Yazar: Petek Çırpılı

  • Zor zamanlarda halk ve mutfak

    Zor zamanlarda halk ve mutfak

    Olağanüstü zamanlarda yöneticilerin en büyük sorunlarından biri halkı ve orduları beslemek olmuştur. Tarihteki örneklerden anlaşılan o ki, savaş, devrim, sıkıyönetim ve benzeri dönemler iyi örgütlenme ve planlama yeteneği olan ve olmayan toplumları birbirinden ayıran mükemmel bir mihenktaşı.

    Cihan Harbi’nde Avru­pa büyük açlık çekmişti. Tarlalar ve tarım havza­ları savaşta yok olmuş, çiftçiler askere alınmıştı. 1917 Ağus­tosu’nda, ABD savaşa girdik­ten az sonra Yiyecek İdaresi’ni kurdu. Başkan Wilson bu ida­renin başına, sonra kendisi de başkan olacak Hoover’ı atadı. İdare, hemen halkın anlayış ve yurttaşlık duygularına seslen­di: “Savaşı yiyecek kazanacak” posterleriyle halk et, buğday, yağ ve şeker tüketimini azalt­maya davet edildi; “Etsiz Sa­lı”, “Buğdaysız Çarşamba” gibi kampanyalarla alışkanlıkları­nı değiştirmeleri istendi. Yerel yiyecek daireleri kuruldu ve halkın, alıştığı malzemeleri kul­lanmadan yapacakları yemek tarifleri hazırlandı. Bozulma­dan cepheye taşınması olanak­sız olan taze meyve ve sebzelere yönelmeleri öğütlendi ve fazla­lıkları da nasıl konserve yapa­cakları öğretildi. Bu çabalar so­nunda Avrupa’ya yapılan yiye­cek yardımı bir yılda iki misline ulaştı. Savaş ertesinde bile, Ho­over Amerikan Yardım İdaresi kanalı ile, kendisine “Büyük İyi­liksever” isminin takılmasına neden olan Avrupa’ya yiyecek yardımına devam etti.

    07_b
    07_a

    Türkiye’de ekmek karnesi 
    2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye’de bile 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıldı.

    2. Dünya Savaşı öncekine göre daha fazla yokluk getir­di. Yiyecek karneleri, sentetik yiyecekler ya da alışılmadık yi­yecek bileşimleri gündelik ha­yatın gerçeği haline geldi. İngiltere önceki savaştan dolayı deneyimliydi, 1940’ta hemen karne sistemine geçti. Diğer yandan halk bulduğu her yer­de kendi yiyeceğini yetiştirmek için örgütlendi. Sağlam ve genç erkekler aktif savaş gö­revindeydi; dolayısıyla birinci harpte temeli atılan “Toprağın Kızları Ordusu” daha organi­ze bir şekilde yeniden kurul­du. Bu kadınlar, tarım araçla­rı ordu hizmetinde olduğu için çapa, saban, kürek gibi eski tip tarım aletleriyle haftada 48-50 saat tarım işlerinde çalışıyor­du. Devlet görevlileri mesai dı­şında parklarda sebze yetiştiri­yordu. Ayrıca “Zafer için Kaz” sloganıyla insanlara evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiş­tirmeleri öğütleniyordu.

    09_fish
    2. Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de ekmek, et, balık ve gaz kuyruklarında bekleyen halk.

    1. Dünya Savaşı sırasında başlayan beslenme üzerine bi­limsel çalışmaların bulguları, bu savaşta halkın açlık çekme­den, dengeli beslenmesi için kullanıldı. Okullarda Patates Pete ve Doktor Havuç isimli çizgi karakterler şarkılar eşli­ğinde çocuklara sebze yemenin yararlarını anlatıyordu. Gün­lük C vitamini gereksinimi pa­tatesten karşılanıyordu. Halk hiçbir malzemeyi ziyan etme­mek için eğitiliyordu. Elma kabukları içecek olarak kaynatılı­yor, bayat ekmeklerden puding yapılıyor, geriye bir şey kalırsa hayvanlara veriliyordu.

    Garip malzemelerle yemek yapabilmek için radyoda baş­latılan “Mutfak Cephesi” (Kit­chen Front) isimli program çok sevilmişti. Zaten yemek sanatı konusunda pek geri­lerden gelen İngilizler şimdi de garip malzemelerle uğraşı­yor, inek memesinden yemek­ler, domuz beyninden turtalar yapmayı öğreniyordu. Alman U-Botları 2500 gemiyi batırdı­ğı için ithalat azalmıştı. İngiliz hükümeti ABD’den enerjisi yüksek yiyecekler ithal etme çabası içindeydi. Yağlı tohum­lar, yağlar, süt tozu, et ve balık konservesi ile yumurta tozu it­hal ediliyordu. Bu garip malze­melerin tadı berbat olsa da bir rahatlama sağlamıştı.

    02_c
    02_b

    Evlerde gıda savaşı 
    2. Dünya Savaşı döneminde İngiliz halkına “Zafer için Kaz” sloganıyla evlerinin çiçek tarhlarında sebze yetiştirmeleri, mutfaktan artanları hayvanlara vermeleri öğütleniyordu.

    Bu arada ülkemiz savaşa girmediği halde orduyu hazır tutma gerekliliği nedeniyle bir milyon erkeği askere çağırmış­tı. Tarımsal üretim düşünce karaborsa ve istifçilik arttı. Ek­mekle ilgili çeşitli kararname­ler işe yaramayınca 1942’den 1946’ya kadar süren ekmek karnesi uygulaması başlatıl­dı. Şeker bulunmuyor, kuru üzüm ile çay içiliyordu. Bu yıl­larda piyasa, cezalara rağmen kontrol altına alınamadığı için karaborsacıları ve istifçileri zengin etmişti.

    01_c
    01_a
    01_b

    Mutfaktan askerlere
    1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gıda yardımı yapan ABD, halkı buğday, et, yağ ve şeker tüketimini azaltmaya davet ediyor, konserve yapımını teşvik ediyordu.

    Dünyanın uzun süre di­ğer kutbunu oluşturan Rus­ya’ya da bir göz atalım diler­seniz. 1917’de Bolşevik hükü­metinin başı burjuvaziyi 30 gram ekmek ile cezalandırmıştı. “O da tadını unutmasınlar diye” buyurmuştu hükümetin ba­şındaki Zinoviyev. Anya von Bremzen Sovyet Mutfak Sa­natı isimli kitabında, yemeğin o dönemde sert bir siyasi ve toplumsal kontrol aracı oldu­ğundan bahseder. Daha son­raları kurulan Kremliyovka (Kremlin Kantini) öyle berbat yemekler çıkarıyormuş ki… Zi­ra çar dönemi aşçı ve mutfak işçilerini çalıştırmama kara­rı alınmış. Özel kaynaklardan yiyecek temin edilmemesi ku­ralı da getirildiğinden anında karaborsa ortaya çıkmış. 1919- 20 kışında halk tarafından Moskova’da tüketilen gıdanın %75’inden fazlasını meshoch­niki (çantacılar) denilen sa­yıları 200 bine varan yasadışı spekülatörler temin etmiş.

    Bazı uluslar alıştıklarından yoksun kalarak terbiye oluyor da biz çabuk unutuyoruz savaş zamanı ve sonrasındaki yokluk­ları. Toplumsal barış olsun ki bolluk bereket olsun, birbirimi­zi yemek zorunda kalmayalım.

  • En uzak atalarımızın en kokulu mirası

    Şu günlerde parklar, kırlar, bahçeler, hatta balkonlardan yayılan duman ve et kokusu ile mangal mevsimi resmen açılmış oluyor. Közüstü lezzetlerin damağımıza yaşattığı zevk, mağara devri atalarımızdan hücrelerimize işlemiş olabilir mi?

    Neredeyse millî sporu­muz diyebileceğimiz, erkeklerin kadın desteği ile yarışa giriştiği esaslı man­gal davetlerinden uygun bir su kenarında yakılıveren çingene mangallarına varana dek kömür ateşinde pişen et sofra kültürü­müzün vazgeçilmez bir parçası. Bu yalnız ülkemizde böyle değil elbet. ABD’den Arjantin’e, Ko­re’den Yeni Zelanda’ya közüstü lezzetler damağımıza tarih önce­sinden kalma zevkleri yaşatıyor. Belki de orman yangınından ka­çamayan bir hayvanın yumuşa­cık etini ağzına ilk atan mağa­ra insanının hayreti ve yaşadığı zevktir hâlâ hücrelerimizde his­settiğimiz.

    Açık ateşin üstüne ilk et par­çası ne zaman düştü bilinmez, ama düştüğü andan itibaren da­mak zevkimizin kalbine yerleş­tiği kesin. “Ateşin üzerinde çe­virme” bilinen en eski yöntem­lerden biri. Antik Yunan’daki günümüz ızgaralarına benzeyen “gridiron” ise bugünkü ızgaranın ilk hali. İlyada Destanı’nda savaş sonrasında tuz ve şarapla ovul­muş etin ateşte pişirildiği ziya­fetlerden bahsedilir. Ancak ate­şin istenilen yerde yakılabilen bireysel mangallara dönüşme­si, hele bu mangalların fiyatları binlerce dolara varan modelleri­nin çıkması görece yeni bir olay. Mangalın dünya tarihi eski olsa da bu tür yaygın ve zevk için kul­lanımının birkaç yüzyıllık geç­mişi ya var ya yok.

