hatta 200 katı daha acı.

    Bilimsel adı capsicum olan biber, yabani halde doğada yaklaşık 9.000 yıldır var. Bugün üretilen çeşitlerin çoğu capsicum annuum ve c. frutescens türevleri. Beş ana türden türemiş 50 binden fazla çeşit biber var. Kolay tozlaşması ile sürekli yeni türler ürüyor; doğa eliyle ve insan eliyle.

    acı-1

    Arkeologlar insanların acıbiber tarımına yaklaşık 7.500 yıl önce başladığını söylüyor. Bu da onu tarımdaki en eski ürünlerden biri yapıyor. İspanyol istilacıların raporlarında, Aztek ve Maya geleneğinde yemeklerde konmasının yanısıra evlerin biber dumanı ile tütsülendiği ve hastalıkların tedavisinde kullanıldığı yazıyor. Silah olarak kullanımı da çok eskilere dayanıyor. Bugün bile ürünlerini korumak isteyen Afrikalı köylüler, kondom ve acı biber kullanarak hazırladıkları “chili bomb”lar ile acı sevmeyen filleri uzakta tutmayı başarıyorlarmış.

    Orta Amerika’dan Kristof Kolomb sayesinde dünyaya yayılan acıbiberin peşine düşelim bakalım. Kolomb Değiştokuşu (Colombus Exchange) adı verilen eski ve yeni dünya arasındaki alışveriş arasında, dünyayı en hızlı fetheden tek bitki acıbiber. Yerli dilinde bibere “aji” denmesi de ne hoş ve garip bir rastlantı değil mi? Ama Kolomb ne yapmış? Karabiberin peşinde Hindistan’a varacak yeni bir ticaret yolu arıyor ya; bulduğu topraklara Hindistan, yerlilere Hintli, bu baharlı bitkiye de “Pimiento” yani “karabibercik” diyerek işleri karıştırmış. Karabiberle alakası yok elbet acıbiberin. Patates, domates ve tütün ile uzaktan akraba; patlıcangillerden.  

    Biber Orta Amerika’dan İspanya’ya gelmiş gelmesine de dünyaya yayılmasını sağlayan Portekizliler olmuş. Vasco de Gama almış biber tohumlarını, Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498’de Hindistan’a götürmüş. Zaten karabiber, zencefil, havlıcan benzeri yakıcı tatları mutfağında çok kullanan Hindistan da acıbiberi hemen benimsemiş. Öyle hızlı benimsenmiş ki, 1500’lerde Portekizliler Brezilya’dan Goa’ya düzenli biber ihracatı yapmaktaymışlar.

    acı-2
    Acıbiber terbiyesi
    Azteklere acıbiberler fazla gelmiş olmalı ki, yemeklere koymanın yanısıra evleri tütsülemekte, hastaların tedavisinde ve hatta çocukları cezalandırmakta da kullanmışlar.

    Portekiz ticaret gemileri Hindistan seferleri sırasında Afrika’da çeşitli limanlara uğradıkları için acıbiber Afrika mutfaklarına da hızlı bir giriş yapmış. Çok az bir süre sonra Doğu Afrika’da Mozambik mutfağında bile kullanılır olmuş. Kuzey Amerika’ya yayılması ise dibindeki Meksika’dan değil, çok sonraları köle ticareti nedeni ile Batı Afrika’dan getirilen köleler ile olmuş.

    Çin, Ortadoğu ve Asya’nın geri kalanına nasıl yayıldığı biraz muğlak. Birçok sav var. Önemli olan nasıl ve kimler eliyle değil de bu kadar hızlı yayılmış olduğu. Acıbiberin tadına bakan, tohumlarını yanına almış memleketine götürmüş demek. Garip olan, Portekiz mutfağında ızgaraların üzerine sürdükleri piri piri sosu dışında acıya hiç rağbet olmamış. Bir de Portekizler ile ticaret yapmalarına rağmen Japonlar “bu bize göre değil.” demişler. Onun dışında acı sevmeyen mutfak yok gibi.

    Acıya olan düşkünlüğümüz insanlığın arızalı hallerine pek güzel bir örnek. Biberin acılığını veren madde kapsaisin. Genetik araştırmalar, biberin bu maddeyi zararlı bir böceğe karşı ürettiğini ortaya koymuş. Tohumları sindirmeden yayılımını sağlayan kuşlar ise bu acıyı algılamıyorlarmış. İnsan beyni ise çok sıcak bir şeye dokunmamızı “aman ha” diyerek engelleyen aynı reseptör ile cevap veriyor acıya. Acı yediğimizde TRPV1 reseptörü “ağzında yangın var” diye sinyal veriyor ama gerçekte hayati bir tehlike yok. Beyin yanılıyor ve endorfin salgılıyor. Acının çok sevilmesinin bir nedeni de bu “ufak ve tehlikesiz macera” duygusu olabilir. Ama öyle biberler var ki yanılıp da ağza atıldığında öldürücü olabilir.

