Yazar: Petek Çırpılı

  • ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat

    ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat

    Amerika’nın yerlisi bir “meyve”. Avrupalıların değerini çok geç anladıkları balkabağı, Kelt kültüründeki efsanelere uyarlanmış; korkunç betimlemelerle sunulmuş; “Cadılar Bayramı”nın sembolü olmuş; “halkın yiyeceği” sayılarak seçkinlerce küçümsenmiş; hattâ yendiği bile unutulmuş. Bizde ise hem Osmanlı sarayında hem halk arasında benimsenmiş.

    Nisan ayında fideleri toprağa dikilen balkabakları sonbaharda yavaştan pazarlara iner. Ekim ayı boyunca yabancı memleketlerde yemek haricinde daha çok eğlence için kullanılır. Belçika’da tekne yarışları için içleri oyulur; Almanya’nın Ludwigsburg kentinde balkabağı festivalinde çok etkileyici heykeller parklarda sergilenir. Ayın sonuna gelindiğinde de Cadılar Bayramı’nın (Halloween) simgesi olarak, yüzlerindeki korkunç sırıtış ile binlercesi verandaları, dükkanları, parkları süsler.

    Balkabağı
    “Cimri Jack” efsanesine dayanan balkabağı feneri geleneği, İrlandalı göçmenler tarafından Amerika’ya getirildi. Şalgam yerine kolayca oyulabilen balkabağının kullanılmasıyla bu gelenek, zamanla Cadılar Bayramı’nın sembolü oldu.

    Aralık ayına kadar hasat devam eder aslında ama, birçok insan için Halloween, balkabağı mevsiminin sonuna işaret eder. Sadece ABD’de yetiştirilen 1 milyon ton balkabağının 650 bin tonu çöp olmak için yetiştirilir. Milyon ton… İnsanlar başka yerlerde açlıktan ölürler. Dünyanın paylaşım sisteminin yanlış kurgulanışına ne güzel bir örnek! Oysa biz Türkler ne de güzel yemekler ve tatlılar yaparız balkabağı ile. Ne yararlı ve besleyici bir “meyve”dir. Evet, teknik olarak meyvedir kendisi. Acur ve hıyar, karpuz, kavun, su kabağı ve sakız kabağının Atlantik ötesi akrabasıdır.

    Amerika kıtasının yerlisi olan balkabağı, ilk olarak Orta ve Güney Amerika’da yetiştirilmiş. Peru ve Meksika’da bulunan çekirdek kalıntıları, balkabağının MÖ 7.500 yıllarında tüketime girmiş olduğunu gösteriyor. İlk örnekleri elbette bugünkü gibi tatlı ve kocaman değil; salatalık ve acur gibi yeşil, tatsız ve kimi zaman acı. İnsan eli değen birçok bitki gibi balkabağı da genetik olarak ballanmış ve besleyiciliği kat be kat artmış. Aztek, Maya ve İnka uygarlıkları, balkabağını temel gıda maddesi olarak kullanmış. Besin değeri yüksek olduğu için dilimlenerek kurutulabiliyor veya un olarak kışın tüketmek üzere uzun süre saklanabiliyordu. Ayrıca kabuğundan, çekirdeğine her şeyinden yararlanıldığı gibi; kurutulmuşunun da tencere gibi tahıl depolamak için kap olarak kullanıldığını biliyoruz. Şerit şerit kesip kurutularak ve örüp yer yaygısı olarak kullanıldığı da kayda geçmiş. Hayvan yiyeceği olmuş. Çekirdekleri bağırsak parazitlerine karşı, sıcak lapası yaralara, ağrıyan yerlere şifa dağıtmış. Çiçekleri ve yaprakları dahil her şeyi yenebilen hayırlı bir meyve kendisi. Bereket kaynağı. Yerli halklar da öyle görüp önünde eğilmişler zaten.

    Birlikte ekilen mısır, fasulye ve kabak üçlemesine Amerika’nın yerli halkları “üç kızkardeş” der. Kabağın yerde sürünen geniş yaprakları bu kardeşlerin köklerine gölge sağlayıp buharlaşmayı önlerken, mısırın uzun sapı da tırmanıcı fasulyeye sırık olmuş. Fasulye ise topraktaki nitrojeni sabitleyerek verimliliğin artmasını sağlamış. Sonradan Avrupalı kaşifler ve yerleşimciler de bu sistemi tanımış ve “üç kızkardeş” terimini kullanarak yaygınlaştırmış. Bu terim bugün tarımda polikültür uygulamaları ve sürdürülebilir ekim örnekleri arasında yer alır ve hâlâ kullanılır.

    Balkabağı çorbası
    Kabak Tatlısı
    Balkabağı hem tatlı hem tuzlu kullanıma olanak vermesi nedeniyle Osmanlılarda da kolayca benimsendi ve tercih edildi.
    Balkabağı çorbası, tahin-ceviz veya kaymak-fıstık ile servis edilen tatlısı.

    Tabii daha önemlisi, birlikte tüketilen bu üçlünün dengeli beslenmeye olanak tanıması. Üçü de temel besin kaynağı olarak doğurganlık ve bolluk bereket ile ilişkilendirilip hakettikleri saygıyı görmüş. Ta ki İrlandalılar ve İskoçlar, Yeni Topraklar’da kısmetlerini aramaya gelene kadar. Açlıktan ve yoksulluktan bezip kaçarak ve yeni toprak ağalarına peşinen borçlanarak geldikleri bu topraklarda, Samhain festivalinin kutlamalarını devam ettirmişler. Geride bıraktıkları memleketlerinde Samhain’de iri şalgamları oyup içinde mum yakarken Yeni Kıta’da her yerde rengarenk, kocaman balkabaklarını görüp “Jack O’Lantern”larını saygıdeğer balkabaklarını oyarak yapmaya başlamışlar. Bugün doğanın bu olağanüstü armağanı büyük bir umursamazlıkla ziyan ediliyor ise, müsebbibi kıymet bilmez ve bu defa açlıktan değil bolluktan başı dönmüş bu adalı göçmenler işte.

    ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat
    Fransız ressam Franck Antoine Bail’in 1910 tarihli “Balkabağını Oymak” adlı yağlıboya tablosu (Bridgeman Education Özel Koleksiyonu).

    Halloween’ın kökenleri, yukarda değindiğimiz Kelt kültürüne dayanıyor. “Jack O’Lantern” efsanesine göre “Cimri Jack” (Stingy Jack) adlı bir adam Şeytan’ı defalarca kandırarak ölümden kurtulmuş, ama sonunda hem cennete hem de cehenneme kabul edilmeyince sonsuza dek karanlıkta dolaşmaya mahkum olmuş. Jack, karanlıkta yolunu aydınlatmak için içine köz koyduğu bir şalgam kullanırmış. Bu nedenle, kötü ruhları kovmak için oyulmuş ve ışıkla aydınlatılmış sebzeler kullanılması bir gelenek hâline gelmiş. 1800’lerin ortalarında ABD’ye gelen İrlandalı ve İskoç göçmenler, yanlarında Jack O’Lantern ve Halloween geleneklerini de getirdi. ABD’de bu gelenek hızla balkabağına uyarlandı. Şimdi, tekrar geriye dönelim; Keşifler Çağı’nın başlangıcına.

    Amerikan yerlileri için kabakların ekilmesi, yetiştirilmesi ve hasat edilmesi, insanları toprağa ve birbirlerine bağlayan mevsimsel döngülerin bir parçasıydı. Farklı toplulukların hasat mevsimini kutlamak için çeşitli törenleri ve ritüelleri vardı; balkabağı bunların çoğunda bolluk, doğurganlık ve hayatta kalma sembolü olarak kullanılırdı. Yerli kültürler için balkabakları sadece bir besin kaynağı değil, aynı zamanda toprağın cömertliğinin sembolü ve karşılığında toprağa bakma sorumluluklarının bir hatırlatıcısıydı. Göçmenlerin bu bolluğu har vurup harman savurmalarını yerli halkların hiç anlamlandıramamış olmaları normal değil mi?

    ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat
    Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü dünyamızda, sadece ABD’de yetiştirilen 1 milyon ton balkabağının 650 bin tonu çöpe gidiyor.

    Balkabağı, 16. yüzyılda keşiflerin ardından İspanya ve Portekiz’in Güney Amerika ile olan bağlantıları nedeniyle mısır, biber, fasülye, patates, tütün, kakao gibi diğer tarım ürünleri ile birlikte Avrupa’ya tanıtıldı. Ancak Avrupalı seyyahların pek azı anlatılarında yerli kadınların balkabağını nasıl pişirdiğine yer verdi. New York ve Kanada kırsalında gezip notlar alan İsveçli botanikçi Peter Kalm 1749’da şöyle yazmış: “Kızılderililer, balkabaklarını çok uzun süre muhafaza etmek için, onları uzun dilimler halinde keserler ve birbirine tuttururlar veya bükerler, güneşte ya da ateşin yanında kuruturlar. Bu şekilde kurutulan balkabakları yıllarca dayanır ve kaynatıldıklarında tatları da çok güzel olur.” Kalm, “Amerika’ya yerleşen Avrupalılar bu bitkinin tohumlarını Kızılderililerden aldılar ve şu anda bahçeler balkabağı dolup taşıyor” diye yazdığında Pennsylvania’da yetiştirilen balkabaklarına atıfta bulunuyordu; ancak sözleri diğer kolonilerdeki yerleşimciler için de geçerliydi. Massachusetts’te ilk yerleşimcilerden birinin yazdığı şiir diyor ki: “Yahniler ve pudingler, muhallebi ve turtalar yerine balkabaklarımız ve yaban havucumuz var. Sabah balkabağımız, öğlen balkabağımız var. Kabaklar olmasaydı nice olurdu hâlimiz?”

    ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat
    Balkabağı şiirlere de konu oldu. Lydia Maria Child’ın 1844 tarihli Çocuklara Çiçekler adlı kitabında yer alan “Nehrin Üzerinden ve Ormanın İçinden” başlıklı şiiri “Yaşasın balkabağı turtası!” diye bitiyor.

    Gelgelelim Avrupa, balkabağını Amerikan kolonilerindeki kardeşleri kadar coşkuyla kucaklamamış. Bazı İngiliz malikanelerinin bahçıvanları bir merak balkabağı yetiştirmeye girişmişler; ancak verimli, kocaman balkabakları hızla “yoksulların yiyeceği” olarak nam yapınca seçkinler tarafından küçümsenmiş. 1763 tarihli Bahçıvanlar Sözlüğü, balkabaklarının “taşra halkı tarafından yetiştirildiğini ve tohumların gübre tepelerine dikildiğini” yazıyor.

    18. ve 19. yüzyıllarda çiftçiler tatlı ve lezzetli balkabaklarını bolca yetiştirdi; ama zaman geçtikçe meyvenin önemi azaldı, neredeyse unutuldu. Zira, öncelikle “rafine bir ürün” olarak algılanmıyordu; “yeterince zarif” kabul edilmediği için popülerliğini yitirdi. Bu dönemde Avrupa’da özellikle tatlı ve tuzlunun karıştırıldığı yemekler azalmaya başladı. Tatlı olarak kabul edilen balkabağının, et ve sebzelerle pişirilen ana yemeklerde kullanımı azaldı. Damak tadındaki bu değişimle birlikte balkabağı kırsal mutfaklarda popülerliğini korusa da Avrupalı üst sınıflarının gözdesi olmaktan çıktı ve özellikle İngiliz ve Fransız mutfağında 20. yüzyılın başlarına kadar neredeyse unutuldu. 19. yüzyıl yemek kitaplarının pek azı tariflerinde balkabağına yer verir.

    Balkabağı Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar görmezden gelindi. Savaş sonrası “baby boom” (doğum patlaması) dönemi ve şekerin bollaşması ile Halloween ve balkabağından yapılan fenerlere olan talep arttı. 1970’lerden sonra çiftçiler yemek için değil de oymaya uygun melezler geliştirdikçe; boyut, şekil, dayanıklılık ve kalın bir gövde tercih edilen özellikler oldu. Bu tür balkabaklarının hiçbiri yenmeyeceği için tada önem verilmedi tabii. Günümüzde en popüler balkabağı türleri turta dolgusundan çok veranda dekoru olarak yetiştiriliyor. 5 milyar dolarlık bir endüstriden bahsediyoruz!

    Kabaklar yemek yerine dekorasyon ögesine dönüştükçe, nasıl yeneceği de büyük ölçüde unutuldu. Bir araştırmaya göre İngiltere’de halkın neredeyse yarısı balkabağının yenebileceğinden haberdar değil. Ancak son yıllarda mütevazı bir balkabağı canlanması görülmeye başlandı. Bunda 2003’te ünlü bir kahve zincirinin “balkabağı baharatlı latte”yi sunup, sevilen bir içecek olarak tutturmasının payı olmalı. Artık kitaplarda ve sosyal medyada yeniden “balkabaklı cheesecake” veya balkabağı kekleri, çöreklerinden bahsediliyor. Dergilerde balkabağı çorbaları, balkabağı ekmekleri ve balkabağı keki tarifleri yer alıyor.

    ‘Laf söyledi balkabağı’na inat, dilden dile dolaşan özel bir tat
    Yaprakları dahil her şeyi yenebilen balkabağının çekirdekleri ise şifa niyetine tüketiliyor.

    Bizdeki balkabakları

    Balkabağı İspanyol ve Portekizliler eliyle Akdeniz üzerinden Osmanlı topraklarına da gelmişti. Yeni gelen sebzeler arasında balkabağı hem tatlı hem tuzlu kullanıma olanak vermesi hem de akraba kabak çeşitlerinin severek tüketilmesi nedeniyle kolayca benimsendi ve yetiştirilmeye başlandı. Osmanlı topraklarına kolayca uyum sağlayan balkabağı yaygınlaştı ve yerel halk tarafından da hızla benimsendi. 1594’te Manisa’da Şehzade Mehmed’in mutfağı için 1.294 adet satın alınmış mesela. Balkabağı, 16. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu’nda “mısır kabağı” (kabak-ı mısır) adıyla saray belgelerinde yer almıştır. Saray kayıtlarında 1573-74’te 1.098 adet, 1642-43’te ise 9.580 kıyye balkabağının satın alındığı görülüyor.

    Osmanlılar Avrupa ile geniş bir ticaret içindeydi. Bu sadece kumaş, baharat ve işlenmiş ürünleri değil, aynı zamanda tarım ürünlerini de içeriyordu. Balkabağı gibi yeni ürünler Osmanlı topraklarından, özellikle Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ulaştı. Bu süreçte birçok ürün gibi balkabağı da Avrupa’da “türk” veya “turban” ismiyle anılmaya başlandı. Özellikle bazı balkabağı türleri şekil olarak sarığa benzeyen bir biçime sahip olduğu için, bunlara “turban squash” (türban kabağı) adı verildi. “Courge Turque” ya da “Turban Squash” terimleri, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da sıkça kullanılır oldu. Balkabağı Akdeniz ve Balkan mutfakları üzerinden Avrupa’ya yayıldıkça, yemek tariflerinde ve pişirme yöntemlerinde Osmanlı izleri görüldü. İtalyan Rönesans mutfağının en ünlü şeflerinden olan Bartolomeo Scappi, 1570’te yayımladığı Opera dell’arte del cucinare adlı yemek kitabında, balkabağından “Türk kabağı”an-lamına gelen “zucca turchesca” ifadesiyle bahsetmiştir. Avrupa o yıllarda balkabağının Türk kökenli olduğunu zannetmektedir. Alman bitki araştırmacısı Leonardo Fuchs’un 1542 tarihli kitabında da balkabağının Latincesi olarak cucumis turcicus (Türk hıyarı) ismi kullanılmıştır (sensin hıyar!).

    Bugün en çok ziyan eden ülke olsa da balkabağının en çok üretildiği ülke ABD değil. Çin ve Hindistan toplam 13 milyon ton balkabağı üretiyor. Türkiye çok düşük bir verim oranı ile 771 bin ton üretim yapıyor. Çoğunu da biz tatlı olarak yiyoruz veya çekirdeğini çitliyoruz. Biz balkabağının kıymetini bilenlerden olmuşuz hep. Bereketi hep üzerimize olsun ki bol cevizli kabak tatlılarımızı hep yiyebilelim, böreklerimizin içine koyalım, kavrulmuş kıyma ile acılı boranisini yapalım. Çok yaşa sen kızkardeş. Senin kıymetini bilmeyenler düşünsün.

  • Zehir gibi kadınların erkekleri ‘uyku’ya daveti

    Zehir gibi kadınların erkekleri ‘uyku’ya daveti

    Kadın, toplumsal hayatta varolma, güç ve özgürlük mücadelesini çoğu zaman gizli ve ince düşünülmüş adımlarla sürdürmek zorunda kaldı. Erkek egemenliğindeki toplumlarda neredeyse her dönemde cehennem hayatı yaşayan kadınların, eşlerini – sevgililerini – akrabalarını “cennete göndermek” için uyguladıkları karışımlar-formüller-yemekler…

    Rodoslu Apollonius MÖ 3. yüzyılda Argonautica’da anlatmış. Limni adasının kadınları Afrodit’e tapınmayı uzun süre ihmal edince, çok kızan Tanrıça bunların kocalarını Trakyalı köle kadınlara âşık eder. Buna içerleyen kadınlar da bir gece intikam almak için Ada’daki tüm erkekleri yataklarında katleder. Artık Limni’nin havasından mı suyundan mı bilinmez, Demosthenes bir söylevinde MÖ 4.yüzyılın ortalarında Atina’da yargılanan Limnili Theoris isimli bir kadının davasını anlatır. Dediğine göre, hizmetçisi kendisi aleyhine tanıklık etmiş ve Theoris, zararlı ilaçlar ve büyülü sözler içeren tılsımlar kullandığı gerekçesiyle çocuklarıyla birlikte idam edilmiş.

    İşte görüyorsunuz: Baltayla veya zehirle olsun, bir kadın erkeğinden sonsuza dek kurtulmak isterse kimse onu durduramaz. Bir zamanlar, kimseye farkettirmeden birini öldürmenin en emin yolu onu zehirlemekti. Tarihe adını “zehirci” olarak yazdırmış kadınlar, işi epey abartan veya ticarete dökmüş olanlar. O zamanlarda ya hırsa kapılınca ya da biri gammazlayınca yakayı ele veriyormuşsun. Arada kimbilir kaç koca veya sevgili doğal yollardan öldü zannedilerek göçüp gitmiştir.

    kapdos-gastro-1
    “La Voisin” olarak da bilinen Catherine Deshayes, Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Karabüyüleri ve zehirleri binlerce kişiyi öldürdü.

    Antik Yunan’da pharmakis denen ilaç ve “bitki uzmanı” kadınlardan, büyücü ve(ya) şifacı olarak bahsedilir. O dönemde büyü yapmak kanunsuz sayılmıyordu. Ancak öldürmek niyeti ile iksir içirmek ve yedirmek, kanıtlandığı takdirde cezalandırılırdı. Antik Yunan ve Roma’da ilaç ve büyü yapan kadınların yargılanmaları hakkında doğrudan yasal bir düzenleme olmadığından, böylesi davalara ilişkin pek bilgimiz yok; ama birkaç yazarın bahislerinde bu nedenle yargılanmış kadınlarla ilgili bilgiye rastgeliyoruz. Örneğin Aelianus, bitki uzmanı bir kadının zehir kullandığı gerekçesiyle yargılandığını ve ölüme mahkum edildiğini, ama hamile olduğu için cezasının doğum ertesine kaldığını kaydetmiş.

