Yazar: Petek Çırpılı

  • Yeni yıla doğru Aralık sonu ve farklı Ocak’ların sofraları

    Çok daha eski dönemlerde baharın gelişi, tohumun çıkışıyla ilişkili olarak kutlanan yeni yıl, yaklaşık 2 bin yıldır bugün kullandığımız takvimle birlikte kış ortasına denk geliyor. Hititler’den Mezopotamya’ya, Çin’den Roş Aşana’ya, Nevruz’a ve Afrika’ya uzanan, değişen yılbaşı sofraları, değişmeyen umutlar, dilekler ve paylaşımlar…

    Yılda bir kere olsun ter­temiz bir sayfa açmak istiyoruz. Her yeni yıl başlangıcında, kendimizle ilgili kararlar alıyoruz ezelden beri. Ezel dediğimiz aşağı yukarı 4 bin yıl öncesi. Daha öncesi de mutla­ka var da biz bilmiyoruz.

    “Her şeyin uyuduğu kışın ortasında yeni bir döneme geçiş mi olurmuş?” diyorsanız şayet, hep böyle değilmiş elbet. Göze görünür olacak başlangıçlar beklenirmiş; mesela ilk çiğde­min topraktan başını çıkarması gibi. Çiçeklerin seyrini doğrudan izleyemediğimiz şu çağda böyle bir yeni yıl daha anlamlı gelmi­yor mu? Çiğdem çıkacak, bahar gelecek.

    Yeni yıl şenlikleri için çiğdemi bekleyenler de bizim topraklar­dan; yani Hititler. Bereket Tanrısı Telepinu’nun dönüşü bu. Telepinu öbür tarafa gidip gelen tanrılar­dan. Bu yeraltına ya da diğer ta­rafa geçip sonra mevsimi gelince geri dönen göksel varlıklar, daha çok Ortadoğu’nun antik inanç­larında karşımıza çıkıyor. Bu inançlardan etkilenen Greko-Ro­ma mitolojilerinde de kendilerini görüyoruz. Bu geri dönüş tören­leri, doğanın uyanış döngülerine koşut kutlanırmış. Mısır’ın ekin döngüsünü sağlayan Osiris’i, Mezopotamya’nın Tammuz’u, Anadolu’nun Adonis ve Attis’i, Persephone ve Diyonisos’u ve bunların topluca daha uslu bir yorumu olan Hıristiyanlığın Hz. İsa’sını gidip-dönen kutsal varlık­lardan sayabiliriz.

    Doğanın canlanışını yeni yılın başı kabul edip eğlenceler ve şölenlerle kutlamanın bilinen en eski örneği 4 bin yıl öncesine dayanıyor. İşte “ezel” dediğimiz nokta bu. Mezopotamya’da Ba­bil’in Akitu Festivali, bahar eki­noksundan hemen sonra Mart’ın 18’inde kutlanmaya başlanırmış. Tam 12 gün. Telepinu yeraltından tapınağına dönmeye razı gelesiye dek yalvar yakar, etleri ızgara yapıp dumanını göklere savur, şarkılar, türkülerle kendisini ça­ğır! Neyse ki hep dönmüş gelmiş. Assur’da ise güz ekinoksuna en yakın yeni ay zamanı, yani Eylül ortası kutlanırmış.

    Yeni yıl konusunda bu defa, geçmişten bugüne kesintisiz olarak kutlanmış olan yeni yıl ritüellerinin sofralarla ilişkisine bakalım. Hititler ile bizim ara­mızda yeni yıl için beslediğimiz güzel umutlar bakımından hiç fark yok. Onlar tanrılara kurban ve sunular eşliğinde dileklerini diliyorlar, ekmekler ve içecekler sunuyorlardı. Hititler’de Fırtına Tanrısı Teşup’a da önem verilirdi, çünkü yağmuru yağdıran oydu. Onun adına yapılan törenler, şe­hir dışındaki Akitu tapınağında ve Yazılıkaya açıkhava tapınağın­da yapılırdı.

    Gastro-2
    Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasb, Nevruz’u kutluyor (Kırk Sütunlu Saray İsfahan, İran).

    İşte Assur ve Babil’den bu yana Hititlerin de benimsediği Akitu kültü, Asuri/Süryani halkı tarafından 6.773 yıldır kesintisiz şekilde devam ettirilmekte. Bu coğrafyada festival 18 Mart’ta başlatılır ve şehirde yaşayan her sınıftan insanın, bizzat kral ve başrahibin de katılımı ile 12 gün boyunca kutlanırmış. Bu yeni yı­lın bahar uyanışına denk geldiği bir bahar festivaliydi ve bereketi, dirilişi, tanrıların geri dönüşünü simgelerdi. Şimdilerde artık yeni yıl olarak değil, ancak kültürel bir kimlik unsurunun devamlı­lığı için 1 günlük bahar bayramı olarak kutlanmakta.

    Babil yıkıldıktan sonra Yeni Assur İmparatorluğu da, MÖ 683’te şehir duvarlarının dışında bir Akitu Evi inşa ederek festivali devam ettirmiş. Daha sonra bir tapınak da Ninova (bugün Irak’ta Musul yakınları) şehrinde inşa ettirilmiş. İskender’in ölümün­den sonra imparatorluk toprakla­rı komutanları arasında parçala­nınca, Mezopotamya’da egemen olan Selevkos İmparatorluğu da bölgenin âdetine ters düşme­miş ve Akitu Festivali’ni devam ettirmiş. 3. yüzyılda Suriye’de tanrı statüsü verilmiş olan Roma İmparatoru Elagabalus adına fes­tivalin hâlâ kutlandığını görüyo­ruz. Elegabalus, Roma İmparator­luğu’nun görüp göreceği en genç ve en sapkın imparatorlardan bi­riydi ama, Suriye’den çıkıp impa­rator olduğu için memleketinin yeni yıl festivalini antik Roma’ya taşımıştı. Elegabalus’a eğlence olsun zaten (“Kha-b Nisan” adı verilen bu festival, 1960’larda politik nedenlerle yurtdışında yaşamak zorunda kalan Asuri/ Süryanilerin kültürlerine sahip çıkma çabalarının sonucu bir geri dönüş yaşadı. Yine politik baskılar nedeniyle 1990’lara dek dışarıya kapalı özel ayinlerle kutlandı. Adına Akitu veya Asuri Yeni Yılı da denir ve günümüzde Nisan’ın 1’inde kutlanır).

    Gastro-1
    Yahudilerin yeni yılı olan Roş Aşana’da ballı elma veya elma reçeli sunulur. Elma, yeni yılın başından sonuna tatlı geçmesi dileğinin simgesidir.

    Ezelden bu yana devam eden yeni yıl kutlamalarına bir diğer örnek de Çin’den gelsin. Çin, Yeni Yılı birçok efsane ve gelenekle ilişkilendirilir. Festival gelenek­sel olarak ataların yanısıra tanrı­ları da onurlandırma zamanıdır. Çin Yeni Yılı, geleneksel Çin gü­neş takviminin başında kutlanır. Yeni yılın ilk günü, 21 Ocak – 20 Şubat tarihleri arasındaki yeni aya denk düşer. Aynı zamanda uzunca bir tatil dönemidir. Çin’de Yeni Yıl Günü’nden önceki ak­şam, aileler bir yemekte biraraya gelir. İyi şansa yer açmak için evler temizlenir. Bir diğer gelenek de kapı ve pencerelerin kırmızı kağıt oyma desenlerle süslen­mesidir. Kırmızı renk, bir yeraltı cinini uzakta tuttuğuna inanıl­dığı için tercih edilir. Tasarımlar hasat sahneleri, hayvancıklar, mitolojik semboller içerir. Umut, şükran ve yeni yıl için ailenin beklentilerini yansıtır. Yaşlılar yeni evli gençlere kırmızı zarflara koydukları kağıt paraları harçlık olarak verir. Gençler zarfı alırken eğilerek teşekkür eder ve açarlar.

    Gelelim mutfağı gayet zengin olan Çin kültürünün yeni yıla girerken sofraya koyduğu uğurlu sayılan yemeklere. En önemli yiyeceklerin başında balık gelir. Sofrada balık olması, yeni yılın da bereketli olması umudunu sim­geler. Balık sofraya en son gelir ve tamamı yenmez; zira tabakta ye­mek bırakacak kadar tok kalkılan bir şölendir bu. Ayrıca etli mantı, bütün fırınlanmış tavuk, pirinç keki “niangao”, zenginlik simgesi Çin böreği ile ailenin dağılmama­sı için bütünlüğü temsilen tatlı pirinç köfteleri sunulur.

    Sofraya konan yiyeceklerin simgeselliği kültürden kültüre nasıl da değişiyor! Çin, tavuğun eşinen, yakalayıp getiren ayakla­rını eve en çok kazancı getirene sunar. Hıristiyan inanışında geç­mişin üzerini eşinerek örttükleri için hindi-tavuk Noel’de tercih edilir ama girilecek yeni yılda “toz toprak içinde eşinerek yaşam kazanmak” yerine daha az zorlu bir yıl ümidi içinde, burnuyla top­rağı ileri doğru dürtüp yiyeceğini arayan domuz da mönüde vardır.

    Gastro-3
    Eylül-Ekim’de 2 gün kutlanan Roş Aşana sorfralarında, hurma, kabak, pırasa, elma, balık ve pazı bulunur.

    Yahudilerin yeni yılı olan Roş Aşana ise Yahudi takvimine göre hasadı takip eden Eylül ile Ekim aylarında 2 gün kutlanır. Bayram boyunca yemekte ballı elma veya elma reçeli sunulur. Elma, başın­dan sonuna yeni yılın tatlı geç­mesi dileğinin simgesidir. Aile reisinin bir lokma aldığı kuzu başı ise onun yaşamının uzaması ve ailenin köle değil, hep başta ve hür olması dileğinin sembolik yansımasıdır. Sofralarda ayrıca hurma, kabak, balık, pazı ve pıra­sa da bulundurulur ve her birinin isimlerinin çağrışımlarına dayalı sembolik anlamı vardır. Hangi kültüre bakıyor olursak olalım, sofranın elden geldikçe bereketli ve çok çeşitle hazırlanmasına dikkat edilir.

    Binlerce yıldır kutlanan bir diğer yeni yıl bayramı da Nevruz tabii. Yazılı kaynaklarda ilk defa 2. yüzyılda adı Pers belgelerinde geçse de, aynı zamanda bir bahar bayramı olarak mutlaka evveli­yatının olduğunu varsayabiliriz. İran ve Bahai’lerde Nevruz, yılın ilk günü kabul edilir. Bazı toplu­luklar bu bayramı 21 Mart’ta, di­ğerleri 22 veya 23 Mart’ta kutlar. Nevruz yeni gün anlamındadır ve Zerdüştler ile Bahailer için kutsal bir gündür. Kürtler ise bu bayra­mı İran mitolojisindeki Demirci Kawa efsanesine dayandırır.

    Türk halkları da Ergene­kon’dan çıkışı ve baharın gelişini temsil ettiğine inandıkları için kutlar. 3.000 yıllık bu yeni yıl şimdilerde “bahara merhaba” şenliği olarak kutlanmakta. 2010’da Birleşmiş Milletler tara­fından Dünya Nevruz Bayramı olarak kabul edilmiştir. Etmese ne olacaktı ki ayrıca? Biz bahara ve yeni yıla “hoş geldin” diyerek arınmak için ateşin üzerinden atlayarak kutlamalara devam edecektik.

