Yazar: Petek Çırpılı

  • Macellan ile denizcilerin açlık ve iktidarla imtihanı

    16. yüzyılın başında, lojistik sorunları aşmanın epey güç olduğu coğrafi keşifler çağında, denizciler aylarca bir limana uğramadan yol alırdı. Portekizli kaşif Macellan ve denizcileri de dünyanın çevresini dolaşan ilk insanlar oldukları yolculukta açlık yüzünden yelken direklerini kemirmek zorunda kalmışlardı. Fernão de Magalhães’in dünyayı değiştiren maceralı hikayesi ve denizaşırı sömürgeciliğin başlangıcı.

    Bugün uzak bir ülkede seçtiğiniz bir otelde yer ayırtmak, uçak, tren veya gemi ile kıtaları aşıp o mekana gidip kalmak ne kolay! Bugünkü kadar kolay olmasa da fetihler ve kazanç peşinde yollara düşen tüccarların açtığı yolları kullanarak insanlar da sürekli bir yerlere gidip gelmişler. Uzun seyahat, etraflı bir hazırlık, sizi taşıyacak sağlıklı hayvan veya gemi sahibi olmak, yemini ve kendi yiyeceğini kaç günlük yol gidilecekse ona göre hesaplayarak yola çıkmak demekti. Ancak bu büyük masrafları karşılayabilenler veya yolun sonunda çok kazanç olduğuna birilerini ikna edebilen maceracılar yola revan olurdu.

    Günümüz ile kıyaslanamayacak zorluklara rağmen dünyanın tozunu attıran cesur insanlar sayesinde bugün küresel bir köyde yaşıyoruz. Bir zamanlar denizaşırı uzun seyahatlerin yiyecek açısından nasıl planlandığını bilmek, geldiğimiz noktayı anlamak açısından önemli. En olağanüstü seyahatlerden biri de şüphesiz Macellan’ınki. Yani Fernão de Magalhães (1480-1521). Fernando oluşu ise epey sonra. Adam boğaz derdine kazanç sağlarım diye yola çıkıp bilinmezliğe yelken açıyor. 2 yıl sürer diye gidiyor ama çok daha uzun sürüyor. Gemilerin biri batıyor, biri başkaldırıp geri dönüyor. Güney Amerika’nın ucundaki boğazın ucu öbür okyanusa çıkmasa, bugün belki bu cesur adamların adını kimse hatırlamazdı.

    Az gitti, uz gitti dünyayı bitirdi Kendisinden önceki Kolomb gibi, Portekizli denizci Ferdinand Macellan da Avrupa’dan batıya yelken açarak Asya’ya ve Moluccas’a ya da Baharat Adaları’na ulaşmayı denedi.

    Fernão de Magalhães, bilin­diği gibi dünyanın çevresini ilk dönen ekibin başında yer aldı. Yola çıkış amacı, batıya giderek Endonezya çevresindeki Malu­ku yani Baharat Adaları’na var­mak. Baharatın saygınlık sim­gesi olarak Avrupa soyluları­nın dünyasında çok para ettiği; Osmanlılar’ın Akdeniz’e girişi elinde tuttuğu; bundan dolayı fiyatları çok yükselen bahara­ta giden ticaret yollarının de­netimi için ülkelerin kıyasıya savaştığı 16. yüzyıl başlarından bahsediyoruz.

    İspanya ve Portekiz okya­nusa kıyıları olduğu için coğrafi konumlarının avantajı nede­niyle alternatif ticaret yolları bulmak için sürekli çekişiyor. Portekiz bu yarışta arkadan ge­lip 1. Manuel zamanında atağa geçiyor. Kral birçok denizci sey­yahı destekliyor; Brezilya’dan Afrika’nın batı kıyısına, oradan Hindistan’da Goa’ya uzanan bir “Portekiz Rönesansı” yaşatıyor ülkesine. Daha Hollanda, İngil­tere vahşi şekilde atağa geçme­mişken işler yolunda.

    Fernão de Magalhães işte böyle bir ortamda henüz 25 ya­şında iken Portekiz kralı adı­na ilk denizaşırı seferine çıktı. Baharat Adaları’na yolculuk yapıp ticari yolların denetimi, vergisini ödemeyen yerli şefle­rin sindirilmesi için çeşitli yer­lerde savaşlara katıldı. Hataları oldu, rüşvet almakla suçlandı, aklandı, hakkı yendi, maaşını alamadı ve sonunda Portekiz kralı hizmet sözleşmesini yeni­lemeyeceğini söyleyince, dene­yimlerini İspanya kralına sun­mak istedi. Baharat Adaları’na “batıya giderek” ulaşabileceği­ne kralı ikna ettiğinde her şe­yiyle hazırdı. Tabii kendi mem­leketinde hain olarak görüldü. İspanyolların eline geçer diye deniz keşifleri ile ilgili en ufak bir belgenin bile yazıya geçiril­mesini yasaklayan Portekiz’in deneyimli bir askerinin rakip devletin hizmetine girmesi ka­bul edilebilir miydi hiç?

    İspanya’da da genç ve heye­canlı Carlos başa geçmişti. Kra­lın çevresi, Portekizli eski bir saray mensubu olduğu için Fer­não’ya hiç güvenmedi. Ona eski gemiler verdiler, topladığı mü­rettebatı dağıttılar. Deneyimli İspanyol denizciler bir Portekiz­li’nin emrinde çalışmak isteme­diler. Toplama bir ekiple, ipsiz sapsız İspanyollar’la yola çık­mak zorunda kaldı.

    Gemici mönüsü Dünyanın çevresini dönerken 270 kişilik mürettebatın mönüsünde kurutulmuş balık, kuru fasulye, sarımsak, peksimet, pirinç gibi yiyecekler vardı (Annibale Carracci, 1580-1590).

    Bütün bu süre zarfında sü­rekli kendini kabul ettirme ça­bası içinde olduğunu izleriz. Çok hırslı, atak, ancak her şeyi en ba­şından iyi planlayan ve dışarı­dan sakin, her şeye hâkim görü­nen bir kişilik sergiler. Seyahat sırasında bu kişiliği de değişime uğrayacaktır. Henüz 41’indey­ken, o yaşa kadar atlattığı badi­relere kıyasla trajikomik dene­cek ölümünü Hollywood yapım­cıları bile inanılır bir son olarak kabul etmezdi herhalde. Kendi­sine yardım etmeyi teklif eden şefe Avrupalı kibri ile “sen kö­şede dur, biz hallederiz” diyerek çıktığı karada şef Lapulapu’nun adamları tarafından öldürülme­si ironik değil de nedir?

    Yolculuğunu ölmeden bitir­meyi başarsaydı, bulduğu yeni baharat yolunun 10 yıllık tekeli ve seyahat sonunda elde kalan kârın beşte biri ile aradığı say­gınlığa kavuşmuş olur muydu acaba? Ne yazık ki öyle olma­dı. Onun yerine eve dönen tek geminin Basklı kaptanı Elcano, Primus circumdedisti me (çev­remde ilk dolanan) yazan bir arma ile onurlandırıldı. Getir­dikleri 381 çuval karanfil, ba­tan gemilerin ve tüm seyahatin masrafını karşılamış, üstüne kâr bile bırakmıştı.

    Bu öykünün daha da trajik bir sonu var: Bu macera her şeye rağmen kimilerine para kazan­dırmıştı ama, elde kalan erzakın büyük bölümüyle İspanya’ya kaçan geminin kaptanı ve Elca­no’nun Macellan’ı kötüleyen ak­tarımları neticesinde uzun süre unutulmuştu. Meteliksiz kalan İspanya Kralı 1. Carlos’un Baha­rat Adaları’nın ticaret haklarını 1529’da Saragossa Antlaşması ile Portekizlilere bırakmış olma­sı da ironiktir. Tüm bunlara rağ­men Macellan adı, binbir zah­met ve ümitle geçtiği Boğaz’da, bir de Samanyolu’nda gözlenen Macellan Bulutları’nda yaşıyor.

    Biz bütün bunları, başından beri onun yanında olup her ola­yın, gidilen her yerin, yenilen her yemeğin ayrıntısını not tut­muş olan Vicenzalı İtalyan An­tonio Pigafetta’nın tuttuğu gün­lüklerden öğreniyoruz. 20 Eylül 1519’da Sevilla’dan 5 gemi ile yo­la çıkan 270 kişiden yalnız 18’i 1522 Eylül’ünde evlerine döne­bildi. Pigafetta da bunlardan bi­riydi. Orijinal günlükler bugün kayıp olsa da üç Fransızca ve bir İtalyanca tercümesi kütüphane­lerde bulunmuş. Paha biçilmez bilgiler içeriyor bu günlükler.

    Harita üzerinde dünya turu rotası Battista Agnese haritasında Macellan’ın rotası (üstte). Macellan’ın kendi adını taşıyacak olan boğazı keşfedişinin alegorik bir tasviri, Johannes Stradanus, 1592 (altta).

    Peki, gemiler iki yıl sürme­si beklenen bu olağanüstü zorlu yolculuğa nasıl hazırlanmışlar­dı? Öncelikle, uzun sürecek bir yolculuk için gereken yiyeceğin hepsi başta gemilere yüklenmez, yolda durdukları limanlarda ta­ze su, et ve meyve sebze ikmali yapacakları şekilde hesaplanır­dı. Dünyanın çevresini döner­ken iki yıl süre ile 270 kişiyi bes­lemek için Macellan’ın hesapla­dığı bastimiento şöyledir: 1.293 kilo peynir, 207 kilo kurutulmuş balık, 140 varil tuzlu ançüez, 2.626 kilo dinlenmiş jambon, 1.547 litre kuru fasulye, 3.220 litre sirke, 2.985 litre nohut, 218 litre mercimek, 250 hevenk sa­rımsak. Ayrıca 2 tona yakın un, tuz, kapari, hardal, kişi başı iki yıl için 32’şer litre zeytinyağı, bal, şeker, kuru üzüm, erik ve in­cir, şekerli şurupta saklanan ay­va kompostosu, kişi başına 906 kilo peksimet ve 73 kilo pirinç ile gemide kesilerek tüketilecek 3 canlı domuz ve 6 inek satın al­mıştı. Yeter gibi görünüyor değil mi? Yetmemiş tabii, açlık yaka­larını bırakmamış.

    Uzun seyahatlerde bozulan gıdalar; patlayan, akıtan fıçılar­dan dökülen içecekler; fare ve kurtçuklar tarafından yenilen gıdalar nedeniyle de stoklarda epey kayıp yaşanırdı. Gemiler­de esas yiyecek, çok dayanma­sı nedeniyle peksimet gibi sert ve iyice kurutulmuş bisküvi (iki kere fırınlanmış ekmek) olurdu; bunlar su veya bira ile ıslatıla­rak tüketilirdi. Tipik bir denizci mönüsü bakliyat ve tuzlu et la­pası ya da koyu bir bezelye çor­bası içinde tuzlu balık ile her öğün peksimet olurdu. Günler geçtikçe etler bozulur, tereyağı acılaşır, bira ekşir, peksimetler kurtlar tarafından yenilip toza karışırdı. En kötüsü de suyun kokması idi herhalde.

    Yolculuğun daha dördüncü ayında işin tahmininden uzun sürebileceğini sezen Macellan tayınları kıstığı için denizciler homurdanmaya başlamıştı. 1521 Nisan’ında isyana kalkışan bir grup üç kayığa el koyup erzakla­rı yağmalamış, bunları denizci­lere dağıtıp İspanya’ya dönmek için desteklerini almaya çalış­mıştı.

    Bunun hemen ardından ge­milerden biri taşıdığı erzak payı ile batmış, hepsi kurtulan ge­miciler kalan gemilere dağıtıl­mışlardı. San Antonio gemisi kaçarak İspanya’ya dönünce ge­ri kalan üç gemisi ile Boğaz’dan geçip Pasifik Okyanusu’na çıkan Macellan’ın 8 aylık yiyeceği kal­mıştı. Hesap edilemeyen taraf ise karşılarında uzanan Pasi­fik’in büyüklüğüydü. Yiyecekleri bozuldu. Ancak 3 ay yetti. Gu­am’a ulaşmaları ise 98 gün aldı.

    Sefere katılan gemilerden Concepcion’a kumanda eden Elcano ve onunla birlikte geri dönenler, Elías Salaberria, 1924 (üstte). Mart 1521’de filo Filipinler’e ulaştı ve Macellan burada öldü (altta).

    Homonhon Adası’na 160 adamı ile vardığı tahmin edili­yor. Burada yerli halkın hoşgö­rüsü çerçevesinde yaban domu­zu avlayıp, sularını tazelediler. Karşılaştıkları Suluanlar, deniz­cilerin hâlini görünce pirinç, ta­vuk ve başka yiyecekler getirip bunları boncuk, giysiler, kumaş ve başka mallarla değiş-tokuş etmişler. Gemilerde depolan­mış mallar Baharat Adaları’na ulaşınca mal satın almak için kullanılacağından, denizciler değiş-tokuş yerine köyleri ba­sıp yiyecek karşılığında insan­ları rehin aldılar. Cebu Adası’n­da Macellan, İspanya Kralı’na bağlılık bildiren Kral Rajah Hu­mabon’a bağlı şeflere bir yiyecek kotası koydu. Kendileri aç kala­cağından dolayı erzak sağlama­yı reddeden bir köyü yaktı. Ma­cellan’ın öldürüldüğü Mactan Savaşı, yerli şef Lapulapu’nun bu saldırgan tutuma cevabıydı. Bu nedenle şef Lapulapu, bugün Filipinler’de önemli bir karakter olarak saygı ile anılıyor.

    Macellan ve adamları 1520- 22 arasında Katolik inancı açı­sından önemli üç kutsal yortu yaşadı. Paskalya’dan önceki ilk Pazar yortusu yolculuğun se­kizinci ayında Arjantin’in St. Julian limanında sonbahar ya­şanırken kutlandı. Denizciler taze yiyecek olarak kaz, denizas­lanı, penguen ve fok avladılar. 1521’de Paskalya Pazarı’na denk gelen tarihte ise Güney Leyte’de kendilerine hediye edilen iki do­muzu kesip güvertede pişirdiler. Elcano’nun komutasında geçir­dikleri ilk Paskalya yortusun­da ise Filipinler’de yükledikleri tüm gıdalar artık bozulduğu için şölen yapmak bir yana; Hint Ok­yanusu’nun ortasında yelkenle­rin derilerini kemirip, tahtala­rı kesip talaşını yemek zorunda kaldılar.

    Coğrafya kavrayışımızı sağ­lıklı bir hâle sokan, kendinden sonraki seyyahların yolunu açan bu çilekeş deniz adamlarına teşekkür mü etmeliyiz? Yok­sa sömürgeciliğin ilk saldırgan neferleri olarak dünya düzenini sonsuza dek değiştirdikleri için “keşke hepsi açlıktan denizler­de telef olup gitselermiş” mi de­meliyiz? Herhalde kaçınılmazdı küresel bir köy hâline gelmemiz. Ancak unutmayalım ki hepsi de para ve iktidar derdine oldu.

  • Ağlayın

    Dünyada her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesinde. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü yemeksiz bitiriyor. Pandemi ve savaş, market raflarındaki fiyatları yükseltince gıda krizi bir anda gündemin üst maddelerine taşındı. Ancak bir yanda iklim krizi, bir yanda üretim ve paylaşım sistemlerinin adaletsizliğiyle bugünlerin yaklaşmakta olduğunu söyleyenlere uzun yıllar kulak tıkanmıştı. Sömürgecilik yıllarından bugüne, sorunun köklerinden çözüm önerilerine gıda krizi.

    Dünya yılı 2022. Geze­genimizin seyir def­teri: Nehirlerin ku­ruduğu, somon balıklarının yumurtlamak için doğdukla­rı yere dönemedikleri, nük­leer santrallerin soğutma su­yu olmadığı için durayazdığı, kömür mavnalarının elektrik santrallerine yakıt ulaştırama­dığı, Avrupa’yı kasıp kavuran kuraklıktan kuruyan nehirle­rin kenarlarında çok eskiden kalma Açlık Taşları’nın ortaya çıktığı yıl. Taşlar diyorlardı ki “Eğer beni okuyabiliyorsanız, Ağlayın!” Zira susuzluk de­mek, kıtlık demekti. Tuzukuru kimilerine göre dedelerden to­runlara yapılan bu uyarıların artık gereği kalmamıştı. “Aç­lık da neymiş ki? O eskidendi. Ürettiğimiz ile yetinmek zo­runda değiliz artık. Sende bu yıl kuraklık varsa, ürünü bol olan ülkeden parasıyla satın alırsın olur biter. Hem böy­le kurak seneler müthiş şarap yapar. İçelim güzelleşelim o halde.” Ama bu sefer öyle ol­mayacak korkarım…

    Raflardaki fiyatlara bakıp bakıp “İyiydik. Şimdi ne oldu ya hu?” diye şaşkınlık içinde kalakalmış milyonlarca insan var dünyada. Çok az kişi duru­mun ciddiyetini kavramış du­rumda. Yegane yuvamız olan mavi gezegenimizin suları­nın, toprağının, denizlerinin bizleri artık besleyemediği bir noktaya dayandık. Şu anda 8 milyarız. Her birimizin günlük bir buçuk kilo yiyecek ihtiya­cı var doyarak, iyi beslenmek için. Mevcut gıda üretim siste­mini adil olanıyla değiştirme­yi başarabilsek dünyamızın 11 milyarı bile besleyebileceği id­dia ediliyor. Anahtar sözcükler, sistem ve değişim. Biri çok güçlü, diğeri ise şimdilik çok zor görünüyor.

    Dünyadaki her 10 kişiden biri sürekli açlığın pençesin­de. Nijerya veya Hindistan’da ailelerin dörtte biri günü ye­meksiz bitiriyor. Her dört ai­leden biri aç… Sorun nerede peki? Dünyada giderek artan açlıktan sorumlu olanlar kim­ler? Olay şu fıkrayı düşündür­tüyor: Çok şişman bir adamla çok sıska biri yan yana gelir. Şişman, zayıf olana “Seni gö­ren de dünya açlıktan kırılı­yor sanacak” der. Zayıf olan da “Seni gören de nedenini şıp diye anlar!” diye cevabını ya­pıştırır. Eski bir fıkra. Çocuk­ken hiç komik gelmemişti ama hatırımda yer etmiş. Bugün ise çok anlamlı geliyor.