    Bir diğer cinayetle yargılanan kadından bahis Antiphon’un “Zehirleme Nedeniyle Üvey Anneye Karşı” adlı savunmasında yer almaktadır. Philoneos evinde akşam yemeği sırasında arkadaşıyla birlikte zehirlenir. Kendisi hemen, arkadaşı ise 20 gün sonra ölür. İlaçlı içkiyi Philoneos’a ikram eden köle bir kadın, suçlu bulunarak idam edilir. Ancak Philoneos’un gayrimeşru oğlu, üvey annesini cinayetle suçlayınca dava yeniden açılır. Davacı asıl sorumlunun üvey annesi olduğunu, köle kadının ona yardım ettiğini, hattâ üvey annenin kocasını daha önce de bu şekilde öldürme girişimlerinde bulunduğunu iddia etmektedir. Davacı, ilk girişiminde üvey annesinin, içkisine zehir koyarken babası tarafından yakalandığını, ancak üvey annenin bu içkinin bir aşk iksiri olduğuna babasını ikna ettiğinden bahseder.

    Antik Roma’da şair Horace; Martina ve Locusta ile birlikte Roma’nın profesyonel “zehirci üçlü”sünden Canidia’yı anlatır. İmparator Nero, bunların en azılısı olan Locusta’yı maaşa bağlamıştır. Locusta’yı esas keşfeden de Nero’nun annesi Agrippina’dır.

    Roma döneminde hayvansal ve mineral zehirlerin birçoğu biliniyordu ama, elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler daha çok rağbet görüyordu. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenler idi. Arsenik de biliniyordu ama en çok kullanılan zehirler arasında değildi. Siyanür ise daha ortalarda yoktu.

    kapdos-gastro-2
    Roma döneminde elde etmesi daha kolay olan bitkisel zehirler kullanılırdı. Dulavrat otu, ban otu, tatula, itüzümü ve adam otu; kurtboğan, baldıran, karacaot (hellebore), acı çiğdem, porsuk ağacı özü ve afyon en çok bilinenlerdi.

    Tarihçiler zehirlenme olaylarını anlatırken, kullanılan zehirlerden nadiren bahsetmişler. Bununla birlikte Canidia’nın tercih ettiği zehrin bala karıştırdığı baldıran olduğunu biliyoruz; Ovidius ise kurtboğanı “üvey annelerin tercihi” olarak adlandırmış. Agrippina’nın başka birinden olan oğlu Nero’yu tahta çıkarmak için, imparator Claudius’a akşam yemeğinde zehirli bir mantar (amanita phalloides) yedirdiği söylenir. Tek başına değildir bu girişimde; Locusta’dan tavsiye alır. Locusta bu mantarın adını verir; çeşnicibaşı tadarmış gibi yapar ve imparatora yemeği yiyebileceğini söyler; imparator zehirlenme belirtileri gösterip kusar; çağırılan saray hekimi, zehir yedirilmiş bir tüy ile Claudius’u kusturmak istermiş gibi yaparak ölümünü çabuklaştırır. Böylelikle Agrippina, aslında amcası olan kocası Claudius’tan kurtulur. Oğlu Nero tahta çıkar ve Claudius’un ilk eşinden olan oğlu ve doğrudan vârisi Britannicus’u da zehirlemek için yine Locusta’dan yardım ister.

    Britannicus ikinci denemede ölünce, zehirci Locusta’ya toprak ve mülkler bağışlanır. Nero daha da ileri gidecek, bu defa suçortağı ve annesi Agrippina’yı zehirlemek için yine Locusta’ya başvuracaktır. Tam 3 kere yemeğine-içkisine zehir katılır ama Agrippina ölmez! Zira önceden panzehiri almıştır (Eski Mith- ridates numaraları bunlar. O da her gün az az zehir içermiş ki gün olup da kendisine ciddi bir zehir verirlerse bağışıklık kazansın diye). Nero giderek iktidarının karaya oturduğunu hissettiğinde, Locusta’dan kendisi için de bir zehir hazırlamasını ister; ancak sonra intihar için bu zehir yerine bıçağı tercih eder. Locusta böylece kapkara kariyerinin sonuna gelmiştir. Nero’dan sonra başa geçen Galba tarafından zincirlenip sokaklarda gezdirildikten sonra öldürülür.

    Peki ya çok daha önce Antik Mısır’da zehirlemeler yok mu? Antik Mısır’da iklim sıcak, çölde akrep, yılan malum çok. Kleopatra’nın da zehirlerle içli-dışlı olduğu ve karışımlarının çoğunu hüküm giymiş mahkumlar üzerinde denediği söylenir. Başarılı ve güçlü kadınlar için anlatılanların ne kadarı erkeklerin palavrası ne kadarı gerçek asla bilemeyeceğiz. Cleopatra intihar mı etti, yoksa rakipleri tarafından mı öldürüldü, bunu da bilemiyoruz ama, afyon, kurtboğan ve baldıran karışımı bir zehir ile görece acısız şekilde gittiğini biliyoruz. “Kendini yılana sokturdu”, bir nevi Antik Çağ asparagası yani.

    kapdos-gastro-3
    Ressam Alexandre Cabanel’ın 1887’de çizdiği “Ölüm Cezasına Çarptırılanlar Üzerinde Zehirleri Deneyen Kleopatra” isimli tablo, Antwerp Sanat Müzesi.

    Gelelim Çin’e. Bu coğrafyada da imparatorluk çevresindeki kadınların hem kendi aralarındaki güç savaşında hem de yönetimdeki erkeklere karşı zehir kullanıklarını biliyoruz.
    İmparator katında bu tehlikeye karşı çok katmanlı bir denetim sistemi kurgulanmış ama bu bile zehircileri engelleyememiş. Çin’in kendi imalatı zehirleri yetmemiş, bir de İpek Yolu vasıtası ile yaban ellerden yeni yeni zehirler ve Avrupa’da popüler olan tiryak gibi çok yönlü panzehirler de ülkeye “giriş yapmış”.

    Çin’in zehirlere yaklaşımı Avrupa’dan farklı. Birçok zehir aynı zamanda çok ufak dozlarda çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Hukuki düzenlemelerde ilaç-zehir ayrımının yapılması güç yani. Bu nedenle MÖ 260’ta ilk farmakopeyi Shennong Ben Cao oluşturmuş ve burada 365 maddeye yer vermiş. Avrupa’da ise birkaç yüzyıl daha eskiye dayanan ve az sayıda malzemeye yer veren Hippokrates Külliyatı var. Daha sonra Dioscorides’in De Materia Medica’sı (Tıbbi Malzeme Üzerine, MÖ 1. yüzyıl) 800 civarında malzemeye yer vermiş ve hastalıkları tedavi ederken bedende yaratacakları yan etkileri anlatmış. Artık antik dünyanın batı tarafında insanlığın yavaş yavaş yan etkilerine göre kimyasal maddeleri tanımlamaya çalıştığı ve dolayısıyla “zehir” ile ilacı birbirinden ayırmaya başladıkları bir dönem başlamış. Ancak Çin tıbbı bu ayrımın üzerinde hiç durmamış. Bugün de aslında ilaç ile zehrin farklı olmadıkları ayrımı pratikte kabul görmekte. Yukarda belirttiğimiz gibi Çin, türlü vaatlerle aklı çelinebilecek saray doktorları tarafından zehirlenmeyi engellemek için bir ilaç tadım protokolü ortaya koymuş. 1. yüzyıldaki Han Hanedanı döneminde imparatora bir ilaç sunulmadan önce, “İlaç Tadım Dairesi”nden bir memur bunu denemekten sorumlu olurmuş. Sistem sonraki dönemlerde daha ayrıntılı hâle gelmiş. Örneğin Tang döneminde saraya tıbbi hizmetler sağlayan “Saray İlaç Servisi” kurulmuş. Kurumda çeşitli uzmanlık alanlarından doktorlar ve ilaç hazırlayan çok sayıda zanaatkar varmış. Bu servis tarafından üretilen bir ilaç, hükümdarın ağzına girmeden önce iki saray görevlisi ve bizzat veliaht prens tarafından tadılıyormuş. Bir ilacın hazırlanmasında veya reçete edilmesinde ihmalkar davrananlar ağır cezalara tabi tutulurmuş. Kraliyet ailesinin diyetini korumak için de benzer bir mekanizma varmış; dolayısıyla zehir kullanmayı planlayanların önü kademeli bir sistemle kesilmiş.

    Ortaçağ Avrupa’sında da zehirle işlenen cinayetlere adı karışmış birçok kadın vardır.
    Bu kadınların kimileri güçlü ve özgür oldukları için kimileri ise güçlü ailelerden gelip önemli evliliklere zorlanmış, kendilerini politik dengelerin ortasında bulup oyuna katılmış oldukları için; dönemin erkek egemen toplulukları tarafından mesnetsiz şekilde büyücülük, cadılık veya zehirlerle haşır-neşir olmakla suçlanmış. Lucrezia Borgia örneğinde olduğu gibi… Rönesans’ın bu “femme fatale” karakteri, aslında babası ve ağabeyinin politik kumpaslarının ortasında kalmış bir kadın. Yanında içi oyuk ve arsenik dolu bir yüzük taşıyarak âşıklarının sonunu getirdiği söylencesi büyük ihtimalle bir mit. Özellikle soylu kesimde kızların babanın malı gibi görülmesi, önemli evlilik akitlerinde kullanılması ve sevmedikleri erkeklerle dört duvar arasında bir hayat sürmeye zorlandıkları bir gerçek. Bu durumda özgürlüğün yolunu, kocalarının servetlerinden mahrum kalmayacak şekilde aniden dul kalmakta bulduklarını görüyoruz.

    Avrupa’da 17. yüzyıla geldiğimizde, “sinir krizinin eşiğindeki kadınlar”a pratik çözümler sağlayan “şifacı” kadınları daha çok görüyoruz. Bunlardan en ünlüsü Giulia Tofana. Palermo ve Roma’da anlı-şanlı düklerden tutunuz da sıradan erkeklere varıncaya dek 600’e yakın erkek, onun dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana) ile öbür tarafa göçertilmiş… Giulia Tofana 1651’de ölünce, üvey kızı Giro- nima Spana bu işleri devralmış. Hem de esaslı bir “network” kurmuş. Hattâ bazı iyi müşterilerine zehri nasıl imal edeceklerini de öğretmiş. Adamlar sapır sapır ölmeye başlayınca, söylentileri ciddiye alan Papa 1659’da engizisyoncu Stefano Bracchi’yi görevlendirmiş. Sonuçta kimi ipuçlarına ulaşılmış ama “Tofana Suyu” satın alan ve kocalarını öldürmekte kullanan bazı soylu kadınlar itina ile soruşturma kapsamı dışında kalmış; ancak Gironima Spana ve 6 kadın idam edilmiş. Birçok kadın da kırbaçlanarak sokaklarda teşhir edilip sürgüne yollanmış

    kapdos-gastro-4
    Dulavrat otu, kurşun ve arsenik karışımı olan “Tofana suyu” (aqua Tofana). Giulia Tofana ürettiği bu zehri, üzerinde Saint Nicholas resmi bulunan küçük bir cam şişede kozmetik ürünü süsü vererek gizlemişti.

    Yine aynı yıllarda “La Voisin” veya “Madame la Voisin” olarak tanınan 1640 doğumlu Catherine Deshayes Fransa’da işbaşındaydı. Bu falcı kadın Paris’te soylu müşterilerine afrodizyaklar, büyülü tılsımlar ve kürtaj hizmetleri sağlayan bir kadın şebekesinin en önemli karakterlerinden biriydi. Zamanla aşk iksirleri, yerini istenmeyen kişilerden kurtulmak için çeşitli zehirlere bırakıverdi. Müşterileri arasında soylular çoğunluktaydı. Marie Bosse, Marie Vigoreaux isimli kadınlar şebekenin diğer ünlü falcıları idi. Bosse içkiyi fazla kaçırdığı bir partide boşboğazlık edip “ben kimleri kimleri öte tarafa yolladım” diye övünmeye kalkmasaydı yakalanacakları da yoktu herhalde. “Zehir davası” diye anılan davada, bu meşum şebekenin kara büyü ve zehir ile 1.000 veya daha fazla sayıda kişiyi öldürmüş olabileceği iddia edildi. Vigoreaux işkencede öldü; Bosse ve ailesinin tüm bireyleri diri diri yakıldı. 1677-1682 arasında, kimi aristokrat kadınlar zehirleme ve büyücülük suçlamalarıyla mahkum oldu. Skandal kralın yakın çevresine kadar ulaştı. 36 kadın daha idam edildi.

    Gel zaman git zaman, bu hadiselerin “aşağı tabaka” arasında da yaygınlaştığı bir gerçek. 1910’larda Macaristan’da ücra bir köy olan Nagyrev’de yaşamış Fazekas. İstenmeyen bebeleri de kürtaj ile aldığı için “Ben melek yapıyorum” dermiş. Köyün kadınlarının her derdini dinleyen bu kadın, sinek yakalamak için kullanılan yapışkan kağıtları sirkede kaynatarak elde ettiği arseniği kocalarından dertli kadınlara dağıtıp “neden bu çileyi çekesin ki?” diye cesaretlendirirmiş. İlk başlarda kocalar giderken, daha sonra parasına konmak için ana-babalar, kardeşler ve hasımlar da aniden ölüverir olmuşlar. Köyde 1914-1929 arasında tahminen 300’e yakın erkeğin kadınlar tarafından zehirlenerek öldürülmüş. 8 kişi idama mahkum edilmiş 2’si infaz edilmiş ve 12 kadın da hapis cezası almış. Bayan Fazekas ise kendi zehrinden bir yudum alarak bu dünyadan kurtulmuş.

    Bugün ise “zehir” işinde en popüler formül 5-P. Pizza, pasta, protein (fazlası), patates ve pane, yani ekmek. Görülen o ki, önünde ne kadın ne erkek ne de çocuklar durabiliyor bu zehirlerin.

  • Rusya’nın çöküşüne doğru Çar Nikolay’ın son sofraları

    Rusya’nın çöküşüne doğru Çar Nikolay’ın son sofraları

    20.yüzyıl başlarında Rus İmparatorluğu’nun sofra geleneği, son Çar Nikolay Aleksandroviç ve Çariçe Aleksandra Fyodorovna ile sürdürülüyordu. O dönemde saray yemekleri yüzünü Fransız mutfağına dönmüşse de, sevilen geleneksel Rus yemekleri de unutulmamıştı. “A la Russe” servisle “zakuski, baranki, greçka, dragomirov, pelmeni, vareniki” ve sofra âdetleri.

    Tarih 13 Şubat 1903. Kış Sarayı’nda büyük balonun ikinci gecesi. Çar Niko­lay Aleksandroviç’in eniştesi Grandük Alexander Mikailoviç “imparatorluğun son muhteşem balosu idi” diye anlatıyor: “Sara­yın geniş camlarının ötesinde yeni ve düşman bir Rusya yükse­lirken, biz içeride dans ediyor­duk… O sırada işçiler grevdeydi ve Uzakdoğu’da tehlikeli kara bulutlar tepemize inmekteydi…” Bu şiirsel anlatım 1903 balosuna pek uygun düşmüş doğrusu.

    O gece, tamamı son defa bira­raya gelen Romanov hanedanının fotoğrafına bakınca, memlekete neden ağır geldiklerini anlamak mümkün. Hepsi 17. yüzyıl stilinde giysiler giymişler. Sergey Solom­ko’nun balonun temasına uyarak  ve tarihçilere danışarak tasar­ladığı mücevherlerle süslenmiş çok pahalı kumaş ve kürklerle dikilmiş, yükte de pahada da ağır giysiler bunlar. Bazıları bugünün ederiyle 10 milyon Euro değe­rinde imiş. Herkes çok özenmiş belli. Hiçbir masraftan kaçınıl­mamış. Aile mücevherlerinin en gösterişlileri ortaya çıkarılmış. Bolşevik Devrimi’nin hanedanı alaşağı etmesine daha 14 yıl var ama, sanki herkes bunun son balo olacağını anlamış gibi…

    Giysilerin hepsi, antik parça­ların kopyası olarak tasarlanmış. Bazı orijinal parçalar ise Krem­lin’den bu balo için getirilmiş. Çar Nikolay, 1645’teki atası Alexei Mikailoviç’in elbisesinin replika­sını giymiş. Karısı Çariçe Alek­sandra Fyodorovna ise Mariya Miloslavskaya’nın elbisesinin aynısını taşıyor. Tiyatronun kos­tümcüsü, gerçeğin tam bir kop­yası olacak şekilde iki yardım­cısı ile çok uzun sürede dikmiş bu elbiseleri. Çarın düğmeleri ve asası Kostantiniyye’de yapılmış; Bizans dağılırken Rusya’ya gel­miş olmalı.

    gastro-1
    Çar Nikolay 1903’te düzenlenen baloda, 1645’teki atası Alexei Mikailoviç’in elbisesinin replikasını; karısı Çariçe Aleksandra Fyodorovna ise o dönemki Çariçe Mariya Miloslavskaya’nın elbisesinin aynısını giymişti.

    Baloya katılanların fotoğraf­ları sonradan çekilip bir katalog hazırlanmış. Çariçe, St. Peters­burg’un en ünlü fotoğrafçılarını bu iş için görevlendirmiş (Son yıl­larda renklendirilmişler. İnter­net’te de var). Merak ederseniz bir bakın lütfen ihtişama, güzelliğe, lükse ve dışarıdaki yoksulluğun nasıl umursanmadığına. Çarın dünyanın gelmiş geçmiş en zen­gin 7. adamı olduğu iddia edil­se de ölünce hesaplarda pek bir para çıkmamış. Neden? Anlaşı­lan epey bir partilemiş arkadaş. Bir de çok fazla sayıda sanat eseri, mücevher, şarap, içki satın almış. Paralar yenmiş işte bir şekilde; ama sofrada değil. Yemekle pek işi yok ama, etkileyici sofra gele­neğini de politik bir zorunluluk olarak Büyük Katerina dönemin­deki gibi devam ettirmiş.

    Çar’ın mutfağı, 19. yüzyılın başlarında 1. Nikolay döneminde oluşturulan yönetmelikleri takip etmiş. Bu rutinlerin ve yemek tariflerinin çoğu 1700’lerde 34 yıl boyunca hüküm süren Büyük Katerina’nın dönemine ve hat­tâ 1500’lerdeki Moskova Büyük Dükalığı zamanına kadar geriye gidiyor. 19. yüzyılın sonunda, sa­rayın yemekleri aristokrasinin eğilimini takip ederek yüzünü Fransız mutfağına dönmüşse de, sevilen basit Rus yemekleri de unutulmamış. Nikolay zamanın­da mutfaklar, Fransa’nın en iyi aşçılık okullarında eğitim almış bir Rus ekibi tarafından destek­lenen büyük Fransız şef Pierre Cubat tarafından yönetiliyor­du. Mutfaklar, fırın ve şekerle­me atölyesi, saraydan birkaç yüz metre uzaklıkta ayrı bir bina­daydı. 1902’de mutfakları saraya bağlamak için bir tünel kazılmış ki karda-kışta yemeklerin taşın­ması daha kolay olsun.