    Nevruz sofrasında geleneksel olarak neler bulunduğunda bir göz atalım: “Heft Sin” Nevruz’da kurulan geleneksel sofraya verilen isimdir. Bu sofrada İran alfabesinde “S” harfiyle başlayan senced (iğde), sebze, samanu (çimlendirilmiş buğdayı döverek yapılan bir helva), sîr (sarım­sak), sîb (elma), sumak ve sirke bulunur. Bu 7 yiyeceğin bereket ve uğur getireceğine inanılır. Nevruz’u kutlayan her kültürün sofrası da farklılık gösterir tabii.

    Baskın kültürlerin altında gölgede kalmış yerel geleneklere baktığımızda, takvim dönemle­rinin doğanın canlanışına veya hasat döneminin bereketine şükran anlamı taşıyan şenlik­lerle başlatıldığını görüyoruz. Bunların başlangıç veya bitiş ta­rihleri, herkesin coğrafi konumu ve yaşadığı iklime göre farklılık gösterebiliyor. Örneğin Endonez­ya-Bali halkı Nyepi dedikleri yeni yılın gelişini bir Sükut Günü ile kutluyor. Gün, zihnin farkındalık ve ruhlar âlemine uyanması için derin meditasyon ile geçiriliyor. Güney yarımkürede ise kurak mevsimin bitişi Ağustos’un 1’ine denk düştüğü için, Lesotho ve Güney Afrika halkları bu günü yeni başlangıç olarak danslar, şölenler ve ayinlerle kutluyor.

    nowruz-turmericsaffron_new
    Genellikle Nevruz sofralarında İran alfabesinde “S” harfiyle başlayan, bereket ve uğur getireceğine inanılan senced (iğde), sebze, samanu (çimlendirilmiş buğdayı döverek yapılan bir helva), sîr (sarımsak), sîb (elma), sumak ve sirke bulunur.

    Avrupalı kaşiflerle karşılaş­madan çok önceleri Inuit halk­ları kış dönencesinden sonra yükselmeye başlayan güneş ile av sezonunun gelişini kutlardı. Her topluluğun seçtiği gün farklı olsa da, sonraki zamanlarda bu mevsim dönümü Hıristiyanlığın etkisiyle Noel’den yeni yıla dek 7 gün boyunca şölenler ve arma­ğanlarla kutlanmaya devam etmekte.

    Genel olarak tüm dünyanın Yeni Yıl’ın gelişini 1 Ocak’a alması ile her yerde asırlardır farklı tarihlerde kutlanan bu festivalle­rin coşku azalmaz, azalmamalı. Bugün hepimiz 31 Aralık gecesi eski yıla güle güle diyor; sonra dönüyor ve baharın uyanışı, av mevsiminin gelişi veya hasat bayramını da kutluyoruz. İş ki, savaşlar, katliamlar ve sömürü yerine doyasıya kutlanacak ve paylaşılacak güzellikler ol­sun dünyada. Nereye gidersek gidelim, insan ruhu dostane bir paylaşım özlemi içinde geçmişin hatalarından arınıp, ümitle yarı­nın bereketli ve mutlu olmasını bekler. Esas kutlanmayı hakeden de, işte bu kültürlerüstü duygu ortaklığımızdır.

    Gastro-5
    Hıristiyan inanışında geçmişin üzerini eşinerek örttükleri düşünülerek, Noel’de hindi-tavuk tercih edilir.
  • ‘Geleceğin’ mutfağında pişti bugünün sofrasına da düştü

    20. yüzyılın eşiğinde fütürizm savunucuları, geçmişin izlerini yokedip, modernitenin enerjisini yakalamak için sabırsızlık içerisindeydi. Sanattan modaya, danstan mimariye her alana laf yetiştiren fütüristler gastronomiye de el atmıştı. Makarnaya savaş açtılar; yemeği duyusal ve “bilimsel” bir şekilde ele aldılar; besleyiciliğe öncelik verdiler.

    İtalyan şair Filippo Tom­maso Marinetti, 1909’da yazdığı “Fütürist Manifes­to”da şöyle diyordu: “Asırların en ucunda duruyoruz! Yapmak istediğimiz, olanaksızın gizem­li kapılarını kırmakken neden tutup da geriye bakalım?”

    Modern dünyanın dinamiz­mine ve teknolojik ilerlemeye büyük hayranlık besleyen fütüristlerin manifestosu, yeni bir yüzyılın eşiğinde, aklın ve ulusların sınırlarını darmadağın eden yeniliklere bir övgü niteliğindeydi. Oto­mobiller, uçaklar, makineler ve mekanik gürültülerin hayatın merkezine oturmaya başladığı bu dönemde, geçmişin tüm izlerini yokedip modernitenin enerjisini yakalamak için nere­deyse “erotik” denilebilecek bir sabırsızlık içindeydiler.

    “Ülkemizi, profesörlerin, arkeologların, çenesi düşük edebiyatçıların ve antikacıların kangreninden kurtarmak isti­yoruz” demişlerdi; ama kendi­leri herkesten geveze çıktılar. 1912’ye kadar -pek alçakgönüllü bir şekilde- “evreni yeniden biçimlendirme” çabalarını anlatan 30’a yakın manifesto yayımladılar. Geçmişi reddedi­yor; hız, makineleşme, şiddet, gençlik, endüstri ve savaşı yü­celtiyor; kadın-erkek eşitliğine karşı çıkıyorlardı.

    Sanattan modaya, danstan mimariye her alana laf yetişti­ren fütürizmin, gastronomiye el atmaması düşünülemezdi. Kasım 1930’da Marinetti ve Luigi Colombo (nam-ı diğer Fillìa), Milano’daki Penna d’Oca restoranında buluştuklarında mönüde birçok tuhaf yemek vardı: “Ay’da dondurma”, “gül ve güneş ışığından konsome” ve “aslan soslu kuzu rostosu”… Marinetti, coşkulu bir konuşma yapmıştı: “İtalyan yeme-içme şeklini tamamen yenilemek ve onu en kısa sürede ırkın kah­raman ve dinamik güçlerini üretmeye uygun hâle getirmek için fütürist mutfağın en yakın zamanda piyasaya sürüleceğini duyuruyorum” diyordu.

    Gastro-1
    1930’larda Kutsal Damak Tavernası’nın fütürist temalı sofralarından biri.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • İddialı yemeklerin değil iddialı projelerin sofrasıydı

    Atatürk’ün Selanik yıllarından beri sürdürdüğü “bir sofranın etrafında buluşma” geleneğinin merkezinde hiçbir zaman yemek-içmek olmadı. Sofrada ülke sorunları özgürce tartışılır; toplantılara sanatçılar, biliminsanları, şairler davet edilirdi. Çankaya sofraları yeni Türkiye’nin sosyal hayatı için de uygulamalı bir örnek teşkil edecekti.

    Ülkemizin büyük kurtuluş mücadelesine “hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır!” diyerek son noktayı koyan Mustafa Kemal Paşa, bir başka sathı daha ustaca kullanmayı bilmişti. Bu satıh, Selanik’teki görev yıllarından itibaren siyaseten de faydalandığı mütevazı sofrasıydı.

    Antik çağlardan bu yana paylaşılan yemek, karşılıklı güvenin sembolü olmuştu. Bir şölen sofrasında biraraya gelen bir grup erkeğin konuşmalarını anlatan Plato’nun Symposium’unda (MÖ 385-370), Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” tablosunda (15. yüzyıl), Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin öyküsünde hep “birlikte yemek” olgusu vardı. Platon’un syssitia olarak adlandırdığı kurumda da birlikte savaşan ve toplumu yöneten erkeklerin birarada yemek yemesi katı kurallarla düzenlenirdi. Yemeğe katılım, kral için bile zorunluydu. Yeni bir üye kabul etmek için oybirliği aranırdı. Kadınlara ise yer yoktu.

    Gastro_1
    Atatürk’ün sofraları, aynı zamanda çalışma arkadaşlarıyla görüştüğü, kararlar aldığı yerdi.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Gül ve bülbülün ülkesinden bize yakın ama uzak tarifler

    Binlerce yıldır karakterini koruyan iran mutfağı, daha sağlıklı hâle gelen yeni tariflerle bir rönesans yaşıyor. iran’ın geniş topraklarındaki imparatorluk dönemlerinin ve Zerdüşt dininin, etkisi bugün de hissedilen özellikleri mutfağa da yansımış. En belirleyici tarafı ise baharat, çiçek ve otların zengin aromalarıyla tam bir füzyon mutfağı olması.

    Önünüze İran’ın bir uydu haritasını koyun. Yüksek dağlarını, çöllerini, tuzlalarını, Hazar’a ve aşağıda okyanusa açılan kıyılarına bakın. Türkiye’nin iki katı alanda bizimki kadar bir nüfusu barındıran, olağanüstü çeşitlilik sunan kocaman bir ülke İran.

    Bu topraklar 5 bin yıldır büyük imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne sahne olmuş. Yüzlerce yıl boyunca Doğu ile Batı’yı birbirine bağlamış. Araplardan Moğollara, Ruslardan İngilizlere birçok istilacıyı görmüş; sayısız savaş ve barış dönemlerinde tüm bu kültürlerden bir şeyler alarak, daha fazlasını da onlara geri vermiş.

    Kuzeybatı sınır komşusu Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve dönemine denk gelen Keşifler Çağı boyunca İran, içe dönüp geleneklerine tutunmuş. Bugün bunun yansımasını çok iyi korunmuş mutfaklarında görebiliyoruz. Bizim mutfağımızın incelikli lezzetleri domates salçasının altında kaybolurken, İran buralarda unutulan rayihaları, baharatı, meyveli yemekleri yaşatmayı başarmış. Bizim çeşit çeşit pilavlarımızdan geriye kalanlar bir elin parmaklarını geçmezken -onlar da tabakta yancı olmanın ötesine geçemezkenİran’da pilav sofranın merkezine oturmuş.

    İran’da mutfak kültürünün saray ve soyluların yaşamında önemli bir gösteri unsuru hâline geldiği dönem, 13. yüzyıla denk geliyor. Ancak bundan çok daha önce, MÖ 5. yüzyılda Herodot, Perslerin birlikte yeme, kutlama ve kurban törenleriyle ilgili gözlemlerini yazmış; sıradan bir doğumgünü şölenini şöyle anlatmış: “Zenginler boğa, at, deve ve eşek gibi hayvanları bütün olarak fırınlayıp sunarlar. Yoksullar daha küçük hayvanlar sunarlar. Az sayıda tahıl yemeği yerler, ama çok sayıda tatlı tüketirler ve hepsi sırayla sunulur. Bu nedenle Persler, Yunanların tam doymadan yemek yemeyi bıraktığını söylerler; çünkü simposion’da akşam yemeğinden sonra sofraya pek bir şey gelmez. Persler şaraba çok düşkündürler ve birinin başka birinin önünde kusması veya idrarını yapmasına izin verilmez; bu yasaktır. Ciddi konular üzerine sarhoşken düşünmek alışılagelmiştir. Tartışıldığında onları memnun eden kararlar ertesi gün evin efendisi tarafından ortaya konulur. Ayıkken de memnun olurlarsa ona göre hareket ederler yoksa o kararı benimsemezler. Ya da ayıkken bir şey hakkında fikir yürütmüşlerse, sarhoşken bu konuyu tekrar değerlendirirler”.

    Gastro-3
    Son dönemde popülerleşen İran mutfağından “Narlı aş” (ash anar) yemeği…

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Kuşkonmaz: Kuşlar için ince insanlar için fiyatı yüklüce…

    Baharın erkenci bitkisi kuşkonmaz, yüzyıllar boyu hem tadı hem de sağlığa ve cinselliğe katkıları düşünülerek “sebzelerin kralı”, “beyaz altın”, “tanrıların yiyeceği” gibi tanımlarla baştacı edildi. Ortaçağ’dan sonra Rönesans’la yeniden itibar kazanan kuşkonmaz, bizde yabanisi yenen ve diğer lezzetlerin arasında kendine yer açamayan bir bitki olarak kaldı.

