Amerika’nın yerlisi bir “meyve”. Avrupalıların değerini çok geç anladıkları balkabağı, Kelt kültüründeki efsanelere uyarlanmış; korkunç betimlemelerle sunulmuş; “Cadılar Bayramı”nın sembolü olmuş; “halkın yiyeceği” sayılarak seçkinlerce küçümsenmiş; hattâ yendiği bile unutulmuş. Bizde ise hem Osmanlı sarayında hem halk arasında benimsenmiş.
Nisan ayında fideleri toprağa dikilen balkabakları sonbaharda yavaştan pazarlara iner. Ekim ayı boyunca yabancı memleketlerde yemek haricinde daha çok eğlence için kullanılır. Belçika’da tekne yarışları için içleri oyulur; Almanya’nın Ludwigsburg kentinde balkabağı festivalinde çok etkileyici heykeller parklarda sergilenir. Ayın sonuna gelindiğinde de Cadılar Bayramı’nın (Halloween) simgesi olarak, yüzlerindeki korkunç sırıtış ile binlercesi verandaları, dükkanları, parkları süsler.
Aralık ayına kadar hasat devam eder aslında ama, birçok insan için Halloween, balkabağı mevsiminin sonuna işaret eder. Sadece ABD’de yetiştirilen 1 milyon ton balkabağının 650 bin tonu çöp olmak için yetiştirilir. Milyon ton… İnsanlar başka yerlerde açlıktan ölürler. Dünyanın paylaşım sisteminin yanlış kurgulanışına ne güzel bir örnek! Oysa biz Türkler ne de güzel yemekler ve tatlılar yaparız balkabağı ile. Ne yararlı ve besleyici bir “meyve”dir. Evet, teknik olarak meyvedir kendisi. Acur ve hıyar, karpuz, kavun, su kabağı ve sakız kabağının Atlantik ötesi akrabasıdır.
Amerika kıtasının yerlisi olan balkabağı, ilk olarak Orta ve Güney Amerika’da yetiştirilmiş. Peru ve Meksika’da bulunan çekirdek kalıntıları, balkabağının MÖ 7.500 yıllarında tüketime girmiş olduğunu gösteriyor. İlk örnekleri elbette bugünkü gibi tatlı ve kocaman değil; salatalık ve acur gibi yeşil, tatsız ve kimi zaman acı. İnsan eli değen birçok bitki gibi balkabağı da genetik olarak ballanmış ve besleyiciliği kat be kat artmış. Aztek, Maya ve İnka uygarlıkları, balkabağını temel gıda maddesi olarak kullanmış. Besin değeri yüksek olduğu için dilimlenerek kurutulabiliyor veya un olarak kışın tüketmek üzere uzun süre saklanabiliyordu. Ayrıca kabuğundan, çekirdeğine her şeyinden yararlanıldığı gibi; kurutulmuşunun da tencere gibi tahıl depolamak için kap olarak kullanıldığını biliyoruz. Şerit şerit kesip kurutularak ve örüp yer yaygısı olarak kullanıldığı da kayda geçmiş. Hayvan yiyeceği olmuş. Çekirdekleri bağırsak parazitlerine karşı, sıcak lapası yaralara, ağrıyan yerlere şifa dağıtmış. Çiçekleri ve yaprakları dahil her şeyi yenebilen hayırlı bir meyve kendisi. Bereket kaynağı. Yerli halklar da öyle görüp önünde eğilmişler zaten.
Birlikte ekilen mısır, fasulye ve kabak üçlemesine Amerika’nın yerli halkları “üç kızkardeş” der. Kabağın yerde sürünen geniş yaprakları bu kardeşlerin köklerine gölge sağlayıp buharlaşmayı önlerken, mısırın uzun sapı da tırmanıcı fasulyeye sırık olmuş. Fasulye ise topraktaki nitrojeni sabitleyerek verimliliğin artmasını sağlamış. Sonradan Avrupalı kaşifler ve yerleşimciler de bu sistemi tanımış ve “üç kızkardeş” terimini kullanarak yaygınlaştırmış. Bu terim bugün tarımda polikültür uygulamaları ve sürdürülebilir ekim örnekleri arasında yer alır ve hâlâ kullanılır.
Balkabağı çorbası, tahin-ceviz veya kaymak-fıstık ile servis edilen tatlısı.
Tabii daha önemlisi, birlikte tüketilen bu üçlünün dengeli beslenmeye olanak tanıması. Üçü de temel besin kaynağı olarak doğurganlık ve bolluk bereket ile ilişkilendirilip hakettikleri saygıyı görmüş. Ta ki İrlandalılar ve İskoçlar, Yeni Topraklar’da kısmetlerini aramaya gelene kadar. Açlıktan ve yoksulluktan bezip kaçarak ve yeni toprak ağalarına peşinen borçlanarak geldikleri bu topraklarda, Samhain festivalinin kutlamalarını devam ettirmişler. Geride bıraktıkları memleketlerinde Samhain’de iri şalgamları oyup içinde mum yakarken Yeni Kıta’da her yerde rengarenk, kocaman balkabaklarını görüp “Jack O’Lantern”larını saygıdeğer balkabaklarını oyarak yapmaya başlamışlar. Bugün doğanın bu olağanüstü armağanı büyük bir umursamazlıkla ziyan ediliyor ise, müsebbibi kıymet bilmez ve bu defa açlıktan değil bolluktan başı dönmüş bu adalı göçmenler işte.
