Yazar: Petek Çırpılı

  • Kapari: Küçücük, fıçıcık ve en az 5 bin yıllık…

    Eski Suriye, Mısır, Yunan, Roma’dan bugüne kökü, kabuğu, meyvesi ve yaprağının değişik rahatsızlıklarda balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici olarak kullanıldığı biliniyor. Türkler bu bitkiyle büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanıştı. Şimdilerde “kapari” diye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Zira arada turşusunu yapmayı, dolayısıyla adını da unuttuk; nice sonra onu yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce hatırladık.

     Akdeniz’in çocukları üzümdü, zeytindi, en­ginardı diye sayılırken en has evlatlarından biri olan, sessiz sakin “kebere” hep es geçilir nedense. Zeytin kadar, hatta ondan daha da zorlu ko­şullara dayanabilen, bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşa­ğı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için ka­zık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen becerikli, daya­nıklı ve kanaatkar bir çalıdır kebere. Kardeşi zeytin gibi bin­lerce yıl yaşamaz. Olsun olsun en fazla 40 yıldır ömrü ama her sene o güzelim çiçekleriy­le Mayıs ayından sonbaharın başına dek bayırları, kayalık­ları, harabeleri, yıkık duvarları şenlendirir.

    Keberegillerin 25 cinsi ve 650 alt türü vardır; ama biz­de en yaygın görülen cappa­ris spinosa yani dikenli olanı ile, c. ovata yani oval olanıdır. Yapraklarının hemen dibin­den uzattığı sivri dikenleriyle korunmaya çalışır ama insanın sınır tanımayan iştahı karşı­sında pek de başarılı olamadı­ğı ortada.

    Arapça al-kabar olan ismi en erken Aramice kayıtlarda qapar olarak geçiyor. Yunanca­da da kapparis / kappari olarak kullanılıyor. Buradan tüm di­ğer dillere yayılan bu isim, aşa­ğı yukarı hep benzer şekillerde söylenegelmiş. Örneğin Hint­çesi kobra ya da kabra, Japon­cası keipa, İtalyancası cappero, Portekizcesi alcaparra. Erken dönem semitik baharat tüccar­ları tarafından dönemin ticaret yollarıyla dünyaya dağılmış ve kullanım şekilleri öğretilmiş. Bizde de adı kebere, gebere ya da gebredir. Türkler bu bitkiy­le büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanışmış olmalılar. Şimdilerde “kapari” di­ye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Neden? Zira arada tur­şusu­nu yapmayı, dolayısıyls adını da unuttuk ve nice sonra dö­nüp dolaşıp yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce kapari diye anar olduk.

    Ne kadar küçük o kadar makbul 25 cinsi ve 650 alt türü olan keberegillerin en makbul ve nadir olanı, henüz tomurcukken toplanan en küçük hâli…

    Bir kebere çiçeğini turşu olarak kavanozda gördüğümüz­de, bu güzelliğin bitkinin to­murcuk hâli olduğuna inana­mayız. Mor ibrişimli, gelin gibi narin, gösterişli bembeyaz yap­raklarıyla çok güzel bir çiçe­ği vardır. Ancak bir kere çiçek açtı ise artık kebere tomurcu­ğu değil “kebere karpuzu” olur ondan ancak. Yani meyvesinin olgunlaşmasını beklemek ve zeytin boyutuna ulaşınca sa­lamura yapıp yemek gerekir. O zaman baharlı tadı çok daha yumuşamış olur.

    Kebere çalısının tomur­cuklarıdır esas gözde olan. Ne kadar küçükse o kadar makbul ve pahalıdır. El ile toplanma­sı zorunlu olduğu için en küçük tomurcuk hâli en az bulunan ve en pahalı olanlarıdır. Sekiz değişik büyüklüğe göre pazarla­nan kebere tomurcuklarının 3-5 mm. olan en ufaklarına Fransız­ca “lilliput”, 5-7 mm. olanların­da da “non-pareille” (eşi benze­ri olmayan) adı verilmiş. Güzel bir pazarlama taktiği.

    Güneş yükselmeden ve­ya akşam inerken tomurcuk­lar toplanır, biraz bekletilir ve salamura yapılır. Aynı şey ke­berenin meyvesi olan kebe­re karpuzu için de geçerlidir. Salamura yapmak şarttır. Aynı zeytinde olduğu gibi, acı ta­dı nedeniyle işlemden geçme­den yenemez. Baharlı, keskin, reçineli, kendine özgü lezze­tiyle birçok yemek ve salata­nın, güzel sosun tamamlayıcı dokunuşudur kebere. Hakkı­nı çok da teslim etmeden kul­lanırız tariflerde. Oysa olma­sa, yerini alacak benzer bir tad bulmak zordur, zira henüz açılmadan dalından kopartıl­mış bir tomurcuktur turşusunu kurduğumuz. Doğrudan tuzla kurutulduğunda ya da sirkeyle salamura yapılınca acısını atar. Ancak fermante olunca gelişen kaprik asit, kuersetin ve kem­ferol içeriğiyle kendine özgü o yaban tadı alır. Kuersetin açı­sından, bitki âleminin açık ara en zengin bitkisel kaynağıdır. Yaşlanmayı geciktirir, bağışık­lığı yeniler, kanser ile enfla­masyon karşıtı, antibakteriyel bir flavonoid kaynağıdır.

    14. yüzyılda Kebere

    Bağdatlı hekim İbn Butlan’ın 14. yüzyılda kaleme aldığı Takvim es-sıhha’da (Tacuinum Sanitatis) kebere maddesi…

    İnsanın kebere ile tanışık­lığı epey öncelere gidiyor. Suri­ye’de 70’li yıllarda kazılan Tell-es-Sweyhat’ta MÖ 3000’lere tarihlenen bir çömleğin içinde kebere taneleri bulunmuş. Bel­ki yeniyordu, belki ilaç olarak kullanılıyordu. Buna dair o dö­nemden kalma herhangi bir bilgi yok. Eski Mısır, Mezopo­tamya ve Hitit kaynakların­da da kebereden pek bahsedil­miyor ama bu kullanılmadığı anlamına gelmez. Plinius, Mı­sır’da yetişen ve salkım olarak toplanan bir kapari türünden bahsettiğine göre burada da bilindiğini ve kullanıldığını düşünmek yanlış olmaz. Hitit kaynaklarında da adı geçen an­cak henüz ne olduğunu tanım­layamadığımız bitki adlarından biri belki de keberedir.

    Eski Yunan’dan günümüze kalan kaynaklarda artık kebere­nin kullanım alanları hakkında bilgimiz olmaya başlıyor. Atha­naeus, Theophrastos ve Plini­us, bitkinin kullanım alanları hakkında bize bilgi veriyorlar. Kökü, kabuğu, meyvesi ve yap­rağı değişik rahatsızlıklarda to­nik, balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici ilaç olarak kullanıl­maktaymış. Gastronomi ve tıp konularında temel bilgileri eski Yunan’dan devşiren ve gelişti­ren antik Roma, ardından Bi­zans ve Osmanlılar’da, kebere­nin sağlık alanında kullanımı aşağı yukarı modern tıp devreye girene kadar aynı şekilde de­vam edegelmiş. Roma’nın en önemli hekimlerinden Berga­malı Galenos, sindirim sistemi­ni temizlemek ve tıkanıklıkları gidermek, iştahı açmak için aç karnına bal ya da zeytinyağı ve sirkeyle tuzlanmış meyvelerini veya körpe sürgünlerini salata yer gibi tüketmek gerektiğinden söz eder. Bu gözleme dayalı tıp uygulamaları Bizans devrinde de sürmüş. Bizanslı hekimler de keberenin yemeklerden önce sindirim sistemini hazırlamak için yenebileceğini söyledikle­rine göre, bu bilginin Osmanlı sarayındaki uygulamalara da te­mel teşkil etmiş olması müm­kündür.

    Türkler kebere ile tam ola­rak nerede ve ne zaman tanıştı­lar bilgimiz yok; ancak ilk defa 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey için yazılan Tabiatname isimli eserde kebere turşusu­nun adı geçmekte. Daha sonraki zamanlarda Evliya Çelebi tur­şucuların imal ettikleri turşu­lar arasında kebere turşusun­dan da bahsediyor; ancak narh listelerinde adı geçmeyen bu türün sevilen bir başka turşu türü olan lahana kadar yaygın tüketiminin olmadığı anlaşılı­yor. Belki yüzyıllardır aç karnı­na yemekten önce tüketilmesi öğütlenen keberenin normal bir turşu kadar çok yenmemesinin nedeni bu açıdan anlaşılabilir.

    Kanaatkar, dayanıklı bir bitki Bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşağı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için kazık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen kebere, güzelim çiçekleriyle Mayıs ayından sonbahar başına dek kayalıkları, yıkık duvarları şenlendirir.

    Arif Bilgin, Osmanlı Saray Mutfağı isimli kitabında mutfak defterleri ve maliye fermanla­rından Osmanlı sarayının kebe­re turşusu tüketimiyle ilgili ay­rıntılı bilgiler vermiş. Çorum’un Osmancık ilçesine giden birkaç helvacı, bitkinin dal ve çiçek­lerini yerinde satın alır, gerekli teçhizatı sağlayarak turşusunu orada imal eder ve İstanbul’a naklederlermiş. Epey masraf­lı olduğu anlaşılan bu işin en önemli maliyet kalemi turşula­rın İstanbul’a nakliyesi olduğu­na göre, Osmancık’ın keberele­rinin lezzet açısından Ege’nin­kilere göre bir üstünlüğü vardı herhalde veya Çorum’un doğal kaya tuzu kaynakları turşunun lezzetini katlıyordu ve tomur­cukların bozulmadan taşınması mümkün olmadığından yerinde turşu yapılıp taşınıyordu Ne ya­zık ki bu tür ayrıntılar hakkında bugün ancak tahmin yürütebili­yoruz. Bir ilginç ayrıntı da, tur­şuya adamotu katılarak tıbben daha faydalı bir hale getirilme­si imiş. Kaynaklara göre sarayın 15. yüzyılda 200 testi olan kebe­re turşusu tüketimi 16. yüzyılda 100 fıçı olmuş.

    Batı’da ise kapari zaten Yunan ve Roma mutfağın­da kullanılagelen bir malze­me olduğu için MÖ 6. yüzyılda Fransa’nın güneyine yerleşen Yunanlar tarafından bölgeye getirilmiş ve özellikle Proven­ce ve güney Fransa’nın yöre mutfaklarında kendine yer edinmiş. Bugün Türkiye di­ğer ülke mutfaklarına doğadan toplanan çeşitli kebere ürün­lerini ihraç eden en önemli ül­kelerden biri. Ancak kebere­nin tarıma alınması yönünde İspanya ve İtalya başta olmak üzere işgücünün ucuz olduğu Kuzey Afrika ve Türk Cum­huriyetleri’nin yanısıra, iklimi müsait olan Avustralya gibi ülkelerde yoğun şekilde çalı­şılmakta. Bu arada biz de yüz­yıllarca kullanıp sonra unut­tuğumuz bu değerli bitkinin tomurcuklarına sofralarımızda eskisi gibi yer vermenin yol­larını arasak, hem sağlığımız hem de ekonomimiz açısından çok hayırlı bir iş olacak.

  • Kapari: Küçücük, fıçıcık ve en az 5 bin yıllık… 

    Kapari: Küçücük, fıçıcık ve en az 5 bin yıllık… 

    Eski Suriye, Mısır, Yunan, Roma’dan bugüne kökü, kabuğu, meyvesi ve yaprağının değişik rahatsızlıklarda balgam ve idrar söktürücü, iştah açıcı, cinsel gücü artırıcı, ağrı kesici olarak kullanıldığı biliniyor. Türkler bu bitkiyle büyük olasılıkla Anadolu’ya gelince tanıştı. Şimdilerde “kapari” diye yabancı bir söyleniş şeklini benimsedik. Zira arada turşusunu yapmayı, dolayısıyla adını da unuttuk; nice sonra onu yabancı tariflerle mutfağımıza dönünce hatırladık.

    14. yüzyılda Kebere
    Bağdatlı hekim İbn Butlan’ın 14. yüzyılda kaleme aldığı Takvim es-sıhha’da (Tacuinum Sanitatis) kebere maddesi…

    Akdeniz’in çocukları üzümdü, zeytindi, enginardı diye sayılırken en has evlatlarından biri olan, sessiz sakin “kebere” hep es geçilir nedense. Zeytin kadar, hatta ondan daha da zorlu koşullara dayanabilen, bir duvar çatlağına yerleşip dallarını aşağı sarkıtarak mutlu olabilen, bir damla su ve besin için kazık köklerini 40 metreye kadar daldırabilen becerikli, dayanıklı ve kanaatkar bir çalıdır kebere. Kardeşi zeytin gibi binlerce yıl yaşamaz. Olsun olsun en fazla 40 yıldır ömrü ama her sene o güzelim çiçekleriyle Mayıs ayından sonbaharın başına dek bayırları, kayalıkları, harabeleri, yıkık duvarları şenlendirir.

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Ocak-Şubat 2022 sayısını bayinizden satın alabilirsiniz.

  • Cızbız, kadınbudu, dalyan: Ne kaa ekmek o kaa köfte

    Cızbız, kadınbudu, dalyan: Ne kaa ekmek o kaa köfte

    Köfte, çok eski çağlardan beri, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış. Her ulusun mutfağında minicik olanından futbol topu kadar büyüklerine kadar değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ancak Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş.

    İtalya’da 1606’da basılmış “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri – En Az Çalışanın En Fazla Kazandığı Yer” isimli bir gravür vardır. 13. yüzyıldan beri halk arasında ağızdan ağıza anlatılan bolluk, bereket ve rahat yaşam düşlerinin yansıtıldığı bu hazcı dünya tasvirinde sol üst köşede kocaman bir köfte gölü vardır. “Çocuk mönüsü” der geçeriz hafif eğlenerek ama “cızbız” denildiğinde aklımıza çocukken en bayıldığımız yemeklerden biri olan köfte gelmez mi?

    Discritione_del_Paese_di_Chucagna_dove_chi_manco_lavora_più_guadagna._Bassano,_Remondini,_1770_circa
    Hayaller köfte gölleri… Hazcı bir dünyayı betimleyen “Cuccagna Diyarı’nın Tasviri” adlı 1606 tarihli bu gravürde, sol üst köşede kocaman bir köfte gölü duruyor.

    Köftenin tarihi epey eskiye gidiyor. “İlk kim düşünmüş?” diye sormak nafile. Etin neden bu “ezilmiş, dövülmüş” forma sokulduğunun yanıtını akıl yürüterek arayacağız mecburen.

    Köfte, az etle çok insanı doyurmak için güzel bir çözüm. Ayrıca kırpıntı ve daha az lezzetli et parçalarını baharat, pirinç, sebzeler ve soslar ile karıştırarak daha lezzetli hale getirme çabası da köftenin ortaya çıkışında rol oynamış olmalı; zira şöyle mis gibi bir but ya da bonfile çok az insanın harcı imiş eskilerde. Zaten etin istediğin parçasını alabilme olanağı çok yakın zamanlarda başlayan uygulama. Bir hayvanın çeyreğini almak zorunda isen, illa ki daha değersiz kırpıntılar kalacaktır elinde. Atacak değiliz elbet. Köfte yapmışız. Bir de çoğunlukla sert olan et parçalarının kıyılıp, dövülerek yumuşatılması ve böylece hem çiğnemeye hem de sindirime yardımcı olacak hale getirilmesi var.

    Yoksul insanların geçmişte ulaşabildikleri etler ya çok yaşlı ya da öldü ölecek durumda hayvanların ucuz ve sert etleri olduğu için; önce parçalamak, pişirmek, dövmek gibi işlemlerden geçmeden sindirilmesi zor olduğundan; düşün taşın, köfte yaparak durumu lezzetli bir şekilde çözmüşüz. Bu nedenlerden dolayı hangi ulusun mutfağına baksak minicik olanlarından futbol topu kadar büyüklerine kadar hepsinde değişik köfte tariflerine rastlıyoruz. Ana malzemesi herhangi bir çeşit canlının eti olan köftelerin yanısıra sebzeli, tahıllı, bakliyatlı köfteler de var. Mücver, fellah köftesi, felafel diyoruz onlara ama, hazırlanış mantığı aynı. İspanyolların “albondigas”ı, Hollandalıların “bitterballen”ı, Çinlilerin “aslan kafası”, Güney Afrika’nın “skilpedjies”i. Hepsinin atası köfte.

    Köftenin İran’dan ticaret yolları boyunca doğu ve batıya yayılmış olması muhtemel diyor yemek tarihçileri ama, herkes kendi köşesinde bu basit fikri çoktan keşfetmiştir diyesim var. 1891’de “İtalyan mutfağının babası” diye anılan Pellegrino Artusi, kitabında İtalyan köftesi “polpette”nin tarifini verirken “Sanmayın ki size köfte nasıl yapılır diye öğretmeye kalkışacağım. Herkes köfte yapabilir, eşekler bile” yazmış. Herkesin köftesi kendine… Ancak bakın Avrupa, köfteyi Araplardan öğrenmiş. Yemek tarihçileri bu nokta üzerinde anlaşıyor gibiler.

    Eminönü meydan seyyar köfteci 1959
    Acıkınca hemen köşebaşında 1959’da Eminönü Meydanı’nda objektife yakalanan bu seyyar köfteci, uzun bir geleneğin parçası. Maç çıkışı, konser sonrası kazınan mideleri doldurmak için ilk duraklardan biri her zaman kentin köftecileri olmuş.