    Uzun yıllar zambakgillerden sayıldı ve pırasa, soğan ve sarımsak ile akraba olduğuna inanıldı. Oysa binlerce yıl boyunca hangi kültürün mutfağına uğramış ise saygınlık ve zenginlik ile özdeşleştirilmiş idi. Sonunda artık şanlı ismiyle asparagaceae diye anılıyor: Kuşkonmazgiller.

    Evet, çağlar boyu kuşlar incecik dallarına, yoksullar da bahardaki taze sürgünlerine bir türlü konamamışlar nedense. Fransızlar mesela yoksullukla alay ederek pırasaya “fakir adamın kuşkonmazı” demişler. Hep zenginin hakkına düşmüş. Hep çok pahalı bir sebze olagelmiş. (Pek uzun süredir de beyazı, yeşili, moru ile “kültür”e alınmış olmasına rağmen).

    Ancak doğa kıyamamış, yoksulun da hakkını gözetmiş; her yerde yetişen delisini de vermiş kuşkonmazın. Yabanisi bizde tilkişen, izvinya, ayrelli, çöpüşken, acı ot, kedirgen gibi her yörenin kendine göre verdiği isimlerle anılır. Bahar otları ile birlikte çıkar; ot karışımlarının içinde dişe gelen ve çok sevilen bir bahar müjdecisidir. Baharın erkenci bitkisi olması, üstündeki toprağı silkeleyerek hızla büyümesi ve fallik şekli nedeni ile tüm kültürlerde kuşkonmaza atfedilen sembolik anlamlar genellikle doğurganlık, lüks ve sağlıkla ilgili olmuş. Yüzyıllar boyu hem tadı hem de sağlığa ve cinselliğe katkıları olduğu düşünülerek “sebzelerin kralı”, “beyaz altın”, “tanrıların yiyeceği” gibi tanımlarla baştacı edilmiş. Antik Yunan’da aşk tanrıçası Afrodit ve sağlık tanrısı Asclepius ile ilişkilendiren mitlerde, ona doğrudan rol biçilmiş.

    Gastro - ANA
    Edouard Manet’n!n “Kuşkonmaz Demet!” tablosu, 1880.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Komşun açken tok yatma israfı önle, gıdayı çöpe atma

    Sümerlerin balātu’larından manastırların aş ocaklarına, Yahudiliğin tzedakah’sından İslâm’ın sadakasına aşevlerinin ve yoksullarla yiyecek paylaşmanın köklü bir geleneği var. 90’larla birlikte bu gelenek değişiyor; daha eşitlikçi ve çevreci bir yapıya doğru evriliyor. Günümüzdeyse açlığı “yama çözümler”le değil, temelden çözecek teknolojiye sahibiz.

    Tarih boyunca devlet ve dinî kurumlar, “Komşun açken sen tok yatamaz­sın” kaidesini o denli vurgula­mışlar ki, dünyanın neresinde, hangi dönemde yaşarsa yaşasın bu vicdani zorunluluk hemen herkesin içine işlemiş. Hayırse­verliğin, aşevlerinin ve yoksul­larla yiyecek paylaşmanın uzun bir geçmişi var.

    MÖ 2400’lerde Sümer dev­letinin kalabalık şehirlerinde “balātu” denilen mutfaklarda pişirilen “ash-paz” adlı besleyici bir arpa çorbasıyla yoksullar doyurulurmuş. Hatta Kral Urukagina zaman zaman birlik duygusunu kuvvetlendirmek için tebaasıyla aynı çorbaya kaşık sallarmış.

    Antik Yunan’da xenia yani “tanrı misafiri” anlayışı sosyal dokunun içine işlemiş. İhtiyacı olanlara destek sağlamak bir insanlık vazifesi sayılırmış. Yoksul biri herhangi bir kapıyı çalıp, yiyecek, barınma ya da giyecek yardımı isteyebilir, karşılığında da belirli bir süre konuk edilir, kendisine saygıyla davranılırmış. Bazı şehirlerde prytaneia ismi verilen aşhane­lerde vatandaşlara devlet için gördükleri herhangi bir hizme­tin ödülü olarak yemek yeme hakkı tanınırmış. Ayrıca, toprak sahipleri ve devlet, açlığın önüne geçmek ve isyanları önlemek için tarımsal ürün fazlasını yoksullara dağıtırmış.

    resim_2024-09-01_153911820
    1910 yılında, İngiltere’nin Canterbury şehrinde çorba sırası.

    Antik Roma’da da özgür Roma vatandaşlarına devlet eliyle buğday dağıtılan Cura Annonae adlı bir program var. Bu dönem­de iki kişilik bir aileye verilen buğday, aylık 5 modii, yani aşağı yukarı 35-40 kilo kadar. Aile üyelerinin sayısına göre miktarı hesaplanan tahıl dağıtımının sıklığı değişkenlik gösterse de Augustus zamanında (MÖ 27- MS 14) aylık bir düzene oturtulu­yor. Böylece vatandaşlar her gün taze ekmek yiyebilir hâle geliyor. Ömür boyu aç kalmama garan­tisi, toplumsal barışın en önemli unsurlarından biri; bir diğeri ise gladyatör dövüşleri. Şair Juve­nal’in panem et circenses dediği “ekmek ve sirk siyaseti” buradan doğuyor.

    Haklar ve gıdaya erişim bakımından sosyal sınıflararası farkların büyük olduğu Antik Mısır’da ise, ayrıcalıklı sınıf­lar ve firavunlar tapınaklara bağış yapıyor; tapınak rahipleri de bu bağışların bir kısmını yoksullara yiyecek sunmak için kullanıyor. Burada görünüşte Tanrıça Ma’at’ın uyum, adalet ve toplumsal denge prensiplerine göre yaşamak için hayırseverlik teşvik ediliyor. Tabii Tutank­hamun’un mezarından çıkan mumyalanmış yiyecekler, ba­ğına ve yılına göre etiketlenmiş şaraplar, sıradan halkın rüyasına bile giremezdi. Yani ışıltılı deko­run arkasında bira ile baklaya ta­lim eden yüzbinler vardı. Ancak kuraklık ve kıtlık zamanlarında silolarda tutulan tahıl ve yiyecek­ler, ayaklanmaları önlemek için halkla paylaşılırdı.

    Haritada biraz yukarı, İs­rail’e doğru çıkıldığında, Eski Ahit’in hayırseverlik, adalet ve yoksulların korunmasıyla ilgili öğretileriyle karşılaşırız. İbranice “doğruluk” anlamına gelen tzeda­kah kavramı, İslâm’daki “sadaka” sözcüğüyle aynı Semitik köken­den. Salt para vermeyi değil her tür yardım ve hayır işini kapsar. Hasat zamanı ürünün bir kısmı­nın yoksulların toplaması için bırakılması bu anlayışın günlük yaşamdaki yansımalarından.

    resim_2024-09-01_153915792
    Büyük Buhran döneminde ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfaklar kurmuştu.

    Ortaçağ Avrupa’sında yoksul­ların, yaşlı ve hastaların gözetilip beslenmesi, giderek merkezî bir güç hâline gelen Katolik Kili­sesi ve manastırlar tarafından üstleniliyor. Manastır rahipleri, “düşkünler evi” veya “şefkat evi” denen “hospice” mutfaklarında tek çeşit, ama çok besleyici, sıcak sulu bir yahni sunuyor. Hem bedeni hem ruhu ısıtmak için yaptıkları bu yahniler çok lezzetli olacak ki “tenceredeki mucize” adı yakıştırılmış. Rahipler de misafir ettikleri insanlarla birlikte aynı sofrada, aynı yemeği yiyorlar. 12. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan hastanelerin aş ocakla­rı da yoksulları doyurmak için kullanılıyor. Bunlardan biri olan Londra’daki St. Bartholomew Hastanesi 1123’ten beri halen ayakta; bizdeki imarethaneler ise ne yazık ki bu kadar uzun ömürlü olamamış.

    Kendilerine ait mutfakları, ye­mek salonları, eğitim olanakları, hamam, cami, hastane ve odaları olan Osmanlı imarethaneleri, uzun yıllar halka yiyecek sağla­mak ve gündelik konularda des­tek olmak için çok önemli bir işlev üstlenmiş. Bu kompleksler, hem İslâm’ın “sadaka” ve “zekat” ve­cibelerinin yerine getirilebildiği hem de din, dil, ırk ayırt edilme­den ihtiyaç sahiplerinin yardım alabildiği yerler. İmarethaneler, sultanlar ve hayırseverlerin kurduğu vakıfların gelirleri ve kendilerine ait arazilerde yetişti­rilen ürünler sayesinde, bağışlara bel bağlamadan ayakta kalacak şekilde kurgulanıyor. Şehrin dokusuna uygun şekilde inşa edilen bu yapılar, İslâm anlayışına uygun bir kolektif sorumluluk duygusu aşılayarak toplumsal dayanışmayı güçlendiriyor.

    İlk akla gelenler, İstanbul’da­ki Süleymaniye, Sultanahmet, Fatih, Beyazıt, Atik Valide Sultan, Yeni Valide Camii imaretleri ile Edirne’deki Selimiye Külliye­si’nin imareti… Ancak bunların ekonomik kaynakları, 19. yüzyıl sonunda kötüleşen siyasal durum ve kaybedilen savaşlarla birlikte tükenince, kapatılma­larından başka çare kalmamış. Eski işlevini sürdüren hiçbir imarathanenin kalmadığı günü­müzde, yoksul halkın beslenme ihtiyacını STK’lar ve belediyeler üstleniyor.

    resim_2024-09-01_153920780
    Nazilerin Eintopf (tek kap) kampanyasında yemek yiyen Almanlar.

    Yakın dönem uygulamaları

    İki dünya savaşı arasındaki dö­nemde, savaşa katılan ülkelerin yokluk içindeki vatandaşları, aş ocaklarında dağıtılan yemek­lerle hayatta kalmışlardı. Büyük Alman şehirleri, Blitz sırasında Londra ve kuşatma altında inle­yen Leningrad, kısıtlı malzeme­lerle ortaklaşa yemek hazırlanıp paylaşılan mutfaklardan beslen­mişti. Okyanusun öbür yakasında da yoksulluk Avrupa’yı aratmı­yordu. Büyük Buhran’da işsiz kalan, tüm varlığını kaybeden binlerce insanın beslenmesi öyle büyük bir sorun hâline gelmişti ki ünlü mafya babası Al Capone bile Chicago’da çorba dağıtan mutfak­lar kurmuştu.

    90’lardan itibaren gıda dağı­tımına bakışaçısında değişimler oldu. Daha eşitlikçi, daha çevreci, yardım alan insanların saygınlı­ğını gözeten, ünlü şeflerle işbirliği yapan kurumlar ortaya çıktı. Örneğin tanınmış şef Massimo Bottura’nın Milano’da başlattığı “Food for Soul” programı, başka ülkelerin yerel organizasyonla­rına destek vererek “refettorio” isimli aşevleri kuruyor; bu atıksız aşevlerinde kimsenin istemediği, beklemiş ama sağlıklı ürünleri gurme lezzetlere dönüştürerek ihtiyaç sahiplerine sunuyor.

    resim_2024-09-01_153924986
    İtalyan şef Massimo Bottura, “Food for Soul” programıyla kimsenin istemediği ürünleri yoksullar için gurme lezzetlere dönüştürüyor.