Halloween’ın kökenleri, yukarda değindiğimiz Kelt kültürüne dayanıyor. “Jack O’Lantern” efsanesine göre “Cimri Jack” (Stingy Jack) adlı bir adam Şeytan’ı defalarca kandırarak ölümden kurtulmuş, ama sonunda hem cennete hem de cehenneme kabul edilmeyince sonsuza dek karanlıkta dolaşmaya mahkum olmuş. Jack, karanlıkta yolunu aydınlatmak için içine köz koyduğu bir şalgam kullanırmış. Bu nedenle, kötü ruhları kovmak için oyulmuş ve ışıkla aydınlatılmış sebzeler kullanılması bir gelenek hâline gelmiş. 1800’lerin ortalarında ABD’ye gelen İrlandalı ve İskoç göçmenler, yanlarında Jack O’Lantern ve Halloween geleneklerini de getirdi. ABD’de bu gelenek hızla balkabağına uyarlandı. Şimdi, tekrar geriye dönelim; Keşifler Çağı’nın başlangıcına.
Amerikan yerlileri için kabakların ekilmesi, yetiştirilmesi ve hasat edilmesi, insanları toprağa ve birbirlerine bağlayan mevsimsel döngülerin bir parçasıydı. Farklı toplulukların hasat mevsimini kutlamak için çeşitli törenleri ve ritüelleri vardı; balkabağı bunların çoğunda bolluk, doğurganlık ve hayatta kalma sembolü olarak kullanılırdı. Yerli kültürler için balkabakları sadece bir besin kaynağı değil, aynı zamanda toprağın cömertliğinin sembolü ve karşılığında toprağa bakma sorumluluklarının bir hatırlatıcısıydı. Göçmenlerin bu bolluğu har vurup harman savurmalarını yerli halkların hiç anlamlandıramamış olmaları normal değil mi?
Balkabağı, 16. yüzyılda keşiflerin ardından İspanya ve Portekiz’in Güney Amerika ile olan bağlantıları nedeniyle mısır, biber, fasülye, patates, tütün, kakao gibi diğer tarım ürünleri ile birlikte Avrupa’ya tanıtıldı. Ancak Avrupalı seyyahların pek azı anlatılarında yerli kadınların balkabağını nasıl pişirdiğine yer verdi. New York ve Kanada kırsalında gezip notlar alan İsveçli botanikçi Peter Kalm 1749’da şöyle yazmış: “Kızılderililer, balkabaklarını çok uzun süre muhafaza etmek için, onları uzun dilimler halinde keserler ve birbirine tuttururlar veya bükerler, güneşte ya da ateşin yanında kuruturlar. Bu şekilde kurutulan balkabakları yıllarca dayanır ve kaynatıldıklarında tatları da çok güzel olur.” Kalm, “Amerika’ya yerleşen Avrupalılar bu bitkinin tohumlarını Kızılderililerden aldılar ve şu anda bahçeler balkabağı dolup taşıyor” diye yazdığında Pennsylvania’da yetiştirilen balkabaklarına atıfta bulunuyordu; ancak sözleri diğer kolonilerdeki yerleşimciler için de geçerliydi. Massachusetts’te ilk yerleşimcilerden birinin yazdığı şiir diyor ki: “Yahniler ve pudingler, muhallebi ve turtalar yerine balkabaklarımız ve yaban havucumuz var. Sabah balkabağımız, öğlen balkabağımız var. Kabaklar olmasaydı nice olurdu hâlimiz?”
Gelgelelim Avrupa, balkabağını Amerikan kolonilerindeki kardeşleri kadar coşkuyla kucaklamamış. Bazı İngiliz malikanelerinin bahçıvanları bir merak balkabağı yetiştirmeye girişmişler; ancak verimli, kocaman balkabakları hızla “yoksulların yiyeceği” olarak nam yapınca seçkinler tarafından küçümsenmiş. 1763 tarihli Bahçıvanlar Sözlüğü, balkabaklarının “taşra halkı tarafından yetiştirildiğini ve tohumların gübre tepelerine dikildiğini” yazıyor.
18. ve 19. yüzyıllarda çiftçiler tatlı ve lezzetli balkabaklarını bolca yetiştirdi; ama zaman geçtikçe meyvenin önemi azaldı, neredeyse unutuldu. Zira, öncelikle “rafine bir ürün” olarak algılanmıyordu; “yeterince zarif” kabul edilmediği için popülerliğini yitirdi. Bu dönemde Avrupa’da özellikle tatlı ve tuzlunun karıştırıldığı yemekler azalmaya başladı. Tatlı olarak kabul edilen balkabağının, et ve sebzelerle pişirilen ana yemeklerde kullanımı azaldı. Damak tadındaki bu değişimle birlikte balkabağı kırsal mutfaklarda popülerliğini korusa da Avrupalı üst sınıflarının gözdesi olmaktan çıktı ve özellikle İngiliz ve Fransız mutfağında 20. yüzyılın başlarına kadar neredeyse unutuldu. 19. yüzyıl yemek kitaplarının pek azı tariflerinde balkabağına yer verir.