    Bugün hâlâ geçerli olan gıda, sermaye yapılanması, enerji kullanımı, çevre ve tek­noloji bağlantılarının kurgu­su geçen yüzyılın başlarına dayanıyor. Tarihin büyük bir bölümü boyunca sıradan halk, yakın çevresinde ne yetişi­yorsa, ne avlayabiliyorsa onu yiyerek, yinelenen büyük kıt­lık dönemlerini ise kayıplarla aşarak hayatta kaldı; 20. yüz­yılın başına kadar geldi. Var­sıl sınıflar için çok uzaklarda üretilip denizaşırı ticaret ile pazara sunulan baharat, şeker gibi değerli ürünler bulunu­yordu. Hatta bunların tedariği, paylaşımı ve pazarlanmasın­dan ibaret olan dünya ticare­tinde üstünlük kurma isteği politik çekişmelerin temelin­de yatan nedenlerin başında geliyordu.

    Bugünün ve olasılıkla ya­rının yanlış sistemini yaratıp, dünyanın büyük bölümünü kıtlığa ve yoksulluğa mahkum eden sistemin tohumları ye­ni kıtaların keşfi ile kurulan kolonilerden, plantasyonlar­dan gelen egzotik ürünlerin Avrupa’ya akması ile atıldı. Bu tarihten itibaren insanların kurguladığı ya da kendini ister istemez içinde bulduğu belir­li gıda sistemlerini dönemlere göre incelemeye çalışalım.

    Koloniden al anavatana sat

    Yeni kıtaların keşfi ile 1500- 1750 arası dönemde “ticarete dayalı merkantil bir gıda sis­temi” oluşmuştu. Tahıl, süt ve et yine yakın çevreden sağla­nırken yeni ve egzotik ürün­ler kolonilerden anavatanla­rına yolculuk etmekteydi. Ko­ruyucu vergilerle kolonilerin öncelikli olarak anavatanları ile ticaret yapmaları sağlanı­yordu. 19. yüzyıla gelindiğinde elindeki toprak ne üretiyorsa emip alan bu sömürgeci sis­tem yerini yeni kıtalara yerle­şip tarım ve hayvancılık yapan insanların Avrupa pazarına pahalı, egzotik ürünlerin yanı­sıra buğday ve et ürünleri gibi temel gıda maddelerini de sağ­lamaya başladıkları döneme bıraktı. Karşılığında ise Avru­pa’nın ürettiği malları, maki­neleri satın alıyorlardı.

    Açlık taşları ve boş market rafları

    Avrupa’da yaşanan sert kuraklık, Elbe Nehri’nin su seviyesini düşürerek, geçmişi 1600’lü yıllara dayanan “Açlık Taşları”nı bir kez daha günyüzüne çıkardı. Kuraklığa karşı insanları uyarmayı amaçlayan Almanca yazıtta “Beni görüyorsan, ağla” yazıyor (solda). Aynı dönemde Rusya’nın Ukrayna saldırısı ile Ortadoğu ve Afrika’da açlık derinleşirken Avrupa’da market rafları boşalıyordu.

    1. Dünya Savaşı, 1930’da dünya borsalarının çökmesi ile yaşanan “Büyük Buhran” ve çok geçmeden her şeyi alt üst eden 2. Dünya Savaşı’nın son­rasında dünya, üretim odak­lı bir gıda sistemine yönel­di. Avrupa ve Amerika kendi üretimlerini korumaya aldılar ve sahneye gıda endüstrisinin dev kuruluşları çıktı.

    Büyük Buhran, savaş ertesi kurulan Birleşmiş Milletler ve ona bağlı Gıda ve Tarım Örgü­tü (FAO) bütün dünyanın bir gıda krizine hazırlıklı olması gerektiğine; açlık çekilmeyen bir dünya hayalinin hızlıca ha­yata geçirilmesine ihtiyaç du­yulduğuna dikkati çekiyordu. Adaletsiz paylaşım, açlık ve kıtlıklar politik açıdan dünya­nın elbirliği ile önlem alması gereken sorunlar olarak ortaya konulmuştu.

    1951’de Rockefeller Mer­kezi’nin yayımladığı bir rapor, Dünya Gıda Sorunu’nun jeo­politik güvenliğin bir boyu­tu olduğunu, nüfus fazlasının doğurduğu açlık sorununun ülkelerde yaşanan siyasal is­tikrarsızlığın başlıca sebebi olduğunu ortaya koydu. “Ye­şil Devrim” adı verilen prog­ram ile yüksek verimliliğe sa­hip ürün çeşitleri, suni gübre ve tarım ilaçları ile dünya­nın gelişmekte olan kısmına yardım yapılmaya başlandı. Yeşil Devrim’lerin ne Hin­distan’da ne de Afrika’da işe yaradığı herkesin malumu. Öyle ki Afrika’da açlığa karşı yeşil devrim paketine milyar­larca dolar yediren Rockefel­ler Vakfı ile Melinda ve Bill Gates Vakfı’nın ortak projesi AGRA, hükümetlerin olağa­nüstü desteğine rağmen 20 yıl sonra isminden “yeşil devrim” ibaresini, kuruluş amaçların­dan da 30 milyon çiftçi ailesi­ne yardım maddesini sessizce sildi. Taşıma su ile değirmen dönmüyor.

    Bu üretim odaklı düzen 1970’lerde bugün anladığımız anlamda bir “küresel gıda krizi”nin baş göstermesiyle son buldu. Bu kriz içiçe geç­miş etkenlerin sonucuydu: El Niño’nun yarattığı garip ik­lim koşulları, üstüne petrol krizi ve dünyanın önde gelen devletleri arasındaki ticari ve finansal işlemlerde uyulma­sı gereken kuralları belirle­yen Bretton Woods Antlaşma­sı’nın sonunun gelmiş olması ilk gıda krizini körüklemişti.

    John Raphael Smith’in “Köle Ticareti” tablosu, 1762-1812 (üstte). Bugün kakao ürettiği hâlde kakaonun tadını bilmeyen onbinlerce tarım işçisine karşılık Maya döneminde kazanla kafasına dikenler (altta).

    Neoliberal bir gıda düzeni

    1970’lerden 80’lere kadar dün­yanın bu belirsizliklerle bo­ğuştuğu yılların deneyimi ile bu sefer neoliberal bir gıda düzeni kurgulandı. Bu dönem­de çokuluslu şirketler ve ku­rumlar güçlenirken, ülkelerin ulusal ve kültürel mutfakları­nın yerini şeker ve yağ açısın­dan zengin, besleyiciliği düşük endüstriyel gıdalardan oluşan yeni bir küresel beslenme tipi aldı. 1975’den bu yana obezi­te oranının üçe katlanması bir tesadüf değil. Bugün dünyada bir milyardan fazla kişi obez. Yazıyı hazırladığım gün dünya nüfusu 8 milyar oldu. Sekizde birimiz obez ve her iki kişiden biri kilolu. Obezite salt geliş­miş ülkelerde değil, şeker ve yağ içeriği ile lezzetli ama bes­leyiciliği düşük olan, ucuz iş­lenmiş gıdalar neticesinde ge­lişmemiş ülkelerde de önem­li bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

    Yine biraz geriye dönelim. 1800’lerin ikinci yarısı, bu­günlerin tohumlarının atıldığı ilginç bir dönemdi. Bu dönem­de dünya yiyecek üretimi Av­rupa’nın, öncelikli olarak da İngiltere’nin ihtiyaçları çevre­sinde dönüyordu. Bu dönemde İngiltere önceleri gıda ürün­lerinin gümrük vergilerinde saldırgan bir serbestleştirme politikası benimsemiş, Avrupa da arkasından aynı yolu izle­mişti. Ama ekonomi rüzgarla­rı değişince 1870’lerde tekrar korumacı politikalara dönül­müştü. Bu Britanya’yı 1800’le­rin ikinci yarısında en önemli pazar hâline getirdi. 1860’lar­da mesela Afrika, Asya ve La­tin Amerika’nın ihracatının yarısı İngiltere’ye yapılmak­taydı. Bu gıda düzeni diğer üretici ülkeler aleyhine spekü­lasyona çok açıktı. Örneğin Li­verpool mısır borsası 1883’te vadeli tüm işlemler ile ilgili denetimi elinde tutuyordu.

    Bu sistem aynı zamanda endüstrileşmekte ve zengin­leşmekte olan; iyi beslendiği için nüfus patlaması yaşayan Avrupa’yı doyurma görevini tüm dünyanın sırtına yıkıyor­du. Avrupa geceleri hiç olma­dığı kadar tok yatarken Hin­distan, Çin, Kore, Brezilya, Rusya, Etiyopya ve Sudan’da kıtlık nedeniyle 50 milyon in­san ölüyordu. Yaşanan bu kıt­lıkların nedeni artık dünyanın önceden yaşadığı kıtlıklardan farklıydı ve öyle de kalacaktı. Önceden kuraklık veya bek­lenmedik doğa olayları veya savaş nedeniyle yerel üretimin yetmediği durumlarda kıtlık yaşanırken artık iklim, politi­ka ve ekonomi üçlüsünün kü­resel etkisiyle tüm dünya açlık çekebiliyordu.

    Ekofeminist Vandana Shi­va, “Kendi ürettiğini neden yiyemiyor da aç kalıyor bu in­sanlar?” diye soruyor. Geçmi­şe bakalım yine: 1841’de İngil­tere yediği buğdayın %80’ini kendi üretirken 1900’lerde bu oran %25’e düşmüştü. De­miryolları ve buharlı gemiler ile Montana ya da Kanada’da yetiştirilen buğdayı ithal et­mek çok daha ucuza geliyor­du. Telgraf da fiyat bilgileri­ni oradan oraya hızlıca iletir olunca ilk küresel anlamda entegre pazar ortamı doğmuş oldu. Herkes kazançlı çıktı mı bu düzenden? Ne gezer… Ulus­lararası tahıl ticareti birkaç büyük firmanın yönlendirdiği büyük sermayenin eline geçti.

    Rio de Janeiro’da kahve hasadı sırasında köleler, 1882 civarı (üstte). “Büyük Buhran” başladığında üç hafta içinde 16 milyondan fazla Amerikalı işsizlik yardımı başvurusunda bulundu. İşsizlere bedava kahve, çorba ve çörek dağıtan restoranların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu (altta).

    Gıda krizinin tohumları

    Ve 1908’de Fritz Haber su­ni gübreyi buldu. Sağlanacak verimlilik artışıyla Alman­ya’nın gıda bağımsızlığını sağ­layabileceğini, dışa bağımlılı­ğın biteceğini düşünüyordu. İki savaş arası dönem Avrupa ulusları gıda anlamında kendi­lerine yeterli olabilme çabası­na girdiler, zira savaş dönemi yaşanan kıtlık hafızalarda ta­zeydi. Buğday üretimi bugün olduğu gibi her zaman koşulla­ra bağlı oynaklık gösteren bir ürün olduğundan kendi tarım­sal üretiminin verimini artır­mak önem taşımaktaydı.

    Bir diğer ilginç değişim de ulusların et tüketimi üzerinden izlenebilir. Modern batı bes­lenme tarihinde artan et tüke­timi bugün bize sorun yaşatan birçok durumun temelinde yer alıyor. Örneğin Almanya’nın 1820’de 20 kilo olan kişi başı et tüketimi 1900’lerde 50 kiloya yükselmiş. Ta mağara devrin­den kalma algılarımız et tüke­timini sembolik olarak eril ve beyaz ırkın gücü ile ilişkilendi­rir. Gelgelelim bu muktedir eril beyaz güç yediği eti memleke­tinde kendi besleyip yetiştire­mez nedense. 1914’te İngiltere yediği etin yarısını ithal etmek­teydi. İngiliz çayırları ne işe yarıyordu o zaman? 1854-1913 arası dünya et ticareti 17 kat artmıştı. Etin uzun mesafeler­de ticareti soğuk zincir gerek­tiriyordu. Böylece Avrupa’nın soğuk hava depoları Arjantin ve Avustralya mezbahaları ile dünya arasında soğuk halka­yı oluşturacaktı. Buzdolabının gelişmesiyle kurulan kontrollü soğuk ortamlar tüketicinin yıl boyu istediği zaman ete ulaşa­bilmesini sağlıyordu.

    1936’da Dorothea Lange’nın California’da çektiği bu fotoğraf, Büyük Buhran’ın sembollerinden.
    Amerikalı karikatürist
    Arthur Young halen devam
    eden durumu özetliyor:
    “Meyveyi gümüş tepside
    sunar ve meyve suyunun
    sekizde birini alır”.

    Bugünün gıda krizinin to­humları işte bu yıllarda atıldı. Zira kurgulanan sistem dün­yanın belirli bölgelerinde ucuz üretim yaptırıyor, fosil yakıt kaynakları ile taşıma, saklama ve gübre üretimini sağlıyor. Di­ğer yandan her şey küresel ola­rak iyice girift şekilde birbirine bağlanmış ve üretim, dağıtım ve saklama her zamankinden daha fazla enerji-yoğun hâl al­mıştı. Sürdürülmesinin neden olanaksız olduğunun ipuçları burada.

    Öncelikle, bugün ABD’nin enerji tüketiminin beşte biri gıdanın dağıtımı için yapılıyor. 1970’lerdeki petrol krizinin ön­cesinde bile gıda ve enerji sis­temleri artık ayrılmaz şekilde içe geçmişti. Bu sistem Avrupa, Kuzey Amerika ve dünyanın geri kalanı arasında gerçek an­lamda bir kalori uçurumu ya­rattı. Bir diğer önemli sorun ise üretilen gıda maddelerinin üç­te birinin çöpe gitmesi. Edin­burgh Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmaya göre “Gıda mad­delerinin %44’ü, yani neredey­se yarısı tüketiciye ulaşamadan çöpe gidiyor.” Gelişmiş ülke­lerde kaybın yarısı nihai satış noktasında, satılmayan yemek malzemesini atmaya zorun­lu olan lokantalarda ve bizzat tüketicinin kendi buzdolabın­da olurken azgelişmiş ülkeler­de tarımsal ürünün toplandığı tarladan işleneceği yere gidene kadar “yolda” kayıplar oluyor. O ülkelerde buzdolabına kadar yolunu bulmuş ise dar gelirli tüketici ne yapıp edip onu israf etmiyor demek.

    Bu küresel krizin kolay ko­lay giderilemeyecek bazı kayıp­lara yolaçtığını görmek gerek. İklim krizi bir gerçek ve tü­ketim alışkanlıklarımız dün­ya kaynaklarını geri dönüşsüz biçimde harcayıp bitirdi. De­nizlerde büyük balık kalmadı. Küçük balıklar ise yalnızlığı­mızı paylaşan tüylü ev arka­daşlarımıza mama, tarlalarda gübre olmak üzere işleniyor. İnsanları besleyebilecekken… Yalnız evcil hayvanlar da değil. 600 milyon hektara yakın ara­zide ethanol üretiminde kul­lanılmak üzere mısır, buğday, pirinç, sorgum, şeker kamışı, cassava ve şeker pancarı yetiş­tiriliyor ki azalan fosil yakıtla­ra karşı biyoyakıt bir seçenek olsun. Virginia Üniversitesi he­saplamış: Arabalar yerine 280 milyon insan beslenebilirmiş bu üretilenlerle. İşe bak. İnsan­ları değil otomobilleri besliyor dünya.

    Suni gübrenin mucidi Alman kimyager Fritz Haber, aynı zamanda “kimyasal savaşın babası” olarak biliniyordu.

    Ütopyalarımıza sarılalım

    Susuzluk ve buna bağlı verimin azalmasının yanısıra politik yanlışlarla beslenen savaşlar, beslenmede cinsiyet ayrımı, gıda paylaşımında eşitsizlik gi­bi birçok değişik yüzü var bu­günkü krizin. İdeal bir dünya düzeni kurgulanabilse, hiç­bir yeni arazi tarıma açılma­dan dahi dünyamız 9 milyar ton yiyecek yetiştirme kapasi­tesine sahip olabilirmiş. Bilim insanları bunun yöntemlerini tartışıyorlar. Makineleşmeyle mevcut ekeneklerin daha etkili tarım yöntemleri ile işlenme­si, daha iyi ve verimli tohum­lar ile besleyici ürün seçimleri, daha etkin sulama çalışmaları ile bu mümkün olabilir. Ancak beslenme alışkanlıklarımızın yanısıra yaşam tarzlarımızı da değiştirmemiz kaçınılmaz ola­cak.

     19. yüzyılda İngiliz toprak sahipleri arasında çiftliklerindeki hayvanların yağlı boya tablosunu yaptırma modası başlamıştı. Her zamankinden daha büyük ve daha besili hâle gelen hayvanlarıyla gurur duyuyorlardı. Bu ineğin adı “Patriot” konulmuş.

    İklim değişiyor. Dünya de­ğişiyor. Tarım da değişmeli. Üretim ve paylaşım sistemi de değişmeli. Çareleri biliyoruz. Artık sağır sultanın bile duydu­ğu bilinen “nedenleri” konuş­mak yerine çözümlere odak­lanmamız gerekli. Tek ürü­ne dayalı monokültür, tarım ilaçlarına bağımlı ve genetiği ile oynanmış kısır tohumlarla şirketleri zengin edecek tarım üretiminden vazgeçilip biyolo­jik çeşitliliği gözeterek üretim yapmamız lazım. Aynı miktar arazide besleyiciliği daha fazla ürünler yetiştirmek mümkün. Gıdayı dünyanın bir ucundan ötekine taşımak yerine eskiden olduğu gibi büyük bölümünü yetiştirildiği yerde tüketecek şekilde organize olmak gerek. Büyük şehirlerin kendi beslen­me kaynaklarını yaratmala­rı lazım. Başından beri mantık bunu söylüyordu aslında ama üç kuruşa çalışan ve ucuz üret­tiğini kendi yiyemeden tüccara teslim eden ve yine de borç ba­tağından çıkamayan, aç uyuyan insanlar ve bu insanın üret­tiğinin üçte birini çöpe atan sisteme sistem demeye utanır insan. Kakao yetiştirdiği hâl­de ömründe çikolata tatmamış olur mu insan?

    Yeşil Devrim’in fos vaatleri
    Gates Derneği, Amerika, İngiltere ve Hollanda’nın da dahil olduğu kapitalist birçok devletle birlikte “Yeşil Devrim”e kaynak sağlıyor. “Yeşil Devrim” projesi Afrika’da çiftçilerin yönetimindeki tohum sistemini yok etmekle, tohum tekeli, arazi yağmaları ve genetiği değiştirilmiş organizmalara yol açmakla eleştiriliyor.