    Sosyal refah ve çevre koruma anlayışının kapsamı geliştikçe, birçok ülke açlıkla mücadeleyi yemek dağıtmak gibi geçici çö­zümlerle değil, adil gıda paylaşı­mını temelden ele alan program­larla sürdürüyor. Gıda bankaları, mahalle buzdolapları gibi projeler sayesinde restoranlarda satıl­mayan yenebilir malzemeler, son kullanma tarihi yaklaşmış ürünler toplanıyor ve ihtiyaç sa­hiplerinin para ödemedikleri bir süpermarketten alışveriş yapar gibi gelip almaları için sunuluyor. Arzu eden hayırseverler de bura­lara ürün bırakabiliyor.

    Bu sırada aşevleri de sunum anlayışı açısından çeşitleniyor. Dinî kurumların eski çağlardan beri benimsediği sunumların ye­rini, Hindistan’da 2 milyon çocu­ğa öğle yemeği ulaştıran Akshaya Patra Vakfı gibi güçlü örgütlen­me imkanına sahip kurumlar alıyor. Tarla artığı programları ile market kasalarına giremeyecek şekilsiz ürünler dalında ya da tarlada kalmak yerine, gönüllü­ler tarafından toplanıp ihtiyaç duyanlara iletiliyor.

    resim_2024-09-01_153930945
    Mahalle buzdolapları herkese açık ürünleri ücretsiz dağıtıyor.

    Aslında artık gıdaya erişim ko­nusundaki eşitsizliği çözebilecek, açlığı yok edebilecek teknolojiye sahibiz. BM’ye bağlı Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, dünyadaki gıda üretiminin üçte biri ziyan ediliyor. Bu, 1.3 milyar ton gıdanın çöpe gittiği anlamına geliyor. Az gelişmiş ülkelerde israfın çoğu altyapı yetersizliği nedeniyle tarladan rafa uzanan süreçte yaşanırken, gelişmiş ülkelerde gı­danın %40’ı (lokantaların da dahil olduğu) tüketici tarafında ziyan ediliyor. Gelgelelim ABD gibi refah düzeyinin yüksek olduğu düşünülen bir ülkede bile vatan­daşların %14’ü ertesi öğünde ne yiyeceğini bilmiyor.

    Halbuki üretim, depolama ve dağıtım sistemlerinin düzgün çalışmasıyla üretici düzeyinde, atıksız mutfak konusunda pratik çözümlerle tüketici düzeyinde israfı azaltabilir, büyük ölçüde açlığın önüne geçebiliriz. Kim­senin bir lokma için başkasının gözünün içine bakmak zorunda kalmayacağı bir dünya düşleye­rek işe koyulabiliriz. Yüzyıllardır denediğimiz ama bir türlü başa­ramadığımız gibi…

  • Köleydi, bilim insanı oldu sürdürülebilir tarımı buldu

    Köleydi, bilim insanı oldu sürdürülebilir tarımı buldu

    Missouri’de bir köle olarak doğan George W. Carver, binbir zorlukla geçen hayatını yoksul siyah çiftçilerin hayatında bir değişim oluşturmaya adadı. Sürdürülebilir tarım kavramını herkesin anlayabileceği şekilde basitleştirip, Alabama’nın açlıktan kırılan insanlarına ulaştırdı. Yarattığı dönüşümün kalbinde ise yerfıstığı başta olmak üzere onlarca ürün vardı.

    Bir insanın, bir ülkenin ve bir yiyeceğin tarihinin içiçe geçtiği öyküler sayı­ca çok değil. George W. Carver’ın öyküsü savaş, zulüm, ırkçılık, düşmanlık ve yokluğun karşısı­na dikilen becerikli bir adamın öyküsünü yemek tarihiyle birleştiren o ender örneklerden. 1941’de Times dergisine “Siyah Leonardo” diye kapak olan bu “Rönesans adamı”, doğanın büyülü gücünü küçücük yaştan arkasına alıp kötülüğün karşı­sında bilim, inanç, çalışkanlık, yaratıcılık ve sevgi ile öyle bir durmuş ki hayran olmamak elde değil.

    Küçük George’un öyküsü Diamond Grove-Missouri’de başlıyor. İçsavaş bitmek üzere, ortalık toz duman. Köleliğin kal­dırılmasına çok az zaman kal­mış. 1855’te Moses Carver adında Alman kökenli bir Amerikalı, George’un annesi Mary’yi 700 dolara “satın alıyor”. Annesi daha 13 yaşında. Çiftlikte başka bir köle olan Giles ile evleniyorlar. Tahminen 1865’te, son çocukları George doğuyor. Babası o doğ­madan az önce tomruk kamyo­nunun altında kalıp ölüyor. Daha birkaç haftalıkken annesi, kız kardeşiyle birlikte Arkansas’tan gece baskınına gelen haydutlar tarafından kaçırılıp Kentucky’de satılıyorlar. Erkek kardeşi James ellerinden kaçarak paçayı kurta­rıyor. Moses Carver arkalarından kiralık bir adam yollayarak Mary ve çocuklarını aratıyor. Adam sadece bebek George’u perişan bir hâlde boğmaca geçirirken buluyor. Bebeğin karşılığında ödüllü bir at veren Moses, Geo­rge’u haydutlardan geri alıyor. Annesi ve kız kardeşinden ise bir daha haber alınamıyor.

    resim_2024-08-25_031402380
    George Carver, toprağın tükenmesini önlemek için pamuğun yerine yerfıstığı ekimini teşvik ederek tüm dünyada tarım ekonomisine büyük katkı sağladı.

    Sahip Moses, içsavaşın göbe­ğinde yer alan bu sınır eyaletinin orta yerinde bir ayrık adem; bir­leşmekten yana olduğu için ay­rılıkçı konfedere kuvvetleri, hâlâ köleleri olduğu için de birleşme yanlılarını karşısında buluyor. Moses ve Susan Carver, köle­liğin kaldırılmasından hemen sonra George ile kardeşi James’i kendi çocukları gibi büyütüyor. Susan, George’a kanaviçe dahil ev ve bahçe işlerini öğretiyor. Şifalı bitkilerle ilgili bildiklerini anlatıyor. Daha 10 yaşındayken George, bu şifalı bitkilerden ilaç yapıyor, toprağın iyileştirilmesi için, böcek ve mantarlara karşı doğal ilaçlar geliştiriyor. Çevresindekiler bu küçük oğlana “bitki doktoru” demeye başlıyor. Sabahın dördünde kalkıp orma­na gidiyor ve doğayı gözlüyor, dinliyor, öğreniyor. Hep sabah olmadan ayakta; ömrünün sonuna dek…

    Susan Teyze siyahları kabul eden bir okul olmadığı için evde okuma-yazma öğretiyor ona. George 11 yaşına gelince eğiti­mine devam etmek amacıyla pı­lıyı-pırtıyı toplayıp, kendi başına 16 kilometre ötedeki siyahlara özel ilkokula gidiyor. Okulun oraya vardığında gece olduğu için bir ahırda uyuyor. Ertesi sabah kendi deyimiyle “nazik bir hanım” olan ahırın sahibi Mariah Watkins’ten kendisine bir oda kiralamasını rica ediyor. Kendini “Carver’ların George” olarak tanıtınca, Mariah ona “Senin adın artık George Car­ver” diyor. Köydeki diğer George Carver ile mektupları karışma­sın diye sonradan bir W. eklemiş ismine ama pek kullanmamış bu adı. Biri “W. nedir, Washing­ton mı?” diye sorunca gülerek “Neden olmasın” bile demiş; ama o, Carver’ların George!

    George Carver
    George Carver, serasında.

    Mariah Teyze, bilge bir kadın. Ona “Öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeli sonra da dünyaya açılıp bu bilgileri insanlara geri vermelisin” demiş. Kadın varlıklı, siyah ve özgür bir ebe, ki o bölgede çok az rastlanır bir bi­leşim bu. Üstelik beyaz bir doktor olan babasından ebelik eğitimi almış. O kasabada tıpla ilgilenen tek insan olunca doğurttuğu, tedavi ettiği herkes tarafından saygı görmüş. İki çocuğunu kaybetmiş bu kadın 3 sene bo­yunca George’a annesi gibi yakın davranmış.

    George, siyah olduğu anla­şılınca geri alınan üniversite kabulünün üzerine, ne yapaca­ğını bilemeden geçirdiği iki yıl boyunca devletten anlaşmalı aldığı 17 dönüm üzerinde tarım yapmış. Yemeden-içmeden biriktirdiği paranın üzerine bankadan 300 dolar eğitim kredisinin çıkmasıyla 1890’da Simpson College’da öğretmen olma ümidiyle resim ve piyano eğitimi almaya başlamış. “Bu okuldakiler bana benim de insan olduğumu öğrettiler” diyor üniversite dönemi için.

    Hayatının yolunu çizmesi için yine bir kadın yardımcı olmuş George’a. Okuldaki resim hocası Etta Budd çizdiği çiçek resimle­rine bakıp, ona Iowa Eyaleti Zira­at Yüksekokulu’nda botanik oku­masını tavsiye etmiş. Zira siyah olduğu için resimlerini satarak hayatını kazanamayacağını dü­şünmüş. George 1891’de bu okula kabul edilen ilk siyah öğrenci olmuş. Üniversiteyi bitirince aynı okulda yüksek lisansına devam etmesi için hocaları George’u ikna etmişler. Bitki patolojisi ve mikoloji (mantarbilim) üzerine yaptığı laboratuvar araştırmala­rı botanikçi olarak ulusal çapta tanınmasını ve saygı duyulan bir biliminsanı olmasını sağlamış. George, Iowa Eyalet Üniversi­tesi’nin ilk siyah öğretim üyesi olmuş ama, esas heyecanlı kısım bundan sonra gelmiş.

    resim_2024-08-25_031408269
    Carver, 1890’da Simpson College’da öğretmen olmak için resim ve piyano eğitimi almıştı.

    Yıl 1896. 31 yaşındaki George, ziraat üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra birçok iş teklifi alıyor. Tekliflerin en çe­kicisi ise Booker T. Washington tarafından yapılanı. “Sana para, pozisyon veya ün vaadedemem. İlk ikisine zaten sahipsin. So­nuncusunu da bulunduğun ko­num itibarıyla zaten kazanacak­sın. Sana ‘gel bunlardan vazgeç’ diyorum. Onun yerine çalışarak, ama çok çalışarak insanları yoksulluk ve çöküşten, ziyan olmaktan kurtarmayı, insan­lığa yaraşır bir yere getirmeyi öneriyorum. Bölümün şimdilik kağıt üzerinde, laboratuvarın da kafanda olacak”. İdealist bir yürek bu çağrıya nasıl dirensin? Böylece 47 yıl boyunca çalışacağı Alabama’daki Tuskegee Enstitüsü’nün Endüstriyel Ziraat Okulu’na direktör oluyor.

    Trenle Alabama’ya, güneyin kalbine doğru yola çıkan Carver gördüklerine inanamıyor. 1941’de bir radyo programında o yolculuğu şöyle anlatacak: “Tre­nim Iowa’nın altın renkli buğday ve mısır tarlalarını geride bırak­tığında yalnızca pamuk, dö­nümlerce pamuk görür oldum. Dağınık, zayıf pamuk tarlaları kulübelerin kapı diplerine kadar girmişti. Sebze adına birkaç yap­rak pazı, cılız inekler, kemikleri sayılan katırlar ve çizgi çizgi derin yarıklarla dolu tarlalar ve tepeler… Bilimsel ziraata dair hiçbir kanıt yoktu. Her şey aç görünüyordu; toprak, pamuk, hayvanlar ve tabii insanlar…”

    İşte bu insanlara hayatta kalma umudunu aşılamak için ömür boyu sabah 4 gece 9 arası çalışıyor George. Pek bir şey yi­yip içmediği, gezip tozmadığı, bir aile kurmadığı ve okulun verdiği lojmanda kaldığı için epey para biriktiriyor. Bunların hepsini de sevgili enstitüsüne miras bırakıyor! George buluşlarının üçü hariç, hiçbirinin patentini almıyor. “Buluşlarımı sadece birkaç şanslı insanın kullanma­sını istemedim” diyerek herkesle paylaşıyor.

    resim_2024-08-25_031413452
    Siyah Amerikalı bir çift, yerfıstığı hasadı sırasında.