    İmparatora hizmet eden gar­sonlar, subaylar gibi boylu-poslu, yakışıklı gençler arasından seçili­yordu. Beyaz kravat, eldiven, pan­tolon, uzun çorap ve kaymaz ta­banlı ayakkabılar giyerlerdi. Ağır tepsileri uzun mesafe taşıyacak kadar güçlü olmaları beklenirdi. Buna karşın çar ve aile bireyleri­ne hizmet etmek için kıdeme de önem veriliyordu. Örneğin yaşlı ve duayen bir garson, görme yete­neği azalmış ve hafif elleri titrese de servis yapıyor; şarap koyarken dökmesin diye çar adamın kolunu alttan destekliyordu. Garsonlar sofrada konuşulan dedikodulara da hakim oldukları için, bazı ko­nularda Bakanların başgarsona sorup bilgi aldıkları da biliniyor. Bu seçilmiş hizmetkarlar, aile ne­reye giderse onlarla birlikte hare­ket hâlinde olurlardı.

    gastro-2
    17.yüzyıl dönem kıyafetlerinin giyildiği Şubat 1903’teki baloda, hanedan son defa biraraya geliyordu.

    Çar ve ailesi sabah uyandık­larında, odalarında sunulan çay, kahve, kakao, tereyağ ve ekmek ile gün başlardı. Arzu eden, buna yumurta ve jambon ekleyebilirdi. İkinci kahvaltı da denen günün ana öğünü, 12.00 ila 13.00 arasın­da yenen öğle yemeğiydi. Resmî devlet yemekleri öğleye denk ge­tirilirdi. Bu yemeklerin öncesinde Rusçada “zakuski” olarak adlan­dırılan ordövrler, yemek salonu­na bitişik Portre Salonu’nda veya Küçük Kütüphane’de, açık büfe tarzında ya da dolaşan tepsilerle garsonlar tarafından servis edi­lirdi. Bu minik lezzetli lokmalar bol miktarda votka ile yenilirken, misafirler gözucuyla yan salon­da pırıl pırıl gümüşler ve kraliyet porselenleri içine konmuş ana yemekleri görebiliyordu.

    Yemek başladıktan sonra, tamı tamına 50 dakika sürerdi. Çar çocukluğundan beri perso­nele işaret vermenin incelikle­ri üzerine eğitildiği için akışın düzenini sağlayan da o olurdu. Resmî yemekler için masalar Yarım Daire Salon’da ya da ara­da Çariçe Aleksandra’nın Resmî Kabul Odası’nda kurulurdu. Şayet daha samimi bir sohbet amaçlanıyorsa, 10-11 kişilik yu­varlak masalar kurulur, çar bir masadan ötekine geçerken de­ğişik yemeklerin tadına bakardı. Daha resmî durumlarda U şek­linde uzun bir masa kurulurdu. Çar ve çariçe masanın ucunda koltuklarında otururlar, misa­firler de kıdem veya yaşlarına göre yerleştirilirdi.

    Böyle bir geç kahvaltının, bugünün deyimi ile “brunch”ın mönüsüne bakalım. Tarih 9 Eylül, 1907. Havuç, turşu ve be­zelyeli ve piroşkili çorba, somon balıklı bir mayonez, filet biftek patates ile, tavuk göğsü köfte­leri (rissole), şeri ile pişirilmiş armutlar, tatlı sütlaçla doldu­rulmuş turta ve lingonber­ry (bir nevi böğürtlen benzeri yabani yemiş). İmparatoriçe İngiltere’de Kraliçe Victori­a’nın sarayında yetiştiği için, saat 17.00’de mutlaka kocası ile bir “5 çayı” içmek isterdi. Çayın yanında taze kalaş ekmeği ve tereyağı olurdu. Lent perhizi­ne denk gelen dönemlerde de “baranki” denen tuzlu ekmek halkaları, minik ekmekçikler ve kuruyemişler yenirdi.

    gastro-3
    “Baranki” denen tuzlu ekmek halkaları, Çariçe Aleksandra Fyodorovna tarafından sadece perhiz zamanı yenirdi.

    Sofrada kullanılan ağır gü­müş takımlar Büyük Katerina zamanından kalma idi. O devir­de, devletin zenginliği ve ihtişa­mı yabancı misafirleri etkilesin diye takımlar eyalet valilerine dağıtılmıştı (Oğlu Pavlus, annesi kadar cömert olmak istemediği­ne karar verip takımları Peters­burg’a geri yollatmıştı). Masalar minik dekoratif gümüş parça­lar ve vazolarla, yemek sırasın­da özel amaçları olan çok sayıda küçük gümüş kase ve tepsilerle süslenirdi. Bembeyaz kolalı ve monogram işlenmiş keten masa örtüleri üzerinde Gordeyev veya ünlü Babigon setinden tabaklarla servis yapılırdı. Gerçi bu değerli porselen takımlar nadiren önem­li davetlerde kullanılıyordu. Ön­ceki çarların döneminden kalma başka değerli setler de vardı. Ser­vis sırasında kaçınılmaz şekilde çok kırılma olduğu için İmpara­torluk Porselen Fabrikası’na yıllık olarak büyük miktarlarda yeni parçalar sipariş edilirdi. Bu par­çalarda iktidardaki hükümdarın logosu ve üretim yılı işaretli olur­du. Hasarlı, çatlamış veya kusurlu porselenler hemen kırılıp atılırdı. Masalardaki çiçek düzenlemeleri ise kraliyet seralarından gelirdi. Misafirler de gelirken çiçekler ge­tirebilirlerdi. Getirenin ismi ipek kurdelelerde yazılı olurdu.

    Her bir misafire, sofrada ona ayrılan yerine kadar bir hizmet­kar eşlik ederdi. Çar yerine otur­madan kimse oturmaz, ayakta beklenirdi. Saray müzisyenleri yemek sırasında bitişik odalarda sevilen parçaları çalardı. Servis “à la Russe” denen stilde yapı­lırdı. Yemekler sıra ile ayrı ayrı porsiyonlanmış olarak tabakta misafirin önüne servis edilir­di. Çatal ve bıçak tabağa bırakı­lıp eller indirilince, tabak hemen hizmetkar tarafından kaldırılır­dı. Bu, bütün yemeklerin orta­ya konulduğu Avrupa sofraları­nın servis stilinden farklı idi. İlk defa bu sofraya oturan yabancı misafirler; tabaktakinin hepsini yesinler mi, yarım mı bıraksınlar, arkadan ne gelecek bilemedikleri için şaşırırlardı.

    gastro-4
    Rus İmparatorluk Yatı Standart’ta düzenlenen bir akşam yemeği, 1909. Konuklar uzun ve süslü bir masada. Rusya İmparatoru Çar Nikolay Aleksandroviç askerî üniformasıyla masanın solunda. Yanında ise İngiltere Kralı Edward. İmparatoriçe Aleksandra Fyodorovna büyük bir tüyle süslenmiş şapkasıyla onun karşısında.

    Çar yemek konusunda hiç se­çici değildi. Önüne ne konursa yiyecek şekilde ve basit yemek­lerle yetiştirilmişti. Havyar, tuzlu balık türü yiyecekleri sev­mezmiş mesela. İstridye sevdiği söyleniyor; ama yemek mönü­lerinde ya da alışveriş kayıtla­rında bunun pek bahsi geçmi­yor. Çarın illa pahalı ve değişik mönüler olsun, illa et yensin diye bir isteği de yoktu. Fırın­lanmış patates, irice bir mantı olan “pelmeni” veya “vareniki”­ye bayılırmış. Bir de greçka (ka­rabuğday), mantar ve krema ile yapılan bir tür lapa olan “drago­mirov” lapasını severmiş. Izga­ra tavuk veya balık gibi hafif ve geleneksel lezzetleri de beğen­diği söyleniyor.

    Çariçe Aleksandra ise nere­deyse vejetaryendi. Et ve balık yemez ancak dinî perhiz zaman­ları dışında yumurta, peynir ve tereyağ yerdi. Özellikle kahval­tıda tereyağ ve taze taze fırından yeni çıkmış “kalaş”ı çok severmiş. Perhiz dönemlerinde bunları da yiyemediği için kısıtlı bir diyeti varmış. Yatında iken şefe haşlan­mış patatese ıspanak doldurttu­ğu ya da günü 2 haşlanmış yu­murta ile geçirdiği kaydedilmiş. Dinî inançtan ziyade fiziğini ve sağlığını korumak için et yeme­diği söyleniyor ama, evlenip Or­todoksluğa geçince laf gelmesin diye bütün dinî oruçları da sıkı sıkıya takip ediyormuş.

    gastro-5
    Çar Nikolay Aleksandroviç ailesiyle yemekte.

    Çarın resmî davet sofrasında genellikle ilk yemek, içinde etli mantılar olan kremalı, doyuru­cu bir çorba olurdu. Sonra balıklı bir ara sıcak ardından zengin soslu bir tavuk yemeğini taki­ben dana, koyun ya da domuz eti servis edilirdi. Ana yemekte av hayvanı sunulacaksa, bunların yerini sülün, çulluk veya yaban keçisi alırdı. Son olarak önce sı­cak veya soğuk tatlılar, kompos­tolar, çilekli jöleler veya don­durmalar olur, arkasından taze meyve ile yemek bitirilirdi.

    Yemeklere çeşitli şaraplar eşlik ederdi. Çar, mantılı çorbası ile “Madeira” veya “Port” gibi tatlı şarap tercih ederdi. İngiltere’deki bir tedarikçisi, Portekiz’den şarap temin edip yollardı. Almanya’da da bir tüccardan beyaz ve kırmızı şarap alışverişi yapılırdı; sonra­sında Çar “Livadia Port” şarabını beğenince ithalata son verip bunu içmeye başladılar. Çariçe de Lac­ryma Christi (İsa’nın gözyaşları) isimli tatlı şarabı seviyordu. Her ikisi de Kırım’da Massandra isim­li bir şaraphanede üretiliyordu. Çarın mahzeni çok iyi oluşturul­muş bir mahzendi ve arada nadir bir rekolte sunulacaksa saray ahalisi heyecanla bekleyişe ge­çerdi. Değişik şarapları denese de, şampanya markasını hiç değiş­tirmedi; Fransız şampanyası “Mo­nopole” favorisi idi. Akşam yeme­ğinden sonra çikolatalar, farklı tür ve şekillerde yumuşak kekler ve şekerlemelerin sunulduğu Portre Salonu’nda kahve servis edilirdi. Ayrı masalarda ayrıca çeşitli li­körler ve brendi bulunurdu.

    gastro-6
    Greçka (karabuğday); mantar ve krema ile harmanlanarak bir tür lapa olan ve Çar’ın da çokça tercih ettiği “dragomirov” yemeğini ortaya çıkarıyor.

    Çar salondan ayrılır ayrıl­maz, yemek resmen sona ererdi. Masa hızlıca temizlenir ve ar­tan yiyecekler hemen mutfağa indirilirdi. Çok yemek artardı. Geriye kalanlar mutfak perso­neli tarafından satılır ve parası onlara kalırdı. Yüksek aristokra­sinin de aralarında bulunduğu müşteri kalabalığı davetlerden artan yiyeceklerin satılmasını beklerlerdi.

    gastro-7
    Çar’ın en sevdiği yemeklerden bir çeşit mantı olan pelmeni bugün hâlâ Rus mutfağının en tercih edilen yiyeceklerinden.

    Çar karısından “Sevgili Alix” diye bahsediyor günlüğünde. Çariçe de “Sevgili Nicky” diyor eşinden bahsederken. Bir yanı ile Rusya’nın ve dünyanın en fırtınalı zamanlarında bir ülkeyi yönet­mesi beklenmiş; beceriksiz ve deneyimsiz, stratejik bir zekası olmayan, bir imparator var kar­şımızda: Köpekleriyle, çocukları ile oynamayı, doğa yürüyüşlerini seven; basit şeylerden zevk alan, mesela havyar değil de kumpir yediğinde mutlu olan; oğlunun çaresiz hastalığına kahrolan…

    Diğer yandan çevresindekile­rin “dolduruş”una gelen; yüzbin­lerce insanın yaşamını etkileyen yanlış kararlar veren; hatalı poli­tik manevraları, yenildiği savaş­ları, bugün ak dediğine yarın kara diyen kararları ile ülkesini çöker­tip, insanlarının yaşamlarını yok eden; liyakatsiz insanları devletin tepesine çıkartan bir hükümdar. Yine de “başına gelenleri haket­miş” diyemiyor insan; ama “zaval­lı adam” da diyemiyor. Bilemedim sevgili Nicky!

  • Siyonizmin sonsuz iştahı ve direnen Filistin mutfağı

    Siyonizmin sonsuz iştahı ve direnen Filistin mutfağı

    İsrail’in bugün Gazze ve mülteci kamplarında gıda yardımlarını engelleme, hammaddeleri yasaklama çabalarının altında; büyük bir mutfak kültürünü yoketme veya kendine mâletme planı da var. “Çölü yeşertip çiçek açtıran”, “doğayı geri kalmış Araplardan kurtaran” yerleşimcilere karşı zeytinin, zahterin, kengerin ve adaçayının mücadelesi.

    İsrail ve Filistin arasında­ki mücadele neredeyse 100 yıldır sürmekte. Bölgede 1948’deki “Nakba” yani büyük felaketten sonra, insanlık adına yine utanç verici bir dönem ya­şanmakta. Filistinlilerin türlü katliama uğrayıp göçe zorlanma­ları ve temel yiyecek maddeleri­ne ulaşmalarına izin verilmeyen bir dönemden geçiyoruz. Öte yandan kendi yiyeceğini üret­melerinin yolu da tıkanarak gıda bağımsızlıkları ellerinden alın­mış durumda. Bu ahval ve şerait altında bile moralleri yükselt­mek için ele geçirdikleri basit malzemelerle sevilen yemekleri kazanla yapıp insanlara dağı­tan gençlerin çabalarını görünce umutlanıyor insan.

    Filistinliler mutfak kültürleri­ni de bir kimlik ve direniş unsuru olarak yaşatıyor. 1948’den sonra dünyanın çeşitli ülkelerine dağı­lan 750 bin kişi bir daha memle­ketlerine dönemedi; dolayısıyla Filistin diasporasının mutfak kültürünü titizlikle koruma ça­balarının arkasında kimliğini ve kökenine dair aidiyetini koruma arzusu var. İsrail’in Gazze’de ve mülteci kamplarında gıda yar­dımlarını engelleme, mutfağın temel taşı sayılan malzemeleri yasaklama ve Filistinlilerin gıda egemenliğini ellerinden alma çabalarının altında da bu mağrur kimliği yoketme amacı var. Yoksa mercimek, salça gibi temel mad­delerin yardımı neden yasakla­nır ki? Gıda egemenliği; insan­ların ekolojik olarak güvenli ve sürdürülebilir yöntemlerle üre­tilmiş, sağlıklı ve kültürel olarak uygun gıdaya ulaşım ve kendi gıda-tarım sistemlerini belirle­me hakkıdır.

    gastro-2
    İsraillilerin kendi millî-kültürel kimliklerine mâl ettikleri falafel, aslında Filistin mutfağının geleneksel yemeklerinden.

    19. yüzyılın sonlarında Hicaz demiryolunun tamamlanmasıy­la, Filistin’in liman kentleri dünya ticaretine açıldı ve kısa sürede bölgede hatırı sayılır bir serma­ye birikimi sağlandı. 1. Dünya Savaşı’nın bitiminde İngiltere, Hindistan’a kolayca ulaşması­nı sağlayan Süveyş Kanalı’nın ve güneydeki petrol sahaları­nın kontrolünü elinde tutmak için 1917’de bölgeye yerleşir. Bu topraklar Avrupa’dan gemilerle kaçak olarak gelen ve İngilizler tarafından Filistin pasaportu ve­rilerek bölgedeki varlıkları meş­rulaştırılan göçmen Yahudilere yeni yurtları olarak tanıtılır. İngi­lizlerin çekilmesinin hemen ar­dından 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla hızlanan ve bugün bile devam eden göç dalgasıyla Filistin’in özgürlük düşü büyük bir kabusa dönüşür.

    İngilizlerin bölgeden çekil­mesinin ardından, İsrail dev­leti hummalı bir ağaçlandırma faaliyetine girişti. Çoğu çam, milyonlarca ağaç dikildi. Boşalan, yokedilen kimi Filistin köylerinin yıkıntılarının üzeri kısa sürede çam ormanları ile kaplandı. Filis­tinliler 4.8 milyon dönüm arazi kaybettiler. İsrail’in kurduğu 370 kibbutz’un 350’si mülteci duru­muna düşürülmüş Filistinlilerin toprakları üzerinde idi. Bugün sulamada öncelik İsraillilerde. Süt ve yumurta satış kotalarında Filistinli üreticilere satış hakkı tanınmıyor. Tarım arazisine di­kilen duvar ile tarlalarından ayrı düşen çiftçilerin %73’üne topra­ğını işlemek için duvarın ötesine geçme izni verilmiyor. Gıda ege­menliğinin bu denli hiçe sayıl­ması, elbette mutfağın karakteri­ni de etkileyecektir.

    Yeni kurulan İsrail devletin­de toprak ve doğa, siyonizmin kalbinde yer alıyordu. Bu neden­le kendilerini “toprağı yücel­ten”, “çölü yeşertip çiçek açtıran”, “doğayı geri kalmış Araplardan kurtaran” modern yerleşimciler olarak tanımlamayı uygun gör­düler. Halkın asırlardır besledi­ği develeri ve karakeçileri ilkel bir kültürün yansımaları olarak yasaklayıp yerine modern beyaz keçiler ve inekleri oturttular. Çam ağaçlarının “modern” yeşili İsrail’in gelecek düşünü simgeli­yordu; geçmişin demode “zeytin ağaçları” ise birarada yaşamayı arzu etmedikleri bir kadim kül­türün sökülüp atılması gereken simgeleri idi. Toplamda sökülen zeytin ağacı sayısı bugün 1 milyo­nu aşmış durumda. Onlar ağaç­ları kökledikçe, Filistinlilerin direniş simgelerinden biri hâline geldi zeytin ağaçları; aynı “za’a­tar” (zahter), “akkoub” (kenger) ve adaçayı gibi.

    İsrail hükümeti 1977’de “za’a­tar” ve adaçayını, 2005’te de “ak­koub”u “korunan tür” ilan ederek doğadan toplanmasını ve satıl­masını yasaklamaya karar ver­di. Yasakları ciddiye almayarak yüzyıllardır yaptıkları gibi bun­ları toplamaya devam eden bir­çok Filistinli, topladıklarını Batı Şeria’dan Kudüs’teki pazarlara getirmeye çalışırken tutuklandı; mallarına elkonuldu. Bilimsel bir veriye dayanmayan bu “çevreci” uygulamadan, kişisel kullanım için az miktarlarda ve koruma altında olmayan alanlardan top­lanması şartı ile ancak 2020’de geri adım atıldı. Olan yıllarca ceza yiyen, yargılanan hatta hapse gi­ren Filistinlilere oldu. Fakat mut­faktaki yeri vazgeçilmez olduğu için, yabanisinin lezzetini yaka­layamasa da “za’atar”ı kültüre alıp satarsa epey para kazanacağını öngören İsrailli yetiştiricilere bir şey olmadı. Üstüne üstlük “za’a­tar”ı modern İsrail’in bir sembolü olarak göstermeleri de yanlarına kâr kaldı. Ancak bunlar her Filis­tinli ailenin mutfağında bulun­duğu için, sömürgecilerin arazi gasp planlarına karşı direnişin simgeleri hâline geldiler.

    gastro-1
    Filistinliler mutfak geleneklerini İsrail polislerinin gölgesinde sürdürmeye devam ediyor.