    Java’da seyyar bir satay (Endonezya usulü ızgara et) satıcısı, 1870.

    Bilinen bir diğer eski pişir­me türünün ise toprakta açılan çukurlarda yapıldığı düşünülü­yor. Bir çukurda köz haline ge­len odunların üstüne yaş dallar konur, üzerine yerleştirilen et, kabuklu deniz böcekleri, balık­lar ve yumrular geniş yapraklar­la kapatılıp üzerine kum atılır ve yiyecekler kendi sularında ağır ağır pişer. Karayip yerlilerinden “barbacoa” olarak duydukları bu yöntemi, İspanyolların Avrupa ve Amerika’ya yaydığı iddia edi­liyor.

    Atina Antik Agora Müzesi’nde sergilenen MÖ 4-6. yüzyıla ait ızgara.

    Bu noktada meraklısına ız­gara ve barbekünün aynı şey ol­madığı notunu düşelim. Izgara harlı ateşte hızlı pişirme işlemi iken, barbekü kontrollü ve daha düşük ısıda uzun süren, bazen 18 saate varan pişirme işine verilen ad. Belki bizler ulusça mangalın efendileri olabiliriz ama barbe­künün üstadları da bu unva­nı kimseye kaptırmaya niyet­li olmayan ve güneyli eyaletler arasında büyük rekabet yaşayan Amerikalılardır.

    İstanbul’da bir mangal satıcısı, Pascal Sébah, 1880.

    19. yüzyıla gelindiğinde İs­panyolların Karayipler’den apart­tığı bu yöntem Amerika’nın güneyinde çok yaygınlaşmıştı. Bölgede domuz çok yetiştiği için kullanılan et türü genellikle bu oluyordu. Barbekünün güneyde yaygınlaşmasının bir nedeni de köz üstünde etin ucuz tarafları­nın bile lezzetle pişirilmesi idi. Bu nedenle güneyli siyahlar arasında barbekü çok gelişti. Öyle ki etin en güzel tarafını kendilerine ayı­ran varlıklı insanlar da bir süre sonra bu tariflerden yararlanır ol­dular. Barbekünün yaygınlaşma­sının bir nedeni de bir seferde ke­silen hayvanın tamamını pişirme gereği nedeniyle toplu ziyafetlere uygun olmasıydı. Böylece yardım yemekleri, kilise toplantıları gibi birlikte yenen yemekler için ter­cih edilen yöntem oldu.

    20. yüzyılın ilk yarısında si­yahların Amerika’nın kırsal gü­neyinden şehirleşmiş kuzeyine göçü nedeniyle barbekü tarif­leri de Amerika’nın her kenti­ne yayıldı. Kızarmış piliç, mısır ekmeği ve barbekü “ruhun gıda­sı” denen yiyecekler olarak gün­delik yaşamın bir parçası haline geldi. Bizdeki kebap kültürünün kırdan kente göçün hızlanmasıy­la şehirlerde takip eden yıllarda yaygınlaşması gibi.

    Sadece et değil, közde kahve de günümüzde de makbul bir pişirme yöntemi.

    Gelelim bizim ellere. Eski­den konakların mutfaklarında büyük ocaklar olurdu. Yemek bu ocaklarda pişerdi. Kışın odaların ısıtılmasında da bu büyük ocak­lardan alınan közlerin konuldu­ğu mangallardan yararlanılırdı. Süleymaniye, Siirt ve Manas­tır’da yapılan mangallar en re­vaçta olanlarıydı. Bir de maltız­lar vardı. Konaklarda maltızlar kahve pişirmek için kullanılırdı. Köylerde ise kadınlar maltızı te­nekeden, delinmiş çinko bir ko­vadan, eski yağ tenekelerinden yapardı. Nasıl yapıldığını bugün yaşlılar dışında bilen pek kalma­mış olsa da, içi toprakla sıvanan ve uzun süre ısıyı kaybetmeyen maltız, sabah tarlaya giderken yemeği ateşe koyan köylü kadın­larının pratik zekası sonucu ge­reksinimden doğan bir mangal türüydü. Ağır ağır pişen bir kuru fasülyenin tadı havagazıyla pişe­ninkine denk olur mu? Maltızlar geri gelsin!

    Normanların Fransa’yı istilasını (1066) anlatan duvar halısında ızgarada pişirilen etler tasvir edilmiş.

    Mangal aşkımızın tarihi ve nasıl yaygınlaştığı konusunda çok fazla araştırma yapılmamış­tır henüz. Müstakil yaşamdan apartmanlaşmaya ve odun yak­tığımız ocaklarımızdan havaga­zına geçişimizle unutulmaya yüz tutan bu kadim pişirme yönte­minden yoksun kalmak derin bir özlem yaratmış olsa gerek içimizde.

    Diğer ülkelerin de kendi mangal stilleri var elbet. Adı is­ter braai, satay, yakitori, asado, lechon olsun, ister mangal, tan­dır, barbekü. İstisnasız her ülke­de erkek işi olarak algılanması ilginç, değil mi? Erkeklerin pişir­me işini yüklendikleri bir man­gal partisi ertesinde hanımların yorgunluktan baygın düşmele­ri ise apayrı bir konu. Sözde bir gün olsun yemek pişirmeleri ge­rekmiyor.

  • Yeryüzüne damlayan nefis göksel armağan

    Tarih boyunca yiyecek, içecek hatta ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kullanıldı. “Tanrılar katından, dünya ağacının dallarından yeryüzüne damlayan” her derde deva balsa düzenin, mükemmeliyetin ve hayatın simgesi oldu. Bu armağana layık olmayan insanoğlu, bugün arıların soyunu kurutmak üzere.

    Mağara resimleri insan­ların tarih öncesin­den beri diğer vahşi hayvanların ve kuşların izlerini takip ederek doğadaki arı yuva­larını talan ettiklerini gösteri­yor. Elinde duman kaynağı ile bir kovanı yağmalayan iki insanı gösteren duvar resimleri insan ve arı ilişkisinin bilinen geçmi­şinin 13 bin yıl kadar geriye git­tiğini göstermekte. Hatta bugün bile bazı topluluklar tamamen aynı yöntemlerle doğadan bal topluyor.

    Bal, tarih boyunca yiyecek, içecek, ilaç, tanrılara sunu, takas aracı ve kozmetik amaçlı kulla­nılmış ve elde etme süre­ci zorlu olduğundan değerli bir besin sayılmıştır. Nasıl meydana geldiği anlaşılamadığından, birçok uy­garlık balın kutsallığına inanmış, tanrılar katından, dünya ağacı­nın dallarından yeryüzüne dam­ladığına inanılmış ve göksel de­ğerler yakıştırılmış.

    Antik Yunan sikke ve süslemelerinde arı sembolü.

    Yunanlılar kehribara Elect­ron derler ve uyanışı, yenilen­meyi temsil eden Güneş Tanrısı Elector ile ilişkilendirirlerdi. Bal da ambere benzediğinden keh­ribar içindeki taşlaşmış arılar sembolik olarak çok önem taşı­mışlardır. Gerek Efes Artemis’i gerekse Roma’nın Diana’sı hep kraliçe arı ile ilişkilendirilmiştir. Bu heykellerin göğsünde taşıdığı yumurtalar ve birinin başında­ki kovan şeklinde başlık bu iliş­ki varsayımını güçlendirmek­te. Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal saflığı simgelediği için evlilik törenlerinde kulla­nılmış, tanrılar katına yapılacak yolculuklarda ölümsüzlük geti­receğine inanıldığından, ölüye eşlik etsin diye mezarlara yer­leştirilmiş.

    Balın Mısır’dan daha eski ta­rihlerde Sümer tabletlerinde de adı geçiyor. Daha sonraki Babil tabletlerinde de bal kullanıla­rak yapılan ilaç tariflerine rast­lanmış. Bir Sümer stelinde ana tanrıça bir kraliçe arı, eşlikçileri de arı prensesler olarak göste­rilmişler. Sümerlerin apiterapi­yi geliştirenler olduğu biliniyor. Bal, polen, arı sütü, propolis ve arı zehrinden sağaltım amaç­lı yararlanmayı biliyorlardı. Bal salt yiyecek değil, yaşamsal öne­mi olan tıbbi bir ilaçtı.

    Bal ile ilgili bir başka kayda MÖ 5500 civarında Mısır’da rast­lıyoruz. O dönemde Nil deltasın­dan Memphis’e kadar olan bölgeye “Ta-bitty”, yani “Arı Diyarı” adı veril­miş. Eski Ahit’te Mı­sır’dan yola çıkan İsrailoğullarına da Tanrı tarafın­dan ‘Vadedilmiş Topraklar’da süt ve bal nehirleri akan bir ülke sö­zü verilmesi ilginçtir. Dahası 1. hanedanı döneminde Kral Me­nes’ten sonra firavunların hepsi “Arıcı” lakabını almışlar, bunu da hiyerogliflerde isim kartuşlarının önüne konmuş bir arı resmi ile ifade etmişlerdir. 2500 yıl sonra ise Abusir’deki tapınak kabart­malarında arıcılığın artık bir iş kolu haline geldiği görülmekte. Muhasebe kayıtlarında bile 110 çanak balın bir eşek veya öküze karşılık olduğu ve ticari olarak takasa girdiği anlaşılıyor. 1800’de arkeologların Mısır’da bir mezar­da buldukları iki çanak bal bozul­madan korunmuş ve hâlâ yenebi­lir durumda idi.

