Yazar: Pelin Batu

  • Hititler

    Hititler


    imparatorlukların doğası çok kültürlü ve çok renkli olmalarıdır. bu durum mö 2 bin yılının son çeyreğinde bir imparatorluk hâline gelecek kadar toprak sahibi olmuş ve güçlenmiş olan hititler için geçerli olmanın ötesinde onları tanımlayan bir vasfa dönüşmüştür. tam olarak bin tane tanrıları olmasa da kendilerini “bin tanrılı halk” olarak nitelemeleri bu yüzdendir.

    Asur ve Babilli Semitik tanrılardan tutun Hint Avrupalı sayılan Luvi ilahları ve Mezopotamya’nın kadim kültürü Sümer, Anadolu’nun endemik halkı Hatti tanrıları Hititlerin panteonunda eşit bir şekilde putlaştırılmıştır. Hititler Mezopotamya’nın çivi yazısını ve Mısır’ın hiyerogliflerini eş zamanlı kullanan müstesna bir kültüre sahipti. Bir yandan kendilerinden önceki medeniyetlerde bulduklarını kendi coğrafyalarının koşullarına adapte ederek bir sentez oluştururken diğer taraftan da ticaret, savaş ve göçler vasıtasıyla komşularından aldıklarını diğer komşularıyla paylaşarak bir köprü-kültürü hâline gelmişlerdi. Tanrı sistemlerinden ve yazıtlarından da anladığımız üzere çok kültürlülüklerinde Doğu’nun ve Batı’nın mükemmel bir sentezini oluşturduklarını söyleyebiliriz.

    Hattuşaş Tünel
    Hattuşaş Antik Kenti’nde Sfenksli Kapı.

    Hititlerin Yeniden Keşfi
    İşin ilginç tarafı bu kadar çok krallıkla diplomatik ilişki kurup kültürel alışverişte bulunmuş, savaş ve barış antlaşmalarından kanunlara adını bırakmış, yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almış işbu devlet binlerce yıl boyunca tamamen unutulmuştu. Gerçi Avrupa medeniyetinin kökenlerini oluşturan milletler olsun; Babil, Pers ve Mısır gibi kayıt tutmak konusunda maharetli olan zamane süper güçleri olsun sıkça Hititleri kayıtlarına geçirmişti. Keza onlara kutsal metinlerde rastlamak da mümkündü: Eski Ahit’in temeli olan Tora, Nevlim ve Ketüvim adlı üç kitaptan mürekkep Tanah’ta Hititlerden defalarca söz ediliyor, İncil’de de izleri sürülebiliyordu. Buna rağmen dillerinin sırrı çözülmemiş, başkentleri Hattuşaş keşfedilmemiş olduğundan esrarengiz bir topluluk olarak tarihsellikleri sorgulanmamıştı. Neyse ki 19. yüzyılda bu muhteşem medeniyet gün yüzüne çıkarıldı.

    Hititler_2) Harita_Hititler
    Hititler yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almıştı.

    Hititlerin binlerce yıl sonraki yeniden keşfi başlı başına bir macera filmidir. Kutsal metinlerde adı sıkça geçen bu milletin âdeta mitolojik bir halk olabileceği düşünülürken önce Charles Texier adlı Fransız mimar, tarihçi ve arkeolog 1833 yılında kamu işleri müfettişi olarak Küçük Asya’yı keşfetsin diye Anadolu’ya gönderildi. Bir yıl sonra Boğazköy’deki Hitit başkenti Hattuşaş’ı keşfetmişti fakat bu sit alanının Hititlerle olan ilişkisi henüz kurulmamıştı. Ardından Archibald Henry Sayce 1879 yılında “Küçük Asya’da Hititler” adlı bir makale yayımlayınca Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda heyecan doruğa çıktı ve kendisine “Hititlerin Kâşifi” ünvanı verildi.1 1884 yılında Anadolu’da misyonerlik yapan İrlandalı William Wright, Hitit yazıtlarını Hattuşaş’ta keşfetti fakat ciddiye alınmadı. Hitit membasının asıl buluşu Alman arkeolog Hugo Winckler ile günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri olan Müze-i Hümayun’da Antik Çağ eserlerinin yönetiminden sorumlu arkeolog Theodor Makridi Bey tarafından yapılacak, 1906 ve 1912 yılları arasında Hattuşaş’ta yürütülen kazılarda binlerce çivi ve hiyeroglif yazılı tablet binlerce yıl sonra toprak yüzüne çıkartılacaktı.

    Hititler_3.1 tablet
    Bedrich Hrozny, Hugo Winckler ve Theodor Makridi Bey’in bulduğu tabletleri okumayı başardı.
    Hititler_3) Bedrich HroznyBedřich_Hrozný_v_20._letech

    İyi güzel de yazıtlar çözülemediği için pek bir şey ifade etmiyorlardı; bunun için Birinci Dünya Savaşı’na kadar beklememiz gerekiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dilbilimci bir teğmen olan Çek asıllı Bedrich Hrozny 1914 yılında İstanbul’a ayak bastıktan sonra, Winckler ve Makridi Bey’in buldukları tabletleri incelemek istemiş, bu isteği kabul edilmiş, “nu ninda-an ez zatteni nu watar-ma ekutteni” cümlesindeki Sümerce “ekmek” anlamına gelen “ninda” kelimesini, “watar” kelimesinin İngilizcedeki su anlamına gelen “water” olabileceğini çıkartmış, çok geçmeden Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anladıktan sonra “ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz” cümlesine ulaşmış, gerisi de çorap söküğü gibi gelmişti. Birden bire binlerce yıldır unutulmuş olan bir medeniyetin hikâyesi kendi ağızlarından okunabilir kılınmıştı.