    Kızartılan, buharda-suda haşlanan, fırınlanan, çeşitli sosların içinde pişirilen, içleri doldurulan veya başka malzemelerin etrafına sarılan köfteler kendi coğrafyalarının sunduğu malzemeler kadar çeşitli. En çok tanınmış olanları da bizim buralarda yapılanlar. Tabii 18. yüzyılın başlarında Osmanlılara sığındığında, Demirbaş Şarl tarafından buradan taşınan “kötbullar”; İsveç köftesi. İsveç’in resmî devlet hesabı “eğriye eğri, doğruya doğru” diyerek 2018’de Twitter’da yayımladı bu bilgiyi. Zaten biliyorduk da biz söyleyince dünya nedense inanmıyor. Ancak onlar yanına yaban mersini marmelatı ve üstüne koyulaştırılmış et suyu sosu (gravy) koyarak yemeyi tercih ediyor. Şarl iyi bir Adana kebap yemediyse ne yapsın? “Kåldolmar” yani lahana dolması da Şarl’ın buradan İsveç’e taşıdığı bir diğer lezzet. Bula bula bu ikisini götürmüş memleketine. Bir de kahve sevgisini…

    Alan Davidson, Oxford Yiyecek Eşlikçisi (Oxford Companion to Food) isimli kitabında Hindistan’dan Orta Asya’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya kadar her yerde köfteye rastlayabileceğimizi söylüyor. Onlar gibi biz de Farsçada dövülmüş, ezilmiş anlamına gelen “küfte” sözcüğünü benimsemişiz. İran mutfağının ilk yazılı kaynaklarında yer alan iyice kıyılmış, baharatlanmış kuzu etinden yapılan portakal büyüklüğünde köftelerin, piştikten sonra safran ve yumurta sarısı ile üç aşamalı şekilde kaplanarak sofraya geldiğini okuyoruz. Aynı yöntem Batı’da da “yaldızlama” anlamına gelen adıyla benimsenmiş. İngilizlerin ve Fransızların Ortaçağ’da sevdikleri kaplamalı köfteler bu yöntemle yapılmış.

    swedish-meatballs2-1-scaled
    İsveç köftesi, özellikle IKEA’nın tüm dünyaya yayılmasıyla kendisine bir isim yapsa da, İsveç’in resmî devlet hesabı “kötbullar”ın bir Türk icadı olduğunu teslim etti.

    Köftenin muhtemel çıkış yeri olduğu için, İran mutfağında da birçok köfte tarifi var. En bilineni ise köfte âleminin en irisi, 20 cm ve daha da büyük olabilen Tebriz köftesi. Köfteler İran’dan yola çıkıp Moğol imparatorları ile birlikte Hindistan’a kadar gitmiş. Ortasına haşlanmış yumurta konmuş kıyma kaplamalı köfteye, kesildiğinde renkleri nergisi anıştırdığı için “nergizi köfte” demişler. Bu ortası yumurtalı köfte fikri, bir-iki bezelye, havuç eklentisi ile “dalyan köfte” olarak bizim okul mönülerine nasıl geldi Allah bilir. Bir benzeri de Batı’da “meat loaf” yani somun köfte/rulo köfte adıyla çok sevilerek yapılır.

    Yazılı olarak ilk bahis 15. yüzyılda olsa da, köftenin bizim memlekette çok daha öncelerden beri pişirildiğini düşünmek isabetsiz olmaz. Mahmud Şirvani’nin, Bağdâdî’nin 13. yüzyılda yazdığı Kitâbü’t-Tabîh’ini tercüme ederken tariflerin altına düştüğü sağlıkla ilgili notlar ve kitabın sonundaki eklerle, çok sayıda köfte tarifi verdiğini görüyoruz. Topkapı Sarayı’nda sunulan yemekler arasında çeşitli köfteler, köfteli sulu yemekler ve köfte kebap var. Şehzadelerin sünnet düğününde misafirlere köfte-ekmek dağıtıldığını biliyoruz. Her zamanki gibi dönüp Evliya Çelebi’ye de soralım; Seyahatname’sinde İstanbul’daki toplam 400 kebapçı ve köftecide 1.500 kişinin çalıştığı bilgisini veriyor. Listesinin sadece suriçi ve surdışı İstanbulu’nu değil Bilâd-ı selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp ve Bursa, Edirne gibi yakın şehirler için kullanılan bir tanım) ve Karadeniz Boğazı’na kadar olan yerleşim birimlerini de kapsadığını özellikle belirtmiş. Köfte aşkımız o zamandan bu zamana bâki.

    Mehmed Kâmil’in 1844’te yazdığı, Türkçe basılı ilk yemek kitabı olan Aşçıların Sığınağı (Melceü’t-Tabbahin) kitabından Ali Eşref Dede’nin 1856’deki Yemek Risalesi’ne, tariflerin çoğu hâlâ sofralarımızı süslemeye devam ediyor. Melceü’t-Tabbahin’de “Kebap Köfte, Susuz Köfte, Maydanozlu Köfte, Terbiyeli Köfte, Kimyonlu Köfte, Maydanozlu Sıkma Köfte ve Kadınbudu Köfte” gibi çok çeşitli tarif var.

    seyyarköfteci1970_ler
    Kokusunu duyanı bırakmayan lezzet “Tükrük” köftesi olarak da anılan ve sokak lezzetlerimizin en sevilenlerinden olan ızgara köftenin 1970’lerden bir ustası…

    Gerilere gittiğimizde Apicius’un yazdığı kitaplarda Antik Roma’dan köfte tarifleri buluruz. İsteyen hemen bu akşam deneyebilir. Tarif bence hâlâ güncelliğini koruyor: İki bıçak arasında kıyılmış etin ortasına şarapla ıslatılmış ekmeği koyun. Karabiber, garum, murt meyvesi ve çam fıstığı ekleyin. Omentum parçalarına (bizde kuzu gömleği eski Roma’da domuzun gömleği kullanılır) sarıp caroenum (çektirilmiş kırmızı şarap sosu) içinde kısık ateşte pişirin. Garum yerine soya sosu, murt yerine kuş üzümü koyun. Kıbrıs’ın ünlü şeftali kebabı da kuzu gömleğine sarılmış köftedir. Kuzu veya domuz gömleğine köfte sararak pişirmek, demek bu kadar eskilere gidiyor. Selanik’te de gömleğe sarılan ciğerden yapılma çam fıstıklı, taze soğanlı köfteler mangalda veya fırında pişirilir. Unutulmuş Yahudi yemeklerindendir bu da.

    Apicius, kıymalı tarifler arasında bir de derecelendirme yapar; kızartılacak ise şayet, “en iyi köfte tavuskuşu kıymasından olur çünkü yumuşak kalır” demiş. Sırası ile sülün, tavşan, piliç ve süt domuzu diye listelemiş. Köfte için kıymak üzere sert etlerden ziyade yumuşak etleri seçtiği gözden kaçmasın. Et kıyma makineleri çıkana dek, köftelik kıyma elde etmek öyle kolay değil. Bu nedenle eski tariflerin çoğunda et önce pişirilir sonra ezilip, kıyılır ve malzemeler ile harmanlanarak köfte haline getirilir.

    fd674999d319133adce9098e5ace39a7
    Amerikalıların anne köftesi Bizde “anne köftesi” denince akla gelen ızgara köfte, Amerika’ya gidince rulo köfteye dönüşmüş. 1950’lerde yanına konan püreyle savaş sonrası dönemin en sevilen ev yemeklerinden olmuş.

    19. yüzyılda Sanayi Devrimi ile kıyma çok düşük fiyattan halka sunulunca önce evhanımları ve aşçılar şüphe ile yaklaşmışlar. Buzdolabı henüz olmadığı için kıyılmış eti saklamak da zor. Bu nedenle uzun süre kıymadan uzak durulmuş. Ev tipi kıyma makineleri imal edenler, ürünlerini tanıtmak-yaymak için tarif kitapları yayımlamışlar. En basit olandan çok daha tafsilatlı, ilginç olanlarına kadar epey köfte tarifi var bu kitaplarda. Örneğin 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünecekmiş.

    Bir de Amerikalıların bayıldığı rulo köfte tarifleri var. Ancak 1880’lerde kitaplara girmiş ve kıyma yaygınlaştıktan sonra yükselişe geçmiş. 1950’lerde yanında konan püre ve konserve bezelye ile savaş sonrası ABD’sinin en sevilen ev yemeklerinden biri olmuş. Anne köftesi denilince, ortalama Amerikalı, rulo köfteyi hatırlıyor olsa gerek.

    İtalyanların golf topu büyüklüğünde köfteleri “polpetto”ları ve makarnalarının kökeni de 8. yüzyılda Sicilya’yı ele geçiren Araplara dayandırılıyor. Sicilya çok yoksul. Daha sonra 1880-1920 arasında ABD’ye göçen 4 milyon İtalyan’ın %85’i İtalya’nın yoksul güneyinden geliyor. ABD’ye gelince, memlekettekine göre refah içinde yaşamaya başlıyorlar; zira yiyecek bol ve iş olanakları fazla. Para kazanıyorlar ama mutfak alışkanlıkları kolay değişmiyor. Bonfile almıyorlar mesela. Yine “polpetto” yapıyorlar ama bir önemli değişiklikle… Köftelerin boyutu büyüyor ve orijinalinde “bire bir” olan ekmek oranı çok azalıyor, köfteler tıkız hale geliyor.

    İlk göçen yoksul insanlar yemekte doyabilmek için hep nişastalı, hamurlu malzemelere alışık olduklarından, ilk İtalyan lokantaları en bol ve ucuz malzemeler olan spagetti ve konserve domates sosunu köfte ile birleştiriyor. Böylece Amerikalılar tarafından bir İtalyan klasiği sanılan “spagetti ve köfte” ortaya çıkıyor. İtalya’da ise böyle bir yemek yok. Zaten İtalyan mutfağı, bugün dünyada tanıdığımız biçimi ile çok sonraların icadıdır. İtalya’da varsıl evlerde pişen güzel yemekleri bir İtalyan lokantasında bulmak pek mümkün değildir.

    Araplardan köfteyi öğrenen tek ulus İtalyanlar olmamış. 1000’li yılların başında Sicilya’yı istila eden Normanlar eliyle İngiliz mutfağına da taşınmış köfte alışkanlığı. Anglo-Norman elyazmalarında “Poume d’oranges” ismiyle anılan köfte bugünün Tebriz Köftesi’ni andırır. Yumurta kaplaması ile köfte bir portakala benzetilmiştir. Ortaçağ elyazmalarında da adı geçer. Saray kutlamalarında sunulurmuş. Hatta “pome dorreng” adıyla 4. Henry’nin taç giyme kutlamasında da ikram edilmiş.

    kirpiköfte
    Savaş formülü: Kirpi köfte 1930’larda iyice popüler olmuş “kirpi köfte”, aslında 1. Dünya Savaşı sırasında az miktarda ete pirinç ekleyerek bulunmuş bir formül. Top gibi şekil verilen köftelere pirinç ekleyince veya ince kıyım jambon parçaları saplayınca, fırında pişirilen köfte kirpi gibi görünüyor.

    Benzer şekilde hazırlanıp, dışı saça benzesin diye koyu renkli yemişlerle kaplanarak insan kafasına benzetilen bir köfte tarifi daha var kayıtlarda. Adı da “Türk kafası”. Kesik bir başa benzetilen köfte ile o zamanların korkulu rüyası olan Türklerin kafasını tabakta görmek hoşlarına gidiyordu herhalde. Bu yemek de aslında Endülüslü Arapların “Maymun kafası” dedikleri büyük ebatlı bir kaplamalı köfte tarifinden uyarlanmış. Köfte olanı zamanla kaybolsa da bugün kavuk formlu kekler “gugelhupf” adıyla tüm Avrupa’da yapılmaya devam ediliyor. Bir de İtalyanların “Teste di Moro” (Mağribi Kafası) dedikleri kırpık çikolata ile kaplı keklerinde “en iyi Türk ölü Türktür” inanışının mutfaktaki yansımasını görebilirsiniz. Köfteden çıkıp nerelere gelmiş işler mutfakta!

    İngiltere’de sevilen bir başka köfte türü, yoksul köylülerin kıymadan ziyade domuz sakatatından ve kırpık etlerden yaptıkları “faggot”. Özellikle 2. Dünya Savaşı yıllarında yiyecek karnesiyle kıt-kanaat yaşanan dönemde popüler olmuş ve sonra gözden düşmüş. Çok yakın zamanlarda “burundan kuyruğa” israf etmeden tüketimi benimseyen şefler sayesinde mönülere ve dükkanlara geri döndü “faggot”lar.

    Bugün dünyayı kasıp kavuran bir başka köfte çeşidinden bahsetmeye girişmeyeceğim zira hamburger köftesi apayrı bir yazı konusu. Şimdilerde tanınmış küresel markaların köftelerinde etten başka bir sürü şey olduğunu okuyoruz. Bizim bu kadar nefis köftelerimiz varken, iyi köfteci dükkanlarının sayısının giderek azalamasını kabul etmekte zorlanıyorum. Övünebileceğimiz 300’e yakın çeşidi var köftelerimizin. Köftesi ile ünlü şehirlerimiz saymakla bitmez. Ödemiş, Salihli, Tire Köfteleri Egeli köftelerimiz. Tekirdağ Köftesi, Keşan’ın satır köftesi, Adapazarı’nın ıslama köftesi, İnegöl köftesi, Marmara bölgesinden listeye girenler. Güney ve Güneydoğu’ya indiğimizde, kebapların hepsi aslında şişe geçirilmiş köftelerdir. Adana’dan, Gaziantep ve Urfa’ya herbirinin lezzeti birbirinden güzel kebaplarımız, köfte kavramını bambaşka bir yere oturtuyor dünya mutfakları arasında. Sarımsak eklentisi ile Akçaabat Köftesi, Karadeniz’in en ünlü köftelerinden.

    Bunlar ızgara köftelerimiz. Tabii çiğinden içlisine, sulusundan ekşilisine, sinisinden salçalı veya maydonuzlusuna, Hasanpaşa köftesinden kadınbuduna, analı-kızlısına kadar öyle güzel köftelerimiz var ki…

    Diğer konular zor ama köfte konusunda dünyayı yaya bıraktığımızdan emin olabiliriz. Ama bir köftemiz daha var ki yerini hiç kimseler dolduramaz: “Anne Köftesi”. Herkesin ruhunda ve damağında öyle bir lezzet izi bırakmış olmalı ki Google’a aratınca 3 milyon sonuç veriyor. Herkesin Anne Köftesi bir başka. “Ne kaa anne o kaa köfte” diyerek meşhur deyimimizi değiştiriyorum izninizle.

  • İşkembesi, ciğeri, kokoreçi mutfağın fakir ama lezzetlisi

    Modern mutfaklarda sakatat yemekleri “yepyeni bir gastronomik deneyim” diye sunuluyor. Eskiden yoksul yemeği diye küçümsenen parçalar, endüstriyel et üretiminin çevresel maliyetinin artmasıyla orta sınıf sofralarında giderek daha çok yer buluyor. Eski Mısır’da soyluların mezara bile götürdüğü, Romalıların bir sanat hâline getirdiği sakatat, bizim mutfağımızdaki tahtını hiç kaptırmadı. İşkembeden kokoreçe, uykuluktan ciğere, “burundan kuyruğa” bir lezzet yolculuğu…

    Gastronomi çevrelerin­de “burundan kuyruğa” diye bir laf dolaşır oldu şimdilerde: Hiçbir şeyi ziyan etmeyelim anlamında. İyi de, biz yüzyıllardır hatta binlerce yıldır böyle yapmıyor muyduk zaten? Sakatat neden gündeme geldi yeniden? Nedeni, endüst­riyel et üretiminin çevresel ma­liyetinin dünyanın kaldırabile­ceğinin üzerine çıkması.

    Bir mutfağın özgünlük ve sofistikasyon derecesine işaret eden sakatat yemekleri, birkaç çeşit haricinde epeydir gözden düşmüştü. Batılı sofralarda pek az çeşit kendisine eskisi gibi yer bulabiliyordu. Nerede kal­dı Antik Roma’nın gül yapraklı domuz beyni, kanarya dili gibi fantezi yemekleri… Şimdilerde tüm dünyada sakatat tüketimi tanınmış şefler tarafından des­tekleniyor; genç şefler sakatatı yeniden keşfediyorlar. Tıp çev­releri de sağlığa faydalarını an­lata anlata bitiremiyor. Öyleyse en başta yeni kuşakları bir hay­vanın tümünden yararlanmak üzere sakatatın değeri ve lezze­ti konusunda eğitmek gerek.

    Kısaca sakatat, kesilen hay­vanın iç organları ile kanı, aya­ğı, kuyruğu ve kafası demektir. Bunun dışında kalan tek yer, hayvanın derisidir. Herhalde başka işlerde kullanılacağından onu listeye almamış atalarımız. Deriyi, bir tek Meksika ve Latin Amerika mutfaklarında “chi­charrones” adıyla seviyorlar. Onun dışında biri kafasını ayı­rır, öteki kuyruk sokumunu; biri kanına asla dokunmaz, diğeri kulağına bayılır. Ancak yemenin tabu sayıldığı az sayıda kültür haricinde, Zimbabwe’den Ja­ponya’ya, Eskimolardan Peru’ya çoğu mutfağın damak zevkleri, gelenekleri, alışkanlıkları çerçe­vesinde sakatat yemekleri var­dır. Bunlar, tarih boyunca eko­nomik açıdan anlamlı olduğu için benimsenmiştir belki, ama lezzet olarak da diğer yemekler­den geri kalmazlar.

    Eski zamanlarda “iliğine kadar” tüketilen, hiçbir parçası ziyan edilmeyen hayvanların bir dönem gözden düşen parçaları, bugün “yeni bir gastronomi deneyimi” olarak sunuluyor.

    Arkeolojik kazılarda iliği ka­zınmış kemikler, içi boşaltılmış kafatasları bulunmuş olsa da ilk insanların bunları yiyip ye­mediklerini bilemiyoruz. “Ne­den olmasın? Mutlaka yemiş­lerdir” diye düşünüyoruz. Peru ve Bolivya’da kesilen hayvanın taze kanını hemen baharatlan­dırıp “Ñachi” olarak içiyorlar­sa, ilk insanlar da buna ben­zer işler yapmışlardır mutlaka. Yiyeceğin kolay bulunmadığı dar zamanlarda insan evladı ne bulsa yemiştir çünkü; burun­dan kuyruğa…

    Sakatatın yenmesinin ko­laylığı da bunda önemli bir et­ken. Şempanzeler bile avladık­larının bağırsak, ciğer ve beyin gibi yumuşak parçalarını en önce yer. Zira bu parçalar kolay çiğnenir. 300 gram eti çiğne­mek için 1 saat harcamaları­na bakılırsa akıllıca bir hare­ket. Aslanlar da böyle yapıyor­lar. İnsanlar da herhalde onları kendilerine örnek almışlar. Ya­ni ateş işin içine girene dek, sa­katat esas protein kaynağımız olmuş olabilir.