    Tanrısal özellikleri olduğuna inanılan bal ve arı Mısır hiyerogliflerinde yer alıyordu.

    Ölüm törenlerinde ölenin son yolculuğuna eşlik eden bal, kötü ruhları uzak tutmak ve yol­culuğunda ölen kişiyi beslemek, güçlendirmek amacı taşırdı. Bu nedenle hem mezara konan yi­yeceklerin saklanmasında hem de bedenin mumyalanmasında kullanılmıştı.

    Mısır’ın kuzeyine çıktığı­mızda arı kovanlarının toplum­sal düzen modeli olarak Akdeniz medeniyetlerinin çoğunda tapı­nak tasarımlarına etki ettiğini görüyoruz.

    Çok daha eski uygarlıklarda da arı kovanı ve petek referansı­na rastlanır. Çatalhöyük duvar­larına çizilmiş petek desenleri bu düzenin kalıcılığına öykün­müş olabileceklerini düşündü­rür. Minos uygarlığının başkenti Knossos’da yer aldığı söylenen labirentin bir kovan düzenini yansıttığı ve ruhların öbür tarafa geçişinde rehberlik işlevi gördü­ğü söylenmektedir. Hindistan’ın cennet ile dünyayı ayıran tan­rısı Indra da ilk yiyecek olarak bal tatmıştır. Aydınlanmak için banyan ağacının altında oturan Buddha’ya bir maymun bal taşı­mıştır.

    Daha yakın çağa geldiğimiz­de Amerikan kolonilerinde tatlandırıcı olarak bal üretiminin şeker veya melastan daha ucuza gelmesi nedeniyle ev arıcılığının benimsendiğini gö­rüyoruz. Kızılderililerin “İngiliz sinekleri” dediği arılar, istilanın simgesi olarak “beyaz ayakla­rın otu” denilen yoncalardan bal toplayarak tüm Kuzey Ameri­ka’ya yayıldılar.

    Ülkemiz bugün Çin’den son­ra bal üretiminde 2. sırada yer alıyor. Ancak bilinçsiz tarım ilacı uygulamaları, sınırsız tağ­şiş ve yok olan çiçekli alanların balcılığımıza iyi gelmediği or­tada. Bugün bazı antropologla­ra göre beynimizin gelişmesini hızlandıran balı üreten arılarla ilişkimiz onları neredeyse yok etme noktasına kadar getir­diyse, ortak geçmişimizden hiçbir şey anımsamıyo­ruz demektir. Bunun salt bu ülkeyi değil, insanlığı hangi sona götüreceği­ni şöyle bir düşünmeye değmez mi?

  • Şerbetleri ez getir sofralara tez getir

    Şerbetler hem serinletici, hem hazmettirici hem de 15. yüzyıl tıp kitaplarında önerildiği gibi hastalıklara karşı korunma ve sağaltım amacı ile çok tüketilen bir içecek grubu idi. Batı’daki “sorbet”nin isim babası, saray ve ev sofralarının değişmez tadı şerbet, şimdilerde yeniden keşfediliyor.

    Annem talihsiz tey­zesinin öyküsünü “Tam nişan şerbeti ezilmişti ki…” diye anlatmaya başlardı. Şerbet ezmek de ne demekti acaba? İlk şerbetimi sekiz yaşında büyükannem ile gül mevsiminde yapmıştık. Bir çocuğa öğretilebilecek da­ha güzel bir şey bilmiyorum. Bugün bile anımsarım topla­dığım çiçeklerden yaptığım bir şeyi ikram ediyor olmanın heyecanını.

    Şerbetin kültürümüzdeki yaygınlığını anlamak için, hâlâ dilimizde yeri olan bazı deyim­leri anımsayın. Hava “şurup veya şerbet” gibiyse pek hafif ve güzeldir, zamanı gelen fani “ecel şerbetini içer”, etrafa belli etmeden acı çekenler kan ku­sar ama “kızılcık şerbeti içtim” derler. “Nabza göre şerbet ver­mek” pek sevilmeyen bir ilişki kurma biçimidir, tarikata gi­rene “şerbet verilir”, “şerbetli” iseniz size kötülük bulaşmaz.

    Şerbet, şarap ve şurup, Arapça içmek anlamında “şariba” fiilinden gelir ve bu topraklardan Batı dillerine ge­çerken “sorbet”ye dönüşmüş ve kırılmış buz ile karışarak kıvamı da değişmiş, meyve­li dondurmaya yaklaşmıştır. İslâmiyet’in alkolü yasaklamış olması nedeniyle içecek çeşit­lerimiz meyve suları ve şerbet­ler ile boza, tükenmez, şıra, sir­kencübin gibi fermante içecek­ler üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Şerbetler hem serinletici, hem hazmettirici hem de 15. yüzyıl tıp kitaplarında önerildiği gibi hastalıklara kar­şı korunma ve sağaltım ama­cı ile çok tüketilen bir içecek grubu idi. Eskiden seçkin ev­lerde mevsimine göre hazırla­nan şerbetlerin sunumu için altın, gümüş ibrikler, billur ka­raflar ve ayaklı gümüş şerbet kâseleri, incecik şerbet bardak­ları bulunurdu. Çay ve kahve görece geç yaygınlaştığından, ziyarete gelen konuklara hep şerbet ikram edilirdi.

    Çeşit çeşit şerbet var Şerbet kültürü çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, her çeşit malzeme ve karışımdan yüzlerce çeşidi üretilmişti.

    Şerbetin Ramazan’da iftar sofralarında, doğum tebrikle­rinde, sünnet, nişan ve evlilik törenleri, dua gibi toplu kutla­ma ve anmalarda törenin de­ğişmez ögesi olarak önemli bir yeri vardı. Osmanlı devrinde padişah çocuklarının doğum­larında, doğumdan sonra zi­yarete gelenlere şerbet dağıtı­lır ve doğumun üçüncü günü sadrazama şerbet gönderilirdi. Günümüzde hâlâ bazı yörelerde çiftlere söz kesildiğinde şerbet içme törenleri yapılır. Bu tören­lerde sohbetlere, geleneksel ola­rak “Şerbetleri ez getir, sofrala­ra tez getir” diyerek başlanır.

    Şimdi turistik görüntüyü tamamlamak için birkaç şerbetçi etrafta dolansa da Osmanlı döneminde şerbet sokaklarda da çok satılan bir içecekti. Pazar yerlerinde ve panayırlarda sırtlarında taşı­dıkları kocaman ibrikleri ile seyyar şerbetçiler “otuz iki dişe trampet çaldıran” şerbetlerini bağırarak satarlar ya da ellerin­deki şerbet bardaklarını takır­datarak dolanırlardı.

    Şerbet kültürü çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı için her türlü malzeme ve karışım­dan yapılan yüzlerce çeşidi türetilmiştir. Şerbet yapımın­da önceleri bal sonra şeker, çiçekler, meyveler, misk, tarçın, karanfil gibi türlü türlü baharat, kuruyemişler ve bunların karı­şımları kullanılmıştır. Bunun dışında pestil, kuru meyveler, pekmez, meyve ekşilemeleri, sirke gibi ürünler de şerbet mal­zemesi olarak kullanılmıştır.

    Şerbetin ana maddesi şeker ve sudur. Şeker kullanımının yaygınlaşması ve şekerin bir koruma yöntemi olarak benimsenmesi ile birlikte reçel, murabba, şurup ve so­nunda da şerbet ortaya çıkmış­tır. Şerbet yapılacak malzeme şekerle kaynatılır ve belirli bir kıvama geldiğinde soğutularak kavanozlarda saklanır. Şerbet yapılacağında da suyla sulandı­rılarak sunulur.

    Seyyar şerbetçi geldi hanım! Sırtlarında taşıdıkları kocaman ibrikleri ile seyyar şerbetçiler, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar sokaklarda görülüyordu.

    Topkapı Sarayı Helvahane­si’nde çeşitli bitkilerin karışı­mından elde edilen ecza şerbet­lerinin yanı sıra çiçeklerden de şerbet yapılırdı. Sarayın en göz­de şerbetleri gül, zambak, me­nekşe, fulya, yasemin, muhab­bet çiçeği, iğde ve nilüfer çiçek­lerinden yapılanlardı. Limon suyu dönemin turunç­giller üretim merkezi olan İstanköy adası ile Sakız adası ve Alanya’dan sağlanırdı. Soğutucu olarak ise İstanbul’daki karlıklarda biriktirilen kar ve Uludağ’dan getirilen buz katılırdı.

    Bugün tek örneğini lohu­sa şerbeti yapmak için kullanı­lan kırmızı şekerlerde gördü­ğümüz sert şekerler de as­lında bir zamanların geniş “şerbetlik şeker” ailesinin bir türü idi. Her zaman şerbet yapılabilecek meyve buluna­madığından uzun süre sakla­nabilen hazır karışımlar vardı. Bu karışımlardan biri sert şe­kerler, diğeri macun kıvamın­da olan çevirme tatlıları ve bugün bildiğimiz sıvı şurup­lardı. Çevirme tatlısı (lohuk) daha sonra kaşıkla sunulan şekerleme olarak tüketilmeye başlanmıştır. Bugün kavanoz­larda satılan, Yunan adaları­na gidenlerin hediye getirdiği beyaz damla sakızı reçeli bu çevirme tatlılarından geriye kalan bir çeşittir.