    Laboratuvar çalışmalarının başarılı olmasının ardından, özgürlüklerine yeni kavuşmuş, ama yoksulluktan kurtulamamış siyah Amerikalılara açlığı nasıl yenebileceklerini, borca girme­den nasıl üretim yapabilecekle­rini göstermeyi amaç ediniyor. Örneğin domuzlarına ticari yem yerine meşe palamudu yedirme­lerini, topraklarına suni gübre yerine bataklık çamuru sermele­rini öneriyor. Okuryazarlık seviyesi düşük çiftçilerin anlayacağı dilde birçok bülten hazırlıyor. Toprağı zenginleştirmek için dikecekleri yeni ürünlerle pişi­rilebilecek tarifler verip daha iyi beslenmelerini sağlıyor.

    Bir bağışçısının adını verdiği “Jessup Vagonu” ile zirai eğitimi ücra yerlerdeki yoksul köylü­lerin ayağına kadar götürüp, düzenlediği grup eğitimleriyle onları alternatif yöntemleri kullanmaya teşvik ediyor. Siyah çiftçilere arazi teraslama, meyve bahçelerinde budama, bostan­cılık, bahçıvanlık, alet bileme, kümes yapımı, kümes hayvanı yetiştirme, ufak çaplı mandıra­cılık, hayvan kesimi, et tütsü­leme, konserve yapımı, yiyecek saklama gibi konularda eğitimler veriyor. Eğitimi alan köylüler ev­lerine dönünce beslenmelerinde ve ürün verimlerinde büyük iyileşme oluyor. 1892’den 1918’e dek yollarda olan Jessup Vagonu, daha sonra yerini aynı amaçla işleyen Knapp Zirai Kamyonu’na bırakıyor.

    Bu eğitimlerde özellikle sü­rekli pamuk ekilen toprağın hızla fakirleştiğini ve erozyondan daha hızlı yokolduğunu anlatıyor. Nitrojeni bağlayan yerfıstığı, soya fasulyesi, börülce, tatlı patates ekerek toprağa verimi­nin geri kazandırılabileceğini George Carver öneriyor. Dönüşümlü ürün ekimi fikri de ondan çıkıyor.

    resim_2024-08-25_031419347
    Carver, yerfıstığını teşvik etmek için kağıttan traş kremine pek çok kullanım alanı geliştirmişti.

    Carver, bu ürünler arasın­dan hem nitrojen hem de besin değeri bakımından çok zengin olan yerfıstığına özel bir önem veriyor. Ancak çiftçiler ellerinde ne yapacaklarını bilemedikleri tonlarca yerfıstığı kalınca şika­yete başlıyorlar. Carver bu sefer yeniden laboratuvarına girip, bir hafta içinde yerfıstığından yapılabilecek un, macun, yalıtım malzemesi, kağıt, sunta, tahta boyası, sabun, traş kremi, cilt losyonu gibi ürün fikirleri geliş­tiriyor. Ayrıca fıstıktan yapılabi­lecek antiseptik, laksatif, guatr ilacı gibi tıbbi ürünler de buluyor. Ancak bu fikirlerin çok azı kalıcı ürünlere dönüşüyor; zira ufak çiftçilerin bunları yapıp satacak parası yok.

    Carver’ın dergilerden topla­dığı tariflerle yerfıstığını iyi bir besin olarak konumlandırma çabası, fıstık ezmesi fikrinin de ona mâledilmesine neden oluyor. Yalnız bugün bile yerfıstığının tarihine gözatarken karşımıza çıkan bu bilgi doğru değil; zira fıstık ezmesi Mayalardan bu yana yapılıyor.

    George W. Carver’ın araştır­maları tarım pratikleri, çevreci tarım, toprak korunumu ve zenginleştirilmesi, doğal tarım pratikleri ve dönüşümlü ürün ekimi konusunda 100 yıl ön­cesinden bugüne ışık tutmaya devam ediyor. “Hayvanların, bitkilerin ve minerallerin, insanlarla karşılıklı bağımlılığı” fikrini dile getirene bugün bile “çatlak” gözüyle bakılırken, 1900’lerde yoksul köylülere bunu anlatma­yı başaran bu biliminsanının çabaları hâlâ saygıyla anılmayı hak ediyor.

    resim_2024-08-25_031427343
    Carver’ın direktörlüğünü yaptığı Alabama’daki Tuskegee Enstitüsü’nde laboratuvar çalışmaları.
  • 200 lezzet notasının ezgisi ve benzersiz Hint mutfağı

    Hint yemeklerinin lezzet sırrı, hiçbir malzemenin diğerlerine baskın çıkacak şekilde kullanılmamasından kaynaklanıyor. Bu anlayış, Batı mutfaklarında malzemelerin birbirlerini tamamlayacak şekilde seçilip homojen bir lezzette birleşmesi amacından farklı. Dünyadaki 358 yiyecek malzemesinin 200’ünü bu anlayışla buluşturmuş bir mutfak.

    Gastronomi üzerine sö­züne pek değer verilen Fransız gastronom Brillat-Savarin (1755-1826), “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiş; ama kanımca çok iddialı konuşmuş. Getirin beyefendiyi Hindistan’a, eminim lafını geri alırdı. Acaba “sambar”, “rasam” ve “kootu” arasındaki farkı bilir miydi?

    Batı dünyası Hindistan mut­fağını ev yemeklerinin sonsuz çeşitliliği ile değil de lokanta mönülerinin Batı damak tadına uygun birkaç alelade yemeği ile tanıdığı için, bugün hâlâ Hint mutfağını “köri”den ibaret sanmak yanılgısı çok yaygın. Oysa yöresel özellikleriyle, bir­birinden keskin hatlarla ayrılan birçok Hint mutfağı var.

    Yüzyıllardan süzülüp gelen farklı mutfak gelenekleri var Hindistan’ın. Aynen ülke tarihi gibi malzemeler de tek bir yemeğin içinde katman-kat­man yerleşir, yerken damakta kat-kat açılır. Hindistan’da her şey renkli ve kat kat zaten; tapı­naklar, giysiler, kokular, Tanrı ve Tanrıçalar, kastlar… Mutfak da kat kat.

    Hint yemeklerinin lezzet sırrı, hiçbir malzemenin diğer­lerinin lezzetini örtmeyecek ya da baskın çıkmayacak şekilde biraraya gelmesinden kay­naklanıyor. Yani yemeklerin kimyasal yapısı, Batı mutfakla­rında birbirini tamamlayacak şekilde seçilen ve homojen bir lezzette birleşmesi amaçlanan yemeklerden farklı. Bu bakım­dan hem çok alışılmadık hem de çok lezzetli geliyor bizlere. Dünya üzerinde kullanılan 358 adet yiyecek malzemesinin 200’ünü bu anlayışla birleştir­miş bir mutfak anlayışından bahsediyoruz.

    Ülke, baharat yolunun baş­langıcında yer almış. Değişik dinî gruplarının inançları ve değişken iklim ortamları farklı gelenekler oluşturmuş, lezzet­leri derinleştirmiş. Hindistan tarih boyunca birçok farklı kültürü ve büyük kalabalıkları doyurup beslemiş.

    resim_2024-08-26_022032208
    Hindistan’da kutlamalara özgü çeşit çeşit yemeklerden oluşan sunum biçimi “Thali” tabak anlamına geliyor.

    Hint mutfağının temel taşı sulu yemekler. Ancak Batı, İngilizlerin yanlış anlaması nedeniyle bunların hepsine “curry-köri” deyip geçmiş. Et, sebze veya peynirin koyu bir sos içinde piştiği yemeklere İngilizlerin verdiği genel ad bu. Oysa Hintliler bu yemeklerin her birine farklı isimler verirler. Üstelik bu yemeklerin sulu kıs­mının kıvamı, sosların koyulu­ğu, içindeki baharat bileşimi ve içerdiği malzemeler bölgeden bölgeye değişiklik gösterir.

    Yöre mutfaklarının her biri pirinci sever ama en fazla güney mutfakları kullanır. Dünya mutfakları arasında en fazla bakliyat çeşidini de Hint mutfağı kullanır: Kırmızı mercimek (masoor), Bengal mercimek ve nohutu, bezelye, sarı (toor) ve siyah (urad) nohut ile maş fasulyesi, bütün, kırık ya da un hali ile birçok yemeği koyulaştırmakta kullanılır. İkiye bölünmüş hallerine “dal” denir ve bunlar kahvaltıdan akşam yemeğine kadar süt ya da un kullanılmayan yemeklere protein katkısı için kullanılır.

    Antik Yunan, Roma ve daha sonra Batı’yı yüzyıllarca birbi­rine katan; Kolomb’u, Macellan’ı aylarca denizlerde tutan; büyük keşiflerin, baharat savaşlarının gizemli kaynağı olan topraklar… Onlar baharat kullanmasın da kim kullansın? Yemeklerde en az 5 ila 10 arası baharat kullanı­lır. Ancak Hint mutfağının bol baharatlı, yani acılı olduğu gibi bir algının içi boştur. Toplamda 40’a yakın baharat sayabiliriz. İlginç şekilde, Amerika kıtasın­da keşfedilir edilmez acı, tatlı her tür biberi bağrına basmıştır Hindistan. Kara hardal tohu­mu, kimyon, zerdeçal, çemen otu, zencefil, sarımsak, kakule, karanfil, kişniş, tarçın, muskat, safran, gül esansı ve şeytan­tersi (asofoetida) en sevilen, yaygın kullanımda olan baharat türleri. Garam Masala ise her yörenin ve her annenin kendi ailesinin damak zevkine göre terkibini hazırladığı sevilen bir karışım; kakule, tarçın, karanfil üzerine sevilen baharatlar kav­rulur ve birlikte çekilir. Bunlar genellikle yemek hazırlanırken, taze taze yapılır. Taze nane, kiş­niş ve çemen otu yaprakları da son dokunuş olarak kullanılır.

    Antik Yunan ve onlardan birçok şey öğrenmiş Roma, baharat ticaretini Hindistan’ın batı kıyısındaki kavimler ile alışverişte olan Arap tüccarlar­la yaparmış. Baharatın kökeni ile ilgili çok çeşitli masallar uydurarak fiyatını yüksek tut­maya çalışan Araplar yüzün­den, baharat tüketimi prestijin, gücün ve savurganlığın simgesi olmuş. Selçuklular ve sonrasın­da Osmanlılar ticaret rotalarını ele geçirmemiş olaydı, acaba Avrupa baharata ulaşmak için bu kadar azim ile yeni yollar arar mıydı diye düşünürüm hep.