    Çin’in Yunnan bölgesin­de seyahat eden Marco Polo “Çiğ ciğeri hayvan kesilir kesil­mez küçük parçalara ayırıp sa­rımsakla hemen orada yiyor­lar” diye yazmış. Avustralya ve Amerika yerli halkları da beyaz adam gelene dek etleri pişirse de ciğer ve böbrekleri hep çiğ yermiş. Ölen hayvanın yaşam enerjisinin böylece kendilerin­de yaşamaya devam edeceğine inanıyorlarmış. Aslında bilim­sel açıdan da bu doğru. Sakatat, metabolik bileşenler açısın­dan ete göre çok daha zengin bir gıda.

    Peki, zamanla sakatat ne­den “tu kaka” oldu acaba? Bir neden, endüstriyel üretimin artmasıyla artık istediğimiz et parçasından istediğimiz mik­tarda satın alma olanağı bul­mamız olabilir. Bugün ister­sek iki kalem pirzola, bir dilim antrikot alabiliyoruz. O zaman neden öküzün kuyruğu peşinde koşalım ucuz diye? Gerçi “os­so buco” yani öküzün kuyruğu hakkıyla pişirilirse çok lezzet­li bir ettir, ama o da küçümsen­meden payını almıştır.

    Evlere servis ciğer


    1880’lerin İstanbul’unda
    sırığa dizdiği ciğerleri satan
    bir seyyar esnaf. Guillaume
    Berggren arşivinden…

    Bir diğer neden de şu olabi­lir: Kesilen hayvanın iyi kısım­larının pahalı olması nedeniyle sakatatla yetinenlerin yoksullar olması, bu parçaların itibarını düşürdü. Öyle ki 2. Dünya Sa­vaşı sırasında etleri savaştaki “oğullarına” göndermek isteyen ABD, vatandaşlarını sakatata ikna etmeye çabalamış ama hiç karşılık bulamamıştı. Sakatatın yoksul kölelerin sofrasına ait ol­duğu düşünülmüştü hep. “Bana bir domuz paçası verin” diyor­du Bessie Smith bir şarkısın­da, “Ve bir şişe bira”… Güneyin barlarında sevilen, atıştırmalık paça turşusundan bahsediyor­du. İngiltere’de ise mezbahalar 19. yüzyılın başına dek şehrin içindeydi. Pis kokular saldıkla­rı için etraflarında ancak yoksul mahalleleri bulunuyordu. Bu nedenle sakatat o çevrelerde sa­tılıp bitiyordu. Batı’da sakata­ta yapışan yoksulluk etiketinin geçmişi böyle şekillenmişti.

    Gerek Mezopotamya uygar­lıklarında gerekse Hititler’de sakatat kullanımı epey yaygın­mış. Yürek ile ciğer Tanrılara sunulur; kelle, paça ve kulaklar severek yenilirmiş. Antik Ro­ma’da da pek çok sakatatlı tari­fe rastgeliyoruz. MÖ 1. yüzyıl­da Apicius, domuz işkembesine midye, karabiber ve Karaman kimyonu doldurup közde pişi­rildikten sonra balık sosu, liqu­amen sosu ve hardal ile servis edilen bir tarif yazmış. Bir de sosis tarifi var. Bağırsaklar; kı­yılmış et, çeşitli baharat, liqu­amen ve çamfıstığı ile doldu­rulup fümeleniyor. Romalılar sakatata boşuna quinto quarto yani hayvanın “beşinci çeyreği” dememiş. En az et kadar değer vermişler bazı parçalara.

    Romalıların domuzları incir, bal ve şarapla besledikten son­ra ciğerlerini yemeyi sevdikle­rini de biliyoruz. 218-222 arası imparator olan Elagabalus, bir yemek davetinde misafirlerine 600 devekuşu kafası sunmuş; sadece beyinleri yenmek üze­re… İmparatorun sakatat anlayı­şı kelle paçanın ötesine geçmiş. Zaten kendisi köpeklerine kaz ciğeri yediren garip bir karakter. 14 yaşında imparator yapılan bir çocuktan başka ne beklenir ki? Ancak bütün Romalılar sa­katat âşığı değil. Şair Juvenal, kellenin ancak bir ayakkabı ta­mircisinin ziyafeti olabileceğini söylemiş. “Bir köle olsa olsa ta­vernanın birinde yediği işkem­benin düşünü kurabilir” diye de kibirli bir laf etmiş.

    Ciğercinin kedileri Reşat Ekrem Koçu’nun anlattığı gibi bir sırığın ucunda ciğerleriyle gezinen Arnavut ciğerci ile sırığı indirdiği an sallanan ciğerlere pençeyi geçiren kediler arasındaki mücadele (üstte). “İstanbul Hatırası” olarak satılan ciğerci kartpostalı (üstte, sağda).

    Sakatat hep ciğer, kokoreç demek değil tabii. Antik Mı­sır’da MÖ 5000’li yıllardan kal­ma bir mezarda lavaşın yanın­da bir tabak taşlaşmış böbrek bulunmuş. Demek sakatat mut­laka fakirlikle bağlantılı olmak zorunda değil; bu zengin Mısır­lı, öteki tarafta da sevdiği böb­rekten vazgeçmek istememiş. Kaz ve ördek ciğerlerinin yağla­nıp 10 katına kadar büyütülme­si de MÖ 4.500’lerden beri Eski Mısır’da uygulanan bir yön­temmiş meğer. Kuşların güne­ye göç etmeden önce durmak­sızın yemek yediklerini gören Mısırlılar, zorla beslemeyi akıl etmişler. Yemek kültürü yazarı Harold McGee “Daha kuş öldü­rülmeden içinde hazırlanan dâ­hiyane canlı pate” diye tanım­lar kaz ciğerini. Vizigot Kralı 2. Alaric de (458/466–507) dü­zenli olarak kaz ciğeri yermiş ve bu zevki Galya’da edinmiş. Artık kaz ciğeri işi biraz zora girdi; iyi de oldu. Hayvan hak­ları eylemcileri kazlara reva gö­rülen işkenceyi gündeme geti­rince 2019’da New York’ta kaz ciğeri satışı yasaklandı mesela. Kaliforniya, Avustralya ve Hin­distan’da çoktan yasaklanmış­tı zaten.

    Platina’nın 1475’te yazdığı De Honesta Voluptate et Valetu­dine (Doğru Zevkler ve İyi Sağ­lık) kitabında ciğer, domuz iş­kembesi, yumurta, peynir, otlar, kuru üzüm ve baharat ile köfte şekli verilip kuzu gömleğine sa­rıldıktan sonra kızartılan bir köfte tarifi vardır. Bu tarifi çok andıran bir yemek de Selanik Sefarad mutfağında görülür. Ci­ğerin çeşitli otlar ve taze soğan­la çekilip köfte şeklinde kuzu gömleğine sarılmasının ardın­dan ateşte veya fırında kızartıl­masıyla yapılır. Bu da mutfa­ğın unutulan lezzetleri arasına girdi. Not düşelim de bu yazıyla birlikte bir köşede dursun.

    Kazların zorla beslenerek ciğerlerinin 10 katına kadar büyütülmesi işlemi, MÖ 4500’lerden beri uygulanan bir yöntem. Ama kazlara reva görülen işkence nedeniyle, pek çok ülkede kaz ciğeri son yıllarda yasaklılar arasına girdi.

    Ortaçağ’ın sonlarından iti­baren Fransız mutfağında sa­katat çok çeşitli şekillerde kul­lanılmaya başlanmış. Zaten bü­yük mutfaklar içinde bir Fransız bir de Çin mutfağı sakatata de­ğer vermiş. Hatta Çin mutfağı için şaka yollu “hiç çöp çıkma­yan mutfak” da denmiş. Bu dö­nemde yeni tarifler geliştirmiş Fransızlar: Dil graten ve öküz kuyruğu; hafif haşlanıp sonra gratine edilen veya şişe geçirilip mangalda kızartılan böbrek; iş­kembe gibi… 1746’da yazılan Le Cuisinier Gascon gratine edil­miş dana gözü dolması tarifine yer verir. Menon’un aynı tarihli La Cuisinière Bourgeoise’ında (Burjuva Aşçısı) da dana gözü ile yapılan farklı tariflere rastla­nır. Onlar da bu tarifleri çoktan unutmuşlar.

    Gelelim bizim ellere… Biz her daim sakatatla aşk yaşamış bir milletiz desek abartılı ol­maz. Ortaasya’dan bu tarafa her türünü severek tüketmişiz. Bir tek İslâm’ı seçince kandan vaz­geçmişiz; Altay Türkleri’nin es­kiden yaptığı kan sucuğu “sok­ta”yı artık yemiyoruz mesela. Ancak kelle, paça, dil, işkembe, uykuluk, beyin, bumbar ve da­lak dolmaları, koç yumurtası, hele de ciğer… Kaç değişik çeşi­di var mutfağımızda. Evliya Çe­lebi, kendi döneminde 300 iş­kembeci ve 90 başçı dükkanın­da çalışan 1.300 kişi olduğunu not düşmüş. O zamanlar işkem­be çorbası fakirlere ve sarhoş­lara sabah erkenden maydanoz, biber, tarçın, karanfil ile servis edilirmiş. Kelle-paçayı da Hz. Muhammed’e sunulan “ta’am-ı atik” olarak anlatmış. Çelebi zamanında İstanbul’da 1.700 kasap olsa da sakatat hep sey­yar satıcılar tarafından satılır­mış. Bir tek böbrek ve koç yu­murtası karkasa gömük oldu­ğundan kasaplara ait sayılırmış. Reşat Ekrem Koçu, bir sırığın iki ucunda ciğerleriyle gezinen ciğerci ile sırığı indirdiği anda sallanan ciğerlere pençeyi geçi­ren kedilerin mücadelesini ne güzel anlatır… Kelle satanların hemen hepsi Arnavutmuş. So­kaklarda “Linka çervelo” yani “Dili de içinde” diye seslenir­lermiş. Dil önemli tabii; suyuna çorba yapılırmış.

    Uğruna şiirler yazılan işkembe


    Akşamcıların favorisi işkembe çorbasının İstanbul’daki en meşhur adreslerinden Lale İşkembecisi’ne girenleri, Ahmet Rasim’in şiiri karşılıyor.

    Sarayda da sakatatın kü­çümsendiğini düşünmeyin sa­kın. Saray kayıtlarında 1469’un Haziran ve Temmuz aylarında beş Pazar gününün dördünde paçalı bir yemek pişmiş. İşkem­be; haşlanmış koyun veya tavuk eti, pirinç, nohut, badem, kayısı ve baharatla doldurulup dikile­rek kaynatılırmış. Soğan, kişniş, koyun eti veya paçası, baharat ve zerdali ile pişen benzer bir yemek de 1539’da Kanunî’nin şehzadelerinin sünnetinde ik­ram edilmiş. Bu alengirli tarif­ler, sakatat yahnileri, tiritleri artık unutulmuş olsa da, saka­tat bizim mutfağımızdaki yeri­ni kolay kolay kaptırmaz. Koko­reç eskisi gibi uykuluk katkısı ile en yağlı bağırsaklara sarıla­rak yapılmıyor; sarımı nere­deyse bir sanayiye dönüşerek eski tadını yitirdi; ama yine de köşebaşından yakamıza yapışır kokusu, yemeden bırakmaz. İç­kili bir gecenin ardından mut­laka işkembe çorbası ekleriz mönüye. Deneyimli ellerin dol­durduğu bumbar dolması, rakı sofrasına sıcak sıcak gelen bir beyin tavası… Binlerce yılda sü­zülüp gelmiş bu yemeklerimizi unutmayalım! Bu vesileyle Pe­lin Dumanlı’nın Hayykitap’tan çıkan tez çalışması Sakatat ki­tabını da tavsiye edelim konuyu merak edenlere.

    Bugünlerde ise sakatat ye­mek ya da yememek yeniden sınıfsal bir simge haline geliyor; ama bu sefer tersinden… “Mo­dern Sakatat Yiyenler” makale­sinde Dr. Jeremy Strong, saka­tat yemenin işçi sınıfına artık çekici gelmediğini yazıyor. Oy­sa orta sınıf restoran müşteri­leri, kendilerini diğerlerinden farklı kılmak için sakatatı deni­yorl. Başka yemek yazarları da yeni kuşakların garip bulduğu sakatatın, mönülerde “yepyeni bir gastronomik deneyim” ola­rak lanse edildiği konusunda hemfikir.

    Biz şimdilerde unutulma­ya yüz tutan sirkeli, haşlanmış işkembeli sabaha karşı kahval­tılarına şükür hâlâ değer ve­riyoruz. Damardan güzel bir işkembe çorbası yüzyıllardır sevdiğimiz en midevi ve lezzetli çorbalarımızdan.

    İşkembe gibi uykuluk da bir başka millî değerimiz. Yürek, karaciğer ve akciğerin kıyıldıktan sonra haşlanıp, baharatlanıp işkembeye doldurulduğu Haggis ise, İskoçların geleneksel sakatat yemeği.
  • Eski günlerdeki gibi: Her mahalleye bir bostan

    Büyük yerleşimlerin içinde, “mahalle kültürü”nün bir parçası olarak yapılan sebze-meyve bostanları, burada oturanların ihtiyacını karşılardı. 1500 yıllık bu gelenek, 2. Dünya Savaşı’ndan “açlık dersi” alan ülkelerde tekrar canlandırıldı. Bizde ise 1960’lardan bu tarafa bina ve site yarışı, bu alanları yoketti. Yakın geçmişte kaybettiğimizi yerine koyma zamanı. Mis gibi yağlı bir marulu iştahla özleyerek başlayabiliriz belki.

    Tahtalısı var, çukuru var; havuzlusu, cadılı­sı, kemiklisi, tekkelisi, sütlüsü, çıngıraklısı var. Şehir surlarının 7 kulesinin dibinde boydan boya uzananı var. Ken­di çoktan ortadan kalkmış ama hâlâ toprağının lezzetiyle anısı sebzelerin isminde kalmış olanı var. Geride kalan bir-iki tanesi­nin üzerine titriyoruz onlar da yok olmasın diye. İstanbul’un bostanlarından bahsediyorum; güzel bostanlarımızdan.

    Bugün bütün dünya çatı bahçeleriyle, dikey-topraksız ta­rım gibi yeniliklerle canlandır­dıkları şehir bostanlarının ya­rarını yeniden ve hayretle keş­fediyor. Gıda güvenliği, karbon ayak izinin azaltılması, zehirsiz tarım, yoksul nüfusun kendi­ni beslemesinin önünü açmak, eski sanayi alanlarının zehir­lerden temizlenmesi, azalan su kaynaklarının verimli kullanımı gibi açıkça görülen birçok yara­rı nedeni ile yerel yönetimler, STK’lar bostanlar, bahçeler ku­ruyor. Özel sektör geleceğin iş alanı diye çatı bostanlarına tek­nolojik yatırımlar yapıyor.

    1890’larda Sébah & Joaillier tarafından çekilip sonradan renklendirilmiş bu kartpostalda Kara Surları’nın dibinde gözalabildiğine uzanan bostanlar görülüyor.

    Peki, biz ne yapıyoruz? En az 1500 yıldır uygulama biriki­mine ve deneyimine sahip oldu­ğumuz bu akıllı şehir tasarımı mirasına sırtımızı çeviriyoruz. Bostanları ve insanların yaşa­mına kattıkları güzellikleri an­latmak üzere gelin biraz geriye dönelim birlikte. Birçok 50 yaş üzeri İstanbullunun kafasın­da mahalle bostanlarının anısı hâlâ canlıdır. Belki bu düzeni yeniden kurabilir, yerel yöne­timlerimizden “her mahalleye en az bir bostan” talep edebi­liriz.

    Giderek nüfusu artan şehir­lerin içinde bostan ve meyve bahçelerinin olması, tarih bo­yunca bir gerekliliğin sonucu olarak ortaya çıkmış. 5.500 yıl önce Mezopotamya’da şehrin içinde tarım için alanlar ayrıl­maya başlanmış. 4.000 yıl önce Persler suyolları ile dağlardan indirdikleri kar suları ve doğal atıklarını kullanarak şehirleri­ni besleyecek vahalar oluştur­muşlar. Eski iki diğer örnekten biri Peru’dan. Dağların tepe­sinde kurulu Macchu Picchu, yiyecek kaynakları açısından kendine yeterli bir şehir ola­rak tasarlanmış. Su az olduğu için tekrar tekrar kullanılmış; sebze tarhları öğleden sonra güneşini yakalayacak şekilde konumlandırılarak kısa mev­sim uzatılmış; dağda sık çıkan ayazlarla başedebilmek için da­yanıklı ürünlerle hassas olan­ları birarada dikilmiş. Aztekler de, kenarında şehirlerini kur­dukları göllerin üzerinde tarım amaçlı yüzen adalar, “chinam­pa”lar oluşturmuş; sık yağmur ormanları nedeniyle birbirle­riyle ürün alışverişi mümkün bulunmayan şehirlerini böylece büyütebilmişler. 1800’lerin so­nu ile 1900’lerin başında şehir bostanları Londra, Paris, Sto­ckholm gibi Avrupa şehirlerin­de yoksul kentlilerin geçimleri­ni sağlayabilmeleri için giderek yaygınlaşmış. Mimarlar ve şehir planlamacıları şehrin çeperin­de, yürüme mesafesinde bahçe ve geniş ekenekler olan şehir planlarının gerekliliğini tartış­mışlar. 1930’larda Frank Lloyd Wright her evin kendi arazisin­de tarım yapabileceği Broadac­re City tasarımı ile şehirde ev ölçeğinde tarım yapılması fikri­ni savunmuş.

    1. Dünya Savaşı, Büyük Buh­ran yılları ve ardından gelen 2. Savaş, bu fikirlerin ne kadar uzgörülü olduğunu ortaya koy­du. 1917’de Başkan Woodrow Wilson “Savaşı yiyecek kazana­cak” diyordu. İki dünya sava­şı sırasında İngiltere hüküme­ti halkına “Zafer için kaz!” (Dig for Victory!) diye öğütlüyordu. Bu “Zafer Bahçeleri”nin üretimi ticari tarım işletmelerine rakip olabilmiş ve karne ile dağıtı­lan yiyeceklerle sağlıklı kalma­sı mümkün olmayan bir ulusu ayakta tutabilmişti. Bahçelerin önemli bir işlevi de morali ayak­ta tutması olmuş. Savaş zamanı mideler kadar ruhun da doyma­sı ne kadar önemli!