    Bugün yediğimiz ekmek di­liminin dünyanın öbür ucun­daki çiftçiyle bağlantısı konu­sunda farkındalığımız art­mış olabilir. Ancak modern dünyada uluslararası ilişki­leri düzenleyen kurallar, hâlâ 1648’de imzalanan Westpha­lia Antlaşması’nın kuralları… Ulusal egemenlik, uluslarara­sı arabuluculuk ve diplomasi bugün hâlâ 350 yıl önce ulus­ların biraraya gelerek hazırla­dıkları bu antlaşma temelinde­ki kabullere dayanıyor. Dünya Ticaret Organizasyonu’nun iki önceki başkanı Pascal Lamy “İnsanlığın uzun dönemde ha­yatta kalabilmesi için küresel sistemin öngördüğü herhangi bir müdahaleyi uluslar içişle­rine ve(ya) ulusal çıkarlarına karşı görerek yok sayabiliyor­lar” demiş. DTO’nun ulusların çıkarlarından çok ticaretin ve büyük küresel şirketlerin raha­tını düşündüğü bilinen bir ger­çek. Ancak bu lafın işaret etti­ği acı gerçek şu ki dünya batsa uluslar ve onların kör politika­cıları biraraya gelip de “haydi” diyemiyorlar. Açıktır ki bu dü­zen böyle gidemeyecektir ama sistemi kökünden değiştirmek için herhalde hepimizin açlık­tan ölmesi ve geriye kalan bir avuç insanın avcı toplayıcı ola­rak silbaştan başlayıp, doğa ile barışması gerekecek.

     Tohumların Gandhi’si Hint çevreci ve küreselleşme karşıtı Vandana Shiva, biyolojik çeşitliliğin ve geleneksel tohumların, çokuluslu biyogenetik şirketleri tarafından tahakküm altına alınmasına karşı yazdığı Çalınmış Hasat (2000) kitabıyla tanındı.

    Bugün şehir bostanları ile aynı mantıkla bina tepelerinde bahçeler kuruyor, dikey susuz tarımla, aquaponik sistemlerle üretim yapan dev tesislere ya­tırım yapıyor büyük sermaye. İyi de yapıyor. Bu gerekli. Ancak gelişmiş ülkelerin kaynakları­nı halen acımasızca tüketmek­te olduğu coğrafyalarda yaşayan yoksul insanlarla onlardan şim­diye dek aldıklarının onda biri­ni olsun geri vererek zenginli­ğini paylaşması gerekiyor artık. Yiyeceğin uluslararası politik manipülasyon unsuru olmaktan çıkıp insanlık hakkı olarak ye­niden tanınması gerek. Çünkü komşusu aç iken tok yatana iyi gözle bakmamak gerekir. Kişisel olarak atabileceğimiz en önemli adım ise yiyecek seçimlerimi­zi yaparken onu üretene dair bir tanışıklık geliştirip, üreteni doğrudan desteklemeyi tercih etmemiz olacak. Zira ne yiyor­sak oyuz ve yediğimizi üretenin biz tok yatarken aç yatmaması ve mutlu bir üretici olması en güzeli, en ideali olmaz mıydı? Tok, yeşil, sağlığına kavuşmuş ve eşitlikçi bir dünya düşü ile… Ütopyalar da bu nedenle var iş­te… Ütopyalarımıza sarılalım.

    Akuaponik gibi yöntemler sayesinde evlerde de topraksız tarım yapılabiliyor (altta).
  • İnsanları kırıp geçiren gerçek ‘Açlık Oyunları’

    İnsanoğlu bu dünya üzerindeki en kötü kıtlıkları ve en büyük kitlesel ölümleri son birkaç yüzyılda gördü. İrlanda’da patatese bulaşan mantarla başlayan “Büyük Açlık”tan bugün birçok ülkenin soykırım olarak tanıdığı “Holodomor”a, 36-45 milyon insan açlıktan öldü. Propaganda posterlerinde neşeli köylüler, yaşanan acı gerçeklerin üzerini örtemedi.

    Her yemek sonrası baba­annem parmak uçları ile sofradaki ekmek kı­rıntılarını toplar, yerdi. Sonra eteğine dökülmüş kırıntı varsa onlara geçerdi. “Çok kıtlık gör­müşler” derdi annem.

    Kayıtlara geçen ilk büyük kıtlık, Batı Roma İmparatorlu­ğu’nun çöküşü ve barbar isti­laları nedeniyle MÖ 400-800 arasında olmuştu. Bu dönem­de Roma şehri açlık ve veba nedeniyle nüfusunun %90’ını kaybetmişti. Tarihte en büyük kıtlıklardan bir diğeri de MÖ 800-1000 arasında yıllar süren kuraklık sonucunda 1 milyona yakın insanın ölümü ve nihaye­tinde Maya uygarlığının sonu­nu getiren kıtlıktı. Yeni tekno­lojilerin ortaya koyduğu veri­ler, ormanların yok edilmesi ve yağmurların karayı yıllarca es geçmesi nedeniyle hiç ürün alı­namadığını anlatıyor.

    Çok eskilerde fazla takılma­dan en kötü savaşların, tekno­lojik gelişime koşut gittiği son birkaç yüzyıla bir göz atalım isterseniz. İnsanoğlu bu dünya üzerindeki en kötü kıtlıkları ve en büyük kitlesel ölümleri doğal nedenlerin kötü yönetim karar­ları ile gerçek afetlere dönüş­tüğü bu zamanlarda yaşamıştır desek yanlış olmaz.

    İrlanda’yı saran kara bulutlar Daniel Macdonald’ın 1847 tarihli tablosu, İrlandalı bir ailenin patatese bulaşan hastalığı fark ettiği anı resmediyor. Arka planda yaklaşan kara bulutlar ressamın olacaklarla ilgili önsezisini yansıtıyor.

    1845-1853 arasında İrlan­da’da yaşanan ve halkın “Gorta Mór” (Büyük Açlık) adını ver­diği kıtlığa, ekili ve ambarda­ki patatesi bir anda yok edebi­len bir mantar yolaçmıştı. Yedi yıl içinde 1.5 milyon İrlandalı ölmüş, 2 milyonu ise Yeni Dün­ya’ya göç etmişti. Bu dönemde İngiliz hükümeti dışarıdan ge­lecek yardımları adayı abluka­ya alarak reddetmiş, kendisi ise insani yardım organize etmekte çok geç kalmıştı. Padişah Ab­dülmecid 1847’de 5.000£ yar­dımda bulunmak istemiş ancak Kraliçe Victoria’nın dahi ancak 2.000£ yardımda bulunduğu ge­rekçesiyle isteği geri çevrilmiş­ti. Yapılmak istenen yardımın 1.000£’e düşürülmesini rica eden İngilizlerin bu isteğini ka­bul eden padişah 4.000£ değe­rinde buğdayı da gemilerle İr­landa’ya göndermişti.

    1921-23 arası Rusya’nın güneydoğusunda ortaya çıkan kıtlığa uluslararası yardımlar­la çare bulunmaya çalışılmıştı. Bu dönemden kalma fotolarda yamyamlık bile yapıldığını gör­mek mümkün. Bu krizde insani yardım ekiplerinin başında olan Fridtjof Nansen, 1922’de bu ça­lışmalarından ötürü Nobel Ba­rış Ödülü’nü aldı. 1921-23 arası 9 milyon kişinin öldüğü bu kıt­lıkta Lenin hükümeti durumun ciddiyetine çok geç uyanmıştı.

    1932-34 arasında Stalin’in Büyük Endüstrileşme Progra­mı çerçevesinde ihraç edilmek üzere Ukrayna köylüsünün ürünlerine el konulunca köy­lü açlıkla karşı karşıya kalmış­tı. Bu “yapay” kıtlıkta tahminen 5-10 milyon Ukraynalı köylü ölmüş, köylü nüfusunun %25- 50’si yok olmuştu. Doktorların ölüm belgelerine gerekçe olarak “açlık” yazmasının yasak ol­duğu bu zor yılları ve kayıpları Ukrayna, “Holodomor” olarak anıyor. Stalin’in kolektif tarıma başkaldıran Ukrayna köylüsü­nün açlıktan kırıldığı yönün­deki raporlara kulak tıkayıp, insani yardımları engelleyerek cezalandırmış olması nedeniy­le bugün Holodomor, pek çok ülke tarafından soykırım olarak tanınıyor.

    Büyük Çin Kıtlığı yıllarında insanlar açlıktan ölmemek için ağaç kabuğu ve toprak yemek zorunda kalırken sokakları Mao’nun verimli tarlalarda gülen çiftçilerle gezdiği propaganda posterleri süslüyordu.

    Aymaz hükümet politikala­rı ile bağlantılı bir büyük kıtlık ve kırım dönemi ise 1958-62 arasında Çin’de Mao Zedong’un yönetimi sırasında yaşanmış­tı. “Büyük İleri Atılım” dönemi diye tanımlanan dönemde kötü hava şartları ve doğal herhangi bir afet olmamasına ve silolar tahılla dolu olmasına rağmen hükümet politikaları ile 36-45 milyon insan açlıktan ölmeye mahkum edilmişti. Bu dönem­de Çinli ziraat araştırmacıları tohumların 1 metreden derine gömülmesinin onların gücünü artıracağı, başakları gagalayan serçelerin toplu şekilde öldü­rülmesi ile verimin yükselece­ği gibi bugün bizi güldürecek denli yanlış uygulamaları devlet politikası olarak kabul ettire­bilmişler. Yüzeydeki en verimli tabakayı derine gömüp verimi düşürünce, serçeleri vurmak­tan başka çare kalmamış. Onları da neredeyse soyunu tüketecek kadar öldürünce, meydan on­yıllar boyu çekirgelere kalmış. İnsanlık doğadan kopunca tam kopuyor anlaşılan. Bu arada hiçbir habercinin yol kenarın­daki ölülere dair haber yapama­mış olması, parti propaganda posterlerinin milyonlar açlık­tan ölürken bolluk içinde, neşeli köylüleri göstermesi, Mao’nun geçtiği yollara dekor olarak be­reketli hasat sahneleri ile neşeli köylüler konulması gibi birçok gizleme taktiği ile anılacak, in­sanlık adına zavallı bir dönem­den bahsediyoruz.

    Bir de İngilizlerin Doğu Hindistan Kumpanyası’nın ye­di kısım tekmili birden “açlık oyunları”na bakın. Kumpanya önce arazi vergilerini beş misli artırıp, hasat edilen ürünün ya­rısını köylünün elinden almış, sonra da afyon üretimi için ge­leneksel ürünlerin yetiştiril­mesinin yasaklamıştı. 1770’de Bengal’de 10 milyon kişinin ölümüne neden olan kıtlık, 19. yüzyıla dek Hindistan’ı kasıp kavuran serinin başlangıcını oluşturdu. 1792’ye dek İngi­liz yönetimi altında açlıktan ölenlerin sayısı 22-33 milyona ulaştı. İngilizlerin hegemonya­sı altında geçen yıllar Hindis­tan’ın açlıkla sınandığı yıllardı ve toplamda 60 milyona yakın Hintli açlık ve bağlantılı sal­gın hastalıklar nedeniyle öl­dü. Özet olarak şunu diyelim; 1700’lerde İngilizler geldiğin­de Hindistan’ın dünya gayrı­safi hasılasındaki payı %25 idi, 1947’de bağımsızlık kazanıldı­ğında ise %2.

    Şimdiki Ukrayna ve Rusya’nın Kuban bölgesinde suni olarak yaratılan kıtlık sebebiyle yaklaşık 8 milyon insan öldü. Holodomor sırasında donmuş patatesleri çıkarmak için çalışanlar.

    Kendi coğrafyamıza baktı­ğımızda, Anadolu’nun da tarih içinde kuraklığa bağlı kıtlıklar­dan nasibini almış olduğu görü­lüyor. MÖ 1200 yılında Hitit­leri kavgalı oldukları Mısır’dan yardım istemek zorunda bıra­kacak denli büyük bir kıtlık ya­şanmıştı. Daha yakın tarihe gel­diğimizde 1873-1875 arasında Orta Anadolu’da yakın tarihi­mizin en büyük felaketlerinden biri yaşanmıştı. Ankara Valisi Mehmet Refet Paşa’nın yazdığı rapora göre Ankara’da yağmur­lar zamanında yağmamış, ekin­ler kuruyup telef olmuş, herkes telaşa kapılmış, evinde zahire­si olanlar dahi zahire ve ekmek almaya başlamışlardı. Bir yanda da sular azaldığı için değirmen­ler çalışmıyordu. El değirmen­leri imal ettirilmeye başlanmış­tı. Eylül ayına gelindiğinde kış mevsimi nakliyeyi güçleştirme­den ve yollar kardan kapanma­dan önce Orta Anadolu’nun her yerleşim birimi zahire bulup saklamaya çabalıyordu. Bu iki yıllık dönemde devlet, yaban­cı misyonerler ve halk elinden geleni yapmış olmakla birlikte yaklaşık 150 bin kişinin etkilen­diği, 20 bin kişinin ise açlık ne­deniyle ölmüş olabileceği söy­lenmektedir.

    Bu ve benzeri kıtlık öyküle­rinden çıkardığımız ders doğa­nın hassas dengelerine dair hiç­bir şey bilmeden giriştiğimiz, onu yeniden şekillendirme pro­jelerinin sonuçlarını çok hızlı, çok geç ve çok acı verici şekilde fark ediyor olmamız. Bugün kıt­lık çoğumuzun yaşamına pek uzak görünüyor. Gerçekten öyle mi acaba? FAO’nun beslenme raporuna göre 963 milyon insan mutlak açlık sınırının altında yaşıyor. Bu konuyu araştırmayı sizlere bırakıp, büyüklerimizin bir deyişi ile bitirelim: “Açlıkla terbiye etme Allahım” derdi an­neannem. “İnsanı gördüğünden ayırma…”

    1792’ye dek İngiliz yönetimi altında Hindistan’da açlıktan ölenlerin sayısı 22- 33 milyona ulaştı. Ama bu yalnızca başlangıçtı. 1873-74 kıtlığı sırasında bir deri bir kemik kalmış insanlar…
  • Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya damgasını vuran Fransız Kralı 14. Louis, yemeğin, lezzetin, sunumun ve sofra adetlerinin değişimini simgeliyor. Dönemin mottosu, “sağlık, kararında tüketim ve incelmiş bir zevk”. Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şekerli, pahalı baharatlı tatlarına veda ediliyor ama yerine gelenler de “ekmek yoksa pasta yesinler”e doğru ilerliyor.

    Kralın biri tarlaya av köş­kü kondurmuş, küçük gelince biraz daha bü­yütmüş. Oğlu da bunu kocaman bir saraya döndürmüş. Ardın­dan gelen krallar da içinde bü­yük bir zevkle yaşamış. Halk da “hani bana, hani bana?” demiş. Krala kızmışlar, çünkü yiyecek ekmek bulunmuyormuş. Kadın­lar toplaşıp ekmek için sara­ya yürümüş; erkekler katılmış onlara, sarayı basmışlar; epey sonra da devrim olmuş zaten. Kral ile kraliçenin boynu gitmiş. Soylular da kaçışınca, sarayda çalışan binlerce kişi işsiz kalmış. Sarayın eşyaları yağmalanmış; görkemli bahçeleri, mutfakları, ahırları sessiz, bomboş kalmış. Yarım asır geçmiş aradan ve ye­ni bir kral gelmiş; adı Louis-Phi­lippe imiş; sarayı müze olarak düzenletip halka açmış.

    İşte 10 cümlede Versail­les Sarayı. Daha neler neler var anlatacak. Aslında işin özü şu: Şatafatlı saraylar yapılırken, ya­panlar hiç yıkılmaz sanırlar. An­cak saraylar halkın parası ile ya­pıldıklarından dolayı herhalde, için için halka ait olmak isterler. Bu hep böyle olmuş. Versailles da farklı değil.

    Bu öyküde esas oğlanların adı hep “Louis”. Ava meraklı 13. Louis, Paris dışına ava çıktı­ğında kalmak için bir ufak köşk yaptırır. Sene 1623. Küçük gelin­ce 1631-34 arasında “château”­ya çevirir. Fransızlar bunun için bizim saray dediğimize Châte­au de Versailles derler. Paris’e 19 km. uzaklıkta bu şatoyu oğ­lu 14. Louis (Louis-Dieudonné de France) ele bir alır pir alır. Dieudonné, “Hüdaverdi” demek; 23 sene üzerine doğan veliah­ta “Hüdaverdi” denmez de ne denir? Hüda, Louis’ye de her şeyi bol tarafından verir tabii… 1643’te dört yaşında çıktığı taht­tan 72 yıl sonra eceli ile ölerek inmiş. Dünyada en uzun tahtta kalma rekoru hâlâ kendisine ait (Kraliçe Elizabeth iki yıl daha dayansaydı rekoru kıracaktı). Babası ölüm döşeğinde “Aman oğlum, mümkünse sakın savaş­ma. Olan halka oluyor. Sen ba­rıştan yana bir prens ol!” demiş kendisine ama, sanki ona deme­miş gibi Louis herkesle kapış­mış. Diğer yandan mimarlığa, bahçeciliğe, sanata, eğlence­ye falan da ilgi duyup kendine seçtiği amblemin hakkını verip “Güneş Kral” olmuş. Torununun oğlu 15. ve onun evladı 16. Louis’ler de sarayı dekore etmişler ve yeni binalar eklemişler ama, Versailles her şeyi ile 14. Lou­is’nin düşü ve sürekli bir şantiye sahası olmuş.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Versailles Sarayı’nda bir gösteriye dönüşen halka açık öğlen yemeklerinden biri…

    Gastronomi açısından bes­lenme ve mutfak anlayışının değiştiği bir döneme denk geli­yor krallığı. Şef La Varenne’in 1651’de yazdığı ve Fransız mut­fağının temeli olduğuna inanı­lan ünlü eseri Fransız Mutfağı (Le Cuisinier Français) kita­bındaki tariflerde gördüğümüz üzere, bu dönemde Ortaçağ’ın gösterişli sunumlarına, bol şe­kerli, pahalı baharatlı tatları­na veda edilir. Bu anlayış “eski moda” kalmıştır artık. Pişirme yöntemleri ve soslar basitleşti­rilir; sebzelere, Yeni Dünya’dan gelen farklı lezzetlere yer açılır. Egzotik olanın tanımı değişmiş­tir artık. La Varenne’in çağını etkileyen mottosu, “sağlık, ka­rarında tüketim ve incelmiş bir zevk” olur.