    Kilden Kitapların Anlattıklarından Yaradılış Mitlerine Hititler
    Böylece kilden kitaplar konuşmaya başladı. Hint-Avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan Hititlerin tabletlerinden Hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz. Böylece özellikle Greko-Romenlerden bildiğimiz pek çok mitos ve edebî eserle paralellik kurabiliyoruz. Sümerlerin mitleri Hititliler tarafından korunup Batı’ya aktarıldığı için pek çok dinî ritüel, ilah ve anlatı birbirine benziyor, yani Hititlerin hem muhafaza eden hem de kültürlerin yayılmasına önayak olan bir millet olduğu bir kez daha ortaya koyuluyor.


    “hint-avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan hititlerin tabletlerinden hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz.”

    Bir kelimeden hareket ederek ne demek istediğimi anlatayım. Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı olarak bilinen Zeus’un etimolojisi en rahatça izi sürülebilen sözcüklerden. Latince “deus” (tanrı) kelimesinin Farsça “kötü tanrı ya da iblis” anlamına gelen “daiva” kelimesi, onun da Sanskritçe “deva”dan türediği söylenir. Eksik halka Hitit dili çözülünce ortaya çıkıyor. En eski Hitit belgelerinden Anitta Metni’nde ışık tanrısı olarak adlandırılan “Siu” aynı zamanda “ışıldamak” anlamına geliyor. Bir süre sonra Hitit yazıtlarında “tanrı” kelimesinin karşılığı olarak yer alan “Siu”nun önce Antik Yunancada “Theos” oradan da Latince “Deus”a evrildiği belli oluyor.

    Sadece ilahların isimleri değil temel yaradılış mitlerinin de birbirini etkilediğini çıkarabiliyoruz. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların kökenini ve pek çok varlığın doğuşunu anlatan asal eserlerden Hesiodos’un Theogonia’sını hatmedenler Hititliler tarafından asimile edilen Hurriler’in Kumarbi Miti ile olağanüstü benzerlikler saptayabilir. İki mitte de babalar ve oğullar arasındaki kozmik muharebeyi seyrederken babaların erkekliklerinden edildiğini okuyoruz. Kumarbi gök tanrısı Anu’nun erkeklik organını ısırıyor, Yunanlarda ise Kronos gök tanrısı babası Uranüs’ü hadım ediyor. Zamanı gelince çocukları tarafından alt edileceği kehanetinden dolayı çocuklarını yutan Kronos’u da Zeus yeri geldiğinde yerinden ediyor.
    Bu kastrasyon motifi haricinde erkek ilahların tuhaf doğurganlıklarını da görüyoruz. Kumarbi’nin Anu’nun spermlerini yutup fırtına tanrısı Teşhub’u doğurması ya da Zeus’un Metis’i yutup Athena’yı beyninden doğurması gibi. Pek çoğumuza tanıdık gelen Titanların ve Olimpik tanrıların, tıpkı Truva Savaşı gibi on yıl süren, Titanomachy (Titanlar) Savaşı’nın bir paraleli de Hurriler ve Hititler arasındaki tanrısal savaş metinlerinde görülür. Dolayısıyla Hitit metinlerinin keşfi, Gılgamış Destanı’nın kutsal kitaplardaki tufan mitosuyla örtüşmesinden dolayı kabaran merak gibi Hititolojiye dair ilgiyi de kaşıyabilir. Bu benzeşmelerin özellikle de mitograflar ve din tarihçileri açısından çok heyecan verici olduğu kesin.

    Hititler_4 Yazılıkaya'da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.
    Hitit İmparatorluğu’nun ulusal tapınağı kabul edilen Yazılıkaya’da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.

    Coğrafya ne kadar zorlayıcı ve sarpsa, ilahlar da o kadar öfkeli oluyor, o yüzden de
    onları mutlu etmek için türlü türlü bayramlar ve kurban ritüelleri inşa edilmiş. Depremlerin ve sellerin diyarlarında tanrılar benzer şekillerde mesut edilmeye çalışılıyor ve Jung’un parmak bastığı “kolektif bilinçdışı” denilen mefhumdan da anladığımız üzere insanoğlu aynı korkulara ve tutkulara sahip olduğu için benzer inanç sistemleri kurmuş olabiliyor. Ancak Antik Yunan (ve onların devamı olan Romalılar) ve Hurri/Hititler arasındaki paralelliklere baktığımızda benzerliklerin tesadüfi olamayacak kadar birbirlerini aynaladığını görünce komşu medeniyetlerin benzer dürtüler ve duygularla hareket ederek değil bildiğiniz birbirlerinin panteonlarını kopyalayarak hareket ettiklerine kanaat getiriyorsunuz.

    Hititlerin Hukuk Sistemi
    Fakat kopyalanmayan bir şey varsa o da Hititlerin hukuk sistemi. Antik Çağ’da yasa deyince pek çoğunun aklına Babillilerin Hammurabi Yasaları ve Atinalıların katı Draco Kodları gelir. Hititlilerin kanunları incelendiğinde yasalarının zaman içinde değiştirilerek yumuşatıldığı; Babil, Asur ve Semitik halkların “göze göz, dişe diş” mantığındaki kısasa kısas uygulamalarının hiçbir şekilde uygulanmadığı anlaşılır. Bahsi geçen kültürlerde ayrıca idamlar çok daha keyfi bir şekilde uygulanırken Hititlilerin cinayet suçlarını bile tazminat cezasına çevirdiklerini gözlemliyoruz.2 Fakat mesele zinaya gelince her zamanki çifte standart ve sertlikle en ağır şekilde cezalandırılıyor. 198 numaralı Hitit yasasına göre şayet zinayı kadın yapıyorsa kocası onu saray ahalisi önünde affetmedikçe cezası idam oluyor. Ayrıca kocası eşini başkasıyla yakalarsa onu anında öldürme hakkına da sahip. Ama Hititlerin farkı, şayet koca eşini affederse o zaman eşinin onurunu teslim etmek zorunda. Evliliklerle ilgili belgelerden anlaşılıyor ki kadın babadan kocaya verilen bir metaya dönüşmüş. Günümüz ananeleriyle çok benzerlik içeren uygulamalar arasında kızın aileden istenmesi, başlık parası alınması veya çeyiz geleneği Hititlerde de mevcut.