    Şerbetlik veya “sert” şeker diğer adıyla “külşahi şerbet” şekerciler tarafından koyu şeker şurubuna tatlandırıcılar katılarak yapılırdı. Daha sonra bu kalıplardan kırılan şeker parçaları su ile ezilerek şerbet haline getirilirdi. Aslında bu şerbetlik şekerler, lohuk gibi ilaç olarak yapılan, “cevariş” olarak da anılan hazmettirici­ler olarak ortaya çıkmıştı. Tıb­bi amaçla yapılan cevarişler sertleştirildikten sonra toz hale getirilip satılırdı ama, çok lez­zetli oldukları için sert halleri ile de şekerleme olarak tüke­tilmeye başlandı. Bunların 18. yüzyılda Fransa’ya ihraç edil­diği, oralarda da “conserve” adı ile satıldığı bilinmektedir.

    Şerbetlerdeki bu zengin çeşitlilik önce gazozlar, 1960’lardan sonra da diğer ko­lalı içecekler ve endüstriyel meyve suları pazarı ele geçir­meden önceydi tabii. Şimdiler­de ise şerbeti ve Osmanlıları yeniden keşfediyoruz. Modern ambalajlar, reklamlarda bir de dede ile nine oturtunca sofra­ya, sanmayın ki bir “aile içece­ği” yaptınız şerbeti. Boş verin endüstriyel içecekleri, gelin biz has güllerden has şerbetimizi kendimiz yapalım.

    GÜNEŞTE GÜL ŞERBETİ

    1/2 kavanoz gül yaprağı (pek sıkıştırmayın)

    1 çay kaşığı limon tuzu

    Gül yapraklarının dibindeki beyaz kısmı acılık vermemesi için makasla kesin. Limon tuzu ile gül yapraklarını örtecek kadar suyu kaynatın… Bu su biraz ılınınca, gül yapraklarının bulunduğu kavanozun içine dö­kün. Ağzını kapatın, gül yaprak­ları beyazlaşıp renklerini suya verinceye kadar 3-4 gün gü­neşte bekletin. Suyunu süzün… İçeceğiniz kadarını yarı yarıya şekerli suyla karıştırın… Buzla servis edin.

  • Ekmek arası tarihin yolculuğu

    Ekmek arası tarihin yolculuğu

    İlk sandviçin ne zaman yapıldığını bilmek pek olası değil ancak ekmek arası lezzetler antik dönemlerden beri yiyeceğini yanında taşıması gerekenlerce benimsenmiş bir yöntemdi.

    Hikâyesi eğlenceli ve kolay hatırlanır ol­duğundan olsa gerek, sandvicin keşfi 1762 yılında, 24 saatlik bir kumar maratonu nedeniyle akşam yemeğini ma­sadan kalkmadan halletmek isteyen 4. Sandwich Earl’ü Jo­hn Montagu’ye atfedilir. Halkın içinden yükselmiş bir politi­kacı olan Montagu zaten kibar ortamlarda bile elleriyle yemek yermiş. Bu nedenle elleriyle “soğuk et ve ekmeğe” girişmesi çevresindeki asilzadeler tara­fından pek de ayıp karşılanma­mış. Dahası kulüpte geç vakit­lere kadar kumar oynayan di­ğer müdavimler de bu yiyeceği hemen benimseyerek “Bana da Sandwich’inkinden,” diyerek ekmek arası yiyeceklerin adını “sandviç” koymuşlar.

    01
    Sandviçe adını veren John Montagu, Earl of Sandwich (1718-1792

    Biraz daha geçmişe göz atarsak, MÖ. 1. yüzyılda Hillel isimli bir hahamın Pesah Bay­ramı boyunca hamursuz kra­kerleri arasına, çölde çektikle­ri acıları simgeleyen acımtrak otları koyarak yediği bilgisi­ne rastlıyoruz. Bu uygulama­ya onun adı verilmiş ve “Hillel Sandviçi” denilmiş.

    6 ile 16. yüzyıl arasında Or­taçağ boyunca tabak yerine her yerde kalın ve bayat ekmek blokları kullanılır, etler ve di­ğer yiyecekler ekmeğin üzerine dökülür ve elle yenirdi. Bu ba­yat ekmekler yağı, yemek sula­rını ve sosları emerdi. Yemeğin sonunda şayet karın doyduysa ekmek fakirlere veya köpekle­re atılırdı. Bu kalın tabak yeri­ne geçen ekmek dilimleri açık sandviçlerin atası sayılır. As­lında sandviçe bu isim takıl­madan önce malzemesine gö­re “et-ekmek” (bizdeki “pey­nir-ekmek” gibi) deniliyordu. 16 ve 17. yüzyıl İngilteresi’nde kaleme alınmış piyeslerde bu terimlere rastlanmaktadır.

    Sandvicin mucidi elbette Montagu değildi. O sadece bu pratik yiyecek türünü İngilte­re’nin kibar çevrelerine kabul ettirmişti. Sandviç önceleri sadece gece geç vakitte içkili partilerde erkekler tarafından tüketilen bir yiyecekti. 1762’de ilk kez Edward Gibbons isimli bir İngiliz yazar, gazetede ül­kenin en zengin ve asil 20-30 şahsiyetini The Cocoa Tree isimli oyun klübünde sandviç yiyip, üzerine de panç içerken gördüğünü yazar. Bu, sözcüğün yazılı olarak ilk kayda geçen kullanımıdır.

    03_1

    Sandviç tüketimi kısa süre­de topluma yayıldı; giderek beş çaylarının, pikniklerin vazge­çilmezi, tavernaların en tercih edilen yiyeceği haline geldi. Demiryollarının ilk zamanla­rında istasyonlarda da satıla­bildiği için sandviçler en ideal ‘hızlı yiyecek’ haline geldi.

    Önce İngiltere’de yaygınla­şan sandviçin Yeni Dünya’da benimsenmesi biraz zaman aldı. Bu, o yıllarda Amerikalı şeflerin İngiliz modaları ile aralarında mesafe bırak­ma isteğinden kaynakla­nıyordu. Sandviç Ame­rikan yemek kitapla­rında ilk defa 1816’da yer aldı. Artık içine konanlar salt so­ğuk et ile kısıtlı da değildi. Tariflerde peynir, meyva, de­niz ürünleri ve man­tar kullanılıyordu. Amerikan İç Savaşı’nı takip eden yıllarda tü­ketim oldukça artmıştı. 1920’lerde Gustav Papen­dick dilimlenmiş, ambalajlı ekmek yapmanın yolunu keş­fedince sandviç annelerle okul çocukları, işçiler ve çalışanlar için kolay hazırlanan, taşına­bilir bir yiyecek olarak iyice popüler hale geldi.

    02_3

    Yola çıktığımız İngiltere’ye geri dönersek, en pahalı sand­viç Selfridges’da şef Scott Mac­Donald tarafından yaratılan bir sandviçmiş. Wagyu bifteği, taze kaz ciğeri, siyah trüflü ma­yonez, brie peyniri gibi pahalı malzemelere yüklendiği için tanesi 85 pound’a satılan Mac­Donald, ucuzluğu ve tekdüze­liği ile dünyanın her köşesinde damak tadının canına okuma­ya yemin etmiş zincir sandviç markalarından çok farklı elbet­te. Buna Okyanus’un öbür ya­nından bir yanıt gelmiş: Bildi­ğin kaşarlı tost 214 dolar desek, “Ne yani, altın mı kaplamış­lar?” diye sormaz mısınız? So­run bakalım… Bildiğimiz kaşar­lı tostun kenarlarını yenilebilir altın varakla kaplayıp yanına da domatesli ıstakozlu bisque’i Baccarat kristali bir bardakta sunup faturaya 214 dolar yaz­mışlar. Üstelik peyniri de, şefin iddiasına göre, pek ‘nadir’ bu­lunan kaşkavalmış.

    02_1
    Meşhur Basri Sandviçi 1930’larda doğan çizgi kahraman Basri’nin (Dagwood Bumstead) kat üstüne kat çıktığı sandviçleri, “Basri sandviçi”nin (Dagwood sandwich) ortaya çıkmasına neden oldu.

    Bırakalım onları kendi ara­larında yarışmaya devam et­sinler, bizim ellerin de “yeme de yanında yat” sandviçleri çoktur doğrusu… Dilli-kaşar­lısı, karışık kumrusu, Ayvalık tostu, eskiden vapurlarda satı­lan beyaz peynir-domates-ye­şil biberlisi… Sonra, dönerli po­fuduk pideler, arnavut ciğerli uzun sandviçler, yarım ekmek içi kokoreçten tutun da söğü­şüydü, çiğ köfteli dürümüydü, ıslak hamburgeriydi derken ne yaratıcı, ne lezzetli sandviç­lerimiz var. Kıymetini bilelim derim.