    Yedikule’nin göbekli marulları Sofranız Şen Olsun kitabının yazarı Takuhi Tovmasyan’ın dedesi Ğazaros Efendi’nin küçük oğlu Sarkis (sağ başta) babasının gazinosunda arkadaşlarıyla “Yedikule’nin o meşhur, göbekli marulu”nu yiyor. 1935, Yedikule.
     

    1950’lerden sonra insanlar belki savaş yıllarının zorluğu­nu unutmak istediler belki de şehirler hızla büyüdüğü için bostanların varlığı hâtıralarda kaldı. Şehirler yeniden inşa edi­lip nüfus banliyölere çekilince, sebze bahçelerinin yerini refah göstergesi çim bahçeler aldı. Hatta bahçelerde tavuk ve sebze yetiştirilmesi sağlıklı değil, “gö­rüntüyü bozuyor” diye kanunla yasaklandı. Sonuç ortada. Bü­tün dünyada şehirde yaşayanlar ile yiyecek kaynaklarının bağ­lantısı koptu. İşte 1970’lerden bu yana ufak ufak canlandırıl­maya çalışılan bu kadim bağdır. Bu, toplumsal adalet ve çevre açısından sürdürülebilirliği sağ­layan bir bağdır aynı zamanda.

    Özellikle ABD’de şehirlerin getto’larında kira getirisi bina vergilerine yetmediği için, kim­senin satın almaya yanaşmadı­ğı boş binalar sigortadan para alabilmek için sahipleri tara­fından yakıldı; yerlerinde kalan boş arsalarda yoksul ve işsiz in­sanlar taze sebze üretimi için bostanlar kurmaya başladı. Bu bahçelerin varlığı bu bölgeleri yeniden çekici kıldı; insanlar­da aidiyet duygusunu besledi ve yiyecek fiyatlarındaki artışla başedebilmelerine destek ol­du. 70’lerde başlayan bu akım 90’lardan itibaren iyice can­landı. Dünyanın birçok büyük şehrinde yiyeceğin yerel olarak üretimi, şehir içinde bahçeler ve çiftlikler kurulması hız ka­zandı.

    Bu noktada yönetimlerden çok, kâr amacı gütmeyen der­neklere, akademisyenlere ve halkın desteğine teşekkür et­mek lazım. Artık New York’tan Tayland’a, Arjantin’den Zim­babwe’ye dek şehir bostanla­rı kuruluyor. Bostanlar, meyve bahçeleri, hatta ufak çiftlikler şehir planlamalarına dâhil edi­liyor. Park ve bahçeler salt ağaç­lık alanlar değil aynı zamanda yiyecek üretecek şekilde plan­lanıyor. Dünya farkına vardı ki, büyük şehirlerin geleceği antik çağlardaki gibi şehrin kendi yi­yeceğinin bir kısmını üretebil­mesine bağlı olacak.

    Dört tarafı bostanlarla çevrili eski İstanbul

    Fetihten 30 yıl öncenin İstanbul’unu betimleyen Christoforo Boundelmonte’in 1422 tarihli haritasında bostanlar…

    Peki, biz şimdi bu gelişme­lerin neresindeyiz? İstanbul 1960’lara kadar bostanlar, mey­ve bahçeleri, bağ ve zeytinlik­ler, ufak çaplı mandıralar, tavuk çiftlikleri ile şehir planlaması açısından bugün çare görülen tasarımların feriştahını barın­dırıyordu. Önce biraz şehrimi­zin geçmişimize bakalım ki neyi kaybettiğimiz aşikar olsun.

    Daha 4. yüzyılda Theodosi­us şehir surlarını yaptırırken, bölgedeki arazilerin tarım için kullanıldığını biliyoruz. Theo­dosius çiftçilerin duvarların di­bindeki arazileri kullanılması­na izin vermiş; şartı da duvar­ların bakımını yapmaları imiş. Şehir nüfusu o zaman bile çok kalabalık: 300 bin civarında. 10. yüzyılda derlenmiş Geoponika isimli 20 ciltlik “Tarımsal Ara­yışlar” kitabında da bu bölgede­ki ürün çeşitliliği ve yetiştirici­lik ile ilgili bilgilere ulaşıyoruz. Fatih Sultan Mehmet 1453’te şehri fethettiğinde, nüfus çeşitli nedenlerle 30 bine inmişti. 16. yüzyılda 400 bin, 17. yüzyılda ise 800 bin kişilik nüfusu ile İs­tanbul dünyanın en kozmopolit ve en kalabalık şehri olmuştu. Dönem dönem nüfus biraz aza­lıp sonra yine çoğalsa da değiş­meyen tek sorun halkın beslen­mesiydi. Un, yağ ve et temel gı­da maddeleri idi. Sebze, meyve ve yeşilliklerin bozulmadan en yakın şehirlerden dahi gelme­si mümkün değildi. Bu nedenle, İstanbul sebze ve meyve ihtiya­cını kendi bostan ve bahçelerin­den sağlıyordu. Deniz ürünleri de olağanüstü zenginlikteki Bo­ğaziçi ve Marmara’dan geliyor­du. 1735 tarihli bir kefil defteri, sadece İstanbul Suriçi’nde 344 bostanda 1.381 bostancının ça­lıştığını belirtiyor. Suriçi’ndeki bostancıların büyük çoğunlu­ğu Hıristiyan olup Makedonya bölgesinden -Sarıgöl, Ostrovo, Vodina, Selanik, Manastır, Ohri, Pirlepe, Eğridere, Nikita- gel­mişlerdir ve ayrıca isimlerinden Slavca konuştuklarını tahmin ediliyor.

    Surdışında kalan ve Ana­dolu yakasındaki semtlerin de kendi bostan ve meyve bahçe­leri vardı. Boğaz kıyısındaki ve arkalarındaki tüm köyler, şeh­rin doymak bilmez iştahına seb­ze-meyve yetiştiriyorlardı. Şe­hirde toplam 1200 bostan oldu­ğunu eski kayıtlardan biliyoruz. Kayıtlardan, haritalar, vakıf ve kefil defterlerinden de bostan­ların Osmanlı mahalle doku­sunda önemli bir yeri olduğunu görebiliyoruz. Evliya Çelebi’ye başvurursak, o da 17. yüzyılda 40 adet has bahçe olduğundan bahsediyor. Bunlar saraya ait mülklerdi ama üretim fazla­sı da pazarlarda halka satılırdı. Aynı şekilde kendi bahçelerin­de ürettiklerini pazara getiren bahçıvanlar ürünlerini önce saray görevlilerine sunar, kala­nını satışa koyardı. Çelebi, İs­tanbul’da 500 adet “sebzevatçı” dükkanı olduğundan bahseder. Semtler o dönemde sebze­leri ile anılırdı. Sermet Muhtar Alus bunu ne güzel aktarır: “Ye­dikuleee!” Malum ya, yenecek­lerden bazıları vardır ki satıcı­ları asıl adlarını hiç ağza almaz, yurtlarının adını bas bas bağı­rırlar… Zira ora bostanlarının­ki namlı: Kıvırcık, göbekli, yağlı. Bir sebzenin yeri-yurdu olması fikri ne güzel! Yedikule’nin ma­rulu, Beykoz’un ayşekadın fa­sulyesi ile patlıcanı, Bayrampa­şa’nın enginarı, Langa’nın çok büyük ama olağanüstü lezzetli hıyarları, Çengelköy’ün ise mi­nik, kıtır hıyarları… Kömürcü­yan da Belgrad Ormanı’na yakın bostanların kabak ve lahanala­rını, Ortaköy’ün enginar bos­tanlarını anlatır. İnciciyan’dan da Göksü ve Küçüksu arasında­ki arazide nefis patlıcanlar ye­tiştiğini öğreniyoruz.

    Direnen bostan: Kuzguncuk

    Şehrin geriye kalan son bostanlarından olan Kuzguncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı”, yöre halkının 20 seneyi aşkın direnişi sayesinde hâlâ varlığını koruyor.

    Bu bostanlar, bağ ve bahçe­ler şehrin insanlarına mevsimi geldiğinde marulu, hıyarı ye­rinde yeme zevkini de tattırır­dı. Marul bostanlarına gidenler bostancıya hasırları serdirir; tarladan seçtikleri marulları bir atın döndürdüğü bostan dola­bından akan soğuk suda yıkar; oturup tuz serperek marul yer­lermiş. Biz bir ürünün üretici­sine saygılar sunarak, tadına vara vara bir ürünün çıkmasını böyle zevkle beklemeyi, keyifle yemeyi neden unuttuk acaba? 1901-1902’de tifo salgını oldu­ğunda bile “çiğ sebze yemeyin” diye uyaran yetkililere kimse kulak asmamış; bostanlara koş­turmaya devam etmişler.

    Langa bostanları da bugün kaybolmuş alanlardan. Üze­rinde Yenikapı metro istasyo­nu var artık. Çok daha öncele­ri İstanbul’un eski limanı imiş. Tarihî yarımadanın ortasından geçen Lykos deresi Langa’dan denize dökülüyor ve alüvyonları biriktire biriktire limanı toprak­la dolduruyor. Alus, “Langa’nın hıyarlarının yanısıra sırık do­matesi, her çeşit zerzevatının ve erik, elma ve armut gibi mey­velerinin de başka yerlerinkin­den çok daha iyi olduğuna iman edilmişti” diyor. Langa’da Rum, Adalı ve Bulgar bahçıvanların işlettiği 7 büyük bostan varmış: “Cuma ve Pazar günleri Müslü­man, Hıristiyan içlerine dolar. Keyfin katmerlisi bahçıvanı yanına katılıp ocaklara gitmek, beğendiğini gösterip kestirmek, bostan dolabının buz gibi sula­rında yıkadıktan sonra art arda birkaç tanesini yemekti”.

    Surların dibinde kentin mutfağı Yağlı marullarıyla meşhur Yedikule Bostanları’ndan kaybettiğimiz bir manzara…

    Evliya Çelebi’nin, Alus’un ve Reşad Ekrem Koçu’nun tek tek bostanların isimlerini vererek anlattıkları Erenköy’deki üzüm bağlarını, Çengelköy’ün ayva­sını, Anadolu Kavağı’nın nefis incirlerini, Arnavutköy’ün çi­leklerini, Tarabya’nın ahududu­larını, Kumburgaz’ın mis koku­lu topatan kavunlarını, Mecidi­yeköy’ün “serapa” dutluklarını başka zaman anlatalım.

    Ezcümle, Bizans’tan Os­manlılara, oradan cumhuriyet dönemine bostanları, bağları ve bahçeleri ile bu koca şehir 1.500 yıldır kesintisiz şekilde kendi­ne yetecek şekilde tarım yapı­yordu. 1960’larda başlayan hızlı göç ile işler rayından çıktı. Bu alanların şehircilik anlamında değerleri, köyden henüz gelmiş, tarımı ardında bırakmış yeni İs­tanbullularca anlaşılamadı, kü­çümsendi; apartmanlara, bina­lara yenik düştü.

    2013’te belediyenin mo­loz dökme ve iş makinaları ile “rekreasyon alanı yapacağım” diye bir kısmını yoketmesi so­nucu Yedikule’den bugün ge­riye ne kaldı ise bu eski şehrin dünyada eşi benzeri olmayan tarihsel mirasıdır. Geriye kalan son bostanlardan olan Kuz­guncuk’taki 700 yıllık “İlya’nın Bostanı” ise yöre halkının 20 seneden fazla birlik olarak di­renmesi sayesinde hâlâ varlığı­nı korumaktadır. Bu örnekleri hızla çoğaltmamız lazım. Üre­timi kendine yeten bir şehir, içinde yaşayanlara bugün bile ne büyük bir güven hissi verir düşünsenize. Bugün dünyada “gıda güvenliği” başlığı altında, bu konuyla ilgili yüzlerce kitap yazılıyor. Şimdi düşünelim ba­kalım; yakın geçmişte kaybetti­ğimizi nasıl yerine koyabiliriz. Mis gibi yağlı bir marulu iştah­la özleyerek, isteyerek başlaya­biliriz belki.

  • Istakoz: Kibar sofraların şatafatlı alamet-i farikası

    Kendine has tuhaf özelliklere sahip bir deniz kabuklusu olan ıstakoz, sofralara getirdiği nefasetle deniz biyolojisi kadar gastronominin de hep ilgi alanında kaldı. Yunanca “astakos” olan adı, Latincede astacus’a, güzel Türkçemizde ise ıstakoza dönüşen bu leziz deniz canlısı, tarih boyunca züğürt mutfaklara istisnalar hariç hiç uğramadı. Pişirildiğinde büründüğü parlak kırmızı renk nedeniyle Fransız yazar ve gastronom Montselet tarafından “denizlerin kardinali” ismiyle anıldı.

    Bir canlı düşünün; sanki doğa uzun zaman ön­ce elinin tersi ile esaslı bir sille indirmiş; beyni boğa­zında, sinir sistemi karnında, dişleri midesinde, böbrekleri de kafasında. Bacakları ile duyuyor; ayakları ile tat alıyor; antenleri koku almaya yarıyor; iletişim kurarken gözlerinin altından idrar fışkırtıyor; is­keletin tamamı dışarda, etler içeride. Ancak doğa bir arma­ğan da vermiş ıstakoza. Bede­nini sürekli yenileyebiliyor ve 100 yaşına kadar yaşayabili­yor. Üstelik yaşlandıkça üreme kabiliyeti iyice artıyor. Yakala­nıp bir tabakta ortaya gelmez­se tabii.

    Çok çok farklıyız ama bi­zim de ıstakozlara benzer bir-iki tarafımız var. İki kıs­kacından ağırlıklı olarak biri­ni kullanır; bir ıstakoz solak olabilir yani! Küçük kıskacı ile yakalar, büyüğü ile avını par­çalar. Dişileri ise üremeye ha­zırsa, kabuğunu attığı anı bek­ler feromon salmak için. Yani bildiğiniz, soyunur. Istakoz­lar lop et gördü mü gözyaşı­na bakmadan kendi türünü de afiyetle yer ama, konu üreme olunca feromonlar erkek ısta­kozun farklı tür iştahını ayak­landırıyor demek ki.

    Üremeye epey erken başla­yan ıstakoz bu konuda aslında başarılı bir türdür; ancak on­ların üreme hızı bizim iştahı­mızın hızına yetişemiyor bir türlü. 1850’lerden beri korun­maları ve çiftliklerde yetişti­rilmeleri için denemeler yapıl­mış ama kapalı alanda birbir­lerini yedikleri için başarısız olunmuş. Canlı satılan ısta­kozların kıskaçlarının bant­lanmış olması müşteriyi koru­maktan çok ıstakozu ıstakoz­dan korumak için. Alın işte; bir benzer yanımız daha çıktı.

    Odisseus ıstakoz avında


    Tunus’taki Bardo Ulusal
    Müzesi’nde bulunan bu 3. yüzyıl mozaiğinde, Odisseus, Siren adalarında
    ıstakoz avındayken görülüyor.

    İlk çağlardan bu yana ka­buklu deniz ürünleri, kıyılarda yaşayan insanın temel besin kaynaklarından olmuş. Antik Yunan ve Roma’da ıstakozun sevilen bir yiyecek olduğunu biliyoruz. İki ana türden biri olan Avrupa ıstakozu homa­rus gammarus, menekşe ma­visi ya da yeşilimsi güzel rengi ile Amerikalı kuzeni homarus americanus’tan ayırt edilir. Eskiden Marmara’da bolca bu­lunan da bu türden. Tadı çok daha yumuşaktır, eti daha diri­dir. Bu nedenle en fazla yaka­landığı yerler olan Atlantik’in kuzeydoğusu, Norveç, Azor adaları ve Tunus dolaylarında, Amerikalı kuzeninden çok ön­ce türün devamlılığı tehlikeye girmiştir. Eskiden her yerde bulunurmuş aslında. Pişince iki tür de kıpkırmızı olur. Bu parlak kırmızı renk nedeniy­le Fransız yazar ve gastronom Montselet, ıstakoza “denizle­rin kardinali” adını takmış. Bu deniz kabuklusunun Yunanca adı olan “astakos”, Latincede astacus olmuş. Biz de bura­dan hareketle ıstakoz demişiz. Bizim buralarda İzmit Körfe­zi’nde Astacus isimli, Delos Birliği’ne üye, Megaralılar ta­rafından kurulmuş bir şehir olduğunu söylemeden geçme­yelim. Poseidon ile peri kızı Olbia’nın oğlu Astacus tarafın­dan kurulduğu rivayet edilmiş. Mitoloji gerçeklerden besle­nir; günümüzde sanayinin öl­dürdüğü bu körfeze “Istakoz Körfezi” denirmiş.

    Antik çağda da ıstakozun lüks bir yiyecek olduğunu bili­yoruz. Günümüze ulaşan tarif­lerin başında Apicius’unkiler gelir. 1-4. yüzyıllar arasında yazılmış bu tariflerde ızgara ıstakoza, kimyon soslu veya karabiber, kavrulmuş un, bal sirkesi, etsuyu ve zeytinyağlı haşlamasına; ayrıca şaraplı ıs­takoz tarifine rastlarız.

    O zamanlar fakir doyururdu ABD’nin ıstakoz merkezi Maine’de 19. yüzyılın ortalarında ıstakoz tuzakları yaygınlaşmıştı. New England bölgesindeki ıstakoz bolluğu, bu kıymetli kabukluların mahkumlar, çıraklar, köleler ve çocuklar tarafından bol bol tüketilmesine olmuştu.

    Istakozu bilen ve seven Ro­malılar 43 yılında İngiltere’yi istila ettiklerinde, bol bulunan yengeç, kerevit ve ıstakozla­rı görmekten mutlu olmuşlar. Deniz kenarı ve yakın yerle­şimlerde, kabukluların bir­çok türü bol bol tüketiliyordu. Ülkenin içerilerine bozulma­dan taşınamadıkları için, kıyı bölgelerinin tadını çıkarttığı yiyeceklerdi bunlar. Istakoz ve yengeçler haşlanıp, sirke ile soğuk yeniyordu. 18. yüzyılda iştahı ile ünlü kraliçe Victo­ria döneminde değişik sos­larla sunuluyor olsalar da, en yaygın yöntem haşlanıp soğuk olarak tüketilmeleriydi. Tuz­lu suda haşlandıktan sonra ya hemen yeniyor ya da çok bol avlanmışsa 2-3 ay kadar süre ile salamura suyuna batırılmış bezlere sarılıp kuma gömüle­rek saklanabiliyordu.