    İsrail’in kendi ulusal kimliğini tasarlarken kendi modern top­rak-doğa-insan kurgusuna uy­gun görmeyip yasakladığı mal­zemelerin ya da dünyaya kendi mutfağına aitmiş gibi tanıttığı yemeklerin ne ilki ne de sonun­cusu oldu bunlar. “Kültürel sahip­lenme” (cultural appropriation), şüphesiz dünyanın birçok yerin­de farklı ulusların da sorunu olan bir konu. Bu ne demek? Bizim ko­numuz gastronomi olduğu için, bir sofra geleneğinin, yemeğin ya da yiyecek-içecek maddesinin ya da pişirme-saklama yönteminin kökeni ve kime ait olduğu üze­rinden sürdürülen bir çekişme diye özetleyebiliriz. Yoğurdun, lokumun ya da kahvenin “Grek mi Törkiş mi olduğu” tartışması bu konuya bizden en güzel örnek. Devletler arasında da coğrafi işa­retler, menşe ve mahreç tanımla­rı kullanılarak hukuki bir düzen­leme çabası sürmekte. Zira salt kültürün ötesinde bir yemeğin, içeceğin veya malzemenin orta­ya çıkardığı ticari bir büyüklük var. Örneğin parmesanın 2031’de ulaşması beklenen yıllık pazar büyüklüğü 23 milyar USD. Şimdi kim tutup da bu kazancı paylaş­mak ister ki?

    Ortadoğu’ya baktığımızda falafel, humus, künefe ve tabule gibi yemekler üzerinden sürdü­rülen “o sizin değil bizim ye­meğimiz” tartışması, işin içine İsrail’in ezici varlığı girince, artık iyiden iyiye kültürel ve ekonomik bir kavga hâlini aldı. Çekişme, yemekler üzerinden ulus kimliği belirleme, belirli bir coğrafyanın sahipliği ve ekonomik bir kav­gaya evrildi. 1950’lerde falafel, humus ve tabuleyi millî-kültürel kimliklerinin inşaı için planlaya­rak seçen İsrail, savaş sonrasın­da Avrupa’dan Ortadoğu’ya göç eden Yahudilerin beraberlikleri­ni pekiştirecek millî bir sembol olarak falafeli seçmişti. 1950’ler­de “Ve falafelimiz var” diye

    şarkısı bile yapılmıştı: “Sadece bizim falafelimiz var, çünkü bu İsrail’in millî yemeğidir…” Sinir bozucu değil mi? Dağdan gelip bağdakini kov, sofrasına çörek­len. Ancak İsrail “bu yemekler tarih kadar eski, dolayısıyla her­kesten önce biz buradaydık ve bu nedenle bunlar bizim de yemeği­mizdir” diyor. Falafelin ardından humus ve tabule de sırada artık.

    Bölgenin 1900’lerin başında dünyaya ilan edildiği gibi kimse­siz, kimliksiz ve “çulsuz” olmadı­ğını anlamak için bugün Filistin mutfağına bir göz atmak yeterli­dir. Bu kadar zengin bir mut­fak kültürü, bölgeye yerleşen medeniyetlerin potası gibidir. Özellikle Emevîler ve sonrasın­da Abbasîler döneminde coşmuş olan İran mutfağından çok etki­lenmiştir. Nihayetinde hüküm sürdüğü tüm toprakların en güzel malzeme ve lezzetlerini kendinde birleştiren Osmanlı mutfağının etkileriyle de iyice olgunlaşmıştır.

    gastro-3
    İşgalci İsrail’in ağaçları söküp atmak gibi tüm müdahalelerine rağmen Filistin halkı zeytin ağaçlarını direnişlerinin bir simgesi olarak görüyor.

    Coğrafi açıdan Filistin mutfa­ğı üç ana bölgeye ayrılır. Kuzey­de Lübnan ve Suriye mutfağına benzeyen yemekleri ile Celile yer alır. Bizim güneydoğu ve Antak­ya mutfağımız ile benzerliği çok olan bir mutfaktır. Humus, ba­bagannuş, tabule, labne, etli veya pirinçli sarmalar, kibbeh (yuvar­lak veya tepside içli köfte), zeytin ve turşu, Akka şehrinin akkavi peyniri sevilen yiyeceklerdir. Özel günlerde pilav üzeri kuzu eti veya maydanoz ve yemişlerle sunulan kuzu kavurma, şiş ke­baplar (lahme maşwi) çoğunluk­la mezelerden sonra yenir.

    Ölüdeniz’e ve Ürdün’e sırtını dayamış ama denize kıyısı olma­yan Batı Şeria’da, bizim tandır ekmeğimizin benzeri olan “ta­bun” ekmeği çeşitli etli yemekle­re katık edilir ve biraz daha ağır yemekleri vardır. Akdeniz kıyı­sında Mısır etkilerine açık Gazze bölgesi ise deniz kıyısıyla Akde­niz’in has çocuğu olup balığa ve deniz ürünlerine sofrasında yer açmıştır. Bu üç bölgenin benzer yemekleri olsa da birbirinden farklı mutfak alışkanlıkları ve kendi içinde de mikro klimalar nedeniyle yetiştirdiği ürünler açısından diğerlerinden ayrılan ufak bölge mutfakları vardır.

    Mevsimlerle değişen malze­melere bağlı Filistin mutfağında çeşitlilik ve aynı malzemelerle bölgesel yorumlar, belki bun­dan sonra “elde ne varsa onunla yapılacak” direniş yemeklerine dönüşecek. Gökten kudret hel­vası değil artık süt tozu yağı­yor. “Kamyon ne verdiyse” mi diyecek hanımlar sofraya buyur ederken? Yardım kamyonun­dan ne çıkarsa bahtına… Ancak eminim muktedirin de farkın­da olduğu bir gerçek var: en son mutfaklar ölür. Sokaktaki in­sanlar sofralarda buluşur ve ba­rışır. Aymaz yönetimler yüksek duvarlar dikmeye devam etsin­ler; biz sofraların birleştirici gü­cüne inanmaya devam edelim. Belki bir gün falafeli ve humusu çok seven iki ulus aynı masaya oturup barışa kadeh kaldırır ve iki kadeh sonra duvarı yıkmaya karar verir. Yıkılmaz zannedilen ne duvarların yıkıldığını gördük değil mi?

    Biz yine de her ihtimale karşı unutuluşa ve yokedilmeye karşı Filistin mutfağından sevilen bir içecek tarifine yer vererek biti­relim.

    gastro-4
    Şiş kebaplar (lahme maşwi), özel günlerde Filistin mutfağının en tercih edilen yemeği.

    TARİF

    Demirhindi şerbeti: Tamr hindi

    Ramazan’da ekşi tadı ile ferahlatıcı bir içecek olarak tercih edilen demirhindi şerbeti yani “tamr hindi”. İsteyen şeker ya da pekmez ekleyip tatlandırabilir. Filistin’de tercih edilen tarif şöyle:

    gastro-kutu

    > 1 paket demirhindi ezmesi (tazesini bulmak zor çün­kü. Paket olanı aktarlarda var.)

    >1.5 litre su

    > 1 çay bardağı şeker (tercihe bağlı, çok ekşi severseniz koymayın; ama koyun siz yine de…)

    > 1 çorba kaşığı gülsuyu (tercihe bağlı)

    Geceden ezmeyi suya koyun ve sabah şeker ile yarım saat kadar kaynatın. Tülbentten geçirip süzün. Şekeri az gelirse ağız tadınıza göre ayarlarsınız. Şeker istemezseniz pekmez veya bal ile ya da “stevia” ile tatlandırabilirsiniz. Ben bir-iki çubuk tarçın, 5-6 karanfil tanesi, birkaç kakule çıtlatıp birlikte kaynatıyorum. Sonradan iki çorba kaşığı bal ekliyo­rum. İsteyen Suriye ve Filistin’de sevildiği gibi bir-iki kaşık gül uyu da ekleyebilir. Soğutup bol buzla servis edin.

  • Çokkültürlü ‘Kıprıs’ mutfağı ama özgün lezzetler sofrası…

    Çokkültürlü ‘Kıprıs’ mutfağı ama özgün lezzetler sofrası…

    Kıbrıs sofrası en âlâsından Akdenizlidir; çünkü ada Akdeniz’in bağrında, bir zeytin ağacının yanında, bağların ortasında kuruludur. Gelip geçen her farklı kültürün beğenilen yemekleri mönüye eklenir ama, diğer yandan gelenek, âdet ve ritüeller özgün hâllerini korur. İtalyan, Rumlar, Türkler ve nice kültürün yemekleri, Ada’da başka türlü ve çok lezzetlidir.

    Kıbrıslı şair Leonidas Ma­lenis, memleketini “de­nize atılmış yeşil ve altın renkli bir yaprak” diye tanımlar; “deli havaların ve volkanların adası.” Çağlar boyu Akdeniz’de gidip-gelen neredeyse tüm kavimlere yurt olmuş Kıbrıs. Adada yaşam kuranlar, yeni ge­lenlerle yanyana yaşamış. Yap­rağın hangi ağaçtan olduğuna dair yaygara koparmaya gerek var mı? Akhalardan Hititlere, Mısır’dan Romalılara, adayı Bi­zans ile birlikte yöneten Emevî ve Abbâsîlere, Haçlılara, oradan Osmanlılara ve nihayet İngi­lizlere varana dek buraya ayak basmayan kim kalmış diye sor­mak lazım. Aslan Yürekli Rişar bile almış da adayı, sonra Rodos Şövalyeleri’ne satmış.

    GASTRO-2
    Tavuk suyunda pişmiş, tavuk didilmiş makarna “magarina bulli” servis edilirken altına ve üzerine hellim peyniri konur.

    “Ada kimindir?” sorusunun cevabını en güzel şekilde adalı­ların kurduğu sofralar verir bize. Aa pardon; “drapez diyeceğn, sofra değil.” Yüksek dağları, ve­rimli vadileri ve geniş kumsal­ları, ismini aldığı bakır maden­lerinin zenginliği, muhteşem şarapları ve doğal ürünleri ile Kıbrıs, antik çağlardan beri farklı kültürlerin izlerini hâllihamur edip “Kıprıslı” yapmayı becer­miştir. Sözün özü Kıprıs Kıprıslı­larındır! Hamurişine bayılmala­rının nedeni de budur.

    Latife bir yana, Kıbrıs sofrası en âlâsından Akdenizlidir; çün­kü ada Akdeniz’in bağrında, bir zeytin ağacının yanında, bağların ortasında kuruludur. Gelip geçen her farklı kültürün beğenilen yemekleri mönüye eklenir ama, diğer yandan gelenek, âdet ve ri­tüeller özgün hâllerini korur. Ör­neğin Rum tarafında çoğunluk­la domuz eti ile yapılan “stifado”, Türk tarafında dana etiyle pişer. Bu şarapla pişen yahni Fran­sızların “boeuf bourgignon”una benzer ve belki de onlardan ya­digardır ama, “bahar” (tarçın) ve karanfil eklentisi ile Arap etkisi­ne göz kırparak Kıbrıs’a özgü bir hâle dönüşmüştür artık.

    Ada olmanın bir nebze koru­yuculuğu sayesinde mutfağına kabul ettiği yemekler ve orijinal isimleri fazla değişime uğrama­dığı için, bunların kökeni az-çok tahmin edilebilir. Örneğin yeşil su kabağından yapılan yemeği artık pek hatırlayan kalmamış­sa da, bu yemek Konya mutfa­ğında hâlâ yapılır. 1572’de bir ferman ile adaya göçettirilen Anadolu kökenli yerleşimcilerin büyük kısmının Konya’nın ilçe­lerinden geldiğini düşünürsek, bu yemeğin kökenini isabetle tahmin edebiliriz.

    Bir de İtalyanca “babillaro” (erken olgunlaşan incir), “bomi­larga” (domates), “farina” (un), “garafan” (adaçayı), “lazmarin” (biberiye), “sumada” (somata; ba­dem sütü içeceği), “galina” (dişi hindi), “passadempo” (eğlence­lik-kabak çekirdeği), “botsa” (şişe) gibi sözcüklere bakalım. Bunlar­dan sadece gastronomi değil her alanda çok sayıda var. Ada’nın Roma, Ceneviz ve Venediklilerin kontrolünde, İtalyancanın resmî dili olduğu zamanlarını hatırla­tır. Bu sözcükler Kıbrıs Rumcası­na, oradan da Kıbrıs Türkçesine geçmiştir. Tabii elbette Türkler de dile kendi güzide katkılarını yapmıştır. Örneğin kız istemeye gelen aile reddedilecek ise basit bir domatesli bulgur pilavı ikram edilirmiş. Adına da olayı hiç eğip bükme gereği duymadan “…tir pi­lavı” demişler. İşte Kıprıs’ın nük­tedan ruhu bu lafını esirgemez­likte gizlidir. Nüktedan olmayıp da ne yapsın Adalılar; gelen vur­muş geçen vurmuş, almış elinde­kini. Bu nedenle çağlar boyu yok­sullukla mücadele sonucu kendi toprağının kaynaklarına bağımlı, doğadan toplamaya meraklı, azı çoğa çevirmeyi beceren özgün ve mutlaka korunması gereken bir mutfak geleneği oluşturmuşlar.

    GASTRO-1
    Türk mutfağından etkilenen Kıbrıslı Rumlar, tandır kebabının bir benzeri olarak oğlak veya kuzu etinden yaptıkları “kleftiko”yu önemli misafirlerine ikram eder.

    Osmanlıların adayı mes­ken tutan ve ticareti zorlaştı­ran Hıristiyan korsanlarla başa çıkmak için 1571’deki fethin­den sonra 1573’te Venedik ile barış imzalanmış; bunu takiben Anadolu’nun farklı yerlerinden Türkler Kıbrıs’a yerleştirilmiş. Osmanlı idaresinin göç ettirdi­ği Türkler Orta Anadolu şehir­lerinden; ayrıca fetih sırasında farklı görevlerde bulunan 4 bin asker ve memurun da ailelerini getirerek Ada’ya yerleşmesine izin verilmiş. Anadolu kültü­rünü koruyan Yörük kökenli bu aileler, 1974’e kadar birlikte yaşadıkları Rum komşularının kültüründen ve mutfak alış­kanlıklarından da etkilenmiş­ler. Rumlar da Türklerin kebap, hamur işleri ve tatlılarını kendi mutfaklarına pek güzel kabul etmişler. Örneğin bizim tandır kebabının benzeri, Rumlar tara­fından oğlak veya kuzu ile yapı­lıyor. Sürüden çalınan hayvanla yapıldığı için, adına “kleftiko” yani “hırsız kebabı” denmiş. Anavatanda olduğu gibi önemli misafirlere ikram edilen bir ye­mek olarak iki tarafta da pişirili­yor bugün.

    Ada’nın orijinal lezzetleri, Türklerin çeşitlerine değişik kat­kılarda bulunmuş; Mesela Kıb­rıs’ta Müslüman mahallesinde pekala salyangoz satabilirsiniz; çünkü özellikle “zivanya” içilen çilingir sofralarında “garavol­li” turşusu sevilerek tüketilir. “Zivanya” İtalyanların grappa’sı­na benzeyen üzümden yapılan 43-45 derecelik alkollü bir içecek. Olasılıkla Venediklilerden geride kalan yiyecek ve içeceklerden biri. Ada’daki Türkler anavatan­dakilerden farklı olarak tavşan da yerler; bol sirke ve soğanlı bir yahni ya da fırında veya unlu bir karışımda dinlendirilip kızartıla­rak “lalangı” adıyla yapılır.

    GASTRO-3
    Kıbrıs mutfağının kendine özgü peyniri hellim, keçi ve koyun sütünden yapılır ve arasına nane yaprakları konularak aromalandırılır.

    Kıbrıs mutfağının kendine özgü malzemelerinden en tanın­mışları hellim peyniri ve çakıstes zeytinidir. Hellim keçi ve koyun sütünden yapılır ve arasına nane yaprakları konularak aro­malandırılır. İnek sütünden yapı­lan endüstriyel türü daha yaygın olsa da en lezzetlisi Ada’nın otları ile beslenen hayvanların sütün­den yapılan geleneksel hellim­dir. Izgara yapılıp ekmek arası da yenir ya da “bitta”, çörek ve yemeklere malzeme olur. En çok hellimli, zeytinli “bitta” sevilir. “Bitta” pide, pita sözcüğünden dönüşmüştür ama yassı pideden ziyade kek gibi, İtalyanların “fo­caccia” ekmeğine benzer. “Maga­rina bulli” (tavuk suyunda pişmiş, tavuk didilmiş makarna) servis ederken altına ve üzerine hel­lim konur. Osmanlı mutfağında sevilen “pirohi” Ada’da “pirohu” (et suyunda pişen içi “norlu” yani lorlu mantı) olmuştur. Üzerine hellim rendelenir. Yavaştan unu­tulan av yemeklerinden biri de karnına hellim doldurulup ızgara yapılan “hellimli keklik”tir. “Pila­vuna”, Kıbrıs’ta özellikle kahval­tılarda tüketilen bir hamur işidir. İçine nor peyniri, hellim ya da talar peyniri, kuru üzüm, nane ve mastika (damla sakızı) konur.

    Çakıstes ise “gollandro” (co­riander yani kişniş tohumu) ile kurulan ve sofraya gelirken, sarımsak, zeytinyağı, limon ile servis edilen kırılmış yeşil zey­tindir. İçki sofralarının “gabbar” (kapari) turşusu ile birlikte en sevilen mezelerindedir. Kapari turşusunun kendi başına sofra­ya getirilmesine Osmanlı sofra­larında da rastlarız. Türk mutfa­ğında tohumu hariç neredeyse egzotik malzeme muamelesi gören taze kişniş Kıbrıs mutfa­ğında sevilerek kullanılır.

    GASTRO-4
    “Gollandro” (coriander yani kişniş tohumu) ile kurulan ve sofraya gelirken, sarımsak, zeytinyağı ve limon ile servis edilen kırılmış yeşil zeytin “çakıstes”.
    GASTRO-5
    St. Hilarion Kalesi bağlarında şarap üretimini tasvir eden gravür, 1878.

    Anavatanda daha az tanınan ama Kıbrıs’ın klasik yemekle­rinden bir diğeri de “molehiya” bitkisidir. Kurusu tercih edilir. Tavuk ya da kuzu eti ile bol ek­şili yapılır. “Ekşi”, Kıbrıs ağzında limona verilen isimdir. “Molehi­ya” bol ekşi ile yapılmazsa bamya gibi sümüklenir. “Molehiya”, Nil kenarında yetiştiği için Ada’ya olasılıkla Mısırlıların veya onlar­dan öğrenmiş Arapların arma­ğanıdır. Ama Kıbrıs’taki, bula­maç veya çorba gibi yapılan Arap ve Mısır yemeklerinden lezzet olarak ayrılır. Ayrıca bir yumru sebze olan “kolakas” (gölevez) etli pişirilir. Onun ufağı olan “bullez” ise patates ile birlikte kızartılarak servis edilir.

    Kıbrıs’tan gelip geçen halk­lar içinde sosyolojik anlamda toplumu en çok dönüştüren ama gastronomik anlamda en az katkısı olan İngilizlerdir. Böl-yö­net prensibinin mucidi İngiliz­ler Kıbrıs’a 1878’de konmuşlardır. Mutfak yoksulu İngilizlerin Ada mutfağına büyük katkıları ise “sandüyüç”lerin vazgeçil­mezi, ızgaraların mutlak yancısı “bikla”dır (İngilizcede “picalilli” olan bu sözcüğün “P” harfinden pek hoşlanmayan Kıprıs ağzın­da kısaca “bikla”ya dönüşmesi insanı gülümsetiyor. Pita bitta, bakla pakla, pişi bişşi, olur Kıp­rıs’ta). Bikla, karnabahar, havuç, soğan ve kereviz saplarının sirke, zerdeçal ile hazırlandığı, market­lerde de satılan bir nevi turşudur. İngilizlerin gastronomik açıdan değersiz ama pek sevilen bir di­ğer katkısı da dana veya tavuk etinden yapılmış teneke kutular­da satılan işlenmiş et ürünü boli­beef’tir. Dilimlenerek sandviçler­de kullanılır.