    Çerçeve bu olunca 14. Lou­is’nin hemen sarayın yanında, elinin altında bir bostan tasar­laması da anlaşılır oluyor. Bu bahçeye öyle önem vermiş ki bahçıvanları çalışırken izlemek için bir yükselti yapılmış. Ba­taklık alanı ıslah ederek bahçe­leri tasarlayan bostancıbaşı Le Quintinie, sebze ve meyveleri mevsiminden 6-8 hafta önce ol­gunlaştırmayı becermiş. “Espa­lier” denen meyve ağaçlarının dallarını yatay tellere alıştırarak örme yöntemini geliştiren de Le Quintinie. Ölünce, bostana hey­keli dikilmiş kendisinin.

    Kralın akşam yemeğinde sofrada konuşulacak konular­dan en önemlisi sebzeler imiş. Bostanda kralın sevdiği türler bol tabii… Mesela kuşkonmaz, ya da bezelye: “Bezelye deliliği devam ediyor. Sabırsız bekle­yiş, bezelye yediğimiz zamanlar ve bezelye yemenin hazzı… Son 4 gündür sofrada bundan baş­ka konu konuşulmuyor…” diye yazmış Madame de Sévigné. Bu bostan ve diğer bahçeler, havuz­lar, kanal, fıskiyeler, köşkler, ka­sırlar hep kralın övünç duyduğu projeler. Ancak sebze bahçesi­nin yeri ayrı. Yabancı misafirle­rini bostanında gezdirir, başka krallara burada yetişen meyve­lerden yollarmış.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Kralın sofrası 2006 yapımı “Marie Antoinette” filminden Versailles’da bir sofra sahnesi…

    “Dört tabak çorba, bir bütün sülün, bir keklik, koca bir tabak salata, iki dilim jambon, sarım­saklı koyun haşlama, bir tabak pasta ve ardından meyve ile lop yumurta yedi” diye not düşmüş bir saraylı.

    Kral tüm şürekası ile sarayı Versailles’a taşımış ve arkasın­dan iş çevirmesinler diye her­kesi gözönünde tutmuş. Kralın gözüne girmek önemli. Kral da herkesi görmek istermiş. Görür­se, konuşursa ve hele davet falan ederse sarayda yerin sağlamla­şırmış. Görünmüyorsan yoksun! Kralın seni görebilmesi, hele he­le anımsaması ve bir-iki çift laf etmesi için çevresinde dönenmek, saraydaki dairelerden biri­ni kapabilmek için çok önemli. Parası olanlar kralın tavsiyesine uyarak Versailles köyünde birer konak yaptırmışlar ama sarayda sıkış tepiş dairelerde kalıp göze görünür kalmayı tercih eder ve daha büyük bir daire boşalınca haberdar olup, ona terfi etme­yi umarlarmış. Gündüz gel, ge­ce eve dön mümkün tabii ama ancak kral uyuduktan sonra. Uyanmadan kahvaltı servisinde görünmek lazım.

    Diğer önemli bir nokta da yemek. Versailles, insanların odalarda ya da dairelerde yaşa­dığı bir otel gibi. Uşaklar gard­roplarda yatıyor. Sarayın tek mutfağı var ve dairelerde mut­fak yok. Yalnız en büyüklerinde yemek ısıtabilecek düzenek var. Karnın acıktı ne yapacaksın? Davet edilmek için sürekli sofra aranacaksın.

    “Boğaz hakkı” diyebileceği­miz, kralın cebinden yemek ye­me hakkına sahip ufak bir grup yani “commensaux”, çoğunlukla devlet görevlilerinden oluşuyor. Düşük derecelerde soylu saray ahalisinden birinin, kendini ye­mek hakkına sahip olacak birine davet ettirmekten başka şansı yok. Kralın başyaveri ile sara­yın yöneticisi olan “majordo­mo”nun sofra kurma ve misafir davet etme hakkı var. Misafir­ler çoğunluk kralın hizmetinde olan devlet görevlileri ve kralın yakınları. “Majordomo” için öğ­leden sonra 22 kişilik sofra ku­ruluyor. Başyaver ise günde iki defa 12 kişilik sofra kurabiliyor. Bu sofralardan birine davet edil­me şansı olanlara “Küçük Ko­mün” denilen mutfaktan getiri­len 6 çeşit yemek sunuluyor.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Louis ile Molière dostluğu Jean-Léon Gérôme, Molière ve 14. Louis’nin birlikte yedikleri yemeklerden birini 1862’de tuvaline yansıtmış.

    ‘Boğaz Takımı’

    Krala hizmet eden ekibe “Bo­ğaz Takımı” ya da “Kralın Ağzı” (Bouche du Roi) denirdi ve ye­me-içme işlerine bakan en kala­balık ve ayrıntılı görevleri olan bölüm buydu. Kralın öğle sofra­sına “Küçük Kuver”, akşam sof­rasına “Büyük Kuver” denirdi. Küçük Kuver’de yemek çeşitle­ri akşam yemeğine göre daha az olsa da 14. Louis hepsini yiyip bitirirdi. Akşam yemeği ise sa­at 10’da kraliçenin dairesinin ön tarafında kurulan yemek oda­sında (Antichambre du Grand Couvert) kurulurdu. Kral masa­nın uzun kenarında, arkası şö­mineye dönük hafif bir yükselti­nin üzerindeki rahat koltuğuna otururdu. Misafirler de masanın dar tarafına yerleştirilirdi ki kral kendisini izlemeye gelenleri ra­hatça izleyebilsin. Oda izleyiciler ile hıncahınç dolu olur; kralı gö­remeyenler yandaki muhafızla­rın odasından dolanıp bir görüş açısı, bir ufak göz teması yakala­maya çabalarlardı.

    Kral ile yemeğe davet edil­mek ayrıcalıkların en büyüğü tabii. Molière mesela sık sık ye­meğe davet edilmiş bu sofrada. Konuklardan, bazıları çok garip adap kurallarını iyi bilmeleri beklenirdi. Örneğin saray kamu­sal alan sayıldığı için, başkası­nın evinde sofraya otururken çı­kartılan şapka kralın huzurunda iken de çıkarılırdı; ancak sofraya oturulduğunda kafada kalmalıy­dı. Ancak bu defa şapkasız olan kral olurdu. Ne kadar güzel olur­sa olsun, sofraya gelen yemek ile ilgili yorum yapmak kabalık sayılırdı. Her şeyde olduğu gibi kralın sofrasında da mutlakiyet vardı; kral önüne getirilen ye­mek seçeneklerinden sevdiği­ni yer, istemedikleri ise hemen kaldırılırdı. Yemekler muhafız­lar eşliğinde uzaktaki mutfaktan yol boyu ilan edilerek getirilir ve herkes yemek önlerinden ge­çerken eğilip tabağı selamlardı: “Kral için kuşkonmazlı sülün…”.

    Bir yemekte kralın önüne 30’a yakın yemek gelirdi. Sofra­lar tüm yemeklerin aynı anda simetrik şekilde ortaya konul­duğu bir düzene sahipti. Her­kes tabağına istediği kadar alıp yerdi; ama yerinden kalkmadan, önüne yakın olanlardan alarak. Komşuna tabağını uzatıp yemek koymasını isteyebilirdin. İlginç olan şu ki bu sofrada çatal yoktu. Bilinmediğinden değil; kral ça­talı hiç sevmediğinden. Olması gerektiğinde de sadece iki dişli çatallar kullanılırdı. Kral saldı­rıdan korkuyordu ve bıçakların uçları yuvarlatılmıştı (Kardi­nal Richelieu’nun sivri uçları ile sofrada dişlerini karıştıran­lardan iğrendiği için bu kararın alındığı söylense de 14. Louis suikasta kurban gitmekten kor­karmış). Ekmek ve et bu kör bı­çaklarla kesiliyor, lokmalar elle yeniyordu.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı

    Sofrada bardak da yoktu. Bardaklar arkada ayrı bir ma­sada durur ve uşaklar isteye­ne servis yapar, sonuna kadar içmesini bekleyip bardağı geri alırdı. Kral şarap istediğini bir işareti ile belli eder, “vin pour le roi” diye anons edilirdi. 14. Lou­is şarabı ve özellikle şampanya­yı çok içerdi. Sürekli anons yani. Bu kadar iştahlı olmasına kar­şın yemek saatleri dışında hiç­bir şey yemezmiş. Gut hastalığı ve akşam yemeğinden kalkar­ken cebine doldurduğu meyve şekerlemeleri yüzünden hepsi çürüyüp çekilen dişlerinden çok çekmiş. Sarayda ağız kokusu ve herkese yetecek lazımlık anında koşturulamadığından dolayı, ol­madık yerlere, perde arkalarına, her yere bırakılıveren “hediye­ler”in kokusunu bastırmak için bahçede yetişen çiçeklerden ağır parfümler yapılıp, elbisele­rin içine lavanta torbaları diki­lirmiş. Neyse, kapatalım.

    Güneş Kral’ın sofralarında usul, adap ve yemek sanatı
    Paris’e 19 km. uzaklıkta bulunan Versailles Sarayı ve çeşit çeşit sebze-meyvenin yetiştiği bostanının planı.

    Onca yemekten arta kalan, kralın özel hizmetine bakan 9 görevliye ve 5 subaya verilirmiş. Bunlardan sonra iki ayrı masa­ya daha servis edilen bu yiye­ceklerden hâlâ arta kalan olursa, bunlar da özel izinli esnafa dev­redilirmiş. Onlar da ısıtıp, bolca soslayıp, halka, askerlere ve dü­şük rütbeli kamu personeline sa­tarmış. Zamanın “fast food”u bu olsa gerek. Ancak buraya gelene kadar bazı özel yemekler olursa, kodaman ekipten olanlar doğru­dan mutfak ile anlaşıp bunların evlerine ya da dairelerine teslim edilmesini sağlarmış.

    Sıradan ve düşük rütbeli asil­lerin, kralın cebinden yemek verme hakkı olan az sayıda soy­lunun sofrasına davet edilmek için yarıştıkları söyleniyor. Dü­zenli yemek yiyebilmek için hoş­sohbet, güzel veya yakışıklı ve eğlenceli olmak artı puan. Yiye­cek bir şeyler bulmanın en kolay yolu, haftada bir-iki defa düzen­lenen “eğlentiler”. Kamuya açık eğlentilere herkes gidebilirdi.

    Bugün Versailles Sarayı 8 kilometrekareden fazla ala­nı, binaları, bahçeleri, müzesi, operası ile yılda 15 milyon tu­rist ağırlıyor. Bir adamın halkı­nı yoksayan görkemli, yaratı­cı düşünden arda kalan binalar, bahçeler, fıskiyeli havuzlarda ışık gösterileri, kralın bostanı herkeste hâlâ hayranlık uyandı­rıyor. Peki aynı dönemde bizde olanlardan geriye ne kaldı? Vali­de Bağı’nda 206 armut, 98 elma, 25 ayva, 43 şeftali, 13 vişne, 31 kiraz, 21 kayısı, 9 nar, 11 incir, 11 dut, 15 muşmula, 59 üzüm ve 31 portakal cinsi var iken geriye ne kaldı bize? Hiç!

  • Bamya: Afrika’da doğdu, dünyaya doldu, şifa oldu

    Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından çıkmış bamya. İslâmiyet’in yayılması sırasında doğuda Hindistan’a ulaşıp ekilmeye başlanmış ve “hanım parmağı” olarak adlandırılmış. Osmanlı saray mutfağında bamyanın mevsiminde tazesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Bugün çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Amasya. Kuru bamyanın hakkını veren ise Konya.

    Hatminin, pamuğun da dahil olduğu pek kala­balık bir aile olan ebe­gümecigillerdendir kendisi. Av­rupa’da abelmoschus esculentus diye fiyakalı bir isim ile tanın­mış. Arapçada “abū-l misk” (misk’in babası) olmuş. Latince soyadı esculentus, “insan evla­dı yiyebilir” manasında. Ancak biz aile ortamlarında, aramızda ona “hey bamya!” diye sesleni­yoruz. Tutup 10 kişiye sorsak, belki 5’i burun kıvırır bamya­ya “sümüklü şey” diye. Diğer­leri ise ayılır-bayılır. Sümüklü diyenler seçmeyi, pişirmeyi bil­mezler. Onların kaybı tabii… Ta­rih boyunca ortadan kaybolma­dan bugüne eriştiğine bakarsak, kendisine “ömür boyu başarı ödülü” vermemiz gerekirken sümüklü denir mi hiç? Ayıp.

    Botanikçilere sorarsak, bam­ya Etiyopya’da Eritre’nin yüksek platolarından yayılmış. Olası­lıkla Etiyopya’dan Kızıldeniz kıstağından Arabistan’a geçmiş; oradan da 7. yüzyılda Mısır’ı ele geçiren Araplar tarafından Mısır ve Kuzey Afrika’ya, sonra Akde­niz’i çevreleyen coğrafyaya ve doğuda Hindistan’a doğru da­ğıldığı tahmin ediliyor. Victoria Gölü’nden doğup Akdeniz’e doğ­ru yollanan Nil’in “Beyaz Nil” denen ana akağı ve doğusunda kalan Etiyopya çevresinde bam­yanın yaban türleri bulunduğu için, bu bölgede yetiştirilmeye başlanmış olabileceği düşünülü­yor. Bamyanın adına yazılı kay­naklarda ilk defa 1216’da Mısır’a yolu düşen bir Mağribî’nin gezi notlarında rastlıyoruz. Bitkiyi ayrıntılı olarak tanımlamış. Mı­sırlılar tarafından yetiştirildiği­ni, körpe iken toplanıp un ile pi­şirildiğini not düşmüş.

    Avrupa’da abelmoschus esculentus adıyla anılan bamyanın çiçeği.

    MÖ 4000’li yıllarda Bantula­rın kıtanın merkezinden doğu­suna ve güneyine doğru hareket­lenmeleri ile Afrika’nın temel gıda maddelerinden biri olmuş bamya. İslâmiyet’in yayılması sı­rasında doğuda Hindistan’a ula­şıp ekilmeye başlanmış ve “ha­nım parmağı” olarak adlandırıl­mış. Brezilya, Batı Hint Adaları ve Kuzey Amerika’da ekilmeye başlandığı sıralarda diğer yön­de Makao limanından Çin’e de ayak basmış. O taraflarda Ango­la’daki ismi “quilobo”yla tanınan bamyanın İngilizce ismi “okra” ise Nijerya’daki adı “okwuru”dan türetilmiş.

    Bamyanın 1500’lerde köle ti­careti ile güneydeki limanlardan Kuzey Amerika’ya girdiğini de biliyoruz. Köle tüccarları esir al­dıkları etnik grupların yeme-iç­me alışkanlıklarına dikkat etme­yi öğrenmişler. Hıncahınç gemi­lere yükledikleri insancıkların alıştıkları yiyecekleri reddetme olasılıkları düşük tabii. Böyle­ce kargonun sağkalım yüzdesini yükseltiyorlardı.

    Bamya da pirinç de kölele­rin yanlarında getirdikleri to­humlardan türemişti. 1685’te yüksek kaliteli bir pirinç türü­nün tarıma alınması ile birlikte bu ürün plantasyon sahipleri­ne çok para kazandırır oldu ve 1863’te köleliğin kaldırılmasına dek güneyde büyük bir sanayi­ye dönüştü. Bamya hiçbir za­man bu türden yaygın bir tarım ürünü olmadı. Üretimi kölelerin minik bahçelerinden çok öteye gidemedi ama aile sofrası için hep çok önemliydi. Yeni kıtaya geri­de bıraktıkları yemeklerin öz­lemi ile türlü türlü bamyalı ye­mekler yapmaya başladı. Sonra­sında ise bamya, “soul kitchen” denen Afro-Amerikalı mutfa­ğın vazgeçilmez sebzesi oldu. Bunda tabii çok hızlı büyüyen bamyanın tropik ve subtropik iklimlerde son derece verim­li şekilde yetiştirilebilmesinin de rolü var. Sadece sebze olarak değil, bamya tohumlarının kav­rularak özellikle Kuzey-Güney savaşı sırasında kahve niyetine içildiğini de not edelim.

    Lahanacılar Bamyacılar’a karşı Çelebi Mehmet sipahilerin eğitimi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Topkapı Sarayı’ndaki cirit meydanında, bu iki grup arasında Cuma namazı sonrası cirit heyecanı yaşanırdı. Meydanda duran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun neredeyse 400 yıl süren bu ezeli rekabetin simgeleridir.

    Gelelim bizim coğrafyamı­za… 1402’deki Ankara Savaşı’n­dan sonra Amasya’ya çekilen Çelebi Mehmet sipahilerin eği­timi için iki alay oluşturmuştu: Lahanacılar ve Bamyacılar. Za­man zaman cirit oyununa padi­şahlar da katılırdı. Topkapı Sara­yı’ndaki cirit meydanında, Cuma namazı sonrasında cirit heye­canı yaşanırdı. Meydanda du­ran lahana ve bamya başlıklı iki mermer sütun 2. Mahmut dev­rine dek nerede ise 400 yıl sü­ren bu ezeli rekabetin simgeleri olarak kabul ediliyor. Buradan şunu anlıyoruz ki 15. yüzyılda bamya Anadolu’da yetiştiriliyor ve seviliyordu. Saray mutfakla­rında bamyanın mevsiminde ta­zesi, kışın ise kurusu tüketilirdi. Saraya en çok satın alınan kuru sebze bamya idi. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı saray mutfağı­na giren bamya 19. yüzyılda da bol miktarda yeniyordu. Kuru bamya Osmanlı sarayına Edirne ve Amasya’dan getirtilirdi. Bam­yacıbaşı tarafından üreticilerin getirdiği bamyanın “en güzidesi” saraya alınır, kalanı da izinle es­nafa satılırdı.

    Çiçek bamya

    Kış için hazırlanan “çiçek bam­ya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır. Herhangi bir nedenle günlük toplama ya­pılmazsa hasat zorlaşır; çünkü çiçeği meyvenin üzerine kapa­nır. Ayrıca hızlı büyüdüğü için bamyanın körpeliği ve dolayısı ile kalitesi azalır. Toplandığı gün pamuklu bir ipe dizilen çiçek­li bamyaların üzerleri ince bir bez ile kapatılarak bir gece bek­letilir ve ertesi gün çiçekler elle ayrılır. Bu işlem esnasında ısı kontrolü çiçekle beraber meyve­nin çürümemesi ve çiçeğin ko­lay ayrılması açısından önem­lidir. 2022’nin Temmuz ayında Amasya-Taşova’nın kuru çiçek bamyasının kilo fiyatı 800-850 TL civarında idi.