    Istakoz hiç de öyle “fakir yemeği” olmadı. Ünlü İngiliz “salon erkeği” Samuel Pepys (ki günlükleri yemek tarihçi­leri için önemli bir kaynak­tır) 1663’te verdiği kibar bir yemekte birçok şeyin yanısıra 4 adet de ıstakoz sunmuş ko­nuklarına. Kibar sofralarında kabuğu kırıp, içinden eti çı­kartıp döke-saça yeme zorluğu nedeniyle; ıstakoz pişiriliyor, etler şekle sokulup yeniden kabuğa yerleştiriliyor ve sofra­ya geliyordu.

    Alman ressam Albrecht Dürer’in 1495’te çizdiği “Bir Istakoz” adlı resmi… Berlin Eyalet Müzesi’nde.

    Amerika’daki durum ise ayrı hikaye. Yeni yerleşimciler New England’a ulaştıkların­da ıstakoz öyle boldu ki yerli halk balık yemi olarak ıstakoz eti kullanıyor, fırtına sonrası kıyıya vuran yüzlercesini güb­re niyetine tarlalarına dökü­yordu. Bu bolluk, ilk Avrupa­lı yerleşimcilerin memlekete gönderdikleri mektuplarda, güncelerde anlatılır. 1622’de Vali William Bradford yeni gelen yerleşimcilere sunabil­diği tek yiyecek “maalesef” ıs­takoz ve bir bardak içme suyu olduğu için özür dilemiş! 20 kiloluk, kocaman ıstakozların sıradan sayıldığı zamanlar­mış. Yerleşimlerinin ilk yılla­rında başka şey bulamayınca sürekli ıstakoza fit olmaları ve kıyıda çürüyen ıstakozların kokusu iştahlarını kaçırmıştır tabii. Bu yüzden zamanla ısta­koz, ancak yoksul ve işsizlerin mecburen yediği bir yiyecek olarak damgalanmış. Ülkenin içerilerinde yaşayanların bun­dan haberi yoktu tabii. Çok daha sonra konserve ıstakoz ile tanışınca tadına doyama­mışlar.

    İlk tesisler ABD’nin ku­zeybatı ucunda, Maine’de 1840’larda kurulmuş ve 10 yıl içinde “Maine ıstakozu” dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmeye başlamış. İlki New York’ta, büyük şehirler­de “ıstakoz sarayları” açılmış. 1885’te ıstakoz sanayii yılda 60 bin ton ıstakoz eti üre­tirken çok değil 30 yıl sonra üretim 16 bin tona düşmüş. 1840’larda başlayan konserve ıstakoz üretimi içsavaş son­rası iyice hızlanmış. 1880’de Maine’de 23 konserve fabrika­sı sayılıyor. Ancak bu fabrika­ların yaşamları uzun sürmedi. İçinde serin deniz suyunu do­landıran livarı ile “smack” de­nen tekneler, zaten 1830’lar­dan beri Boston ve New York’a canlı ıstakoz taşıyorlardı. De­miryolları yaygınlaşınca buz ve deniz yosununa sararak ül­kenin daha da içlerine canlı ıstakoz ulaştırılmaya başlan­dı. Esaslı şekilde yaygınlaşma­sı ise 1950’lerde, havayolunun taşımacılıkta kullanımı ile ol­du ve ıstakoz lüks lokanta mö­nülerinde yer almaya başladı.

    Ahtapotun leziz öğle yemeği


    Pompei’deki Faun
    Evi’nde bulunan bu Roma
    mozaiğinde (MS 79 civarı)
    bir ahtapotun ıstakoz
    ziyafeti görülüyor.

    Istakozun canlı pişirilme­sinin nedeni, ölür ölmez be­denlerindeki mikroorganiz­maların hızla yayılarak etin tadını bozmaya başlamasıy­dı. Ancak hayvancağızın canlı pişirilince tadının bambaşka olacağının farkına ancak çok sonraları varılmıştı ve o zama­na dek herkes ölmüş-öldürül­müş ıstakoz yemişti.

    Bugün küresel iklim de­ğişikliği ılık suları seven ıs­takozların lehine gibi görün­se de, değişken iklim koşul­ları, fazla avlanma ve kirlilik, üreme ve büyüme döngülerini fazlasıyla etkiliyor. Geçmişin kıyılara vurup 60 santimlik duvar gibi yığınlar oluşturan, 20-30 kiloya ve insan boyuna ulaşabilen ıstakozları bitti ar­tık. 1960’ların başında Fransa ve Brezilya arasında ciddi ge­rilim yaratan “Istakoz Savaşı”, bakalım bir daha yaşanır mı?

    Acı ve hazzın kesişiminde


    Ünlü ressam Salvador Dali,
    1939’da New York Fuarı için
    çıplak modellere taze deniz
    mahsullerinden yapılmış
    kostümler giydirmişti.
    Yemek ve cinsellik
    arasındaki ilişkiyi sıklıkla
    kullanan ressam, ıstakozları
    özellikle acı ve hazzın
    kesişiminde bir sembol
    olarak kullanıyordu.

    Bize gelince… Biz Marma­ra’nın ıstakozlarını, pavurya­larını çoktan bitirdik. Astacus Körfezi binlerce yıl geride kal­dı. Istakozun yaşam döngüsü matriksleri üzerinde akade­misyenlerle birlikte çalışan balıkçı reisleri bizim için rüya zaten. Marmara’dan bir ısta­koz çıksa Gérard de Nerval’in yaptığı gibi tasma takarak gez­meye götürebiliriz. Şaşırana da onun cevabını yapıştırabi­liriz “Istakoz neden köpek, ke­di, ceylan, aslan veya başka bir hayvandan daha komik olsun ki? Istakozlara yakınlık his­sediyorum; yumuşak başlı ve ciddi hayvanlar, denizin sırla­rını biliyorlar ve üstelik havla­mıyorlar da”.

    Su dışında uygun koşul­larda en fazla iki gün dayanır bu hayvancıklar. Son bir şey: “Istakozların sinirleri yok, acı çekmez” diyenlere “ıstako­za sordun mu?” diyorum. Bir gün olur da canlı bir ıstakozu kaynar suya başaşağı daldırıp pişirmeye yüreğiniz el verirse, zavallıyı önceden iki saat buz­luğa koyarak uyuşturup, daha az acı çekerek ölmesini sağ­layabilirmişsiniz. Biz ıstakoz yemezsek ölmeyiz ama yersek ıstakozlar ölür. Kesin bilgidir; yayalım.

    Bu dev ıstakozlar artık tarih oldu.

  • Üzüm sağlık üretir şarap gerçeği söyletir

    Yaklaşık 8500 yıl önce üretilmeye başlanan üzüm, Kafkas dağlarından aşağıya inerek evcilleşti, çeşitlendi, dünyaya yayıldı. O da insanların sevgisine karşılık kabuğundaki vahşi mayayı hediye etti. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüştürüyordu. Üzüm ve şarabın Mısır, Yunan, Roma ve sonraki medeniyetlerde devam eden yolculuğu.

    Bu ay Vitis ailesinin “güzel kızı” Vinifera’nın, tatlılığı ile tüm dünyayı avucuna alma öyküsünü anlatayım sizle­re. Daha insanlar dünyada yok iken o buralarda idi. Hindistan henüz bir ada iken, Asya kıtasına toslamadan öncesinden kalan, çekirdekleri ve şekli ile bugün­külere benzeyen, 66 milyon ya­şında fosilleri var müzede. Biz buralarda üzüm adıyla biliriz kendisini.

    Yolu insanlarla çok daha sonra kesişti. Herhalde daha o zamandan toplayıcıların ilgisini çekmişti. Radyokarbon ve nük­leer kimya teknikleriyle yaşla­rı belirlenen üzüm çekirdekleri, şarabın günümüzden 10 bin yıl önce de bilindiğini ve imal edil­diğini göstermektedir ama üzüm yetiştiriciliği biraz daha sonra başlamış. İnsanlar yerleşik dü­zene geçtiklerinde önce buğday, nohut, arpa ve bezelye gibi kolay bitkileri evcilleştirdiler. Üzüm, kadim dostları zeytin, incir, nar ve hurma ile birlikte insanla­rın tarımda biraz daha deneyim kazanmalarını sabırla bekledi. 8500 yıl önce insanlar üzüm ye­tiştirmeye başladılar ve bundan sonra dünya üzerindeki yolcu­luğumuzun bizi götürdüğü her yerde eşlikçimiz oldu. Bizler de onu başka hiçbir meyveye maz­har olmayacak şekilde saygı ve sevgiyle baştacı ettik. Bu sevgi sayesinde ilk yurdu, Gürcistan ile Ermenistan civarlarındaki Kafkas Dağları’nın yükseklerin­den aşağılardaki bereketli top­raklara doğru oluştu. Giderek güzelleşti, taneleri irileşti, renk­lere büründü, çocuklarının sayı­sı arttı. O da bu sevgiye karşılık kabuğunda taşıdığı vahşi mayayı hediye etti insanlara. Bu maya, üzümün suyunu kısa sürede hoş etkileri olan bir içeceğe dönüş­türüyordu. İnsanlar bu hediye karşısında sözcüğün tam anlamı ile mest oldular.

    Luksor’da bir mezardaki ağaç tanrıçasının adakları arasında bir kase üzüm de var. Mısırlılar, bu tanrıçanın dirildiklerinde kendilerine yemek ve şarap vereceğine inanıyorlardı.

    Bugün arkeobotanik bulun­tulara dayanarak, Bereketli Hi­lal’in Akdeniz kıyılarında aşağı yukarı 6 bin yıldır üzüm yetiş­tirildiği anlaşılıyor. MÖ 1550- 1070 arasında Mısır, şarap tica­retinin lideri durumuna geçti. Bu dönemde lüks tüketime hitap eden şaraplar amforalarla Feni­ke kıyılarından geliyordu. İnsan evlatlarının hepsi şarabı sevmiş­ler ama Mısırlılar bu işi ciddiye alan ilk kavim oldu. Amforaları standardize ettiler, geniş mah­zenlerde beğendikleri şarapları biriktirmeye başladılar. Yolculu­ğa dayansın diye testilerin ağzını mühürlerle sağlama aldılar ve çeşit çok olunca düzen sağlamak için amforanın içeriğini etiketle­re yazdılar.

    MÖ 1327’de ölen Tutank­hamon kırmızı şarap severmiş. Mezarında bulunan 26 değişik şaraba ait amforaların üzerin­de yer alan etiketlerden birinde “Dördüncü Yıl (yani krallığının 4. yılı olan MÖ 1345), Batı Neh­ri, Aton Evi’nden, en iyi kalite. Üretici Khay” yazılı. Mısırlıla­rın mahsulün ve şarabın çok iyi olduğu özel senelere önem ver­diklerini, amforaların üzerine yazdıkları çok ayrıntılı ve sınıf­landırıcı bilgilerden anlıyoruz. Firavun mezarlarına da bu sene­lerin şarapları yerleştirilmiş.

    Elbette üzümün tek yararı şaraba dönüşmesi değil. Üzüm­den çok farklı ürünler de elde edilmekteydi; ancak insanın şa­rap düşkünlüğü ile bunun ticare­ti yapılan değerli bir ürün olma­sı, üzüm bağlarının ve çeşitlerin artmasının en önemli nedeniydi. Gittiği her yerin toprağı, havası, üretim koşullarına uyum sağla­yarak çeşitlenen Vinifera’nın 6 binden fazla çocuğu oldu.

    Yetiştiricilikte epey mesa­fe katedilmiş olmasına rağmen şarabın bozulmadan saklanma­sı uzun süre büyük bir sorundu. Şarap, iyisi az bulunan pahalı bir üründü. Yemek tarihçileri şara­ba bu denli önem verilmesinin bir nedeninin de, ilk çağlarda sağlıklı içme suyunun olmaması olduğunu düşünüyor. Su, şarap ile karıştırılarak tüketilmektey­di; böylece hastalıkların uzakta tutulduğuna inanılıyordu.

    Çok becerikli tüccarlar olan Fenikeliler eliyle üzüm MÖ 1.000 civarında Girit ve Yuna­nistan’a ulaştı. Fenikeliler ve Yu­nanlılar kurdukları koloniler ile Akdeniz’in ticari canlılığını ve çevresindeki devletlerin ayakta kalmasını sağlayan dinamik un­surlardı. Özellikle MÖ 9. yüzyıl­da bir Fenike kolonisi olarak ku­rulan Kartaca, Roma’nın iştahlı genişleme planlarına toslayana dek Akdeniz’in hâkim gücüydü.

    Tanrıların içeceği İtalyan Barok ressam Caravaggio, elinde koca bir bardak şarap, saçlarında asma yapraklarıyla baygın bakışlı genç bir Bacchus portresi çizmiş (üstte). İspanya’da bir mozaikte üzüm ezen erkekler (altta).

     

    Yunanlar ve Etrüskler Akde­niz iklimine çok iyi uyum gös­teren üzümün yeni alt türlerini üretmeyi başardılar. Yunanlar Mezopotamya ve Mısır’da ayrı­calıklıların içeceği olan ve dinsel mitlerle korunan, tapınaklarda ve tıbbi alanda kullanılan şarabı halka indirdiler. Ancak yemek­lerde en fazla iki-üç bardak içilir, sarhoş olunmazdı. Zaten şarap iki veya üç katı oranında su ile karıştırılırdı. Ne kadar su karış­tırılacağı, daveti veren evsahi­bine bırakılmıştı. Bazen deniz suyu veya bal karıştırılır, otlarla tatlandırılır, reçineli kaplarda bekletilirdi.

    Roma büyümeye başlayıp da İtalya’daki Yunan kolonilerinin tepesine binince, bu kültürün birçok uygulaması gibi yemekli davetleri de (symposion) benim­senmişti. İmparatorluk olunca her yandan akan değişik malze­melerle ifrata kaçan bir mutfak hâline gelmişti. İlk başlarda Yu­nan şarabı Roma şaraplarına gö­re daha lüks bir üründü. 2. yüz­yıldan itibaren şarap yapımında Roma’nın altın çağı başladı. Al­kol miktarı bugünkünden dört-beş derece fazla olan şarapları yarı yarıya sulandıran Romalı­lar, imparatorluk sınırları için­de kalan her yere üzüm bağları­nı götürdü. Aşılama denemeleri yaptılar, yerel yaban üzümlerle birleştirerek türlerin sayısını ço­ğalttılar. Bugün Avrupa bağları­nın gelip dayandığı coğrafi sınır­lar, üzümün bu klasik dönemde ulaştığı iklim sınırlarıdır. Fran­sa, kuzeyde Ren bölgesi, İspan­ya, Portekiz ve hatta İngiltere’ye üzümü taşıyan Romalılar oldu. Roma’nın şaşaalı günlerinde yıl­da 180 milyon litre şarap tüke­tiliyordu; her vatandaşa günde 1 şişe şarap! Bugün dünyada yılda 2.4 milyar litre şarap tüketiliyor. O zamanki nüfusla, antik çağ halklarının yaman içiciler ol­duklarını kabul etmek gerekir.

    Yunanlar ve Romalılar üzü­mü diğer ürünler için de yetişti­riyorlardı. Roma mutfağında ta­ze sıkılmış üzüm suyunun kay­natılması ile elde edilen, bizim pekmezi andıran çeşitli şurup­lar kullanılıyordu. Pliny’nin tarif ettiği sapa, defrutum ve passum sosları değişik yoğunluklarda olacak şekilde kaynatılarak ha­zırlanıyor; yemeklerde, tatlılar­da ve yine şaraba tatlılık katmak için kullanılıyordu. Bizim mut­fağımızda hâlâ yeri olan koruk suyu (verjus) ise antik çağda yemeklere ekşilik vermek için kullanılırdı. Üzümün tazesi ve kurusu da çok tüketiliyordu. Ör­neğin füme kuru üzüm Roma’da sevilen bir çerezdi.

    Roma İmparatorluğu’nun dağılması, üzümün dünya üze­rindeki yayılışına hiç sekte vur­madı. Üzüm diğer yönde MÖ 7. yüzyılda İran üzerinden Kuzey Hindistan’a, oradan da MÖ 100 civarında Çin’e kadar ulaşmış­tı. MS 4. yüzyıldan kalan Çin kaynaklarında, Turfan bölge­sinde üretilen şarabın 1 yıl bo­yunca bozulmadan kaldığından bahsedilir. Çinliler şarap yapım tekniklerini Tang dönemin­de Uygurlardan öğrenmişler ve 5. yüzyıldan sonra kendileri de üzüm yetiştirmeye başlamışlar­dı. Uygurların üzüm kültürü ile ilgili Dîvânu Lugâti’t-Türk’te ve­rilen terimlerden Türklerin üzü­mü ekşittikleri, şıra yaptıkları ve kurutma teknikleri geliştirdik­leri anlaşılmaktadır. Anadolu’da da hâlâ yaşayan uygulamalardır bunlar. Turfan’da üzüm temel geçim kaynağı olarak bugün de varlığını sürdürmektedir. Turfan Uygurları “üzümü olmayanın ca­nı olmaz” derlermiş.

    Bir üzüm anıtı Konya’da bulunan İvriz Kaya Anıtı’nın kabartmalarında toprağın bereketli olması için sunulan adaklar arasında salkım salkım üzümler var.

    Dönelim tekrar Avrupa’ya. Roma dağıldığında bu defa Hı­ristiyanlığın yayılışı şarabı des­teklediği için, üzüm öneminden bir şey kaybetmemiş. Daha önce Tevrat ve Zebur’da da üzüm ve zeytin kutsallık yakıştırılan be­reket simgeleriydi. Hıristiyan­lık da şaraba kutsallık atfederek üzümü baştacı etti. Hz. İsa’nın ilk mucizelerinden biri, suyu şaraba çevirmek olmuştur. Ku­das töreni ile şarap, İsa’nın kanı olarak kabul edilmiştir. Önce­sinde Yunanistan ve Anadolu’da Dionisos, şarabın ve coşkunun, dansın, hayvanların, yabanıllı­ğın, buluşmaların ve ayrılıkların, birliğin ve parçalanışın, üzüm hasadının ve ürün paylaşımının tanrısıdır. Gezgindir ve dışarlık­lıdır, yabancıdır (xenos).