    Kıbrıs’ta her iki kesimde de meyhaneler önemli sosyalleşme mekanlarıdır. Restoranlarda ve evlerde kurulan içkili sofralarda çok sayıda meze ana yemekten önce küçük tabaklar içinde su­nulur. Haftasonları yakılan man­gallarda kuzu gömleğine sarılı şeftali kebabı, şiş kebaplar, deniz ürünleri, pastırma (sucuk), uy­kuluk kebapları ve özellikle bah­çelerdeki büyük taş fırınlarda sulu fırın kebabı (et-tavuk-kelle) ve “kleftiko” önde gelen çeşitler­dendir.

    GASTRO-6
    Kıbrıs’ın klasik yemeklerinden “molehiya”, tavuk ya da kuzu eti ile bolca limon kullanarak yapılır.

    Kıbrıs mutfak kültüründe şarabın varlığı ise çok eskile­re gidiyor. Lüzinyan egemenliği sırasında Ada’nın Haçlı halkları ve özellikle Fransa soyluları ile yakın bağları vardı. Bu dönemde Commandaria şarabı, 13. yüzyıl­da Fransız kralı Philip Augustus tarafından düzenlenen ve tarih­te ilk kayda geçen şarap tadım yarışması olan “Şaraplar Sava­şı”nı kazandı. Osmanlı dönemin­de şarap üretimi, çok yüksek vergiler ve yasaklar nedeniyle düşüşe geçti. Bugün Ada’da sof­ra üzümü ve şarap üzümü olmak üzere iki grup üzüm yetiştiril­mekte. İri taneli lezzetli “verigo”, çekirdeksiz Sultaniye üzümü sofralık üzümlerdir. Asit sevi­yesi düşük olan “kara mavro” ve beyaz “xynisteri” üzümleri şarap yapımında kullanılmaktadır. Türk toplumunda ise kapsula, angila, 31Peristiani gibi Kıbrıs brandy’si ve “zivanya”, içilen di­ğer alkollü içeceklerdir.

    Ada mutfağı yokluklar ve yok­sullukla şekillenmiş, ama zengin bir mutfak ortaya çıkmış. Ancak talebin yapısının değişmesi, doğal malzeme üretiminin azal­ması ve dışarı göç nedeniyle, Ada günümüze dek aktarılarak gelen ve geçmişi yüzyıllara dayanan geleneksel “Kıprıslı” lezzetlerini unutmaya başlamıştır. Yüzyıl­ların birikimi olan bu lezzetlerin genç kuşaklar tarafından gerçek bir servet olarak benimsenip korunması için çok çalışılması lazım. Bu eskilerden günümüze dek gelmeyi başarmış benzersiz lezzetlerin gastroturizm yolu ile yaşatılması için çeşitli projeler yürütülmekte. Umarız korumayı ve yaşatmayı başarabilirler.

    GASTRO-7
    Rum tarafında çoğunlukla domuz eti ile yapılan, Türk tarafında ise dana eti kullanılan “stifado”.
  • Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Bilimsel sporcu diyetinden ‘aşırı gelişmiş’ dev vücutlara

    Şeker, karbonhidrat ve et. Antik dönemde aslanın yüreğini yemek cesareti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürdü. Bugün bile et, besin değeri skalasında en tepede. Sporcu beslenmesinin bilimsel bir alan hâline gelmesi ise 1950’ler; vücut geliştirmenin bir spor olarak ortaya çıkmasıyla, 1990’larda “mass monster” (kütle canavarları) devri başladı.

    Paris tam 100 yıl sonra olimpiyatlara üçüncü defa evsahipliği yapacak. 2024 Oyunları için Uluslararası Olimpiyat Komitesi beslenme ile ilgili 3 ana hedef koymuş. Fransa bu yönergelere göre yerel olarak üretilmiş, yiyecek atığını en aza indirecek mönüler geliştirecek ve bitkisel protein içeren çeşitleri öne çıkartacak bir beslenme düzeni sunacak. Fransa önün­deki hedeflere geri dönüşümü de eklemiş. Olimpiyat boyunca kullanılan mutfak malzemeleri, oyunlar bitince yeniden kullanı­ma sokulacak.

    Ülkeler bu gibi büyük organi­zasyonları kendi mutfaklarının tanıtımı için mükemmel bir fırsat olarak kullanıyor. Örneğin Seul Olimpiyatları’ndan (1988) sonra Kore turşusu “kimchi” dünya ça­pında tanınıp sevilmeye başlandı. Organizasyon komitesinin, ünü dünyayı tutmuş Fransız mutfa­ğını bu yönerge ile nasıl yeniden yorumlayacağı merak konusu oldu. Sporcu mönülerinin ve se­yircilere satılacak sandviçlerin gurme bir anlayış ile hazırlan­ması hedeflenmiş. Ünlü şefler­den ve atletlerden danışmanlık alınarak oluşturulan mönüler bakalım sporcu ve seyircileri tatmin edecek mi? Fransa 15 gün boyunca, günde 60 bin porsiyon, toplam 13 milyon adet yemek ile büyük bir operasyonu aksatma­dan, kesintisiz sürdürmek zorun­da. Sahalardakinden çok daha farklı bir mücadele de mutfaklar­da yaşanacak. Bu vesile ile tarih boyunca bedenlerinin sınırlarını zorlayan atletler ne yer ne içerler­di, bir göz atalım.

    1150002274
    Antik çağlardan yüzyılın sonlarına dek sporcuların protein ağırlıklı beslenmeleri gerektiğine inanıldı.

    Antik Yunan’ın olimpik oyun­ları ve Roma’nın arenaları-glad­yatörleri, dönemin sporcularını düşündüğümüzde ilk aklımıza gelenler. Sporcuya özel bir diyetin en eski kayıtlarından biri, 200 metre yarışının galibi Sparta­lı Charmis’in diyeti. MÖ 668’de şampiyon olan Charmis, çok sa­yıda kuru incir yermiş. İncirin şeker oranı düşünüldüğünde, günümüz atletlerinin uyguladı­ğı yüksek karbonhidrat rejimine uygun görünüyor. Antik olimpiyatların güreş şampiyonu Crotonlu Milo, MÖ 540’ta çok daha uç noktada bir beslenme düzeni benimsemiş. Söylenceye göre Milo günlük 10 kilo ekmek, 10 kilo et ve 10 litre kadar da şarap tüketirmiş (Antik Yunan şaraplarının sulandırıla­rak içildiğini gözardı etmeyelim tabii). Milo ayyaşın teki değil, çok başarılı bir atletmiş. İri ve güçlü bir adam olduğunu, kimsenin değil bileğini serçe parmağını bile bükemediğini anlatılardan öğreniyoruz.

    Bir başka örnek de uzun me­safe koşucusu Dromeus’un di­yeti. O da performansını arttır­mak için sadece et yermiş. Bir hayvanı yediğinde onun gücüne sahip olunacağı inancı, çok çok eski bir inanış. Antik dönemde de aslanın yüreğini yemek cesare­ti, geyik eti yemek sürati arttırır diye düşünülürmüş. Bugün bile et, besin değeri skalasında en te­pede yer almıyor mu? Antik çağ­lardan 20. yüzyılın sonlarına dek atletlerin yüksek protein tüke­terek beslenmeleri gerektiğine sorgusuz-sualsiz inanıldı. Eski profesyonel bisikletçilerden Eric De Clerq 90’larda önemli yarış­lardan önce kahvaltıda kocaman bir biftek yediğini anlatıyor.

    Gastro-2
    Vücut geliştirme sporunun 1900-1930 arasını kapsayan dönemdeki kadın vücudunun en çarpıcı örneklerinden Charmion, 1905.

    Gelelim Roma’da arenalarda dövüşen gladyatörlere… Glad­yatör eğitimi iyi para getiren bir işkolu olduğundan, Roma İmpa­ratorluğu sınırları içinde 100’den fazla ludus (gladyatör okulu), Viyana’dan Efes’e kadar eğitim veriyor ve dövüşler düzenliyordu. Coliseum yakınlarındaki Ludus Magnus içlerindeki en büyük okuldu. Yakın zamanda Efes’te bulunan antik bir mezarlıktaki kemikler üzerinde yapılan ince­lemeler, gladyatörlerin yaşamları ve beslenme düzenleri hakkında epey bilgi verdi. Dövüşçülerin çok az et yedikleri; daha çok buğday, arpa ve baklagillerle beslendik­leri kesinleşti. Çoğunlukla bakla ve arpa lapasına benzeyen ve sebzelerle zenginleştirilen bu la­paya puls adı veriliyordu. Romalı Pliny, Doğa Tarihi isimli eserinde gladyatörlere “arpa yiyenler” de­miş zaten. Zamanın ünlü doktoru olan ve herhalde epey bir yara dikmiş olan Galen, gladyatörlerin yediği lapanın bedenlerini irileş­tirdiğini ama etlerinin diri kaslar yerine yağlı ve gevşek olduğunu yazmış; bir de pulsun müthiş gaz yaptığını eklemiş.

    Gladyatörlerin karbonhidrat diyeti, karın ve göğüs bölgesi­nin hafif toplu ve yağlı olmasını sağlıyordu; böylelikle iri-ya­rı, yapılı görünüyorlardı. Diğer yandan derialtı yağ tabakasının kalın olması, aldıkları yüzey­sel yaraların derine işlemesini engelliyor; yaralar çok kanıyor ama kesik sinire kadar inme­diğinden veya hayati organlara erişmediğinden kan-revan içinde kalsalar da dövüşe devam edebiliyorlardı. Ortalığın kana bulanması da seyirlik dövüşler­de halkı coşturuyordu.

    Gladyatörlere yapılan hatırı­sayılır yatırımın boşa gitmemesi için, bu kişilerin yaşam alanları iyi düzenlenmiş ve temel konfor­ları sağlanmıştı. Halkın ve glad­yatörlerin kemiklerindeki kayna­mış kırıklar karşılaştırıldığında, dövüşçülerinkinin çok daha te­miz ve hatasız iyileşmiş oldukları görülmüş. Kemik analizlerinden, odun veya kemik külü ile hazırla­nan bir içecek sayesinde düzen­li kalsiyum desteği aldıkları ve bundan büyük yarar gördükleri anlaşılmış.

    Gastro-3
    Kuru incir yüzyıllarca sporcu diyetinin önemli bir besini oldu.

    Günümüz olimpik atletle­ri de artık gladyatörlere benzer şekilde, karbonhidrat ağırlıklı besleniyor. Karbonhidratın atle­tik performans üzerindeki etki­lerini inceleyen biliminsanları, 1920’lerde Boston Maratonu’n­da yarışan atletlerden ölçümler almaya başlamış; kan şekeri çok düşük olan sporcuların yarış sonunda kötü durumda oldukları farkedilmiş. Böylece zorlu yarış­larda karbonhidrat almanın hi­poglisemiyi önleyip, yorgunluğu gidereceği sonucuna varılmış.

    Ancak sporcu beslenmesinin bilimsel bir çalışma alanı hâline gelmesi 1950’ler. Kanadalı dok­tor E. H. Bensley 1951’de Atletleri Beslemek isimli araştırma kitap­çığında kas kramplarını engelle­mede tuzun, uzun süreli egzer­sizlerde şekerin gerekliliğini ortaya koydu. Buna rağmen bir­çok sporcunun bu bilgileri kabul­lenmesi zaman aldı. Louis Malle 1962’de çektiği “Çok Yaşa Tour” isimli belgeselde, Fransa Bisiklet Turu’na katılan sporcuların kafe ve dükkanlara saldırıp pasta­lar-çörekler yiyerek, hatta şarap içerek güç toplamaya çalıştıkla­rını göstermişti. Araştırmalar so­nucunda dayanıklılık gerektiren dallarda atletlerin karbonhidrat, sıvı ve sodyum almaları gerek­tiği ortaya konulunca, 1965’te ilk “spor içeceği” piyasaya çıktı. Bu­gün de bu içecekler sporcu bes­lenmesinin önemli bir bileşeni olmaya devam ediyor. Hatta spor dalının zorluk düzeyine ve atletin bedensel gereksinimlerine uy­gun kişisel terkiplerde içecek ha­zırlayan firmalar bile var artık.

    Gastro-4
    Gladyatörlerin arena mücadelesini betimleyen zemin mozaiğinde kaslı vücutlar dikkati çekiyor. İtalya’da Via Casilina kazılarında ortaya çıkan mozaik, 3.-4. yüzyıllara tarihleniyor.

    Yine aynı dönemde bilimin­sanları, İsveç’te atletlerden doku kesileri alarak incelemeler yap­tılar. Bunlar sonucunda, kaslarda karbonhidratın bir depolanma şekli olan glikojenin performan­sa etkisi üzerine önemli sonuçla­ra vardılar; hareket öncesi kasları karbonhidratla yedekleyerek, zorlu bir eforun çok daha uzun sürdürülebileceği sonucuna vardılar. Böylece sporda “kar­b-yükleme” uygulaması atletler üzerinde denenmeye başladı. Ünlü İngiliz maratoncu Ron Hill bu teoriyi ilk deneyen kişi ola­rak hatırlanır. Yarış öncesi sıkı bir karbonhidrat yoksunluğu­nun ardından, yarışa günler kala karbonhidrat yüklemesi yapmış ve 1969 Avrupa Atletizm Şam­piyonası’da zirveye ulaşmıştı. O zamandan bu yana “önce yok­sunluk sonra yükleme” pratiği­nin optimal glikojen depolaması için çok gerekli olmadığı ortaya çıktı. Ancak atletlerin yarışlara az zaman kala pilav, makarna ve patates yiyerek hazırlanmaları beslenmede hâlâ geçerli pratik olarak devam ediyor. O kadar araştır, dön-dolaş, sen gel gladya­törlerin bildiğini doğrula! Gerçi bu bilgiye sporcunun bedeninde depolanmış yağın daha verimli kullanmasını sağlamak için ara­lıklı oruç ve “düşük karbonhidrat, yüksek oranda yağ” ile beslenme (LCHF) yöntemini ekleyebilmişiz bilgi olarak. Araştırmalar sürü­yor elbet. Açıklama bekleyen çok konu var daha.

    Gastro-5
    20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan enerji içecekleri, bugün sporcu beslenmesinin önemli bileşeni.

    Her biri 200-225 kilo çeken yağlı-göbekli Sumo güreşçileri­nin günde 7-10 bin kalori ile bes­lenmelerine rağmen muazzam cüsseleri ile nasıl sağlıklı kala­bildikleri de ilginç bir araştırma konusu. Bu sporcular kahvaltı­yı atlayarak 2-3 saat antrenman yapıp saat 11.00’de büyük bir öğle yemeği yiyor; bunun metabo­lizmayı yavaşlatıp yağ depola­masına neden olduğu biliniyor. Yemekleri “Sumo güveci” diyebi­leceğimiz “Chanko-Nabe”: Tavuk veya etsuyu içinde pişmiş envai çeşit sebze ve protein (çoğunlukla balık, tavuk, köfte ve tofu) içeren koca bir tencere güveç. Bunu öğ­leye doğru yiyerek uzun bir uyku­ya yatıyorlar. Akşam yemeğinde de kızarmış balık veya tavuk, pi­lav-erişte yiyip, bira içerek günü tamamlıyorlar. 30’lu yaşların başında emekli olan çoğu Sumo güreşçisi, ilk yıl içinde 75-100 kilo verebiliyor. Gözümüze çok şişman ve sağlıksız görünseler de, haftada 7 gün, günde 6 saat antrenman yapan bu sporcuların bedeninde görünen yağlar deri­nin hemen altında depolandığı için hayati tehlike oluşturmuyor ve kan sayımları son derece sağ­lıklı olduklarını gösteriyor.

    İnsan bedeninin sınırlarının çok zorlu sınavlara tabi tutuldu­ğu birçok spor dalı var: Bisiklet, dekatlon, kayak, triatlon, uzun mesafe yüzücülüğü, serbest da­lış… Ancak bir spor dalı var ki sporcular bedenin fiziksel görü­nümünü değiştirme konusunda rekabet ediyor: Vücut geliştirme. Bir spor olarak ele alınması 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor. Hedeflenen beden görünümle­ri açısından bu sporun tarihsel olarak 4 ayrı dönemi var. Bronz dönem, 1900’lerden 1930’lara ka­dar sporun elyordamı ile başladı­ğı, görünümlerin en doğal olduğu dönem. Bu dönemin sporcuları beslenmelerine dikkat etmek­le birlikte iyi ve doğal gıdalarla beslenmeyi yeterli bulmuşlar. Aşırı antrenmanlar yapmamış, bedenin normal sınırları içeri­sinde kas geliştirmek için çalış­mışlar. Bu sporun babası sayılan Eugene Sandow, protein ağır­lıklı ve doğal gıdalarla dengeli beslenir, arada kek ve dondurma atıştırır, bira-şarap içermiş. Her gıda grubundan yemek yemeye, doyunca durmaya ve sindirime yardımcı olmak için yiyecekleri çok çiğnemek gerektiğine ina­nırmış. Gümüş ve Altın dönem üçgen vücutların, yani göğüs ve pazuların, sırt kaslarının çok ge­liştirilmeye başlandığı dönem. 1950’lerden itibaren sporcula­rın yeni keşfedilen steroid’lere erişimi artınca bedenler artık insan fizyolojisinin de ötesinde geliştirilmeye başlanmış. Altın dönemin en tanınan ve sevilen sporcusu Arnold Schwarzenne­ger film yıldızı olunca, küçük bir meraklı gruba hitap eden bu spor çok daha geniş kitlelerin ilgisini çekmeye başlamış.

    Gastro-6
    Günde 7-10 bin kalori ile beslenen Sumo güreşçilerinin, kahvaltı öğününü atlayarak saat 11’de yediği “Chanko-Nabe” (solda altta).
    Gastro-7

    Altın dönemin sonuna kadar sporcular üçgen vücutlarına rağ­men yine de orantısal olarak göze hoş görünüyorlardı. 1990 ile 2010 arası ise “mass monster” (kütle canavarları) diye tanımlanan ve insan ötesi bir görüntü için çalı­şan vücutçuların ortaya çıktığı dönem oldu. Bu dönemin “babası” denilen ilk “canavar” Dorian Ya­tes, önceleri normal bir vücutçu iken gözlerden ırak geçirdiği bir senenin sonunda 15 kilo alarak 135 kilo ağırlıkla podyumlara döndü. Sene 1992 idi. İnsülin ve büyüme hormonu kullandığı ri­vayet edildi. Seyirciler Dorian’ın aşırı şişmiş her bir kasının her bir lifini ayrı ayrı görebilmekten mest olmuşlardı.

    Bir “mass monster” ne yer içer de bu hâle gelir? Bu sporcuların “çok ye ki çok büyüyesin” diye özetleyebileceğimiz beslenme düzeni, gırtlağına kadar doyma ile açlıktan ölme arasında seyre­den bir sürekli yeme hali. Günde 7-8 defa, protein-karbonhid­rat-yağ dengesinden hiç sapma­dan, antrenman öncesi ve sonrası öğünlerini gram gram hesap­layarak kendileri hazırlıyorlar. Kahvaltı günün en önemli öğünü deriz ya; bir “mass monster” öğü­nüne örnek verelim: 15 yumur­tanın beyazı, 3 tam yumurta, kızarmış ekmek, 1 kâse yulaf, multivitamin tabletleri ve bir bar­dak portakal suyu.