    Ticaretin ve sömürge yöne­timlerinin mutfak üzerindeki etkisi yadsınamaz. Portekizli tüccarların yeni keşfedilen kı­talardan getirdikleri biber, do­mates, patates; Arap tüccarların getirdiği kahve ve şeytantersi (asofoetida) Hint mutfağının ayrılmaz malzemeleri olmuş. 16. yüzyılın başlarından 17. yüz­yılın sonuna dek Hindistan’da egemen olan Moğol kökenli Babürlüler İran’dan öğrendik­leri lezzet ve pişirme şekillerini tanıştırmışlar mutfağa. Krema, ghee (sadeyağ) ve tereyağı kul­lanımı, yemeklere et ve yemiş­lerin girmesi, biryani (büryan), pulao (pilav) ve patates, et ya da sebze dolgulu kızartma muska börekleri samosa’lar ve naan (lavaş ekmeği) hep İran kökenli katkılar.

    resim_2024-08-26_022037407
    Delhi’de sokak lezzetleri…

    Hindistan’ın en karışık ve acılı dönemi, İngiliz dönemi (1858-1947). Kendi doğru-dü­rüst mutfağı olmayan İngilte­re’nin Hindistan mutfağına bir katkısı olacağını beklemiyor­duk elbet. Varsa yoksa çorba ve sütlü çay olmuş öğrettikleri. Ancak Hindistan’ın kanını-ili­ğini emerken mutfağını da ken­di ülkelerine taşıyıp yeniden yorumladılar. Tavuk tikka ma­sala birçok Hint lokantasının demirbaşıdır ama böyle bir Hint yemeği yok aslında (bu nedenle “İngiltere’nin tek ulusal yemeği” diye dalga geçilir kendisi ile). Curry-köri diye anılan soslu, yahni türü baharatlı yemekleri de İngilizlerin Hint mutfağına getirdikleri yanlış yorumdur. Köri ise sevilen baharatların kolonyal konaklarda çalışan aşçılar tarafından uydurulmuş karışımıdır. İyi yapmışlar ama. Seviyor ve kullanıyoruz!

    Hindistan mutfaklarında dinsel inançların etkisi de her bölgede ayrı hissedilir. Antik Yunan’dan Osmanlılar’a dek az değişikliklerle gelen Ayur­vedik beslenme prensipleri, zihin, beden ve ruh arasında­ki ilişkinin dengeli olmasını gözetir. Mevsimlere, cinsiyete, beden tipine göre biraraya getirilecek yiyeceklere ilişkin ayrıntılı uygulamalara dikkat edilir. Ülke nüfusunun üçte biri Budist, Hindu ve Jaini olduğu için vejetaryen beslenme var. Öte yandan Müslüman Hintli­ler için de domuz eti tabudur. Hindistan’ın kuzeyi tandırda et (tandoori), büryan kebaplar (biryani), peynirli (paneer) ye­mekler, yoğurtlu soslar, hamur işleri, tereyağ kullanımı ile İran mutfağından etkilenmiş Moğol etkisi gösterir. Pakistan sınırına yakın Punjab eyaletin­de nüfusun çoğunluğu Yunan ve Aryan istilacıların soyundan gelen Sikhler’dir. Buğdaya elve­rişli sıcak ve kuru yazları nede­niyle, bu bölgeye “Hindistan’ın Ekmek Sepeti” denir. Toprağa 1 metre gömülmüş tandırları, yoğurt bazlı et dinlendirme sosları, naan ekmekleri ile çok aşina olduğumuz lezzetleri anımsatır bize.

    resim_2024-08-26_022042759
    1500 yılında yazılmış resimli bir Ortaçağ Hint yemek kitabı olan Nasir-ud-Din Şah’ın Lezzetler Kitabı’ndan samosa servisini gösteren sayfa.

    Batı Hindistan mutfakları ise üç ana bölgeye ayrılır: Maha­rashtra, Gujarat ve Goa. Aslında bu cümle bile olağanüstü bir basitleştirme çabası. Her biri de kendi içlerinde birçok mutfağa bölünüyor ama o denli ayrıntı için yerimiz dar. Maharashtra, kıyıları olduğu için balık ve hindistancevizi sütü ile pişen yemekler sever. Gujarat mut­fağında ise Çin ile olan barışçıl geçmişin etkisi belli-belirsiz bir tatlı dokunuş ile ortaya çıkar. Chutney denilen taze veya fer­mente sebzeli, baharatlı, tatlı, ekşi veya baharlı soslar böl­genin mutfağa katkısıdır. Goa ise zamanında büyük bir ticari liman şehri ve Portekiz kolonisi olmasından dolayı mutfağında Portekiz etkileri taşır. Domuz, sığır eti, sirke Portekiz etkisini yemeklere taşırken, kıyı kenti olması nedeniyle hindistan­cevizi sütü-püresi ve balık çok kullanılır. Yurtdışında bili­nen Hint yemeklerinden olan Vindaloo geleneksel bir Hint yemeği sanılır ama, aslında “Vinho de Alho” denen Portekiz usulü sarımsak, şarap, sirke ve acı biber ile hazırlanan bir ma­rinad’dan alır ismini. Hindistan bu tadı sevmiş, korumuş.

    Doğu Hindistan mutfağı ise tatlılara düşkün. Bu hafif tatlılar ülkenin diğer bölge­lerinde de sevilerek tüketilir. Bildiğimiz şekilde kristalleşmiş şekeri ilk üretenler Hintliler olmuş; ancak bu bilgi unutulup daha sonra ülkeye tekrar İran mutfağı etkisi ile geri dönmüş. Rasgulla irmik ve lor (chenna) ile top-top yapılıp şerbette kaynatılan, sevilen bir tatlıdır. Doğu mutfağı haşhaş tohumu hardal yağı kullanır. Çin’in etki­si pirinç ve balık yemeklerinde kendini gösterir. Baharata olan düşkünlük çok daha azdır.

    resim_2024-08-26_022048305
    Dünya mutfakları arasında en fazla bakliyat çeşidini Hint mutfağı kullanıyor.

    Yurtdışındaki Hint lokan­talarında pek rastlanmadığı için, Güney Hindistan mutfağı tanınmaz. Bu bölgenin tencere yemeklerinin suyu koyultulup iyice çektirilir, çok daha katı formludur. Poriyal baharatlı ve susuz sebze yemekleri, sam­bar, rasam ya da kootu’lar ise yine koyuluk derecesine göre ayrılan sıcak tencere yemek­leridir. Sambar’lar demirhindi ekşisi ile hazırlanan görece sulu sebze ve yemekleridir. En sulu olan rasam’lar ise nere­deyse çorbaya benzer; domates, demirhindi ve birçok baharat ile pişirilir. Kootu’nun suyu ise mercimek yardımı ile neredey­se lapa kıvamına getirilir. Bu bölgede ateş üzerinde pişen ya da kızartılan krep gibi dosa’lar sebze, chutney veya curry’ler ile doldurulup sunulur. Uttha­pam’lar pizzaya benzer, üze­rine malzemeler serpilir. Idli ve vada’lar da yemeklere eşlik eden bir nevi pişi denebilecek hamur işleridir. Yurtdışındaki Hint lokantalarının sevilen atıştırmalığı kızartılmış çıtır pirinç krakeri pappadam’lar, bu bölgenin mutfağa katkısıdır.

    Ülkemizde doğru-dürüst bir Hint lokantası neden tutuna­madı? Oysa bizim damağımıza hiç de uzak lezzetler değil. Üstelik kendi karakterini korumayı başardığı için örnek alınacak denli özgün karakterli mutfaklar.

    resim_2024-08-26_022052577
    Hindistan’da bir şekerleme satıcısı.
  • Ramazan’da bereket ve radyoda bir ses: Rabbim, bize yaşama sevinci ver…

    Depremler ile yıkıldığımız, şehirlerimizin sellere kapıldığı, üstüne bir de yeni yöneticilerimizi seçeceğimiz şu gergin ve üzgün günlerimizde, barış ve kardeşlikle kurulan uzun yeryüzü sofralarının güzel duygusuna kapılıyoruz. Hatay’dan yükselen nidalar ile karşılayalım Ramazan’ı: “Ma Rihna Nehna Hom”; yani “gitmedik, buradayız”. O iftar sofraları yine kurulacak ve ülkemizin bereketi geri gelecek.

    Bütün gün açlıkla bilenen iştahın top sesini beklediği son dakikalar ve sonra hep beraber ağza atılan ilk lokmaya eşlik eden şükran duygusu… Ramazan boyunca tutulan orucun hem fiziksel hem de ruhsal yararı var. Beden dinleniyor, kendini tamir ediyor. Öte yandan ruh çok az ile kifayet edebileceğini, yiyip yiyebileceğinin iki lokma olduğunu ve elindekini aç olanla paylaşması gerektiğini idrak ediyor.

    Ancak eski Ramazanları anlatanların yazdıkları lezzetli yazılara bakarsak, 11 ayın sultanı, ibadet ayı olduğu kadar yemek içmek, sofralar kurup ziyafetler vermek ve -haydi kabul edelim bu konuda ifrada kaçmak için de değerlendirilmiş hep.

    Depremler ile yıkıldığımız, şehirlerimizin sellere kapıldığı, üstüne bir de yeni yöneticilerimizi seçeceğimiz şu gergin ve üzgün günlerimizde, barış ve kardeşlikle kurulan uzun yeryüzü sofralarının güzel duygusuna odaklanalım. Bizi düze çıkartacak duygu o çünkü. Önümüzde zor bir bahar var. Gastronominin kardeş şehirlerinden Hatay’dan yükselen nidalar ile karşılayalım Ramazan’ı: “Ma Rihna Nehna Hom”; yani “gitmedik, buradayız”. O iftar sofraları yine kurulacak ve ülkemizin bereketi geri gelecek.

    Önce Sermet Muhtar Alus’a kulak verelim. Ramazan ayı gelmeden “kalın ve ince kilerler”i hazırlamak için ipuçları sunuyor. Kalın kiler selamlıkta vekilharç ağaya, ince kiler ise haremde kâhya kadına emanet. Yoksul evlerinde ise bir tel dolap varsa ne âlâ. Anlaşılacağı üzere kalın kiler, tüm erzakın küfe, küp, çuval, teneke hesabı ile depolandığı yer. Soğan, patates, yağ, makarna, pirinç, yıldız şehriye bile var ama maazallah sonuncusunun ismini ağza almayıp işaretle tarif edin diyor. Ne olur ne olmaz… İnce kilerlerde ise daha çok şarküteri, reçeller, şuruplar, turşular, lakerda, kuru balık gibi görece daha değerli ve nazik malzemeler tutuluyor. Kısacası, Ramazan için her şey bol bol satın alınarak kilerler adamakıllı donatılıyor. Bir de mutfağa “erbap bir hamurcu” ilave ediliyor.

    Dillere destan saray iftarları

    Zengin konakların iftarları meşhurdu, ama hiçbiri sarayda verilen iftar ziyafetlerindeki çeşit ve miktar bolluğuyla yarışamazdı.

    En zengininden en yoksuluna, herkesin kapısı iftarda geleceklere açılırdı. Çatkapı iftara gelenlere her türlü ikram yapılmaya özen gösterilirdi. Hattâ bir konağın zenginliği ve saygınlığı kaç kişinin iftar yaptığı, yemekte ne kadar et sunulduğu ile ölçülürdü. İsteyen gelip yemek yiyebilirdi ama, top atılmadan çok önce gelip sofraya oturarak değil “tam miadında mahall-i maksuda düşmek icap ederdi”. Semtin müezzini, imamı, mahalle tekkesinin dervişleri, emektar tayaların, sütninelerin kocaları gibi konak sahibinden daha aşağı sosyal sınıfa mensup kişiler selamlığın ağavat dairesine “selamınaleyküm” diye girip yemeklerini tahta yer sofrasında ağalarla birlikte yerlerdi. Önemli konuklar ise kapıda uşaklar tarafından karşılanır, koltuğuna girilerek salona alınırdı. Pek önemli bir kişi ise evsahibine hemen haber edilirdi.