    Diyonizyak kült, Hıristiyan­lık için ciddi bir rakip sayılırdı. Ancak bir orta yol bulunmuştur. Yunanlıların Dionisos’unu alıp Bacchus yapan Romalılar, bu de­fa da Bacchus ile Hz. İsa arasın­da (her ikisi de ölüp dirilen iki göksel varlık olduğu için) ben­zerlik kurmakta zorlanmadılar. Bu benzetmelerde üzüm ezilip ölür, ama şarap olarak geri döner ve canlılığını korur. Bu neden­le Roma’nın ardından Kilise de üzüm yetiştiriciliği işinde baskın bir kurum olarak devam etme görevini üstlenmiştir.

    Romalı Columella, Cato, Pliny ve Palladius gibi yazarların tarım, bağcılık ve şarapçılık üze­rine yazdıkları ayrıntılı kitaplar olunca, manastırlar teknik bilgi ve becerileri kaybetmeden bağ­cılık işini ilerleterek devam et­tirdiler. Bu kitaplarda üzüm ye­tiştiriciliği hakkında tüm temel bilgiler, deneysel uygulamalar ve sonuçları yer alıyordu. Çok son­raları şişenin ağzına mantardan bir tıpa yapmayı da akıl eden ise, 1638-1715 arasında yaşayan ve kilisenin şarap üretiminden so­rumlu olan Dominiken bir rahip; Dom Pierre Perignon olmuştur. Kendisi, adını taşıyan şampan­yanın da mucididir.

    Keşifler çağı başlayınca üzü­mün yolculuğu da yeni toprak­lara doğru devam etti ve çeşitli denemelerden sonra iklim ve toprak yapısı olarak uygun dü­şen her yerde yaban üzüm türle­ri ile aşılanarak yeni türler elde edildi. İyi de oldu, zira Vinife­ra’nın ömrü hayatında geçirdiği en önemli hastalık olan “filokse­ra” eski kıtada üzüm bağlarının canına okurken, yeni topraklar­da eski türlerle melezlenen bağ kütükleri hayatta kaldılar ve bir kısmı sonradan eski vatanlarına geri döndüler. Böylece Vinife­ra’nın çocukları Güney Afri­ka, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika’da ona uygun iklim ve toprak koşulları olan her yere yerleştiler.

    Bu arada üzüm Kafkasya’dan yola çıktığında Anadolu üzerin­den geçip Yunanistan ve Balkan­lar’a doğru yola devam ederken bize de epey armağan bıraktı. Anadolu topraklarında üzüm üretimi çok eskilere dayanmak­tadır. Bu topraklarda yaşamış tüm kavimler üzümü kutsamış­lardır. Alacahöyük buluntuları arasında MÖ 3 binlerin sonu­na ait Tanrılara şarap sunmak için yapılmış altın ve gümüşten kaplar vardır. Hitit yazılı me­tinlerinden anladığımız, MÖ 2 binlerde 8 çeşit şarap üretmek­te oldukları. Borç senetlerinde “bağbozumu sonrası” lafı geçer; kanunlarında bağ ve şarap konu­lu hükümler vardır. Hititçe şa­rap sözcüğü “wiyana”, etimolojik açıdan Hint-Avrupa dillerinde­ki “wine, wein, vin, vinum, vini, vino, vinho ve vijn” gibi kelime­lerin kökeni olabilir denilmek­tedir. Konya İvriz’deki Geç Hitit kabartmasında Tuwana Beyi Warpalawas, bir elinde buğday demeti diğer elinde üzüm salkı­mı tutan Bereket Tanrısı Tark­hun’un önünde durmaktadır.

    Kuru üzüm sergisi Manisa’da göz alabildiğine uzanan kuru üzüm sergisinin başında poz verenler…

    Üzümü biz Türkler de çok sevmişiz. Kuran’da da diğer kut­sal kitaplarda olduğu gibi üzüm­den insanlığa verilen nimetler­den biri olarak sıklıkla bahsedi­lir. Sufilik de, Dionisos, Bacchus ve Hz. İsa’dan beri gelen meta­forları kendi inanç sistemine aynen uyarlamıştır. Mesnevi’de üzüm-şarap ilişkisi sıklıkla yer alır. Mevlana “Ruh üzümden şa­rabı, yoktan varı görür” diyerek salkımdaki üzümden yıllanmış şaraba giden yolu ruhun varlık­tan yokluğa varıp ilahi aşka ulaş­ması sürecine benzetir. Anadolu insanının yaşamında da binlerce yıldır olduğu gibi üzümün varlığı dinsel motiflerle, öykülerle, şiir­ler, türkülerle bezenmiştir.

    Üzümü mevsiminde taze ha­liyle sofralık olarak ve yan ürün­leri üretmekte kullanmışız. Sir­ke, sulu ve katı pekmezler, kuru üzüm, bastık, pestil, sucuk, mus­ka, tarhana, dilme, reçel ve helva yapmışız. Bugün bile dünyanın en sevilen kuru üzümlerinden biri olan “sultana”nın en büyük üreticilerinden biri Türkiye’dir.

    Şarap şarap yazdık durduk ama bizim bir de rakımız var ki hem yaş hem kuru üzümden ya­pılır. Özel mezeleriyle, şarkıları türküleriyle, dostlarla oturulan büyük ya da bir köşecikte kuru­lan çilingir sofraları ile üzümün bize özel armağanıdır. Epey eski dost olduğumuz için herhalde bu armağanı sadece bize sunmuş ve rakı sosyal yaşamımızın ortası­na şaraptan daha güzel kurul­muştur.

    Üzüm ayrıca halk tababetin­de kan ve can verici özellikleri ile de kullanılır. Anadolu’nun her yöresinin kendine has üzümleri vardır ve yaratıcı isimlerle anı­lırlar: Buludî, Razakı, Zorukdar, Gökçek, Tilki Kuyruğu, Tümtü­mü, Tosbağa Kabarcığı, Hatun Parmağı, Öküz Gözü, Deve Gözü, Kızlar Tahtası, İhtiyar Çökerten, Horoz Yüreği… Bugün 1.250’den fazla üzüm çeşidimiz var. Tek tek saymayalım ve lafımızı An­tep ağzı ile “bağlara şirinlik yü­rüdüğü zamanlar”ımız daim ol­sun diye bağlayalım. Bu dünyaya cemal görmeye, kemale ermeye ve rıza devşirmeye gelmedik mi zaten? Üzüm kızı cemaliyle bu toprakları şenlendirmiş ve biz­lerden razı gelmiş; biz de ondan razıyız, varlığına duacıyız.

    Üzümlü bulgur salatası

    Bir çay bardağı kuru üzümü ıslatıp hafif şişmelerini bekleyin. Bu ara­da bir bardak köftelik bulgura yarım tatlı kaşığı tuz serperek, kısır yapacak gibi üzerini geçmeyecek kadar sıcak su ile ıslatın, kapağını kapatın ki yumuşasın. Yarım demet maydonoz ve yarım demet taze kişnişi çok ince doğrayın. Soğumuş bulgura katın. Bir limon kabuğunu ince rendeleyin. İki limonun suyunu ve rende kabukları, süzdüğünüz üzümleri ve yeşillikleri soğumuş bulgura ekleyin. Son do­kunuş ise yağsız bir tavada çevirerek kavuracağınız bir avuç çam fıstığı olacak. Üzümü az gelirse, biraz daha ekleyebilirsiniz. Çam fıstığı pahalandı ya. Onun yerine kabuksuz, kıyılmış badem de kavrulabilir. Kişnişten nefret edenler maydonozu bir demet koysun. Afiyet olsun.

  • Baharda evde durulmaz çayır-çimene doyulmaz

    1800’lerin başlarında İngiltere’de başlayan ve evde hazırlanmış yiyecek içeceklerle doğaya düzenlenen günlük seferlere piknik deniyordu. Türk toplumunda ise çok daha eskiden, 18. yüzyılın başlarından itibaren Kağıthane’yle başlayan mesireye gitme geleneği günümüze kadar devam etti. Avrupa’yla en önemli fark, bizdeki pikniklerin esas olarak “oturarak-yatarak” yapılmasıydı.

    Piknik sözcüğü ilk defa 1692’de basılı bir kay­nakta yer aldığında, he­nüz ne İngilizler ne Amerika­lılar güzel havalarda çayırlara yayılıp eş-dost ile birlikte bir şeyler yemenin zevkini keş­fetmişlerdi. Sözcüğün eski­ye dayanan bir kökeni de yok. “Piquer” fiili Fransızca ga­galamak demek. “Niquer” de onunla kafiyeli olsun diye ek­lenmiş; açık havada ufak tefek bir şeyler yemek anlamında. İngilizcede (picnic) sözcüğe rastlamamız 1800’leri bulu­yor. Piknik fikrinin Ameri­ka’ya doğru yolculuğuna daha epey var. Oysa bizim toprak­larda, doğanın bağrında, mesi­re yerlerinde yer sofraları öyle uzun süredir kurulmaktaydı ki… Şimdi bile bakın, her ka­sabanın-şehrin sevilen mesire yerleri vardır. Tatil günlerinde doğaya çıkmak için her fırsa­tı değerlendiren insanlarımız akarsu kenarlarını, ormanla­rı, ağaç altlarını, parkları, hay­di hiçbiri yok, otoyol kenarla­rındaki ufak çimenlikleri bile doldurur. Ancak İngilizlerin de zaman içinde piknik kavra­mına boyut kattıkları için hak­larını vermek lazım.

    Ortaçağ’ın av şölenleri veya Rönesans stili kır davetlerin­de yüzlerce hizmetli hazırlık­ları önceden yapardı. Zevk için kendini kırlara vurup arada so­ğuk bir şeyler atıştırma fikri o dönemin insanları için pratik ve arzu edilir bir eğlenti değildi henüz. Hatta piknik adı verilen ilk ortaklaşa eğlentiler açık ha­vada değil, içeride yapılmıştır. İlk başlarda piknik ile kastedi­len, katılmak için para ödenen ya da yemek getirerek katkıda bulunulan bir eğlence idi. Pek kısa ömürlü olan Piknik Derne­ği 1802’de kurulduğunda içeri­de toplanıyordu ve sosyetenin ünlülerini biraraya getiriyor­du. İngiltere’nin yükselen orta sınıfı için piknik sepetleri ile açık havada gezinip “al fresco” bir şeyler yemek sosyal etkinlik olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren alışkanlık olarak yerleşecekti.

    İstanbul’un mesire yerleri İstanbul’un dere kenarları oldum olası bahar ve yaz aylarında piknik yapmaya, kayıklarla gezmeye gelen insanlarla dolar taşardı.

    İngiltere’de 1800’lerin ba­şında öğünlerin saatleri kaya­rak, kahvaltı ile geç vakitlere sarkan akşam yemeği arasına hafif, soğuk atıştırmalıklardan oluşan bir öğün daha girmişti. Soğuk et dilimleri, turşu, kek, jöle gibi hafif yiyecekler ile bir ufak masa kenarda acıkanları beklerdi. Ne oldu da insanlar bu soğuk atıştırmalıkları bir sepete koyup dışarılara taşıdı?

    Jean-Jacques Rousseau da­ha 18. yüzyılın ortalarında do­ğaya dönmenin zihnen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu, dışa­rıda yenen bir yemeğin “ruhu özgürleştireceğini” yazmıştı. Ressamlar doğayı resmediyor, güzellikleri dışarıda arıyor, tab­lolarına yansıtıyorlardı. 1789 devriminden sonra Fransa’da kraliyet bahçeleri ilk defa hal­ka açılmıştı. Toplu piknikler; “fêtes champêtres” (kır şölen­leri) seçme hakkına yeni ka­vuşmuş vatandaşlar arasında hemen popülerleşmişti.

    İlk başlarda İngilizler de piknik için “şölen” sözcüğünü kullanıyordu. Fransa’dan ithal bu yeni etkinlik türü, Victoria Dönemi’nde (1837-1901) sevi­len bir alışkanlık haline gelmiş, sosyal yaşamın önemli bir par­çası olmuştu. Giysilerin zorlu­ğuna rağmen yere oturup, par­makları ile bir şeyler yiyerek dönemin katı etiket kurallarını birkaç saatliğine tersyüz etmek çok eğlenceliydi. “Tanrı’nın ya­rattığı güzellikler”i yerinde ya­şamak, devrin püriten anlayışı­na da uyuyordu.

    Kısa sürede soyluları takip eden orta sınıf da pikniklere gitmeye başlamıştı. İngiliz orta sınıfına görgü kurallarını öğre­ten Bayan Beeton, Ev İdaresi (1861) kitabında piknik sepeti hazırlarken unutulmaması ge­reken yiyecekleri şöyle sırala­mış: Rozbif, kuzu pirzola veya kuzu kol, kızarmış ördek, jam­bon, söğüş dil, etli ve jambon­lu turta, güvercinli turta, ısta­koz, kelle söğüş, marul, salata ve hıyar sepeti. Hepsi aynı anda değil herhalde; arasın­dan seçin demek istemiş olmalı. Tabii her piknik sepetinde tabaklar, bar­daklar, şarap kadehle­ri, çatal-bıçaklar, çay fincanları, çay dem­liği, şeker ile süt mutlaka bulun­malı idi. Kahve, piknik için pra­tik bulunmuyordu. Soğuk içe­cekler de çeşitliydi: Bira, zen­cefil birası, soda, limonata, şeri, kırmızı şarap, şampanya, ve brendi. Orta sınıf tanımı neydi? Biz unutmuşuz belli ki.

    Bu arada Londra’daki çeşitli açık hava müsabakaları ve gös­teriler sosyal birliktelikler için fırsat oluyordu. Yaz aylarında “Londra Mevsimi” denen dö­nemin hemen arkasından Eylül başında “Av Mevsimi” geliyor­du. Piknik için şahane fırsatlar! 1740’lardan beri seyahat eden seçkin yolcular için yemek se­peti hazırlayan ünlü Fortnum & Mason mağazası 1849’da hazır piknik sepetlerini satışa sun­muştu bile.

    Alaturka piknik Çoluk-çocuklarıyla hava almaya gelen kadınlar, mesire yerlerinin ayrılmaz parçasıydı. Ama erkeklerle bulundukları yerler birbirlerinden ayrılmıştı.

    Romantikler endüstrileş­meye karşı olsalar da 19. yüzyıl buharlı gemiler ve demiryolları ile seyahati hızlandırıp, ucuzlat­mıştı. Artık salt zevk için seya­hat mümkündü. Tren seyahat­leri için hasır yiyecek sepetleri istasyonlarda bir depozito öde­nerek satın alınabiliyor, yemek bitince iade ediliyordu. Hâli vakti yerinde olan turistler, piknik sepetlerinin yanında rehber kitapçıkları, şemsiye ve şapka kutusuna benzetilmiş oturak kutusuyla zevk için kıtaaşı­rı seyahate hazırdılar. Édouard Manet’nin “Kırda Öğle Yeme­ği” isimli tablosunda resmettiği basit, hasır sepetler yetmiyordu artık. Deriden, bölmeli, içinde bakır çaydanlığı ile ocağı bile olan lüks sepetler, kırda gösteriş yapma olanağı sağlıyordu.

    Sahipleriyle birlikte bu se­petlerin gittiği en garip piknik alanlarından biri de Kırım’da­ki savaş cepheleriydi. 1853-1856 arası Birleşik Krallık, Fransa ve Osmanlı Devleti’nin de yanında Ruslara karşı savaşırken, 1854’te Noel’den 1 ay önce, kadınlı-er­kekli 100 kişilik bir turist kafile­si gemiye atlayıp Kırım’a savaşı izlemeye gitmişlerdi! Kırım Sa­vaşı günlük gazetelerin fotoğraf­larla, röportajlarla sürekli yan­sıttığı ilk “medyatik savaş” idi. Bahara kalmadan paket turlarla, İngiliz turistler akın akın savaşı yerinde izlemeye geliyordu. Pik­nik sepetleri de yanlarındaydı. Savaşın geçtiği cephelere gezi­ler düzenleniyor, sakin günler­de kriket maçları ve çeşitli spor müsabakaları yapılıyor, ava çı­kılıyordu. Ellerinde teleskopları ile cepheyi en iyi şekilde görecek bir tepe arayan turistler, Sivas­topol’un üçüncü kez bombalan­masını ve 6.000 İngiliz askerin ölümünü “heyecan içinde” sey­retmişlerdi. Kızkardeşine “Ha­nımlar sonuna kadar eğlencenin tadını çıkardılar” diye yazmıştı Yüzbaşı Portal.

    Deriden, bölmeli, içinde
    bakır çaydanlığı ile ocağı
    bile olan lüks piknik
    sepetleri, kırda gösteriş
    yapma olanağı sağlıyordu.

    İngilizler piknikli eğlence­leri kendilerinin keşifleri sa­nadursun, ünlü şairimiz Nef’i 1600’lerin başında şu dizeleri yazmıştı: “Mahşer olmuş sahn-i Kâğıthane dünya buradadır / Cennete dönmüş güzellerle te­maşa bundadır”. İlk Sadabad Sarayı, Kâğıthane Deresi kena­rına 1722’de yazlık saray olarak inşa ettirilmiş idi. Osmanlı İm­paratorluğu’nun ilk büyükelçisi sayılan Yirmisekiz Mehmet Çe­lebi’nin Paris’ten getirttiği saray ve bahçe planlarından esinle­nerek, şark mimari unsurları ile sevilen bir mesire yeri düzen­lenmişti. Yapılan sarayla birlik­te Cedvel-i Sîm isimli kanal, iki havuz, üzerinde seyir kameriye­leri ile iki kaskad, Kasr-ı Neşat (Çadır Köşkü – Perdeli Köşk) ve bir çeşmenin yapımı sadece 60 günde tamamlanmıştı. 3. Ah­med’in katıldığı açılış şöleninde şairler buraya “uğurlu-mamur yer’” anlamına gelen “Sa’d-a­bad” ismini koymuşlardı.