    İyisi mi onlara çalışmaların­da başarılar dileyerek kendi sof­ralarımıza bakalım biz. Arada­bir kaymaklı ekmek kadayıfı da yenmesin mi? Yumurta, tavuk ve şiş kebapla ömür geçer mi? Gerçi yanında pilav, patates de oluyor ama… Yok yok; kaymaklı ekmek kadayıfı şart!

  • Batan geminin mutfakları, Titanic’te sınıf-yemek farkları

    Batan geminin mutfakları, Titanic’te sınıf-yemek farkları

    1912 Nisan’ındaki ilk seferinde İngiltere’den New York’a doğru giden dönemin en lüks ve en modern yolcu gemisi Titanic, suyun altındaki bir buz kütlesine çarparak batmış, 1.500 kişi boğularak ölmüştü. Gemideki yeme-içme işleri için, her seviyedeki yolcu için ayrı ve detaylı mönüler hazırlanmıştı. Ancak sınıf/mevkii farkları, ölüm karşısında eşitlenecekti.

    Paul Maugé, “sautez, sau­tez!” diye avazı çıktığı ka­dar bağırıyordu: “Atlayın, atlayın!” Şef Rousseau, 2 metre aşağıdaki filikaya baktı. Çok kilolu idi. Filikadakileri tehlikeye atmaktan korkarak atlamaktan vazgeçti. Adamların her ikisi de Titanic’teki “à la carte” restoranın çalışanları idi; bu 137 kişilik özel lokanta, sabah 08.00 ila gece 11.00 arası açıktı. Geminin bilet fiyatına dahil günlük mönüden farklı bir şeyler yemek isteyen birinci mevkii yolcularına lüks lezzetler sunuyordu; bu nedenle yolcular tarafından şaka yollu “The Ritz” diye adlandırılmıştı.

    15 Nisan 1912’nin gecesin­de, Philadelphialı zengin bir çift olan Widener’lar Kaptan Smith şerefine özel bir parti için lokantayı kapatmışlardı. Parti biteli çok olmamıştı. Mutfak ekibi ve garsonlar ise hâlâ restoran­daydı. Faciadan sonra bir gazete “Titanic’in aşçıları fare gibi boğuldular…” diye başlık atmıştı. Bu başlık acımasız ama gerçekti. 60 çalışandan Maugé ve iki ka­siyer kız haricinde hiç kurtulan olmamıştı. Patronları Gatti dahil, hepsi güverteye hücum etme­sinler diye üzerlerine kilitlenen kapıların ardında kalmışlardı.

    Titanic 15 Nisan gecesi saat ikiyi yirmi geçe 1.500 yolcu ve çalışanı ile Atlantik’in derinlik­lerine gömüldü (gemide toplam 2.224 yolcu ve mürettebat vardı). Geminin asla batmayacağına çok inandıkları için, birçok yolcu kapkaranlık sulara indirilen 20 cankurtaran sandalına binmeyi gereksiz görmüştü. Yarı dolu sandallardaki insanlar, gemi sulara gömülüp de etraf zifiri karanlık olunca geri dönüp deni­ze dökülen insanları toplamaya girişmemişlerdi. 8 saat sonra 740 yolcusu ile Akdeniz turuna gitmekte olan RMS Carpathia yardım çağrısını alıp 58 mil me­safe öteden imdada yetişti. Gün ışırken 712 kadın, çocuk ve erkek gemiye alınmış ve rota New York’a çevrilmişti.

    Gastro_Tarih_1
    10 Nisan 1912’de yola çıkan Titanic, 15 Nisan gecesi 1.500 yolcusu ve çalışanıyla Atlantik’in derin sularına gömüldü.

    Titanic’te çalışan 688 kişiden 495’i yeme-içme işleri ile ilgili mutfak, depo, servis görevlileri ve kat hizmetlileriydi (à la carte restoranın 60 çalışanı ise bu sayıya dahil değildi). Geminin 1.-2. ve 3. mevkiinde seyahat eden yolculara farklı mönüler sunuluyordu. Her sabah gemi katibi ve aşçılar günün mönüsü­ne karar vermek için toplanıyor; depo sorumlusu 8 kişi, gereken malzemeleri mutfaklara teslim etmek üzere işe koyuluyordu. Bu 8 kişilik ekip, yolculuğa yetecek miktarda malzemenin satın alınmasından, bunların doğru derecede korunmasından ve günün mönülerine uygun malze­melerin mutfaklara iletilmesin­den sorumluydu.

    Malzemeler geminin G gü­vertesindeki soğuk hava depola­rında ve kilerlerde saklanıyordu. Yola çıkmadan önce alınan malzemelerin listesine bir göz atalım: 40 bin taze yumurta, 37 ton et, 5.5 ton taze balık, 12 ton kanatlı eti, 5 ton kahvaltı gevreği, 3 ton tereyağı… Peki ya sebzeler? Listede taze bezelye, kuşkonmaz, domates ve marul haricinde neredeyse hiç taze sebze yok iken 40 ton patates alınmış olması ilginç. Kahvaltı dahil her öğünde farklı şekiller­de hazırlanmış patates mutlaka yer almış. Epey fazla miktarda taze meyve de satın alınmış: 36 bin adet portakal, çok sayıda greyfurt, elma, 500 kilo üzüm.

    Uzun yolculuklarda yemek, günün en heyecanla beklenen vaktidir ya, Titanic’te de durum farklı değildi. Sunulacak ye­mekler günlük mönüler olarak basılıp yolculara iletiliyordu. 1. ve 2. mevkiide her öğün için farklı bir mönü basılmışken, 3. mevkii için sunulan yemekleri tek sayfada toplamak mümkün olmuş. 1. ve 2. mevkide kahvaltı 08.00’den 10.00’a kadar, öğle yemeği 13.00-14.30 arası, akşam yemeği ise 19.00 ile 20.15 arası servis ediliyordu. Bu saatler­de yemek istemeyen, parasını ödeyerek à la carte restoranda da yiyebilirdi. Ayrıca 1. mevkii yolcuları için, uyandıkları anda odalarında sunulan hafif bir önkahvaltı seçeneği de vardı. Kat görevlileri tepsi ile odaya bu hafif kahvaltı ve çay-kahve servisi yapıyordu. Yolcular giyi­nip- hazırlanıp restorana çıktık­larında da kocaman bir kahvaltı kendilerini bekliyordu.

    Gastro_Tarih_2
    Belirlenen saatlerde yemek istemeyen yolcuların, parasını ödeyerek yemek yiyebildiği à la carte restoran ve 1. Mevkii mönüsü (sağ altta).
    Gastro_Tarih_3

    Avrupa’da 1800’lerin son­larında üst tabaka, dışarıda yemek yemeyi küçümserdi. Birçok köklü aile asla dışarıda yemek yemezdi. İngiltere’de Kral Edward’ın başa geçmesi ile özel­likle kibar kesim gençleri arasın­da bir tutum değişikliği yaşandı. Zaten soylu bir eş ve büyük işler peşinde Amerika’dan Avrupa’ya akan endüstri zenginleri de, dışarıda yemek yeme konusunda bir rahatla­maya yol açmışlardı.

    Dönemin demiryolla­rındaki örneği takip eden gemilerde sadece iki mevkii bulunmaktaydı: Kabin ve diğeri. Kabin, varlıklı yolcu­lara mahsustu. Üniformalı garsonlar ve beyaz örtülü masalarda, kaliteli yemek­ler ile epey lüks bir hizmet sunulurdu. Diğer tarafta ise, parasını zorlukla biriktirmiş Yeni Dünya göçmenlerine layık görülmüş epey düşük standartlarda, ranzalardan oluşan yatakhaneler bulunurdu. Kadınlar, erkekler ve aileler ayrı konumlanmıştı. Yemekler küçük bir mutfaktan alınıp yatakların yanında yenirdi. Tabağını, çata­lını, kaşığını kendin getirirdin. New York’tan geri dönerken de, gemiler ufak bir ayarlama ile aynı alana canlı hayvan yükleye­rek boş dönmemiş olurlardı.

    Titanic’in inşa edildiği dö­nemde, beyazyakalıların oluşturduğu orta sınıf artık daha kalabalıklaştı. Öğretmen, mü­hendis, yöneticiler, avukatlar için 1. mevkii çok pahalı idi; ama bu kişiler, gemiye girişte trahoma, bit kontrolü yapılan göçmenler gibi muamele görmek istemiyor­du. Tabii 1. mevkii yolcuları da bü­tün diğer yolculardan tamamıyla ayrışmak istemekteydi. Onlar için de pahalı biletin üzerine ayrıca para vererek rezervasyon yapabilecekleri 6 ayrı mekan daha tasarlanarak dışarıdan işletmecilere verilmişti. Bu mekanlara diğer mevkii yolcuları alınmıyordu. İşte bu koşullar­da, okyanus aşan gemilerde bir deney olarak başlatılan 2. mevkii seçeneği kısa sürede büyük satış başarısı gösterdi.

    Titanic’in hizmetleri, alt ta­bakadan gelenler için bir tür ön hazırlık gibi sanki. Kendilerine ayrılmış minimalist, pencere­siz ama tertemiz bir mekanda, tek bir sayfa da olsa bir mönü sunularak servis alıyorlar; üniformalı garsonların servis yaptığı, İrlanda keteni örtülmüş bir sofrada, geminin logosu­nu taşıyan sofra takımları ile yemeğe oturuyorlardı. Gerçi sofralar uzun ve çok kişilik yemekhane masası gibiydi. Oturdukları sandalye ve sıralar, bit-tahta kurusu korkusundan kumaş kaplanmamış ahşap­tandı. Böcek ilaçları gelişmemiş olduğu için, gemide haşere kontrolü zordu. Bazı limanlar, kargoları buhar banyosundan geçiriyordu. Gemiye binerken kontrolden kaçabilecek olası bir salgın hastalık, varış limanında tüm yolcular için karantina an­lamına gelirdi. Gemiler büyü­dükçe sorun da büyümekteydi. Örneğin Titanic’te yataklar, her seferinde buhar temizliği yapı­lacak şekilde imal edilmişti.

    Gastro_Tarih_4
    Mevkii yolcuları için ayrılan lobi salonunda da ara öğün servisleri yapılıyordu.

    Bu göçmen sınıfı yolcular, seyahat için kişi başı aşağı yu­karı 2 aylık kazançlarına denk, bugünün parası ile 1.000 USD’ye yakın bir para ödüyorlardı. Denizcilik şirketleri, Avrupa’dan Amerika’ya akan bu grubun sağladığı düzenli gelire göz diktikleri için, hizmet kalitesi ile rekabet güçlerini arttırmaya çabalıyordu. Bu nedenle Titani­c’in 3. mevkii yolcularına sun­duğu hizmetler bile o dönemin 4 büyük denizcilik şirketinin gemilerine göre çok iyiydi. Hatta Titanic’in bağlı olduğu şirket, hareket limanını Southampton’a taşıyarak gemiye Avrupa’dan ulaşımı kolaylaştırmış, Yahudi göçmenlere de hitap eder hâle gelmişti. Gemide bir haham tarafından et için hayvanın kesilme, saklama ve ayrı pişiril­me koşulları denetlenen koşer yemekler de sunulmaktaydı.

    3. mevkiide kahvaltı olarak tütsülenmiş balık, jambon, sosis, yumurta ve değişik ekmeklerle kahvaltılık tahıllar çay-kahve eşliğinde sunuluyordu. Öğle vakti yedikleri ana öğünde çor­ba, rosto, köriler ile puding veya Amerikan dondurması oluyor­du. Çay saatinde ise soğuk et ve turta dilimleri, peynir-turşu, bol miktarda ekmek ve tereyağı veriliyordu. Şikayet gereği bir ters tutum olursa, garsonun kolundaki numara ile müdü­riyete başvurmaları gerektiği her günlük mönünün en altında yazıyordu. Şikayet edebilme hakkı bile, Yeni Dünya’da onları bekleyen yaşamın farklılığına bir göz kırpma gibiydi.

    Gastro_Tarih_5
    Kazazedeler Titanic’ten RMS Carpathia’ya taşınıyor.

    Yeni zenginler parasını verip 1. mevkii bilet almaya başlayın­ca, bu durum dönemin soylu elitleri açısından katlanılamaz bir sosyal ikilem oluşturdu. Zira eğer parasını vermişse, eski bir malikane kahyası da bir dükün yanında yemeğe oturabiliyordu. Ayaklar baş olmuştu; ne katla­nılmaz bir durumdu bu! İşte bu nedenle, 1. mevkiinin içinde de bir tür “sınıfsal farklılık seçe­nekleri” sunulmuştu. Büyük süitlerde banyo, yemek odası, daha büyük yataklar, elektrikli ek ısıtıcılar, odalarının önünde özel güverte alanı olanlar da vardı. Diyelim yaklaşık 3 bin USD’lik biletle seyahat eden yeni zenginler varsa; bir de 100 bin USD’ye yakın ücret ödemiş çok ayrıcalıklı ve prestiji arşa varmış soylular da vardı. Bu yolcuların hizmetlileri de ayrıy­dı ve 2. mevkiide ayrı kamara­larda kalıyorlardı.

    Yolcular farkında değildi ama 1. ve 2. mevkiinin yemek­leri aynı mutfaktan çıkıyordu. Titanic’in mutfakları dönemin en modern ekipmanlarına sahipti. Mönüler de ana hatları ile benzeşiyordu ama 2. mevkii yolcularının oturacakları yerler önceden belirlenmiş; sandalye ve masalar savrulma tehlikesi­ne karşı yerine sabitlenmiş; şık sunumlar yapılmasına rağmen kuşkonmaz maşası veya üzüm makası bulundurulmamıştı (Üzüm öyle avuçlanır mı, ne ayıp! Sadece 100 tane üzüm makası satın alınmıştı ve bun­lar 1. mevkiin kibar yolcularına anca yeterdi.)

    1. mevkideki bütün mönü­lerde et çeşitleri daha fazlaydı. Dondurmalar, yumurta içeren çok daha kremalı ve ağır Fran­sız dondurmasıydı. Kahvaltıda mutlaka su teresi sunuluyordu; zira dönemin anlayışına göre barsak sağlığı için bu önemliy­di. Masalarda her zaman taze çiçekler oluyordu. Yumurtalar tazeydi. Kuşkonmaz ve bezel­yeler de. Daha önceki tarihlerde gemilerde taze yumurta için ta­vuk bulundurulurken, saklama koşullarındaki modernleşme ile yumurtalar taze tutulabi­liyordu. Bira ve şampanya da sadece 1. mevkii lokantasında sunuluyordu.

    Gastro_Tarih_6
    Sonraki yıllarda batıkta yapılan su altı araştırmalarında Titanic’in ana bölümleri de görüntülenmişti.

    Geminin çalışanları arasın­daki hiyerarşi, yemek orta­mında da gözetilmişti elbette. Kaptan ve zabitler kendi salon­larında veya 1. mevkii yolcuları ile birliktef aynı yemekleri yerken; mühendisler ve kat görevlileri kendilerine ayrılan ayrı mekanlarda, aşağı-yuka­rı 3. mevkii yolcularınınkine benzeyen yemeklerini yerlerdi. Çımacı, yağcı, kömürcü, kama­rot gibi hiyerarşinin en altında yer alan çalışanlar ise olasılıkla tek kap yemek ve su ile yetin­mek zorundaydı.

    Titanic bilinenin ötesinde, aslında okyanus ötesine bin­lerce göçmeni yeni hayatlarına taşımak üzere inşa edilmiş bir “göçmen gemisi” idi. Dünya tarihinde bu açıdan da önemli bir dönemin simgesidir. Titanic ilk yolculuğunda battı ama göçmen­lerin kurduğu devletler bugün çok daha acıklı koşullarda, bambaşka coğrafyalarda mil­yonlarca göçmen oluşturan dış politikaları ile dünyanın tozunu atmaktalar. Bu neyin hırsı? Geç­mişe bakarak anlamak mümkün aslında. Keşke akşam yemeğinde lapa yerine esaslı bir biftek veril­seymiş bu insanlara…

  • Sordu sarı çiçeğe ve sonra 800’ü aşkın yeni tür yarattı

    Sordu sarı çiçeğe ve sonra 800’ü aşkın yeni tür yarattı

    Bugün “yarma şeftali” varsa, Luther Burbank sayesinde. “Hızlı yemek” restoranlarında burger’lerin yanında servis edilen patates de (Russet Burbank) öyle. Uzun mesafe taşınmaya dayanıklı birçok çeşidin ardında onun ürettiği türler var. Çapraz dölleme ile yeni türler yaratan Burbank bitkilerle de konuşuyordu ama “ben büyücü değilim” demişti.

    Luther Burbank 1849’da Massachusetts’te bir küçük çiftlikte 18 kardeşin 13’üncüsü olarak dünyaya geldi. 13’üncüydü ama dünyamıza çok uğurlu geldi. 800’ü aşan “yeni” bitki, meyve ve çiçek türü ortaya çıkardı. Bugün ısırdığınız “yar­ma” şeftalinin eti çekirdeğinden ayrılıyorsa, onun bu önü alına­maz, dur durak bilmez dehası sayesindedir.

    Luther ilkokulu bitirip çiftlikte çalışmaya başladı ama doğuş­tan meraklıydı ve çok okuyordu. ABD’nin batısında ufak bir kasa­ba olan Lancaster’ın kütüphane­sinde, okumaya çok meraklı bir gencin Charles Darwin’in kitap­ları ile karşılaş­ması ne göksel bir “tesadüf” olmuş! Burbank en çok Darwin’in “Evcilleştirmenin hayvan ve bitkilerin türleşmesi üzerindeki etkileri” konulu ma­kalesinden etkilenmişti. Darwin 1862’de yayınladığı Orkidelerin Döllenmesi isimli kitabında 12 yıl boyunca 57 tür üzerinde çiçekle­ri ve böcekleri saatlerce gözlem­leyerek yaptığı araştırmanın bulgularına yer veriyordu. Bu kitap, bitkilerde çapraz tozlan­manın üreme konusunda “dinç melezler” oluşturduğuna dikkati çekiyordu. Bitkilerin çok fazla polen üretmeleri, böceklerle işbirliği içinde üreyecek şekilde evrimleşmiş olmaları gibi bul­guları yayımlayınca, yepyeni türlerin üretilmesinde insan elinin pekâlâ işin içine karışabileceği konusu tartışılır oldu.

    19 yaşındaki Burbank öğren­diklerinden çok etkilenmişti. Akranlarının aksine eğitimine devam etmek yerine 21 yaşında arazide çapraz dölleme çalışma­larına başladı. 1872 yaz sonuydu. Tarlada dolaşırken bir patates bitkisinin üzerinde yuvarlak bir tohum keseciği gördü. Dikkat ve gözlem yeteneği sayesinde farkettiği bu keseciği olgun­laşmaya bıraktı. Ertesi sene içinden çıkan 23 tohumu dikti. Hepsi patates vermişti ama, bir tanesi daha büyük, daha güzeldi. Ertesi sene bu patatesten göz alıp ürettikleri daha büyük, sert ve açık renk kabuklu oldu. Patate­sin eti de beyaza yakındı. Az filiz gözlü, hem de daha lezzetli idi. Arka arkaya ekildiğinde yine aynı sonuçları alınca, yepyeni bir tür yetiştirdiğine kanaat getir­mişti. Ve işte karşınızda Russet Burbank patatesi. Yeme-içmeye meraklı olanlarımız, belki Burbank ismini nereden hatırladıklarını düşün­müş olabilirler. Bugün dünyanın en büyük hızlı yemek restoran­larında burger’lerin yanında servis edilen bu patatestir. Ayrıca za­man içinde ABD’nin en çok yetiştirilen patatesi olmuştur. Hastalıklara da dayanıklıdır. İrlanda’da patatesleri bir gecede çürüten patates mantarı nede­niyle 1 milyondan fazla insanın açlığa mahkum olup öldüğü ve daha fazlasının denizaşırı ülke­lere göç ettiği 1845-51 arasındaki dönemin acısı belleklerde taze iken, Luther patates yetiştiricisi bir aileye doğmuştu. Hastalık­lara yenik bir hasadın yaşamsal bedelini çok iyi bilmekteydi.

    gastro_1
    Luther Burbank’ın çapraz dölleme ile yetiştirdiği Russet Burbank patatesi, lezzeti ve dayanıklılığı nedeniyle biliniyor.