    Hititler_5) Hittite_Cuneiform_Tablet-_Legal_Deposition(_)
    Hattuşa’da bulunan bir Hitit tableti.
    Hititler_6) Pudehepa mühür
    Pudehepa’nın mührü.

    Tüm bunlara rağmen kendi çağdaşları olan medeniyetlerle kıyaslandıklarında Hitit kadınlarının durumunun nispeten daha iyi olduğunu söylemek lazım, özellikle de Asurlularla kıyaslandıklarında. Tabii bunu sadece kanunlarından değil siyasetlerinden de anlıyoruz. Günümüzde dünyanın ilk barış antlaşması olduğu için bir kopyasının New York’taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen Kadeş Antlaşması’nın imzacılarının arasında Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Hükümdarı III. Hattuşili’nin yanı sıra eşi Pudehepa’nın mührü de vardır. Günümüzde Çukurova’ya tekabül eden Kilikya bölgesinde doğmuş olan Pudehepa, başrahip babasının izinde Hurri panteonunun en yüksek tanrıçası İştar’ın ve Afrodit’in dengi savaş ve aşk tanrıçası Şaşka’nın rahibesidir. Anlatıya göre Hattuşili, tanrıçanın ona yol göstermesi sayesinde Pudehepa’yı “tawananna” ya da kraliçe ilan eder ve gerek dinî işler gerek devlet makamında ortak yönetici olurlar. Pudehepa diplomasi konusunda dizginleri eline alır ve Ramses ile bizzat mektuplaşır; o yüzden de Kadeş Antlaşması’nın metninde parmağı olduğu düşünülen Pudehepa’nın belirtildiği gibi “güzel barışın ve güzel kardeşliğin antlaşması”3 daha önce mütecaviz politikalar süren iki ulusta gerçekten de daimî barışı getirir. Pudehepa sadece siyaset ve diplomasi sanatında mahir değildir, aynı zamanda Hitit panteonunu modifiye edip yeni tanrılar ekleyerek Hititlerin daha eklektik bir tanrı sistemine kavuşmasında da rol oynamıştır. #

    DİPNOTLAR
    1 C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu: Gizemli Hititlerin Keşfi, s. 22.
    2 Belkıs Dinçol, “Hitit Yasaları”, Anadolu Uygarlıkarlı: Hititler, National Geographic, Ocak 2006.
    3 William W. Hallo ve K. Lawson Younger Jr. (ed.), The Context of Scripture: Volume II: Monumental Inscriptions from the Biblical World, 2003. (Kadeş Barış Antlaşması’nın tam metni s. 93-106.)
  • Göbeklitepe

    Göbeklitepe


    göbeklitepe’yi ilk kez 1963’te sistematik bir şekilde kazan istanbul üniversitesi ve chicago üniversitesi’nin çalışmalarından bu yana bile çok şey değişti ve her yaz ekipler o bölgeye gittiklerinde değişmeye devam ediyor. dünya tarihini değiştiren göbeklitepe’den ziyade urfa’da aynı anda dokuz ayrı kazıyla neolitik çağ’ın arkeolojisini yapan kıymetli arkeologların keşifleri sayesinde insanlık tarihini farklı okumamızı sağlayan karahantepe gibi diğer kazılarla arkeoloji dünyasında bir devrim yaşanıyor.

    Göbeklitepe’ye UNESCO Sonrası İlgi Giderek Artıyor
    Göbeklitepe’deki kazılar bize 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arkeolojinin kalbi Urfa ve civarında atıyor. Bundan binlerce yıl önce bu bölgede yaşamış insanların ne kadar kompleks bir yaşamları olduğu, dinsel törenlerinden sanat anlayışlarına, ölüm ritüellerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok bulgu ile medeniyet tarihini ne kadar geriye çektiklerine tanıklık etmek muhteşem bir şey. Bu bulguların ışığında dünyadaki tüm tarih kitaplarının yeniden yazılması icap ediyor.