    İstanbul “tenezzüh” ve “me­sire” eğlencelerine çok eskiler­den beri düşkündü. “Zeytinyağlı dolmalar, kuzu söğüşü, sütlü ir­mik helvası gibi mesireye mah­sus soğuk yemekleri sefer tas­larına vazederler ve kibar takı­mının yemeklerini ayvazlar ve uşaklar ayrıca kayıklarla getirir­lerdi” diye anlatmış Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey. İleri gelen esnaf takımının ise gezinmek­ten çok “taam”a önem verdiğini yazmış. Aşçılarını da yanlarında getiren bu beyler kuzu çevirtir, kuyu veya testi kebapları yaptı­rır, kendileri yedikten sonra da kalanı herkese dağıtırmış. Taze yaprak dolmaları, sütlü irmik helvası ve mevsim meyveleri, üzerine de kahveleriyle, çubuk­larını veya nargilelerini tüttü­rür; namazlarını kılıp, akşam inmeden evlerine dönerlermiş. Bazıları mehtabı da seyredip dönermiş. Herkes aşçılı, uşaklı, özel arabası, kayığı ile gelecek değil elbet. Evinden yiyecek ta­şıyamayanlar için mesire yerinde yiyecek satan birçok satıcı bulunurmuş. Genellikle mesire alanlarını “oturarak” kullanma­yı tercih eden Osmanlılar için Sadabad, gezinerek dolaşılan yeni bir pratiği getirmiş.

    Çay eşliğinde savaş meydanı 1853-1856 Kırım Savaşı sırasında paket turlarla İngiliz turistler savaşı izlemeye gelmiş, 5 çaylarını muharebe alanında almışlardı.

    Esas şenlik ise gece Kâğıt­hane dönüşünde olurmuş. Saat 10 sularında zaptiyeler “Haydi, evinize!” dediğinde, rengarenk kâğıt fenerler ve allı-yeşilli bay­raklarla donanmış alamanalar, hamalların bindiği salapurya­lar, davul zurna, darbukalarla şarkılı türkülü, göbek atmalı bir dönüş yolculuğu tuttururmuş­lar ki “ecnebiler sandallar ve kayıklarla ve sefaret takımları elçi kayıkları ile” bu avdet hali­ni seyretmeye çıkarmış. Zaman içinde darbuka ve göbek atma merakımız değişmemiş…

    Kâğıthane’ye kadar gide­meyen yoksul kadınlar da ço­luk-çocuk Fener, Ayakapı ve Ci­bali iskelesi meydanlarına iner, çekirdek çitleyerek (ama para­ları tazesine yetmediğinden ye­dikleri hep bayat olurmuş) ön­lerinden geçen varlıklı kesimi seyrederlermiş. “Lisan-ı avâm­da buralara ‘Bitli Kâğıthane’ denirdi” diye yazıyor Ali Rıza Bey. Kağıthane, Osmanlıların son devrine dek popülerliğini koruyan bir mesire yeri olmuş­tu. Ancak zamanla “avam kala­balığı”ndan sıkılan elit tabaka Fenerbahçe, Göksu, Kalender, Bentler, Çamlıca, Yeniköy, Bü­yükdere, Tarabya’daki mesi­re yerlerini tercih eder olmuş. Ulaşım zorluğu nedeniyle halk kalabalıkları Şirket-i Hayri­ye vapur seferleri yaygınlaşana dek buralara kadar uzanamıyor­du herhalde. İstanbul’un diğer tarafında ise Bizans’tan beri en kadim mesire yerleri olan Velie­fendi, Çırpıcı, Çörekçi, Bayram­paşa çayırları vardı.

    Anadolu tarafında Fener­bahçe, Çamlıca ve güzel içme suları ile gözde Kayışdağı, Taş­delen ve Alemdağ sevilen mesi­re yerleri imiş. Göksu ve Küçük­su için “Seyir yerlerinin Bâb-ı Âli’sidir” diyor Ali Rıza Bey. Önceleri arabalar ile gezinilir­ken, sonraları derelerde kayıkla gezintiler sevilir olmuş. Miss Julia Pardoe da 1835’te İstan­bul’da eşlik ettiği hanımlarla Göksu’ya gelmiş. Şöyle yazmış: “Bir Avrupalı burası hakkında önceden bir fikir sahibi olma­dan hop diye Göksu’ya konabil­seydi; büyülendiğini ve o zama­na kadar Şarklı bir masalcının mübalağa kabul ettiği şeylerin hakikat hâlini aldığına şahit ol­duğunu zannederdi”.

    İstanbul yakınlarında tatlı sular, Karl Pavlovich Briullov (1799-1852).

    Hükümet 1861’de bir tem­bihname yayınlayarak seyir yerlerinde herkesin edepli dav­ranması gerektiğini öğütlemiş. Ramazan’a denk gelen bu tem­bihname, iftar sonrası taşkın­lıkları önlemek amacındaydı herhalde. Bu gibi yerlerde ka­dın ve erkeklerin yerleri kesin hatlarla ayrılmış idi. Kadınların gidebileceği mesire yerleri de önceden belirlenmişti. Bu resmî uyarılarda mesire yerlerinde saat gece 11.00’de “nisvan takı­mından kimsenin kalmaması gerektiği” özellikle belirtilmiş.

    Kadınların neşesi Arada bir hükümetten “edepli davranmaları”,
    “Gece 11’den sonra mesire yerlerinde kalmamaları” yönünde ihtarlar alsalar da kadınlar İstanbul’da doğanın tadını sonuna dek çıkarmışlar.

    Sadabad köşklerinin 1730’daki Patrona Halil isyan­ları sırasında değişmekte olan değerlerin ve devlet savurganlı­ğının simgesi olarak hedef alın­mış olması ilginçtir. Devlet ilk kez Kâğıthane’de doğaya “Ba­tı’daki gibi” mimari müdahale­de bulunarak, yapısal ögeler ek­lemişti. Bu anlayışla inşa edilen ilk “tenezzüh sahası” parklar ise ancak çok sonraları, 1869’da açılan Taksim Bahçesi ve Te­pebaşı Parkı ile hayata geçirile­bilmiş. Ancak “sıradan halk” bu modern parklarda “gezinmek” yerine doğal halini koruyan kır­larda yayılmayı her zaman daha fazla tercih etmiş. Yeşil alana hasret kaldığımız büyük şehir­lerde geniş park alanlarına taşı­nan, mangalları yakıp, çimen­lere yayılarak haftasonu keyfi yapan insanımız ısrarla modern parkları da geçmişi yüzyıllara dayanan mesire anlayışına uy­durmuştur.

    Piknik öyle etrafta gezine­rek değil, oturarak yapılır. Türk usulü budur. Pek de keyiflidir. İşte o kadar!

  • Sınır tanımayan lezzet, lükse ve ihtişama davet

    Sınır tanımayan lezzet, lükse ve ihtişama davet

    1883’te başlayan, 1977’ye kadar devam eden meşhur Orient-Express tren seferleri, tepe noktasını iki dünya savaşı arasında yaşadı. Geçilen ülkeye göre yemek mönüleri değişiyor, yolculara hem klasik hem farklı tatlar sunuluyordu. Agatha Christie’nin meşhur Şark Ekspresi’nde Cinayet’i bir yana, Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’den Marlene Dietrich’e ünlü yolcular Doğu’ya böyle geldiler. 

    İpek tafta eteklerin hışırtıları; kristal kadehlerde ruj izleri; maun rengi hafiften bir deri, puro ve ona karışan parfüm kokuları; çınlayan kahkahalar; koltuktan koltuğa mırıltılı sohbetler, ipek çarşaflar… Ve hepsini bastıran paranın kokusu. Güçlü erkeklerin, güzel kadınların gösteri sahnesi… 

    Compagnie Internationale des Wagons-Lits, yani Uluslararası Yataklı Vagon Şirketi’nden bahsediyoruz. İç gıcıklayıcı kısa adı ile Orient-Express. 1800’lerden itibaren Avrupa’da bir “Orient” merakı başlamıştı zaten. Mozart 1782’de “saraydan kız” kaçırıyordu. 1829’da Victor Hugo “14. Louis döneminde Hellenciydik, şimdi oryantalist olduk” diye yazmış. 

    “Orient” sözcüğünün çağrıştırdığı epik ve erotik düşler âleminin içini herkes kendi meşrebince doldurmaktaydı. Aslında İstanbul’dan ötesi yani gerçek anlamda “Doğu”, buradan gidenler için ancak 1930’da Toros Ekspresi’nin sefere başlaması ile mümkün olmuştur. Haydarpaşa Garı’ndan Suriye, Irak, Filistin üzerinden Mısır’a giden Simplon/Orient-Express treni “üç kıta aşan tren” olarak tanınmıştı. 

    En taze yemekler, en özel şaraplar ve zarif sunumlarıyla Orient- Express’in yemekli vagonu. 

    Orient-Express kontrastların da treni aynı zamanda. Lüksün, gösterişin ve sınır tanımayan keyiflerin rengarenk sayfasını çevirince tarihe kayıtları bile düşülmemiş binlerce insanın anlatılmamış öyküleri çıkar karşımıza. Çamaşırcı kadınlar sürekli saf ipek nevresimleri yıkayıp ütüler. Ahşap ustaları koca hangarlarda tamirle meşgul olur. Makinistler, kondüktörler, mutfaktaki garson, barmen ve ahçılar, istasyonlarda kömür kürekleyen, bavulları sırtlayan hamallar, yolcuları otellerine götüren şoförler… Binlerce insanın bu debdebenin sürdürülmesi için sarfettiği enerjiyi dikkate almayan bir tren; dört yataklı vagon, bir yemek vagonu ile iki bagaj vagonu ile 3.5 günlük bir yolculuğa çıkıyordu. Büyüsü neydi peki bu tantananın? 

    Mobil gastronomi deneyimi  İlk kez 1883’ün Ekim ayında Paris’ten İstanbul’a doğru yola çıkan Orient-Express, büyüsünü biraz da yemek vagonuna borçluydu. Masa örtüleri ve yemek takımlarından kullanılan malzemelere her şeyin dört dörtlük olması gerekiyordu. 

    Paris’ten kalkan Orient-Express treni “Constantinople”a doğru ilk kez 1883’ün Ekim’inde yola çıktı. Bu ilk sefer doğrudan bir sefer değildi henüz. Aktarmalar, arada at arabası ile katedilen uzunca bir mesafe ve sonunda Varna’dan binilen buharlı gemi ile yolcular 82 saat sonra İstanbul’a inmişlerdi. Doğrusu ne tren gerçek anlamda ekspres idi ne de İstanbul gerçek anlamda Orient. Yine de o döneme göre en hızlı ve rahat yolculuk buydu. 

    Orient-Express ilk seferine çıktığında Balkanlar’daki karışık politik durum nedeniyle Sırbistan-Bulgaristan demiryolu henüz tamamlanamamıştı. Bu nedenle yolculuğun son etabı Karadeniz üzerinden buharlı bir gemi ile yapıldı. İlk misafirler Sultan Abdülhamid tarafından ilgiyle karşılandı. Trenle gelen yolcular arasında ünlü ve etkili bir kalem, Times ve Herald Tribune’ün Paris muhabiri Henri Opper de Blowitz vardı. İlk defa bir Osmanlı sultanı bir yabancı gazeteciyle görüşme yaptı. 

    Trenin doğrudan İstanbul’a gelmesi 1889’da mümkün oldu. Hemen 1 yıl sonra Alman mimar August Jachmund tarafından planı çizilen Sirkeci Garı hizmete açıldı. İstanbul’da yüksek standartları olan bir otel yoktu. 1892’de inşaına başlanan Pera Palace Hotel 1895’te bir balo ile hizmete açıldı. İstanbul’da Osmanlı sarayları dışında elektriğin verildiği, ilk elektrikli asansörün ve ilk akar sıcak suyun bulunduğu binaydı. Yazlık otel olarak hizmet veren Tarabya’daki Summer Palace Oteli ise 1894’te açılacaktı. Şehrin elektrikle aydınlatılan ilk yapılarından olan otel; balo salonları, plajı, kortları ve manzaralı terasıyla Mayıs-Ekim aylarında Orient-Express yolcularını ağırlıyordu. 

    Orient-Express dünya savaşları dönemlerinde ve komşu devletlerin çeşitli dönemsel engellemeleri dışında 1977 Mayıs’ına dek İstanbul’a gelmeye devam etti. Ancak 30’lardan sonra giderek çaptan düşmüş; 1950’lere gelindiğinde eski görkeminden pek bir şey kalmamıştı. Life dergisi için Londra’dan İstanbul’a dek yol boyunca Simplon/Orient-Express’i fotoğraflayan Jack Birns’ün objektifinden yansıyan, yoksul, politik karmaşa içinde başka bir dünyaydı. 

    Dört dörtlük personel  Trenin şefi “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola servis ediyor (üstte). Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda deneyimli olmaları gerekiyordu (altta). 

    94 yıllık serüven 

    Orient-Express’in dönüm noktalarına ve ünlü mönülerine bir göz atalım: 

    1883’teki ilk sefere diplomat, gazeteci, subay ve demiryolu yöneticilerinden 30 kişi davet edilmişti. Yolcular 1. sınıf yolculuk bileti üzerine ek bir bedel ile Orient-Express hizmetini satın alıyorlardı. Pahalı olmasına rağmen o tarihlerde 3 bin kilometreye yakın mesafeyi 3.5 günde, konforlu biçimde katetmeyi sağladığı için önemli bir yenilikti. İlk sefere katılan Henri Opper de Blowitz ve Edmond About’un yayımladıkları röportaj ve yazdıkları kitaplarda aktardıkları göz kamaştıran ayrıntılar ve Nagelmackers’in hatırısayılır halkla ilişkiler yeteneği sayesinde, haftada 2 gün Paris’ten İstanbul’a kalkan bu trenin yolcusu 2. Dünya Savaşı’na dek eksik olmayacaktı. Aslında Nagelmackers’in gerçek dehası, lüks kompartmanlar inşa etmekten ziyade kurguladığı rotalardaydı. Hızlı ve lüks içinde katedilecek “sınırları olmayan bir Avrupa” düşlemiş ve başarmıştı. 

    Orijinal trenin yemekli vagonunu gösteren bir kartpostal. 

    Blowitz kompartmanların döşenişini ayrıntılı şekilde anlatır ama asıl “görülmesi gereken yer” ona göre yemek odasıdır: “Tavanı kabartmalarla işlenmiş Kordoba derisinden, duvarlar Gobelins Atölyesi’nin işlediği goblen halılarla kaplanmış, perdeler de en kaliteli Cenova kadifesinden yapılmış” diye yazmış. İpekli damasko ile kaplı masalarda peçeteler incelikli bir şekilde katlanmış. İçinde şampanya şişeleri ile buz kovaları hemen el altında imiş. 5 ana yemekten oluşan sunum yeterli gelmezmiş gibi her vagonun ucunda egzotik yiyecekler ve soğuk içecekler bulunan buz tablaları varmış. 

    1. Dünya Savaşı nedeniyle duran tren hizmeti 1919’da Alpler’i geçen Simplon Tüneli’nin açılması ile yeniden başlamış. Bu hatta Simplon/ Orient-Express adı verilir ve savaşı kaybeden Almanya es geçilir. Savaşı bitiren anlaşma, ormana çekilmiş 2419 no’lu Orient-Express vagonunda imzalanır. Versailles Antlaşması, Simplon/Orient-Express’e Paris-İstanbul hattında 10 yıllık tekel hakkı verir. Bu dönemde dışı tik ağacından eski vagonlar lacivert ve altın boyalı, çelikten, Art Deco döşenmiş yeni vagonlara dönüşür. 

    Yolculuk süresi artık kısalmış, 58 saate inmiştir. 1930’lar Orient-Express’in zirvede olduğu yıllardır. Yolcuların hizmetlilerinin uyuması için ayrı bir yataklı kompartıman bile vardır. Furgonlara girip çıkma izinleri olan bu hizmetliler sayesinde patronlar yemek vaktinde üstlerini değiştirerek yemek vagonuna geçer. Bu lüks trende günde üç kez giysi değiştirmek etiket gereğidir. Kompartımanlara sığamayacak kadar kocaman, sandık bavullar için iki ayrı vagon vardır. 

    1950’lere gelindiğinde trenin eski ihtişamından eser kalmamıştı. Life dergisinin fotomuhabiri Jack Birns’ün objektifinden yemeksiz vagon (üstte). Orient-Express kartpostalları (altta). 

    Trende yemeklerin çok çeşitli olduğunu ve öğün araları da dahil olmak üzere sürekli sunulduğunu biliyoruz. Peki, geçilen ülkeye göre mönüsü değişen bu yemekler nasıl ve nerede yapılıyordu? Mutfak vagonu, yemek salonunun ucunda ufacık bir yerdi. Lüks bir yolculuk düşüne halel getirmemek için olsa gerek, bu bölümün fotoğrafları ve çalışma koşulları hakkında pek bilgi yok. Çeşitli istasyonlarda dayanıksız gıda maddeleri su geçirmez kaplara konarak buza yerleştirilirmiş. Çekilecek etler varsa, tazeliğini koruması için hareketten 1 saat önce çekilirmiş. Yemek vagonu trene bağlanırken, şefler ekmek pişirmeye, etleri ızgaraya atmaya ve salata, sebze hazırlıkları ile tatlıları yapmaya girişirlermiş. Bu arada garsonlar masaların örtülerini örter, gümüş vazolara taze çiçekleri yerleştirir, tertemiz üniformaları ile yolcuları beklemeye geçerlermiş. Bu arada aynı mutfağın personel yemeğinden de sorumlu olduğunu hatırlatalım. Yolcular çekildikten sonra çalışanlar ve en son da mutfak çalışanları yemeklerini yerlermiş. Çok daha uzun yolculuklarda değişik istasyonlarda stok yenilenir, yemek vagonu yeni bir vagonla değiştirilirmiş. 

    Şirket başından beri gastronomi alanında da Fransız yaşam stilini ortaya koyuyordu. Yemek öncesi yolcular barda içkilerini alıyor, nazik bir çan sesi ile yemek vagonuna davet ediliyorlardı. Mönülerde, geçilen ülkelere göre farklılıklar vardı. Örneğin Kahire ile İskenderiye arasında enginar kalbi krema ile sunuluyor, “à la reine” denilen stilde milföy volovanların üzerinde kuzu pirzola, bonfile, sonra da tatlılar sunuluyordu. Masaları Haviland, Lalique ve Christofle gibi prestijli markaların yemek takımları süslüyordu. Kullanılacak her sunum malzemesinin ayrı ayrı tasarımları yapılmıştı. 

    Bu gustoya da ancak en güzel yemekler ile şaraplar yakışırdı. Şef garsonların yemeğe uygun şarap önerme konusunda da deneyimli olmaları ve diğer tüm elemanlar gibi birden çok yabancı dil konuşabilmeleri şartı vardı. Trende ücreti karşılığında servis edilmek üzere 6 çeşit Burgonya, 5 çeşit Bordeaux ve 6 çeşit de şampanya bulunduruluyordu. 1929’da Çerkezköy’de 5 gün boyunca kara saplanıp, Agatha Christie’nin Şark Ekspresi’nde Cinayet romanına esin kaynağı olduğunda bile, trenin anı defterine tek bir şikayet yazılmamış olması müşterilerin yolculuğun her tür heyecanına açık olduklarını gösteriyor. 