    Acı-3
    Ünlü şef August Escoffier, ödüllü tarifi biber soslu tavuğu bir Macaristan seyahatinden sonra tasarlamış.

    Bu vesile ile acılık sıralamasına gelelim de karizmamız biraz çizilsin isterseniz. Zira bizim biberlerimizin acı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. 1912’de ABD’de geliştirilen Scoville Isı Birimi (SHU) ile biberlerin acılık derecesi belirlenmeye başlamış. Bizim biberimizin en acısı 10 bin SHU iken, acılığı Guinness onaylı Carolina Reaper 1.5 ile 2.2 milyon SHU arasında. Rekor onayı bekleyen ve henüz isim takılmamış Pepper X ise 3.2 milyon SHU imiş. Kimse oturup bir bütün Carolina Reaper yiyemiyor tabii ama birçok ünlü sosun içinde kullanılıyor.

    Acılığa birim konunca doğaldır ki “en acıbiber bizimki” yarışı da körüklenmiş. Dünyanın her köşesinde acı sever kulüpleri, acı yeme yarışmaları ve üreticiler arasında çok daha acısını yetiştirme çabası alıp başını gitmiş. Hatta New Mexico Eyalet Üniversitesi bünyesinde araştırmalar yapan bir Acı Biber Enstitüsü kurulmuş. Acının doruklarında gezinilmesinin bir nedeni de kapsaisin maddesinin tıbbi kullanımı… Kapsaisin ısıtıcı, ağrı kesici, antikanserojen ve antibakteriyel etkisi ile birçok hastalığın tedavisinde de kullanılıyor. Bir de basın tarafından “paprika prize” diye manşetlere çıkan Macar Albert Szent-Györgyi’nin aldığı Nobel ödülü var ki insanlık için gerçekten çok önemli. Karısının yemekte tabağına koyduğu ve hiç sevmediği yeşil dolmalık biberi farketmiş ve üç hafta sonra laboratuarından dünyada ilk defa izole edilen 1.5 kg C vitamini ile çıkmış. C vitamininin endüstriyel üretimine kapı açılmış böylece.

    Acı-4
    Biberler dünya turunda
    Her ülkenin biberi, biberlerinin acılık derecesi ve biberli tarifleri farklı.

    Bu arada Macaristan’ın da Türklerden miras kalan kırmızı biberi alıp, acılık derecesini azaltıp  “paprika” ürettiğini ekleyelim. Böylece acısı az top biberler, çarlistonlar, sivriler ortaya çıkmış. Macarların da kırmızı biberi bizim kadar sevdiklerini, bir acıbiber tat yelpazesi geliştirdiklerini ve endüstriyel üretimine epey yenilikler getirdiklerini söylemeden geçmeyelim. Hatta August Escoffier, ödüllü meşhur biber soslu tavuk yemeği “Poulet au Paprika”sını bir Macaristan seyahatinden sonra yaratmış.

    Acıbiber tüm dünya mutfaklarında sevilerek kullanılıyor. En acılı mutfaklar Tayland ve Hindistan mutfakları. Ama tüm mutfaklar arasında Meksika’nın biber kültürü, acılığın ötesinde bambaşka tatlar geliştirmiştir. Taze, kuru, tütsülenmiş ve fermante birçok çeşidi ayrı isimlerle anılır ve yemeklerde çok kullanılır. Bunun dışında her ülkenin kendi ağız tadına göre üretilip şişelenmiş acılı soslar da istekli gastronomların keşfetmesini bekliyor. Ülkemizde marketlerde yerlisi-ithali birarada birçok acı sos bulunuyor artık. Üstelik fiyatları da pahalı değil.

    Ülkemiz biber üretiminde Çin (16 milyon ton) ve Meksika’nın (2.6 milyon ton) ardından 2.1 milyon ton ile üçüncü sırada. Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Kilis, Hatay ve Adıyaman bölgesi bizim acıbiber havzamız. Biberimize “Maraş Biberi” diye coğrafi işaret tayin edilmiş ama bu da biberi sahiplenen şehirlerimiz arasında “kırmızı biber senindi, yok benimdi” tartışmalarına sahne olmuş. Avrupa Birliği ile birlikte kırmızı biber çevresinde kümelenen bir kalkınma projesi hazırlanmış durumda: “Maraş Biberi Kümelenmesi” paydaş olan tüm kurum ve kuruluşları kalkınma adına birlikte harekete geçiren bir proje olacakmış. Umalım dünya çapında bir sos veya katma değeri yüksek “volkanik” bir ürün çıksın da tüm duyularımız şenlik yapsın. Yoksa dünya bizden giden bibere hâlâ Halep (Aleppo) biberi demeye devam edecek.