    Göbeklitepe’nin Anlattıkları…
    Göbeklitepe’deki son kazılar bize ilk kültür katmanının MÖ 9600-8800 yılları arasında tarihlendirildiğini velhasıl 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde insanlık tarihinde hem toplumsal hem kültürel anlamda öyle devasa değişiklikler oluyor ki bu döneme “Neolitik Devrim” denilmesi şaşırtıcı değil. Aslında arkeoloji biliminde neolitik kavramı bile “dünün çocuğu:” John Lub-Bock 1865 yılında “neo” (yeni) ve “lithic” (taş) kelimelerinden mürekkep Neolitik Çağ’ını Cilalı Taş gibi daha sofistike aletlerin kullanıldığı, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarif etmişti.1 Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sayesinde yerleşik düzene geçişin Levant bölgesinden Irak’a, Çin’den Amerikalara kadar aşağı yukarı eş zamanlı bir şekilde gerçekleştiğini ama yerleşik düzene geçmenin tarıma geçişle eş anlamlı olmadığını anlıyoruz. İsrail ve çevresindeki ülkelerde yapılan kazılar bunu kanıtlıyor. Göbeklitepe’yi farklı kılan ise sadece insanlığın temel yaşama ve barınma alışkanlıklarının değişmiş olması değil; insan beyninde de bir evrimin yaşanmış olması, bunu bize oradaki yapılar ve bulunan objeler söylüyor. Göbeklitepe’de Neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu T şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak Göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz. Yani bir düşünce evriminden bahsetmek mümkün. Son birkaç yıldır özellikle Göbeklitepe ve 40-50 km çevresinde keşfedilen diğer höyükler sayesinde sanılanın aksine Neolitik insanların çok daha kompleks bir zihniyete sahip olduklarını, büyük ihtimalle ilk ritüelistik şölenlerin ve ziyafetlerin, kurban verme ve göksel cenaze anlayışının buralarda başladığını öne sürmek mümkün.


    “göbeklitepe’de neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu t şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz.”

    Göbeklitepe_2) Klaus Schmidt
    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’yi yaptığı çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Klaus Schmidt (1953-2014).

    Göbeklitepe’yi Kazan Klaus Schmidt’in Teorisi
    1994 yılından itibaren Heidelberg Üniversitesi bünyesinde Göbeklitepe’yi kazan Klaus Schmidt, ortaya çıkarttığı hayvan kabartmalı taşların dinî bir sembol olabileceğini iddia etmişti. Onun teorisine göre bu dev taşları mevsimsel olarak buraya gelen farklı topluluklar inşa etmiş, taşların üzerindeki kimi hayvanların bu farklı kabile ya da toplulukları sembolize edebileceğini yazmıştı. Ona göre Göbeklitepe dünyanın en eski tapınağıydı, o yüzden de kaleme aldığı kitap Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar’da bizlere her hayvanın farklı bir halkı temsil ettiğini söylemişti. Örneğin A yapısında öne çıkan yılan figürleri, B’deki tilki, C yapısındaki domuz tasvirleri, D’deki turna gibi kuş figürleri o bölgeye periyodik olarak gelen belirli insan gruplarının simgesi, bir nevi klanların hayvan totemi olabileceğini düşünüyordu. Fakat Schmidt’in vefatından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber kazılara devam eden Prof. Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip, anıtsal yapıların birkaç metre altında sabit yerleşim alanları olduğunu tespit edince Schmidt’in teorisi sekteye uğradı. Bu keşiflerin ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor son yıllarda. Bu teoriyi destekleyecek şeyler arasında bira yapımı ve yulaf lapası yapmak için kullanılan binlerce öğütme aletinden tepede tespit edilen büyük bir su sarnıcına kadar pek çok bulgu var.2 Ortaya çıkartılan basit araç gereçlerden buranın ritüel merkeziyle birlikte bir yerleşim alanı olduğu öne sürülünce Göbeklitepe’yi gelişen bir yerleşke olarak algılıyoruz. Schmidt’in farklı topluluk teorisini de maalesef DNA testleri yaparak kanıtlayamıyoruz çünkü şimdiye kadar oradan çıkarılmış insan kemikleri DNA’ları saptanabilecek kondisyonda değil. Belki ileriki yıllarda Göbeklitepe’nin yakınlarında bulunan köylülerin DNA’sı 12.000 küsur yıl önceki atalarıyla eşleştirilecek ama şimdilik yazı öncesi çanak-çömleksiz Neolitik Çağ’dan bahsettiğimiz için bu halkların nereden gelip hangi dili konuştuklarına dair bir ipucumuz yok.

    Bayramda Göbeklitepeye Ziyaretçi Akını
    Yapılan son kazılar ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Göbeklitepe Sakinlerinin Ritüelleri
    Belki bu insanların nereden geldiğini bilmiyoruz fakat saptanan bazı kemikler bize başka başka hikâyeler açıyor. Kemikler bu insanların nasıl yaşadığına, ne gibi yeme içme alışkanlıklarına sahip olduğuna dair fikir veriyor. Mesela 2017 yılında yapılan kazılarda üç farklı insandan çıkartılmış kafatası kemiklerinde boyama, delik açma ve kesme yapıldığı tespit edilince, bunların dinî bir ritüel için bu şekilde asılabileceği teorize edildi. Modifiye edilmiş insan kafataslarından yola çıkarak Anadolu neolitiğinde bir ata kültünün öncüsü olabileceğini; Nevali Çori, Tell Qaramel, Jerf-el Ahmar ve Çayönü’ndeki yerleşmelerinden önce ölüm ritüelleri yapıldığını düşünebiliriz. Keza III. tabakada keşfedilen 100.000’e yakın hayvan kemiği bizlere Göbeklitepe sakinlerinin sadece sıkı etobur olduklarına değil aynı zamanda kurban ritüellerine de işaret ediyor. Hayvanların bazıları adak için kullanılmış olabilir ama bu kadar çok hayvan kemiği diyetlerinde et olduğunu gösteriyor. Bununla beraber yabani bir buğday türü olan Einkorn gibi tahıllar da bulunanların arasında ama Göbeklitepe’de henüz evcilleştirilmiş buğdaya rastlanmadığından tarıma geçişin burada gerçekleşmediği düşünülüyor. Bunun için Göbeklitepe’nin yaklaşık 50 km ötesine gitmemiz gerekiyor. O yüzden de Stanford Üniversiteli Ian Hodder gibi arkeologların iddia ettiği şekilde daha tarım toplumuna geçmemiş olan avcı-toplayıcı Neolitik insanların burada ya bir süreliğine kalmış ya da yaşamış olduklarını, Neolitik Devrim’in ise eskiden varsayıldığı üzere Lübnan ve İsrail gibi Levant coğrafyasından değil buradan başlatılması gerektiğinin altı çizilmektedir.3