    Bu ünlü buluşundan birkaç yıl sonra patates tohumlarının hakkını o zaman için yüklü bir para olan 150 USD’ye (bugün yaklaşık 4.500 USD) satar ve San Fransisco’da Santa Rosa’ya göçer. Arazi alır ve hemen deneylere girişir. Bir bitkinin özelliklerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığı ile ilgili deneyler yapar.

    Bitkilerin arasında hızla yü­rürken bir bakışta hangi bitkiyi söküp atacağına karar verir, bunları söke söke dolanırmış. Binlerce bitkiyi söke söke, geride en iyi türleri vereceğine inandığı bitkileri bırakırmış.

    Darwin’in ölümünden 10 yıl sonra, 1892’de Meyve ve Çiçeklerde Yeni Yaratılar isimli 52 sayfalık bir sera katalogu yayınladı. Bu kata­log benzerlerinden çok farklıydı. İçindekiler yepyeni bitki türleriy­di: Birkaç yıl içinde boyu bir evi gizleyecek kadar hızlı büyüyen bir ceviz ağacı, dev bembeyaz papatyalar, bir çilek-ahududu melezi, bir yanı tatlı bir yanı ekşi elma gibi yepyeni türler… Bu katalog sadece ABD’de değil, denizaşırı ülkelerde de ilgi çekti. Hollanda’da mutasyon üzerine Darwin’in çalışmalarını ilerleten Hugo de Vries, atlayıp Burbank’in yanına geldi. Laboratuvarını gös­termesini istediğinde Burbank, “tüm çalışmalarını kafasında taşıdığını” söyledi. Bazen bir kesekağıdına, zarfın arkasına ka­rışık notlar düşüyordu. “Önemli olan ilgini yoğunlaştırmak ve önemsiz noktaları hızla elemek­tir” diye açıkladı yöntemini. Buna yöntembilim denemezdi pek ama, Burbank sürekli yeni türler ürettiği için kimsenin de bir şey diyecek hâli yoktu.

    Medya “bitki sihirbazı” deyip çıkıverdi işin içinden. Botanik­çileri küplere bindiren açıkla­malar yapmıştı Burbank. Ona göre dünün botanikçileri bitki mumyalarının tasnifi ile uğraşı­yor ve onların kalıcı ve değişmez olduklarını zannediyordu. Oysa bugün kendi çalışmaları kanıtlı­yordu ki, insanoğlu bir çömlekçi, bir ressam gibi, kimsenin üret­meyi hayal bile edemeyeceği renk ve biçimlerde bitki ürete­bilirdi. Katalog ortaya çıktıktan sonra neredeyse uluslararası bir “celebrity” muamelesi görmeye başlayacaktı.

    gastro_2
    Botanikçiler, bitki sihirbazı olarak anılan Luther Burbank’a kızsa da, o sürekli yeni türler üretti.

    Kızdırdığı botanikçiler tara­fından “şarlatanlıkla” suçlanması normaldi. Bitkileri dünyanın çeşitli yerlerinden toplamakla suçladılar onu. Japonya ve Yeni Zelanda gibi uzak ülkelerden deneysel bitki türleri getiriyordu ama sorun bakalım neden. Çok hızlı biçimde çapraz dölleme ile yepyeni ürünler üretebiliyordu. Bir biliminsanı titizliği ile çalış­ması pek mümkün de değildi; zira çiftliğinde aynı anda 3 bine yakın deney sürdürmekteydi. Çok dağınık çalışıyordu ama hızlı sonuç alıyordu. “Kurallara saplanıp kalmak eylem katı­laşmasıdır” demiş Stanford Üniversitesi’nde yaptığı bir ko­nuşmada. “Ben büyücü değilim” demiş bir görüşmede: “Doğru bitkiyi tanımakta bir dahi oldu­ğumu söylüyor insanlar ama, benim yöntemimin sihirli ya da gizemli bir tarafı yok. Benim yapmayı öğrendiğim şeyleri herkes yapabilir; başladıklarımı başkaları bitirebilir; bu bağlam­da doğanın kanunları ile ilgili saptadıklarımı uygulayarak üzerine eklemeler yapabilir. Sadece ortada olan olasılıklara gözlerini bir açabilseler.”

    Çiçekler, tahıllar, otlar ve meyveler, sebzeler… Burbank tek başına yeni bitkiler türet­mek anlamında dünyaya çok zaman kazandırmıştı. Her ne kadar doğa ile kurduğu ilişkinin büyülü olmadığını söylese de San Fransisco’yu yerle bir eden 1908 depreminde onun seralarında tek bir cam bile çatlamamıştı. Kendi görüşüne göre bitkilerle elde ettiği başarısının temelinde doğanın ve kozmosun güçleriyle kurduğu yakınlığın büyük payı vardı. Bitkilerin kişilik taşıdık­larına da inanırdı. Bir bitkinin kendi türüne özgü olmayan bir davranış geliştirmesini istedi­ğinde, yanına diz çöküp konu­şurmuş. Elinde penseyle binlerce kaktüsün dikenini sökerken “bir sevgi titreşimi yaratmak için” ko­nuşurmuş onlarla: “Korkacak bir şey yok” derdim onlara. Koruyu­cu dikenlerinize gerek yok. Ben korurum sizi.”

    gastro_3
    Luther Burbank başka kıtalardan da getirdiği bitkilerle yeni türler üretiyordu. Çiftliğinde aynı anda 3 bine yakın deney yaptı.

    Burbank iki bitkiyi melezleş­tirdiğinde, bitkilerde uykuda tu­tulan patlayıcı bir kuvveti serbest bıraktığına inanıyordu. Çok farklı iki bitkiyi döllemek çok zordu; ancak başarılı olursa, büyük bir gizli güç açığa çıkardı ve yeni yavrularda çok sayıda çeşitliliğe neden olurdu. Burbank’ın en sevdiği çaprazlamalar, biyolojik olarak ilişkili ama farklı yerlerde büyümüş iki bitkiden elde ettik­leriydi. Burbank’a göre, çevresel etkiler bitkiye doğrudan belirli özellikler yüklerdi: “Kalıtımı etkileyen, bir ortamda geçirilen süre değil uygulanan basınç miktarıdır. Bitki ya da insan ne kadar hassassa, çevresinin ya da durumunun verdiği etkileri o kadar kolay alır. Her şey bir titreşim meselesi, titreşimlere tepki meselesidir.” Bu söyledikle­ri bizler için de doğru değil mi?

    gastro_4
    Burbank’in geliştirdiği Santa Rosa eriği.

    Çekirdeksiz erik, ananas ve armut tadında erikler, toprağa atıldıktan sonra çalı formunda 6 ay içinde meyveye duran bir kes­tane türü, üstün nitelikli bir ayva, saydam beyaz bir böğürtlen, çok lezzetli “alev alev altın” Flaming Gold zerdalisi, July Elberta şefta­lisi… Damaklarımıza yeni taam olan meyve çeşitlerinden bazı­ları. Tek başına Russet Burbank patatesi bile yeter aslında.

    Bugün birçok uzun mesa­fe taşımaya dayanıklı çeşidin ardında onun ürettiği türler var. Konserve yerine taze mey­ve-sebzeye alıştıkça, damaklar daha fazlasını ister olmuş. Bu da aslında Burbank’in çalışmaları­nın ekonomik önemini arttırmış. Bu nedenle Burbank yolculuğa dayanacak kadar taze kalacak çeşitler üzerinde çalışmış, aslın­da ekonomi ile tarımın arasında­ki bağlantıyı da yeniden kurgula­mıştır desek yanlış olmaz. Bunu nasıl yapmış olabilir? Bence bitkilere sorarak.

  • Libidoya neşe veren tatlar yedikçe coşar hormonlar…

    Libidoya neşe veren tatlar yedikçe coşar hormonlar…

    Tarihin bütün devirlerinde insanlar, üreme gücünü ve libidolarını arttıracağı umuduyla her şeyin kanını içtiler, üreme becerisi yüksek olan hayvanları avladılar, afrodizyak etkileri olacağı düşüncesiyle onların etinden-sütünden faydalandılar. Zamanla afrodizyak ihtiyacı amaç değiştirdi ama artık bir çok hayvanın soyu tükenme noktasına gelmişti.

    Madame de Pompadour (15. Louis’nin metresi), bir süredir vanilya, mantar ve kerevizden başka bir şey yemiyordu. “Ama böyle devam edemezsiniz, sağlıklı değil” diye uyaran yardımcısına: “Gerçek şu ki canım, artık kralı memnun edememekten ve onu kaybetmekten korkuyorum. Bi­lirsiniz, erkekler bazı şeylere çok önem verir ve ben doğam gereği çok soğuğum. Kanı ısıtmak için diyet yaparsam kendimi ısıta­bileceğimi düşündüm. Bu iksir bana iyi geliyor sanki…” dedi.

    St. Valentine-Sevgililer Günü münasebetiyle tarihin dedikodu koridorlarına dalıyoruz. Aşk-meşk, zevk-ü sefa ve üremek için insanların neler yediklerini öğrenmek gerçekten ilginç.

    Tarihin her devrinde insan­lar, üreme gücünü ve libidolarını artıracağı umuduyla her şeyin kanını içmiş. Çin kültüründe kadınların erkeklerden daha çok hayat enerjisi (ch’i) ve cinsel ka­pasiteye sahip olduklarına ve bu nedenle beden sıvılarının ömür uzatan, isteği, gücü artıran değerli afrodizyaklar olduğuna inanılırdı.

    Gastro_Tarih_2
    Tarih boyunca adamotu, afrodizyak etkiye sahip olduğu ve cinselliği arttırdığı düşüncesiyle “adamlar” arasında rağbet görmüş.

    Afrodizyak yiyecekler birbirinden farklı işlevleriyle sınıflandırılırdı; bedeni ısıta­rak isteği ve sperm üretimini arttırır, tuz takviyesi sağlayabi­lirlerdi. Ortaçağ’da İngiltere’de hekimler, bağırsak gazlarının ve karındaki şişkinliğin boşlukları doldurarak erkeğin dölleme gücünü “turbo” hâle getirdiğine ciddiyetle inanıyordu. Özellik­le fasulye ve nohut, doğal gaz kaynağı olmaları açısından doğurganlığı garantilemede çok önemli sayılmışlardı. Ancak bu reçete salt erkeklerde işe yarıyordu; kadınların fikrini soran-eden olmamıştı.

    Ancak “ayurveda kaynaklı hıltlar”la -yani Hint alterna­tif tıp sisteminde 4 elementin vücut sağlığı için gerekli olan 4 salgıyı meydana getirmesi, bunların düzenlenmesi ile has­talığın engellenmesine dayanan sağlık uygulamalarında- yiye­cek/sağlık bağlantısı doğrudan kurulurdu. Afrodizyak özellikler de yakın zamana kadar zevkten çok üreme kapasitesi bağla­mında görülürdü. Neden böyle? Zira insan yaşamı, bugüne göre daha kısa. Sokaktaki insanın 10 çocuğu olsa 2’si ancak yetişkin yaşa ulaşabiliyor. Zaman içinde baktık ki tür olarak epey üreme başarısı gösterdik; işte o zaman afrodizyak tanımlarında cinsel zevk bağlamı önplana geçtme­ye başladı Bugün bir yiyeceğe “afrodizyak” tanımını yakıştı­rabilmek için, üremeden daha çok cinsel zevki ayaklandırması, artırması, uzatması, çoğaltması üzerinde duruyoruz.

    Ancak günümüzde bile yiye­ceklerin afrodizyak özellikleri konusunda bilimsel çalışmalar fazla bir şey söyleyemiyor. Doğ­rudan afrodizyak olduğu kanıt­lanmış tek bir yiyecek dahi yok. Olsa zaten çoktan köküne kibrit suyu ekilmiş olurdu. Yiyecekle­rin hangileri hormonlarımızın uygun bileşimini dürtüklüyor ve bedeni daha istekli, üremeye hazır hâle getiriyor, bilimin­ sanları bunu henüz çözebilmiş değil. Zira libido, sayısal manada kolayca ölçülebilir bir kavram değil. Bu nedenle “gayet bilim­sel” şekilde sadece şunu söyle­yebiliriz: Afrodizyak olduğuna inanıyorsanız, öyledir.

    Peki bir gergedan boynu­zunun veya kaplan penisi kemiğinin cinsel gücü arttıra­cağına nasıl inanmış insanlar? Geçmişten bugüne insanlığın bir yiyeceğe afrodizyak özellik atfetmesi için iki temel neden olmuş; ya bir malzemeyi şeklen bir şeylere benzetmişler ya da gücü/üreme başarısı tescilli hayvanlardan medet ummuşlar. Böylece o hayvanın tüm cin­sel özellikleri ve gücüne sahip olacaklarını düşünmüş olsalar gerek. Bu da kaplan, gergedan gibi geleneksel tıp kitaplarında adı geçen zavallı hayvanların yararına olmamış tabii.

    Gastro_Tarih_1
    Afrodizyak sözcüğü, adını Yunan mitolojisinde aşk tanrıçası olan Afrodit’ten alıyor. Afrodit’in Roma mitolojisindeki karşılığı ise Venüs. Tarih boyunca afrodizyak sayılan istiridyenin içinden doğan Venüs, İtalyan ressam Botticelli tarafından resmedilmiş (15. yüzyıl sonu).

    Uzun süre havuç, hıyar, kuşkonmaz gibi sebzelerin de yararına inanılmış ama majestik bir kaplanın cinsel gücü, sevimli bir tavşandan veya alelade bir hıyardan daha ikna edici gelmiş olmalı erkek egosuna ki bugün soyları tehlike altında. İslâm kültüründe de ilk örnekleri Farsça ve Arapça yazılmış bahnâmelerde, cinsel yaşam, cinsel sağlık, eğitim ve uygulama kitaplarında afro­dizyak sayılan yiyeceklere yer verilmiş. Benzer bilgiler daha önce de antik Mezopotamya ve Yunan metinlerinde var. Antik dünyada en korkulan durumla­rın başında zürriyetin kesilmesi geliyordu. İnsan olsun, hayvan olsun, tarladaki ürün olsun, devamlılık aç kalmamak için önemliydi. Kadim zamanların tarif kitaplarının en ilginçlerin­den biri Galen tarzında yazılmış Euporista’dır.

    Afrodizyaklarla ilgili bilinen ilk tarif, çam kozalağı, kara biber, maydanoz, geyik penisi çam terebentini ve balla hazır­lanan bir karışımın şaraba ka­tılarak içilmesi. Bu ballı-şaraplı karışımı istemeyen erkek, yeni cinsel birleşmede bulunmuş bir boğanın dışkısını kil ile karıştı­rıp üzerine sürebilir. Ortaçağ’a doğru gelinirken reçeteler daha detaylı bir hâl alıyor. Aeginalı Paul’un 7. yüzyılda verdiği tarif­te, salep orkidesinin yumrusu, bir geyik penisi, roka ve civan perçemi tohumu, arpa, balmu­mu, terebentin, 3 serçe yumur­tası, 3 adet keler, çam veya süsen yağı var. De ki üç keler yakala­dınız; canlı canlı sirkeye yatırıp, kavanozu da tezekle sıvayıp 40 gün bekleyeceksiniz. Kolay iş değil.

    Gastro_Tarih_3
    2018’de Afrika’da 892 gergedan, boynuzları afrodizyak sanıldığı için öldürüldü.

    Bu bahnâmelerde meniyi artırmak ve cinsel organa kuvvet vermek için havuç, nohut, bakla, soğan, zencefil, yabani havuç, dar-ül fülfül, hurma, hardal ve pırasadan da bahsedilmiş. Ayrıca bol protein ve kuruyemiş öneril­miş. Örnek verelim: Yumurta, süt gibi hayvansal gıdalar, çam fıs­tığı, fındık, badem, hindistan ce­vizi gibi kuru yemişler ve susam. Yemeklerde veya tek tek macun veya merhem olarak da safran, havlıcan, tarçın, amber, karanfil, haşhaş. Doğu’nun baharata olan yakınlığı ve kullanım alışkan­lıkları nedeniyle, bu macunlar afrodizyak yiyecekler arasında sayılmış. Bunlardan bizde en ta­nınmışı, hâlâ üretimi sürmekte olan mesir macunudur. Padi­şahlar için hazırlanan macun­lara konan baharatın zenginliği güçlülük kompleksini besleyerek uyarıcı etki yapıyor olsa gerek. Şu listeye baksanıza: Karanfil, karabiber, tarçın, anason tohu­mu, ısırgan tohumu, yapışkan ot tohumu, kebabe, kereviz tohumu, havuç tohumu, şalgam tohumu, turp tohumu, sinameki, mastaki, üzerlik tohumu, akgünlük, acı badem yağı, çörek otu ve misk ezilir; bal ile bağlanırdı.

    Kısacası bu öğretilerin hepsi iyi beslenmeyi öğütlüyorlar. Eski çağlarda bugünkü gibi her tür yiyecek malzemesine yaygınlıkla ulaşılamadığı ve dönem dönem insanlık açlıkla sınandığı için, beslenmedeki en ufak bir iyileş­menin libidonun canlanmasına yolaçması son derece normaldi. Aynı besinlerin bugün benzer şe­kilde metabolizmayı canlandır­ması pek mümkün olmayacaktır diyor beslenme uzmanları. Do­layısıyla o dönemin tanıklıkları ile yazılmış tariflere de ihtiyatlı yaklaşmak lazım.

    Gastro_Tarih_4
    Tarih öncesi çağlardan beri önemli bir besin kaynağı sayılan istiridye, afrodizyak olarak kabul edilmiş, içindeki değerli inci ve kadın cinsel organına benzeyen şekli nedeniyle kadınların doğurganlığı ile ilişkilendirilmiş

    Antik Yunan’dan Hipokrat’ın eserlerinin önce Arapça ve Fars­çaya çevrilmesi ve daha sonra bu bilgilerin Avrupalı tıp kitaplarına alınması ile aslında salt eski Yu­nan’dan değil İndüs Vadisi’nden, Suriye, Bâbil ve Pers gelenek­lerinden de devşirilen bilgiler 10. yüzyıl ila 15. yüzyıl arasında Avrupa’ya aktarıldı. Bu biriki­min Arap alimleri tarafından tercüme edilerek unutulmaktan kurtarılması, Avrupa Röne­sansı’na büyük katkı yapacaktı. Ancak bilindiği gibi Doğu’nun bu önemli katkısı, daha sonra Avrupalılar tarafından toptan yok sayılmıştır. Avrupa’da güçlü kilise tarafından üzeri karalanan cinsel zevk kavramı, bu aktarım­ların ardından yeniden gündeme gelecek, afrodizyak uygulamalar ve yiyecek-içecekler yavaş yavaş çekingenlikle anımsanacakdı. Yine de ilk birkaç yüzyıl bazı bilgiler es geçilecek, fazla cinsel­lik anıştıran detaylar kitaplara alınmayacaktı. Kilisenin etkisi hâlâ güçlüydü, ancak Protestan­lığın rahatlatıcı etkisi de hisse­dilmeye başlanmıştı. Örneğin artık ilişkiden her iki cinsin de zevk almasının daha akıllı ve sağlıklı çocuklar doğmasına neden olacağı açıkça söylenebil­mekteydi; aynen eski metinlerde görüldüğü gibi.