    Bugün hâlâ çiçek bamyanın en çok üretildiği yer Bamyacı­lar takımının memleketi Amas­ya’dır. Şehir ekonomisinde çok önemli bir yeri olan kuru bam­yanın hakkını ise onu düğünler­de iki yemek arası geçiş çorbası olarak onurlandıran Konya ver­miştir.

    Kış için hazırlanan “çiçek bamya” körpecik, çiçekleri henüz üzerinde iken her gün sabah toplanıp öğleden sonra hemen ipe dizilerek kurutulan minik bamyalardan yapılır.

    Ülkemizde tarımı yapılan sultani Bamya, kınalı Borno­va bamyası ve tombik Balıkesir bamyası diğer sevilen çeşitler­dir. Konserve olarak da tüketilen bamya yemeği genellikle kıyma­lı, domatesli, yazları ise zeytin­yağlı olarak yapılır. Büyük ama körpe bamyaların kızartması da Ege’de sevilir. Eskilerin bamya dolmasını yapan kaldı mı acaba? Sanmıyorum.

    İrice ama körpe bamyaları hiç ayıklamadan zeytinyağı, li­mon, sarımsak, tuz ve kırmızıbi­ber ile harmanlayıp 15 dk. fırın kâğıdının üzerinde fırınlayın. Bir kâsede yoğurt ve tahini karıştı­rarak bir sos hazırlayın ve bam­yaları buna bana bana yiyin. İşte “bamya sevmem” diyene bamya yediren çok basit bir tarif.

    Bamya şifadır. Mevsiminde tüketmeye bakın.

  • Bıçak: Yemeğin kesin ve keskin paylaşımı…

    İlk el aletlerinden metal bıçaklara gelene 2.5 milyon yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve paylaşımı çağlar boyu zor, alengirli ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Usta et sıyırıcılarından günümüzün hafif bıçaklarını kullanan ustalara… Geleneklerden ekonomiye…

    İki buçuk milyon yıl önce­sinden bugüne tasarım fik­ri hiç değişmeden gelen tek alet nedir diye sorsam aklını­za ne gelir? Hiç düşünmeden bıçak der miydiniz? Savunma­ya, sağkalıma, beslenmeye bu kadar destek olan başka bir alet var mıdır?

    Tabii arama motoruna “bı­çak” yazarsanız, yeme-içme mevzularından çok savunma sanatı ile ilgili siteler çıkacaktır karşınıza. Hançerler, sustalılar, kılıçlar, süngüler, av bıçakları… Öldürmek, parçalamak, kopart­mak gibi şiddete dayalı bir duy­guya hitap etse de keskin bir bı­çağı işbaşında izlemek insanları hâlâ mutlu ediyor.

    İnsansı atalarımızın obsidi­yen, çakmak taşı, bazalt, granit veya kuartz gibi sert, kırılınca keskin katmanlara ayrılabilen taşlardan yaptıkları ilk el alet­lerinden metal bıçaklara gele­ne dek milyonlarca yıl geçmiş. İlk bronz bıçak yaklaşık 4 bin yıl önce üretilmiş. Bronz ya da bakırdan keskin bir bıçak yap­mak çok zor olduğundan demir sahneye çıkana dek taş aletler kullanılmış. Demirden sonra ise tarih sırası ile çelik, paslanmaz çelik ve sertliği artıran yeni ala­şımlı çelik bıçaklar ile günümü­ze gelinmiş.

    Meksika’nın Cantona kentinde bulunan, 2000 yıllık taş bıçaklar.

    Erken paleoli­tik Oldowan dönemi bıçakları 2.58 milyon yıl öncesine tarihlenen keskin ke­narlı taş aletlerle tanımlanan bir dönem. Türümüz yavaş ya­vaş Homo sapiens’e doğru evri­lirken yaklaşık 800 bin yıl bo­yunca bu taş aletlerle kazıma, kıyma/kesme ve dövme işleri­ni halletmiş. Büyük taş aletle­rin ufak parçalara ayrılarak ge­ri dönüşüme sokulması ile elde edilen 3-4 santimlik taş parça­larının kemiklerin iyice sıyrıl­masında kullanıldığı düşünü­lüyor. Geri dönüşüm ve ziyan etmeme, düşünsel olarak zeka göstergesi ve ileriyi gören dav­ranış biçimleri.

    Et, en başından beri işlemesi zor, değerli bir yiyecek ve çağlar boyu paylaşımı zor; alengirli
    ritüellerle düzenlenmiş. Tek parçasını bile ziyan etmek istememiş eskiler. Hiçbir parçasını ziyan etmemek, öldürülen hayvanın ruhuna saygı sayılmış aynı zamanda. Av son­rası avcı grubunun çabuk bozu­lan iç organları oracıkta yemesi; avın bir an önce taşınabilir par­çalara bölünüp vahşi hayvan­lar etrafı çevirmeden eve dö­nülmesi; avcının en iyi parça­yı alıp diğer kabile üyelerine ya da yakın aile efradına bölüş­türmesi; giderek sofra başında toplumsal hiyerarşiyi yansıtan son derece ayrıntılı ve herkesin iyi bildiği bir dağıtım düzeni­ne dönüşmüş. Antik Yunan’da “kader” sözcüğünün karşılığı olan “moira”, aynı zamanda “pa­yına düşen” anlamını da taşır; dünyadan, doğadan, yaşamdan, toplumdan payına düşen. Sofra da bu payın en açık-seçik ilan edildiği yerlerin başında gelir. Bu nedenle sofraya gelen av ve­ya kurban etinden size düşen parçanın, toplumdaki yer ve öneminize denk olma zorun­luluğu vardır. Herak­les, zorlu görevlerini tamamladıktan sonra davet edildiği sofrada kral Eurystheus’un oğullarından daha az değerli bir et parçası önüne konulunca dünyayı dar etmemiş miydi herkese?

    Herkesin bıçağı kendine 16. yüzyıl dünyasında bıçak son derece kişisel bir eşyaydı. Eski gravürlerde kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere herkesin kendi bıçağını, bel kemerlerine asılı bir şekilde taşıdıkları görülüyor (üstte). Ortaçağ’a özgü “seaks” adı verilen bıçak (altta).

    Erken ve Klasik Ortaçağ boyunca bu anlayış hiç değiş­meden Rönesans’a kadar gel­miş. Bu arada efendiler hayva­nı kendileri avlamamış olsalar, dağıtımını törenlere, kurallara bağlayarak kontrolü elden bı­rakmazlardı. Robin Hood öy­küsünü anımsayın; avlaklarda­ki hayvanlar-kuşlar, nehirler­deki balıkların hepsi senyörün malı idi. İzinsiz av, büyük ceza­lar ve hapisle sonuçlanabilir­di. Usta et sıyırıcılarının (meat carver) görevi, herkesin yerini, konumunu bilip ona göre pay­laştırma yapması. Hiyerarşi gözetilmeli ama yine de yemeği paylaştırırken herkes kendisine adil davranıldığını düşünerek sofradan kalkmalı. Bu neden­le et sıyırıcısı kişi, toplumda saygı gören biri olmalı; varsıl evsahibi, oğlu veya onların ya­kın dostu veya akrabası olabilir. Yemek başlamadan bıçağını kı­nından bir tek o çıkarabilir. Ba­şında şapkası olan bir tek odur. Arkasından içkileri dağıtacak olan “kupa taşıyıcısı” (bottler) yani içkilerden sorumlu kişi ve ekmekçibaşı (panter) gelir. Ek­mekçi de ekmekleri dilimleye­bilmek için üç çeşit bıçak taşır.

    Bir ustanın ortaya gelen etin masadakilerin hepsine yetme­si için nasıl kesilmesi, kimle­re hangi “onurlu” parçalardan ne kadar düşeceği gibi konula­rı bir bakışta çözmesi gerekir­di. 1581’de Vincenzo Cervio, Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isim­li kitabı ile bu konuda zirveye yerleşmişti. Cervio’nun hüneri, eti iki dişli bir çatalın ucun­da havada tutarken son derece keskin bir bıçak yardımı ile in­ce ince dilimlemek ve dilimleri hedeflediği tabağa belirli bir dü­zen içinde düşürmekti. Kitabın­da mesleğinin tüm inceliklerini uzun uzun yazdı.

    Bu dönemde bıçak son de­rece kişisel bir eşya idi; herkes kendi bıçağını yanında taşırdı. Eski gravürlere-resimlere bak­tığımızda kadınların, çocukların bile bel kemerlerine asılı büz­gülü çantaları ve bıçakları oldu­ğunu görüyoruz. Etler tabakta değil bir ucundan ısırıp bıçak­la keserek lokmalara ayrılırdı; çünkü eti tabağa sabitleyerek kesmeyi sağlayacak çatal he­nüz kullanımda değildi. Bıçak­ların sipsivri uçları da bir şeye batırıp ağıza götürmekte çatal benzeri bir işlev görürdü. Bu sivri uçlu ve iki tarafı da keskin bıçaklar daha sonra Fransa’da 14. Louis tarafından yasaklana­caktı. Artık bıçakların uçları yu­varlanmış, iki keskin taraftan biri köreltilerek bugünkü sofra bıçaklarına benzemişti. Çatallar da 18. yüzyıl başından itibaren sofralarda arzı endam etmeye başlamışlardı zaten.

    18. yüzyılda çelik üretiminin sanayileşmesi ile sofra takımla­rı ve her işe göre ayrı tasarım­larla çeşitlenen bıçaklar üre­tilmeye başlandı; bunlar soylu sofralarından burjuvazinin sof­ralarına, giderek yoksul halkın masalarına doğru yayıldı. Fran­sız Devrimi’nden sonra mut­fak alışkanlıkları da değişmeye başladı. “Aşağı tabakaya göre” diye aşağılanan yapraklı ve kök sebzelerin üretimi art­tı. Yeni kıtadan gelen egzotik ürünler tarı­ma alındı ve bu bolluk sofralara yansıdı. Eski­nin zenginlik ve saygın­lık gösterisi olan bol ba­haratlı, şekerli tatlar, yerini bahçeden taze sebze ve otlara, soslara bıraktı. Sofralar hafifle­di, et tüketimi azaldı. Şef Ma­rie-Antoine Carême’in ve daha sonra Escoffier’nin tanımladık­ları temel Fransız sosları ile ye­mekler değişti.

    Bölüşme sanatı Vincenzo Cervio’nun 1581 tarihli Il Trinciante (Et Sıyırıcı) isimli kitabından (altta sağda). Jacques de Longuyon’un Les Voeux du paon elyazmasından tavuskuşu ziyafeti (üstte).

    Birçok şeyi 1500’lerde çok daha zengin ve seçkin alışkan­lıkları olan dünyaya açık İtalyan mutfağından kapmış olan Fran­sa’nın sahnede parlama sırası gelmişti. Grimod de la Reynière ve Joseph Berchoux işin felse­fesi üzerine yazarak gastronomi kavramının temellerini attılar; ünlü şefler ise gittikleri her yere jülyen, şifonad, brünuaz, mase­duan, konkase diye isimlendi­rilmiş kesme tekniklerini ve de­ğişik işlevlere sahip bıçaklarını götürmeye başladılar.

    Bugün mutfakta her iş için ayrı bir bıçak türü olsa da usta şefler birçok işi halleden tek bir bıçak ile yetiniyor. Bunun en iyi örnekleri, Ja­ponya’dan dün­yaya arma­ğan “santoku” ile Çin mutfağının vazgeçilmezi, satıra benzeyen “tou”. Çok ince ve hafif “tou” ile Çinli şefler Batılı şeflerin bece­remeyeceği denli ince ya da mi­nik kesimler yapabiliyor. Orta­çağ’ın usta et sıyırıcılarının vir­tüozlukları her ne kadar çok iyi ve keskin bir bıçağa bağlıysa da bu genç aristokratların hafta­da iki saat işin ustasından tahta maketler üzerinde uygulamalı et kesim dersi aldıkları unutul­mamalı.

    Bugün meraklılar, beğendik­leri usta fotoğrafçılara hemen kullandıkları kamera markasını; ressamlara fırça ve kağıt cinsi­ni; atletlere ayakkabı markasını soruyor. Uzun bir eğitim süreci­ni, kendini bir konuya vakfet­meyi, çok çalışmayı hiçe sayan sorular bunlar. Siz siz olun, usta bir şefe hangi bıçak markasını kullandığını sormayın. İyi bir bıçağın mutfakta önemi çok ol­sa da tüm başarıyı bıçağa bağla­mayın. Bir şefin bıçağı, olsa olsa onun yaratıcı düşlerini hayata geçirirken kullandığı sevgili bir yardımcıdır. Gerisi ise azme ve “keskin” bir çalışmaya bağlı.

    Eski Mısır’da kullanılan çakmaktaşından bir bıçak.
  • İspanyol-Fransız etkisi ama aslı Meksika mucizesi

    15. yüzyıldan itibaren Doğu’dan gelen barbar sömürgecilerin tahribatına maruz kalan Meksika ve mutfağı, her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtalyan mutfağı, acı bibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfını doyurdu; mısır, Afrika’nın başlıca tahılı haline geldi. Viva la Cocina Mexicana!

    Tarih boyunca insan ve ürün hareketlerinin en kapsamlısı ve uzun sü­reni, milyonlarca yıl boyunca aralarındaki okyanuslar dola­yısıyla birbirlerinden tama­men habersiz kalmış Avrupa ile Amerika kıtaları arasın­da olmuştur. 15. ve 16. yüzyıl­larda “Yeni Topraklar”a doğru başlayan insan ve diğer canlı akınına Amerika’nın cevabı, bildiğimiz alışkanlıklarımızı değiştirecek yeni ürünlerle ol­muş. Alfred W. Crosby 1972’de yazdığı kitabında bu alışverişe “Kolombus değiştokuşu” adını vermiş.

    Alışveriş lafın gelişi. Acı­masız dönüşümü şekerle kap­lama çabası. Avrupa açısın­dan hep alış, yeni kıta açısın­dan da hep veriş! İlk yerlilerin Amerika kıtasına gelişi 15-25 bin yıl öncesine tarihleniyor. Amerika kıtası da yüzbinlerce yıl kendi hâlinde yaşayıp gitti­ği topraklarına doğru yönelen hayvan, insan ve hastalık akını karşısında mücadeleyi yitire­rek bambaşka bir yöne doğru evrilmiş. 1650’lere gelindiğinde nüfusun %50-95 oranında has­talık ve savaşlarla yokolduğunu görüyoruz. Zamanaşırı bakar­sak, Amerika da şeker ve tütün ile yavaş yavaş daha fazla sayı­da insan öldürerek altı üstü­ne getirilen doğasının hesabını sormuş mudur dersiniz? Tarih böyle bir şey işte. Neyse, ko­numuz mutfak tarihi. Her şeyi içinde eritip harikalar yaratan kocaman bir kazan.

    Azı karar, çoğu zarar Aztek kültürü her şeyde denge ve kararında tüketime dayandığı için, çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilirmiş.

    Mısır, patates, cassava, tat­lı patates, Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdaları idi. Bunların yanısıra domates, bal­kabağı, sakızkabağı, yeşilbiber türleri, fasulye, ananas, çilek, ayçiçeği de eski topraklara kısa sürede yayıldı. Yeni kıtanın yi­yecek haricinde, kauçuk, tütün ve frengi gibi başka armağanla­rı da oldu. Bu alışverişin görece sakinlediği günümüzden geriye bakınca “Kolombus Değiştoku­şu”nun insanlığın gelişimine, dolayısı ile dünya mutfakları­na pek çok şey kattığı ortada. Çikolata ve vanilyasız Fransız pastacılığı, domatessiz İtal­yan mutfağı, acıbibersiz Adana kebabı olur muydu? Patates, Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfı­nı doyurmasaydı endüstriyel gelişmelerin yükünü kim sırt­layacaktı fabrikalarda? Mısır, Afrika’nın başlıca tahılı hâline gelmemiş olsaydı, kara talihli kıtanın politik yapısını değişti­recek devletler kurulabilir miy­di acaba?

    Yeni topraklara bu değişto­kuşun en fazla yansıdığı, geç­mişinden gelen bolluğu yeni ürünler ve farklı yöntemlerle bir kazan içinde birleştirmiş, bugün hâlâ evrilmekte olan olağanüstü bir mutfağı anlata­cağım: Meksika mutfağı Kolombus öncesi dönemde büyük şehirler ve çevresindeki kasabalarda yaşayan Aztekle­rin tarım becerileri ve bilgi bi­rikimleri sayesinde, beslenme düzeni esas olarak çok çeşitli meyve ve sebze üzerine kuru­luydu. Temel gıda olan mısır, mitolojik ve dinsel anlatılar­la kutsallaşmış bir ürün idi. “Nikstamalizasyon” denilen bir işlemden geçirilerek hamur tutma özelliği kazandırılan ve sindirim kolaylığı sağlanan mısır ile yapılan tortillalar, la­palar, muz ya da mısır yapra­ğına sarılıp buharda haşlanan tamaleler, bugün hâlâ Meksika mutfağının temel taşları olan yiyecekler. Tortilla, tamales, çeşitli sebze güveçlerine eşlik eden türlü çeşit soslar en yay­gın olanlardı. Ayrıntılı ve zen­gin sofralar her kültürde oldu­ğu gibi soylu sınıflara özgü idi. Büyük Aztek kasabalarında ve şehirlerinde her sınıftan insa­na hizmet veren ve her türden sokak yemeği satan satıcılar vardı (Burada, ilk Amerikan kolonistlerin yerlilerin mısı­rı sönmüş kireçte bekleterek hazırlama yöntemlerine kulak asmayıp kronik “niacin” eksik­liğinden “pellagra” adı verilen hastalıkla ölüp gittiklerini ve bir süre başlarına ne geldiğini anlamadıklarını da ekleyelim).

    Kadınların krallığı mutfak Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz haklarını İspanyol egemenliği sırasında kaybettiler (üstte). İspanyollara rüya gördüklerini düşündüren sofrasıyla 2. Montezuma (altta).