    Göbeklitepe_4) Göbeklitepe1
    Göbeklitepe’de hayvan kabartmalı taşlar…

    Göbeklitepe Mimarisi ve Yaşam
    Göbeklitepe’nin mimarisi göz önünde bulundurulduğunda bilim insanları buranın çok sayıda insanın girip çıkabilmesi için tasarlandığı, dolayısıyla ayinsel bir yapı olduğunu öne sürüyor. Kimisi 5,5 metre yüksekliğindeki sütunların pozisyonundan bir zamanlar burada bir çatı olduğu, oraya gelen topluluğun dinî bir ritüel yapmak için müşterek bir şekilde kullandığı, kimileri girerken diğerlerinin çıkması üzerine pratik bir plan yapıldığı anlaşılıyor. Yarım kilometre uzaklıktan taşınan ve kimileri 20 ton ağırlıktaki devasa taşları buraya getirip dikmek için en az 500 kişinin çalışmış olduğunu saptamış Klaus Schmidt. Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyeflerine dair pek çok hipotez var. Göbeklitepe’deki pek çok tasvirin erkek hayvana ait olması ilginç. Bu hayvanların çoğunun bölgede bulunan hayvanlar olduğunu hatırlatalım. Fakat turna gibi bazı kuşların insan dizine sahip olması Neolitik insanın sadece gördüğünü betimlediği değil, sembolik olarak bir gönderme yapmaya çalıştığı izlenimi uyandırmaktadır.4 Arkeolojik kazılarda sadece bir kadın figürüne rastlanmış vaziyette. Buna mukabil Karahantepe gibi yerlerdeyse insan figürleri ön plana çıkıyor. Göbeklitepe’deki hayvanların çoğunun ya saldırma ya da koruma pozisyonunda olduğu göz önünde bulundurularak kimileri bu totemlerin koruyucu rolde olduğunu iddia ediyor. Kimileri benzer topluluklarda olduğu gibi bu hayvanların animistik bir işlevi olduğunu, insanlar ve hayvanlar âleminde bir tür elçi görevini sembolize ettiğini söylüyor. Göbeklitepe’deki hayvanların daha sonra Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “Göklerin Boğası” gibi astrofizikte “Boğa” çağından bir sonraki çağa geçişi temsil eden mitoslara gönderme yapan, Mezopotamya’da sıkça gördüğümüz mitolojik varlıklar olabileceğine dair de bir söylence var.5 Bu anlamda başka medeniyetlerle paralellik kurmak tehlikeli ama cezbedici. Bir Yezd kentindeki Sessizlik Kulesi’ne ya da çok daha yeni olan İnkaların Machu Picchu’suna gidenler oradaki yerel halkın tıpkı Göbeklitepe’deki gibi göksel cenaze yaptıklarını öğrenir. Göksel cenaze dediğimiz, naaşların yüksek bir tepeye akbabaların temizlemesi için bırakılmasından ibarettir. Akbabalar ise pek çok toplumda olduğu gibi kuvvetle muhtemel ki Göbeklitepe’de de bir tür “psychopomp” ya da ruhsal rehber olarak ruhu bir boyuttan diğerine taşıyan hayvan niteliğindedir. İşin bir başka ilginç boyutu, yapılan bilimsel deneyler, akbabanın sindirim sisteminde her tür hastalık ve vebanın yok olup akbaba leşinde kalmaması, o yüzden de vebalı birini yiyen akbaba ölse bile hastalıkların toprak ve su yoluyla devamının sağlanmadığı kanıtlanmış. Eskilerin bir bildiği varmış demek! Pek çok kadim toplumda olduğu gibi Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer kazılarda akbabaların bu kadar ön plana çıkması manidar. Bu kuşların ölüm kültüyle ve ölümden sonra yaşamla alakadar olduğu ilk akla gelen varsayım. Fakat bir teoriye göre Göbeklitepe’de bulunan “Akbaba Sütunu”nun göksel bir olaya gönderme yaptığı söyleniyor. Bugün biliniyor ki MÖ 10950 yıllarında dünyamıza çarpan bir kuyruklu yıldızdan dolayı gezegenin iklimsel koşulu kötüleşmiş; bundan dolayı hem yaşamsal hem kültürel anlamda büyük değişiklikler yaşanmış. Hâliyle Göbeklitepe de nasibini almış, Neolitik insanların bilerek isteyerek Göbeklitepe’yi kapatıp terk ettiğini iddia edenler bu iklimsel felaketlerle ilişkilendiriyor.6 Yeni kazılarla açılan farklı katmanlar bizlere sürekli yeni bulgular sundukça bu hipotezler yasaya dönüşecek ama o ana kadar dedektiflik yapıp spekülatif teoriler öne sürmek zorunda kalınıyor.