  • Afrodizyaklar ve erkek olmanın dayanılmaz eksikliği

    Tarih boyunca iksir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdığı iddia edilen afrodizyaklar, erkekler dünyasının favorisi oldu. Bugünkü mavi haplara kadar uzanan yolda, “eksik etekli erkekler”in kadınlara yetişmek için yedikleri…

    Bir düzine kanaryanın dilinden yemek yapabi­lecek kadar çaresiz du­ruma düşmüş erkekler… Daha hazırlık aşamasında libidonuz ebediyete kadar susup bir da­ha marşa basmayı reddedebilir, ona göre. Afrodizyak sözcüğü, Kronos’un kendi babasını iğ­diş edip cinsel organını denize atmasıyla denizden doğan aşk tanrıçası Aphrodite’den gelir. Afrodizyak, aşk arzusunu hare­kete geçiren herhangi bir nes­ne ya da eylemdir.

    Tarih boyunca dok­torlar ve eczacılar, ik­sir, losyon, merhem, ot, baharat ve kokularla cinsel uyarımı artırdı­ğı iddia edilen çözüm­ler sunmuşlar. Bugün bunların çok azının bilimsel bir temele dayandığını biliyoruz. Buna rağmen hâlâ tut­kulu bir anı umuduyla, sabah banyosunda Casanova gibi 50 istiridye lüpletebiliyor, şehevi arzular uyandıracağına inandı­ğımız bol baharatlı parfümlerle gecelere akabiliyoruz. Modern tıp ürünü hiç de romantik ol­mayan mavi haplara rağmen, demek ki hâlâ biraz sihir ve telkine gerek duyuyoruz.

    İksir hazırlayan cadıları
    anlatan bir Ortaçağ gravürü, Ulrich Molitor, 1493

    Eski sayfaları bir karıştı­ralım. İstiridye, soğan, bal ve hatta çiğ yenen boğa husye­lerinin libidoyu artırdığına bugün de kuvvetle inanılıyor. Eski Romalılar aromatik or­kide yapraklarından yapılan bir içeceğe başvururken, Mı­sırlılar bekarlık yemini etmiş rahiplerin gündelik diyetin­den tüm deniz ürünlerini çı­karmışlar. Uzakdoğulular bol miktarda yenen sarımsağın aşkın gücünü art­tıracağına inan­mışlar, hâlâ da inanıyorlar. İki aşığın da yemesi şartıyla elbet.

    Uzakdoğuluların etkisi üzerine yemin ettikleri öğü­tülmüş gergedan boynuzu ne­deniyle dünyada gergedan kal­madı neredeyse. Hindistan’da ise kadınlar ezilmiş kına yap­raklarıyla bedenlerini ovarak aşk yapma süresini uzatacak­larına inanırlarmış.

    Afrodizyak yiyeceklerin özelliklerine baktığımızda, acı biber veya köri gibi bedeni ısı­tan ve nemlendiren yiyecekle­rin arzu arttırıcı olarak öneril­diğini, marul veya semizotu gi­bi soğuk özellikli besinlerin ise ancak isteği köreltme amacıy­la kullanıldıklarını görüyoruz. İkinci bir ayırıcı özellik olarak, eğer bir yiyeceğin görüntüsü cinsel organa benziyorsa bu yiyeceğin isteği kamçıla­yacağı düşünülmüş. İsti­ridye, deniz kestanesi ve aba­lon gibi yumuşakçaların her­hangi bir canlandırıcı özelliği olmamasına rağmen, hâlâ ero­tik bir yiyecek olarak anılmala­rı bundandır. 18. yüzyılda yılan balığı, havuç, salatalık, kuşkon­maz da fallik şekilleri itibariyle cinsellik çağrıştırdıklarından afrodizyak yiyecekler arasında sayılmaya başlamışlar.

    Bazı erkek hayvanların cin­sel organlarının da erkeğin gü­cünü arttırarak üremeye katkı yaptıkları var sayılır. ABD’de boğa husyelerine dağ istirid­yesi adı verilir ve bazı resto­ranlarda da servis edilen bir yemektir. Bıldırcın yumurta­sından devekuşu yumurtasına kadar her boy ve cins yumurta­dan da medet umulmuştur.

    Şeyh Nefzavi Itırlı Bah­çe isimli eserinde yumurta­nın erkeği canlandıran etkisi­ne geniş yer ayırmıştır. Mür, tarçın ve karabiberle pişirilen yumurtayla günlerce besle­nen erkeğin gücünün artacağı­na çok emindir. Efsane çariçe Yekaterina’nın genç yaşta ba­şarıyla dul kalmasından son­ra pek çok aşığı ve tek gecelik ilişkisi olmuş. Aşığı Potemkin ile memleketi yönetmek için sabahın 5’inde kalkıp çalışır­mış ve yine de gece sefalarına enerjisi kalırmış. Sabah kah­valtısı votkalı çay ve havyarlı omletten oluşurmuş. Bitme­yen enerjisini Beluga havyarı­na ve taze yumurtaların etki­sine bağlıyor tarihçiler.

    Uzun süre “egzotik ise erotiktir” düşüncesiyle na­dir bulunan yiyecekler cinsel açıdan heyecanla karşılan­mış. Örneğin, bugün sıradan bir yiyecek olarak kabul etti­ğimiz patates 15. yüzyılda bir süreliğine istek arttırıcı ola­rak kabul edilmiştir. Baharat da öyle. Ortaçağ’da nadir ve pahalı oldukları, egzotik di­yarlardan geldikleri için he­men erotizm ile ilişkilendiril­mişlerdir. O devirde, bir avuç karabibere servet yatırabile­cek bir erkeğin hanımlara çe­kici gelmesinde şaşılacak bir şey olmasa gerek. Kakao ve çikolatanın Aztekler zama­nında afrodizyak kabul edil­diğini, Kral Montezuma’nın bardaklar dolusu xocoatl (ka­kao içeceği) içtiğini ve Aztek kadınların çekingenliği at­mak için bu içeceği kullan­dıklarını not düşelim.

    Anlaşılacağı üzere aslında yemek ve içeceklerin uyarı­cı olup olmadığının bir önemi yok. Afrodizyak olduğuna ina­nılması yeterli oluyor. Neyse ki modern dünyada artık bu biliniyor da, semender gözü, kurbağa başparmağı ile kaplan işkembesine pek ihtiyaç du­yulmuyor çok şükür. Yine de erkeklerin bir cinsel desteğe ihtiyaç duymalarını ve kendi­lerini iyi hissetmek için afro­dizyak saydıkları yiyeceklere yönelmelerini anlayışla karşı­lamak lazım. Ne de olsa “cins­sel” anlamda kadınlarla arala­rında ciddi bir mesafe var.

    Bu gıdalar nefis köreltmek için değil! Etkileri çok tartışmalı olsa da devekuşu ve bıldırcın yumurtası, gergedan boynuzu, istiridye ve semender gözü gibi afrodizyak gıdaları tüketmeye devam eden geleneksel toplumlar hâlâ mevcut.
  • GASTRONOMİ DÜNYASININ GÖZBEBEĞİ

    Gaziantep mutfağı UNESCO mönüsünde

    Evliya Çelebi’nin deyişiyle “Şehr-i Ayıntab-ı Cihan”, yani dünyanın gözbebeği şehir Gaziantep, UNESCO’nun kültürel çeşitliliği desteklemek için kurduğu Yaratıcı Şehirler Ağı kapsamında gastronomi listesine alınan 18 dünya kentinden biri oldu.

    Belleğinizi bir yoklayın, orada mutlaka Antep mutfağından hoş ha­tıralar vardır. Yeme-içme ve sofra paylaşma zevkini günde­lik yaşamın kalbine yerleştir­miş bir kültürden, uzun tarihi boyunca rafineleşmiş “bil­ge bir mutfak”tan bahsediyo­ruz. Aldığı etkileri dönüştürüp geliştirmiş, günümüze dek korumayı başarmış, kendisini mesken tutan mede­niyetle­rin üst üste biriken etkilerini tenceresinde birleştirmiş bir mutfak Antep mutfağı.

    Evliya Çelebi’nin tanımla­masıyla “Şehr-i Ayıntab-ı Ci­han” yani dünyanın gözbebe­ği şehir Antep, Mezopotamya ile Akdeniz arasında yer alır. Yerleşimin Paleolitik çağda başladığı şehir adeta bir uy­garlıklar geçididir: Babil, Hitit, Mısır, Roma, Arap, Osmanlı ve arada gelip geçen niceleri. 1516’da Osmanlı yönetimine giren kente daha önce Roma­lılar “Torosların karşısındaki Antakya” adını uygun görmüş­ler. Kent daha sonra Arapların eline geçince, Ayıntab ismi­ni almış. Şehrin mutfak tarihi açısından önemi ise üst üste biriken etkilerin evrilerek bu­günkü zenginliği sağlayan biri­kimi yaratmış olması.

    İpek Yolu üzerindeki ko­numu, doğanın cömertliği ve insanlarının yemeği baştacı edişi birleşince, Zeugma mo­zaiklerinde görülen yemek sahnelerinin bu kadar renk­li olmasına şaşmamak gerek. Evliya Çelebi 1641 ve 1671 yıllarında iki kez ziyaret et­miş Antep’i. Anlattıklarından zengin, mamur ve yemeye iç­meye meraklı, dost insanların kenti olduğunu anlıyoruz. Ün­lü gezgin Gaziantep’in bağ ve bahçelerindeki yemekli soh­betleri, kırk çeşit üzümünü, pekmezini, tatlı sucuğunu, pestillerini ve meyve çeşitle­rini ballandırarak anlatmış. Bir de “güzel kadınları pek çoktur” diye not düşmüş!