    Gastro_Tarih_5
    Özellikle mercimek, doğurganlığı arttırdığına inanıldığından önemli sayılmış. Hipokrat’ın “yaşlanana kadar mercimek yiyin” dediği bugüne kadar ulaşmış.

    18. yüzyıla gelindiğinde, tıp ve farmakolojinin dışında afrodizyaklardan da bahsedil­diğini görüyoruz. Aynı dönemde erotik edebiyat da hız kazanıyor. Afrodizyakların salt zevk amaçlı kullanımından rahatlıkla bah­sedilmeye başlanıyor. Marquis de Sade da işte bu dönemde (1772), ne idüğü belirsiz kapkara pastilleri zorla yutturduğu iki hayat kadınının şikayeti üzerine zehirleme ve sodomi suçlama­sı ile tutuklanıyor. Pastillerin içeriği bilinmese de, 19. yüzyıl yorumcuları bunların içinde İspanyol sineği olmasını uygun görüp anlatılarını bunun üzeri­ne inşa etmişler. İspanyol sineği, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yo­rumlanması sonucu afrodizyak besinler listesine girmiş; ancak tabii çok toksik, kusmalara ve geri dönüşsüz hasara yolaçabi­lecek bir malzeme. Kadınlar her bakımdan haklı yani.

    18. yüzyıl sonlarına kadar Fransız eczanelerinden çeşitli afrodizyak preparatlar satın alınabiliyordu: Çeşitli tabletler, salep özütlü macun ve ciğer tozu gibi. Ortaçağ’ın yerel ürünleri­nin aksine artık nadir bulunan egzotik malzemeler de eczane­lere girmeye başlamıştı. Salt bu uzak diyarlar ile ilgili fantastik öyküler bile etkili oluyordu. 19. yüzyıl boyunca sömürgelerden gelen afrodizyak malzemelerin güçlerine inananlar oldukça fazlaydı.

    Gastro_Tarih_6
    İspanyol sineği olarak bilinen ölümcül böcek, cinsel organlarda yarattığı ciddi tahrişe bağlı şişmenin yanlış yorumlanması sonucu Antik dönemlerden beri afrodizyak besinler listesine girmiş.

    Sömürgeci yayılım, küresel ticaretin artması ve bunun rüz­garı ile eski Hint-İran bahnâ­melerinin ve tıbbi metinlerinin yeniden tercümeleri yapıldı. Doğu’nun alabildiğine egzotik ve erotik algısı üzerinden Avrupa, oryantalist bir iştahla afrodiz­yaklar konusuna dalmış oldu. Binbir Gece Masalları, Itırlı Bahçe, Kama Sutra gibi metinlerin çe­virileri ile tanışan sömürgeciler, elegeçirdikleri yeni coğrafya­lardaki insanların cinselliğine ve bedenlerine de merakla göz diktiler.

    Neyse ki modern tıp bili­mi, bugün işe yarayan mucize hapları ve yeni uygulamaları ile güç kaybına uğramış erkeklerin binlerce yıllık stresine çözüm getirmeyi becerdi. İnsanların geleneksel tıp ürünlerine olan inancı da yavaştan değişiyor gibi. Umarım soyları tükenme­den kaplanlar ve gergedanlar pa­çayı kurtarır. Afrika’da 2018’de 892 gergedan boynuzları için öl­dürülmüş. Sayı önceki senelere göre önemli bir azalma göster­miş ama, zaten kala kala bütün Afrika’da 24 bin kadar gergedan kalmış durumda. Kaplanları sor­mayın bile. Bütün dünyada 5 bini vahşi 13 bin kaplan kaldı sadece. Acilen “havuçların afrodizyak olduğu” haberini yaymaya başla­yalım yeniden.

  • Köy Enstitüleri’nde yemek ve birlikte öğrenme kültürü

    1940-46 arasında faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, sadece 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun ekonomik anlamda ayakta kalmasını sağlamamış; sonrasında da yetiştirdiği insanlarla önemli bir gelenek oluşturmuştu. Geleneksel ürün ve üretim bilgileri kayda geçirilmiş, modern yöntemlerle birleştirilerek önemli bir devamlılık sağlanmıştı.

    Köy Enstitüleri büyük oranda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un eseridir. Bu topraklarda yoksul­luk ve yerel baskılar nedeniyle yaşam arzusunu, canlılığını yitirmiş köylerin tekrar üreti­me yönlendirilmesi, buralarda oturan çocukların köy öğret­meni olarak eğitilmesi amacıyla yola çıkılmıştı. Pestalozzi, Dewey ve Kerschensteiner gibi zama­nın önemli eğitimbilimcilerin görüşleri derinlemesine ince­lenmişti. Kanun 17 Nisan 1940 tarihinde, 278 oyla ve oybirliğiyle kabul edildi. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmadı; arala­rından üçü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 6 yıl sonra Demokrat Parti’yi kura­caklardı.

    Köy Enstitüleri’ndeki işlerin çoğunun ortak noktası yiyecek yetiştirmek olduğu hâlde, yapı­lan araştırmalarda bunların hep beraberce üretimi ve tüketim ortamları konusuna pek yer verilmemiştir. İsmail Hakkı Ton­guç, daha 1933’te yayımladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapta “Enstitü öğrencisi iş yaşamı için­de, iş aracılığıyla, iş için eğitilir” diyordu. Sabahlar, enstitü bah­çesinde halk dansları ile başlar; kahvaltı sonrası teorik dersleri sahada uygulamalı dersler takip ederdi. Köy Enstitüleri’nde uyku dışında her şey bir işbölümü çerçevesinde, beraberce yapılır­dı. Yemekler de bir çatı altında yemekhanede, sahada çalışıl­dığı zaman da dışarıda birlikte yeniyordu. İlk yıllarda okullar öğrencilerle birlikte inşa edilir­ken, kar suyu içip kıl çadırlarda soğuktan taşlaşmış bir ekmeği 4 kişinin bölüştüğü zor zamanlar, birçok öğrenci ve öğretmenin sabır sınavıydı.

    Gastro_1
    1940-1946 arasında Köy Enstitüleri’nde 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirildi, 750 bin yeni fidan dikildi.

    Enstitülerde yemekhane ve sofraların en önemli eğitsel işlevi, modern yaşam pratikle­rinin öğretmenler tarafından çocuklarla birlikte sofraya oturarak öğretildiği bir alan olmasıdır. Çocukların geldiği köylerde evde yemek hazırlanır­ken, sofra kurulup kaldırılırken, ekmek karılırken, süt sağılırken “temizlik” kavramının pek ol­madığını kendi aktarımlarından anlıyoruz. Çocuklara yemekten önce ve sonra ellerini, ağızlarını yıkamaları; sofra muşambasını yemek öncesi ve sonrası sabun­lu bezlerle silmeleri; yerlerin süpürülmesi ve bir sonraki sofraya dek tertipli bırakılması anlatılıyordu. Sofra kurulum düzeni, çatal-bıçak kullanma, sofra alışkanlıkları uygulamalı şekilde öğreniliyordu. Yeni gelen öğrencinin dahil olduğu sofra grubu, aile/kardeşlik bağları gibi bir dayanışma ortamı oluşturu­yordu. Ayrıca yemek sofrasında açılan konular, yapılan espriler, başka enstitülere yapılan ziya­retlerde paylaşılanlarla, sosyal beceriler de gelişiyordu.

    Enstitüye ilk geldiklerinde ayakkabılarını orada-burada bırakıp yalınayak gezmeyi tercih eden; “sonra bulamam” diye sofradan ekmek alıp saklayan köy çocuklarının zaman içinde düzene alışmaları; sofra adabı ve yemek için konulmuş kuralları yakından gözetir duruma gelme­leri önemlidir. Cumartesi günleri tüm okulun katılımı ile gerçek­leştirilen “eleştiri saati”nde yapılan hataların konu edilebil­mesi, öğrencilere aşılanan sosyal cesaret anlamında önemlidir. Eleştiriye yanıt verme, haklı eleş­tiriden ders çıkarma, gerekli ise özür dileme, eleştiriye teşekkür etme kültürünün küçük yaştan itibaren kazandırılması, bugün için bile çok nadir bir kültürel beceridir.

    Gastro_2
    Köy Enstitüleri’nde arıcılık çalışmaları da oldukça yaygındı.

    Öğrencilerin geldikleri ev koşullarına göre, kalori açısından planlanmış çok daha zengin bir mönü çerçevesinde beslendikleri görülür; üstelik savaş nedeniyle çok sıkıntılı bir dönem olmasına rağmen. Örneğin Malatya Akça­dağ Köy Enstitüsü’nde fırınlar inşa edilmiş, buğday ve arpa ekilmişti. Ekmeği dışarıdan 22 kuruş maliyetle almak yerine 11 kuruşa, hem de katkısız, temiz ve pişkin olarak her sabah taze taze üretmeyi başarmışlardı. Ayrıca öğrenciler çok sık et de yiyebili­yordu.

    Düzenli, tekrarlı iş yapmak ve işbölümünü öğrenmek, çocuk ruhu için sıkıcı olmasına rağmen hayatidir. Her hafta, nöbetçi olan 60-70 kişilik sınıfın yemekha­nede sofraları sabunlu bezle silip kurup kaldırmaları; ekmekleri koyma; yemek ertesi yerleri süpürme; bulaşıkları yıkan­maya götürüp temizleri raflara yerleştirme; her gün yapılan işlerdi. Ayrıca mutfakta çıkacak yemeğin planlanması ve iaşesi için personele yardımcı olun­ması da sorumlulukları arasında idi. Sahada çalışan ekiplerin ise mutfakta pişecek, sofrada tü­ketilecek ürünlerin sağlanması ile ilgili işleri vardı. Hayvanların sağılması; mevsiminde yaylada sürüye eşlik eden öğrencilerin yaptığı peynir ve yoğurdun okula indirilmesi, meyve sebzelerin sökülmesi, dikilmesi, toplanması; ağaçların budanması ve ürünle­rin işlenmesi hep belirli bir düzen içinde seyreden uygulamalı ders­lerin konusu idi. Genç çocukların büyüme çağında oldukları için dengeli ve yeterli beslenmeleri­nin sağlanması da önemliydi: Bir sözlü tanıklıkta; yemek haricinde atıştırmalık çerez, meyve kurusu ve ekmeğin gün boyu çalışan çocukların cebinde olduğunu öğreniyoruz.

    Öğrencilerin yeni lezzetleri zorlamadan deneyimleme imka­nı bulmaları, kendiliğinden eği­timin bir parçasıydı. İlk başlarda zeytinyağlı sebze yemeği varsa sofradan ekmek-peynir alıp kalk­maları; sebze yemeği çıktığında üzülmeleri öğretmenlerin kayda geçirdikleri olgulardır. Zamanla az sayıda yiyecekle şekillenmiş damak tatlarının nasıl geliştiğine tanık olmak da ilginçtir. Önceleri pirinç pilavını hoşafın içine boca ederek yerken, zamanla ayrı ayrı yeme alışkanlığı yerleşmiş.

    Gastro_3
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde öğrenciler sabah jimnastiğinde zeybek oynuyor. Buca – İzmir, 1940’lar.

    Büyük öğrenciler yeni gelen küçükleri kadayıfın talaştan yapıldığına inandırınca, müdü­rün çocukları mutfağa götürüp aşçıdan kadayıfı nasıl yaptığını göstermesini istemesi ilginç bir örnektir. Kuru fasulye helmele­nince görünür olan embriyonu­nun kurtçuk sanılması, bunun neden ortaya çıktığının anla­tılmasıyla halledilmiştir. Gele­neksel içeceğimiz saydığımız çay o dönemde o kadar yenidir ki, kazanlarda demlenip yemek­hanede verilmiştir. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üreti­mi 1938’de gerçekleştirilmiştir. 1940’ta çıkarılan 3788 Sayılı Çay Kanunu ile ülkemiz çaycılığı güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilmişti. 1941’de Hasanoğlan Köy Ensti­tüsü’nün inşaına yardıma giden diğer enstitülülerin, bir molada ince belli bardaklarla çay içtiğini görürüz.

    Çok çalışmanın yanısıra, kut­lama ve eğlence fırsatlarının hiç kaçırılmadığı yapılardı Köy Ens­titüleri. Birlikte eğlenme kültürü, müzik, halk oyunları, türküler, halaylar ile her fırsatta değer­lendirilirdi. Ulusal bayramlarda ve 17 Nisan’larda (Köy Enstitüle­ri’nin kuruluş günü), çevredeki köylerin de enstitülerin eğlence ve gösterilerine katıldığı belge­lenmiştir.

    Gastro_4
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde sahada çalışılırken karavana ile yemek dağıtımı.

    Enstitülerde kadrolu aşçı, bulaşıkçı, çamaşırcı bulunuyor­du. Örneğin Akçadağ’da fırında 1 usta, mutfakta 2 aşçı ve bula­şık-çamaşır işlerinde çalışanlar, yemekhane dahilinde kendile­rine ayrılan bölümde yaşıyordu. Bunun ötesinde Enstitü’nün tüm işi öğrenciler tarafından halle­diliyordu. Her hafta nöbet sırası gelen sınıf ders görmez; ama hem sözkonusu fırın ve mutfak işlerinde ustaya yardımcı olur hem de okulun tüm temizlik işini yapardı. Sayıları 1000’e yaklaşan okul sakinlerine ve hiç eksik olmayan ziyaretçilere günde 3 öğün yemek çıkarılıyordu. Kız ve erkek öğrenciler bu işe de destek veriyor; bazı akşamlar etüt saatinde topluca sebze, bakliyat ayıklayıp ön hazırlıklara yardım­cı oluyorlardı.

    Akçadağ Köy Enstitüsü eğitim başı Reyzi Pamir’in anlattıkları­na kulak verelim: “Harcadıkları enerjiyi beslenerek telafi eder­ken, yemekhane yalnız karın­ların doyduğu yer değil içlerine sinme bakımından gönüllerin de doyduğu bir yerdir. Öğrencilerin seviyesine ve binaların imkan nisbetine göre, yemekhane bazı sınıflarda radyoludur. Masa­lar, duvarlarda iştihayı çekici resimleriyle (mevsime göre), çiçekleriyle bir aile sofrasından ileridir. Kümelerin öğretmenleri, öğrenciler ile beraber günlük iç ve dış konuları burada münakaşa eder, burada müzik dinler ve özel konuları iki arkadaş yakınlığı ile burada konuşurlar. Yemek­ten sonra nöbetçiler tarafından bulaşık kapları yıkanmak üzere bulaşıkhaneye taşınır; masalar sabunlu sularla silinir; örtüleri yayılır; tabureler dizilir; yıkanan karavana, tabak, kepçe, kaşık, çatal, sürahi, bardak kurulanır, dolabına yerleştirilir. Yemekhane tabanı süprülür, silinir. Yemekten önce yemek takımları dizilir, ek­mekler getirilir-dilinir, sürahiler doldurulur, yemekler taşınır. Soğuk yenecekler paylaştırılır. Öğretmenin öğrencilere “Yara­sın arkadaşlar” hitabı ilk neşe ve kahkahaya yol açar. Yemekhane nöbetçilerinin arkadaşlarının sağlıklarına, zevklerine ilgi ve saygıları, dolayısiyle hayati de­ğerler bakımından üstün ödev­leri vardır. Yemek takımlarının tamiri-kalaylanması, kümece düşünülen ve yapılan işlerdir.”

    Gastro_5
    Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yıl sonlarında çıkarılan Kepirden Köylere isimli dergi, öğrencilerin 1 yıllık çalışmaları ve kültürel birikimleri özetleniyordu .

    Öğrenciler Köy Enstitüleri’nin yemekhanesinde, hep bera­ber ürettikleri malzemeler ile yapılmış yemekleri yiyorlardı. Sütünden yoğurduna, peynirine; yumurtadan balına, pekmezine; un ve ekmekten balığına, seb­ze-meyvesine kadar her enstitü­nün tamamen kendine yeterli bir hâle gelmesi çok zaman alma­mıştı. Ayrıca, bir şeyi iş üzerinde, uygulayarak öğrenme felsefesi­nin gereği olarak; eğitmenler ve öğrenciler aracılığı ile geleneksel üretim bilgilerinin köylüden öğrenilerek kayda geçirilmesi amaçlanmış idi. Çevreden fidan, tohum, ot örnekleri toplanıyordu. Her enstitüde bir “tohum ban­kası” kurulması düşüncesi vardı (ama proje kısa kesildiği için bu gerçekleşememişti). Örneğin Malatya’da devletin bir Kayısı Yetiştirme İstasyonu vardı ama; köylerden toplanan değişik kayısı örnekleri Akçadağ Enstitüsü’nde yetiştirilerek köylere dağıtılıyor ve Malatya’da kayısı yetiştirici­liği yeniden canlandırılıyordu. Ayrıca Elâzığ, İsmet Paşa ve Bes­ni’den getirilen çubuklarla kıraç topraklarda şaraplık, sofralık ve hoşaflık olmak üzere çeşitli bağlar kurulmuştu. Buna benzer örnekler enstitülerin hemen hepsinde yaşanıyor ve yokluk içindeki savaş yıllarına rağmen çevreye, yerel üretime önemli katkılar sunuluyordu.

    Gastro_6
    Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri, okullarını kendileri inşa ederken dinlenme arasında çay içiyor. Lüleburgaz – Kırklareli, 1940.

    Üretimin neredeyse her aşa­masından sorumlu olan öğren­ciler, sonuçta kendi ürettiklerini sofraya koyuyor; kışlık bulgur, erişte, tarhana, meyve ve sebze kurularını hazırlıyor; sebze-balık konserveleri, peynir, tereyağ, sirke ve turşu yapıyor, bal sağı­yorlardı. Ayrıca, bugün “sıfır atık” denilen bakışaçısı ile ürünün her şeyinden yararlanılıyordu. Dut ağaçlarından pekmez, pestil, dut kurusu yapılıyordu. Artıklar hay­van yemi olarak kullanılıyordu.

    Her öğrencinin kendi eğilimle­rinin, becerilerinin dikkate alına­rak görevlendirilmesi de eğitimin başarılı olmasında önemli bir etken idi. Örneğin bir gün teftişe gelen Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve misafirlere, “Arılarım kolonya kokunuzdan rahatsız olup dağılır. Buraya gelmeyin” diye uzaktan seslenen minik arıcının protokole aldırmaması güzel bir örnektir. Kimsenin dö­nüp de ona bu konuda kızmaması, aksine arıcılıkla ilgili defterlerini, şiirlerini görünce diğerlerine örnek gösterilmesi de eğitimin tepeden aşağı, yaşamın içinde ve sevgiyle ele alındığını gösterir. Bugünden bakınca Köy Enstitü­leri’nin ortaya koyduğu coşku ve canlanmanın boşa gitmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Emeği geçmiş olan herkese büyük min­netle teşekkür borçlu olduğumu­zu düşünüyorum (Paylaştığım bilgileri cömertçe kendi çalışma arşivinden çıkarıp veren Akça­dağ Köy Enstitüsü’nün efsane müdürü Şerif Tekben’e, eşi Binnaz Tekben’e ve torunu Çağla Orman­lar Ok’a teşekkür ediyorum).

    Gastro_7
    Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde balıkçılık dersi.