    Göbeklitepe_5) Göbeklitepe2
    Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyefleri…

    Her Kazıyla Yeni Bilgiler Ortaya Çıkıyor
    Konu Göbeklitepe olunca en basit bulgu bile onlarca yeni soruyu beraberinde getiriyor. Ama her sene ortalama iki ay yapılabilen kazılar yepyeni bilgileri de doğuruyor. Tarım toplumuna geçmeden önce avcı toplayıcı grupların tonlarca ağırlıktaki yekpare kayaları çıkartıp, taşıyıp, dizme yetisiyle birlikte müthiş bir sanatsal anlatım kapasitesine sahip olduklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Urfa’daki diğer kazılardaki keşifler puzzle’ın diğer parçalarını birleştirdiğinde Neolitik Anadolu’ya dair çok daha net bir resim oluşacağına inanıyorum. Tarih Göbeklitepe ile değişti, sıfır noktasına inildi. Bundan sonrası medeniyet tarihinde insaniyetin hikâyesini daha da netleştirecek. Toplum, sanat ve ruhani meselelerin arasındaki noktaların nasıl birleştirildiğini belgeleriyle konuşuyor olacağız. Arkeoloji biliminin en heyecan verici bulgularının memleketimizde ortaya çıkarılıyor olması büyük bir şans, bunu destekleyen ve yakinen izleyen herkes bu devrimin parçası olabilir. Hâlâ gitmeyenleriniz varsa da hadi Urfa’ya! #

    DİPNOTLAR
    1 Ali Akdamar, Göbeklitepe: İnsanlık Tarihinin en Önemli Arkeolojik Keşiflerinden Biri, Anadolu Kültürel Girişimcilik.
    2 Andrew Curry, “Göbeklitepe’deki son keşifler ne anlama geliyor?,” BBC Travel, 20 Ağustos 2020, Güncelleme 20 Temmuz 2023.
    3 Andrew Curry, “Seeking the Roots of Ritual,” Science, 18 Ocak 2008, Vol. 319, Issue 5861, s. 278-280.
    4 Göktuğ Halis, Göbeklitepe Sembolizmi: Taş Çağı’ndan Bugüne Uzanan Anlamların Analizi, A7 Kitap, 2022, s. 59.
    5 Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 223.
    6 Bob Yirka, “Ancient stone pillars offer clues of comet strike that changed human history,” Phys.org, April 24, 2017.
  • Sümerler

    Sümerler


    sümer medeniyetinin kökenleri bugün hâlâ tartışılıyor olsa da arkeolojik kanıtlar sümerlerin mezopotamya’da milattan binlerce yıl önce pek çok şehir devleti kurduğunu gösteriyor. mezopotamya’nın bilinen en eski medeniyetlerinden birini oluşturan sümerler, 19. yüzyılda keşfedilene kadar bilinmiyordu. bugün sümerler yazının (çivi yazısının) icadıyla akla gelse de kurdukları matematiksel temeller hâlâ varlığını sürdürüyor. keza sonsuz yaşamın peşinden koşan sümer kralı gılgamış’ın yaşadıklarını anlatan gılgamış destanı ise bilinen en eski edebî metin olarak kabul ediliyor.

    Sümerler
    Sümerler, yazının icadı başta olmak üzere pek çok ilke imza atmıştır.

    Napolyon Savaşları insanlığın gördüğü en vahşi savaşlardan biri olmakla birlikte tarihî eser toplamakla, (ç)almakla müzecilik kurumunun gelişmesi açısından da çığır açan bir dönemdir. Napolyon’un antika merakıyla başlayan bu “toplama” politikası, hayatımıza yeni bir alışkanlık ve bilim olan müzeciliğin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Tabii bu sömürgeci yaklaşımın pek çok karanlık boyutu da var; Napolyon’un orduları Mısır’ı işgal ettikten sonra Paris’teki partilerde mumyaların keten kumaşlarını açma hobisi hortlamıştı mesela. Keza 19. yüzyılda dağılmasına kesin gözüyle bakılan Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim Mezopotamya topraklarında arkeolojik kazı ve envanter çalışması yapan Anglo-Amerikalılar, Fransızlar ve Almanlar burada keşfettikleri sanat eserlerini ve tabletleri ülkelerine taşımak için bazen diplomatik, çoğunlukla ticari baskı veyahut saldırgan yollara başvurarak ülkelerinin saraylarını ve müzelerini doldurdular. Günümüzün en zengin koleksiyonları 1800’lerde bu devletlerin kültür politikaları ve merakları sonucunda oluştu. Bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.

    British Museum’daki Çivi Yazıları
    1877-1882 yılları arasında İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Layard’ın sağladığı imtiyazlarla Asurolojinin babası olarak nam salmış Musul doğumlu Hormuzd Rassam’ın British Museum adına yaptığı kazılarda pek çok eserle birlikte Gılgamış Destanı’nın bir bölümü da ortaya çıktı. Ve büyük bir fırtına koptu. Binlerce yıldır taşın ve kumun altında kalmış medeniyet konuşulmaya başlandı. 1872 yılında işbu çivi yazılarını çözen British Museum’daki bir asistan olan George Smith, “2000 yıl sonra bunları okuyan ilk insanım.” diye beyan etti. Birdenbire okumuş yazmış, cahil cühela herkes Sümerleri konuşur oldu. Çünkü Gılgamış’taki tufan sahnesi herkesin gayet iyi bildiği kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı’nın aynısıydı. Kahvehanelerden spor müsabakalarına kadar herkes Tevrat ve İncil’deki “Yaradılış” bölümünden bin yıl önce yazılmış esrarengiz metni tartışmaya başladı hatta bu minvalde cemiyetler kuruldu. Devletler arasında Osmanlı’dan kazı izni alma yarışı başladı. Böylece aslında kendilerine Sümer demeyen bu kavim ve medeniyetler dünyada yeniden doğmuş oldu.

    Sumerler_2) brit3-768x709
    Araştırmacı George Smith tarafından 1872 yılında çözümlenen bu tablette büyük bir tufandan bahsediliyor.