    Kebaptan ibaret olmayan Antep mutfağı 300’den fazla yemek çeşidi ile en zengin şe­hir mutfaklarının başındadır. Zenginliği, taze ve kurutularak saklanan malzemenin bolluğu kadar pişirme yöntemlerinin çeşitliliğinden gelir. Tencere yemekleri, tavaları, yahnileri, aşları, buğulamaları bu mut­fağın medar-ı iftiharlarıdır. Bahardan kışa dek, mönüler pazardaki taze sebze ve mey­velere göre belirlenir. Son­baharda ise hummalı bir ha­zırlık başlar. Kadınlar evlerin kış boyunca tüketeceği salça­ları, “kurutmalıklar”ı, bulgur simidini, pekmezi, tatlı sucu­ğu hazırlar, evin “hazna”sı­nı doldurur. Bugün apartman yaşamı kış hazırlıklarının es­kisi gibi yapılmasını engelle­mektedir belki ama, Antepli damak zevkinden vazgeçmez, eksiklik özel imalathaneler tarafından giderilir.

    Gaziantep’te geleneksel olarak kentin yiyecek satan esnafı da şölende rol alır. Ka­sap, manav ve fırın yanyana­dır. Lahmacun yaptırmak için kasaba sipariş verirsiniz ör­neğin. Herhangi bir malzeme alınacağı zaman yemeğin adı söylenir; attar ona göre baha­rat verir, zahireci uygun bul­guru seçer, kasaptan et yeme­ğin adı ile istenir.

    Temmuz sonuna doğru şehrin mücevheri diyebile­ceğimiz fıstık telaşı başlar. Fıstık Antep yemeklerinin ve tatlılarının vazgeçilmezidir. “Boz iç” erken hasat edilen fıstığa verilen isimdir ve bak­lavalara güzel tadını veren bu aromatik, yemyeşil fıstık olur.

    Gaziantep halkı yemek­li eğlenceler için hiçbir fır­satı kaçırmaz. Mart ayında Nevrus ile birlikte yemekli kır gezileri düzenlenir, her­kes sepetlerini hazırlayıp ka­dınlı erkekli “sahreye çıkar”, “kebap yellemek” için hiçbir fırsat kaçırılmaz. Haftaara­sı kadınlar kendi aralarında da sahreye çıkarlar. İlk çıktı­ğında marul pekmeze banılıp yenir, bahar sütünün kayma­ğına da ekmek banılır. Nişan ve düğünlerde her aşamada ziyafetler verilir, “sini dizilir”, tatlılar yenir ve erkek tarafı­nın maddi gücü, bonkörlüğü sergilenir.

    Antep mutfağının içecek­leri de kendine hastır. Yeme­ğin üzerine içilen acı kahve­nin yanısıra yemeklerin ağır­lığını almak üzere zahter çayı, soğuk günlerde yağlı kıvamıy­la iç ısıtan menengiç kahvesi, tarçın çayı, sıcak yaz günle­rinde ise meyankökü ve ek­şi “urmu dut” şerbeti sevilen içecekler arasındadır.

    Antep ağzı ile misafire na­sıl ısrar ediyorsa öyle bitirelim yazımızı: “Mabalı boynooza ha. Doyanaca deel tükenenece, yin yin… “ İkram edilenleri ye­mezseniz, veballeri boynunu­za olur, ona göre!

    1921 yılında Antep’teki Develi Lokantası (solda). Yine Antep’te 60’lı yıllarda “sucuk batırma” yapan kadınlar (üstte).

    Antep Kurabiyesi

    1 kg kurabiyelik un (600 gr un ve 400 gr irmik karışımı)

    450 gr şeker

    450 gr sadeyağ

    Süslemek için bir avuç Antep fıstığı

    Şeker ve yağı bir kapta beyazlayıncaya kadar çırpın. Karışımın üzerine un ve irmik karışımını dökün ve yarım saat kadar yoğurun. Yoğurma sonunda hamur şekil alabilecek kıvama gelmiş olmalıdır. Hamura şekil ver­meden önce kendini toplaması için bir süre buzdolabında bekletin. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alarak tezgah üzerinde yuvarlayıp ay şekli verin ve birleştirdiğiniz uçlarına birer fıstık koyun. Tepsiye dizdiğiniz kurabiye­leri 100 derecede 35 dakika pişirin. Pembeleşmeden beyaz kalmasına çok dikkat edin.

    (Gaziantep Ticaret Odası’nın hazırlattığı, Aylin Öney Tan’ın editörlüğünü yaptığı Güneşin ve Ateşin Tadı; Gaziantep Mutfağı isimli kitaptan alınmıştır.)

  • Kış gecelerinin mayalı darı içkisi

    Kış gecelerinin mayalı darı içkisi

    8-9 bin yıl öncesine dayanan ve tarihin ilk alkollü içeceklerinden olan boza, meyhanelerin kapatıldığı dönemlerde müdavimlerin gözdesi olmuş, ‘afyonlu boza’ bile uzun süre yasaksız içilmişti.

    Bozanın geçmişine göz attığımızda, ilk alkollü içecek olan biranın ta kendisi olduğu iddiası ile karşılaşıyoruz. Bu durumda tarihi şaraptan daha eskiye dayanıyor demektir. 8-9 bin yıl önce Mezopotamya ve Mısır’da da bilinen boza, oradan gemiciler eliyle batıya, Hazar Denizi’nin güneyinden Asya’nın içlerine ve ta Çin’e kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış. Sümerler ve Eski Mısırlılar suyla ezilen malt ekmeğini mayalanmaya bırakırlarmış. Böylece alkol ve laktik asit ortaya çıkarmış.

    shutterstock_230811700

    Ama boza en çok Türkler tarafından benimsenmiş olmalı ki, göç ettikleri tüm topraklarda sevilmiş. Orta Asya’dan gelen Kıpçaklar bozayı Balkanlar’a taşıdı diyen de var, Horasan’dan gelen savaşçı dervişlerden Sarı Saltık’a bağlayanlar da. 1263 yılında Rumeli’ye yerleşen Bektaşi dervişlerinden Sarı Saltık, Horasan’da öğrendiği bozacılığı bölge halkına öğretmiş ve bozacı esnafının piri olmuş. Boza sözcüğünün kökenine dair iddialar da muhtelif. Mısırlılar “bousa”, Kıpçak Türkleri ve İranlılar “buza” demişler.

    Boza Türk boyları ile birlikte Anadolu’ya da gelmiş. Selçuklular zamanında darı, buğday, mısır, pirinç ve arpadan yapılan fermente içkiler “bekni” diye genel bir isimle anılırmış. Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyılda kaleme aldığı Divânü Lügati’t-Türk’te “bekni” sözcüğünün karşılığında ilk defa “boza” sözcüğüne yer verildiğini görüyoruz. 14. yüzyılda Aydınoğlu Umur Bey zamanında hazırlanan ve sağlık öğütleri veren Tabiatname’de “tehammür etmiş”, yani mayalanmış içecekler arasında bozadan da bahsedilmiş. Şirvani’nin Arapça’dan tercüme ettiği yemek kitabında da buğday unu, pirinç ve balla yapılan “birinç bozası” ile arpa, buğday ve iç yağla hazırlanan bir “arpa bozası”nın tarifine rast geliyoruz.

    Boza en parlak zamanını Osmanlı devrinde yaşadı. Fatih’in en sevdiği içecekler arasında adı geçer. Kanuni döneminde ise boza ve bozahanelere düzen veren bazı kanunlar çıkarılmış ve bozahanelerden her ay onbeşer akçe alınmaya başlanmış. Boza besleyici ve sıcaklık veren bir içecek olduğundan yeniçeriler arasında da çok tüketilirmiş. Peki, Evliya Çelebi’nin o güzelim Seyâhatnâme’si olmasa “Esnaf-ı Dar-ı Bozacıyan” bahsinde 1635’te İstanbul’da 300 dükkanda 1005 bozacı çalıştığını nasıl öğrenecektik? Çelebi, Tekirdağ darısından yapılan ve süt beyaz renkli, alkolsüz bir başka boza türünün de 40 dükkanda satıldığından söz eder. Bu bozayı ötekilerden ayrı tutmuş. Bu belki de bizim alıştığımız, darıdan yapılan ve bugün hâlâ içilen bozadır.

    vefa-bozaci-1930-lar-pinterest
    Geçmiş zaman bozacıları Yıl 1956, Vefa Bozacısı. Arnavutluk’tan İstanbul’a göçen Hacı Sadık Bey’in 1876’da kurduğu ünlü bozacı bugün de aynı yerde üretime devam ediyor
    Szathmari,_Bragagiu_cu_ucenic_–_1868
    Romanya’da bir boza satıcısı, 1868

    Osmanlılar’da boza alkollü ve alkolsüz olarak iki ana türde üretilir ve alkollü olmayan bozaya “tatlı boza” denirdi. Nogaylar ve Çerkezlerin yaptığı “maksima bozası” alkolsüz olduğu için ulema tarafından da rahatlıkla tüketilirdi. Diğer yandan Arnavutların alkollü “mırmırık bozası” bozahanelerde tüketilir ve yanında çeşitli sakatat yemekleri sunulurmuş. Bugün bozanın yanında sakatat yemek kulağa ne garip geliyor, değil mi? Bu bozalar şekerli değil, “ekşi boza” tabir edilen türden olsa gerek. Müşterileri fakir hamallarla gemiciler olan bu bozahanelere girmek İstanbullu kibar efendiler arasında ayıp sayılırdı. Tatarlar ise, zaten yüksek alkollü olan bozalarına bambaşka bir boyut daha katarak “afyonlu boza” yapmışlar. Kafayı iyi bozan bu Tatar bozası en sonunda III. Selim döneminde toptan yasaklanarak bunu imal edip satan bozahaneler kapatılmış.