    Trenin devrin ünlü isimlerini ağırlamış olması da normal. Bulgar kralı Ferdinand suikastçı sandığı adamlardan korkup kendini odasına kilitlemiş. Sonraki kral 3. Boris biraz çocuksu bir karaktermiş; “ülkemin sınırları içinde treni yalnız ben kullanırım” diye makinistin yerine geçip, hızı da kökleyince trendeki her şey devrilmiş. Mutfaktaki düzenin canına okumuş. Yolcular da, şef de şikayetçi olmuşlar. 1891’de treni basan haydutlar 5 yolcuyu rehin almışlar. Rus Çarı 2. Nikola, Fransa’ya yapacağı bir yolculukta trenin baştan aşağı kendi zevkine göre dekore edilmesini istemiş. 1920’de Fransa Başkanı Paul Deschanel geceyarısı trenden düşmüş. Birkaç saat sonra bir istasyonda güvenlik görevlisi tarafından pijamalarıyla şaşkın “Neredeyim ben?” diye sorarken bulunmuş. Tolstoy’dan Mata Hari’ye, Gandhi’den Churchill’e, Freud’dan Marlene Dietrich’e dek aklınıza gelen birçok ünlü isim trenin yolcusu olmuş. 

    2. Dünya Savaşı ertesinde demiryolu altyapısı çökmüş, uçak seferleri artmaya başlamıştı. “Orient” fikri de artık kimseye çekici gelmiyordu. 1977’de tren Paris’ten İstanbul’a doğru son seferini yapmak üzere kalktığında bir yemek vagonu bile yoktu. Başa dönülmüştü sanki. Trendeki parasız hippilerin ve göçmenlerin de lüks beklentisi yoktu zaten. Yazar Paul Theroux “Orient Express cinayetin kendisi!” diye trenin sefaletini tarihe not düşmüş o sıralar. Demir yollarında görkemli bir devir de görkemli mönüler de sona ermişti. 

  • Hamsiyi koyduk tavaya haydi uşaklar masaya

    Hamsiyi koyduk tavaya haydi uşaklar masaya

    “Karadeniz’in ne yemeği olacak ki? Karalahana, hamsi, mısır ekmeği, fasulye, hepsi bu” demeyin. Şehirleşen, göçlerle nüfusu dağılan, tarımsal alanları betona teslim olan Trabzon, çokkültürlü mutfak birikimine sırtını dönmeden, endemik türlerini yitirmeye başlamadan önce oldukça zengin bir mutfak. Her şeye rağmen Karadeniz’in zamana meydan okuyan tatları, yemek alışkanlıkları… 

    Katip Çelebi 1648 tarihli Cihannüma isimli eserinde Trabzon’u şöyle anlatmış: “İl arazisi deniz kıyısında olup çok yeri ormanlıktır. Minare boyu dağları vardır. Köy yolları birbirine yaban asmasının çubukları ile bağlanmış köprülerle birleşir”. 

    Evet, öyle yabandır ki Karadeniz’in doğası, insanlarının karakter yapısına da yansımıştır bu yabanıllık. Sert mizaçlı, çabuk parlayan ama duygularını açık açık ortaya koymaktan çekinmeyen; koşullara dayanıklı, kanaatkar, doğayla sürekli mücadele içinde ama gülmeyi-güldürmeyi seven insanlardır. Muhtemelen isimlerini pek duymadığımız kavimlerin hızla gelip geçtiği topraklardır buralar. MÖ 3000-2000 arasında Gas ve Guti halkları, Kafkasya’dan gelen Mosklar, Tibarenler, Marlar ve MÖ 675’den itibaren de Kimmerler yerleşmiştir buraya. Öncesine dair pek bilgi yok… Dağınık yaşayan, hatta yöneticileri bile olmayan, yarı denizci, hayvancılık ve bahçecilik ile geçinen insan topluluklarının bahsi geçer. Trabzon da Sinop, Samsun, Giresun, Ordu ve Tirebolu ile birlikte MÖ 656’da kurulmuş. İskitler, Medler, Persler, İskender’in komutanları… Derken İstanbul Haçlılar tarafından yağmalanırken Trabzon’da kurulan Bizans hanedanlığı ile sürekli el değiştiren bir şehir. Trabzon nihayetinde 1461’de Fatih’in şehri fethetmesiyle Osmanlı egemenliğine girmiş. Şehir ve havalisinde değişik kültürler çok uzun süre birarada varolmuş; görece homojen bir kültürü paylaşmışlar. Bugün ise şehir, zamanın malum ruhunu farklı bir tarzda yaşıyor. 

    Kuymak, Karadeniz’in iki önemli değeri, mısır ve tereyağının birleşmesinden oluşuyor. 

    Bütün farklı dinsel inançlara rağmen ulaşımın zor olması nedeniyle şehrin civar coğrafyasının sunduğu nimetlerle ortaya çıkan mutfak anlayışı da görece homojen bir bütün oluşturmuş. Kent sofralarında köyden gelen yiyecekler yer bulmuş. Yayla zamanı kentten götürülenlerle de köyde yaşayanlar desteklenmiş. Ancak köylerin 1961’de açılan Almanya kapısı öncesi olağanüstü bir yoksulluk içinde olduğunu ve kendi ürettiklerine dayanan geçimlik mutfaklarında fazla çeşit olmadığını belirtmek gerek. 

    İnce kıyı şeridi şehirleşmeyi sınırlamış. Tarım alanlarının darlığı bahçeciliği, doğada ne varsa toplamayı ve hayvancılığı artırmış. Buna karşın denizin bereketli oluşuyla da protein açığı dengelenmiş. Balığın ve etin yanısıra neresinden bakarsak bir vejetaryen için cennet sayılabilecek bir mutfaktır Trabzon mutfağı. Şimdilerde çağa ayak uydurup, çoğu kent mutfağımız gibi bu birikime sırtını döndü. Nüfus yapısı gibi iklimi de değişti şehrin. Eskiden türlü narenciye, nefis kokulu endemik kavunlar, karpuzların yetiştiği yerlerde bugün koca bir şehir var artık. İncir, erik, armutlar ve çeşit çeşit meyvelerin çoğu, tür olarak kaybolmaya yüz tuttu. Köyler ve şehrin bahçeleri betona teslim oldu. Suların önü kesildi. Şimdi bize düşen, gidenleri, bildiklerimizi ve büyüklerimizden duyduklarımızı anımsatmak. 

    Kamyonla ‘hapsi’  Evliya Çelebi Seyahatname’de “hapsi mahileri” dediği balıkçılar gelince ortalığın karıştığını anlatır. Hamamdakiler peştemallarıyla, camidekiler takkeleriyle koşa koşa iskeleye hamsi kapmaya gidermiş.
    10 Mayıs 1905’te gönderilmiş bir kartpostalda dönemin Trabzon’u… 

    Evliya Çelebi, 1640’ta valiliğe atanan Ketenci Ömer Paşa’nın kethüdası olarak gelmiş Trabzon’a. Seyahatnâme’de zengin çarşılardan, pazarlardan, halktan ve yemek alışkanlıklarından bahseder. “Hapsi mahileri” dediği hamsi balığını getiren balıkçılar iskeleye yanaşıp da “mürver ağacından borularını İsrafil borusu gibi üfleyince” olanlar olur. Müezzin ve imam dahil tüm namaz kılanlar namazı bozup iskeleye koştururlar; “Namaz bulunur ama hapsi bulunmaz” diye… Hamamdan peştemallara sarılıp fırlayan beş üryanı, uçkurunu bağlayarak iskeleye koşan Çiço Hüseyin’in öykülerini sanki kahkahalarla gülerek anlatır Evliya Çelebi. Esprilidir Karadeniz insanı. Kendi hallerine de çok gülerler. Çelebi’yi de güldürmüşler baksanıza. Trabzonluların yaptığı 40 değişik çeşit hamsi yemeğine yer verir; çorbası, kebabı, yahnisi hatta baklavasıyla… Çelebimizin Seyahatnâme’de verdiği tek bir yemek tarifi vardır; o da tarçın serpilerek pişirilen, sebzeli hamsi buğulama. Günümüzde aşırı avlanma ve iklim değişikliğinden dolayı hamsi azaldı. Kabahat “falyanos” denilen küçük yunuslarda bulundu ama hamsiyi ve diğer balıkları yokeden, açık denize süren yunuslar değil. Aslında bol olduğu zamanlarda küçük balık sürülerini kıyıya süren de bu yunuslar olurmuş. Birçok hamsi yemeği unutulsa da tavası, buğulaması, pilavı, ekmeği, tuzlaması, hamsikuşu hâlâ yapılmakta. 

    Karadeniz kıyısı geçmişte diğer balıklar açısından da çok zengindi. Haydi hamsiyi yunuslar yedi. Koca kalkanları da onlar mı yemiş? Lüfer, uskumru, tirsi, palamut, torik, kalkan, yılan balığı, zargana (sargan), istavrit, kefal, mezgit, karagöz, kötek ve barbunyalara ne olmuş? Allah’tan dağlardan akan sularda alabalıklar var; yaban olanların yerini alan çiftlik alabalıkları… 

    Trabzon mutfağında deniz ve tatlı su balıkları tava, buğulama, ızgara ve ekşili olarak çok yapılır. Kışa saklamak için de tuzlu hamsi mutlaka yapılırdı. Eskiden yaylaya çıkılırken, lehimlenmiş ufak tenekelerde tuzlu hamsi, alanın çok sevindiği bir hediye olarak götürülürmüş. Yoksul köylülerin mutfağında kışın lezzet unsuru olan hamsiyi çok uzak köylerden saatlerce yürüyerek gelip, 30-40 kiloluk sepetlerle satın alırlarmış. “Yamçı” denen muşambadan, kenarı oluklu bir sırtlık sayesinde köye gidene kadar sırtlarında taşıdıkları hamsilerin suyu kenardan yere akarmış. Köye varınca hamsiler bozulmasın diye geceden sabaha kadar ayıklanır ve tuzlanırmış. Aile için bir nevi hamsi şenliği… 

    Bu yorgunluğun ödülü olarak da sac pidesi ve buğulama yapar; değişik bir aroma katmak için içine incir yaprağı koyarlarmış. Bu âdet Yunanistan’da da karşımıza incir yaprağına sarılmış balık ızgarası olarak çıkıyordu. “Boklu izmarit” de eski bir balık pişirme yöntemi olarak Rumlardan kalma. 20 cm büyüklüğünde yeşil izmaritler içi temizlenmeden pullarıyla ateşe konur. Pişince karnı patlar, içi dışarı alınır ve pullu derisi de tulum gibi çıkar. Unutulmaya yüz tutan tariflerden biri daha… 

    Kızkardeşler: Mısır ve fasulye  Trabzon mutfağının demirbaşlarından mısırı “mısır unu” haline getirmek için kullanılan bir değirmen (üstte). Turşusu çok sevilen fasulye (altta). 

    Hamsi tavasının olmazsa olmazı mısır unu, bizi Trabzon mutfağının bir diğer demirbaşı olan mısıra getirir. Mısır denilince, fasulye ve kabağı da birlikte anmak gerekir. Latin Amerika yerlilerinin “üç kız kardeş” diye kutsadıkları bu ürünleri birlikte yetiştirme yöntemini, dar alanlarda mahsul almaya çabalayan Karadeniz köylüleri de kendi gözlemlerine dayanarak keşfetmiş olsalar gerek. Mısıra “lazut” da denir. Kırılmış mısır olan “yarma”sı yemeklerde, dolmalarda ve çorbalarda çok kullanılır. Fırında kurutulan sütlü mısırın ununa “fırın mısırı”, güneşte kurutulanın ununa “gün mısırı” denir. Her ikisi de tereyağı ile pişirilip sade veya peynirli kuymaklara temel olur; çeşitli sebze ve otlarla kayganalar ve yine sebzeli veya hamsili mısır ekmekleri yapılır; kızartmalarda bulamaç olarak kullanılır. Buğdayın az yetiştirildiği bu coğrafyada mısır, köylünün gündelik sofrasında vaktiyle temini zor bulgur ve pirincin yerini almıştır. Gerçi şimdi her şey kolay bulunduğu için şehrin ağız tadı da, gündelik yemekler de buna göre değişmekte. 

    Hayvancılık yapıldığı için süt ve süt ürünleri beslenmede hep çok önemli yer tutmuştur. Özellikle yerlilerin “sarı yağ” dedikleri Trabzon tereyağı, lezzeti ve kendine has aromasıyla çok beğenilen bir yağdır. 

    Peynirlere gelince… Trabzon’a özgü pişince tellenen telli peynir ve kolot peyniri iki ana çeşittir. Eskiden aileler Haziran ortasında yaylalara ilk çıktıklarında “yayla basması” dedikleri bir peynir daha yaparlarmış. Bu peynir bugün kaybolmaya yüz tuttu. Eskiden Haziran ortasında yağmurlarla bollaşan otları yiyen ineklerin yağlı sütü mayalanıp, tokmakla vura vura küleklere konur, üzerine minzi (tuzlu lor) bastırılıp yerleştirilirmiş. Kapağı kapatılıp ters olarak toprağa gömülür, yayladan inerken çıkartılan küleğin ağzı iyice kapatılırmış. Köylerde eski, meşakkatli usullerle yağ ve peynir yapan kalmadığı için artık bu özel ürünlere ulaşmak pek mümkün değil. Arda kalan az sayıda yaşlı insan da göçtükten sonra yüzyıllardır varolan bu peyniri yapan kalmayacak. 

    Eskiden beri şehirli ailelerin pazar günü ritüeli olan “pide günü”, büyük şehirlere göçen Trabzonlular arasında halen yaşatılan bir gelenek. Bu alışkanlık, evhanımlarına bir nefes alma fırsatı verirmiş. Evlerde kahvaltı atlanır, hazırlanan harç, çarşıdaki pide fırınlarına götürülür; ayağına hızlı biri tarafından hazır olunca koşturularak eve getirilirmiş. Pideler peynirli, açık kıymalı, kapalı kıymalı ve tophane (dişi olmayan yaşlılar ve küçük çocuklar için sade hamurdan) olarak isimlendirilmiş. Kapalı kıymalı için ay gibi doğranan soğanla kıyma evde hazırlanır. Kasapların hazırladığı yeşilbiber, soğan, pul biber ve kıyma karışımı ile de açık kıymalı yapılır. Yukarıda sözettiğimiz yayla basması peynir ve tereyağı ile fırının serin tarafında yavaş yavaş pişirilen yuvarlak açık pideler ise şimdilerde unutuldu. 

    Pazar günü, pide günü  Pazar günlerini “pide günü” ilan edip evin kadınlarına da bir nefes alma molası vermek, Trabzonlular arasında halen yaşatılan bir gelenek. 

    Evliya Çelebi, Trabzon zeytinyağının nefasetinden bahsedip “ab-ı hayata benzer” demiş ama bugün şehirde “zeytinlik” sadece bir semt ismi. Eskiden evler kendi zeytinlerini hazırlar, yeşil hafif acı lezzeti ile “zaguda” ve siyah zeytin olarak iki çeşit zeytin yaparlardı. Ayrıca zeytin ağaçları olan aileler kendi zeytinyağlarını da sıkarlardı. Bugün artık zeytin ağaçlarının yerinde yeller estiği için Trabzon’un zeytinyağından kimsenin haberi yok. 

    Unutulan yiyeceklerden gidiyoruz madem, kaburga tuzlaması ve ciğer kavurmasını da anlatalım. Kurban kesildiğinde ya da yayla dönüşü, kışlık olarak kuşbaşı, pirzola, kavurma ve kıyma yapılırdı. Kıyma veya parça etler kavrulurken kuyruk yağı kullanılırdı. Kaburgalar ise bir kat kaburga, bir kat tuz olacak şekilde üstüste sepete konur, üstten bir taş ile bastırılır, asılır ve etin kanı akıtılırdı. Kar yağarken, tuzu alınır sonra mangalda ızgara yapılırdı. 

    Bir başka saklama yöntemi olarak ciğer, akciğer ve böbrek birlikte çekilir, kesilen hayvanın kendi yağı ile kavrulur. 7-8 cm derinliğinde bakır sahana bir kat bastırılır, sonra arasına halka şeklinde kırnap konup bir kat daha yerleştirilir. Yağı donunca o ipten bahçelerde, eve bitişik bulunan 10 m2 civarında tel dolaplardaki çivilere asılırdı. Aniden misafir mi geldi? Tereyağında soğan kavrulup, karabiber tuz eklenip bir parça kesilip ısıtılır, taze ekmekle ortaya konurmuş. Bunu yapan ailelerin de artık kalmadığını zannediyorum. Tel dolap devri çoktan geçti zira. 

    Anlattıklarımıza ek olarak Trabzon’dan göçen kentli nüfus sayesinde memleketin diğer şehirlerine yayılan tatları da analım bu vesileyle. Devasa, bayatlamayan yuvarlak Vakfıkebir ekmekleri; kömür ateşinde pişen Trabzon’un ünlü döneri; sarımsaklı büyük Akçaabat köfteleri; çok özel bir lezzeti olan Hamsiköy sütlacı; eski Trabzonluların “diasporos” dedikleri Trabzon hurması; şimdilerde süper gıda olarak pek pahalıya satılan, yerel adı “likapa” olan yaban mersini; kokulu Laz üzümü de Trabzon’un memlekete armağanlarıdır. 

    “Karadeniz’in ne yemeği olacak ki? Karalahana, hamsi, mısır ekmeği, fasulye, hepsi bu” diyenlere; patates filizli, (ı)sırganlı, zmilangeli, labadalı, kuzu kulaklı kayganaları; çeşit çeşit paludeleri; içinde karabiberli muhallebisi ile Laz böreklerini; İtalyanların da yaptığı karnaval tatlısının Trabzon’daki kardeşi petaluda tatlısını; mermer tezgahlarda soğutulduğu için taş/beton helva da denen sert tahin helvalarını; mis gibi süt kokan dondurmaları ve bıldırcın yağmurlarında elde fenerler ve süpürgelerle avlana avlana yok olan bıldırcınlarla yapılan pilavları hatırlatmak lazım.