    İspanyol istilacılar geldi­ğinde, Aztek hükümdarlarının çok zengin sofralarına oturdu­lar. Buldukları her şeyin geliş­mişliği onları öyle şaşırtmış­tı ki başkent Tenochtitlan’da “Rüya mı görüyoruz acaba?” diye raporladıkları ve gördük­lerine inanamadıkları bir dö­nem geçirdiler. Ancak, bulduk­ları her şeyi yoketmeleri uzun sürmeyecekti. Buna rağmen bugünkü Meksika mutfağı­nı oluşturan kökleri yerinden edemediler.

    Peki İspanyolları hayrete ve büyük ihtimal kıskançlığa sev­keden 2. Montezuma’nın sofra­sında neler vardı?

    Yemekler beyaz örtüler üzerinde, rengarenk şık sera­mik kaplarda, güzel kadınlar tarafından sunuluyordu. Zaten Azteklerde mutfak, kadınların egemenlik alanı idi. Kadınların politik alanda da ağırlığı vardı; ama yerlerini ve söz hakları­nı İspanyol egemenliği sırasın­da kaybettiler. Sofraya konan yiyecekler, imparatorluğun dörtbir yanından taşınıp gelen malzemelerle hazırlanıyordu. Yemeğe oturmadan ellerini bir leğende yıkayan Montezuma, saray ahalisinden bir paravan­la ayrılmış yerinde oturur, gün­delik hazırlanan 300 civarın­da yemek arasında yiyeceğini seçer, gerisi de saray halkına servis edilirmiş. Biz de bunları Cortés’in askerlerinden Bernal Diaz notlarından okuyoruz.

    Yemekte yaban ördeği, ya­ban domuzu, sülün ve bıldırcın, keklik, geyik, bataklık kuşları, güvercin ve tavşan etinden ya­pılan yemekler, çeşitli zengin sebze ve yemişli soslarla sunul­muş. Yumurta ile yoğrulmuş mısır ekmekleri bembeyaz­mış ve temiz peçeteler seril­miş tabakların üzerinde servis edilmiş. Ülkenin her tarafında yetişen taze meyveler varmış. Balık sunulacağı zaman, Mek­sika Körfezi’nde o gün yakalan­mış balıklar koşucular tara­fından taze taze saraya iletilir­miş. Yemek sırasında dansçılar, akrobatlar, cüce ve palyaçola­rın eğlendirdiği Montezuma, bu insanlarla tabağından yiyecek paylaşmış. Yemeğin sonunda altın bir kasede köpüklü çiko­lata içeceği getirilmiş; yanında da tüttürmek için tütün sargı­sı. Sonra da imparator dinlen­mek için odasına çekilmiş. Bu yemek deneyiminin seçkinliğini ve şıklığını biraz olsun anlamak için Kolombus öncesi seramik kapların güzelliğine ve ayrıntı­sına bir göz atmak yeter. Aztek kültürünün felsefi tabanı her şeyde denge ve kararında tüke­tim önerdiği, gösteriş ile şaşaayı cezalandırdığı için çok sevilen fermante kaktüs ve bal içeceği “pulque” soylular arasında bile az miktarda içilir, sarhoşluk fe­na cezalandırılırmış. Aynı kana­atkar anlayış, giysiler ve takılar­da da kendini gösterirmiş.

    Kolombus’un öncesi/sonrası Mısır, kaktüs, acıbiber, fasulye Kolombus öncesi Amerika’nın temel gıdalarıydı (üstte). Kolombus’un Meksika mutfağına etkilerinin ardından Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz (altta) da Fransız etkisini mutfağa taşımıştı.

    Aztek mutfağının temel ba­harat çeşitleri, bugün de Mek­sika mutfağının ana tatlarını destekler. Aztekler yiyecekle­rin tatlandırılmasında çok sa­yıda bitki ve baharat kullanırdı. Çeşitli acılık derecelerinde bi­berler, kuru, tütsülü, kavrulmuş olarak geniş bir lezzet yelpazesi sunar, tariflere derinlik katardı. Cilantro yani Meksika kişnişi, kekiği ve anasonu; “canella” ya­ni beyaz tarçın kabuğu, Akde­niz’in alışıldık baharat çeşnile­rini anımsatacak lezzet tınıları sunduğu için İspanyollar tara­fından da kullanılmaya devam edilmiştir. Soğan ve sarımsak gelmeden önce bunlara benze­yen lezzette kokulu yapraklar ve bazı bitki soğanları kullanıl­makta idi. Diğer tatlandırıcılar arasında mesquite, vanilya, ac­hiote, epazot, hoja santa, patla­mış mısır çiçeği, avokado yapra­ğı vardı. Bütün bunlar son dere­ce geniş bir lezzet aralığı sunan çeşniler idi.

    İspanyollar 1521’de bugün­kü Mexico City’nin yerinde, göl üzerinde kurulu, kanallarla, yol­larla donanmış 400 bin kişinin yaşadığı Aztek başkenti Teno­chtitlan’ı ele geçirip imparator­luğa son verdiklerinde yıktık­ları tek şey şehir olmadı. Kendi mutfaklarının malzemelerini de getirdiler elbet. Bunların da yerel tarım üzerinde yıkıcı etki­leri oldu. Koyun, keçi ve inekleri otlatacak yer lazımdı. Yerlilerin binbir emekle göl üzerinde dol­durup yükselttikleri tarlalardan daha güzel yer mi vardı? Do­muzlardan sık ormanlara kaçıp saklananlar oldu. Kısa sürede üreyip vahşileşerek ekili alan­lara musallat oldular. Yerliler aç kaldı. Yabani hindiler vardı ama tavuk İspanyollarla geldi ve bu hayvanların etleri Meksi­ka mutfağına ayrılmaz şekilde eklendi. Öncesinde yerli Aztek mutfağında et için yetiştiri­len iri hayvanlar olmadığı için et kullanımı yaban hayvanları ve kıyılarda balık ile sınırlı ve pek az iken; İspanyol etkisi ile özellikle domuz eti yemekler­de çok kullanılır oldu. Süt veren hayvanların gelmesi ile pey­nir çeşitleri ve tereyağ mutfağa eklendi. Bunlar İspanyolların etkin olduğu ülkenin kuzeyin­de yerleşirken güney daha çok yerli mutfağının alışkanlıklarını devam ettirdi.

    İspanyollarla pirinç, buğ­day gibi yeni tahıllar; susam, zeytinyağı, kimyon, tarçın gi­bi yeni malzeme ve baharat da hemen yerel yemek türlerine katılır oldu. Üzüm ve arpa, şe­kerli tatlar, sığır ve koyun etle­ri, süt, krema ve tereyağı, ko­lonyal Meksika’nın mutfağını zenginleştirdi. Ancak bu eklen­tiler daha zengin mutfaklarda yerini buldu. Yoksul mutfak­lar ise yüzyıllardır nasılsa aynı şekilde devam etti. Bugün bile birçok Meksikalı, ataları gibi beslenmektedir. Tabii dünya mutfaklarına sunduklarına ba­kılırsa, Meksika mutfağı içine aldığı etkileri haddeden geçirip yal ü bal eden, gerçek bir füz­yon mutfağıdır denebilir.

    Meksika mutfağının bile­şenleri tanımlanırken, genel­likle yerli, İspanyol ve sonra Fransız etkileri sayılır. Ancak pek hesaba katılmayan bir bo­yut da, gelen İspanyolların 800 yıldır sürmekte olan ve henüz alaşağı ettikleri Mağrıbi mutfa­ğının etkilerini buraya taşıyıp getirmiş olmalarıdır. Bu etki ta Abbasi Bağdat’ından süzülüp Endülüs Emevileri ile Kurtu­ba’ya gelmiş ve yerleşmiştir. Bu nedenle Meksika mutfağı üzerinde Arap mutfağı lezzet­lerinin tartışmasız bir etkisi vardır. Bu etki daha sonra 19. yüzyıl sonlarına doğru Lübnan göçmenlerinin getirdikleri ile zenginleşmiş. Örnek vermek gerekirse, “taco Arabe” yani bildiğimiz pita üzerinde su­nulan “shawarma”dan (döner) oluşan “taco al pastor”; şiş ke­bap “alambres”; içli köfte gibi yiyecekler; badem yokluğun­da yer fıstığı ile yapılan ezme “mazapan”; tulumba tatlısının uzunu ve çikolata ya da süt re­çeline banarak yenen “chur­ros”; karamel dolgusu ile kağıt helvasına benzeyen “obleas” gi­bi tatlılar da mutfağa eklenmiş. Bugün Ortaçağ ve 19. yüzyıl Arap mutfağının yemekleri ar­tık Meksika mutfağının ayrıl­maz bir parçasıdır.

    Diktatörün sofrası Ülkeyi 1877-1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten Başkan Porfirio Diaz’ın şaşaalı davetlerinde şampanya ve şarap su gibi tüketilir; bagetler, vol-auvent’lar, krepler yenirmiş.

    Gelelim 1862’de 3. Na­poléon’un bir manevrası ile kendisini Meksika imparatoru bulan Habsburg hanedanından Avusturya arşidükü Maximili­an ve eşi Carlotta’nın 5 yıl süren hanedanlık dönemine. Birçok yemek yazarı Fransız etkisi­ni bu döneme bağlamak eğili­minde olsalar da, aslında bunu gerçek bir Fransız hayranı olan başkan Porfirio Diaz döneminin şaşaalı davetlerine bağlamak daha doğru olur. Ülkeyi 1877 ile 1911 arasında ağır bir dikta rejimiyle yöneten ve Meksika Devrimi ile indirilen Diaz’ın dö­neminde üst sınıfların damağı­na hitap eden lezzetler konak mutfaklarında yer edinmiş, ev hanımları dergilerde Avrupalı tariflerin peşinde koşar olmuş­lar. Fransız şarap ve şampanya­larının su gibi aktığı “la comida francescada” yani modern ve gelişmiş olma adına benimse­nen “Fransız stili yemek”, dev­rimden sonra şık restoranlar­dan halka inmiş. Fransız mut­fağının benmari, veloute gibi yöntemleri-terimleri, bageti ve tatlı ekmekleri, krepleri, teleras ve bolillos diye adlandırılan mi­nik somun ekmekleri, bolovan denen vol-au-vent börekçikleri, et suları ve çeşitli sosları zaten soslara düşkün olan ve benzer yiyecekleri olan Meksika mut­fağına yerleşmiş.

    Daha az bilinen ise 1900’le­rin başında gelen Japon, Fili­pinli, Çinli ve Koreli göçmen­lerin de ABD sınırının hemen güneyinde bir Uzakdoğu-Mek­sika füzyonu oluşturmaları. Ko­re’den 1970’lerde yeni bir göç dalgası daha almış Meksika. Bu­gün ABD’ye epey göç veren ve başka ülkelerden göç alan Mek­sika, bu geliş-gidişler ve etkile­re-malzemelere açık niteliği ile başka tatlara da kucak açabile­cek mi bakalım. ABD’nin dünya mısır üretimini tekeline alması ile işsiz kalıp göçe zorlanan ta­rım işçileri ve yüzyıllardır mı­sıra dayalı mutfağında harika­lar yaratan Meksika; 2010’da UNESCO’nun Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne alın­mış. Hayırlı olsun. Darısı başı­mıza. Viva la Cocina Mexicana!

  • Düğün olur iki kişiye pastası düşer deli komşuya

    Yaz geldi çattı, gelinlerin tatlı telaşı başladı. İki bayram arasında bile olsak havaların ısınmasıyla dünya evine girmek isteyenler planlamalara başladılar. Hazırlıkların ana kalemlerinden biri de düğün pastaları… Bugün şatafatlarıyla çiftlerin rüyalarını süslerken cüzdanlarını da hafifleten düğün pastaları var. Roma döneminde ise baharatlı çörekler, şekerin nadir bulunduğu zamanlarda sakatat ve istridyelerle yapılan düğün turtaları vardı.

    Yaz kapıda. Düğün mev­simi geldi çattı… An­cak galiba kimse artık evinin bahçesinde kuru pasta, limonata ile mahalle çalgıcı­larının ezgisine oynamak is­temiyor. Yalnız bizde de değil, tüm dünyada küresel düğün endüstrisinin ateşlediği çıl­gınlık, pandemi sınırlamala­rına rağmen 2020’de pazar büyüklüğünü 160 milyar Do­lar’a çıkarmış. Her yıl bir %5 daha büyümeye devam ediyor.

    2030’da tahminler yarım tril­yon Dolar’a işaret ediyor. Yani dünyada açlığı ortadan kaldı­rabiliriz, ama yok! Yeni bir yu­vanın kuruluşunu herkese ilan etmek lazım.

    Düğün denildiğinde iki ta­rafın da fitili ateşleniyor. Her­kes düğününün unutulmaz olmasını, yıllar boyu konuşul­masını arzu ediyor. Her kül­türün farklı eğlence ve ikram geleneği var. Pek değişmeyen ise sonlara doğru maytaplarla, marşlarla sahneye gelen gös­terişli, kat kat düğün pastası… Gerek yükseklik gerekse süs­lemeler bakımından son yüz­yılda iyiden iyiye abartılan dü­ğün pastalarının geçmişine bir göz atalım.

    İtalyan ressam Paolo Veronese’nin “Kana’da Düğün” tablosu (1563).

    Antik Çağ’dan bu yana, evlilik törenlerinde simgesel önemi olan bir hamur işinin sunulması gelenek. Roma dö­neminde mustaceum denilen, arpa ya da buğdaydan yapılan bir somun, şans dilekleriyle birlikte gelinin başında kırılır­mış. Bu somundan alınan par­çalar, yani confarreatio, sim­gesel olarak yeni çiftin pay­laştıkları ilk lokma olurmuş. Misafirler de şans getirdiğine inanarak dökülen ekmek par­çalarını yanlarına alırlarmış. Şair Lucretius, De Rerum Na­tura (Nesnelerin Doğası) isim­li eserinde, gelinin kafasında ekmek kırma âdetinin daha sonra hafif tatlandırılmış buğ­day keklerinin gelinin başının üzerinde ufalanması alışkan­lığına dönüştüğünü anlatır. Bir de misafirlere avuç avuç confetto dağıtılırmış; yani ku­ruyemiş, kuru meyve ve ballı bademler… 1487’de Lucrezia Borgia Ferrara Dükü’nün oğlu Alfons evlenirken davetliler 130 kiloya yakın confetto’yu gelinle damadın başından aşa­ğı yağdırmışlar. Zaman için­de kuruyemişlerle meyvelerin yerini kağıt konfetiler, çiçek yaprakları ve pirinç alsa da bu âdet bugün hâlâ devam ediyor.

    Romalıların 43 yılında Bri­tanya’ya ayak basmaları ile birçok gelenek de Manş De­nizi’nin öte yakasına atlamış. 1.000 yıl sonra yaşanacak Nor­man istilası ile gelen Fransız âdetleri de Ada’ya yerleşmiş. Bize ne İngilizler’den deme­yin! Bu düğün pastası geleneği onların başının altından çık­mış. Romalılar geldiğinde he­nüz çamur, saman ve ahşaptan yapılma evlerde yaşayan, köy­leri-yolları bile olmayan dağı­nık topluluklardan, üzerinde güneş batmayan bir impara­torluğa evrilmeyi becerdik­lerine göre haklarını vermek lazım. Bugün bütün dünyanın şu ya da bu şekilde etkilendiği düğün âdetlerinin birçoğunun kökeninde bu çokkültürlü geç­mişin izlerini görüyoruz. Biz düğün pastasına dönelim…

    Pasta değil gökdelen Henüz 18 yaşındaki Elizabeth Taylor ile Hilton ailesinin oğlu Conrad “Nicky” Hilton’un 1950’deki düğününde 5 katlı muhteşem pasta, düğünün yıldızlarındandı

    Ortaçağ İngiltere’sinde dü­ğüne gelen davetliler yanla­rında baharatlı bir çörek ge­tirirmiş. Gelin ve damat orta­ya tepeleme yığılan bu çörek dağının üzerinden öpüşme­ye çabalar ve becerebilirlerse bunun yaşam boyu rahat ya­şayacaklarının bir göstergesi olacağına inanırlarmış. Yazılı ilk düğün pastası tarifi Robert May’in 1685’de yayımlanan Usta Aşçı isimli kitabında yer alıyor. Bu döneme kadar, or­taya getirilen her ne ise, ismi “Gelin Pastası” olarak geçiyor ama garip olan bunun tuzlu bir pasta olması. İçi istiridye­ler, çam fıstığı, horoz ibiği, ku­zu billuru, uykuluk ve çeşitli baharatlarla doldurulmuş ko­caman, süslü bir turta kabu­ğu… Geliri bu pahalı “pasta”­ya yetmeyenler için ise koyun kıyması ile doldurulmuş ver­siyonunu sunuyorlar. Yeme­mek çok ayıp ve uğursuzluk sayılıyor. Bir de gelin pastası­nın içine yerleştirilen yüzüğü hangi genç kız bulursa sırada­ki düğünün onunki olacağına inanılıyor. Şimdiki gelin buke­ti atma âdetinin eski hâli buy­muş demek.

    17. yüzyılda daha öncele­ri İngiltere’ye ithal edildiği için nadir ve pahalı bir malzeme olan şekerin ülke sınırla­rı içinde de üretilmesi ile etli turtanın bugünkü düğün pas­tasına dönüşmeye başladığını görüyoruz. Eskiden 5-20 kilo­luk koni şeklinde sert şeker­lerin evde dövülmesiyle ha­zırlanan toz şeker artık hazır olarak bulunabiliyor. Önce bol kuru meyveli, sert ve dayanıklı kekler sunulmaya başlanıyor. Meyveli kek, doğurganlığın ve yeni yuvanın bereketini sim­geliyor. Gelinin kendi kekini pişirmesi ve düğünden önce tadına bakılması uğursuzluk sayılıyor. Çok sayıda çocukla­rının olması için herkesin bir lokma olsun tadına bakması ve yeni evlilerin keki birlikte kesmesi gerekiyor.

    Bu yüzyılda ilk defa, şe­kerle çırpılan yumurta akının sıcak sıcak kekin üzerine uy­gulanıp tekrar pişirilmesi ile oluşan beyaz bir kaplamanın kullanıldığını görüyoruz. Mik­serin olmadığı dönemde iki saat boyunca çırpılan karışı­mın fırında kararmaması için sürekli başında beklemek ge­rekiyor. Şekerin 19. yüzyılda incelip, arıtılması ile birlikte üç kere rafine edilmiş şekerin sağladığı beyazlık bir dönem ailelerin zenginliğine işaret ederken, Victoria Dönemi’nde bu beyaz kaplama, pek abartı­lan saflık ve bekaretin sembo­lüne dönüşüyor.