    En şiddetli içki yasaklarının yaşandığı IV. Murad ve IV. Mehmed dönemlerinde, ‘sarhoşluk vermeyecek kadar’ını içmek helal sayıldığından meyhaneler kapanmış, ama yüksek alkollü Tatar bozası satan bozahaneler bir süre devam etmiş. 1670’te IV. Mehmed “Bozahaneler Vak’ası” ile içkiyi ve bozahaneleri tümden yasaklamış. “Meyhanecinin şahidi bozacı, bozacının şahidi şıracı” deyimimiz bu dönemlerden kalmadır.

    Adobe Express 2024-12-04 14.30.45
    Pirinç üzerine altın yaldızlı Osmanlı boza kupası, yüzyıl

    18. yüzyılda yasaklardan dolayı tatlı boza üretimi artmaya başlamış ve alkollü, ekşi boza yavaş yavaş tarihe gömülmüş. Bizde artık hatırlanmasa da İngilizler “zythum”, Fransızlar ise “boisson de millet” (darı içeceği) adı altında ekşitilmiş sulu darı hamuru ile geleneksel bir içki yapmaya devam ederler. Bizde önceleri pekmez, tarçın, karanfil, zencefil ve hindistan cevizi ile içilen bozayı bugün şeker ile tatlandırıp sadece tarçın ve leblebi eşliğinde tüketir olmuşuz.

    Bir küçük bardağa ne çok tarih sığıyor, değil mi? Haydi, siz de gün boyu ‘ensenizde boza pişirenleri’ bir kenara bırakın, bir bardak boza alın elinize ve tarçın kokusunu içinize çekerek güzel bir kış masalı okuyun.

  • Zevkin doruklarını damakta arayan adam

    Zevkin doruklarını damakta arayan adam

    Düşünceleriyle gastronomi dünyasını derinden etkileyen ‘mutfaktaki filozof’, 19. yüzyılda bütün zamanların en çok okunan yemek kitabını yazdı. “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün sahibi Brillat- Savarin bir şef değil, iyi yemeğin damakta yaşattığı hazza tutkuyla bağlı bir avukattı.

    Gastronomi ve restoran sözcüklerinin Fransız Akademisi’nin sözlüğüne ilk kez 1835’te girmesi tesadüf değildir. Aşçılığın meslek olarak gelişiminde Fransız mutfağının 19. yüzyılda geçirdiği değişimin katkısı yadsınamaz. Fransız Devrimi ile birlikte eskiden malikanelerde bulunan aşçılar, açtıkları restoranlarda ve zengin evlerinde çalışmaya başladılar. Yemeğin felsefesine kafa yoran bazı usta aşçılar ve gurmeler, değişen rejim ile birlikte eskinin gösteriş düşkünü mutfak geleneğini tersyüz ettiler. Restoran furyası Parisli burjuva müşterilerin ayrı masalarda oturup, bir listeden yemek seçme fikrine alışması ile yaygınlaştı. Jean-Marc Vanhoutte’a göre 19. yüzyılda 800 bin Parislinin 100 bini dışarıda yemek yemekteydi. Gastronomi sözcüğünün o yıllarda taşıdığı anlam bugünkünden farklı olarak iyi yemeği, sosyal statü ve itibar sağlayan bir araç olarak tanımlıyordu.

    Jean-Anthelme Brillat-Savarin

    Fransız mutfağındaki değişime en önemli düşünsel katkıyı yapan ve gastronominin mimarları kabul edilen iki isimden biri Grimod ise diğeri Brillat-Savarin’dir. Grimod yeni yönetici sınıflara geçmişin adet ve görgü kurallarını anlatan bir rehber sunmuştur. Onun eseri olan Almanac des Gourmands günümüzün gastronomi rehberlerine benzeyen bir yaklaşımla kaleme alınmıştır.

    Grimod’nun çağdaşı olan Jean-Anthelme Brillat-Savarin ise tek eseri olan Physiologie du Goût (Damak Tadının Fizyolojisi) ile gastronomiye bakış açısını çok yönlü bir anlayışa taşımıştır. Kitap Parislilere ithaf edilmiş olsa da kısa sürede uluslararası üne kavuşmuştur; bugün hâlâ esprili dili, kaleme aldığı konuları ve keyifli yorumları ile mutfak meraklıları tarafından zevkle okunmaktadır. 1825’teki ölümünden iki ay önce yayınlanan kitabın o günden bu yana baskısı hiç tükenmemiş, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. En ilginci de onun şef değil, bir avukat olmasıdır. Yemek ile ilgili konulara karşı iflah olmaz tutkusu olan bu ilginç adam, ceketinin göğüs cebinde taşıdığı endeks kartlarına sürekli düşüncelerini kaydedermiş. Bunu kişisel bir eğlence gibi gördüğünden “düşünsel alıştırmaları”nı bastırmayı yaşamının sonuna dek kabul etmemiş, kitabını gastronomlar yüzeysel bulur endişesiyle takma isimle yayınlamayı bile düşünmüştür.

    Zamana meydan okuyan aforizma Üstadın en meşhur özlü sözü “bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” deyişinin yazılı olduğu eski bir posta kartı.

    Brillat-Savarin, kitabının bir yerinde şöyle der: “… iyice tadına varılan bir yemeğin sonunda ruh ve beden özel bir zevk yaşar. Bu zevkin tam tadını çıkarabilmek için dört koşul yerine gelmiş olmalıdır: Kabul edilebilir lezzette yiyecekler, iyi bir şarap, kafa dengi dostlar ve yeterli zaman. Bu dört erdemi birlikte sunan bir partiye katılmış olan varsa, mükemmel bir deneyim yaşadım diye övünebilir. Biri bile eksik olsa, yaşanacak zevk azalacaktır”.

    Brillat-Savarin’in iyi yemeğin verdiği hazzın fizyolojik sırlarını araştırdığı 1825 tarihli eseri; pratik bilgileri, eğlenceli anekdotları ve esprili üslubu sayesinde bugün hâlâ en çok okunan yemek kitapları arasında.

    Brillat-Savarin’in en bilinen sözlerinden biri de “bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözüdür. Fransız Devrimi’ni takip eden yıllarda İsviçre, Hollanda ve hatta ABD’de yaşadıktan sonra Fransa’ya dönebilen, hanımlara ve aşka ilgisi olduğu halde hep bekar kalan düşünürümüzün bugün bile geçerliliğini koruyan savlarına bakarak, ele aldığı konular üzerine epey kafa yorup, gözlem yapmış olduğunu söylemek mümkün. Belki de yazdıklarının çoğunda alttan alta kendini hissettiren, yemeğe ölçülü bir şehvetle yaklaşmasının bir nedeni de yalnız yaşamı olabilir mi? Yakın bir dostu onun cenaze töreninde ardından şunları söylemiş: “Kendisi ile sofraya oturma şansına erişmiş olanlar için sofranın ilgi
    odağı, parlak zekalı, olağanüstü bir yemek arkadaşıydı. Zira kendini dünya zevklerine istekle kaptırıp, deneyimlediklerini gerçek dostları arasında, samimi zevklerin paylaşıldığı bir ortamda ortaya dökerdi”.

    Günümüzde moda olan “karbonhidrat diyeti”nin mucidi sayabiliriz kendisini: “Etobur hayvanların yağ bağlamadıkları kesindir (kurtlara, çakallara, alıcı kuşlara ve kargalara bakın…) Otobur hayvanlar ise hareketliliklerinin azaldığı yaşlara dek yağ bağlamazlar. Yaşlanıp da patates, tahıl ve unlu yemlerle beslenmeye başladıklarında hemen şişmanlarlar. İnsanlar arasında da obezitenin nedeni unlu ve nişastalı gıdalardır”.

    Gastronomi dünyasında kazandığı popülerlik birçok yiyeceğe isminin verilmesine neden oldu. Bunlar arasında Brillat-Savarin’e ithaf edilen peynir ilk akla gelenlerdendir.