Balkabağı Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar görmezden gelindi. Savaş sonrası “baby boom” (doğum patlaması) dönemi ve şekerin bollaşması ile Halloween ve balkabağından yapılan fenerlere olan talep arttı. 1970’lerden sonra çiftçiler yemek için değil de oymaya uygun melezler geliştirdikçe; boyut, şekil, dayanıklılık ve kalın bir gövde tercih edilen özellikler oldu. Bu tür balkabaklarının hiçbiri yenmeyeceği için tada önem verilmedi tabii. Günümüzde en popüler balkabağı türleri turta dolgusundan çok veranda dekoru olarak yetiştiriliyor. 5 milyar dolarlık bir endüstriden bahsediyoruz!
Kabaklar yemek yerine dekorasyon ögesine dönüştükçe, nasıl yeneceği de büyük ölçüde unutuldu. Bir araştırmaya göre İngiltere’de halkın neredeyse yarısı balkabağının yenebileceğinden haberdar değil. Ancak son yıllarda mütevazı bir balkabağı canlanması görülmeye başlandı. Bunda 2003’te ünlü bir kahve zincirinin “balkabağı baharatlı latte”yi sunup, sevilen bir içecek olarak tutturmasının payı olmalı. Artık kitaplarda ve sosyal medyada yeniden “balkabaklı cheesecake” veya balkabağı kekleri, çöreklerinden bahsediliyor. Dergilerde balkabağı çorbaları, balkabağı ekmekleri ve balkabağı keki tarifleri yer alıyor.
Bizdeki balkabakları
Balkabağı İspanyol ve Portekizliler eliyle Akdeniz üzerinden Osmanlı topraklarına da gelmişti. Yeni gelen sebzeler arasında balkabağı hem tatlı hem tuzlu kullanıma olanak vermesi hem de akraba kabak çeşitlerinin severek tüketilmesi nedeniyle kolayca benimsendi ve yetiştirilmeye başlandı. Osmanlı topraklarına kolayca uyum sağlayan balkabağı yaygınlaştı ve yerel halk tarafından da hızla benimsendi. 1594’te Manisa’da Şehzade Mehmed’in mutfağı için 1.294 adet satın alınmış mesela. Balkabağı, 16. yüzyılın ortasında Osmanlı İmparatorluğu’nda “mısır kabağı” (kabak-ı mısır) adıyla saray belgelerinde yer almıştır. Saray kayıtlarında 1573-74’te 1.098 adet, 1642-43’te ise 9.580 kıyye balkabağının satın alındığı görülüyor.
Osmanlılar Avrupa ile geniş bir ticaret içindeydi. Bu sadece kumaş, baharat ve işlenmiş ürünleri değil, aynı zamanda tarım ürünlerini de içeriyordu. Balkabağı gibi yeni ürünler Osmanlı topraklarından, özellikle Balkanlar üzerinden Avrupa’ya ulaştı. Bu süreçte birçok ürün gibi balkabağı da Avrupa’da “türk” veya “turban” ismiyle anılmaya başlandı. Özellikle bazı balkabağı türleri şekil olarak sarığa benzeyen bir biçime sahip olduğu için, bunlara “turban squash” (türban kabağı) adı verildi. “Courge Turque” ya da “Turban Squash” terimleri, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da sıkça kullanılır oldu. Balkabağı Akdeniz ve Balkan mutfakları üzerinden Avrupa’ya yayıldıkça, yemek tariflerinde ve pişirme yöntemlerinde Osmanlı izleri görüldü. İtalyan Rönesans mutfağının en ünlü şeflerinden olan Bartolomeo Scappi, 1570’te yayımladığı Opera dell’arte del cucinare adlı yemek kitabında, balkabağından “Türk kabağı”an-lamına gelen “zucca turchesca” ifadesiyle bahsetmiştir. Avrupa o yıllarda balkabağının Türk kökenli olduğunu zannetmektedir. Alman bitki araştırmacısı Leonardo Fuchs’un 1542 tarihli kitabında da balkabağının Latincesi olarak cucumis turcicus (Türk hıyarı) ismi kullanılmıştır (sensin hıyar!).
Bugün en çok ziyan eden ülke olsa da balkabağının en çok üretildiği ülke ABD değil. Çin ve Hindistan toplam 13 milyon ton balkabağı üretiyor. Türkiye çok düşük bir verim oranı ile 771 bin ton üretim yapıyor. Çoğunu da biz tatlı olarak yiyoruz veya çekirdeğini çitliyoruz. Biz balkabağının kıymetini bilenlerden olmuşuz hep. Bereketi hep üzerimize olsun ki bol cevizli kabak tatlılarımızı hep yiyebilelim, böreklerimizin içine koyalım, kavrulmuş kıyma ile acılı boranisini yapalım. Çok yaşa sen kızkardeş. Senin kıymetini bilmeyenler düşünsün.




































