    Beyaz laboratuvar önlüklü “pasta mimarı”, Kraliçe Elizabeth’in 1947’de yapılacak pastası için Ana Kraliçe’nin 1923’teki pastasının bir replikasını inceliyor.

    Yine 17. yüzyılda, gelinin kekinin yanında bir de koyu renkli, daha ağır “Damat Ke­ki” sunulması âdeti çıkıyor. Gelin kekinden daha ufak ve genellikle üzeri süslü olmayan bu kek, ufak parçalara ayrılıp şans getirmesi için minik ku­tularda hatıra olarak davetli­lere dağıtılıyor. Bizdeki nikah şekeri gibi… “Damat Keki”nin bir yandan da eskinin gelenek­sel meyveli kek lezzetini özle­yen misafirlere hoşluk olması için ortaya çıktığı söyleniyor. Uzun süre unutulan bu kek, son yıllarda ABD’de yeniden canlandırılmış; ancak damat kekleri artık damadın merak­larını yansıtması için futbol topu, golf çantası gibi eğlence­li şekillerde yapılıyor.

    1840’ta Kraliçe Victoria ile Prens Albert’in düğünü, pas­talar için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. Her detayıy­la ilk “medyatik düğün” sayıla­bilecek bu törende, gelinlikten pastaya her şey gözler önün­deymiş. İlk çok katlı pasta, ilk pasta süsü bu düğünde kulla­nılmış. Halen kraliyet krema­sı olarak anılan beyaz, sert kıvamlı “royal icing” yine ilk defa bu düğünün pastasında kullanılmış. Victoria’nın pas­tası kiliseden dönüşte sarayda verilen kahvaltıda ortaya getirilmiş. 30 santim yüksek­liğinde çevresi 3 metrelik bu tek katlı pastanın ikinci katın­da “Britannia” çifti selamlıyor; Romalı giysileri içindeki gelin ve damadın ayaklarının dibin­deki köpek sadakati, iki kumru ise saflık ve masumiyeti sim­geliyordu. Aşk meleklerinden biri de pastanın üzerindeki levhaya düğün tarihini not dü­şerken görülüyordu.

    Ancak ziller, çanlar, kuşlar ve çiçeklerle dekore edilmiş en süslü kek, 1882’de Prens Leo­pold’un düğün pastası olmuştu. Kat kat, üst üste konmuş ağır süslerle ve kraliyet kaplaması ile süslenmiş, altında meyve­li yoğun bir kek olan bu pas­tanın her katı yenebiliyordu. Pastayı yapan Antoine Care­me, mimarlık eğitimini pastaya yansıtmıştı. Kaplama, üstüne konan kekin ağırlığında çök­meyecek kadar sertleştirildiği için üstüste birkaç kat çıkmak mümkün olmuştu. 20 yıl son­rasında ise keklerin arasına yerleştirilen üzeri krema kaplı süpürge sopaları ile “sütunlu pasta” modası çıkmıştı.

    Beyaz kreması saflık sembolü Fellini’nin 1973 yapımı “Amarcord”unda Gradisca’nın düğün töreni.

    1947’de Prenses Elizabeth ile Prens Philip’in resmî düğün pastası 2.7 metre yüksekliğe ve 250 kilo ağırlığa erişmişti. Savaş sonrası karne ile yiye­cek alınan bu dönemde, pasta­nın malzemesi Avustralya’dan gönderilmişti. Bu bakımdan pastaya “10 bin mil pastası” diye isim takılmıştı. Pastanın bir katı Prens Charles’ın vaftiz töreninde yenmek üzere sak­lanmış, üçüncü katı da Krali­çelerini düşünerek malzemeyi gönderen kızlara hediye olarak Avustralya’ya yollanmıştı.

    Kraliçe Victoria ve
    Prens Albert’in 1840’taki
    düğünlerinde servis edilen
    düğün pastası (altta).

    Bu pasta, geleneksel mey­veli, yoğun düğün pastalarının sonuncularından olmuştu; zi­ra yavaş yavaş Amerikan icadı “sünger kek” ile yapılan hafif ve kremalı pastalara geçile­cekti. İngiliz düğün pastaları görsellik anlamında Victoria Dönemi’nden 1980’lere gelin­ceye kadar pek değişim gös­termedi. 1980’lerde ise ince ince işlenen kraliyet kreması ile yapılan süslemelerin yerini daha yumuşak, akışkan kre­malar ve şeker hamurundan yapılan çiçekler aldı.

    Milenyuma girildiğinden beri, artık pastacılar herkesin hayallerini gerçeğe çevirebili­yor ama yine de ana akım bir pasta modasından söz etmek hâlâ mümkün. Mesela son za­manlarda beslenmedeki “do­ğallık” merakıyla birlikte, kap­lamasız “çıplak pastalar” taze çiçek, meyve gibi doğal malze­melerle süsleniyor. Ancak bol kremalı, şeker hamurlu, hey­kelli, mücevherli, püskürtme boyalı düğün pastalarına da her zaman yer var. Özellikle az gelişmiş ülkelerin zengin tai­fesi gösterişte sınır tanımıyor. En iddialı pastalar Lübnan, Endonezya veya Hintli zen­ginlerin düğünlerinde sunu­luyor. Zaten bu tarz düğünler, gelin ve annesinin düşlerini mi yoksa damadın zenginliğini mi yansıtıyor, orası meçhul.

    Geleceğin başkanı Reagan’ın pastası Jane Wyman ile daha sonra ABD Başkanı olacak Ronald Reagan’ın 25 Ocak 1940’taki düğünlerinde yedikleri pasta, klasiklerden…
  • Herkesin kesesine göre Roma’da çarşı-pazar turu

    Bilinen dünyanın merkezi, 1. yüzyılda Roma’ydı. Nüfusu 1 milyonu aşan kent, en aşağıdan en yukarıya birçok kesimin yemek ihtiyaçlarını karşıladığı sayısız seçenek sunuyordu. En basit ekmekten en pahalı soslara, en ucuz yiyeceklerden en pahalı içeceklere, tavuktan tavuskuşuna, tatlı, tuzlu ve ekşilerden sıcak-soğuk hammaddelere/yemeklere uzanan efsane Roma sofralarının kalbi bu pazarlarda atıyordu.

    Birinci yüzyıl, Roma İm­paratorluğu’nun en ge­niş sınırlarına eriştiği dönem. Akdeniz’e “Bizim De­niz” (Mare Nostrum) dedikle­ri zaman dilimi. Roma, nüfusu 1 milyonu aşan ilk metropol. Urbs Aeterna (Ölümsüz şehir) Roma’da ekmeğin ve gecele­ri başının üzerinde bir damın varsa, her şey yolunda gibi gö­rünmektedir.

    Pazar yerinde köleleri pe­şinde, Macellum’da malzeme­leri bizzat seçen ya da canlı büyük bir balık açıkartırması­na katılan ünlü gurme Apici­us’a rast gelebiliriz. Paramız herhalde onun seçtiği yiyecek­leri almaya yetmez ama biz de puls üstü lezzetler konu­sunda biraz esinleniriz belki. Puls fakirin ekmeği; yani “ta­hıl lapası”. Üzerine biraz so­ğan, sarımsak, sebze, Janus ne verdiyse artık; mesela biraz domuz kıyması ya da lucani­ca sosisi eklenebilirse… Daha ne olsun? Askerler, gladyatör­ler bile hep bunu yiyor. Varsa yoksa puls, nohut, mercimek ve sebze-meyve. Tok tutan, sağlıklı karbonhidratlar.

    Roma’da düzenlenen ziyafetlerde yani symposion’larda salyangoz, incirle beslenmiş kaz, tombik gliresler ya da iri barbunlar ikram edilirdi.

    Birçok şehirde olduğu gibi Roma’da da insanlar yiyecek satın almak için pazar yerle­rine gidiyorlar. Tezgahı olan sokak satıcılarından başka, iki omuzlarına astıkları sepetleri ya da boyunlarındaki tablala­rı ile dolanarak satış yapanlar daha çok tapınak, genelevler, hamamlar, forumlar, tiyatro ve stadyumların etrafında do­lanıyor. Tapınak yakınların­da çiçek kolyeleri, amfitiyatro yakınlarında da (Cicero’nun yalancısıyız) gladyatör oyun­larının programları satılıyor. Çabuk bozulacak yiyecek mal­zemeleri hemen oracıkta tü­ketiliyor. Ancak evde ekmek bekleyenler için sekiz dilimli, gül ekmeklere benzeyen panis quadratus var.

    Roma vatandaşı iseniz za­ten baştan şanslısınız. Şehre dağılmış 100 civarında dağıtım ofisinden ayda karşılıksız 45 ki­lo tahıl yardımı verilen 200 bin kişiden birisiniz. Anlaştığınız fırıncıya seçtiğiniz ekmeği yap­tırıp, her gün taze taze yiyorsu­nuz. Boşuna vatandaş olmaya çabalamıyor azat edilen köleler. Bu, günde iki ekmek demek. Bir daha hiç aç kalmamak demek.

    Rengarenk bir cümbüş Roma pazarlarında varlıklı ya da orta halli aileler için birçok leziz seçenek vardı. Lüks yiyecekler Nero’nun inşa ettirdiği Macellum Magnum’dan, orta halliler forumun çevresindeki sokak satıcılarından alışveriş ederdi.

    Diyelim ki o gün biraz pa­ra geçti elinize. Thermopoli­um’da oturup mercimek, no­hut yemeği, yanında da bir bardak sirkeleşmeye yüz tut­muş şarabı sulandırarak yapı­lan, otlarla, baharatla tatlan­dırılmış meşrubat olan posca ısmarlayabilirsiniz. Buralarda her gün seçebileceğiniz birkaç değişik sıcak yemek ve şarap bulunur. Paranız azsa bir so­kak satıcısından ayaküstü ba­haratlı, tütsülenmiş lucanica sosisi alır ya da bir popina’da bir bardak ucuz şarap eşliğin­de ekmek-zeytin atıştırırsınız.

    Caelian Tepesi’nde Ne­ro’nun inşa ettirdiği Macellum Magnum’a bir uğrayalım. Yan­yana birçok lüks yiyecek satan dükkan, tabernalar, mermer tezgahları ve temiz kalmala­rını sağlayan su giderleri ile özellikle bu iş için hazırlanmış bir köşede carnificēs yani ka­sap ve balık satıcıları (piscato­res) ile derli-toplu bir alışve­riş yeri. Ortadaki avlu gibi yer olan tholos’da ağırlık ve ölçü birimleri bulunur; hani “az tarttın çok tarttın” filan der­ken, satıcı ile anlaşmazlık ya­şanırsa başvurmak için.

    Diyelim ertesi gün evinde bir symposion (ziyafet) düzen­leyecek evsahibisiniz; paranız da bol ama özel konuklar için alışverişi bizzat yapmak isti­yorsunuz. Elinizdeki listede garum, salyangoz, tombik gli­resler (yediuyurlar denen bit­ki ile beslenen gececi, minik kemirgenler) veya iri barbun­lar var. İncir ile beslenmiş iri­ce bir kaz da alabilirsiniz kaz dolması yaptırmak için. Önce ünlü balıkçı Leporus’a ya da balıkçı kadın Aurelia’nın tez­gahlarına bakılacak. Barbun­lar şahane, ancak sizin için bi­le pahalı. Tatlı su balıkları çok daha ucuz ama onlar da sy­mposion sofrasına yakışmaz. Sütle beslenmiş salyangozlar çözüm olabilir. Bu davetler­deki ideal sayı 9 kişi olduğuna göre, 90 tanesi 9 dinari eder.

    Çeşit çeşit ürünleri tezgahına sermiş bir satıcı ve ilgi çekmek için yanında getirdiği maymunlar…

    Deniz ürünlerinden gide­cekseniz şayet, istiridyelere ve deniz kestanelerine de göz atarsınız. Kestanelerin 100 ta­nesi 50 dinari. Bu pahalılıkta kimse sizden devekuşu beyni, tavuskuşu kızartması, flamin­go ya da zürafa eti sunmanızı beklemesin zaten. Eskidendi onlar. Orta halli bir tavuk bile 30 dinari; nerede kaldı tavus­kuşuna 300 dinari ödemek… Petronius’un alayla kaleme aldığı hayalî karakter Trimal­chio gibi ipini koparmış bir sonradan görme değiliz her­halde!

    Konuklara önden bir tur iştah açıcı (gustatio) sunmak gerekir; zeytin, yumurta, ma­rul salatası gibi. Eğer istirid­ye alacak olursanız, bununla birlikte yemek üzere hazırla­nan özel ekmekten de almak gerekecek (veya pide gibi yassı lentaculum). Balık pahalı ge­lirse, ana yemek (primae men­sae) önce kızartılıp sonra gül yaprağı, garum, baharat ve def­rutum ile sosa bulanmış bül­büller olabilir. Defrutum, su­yu yarı yarıya çektirilmiş tatlı üzüm suyu. Roma’da üzümden sadece şarap yapılmıyor. Ya­nında Vitellius usulü bezelye püresi olabilir. Nihayetinde de tatlı olarak (secundae mensae) elma veya kiraz, bal, peynir ve füme kuru üzümler sunulabi­lir. Kirazın kilosu 3, elmanın da 10 tanesi 1 dinarius. Bülbü­le harcadığınızı, tatlıdan kısa­rak dengelemiş olursunuz.

    Köle-vatandaş farkı ekmekte Bir ziyafet sofrasına yiyecek servisi yapan köleler… Roma’da vatandaşlar şehrin farklı yerlerindeki 100 civarında dağıtım ofisinden ayda karşılıksız 45 kilo tahıl yardımı alırdı. Azad edilmiş köleler bu yüzden vatandaş olmak isterdi.

    Tabii esas mesele hangi garum ve hangi şarabın seçi­leceği. Her yemeği tatlandır­mak için fermante balık sosu garum kullanılıyor. Ancak en kalitelisi olan garum sociorum ateş pahası. En pahalı parfüm­den de pahalı olan sociorum’u benim diyen kullanamaz ama, bu davet için ondan biraz alıp sulandırıp hydrogarum yapıla­bilir belki. Artık herkes böyle yapıyor Elagabalus’tan beri. İmparator “ben yaptım oldu” demiş. Halk aynısını neden yapmasın? Tabii yoksul halk ya kaliteli bir garum süzüldük­ten sonra dibine çöken kılçıklı posayı sulandırarak kullanır ya da en ucuz, küçük balıklar­dan yapılanıyla yetinir. Buna da allec derler; fakirlerin ga­rum’u.

    Şarap seçimi de kritik bir konu. Yarım litre kaliteli şarap 30 dinari. Önden antre ile bir­likte ballı şarap mulsum sunu­lur. Romalılar tatlı lezzetleri tuzlular ile karıştırmayı sever. Tariflerde bal ve balık sosu ile baharatın birlikte kullanımı yaygın. Yemek bittikten sonra içki servisi ve sohbet yani co­missatio başladığında kalite­li bir şarabın büyük krater’ler içinde sulandırılmasına sıra gelir. Symposiarch (ev davetle­rinde çoğunlukla davet sahibi) şarabın hangi oranda sulan­dırılacağına ve nasıl dağıtıla­cağına karar veren kişidir. Üst düzey bir davet ise sek Faler­nian şarabını tercihen bire üç oranında sulandırmak ve kim­seyi fazlaca sarhoş etmeyecek miktarda sunmak seçkin bir evsahibine yaraşan davranış olur. Antik Yunan’da ve Ro­ma’da sarhoşluk ayıplanır. Bu nedenle üç koca krater şarap yeter de artar bile.

    Ortalama kalite şarapların litresi 8 dinariye bulunabilir ki bu herkesin alabileceği bir fiyattır. Zaten Romalılar yılda vatandaş başına 24 lt. zeytin­yağı ama buna karşın 150 lt. şarap tüketmekteymiş. Roma döneminde artık bağcılık yön­temlerinde ve şarap üretimin­de çok yol katedilmişti; değişik üzüm çeşitlerinden yıllandırı­lacak kalitede şarap üretilebi­liyordu.

    Orta halli aile babasının alışverişine de ortak olalım. Macellum’daki pahalı dük­kanlar bütçesini aşacağından, forumun çevresindeki sokak satıcılarına bakacağız. Baş­ta söylediğimiz gibi, puls eski buğday türlerinden farro, darı veya arpayı uzun süre haşla­yarak yapılır. Hiçbir şey yoksa bu tahıl lapası zeytinyağı ve tuz ile tüketilir. Tereyağı ol­maz; zira onu “barbarlar” yer. Roma’da tereyağı ancak araba tekerlerini yağlamak için kul­lanılır. Hâli vakti biraz yerinde olanlar bu tatsız lapaya sebze­ler, soğan-sarımsak, nadiren et, garum, bakliyat ekleyerek doyurucu ve besin değeri yük­sek sıcak veya soğuk yemekler elde edebilirdi veya tuzsuz lor ve bal katarak bunu basit bir tatlıya çevirirdi.

    Sebze ve meyve herkesin alabileceği kadar bol ve ucuz. Bugün bildiğimiz sebze ve bakliyatın çoğu (Amerika kıta­sı kökenliler ve patlıcan hariç) yetiştirilmekte idi. Marul ve çeşitli otlar ile yapılan sala­talar sirke, tuz, zeytinyağı ile tatlandırılırdı. Limon da kul­lanılırdı ama diğer narenciye çeşitleri henüz ortada yoktu. Bu işçi evine arada et kabilin­den domuz kıyması, tütsülen­miş lucanica sosisi, tuzlanmış balık filetosu, salyangoz ya da tatlısu balığı götürebilir­di. Tuzlanmış balık ve tatlısu balıkları daha hesaplı olur­du. Yumurta ve peynir de ol­dukça ucuzdu; çünkü Romalı­lar tavuk ve küçükbaş hayvan çiftlikleri kurmuşlardı. Ayrıca balık, salyangoz ve kabuklu deniz canlılarını da çiftlikler­de yetiştirmeyi becermişlerdi (Yine de bu tür fantezi yiye­cekler -fiyatı ucuzlayan sal­yangoz haricinde- hep pahalı kalmıştır.

    Zenginler foruma, fakirler popina’ya İmparator Marcus Ulpius Nerva Traianus’un AVM’si diyebileceğimiz son imparatorluk meydanı Trajan Forumu (üstte). Ostia’da bir popina, yani alt sınıfların ayaküstü yemek için kullandıkları bir tür büfe.