    Misafirler önce salonda toplanır, top atılmadan biraz önce sofraya geçilerek hep beraber top sesi beklenirdi. Ondan sonra gelsin çeşit çeşit yemekler, tatlılar, şerbetler… Konak sofraları çok zengin olurdu ama Saray’ın iftarları çok daha meşhurdu. İmparatorluk ricali, yüksek dereceli devlet ve ordu mensupları, şeyhülislâm, yüksek askerî okul mensupları ve öğrencileri sırası ile saraya yemeğe davet edilirdi. Dillere destan bu iftar sofralarına dair dinlediklerini Sermet Muhtar Alus şöyle anlatıyor:

    “İftariyeliklerin kaliteleri emsalsiz, nevileri de sayısızmış. Grup grup kaç tane tabak: Siyah, yeşil, salamura zeytinler; beyaz, kaşar, kaşkaval, dil, kirlihanım, hamal ökçesi peynirleri; Avrupa malı gravyerler, rokforlar, Felemenkler. Ne kadar meyva mevcutsa kaffesinin reçeli; Kayseri’nin en halis pastırmaları, sucukları; yumurtalı, yumurtasız pamuk gibi pideler; susamlı, susamsız, kazan yağlı simitler…” Dikkatinizi çekerim daha yemeklere sıra gelmedi. Ana yemekler de upuzun bir liste.

    Herkesin bir evi, çorba kaynatan anası, hanımı yok elbet. La Baronne Durand de Fontmagne, Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri adlı eserinde “Orucun sona erdiğini bildiren top sesi, İstanbul’a yeniden hareket ve yaşam getiren sihirli bir değnek âdeta” demiş. “Ortalık seyyar, küçük mutfaklarla dolu… Limonatacılar, kahve ocakları ve çubuklar… Beklenen güzel işaret gelir gelmez bütün yüzler neşeleniyor; insanlar acele ediyor, karışıklık içinde birbirlerine çarpıyorlar” diye sokaklardaki cümbüşü anlatmış.

    Théophile Gautier daha da çok ayrıntı vermiş sokaklar hakkında. Bir kere sair zaman herkes geceleri kapkaranlık sokaklara ellerinde fener ile sokağa çıkarken “Ramazan’da küçük sokaklar ve meydanlar kadar hiçbir şey bu kadar neşeli bir ışığa boğulamaz” demiş. “Her tezgahta lambalar, mumlar ve yağda yüzen kandillerden geçilmez; küçük dilimler hâlinde kesilmiş ve dikine şişlere sarılmış koyunun (döner) cızırdadığı kebapçı dükkanları kor ateşin yansımaları ile aydınlanır…” diye eklemiş ardından. Demek ki seyyar yemek satanlar da evinden uzakta olanlara oruç bozma olanağı sağlıyordu.

    Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi de eğlenceli hadiseler anlatır. Mesela dalkavuk esnafının kafası kendi içlerinde yol yordam bilmeyenlere bozulmuş olacak ki oturup (kime verildiği belli olmayan) bir dilekçe kaleme almışlar. Devir 1. Sultan Mahmud devri.

    “Devletli, inayetli, merhametli efendim.

    Kimsesiz dalkavuk kullarınızın arzuhalidir: Her sene Ramazan-ı Şerif geldiğinde İstanbul’da, davetli, davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricalin, devletin vesair büyüklerin, mevki sahiplerinin sofralarında çeşitli nefis yemekler, türlü türlü reçeller, süzme aşureler; şerbetler, tavuk göğüsleri, elmaspareler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, hoşaflar yer ve içeriz, üstüne göbek tütünü ve kahve ile ikram görürüz. Lakin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırları ile velinimetlerimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk sağlam bir nizama bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır”.

    Bir de bekçilerin davulcu ve ayarladıkları ağzı laf yapan bir mânici eşliğinde ev ev dolaşıp mâniler söyleyerek bahşiş toplaması geleneği var ki hâlâ devam ediyor ama eski tantanası ve heyecanı yok. Bakın Ruşen Eşref nasıl anlatıyor iftar sonrası heyecanla beklenen bu durumu:

    “Eskiden böyle bekçi kapuya geleceği akşam sofrada ne telaş olurdu. Çocuklar yemekden bir an evvel sıvışmak isterlerdi. Kafesler sürülür, mânicinin yolu beklenirdi. İftardan yeni kalkan erkekler, beyaz entariler, şam hırkaları ile minderlere bağdaş kurarlar, orucun keyfini gidermek için bol kahvelerle kehribar saplı çubuklardan Beyazıd Sergisinden alınma güzel kokulu sigaralar içerler, başlarında gürültü istemezlerdi… Kadınlar üst üste kafes arkalarına yığılırlar, yahud lambayı üfleyerek kafesleri açarlardı”.

    Bekçilerin yaptığı gibi hermahallenin tulumbacıları da bayram bahşişlerini kendilerine özgü bir gösteri ile toplarmış. Üsküdarlı halk şairi Vasıf Hoca, İstanbul Ansiklopedisi’ne bu sahneyi şöyle aktarmış: “Adamlık esvaplarını giyerek çifte nekkare, klarinet ve darbuka gibi bir çalgı ile mahallelerinin kapularını dolaşıp bayram bahşişi toplarlardı”.

    Her ne kadar Ramazan döneminde her konuda ılımlı davranılması öğütlense de eski anlatılar hep iştahla yazılmış gibi çok ayrıntılıdır. Yazan kişiler Ramazan ve ardından gelen bayram sofralarını en zengin konaktan en yoksul haneye dek bereket ile dolup taşarmış gibi anlatır. Kandillerin, mahyaların yanmasını gözlemek, pide kuyruğunda beklemek, top atılınca yemeklere dalmak ve Allah ne verdi ise neşe ile paylaşmak, yemekten sonra bir fincan kahve (çay henüz ulusal içeceğimiz olmamış) üstüne keyifle tellendirilen… Bunlar hâlâ az çok aynı kaldı; ancak birlikte eğlenme, gülme, mânicileri izleyerek en ufak eğlencenin tadını çıkarma, müzik, çengiler, Karagöz gösterileri, dans, ibadet, sahura kadar oynanan çeşitli oyunlar, teravih sonrası güreş müsabakaları gibi sıradan yaşamın monotonluğuna rengarenk ve neşeli bir es veren şeyler artık kalmadı.

    Artık birarada yaşamıyoruz. Dairelerimize çekiliyor ve yakın çevremiz dışında pek kalabalıklara karışmıyoruz. Yine kurabilecek miyiz o güzel sofraları acaba? Bir umudumuz var elbet. Ne diyordu TRT’li yıllarımızın Ramazan duası :

    “Ey bağışlaması bol Rabbim. Beni, anamı, babamı, ailemi, milletimi, devletimi ve inananları koru. Rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden. Bizlere yaşama sevinci ver. Her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver. Senin her şeye gücün yeter. Amin”.

    11 ayın sultanı, Ramazan-ı şerifiniz hayrolsun. Yaşama sevinciniz bol olsun.

  • En zor zamanlarda bir kap sıcak yemek için…

    Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaşmadan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek sunabilmek; bu durum hem sağlık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılıyor. Ancak felakete uğrayanların beslenmesi amacıyla hazıranmış ilk 72 saat kitlerinin de ilgili yerlerde bulunması gerekiyor.

    Doğal afetin siklondan çığa, yanardağdan tsu­namiye, çamur selinden doluya birçok çeşidi var. Bizim de karşımıza Anadolu’yu aşa­ğıdan sıkıştıran Arabistan Ya­rımadası yüzünden, 10 milyon yıldır birbirinden büyük dep­remler çıkıyor.

    Anadolu’da yerleşik düze­ne geçtik ama dağlardan, koru­naklı yerlerden kazanç hırsı ile ovalara, dere yataklarına inip verimli tarım alanlarına binalar dikmemiz çok daha yenidir. Bin atlı güle oynaya bu topraklara gelirken şaman geleneklerimi­zi geride bıraktık; yol yorgun­luğu ile doğaya, söylediklerine dikkat kesilmeyi unuttuk; do­ğanın gazabı bizi sağlı-sollu şa­marlarla sürekli yere serdi. Her seferinde toparlandık ama, aklı olan bu deprem ülkesinde sü­rekli hazırolda dururdu. Biz ise binalarımızın imarı için tuttuk devletten “af diledik”. Oy kaygı­lı politikacılar özrümüzü tabii kabul ettiler. Peki doğa eder mi? Etmedi tabii. Aslında umurun­da bile değiliz; bunu bilmemiz lazım.

    Hangi doğal afet olursa ol­sun, toparlanmak yıllarını alı­yor insanların. Bu defa depre­min etkilediği şehirler, gastro­nomik açıdan Türkiye’nin en kadim, en yaratıcı, malzeme ve tarifler açısından en zengin mutfaklara sahip olanlarıydı. Adana, Hatay, Gaziantep, Kah­ramanmaraş, Malatya, Osma­niye, Şanlıurfa, Kilis… Her bi­ri gastronomik açıdan benzer malzemeleri kullanarak benzer­siz mutfaklar oluşturmuş şehir­lerimiz.

    İlk günlerin ardından malzeme ikmalinin yakın şehirlerden sağlanması ile mobil mutfaklarda sıcak yemek çıkmaya başladı.

    Doğal afetler ertesinde in­sanların beslendiği doğal kay­naklar da azalıyor, yokoluyor ya da bir süreliğine değişime uğru­yor. Ancak daha önemlisi, çoğu defa afet sonucunda göçe zorla­nan ve yaşam sevinci yara almış insanların, kaçınılmaz ve teknik olarak yemek kültürlerini yan­larında taşıyamamaları; hele hele temel gıda maddelerinden dahi yoksunken. Dünyada büyük kayıplara yol açan afetlerin hemen erte­sinde yaşamı normale döndür­mek için ilk atılan adım, barı­nacak yer, temiz su ve bir kap olsun sıcak yiyecek sağlanması yönünde. Özellikle şehirle­rin su şebekeleri etkilendiğinde, içme suyu temini aksıyor. Oysa afetzedelerin uluslararası stan­dartlara göre günde 20 litre te­miz suya ihtiyaçları var. Afet er­tesi en korkulan şey salgın has­talıkların önünün alınamaması. Sahra mutfaklarında da susuz­luk, sağlıklı yemek hazırlama koşullarını ortadan kaldırıyor.

    Tekrarlamasından korktu­ğumuz 1894 İstanbul Depre­mi’nde de su sıkıntısının yanı­sıra yiyecek sıkıntısı büyük ol­muştu. Fırınlar, değirmenler ve depolar yıkılmış, yollarda ula­şım altüst olunca gıda malze­melerinin temininde aksaklık­lar yaşanmıştı. Sadece insanlar için değil o zamanlar gündelik hayatın merkezinde yer alan at, deve ve kasaplık hayvanların beslenmesi için de zorlu gün­lerdi.

    Doğal afetler sırasında en zorlu mücadele, yiyeceklerin bakteri ve parazitlere bulaş­madan ve toksin üretmeden afetzedelere iletilmesinde. Zira deprem, sel gibi yıkıcı afetlerin vurduğu yerlerde yiyecek hazır­lama ve dağıtımında, salmonel­la, clostrodiumbotilinum, bru­sella gibi ölümcül bakterilerin kolaylıkla üreyebileceği, sağlıklı koşulların bulunmadığı ortam­lar hâkim olabiliyor. Bu nedenle ilk gün ve takip eden zamanlar­da acil müdahale deneyimi ve zorlu koşullar için eğitimi olan Ordu birimleri ve Kızılay, Kızıl­haç gibi yardım kuruluşları sa­haya hemen ulaşıp mutfakları kuruyorlar.

    Deprem bölgesine yapılan yardımların başında Türkiye’nin dört bir yanından gönderilen kumanya paketleri geliyordu. Ancak yardımların dağıtımında koordinasyon eksikliği de göze çarptı.