    Bugün çoğumuzun Sümer olarak bildiği bu medeniyetin -yaklaşık MÖ 5500-1800 yılları arasında var olmuş- pek çok ilke imza attığını biliyoruz ama yüz elli küsur yıl evvel bu tabletler çözülene kadar kimse onların varlığından haberdar değildi. Belgeler ortaya çıktıkça -Samuel Noah Kramer’ın dediği gibi- dünyayı değiştiren pek çok icadın Sümerler tarafından keşfedildiği öğrenildi.

    Örneğin bugün yazının ilk kez Sümerler tarafından geliştirildiğini biliyoruz. İlk piktografik yazılar, hesap kitap ve dinî işlerle ilgili sıkıcı sayılabilecek metinler ama çok geçmeden MÖ 2800 civarlarında müthiş Cuneiform ya da çivi yazılarıyla hâlâ okuduğumuz epikler ve şiirsel metinler ortaya çıkmaya başlıyor.


    “bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.”

    Tanrıça İnanna
    Beni en çok etkileyenlerden biri, ilk kez yazdığı metne imza attığı için tarihin ilk yazarı olarak kabul edilen Ur’lu Prenses Enheduanna’dır. Kral Sargon’un kızı tanrıça İnanna’nın iyi ve kötü yüzünü öyle resmeder ki hem Çatalhöyük veya Göbeklitepe’den tanıdığımız doğurgan ana tanrıça figürlerindeki anaç kadın prototipi olduğunu sezeriz hem de yakıcı ve yıkıcı bir ilaheye dönüşebildiğini de görürüz. Tek tanrılı dinler kadını bakire ve fahişe dikotomisine indirgerken tarih öncesindeki tanrıçalar hem yaratıcı hem yok edici olarak çok daha güçlüler.

    Sümerlerin panteonundaki en önemli kişilerden biri olan İnanna’ya baktığımızda günümüzde çam ağacı geleneğinin ondan geldiğini (Sevgilisini parçalatıp ağaca astırması ve Temmuz’un yeniden doğmasıyla mevsimlerin açıklanması gibi.) ya da Gılgamış gibi yarı tanrı olan dev krala kök söktüren bir ana tanrıça görüyoruz. Savaşın ve aşkın tanrıçası olması da manidar. Gökyüzündeki en parlak yıldızlardan Venüs daha sonraları İştar olacak ve bize “star” yani yıldız kelimesini armağan edecek olan da İnanna’nın ta kendisidir. Enheduanna işte o tanrıçaya seslenerek MÖ 2200’lerden bize güç veriyor, bizleri tanrıça mertebesine yükseltiyor:

    Sumerler_3) Tanrıça İnanna
    Yazılı kaynaklarda bilinen ilk “aşk ve savaş” tanrıçası İnanna’dır. Venüs Yıldızı ile ilişkilendirilmiştir.
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    “Gün gelir/ ve parlaklık/ etrafımda saklanır/ Gölgeler ışığı kaplar/ Kum fırtınalarıyla örter/ Güzel ağzım sadece karmaşayı tanır/ Cinselliğim bile toz olur/ Bir zamanlar Nanna için söylenenler/ Artık senin için söylensin/ Sen semalar kadar ulvisin/ Bu böyle bilinsin/ Sen Dünya kadar büyüksün/ Bu böyle bilinsin…”0

    Shuruppak’ın Öğütleri…
    Bu lirik şiirlerin, destanların yanında Sümer edebiyatında, sarp coğrafyasında gerçekleşen doğal afetler ve yıkımlar sonrasında tanrılara yakarış niyetine yazılmış ağıtlardan tutun bugün “kişisel gelişim” kitaplarının öncüsü sayılabilecek öğütler silsilesi ya da nasihat mahiyetinde taşa çivilenmiş metinler, insanlığın binlerce yıldır değişmediğini gösteriyor. Örneğin MÖ 2500 civarında bir babanın oğluna yazdığı “Shuruppak’ın Öğütleri” günümüzde bile güncel kalabilen özlü sözlerden mürekkep. Bakın vahşi kapitalizme tanıklık etmemiş Kral Shuruppak oğlu Ziusudra’ya ne diyor: “Siz eşyalarınıza hizmet etmeyin; onlar size hizmet etsin.” “Shuruppak’ın Öğütleri”, Babil döneminde okullarda okutulurmuş. Oğlu Ziusudra’nın adı Akadlarda Utnapishtim’e dönüşüyor ki Gılgamış Destanı’ndaki Nuh’un karakterinin aynısı olduğunu hatırlatayım.

    Destanın standart Babil versiyonunda Gılgamış’ın her öğretiyi ondan aldığını anlıyoruz: “O [Gılgamış] bilgilerinin [nemeku] tamamını ondan aldı. Sırrı gördü ve gizli olanı gün yüzüne çıkardı, tufan öncesi çağdan bir mesaj getirdi.”0