    Brillat-Savarin fizyoloji bilimini çerçeve olarak kullansa da yemek kültürünün tarihçesine çok kafa yormuş, iyi ve sağlıklı yemeğin felsefesini yapmıştır. “Gastronomi zevki ve sağlığı biraraya getirmelidir ve yemeğin keyfine varmak artık bir günah sayılmamalıdır” diyerek sağlık ve hazzın bağdaşabileceğini savunmuştur. “Yemek pişirme sivil yaşantımızda bize büyük hizmet sağlamış olan eski bir sanat formudur” diyen Brillat-Savarin kitabında yer verdiği anekdotlar, dedikodular ile yemek pişirmenin mükemmeliyetten uzak, insani taraflarına da değinmiştir. Mutfak sanatlarının ulaşılmaz, şefler ve gurmelerin tekelinde kalan uzak bir konuma yüceltilmesini eleştirir. Kitabı ona öylesine şöhret kazandırmıştır ki, bir peynir çeşidine, değişik yumurta, et ve tavuk yemeklerine ve bir pastaya Brillat-Savarin adı verilmiştir. Mutfakta kullanılan Savarin kalıpları da ona ithaf edilmiştir.

    Brillat-Savarin çikolata aşıklarına da sevecenlikle destek çıkmıştır : “Uzun süre çalışanlar, içkinin dozunu kaçıranlar, geçici süre insanlıktan çıktığını düşünenler, aileleri tarafından işkence görenler, yaşamı hüzünlü bulan, aşkı bir türlü ele geçiremeyenler… Hepsi çikolata yemeli. Böylece teskin olacaklardır.”

    Galiba şu aralar hepimiz çikolataya dadanmalıyız ki sükunet bulalım.

  • Askerin tayını: Sefertası mönüsü

    Askerin tayını: Sefertası mönüsü

    Tarih boyunca sefere çıkan askerin yemek ihtiyacını karşılamak, ona silah sağlamak kadar hayati bir iş oldu. Askerler çoğu zaman yetersiz ve tek tip tayına talim ettiler. “Kara çorba”dan konserveye sefer mönüleri…

    Napoléon doğru bir tespit ile “Bir ordu midesi üzerinde yürür,” buyurmuş. Ama sonra dönmüş askerlerine “Başınızın çaresine bakın,” demiş. Napoléon’un Rusya seferine çıkan 600 bin askerinden ancak 25 bini evine dönebilmişti.

    Hareket halindeki orduların beslenmesi, tarihte her zaman en önemli askerî sorunlardan biri olmuştur. Uzunca bir zaman dilimi boyunca askerler hep geçtikleri yerlerde ne varsa satın alarak, alamadıkları durumlarda da etrafı talan ederek beslenmişlerdir. Dünyanın büyük bölümüne hükmeden imparatorlukların askerî başarılarına baktığımızda, ordularını iyi beslemeyi becerdiklerini görüyoruz. Spartalılar hariç. Domuz paçası, kan ve sirkeden oluşan pis kokulu “kara etsuyu” verilen Spartalı askerlerin gözüpekliği, belki de biraz bu “nefis” mönüyle ilgiliydi.

    Kırım Savaşı’nda karavana ve seyyar ocaklar Kırım Savaşı sırasında karavana başındaki İngiliz askerleri. Dünyanın ilk fotoğrafçılarından Roger Fenton tarafından çekilmiş tarihî bir kare.

    Asker tayınının azlığından ve berbat tadından bahsedildiğine ilk kez Mısır kayıtlarında rastlıyoruz. Mısırlı askerler savaş zamanındaki tayını, ekmek, sarımsak soğan ve marul ile arpa birasından oluşuyordu.

    Roma askerleri herhalde tarih boyunca yiyecek açısından en şanslı askerler oldular. Lejyonerler günlük 3500 ile 6350 kaloriye karşılık gelen ekmek, jambon, peynir ve sirkeleşmiş şarap alırlar, bunu da su katarak içerlerdi. Günlük et miktarı asker başına yarım kilo civarındaydı. Romalı bir asker yılda 350 kilo civarında tahıl tüketirdi. Bunun yanısıra üslendikleri yerde bulduklarını da diyetlerine kattıklarını ve evden gönderilen paketlerin beslenmelerinde rolü olduğu anlaşılıyor. Aile ve arkadaşlardan gelen bu yiyecek desteğinin nasıl sağlandığı ve ödemelerini nasıl yaptıklarına dair birçok belge mevcut. Sefere çıktıklarında, sürekli et ve taze süt sağlayan sürüler birliklere eşlik ederdi. Sefere çıkmadıkları zamanlarda ise üslendikleri kale ve çevresinde tarım yapar, avlanır ve sebze yetiştirirlerdi.

    Alexis Soyer’in bu savaş sırasında icat ettiği seyyar fırınlar, İngiliz ordusunda uzun süre kullanıldı.

    Ortaçağ’a gelindiğinde askerlere düzenli olarak ekmek, sıcak yemek, tuzlanmış balık, bira veya şarap dağıtılsa da geri kalan ihtiyaçları için genellikle kendi başlarının çaresine bakmaları beklenirdi. Osmanlı ordusunun zaferler kazandığı dönemlerde yiyecek temini konusunda olağanüstü şekilde iyi organize olduğunu ve en az Roma ordusu kadar başarılı bir iaşe sisteminin bulunduğunu görüyoruz. Boğdan Beyi Dimitri Kantemir, 18. yüzyılda düşman toprağına ayak basan askerlerin her gün taze ekmek istediklerini, bir gün önce pişen ekmeğe dokunmadıklarını yazmış. Fırıncılar seferden aylar önce çeşitli menzillerde yeraltına fırınlar kazar, odun ve gerekli un hemen fırının yanında hazır bulundurulurdu. Böylece ordu bir konak yerine ulaştığında, önden giden fırıncıların pişirdiği taze ekmek ile karşılanırdı.

    Bir Osmanlı askerinin resmî kumanya olarak aldığı yiyeceklerin kalori değerinin günlük 3000-4000 arasında olduğu hesaplanmıştır. Ancak alım gücü olan askerler menzile vardıklarında bakkal, kebapçı, tatlıcı gibi “orducu esnaftan” ve yerel esnaftan da yiyecek alarak beslenebilmekteydi.

    Ordu ile birlikte seyahat eden hayvanlar belirli bir düzene göre kesiliyor ve taze et sağlanıyordu. Mutfak ekibi kendilerine gündelik hesaplanarak verilen erzağı ikiye ayırıp sabah onbir ve akşam sekizde iki kere yemek çıkartırdı. Sıcak yaz aylarındaki seferlerde geri hizmetlerde bulunan karcıyan ve buzcıyan ekipleri bozulabilecek yiyecekler için kar kuyuları, dağlar ve karlıklardan buz temin ediyorlardı.

    Asteriks, Roma askerinin yemeğini beğenmiyor (Asteriks Lejyoner, 1967)

    Geniş çapta, birden fazla cephede, yıllarca süren, yüzbinlerce askerin mobilize edildiği ve belki de ilk dünya savaşı diyebileceğimiz Kırım Savaşı (1853-56), sadece savaş teknikleri açısından değil, askerin iaşesi konusunda da yeni bir dönem başlattı. Bunu da büyük oranda Alexis Soyer namındaki Fransız şef aşçıya borçluyuz. Avrupa çapında ününün zirvesindeyken, şık restoranları terkederek kendini halkın beslenmesine adayan Soyer, kısıtlı malzemeyle, zor koşullarda, aynı anda binlerce insanı sağlıklı şekilde doyurmanın tekniklerini geliştirmiş. Soyer, etsuyunun yaygın kullanımından sebze bazlı krakerlerle onlarca yemek tekniğinin mucidi. Kendi adıyla anılan seyyar ocaklar, askerin beslenmesi tarihinde bir devrim niteliğindedir.

    Yakın tarihteki en önemli dönüm noktası ise, konservenin yaygın şekilde kullanılmaya başlanmasıyla gerçekleşti. 1. Dünya Savaşı, konserve gıdanın devasa boyutlarda tüketildiği, hatta boş kutulardan el bombası yapıldığı bir savaş. Tabii bu konserveler çok kalitesizdi ve özellikle sıcak havalarda gıdaya değil zehire dönüşüyordu. Askerler arasında “adam-öldüren” olarak anılan bu konserveleri yiyip de hayatta kalanlar onu “en kötü çöpten de daha çöp” olarak yerin dibine sokmuşlar.

    Bugün gelişen bilimsel araştırmalar ve modern ambalajlama teknikleri sayesinde orduların beslenmesinde, hazır yiyecek poşetleri en azından cephede sıcak ve besleyici yiyecek sağlanmasını kolaylaştırmıştır.

    Asker tayınlarının tadı anne yemekleri gibi olmasa da en azından Spartalıların “kara etsuyu”ndan iyidir diyelim ve savaşın çevremizi sardığı bugünlerde barış zamanlarının keyifli sofralarını anımsayarak ağzımızın tadı bozulmasın diye dilekte bulunalım.

    Osmanlı usulü hazır çorba

    16. yüzyılda yaşamış, İstan- bul’daki Avusturya büyükelçisi Busbecq, Osmanlı Devleti’nin İran seferinde süvarilerin bir toz çorba kullandığından bahset- miştir. Bunun tarifini Santuri
    Ali Ufki Bey veriyor: Kurutulup tütsülendikten sonra öğütülen öküz eti yine kuru soğan, sarım- sak ve baharatlar ile karıştırılır ve bir kesede saklanır. Cephe- de, ikmal gecikirse, sıcak su ile karışıtırılarak bir çorba elde edilir ve peksimet ile yenir”. An- laşılan ilk ‘toz et’li hazır çorbayı da Osmanlılar keşfetmiş.