    Etin pahalı olmasının ana sebebi, süt ve yününden, yu­murtasından sürekli yarar­lanılan bir hayvanı kesip ye­menin Romalılara ekonomik gelmemesidir. Yoksul hal­kın et yemesi ancak bir zafer şenliğinde ya da bayramlarda mümkündü. Çoğu yoksul Ro­ma vatandaşı, ateş yakmanın yasak olduğu çok katlı mekan­larda yaşadığı için ancak aşa­ğıdaki ortak avluda bir şeyler pişirebilirdi. Bu nedenle çoğu Romalı dışarıda yer veya piş­miş, hazırlanmış yiyecekleri lapasına katık ederek besle­nirdi. Gün doğarken edilen kahvaltı, sulandırılmış ballı şaraba veya keçi, koyun sü­tüne banılan ekmekten veya tahıl lapasından ibaretti. Da­ha varlıklılar ekmek yanında zeytin, zeytinyağı, yumurta, belki biraz lor ya da yumuşak keçi peyniri ile bir-iki meyve yerlerdi.

    Roma’nın doymaz iştahına, yemeklerine dair daha anla­tılacak çok şey var. Romalıla­rın hayata bakışını Ephesus’ta orta düzey devlet görevlisi olan Tiberius Claudius Secun­dus’un mezartaşı yazıtı ile an­latalım. Biraz da Anadolu ve Diyonisos etkisi sinmiştir el­bet adamın üzerine:

    balnea vina Venus

    corrumpunt corpora

    nostra sed vitam faciunt

    balnea vina Venus

    (Hamamlar, şarap ve seks, bedenin canına okur ama, ha­mamlar, şarap ve seks, hayatı yaşamaya değer kılar)

    Roma hâlâ ayakta olsa saat ikide dükkanı kapatıp hama­ma gidiyor olacaktık.

    Gerisi de artık iştahınıza, cebinize ve meşrebinize kal­mış.

  • Oooo mastika, mastika… Damla sakızı işte bu adada

    Sakızın üretim memleketi Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın güney tarafı. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçinenin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Ancak efsanelerden gerçeğe uzanan tarihte yemeklerden içkilere, oradan tatlılara kadar Akdeniz mutfağının yıldızı olmuş. Yetiştirmesi çok zahmetli, kendisi çok pahalı bu “ciklet”in günümüze uzanan öyküsü.

    Eskiden en ücra bakkal­da bile tezgah arkasın­da, yaldızlı ufak karton şeritlere dizilmiş, selofanla sarılmış sakız paketlerinin ya­pıştırıldığı uyduruk bir kar­ton asılı olurdu. Demek ki çok ucuz olmasa da herkesin ala­bileceği fiyatlarda idi; yoksa bakkalda işi ne? Mutfaktaki yeri epeydir unutulmuştu ama şekersiz cikletlerin tadı da­mak hafızamızda yaşıyordu.

    Damla sakızından bahse­diyorum. Damla sakızının lez­zeti ve sağlığa olan yararları şimdilerde yeni baştan keş­fediliyor. Yemek dergilerin­de ve internette damla sakızlı tarifler çoğaldı. Genç şefler de araştıra ede eski kullanım alanlarını keşfedecekler ye­niden.

    Sakızın üretim memleke­ti Chios; yani bizim verdiğimiz ismi ile Sakız Adası’nın kurak güney tarafı. Chios yüzölçümü olarak Ege’nin beşinci büyük adası ama tarihte onu önem­li kılan ticaret yolları üzerin­deki stratejik konumu. Sakız Adası’nın tarihini bir çırpıda özetleyebilsem ne iyi olurdu ama çok zor. Ada’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir ancak. Hep sa­vaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üret­me zorunluluğu.

    Mutfaktaki yeri bir süredir unutulan, yakın zamanda yeniden kıymeti anlaşılan damla sakızı eskiden her bakkalda selofanlara sarılı hâlde satılırdı.

    Ufak tefek ve dört mevsim yeşil Egeli bir ağacın dibin­de düşmanları tarafından öl­dürülmüş Aziz Isodoros. Bu damla sakızı ağacı, ardından döktüğü gözyaşlarıyla şeref­lendirilmiş mitos’u. Aslın­da pistacia lentiscus binlerce yıldır kendi yaralarını sarar­ken ağlıyor. Her yaz başın­da gövdesine açılan yarıklar­dan damlayan şeffaf reçineye “Chios’un gözyaşları” deniyor. Lezzeti, aroması başka hiçbir şeye benzemeyen bu reçine­nin tadını onu hiç bilmeyen birine anlatmak zor. Yabancı bir yemek yazarı “çam reçine­si gibi, aynı zamanda vanilya ve kremamsı bir tınısı da var ama arkalardan denizin tuzlu kokusunu andıran bir hoş ko­ku hissediliyor” diye romantik bir çaba göstermiş.

    Sakız Adası’nda 7 milyon yaşında bir sakız yaprağı fosi­li bulunmuş. Akdeniz’in çorak ve kurak kıyılarında, her tür doğa koşuluna uymuş, hatta yangın sonrası dibinden yeni­den yeşerebilen bu kanaatkar ağaççık başka kıyılarda da var. Ancak reçinesi bizim sevdiği­miz aromaya sahip olanı sa­dece Chios’ta yetişiyor. Bunu toprağın volkanik karakterine bağlayanlar var.

    Damla sakızına dair ilk bil­giler MÖ 5. yüzyılda Herodot tarafından verilmiş. Romalı elit sınıf, damla sakızını bal, kara­biber ve yumurta ile tatlandır­dıkları conditum paradoxum (sürpriz baharatlı şarap) için­de kullanmış. Apicius, De re Coquinaria’daki tarifinde şara­ba bal, biber, sakız, defne, saf­ran, hurma tohumu ve şaraba yatırılmış hurma ekler. Dios­korides’in De Materia Medi­ca’sında, damla sakızının mide rahatsızlıklarında tedavi edici özelliklerinden bahsedilir. Pli­nius, Hipokrat ve Galen birçok ilaçta damla sakızına yer verir. Romalı kadınlar dişlerini sakız ağacının dallarından hazırla­nan kürdanlarla temizlemiş. Geleneksel tıpta mantar ve bakteri giderici olarak kulla­nılmış. Göz, cilt ve diş enfeksi­yonlarında, öksürüğe karşı ve hazım ile ilgili sorunlarda işe yaradığı düşünülmüş. Modern tıp bugün ülsere yol açan “he­licobacter pylori” bakterisine karşı damla sakızının tedavi edici özelliği olduğunu onaylı­yor. Ortaçağ’da nefes tazeleyen ve dişleri beyazlatan özelliği ile aranan bir ürün olmuş; hatta Hindistan ve İran’da çürük diş­lere dolgu olarak kullanılmış. Fransız Devrimi’ndan önce de damla sakızlı bir likör Fran­sa’da “Yunan iksiri” adıyla ün­lenmiş ama devrim ateşinde unutulup gitmiş.

    Sakız Adası elden ele Sakız Adası’nın tarihi “x ele geçirdi ama hemen sonra onun elinden y aldı” şeklinde özetlenebilir. Hep savaş, acı, yokluk, esaret ve harıl harıl başkaları için sakız üretme zorunluluğuyla yaşamış Ada halkı. 16. yüzyıldan bir gravür.

    Geçmişte damla sakızının yerini sağlamlaştırması sağlık özelliklerinin yanında mutfağa girmesi ile olmuş. 5 bin yıl ön­cesinin mezarlarında bulunan damla sakızlı bir sosis olan “mumbar mahşi” hâlâ Mısır’da yapılıp yenilmekte. Yemek ta­rihçisi Charles Perry “tuzlu yiyeceklerde hâlâ damla sakızı kullanan bir Mısır kaldı” de­miş ama rahmetli annem tas kebabına mutlaka damla sa­kızı eklerdi; eti yumuşatsın ve kokusunu hoş kılsın diye. Me­ğer çok eski bir bilgiyi taşırmı­şız tenceremizde. Kokusu ile aromalandıran, sakızı ile bağ­layıcılık ve koyulaştırma göre­vi gören damla sakızı Abbasî Bağdat’ının çok rafine mutfak zevkinin yayıldığı coğrafyalara has bir damak tadı olarak kal­mış ve nedense diğer baharat gibi tüm dünyaya yayılmamış.

    El Bağdadi 1226’da, Ab­basî döneminin yemek tarif­lerini derlediği yemek kitabı Kitâbü’t-Tabîh’teki et yemek­lerinin çoğunda damla sakızı kullanmış. Tavuğu haşlayıp başka bir malzeme katmadan önce tarçın, kişniş ve damla sakızı ile kızartmayı önermiş. Sirke, safran, kereviz yapra­ğı ve sakız ile pişirilen oğlak yemeği “masus” ya da kişniş, kimyon, tarçın ve sakız serpi­lerek fırınlanan balık yeme­ği “samak mashwi” iki örnek. Bugün Lübnan, Suriye, Mısır, Fas, Türkiye ve Yunanistan dışındaki mutfaklar damla sa­kızını egzotik bir yenilik ola­rak yeni yeni tanıyor. Örneğin Japon şefler damla sakızını epey fazla kullanmaya başladı. Bizim belleğimizde ise çöreği, muhallebisi, kurabiyesi, likö­rü, çevirme tatlısı, dondurma­sı ve rakısı ile epey derinlere nakşolunmuş bir sakız kokusu var. Mahlep, tarçın, çam fıs­tığı, salep, gülsuyu gibi yakın arkadaşlar da edinmiş ki ken­disine onu kolay kolay unut­mayalım.

    Damla sakızı, Türk kahvesinin en yakın arkadaşlarından…

    Sakız Adası, 14. ile 16. yüz­yıllar arasında Ceneviz yöne­timindeyken, sakız üretimi ilk defa örgütlenmiş. Cenevizliler, Chios Adası sakinlerini kor­sanlara karşı koruma karşılı­ğında adanın sakız ticaretinin tekel hakkını ele geçirmiş.

    Duvarlarla çevreledikle­ri, geceleri sabaha dek kapıla­rı kapatılan, her evde birden fazla ailenin kaldığı, avlusuz, bahçesiz, dip dibe yaşanan bu köylerde her şey yıl boyu süren sakız üretimi çevresinde şekil­lenir. Erkek ağaçların dalları­nın hava akımını rahatlatacak şekilde budanması, diplerinin temizlenip mermer tozu ser­pilmesi ile hazırlıklara başla­nır ki sakız yere damladığında pislenmesin. “Kentos” denilen hasat mevsimi Temmuz başın­dan Ekim’e dek sürer. Ağaçla­rın gövdesinin ve iri dallarının yarılıp 15-20 gün sonra dibine düşen sakızların sabah serin­liğinde toplanması, sabunlu su ile yıkanması, kurutulması ve sonra dondurulup tek tek bı­çakla üzerlerinin temizlenme­si ve iriliklerine göre üç sınıfa ayrılması şeklinde yapılan üre­timi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.

    Cenevizlilerden sonra 1566’da Kaptan-ı Derya Piyale Paşa, Sakız Adası’nı ele geçi­rince 1840’a kadar süren Os­manlı dönemi başlar. Bu dö­nemde de, Bizans ve Ceneviz zamanında olduğu gibi üreti­len sakızın miktarı üzerinde hep çok sıkı bir kontrol bulu­nur; üretilen sakızın satın al­ma hakkı padişah hazinesine ait olur. 17. yüzyılda devlet gö­revlilerinden sakız saklayan­lar olursa miktarına göre deği­şen para ve bazen ölüm cezası bile verilebilirdi. Sakız yetişti­ricileri bu değerli ürünü üret­tikleri için vergi ödemez ve Müslümanlar gibi beyaz sarık sarabilirlerdi. Sonrasında ise Sakız Adalı üreticiler vergisi­ni ödeyerek kendi satışlarını yapma hakkını elde eder. 19. yüzyılda sakız satışı giderek azalınca, üretimi canlandır­mak için 1938’de Chios Sakız Üreticileri Birliği kurulur. Sa­vaş sonrası köylüler kaynakla­rını ve güçlerini birleştirerek adalarını bugünkü tekel konu­muna getirecek üretim ve pa­zarlama sürecini başlatır.

    Yüzlerce yıldır aynı yöntemler Sakız ağaçlarının dibine kalsiyum karbonat tozu serpiliyor ki sakızlar akarken temiz kalsın, yapışmasın… Bunun dışında sakız üretimi hâlâ yüzlerce yıl önceki yöntemlerle devam ettiriliyor.

    Bizim mutfakta da çok çe­şitli yiyeceklerde kullanılır damla sakızı. Ekmeklere ka­tılır, Paskalya zamanı mahlep ve kakule ile birlikte paskalya çöreği olur. Bunun yanısıra çe­şitli çevirme tatlıları, reçeller, lokum ve şekerlemelere, mu­hallebi ve sütlaçlara eklenir. Yalnızca tatlılara değil kelle, pilav, balık yemeklerine de ko­nurmuş bir zamanlar. Saray’a “mastaki-i şehdane” ve “mas­taki-i hurda” diye adlandırı­lan iri ve küçük taneli iki tür sakız satın alınırmış. Sarayın 1489’daki muhasebe defterle­rinde alım miktarı 70 kilogra­ma yakın olarak kaydediliyor. 1642 defterinde ise bu rakam 26 kilo civarında. Damla sa­kızının sarayda çok sevilme­sinin bir diğer nedeni de hem ağız kokusunu gidermesi hem de diş sağlığına yardımcı ol­ması. İçine “gıcır” denilen bir malzeme katılarak ciklet gibi çiğnenirmiş.

    İzmir’in Çeşme ilçesinin hemen karşısında yer aldığı için ekonomik açıdan Anado­lu ile hep bağlantılı olmuş Sa­kız Adası. Sakız Adası’ndan Saray’a portakal, limon suyu, zeytin, nar da gelmiş. Gala­ta’nın geçmişinden bahsedi­lirken hep bir “Sakızlı deniz­ciler” lafı geçer. Denizcileri, kaptanları, gedikli meyhane­lerin barbaları ve sâkileri ile şarap da gelmiş Sakız’dan. “Sakızlıların, kökeni Bizans’a kadar uzanan meyhane kültü­rünün şekillenmesinde büyük katkıları vardır” diyor Rakı Ansiklopedisi.

    Bu Yunan klasiğinde ahtapot damla sakızı likörüyle pişiriliyor.

    Geldik mi şimdi “mastika” bahsine? Sakızın adı “masti­ko” eski Yunanca “çiğnemek” fiilinden geliyor. Rakı Ansiklo­pedisi, Dr. Nikolaki’den aktara­rak mastika rakısının Ada’nın valisi olan Abidin Paşa’nın öne­risi ile icat edildiğini yazıyor. Bu paşa Abidin Dino’nun da dedesi. 19. yüzyılın başından 1930’lara kadar mastika çok daha fazla sevilmiş olmalı ki ayırdetmek için anasonlu ola­na sakızsız düz rakı; “duziko” denilmiş. Ev Kadını isimli kita­bında Ayşe Fahriye Hanım, ev­de mastika rakısının yapımını anlatırken sakızın yanısıra ne kadar anason, badyane, tarçın ve kişniş konacağını tarif eder. “Düz rakı için sadece anason konması yeterlidir” diye be­lirtir. 1930’larda Tekel kurula­na kadar piyasada iki çeşit rakı bulunurken Tekel damla sakız­lının üretim ve pazarlamasın­da başarılı olmayınca anason­lu rakı üretimine yol vermiş. Böylece mastika rakısı ortadan silinmiş, rakının tersi düzü kal­mamış. Ancak Chios’da damla sakızlı mastika hâlâ adaya has bir rakı olarak üretiliyor. Mas­tika, Yunan girişimciler tara­fından hiç bilinmeyen bir aro­ma olarak yeni dünya barların­da pazarlanmaya başlandı. İki ölçü mastikaya iki ölçü greyfurt suyu ve bol buz; en basit kok­teyl tarifi. Buyurun deneyin.

    Günümüzde sakızın kilosu 150-200 Euro arasında satılı­yor. Olgun bir ağaç, 15 yaşı­na geldiğinde ancak 350 gram kadar sakız verebiliyor. Sakız üretiminin yaygınlaşması­nın önündeki en önemli engel işin zahmeti. Chios’ta “sakızcı yaşlılar” ellerine yapışan sa­kız kirini gururla taşıdıkları halde gençler artık bu işi yap­mak istemiyorlar. Ada her yıl 250 tona yakın sakız üretiyor. Ekonomik karşılığı 40 milyon Euro civarında.

    Sakızcı yaşlılar ve sakızlı tarifler Chios’ta pek zahmetli olan sakız üretimi halen yaşlılar tarafından sürdürülürken gençler artık bu işi yapmak istemiyorlar (altta). Fakat tüm zahmetine rağmen sakız, dokunduğu tarifi özelleştiriyor. Damla sakızsız düşünülemeyecek Paskalya çöreği bunlardan (üstte).

    Eskiden çok fazla olmasa da bizde de sakız üretimi var­mış. Nüfus mübadelesi nedeni ile Çeşme, Karaburun, Alaçatı ve Çiftlikköy’de yaşayan bi­zim kıyının sakız üreticileri gidince eski sakızlıklar sahip­siz kalmış ve zaten pek az olan yerli üretim sıfırlanmış. He­pi topu 300 ağacımız kalmış kenar köşe arsalarda. Dene­ye yanıla toplamda 20 kilo sa­kız üretmeyi başarmışız ama ileriye dönük iddialı planları var Orman Genel Müdürlü­ğü’nün. Sakız Eylem Planı ile 5 bin dekarlık bir alanda sa­kız ağaçlandırması yapılması hedeflenmiş. 2018’de deneme dikimi yapılan Gökçeada’da sakız ağaçları sakız damlat­maya başlayınca bu sene 1.500 fidan daha dağıtılmış. 5 yıl­lık süreçte yaklaşık 200 bin adet aşılı sakız ağacı dikilmesi planlanıyor. Bu da 70 ton sa­kız elde edebiliriz demek. Plan iyi hoş ama insan da ağaç da deniz kokan, güzel manzaralı tepelere düşkün olunca önce­lik kimin olur acaba? 15 sene sonra en fazla 350 gram sakız verecek ağacın mı, terasın­da oturup gün batımına kadeh kaldırmak isteyen adamın mı? Gönül ağaçtan yana ama…