    Sumerler_Sümerler - Gılgamış 3
    Gılgamış’ı hayvanlarla gösteren bir tasvir. Irak Ulusal Müzesi.
    Sumerler_4) Sumerler - Gılgamış 2
    Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışı şiirsel Gılgamış Destanı’nı ortaya çıkarır ki bu da bilinen en eski edebî metindir. 
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    Tabletlerden yola çıkarak Sümerlerin, çağlarının çok ötesinde bir medeniyet olduğunu söyleyebiliriz. Mesela 2015 yılında Kuzey Irak’ta keşfedilen bir tabletten gördüğümüz üzere, bildiğimiz Gılgamış Destanı’ndan daha “çevreci” bir versiyonla karşı karşıyayız. Süleymaniye Müzesi’nde bulunan bu tablette Gılgamış ve Enkidu sedir ağaçlarını kesmek için gittikleri Humbaba’nın ormanında tarihte ilk kez, “Şu ağaçları kesersek bindiğimiz dalı kesmiş oluruz.” diyor. Gılgamış gibi pek çok destan, ahlakın önemini, dostluğun güzelliğini, temel korkularımızı, ölümlülüğümüzle yüzleşmeyi anlatarak hayatın anlamını sorgulatıyor. Evrensel motifleri yakaladığı için bu eserler o yüzden hâlâ okunuyor ve güncel kalabiliyor. Bu bağlamda Sümerler sadece dünyanın ilk medeniyetlerinden biri değil aynı zamanda insanlığın temel taşlarını bina eden, kültürler arası etkileşimi sağlayan bir köprü. Sümerlerin killere yonttuğu kültürel mirası Akad, Babil, Asur ve Hitit gibi kendilerinden sonra gelen medeniyetlere bıraktığını, onlardan da bize geçtiğini görüyoruz, yaşıyoruz.

    Sümerlerde Büyü
    Tüm bu edebî metinlerin yanı sıra bana Sümer külliyatında en ilginç gelen yazılar büyü tabletleri. Dünyadaki en eski sempatik (şifa ile ilgili) ve kara büyü formülleri Antik Mezopotamya’dan çıkma. Günümüzde büyü dediğimizde aklımıza genellikle sağlık, aşk veya para için yapılan ritüeller gelir ama Sümerler için büyü siyasetin ve günlük yaşamın merkezindedir. Tabii bugün bu büyüler komik geliyor ama o dönemde hem şifa için hem de kötülük yapmak için kullanılıyordu. MÖ 2000’den kalma köpek ısırmasına karşı şöyle bir büyü var: “Biraz kil alıp yaranın üzerine sürün. Kilden bir köpek figürü yapın ve onu kuzeydeki duvarlardan birinin üzerine doğrudan güneş görecek şekilde koyun. Köpek figürü nemini kaybedene kadar ve ısırdığı yerdeki yara kuruyana dek üç kez büyü sözlerini söyleyin.”0 Şayet sorununuz yılan sokmasıysa, “Yılan taşını alın, parçalayın ve ısırılan kişinin kafasının üstüne bir miktar koyun… Sarı bir kâseyi deniz suyuyla doldurun ve ısırılan kişiye bunu içirin. Yılanın zehri dışarı çıkacaktır.”0

    Büyü deyip hafife almayın. Bunlar modern tıpçıların ve astrofizikçilerin alanlarında yüzen erkek (kas´s´apu) ve dişi (kas´s´aptu) cadılar tarafından yapılan bir nevi bilimdi. Bir insanın fizyolojik veya psikolojik sorunları genellikle yıldızlara bağlanır ve ona göre bir tedavi uygulanırdı. “Jüpiter’in spermi” ya da “Şamaş (güneş) eli” gibi hastalık isimlerinden de anladığımız üzere vücudumuzdaki meseleler gökyüzündeki hareketlerle ilişkiliydi. O yüzden de semalar çok detaylı bir şekilde incelenir, gezegen ve yıldız hareketleri kayıt altına alınırdı. Bilgelik tanrısı Enki’nin koruması altındaki insanlar, kendilerini demon ya da kötü ruhlardan ve hastalıklardan korumak için çeşitli tılsımlar ve özel ayinler yapardı. Örneğin yeni doğan bebekleri Lamaştu adlı kötücül ruhtan korumak için büyüler hazırlanırdı. Bazı tanrılara adak adanır, kötü ruhları simgeleyen kil/taştan iblisler ritüellerde kullanıldıktan sonra tıpkı tabak kırma alışkanlığında olduğu gibi kırılırdı. Tüm bu batıl inançlara baktığımızda Akdeniz havzasındaki pek çok pagan kültürün Sümer tanrı sisteminden ve ananelerinden etkilendiğini söyleyebiliriz.

    İlklerde Sümerlerin İmzası…
    Tabii Sümer denince yazı haricinde daha birçok ilk akla geliyor. İlk hukuk kodlarını ve matematik sistemlerini kuran, günümüzde kullandığımız 60 tabanlı sistem üzerinden zaman ölçü birimimizden takvime, tekerlek, saban, sulama kanalları ve daha nice icadın altında onların imzası var. Dünyanın ilk urban şehir-devletlerinin başkentleri günümüzdeki pek çok kentten daha iyi tasarlanmış. Ve tabii ki bu kalabalık, metropol şehirlerde endüstriler gelişmiş, toplu üretim başlamış. Dünyanın ilk tekstil ve kiremit fabrikalarını onlar kurmuş. Para birimleri ne diye soracak olursanız, söyleyeyim: bira. Görüldüğü üzere konu başlığı derya değil okyanus. Binlerce yıl unutulmuş Sümerlerin insanlığa katkılarını anlatmak için ansiklopedi yetmez.

    Muazzez İlmiye Çığ
    Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ (1914-2024).
    FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS

    O yüzden burada durup, yakınlarda kaybettiğimiz Muazzez İlmiye Çığ’ı rahmetle anarak Kramer’in ona 1977’de yazdığı bir mektuptan alıntıyla veda ediyorum:

    “Dört bin yıldan fazla bir zaman önce kil tabletlere kazınmış Sümer edebiyatı, insanlığın bugün bilinen, dikkate değer sayı ve nitelikteki en eski yazılı edebiyat ürünleridir; bunların ortaya çıkarılıp restore edilmesi, 20. yüzyılda insanlık adına kaydedilmiş büyük başarılardan biridir.”0 #

    DİPNOTLAR