    Bu kuruluşların el kitapla­rında ilk 72 saat erken dönem, sonrası da uzun dönem olarak adlandırılıyor. Erken dönem­de sıcak yemek çıkana kadar ilk olarak Acil Beslenme Kiti da­ğıtılıyor. İçerisinde en az 1 adet tuzlu ve 1 adet tatlı bisküvi, 1 adet 200 ml. meyve suyu ve 1 adet 0.25 ml. su bulunuyor. Ay­rıca kumanya paketleri de kolay bulunan, pek hazırlık gerektir­meyen ve yüksek kalorili gıda­lardan oluşuyor. Büyük afetle­rin ilk günlerinde, sıcak yemek mutfakları kurulana dek afetze­delerin beslenmesi için peynir, ekmek, helva, meyve, yüksek enerjili beslenme malzemele­ri ve içme suyu bulunan bu ku­manyalar dağıtılıyor.

    Öncelik su ve enerji ihtiya­cının sağlanması. Enerji önce­likli ihtiyaç. Arkasından protein ve suda eriyen vitaminlerle des­tekleme yapılıyor. Afetzedelerin fiziksel olarak ayakta kalmala­rını sağlamak gerekir. Acil “ku­tulu yemek” dönemi insanların barınma ihtiyaçları bir ölçüde sağlanınca, yerini sıcak yemek sunumuna bırakıyor. 72 saa­tin bitiminde sıcak yemek için mutfak ortamı sağlandığında, seyyar mutfaklar çeşitli büyük­lüklerdeki sahra mutfak kitleri ve TIR dorselerine yerleştirilen konteynerlerin içinde kurulmuş mobil mutfaklarla, bin kişiden 15 bin kişiye kadar günde üç öğün sıcak yemek çıkarılabili­yor. Bunlara sıcak çorba ve içe­cek dağıtan birimlerle, ekmek pişiren seyyar fırın birimleri de ekleniyor.

    Ülkemizi benzeri görülme­miş şekilde vuran son deprem­de AFAD ve Kızılay organize olana dek bölgeyi iyi tanıyan genç şeflerimizin çok hızlı hare­ket etmesi ile ertesi gün birkaç bölgede sıcak yemek dağıtımı­na hemen başlanabildi. Malze­me ikmalinin yakın şehirlerden vatandaş bağışları yoluyla hızlı şekilde sağlanması ile mutfak­ların günlük kapasitesi birkaç gün içinde 100 bin kişiye yemek verebilir duruma erişti. Birkaç gün sonra da çok daha geniş çaplı örgütlenen Türkiye Aşçı­lar Federasyonu üretime geçti ve 1 milyon porsiyona ulaşıldı.

    Daha önceki afetlerde Kızı­lay ile birlikte bölgeye ilk erişen Türk Silahlı Kuvvetleri daha gün dolmadan sahra mutfak­larını kurup sıcak yemek ser­­visine başlayabiliyordu. 2022 orman yangınlarında ve son bü­yük depremde sahaya biraz da­ha geç indiler ama, sahra mut­fak ve sahra fırın üniteleri ile yaygın yemek dağıtımını başa­rıyla sağladılar.

    Bizim şeflerimizin ardından uluslararası üne sahip gönül­lü şefler de deprem bölgesine geldi. İspanyol şef Jose Andres tarafından 2010’da kurulan sivil toplum kuruluşu Dünya Merkez Mutfağı (WCK), deprem bölge­lerinde yerli şefler ve gönüllü­lerle sıcak yemek yapıp afetze­delere dağıtmaya başladı. Özbe­kistan’ın ünlü şefleri, Hatay’da kurulmuş olan Özbek çadır ken­tinde günde 10 bin porsiyon Öz­bek pilavı yapıp dağıtıyor.

    Afetlerin tarım bölgeleri­ni vurması durumunda, mev­cut yiyecek stokunun bir bölü­mü tarlalarda veya ağaçlarda kalabiliyor. Silolar devriliyor, depolar yıkılıyor, su basabili­yor. Depolarda bulunan ve kul­lanılabilir durumdaki yiyecek stoklarının tespiti ve sağlık şartlarına uyanların ayrıştırıl­ması gerekli oluyor; zira yiye­cek ikmalinin yakın çevreden sağlanabilmesi lojistik olarak operasyonlara hız kazandırıyor. Amaçlanan, kısa bir süre son­ra afet bölgesinde kalan halkın alışkın olduğu beslenme biçi­mine dönebilmesi. Bu durum sağlık açısından büyük önem taşıyor. Japonya’da iki büyük afet sonrası yapılan bir araş­tırmanın sonuçları; normalde sebze-balık gibi gıdaların yeri­ni kuru bakliyat-makarna gibi gıdaların almasıyla, insanların sağlığının yanısıra psikolojisi­nin de olumsuz etkilendiğini gösteriyor. Ülkelere göre fark­lılık göstermekle birlikte genel diyebileceğimiz bir bulgu, ilk günlerde kuru bakliyat, yağlı kı­zartmalar gibi gıdalara ağırlık verilmesi ile ilerleyen zaman­larda yoksunluğa bağlı sağlık sorunlarının ortaya çıkması. Bu bakımdan bizim mutfağı­mız şanslı. Sağlıklı yiyeceklerin, çorbaların çok sayıda olması ve yoğurt gibi şifalı bir yiyece­ğin varlığı sayesinde ilk günden itibaren sağlıklı beslenmeye geçiş mümkün olabildi. Başka ülkelerdeki afetlerde yeşillik ve sebze-meyve içermeyen, çoğu kızartma ve hamur işi yemek­lerden oluşan mönüler kısa bir süre sonra özellikle çocuk ve yaşlıların sağlığını kötü yönde etkiliyor. Karbonhidratın meta­bolize edilebilmesi için özellikle B1 ve ayrıca B2, C vitaminlerini beden uzun süre stoklamadığı için, birkaç gün içinde sunulan yemeklerin bu vitaminleri içe­recek şekilde planlanması ge­rekiyor. Bizim yemeklerimiz bu açıdan daha besleyici.

    Sadece Türkiye’den değil farklı ülkelerden de pek çok şef, deprem bölgesinde binlerce porsiyon sıcak yemek hazırladı (üstte). Sıcak yemeklerin hazırlanması içinse yakın çevredeki gıda depolarının sağlam kalması büyük önem taşıyordu (altta sağda).

    Büyük doğal felaketler ya­şayan Çin ve Endonezya gibi ülkelerde, afet beslenmesi üze­rine uzun dönemleri kapsayan incelemeler ve çalışmalar da var. Hatta “afet diyetisyeni” di­ye bir görev tanımı dahi var. Bu çalışmalar, afetten birkaç se­ne sonrasına dek beslenmenin uzun dönemli etkilerini inceli­yor ve bulgulara göre bölgelerin sofra kültürlerine uyacak besin paketleri öneriyor. Bu çalış­malar, özellikle 5 yaşına kadar çocukların ve yaşlıların besin eksikliğinden çok hızlı şekilde etkilendiklerini ortaya koyuyor. Bu nedenle ilk günlerdeki acil durum paketlerinin bile prote­in, mikrobesinler ve vitaminleri içerecek şekilde oluşturulması elzem oluyor.

    Afet bölgelerine çeşitli şekil­lerde yiyecek ikmali yapıldığını görüyoruz. En yararlısı, elbette hızlıca günlük sıcak yemek su­nabilmek; bu durum hem sağ­lık açısından hem de psikolojik açıdan afetzedelere güven aşılı­yor. Koşulların müsait olmadığı durumlarda, önceden hazırlan­mış ve vakumlanmış, sıcak suya daldırılarak ısıtılabilen poşet­lerde yemekler veya donduru­larak kurutulmuş ve sıcak suda çözünebilen yiyecekler ile tak­viye yapılabiliyor. Örneğin Kı­zılhaç’ın ve çeşitli üreticilerin, dondurarak kurutulmuş (freeze dried) şekilde hazırlayıp satışa sunduğu acil durum paketle­ri; ilk 72 saat kiti; 2 ve 7 günlük paketler; 60 porsiyonluk kova gibi seçenekler var. 25 yıl raf ömrü olan bu paketleri, sadece sıcak su ile karıştırmak yetiyor. Kasırga, sel ve deprem gibi afet­lerin meydana gelebileceği böl­gelerde yaşayan aileler, bu pa­ketlerle stok tutup gerektiğinde kolayca yemek hazırlayabiliyor. Dondurularak kurutulmuş mey­ve, sebze, hatta çeşit çeşit gur­me yemekler, kahvaltılık tahıl ve yulaf lapaları gibi birçok se­çenek var.

    Hazır yemeklerin bir de kay­nayan suya batırılarak ısıtıla­bilenleri var. Bunların yanın­da tuz-biber, baharat, kürdan, granül kahve ve ıslak mendil sunan aksesuar paketleri bile var. Bir hızlı hazır yemek seçe­neği de içinde yemek bulunan poşet ile dışındaki kılıf arasın­daki kimyasala su değdiğinde kızışıp içindekini ısıtan poşet yemekler; ancak bunların raf ömrü kurutulmuş olanlara göre daha kısa; birkaç yıl ile sınırlı. Amaç öncelikle beslenmek ve sadece bir konuda bile olsa ya­şam normale dönüyormuş gibi hissetmek.

    Ağırlıkta hafif, besin değeri ve lezzet açısından çeşitli se­çenek sunabilen bu ambalaj­lı yemekler, müdahalenin zor olduğu alanlar ve durumlarda ilk günler için güzel bir çözüm. Kaldı ki sıcak yemek için or­ganize olunduğunda bile, şayet sebze, meyve gibi hızlı bozulan malzemelerin ikmali sağlana­mıyorsa, bu tür dengeli besin sunabilen ürünlerin gerekliliği tartışılmaz oluyor. 1999 Mar­mara depremi sırasında bu tür stoklanabilir, uzun raf ömrü olan hazır yemeklerin üretimi konusu tartışılmıştı. Daha son­ra unutulmuş olmalı ki şimdi bizi vuran depremde yine bir koşu sahra mutfakları kuruldu. Sıcak yemek hazırlayan ekiple­rin varlığı ve bir kap olsun sıcak yemeğe erişimin bir anda ken­dini sahipsiz hisseden afetze­de açısından psikolojik avanta­jı da yadsınamaz. Ancak gerek iaşesi gerek donanımı sağlana­rak mutfağı kurmak, uzun süre dönüşümlü çalışacak deneyim­li işgücünün gerekliliği, geniş sahada organize olabilmenin ve dağıtımın güçlüğü gibi neden­lerle, daha somut seçenekleri 99’dan sonra gözden geçirmiş olmalıydık.

    İlk 72 saat kiti 25 yıl raf ömrü olan “acil durum paketleri”ndeki kurutulmuş gıdaları sadece sıcak suyla karıştırmak yetiyor (üstte). Konserve gibi dayanıklı gıdalar, özellikle ilk günler için hayli kritik (altta).

    Afetzedelerin ve arama kur­tarma ekiplerin yanısıra hay­van dostlarımızın da sağlık, barınma ve beslenme sorunla­rı oluyor. Enkaz altından çıka­rılan evcil hayvanlar ve sokak hayvanları ile kırsal bölgelerde­ki besi hayvanları için de gıda yardımı büyük önem taşıyor. Bu konuda daha ziyade özel derneklerin sahada canla-baş­la çalışan bireyler aracılığı ile güvercinden keçiye kadar epey hayvana ulaşılıp tedavi, besle­me ve sahiplendirme yaptığını sevinerek izliyoruz.

    Emeği geçen, halen deprem bölgelerinde çalışan görevlilere, gönüllülere ulusça şükran du­yuyoruz. Ortada daha kimse yok iken, ilk günün çok zorlu koşul­larında bile mucizeler yarattılar. Bir kap sıcak çorbanın bu du­rumda 40 yıl hatırı olacak. Hep hatırlanacak.